HİZBULLAH ÖRGÜTÜ DOSYASI /// AHMET ARSLAN : HİZBULLAH, DEMOKRATİK, LAİK, ATATÜRK İLKE VE İNKİLAPLARINA BAĞLI BİR ÖRGÜT MÜDÜR ???


AHMET ARSLAN : HİZBULLAH, DEMOKRATİK, LAİK, ATATÜRK İLKE VE İNKİLAPLARINA BAĞLI BİR ÖRGÜT MÜDÜR ???

Türkiye, 2016 yılında DEAŞ’a yönelik “Fırat Kalkanı Operasyonunu” yaptı. Hedef “cihatçı ve tekfirci DEAŞ” olduğu için malum çevrelerden pek tepki gelmedi. Ama arkasından Zeytindalı ve Barış Pınarı Operasyonlarında sözkonusu çevreler ayağa kalktı, hatta atağa geçti ve “Savaşa Hayır” kampanyaları açtı.

Çünkü son iki operasyonda hedef PKK idi.

Bu çevrelerin PKK ile hem ideolojik hem de ensest ilişkileri vardı.

Lümpen ulusalcılar ve Kemalistler PKK ile yaptığımız mücadelede Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli gruplar için “cihatçı-tekfirci” yakıştırması yaparak, psikolojik harekata başladılar.

Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli gruplardan eski adı ÖSO, şimdiki adı da Suriye Milli Ordusu olan savaşçılar Şam’daki mezhepçi rejime karşı kendi topraklarını savunmak için yola çıkmışlardı. Her biri Suriye’nin köylerinden, kasabalarından gelerek, yıllardır uğradıkları BAAS zulmüne başkaldıran insanlardı.

Şimdi BAHAR KALKANI OPERASYONU vasıtasıyla malum çevreler tekrar “cihatçı-tekfirci” söylemine sarıldılar.

Türkiye, Suriye’deki mezhepçi BAAS Rejiminin zulmüne uğrayan öz be öz Suriyeli mazlum gruplarla ortak harekat ediyor. Siz bunlara “cihatçı-tekfirci” diyorsunuz.

Peki Türkiye’nin karşı safında, yani SİZİN SAFLARINIZDA hangi gruplar var?

Sayayım mı?

Bugün İdlib’te mücadele ettiğimiz grupların önemli bir bölümü Şii milisler. Çoğunluğu İranlı. Afganistan, Irak ve Yemen’den gelen, temel motivasyonu mezhepçilik olan gruplar bunlar.

Sıkı durun, son hafta İdlib’e Irak’taki Şii milis kuvveti Haşd-i Şabi’den de önemli miktarda militan intikal etti.

Şimdi kemerleri bağlayın.

Son beş-altı yıldır Şam rejimini Ruslarla birlikte canhıraş şekilde savunan gruplardan en önemlisi Lübnan Hizbullahı. Savaş tecrübesi ve motivasyonu en fazla olan grup bu. Son bir haftada TSK onlarca Hizbullah mensubunu etkisiz hale getirdi.
Gelelim neticeye.

Rusları saymıyorum bile. Yukarıda zikredilen grupların hiç birisi Suriyeli değil. Mezhebi motivasyonla savaş alanındalar.

Hepsinin bir dini ve mezhebi kimliği, motivasyonu var.

Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli savaşçılar, “cihatçı-tekfirci” ilan ediliyor. Acaba Hizbullah, Şii milisler, Haşd-i Şabi mensupları, demokratik, laik, Atatürk ilke ve İnkılaplarına bağlı, Helsinki Yurttaşlar Derneği Üyesi, Uluslararası Af Örgütü aktivisti kişilerden mi oluşuyor?

Düne, kadar “Türkiye İran olmayacak” paranoyasıyla millete düşmanlık yapanlar, aynı düşmanlığı bugün İran’ın en dinamik unsurlarıyla savaşan Türk ordusuna karşı yapıyorlar.

Bunların müttefikleri değişir ama düşmanları değişmez.

Allah devlete zeval vermesin.

Ahmet Arslan

SAVAŞ DOSYASI /// Sinan Meydan : Atatürk’ün “Savaşsız Anlaşma” Yöntemi ve Hatay Sorunu


Sinan Meydan : Atatürk’ün “Savaşsız Anlaşma” Yöntemi ve Hatay Sorunu

“Biz bu işin barışçı yoldan çözülmesini istiyoruz. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, dünyadaki sıkıntıların çözüm yöntemi olarak iddia ettiği ‘savaşsız anlaşmanın’ en güzel örneğini göstermiş oluruz…” (Atatürk, 31 Aralık 1936)

BOP, siyasal İslam, İhvancılık,“Şam’da namaz kılma” hayali, “Yeni Türkiye” söylemi ve Başkanlık Sistemi derken Türkiye, kelimenin tam anlamıyla “Ortadoğu bataklığına” saplanmış durumda. Geçtiğimiz hafta, İdlib‘deki saldırıda 34 Mehmetçiğimiz daha şehit oldu. Son bir ayda şehit sayımız 54’e çıktı.

Hatırlayacaksınız, geçen hafta SÖZCÜ‘de Atatürk’ün Milli Mücadele’deki Suriye politikasını ve Emir Faysal’la ilişkisini anlatmıştım. Bu hafta ise Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde -üstelik Hatay sorununun gölgesindeki- Suriye politikasını ve Suriye Başbakanı Cemil Mardam’la yaptığı görüşmeyi anlatacağım.

Atatürk’ün, “şahsi meselem” dediği Hatay sorununu çözerken izlediği Suriye politikasından alınacak çok dersler var.

HATAY SORUNU

30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı.

1 Aralık 1918’de Fransız kuvvetleri Hatay’ı işgal etti.

28 Ocak 1920’de ilan edilen Misak-ı Milli’de Hatay’a da yer verildi.

Atatürk, 27 Ocak 1937’de İsmet İnönü’ye gönderdiği telgrafta, Hatay sorununun barışçı çözümünün ‘barış ve huzur isteyen bütün dünya milletlerince takdirle karşılanacağını’ belirtmişti. (Kurun Gazetesi, 28 Ocak 1937)

20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması ile Hatay, Türk dilinin ve kültürünün yaşatılması, Türk bayrağına benzer bir bayrak belirlenmesi, Türk gemilerinin İskenderun limanından yararlanması gibi şartlarla Fransa mandasında Suriye’ye bırakıldı. (7. Madde ve imza protokolü). (1). Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nın kendi dinamiği içinde Hatay’ı bırakmak zorunda kalsa da anlaşmaya koydurduğu maddelerle Hatay’ı geri almak için gereken altyapıyı da hazırladı.

24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması, Ankara Antlaşması’nı esas aldı. Hatay sınırlarımız dışında kaldı.

1921 Ankara ve 1923 Lozan antlaşmalarına göre Fransa, Hatay’da “özerk bir yönetim” kurdu. Ancak Fransa antlaşmalara uymayarak Hatay’ı Suriye’nin bir parçası gibi sömürge mantığıyla yönetmeye başladı.

Atatürk’ün barışçı çözümü: “Savaşsız Anlaşma”

Atatürk, Hatay sorununu savaşsız, silahsız, akıllı ve ince diplomasiyle barışçı yollarla çözmek istiyordu.

Cumhurbaşkanı Atatürk, 31 Aralık 1936’da Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği bir notta aynen şöyle diyordu: “Türkiye Cumhuriyeti, çok haklı olduğu bu davada asla saldırgan konumda bulunmayı kabul etmez. Biz, bu işin barışçı yoldan çözülmesini istiyoruz. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin, dünyadaki sıkıntıların çözüm yöntemi olarak iddia ettiği ‘savaşsız anlaşma’ en güzel örneğini göstermiş olur. (…) Bu bizim istediğimiz yoldur. Ve fakat Fransızlar bizi aldatma yoluna saparlarsa, onların hiç de ummayacakları derecede ciddi davranmamız zaruridir. Bu ciddiyetin icap ettirdiği son tedbirler -ki askeri olacaktır- buna girişmeden önce Fransa ve Milletler Cemiyeti’nin nüfuzlu devletleri açıkça ve kesin olarak haberdar edilmelidir… ” (2).

Görüldüğü gibi Atatürkçü dış politikanın önceliği “savaş” değil “diplomasi”dir. Atatürk’ün tabiriyle, “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, dünyadaki sıkıntıların çözüm yöntemi olarak ‘savaşsız anlaşma’ yöntemini” savunmaktadır. Atatürk, “haklı olunan davada asla saldırgan konumda olamayız” demektedir. Atatürkçü dış politikada tüm diplomatik yollar denendikten sonra son çare olarak askeri müdahale gündeme gelmelidir.

Atatürk, Hatay konusunda ince diplomasiye dayalı barışçı çözümden hiç vazgeçmedi. Bu amaçla öncelikle en uygun zamanda, II. Dünya Savaşı arifesinde, 1936’da Fransa’ya bir nota verip Hatay’ın bağımsızlığını istedi. Aynı yıl konuyu Milletler Cemiyeti’ne taşıdı. Sonra 21-27 Ocak 1937’de Kurun Gazetesi’nde Asım Us imzasıyla Fransa’yı ve Milletler Cemiyeti’ni uyaran ve işi ağırdan alan İnönü hükümetini eleştiren yazılar kaleme aldı. Daha sonra da 19 Mayıs 1938’de hasta yatağından kalktı, Hatay’ın burnunun dibindeki Mersin ve Adana‘ya gitti, oradaki askeri birliklerin resmigeçidini başından sonuna kadar ayakta izledi. Gazeteler, Atatürk’ün çizmelerini giyip savaş meydanına ineceğini yazdı.

“Hatay için Türkiye’yi savaşa sokmam”

Atatürk, Hatay sorununu, kendi ifadesiyle “savaşsız anlaşma” yöntemiyle çözmek istiyordu. Caydırıcılık için orduyu da hazır bekletmesine rağmen, Hatay için Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşa sokmayı düşünmüyordu. Gerekirse kendisi bireysel olarak Hatay davası için mücadele edecekti.

O günlerde Hasan Rıza Soyak, Atatürk’e, “Silaha sarılmaktan başka çare kalmazsa ne yaparsınız?” diye sordu. Atatürk bu soruya şöyle cevap verdi:

“Hatay’a şahsi davam olarak bakıyorum. Sözünü ettiğim bir durumda tutacağım yolu çoktan kararlaştırmış bulunuyorum: Cumhurbaşkanlığı’ndan ve milletvekilliğinden istifa edeceğim, serbest bir Türk vatandaşı olarak bu işte çalışan arkadaşlarla birlikte Hatay topraklarına geçeceğim. Bildiğin gibi bunun emin yolları var. Oradaki mücahitlerle ve anavatandan bize katılacak kuvvetlerle sorunu yerinde ve içten halledeceğim. İsterse Türkiye Hükümeti, beni ve arkadaşlarımı asi ilan eder, hakkımda soruşturma da açar. Ben Fransızların, Suriye ve Lübnan’a kolayca bağımsızlık vereceklerini sanmıyorum. Biz hareketimizi onlara da yayarak Suriye ve Lübnan’ın gerçek bağımsızlıklarını da sağlayabiliriz. Ama göreceksin, dava yakında istediğimiz gibi çözülecektir.” (3).

Görüldüğü gibi Atatürk, “şahsi davası” olarak gördüğü Hatay’ı gerekirse “şahsi mücadeleyle” anavatana katmayı deneyecekti. Hatay için Türkiye’yi ateşe atmayı düşünmüyordu. Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya”da yazdığına göre “Ben bir sancak için Türkiye’yi savaşa sokmam” demişti. (4) Ayrıca sadece Hatay’ın değil, Suriye ve Lübnan‘ın da bağımsız olmasını istiyordu. Bu nedenle kardeş Suriye ile değil, Suriye’yi de kontrol edip sömüren emperyalist Fransa ile mücadele etmekten söz ediyordu.

ATATÜRK VE SURiYE’NiN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ:
Atatürk’ün Suriye Başbakanı’na söyledikleri

Atatürk, Hatay sorununun iyice gündemde olduğu günlerde, 21/22 Aralık 1937 akşamı Suriye Başbakanı Cemil Mardam’la Ankara’da Karpiç Lokantası’nda bir görüşme yaptı. O görüşmede Cumhurbaşkanı Atatürk, Suriye Başbakan’ı Cemil Mardam’a şunları söyledi:

Türkiye Cumhuriyeti gayet açık konuşmak mecburiyetindedir. Ben söylüyorum ki, İslam âlemi ve Suriye milleti ve devleti, tamamıyla ve katiyen bağımsız olmalıdır. Bunu burada söylediğim gibi Fransızların ve bütün dünyanın önünde tekrar etmek benim için şeref ve zevktir. (…)”

“Ben Kemal Atatürk söylüyorum ki, (…) Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar. Benim için diplomasi meçhuldür. Benim için realite vardır. Bu olacak mı? Olmayacak mı? Benim makul olarak söylediğim şey olmalıdır. Çünkü ben makul olmayan şeyi hayatımda asla düşünmedim. (…)”

“Hatay meselesi benim şahsım için yeni bir mesele değildir. Mösyö Franklin Bouillon ile çok uzun görüştükten sonra ben birtakım özel şartlar ile Hatay’ı bıraktım. Bırakmayabilirdim, fakat bıraktım. İki şey için bıraktım. Bunu açıkça söyleyeyim: Bir kere Suriye mevcudiyetini az çok kuvvetli bir hale koymak için; ikincisi, bir gün Türkiye ve Suriye birbirini anlayacaklardır. Bir gün makûs hareketler ortadan kalkacaktır. Biz, Suriyelilerle kolaylıkla anlaşırız diye bıraktım. (…)”

“Yapamam! Hepimiz Müslümanız! Yemin ederim ki, namusum üzerine söylerim ki (Hatay’ı) bırakmam! Çok temenni ederim ki, Fransız hükümeti aklını başına toplasın. Namusum üzerine söylüyorum bırakmam. Kendileri bilirler!”

Cumhurbaşkanı Atatürk’ün 21-22 Aralık 1937 gecesi Ankara’da Suriye Başbakanı Cemil Mardam’la yaptığı görüşmeyi Ulus Gazetesi böyle vermişti. (Ulus Gazetesi, 23 Aralık 1937)

“Fakat daima Türkiye Cumhuriyeti’nin arzu ettiği şey Suriye’nin bağımsız bir İslam devleti olmasıdır. İsterlerse Suriyeliler bizimle dost olurlar veya olmazlar. Bu onların bileceği bir şeydir. Fakat her halde bağımsız bir Suriye İslam devleti kurulmalıdır. Fakat Fransızlar bunu istemiyorlar. Suriye’yi kıskıvrak ellerine almak istiyorlar. (…) Fransızlar Suriyelileri adam yapmak istiyorlarmış! Fakat evvela kendileri adam olsunlar. (…)”

“Fransızlarla, İngilizlerle, herkesle dost olalım. Fakat benliğimizi kaybetmeyelim. Onlar da artık bizim varlığımızı, kıymetimizi anlasınlar, bağımsızlığa hürmet etsinler. Onlar bizi köle olarak kabul ederlerse bundan Sayın Suriye Başvekili elbet memnun olmaz. Emir altında olamayız. (…)”

(Tan Gazetesi, 23 Aralık 1937)

“Hatay meselesi benim için namus meselesidir. Bunun için en büyük tehlikeyi bile göze aldım. Mesele Suriye ile aramızda kalınca binbir dostluk yolları ile uyuşuruz. (…) Bunu yapacağım. Fransızlara veremem. Açık söylüyorum. Eğer ekselans yarın Suriye’ye Şam’a dönerlerse benim bütün Suriyelilere ve bütün dostlarımıza selamımı söylesinler ve açık olarak desinler ki, ben ve hükümetim sizin tam bağımsızlığınızı istiyoruz. Eğer Fransızlar mani olurlarsa onlara da söyleyecek sözlerimiz vardır. Ona da kefilim. Suriyelilerin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz kâfi. Söz veriyorum: İcap ederse girerim ve sonra yine çıkarım. Temenni ederim ki buna mecbur olmayalım. Katiyen bırakmam. (Fransızlar) Suriye’yi terk etmek istemiyorlar, fakat terk edeceklerdir…”

“Türkiye Cumhuriyeti Suriye’nin samimi dostudur. Biz Suriye’nin tam ve kesin bağımsızlığını, refah ve ikbalini isteriz. Dönüşünüzde bunu Suriyelilere lütfen bir muhabbet eseri olarak götürünüz…” (5).

Anlaşılan o ki, Atatürk, o gece Suriye Başbakanı Cemil Mardam’a Hatay’ı ne kadar çok istediğini ve eninde sonunda mutlaka alacağını çok etkili bir dille anlattı. Atatürk, Hatay meselesinde Suriye’yi değil, Suriye’yi manda altında tutan Fransa’yı hedef aldı. Hatay’ın anavatana katılması kadar, Suriye’nin bağımsız olmasına da vurgu yaptı.

Atatürk’ün diplomatik çabaları sonuç verdi. Fransa geri adım attı. 1938’de Hatay Cumhuriyeti kuruldu. 1939’da da Hatay anavatana katıldı.

Cumhurbaşkanı Atatürk, 27 Ocak 1937’de Başbakan İsmet İnönü’ye gönderdiği bir telgrafta Hatay sorununu “barışçı yolla çözdüklerini” belirtti. “Türkiye Cumhuriyeti’nin bu siyaset kavrayışının dünyada barış ve huzur isteyen ve bunun doğal sonucu hakseverliği fazilet bilen bütün dünya milletlerince takdirle karşılanacağını” ve Türkiye Cumhuriyeti’nin “dostlarını rencide etmeden” Hatay sorununu Milletler Cemiyeti Konseyi’nde çözmüş olmasının “insanlık namına isabetli bir hareket olduğunu” yazdı. (6).

Demem o ki, Atatürk, Hatay’ı savaşsız, silahsız biçimde tek bir Mehmetçiğin burnu kanamadan, kendi ifadesiyle “savaşsız anlaşma” yöntemiyle yeniden vatan toprağı yapmayı başardı.

Atatürk’ün bu “savaşsız anlaşma” yönteminden alınacak ne büyük dersler var.

Kaynaklar Dipnotlar:

1- İsmail Soysal, Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları, C.1, Ankara, 2000, s. 50-60.

2- Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.28, s. 369-371.

3- Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, C.2, İstanbul, 1973, s. 606-608.

4- Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Pozitif Yayınları, s. 566.

5- Atatürk’ün Bütün Eserleri, C.30, s. 119-123.

6- Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 29, s. 142

ANALİZ /// ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Atatürk ve Harputlu Ermeni Georges Karpovitch’in Ankara’daki ünlü Karpiç Lokantası


Atatürk ve Harputlu Ermeni Georges Karpovitch’in Ankara’daki ünlü Karpiç Lokantası

Bozkır kasabasından modern bir başkent yaratmak hiç de kolay olmadı. İstanbul’dan sonra Ankara’ya gelmek bir çoğu için balığın karaya vurması gibiydi.

Hatta şair milletvekili Yahya Kemal Beyatlı‘nın İstanbul‘u övmek maksadıyla “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür“ dediği anlatılır.

Ankara, “Bozkır Kasabası”ndan Başkent’e kolay dönüşmedi!..

Toplumbilimcilere göre, Kentleşme süreci; sanayileşme ve ekonomik gelişmeye koşut olarak, kent sayısının artması ve kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, iş bölümü, uzmanlaşma yaratan, insanların davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikim sürecidir.

Belki de bu nedenlerle “Kentleşme”, kırsaldan kentlere nüfus göçünü anlatan, salt bir nüfus hareketi olmadığından Kentleşme, toplumsal, ekonomik ve kültürel boyutları içinde, çok daha geniş bir değişim olarak algılanmalı.

Çünkü kentleşme, aynı zamanda bir toplumsal değişme sürecidir.

Bu toplumsal değişime, literatürde ‘Kentlileşme‘ deniliyor. Kente göç eden nüfusun yeni koşullara uygun ilişkiler biçimi geliştirerek kentin bir öğesi olma, toplumsal değişme, uyum ve bütünleşmesidir.

Kentlileşme, kente göç edenlerin ve kentte yaşayanların, kent toplumunun değer-norm sistemini, kentli insanın düşünme, davranış biçimlerini ve giderek yaşama biçimini benimsemesi Ankara örneğinde hiç de kolay olmadı.

İmparatorluk’tan “Ulus Devlet”e geçişte beslenme alışkanlıklarının değişmesi…

Cumhuriyet’le birlikte, yemek kültürünün de değişimi kaçınılmazdı.

Ankara’da yabancı elçiliklerin, diplomatların, gazetecilerin, milletvekillerinin, bürokratların beslenme alışkanlıklarına uygun aşevi formatından farklı lokanta eksikti.

Yeni başkentin Ankara’ya taşınması ve kentin modern bir Cumhuriyet kenti olarak inşası, rejimin somut bir başarısıydı. Acaba aynı başarı, toplumsal ve kültürel alanda yaşanabilecek miydi?

Batı tarzı yaşama biçiminin model alındığı Cumhuriyet modernleşmesinde, modern bir toplum ideali, bir “Proje” olarak belirlenmişti.

Ana hedef ise yukarıdan aşağıya, reformist bir hareket olarak uygulanan ‘Modernleşme‘yle çağdaş ulus-devletlere denk bir kültürel ve politik yapıya ulaşmak.

Modernleşme, topyekun bir değişim içeriyordu. Bozkırın ortasındaki Ankara,elit Türkler’i dahi memnun etmekten uzak, ortaçağ kasabası görünümündeydi.

-Ankara Kalesi ve Bent Deresi, 1929 yılı…-

Ankara, yemek kültüründe Orta Asya ve Anadolu topraklarının sunduğu ürünlerdeki çeşitlilik, uzun bir tarihsel süreç boyunca birbirinden farklı birçok kültürle yaşanan etkileşimin izlerini görmek ve tatmak mümkündü.

Selçuklu ve Osmanlı gibi imparatorlukların saraylarında gelişen yeni tatlar, Ankara mutfak kültürünün yeni yapısını kazanmasında nasıl rol oynadıysa Avrupai tatlar da etkiyi gösterdi.

Beslenme şekli, alışkanlıklar, tüm bunlarla iç içe olduğundan; yemek malzemesi, yemeğin sunuluşu, servisi de yeni süreçten nasibini aldı.

TBMM’nin ilk yıllarında Taşhan…

Cumhuriyet’in ilk 25 yılında yeme-içme, kültür-sanat piyasasını belirleyen bazı mekanların başkent kültürünün oluşumunda etkisi yadsınamaz.

Ankara’da siyaset, eğlence ve yaşamın kesiştiği üç yer; Ankara Palas Oteli, Karpiç ve Süreyya idi.

Ankara, TBMM Hükümeti’nin ilk yıllarında, tarihi Taşhan’ın dışında Ankara’da doğru dürüst yemek yenilebilecek bir yer bulmak neredeyse mümkün değildir.

Taşhan’ın hikâyesi…

Taşhan, Ankara Ulus Meydanı‘nda 18951902 yıllarında Ankara Valiliği görevini yürüten Abidin Paşa‘nın mektupçusu İsmail Hakkı Bey tarafından inşa edilmişti.

1892 yılında Ankara şehrine demiryolu geldikten sonra, İsmail Hakkı Bey,Taşhan’ı yaptırdı. 1928 yılında, burası “Taşhan Palas Oteli” (bir diğer ismi “Hotel d’Angora) olarak faaliyetini sürdürüyordu.

Öyle ki Taşhan’dan dolayı Ankara Ulus Meydanı‘nın adı bir zamanlar ‘Taşhan Meydanı’ olarak anılıyordu.

Kurtuluş Savaşı döneminde, hastane olarak kullanılan bina, savaş sonrası “Taşhan Palas Oteli” adıyla 1933 yılına kadar konaklama tesisi olarak hizmet vermiştir.

Meclis’in Ankara’da kurulmasıyla yıldızı parlayan Taşhan, Ankara’daki toplu konut projelerinin daha gerçekleştirilmediği erken cumhuriyet döneminde mebusların tercih ettikleri bir otele dönüştü/dönüştürüldü.

İki katlı 100 odalı handa, Ankara’ya gelenler binek hayvanlarıyla konaklayabiliyordu.

Milletvekillerinden Taşhan’da yer bulabilen kendisini ayrıcalıklı görmekte haklıydı, çünkü Ankara şartlarında en lüks yerde kalıyordu.

Bu mekânda kalan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk dönem milletvekillerine, genellikle sabah kahvaltısında zeytin, peynir, tereyağı ve Ankara Balı ile sütveriliyordu.

Öğle olduğunda Fasulye Pilâkisi, Talaş Kebabı, Tel Kadayıfı servisi yapılıyor, akşamları ise Tarhana Çorbası, Tas Kebabı, Pilav ve Üzüm Hoşafı lüks yemek listesini süslüyordu.

Taşhan’ın sahibi kimdi?

İstiklal Savaşı döneminde Taşhan‘ın sahibi; Keskin Kaymakamlığı da yapan İsmail Hakkı Bey’in oğlu Cemal Bey’dir.

İstanbul Mülkiye mezunu Cemal Bey, babası gibi, kaymakamlık yapmıştı. Komünist şair Suphi Taşhan, Cemal Taşhan‘ın oğludur.

-Suphi Taşhan-

Suphi Taşhan, Komünist olduğu gerekçesiyle Niğde‘ye sürülen şairler arasındadır. “MAH/MİT” tarafından sürekli takip edildiği biliniyor.

Arkadaşlarına göre; “İri cüsseli Suphi Taşhan, entelektüel gerçek komünistlik kimliğini kimseye kaptırmayan biri”dir.

Aile, Cemal Bey’in ölümü ve İş Bankası’na olan kredi borçları nedeniyle Taşhan’ı 1933’de Sümerbank’a satmak zorunda kaldı.

Belki de Suphi Taşhan’ın Komünistliği bu olayla başlamış olabilir.

Taşhan, 1936’da istimlak edilerek yıkıldıktan sonra yerine Sümerbank Genel Müdürlük Binası yapılmıştı. Günümüzde bu bina Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’ne devredildi.

-Ulus Meydanı, Gazi Heykeli (İş Bankası ve Sümerbank)-

Taşhan’ın yıkılmasına karşı çıkanlar da oldu. Ankara’da imar planlaması çalışmaları yürüten Alman mimar ve şehir plancısı Hermann Jansenyıkılmamasını, korunmasını savunmuş, dönemin müteahhit zihniyetli bürokratlarına söz geçirememişti.

Kaderin cilvesine bakın ki Taşhan’ı, sahibi borcunu ödemediği için istimlak edip yıktıran İş Bankası yönetimi, ilk yeri Taşhan’da olan “Baba Karpiç’e yüklü kredi vermişti.

Ankara’nın taşına, Karpiç Usta’nın aşına bak!..

Taşhan’ın sahibi Cemal Bey’in İstanbul Tepebaşı’ndan getirdiği “KarpiçBaba”, Ankara’nın ilk “Asrî Lokantası”nı Ulus Meydanı’nda, Taşhan’ın iç avlusuna bakan bölümünde hizmete açmıştı.

-Karpiç Baba’nın efsane lokantası…-

Ankara’da Taşhan’ı modern bir otele dönüştüren Cemal Bey, Karpiç’e otelin alt katında, ‘Asri bir lokanta‘ açması için teklifte bulunur.

Ancak Cemal Bey’e “Karpiç” ismini öneren gazeteci Falih Rıfkı Atay’dır. İstanbul Tepebaşı’ndan tanıdığı Georges Karpovitch’in Ankara’ya davet edilmesinin başkentin çehresini değiştireceğini söyler.

-Falih Rıfkı Atay-

Aslında Georges Karpovitch-Kevork Keçeciyan ismini, Falih Rıfkı Atay’ın kulağına fısıldayan Mustafa Kemal Paşa’ydı; Karpovich’i, İstanbul‘daki istihbarat faaliyetlerinden dolayı biliyordu.

Hanın iç avlusunda bulunan dönemin ilk modern lokantası Karpiç, 5 sene boyunca hana komşu mekânda hizmet verir.

Sosyal hayatın Meclis çevresinde döndüğü o dönemlerde Taşhan Palas Otel ve Karpiç Lokantası dışında Millet Bahçesi, Merkez Kıraathanesi gibi mekânlarla birlikte Ulus, şehrin çekim merkezidir.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Ulus çevresinde eğlence yeri sayılabilecek kullanımlar çok azdır: 1925 yılında, Bankalar Caddesi‘nin Ulus‘la birleştiği yerde “Fresko’nun Barı“, 1926‘da ise “Elhamra Bar” gibi. Bar türü eğlence yerlerinin gelişimi, 1926 yılında Çankırıkapı Caddesi‘nin genişletilmesinden sonradır.

Cadde, zamanla Ankara‘nın başlıca eğlence merkezine dönüştü. Ancak bu tür avami eğlence yerlerinin, üst düzey bürokratlar ve entelektüellerin gitmesine pek uygun olamaması nedeniyle daha farklı bir mekâna ihtiyaç vardır.

Emirle İstanbul‘dan getirilen “Baba Karpiç“in, 1928‘de önce Taşhan avlusunda açılan ve sonra Belediye Dükkânlar Sitesi’ne taşınan “Karpiç” lokantası ile bu gereksiniminin karşılanması amaçlanır.

1928 yılında ise, “asrî” baloların verileceği, Cumhuriyet’in kadroları ile yabancı ülke temsilcilerinin sık sık gelebilecekleri “Ankara Palas” (günümüzde Devlet Konukevi) tamamlanır ve hizmete girer.

Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan kimdir?

Kimine göre Beyaz Rus, kimine göre Gürcü, kimine göre Ermeni, kimine göre İran kökenli bir Ermeni. Ama tüm bilgi aktarıcıların mutabık kaldığı husus, 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Rusya‘dan ayrılan göçmenlerden olduğudur.

Kevork Keçeciyan’ın Harput Hüseynik’te tüccar kasaplar arasında ismi geçmektedir.

Ermeni Tüccar kasaplar, atlarla Bingöl, Mardin, Urfa ve Nüsaybin’e kadar gider, Kürt ve Araplar’dan koyun ve eril keçi sürüleri satın alır, çobanlar yardımıyla bu hayvanları Harput ve Mezire’ye getirip yerel pazarda satarlardı.

Daha sonra Azerbaycan’a giden Kevork Keçeçiyan, burada George Karpovitch adını kullanır. Hatta onunla ilgili belgelerde “Doğum yeri ve yılı Bakü 1878” olarak belirtilir. Bakü’de Margarit’le evlenir. Çiftin Aram ismini verdikleri çocukları İstanbul’da doğar.

Hazar Gölü kıyısındaki petrol kuyularında işçi, sonra da komisyoncu olarak çalışan Georges Karpovitch ve ailesi 1917 Bolşevik Devrimi gerçekleşince Rusya’dan deniz yoluyla İstanbul‘a intikal eder.

Georges Karpovitch, gerçek adı Kevork Keçeciyan‘dır. Oğlu Aram yirmi yaşında tüberkülozdan ölür.

Genç yaşta kaybettiği oğlu Aram, Ankara’da tasarımını Alman mimar Martin Elsaesser‘in yaptığı, 1935’te açılan Cebeci Müslüman mezarlığındadefnedilen yegâne Hristiyan’dı ve mezarı üstünden çiçek demetleri hiçbir zaman eksik olmazdı.

Falih Rıfkı Atay, İstanbul’dan tanıdığı ve Ankara’ya gelmesine aracılık ettiği Karpiç’i şöyle anlatır;

“Çoluğu çocuğu, ailesi, nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir adamdı.

Ne doğru dürüst Türkçe, ne de lokanta müdavimleri arasında yaygın dil olan Fransızcayı konuşabilirdi. Ancak herkesin sırrını bilir, kimseye açmaz, ayrıca kimseyle de fazla samimi olmazdı. Fukaraya lokantanın bir köşesinde yemek verirdi.

Türk olmayan yabancının Ankara sokaklarında bile yadırgandığı günlerde, onu bir lokanta açmak üzere bizler davet etmiştik. Yeni Türkiye’nin başkentinde aşçı dükkânı devrini o kapatmıştır. Servis terbiyesi gördüğümüz ilk lokanta onunki idi. Karpiç cömert ve efendi bir insandı.

İçki ve mezeler ikinci sınıf fiyatınaydı ama Karpiç’in mekânı hiçbir zaman meyhane havasına girmemiştir. Müşteriler Karpiç’in dostu idi. Doğru dürüst ne Fransızcası, ne de Türkçesi vardı. Ama onunla anlaşamayan da yoktu.”

Georges Karpovitch- Kevork Keçeciyan, “Mütareke Yılları”nda Türk İstihbaratı’na çalıştı…

Georges Karpovitch gerçek ismiyle Kevork Keçeciyan, İstanbul’a geldiğinde Beyoğlu‘nda, İstiklal Caddesi’ne paralel giden Meşrutiyet Caddesi ile Tarlabaşı Bulvarı‘nın devamı olan Refik Saydam Caddesi arasında kalan Tepebaşı semtinde lokantacılığa başlar.

İngiliz Yüksek Komiser Yardımcısı Kurmay Üye, Askeri Ataşe Harron Armstrong, işgal yıllarında İstanbul’u şöyle anlatır:

“Müttefikler paraları bol bol harcıyorlardı. Kahveler, lokantalar, dans yerleri önceleri Almanlar namına çalışıyorken şimdi Müttefikler adına işlemeye başlamıştı.

Kara gözlü Rum ve Ermeni kızları bütün dikkatlerini İngiliz ve Fransız askerleri üstünde toplamıştı. Bunlar «kurtarıcı, kahraman, galip» sıfatıyle hareket ediyorlardı.

Bunları beğenip tutanlar da feslerini bir yana asıyor ve şapka giyiyorlardı. Onların gözü ile artık Türkiye diye bir şey kalmamıştı. İstanbul’un hayatında neşe, günah ve eğlence pek boldu. Kahveler içki ve dansla dolu idi. Kimse vatanını düşünmüyordu.”

Belki görüntü bu şekildeydi ama Ankara Hükümeti adına istihbarat toplayan, Boğaz yoluyla Millî Mücadele için Anadolu’ya silah kaçırmaya çalışanlara yardım eden Ermeni vatandaşların sayısı da az değildi.

Söz konusu sevkıyat işlerinden sorumlu Karakol Cemiyeti ve Mim-Mim Grububünyesinde birçok gayrimüslim yer alıyordu.

İşte bunlardan biri de Georges Karpovitch gerçek ismiyle KevorkKeçeciyan‘dı.

Pera halkı, Rus yemeklerini; ilk olarak Georges Karpovitch gerçek ismiyle Kevork Keçeciyan daha sonra Atatürk’ün isimlendirmesiyle Karpiç’in 1921’de “Pera House” veya halk arasında “İngiliz Sarayı” denilen günümüzde İngiltere Başkonsolosluğu Binası’nın tam karşısında açtığı lokanta sayesinde tanımıştı.

Karpiç, burada sadece lokantacılık yapmıyordu. İngiliz Sefareti’ne giren çıkanları izliyor, lokantaya gelen ecnebi müşterileriyle diyalog kuruyor, sefaret içindeki tanıdıkları aracılığıyla edindiği bilgileri İstanbul’daki bağlantısı üzerinden Ankara’ya iletiyordu.

İngiliz Sarayı, günümüzdeki bilindiği şekliyle İngiltere Başkonsolosluk binasına 20 Kasım 2003’de, bir terör saldırısı düzenlendi.

Aralarında başkonsolos Roger Short’un da bulunduğu 18 kişi bu saldırıda öldü.

1925’te Pera Caddesi‘ndeki Le Grande Cercle Moscovite’i devralmıştı. 1925’te bu mekânı satın alan George Karpiç (Carpitch) buraya kendi adını verdi.

Üç yıl sonra Karpiç, Atatürk’ün isteği üzerine lokantasını Ankara’nın Ulussemtine taşıdı. Karpiç, İstanbul’da bir Rus lokantası açan ilk isimdi.

Karpiç’in Ankara’ya getirilişi, İngiltere’nin büyükelçiliğini İstanbul’dan Ankara‘ya 1930 yılında taşımasından iki yıl öncedir.

İngilizler, Ankara’ya gelmeden önce onları tanıyan Lokantacı Karpiç gelmiş, çoktan tezgâhını kurmuştu.

Karpiç’in adını Mustafa Kemal Paşa, Karpiç de “Mekanın Kuralları”nı koydu…

Taşhan’daki şehir lokantası hizmete açıldığında Karpovitch burada Mustafa Kemal’in takdirlerini kazandı.

Mustafa Kemal, adının güç telâffuz edildiğini görerek, ‘Gel sana Karpiç diyelim…’ dedi ve adı bundan sonra Karpiç kaldı.

Şölen Lokantası’nda kadınlı erkekli ince saz heyeti müzik yapıyordu, akşamları Batı müziği, yemeklere eşlik ederdi. Harem-selâmlık usulü uygulanmıyordu.

Türkiye’de lokantacılığın babası kabul edilen aşçılıktan restorana ulaşan çizgiyi tamamlayan George Karpiç’in ünlü mekanı, o günlerin koşullarına göre oldukça lüks ve konforlu düzenlenmişti.

Öyle ki ütülü masa örtülerinden çatal bıçak ve tabaklara kadar hiçbir şey Avrupa’daki örneklerinden aşağı kalmıyordu.

Genellikle Rus yemekleri servis ediliyor, Borsç çorbası (Karpiç menüsündeki yazılışıyla), Karski, Kievski gibi yemekler sunuluyordu.

Kendisine özgü, standart bir hizmet anlayışı vardı. Kravatsız içeri girilemezdi. Yemeklerin sekiz dakikalık aralarla servis edilmesi zorunluydu.

Baba Karpiç, İnegöl’deki kendi çiftliğinde yetiştirdiği meyveleri ve balıklardan elde ettiği havyarı ücretsiz ikram eder, bazı gazetecilere özel indirimler yapar hatta veresiye yemek yedirirdi.

Karpiç Baba’nın kalender meşrep ve babacan tavırları Ankara’nın elitlerini adeta bu mekana kilitliyordu.

Bu lokantanın en önemli özelliği uyguladığı düşük fiyat politikasıydı. Ankaralılar, neredeyse aşevine yakın bir hesap ödüyorlardı.

Şişmanca, güleç yüzlü bu adam, beyaz Rus gömleğiyle masaları dolaşır, müşterilerle bizzat ilgilenirdi.

Karpiç’in asrî lokantası, çok kısa zaman içinde bir bakıma, Meclis’in resmi olmayan özel lokali haline gelmişti.

Politikacı ve bürokratlar ile yabancı diplomatlar burada bir araya geldiklerinden, Karpiç adeta gayrıresmî dışişleri bakanlığı görünümündeydi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, savaşan tarafların diplomatlarını lokantanın uzak bölümlerine bir orkestra şefi gibi yerleştirir ve birbirlerini rahatsız etmemelerine özen gösterirdi.

İstek üzerine lokantasına gelen birbirleriyle görüşmeleri sakıncalı yabancı diplomatların birbirleriyle mesajlaşmalarına aracılık ederdi.

O yıllarda “Ankara’nın nabzını en iyi tutan kimdir?” denilse birçoğu tereddüt etmeden Baba Karpiç’in ismini verirdi.

Karpiç’te yaşanan bazı önemli olaylar…

1936 yılında Macaristan Güzeli seçilen efsane oyuncu Zsa Zsa Gabor, bir Tatar kızıydı. O zamanlar ismi ‘Ja Ja’ydı ve Budapeşte’de kalabalık bir ailede doğmuştu. Ailesinin Türk Büyükelçiliği’nde ‘Burhan Belge’ diye bir dostu vardı.

1930’ların ortalarında İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler kapıya dayanınca aile Burhan’dan, Ja Ja’yı Türkiye’ye götürmesini rica etmişti. “Ja Ja”, kendisinden 28 yaş büyük Burhan Belge ile birlikte Türkiye’ye göçmüştü.

-Zsa Zsa Gabor ve Burhan Belge-

Gabor, dokuz evliliğinden ilkini, 1937’de Murat Belge’nin babası Türk siyasetçi Burhan Asaf Belge ile yapmıştı. Belge ile evlendiğinde henüz 19 yaşında olan Gabor, Ankara’da cemiyet hayatının içine girerek hareketli sosyal hayata ilk adımını atmıştı.

Ankara’da yaşamaya başlayan Gabor, bir gün Karpiç’te Atatürk’le tanıştı.

Kendi deyimiyle ‘İlk görüşte vurulmuş, o gece onunla dans etmiş ve bir süre sonra da ilişkiye girmişti’.

İddiasına göre bu ilişki, 6 ay kadar, haftalık buluşmalarla sürmüştü. Atatürkölünce o da boşanmış ve 1939 yılında Türkiye’yi terk etmişti.

-Zsa Zsa Gabor, Conrad Hilton-

Belge’den resmi olarak 1941’de boşandıktan sonra Ahmet Ertegün tarafından ABD sosyetesine tanıştırılan Gabor, 1942’de Hilton Otelleri’nin sahibi Conrad Hilton ile evlenmişti.

*

Fransız ordusu 30 Kasım 1937‘de bir takım kutlamaları bahane edip Hatay’amüdahale etti. Mesaj gayet açıktı. Suriye başbakanı Ankara’ya davet edildi. 21 Aralık 1937‘yi 22 Aralık’a bağlayan gece Ankara’da Karpiç Lokantası‘nda görüşme yapıldı.

Bu görüşme çok farklı bir görüşmeydi. Daima “yurtta sulh, cihanda sulh” diyen adam, o gece Suriye başbakanı Cemil Mardam’ın ve Adil Arslan’ın karşısında çok farklı konuşuyordu:

“-Fransızla hayal kurarsa netice aleyhlerine olur… Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar… Benim için diplomasi meçhuldür…”

Atatürk o gece konuştukça, sesi Karpiç Lokantası‘nın duvarlarında yankılanıyordu:

“- Fransızlar bir şey yapamazlar! Eğer şüpheleri varsa tecrübe edebilirler! Namusum üzerine yemin ederim ki Hatay’ı bırakmam! Fransız hükümeti aklını başına toplasın!”

Bu görüşmeler Fransız büyükelçinin Karpiç’e çağrılmasıyla devam etti. Atatürk, diplomatların beraberindeki Fransız Büyükelçi M. Ponceau’ya Ankara’nın ünlü restoranı Karpiç’te büyük bir gözdağı verir.

Fransa’nın Türkiye‘nin kararlılığını anladığı bu olayı Sabiha Gökçen şöyle anlatır;

“Hatay meselesi mevzu bahisti biliyorsunuz o tarihte. Bir akşam sofrada otururken Atatürk bana dedi ki: “Çık yukarıya odana, üniformanı giyin ve yanına tabancanı alıp gel.”

Ben çıktım yukarıya, üniformamı giydim, tabancamı cebime koydum geldim. Yanına bir sandalye koydurmuş, oraya onun yanına oturdum. Bana gayet yavaşça:

-Şimdi Karpiç’e gideceğiz. Karpiç’te bir arkadaş çıkıp bir konuşma yapacak. O konuşmayı müteakip, sen çıkacaksın ve şöyle söyleyeceksin; “Evet, sayın konuşmacı (ismini söylemiyor; kim olduğunu göreceksin dedi) böyle konuştu, bunu böyle tavsiye ediyor ama biz gençler bu işin daha çabuk halledilmesini istiyoruz. Eğer bizi dinlemeyip daha da gevşek hareket edecek olursanız biz bu şekilde de hareket etmesini biliriz!” diyeceksin ve çıkarıp tabancanı tavana ateş edeceksin! dedi.

Konuştukları gibi Sabiha Gökçen tabancasını ateşler. Fransız büyükelçi saklanacak delik arar.

Ve an gelir, Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan namı diğer “Baba Karpiç” ölür…

Georges Karpovitch – Kevork Keçeciyan 1935’te Türk vatandaşlığına geçti. 1953’te öldüğü zaman Bahçelievler’de borcu bitmemiş bir kooperatif evinden başka hiçbir serveti bulunmuyordu.

-Karpiç’in ölümü ardından cenazeden fotoğraf ile Abdülhak Şinasi Hisar ve Reşat Nuri Güntekin’in yazılarının yer aldığı gazete sayfası…-

Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı içindeki Hristiyan mezarlığına gömüldü. Lokantası 1962 yılında kapandı.

Otuz yılı aşkın sürede yanında pek çok kişi çalıştı. Mutfak ile salonunda Ruslar, Türkler, Ermeniler vardı.

Mutfak önce Rus ustalara, sonra ‘Mengen’li ustalara, salon kısmı ise Hemşinliler’e emanet edilmişti. Yıllar içerisinde burası bir okul olmuş, usta aşçılar buradan yetişmiş, Ankara‘nın ünlü restoranları buradan doğmuştu.

Baba Karpiç Karpiç Lokantası personelinin büyük çoğunluğu Hemşinliler’den oluşuyordu. Lokantada Ruslar’ın yanı sıra Ermeniler de çalışmıştı.

Tıpkı şairin dediği gibi;

Ondan kalan, boynu bükük ve sefil

Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

LİNK : https://www.dikgazete.com/ataturk-ve-harputlu-ermeni-georges-karpovitchin-ankaradaki-unlu-karpic-lokantasi-makale,1829.html

DİN & DİYANET DOSYASI : 10 KASIM’LARDA ATATÜRK’Ü YOK SAYAN DİYANET BU MİLLETİN DİYANETİ OLAMAZ /// NEDEN Mİ ???


YILMAZ ÖZDİL : BU DİYANET TÜRK MİLLETİ’NİN DİYANETİ OLAMAZ

1 numaralı fotoğraf İstiklal Caddesi… İşgal kuvvetleri Beyoğlu’nda resmi geçit yapıyor.

2 numaralı fotoğraf İstanbul Boğazı… Dolmabahçe Sarayı’nın Dolmabahçe Camisi’nin önünde işgal zırhlıları adeta şehir hatları vapurları gibi çalışıyor.

3 ve 4 numaralı fotoğraflar Galata Kulesi’nin tepesinde İngiliz bayrağı dalgalanıyor İngiliz askerleri Galata kulesinin tepesine kondurulan gözetleme kulübesinden dürbünle İstanbul’u seyrediyor.

5 numaralı fotoğraf Haliç’te İngiliz denizaltısı.

6 numaralı fotoğraf İngiliz zaptiyesi bizim topraklarımızda bizim insanımıza kimlik kontrolü yapıyor.

7 numaralı fotoğraf Kuvayi Milliyeci yurtsever İstanbul’dan Anadolu’ya geçerken yakalanmış Kocaeli tersane bahçesinde direğe bağlanmış kendi vatanımızda Yunan müfrezesi tarafından kurşuna diziliyor. Kafasında fes bulunan Osmanlı memuru şerefsiz de işgalci İngiliz subayıyla birlikte infaza nezaret ediyor.

8 numaralı fotoğraf işgalci Yunan tarafından tahrip edilen kapağı kırılan kirletilen Ertuğrul Gazi Türbesi.

9 numaralı fotoğraf Yunan subayı Osmanlı’nın kurucusu Osman Gazi’nin türbesinde Bursa hatırası çektiriyor.

10 numaralı fotoğraf Yunan askerleri Osman Gazi’nin türbesinde poz veriyor.

11 numaralı fotoğraf Yunan kralı Bandırma’da.

12 numaralı fotoğraf Yunan kralı Eskişehir’de.

13 numaralı fotoğraf işgal askerleri donlarını fanilalarını zorla Türk kadınlarına yıkatıyor.

14 numaralı fotoğraf işgal askerleri köy meydanında Türk kadınını oynatıyor göbek attırıyor poz verirken sırıtıyor.

15 numaralı fotoğraf İzmir’in işgali sırasında hükümet binasına asılan Amerikan ve İngiliz bayrakları.

19 Mayıs’ta 23 Nisan’da 30 Ağustos’ta 29 Ekim’de Mustafa Kemal Atatürk’ü yok sayan 10 Kasım için cuma hutbesinde bir fatiha bile okumayan diyanet… Türk Milleti’nin diyaneti olamaz.

Yurtsever din adamlarımızı tenzih ediyorum…

Bu diyanetin arkasında namaza durulmaz.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/bu-diyanet-turk-milletinin-diyaneti-olamaz-5440070/

GÜNDEM ANALİZİ : Ülkemizde Atatürk ve cumhuriyet ticareti yapılıyormuş, teşbihte hata olmaz derler devam edelim.


Ülkemizde Atatürk ve cumhuriyet ticareti yapılıyormuş, teşbihte hata olmaz derler devam edelim.

Peki ya son 18 yılda özellikle yapılan şey Muhammed ve İslam ticareti değil midir?

Bu zavallılara ne diyeceğiz ?

Sizin namaz, ezan, dua, Kur’an,Muhammed satmanızı nereye sokacağız?

Cumhuriyetin kendinden önceki yıllarını küçümseyen adam sonraki cümlelerinde gönülsüzce bu dönemi taktir ediyor.

Ve çoğu zaman bırakın Cumhuriyetin kurucu babalarını kendisini Osmanlı sultanları ile kıyaslıyor ya da başkalarınca yapılan bu şekilde yalakaca benzetmeleri büyük bir memnuniyetle karşılıyor.

Bu aslında çok aşikar bir megalomani işaretidir.

Ve gelelim AKP dönemine bu dönemde yapılan en büyük şey

• ülkenin rejiminin seçilmiş sultanlık rejimine dönüştürülmesi

• büyük bir rejim bunalımı yaratılması

• bırakın cumhuriyet dönemini belki de Osmanlı dönemi dahil en büyük iç ve dış borçlanma programlarının gerçekleştirilmesi

• gelecek nesillerin vesayet ve ipotek altına itilmesi

• ülkenin birlik ve beraberliğinin sabote edilmiş olması

• ülkenin Ortadoğunu kanlı ve netameli işlerinin orta yerine çuval gibi atılması

• bütün dünya ve batı medeniyeti ile kavga eder hale sokulması

• Türk milletinin sıfır dost sıfır müttefikli hale sokulması

• halkın birbirine düşman edilmesi ülkenin cihatçı şeriatçı Dar-ül Harpçi cemaatlere teslim edilmesi

• halkın geleceğe ilişkin bütün umutlarının kırılması sayılabilir.

Ülkede Osmanlı döneminde görülmüş olan bir okuryazarlık oranı düşüklüğünden Osmanlı sorumlu değilmiş.

Peki kim sorumlu?

Hollanda kralı mı?

İngiliz kraliçesi mi?

Ve bir de sayılar var.

Eş zamanlı olarak Osmanlı’nın çağdaşı olan diğer krallıklarda okur yazarlık oranlarının zaman içerisinde nasıl arttığını ve arttıkça nasıl dünya hegemonyasına oynadıklarını anlatan istatistikler ve tablolar.

Ayrıca inatçı bir tarih cahili olan Yüce Galaksi Başkanımız Ulu Megaloman bilmiyor bilen ve hatırlatanları da umursamıyor Osmanlı’da Yeni Türk Harflerine geçiş çabaları vardı ve buna cesaret edebilecek kadar yürekli liderlik özelliği olan devlet adamı yoktu.

Kaldı ki yalnızca Osmanlı’nın değil İslam aleminin neden batı karşısında taş devrine takılıp kaldığına bütün İslam coğrafyasında en azından 1000’li yıllardan bu yana kafa yoran pek çok düşünür fikir adamı hatta ilahiyatçı vardı.

İslam aleminin batı karşısında duraklama ve gerilemesi Araplarda 1000’li yıllardan itibaren Farisi ve Türklerde ise 1500’lü yıllardan itibarene kararlılık ve istikrar kazanmıştır.

Yeni Türk Harlerine geçiş devrimi elbette bu gerileme sürecine engel olmakta başarılı olmuş bir devrimdir.

Bugün Kurtuluş Savaşımızın başkomutanı cumhuriyetimizin kurucusu ilk cumhurbaşkanımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 81. yıldönümü bu vesileyle gazi Mustafa Kemal’i ve onunla birlikte ahirete irtihal etmiş tüm kahramanlarımızı Bir kez daha hayırla yad ediyorum.

Abi nihayet gönülsüz isteksiz yalancıktan bir tebrik sunmuş.

Elbette gönülsüz eşşşek kuyruksuz katır doğurur sözünü haklı çıkaracak şekilde önceki ve sonraki bütün cümleleri bu tebrigatı yalanlıyor.

Yüce Megaloman Liderimiz kasten cumhuriyet tarihi dışında kalan Türk tarihinin küçümsendiğinden şikayet ediyor.

Doğrusu ben kendimi bildiğim ve ilk okula başladığım ilk günden bu yana Türk milletine güç verebilecek tarihte ne gibi bir olay ve olgu varsa bunların çocuklara anlatıldığını gördüm.

Evet bizlere taaa 1969’dan bu yana İslam öncesi tarih Selçuklu Beylikler Osmanlı hep anlatıldı.

Bütün zaferler bütün önemli ve büyük devlet adamaları liderler anlatıldı.

Kimsenin bu konuda hasislik yaptığını görmedim.

Gel gör ki Osmanlı tarihinin bir de duraklama ve gerileme dönemi var.

Bu dönemde tek tük birkaç zafer varsa ki bunlar bizlere öğretilmiş ve anlatılmıştır sayısız yenilgi vardır.

Peki ortalama bir Türk vatandaşı Osmanlı’nın duraklama ve gerileme döneminden ancak ibret almaya elverişli ve asla gurur vermeyecek bu yenilgileri nasıl öğrenecek ve öğretilecekti?

Bunca yenilgi hezimet rezalet öğrencilere ve halka bir zafer gibi mi anlatılacak?

Bir düşünün sayısız yenilgi arasında yer alan birkaç şerefli yenilgi bile halk tarafından zafer gibi kabul edilmiş ve o kahramanlar sanki zafer kazanmış gibi yüceltilmiştir.

Bir Gazi Osman Paşayı ve ülkenin her yerinde bir Gaziosmanpaşa semti olduğunu hatırlayın.

Bir düşünün son tahlilde büyük bir yenilgi olan I. Dünya Savaşında Çanakkale Kutül Amare gibi birkaç zafer o yıllarda ve sonrasında halka nasıl moral ve gurur vermiştir.

Biz Osmanlı’nın duraklama ve gerileme döneminde gurur ve şeref duyabilecek büyük zaferleri bulmakta zorlanırken bunun sorumlusu kimdir?

Cumhuriyeti yüceltmek adına tüm geçmişimizi yok saymaya çalışanlar bize göre kendi geçmişlerinden utananlardır. demiş bizim inatçı cahil ve aynı zamanda Muhteşem olan Megalomanımız.

Peki ya ne yapmak lazımdı misal tarihin gördüğü en büyük en rezil hezimet olan Büyük Balkan Rezaletinden gurur mu duymalıydık?

Ya da koca imparatorluğun peş peşe kendisine isyan eden paşalarının orduları karşısında çaresiz ve aciz kalarak Morayı Teselyayı Mısırı yitirmesi ve yardım için Rus ordusunu davet ederek İstanbulun dibine getirmesinden mutlu mu olmalıydık.

Osmanlı döneminin bu rezil hezimetlerle dolu döneminden mutluluk gurur ve şeref mi duymalıydık.

Normal aklı başında bir Türkün yenilgilerden hezimetlerden rezaletlerden mutlu olmasını beklemek nasıl bir hastalıklı kafanın eseridir?

Osmanlı’nın kendi silah sanayii yokmuş.

Osmanlı yönetimi altındaki halklara zulmedilmiş.

Hepsi de yalandır iftiradır. demiş

Yüce Cahil.

Peki Osmanlı devşirme sisteminin Balkanlarda huzursuz ve mutsuz ettiği gayri müslim halkların şimdiki temsilcilerine bir sormuş mu?

Ve neredeyse yatakta fethedilmiş Balkanların ve gayri müslim halkların ki bunlara gayri müslim Türkler de dahildir neden büyük bir inatla canla başla kanla Osmanlıya direnmek için çaba harcadığının açıklaması nedir?

Neden Macarlar Avusturya’lı kefere ile ittifak etmiştir neden Türk Bulgarlar Türklükten dahi çıkmaya razı olmuştur.

Neden Balkanların her yerine serpiştirilmiş ve sayıca hiç de az olmayan gayri müslim Türkler Osmanlıya karşı olmak adına Gotların torunlarıyla bir ve beraber olmayı istemiş hatta onlarla hemhal olmaya ve sonunda Türklükten dahi çıkacak derecede bir nefrete sürüklenmiştir.

Balkanlardaki gayri müslim Türklerin neden Osmanlı karşısında Gotlar içinde erimeye razı ve gönüllü oldukları sizin o yetersiz idrak yollarınızda bir düşünce kıvılcımı yaratmaz?

Acaba İslamın tarihte her zaman ve her yerde olduğu gibi Türklük dünyasını Balkanlarda da paramparça ettiğini neden fark etmiyorsunuz?

Osmanlı’nın eksikleri varmış bize düşen bunlarla uğraşmak değil onun iyiliklerini güzelliklerini konuşmakmış.

Böylece Osmalın’dan güç alacakmışız.

Bizler Osmanlı’nın dünyanın çeşitli yerlerine uzandığını bilmiyormuşuz.

Bizler soykırımcılarla bir ve berabermişiz.

Bunlar Yüce Megalomanımızın cümleleri.

Adam kendi tarihini bilmiyor Mısır Hidivini Tepedelenli Ali Paşayı tanımıyor Balkan Yenilgisinin hangi Osmanlı komutanlarının kimin siyasi sorumluluğunda olduğundan kimsenin haberi yok Fas Tunus ve Cezayirin Osmanlı hükümranlığında gösterilmesinin ne anlam taşıdığını bilmiyor koca Arabistan platosunun neden Osmanlı haritalarında boşluk olarak gösterildiğine kafasını yormuyor ve bizleri tarih bilmemekle suçluyor.

Ayrıca Osmanlı’nın duraklama ve gerileme döneminde yaşanmış bütün yenilgiler hezimetler ve rezaletlere tarihsel bir miras olarak sahip çıkmayan ibret önermeyen ulusalcı halkçı Atatürkçü duymadım bilmiyorum.

Kaldı ki soykırım iddialarını uzun zaman kabul eden ve ettirmeye çalışanlar da AÇILIMCI AKP LİDERLİĞİ VE ONUN HEMPALARI(yardakçıları) olmuştur.

Bursa’da Ermenistan Türkiye maçında Azeri ve Türk bayrağı toplandığını çöplere atıldığını bu millet unutmadı.

Yahu Ermeni açılımı yapmış adam Ulusalcıları soykırımcı olarak suçluyor bundan büyük iki yüzlülük şarlatanlık olabilir mi?

Evet tarihte Türkler her zaman silah teknolojilerini ilk icat eden kullanan toplumsallaştıran kurumsallaştıran kültürel olarak içselleştiren millettir.

Taş devrinden bu yana cilalı taşı ilk kullananlar bakırı tunçu ilk keşfedenler silah olarak kullananlar Türklerdir.

Bu gün hala daha TUNÇ’U yücelten şiirlerimiz marşlarımız vardır.

Türk çeliğini ve bundan yapılmış silahları ilk kullananlar da Türkler olmuştur.

Tıpkı Tunç gibi çeliği ve gücünü yücelten şiirler efsaneler antik kültürümüzün mirası olarak bilinir konuşulur.

Ata ilk binen ve onu toplumsal yaşamın orta yerine koyanlar da Türkler olmuştur.

Falan filan… …

Ama kabul etmek zorundayız Osmanlı duraklama ve gerileme döneminde çeliğin üretimi dökümü tornalanması frezelenmesi talaşlı bütün işlemleri dövülmesi çekilmesi levha tel boru imalatı gibi bütün alanlarında kocaman bir sıfırdır.

Osmanlı’nın son dörtyüz yılında çelikten mamul bütün savaş araçları üretim araçları gündelik aletler tamamıyla ithal edilmiştir.

OSMANLI ÇELİK ÇAĞINA GİREMEMİŞ YAŞAYAMAMIŞTIR. Unutmayın ki Fatihin o İstanbul’u feth ederken kullandığı özel topları da kafir muamelesi yaptığı Macar yetiştirmesi bir usta imal etmiştir.

Osmanlının 1500’lü yıllarda Araplardan kaptığı İslam hastalığının enkübasyon dönemi sona ermiş artık manifest/aşikar dönemi başlamıştır.

Ve tıpkı Araplar gibi artık üretme yaratma araştırma kabiliyetleri azalmış insanlığa katkıda bulunmak bir yana artık parazit olma dönemine girmiştir.

Kabul etmek gerek Atatürk ve onun temellerini attığı cumhuriyet dönemi bir nekahat dönemi olmuştur.

Ve görünen o ki İslam fikir kanseri yeniden nüks etmiştir.

Ve Atatürk’ün bize kazandırdığı o mükemmel nekahat ortamı bile yetersiz kaldıysa Türkce konuşabilen Anadolu ve Trakya Türk halklarının gelecekten umut etmeleri imkansızdır.

Yeni bir Atatürk’ü nereden bulacağız?

Mürteci münevveri Abdurrahman Dilipak abinin talebi çok açık.

Sanki çok doğal normal talepler gibi öylece iletilmiş.

Koruma kanunu kalksın ve anayasadaki giriş ve bazı maddelerle ilgili “değiştirilemez” şartı kaldırılsın önce şartlar eşitlensin ve hukuki bir zemin oluşturulsun.

O zaman bu işten herkes kazançlı çıkarmış.

Tek tek bakalım KORUMA KANUNU denmiş aslı nedir bunun?

5816 SAYILI KANUN – ATATÜRK’ÜN HATIRASINA ALENEN HAKARET EDİLEMEYECEĞİ Kanunu.

Yani ölmüş Atatürkü hakaretten koruyan bir kanun.

Demek ki bazıları Atatürk’e yalnızca devletin kurucu babası olduğu için hakaret ediyor ve onu ayrıca koruma ihtiyacı doğmuş ne tekim bu yasayı çıkaranda Ticaniler ve onların Atatürk’e hakaretlerinden dolayı DP olmuş.

Misal bir de Cumhurbaşkanını hakaretten koruyan kanun var.

CUMHURBAŞKANINA HAKARET SUÇU VE CEZASI (TCK 299).

Demek ki bazılarına yalnızca makamından dolayı edilen hakaretlerden ayrıca korunma sağlamak ihtiyacı doğmuş.

Bir de genel hakaret yasası var senin için benim için herkes için.

BASİT HAKARET SUÇU CEZASI (TCK 125/1).

Bu fitneci abi de Atatürk’e özgürce hakaret edilsin hakaret edeyim talebinde bulunuyor.

Yani bu kadar basit.

Haaa diyelim ki Atatürk’ü özellikle koruyan hakaret yasası kaldırıldı peki ölmüş bir devlet adamına özgürce hakaret edebilecek misin.

BASİT HAKARET SUÇU CEZASI (TCK 125/1) her hal ve şartta herkesin ölmüşlerini hakaretten koruyan bir kanun.

Velev ki Atatürke hakaret edebilme hakkı ve imtiyazı isteniyor.

Olur o zaman karşılıklı olarak bütün hakaret yasaları kaldırılsın.

Eşitliği sağlamak için TCK MD. 216 HALKI KİN VE DÜŞMANLIĞA TAHRİK VEYA AŞAĞILAMA yasası da kaldırılsın.

Özgürce hepimiz birbirimize hakaret edelim.

Ben buna varım.

Cumhuriyet ulus devlet vatan rejim düşmanlarına ben de ağız ve gönül dolusu hakaret edesim var.

Hatta bu güne kadar yalnızca bir fikir kanseri olarak gördüğüm ve nitelediğim İslam ve onun kıymetli sayılan şeyleri ve kişilerine de hakaret edesim var.

Haydi madem hakaret etmeye bu derece düşkünsünüz meraklısınız eşitliği sağlayalım.

Özgürlük olsun Atatürk’e edilen her hakaret için misli misli Muhammede hakaret edeyim.

İyi olmaz mı?

Belki de bu şekilde dünya tarihine hakaret savaşları ile sorunlarını halledebilen ilk ulus olarak adımızı yazdırabiliriz.

Bir de şu değiştiremez maddeler var.

• – Madde 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

• – Madde 2: Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

• – Madde 3: Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

Dili Türkçe’dir.

Bayrağı şekli kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

Şimdi bu namert korkak hainlere bir soralım.

Bu maddelerden hangileri sizi rahatsız ediyor onların sizin için yarattığı engel nedir?

Yürekli olan mert olun karnınızdan konuşmadan söyleyin.

Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Türk lafı mı sizi rahatsız etti onun yerine ne olsun istersiniz?

Misal Ermeni Rum devleti dense içiniz rahatlar mı?

Cumhuriyet lafı mı sizi rahatsız etti onun yerine monarşi sultanlık krallık padişahlık mı demeliydi?

Peki kimin hanedanı devletin tepesinde ayrıcalıklı olacak?

Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı Atatürk milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Toplumun huzuruna karşı mısınız?

Kavga gürültü iç savaş mı istiyorsunuz?

Milli dayanışma adalet insan haklarına saygı sizin için kabul edilemez mi?

Atatürk milliyetçiliğinin size batan tarafı nedir?

Atatürk milliyetçiliği olarak söylenen din ve ırk ayrımı gözetmeksizin ulus tanımını dil kültür ve siyasi birliktelik gibi değerlere dayandıran milliyetperverlik tanımına itirazınız nedir?

Irkçı mı olacaksınız din esasına göre SÜNNİ ŞERİATÇI CİHATÇI DAR-ÜL HARPÇİ bir rejim mi istiyorsunuz

Nedir sizin derdiniz kardeşim açık açık söyleyin talebinizi söyleyin biz de rahatça sizlere iki parmak arasından tek parmakla gösterilen o meşhur nah hareketini yapılım.

Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.

Dili Türkçe’dir.

Bayrağı şekli kanununda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır.

Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.

Başkenti Ankara’dır.

Türkiye devleti bölünsün mü bölücü müsünüz?

PKK açık yürekle bunu söylüyor siz de söyleyin size de gereken sözü söyleyelim hareketi yapalım.

Devletin resmi dili olmasın mı ya da yanına hangi diller resmi dil sayılsın.

Siz bir talebinizi söyleyin biz ona göre bakarız.

Kızıl üzerine beyaz ay yıldızlı bayrak sizi rahatsız mı eteti nasıl bir bayrak olsaydı mutlu olurdunuz?

Misal şimdiki bağların üst gönder köşesine ek olarak bir İngiliz bayrağı olsa hani diğer İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi sizi mutlu eder mi?

Rum Ermeni bayrağına benzer bayraklara ne dersiniz?

Ya da siyah üzerine Allahı ekber yazısı ve bir kılıç resmi olsa.

Çok lafın özü karnınızdan konuşmayın anayasanın değiştirelemez maddelerinde size engel olan maddeleri ve onların yerine yapmak istediklerinizi açık açık belirtin.

Biz de tartışalım artık nasıl tartışacaksak.

Ve gereği neyse onu yapalım.

Malum bu anayasadır tanrıların diğer sözde emirleri gibi değildir daha kutsaldır çünkü kanla yazılmış ciddi sözleşmelerdir.

Bu kadar tartışmalı taleplerle gelenlerin açıksözlü olmalarını beklemek doğaldır.

Anayasa ve özellikle de en temel yasalar öyle namertliğe ikiyüzlülüğe yalana dolana elverişli değildir.

Oraj POYRAZ (0raj.p0yraz / oraj.poyraz)