ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR


Prof. Dr. Süleyman Çelik : ATATÜRK’E SALDIRANLAR

Atatürk, düşmanının deyimiyle "dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelen büyük bir dahidir."

9 Eylül 1922’de düşman denize döküldükten sonra İngiliz donanmasına ait zırhlılar Güzel İzmir’imizin limanından demir almak zorunda kalınca, Büyük Britanya İmparatorluğu Parlamentosunda muhalefetteki İşçi Partisi, Hükümet hakkında gensoru önergesi verir. Muhalifler Hükümeti ağır şekilde eleştirirler. "Almanya ve Avusturya- Macaristan İmparatorluğu ile birlikteyken yendiğimiz Türklere, yalnız başına iken nasıl yeniliriz? Üstelik karşımızda Türklerin hepsi de yoktu. Müslümanların Kutsal Halifesi Padişah ve ona bağlı olan asıl güçler bizim yanımızdaydı. Karşımızda sadece, ellerinde hiçbir şey olmayan, bir avuç eşkıya vardı" derler. Eleştirileri yanıtlamak üzere Başbakan Lloyd George söz alır: "Yapılan tüm eleştiriler haklı" der. "Doğrudur. Karşımızda, ellerinde hiçbir şeyleri olmayan bir avuç eşkıya vardı. Ancak hesapta olmayan bir şeyle karşılaştık. Büyük dahiler dünyaya 100 yılda bir, nadiren gelir. Ne yazık ki yüzyılımızda bunu Allah Türk Milletine nasip etti. Bu nedenle yenildik" der ve sorumluluğun kendisine ait olduğunu kabul ederek "istifa ettiğini" bildirip kürsüden iner.

Atatürk’ün büyüklüğü konusunda başka dünya liderlerinin, komutanların, düşünürlerin söylemiş olduğu binlerce söz var. Bunlar içinde benim önemsediğim, mazlumlar içinde emperyalizme karşı ilk başkaldıranlardan biri olduğu için, çok saygı duyduğum Hindistan Bağımsızlığının önderi Mahatma Gandi’nin sözüdür. Arkadaşlarıyla birlikte Kurtuluş Savaşımızı büyük bir heyecanla izleyen Gandi, "Mustafa Kemal Paşa İngilizleri yenene kadar, Allah’ın İngiliz olduğuna inanırdım" demiştir.

* * *

Atatürk Türk Milletinin kurtarıcısıdır. Ondan başka kurtuluşun mümkün olduğuna inanan yoktu. Sadece çıkarlarını düşünen ve düşmanla işbirliği yapmaktan çekinmeyen hainler değil, vatanseverler de kurtuluş umudu görmemekteydiler. Bu nedenle "olmasaydı olmazdık".

"Olmasaydı olurduk" diyenler de haklı. Evet, olabilirlerdi ama, Neyzen Tevfik’in dediği gibi, "anaları gene olurdu fakat babaları belli olmazdı!" Kanıt istiyorsanız, görsel medyanın, uluslararası iletişimin bu kadar yaygınlaştığı, Birleşmiş Milletlerin ve diğer uluslararası insan hakları örgütlerinin bu kadar aktif olduğu 21.Yüzyılın başında Bosna’da yaşananları anımsayın…

Başlangıçta Atatürk’ün yanında yer alanlar, sadece O’na inanan, Çanakkale’de ‘imkansızı mümkün kılmış olması’ nedeniyle, "yaparsa O bir şey yapabilir" diye düşünen bir avuç vatan severdi.

Birlikte Samsun’a çıkanlar bile umutsuzdu. Nitekim Kurmay Başkanı Hüsrev Gerede Havza’dan Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı mektupta bunu belirtmekte ve özetle "boşa kürek çekiyor gibiyiz" demektedir.

Çare arayan vatanseverler, "ehven-i şer" arayışına girdiler ve "Amerikan mandası" peşine düştüler. Oysa Sevr planını hazırlayan Amerikan Başkanı Vilson’du.

İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele gibi komutanlar, Halide Edip, Adnan Adıvar, Bekir Sami gibi aydınlar da bunlar arasındaydı. Sivas Kongresi tutanakları bunun belgesidir. Daha sonra Atatürk’ün bir şeyler yapabileceğini görünce hepsi O’nun yanında yer aldılar ve Kurtuluş Savaşı’nda canlarını ortaya koydular.

* * *

O günlerde ‘Mütareke Basını’nda Atatürk’e saldıran/ hakaret eden, O’na ve arkadaşlarına ‘idam fetvası/ fermanı’ verenler, düşmanla işbirliği yapan hainlerdi. Başlarında Halife Sultan Vahidettin olduğu halde, Ali Kemaller, Refik Halitler, Refi Cevatlar, Damat Feritler, Rıza Tevfikler, Dürrizadeler, Mustafa Sabriler, İskilipli Atıflar vs. Bunların yazdıkları yazılar, verdikleri fetvalar/ fermanlar, Kuvayı Milliye aleyhtarı bildiriler İngiliz uçakları tarafından askerlerimizin üzerlerine atılarak firar etmeleri isteniyordu.

Bu hainler işgal güçlerinin desteğiyle, Kuvayı Muhammediye adını verdikleri bir ordu oluşturarak Millicilerin üzerine gönderdiler; yurt içinde birçok isyan çıkarttılar. Bunlara karşın kazanılan zaferden sonra, köpekliğini yaptıkları düşmanla birlikte yurttan kaçıp gittiler. Fakat emperyalistler, bunların yüzüne bakmadı, çiğnenmiş sakız gibi tükürüp attı. İngilizler kendilerine sığınan Halife Sultanı bile İtalya sahiline atıp gittiler. Çünkü kendi halkına ihanet edenlere kimse güvenmez ve değer vermez, sadece kullanılırlar.

Günümüzde de Atatürk’e saldıranlar ya haindir, ya da hainler tarafından kandırılmış geri zekalı/ aptal zavallılardır.

Bugün ‘Mütareke Basını’ benzeri medyada Atatürk’e saldıranlara bakın! Her devirde kemiğini yaladıkları efendilerinin köpekliğini yapmışlardır. Örneğin, dün Cem Uzan’ın köpekliğini yapanların, bugün Uzanların düşmanının köpekliğini yapıp Atatürk’e havlamalarında şaşılacak bir şey yoktur.

Prof. Dr. Süleyman Çelik

ANALİZ /// MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK VE SAVAŞ


MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK VE SAVAŞ

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” cümlesi savaş karşıtlığına yorumlanabilir mi?

Barış Pınarı Harekatı’na karşı olmak için “savaşa hayır” sloganını kullanan kesimin önemli iddialarından biri Atatürk’ün 1. Dünya Savaşı’na katılmaya karşı çıktığıdır.

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’na katılmayı zorunlu gördü

İddianın aksine Atatürk, devleti yöneten İttihat ve Terakki’nin bu savaşta, devleti tarafsız bırakamayacağını İtilaf devletlerinin şu niyetleriyle ortaya koymuştur:

“Tamir olunmaz felaketlere ve elim neticelere vardığından, bugün milletin memnuniyetsizliğini çeken Harbi Umumi’ye iştirak etmemek elbette son derece arzuya değerdi. Fakat buna maddi imkân mevcut değildi. Çünkü iştirak etmemek silahlı bir tarafsızlığı yani Boğazlar’ın kapalı bulundurulmasını icap ettiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafi mevkii, İstanbul’un stratejik vaziyeti, Rusların İtilaf hükümetleri yanında mevki almış olması, bizim seyirci kalmamıza asla müsait değildi. Bundan başka, silahlı bir tarafsızlığın devam ettirilmesi için paramız, silahımız, sanayimiz, özetle lazım olan vasıtalarımız mevcut değildi. İtilaf devletlerinin bilhassa İngilizlerin para vermemesi bir yana, gemilerimizi zapt ve milletin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği İnşaatı Bahriye’ye ait yedi milyon liramızı da gasp eylemeleri ve İtilaf Devletlerinin harp ilanıyla beraber bizim harbe girişimizden daha dört ay evvel tamamen Osmanlı hükümeti zararına bir Ermenistan cumhuriyeti teşkiline karar verdiklerini ilan eylemiş olmaları ve hatta Bolşeviklerin yayımladığı gizli antlaşmalardan anlaşıldığına göre, İstanbul’un Çarlık Rusya’sına vaat edilmiş olması, harbe İtilaf devletleri aleyhine girmekliğin kaçınılmaz olduğunu gösterir açık delillerdendir. Bir de İngiltere ve Fransa’nın, kendisine İstanbul’u vaat eyledikleri Rusya dururken, uğursuz Balkan Harbi’nden sonra hiçbir askeri kıymet ve milli mevcudiyet atfeylemedikleri milletimizi, kendilerine iltihak eylemeyi farz etsek bile, tercih edeceğini tasavvur eylemek elbette doğru olamaz.” [1]

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’nı, padişahın tahtını kurtarma savaşı olarak değil vatan savaşı olarak gördü. Padişaha mı hükümete mi yarar, diye düşünmedi. “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” dedi.

Çünkü Çanakkale’nin geçilmesi, İstanbul’un ele geçirilmesi ve devletin sonu demekti. Sofya’da askeri ateşe iken görev istedi ve Çanakkale’ye atandı.

Ya da 19 Mayıs 1919’ta Samsun’a çıkmadan önce “padişahın beni Anadolu’ya yollatmasını istiyorum ama Türklerin elindeki silahları alarak padişahın yararına çalışıyorum, vazgeçeyim” veya “savaşmadan, emperyalistlerden ne koparırsam kardır” demedi. İşin en sonunda silaha dayanacağının bilincindeydi. Anadolu’ya gitmenin vatan savaşının başarısı için şart olduğunu biliyordu.

İstanbul Hükümeti adına Salih Paşa’yla imzaladığı Amasya Görüşmeleri’nin maddeleri için “milli mücadeleyi veren benim, şimdi bu görüşme ve mutabakatla padişahı ve İstanbul Hükümeti’ni milli mücadelenin ortağı haline getirerek otoritelerinin pekişmesine neden oluyorum” demedi.

Diyalektik düşünmek ve esası (önceliği) tespit önemlidir

Atatürk’ün önemli özelliğidir süreci diyalektik değerlendirmek. Diyalektik düşünmek, tek tek olayların birbiriyle bağlantısını kurmak, sürecin neye evrildiğini görebilmektir. Kısaca ağaçları değil, ormanı görmektir. Yaşananların esasını tespit etti. Milli mücadelenin en sonunda halife-padişahlığı önüne katacağını gördü. Padişah ve İstanbul Hükümeti ya mücadeleye katılıp meclisin belirlediği düzende etkisiz şekilde yer alacaktı ya da tasfiye olacaktı.

Atatürk de padişaha, hükümete yarar gibi görünen tek tek olayları değil sürecin bütününe baktı. Mücadeleye önderlik edenin milletin güvenini kazanacağını gördü. Önceliği vatana verdi. Padişah ve hükümetle anlaşırsa cumhuriyet kuramam, laikliği tesis edemem, kadın-erkek eşitliğini sağlayamam kaygılarını tali mesele gördü. Aslolan vatandı. Vatan savaşı tüm tali meseleleri çözecek ana meseleydi.

Çanakkale’de “padişahın tahtını koruması derdim olamaz” deyip ataşe olduğu yerde kalabilirdi. O zaman da milli kahraman olarak ortaya çıkamazdı.

Kurtuluş Savaşında Millet Meclisi’nin ve milletin padişaha bağlılık bildirilerine, ortak mücadele isteklerine sırt çevirip “bunlar hain, ben cumhuriyet kuracağım, ne diyorsunuz siz” deseydi, tüm çabalarına rağmen padişahın emperyalizm işbirlikçisi olduğunu millete ve meclise kanıtlayamaz ve saltanatın kaldırılmasına ikna edemezdi.

Hayat, niyetlerle değil zorunluluklarla ilerliyor

Atatürk de her mücadelede, padişah, hükümetin niyetlerinin, hesaplarının farklı olacağını biliyordu ama mücadelesinin esasını başkasının hesapları, tavizleri, tutarsızlığı değil vatan savunması belirliyordu.

Atatürk milli mücadeleye başlamadan önce, meseleyi “saray savaşı” olarak görüp,

önceliğini vatan yerine, milli mücadele başarıya ulaşır mıydı?

Ulaşamazdı. Diyalektik düşünelim. Süreç, iktidarın ABD’ye verdiği tavizlere, tutarsızlıklarına, milleti birleştirmekte yetersizliklerine, Esad ile anlaşmamasına rağmen ABD’den bağımsızlaşmaya, Suriye ile işbirliğine doğru ilerliyor. ABD, harekata razı olmadığı belirterek şimdilik 30 km geri çekilmiştir. Süreç ABD’nin daha da gerilemesine ilerliyor. İran, Çin, Rusya Adana Mutabakatı’na, Esad ile işbirliğine dikkat çektiler. Bu, her şeyin iktidarın hesaplarıyla yürümeyeceğini, zorunlulukları dikkate alması gerektiğini gösteriyor.

Diplomasiyi etkili kılan silahtır

Atatürk, savaştan kaçmadığı gibi, sava içinde de diplomasiyi kullanmıştır ama diplomasiyi etkili kılanın silah olduğunu bilmektedir.

Ülkemiz yıllardır diplomasi uygulamış ama ABD, PYD’ye silah vermekten vazgeçmemiştir. Şimdi ordumuz Fırat’ın doğusuna girince ABD çekilmiş ve karşımıza çıkamamıştır. Harekat içinde de diplomasi uygulanmaktadır, uygulanmalıdır. Fakat ABD ve işbirlikçileri silahtan anlamaktadır. Bu bizim değil tüm diplomatik çabalara rağmen ABD’nin tercihi olmuştur.

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” cümlesi, diplomasinin sonuç vermemesi, ABD’nin PYD ordusu kurması, devlet kurmaya çalışması, Suriye’yi bölmesi nedenleriyle güvenliğimize yönelik tehdit içermesi dolayısıyla vatan savunması durumu oluşmuştur. Dolayısıyla harekat zorunludur.

Atatürk’ün bu cümlesi, bu şartlar altında savaş karşıtlığına değil, vatan savunması için harekatın zorunluluğuna yorumlanmalıdır.

Yapılması gereken Esad ile el sıkışıp bölge ülkeleriyle koordineli şekilde PYD’yi ve ABD’yi Suriye’nin tümünden çıkarmak, daha sonra Suriyelilere yerleşim yerleri kurmanın yanlışlığı anlatılarak Esad’ın tüm Suriye’de egemen olmasını sağlamaktır. Muhalefet bu eksende yapılarak tavizler, tutarsızlıkların giderilmesine çalışılmalıdır.

Not: Atatürk’ün savaşa dair fikirlerini bu ayın sonunda çıkacak “100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK” kitabımdan daha geniş okuyabilirsiniz.

Tarihçi

Mustafa Solak

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.4, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.254; Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Der: Musa Sarıkaya, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, s.61.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’ün ölümüyle ilgili İslamcılardan yeni iddia


Atatürk’ün ölümüyle ilgili İslamcılardan yeni iddia

Albayrak Medya’ya bağlı Gerçek Hayat dergisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne ilişkin yeni bir iddiayı gündeme taşıdı.

Yeni Şafak,TVnet gibi yayınları bünyesinde bulunduran Albayrak Medya’ya bağlı Gerçek Hayat dergisi, Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüne ilişkin yeni bir iddiayı gündeme taşıdı.

Muhafazakar camiaya yakın Gerçek Hayat dergisi, Atatürk’ün ölümüyle ilgili, İnönü ve her ikisi de mason olduğu öne sürülen Kasım Gülek ile Şükrü Kaya’ya ait olduğu ileri sürülen yazışmaları yayımladı. Derginin son sayısındaki iddiaya göre; masonların Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünü “Büyük Kurtuluş” olarak kabul ettiği belgelendi.

Dergide konuyla ilgili yayımlanan yazı ve belgeler şöyle:

“CHP’nin eski genel sekreteri Kasım Gülek’in arşivinden çıkan bazı belgeler, 57 yaşında hayatını kaybeden Atatürk’ün doğal yollardan ölmediğini zehirlenmiş olabileceğini ortaya koymuştu. Atatürk’ün ölümünün ardındaki suikast şüphesini araştıran eski İçişleri Bakanı CHP’li Hıfzı Oğuz Bekata’nın, Kasım Gülek tarafından tehdit edildiği ortaya çıkmıştı. Mason Kasım Gülek’in, Bekata’ya yazdığı mektupta şunlar kaydedilmişti: ‘Oğuz kardeşim, Seninle dost masalarında konuştuğumuz konuları bir başkaları ile paylaşman son derece beni üzmüştür. Bahse konu zehirlenme raporunun bir örneğini birilerine verdiğini ifade etmişsin. Bu konu seni de beni de aşar, altından kalkamayız. Sen de altında kalırsın, ben de. Birileri de altında kalır. Konuştuğumuz gibi meseleyi kendi aramızda halledelim. Düzenli olarak, miktar hesabına yatmaya devam edecek. Birbirimizi üzmeyelim. O raporun aslını lütfen teslim et. İşin içerisinde kimler olduğunu biliyorsun. MAH’ta hâlâ çok iyi adamları var. İşini bitirirler. Bunu tehdit olarak algılamayın. Başbakan Adnan Menderes’i adım adım takip ettirdiğini, Celal Bayar’ı takip ettirdiğini, evine dinleme cihazı yerleştirdiğini, her şeyden haberi olduğunu biliyorsun. Ben de biliyorum bunları, ne için yaptığını sana söylemiş idim. Askeriyeyi ayarlıyor, darbe yapıp Adnan Menderes’i astıracağını söylüyor. Kafayı bununla bozmuş. Tüm istihbarat, askeriye adeta kendisine tapıyor. Yapabilecek bir şey yok. Denileni yap, konu kapansın.’

Bu tehdide rağmen Bekata, Mustafa Kemal’in ölümünün arkasındaki sırrı araştırmayı sürdürmüştü. 1962 yılında CHP Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Lebit Yurdoğlu’ndan yardım istemişti. Yurdoğlu’da yine yazı ile Bekata’dan bir takım belgeler isteyerek bir cevap yazmıştı. Cevapta şunlar kaydedilmişti: ‘Sn. Hıfzı Oğuz Bekata, bu konuyu derinlemesine araştırdığımda, sorunun sadece geç teşhis olmadığını, teşhisle uyumlu ilaçlar kullanılmadığını tespit ettim. Atatürk’ün ilaçlarının alındığı eczanenin kayıtlarına baktığımda, o dönemlerde sıtma tedavisi için kullanılan Kinin ilacının 43 şişe kullanıldığını gördüm. Bu kadar kinin kullanıldığında karaciğerinde onarılmaz yaralar açacağını her hekimin bilmesi gerektiği, ama bunun sanki bilinçli kullanılmış olduğu izlenimini edindim. Atatürk’ün tedavi amaçlı verildiği diğer ilaç ‘piremidon’dur. İnsanlar üzerinde toksin ‘zehirli’ etkisi olduğu kesinlik kazanmıştır. Eppinger, Bergman, Dr. Fissinger, Dr. Neşet Irdelp’in hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları kanısı bende hâkim olmuştur.’”

"ZEHİRLENDİ" RAPORU

"Şükrü Kaya’nın üyesi olduğu Arayış Mason Locası’na hitaben 14 Kasım 1950’de Mustafa Kemal Paşa’nın vefatının 12’inci yılında yazdığı mektup"

Odatv.com

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Atatürk Er Musa için İngilizlerle savaşı göze aldı : Kuşadası Kanapiçe Koyu olayı


Atatürk Er Musa için İngilizlerle savaşı göze aldı : Kuşadası Kanapiçe Koyu olayı

19.9.2019

Atatürk Ankara’ya ve Kuşadası’na, şu emri verir: ‘Kanuni vazifesini yaptığı anlaşılan Türk er Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. Gerekirse er Musa için Britanya İmparatorluğu ile savaş göze alınır. Kızılcahamam’dan şimdi hareket ediyorum. Ege Bölgesi’nde kısmı seferberlik emrini veriyorum’

Bir ülkenin büyüklüğü, o ülkenin bağımsızlık ve özgürlüğüne düşkünlüğü, ekonomik ve kültürel yönden gelişmişliği, uygarlığa katkısı içte ve dışta saygınlığı ve ulusal konularda, ortak tavır almalarıyla ölçülür.

Irak Süleymaniye’de 4 Temmuz 2003’te ABD askerleri, askerlerimizin başına çuval geçirdiğinde, toplum olarak büyük tepki vermiştik.Yetkililer konuyu geçiştirmişti. Bereket, TGB değişik zamanlarda ABD askerlerine çuval geçirerek ulusal duyarlığımızı göstermişti.

Böyle durumlarda Atatürk döneminde neler yapılmış? O büyük adam, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına nasıl duyarlık göstermiş? Bu sorunun yanıtını, 85 yıl önce 14 Temmuz 1934’te Kuşadası yakınlarında Kanapiçe Koyu’nda (Dipburun’da) geçen, Türk insanına ve yöneticilerimize, uyanıklık sağlayacak olayı anlatalım.

İSMET PAŞA’YA GİDEN TELGRAF

14 Temmuz 1934’te bir İngiliz savaş gemisi Sisam’ı ziyaret eder. Öğleden sonra, bir sandal içinde 4 İngiliz subay, çıplak halde, Dipburun karakoluna yaklaşırlar. Nöbetçiler, "Dur!" uyarısında bulunurlar, uyarı dinlenmeyince askerlerimiz ateş açar. Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun, o gün, Kuşadası’na bağlı bir bucak olan Selçuk’ta denetleme yapmaktadır. Bir jandarma eri, bir telgraf uzatır. Telgrafta 14 Temmuz günü, saat 15.00 sıralarında, gerçekleşen olay anlatılmaktadır. Karine Muhafızı tarafından çekilen telgrafı okuyan Kaymakam Kuşadası’na döner.

Kaymakam, olayı Başabakan İsmet İnönü’ye telle bildirir. Bu önemli olayı, yazarak gündeme getiren Halit Çapın, telgrafı şöyle verir: "Başbakan İsmet Paşa Hazretlerine, Kanapiçe erlerinden beşi pusudayken saat 16.00 sıralarında, çıplak olarak bir kotrayla erlerin pusu yerlerine yaklaştıkları ve ikisinin karaya çıktıkları, erlerimizin ‘teslim olun!’ ihtarına rağmen karaya çıkan ikisinin derhal aşağıya atladıkları görüldüğünden, erlerin tekrar uyarıda bulunmalarına rağmen, bunların denize atladıkları, bunlara ateş açıldığı… Birinin deniz üstünde kaldığı… Açılan ateşten birinin öldüğü, birinin de yaralı olduğu… İngiliz harp gemisinin bir Yunan motorunu, sahillerimize göndererek, cesedin bulunmasını rica ettiği anlaşılmıştır." (Çapın,Takvim gazetesi, 02.08.2005)

KAYMAKAM’IN ALDIĞI EMİR

16 Temmuz 1934 günü, bir İngiliz savaş gemisi saat 14.00’te limana gelir. Kaymakam Ankara’ya durumu telle bildirir: "Gözetlemedeyim. Harp gemisinden bir motor, sahilimize yaklaşıyor. Karaya çıkmalarına izin verelim mi" Ankara’nın yanıtı: "Gelen motoru, yalnız liman reisi karşılasın. Siz telgafhanede bulunun. Sadece liman reisiyle konuşsunlar" biçimindedir. Kaymakam verilen emre uygun davranır. İngilizler Kaymakamla görüşmek isterler. Kaymakam durumu İsmet Paşa’ya telle bildirir. Bu sırada Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kızılcahamam’da bir yurt gezisindedir. Ona ulaşılır. Birkaç dakika sonra İsmet Paşa’nın şu emri alınır: "Kaymakam liman dairesine gitmeyecektir. Kaymakamı ziyaret etmek istiyorlarsa, Kaymakam gelenleri ancak makamında kabul edebilir."

İngilizler, Kaymakamı makamında ziyaret ederler. Heyette iki İngiliz subayı ile iki de Türkçe bilen Rum vardır. Rumlar, görüşmenin Fransızca yapılmasını ister. Kaymakam Türkçe bildikleri için öneriyi reddeder. Olayı İngilizler, kendi işlerine geldiği gibi aktarırlar. Sözde yüzmek için geldiklerini, koyda kendilerine uyarı yapılmadan ateş açıldığını söylerler. Kaymakam, kaçakçılığı önlemeyle ilgili yasaya aykırı davrandıklarını anlatarak, İngiliz subaylarının suçlu olduğunu vurgular. Bunun üzerine İngiliz kumandan, hükümetinin yazılı talimatını okur. Talimatta "İngiliz Hükümeti, Osmanlı Hükümeti’ne şu istekleri, bildirmeyi talep eder, şeklinde başlayan konuşmayı, Kaymakam keser ve şöyle der: "Kumandan Bey, yanlış temas aramaktadırlar. Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcisiyim. Osmanlı Hükümeti’nin değil, der. İngiliz kumandan, kızarır, özür diler. Anlatımı, Türkiye Cumhuriyeti olarak düzeltir. İngilizlerin üç maddelik istekleri şunlardır: 1-Ölen İngiliz subayının cesedinin aranması için, İngiliz motorlarının sahile gelmesine izin verilmesi 2-İngiliz bayrağına tarziye (özür) verilmesi, ölen İngiliz subayının ailesine tazminat ödenmesi 3-Subayı öldürdüğü saptanan, Balıkesirli er Musa’nın cezalandırılması ve verilecek cezanın İngilizlere bildirilmesi.

İNGİLİZCE MEKTUP

Konuşmalar bitince komutan, Kaymakamı gemiye davet eder. Kaymakam kabul etmez. Sahile çıkmak isterler. Kaymakam izin vermez, durumu Ankara’ya bildirir. Bir süre sonra, Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras, Kaymakama, İngilizlere verilmek üzere, şu mektubu dikte ettirir: "Kumandan Cenapları! 2 İngiliz hafif motorunun kaybolan cesedi aramalarına izin verdim, bizim tarafta bulunursa, size verilecektir. Bu araştırmalar için görevli gümrük muhafaza motorumuz, İngiliz motorlarına eşlik edecek, araştırmalara özen gösterilecek. Motorumuzun birlikte olması, muhafızların ateş etmesini men eder."

Mektup, liman reisi tarafından İngilizlere iletilir. 17 Temmuz günü, sabaha karşı Başbakan, Kaymakamı arar ve şunları söyler: "İngilizler, adamlarının karaya çıkmadıklarını söylemekteler. Kaymakam Bey’in bu noktaya temas etmemesi dikkatimizi çekmiştir. Hakikat nedir? Bunu hükümetin bilmesi, çözüm için tek çaredir.Adamlar karaya çıkmamışsa dahi, erlerimiz yine vazifelerini yapmışlardır. Elverir ki hükümetimiz, gerçeğe aykırı beyana düşmesin. Bakanlar Kurulu şu an toplantı halindedir. Memurlarımızın ve erlerimizin, korkmadan gerçeği olduğu gibi söylemelerini isterim. Yarım saate kadar cevap bekliyorum."

‘ER MUSA İÇİN GEREKİRSE SAVAŞIRIZ ’

18 Temmuz 1934 günü, Sisam’dan 7 savaş gemisi denize açılır. Bunlar Darboğaz’a doğru gelmektedir. Kaymakam durumu Ankara’ya ve İzmir Valiliğine bildirir. Bunların 7’si torpido, 4’ü kruvazördür. Konuyla ilgili askeri yetkililerle sürekli haberleşilir. Kızılcahamam’da bulunan Atatürk, gelişmeleri yakından izler. İngiliz donanmasının, tehdit edici bir biçimde kıyılarımıza yaklaştığı kendisine iletilince, Ankara’ya ve Kuşadası’na, şu emri verir: "KANUNİ VAZİFESİNİ YAPTIĞI ANLAŞILAN TÜRK ERİ BALIKESİRLİ ER MUSA, YERİNDEN ALINAMAZ VE CEZALANDIRILAMAZ. GEREKİRSE ER MUSA İÇİN BRİTANYA İMPARATORLUĞU İLE SAVAŞ GÖZE ALINIR. KIZILCAHAMAM’DAN ŞİMDİ HAREKET EDİYORUM. EGE BÖLGESİNDE KISMİ SEFERBERLİK EMRİNİ VERİYORUM."

Dilaver Argun, Atatürk’ün bu çıkışını yıllar sonra şöyle değerlendirecektir: "Bu emir, bu haysiyetli ses, beni ağlattı. Bütün yorgunluğumu alıp götürdü.(…) Atatürk’ün görev aşkını koruyan bu sözlerini, başka kimseden duymadım."

İngilizlerin davranışları izlenirken, bir taraftan da seferberlik emri yerine getirilir. Kuşadası halkının telaşa kapılmaması için, gerekli uyarılar yapılır. Madem ki Gazi Paşa, seferberlik emrini vermiştir; o zaman bu emrin bir an önce yerine getirilmesi gerekir. Atatürk’ün dediği gibi, gerekirse Balıkesirli Er Musa için bütün Türk Ulusu bir kez daha İngiltere ile savaşacaktır.

DOSTLUK İÇİNDE BİTİRİLEN TÖREN

Bir süre sonra, İngiliz harp Filosu Başkomutanından bir telgraf gelir, bizimle savaşı göze alamamışlardır. 19 Temmuz 1934’te Sisam’dan çekilen telgraf şöyledir: "Kaymakam Bey, Kuşadası. Ölü subayın cesedini aramak için İngiliz makamlarına izin verildiği anlaşıldı. Bunun telle tekrarını ve onaylanmasını rica ederim. Sisam’da İngiliz Başkumandanı."

Dilaver Bey, Milli Savunma Bakanı Zeki Bey’le görüşür. Akşam üzeri Başbakan İnönü arar. Şunları yazdırır: "Kaymakam Bey’e! 1-İngiliz Donanmasının sizden, cesedi aramak için verilmiş olan iznin onayını istediği anlaşıldı. 2-Tarafımızdan onaylı teyid cevabının verimesi ve motorlarımızın her kolaylığı göstereceğinin bildirilmesi uygun görüldü. İngiliz makamlarının araması sırasında, dostça davranılması ve bir olaya meydan verimemesi lazımdır."

20 Temmuz 1934 günü,Kuşadası Kanapiçe (Dipburun) koyunda yapılacak tören ile ilgili programı, Kaymakam Ankara’ya bildirir. Törene İngiliz gemilerinin yanında, İzmir’den gelen Kocatepe torpidomuz da katılır. Denize çelenk bırakılır. Saygı duruşu ve atışı yapılır. Tören dostluk içinde planlanan biçimde yapılır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran,Ulusumuzu çağdaş, uygar ve bağımsız bir devlet durumuna getiren Ulu Önder Atatürk, Balıkesirli Er Musa için İngiliz Emperyalizmi ile savaşı göze almış, izlediği saygın devlet adamı politikasıyla emperyalizme meydan okumuş, onlara geri adım attırmıştır.

Başta Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve değerli silah ve çalışma arkadaşlarına, Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun’a, Dipburun (Kanapiçe) Karakolu askerlerine ve Balıkesirli Er Musa’ya saygı, sevgi, minnet ve rahmet dileklerimi sunuyorum. Demek ki tam bağımsızlıktan, özgürlükten, ulusal çıkarlardan ödün vermeyen uluslar emeperyalizmi dize getirir.

* Yararlanılan Kaynaklar:

Halit Çapın-Kanapiçe Olayı, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Ocak 2005 Sayısı, Tüma. Cem Gürdeniz’in "Türk Dış Siyasetinde Deniz Gücü’nün Rolü" makalesi

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Şebnem Uzunçiçek : ATATÜRK’Ü SEVMEMENİN BİNBİR YOLU VE YOBAZLARIN KİRLİ İNANIŞLARI


Şebnem Uzunçiçek : ATATÜRK’Ü SEVMEMENİN BİNBİR YOLU VE YOBAZLARIN KİRLİ İNANIŞLARI

"Senelerdir mantığımın almadığı tek düşünce şu oldu; nasıl olur da bir ülkenin halkı kendisini işgalden kurtaran, kölelikten kurtaran, ona insanca, özgür bir yaşam kurmaya çalışan kurucusundan nefret eder?

Nasıl olur da savaş alanında askerlerini kaybeden ülkelerin halkları bile onu ders kitaplarına koyar, ona saygı duyarken, kendi halkı ona bu derece nankörlük eder?

Parlamenter demokrasi bu ülkeye onunla gelmişken, onun sistemi en kifayetsiz, en vasıfsızın bile bu ülkede seçilme hakkını sağlamışken; neden onun verdiği bu haklardan bu derece nefret ederler?

Artık öyle iğrenç bir hale geldi ki; kaMAL yazanlar (islamcı zekası bu kadar), Kurtuluş Savaşı’na ‘tiyatro’ diyecek kadar gözü dönüp, gerçek tiyatrolarda tankın namlusunu kıçına sokarak durdurduğunu iddia edenler, “put” diye heykellerine saldıranlar ve en kötüsü; yazılı, belgeli tarihin yalan olduğunu iddia eden cahiller. Belki cahil diyerek onları aklıyorum, aslında düpedüz hain demek lazım..

Yarattıkları alternatiflere bakıyorsun; Abdülhamid, Vahdettin bu ülke tarihinin yüz karaları. Saraydan çıkamayan, halkı birbirine kırdırmış bir şizofren ve “bana dokunmayın da, ülkeye ne yaparsanız yapın” diyen bir korkak. Gene bakıyorsun, dünya tarihine geçmiş savaşların, destanların var ama senin seçilmişin onları silip, senden aldığı vergiyle beslediği ekranında yalan tarih kahramanları yaratıyor. Taptığı kabile reisini bile, o adamın yönetim sistemiyle başa getiren soysuz da o yalan tarihi alkışlıyor.

“Atatürk sana ne yaptı?” diye soruyorsun;

“Dinimi yaşayamadım” diyor. “Ulan soysuz, Yunan’ı, İngiliz’i memleketi işgal etse mi yaşayacaktın dinini?” diye soruyorsun. “Daha hayırlı olurdu” diyor. (üstadları fesli soytarı)

Kadına bakıyorsun, “bak sana seçme, seçilme hakkı verdi, kimse de yokken sende vardı” diyorsun, “sen mal gibi alınıp, satılma diye kanunlar yaptı” diyorsun, “Ben çarşafla özgürüm” diyor, kocasından dayak yiyor, öldürülüyor, on iki yaşında tecavüze uğruyor! O hırsla çocuğunu da kendi gibi yetiştiriyor.

“Bir gecede cahil kaldık” diyor. “Bak o savunduğun Osmanlı’da sen ırgattın, senin dedenin dedesi okuma yazma bilmezdi. Osmanlı’da okur yazar bu kadar, Cumhuriyet dönemi bu kadar” diyorsun; “o iş öyle deeel” diyor.

Örnekler uzar gider ama aslında gerçek ne biliyor musun?

Atatürk’ü sevmiyor!

Sevmiyor çünkü halk olmayı sevmiyor, ümmet olsun biri onu gütsün istiyor.

Sevmiyor çünkü derdi vatan, millet, birlik falan değil. Kendisi gibi olmayan ölsün istiyor.

Sevmiyor çünkü “Allah, kitap” deyip hırsızlık yapsın, kimse hesap sormasın istiyor.

Sevmiyor çünkü medeni kanun, hukuk falan işine gelmiyor. İstediğine tecavüz etsin, sıkıldığı kadını sorgusuz sualsiz kapının önüne koyabilsin istiyor.

Sevmiyor çünkü yaşadığı yerin içine sıçıp, içine sıçamadığı bir cennetin hayaliyle yaşıyor.

Sevmiyor çünkü sanat, doğa, bilim falan işine gelmiyor. O istiyor ki beyni hiç çalışmasın, osurana gülsün, küfredeni sevsin, ağaç keseni baş tacı etsin.

Sevmiyor çünkü onun yaşayamadığı hayatı o Atatürkçüler yaşıyor, onun giyemediği kıyafetleri Atatürkçüler giyiyor, onun anlamadığı insanca sohbetleri Atatürkçüler yapıyor. Hayalini kurduğu hayatı Atatürkçüler yaşıyor.

Eline ilk para geçtiğinde de, o Atatürkçülerin yaşadığı yere taşınıyor, çocuğunu onların okuluna yolluyor.

İçten içe biliyor kendisi gibi olanların sapkınlığını, içten içe biliyor insanca yaşamın Ata’mın yolundan geçtiğini. İtiraf edemiyor sadece. Biliyor kendisi gibi olanların insanlıkla alakası olmadığını. Korkuyor yutarlar onu diye.

Gene de; ilk kıçı sıkıştığında “iki ayyaş” dediğinin gölgesine sığınıyor, afişlerini asıyor partisinin binasına yıllar sonra.

Bizler? Biz hiç kandırılmadık. Biz hiç o kadar salak olmadık. Biz hiç o kadar güzel salak ayağına yatmadık. Neysek oyuz.

Özlemle, saygıyla, sevgiyle, belki biraz buruklukla.

Ne “ona dokunmak ibadettir” dedik, ne de peygamber ilan ettik. Biz onu bizim gibi olduğu için, bir baba gibi sevdik. Ömrünü kendi evlatlarının cebini doldurmak için değil, milletine adadığı için sevdik.

En nihayetinde; yaşımız kaç olursa olsun “Ey Türk Gençliği!” nin gençleriyiz. Son nefese kadar."

Şebnem Uzunçiçek