ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : 19 Mayıs Yaklaşırken Karasu Halkının ve Kaymakam Aziz Bey’in Dikkatine !!!!!


19 Mayıs Yaklaşırken Karasu Halkının ve Kaymakam Aziz Bey’in Dikkatine

Mahiye Morgül tarafından 19 Mayıs 2020 tarihinde yayınlandı

Karasu’yu düşman işgalinden ve soykırımdan kurtaran Rizeli Kuvayi Milliye kahramanlarımızdan Gazi Zekeriya Tiryaki ile halaoğlu Şehit Topçu Yüzb.SüleymanÂsaf (Mercan) Beyi hatırlatmakla başlayacağım.

Kaymakam Aziz Mercan ile Gazi Zekeriya dedenin torunu Oğuz Tiryaki’nin genetik benzerliğine dikkat çekmek ve bu sırada Karasu halkına biraz hafıza tazelemek istiyorum.

Halen görevde olan (Mayıs 2020) kaymakam A.Mercan Bey ile genetik benzerliğinden yola çıkarak akraba olma ihtimalinden söz edeceğim.

Karasu’da görev yapıyor olması hoş bir tarihsel buluşma gibi. Aziz Beyin ataları Karasu’yu kurtaran Aziz’lerden çıkarsa hiç şaşırmayacağım.

Karasu gazisi Zekeriya Tiryaki’nin torunu Oğuz Tiryaki ile kaymakam beyin genetik benzerliğine bakar mısınız?

LİNK : https://www.gazeterize.com/rize/oguz-tiryakiyi-kaybettik-h640191.html

LİNK : http://www.karasu.gov.tr/kaymakamimiz

Tiryaki ailesinin büyük dedeleri Harun Efendinin Atatürk ile tanışıklığı Atatürk’ün çağrısıyla katıldığı Öğretmen Kurultayına kadar gider, burada onu anlatmayacağım. Harun Efendi Süleyman Asaf Mercan’ın dayısıdır. Sonraları Tiryaki-Mercan ailesinde başka evlilikler olmuştur; keza fotoğrafını gösterdiğim Oğuz Tiryaki’nin dayıları yine Mercan’dır. Yani Gazi Zekeriya dede oğluna kendi dayıkızını gelin almıştır.

Kaymakam Aziz Mercan ile bir benzerlik de Mercan ailesinden göstereceğim. Oğuz Tiryaki ile dayı hala çocukları olan Maksut Mercan’ın video bağlantısını vereceğim. Yani her iki ailede genler birkaç kez harmanlanmış görünüyor. Kısaca, Karasu’nun muzaffer iki kahramanının genetik izlerini Kaymakam Aziz Mercan’da görüyorum.

Süleyman Asaf Mercan ile Necati Memişoğlu (Erzurum Kongre delegesi, 1.Meclis Rize Mebusu, M.Akif Ersoy’un arkadaşı) Karasu’da cephede silah arkadaşıdırlar. Karasu’da başlayan silah arkadaşlığı bütün cephelerde devam etmiştir. Tanışmaları İpsiz Recep Emice’nin çağrısıyla olmuştur.

İstanbul’u İngilizler işgal eder etmez Karasu’da Türk soykırımı (Yunan mezalimi) başlattılar.

Karasu’ya imdada koşanların başında İpsiz Recep Emice’nin Rizeli milisleri ve bir de bütün Hemşinli akrabalarını cepheye çağıran Necati Memişoğlu vardı. Yunan askerlerinden bir top ele geçirirler, fakat ele geçirdikleri topu kullanacak kimse yoktur. Recep Emice, Çanakkale’nin büyük topçusu Süleyman Asaf’ın babasına (Rize’den komşu, İstanbul’da tabur imamı) mektup yazarak oğlunu göndermesini ister.

Okur yazarlığı olmayan Recep Emice mektubu Necati Memişoğlu’na yazdırır, Süleyman Asaf bu çağrıyı alır almaz Karasu’ya koşar. İki soylu şövalyenin arkadaşlığı Karasu cephesinde böyle başlar ve Asaf Bey Dumlupınar’da Yunan tabyalarını ateşe tuttuğu yerde şehit düşene kadar devam eder. Asaf Bey 1922’de Sakarya cephesinde tek ayağını kaybetmişti, şehit düştüğü yerde tek ayağıyla topunun başındaydı! Hem Sakarya hem Dumlupınar şehitliğinde kitabede adının yazılmasının nedeni budur; çifte şehit kahramandır.

Çanakkale’nin büyük topçusu, 15.Kolordu Kumandan Yaveri Top.Yüzb. Süleyman Asaf (Mercan) Beyin Karasu’ya gelişiyle Türk soykırımı durdurulabilmiştir. Bu böyle tarihe geçmelidir.

Şehit Topçu Süleyman Asaf Mercan adını bugün 100. yılında Sakarya’nın Karasu’nun caddelerine yazmalıyız. 19 Mayıs bir bayram olmaktan öte, Karasu’da Türk soykırımının durdurulmasının 100.yılı olarak anılmalıdır. Gazilerimizin şehitlerimizin mezarlarına çiçek bırakmalı, soykırımda öldürülenlerin yakınları mevlit okutmalıdır. İngiliz işgaliyle başlayan Karasu soykırımının üzerine çekilen örtüler birer birer kaldırılmalıdır.

Aşağıdaki videoda, Karasu kahramanı Topçu Süleyman Asaf’ın Rize’de yaşayan akrabalarından Maksut Mercan (Endüstri Mühendisi, Tasarımcı) ile 2012 yılında açtığı gemi ve uçak maket sergisinde TRT tarafından haber yapılan videosunu izlediğimizde görülecektir ki, Karasu Kaymakamı Aziz Mercan ile aralarında bir hayli genetik benzerlik vardır.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/yjNDAmbiD0Y

Karasu halkının evlerine çerçeveleyip astığı bir fotoğraftan da söz etmek istiyorum. Resimde İpsiz Recep Emice meşhur elleri dizlerinde oturmaktadır, arkasında tüfekleriyle dört kuvvacı ayakta durmaktadır. Bu fotoğraftaki dört kahramanın isimleri bugüne kadar bilinmiyordu. İsimleri bugün Rizeli tarihçiler tarafından şöyle belirlenmiştir:

Ortada Milis Yüzbaşı İpsiz Recep(Gürses) Emice
Ayaktakiler soldan sağa; Yusuf Çekmiş, Zekeriya Tiryaki, Bayram Ali Çekmiş, Hasan çekmiş.
Karasu’yu İngiliz-Yunan mezaliminden kurtaran kahraman dedelerimizi 100.Yılında mezarları başında saygıyla anıyoruz. (19 Mayıs 2020, Rize)

Bu fotoğrafı evine asan vefalı Karasulu kardeşlerimiz artık onların kim olduklarını resmin altına yazabilirler. Karasu’daki fotoğrafta ayaklarını bastıkları yer görünüyorken internet arşivlerine dizlerinden aşağısı görünmemektedir. Rica ediyorum, tam boy göründükleri orijinal fotoğrafı her kimde muhafaza ediliyorsa, bana veya ailelerine ulaştırsınlar

Karasu’dan bir güzel insan o fotoğrafı bir televizyon programında göstererek şöyle demişti:

“Kim olduklarını bilmiyoruz. Evliya gibi geldiler bizi kurtardılar.”

Şimdi o güzel insanların kim olduklarını biliyorsunuz, yazın adlarını, çocuklarınıza koyun adlarını, caddelere verilsin adları, yöneticilerinizden talep edin.

Bitirirken;

Karasu kaymakamı Sayın Aziz Mercan’a ve kahraman dedelerimizi gönüllerinde yaşatan Karasu halkına saygılarımla…

Mahiye Morgül

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Tanısaydın çok severdin Atam, bu ülkenin gençlerini…


Tanısaydın çok severdin Atam, bu ülkenin gençlerini…

Sümeyye’yi mesela. İki kolu olmadan ve kalça kemiği çıkık bir şekilde doğduğu halde , ayaklarıyla yazı yazmayı öğrendi önce, sonra resim yapmayı. Yetmedi, yüzmeye başladı. Brezilya’da düzenlenen Dünya Şampiyonası’nda sırt üstü yüzmede dünya şampiyonu oldu. Dahası var üstelik, kelebek stilde bronz madalya, İrlanda’daki Avrupa Şampiyonası’nda da altın madalya getirdi ülkemize. Tanısaydın, alnından bir güzel öperdin.

Van’ın Çaldıran ilçesi Çubuklu köyünde gencecik Fen bilgisi öğretmeni Mahmut Çakır, kendi maaşından harcayarak her gün elektriği kesilen okulun çatısına rüzgar tribünü kurdu ve köy okulunu elektriğe kavuşturdu. Hayalindeki fikri hür, irfanı hür eğitim neferlerinden biri o. Ne takdir ederdin kim bilir…

Devlet Konservatuarı öğrencisi 14 yaşındaki Arya Nur Güneş, 590 müzisyenin katıldığı II.Luthiers Clar Uluslararası Viyolonsel Yarışmasında dünya birincisi oldu. Eminim gurur duyardın.

Lise öğrencisi Mert Akyürekli, Çin’de yapılan bilimsel proje yarışmasında DNA-Ferro Sıvı Etkileşimi projesiyle dünya birincisi oldu ve ödülünü Çin Devlet Başkanı’nın elinden aldı. Hani diyordun ya, “Günün birinde benim sözlerim bilimle çelişirse bilimi seçin” diye… Senin sözlerin hala hiç bir şeyle çelişmedi, ama bilimi de özenle takip eden gençlerin var Atam.

İpek Arslantaş, Moskova’da düzenlenen Uluslararası Bilim Temelleri Bilgi Yarışması Matematik finalinde dünya birincisi oldu. Nasıl sevinirdin duysaydın… Dört duvar arasından çıkartıp onore ettiğin o kadınlar bak ne kızlar yetiştiriyor Atam.

Uşaklı atletimiz Mehmet Çekil, Fas’ta Liselerarası Dünya Şampiyonası’nda 800 metrede dünya şampiyonu oldu. Şöyle bir sırtını sıvazlayıp, “Aferin çocuk!” derdin tanısaydın.

11 yaşındaki Tuana, sokaklarda keman çalarak topladığı parayla kedilere mama alıyor, ve bir kedi köyü kurmayı hayal ediyor. Senin elinle açtırdığın çiçeklere kim bilir ne şefkatle su verirdi beraber olabilseydiniz.

İrem Yaman, henüz 22 yaşında. Ama Tekvando’da hem Avrupa, hem Dünya şampiyonu. Hem güçlü, hem güzel, hem akıllı. Koltukların kabarırdı emin ol.

16 yaşındaki Sudenaz Çelik, Brezilya Bilim Olimpiyatları 2017 proje yarışmasında Mars’ı yaşanabilir hale getirmek için hazırladığı projeyle dünya birincisi oldu. Geleceğin bilim kadını o. Nasıl mutlu olurdun görebilseydin…

Akhisar’lı Begüm Onbaşı, küçücük yaşında haftanın 5 günü evinden yaklaşık 50 kilometre uzaklıktaki antrenman salonuna giderek başladı spor hayatına. Ödüllere doymuyor. En son Aerobik Jimnastik Dünya Kupası’nda büyükler kategorisinde altın madalya aldı. Hem dünya, hem de Avrupa şampiyonu. Bir güleç, bir tatlı, kesin sevgiyle bağrına basardın onu da.

Doktorların engelli olduğu için okuyamaz dediği Muratcan Çiçek, bilgisayar mühendisliği bölümünü birincilikle bitirip Google’dan burs alan ilk Türk öğrenci oldu. Bir annesi var, tam senin hayal ettiğin o pes etmez, dimdik, ufku geniş Türk kadını. İkisiyle de gurur duyardın eminim.

Zonguldak’ın Çaycuma ilçesinde lise öğrencileri okulun serasında yerli tohumla sebze üretiyorlar. Ürünleri ne yapıyorlar dersin? İhtiyaç sahibi ailelere ücretsiz dağıtıyorlar. Şaşırma yerli tohum üretmenin nesi haber diye. Maalesef öyle oldu Atam. Ama şikayet zamanı değil bugün. Bugün doğrulardan bahsetme zamanı. Böyle böyle döneceğiz özümüze…

İşte bu evlatlar, milyonlarcasından sadece birkaçı.
Ne yazık ki basın bu gençleri beş sütuna manşet, hak ettikleri gibi yazmadı, yazmıyor Atam.
Ama onlar zaten ucuz aferinlerin peşinde değiller.

Onlar, senin onlara emanet ettiğin değerlerin bilincinde, sana layık yetişkinler olma hedefinde bireyler Atam. Kendilerine saygısı olan, hedeflerine azimle yürüyen, aydınlık hayaller kuran, senin adını, fikirlerini her daim canlı tutan gençler onlar.

Onlar, kendileri bugünlerde ferah ve özgür yaşayabilsinler diye senin hiç gençliğini yaşayamadığının bilincindeler Atam.

19.Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarken vatanı kurtaracağını, o yılların gençleri cephede ayaklarında çarıklarla patır patır canlarını verirken, yüzyıl sonraki vatan evlatlarının bu başarılara imza atacaklarını, bunu da senin verdiğin o ışık ışık ilhamla yapacaklarını birileri kulağına fısıldasaydı, kim bilir ne mutlu olurdun.

Belki de zaten biliyordun. Emindin bundan. Belki sana bu gücü veren o tertemiz inançtı.
Bize bıraktığın en büyük miras işte tam da bu duygu Atam.

Duyulmasa da, görülmese de, birer birer tanınmasalar da, bu isimsiz kahramanlar, bu başarıları teker teker dünya sahnesine kazımaya devam edecekler Atam.
Çünkü ilham kaynakları sensin.

Tanısaydın çok severdin, 100 yıl önce bu bayramı armağan ettiğin gençleri Atam.

Emin ol, çok, ama çok severdin!

Bige Güven Kızılay
Hayal Ağacım Erguvan
Sayfa 165

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : İzmir Marşı’nı Bir de Böyle Okuyalım


İzmir Marşı’nı Bir de Böyle Okuyalım

Yazan Ergun Mengi

18 Mayıs 2020

İzmir’in dağlarında çiçekler açar,Altın güneş orda sırmalar saçar, Bozulmuş düşmanlar, hep yel gibi kaçar,Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;Adın yazılacak mücevher taşa” sözleriyle tüylerimizi diken diken eden ve halkımız tarafından çok sevilerek söylenen İzmir Marşı’nın, bestecisi ve güftecisi hakkında yeterli bilgi yoktur.

Müzik tarihçisi Murat Meriç, İzmir Marşı’nın;"Kafkasya dağlarında çiçekler açar” dizesiyle başlayan marş olduğunu, söz yazarının ve bestecisinin bilinmediğini, resmi kaynaklarda ‘anonim beste’ olarak geçtiğini ifade etmektedir. Kimi kaynaklar, İzmir Marşı’nı Besteci Muammer Sun ile özdeşleştirse de Murat Meriç, Muammer Sun’un marşı düzenleyen isimlerden biri olduğunu açıklamaktadır.

Ankara Devlet Orkestra ve Balesi Orkestra Şefi Naci Özgüç ise marşın ‘Kafkasya Marşı’ olarak büyük dedesi İzzettin Hümayi Elçioğlu tarafından bestelendiğini ileri sürmektedir(Naci Özgüç). Müzik yazarı Etem Üngörde 1966’da çıkarttığı “Türk Marşları” isimli kitabında marşın “Kafkasya Marşı” adıyla İzzettin Hümayi’ye ait olduğunu yazmıştır. Etem Üngör bestenin sonraki senelerde “İzmir’in dağlarında….” ve bazen de “İnönü dağlarında….” diye okunduğunu belirtmektedir.Ancak, bu yazarlar,bilgilerini teyit edecek herhangi bir belge veya kayıt göstermemektedirler(Murat Bardakçı).

Sonuç olarak, araştırmacılar; marşın Kafkasya Marşı’ndan çevrildiği, ancak, Kafkasya Marşı’nın söz yazarının ve bestecisinin tam olarak belirlenemediği ve bestenin akılda kolay kalan “Anonim bir beste” olduğu konusunda hemen hemen fikir birliğine varmışlardır.

Kafkasya Marşının, Kafkas İslam Ordusu’nun, Bakü Muharebesi’ni kazanarak 15 Eylül 1918’de Bakü’ye girmesi üzerine söylenmeye başlandığı bilinmektedir. İki marşın sözlerinde büyük bir benzerlik vardır.

Kafkasya dağlarında çiçekler açar

Altın güneş orda, sırmalar saçar.

Bozulmuş düşmanlar hep yel gibi kaçar

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana.

Kafkasya dağlarına bomba koydular

Türk’ün sancağını öne koydular

Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana.

Kafkasya dağlarında oturdum kaldım

Şehit olanları deftere yazdım

Öksüz yavruları ben bağrıma bastım

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana

Türk oğluyum ben ölmek isterim

Toprak diken olsa yatağım yerim

Allah’tan utansın dönenler geri

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım helâl olsun güzel vatana

İzmir’in dağlarında çiçekler açar,

Altın güneş orda sırmalar saçar

Bozulmuş düşmanlar, hep yel gibi kaçar,

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;

Adın yazılacak mücevher taşa.

İzmir’in dağlarına bomba koydular,

Türk’ün sancağını öne koydular.

Şanlı zaferlerle düşmanı boğdular,

Kader böyle imiş ey garip ana;

Kanım feda olsun güzel vatana.

İzmir’in dağlarında oturdum kaldım;

Şehit olanları deftere yazdım,

Öksüz yavruları bağrıma bastım,

Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa;

Adın yazılacak mücevher taşa.

Türk oğluyum ben ölmek isterim;

Toprak diken olsa yatağım yerim;

Allah’ından utansın dönenler geri;

Peygamber kucağı şehitler yeri,

Çalındı borular haydi ileri.

Bozuldu çadırlar kalmayın geri,

Marşın, Kafkasya’da söylenmesinin üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra İzmir, 15 Mayıs 1919’da Yunan işgaline uğramıştır. İşgal ve yaşanan Yunan mezalimi Türk milletinin üzüntüsünü bir kat daha arttırmış, tüm ülkede kitlesel gösteriler ve protestolar icra edilmiştir.

İzmir’in işgali üzerine, 17 Mayıs 1919’da Giresunlular, Belediye Reisi Osman Ağa’nın (Topal Osman) başkanlığında, büyük bir protesto toplantısı düzenlemişler, Giresun’da Işık Gazetesi siyah çerçeve içinde “İzmir Faciasını Unutmayınız” diye özel baskı yapmıştır. Trakya Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesi’nin Edirne’de düzenlediği Sultan Selim Toplantısından sonra, Padişahlık makamına İzmir’in işgalini kınayan binlerce telgraf çekilmiştir.

17 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini protesto etmek için üniversite öğrencileri ve müderrisleri derslere girmemişlerdir (Gökay Durmuş).19 Mayıs 1919’da İşgali protesto eden ilk miting İstanbul’da Fatih semtinde yapılmış, mitingde Halide Edip Adıvar da etkili bir konuşma yapmıştır. Mitinge İzmir’in işgaline tepki gösteren 50 bin kişi katılmıştır.

20 Mayıs 1919’da Doğancılar Meydanı’nda da bir gösteri tertip edilmiş,buradaFatih’te alınan kararlar yinelenmiştir. Toplanmadan sonra, ABD Başkanı Wilson’a gönderilen telgrafta, Wilson’un Wilson Prensiplerinin 12. maddesinde belirlenen ilkelere sahip çıkması talep edilmiştir (Gökay Durmuş)

22 Mayıs 1919’da düzenlenen Kadıköy gösterisi şiddetli yağmur ve fırtına altında gerçekleşmiştir. Halide Edip’in konuşması, Hüseyin Suat Bey’in ve Ahmet Kemal Bey’in şiirleri halkın heyecanını arttırmıştır (Gökay Durmuş)

23 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalini protesto eden en ihtişamlı toplanma, Sultanahmet Meydanı’nda, 200.000 kişinin katılmasıyla,yapılmıştır. “İzmir Türk’ündür ve Türk Kalacaktır” dövizlerinin bulunduğu Sultanahmet Meydanı’nda, İsmail Hakkı Bey, Şükûfe Nihal Hanım ve Hamdullah Suphi Bey konuşmalar yaparak halkın heyecanını yükseltmişlerdir.

28 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından yayımlanan Havza genelgesinin ilk iki maddesi, “İşgallere karşı protesto mitingleri yapılması ve İtilaf Devletleri ve İstanbul Hükümetine işgalleri kınayan telgraflar çekilmesiydi”. Bu telgraflar Padişah ve İşgal Güçleri üzerinde etkili olmasa da, halkın vatan sevgisinin bir tezahürü olarak ortaya çıkmış ve mücadele gücüne önemli katkı sağlamıştır.

23 Haziran 1919’da insan dalgaları halinde ilçe, bucak ve köylerden sancak merkezine gelerek toplanan bölge halkı Siirt’te büyük bir gösteri yapmıştır. 58.000 kişinin katılımıyla yapılan gösteride protestolar yüksek seviyeye çıkmıştır.

Bu gösterilerde, İzmir veya Kafkasya Marşının söylendiğine dair bir kayıt yoktur.

10 Ağustos 1920’de Sevr Antlaşması imzalanmış ve Osmanlı Ülkesi İtilaf Devletleri tarafından paylaşılmıştır.Halk galeyan halindedir. İtilaf Devletleri, TBMM Hükümetine Sevr’i zorlakabul ettirmek maksadıyla,işgalci Yunan Ordusunasilah ve maddi yardım yaparak destek vermiş ve Yunan ordusu Afyon üzerinden Eskişehir’e kadar ilerlemiştir.

Bu arada Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe ve Danişmentli İsmail Efe başta olmak üzere efelerin İzmir dağlarında Yunanlılara yaptığı saldırılar yurtta efsane gibi dolaşmaya başlamıştır.Bu mücadele, marşın halk arasında “Kafkasya dağları” yerine “İzmir’in dağlarında çiçekler açar” şeklinde söylenmesine yol açmış ve Kurtuluş Savaşı sırasında halkın diline pelesenk olmuştur.

Marşın, İstanbul’un işgalinden sonra, her yerde söylenmeye başlamasıyla, işgal kuvvetlerinden ve Damat Ferit Hükümetinden tepkilerin gelmiştir.İngiliz işgal kuvvetleri sokaklarda ve halka açık yerlerde marşın söylenmesini yasaklamış ve yasaklama kararı İstanbul gazetelerinde yayımlanmıştır. Sadrazam Damat Ferit, daha ileri giderek halk arasında söylenen “İzmir’in Dağları’nda çiçekler açar” diye başlayan “yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa” diye devam eden marş dahil tüm milli marşların okullarda söylenmesini yasaklatmıştır.(Atilla Oral, s.167)

1920 yılında Beşiktaş’ta yardımsever kişilerin, İzmir’de Yunan mezaliminde zarar gören Türklere yardım toplamak maksadıyla, Hükümet ve işgal kuvvetlerinden izin alarak, düzenledikleri müsamerede, İzmir Marşı birkaç kez seslendirince, zamanın meşhur Divan-ı Harp Başkanı Nemrut Mustafa Paşa’nın zulmüne uğramışlardır. Müsamereyi düzenleyenler ve bazı katılanlar, İzmir Marşı’nı söyledikleri ve toplanan paranın Kuvayı Milliye gönderildiği iddialarıyla Divan-ı Harpte yargılanmışlardır. Uzun süren dava sonunda, yargılananlar arasında bulunan merkez memuru Şevki bey,mahkemenin isteği üzerine, marşı “Kafkasya dağlarında çiçekler açar” şeklinde güzel bir sesle okumuş ve Nemrut Mustafa Paşa yargılamaya son vermiştir. (Atilla Oral, ss.167-168).

Yunanlara karşı 11 Ocak 1921 tarihindeki I. İnönü ve takiben 01 Nisan 1921 tarihindeki II. İnönü zaferinden sonra,“İnönü Dağlarında çiçekler açar, Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa; Adın yazılacak mücevher taşa” şeklinde de söylenmeye başlanmıştır. Bu sözler tamamen halkın içten gelerek yaptığı eklemelerdir. 09 Eylül1922 tarihinde fiili olarak kurtuluş savaşının sona ermesinden itibaren, İzmir Marşı bugünkü sözleriyle ülkenin her noktasında yankılanmaya başlamıştır.

Ancak marşın sadece Türkler tarafından değil İngilizler tarafından da söylenmesi oldukça ilginçtir. Lozan Antlaşması 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanmasına rağmen İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harington hazırlıkları bahane ederek iki ay daha İstanbul’da kalmıştır. General Harington, 1915 Çanakkale ve 1922 Çanakkale (Chanak Crises) krizindeki yenilgi ve aşağılanmalarının ve özellikle 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesindeki çaresizliklerinden sonra, İngiliz bayrağı yukarıda dalgalanırken İstanbul’u terk etmek istemiştir.Bu kapsamda, ayrılma törenine Türk Birliği de davet edilmiş, ancak Gazi Mustafa Kemal Paşa, “hayır katılmayacağız, geldikleri gibi giderler” diyerek daveti geri çevirmiştir.

İşgalci güçlerin gidiş töreni, büyük bir halk kitlesi tarafından sevinçle izlenmiş,Fransız ve İtalyan birliklerinin geçişi,birkaç ıslık ve protesto sesi hariç,oldukça sessiz olmuştur.Ancak, İngiliz Muhafız Birliği’nin geçişi sırasında, İngiliz bandosunun İzmir Marşını çalması nedeniyle halkın alkışladığı gözlenmiştir (Doğan Avcıoğlu. ss.193-194).

Sonuç olarak, İzmir Marşı’nın bestecisi ve güftecisi bilinmemektedir. Marş, bestecisi ve güftecisi bilinmeyen, Kafkasya Marşı olarak yazılmıştır.Kurtuluş savaşı sırasında ve sonrasında sevilen bu marş, “İzmir’in dağlarında çiçekler açar, Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” sözleriyle söylenmeye başlamış ve yeni sözleri halk çok sevmiştir.

İzmir Marşı ya da Kafkasya Marşı, bu güzel marşın bestecisini, güftecisini, düzenleyenleri ve mevcut sözleri marşa ilave edenleri minnetle anıyoruz. İyi ki bu marşı bize hediye etmişler. Bu güzel marşı, Kurtuluş günlerimizin, vatan uğrunda canlarını veren yurttaşlarımızın anısına sevinç, sevgi ve saygıyla haykırarak söylemeye devam edeceğiz.

Kaynaklar:

Murat Bardakçı, İzmir Marşı Muamması, Habertürk Gazetesi, 06 Şubat 2017. https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1380237-izmir-marsi-muammasi

Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, 1835’den 1995’e, 1.Kitap, Emperyalizm Karşısında Türk Aydının Aymazlığı ve Tam Bağımsızlık, İstanbul Matbaası, İstanbul, 1974, ss.193-194.

Atilla Oral, Charles Harington, Sömürge Valisi’nin Himayesinde Vahdettin’in İhanetleri ve İşgal İstanbul’u, Demkar Yayınevi, İstanbul, 2. Baskı 2014, ss.167-168)

Naci Özgüç, "İzmir Marşı’nın bestecisi babamın dedesiydi", 05 Şubat 2017, https://t24.com.tr/haber/izmir-marsinin-bestecisi-babamin-dedesiydi,387089

Her Duyduğumuzda Tüylerimizi Diken Diken Eden İzmir Marşı’nın Bilinmeyen Hikâyesi, https://tammakale.com/2018/12/her-duydugumuzda-tuylerimizi-diken-diken-eden-izmir-marsinin-bilinmeyen-hikayesi/

Gökay Durmuş, İzmir’in İşgalini Protesto Amacıyla İstanbul’da Düzenlenen Mitinglerin Türk Romanındaki Yankıları, SUTAD, Bahar 2017; (41): 159-177 E-ISSN: 2458-9071,

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “Çırpınırdın Karadeniz” Türküsünün Hikayesi


"Çırpınırdın Karadeniz" Türküsünün Hikayesi

Sizce "Çırpınırdın Karadeniz" Azerin’e ait bir şarkı mı? Tabi ki tüm Türklere ait fakat Azerin bu şarkıyı söylemeden önce bu şarkı yalnızca bir anonimdi. Sonra da onun şarkısı oldu. Ama Azerin anlatıyor; şanlı tarihin şanlı şarkısının hikayesi bilinmezse bu atalarımıza büyük ayıp olur. Gelelim bu şanlı türkünün hikayesine.

Çırpınırdın Karadeniz Türküsünün Hikayesi

Çırpınırdın Karadeniz şiiri, 1914 de Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesini büyük bir merakla ve heyecanla izleyen Azerbaycan şairi Ahmet Cevat Hacıbeyli tarafından yazılmıştır.

Bu şiir, Nuri Paşa’nın kumandasındaki Osmanlı askerlerinin Azerbaycan Türklerini Ermeni ve Rus soykırımından kurtarmak için yaptığı fedakârlığa atfen bestelenmiştir. Gence de yazılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’nda Ahmet Cevat, Türkiye’ye gelerek Çanakkale başta olmak üzere çeşitli cephelerde Türk düşmanlarıyla savaşmıştır. Ermeni mezalimine uğrayan Kars, Ardahan ve Oltu’ya “Bakü Müslüman Cemiyeti Hayriyesi” adlı kuruluş kanalıyla gelmiş ve uzun süre kalarak, yetimleri ve açları doyurmuş, giydirmiştir.

Hikaye, İçeri Şehir ya da eski Kale Şehir Bakü’de geçer.

Epeyce yürüdükten sonra, çınar ağaçlarıyla gölgelenen bir meydana geldiler. Meydanın karşısında eski tarihi bir konak vardı. Emrah, “İşte bu bina dayı seni tanıştıracağım insanlar buradalar şu anda, haydi gidelim bizi bekliyorlar.” dedi.

Emrah’la dayısı Mürsel, konağın kapısına gelir gelmez daha kapıyı vurmadan kapı açıldı. Ev sahibi, Emrah’ı öz kardeşi gibi sarılıp öptü. Mürsel’e baktı. “Bu efendiyi bir yerlerden tanıyorum ama şimdi çıkaramadım” dedi. “Hele buyurun içeri girin konuşur tanışırız.”

Konuklar içeri girip ev sahibinin çalışma odasındaki sedirlere oturdular. Mürsel, “Ben sizi tanıyorum” dedi. “Kars’ta, Sarıkamış’ta, Ardahan’da Kardeş Kömeği Derneğinden. Ben o zaman yüzbaşıydım. Yüzbaşı Mürsel Ahıska’lı Hasan Ağa’nın oğlu.”

Bu vefalı adam eski dostunu karşısında böyle görünce çok üzülmüştü. “Hey gidi seneler hey” dedi. “İnsanları nasılda değiştiriyor.” İki koca adamda ayağa kalktılar birbirlerine hasret kalmış küçük çocuklar gibi sarıldılar.

Emrah, sevinçle ikisini seyrediyor, başını sağa sola sallıyordu. İçi mutlulukla dolmuştu. Orada bulunanların hepsi hayatlarının bir dönemini, topraklarını, sevdiklerini çok uzaklarda bırakmış, bezgin, yürekleri sızılı ve yorgunlardı. Yinede her şeye rağmen eski dostlar birbirlerini bulmanın heyecanı içinde sohbet ettiler, yemek yediler, kahvelerini içerken; ev sahibi Üzeyir Bey, bir kitaba uzandı. Arap harfleriyle basılmış bu antolojinin sayfalarından birinin arasına kalem koymuştu. Okumaya başladı. Okuduğu şiir, Azerbaycan’ın İstiklal Şairi Ahmet Cevat’ındı.

Üzeyir Bey durdu. Kıtayı bir daha okudu. Kâğıda çizdiği resme baktı. Sonra piyanonun üstündeki resme baktı. Taşbasması resim ona Türkiye’den gönderilmişti. Hamidiye’nin resmiydi. Türklerin gururu gemi, Sivastopul’u bombalayan, Yunan Harp gemilerini bombalayan gemi… Odada bulunanlar merak etmişlerdi. Üzeyir Bey, büyülenmiş gibi neye bakıyordu? Herkes ayağa kalkmış piyanonun üstündeki resme bakmaya başlamışlardı.

Üzeyir Bey konuklarına “Bugün 8 Eylül” dedi. “Türk Ordusu bir aydan fazladır harp ediyor. Ordularımız İzmir’e yaklaştı diye yazıyor gazeteler. Tanrım sen kötü gün gösterme, ordumuzu muzaffer eyle, kalemizi koru” diye dua etti. Hep bir ağızdan amin dediler.

Üzeyir Bey ayaktayken piyanonun tuşlarına bastı. Bir segâh nağme üstünde parmaklarını dolaştırdı. Sonra oturdu. Gözünü Hamidiye’den ayırmadan tuşlarda parmaklarını gezdirmeye başladı. Yüreğinden gelen coşkuyla Ahmet Cevat’ın mısralarını söylüyor nağmesini çalıyordu.

Misafirler büyülenmiş gibi dinliyorlardı. Birden odanın kapısı tıklandı. Çalıp söylemeyi kesti. Gelen yabancı değildi. Can dostu arkadaşıydı. Yeni gelen dost misafir, oradakilerin buğulu gözlerini, titreyen dudaklarını görünce telaşlandı. Konukların ellerini sıkıp, hal hatır sorduktan sonra döndü merakla “Üstat ne oldu? İyi misin?” diye sordu.

Üzeyir Bey, “Hiiç! Dostum iyim. Korkacak bir şey yok merak etme” dedi.

Adam piyanonun başına geldi, notaya baktı, melodiyi içinden okudu, güfteyi görünce çok endişelendi. “Üstat böyle şeyler yazılır mı? Adamı sürerler, hapislerde çürütürler, belki de asarlar” dedi.

“Evet! Dostum deliyim. Burada bulunanların hepsi de delidir. Vatanının, milletinin, namusunun delisi,” dedi. Bu cevabı alan misafir, odadakilere şöyle bir baktı. Hepsi gözlerini yere indirdiler. Cebinden çıkardığı, kırmızı boncuk üzerine ay yıldız işlemeli tespihini öptü.

“Eh öyleyse ben de deliyim! Çal”

Üzeyir Bey, bu şiiri bestelediğinden beri hayatının hiçbir döneminde böyle çalıp söylememişti bu eseri. Odadakiler de katılmıştı hep bir ağızdan üç dört kez çaldılar söylediler. Neredeyse sabah olmak üzereydi. Hiç birinin gözüne uyku girmiyordu. Türk Ordusu Yunan’ı önüne katmış kovalıyordu. İzmir’in kurtuluşu an meselesiydi.

O sabah bir ara konağın önündeki meydanda bir hareketlenme olduğunu fark ettiler. Topluluk gittikçe kalabalıklaşıyor ve evin önüne doğru geliyordu. Halk bağırıyordu. Camı açıp dinlediler.

”Üz-ze-yir Beyyy! Gözümüz aydııınnnn!” Üzeyir Bey telaşlanmıştı. “Ne oldu? Niye bağırıyorsunuz sabahın bu saatinde?”

Kalabalık, hep bir ağızdan haykırdı. “Telgraf geldi, ordumuz galabe geldi! Türk Süvarileri, İzmir’e girmiş, Yunan askeri kaçıyor! Onlar kovalıyorlar!”

Odada bulunanların hepsi sevinç ve coşkuyla birbirlerini kutladılar, sarıldılar, kiminin gözleri dolmuş, elini yüreğinin üstüne koymuş, sevinç çırpıntılarını dinliyor. Kimisi de göz yaşlarını koyuvermişti.

Üzeyir Bey piyanonun başına geçti, bir daha çaldı hep bir ağızdan okumaya başladılar. Dağ pınarlarının sesi gibi bir ses yayıldı odaya. Bu sadece bir türkü değildi, geceyi yaran ışık gibiydi. Yükselen notaların her biri yüreklere dokunuyordu. Mürsel, daha önce hiçbir şeyden ve hiçbir kimseden bu kadar etkilenmemişti.

Bu adamın önünde diz çökmek, eline sarılıp öpmek istiyordu. Ama durdu, yanaklarından dökülen yaşları bastırmaya çalıştı. Emrah anlamıştı dayısının ne yapmak istediğini. Eğildi Üzeyir Beyin ellerine sarıldı ve öptü. Dayısına baktı. Mürsel memnun oldum der gibi gözlerini kırptı yeğenine. Onları bu derece etkileyen eser şuydu:

Çırpınırdın Karadeniz…