ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Asıl ve Gerekli Milliyetçilik


Asıl ve Gerekli Milliyetçilik

Politik-Analitik bir yol haritası için tarihsel perspektif ile süreç içesinde beceriyle kullanılan kavramları müşterek okumak mümkündür. Geçmişin analizini yaparak geleceğe ilişkin bir tespit yapacağız. Bu yazının sonucunda asıl ve gerekli olacak bir milliyetçilik anlayışını ifade edebilmeyi arzuluyorum.

Burada asıl diyebileceğim milliyetçilik tanımlarını yapmayacağım. Bahsedeceğim milliyetçilik klasik fikirleri yok saymayacak. Onlar kendi düşüncelerinin istikametinde savunulmaya devam edebilir. Farklı bir pencereden bakarak milliyetçiliğe İngiltere, Almanya gibi gelişmiş Avrupa devletleri veya G. Kore, Japonya gibi Uzak Doğu devletleri bağlamında, somut bir yaklaşımla açıklayacağım ve buna gerekli milliyetçilik diyeceğim. Hatta konuyu diğer önemli, demokrasi, kapitalizm, küreselleşme, eğitim, bilim, kültür gibi konularla da işleyeceğim. Analizimi yaparken Osmanlı Devleti’nin ve devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde durulması gereken süreçlerini ele alacağım.

Sömürmekle ilgili konuyu önce ilk çıkış şekliyle ve daha sonra evrim gösterdiği haliyle irdelemenin yararına inanıyorum. Zira bugün bile çok değişik yöntemlerle bilgi ağırlıklı bir yöntemle güçlü toplumlar diğerlerini kontrolleri altında tutabilmektedirler. İşte bu noktada, eğer arzularsanız, klasik milliyetçiliğin işlerliğini sizlerin sorgulamasını isteyeceğim.

Anlatımımı tarihsel bir çizgide ilerleteceğim. Başlıklar şunlar olacak: Sömürgecilik, Geç Dönem Sömürgeciliğin Küreselleşmesi, Dönüşümler ve Sancılar, Türkiye Açısından Süreçler, Yumuşak Gücün Etkisi, Ders Çıkaran Bir Kültür, İleri Demokrasinin Hazmı, Gerekli Milliyetçilik.

Sömürgecilik

Başlangıçta sömürü ile sömürgeciliği ayırıyorum. Sosyo-ekonomik ve politik alanlarda sömürmek, birinin diğerinin haklarını bir şekilde kendi kontrolüne alması kadar basit bir anlatımla açıklanabilir. Bu sömürü bazı hallerde sistemli veya karmaşık dahi olabilir.

Sömürgecilik konusu çok daha özel bir tanımı ifade etmektedir. Terim, dünya tarihi içindeki yeriyle belirginleşen bir anlamında kullanılmaktadır. Batı’nın dünya üzerinde belli bir dönem inşa ettiği ve işlettiği, etkileri çok boyutlu olan geniş coğrafyalarda yaşayan toplumlara yönelik sistemli ve kapsamlı, baş aktörleri devletler olan sömürü uygulamasına sömürgecilik (kolonyal sistem) denir.

Sömürgecilik dönemlerini birkaç aşamada nitelendirebiliriz. Ben bu dönemleri üçe ayırıyorum: Erken, olgun ve geç. Bu sürelerin aralarındaki hatlar şöyle: Erken ve olgun dönmeleri ayıran tarih 1588 yılında yapılan İngiltere Kraliçesi Elizabeth’in İspanyol Karalı II. Felipe’yi yendiği deniz savaşıdır. Olgun ve geç dönemi birbirinden ayıran tarih ise I. Dünya Savaşı’nın başladığı 1914’tür.

Erken Sömürgecilik Dönemi

Kölelerin ve gümüşlerin gemilere bindirilip başka kıtalara taşındığı dönem “erken” dönemdir. İlginç bir-iki nokta var. Yerleşik düzenli erken dönem sömürge çalışmaları içinde vergi ödenmesi karşılığında Hıristiyanlığın öğretilmesi gibi bir takas yapmışlardır (encomenderoolarak bilinen sistem) veya başka coğrafyalara giden kaşiflerin oralardaki kaynakların yerini öğrenmek ve kontrol etmek için önce misyonerlik ile güven kazanmayı ve idari yönetimi yandaşlarıyla devralmaları süreci yaşanmıştır.

Olgun Sömürgecilik Dönemi

Bu dönem dünyada zamanın ve mekanın acımasızca sıkıştırıldığı bir dönemdir. Sömürge savaşlarının olduğu dönemi “olgun” dönem olarak isimlendirmek söz konusudur. Sanayi Devrimi ile ilişkili dönemdir. Taşınacak altın ve gümüş bulamayanların (başta İngilizlerin) temel ihtiyaç mallarını (belki de ne buldularsa,) işleyerek piyasaya sunmaları önemli bir ticaret öğretisi getirmiştir. Bu dünya çapında bir kapitalist anlayışın yönetilmesi sürecinin başlangıcıdır. Aynı zamanda daha çok üretebilmek ve satabilmek Sanayi Devrimi’ni de tetikleyen bir süreçtir. Bu dönemde kıtalararası lojistik taşımacılık (denizyolları ve demiryolları) ve iletişim (telefon ve telgraf) sistem içindekilere aşırı kazançlar getirmiştir.

Diğer yandan olgun sömürgecilik dönemi, Katolik Kilisesi’nin katı tutumundan kurtulup Protestanlığın geliştirilmesi ve kapitalist ruhun sistemleştirildiği dönemdir. Bu dönemde Avrupalı sömürgeci devletlerin Kuzey Afrika ve Orta Doğu başta olmak üzere değişik coğrafyalardaki Osmanlı topraklarına ilgisinin arttığını hatırlayalım. Savaşlar ve hatta Dünya Savaşları bu döneme eklentili gelişmiştir. Kapitalizmin sistemleştirildiği dönemdir. Bu döneme “klasik emperyalist” dönem de diyebiliriz. Klasik emperyalist dönemde egemenlik kavramı en belirgin şekliyle işgal altında olmayan ve sömürülmeyen ülke anlamına gelmekteydi.

Geç Sömürgecilik Dönemi

Batı’da kapitalizmin temel kurumsallaşmasını tamamlamasını takiben Avrupa’da hanedanlıklar döneminin son bulmasından başlayıp, bu güne kadar devam eden döneme bu adı verebiliriz. Öyleyse Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili süreç bu dönemin içinde değerlendirilmelidir.

Bu dönemde dinsel tema Batı’da bir basamak daha geri plandadır veya gizlenmiş görülmektedir. Başka bir ifadeyle bu safhada Batı’da din bilinç altına inmiştir. Laisizm sistemin ana tanımlarından biri olmuştur. Batı’da dindar elit ve kurumlar halinde kalanlar ise daha çok sosyal ve ekonomik dernek ve kulüpler şeklinde örgütlenme yolunu seçmişlerdir. Sistem bunları yine bir çıkar grubu olarak görmüştür. Temel misyon, çıkar sağlayan örgütsel bir emelin tarifinde gerçekleşmektedir. Buna karşılık geç sömürgeci dönem Batı dışındakilerin inançlarının küresel sosyo-politik süreçlerde daha çok tartışmaya açıldığı bir dönemdir.

Çıkarın kurumsallaştırılması Batı tipi demokrasileri de geliştirmiştir. Demokrasi anlayana ve hazmedene göre değişkenlik gösteren yönleriyle gelişkin bir yönetim sunar. Dolayısıyla önce Batı kendine ait olanları tüm değerleriyle sistemleştirebilmiştir. Demokrasinin gelişmesi kapitalizmin gelişmesiyle birlikte izlenmiştir.

Geç Dönem Sömürgeciliğin Küreselleşmesi

Sanayi Devrimi’nden sonra başta Britanya olmak üzere Batı’nın büyük bir makineleşme, endüstrileşme, sistemleşme ve buna bağlı siyasi şeklini kurumsallaştırma sürecine girdiğini biliyoruz. İlave olarak biliyoruz ki, kendi topraklarındaki zenginlikleri işlemenin ötesine geçmek için her türlü fırsatı bulmuşlar ve bu kez sömürgeciliği sistemleştirmişlerdir. Sömürgecilik belki de insanlığın ilk küreselleşme politikalarına kötü bir örnektir.

Geç sömürge dönemi, emperyalizmin uluslararası olduğu ve daha sonra küreselleştiği dönemdir. Bu süreçte egemenlik kavramın içi boşaltılmıştır. Devlet duvarlarının yanı sıra küresel güçler devrededir. Dijital ve bilgi devrimi; uzaydan destekli iletişim, medya; ulaştırmanın her yönüyle sistemleştirilmesi; sanal dünya ile iletişim; bilginin kendisinin ticari mal olması gibi her türlü ilerleme ülkeleri içi-dışı bir yapıya çevirmiştir.

Ama dünya yine aynı yerdir. Nasıl Dünya Savaşları döneminde Polonya (özellikle Danzig) bir Batı’nın bir Doğu’nun kontrolüne giriyorsa, sistem değişmemiş, bugün de Ukrayna (özellikle Kırım) iki kanadın kontrolüne girme sürecindedir. İki örnek arasındaki en belirgin bağ çıkarcılıkla açıklanabilir. Çıkarcılığı sistemleşmiş hali ise kapitalizmin kurallarında özetlenebilir.

(Devamı diğer sayfada)

Dönüşümler ve Sancılar

Dönüşüm ve sonrasındaki kapitalist atmosferde öne çıkanlar kendiliğinden (hazmedilmiş veya) meydana gelmiş kurumlar ve anlayışlar mıdır, yoksa güdümlü hale getirilmiş, öğretilmiş ve kontrol edilmiş bir yapıya mı sahiptir? Bu ara dönem ve devamındaki her türlü algı mekanizması iyi analiz edilmelidir?

Yaşıtlarımın şahit olduğu dönemde neler yaşandı? Dışarıdaki dönüşümlere bakalım; Doğu-Batı Paktı, Soğuk Savaş, SSCB’nin dağılması ve komünizmin başarısızlığı, Almanya’nın birleşmesi, Avrupa Birliği bütünleşmesi, Çin’in hem Maoist hem de sonrasında gelişen komünist-kapitalist yönetimi, çeşitli çatışmalar ve ayaklanmalar, Afganistan ve Körfez Savaşları, 11 Eylül, teröre karşı küresel savaş, aya ayak basma, uzay programları, kitle imha silahları, medya üzerinden yapılan savaşlar, siber saldırılar, ekonomik savaşlar, yumuşak güçle ikna, pembe-turuncu devrimler, Arap Baharı… Ülkemizdekiler; her on yılda bir gerçekleşen politik kesintiler ve bunlara ait yazılan anayasal düzenlerin dikte ettirdiği eğrelti politik düzenler.

Türkiye Açısından Süreçler

Önce Osmanlı’nın belirtilen anlamda sömürgeci bir devlet olmadığını, fakat kendi nizamı içindeki uygulamalarında sömürüden bahsedilebileceğini vurgulamak gerekmektedir. Çünkü Osmanlı nizamında resmi açıdan toprak devletin mülkiyetindeydi ve özel mülkiyet söz konusu değildi. Devlet gelirleri çoğunlukla savaş ganimetleri, topraktan alınan paydan oluşmaktaydı. Tebasından vergileri mültezimler topluyordu. Mültezimler köylünün ürettiğinin üçte ikisi ila yarısı arasındaki payları vergi olarak toplamaktaydı. Merkezin aldığı pay bunun içinde belli bir kısımdı. Dolayısıyla güçlenen mültezimlerin, başkalarının da etkisinde kalarak, arada bir ayaklanmalarına şahit olunmaktaydı. Kırsalda eşkıya hareketleri yaygındı.

Kırsala benzer şekilde kentlerde ticaretin asıl kontrolü devletteydi. Kendine imtiyaz verilen ticaretle ilgilenmekteydi. Ticaretle ilgilenenler genelde azınlıklar ve yabancılardı. Örneğin, 1793 yılında “imtiyazlı iş belgesi” alan Avrupalı tacir sayısı 9 ayrı uyruktan 247 idi. Büyük oranda dış ticareti bunlar yürütüyordu. Meslek grupları lonca sistemiyle kontrol edilmekteydi. Başlangıçta iyi çalışan lonca sistemi giderek dış etkilerle değişime ayak uydurmak zorunda kalmıştı. Genel olarak sistem içinde bir sorun çıkarmama tavrı gelişmekteydi.

Buradan hareketle kapitülasyonlar yabancıların ticari imtiyazını daha da sistemleştirdi. İlk kapitülasyon devresi Kanuni dönemiyle başlayan politik amaçlı dönemi kapsar. İkinci devre 1740’ta Fransa ile imzalanan “ticari sözleşme” mahiyetindeki başka bir periyotu başlatır. Üçüncü devre ise Sanayi Devrimi sonrası gelişen atmosferde “eşitsiz mübadele” konusunu gündeme taşımıştır ve bütünüyle bu Avrupa’nın sömürgeci bir hareketidir. Evet, Osmanlı uzunca bir süre eşitsiz mübadeleyle birlikte sömürülmüştür. Emperyalist tutumun ağır şekilde hissedildiği dönem böylelikle başlamıştır.

Olgun sömürgecilik döneminde dünya karalarının neredeyse yarısı sömürge idi. Osmanlı toprakları da emperyalistlerin bireysel ve müşterek çabalarla sömürülmekteydi. Örneğin Osmanlı toprakları içinde o vakit yeni sayılabilecek bir bilim alanı olan jeolojik araştırmalarını kendisi yapamadan Avrupa, Osmanlı topraklarının neresinde ne yeraltı zenginliği var, tümünün haritasını çıkarmıştı bile. Bir bakış açısıyla savaşlar buna benzer zenginlikleri paylaşım için yapılıyordu. Hatta saraydaki birçok politik çalkantı ve haneden sorunları buna göre değişkenlik gösteriyordu.

Osmanlı’ya Kırım Savaşı döneminde verilen borç ile (ilk kurumsal büyük borçlanma olarak bilinir) bu dönem perçinleşmiş oldu. “Borcunu ödemezsen şunu yaparız… Ben daha az faizle borç vereceğim, benden yana ol…” benzeri basit teklifler kapalı kapılar arkasında baskı aracı olarak kullanılır olmuştu. Halk savaşlarla ve bu tür ekonomik eksikliklerle giderek fakirleşmekteydi. Ve nihayet başka birçok etkiyle birlikte Devlet-i Ậli büyük kayıplar vermeye zorlandı. Balkan Savaşı ile gelişen sürecin devamında Sevr ile Vatan işgal altına girmişti.

Avrupa’da hanedanlıkların bitirilmesi sürecine bakıldığında, özellikle kendi coğrafyamızda isyanların yeri her dönem önemli olmuştur. Osmanlı’nın politik ve ekonomik kurumlarını yeterince erken oluşturup çalıştıramaması kritik edilen bir husustur. Ulusçuluk kavramıyla esmeye başlayan rüzgarların etkisiyle başta Balkanlar’daki ayrılıkçılık hareketlerinin çabucak gelişmesi söz konusudur. Diğer tarafta Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki toplumların yabancılarla işbirliğine girişmeleri, özellikle sömürgeciliği sistemleştirenler açısından çok zor olmamıştır.

Türkiye’de durum nedir? Evvela Türkiye, Osmanlı’nın devamı bir devlettir. Neden böyle demek durumundayız? Lozan ile Türkiye, Osmanlı borçlarını devralmıştır. Ayrıca politik sistemlerde asıl olan insan yapısıdır. Adı ve şekli ne olursa olsun bir dönem kapatılmış ve (çoğunluğu) Türklere ait başka bir dönem başlatılmıştır. Bu, Batı’nın bakış açısında da böyle ifade bulan husustur.

Gelişen kapitalizm, demokrasi ve küreselleşme çizgisinde Batı’nın özellikle ilgilendiği coğrafyalarda bir dönüşüm öngörülmüştür. Toplum uzun zaman aralığında kendi refleksleriyle bunu hazmetme sürecinde kalmıştır. Etkileri bugün bile devam eden değişik perspektiflerdeki dönüşüm süreçlerinde ülkeler veya toplumlar bir noktadan sonra istese de istemese de Batı’nın sömürgeciliğiyle veya sömürgeci ruhunu içselleştirmiş kapitalist yöntemleriyle eklemlenmiştir.

Bütün bu süreçlerin negatif etkileri Türkiye’nin potansiyeli ile eritilmeye çalışıldı ise de asıl problem şu olmuştur. Batılı gözüyle Türkiye geç sömürgecilik döneminin etkisi altında, Şark Meselesi ve Hasta Adam gibi yakıştırmalarla birlikte, kolay yönetilebilir bir ülke gibi görülmüştür. Çünkü, kim nereye yatırım yapacak, kim teşvik ve kredi alacak, hangi politik akım iktidar olacak, anayasalar hangi şartlarda yazılacak, gibi sorularda belirleyici olanlar paktların, işbirliği yapılan güçlerin ve ekonomik partnerlerin etkisine göre gelişmiştir. Ya da bütün bunlar hep bir soru işareti olarak kalmaya devam etmiştir.

Yumuşak Gücün Etkisi

Şartların üstü kapalı şekilde yansıyanlarını ve dolayısıyla bunların yaptırımlarını basit olarak açıklayalım: Bir iş yapacaksınız. Bunun için bir sözleşme imzalayacaksınız. Her iki taraf şartlarını masaya yatırır. Güçlü olanın şartları daha belirgin şekilde uygulanır. Altına imzasını attığınız her bir işbirliği konusu aslında taahhüttür. Ben şunu yapmayı kabul ettim, demektir. Anlatmak istediğim geç sömürge döneminin etkilerinin yansımasındaki yumuşak etki bu türdendir.

Asıl önemli etkiler Dünya Ticaret Örgütü’nün sistemleşmesi ile olmuştur. Çünkü piyasada pazarlık gücü ve ticari ilişkiler belirlenen standartlar ve hukuki prosedürlerle hayat bulmaya başlamıştır. Standartlarını geliştiren, hukuki kavramlar meydana getiren, dokümantasyonu sağlam, bütün bunlara ilişkin köklü araştırma ve geliştirme çabası olan devletler elbette güç odağı halinde gelişmiştir. Diğerlerine yansıyan tarafları ise masada kimin bilgisi daha çok şekline dönüşmüş ve bu nedenle bilgi üzerine bir yumuşak güç gösterisi etkisi ortaya çıkmıştır.

Bir de bunların toplumları hazırlama bağlamındaki çalışmaları vardır ki işin bu kısmı tamamen bilgiye hükmetmek ve eser vermekle bağdaşan konular olarak somutlaşmış görülmektedir.

Bir diğer konu da özellikle günümüzde bilgi ile meydana getirilen ürünlerin telif haklarının hukuki prosedürlerini kayıt altına alma becerisi kazanmış olanların güçlerinin diğerlerine oranla daha önemli bir fark ortaya çıkarmaları gerçeğidir. İngilizler bu işi James Watt zamanında bile hukuki yöntemle yapabiliyordu. Patent verme ve fikri koruyup sonra satma becerisi çok önemli bir güç unsuru olarak küresel sistemin hukuken sert ama uygulamada yumuşak bir yüzünü ortaya çıkarmıştır.

Ders Çıkaran Kültür

Osmanlı birtakım ıslahatlara kalkışmıştı. Ama gerekli yapısal düzenlemeleri yapmada hem geç kaldı hem de konuları yeterince derinleştirecek vakit bulamadı. Yapısal düzenlemelerin özünde politik ve ekonomik kurumsallaşma vardı ve bunları yeterince gerçekleştiremedi.

Böyle bakıldığında, eğer somut biçimde gereken tam ve zamanında yapabilseydi, tarihte biz bunu ne şekilde görebilecektik? Bakın burası dikkat çekicidir. Osmanlı’nın kuruluşuyla çelişir bir durum içerir. Bu nedir? Bugün diyecektik ki; mutlakıyet döneminin güçlü idaresinden vazgeçildi, yani saltanatın sahip olduğu güç, doğru biçimde halka dağıtılabildi. Bu mümkün olamadığı için çöküş kaçınılmaz oldu ve İstanbul İngilizlerin yönetimine geçti, I. Dünya Savaşı’nın mağlubu olarak Sevr’i imzaladı ve topraklar kaybedildi.

Bazı kültürler bir şeyi “düzenleyelim” deyince, gerekli olanları “kısıtlamayı” anlarlar. Kısıtlamak çözüm müdür? Tekrar düzenlerken eskileri yenileriyle değiştirmek mi gerekir? Ders çıkarmakla ilgili süreçlerde kültürel yapının belli bir darboğaz ile kendini onarması beklenebilir. Örneğin Avrupa bu tür bir süreçte veba salgınlarını, iç kargaşa ve savaşları yaşadı. Düşünelim, bazı Avrupalı devletler sistemini nasıl onarma başarısı gösterdi?

Örneğin başkalarına göre daha çok altın ve gümüşü olan mutlakıyet sistemine sahip İspanyol Kralı Felipe saltanatını düşündüğü için gerekli düzenlemeleri zamanında yapamadı, İspanya giderek zayıflarken, tam da o zamanlarda İngiliz Kraliçesi Elizabeth özelleşmeyi başlattı ve giderek zenginledi, üstüne Sanayi Devrimi’ni yapabilecek kurumları ve kuralları kabul etti ve dünya ticaretini yönlendirdi, denizlere hükmetti ve Güneş Batmaz bir imparatorluk kurdu. Hatta bunu demokrasiyi ilk yerleştiren bir millet olarak gerçekleştirdi. Bir zamanlar sömürgeci İngiltere serbest piyasa ekonomisinin, demokrasinin ve özgürlüklerin en büyük savunucusu oldu.

Osmanlı’nın darboğazı çöküşle başlayan ve Sevr’e kadar süren uzunca bir süre oldu. Kurtuluş Savaşı sonrası, Atatürk’ün liderliğinde, bütün kurumlarını tekrar düzenledi, eksik olup olmamaları bir tarafa, yeni kurumlar ihdas etti. Belki bu her milletin yaşaması gereken bir tür deneyim idi.

Örneğin demokrasi konusunda henüz atılmayan adımlar var ise, henüz ders çıkarma süreci devam ediyor demektir, değil mi? Bu, bir türlü ilerleyemediği eleştirisi yapılan, özellikle politik adımların tamamlanabilmesi için şartların zorlanması anlamına gelebilir. Gecikmeler varsa iki sebeptendir. İlki mevcut güç dengelerini devam ettirmek isteyenlerin mukavemeti, ikincisi ise toplumun gereğince hazmetme sürecini tamamlamamış olması.

Nasıl ve ne zaman olursa olsun, neticede çözümlerin dinamiği bir sistem geliştirmeli, işletmeli ve başka açılımlara kaynak oluşturmalıdır. Kısıtlayıcı aklın çözümü başka bir eksikliğin kaynağıdır. Bir şeyin sadece adının olması başka, içinin dolu olması başkadır.

Görünürdeki kurum ve kuruluşların gerçekten işlevsel olmalarını veya olmamalarını düzenleyenler o toplumun fertleridir. O halde sisteme ve düzenlemelere bakıldığı kadar, (daha çok) insan yapısındaki olgunlaşmaya bakmak gerekmektedir.

Ders çıkarmanın tek yolu salt tarihçi olmak değildir. Çarpıtılmış, bilimsel verilere dayanmayan, zamanın ihtiyaç duyduğu sorulara cevap vermeyen türden bir hamasi tarih algısı, toplumların tüm derslerini unutmaları için belki de bir tuzaktır. Ders çıkarmanın yolu, bilimsel çabaların, şeffaflığın önünü açan ve sorumluluk duygusu yüksek karakterlerden geçer.

Bilimsel düşünebilmek için rasyonel düşünebilme yöntemlerini geliştirmek şarttır. Ders çıkarmak için en iyi yöntem rasyonel analizlerin ve sentezlerin alındığı o gerekli kayıtların tutabilmesi ve ortaya konabilmesi açısından cesaret gösterilmesidir. Neden cesaret dedim? Çünkü gelir-geçer yöneticilerin şeffaflık takıntıları vardır. Bir sebepten dolayı kayıtları gelişigüzel tuttururlar ve bir dönem sonra belli kısımları bile olsa, bazılarını imha ettirirler.

Eğer bu tür iç disiplin anlayışları politik yelpazeye taşındı ise bir şeffaflıktan söz edilebilir. Sistemli olmaya isteklilik artar ve başkalarının rehberliğine ihtiyaç duymadan kurumsal yapılar kendi bilgi kütüklerine güvenerek yeni işleri yapmaya cesaretlenebilirler. Asıl büyük cesaret yeniyi bulabilmek için verilen savaştadır. Bu savaş eksikleri olan karakterlerin kendi eksiklerini kapatmak için uyguladıkları türlü oyunlarla kazanılamaz.

(Devamı diğer sayfada)

İleri Demokrasinin Hazmı

İnsanlık her örgütsel işin başlangıcından itibaren kendi değerlerine sahip çıkması öncelik alır. Bugün ortada bu tür bir sistem var, öyleyse sahip çıkılmalıdır. Peki, kimin demokrasisi daha iyi? İşte size sonsuza kadar tartışılacak bir konu’ Çünkü “çıkar” konuşulan yerde insanın nefsi ve ruhu vardır ve bu tamamen insana özgü olan bir durumdur.

Demokrasi belli ortak çıkarı benimsemiş toplumlarla yürüyen bir rejimdir. Demokrasi, üzerinde anlaşmaya varılmış sistemli bir yönetim şeklidir. Demokraside yönetenler kimin çıkarını nasıl elde edeceğini belirgin şekilde savunur, bunun için her türlü yasal baskı unsurunu ve yaptırımları uygular ve elde edilen somut çıkarı (belli bir hak anlayışına bağlı olarak) paylaştırır. Demokrasi çoğunluğun yönetmesi, azınlığın ise etkin muhalefet etmesidir. Azınlıktakilerin etkin muhalefeti sayesinde çoğunluk karaları bütüne yarayışlı ölçekte alabilecektir. “Ben bilirim” değil, “Biz biliriz,” demenin sistemli yolu bu noktada yatar. “Halk tarafından…” ilkesi çerçevesinde demokratik yöntem iktidarı hiçbir şekilde özelleştirilmemeli, legal partileri iktidar yolundan çıkarmamalıdır. Yönetme veya muhalefet bacaklarından birinde eksiklik olursa sistem doğru ilerleyemez. Demokrasi kavga değil, uzlaşma rejimidir ve bunun için vatandaşlarını sözleşmelerle birbirine bağlar. Anayasadan basit bir ticari senede varana dek, çoğu metin bir sözleşmedir. Sözleşmeler kapsamı içindekilerin tümünü hukuken ve hukuk içinde eşit etkiler.

Demokrasi demek idare etmeyi ve edilmeyi hazmedebilmek demektir. Hazmetmenin derinliğindeki farklar birey veya toplumların eğitimli olmalarıyla ölçülebilir. Kültürlü veya eğitimli diye farklı yaklaşanlar da çıkabilir. İkisini de buluşturan kavram aslında eğitimli olmakla ilgilidir. O halde eğitim demokrasinin halletmiş olduğu bir gerek şarttır. Gelişmiş kabul edilen ülkelerde küçük çocukların hangi okullara gideceklerini aileleri belirler. Okullar ideolojik yerler değildir. Bilimi ve rasyonel olmayı temel bir metoda bağlı verir. Değişik kimlikli ve sosyal düzeyli toplumlara göre devlet okulları çeşitlendirilmiştir. Çeşitlilikte ara eleman ihtiyaçlarına göre teknik alanlar daha öne çıkar. Bunun yanı sıra elitlerin gidebildiği okullar da vardır ve bu konu için bir engel konmaz, hatta teşvik görür. Amaç herkesin en başından en sonuna kadar istediği alanda ve sürede eğitim alabilmesini sağlayabilmektir. Bakılırsa eğitimde bu tür özellikleri tesis etmiş ülkelerin demokrasilerinin de olgunlaştığının görülmesidir.

Bir ülkede insan gücünün yapısının sosyal düzene ve politik çarkların koordineli ve uyumlu biçimde işlemesine olan bağlantısı tartışılamaz. Bunun için eğitim her daim ön planda tutulan bir önceliktir. Bunu gerçekte kendi doğasına bağlı ve istikrarlı şekilde başaranlar hedeflerine ulaşabilmektedirler. Diğerleri değişik boyutlarda bile olsa belli bir tartışmanın odağında kalmaya devam etmektedirler. Bu anlamda Almanya uygun bir konumda, ABD üst seviyeli bir boyutta, Türkiye ise yaşadığı sistem değişikliklerinin çokluğuna bakılırsa, orta seviyelerde ve tartışmalı bir konumdadır.

Demokrasi öyle ucu kapalı bir rejim değildir. Sürekli geliştirildiğinden “ileri demokrasi” ifadesi kullanılmaktadır. İçinde sürekli sorunlara çözüm bulabilen bir sistem algısını geçerli görür. “Demokrasi budur,” sözü bir anlamda ilerlemeye engel görüleceğinden pek geçerli değildir. Çünkü yarınların sorunları daha ileri bir uygulamayla çözülebilir. Onun için kimsenin arkasına saklanabileceği bir rejim değildir, bilakis apaçıktır.

Ülkelerin insan yapıları, gelenekleri, beklentileri, tatmin şekilleri, kültürleri ve tarihsel gelişmeleri demokrasilerinin sistemleşmesine de etki etmektedir. Biri diğerine harfiyen benzememektedir, buna dayalı sonuçları da değişkenlik göstermektedir.

Küresel vizyon sahibi olmak, pozitif hedefler belirlemek, rasyonel ve sistemli olmak, kanun ve kurallara bağlılığı sistemin tarifinde esas olarak kabullenmek, sağlam bir eğitim düzenini işletmek, bilim ve teknolojide ürün vermek tartışmasız önemli noktalardır. Bütün bunları biliyor olmakla, yönetimi buna uygun hale getirmek ve kararlı durmak ve başarılı olmak arasında insanın doğasına özgü kaygıların giderilmesi şartı aranır.

Geçmişten gelen tartışmaları sürdürmek yerine gelişmenin sağlanabileceği ortamı kökleştirmek esas alınmalıdır. Sonuçta her sistem bir organizasyon dinamizmi içinde başarı kazanır. Sürekli değiştirilen organizasyon modelleri ve unsurları sistemleşmeyi yüzeysel kılar. Hatta eğitimdeki sürekli model değişiklikleriyle yetiştirilen insan gücünü ne ölçüde etkiliyor, iyi değerlendirilmelidir.

Türkiye çok belirgin kavramlar ve kurallar hakkındaki “kafa karışıklığı” sorununu çözmesi gereken bir ülke konumundadır. Bunda coğrafyanın bireylere yüklediği değerlerin etkisi mutlaka vardır. Ama amaç sorunları iyi tanımlayıp çözme iradesi gösterebilmektir. Bu yüksek bir liderlikle hızlandırılabilir bir konudur. Türkiye, toplumsal inancı ve güveni her bir organizasyonunda eksiksiz inşa edip işletmelidir. Bunun için nitelikli ve güven telkin eden insan kaynağına ihtiyacının olduğunu değişik kesimler çoktan beridir kabul etmektedir. İnsan gücü güven vermez ise sosyal düzen bir türlü yerine yerleşemez, sosyal düzen olmaz ise eksik sistemleşme ardı sıra politik sorunları gündeme taşır ve doğal zeminlerde bireylerin şahsi çıkarına kadar bir tatminsizlik zinciri oluşur.

Bir kez daha Türkiye anayasasını hazırlamakla meşguldür. Madem bu noktadadır, öyleyse bu bir fırsattır ve çok iyi değerlendirilmelidir. Bu çalışmada kilit ifade şu olabilir: Türkiye en uygun olanı hak etmektedir ve halk vazgeçilmez-ortak değerlerini sahiplenmelidir. Öyleyse kendi değerlerini yüksek sesle hatırlaması gerekmektedir.

Gerekli Milliyetçilik

Milliyetçiliğin asıl ve keskin tanımlarını ve asırlardır bilinen ve tartışılan kısmlarını yeterince biliyoruz. Bir toplumu özgün değerleriyle isimlendiren millet sözcüğünün anlamı yadsınamaz. Fransız İhtilali ile gelişen ulusçuluğun mantığı da bilinen bir konudur. Katılsak da katılmasak da şu an devletler sisteminin bu mantığa bağlı işletildiğini de akıllarda tutuyoruz.

Bahse konu asıl milliyetçiliği unutmadan ilave olarak şunu söylemeliyiz: Kendi toplumunuzun ve değerlerinizin çalışarak ürettiği ve tüm insanlığa bir kazanç karşılığı bile olsa paylaşarak sunduğu ürünleriniz yoksa ortada bir sorun var demektir. Günümüzde milliyetçiliğin somut yansımasında ölçü olarak bu düşünceleri dikkate almalıyız ve bu bizim için gerekli olandır.

Önerim ne? Gerçekçi olunması, rasyonelliğin kurumsallaştırılması, kültürel gücün derinlere kadar kökleştirilmesi, bilim ve teknolojiye yatırımlar yapılması, insanına güven duyulması, bireyci değil, bireysel gücün örgütlenmesinin tesisidir. Anayasanın doğal doğrularla yenilenmesi önemlidir. Hedef, insana ait değerlerin bilinen en üstüne ulaşmak olsun. Küresel politikada insanlığa dönük çabalara savaşçı ve çıkarcı bakılmasın. Ekonomik süreçler daha çok paylaşmayı örgütlesin.

Refah ve güvenlik için muhtaç olduğumuz noktaları gözden geçirelim ve bunları giderek azaltalım. Önce kendimiz düşünelim, yaratalım, inşa edelim, koruyalım, paylaşalım… Asıl önemlisi, bilgiye verdiğimiz değeri yükseltelim, en fazla bilgi kullanan ve yenisini, üreten olalım. Bilgi değersiz bir şey değildir; bakmayla veya duymayla oluşturulmaz. Bilimsel yanı kuvvetlidir, metodu vardır ve çok değerli çalışmalarla üretilir. Şurası gerçek: Bilgi paylaşıldıkça değerlenir, eğer değerliyse. Değersiz bilginin paylaşıldığı toplumlar giderek çürüyecektir.

Geriye dönüş düşünülemez. Bu noktadan sonra gerçek bilgiyi yönetebilecek insan gücüne ihtiyacımız, geçmişten daha da çok olacak. Bu toplumun fertlerini belli bir yüksek bilinç düzeyiyle kendi kontrolümüzde yetiştirebilelim. Gerçek bir bilgi toplumu olmasını başarabilelim. Çünkü diğerleri böyle yapıyor.

Çünkü hamasi değil, asıl ve gerekli milliyetçilik budur!

Sömürgeci dönemden başlayıp ileri demokratik sisteme kadar geniş yelpazede ama özet bir bakışla inceleme yaptık. Elbette bu yazı bir yakınma ve suçu başkalarına atma düşüncesiyle yazılmamıştır. Yazı, tabloyu doğru okumakla ilgili bir iddianın başlangıcındaki tanımlamadır. Tabloyu başka türlü okumak isteyenlerle doğru bir amaç için müzakere etmek doğaldır

KAYNAK : https://www.politikmerkez.com/konular/kultur/asil-ve-gerekli-milliyetcilik/

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Yobazlar Neden Atatürk Karşısında Çaresiz Kalıyorlar ???


Yobazlar Neden Atatürk Karşısında Çaresiz Kalıyorlar ???

Biraz empati kurmaya ne dersiniz? Kendimizi karşıt görüşün yerine koyup onların ruh hallerini anlamaya çalışsak. Bence hiç fena olmaz. Hem karşıt görüşü anlamış oluruz hem de meselelerin özüne inip olayların neden- sonuç ilişkisini daha iyi kavramış oluruz diye düşünüyorum
Kendinizi Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı bir yobaz olarak düşünün. Hayal etmesi bile kötü biliyorum ama bir an kendinizi bir yobaz olarak hayal edin. Hayatınız boyunca hurafelerle beyniniz yıkanmış, beyninizin sorgulama ve düşünme merkezi felç geçirmiş, biat kültürüyle yetiştirilmişsiniz, islamın hem barış dini hem de dünyanın düşman olduğu bir din olduğunu düşünerek garip bir ikilem arasına sıkışıp kalmışsınız, hayalinizdeki devlet sisteminin tek güzel örneği yok ve düşman olduğunuz bir liderin yine düşman olduğunuz devletinde yaşıyorsunuz. Bu yüzden içinizde bir kin, bir eziklik var, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e sövmeyi bir ibadet haline getirmişsiniz. Psikolojik açıdan bakınca çok hastalıklı bir durum… Bu ezilmiş, öfkeli ruh halini anlamadan yobazın kişilik yapısını anlayamayız
Bu insanları iyi analiz etmek lazım. Yüzlerine yansıyan çok derinlerden gelen öfkelerini görebilmeliyiz. Bu insanlar 90 yıldır tek bir amaç için yaşıyor. ”Atatürk ve onun kurduğu Cumhuriyeti yıkıp yerine şeriat devletini kurmak” Bu amaçlarından zerre kadar sapmadan bugüne kadar geldiler ama hala amaçlarına ulaşamadılar. Özellikle dini hassasiyeti yüksek olan bir müslüman bir ülkede Atatürk’ü ”din düşmanı” göstermeye çalıştıkları halde insanlar Atatürk’ü sevmekten vazgeçmedi. Bunun nedenlerini hiç düşündünüz mü? Dini konuda hassas olan Türk milleti neden bu kadar yoğun ”din karşıtı” propagandaya rağmen Atatürk’ten vazgeçmiyor?
Bu nedenlerin en başında yobazın cehaleti geliyor. Hiçbir konuda kapsamlı, doğru bilgiye sahip olmadan ”dedemden duydum” ”ninem öyle dedi bilmiyorum” hikayeleriyle bilgi dağarcıklarını doldurdukları için güçlü propaganda yapamıyorlar. Sözde en bilgili oldukları konuda bile yazacakları bir paragrafı geçemediği için insanları ikna etmekte güçlük çekiyorlar. Biraz tarih bilgisi ve mantıklı, sorgulayabilen bir beyne sahip olan birisi yobazların iddialarındaki basitliği saçmalığı ilk bakışta anlıyor. İkna edebildikleri kesim ise kendileri gibi düşünemeyen, kör cahil kesimdir. Bu yüzden yobazın yalanları hiç bir zaman halkın çoğunluğu tarafından kabul görmemiştir. Her zaman azınlık bir grup olarak kalmışlardır. Ayrıca bu yalanların basitliğinin üzerine bir de yobaz yalanlarını deşifre eden Kemalist yazarları da eklersek başarı oranları çok daha düşük olacaktır.
Yobazın başarısızlığının ikinci nedeni Atatürk’ü tanımamasıdır. Atatürk’ün tarihi bir şahsiyet olduğunu kavrayamadıkları için basit argümanlarla onu yok edebileceklerini sanıyorlar. Tarihi şahsiyet Şevket Süreyya Aydemir’in ifadesine göre ‘‘tarihi bir misyon yüklenmiş ve kendi yolunu çizerek tarihteki yerini alan” kişidir. Atatürk’te her yönüyle tarihe damgasını vurmuş tarihi bir şahisiyettir. Sevseniz de sevmeseniz de yaptıklarıyla tarihe geçmiştir. Önce bunu kabul edeceksiniz. Bunu yok saymak, yok saymaya çalışmak boş bir çabadır. İstediğiniz kadar kara propaganda yapın Atatürk’ün başarıları tarihteki yerini almıştır. ”Resmi tarih yalan söylüyor” ”Sonradan kahraman ilan edildi” safsatalarını bırakın 90 seneyi 1000 sene bile söyleseniz başarılı olamazsınız. Hele dünya tarihine geçmiş bir insan için ”hain” olduğunu iddia etmek, bu iddiayla başarılı olabileceğini düşünmek gülünç ve aciz bir durumdur. Yobaz, Atatürk’ü seçimle iktidara gelen ve yaşadığı dönemde sevilen bir politikacı olduğunu düşündüğü sürece başarısız olacaktır. İsteseniz de istemeseniz de Atatürk’ün Dünya tarihine geçmiş bir şahsiyet olduğunu kabul edeceksiniz. Kafanızı kuma gömerek sadece kendinizi kandırırsınız.
Yobazların başarısızlığındaki en önemli nedenlerden birisi de din adına ortaya attıkları iddiaların gerçekte dini kutsallığı olmamasıdır. Bu yüzden ortaya attıkları iddialar millet üzerinde etki etmiyor. Atatürk’ü ”din düşmanı” göstermek için ortaya attıkları iddiaları sıralayalım

Atatürk saltanatı kaldırıp Osmanlıyı yıktı.
Atatürk şeriatı kaldırdı
Atatürk hilafeti kaldırdı
Atatürk şapka devrimi yaptı alimleri astı
Atatürk tekke ve zaviyeleri kaldırdı
Atatürk medeni kanunu getirdi
Atatürk harf devrimi yaptı 1 gecede cahil kaldık
Atatürk kuran okumayı yasakladı
Atatürk el yazılarında islama ”arapların dini” dedi
Atatürk peygamberimize ”muhammed” dedi peygamberliğini kabul etmedi
Atatürk Ayasofya’yı müze yaptı
Atatürk kurana ”gökten indiği sanılan kitap” dedi
Bu iddialar, Atatürk’ün devrimleriyle ilgili ortaya atılan kara propaganda malzemeleri. Bunların dışında bir de kişiliğine yönelik küçültücü propagandalar var. Şimdi de bunları sıralayalım.

Atatürk çok içki içerdi ayyaştı ayık kafayla gezmezdi
Atatürk kadın düşkünüydü. Lise önlerinden kız tavlardı
Atatürk eş cinseldi erkekliği yoktu ( Hem kadın düşkünü hem eş cinsel nasıl oluyorsa artık )
Atatürk kadınların baş örtüsünü yırttı ahlakını bozdu
Atatürk öldüğünde toprak kabul etmedi betona gömdüler
Atatürk’ün sol gözü manda gözüydü deccaldi
Atatürk’ün son sözü ”dini yok edemedik” oldu
Atatürk’ün annesi fahişeydi soyu sopu belli değildi
Atatürk yahudi dönmesiydi ( Yahudiliği hakaret olarak kullanan zihniyetin yaradılanı yaradandan ötürü severiz demesi tuhaf değil mi? )
Atatürk Sabetayist ve masondu. ( Sabetayizm ve masonluk nedir desen bilmezler. Ateist olmak zannediyorlar. Masonları dini bütün insanlar olarak düşünseler önce kendilerini mason ilan ederler merak etmeyin hem de 33. dereceden evliya mason)

Bu yalanların bir kısmı Rıza Nur’a bir kısmı da Said-i Nursi ve onu takip eden nurculara aittir. En az devrimlerle ilgili yalanları kadar komik, basit, temelsiz iddialar…. Her açıdan saldırdıkları halde neden başarılı olamıyorlar? Neden insanlar Atatürk’ten vazgeçmiyor?
Yobazların en temel hatası bu iddiaların dini olduğunu sanmasıdır. İslam ne saltanata, ne hilafete, ne şeriat rejimine, ne arap alfabesine muhtaçtır. Bunların hiçbiri dinin kutsalı değildir. Saltanat mı kutsal? Hilafet mi? Sarık cübbe mi? Alfabe mi? Hangisi kutsal? Bir şeyin kutsal olması için kaynağının kutsal olması gerekir. Bu saydıklarımın hangisinin kaynağı ilahidir? Hepsi insanın bulduğu ve hayata geçirdiği kavramlardır. Saltanatı, hilafeti insan devlet yönetiminde uyguladı, Yazı insanın buluşu, kılık kıyafet insan üretimi. Bunların hangisi dini? Hiç biri.
Diğer bir husus saydıkları sözde islami değerler her müslümanın değer verdiği şeyler değil. Her müslüman şeriatı sevecek diye bir şart yok tam tersi çoğu müslüman sevmez. Her müslüman için halifelik bir değer değildir. Her müslüman için sarık cübbe bir şey ifade etmez. Üste para versen sarık cübbe giymeyecek milyonlarca müslüman var buna yobazlar da dahil. Çünkü bu kişisel bir tercihtir zevktir. Her müslüman arap alfabesine değer verecek değil… Bu sebeplerden dolayı iddiaları toplumda genel kabul görmüyor. İnsanlar için bir şey ifade etmiyor.
Bir diğer nedense insanların Cumhuriyetle dönüşmüş olmasıdır. Adam laik bir ülkede doğmuş şeriatı görmemiş, sarık cübbe giyilen dönemde yaşamamış, arap alfabesi bilmemesi bir eksiklik değil… Eeee senin iddiaların bu insanlar için ne ifade edebilir? Kaldı ki Atatürk’ün yaşadığı dönemde bile ”Atatürk din düşmanıydı” propagandası ‘şeriatı görmüş yaşamış insanların üzerinde bile etkili olmamışken şimdi etkili olması mümkün değildir. Tam tersine zıt etki yapar. Çünkü insanlar yaşadığı dönemin değerleriyle yaşarlar. Gördüğü şeyleri savunurlar.Yaşadığı, alıştığı sistemi 100 sene önceki sistemle değiştirmeye kalkarsnız sert tepkiyle karşılaşırsınız.
Yobazın hatalarından birisi de Atatürk’ü sadece müslümanların sevdiğini, onların da Atatürk’ü ”müslüman” olduğu için sevdiklerini düşünmesidir. Birincisi bu ülkede Atatürk’ü seven sadece müslümanlar değil.Örneğin Ateistler var. Bir kere burada kafadan çuvalladın. Senin propagandana hiç itibar etmeyecek üstelik senin iddialarını kabul edecek Atatürkçü ateist bir kesim var.Her zaman da olacak. Bunun dışında solcular var, Türkçüler var. Bu görüşte olan insanların da Atatürk’ün inancıyla, din düşmanı olup olmamasıyla ilgileri yok. Buradan da çuvalladılar mı? Geriye ne kaldı? Muhafazakar Atatürkçüler.
İşte yobazların hedef kitlesi bu kesimdir. Muhafazakar kesimden de sadece şeriatçı düşünceye yatkın insanlar üzerinde etki edebilirler ki bu insanlar hem karakter hem de kafa yapısı olarak Atatürkçülüğe pamuk ipliğiyle bağlıdırlar. Şeriata yatkın kesim dışında kalan normal müslümanlar için de Atatürk’ün inancı değil yaptıkları önemlidir. ”Ateist olsa da onun sayesinde şu anda özgürce ibadet edebiliyorum” diye minnet duyar. Ayrıca bu insanlar şeriat rejimine en az ateistler kadr muhaliftirler. Yobazın islami saydığı hiç bir şeyin gözünde zerre kadar değeri yoktur. Yobazlar en çok muhafazakar Atatürkçülere sinir olur. Ezberini bozan bu durum karşısında ”sen nasıl müslümansın?” der ve hiç bir zaman o insanların ”nasıl müslüman?” olduğunu anlayamaz. Çünkü o insanlar samimi müslümanlardır. Vefa duygusu nedir bilirler. Kendilerine yapılan hizmeti unutmazlar. Aydın düşünceye sahiptirler. En önemlisi ATATÜRK’Ü ATATÜRK OLDUĞU İÇİN SEVERLER. Sizin padişahları evliyalaştırıp sevmeniz gibi sevmezler.
Ben yobazların 1000 yıl geçse de hatalarını anlayacaklarını sanmıyorum. Beyinleri felç geçiren insanların düşünebilme yetisini tekrar kazanması mümkün değildir. Aklını şeyhine satan insanlar sadece biat etmeye programlıdır. Onlar dün nerdeyse yarın da aynı yerde, şeyhlerinin dizinin dibinde oturacaklar. Bir robot gibi şeyhinin yalanlarıyla programlanacaklar. Haklısınız sizin için ”zulüm 1923’te başladı” ama bilmediğiniz bir şey var ”Fragman bitti film yeni başlıyor…”

TIBBIYELİ HİKMET

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Orhan Atilla Bulut : Siz ER MUSA’nın hikâyesini bilir misiniz ???


Orhan Atilla Bulut : Siz ER MUSA’nın hikâyesini bilir misiniz ???

1 Nisan 2020

Bugün size İngilizlerle aramızda geçen küçük ve fakat ibret dolu bir olaydan söz edeceğim: Olay Kuşadası’nda geçer…

1934 yılının Temmuz ayı… İngiltere’nin Akdeniz filosu, Ege’de dolaşırken dört İngiliz askeri tekneyle Kuşadası’nın Dipburun yöresindeki Kanapiçe Koyuna yaklaşırlar.. Deniz sınırlarımızı artık askerlerimizden oluşan Gümrük Muhafaza Alayları korumaktadır. İngiliz Denizciler karaya çıkarken Dipburun Karakol eri Balıkesirli ER MUSA, “Dur! Teslim ol!” diye uyarır ama İngiliz askerleri bu uyarıyı dinlemeyip kaçarlarken Balıkesirli Er Musa tüfeğinin tetiğini arka arkaya çeker. İngiliz subaylarından birisi hayatını kaybeder. Diğeri de yaralanır.

Kuşadası Kaymakamı Dilaver Argun Ankara’yı bilgilendirir. Ankara’dan talimat gelmesi beklenirken, bir İngiliz savaş gemisi Kuşadası Limanı’na demirler. 2 İngiliz subayı karaya çıkıp, Kaymakamın makamına gider. Kaymakamdan askerlerin hesabını sormaya çalışır. Burnu büyük İngilizler öfkelidir. ESKİ Osmanlı Türkiyesinde daha evvel istedikleri gibi bu sularda gezen İngilizler, daha yeni kurulmuş bir devletin askerinin “asil ve güneşin batmadığı imparatorluğun askerini” nasıl öldürdüğünü anlamış değildir. Ve onlara göre bu olacak şey değildir. İstedikleri gibi bu topraklarda at koşturup istedikleri topraklara ayak basmaya alışmışlardır 1838’den beri…

Donanmamız bu sulara gider taziyelerini bildirir Kaymakam da “Türk sularına izinsiz girilmesi nedeniyle görevin yapıldığını” bildirir. İngiliz asker için gerekli tören yapılır ama ESKİ Osmanlı Türkiyesinde konsolosluk bahçesine bir çocuğun erik düşürmek için attığı taşı bile sorun eden ve devletten tazminat ile çocuğun okulunda özrünü bile elde edebilen İNGİLİZLER kızgındır ve ısrarcıdır.

“Er Musa kesinlikle cezalandırılmalıdır ve TAZMİNAT verilmelidir… ”

Diplomatik baskı kurulur hatta daha büyük bir donanmayla Kuşadası kıyılarına gelmeye karar verirler.
Alışmışlardır ESKİ OSMANLI TÜRKİYESİNE
Ama artık YENİ TÜRKİYE vardır hem de sözde değil uygulamada…

Atatürk bu olayı öğrenir öğrenmez tam da Norveçlilerin dediği gibi “ Atatürk gibi düşünüp Atatürk gibi kararını hızla verir” Cevat Abbas’a Ankara’ya iletilmek üzere “Türk askeri, kendisine düşen vazifeyi yapmıştır” der ve Bolu’dan ayrılır.

Verdiği emir şu dur: “Görevini yaptığı anlaşılan Türk eri Balıkesirli Musa, yerinden alınamaz ve cezalandırılamaz. Gerekirse Musa için İngiltere ile savaş göze alınır.

“Şimdi Ankara’ya hareket eder ve Ege’de kısmi seferberlik emri verir.

Hükümet ise Kaymakam Dilaver Ergun’a bir takdirname ve para ödülü gönderir. Bu arada. Ege bölgesindeki birlikler kısmi seferberlik durumuna geçirilir. İzmir Müstahkem Mevki Komutanlığı birlikleri, Balıkesir’den 2. Kolordu ile Afyon’daki 1. Kolordu bölgeye doğru yola çıkar!

Yani ER MUSASI için Yeni Türkiye Cumhuriyeti kararını vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yöneten iktidar, “Er Musa için” dünyanın ‘kabadayısı’ İngiltere ile gerekirse savaşacaktır!

YENİ TÜRKİYE 1923 sonrasıdır ve HAKKINI da verir.
Bu hak, bir tek ERİ için “güneşin batmadığı imparatorluk” ile savaşı göze almaktır.

1934 Kanapiçe koyundaki olay İngiliz elçisine anlatılırken;
“İngiliz askerlerinin bağımsız bir devletin topraklarında ne işi vardır” a dayanır. ve İngilizler çeker gider..

Bu olayda asker de görevini yapmıştır; hükümet de!
Bu olay Atatürk Cumhuriyetinin gururudur!
Artık Türk kıyılarına öyle el kol sallanarak rahatça girilemeyeceği;
Türk askerinin tekinin bile, hele de görevini yapıyorsa çok önemli olduğu; vurgulanmıştır.…
Ama bir de şu öğrenilmiştir.
Mustafa Kemal Türk milletinin ONURUDUR ve gerekirse ERİ için, Türk milletinin onuru için savaşı bile göze alabilmektedir..

Orhan Atilla Bulut

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk Dönemi Fikir Hareketleri


Atatürk Dönemi Fikir Hareketleri

Yahya COŞKUN [1]

Atatürk dönemi fikir hareketlerini üç başlıkta ve üç devrede incelemek gerekmektedir. Birinci devre, 1920-1925 arasındaki klasik dönemdir. Bu dönemde Osmanlı’dan kalan fikir hareketleri, olduğu gibi varlığını sürdürmüştür. İkinci devre, 1925-1930 arasındaki istihale dönemidir. Bu dönemde başta Türkçülük olmak üzere fikir hareketleri bir istihale devresine girmiş, yeni dönemin kodlarına uygun bir hale gelecek şekilde değişmeye/değiştirilmeye başlamıştır. Üçüncü devre ise 1930 sonrası Kemalizm dönemidir. Bu dönemde artık tek bir fikir hareketi kalmıştır, o da devrimin ideolojisi olan Kemalizm’dir.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.