ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// ARSLAN BULUT : GAZİ NASIL İDARE ETMİŞTİ ÜLKEYİ ???


ARSLAN BULUT : GAZİ NASIL İDARE ETMİŞTİ ÜLKEYİ ???

Tayyip Erdoğan AKP genel başkanı olarak yaptığı konuşmada "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden rahatsız olanlar var bunu biliyorum. Diyorlar ki ‘Bu geleneğimize ters bir yapı’ yeri geliyor diyorlar ki ‘Biz Atatürk’ün partisiyiz. ‘ Acaba Gazi parlamenter demokrasiyle mi idare etmişti ülkeyi?" diye sordu.

Erdoğan’ın kendi kurduğu sistemi meşrulaştırmak için de olsa "Gazi ülkeyi nasıl idare etmişti?" diye bir sorgulamadan faydalanmak istemesi başlangıç olarak faydalı bir yaklaşımdır.

***

Erdoğan ayrıca Meclis’teki Anayasa değişikliği oylamasının usulsüz olduğunu referandumda mühürsüz oyların son dakikalarda geçerli sayıldığını yani yüzde 52 kabul oyuna şaibe karıştığını herkesin unuttuğu veya artık üstünde durmadığı varsayımıyla "Bunlarda dürüstlük diye bir şey yok. Milletimiz Cumhurbaşkanlığı sistemine yaklaşık yüzde 52 ile ‘Evet’ dedi mi? Dedi. Bundan sonra sizin konuşmanız lafügüzaftır. " dedi.

Güzel de Anayasa oylamasında gizli oy kullanılması gerekirken görevli milletvekillerinin kontrol etmesiyle açık oyama yapılması dürüstlük müdür?

Referandumda sandıklar kapanırken Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyları geçersiz sayması dürüstlük müdür? Bu oyların sonucu değiştirecek derecede etkili olduğunu herkes biliyor değil mi?

***

"Gazi ülkeyi nasıl yönetmiştir?"e gelelim…

Sadece Tayyip Erdoğan’ın değil siyasetle uğraşan herkesin düşünmesi gereken bir konu bu!

Mesela Gazi Amerikan projesiyle Libya’ya müdahale eder miydi? Yoksa Libya’ya müdahale edilmesini önlemeye mi çalışırdı?

Gazi Amerika’nın Büyük İsrail projesini uygulamak için önce Irak’ı sonra Suriye’yi parçalamasına izin verir miydi? Bu kirli saldırıda Türkiye topraklarını ve hava sahasını kullandırır mıydı? Teröristlerin Türkiye üzerinden Suriye’ye geçerek burada IŞİD diye bir devlet kurmasına seyirci kalır mıydı? Gazi muhalifleri silahlandırıp "lojistik destek" ve askeri eğitim vererek Suriye devletini çökertmeye çalışır mıydı?

Dünyada herhangi bir ülkenin Cumhurbaşkanı Gazi’ye "Akıllı ol benim çizdiğim sınırların dışına çıkarsan ekonomini yerle bir ederim" diyebilmeyi aklından geçirebilir miydi?

Dünyada herhangi bir ülkenin parlamentosu Gazi’nin malvarlığının araştırılmasını isteyebilir miydi?

Dünyada herhangi bir ülkenin yargı sistemi bir Türk bankasının kullandığı kaynaklar ve yöntemler hakkında dava açabilir miydi?

Dünyada hangi ülkenin Dışişleri Bakanı Ankara’ya kadar gelerek Gazi’ye "Kurduğun şeker fabrikalarını sat ve kapat benim ülkemin şirketlerinin ürettiği tatlandırıcıyı kullan" diye baskı yapabilirdi?

Dünyada hangi ülkenin Cumhurbaşkanı Gazi’ye "Kırıkkale silah fabrikasını ve Kayseri uçak fabrikasını kapat" diyebilirdi?

Gazi bir Arap emirliğinin 500 milyon dolarlık uçak hediye etmesi karşılığında ülkenin tank-palet fabrikasını onlara devreder miydi?

***

Polatlı’dan top sesleri gelir ve kendisi de cephede kaburgaları kırık bir durumda orduya başkomutanlık yaparken Ankara’da milli eğitim şurası toplayan ve sonra da "Cumhuriyet sizden fikri hür vicdanı hür irfanı hür nesiller ister" diye hitap ettiği öğretmenleri seferber eden onları halk nazarında en yüksek mertebeye yerleştiren Gazi üniversitelere çalınmış sorular verilmiş kişilerin girmesine izin verir miydi?

Bir Türk devleti kurduktan sonra Türk çocuklarının güne "Türküm doğruyum çalışkanım" diye başlamasını isteyen Gazi "Andımız"ı yasaklayan "Ne mutlu Türküm diyene" sözünü dağlardan taşlardan silmekle TC tabelalarını kaldırmakla övünen Cumhuriyet dönemine "reklam arası" diyen hatta "AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk" diye sevinen kadroların dini kullanarak halkı kandırmasına ve sahte sınavlarla sahte diplomalarla sahte seçimlerle "Atı çalanın Üsküdar’a geçmesiyle" ülke yönetimini ele geçirmesine izin verir miydi?

LİNK : https://www.yenicaggazetesi.com.tr/gazi-nasil-idare-etmisti-ulkeyi-53813yy.htm

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Hamdi Yaver Aktan : “Atatürk’e saldıran dünün Fetullahçılarıyla karşı karşıya oturmayın”


Hamdi Yaver Aktan : "Atatürk’e saldıran dünün Fetullahçılarıyla karşı karşıya oturmayın"

Hamdi Yaver Aktan, "Sözümüz Cumhuriyetçi aydınlara, düşünürlere, bilim adamlarına, hukukçulara, askerlere, gazetecilere: Aydınlanmaya, Cumhuriyete, Mustafa Kemal Atatürk’e saldıran dünün Fetullahçılarıyla karşı karşıya oturmayınız" dedi.

Yargıtay Onursal Daire Başkanı Hamdi Yaver Aktan, Cumhuriyet gazetesinin “Olaylar ve görüşler” köşesinde “Kendileri çalsın kendileri oynasınlar” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Aktan yazısında, şu ifadeleri kullandı:

“Yazımın ana düşüncesi bu kanalların izlenmemesi, bu adamlarla tartışma programlarına çıkılmamasıydı. Birkaç kez yazdım; yazdıklarımı yeterli görmemiştim. Enver Aysever yetişti: ‘Yalandan tartışmalar, sahte kahramanlar!’ başlıklı yazısında: ‘Gerici, cemaatçi, cehaletinin ayırdında olmayan biriyle tartışmaya tutuşmak beyhudedir’ diyor.

Gerçekten de çok yerinde bir saptama!

Medyanın başat güç olduğu tartışma götürmez bir olgu. Demokrasilerde dördüncü güç… Ne var ki bağımsız olması koşuluyla. Gücün yanında yer aldığında kimliğini, niteliğini yitireceği ve sadece istenilen doğrultuda propaganda aracı olacağı bir gerçek.”

“ÖVGÜ DÜZDÜKLERİ FETHULLAH HATIRLATILDIĞINDA, EZAN, CAMİ, BAŞÖRTÜSÜ VB. SÖYLEMİYLE ÜSTE ÇIKMAYA ÇALIŞMAKTALAR”

Aktan yazısını şöyle sürdürdü:

“Oluşturulan merkez medyanın günümüzde Cumhuriyet’e saldırmanın bir aracına dönüştüğü görülmekte. Meşruiyet sağlamak için muhalif görünenler de ekranlara çıkarılmakta. Hepsi o kadar. Moderatör destekli söz kesme, konuyu saptırma peşi sıra gelmekte, adeta ‘sizi de davet ettik ya, yeter konuşmayın, oturmakla yetinin!’ denilmekte.

Kısa geçmişi anımsamakta yarar var: Uydurma kanıt aranırken canlı yayın yapıldığı, ‘tedarik edilen’ tanıkların ekranlara taşındığı, hukukun/yasanın emredici düzenlemelerine karşın insanların peşinen mahkûm edildiği, algı operasyonlarının savunmalarının yaptırıldığı, ‘yanıt hakkı’ kavramının yok sayılıp unutulduğu, koruma tedbirleri uygulamaya başlanmadan, ara haberlere, başlatılmışcasına yayın yapıldığı vb. belleklerde durmakta.

Bütün bu ve benzer hukuksuzlukları savunanlar, hocaefendilerini büyük aktör olarak yansıtanlar, yurtsever subayların ailelerine dönük utanç verici söylemleri utanmadan dile getirenler, ölenlerin arkasından sevinç naraları atanlar, aydınlar, düşünürler, askerler, politikacılar, hukukçular, gazeteciler, işadamları, sporcular vb. tutuklanırken, Mustafa Kemal Atatürk’ün “örgütün”(!) lideri olduğunu ima edenler yine ekranlarda durmakta. “Durmaktan” kastımız; aynı şekilde Cumhuriyete, Mustafa Kemal Atatürk’e, aydınlanmaya, laikliğe, anayasayla güvenceye alınmış değerlere/düzenlemelere saldırılarına devam etmekte oldukları. Geçmişte yazdıkları, söyledikleri ortada: Övgü düzdükleri Fethullah hatırlatıldığında, ezan, cami, başörtüsü vb. söylemiyle üste çıkmaya çalışmaktalar.”

“ATATÜRK’E SALDIRAN DÜNÜN FETULLAHÇILARIYLA KARŞI KARŞIYA OTURMAYINIZ”

“Meşrulaştırmayın” çağrısında bulunan Hamdi Yaver Aktan yazısında şunları kaydetti:

“Öyle görünüyor ki emperyalizme karşı kurtuluş savaşının kazanılmış ve bağımsız, modern devlet kurulmuş olmasını içlerine sindiremeyenlerin yeni Malaya Zırhlıları televizyon ekranları olmakta. Ekran sahipleri asıl bunları konuşturmak için muhalif gördüklerini konuşturmamak suretiyle “tarafsızlıklarını”(!) göstererek meşruiyet sağlamayı amaçlamaktadırlar.

Konuyu uzatmaya gerek yok.

Sözümüz Cumhuriyetçi aydınlara, düşünürlere, bilim adamlarına, hukukçulara, askerlere, gazetecilere: Aydınlanmaya, Cumhuriyete, Mustafa Kemal Atatürk’e saldıran dünün Fetullahçılarıyla karşı karşıya oturmayınız.

Ekranlara asıl çıkarılmak istenenlere meşruiyet kazandırmayınız.

“Kiminle kavga edersen ondan fazlası değilsin” sözünü hatırlayalım.

Kendileri çalsın kendileri oynasınlar..!”

Odatv.com

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Cengiz Özakıncı, Alman Devlet Televizyonunun Atatürk’e yönelik Dersim iftiralarını belgelerle çürütüyor


Cengiz Özakıncı, Alman Devlet Televizyonunun Atatürk’e yönelik Dersim iftiralarını belgelerle çürütüyor

1 Aralık 2019 Pazar gecesi Almanya’da Devlet Televizyonu ARD’de yayımlanan “Unutulan Katliam / Atatürk Alevileri Nasıl Öldürdü” başlıklı belgesel süsü verilmiş propaganda yayınında, 1937-38 Tunceli Harekatı sırasında Türk ordusunun, Atatürk’ün emriyle Hitler Almanyası’ndan satın alınan zehirli gazı kullanarak soykırım yaptığı iftirası yayıldı. Bir takım yerli televizyon kanallarında tartışma programlarında da bu yalanlar yinelendi. Bu iftira Alman ARD televizyonundan 8 ay önce ilkin Tunceli’de yerel Dersim Gazetesi’nin Mayıs 2019 sayısında yer almıştı. Cengiz Özakıncı’nın 29 Ekim 2019 günü piyasaya çıkan tüm sayfaları renkli, 1170 fotoğraf, resim ve ilk kez yayımlanan yüzlerce özgün belge içeren “Kalemin Namusu 1 – Türk Savun Kendini” başlıklı 960 sayfalık kitabının 64 sayfası, bu gibi Dersim propaganda yalanlarını çökerten özgün belge ve bilgilerden oluşuyor. Cengiz Özakıncı’nın bu kitabından, Alman ARD televizyonun Atatürk’ü Hitler Almanyası’ndan zehirli gaz alarak Dersim’de kullanmakla suçlayan iftirasını çürüten sayfaları, kendisinin veryansıntv.com’a verdiği özel izne teşekkür ederek paylaşıyoruz:

Atatürk’e Yöneltilen

“Nazi Zehirli Gazıyla Kürt Soykırımı”

İftirası ve Gerçekler

Kaynak: Cengiz Özakıncı, “Kalemin Namusu 1 / Türk Savun Kendini”,

Otopsi Yayınları, 1. Basım, Ekim 2019, s. 151-157.

Tunceli’de yayımlanan Dersim Gazetesi; “Zehirli Gaz Belgelerini Açıklıyoruz”, “Gazlar Almanya’dan, Uçaklar Amerika’dan” başlığıyla yayımlanan Mayıs-Haziran 2019 tarihli 83. sayısında “Dersim’de Kullanılan Zehirli Gazlar Nazi Almanya’sından Satın Alındı” diyerek, okuyucuya Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi damgalı belgelerin görüntülerini tarih sırasına göre sunuyordu.

1)- 31.03.1937 tarihli belge görüntüsünde; Dördüncü Umumi Müfettiş Alpdoğan, Başbakanlığa gönderdiği telgrafta, “Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim.” diyor.

[1]- 31.03.1937 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

2)- 26.07.1937 tarihli belge görüntüsünde; Milli Savunma Bakanlığı, Almanya’dan (20) ton Chloracetophenon ve İperit vs. zehirli gazlar ile bunların uçak bombalarına konulmasına özgü bir tam otomatik doldurma aygıtı satın alınması konusunun Bakanlar Kurulu’nca karara bağlanmasını istiyor.

[2]- 26.07.1937 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

3)- 05.08.1937 tarihli belge görüntüsünde; Maliye Bakanlığı, Başbakanlığa, bu satın alma için mali yönden bir sakınca bulunmadığını bildiriyor.

[3]- 05.08.1937 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

4)- 07.08.1937 tarihli belge görüntüsünde; Bakanlar Kurulu, adı geçen zehirli gazların ve bunları uçak bombalarına doldurma aygıtının Alman şirketlerinden satın alınmasına karar veriyor. Kararda Cumhurbaşkanı Atatürk’ün onayı, imzası bulunuyor.

[4]- 07.08.1937 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

5)- 18.08.1937 tarihli belge görüntüsünde; Bakanlar Kurulu’nun bu kararı Milli Savunma Bakanlığı’na ve Maliye Bakanlığı’na bildiriliyor.

[5]- 18.08.1937 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

Gazete, zehirli gazların satın alınması konulu bu son belge görüntüsünü yayımladıktan sonra: “Tabii bu gazı kullanacak uçaklara da ihtiyaç duyulacaktı. İlk uçaklar Marten cinsi olup ABD’den 1937 yılında 200.000 dolara satın alınacaktır” diyerek, buna ilişkin iki belge görüntüsü yayınlıyor:

6)- 20.10.1937 tarihli belge görüntüsünde; Milli Savunma Bakanlığı, Başbakanlığa, Amerika’dan satın alınan Marten bombardıman uçaklarının yakında uçuşlara başlayacağını, bunun için gerekli malzemelerin Washington büyükelçimizce satın alınması için Bakanlar Kurulu kararı alınmasını istiyor.

[6]- 20.10.1937 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

7)- 12.05.1938 tarihli belge görüntüsünde; Bakanlar Kurulu, Heinkel bombardıman uçakları için gerekli bombaların Nuri Killioğlu fabrikasından satın alınmasına karar veriyor.

[7]- 12.05.1938 tarihli belge görüntüsü. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi

Gazete, aktardığı bu belge görüntülerinden sonra, yargısını şu sözlerle belirtiyor:

“Dersim’de onbinlerce masum insan katledildi. Toplu katliamlara girişildi. “Bir insanı mermiyle öldürmek pahalıya malolacağı için daha az maliyetle daha çok insanı nasıl öldürebiliriz” diye toplu katliama yöneldiler. Nazilerden alınan Chloracetophenon ve İperit vs. gazları kendi yurttaşına karşı acımasızca kullanarak toplu katliamlar gerçekleştirdiler.”

Türkiye Cumhuriyeti Dersim’de Soykırım suçu işlemiştir, yapması gereken birilerini koruyup inkar etmek değil, işlenen suçu kabul etmek, Kürt ve Dersim halkından özür dilemektir.”

1937, 1938 Tunceli Harekatlarında halka zehirli gaz kullanılarak soykırım yapıldığı suçlaması, Dersim Gazetesi’nin Mayıs-Haziran 2019 sayısında özetle böyle yinelenmektedir.

Oysa, Bütün Dünya dergisinin Ocak 2010 sayısında “Dersim Dersi-1 / “Der-Sim”den “Tunç-Eli”ye Yurttaş Hakları Devrimi” (derginin Ocak 2012 sayısında tıpkı basım olarak ikinci kez yayımlandı), Eylül 2010 sayısında “Dersim Dersi-2”, Şubat 2012 sayısında “Dersim Dersi-3 / Sivas’lı Misyoner Henry H. Riggs’in 1911 Dersim Raporu” ve Haziran 2012 sayısında “Dersim Dersi-4 / Dünyada ve Türkiye’de İlk Kez, İngiliz Devlet Arşivlerinden Belgelerle Kanıtlıyoruz: Dersimde Zehirli Gaz Kullanılmadı” başlıklarıyla yayımlanan dizi yazılarımızda, 1937, 1938’de Tunçeli’de yaşanan üzücü olayları, tarihsel kökenleriyle ele alıp irdelemiş; zehirli gaz kullanıldığı savının gerçeğe aykırı olduğunu göstermiştik.

[8, 9, 10, 11] – Bütün Dünya dergisi, Dersim Dersi 1, 2, 3, 4 yazı dizisi kapakları.

Aynı suçlamayı bu yıl yineleyen gazetenin kanıt olarak yayınladığı belge görüntülerinde adı geçen gazlar: Chloracetophenon, kamuoyunda “göz yaşartıcı gaz” olarak biliniyor; güvenlik güçlerince toplumsal olaylarda kalabalıkları dağıtmak amacıyla kullanılıyor. İperit (Yperit), kamuoyunda “hardal gazı” olarak biliniyor; kullanıldığı ortamda 12-24 saat kalabiliyor. Nazilerin soykırımda kullandıkları gaz ise Zyklon B‘dir.

Belge görüntülerindeki tarihler 20.10.1937’den önce Türkiye’de zehirli gaz bombası olmadığını göstermektedir. 1937 yılı Tunceli Harekatı 12.10.1937’de sona erdiğine göre, anılan gazetenin zehirli gaz suçlaması, anlaşılan 1937 harekatına değil, 1938 harekatına yöneliktir. Gelgelelim 1938’de zehirli gaz kullanıldığı savı da gerçek olamaz. Şöyle ki:

1935 yılında İtalya Habeşistan’a saldırmış ve Habeşistan’a karşı zehirli gaz kulanması tüm dünyayı ayağa kaldırmıştır. Bunun üzerine bütün ülkeler zehirli gaz savaşına karşı savunma önlemleri almaya başlamış, Türkiye’de de bütün il ve ilçelerde halk toplanarak zehirli gazlara karşı korunma önlemleri konusunda eğitilmeye başlanmış ve gaz maskesi fabrikaları kurulmaya başlanmıştır. 1935-1939 arası gazeteler zehirli gazlara karşı valilikler, kaymakamlıklar ve belediyelerce düzenlenen halk eğitim toplantısı duyurularıyla doluludur. Halkı zehirli gazlara karşı korunma eğitimi veren bu etkinliklerden biri de 1936’da Dördüncü Umumi Müfettiş Tunceli valisi Korgeneral Abdullah Alpdoğan tarafından Elaziz’de gerçekleştirilmiştir.

[12]- “Elaziz’de Hava Hücumu Tecrübesi”, Cumhuriyet, 28.06.1936

.

İşte Türkiye’nin gaz savaşı konusunda girişimlerde bulunduğu yıllar, Habeşistan’ı zehirli gaz kullanarak işgal eden faşist Mussolini İtalyasının Türkiye’yi de tehdit ettiği o yıllardır. Belge görsellerinde Bakanlar Kurulu, işte bu yıllarda, 07.08.1937‘de Alman şirketlerinden göz yaşartıcı gaz, hardal gazı vs. ve tam otomatik bir doldurma aygıtı satın alınması için karar vermiş ve Milli Savunma Bakanlığı, bu Bakanlar Kurulu kararının kendisine iletildiği 18.08.1937 tarihinden başlayarak gaz üreticisi Alman şirketleriyle görüşmeler yapmaya başlayabilir olmuşsa da, aşağıda göstereceğimiz gibi, Alman şirketlerinden gaz alımı gerçekleşmemiş olmalı ki, Türkiye, 20 Mart 1938‘den başlayarak, gaz satın almak ve gaz savaşı konusunda eğitim verecek bir uzman danışman istemiyle İngiltere‘ye başvurmuştur.

***

Tıpkıbasım görüntülerini ilk kez Bütün Dünya dergisinin Haziran 2012 sayısında yayımladığımız 20/24 Mayıs 1938 tarihli “Türk Askeri Otoritelerinin Gaz Savaşı Konusunda Uzman Bir Danışman İsteği” başlıklı İngiliz arşiv belgesinde:

“Türk askeri otoriteleri gaz savaşı üzerine bir İngiliz danışmanı hizmete almak istiyorlar. Ankara’da Mamak’ta gaz savaşı, gazın etkilerine karşı savunma ve bunlarla ilgili sorunlar konusunda eğitim vermek, danışmanın görevleri arasında olacaktır. Gerekli koşulları yerine getirebilecek olan adayların kendisine yapılacak ödeme konusundaki isteklerinin kendilerine bildirilmesini ve de sözleşmenin sona erme süresinin Dışişleri Bakanlığı’nın ilgili bölümüyle birlikte belirlenmesini istediler.” denmektedir.

Dışişleri yetkilisi Baxter, belgede karşı görüş belirterek:

“Bu istek konusunda epeyce kuşkuluyum. Türk ordusunun gaz savaşında yüksek düzeyde etkin bir konuma erişmesinin bizim yararımıza olacağını düşünmüyorum. Türk hükümeti de bizim gibi boğucu, zehirli vs. gazların savaşlarda kullanımını yasaklayan 1925 Cenevre Gaz Protokolü’ne imza koymuştur, ancak bugünlerde bir ordunun özellikle de savunma niteliğinde bir parça gaz eğitimi yapması gereklidir. Türk ordusuna gaz savaşı üzerine kurs vermek için bir ordu gaz uzmanı sağlarsak, eleştiri oklarını kendi üzerimize çekmez miyiz? İlk olarak Türklere vereceğimiz bu gaz savaşı bilgisi, daha sonra Irak’a ya da Suriye’ye karşı, (yani dolaylı olarak bize ve Fransızlar’a karşı) kullanılabilir. Dahası, eğer bizim ordu gaz uzmanımız, Cenevre Gaz Protokolü hükümlerine rağmen Türklerin gaz savaşıyla savunmadan çok saldırı amaçlı olarak ilgilendiklerini saptarsa, kendisini çok kötü bir durumda bulabilir. Bu nedenlerle, ben, Savaş Bakanlığı’na yazarken, Türk Büyükelçisi’nin isteğini destekleyip desteklememek konusunda kuşkuya düştüm. Onların İngiliz uzman istemine karşıt olarak, Türk hükümetine bir Türk subayını İngiltere’de bir kursta eğitme olanağını önerebilirim.”demektedir.

[13, 14] – 20/24 Mayıs 1938 tarihli İngiliz arşiv belgesi.

Görüleceği üzere, zehirli gaz, zehirli gazı bombaya dolduracak aygıt ve zehirli gaz bombalarını atacak uçakları satın almak yetmiyor; özel eğitimlerle gaz savaşı uzmanlık bilgi ve becerisi kazanmaksızın, bir ordunun zehirli gaz kullanması olanaksızdır.

16 Haziran 1938 tarihli İngiliz belgesine göre, Türkiye askeri yetkilileri bir İngiliz şirketinden İperit, fosgen ve Klorsetofomen gazları satın almak üzere girişimde bulunmuş, İngiliz şirketi, bu gazları Türkiye’ye satmak için İngiliz hükümetinden onay istemiştir.

16 Temmuz 1938 tarihli İngiliz belgesine göreyse, Türk hükümetinin bir Alman şirketiyle top vs. üretecek bir silah fabrikası kurmak üzere olduğu; ayrıca hardal gazı, DM (chlorodihydrophenarsazine), CN (chloroacetophenone), Phosgene (boğucu gaz) ve chloropicrine gazları üretecek bir fabrika kurma tasarısının bulunduğu; İngiltere’nin askeri ataşesi Albay Woods tarafından öğrenilip Ankara’daki İngiliz Büyükelçiliği üzerinden İngiltere Dışişleri’ne bildirilmiştir.

Buna göre, Türk Milli Savunma Bakanlığı’nın Alman şirketlerinden gaz satın almak üzere 18.08.1937 tarihinden sonra başlattığı görüşmeler, anılan gazların Almanya’dan satın alınmak yerine Türkiye’de üretilmesine dönüşmüş; ve 16 Temmuz 1938 tarihi itibariyle bu da gerçekleşmemiş olup henüz tasarı aşamasındadır. (Nitekim Türkiye ilk Kimya Sanayi fabrikasının temelini İzmit’te 10 Temmuz 1938 günü atmış, ancak bu Klor Fabrikası, 1944′te tamamlanarak üretime geçebilmiştir.)

Türk Milli Savunma Bakanlığı, silah satın alma önerilerini yalnız Alman şirketlerine değil İngiliz şirketlerine de götürmekte; ülkeler arasında rekabet yaratarak, Türkiye’nin, gereksindiği silahları olabilecek en iyi koşullarla satın almasına çalışmaktadır.

9-11 Ocak 1939 tarihli bir diğer İngiliz belgesinde; İngiltere, Türkiye’nin istemiş olduğu gaz savaşı uzmanını en erken 1939 Nisan ayı sonunda Türkiye’ye gönderebileceğini bildirmektedir.

[15, 16]- 9/11 Ocak 1939 tarihli İngiliz arşiv belgesi.

Sonuç olarak:

1938 yılı Tunceli Harekatı, Eylül 1938‘de sona ermiştir. Belgeler, Türkiye’nin elinde Nisan 1939‘a dek zehirli gaz bulunmadığı gibi, ordu gaz uzmanı da bulunmadığını, dolayısıyla Türkiye’nin gerek 1937 gerekse 1938 Tunceli Harekatlarında zehirli gaz kullanmış olamayacağını göstermektedir.

“Zehirli Gaz Belgelerini Açıklıyoruz” “Gazlar Almanya’dan, Uçaklar Amerika’dan”, “Dersim’de Kullanılan Zehirli Gazlar Nazi Almanya’sından Satın Alındı” vs. haberler, eksik belge ve yanlış yorumlara dayanmakta olup Atatürk dönemini karalamaya yönelik propaganda amaçlı olarak yayılmaktadır.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Atatürk’e hakaretlerin yapıldığı derginin arkasından Ekmeleddin İhsanoğlu çıktı !!!


Atatürk’e hakaretlerin yapıldığı derginin arkasından Ekmeleddin İhsanoğlu çıktı !!!

Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Atatürk’e hakaretler edilen Derin Tarih dergisinin danışma kurulu üyeliği yaptığı ortaya çıktı.

Eski FETÖ’cü Mustafa Armağan tarafından çıkarılan Derin Tarih Dergisi Atatürk’e yaptığı hakaretlerle dikkat çekiyordu. Son olarak dergi, Latife Hanım’a ait olduğunu iddia ederek Atatürk’e hakaret eden bir mektup yayımlamıştı. Dergi yazarları televizyonda Atatürk’ü manevi kızı Afet İnan’la birlikte olmakla suçlamıştı. Söz konusu muhafazakar tarih dergisinin danışmanının Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar Ekmeleddin İhsanoğlu olduğu ortaya çıktı.

Konuyu Sözcü gazetesi yazarı Yılmaz Özdil şöyle anlattı:

"2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimine kadar…

Bu Mustafa Armağan denilen Atatürk düşmanı herifin yönettiği, Akp yandaşı Derin Tarih dergisinin “danışma kurulu üyesi” kimdi?

Ekmeleddin İhsanoğlu’ydu!

Karşıdevrimci Mustafa Armağan, dergisini yayına hazırlarken kime danışıyordu yani?

Ekmek için Ekmeleddin’e!

E şimdi, hazır bu Mustafa Armağan denilen herifin son pespayeliği gündemdeyken…

Ve hazır, 2019 seçimlerinde kimlerin cumhurbaşkanı adayı olacağı tartışılırken…

Atatürkçü CHP kadroları guguk kuşu’na sormayacak mı…

Partide kimsenin haberi yokken, adı bile geçmiyorken, bu Ekmeleddin İhsanoğlu’nu kimin talimatıyla aday yaptığını açıklamayacak mısın hâlâ?"

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ATATÜRKÇÜLÜK VE TÜRKÇÜLÜK


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ATATÜRKÇÜLÜK VE TÜRKÇÜLÜK

Çağdaş Türkiye Cumhuriyetini dünyanın önde gelen modern devletlerinden birisi konumuna getiren siyasal birikime Türkler Atatürkçülük adını vermektedirler ,çünkü Türk ulusu Atatürk’ün önderliğinde bir ulusal kurtuluş savaşı vererek dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi düzeyine gelebilmiş ve bu statüsü ile de bugünün dünyasının en önemli devletlerinden birisi olabilmiştir . Türk devletlerinin en son halkası olarak kurulmuş olan Türkiye cumhuriyeti yirminci yüzyılın tüm siyasal gelişmeleri dikkate alınarak kurulmuş ve böylesine bir büyük girişimin başarıyla sonuçlanması üzerine yirmi birinci yüzyılda da yoluna devam edebilme şansını elde etmiştir . Kurucu iradenin ortaya koyduğu devlet modeli gene kurucu önder Atatürk’ün adı ile tanımlanarak , Atatürkçülük ulusal kurtuluş savaşından ileri gelen bir siyasal ve sosyal birikim olarak Türkiye Cumhuriyetinin gelecek kuşaklarına armağan edilmiştir . Dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan ve tamamen Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkış süreci ile ilgili olan böylesine bir birikimin yüz yıl sonra geçerliliğini sürdürmesi ve bu yönü ile de Türk devletinin siyasal yönlenişinde etkin olması ,büyük Atatürk’ün ne derece gerçekçi bir lider olduğunu ve onun Türk ulusuna armağan etmiş olduğu Atatürkçülük birikiminin Türkler açısından ne kadar büyük bir yaşamsal öneme sahip olduğunu kanıtlamaktadır . Türkiye bir anlamda kurucu önderden gelen insiyatif ile Ata-Türkiye olarak da görülebilir ve bu doğrultuda değerlendirmelere konu olabilir .

Atatürk’ün kurucu önderliğinde bir Türk devleti olarak tarih sahnesinde yerini alırken geçmişten gelen büyük Türk birikiminden de olabildiğince yararlanmıştır . Geriye dönük bir biçimde Türklerin on bin yıllık tarihleri ele alındığında ,tarihin her döneminde devlet kuran bir topluluk olarak her dönemde çeşitli siyasal oluşumlara Türk boyları öncülük etmişler , sahip oldukları güç ile Asya ,Avrupa ve Afrika kıtalarının çeşitli bölgelerinde Türklerin egemen olduğu çeşitli devletler kurmuşlardır . Türk tarihi Anadolu yarımadasına sığdırılamayacak kadar köklü ve geniş olduğu için Çin’den Avrupa kıtasının ortalarına ya da Rusya’dan Orta doğu ve Kuzey Afrika’nın çeşitli bölgelerine kadar geniş bir coğrafyada her dönemde devlet kurarak varlığını sürdürmeyi başaran Türk boyları bir anlamda dünya tarihinin ana aktörleri olmuşlardır . Milattan önce onbinli yıllarda başlayan bir tarih serüveni bugün de devam etmekte ve başta Türkiye cumhuriyeti olmak üzere diğer Türk devletlerine ciddi anlamda yol göstermektedir . Anadolu ve Orta Doğu’daki Türk egemenliği dönemi de genel Türk tarihinin bir parçası olarak görülmektedir . Bugün Anadolu merkezli bir alanda bağımsız bir cumhuriyet olarak varlığını sürdüren Türk devleti hem tarihin bir uzantısı hem de Türk ulusunun siyasal varoluş mücadelesinin bir ürünüdür . Ural-Altay dağları arasında yer alan Orta Asya steplerinde tarih sahnesine çıkmış olan Türkler ,her dönemde seferler düzenleyerek Asya ve Avrupa kıtalarının çeşitli bölgelerinde devletler kurmuşlar ve böylece yaygın bir alanda Türklerin egemenliğini geçerli kılmışlardır . Bugün Anadolu üzerinde tam bağımsız bir devlet olarak yoluna devam etme kavgası veren Türkiye Cumhuriyeti ,geçmişten gelen böylesine zengin bir birikimin sonucudur .İşte Atatürk zengin tarih bilgisi ile bu durumu belirlemiş ve bu bilgi birikimini ulusal kurtuluş savaşı süreci içerisinde siyasal birikime dönüştürerek , dünyanın tam ortasında Türklere bağımsız bir devlet kazandırmıştır .Atatürk’ün arkasında var olan zengin Türklük birikimi ,yeni kurulan devletin adının Türkiye cumhuriyeti olarak belirlenmesine yol açmış ve bu çağdaş Türk devletini kuran kurucu öndere de Atatürk adını kazandırmıştır . Bu açıdan , Atatürkçülüğün arkasında Atatürk üzerinden tarihten gelen Türkçülük birikiminin olduğu görülmektedir .

Atatürk adı ,Türklerin atası anlamında , Türk ulusu tarafından ulusal kurtuluş savaşının önderi Mustafa Kemal’e , Türk ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilmiştir . Antiemperyalist doğrultuda her türlü emperyal baskı ve saldırıya karşı büyük bir özgüven ile direnen ve batının önde gelen emperyal güçleri ile savaşarak Türk ulusuna bağımsız bir devlet kazandıran Mustafa Kemal kendise olan büyük özgüvenin sonucunda “Öz”adını soyadı olarak almağa hazırlanırken , Türk ulusu kendisine olan şükranlarını Türkiye’nin kurucu babası Mustafa Kemal’e Atatürk adını vererek sunmak istemiştir . Soyadı kanunu sırasında , Mustafa Kemal’e verilen Atatürk adı sonraki dönemde , Türkiye’nin ilk cumhurbaşkanının resmi adı olmuştur .Bu aşamadan sonra Türkler kadar bütün dünya Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderine Atatürk adı ile bakmış ve böylece Türk siyaset sahnesinde Atatürk adı kurumlaşarak yerleşmiştir . Atatürk sahip olduğu kimliği ve gerçek kişiliği ile Türklerin gerçek anlamda atası olmuş , cumhuriyetin yeni kuşaklarına babalık yaparak yeni devletin ülkesi ve ulusu ile kaynaşmasına öncülük etmiştir . Türklerin atası olarak Atatürk tarih sahnesine çıkarken , Türkçülük Atatürk’ü en büyük Türk önderi olarak dünya sahnesindeki yerini almasına yardımcı olmuştur . Bu çerçevede Atatürk ile Türk dünyası ve Türkçülük akımı arasında kopmaz bir siyasal bağlantı bulunmaktadır . Tarihten gelen Türklük birikimi olmasaydı , bugün dünya sahnesinde bir Türk ulusu olmayacağı gibi Türkiye cumhuriyeti gibi bir ulus devlette kurulamazdı . Bu gerçek dikkate alınırsa , geçmişten gelen Türkçülük birikimi sayesinde , Türk ulusu kendi ulus devletini Atatürk’ün önderliğinde kurabilmiştir . Tarihsel süreklilik , Anadolu ve Trakya coğrafyasında geçmişten farklı bir tablonun ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur . Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu dönemlerinde Türklerin orta Asya’dan gelerek Ön Asya bölgelerine yerleşmeleri sırasında çok dinli ya da çok uluslu geniş imparatorluk alanlarına hükmeden Türk hanedanları , ulus devletler çağına girildiği aşamada , tarih sahnesinden çekilerek yerlerini Türk ulusunun gerçek temsilcilerinin oluşturduğu bir ulusal egemenlik düzenine terk etmişlerdir .

Atatürk’e Türklerin babası anlamında bir ismin verilmesinin gerçek nedeni de , merkezi alanda Türk ulusal egemenliğinin bir ulus devlete dönüştürülmesidir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak ilan edilirken , kurucu önder Atatürk Türk tarihinin getirdiği siyasal birikimi çağdaş bir cumhuriyet yapılanmasına dönüştürüyordu . Bu çerçevede ,Türk devletinin önemli bir siyasal sentez girişimi olduğu görülmektedir . Normal koşullarda , bağımsız bir devlet çatısı altında yaşama şansı elde eden bütün Türk vatandaşlarının Türk dünyasının ve de Türk ulusunun bir parçası olduğu kabul edilmesi gerekirken ,dış baskılar sonucunda gündeme getirilen isyanlar ve karşı çıkış hareketleri , Türkçülüğü bir siyasal akım olarak gündeme taşımıştır . Yedi yüzyıllık bir imparatorluğun dağılması sonrasında geri kalan ahalinin merkez ülke Anadolu topraklarına gelerek dışa karşı direnişe geçmesiyle sürdürülen ulusal kurtuluş savaşı , merkeze gelerek direnen çeşitli halk topluluklarının Türk üst kimliği altında birleşerek orta boy güçlü bir devletin koruması altına girişlerine yol açmıştır . Eski Osmanlı ülkelerinden göç ederek gelen eski Osmanlı ahalisinin bir kısmı Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşı olmalarına rağmen ,Türklüğü kabul etmeyerek geçmişten gelen eski etnik ya da dinsel kimliklerini korumak istemişlerdir . Toplam nüfus içerisinde beşte birlik bir oran doğrultusunda yer alan bu gruplar , sonraki aşamada ulus devlete geçerken problem olmuşlar ,farklı devlet modellerine angaje olarak emperyal devletlerin dış desteği ile Türk ulus devleti yerine başka tür devlet oluşumlarına yönelmişlerdir . Ne var ki ,o dönemin koşullarında istediklerini elde edemeyenler ,Türkiye cumhuriyeti vatandaşı kalarak tutumlarını sürdürmüşler , alt kimlikçi ya da emperyal devletler ile işbirlikçi veya gayrimüslim yapılanmalar doğrultusunda oluşumlara kalkıştıklarında , Türk kimliğine , Türklüğe ve Türkçülüğe karşıt bir çizgide yeni siyasal arayışların öncüsü olmuşlardır . Cumhuriyetin kuruluşundan sonra demokrasiye geçilmesiyle beraber ,farklı devlet modelleri gündeme getirilmeğe çalışılmış ve bu yoldan Atatürk tarafından Türkçülüğün birikimi kullanılarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti devletine son verilmek istenmiştir .

Normal koşullarda , Atatürk’ün büyük mücadeleler sonucunda kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlanmış olan insanların Türklüğü benimsemeleri ve Türkçü olmaları beklenir . Ne var ki , yaşanan siyasal süreç içerisinde bu böyle olmamış , tamamen tersi gelişmeler ile karşılaşılmıştır . Osmanlı İmparatorluğunun yıkılma noktasına geldiği ikinci meşrutiyet döneminde ,bir çok etnik,dinsel ve kültürel örgüt kurulmuş bunların bir kısmı dernek ya da vakıf statüsünde sosyal etkinlikler sürdürmeğe çalışırken , bazı merkezlerde siyasal partiler oluşturarak , Osmanlı sonrası dönem için merkezi coğrafya da kendi çıkarlarına uygun düşen farklı devlet modelleri peşinde koşmuşlardır . Osmanlı gibi büyük bir Türk hanedanının yönetimindeki merkezi imparatorluğun parçalanması üzerine , ulus devletler çağına girilirken ,çeşitli topluluklar kendi ulus devletlerini kurma yoluna yönelmişler ama hiç birisi Türkler kadar geçmişten gelen büyük bir birikime sahip olamadıkları için istedikleri sonuca ulaşamamışlardır . Osmanlı ahalisinin büyük çoğunluğunun Asya topraklarından gelen Türkmen ve Yörük boylarından oluşması nedeniyle , imparatorluk sonrası aşamada ,merkezi otorite boşluğunu dolduracak ulusal insiyatif ,Türkçülük akımının getirmiş olduğu birikim sayesinde elde edilebilmiştir . Osmanlı Hanedanının ,Hazar devletinin uzantısı olan Türk boyu olan Oğuzlardan gelmesi , Hazar ve Selçuklu gibi iki büyük İmparatorluk sonrasında Türklük meselelerinin sürekli olarak tartışılması , Osmanlı devletinin bu tartışmaların ortasından çıkması ve merkezi coğrafyaya yedi asır egemen olarak bir düzen ve güvenlik sağlaması dikkate alındığında Türklük ve Türkçülük birikimlerinin Osmanlı sonrasına taşındığı görülmektedir .

Türklük on bin yılı aşkın bir birikimin ürünü olmasına rağmen , Türkçülük Fransız devrimi sonrasında eski Hazar coğrafyasında gündeme gelen milliyetçilik cereyanlarının bir ürünüdür . Bu devrim sonrasında Fransa krallıktan cumhuriyete geçerken aynı zamanda monarşiden ulus devlete de geçiş yapmıştır . Frank krallığının eski ahalisi , devrim ile beraber bir ulusal irade oluşturarak ve bunu bütün ülkede geçerli kılarak hem Fransız ulusu haline gelmişler hem de bu vesile ile ulusal egemenlik modelinin önünü açmışlardır . Fransa7da başlayan ulusculuk akımları kısa zamanda bütün Avrupa kıtasına yayılınca ,en köklü ulusal dönüşümlerden birisi Rusya’da yaşanmış ve bir hanedanın yönetiminde on beşinc i yüzyıldan bu yana bir çeşit imparatorluk olan Çarlık rejimi altında yaşamakta olan Rusya ahalisi hızla Rus milliyetçiliğinin kontrolu altına girerek ,ulus devlet yolunda ilerlemeğe başlamıştır . Asyalı bir toplum olan Rusların katı savaşçı tutumları yüzünden Rusya’da Yahudi yerleşim merkezlerinde toplu katliamlar gündeme gelmiş ve daha sonraki aşamalarda Rus milliyetçiliği , Rusya’nın Müslüman ahalisi ve Rus olmayan topluluklara yönelik katliam benzeri soykırım uygulamalarına yönelerek bu büyük ülkede çok büyük iç gerginlikler ve çatışmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur . Bu aşamada hazar döneminden geride kalan Tatar toplulukları harekete geçerek , Rusya Müslümanlarını arkalarında toplamış ve Rus milliyetçiliğine karşı , Ural-Altay bölgesiyle Kafkasya üzerinden Orta Asya steplerinde yaşamakta olan bütün Türk ve Müslüman boyları ve diğer toplulukları içine alacak düzeyde kapsayıcı bir Türkçülük akımı on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında başlatılmıştır . Fransız devriminden yüz yıl sonra , Rusya topraklarında gündeme gelen Türkçülük akımı bir anlamda Türk milliyetçiliği olarak hızla gelişmiş ve Türk boyları ile Müslüman ahalinin yoğun yaşadığı bölgelerde Rus milliyetçiliğinin emperyal baskılarına karşı denge sağlayıcı bir gelişme olarak öne çıkmıştır .Tarihin derinliklerinden gelen Türklük boylar ve kavimler üzerinden varlığını sürdürürken , milliyetçilik cereyanlarının hız kazanması üzerine bir de Türklüğe Türkçülük akımı da eklenerek daha güçlü bir Türk yapılanmasının önü açılmıştır . Batı ülkelerinde eğitim görmüş aydın Tatar bilim ve düşünce adamları , Avrupa tipi bir milliyetçiliği Avrupa ülkelerinde tanıyınca , Türk ve Müslüman kesimleri Yahudiler ile beraber yok etmek isteyen Rus milliyetçiliğine karşı daha gelişmiş bir milliyetçilik türü olarak Türkçülüğü geliştirmişlerdir .

Batı Avrupa’dan gelen milliyetçilik rüzgarları bütün Avrupa kıtasını altüst ederken,Fransa kaynaklı örgütlenmeler kıtanın doğu bölgelerine de yayılarak Doğu Avrupa’da yer alan üç büyük imparatorluk olarak Osmanlı,Rus ve Avusturya-Macaristan devletlerini etnik kavgalara ve bölünmelere doğru sürüklüyordu . Avrupa devletleri zaman içinde krallıklardan ulus devletlere geçerken ,her devletin vatandaşı kendi ülkesinin çıkarları doğrultusunda milliyetçiliğe yöneliyor ve bu doğrultuda ulusçuluk akımları daha da hız kazanıyordu . Bu gelişmelerin sonucunda ,etnik milliyetçiliklerin güç kazanması ile Avusturya ve Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı imparatorluğu Balkanlardaki üstünlüklerini yitiriyorlardı . Balkanizasyon adı verilen etnik milliyetçilik iki büyük Doğu Avrupa imparatorluğunu yok ederken , Rusya’ya da sıçrıyor ama güçlü Rus devleti bir yandan etkili bir Rus milliyetçiliğini örgütleyerek ülkenin parçalanmasını önlüyor , diğer yandan da Rusya sınırları içerisindeki etnik grupların ayaklanmağa yönelmemeleri için devlet gücüyle baskıcı bir halkçılık uygulamasını ülke düzeyinde geçerli kılmağa çaba gösteriyordu .Narodnik hareketi denilen halkçılık akımının terörist metotlar kullanarak ülkede iç karışıklıklar yaratması , Rus olmayan toplumlarda korku yaratarak , Balkanizasyon sürecinin Rusya sınırları içerisine girmesini önlüyordu . Böylece Rusya hem kopmaları önlüyor hem de bu yoldan ülke topraklarının büyüklüğünü koruma şansını elde ediyordu . Osmanlı devletinin başaramadığı bu yöntemleri iyi kullanan Ruslar , Osmanlı imparatorluğu yıkılırken ,yirminci yüzyılda da büyük devlet olma şansını koruyabiliyorlardı . Yahudi ve Müslüman katliamlarının durdurulabilmesi için güçlü bir Türkçülük akımı örgütleniyor ve böylece Rusya Müslümanları daha sonraki aşamada Rusya Türleri konumuna geliyordu .

Rusya’dan batı ülkelerine giderek eğitim alan Tatar aydınlarının öncülüğünde başlayan yenilikçilik girişimleri daha sonraki aşamada Cedit hareketi olarak örgütleniyordu . Kazan-Kırım-Kafkasya üçgeninde hızla gelişen Cedit akımı çağdaşçı,laikçi ve aydınlanmacı içeriği ile Rusya Müslümanlarını Türkçülük akımı çatısı altında bir araya getirirken geleceğin Türk dünyasının da önünü açıyordu .Hazar devletinin çöküşü sonrasında dünyaya dağılan Türk boyları ,Orta Doğu ve Avrupa topraklarında çeşitli devletler kurmağa yönelirken , Türklük dünya hegemonya yarışında öne geçiyordu .Hazar sonrasında Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları Türk hegemonyasını merkezi coğrafyada geçerli kılıyordu . Ne var ki , iki büyük devletin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra Türk dünyası alt üst oluyor ve batılı emperyal güçler Avrasya bölgelerinde cirit atmağa başlıyorlardı . Osmanlı son yüz yılında çöküş süreci hızlanırken , bir yandan da toparlanma girişimleri birbiri ardı sıra devreye giriyordu . Rusya’dan batı ülkelerine okumağa giden Türk aydınlarının önce Cedit daha sonra da Türkçülük akımlarını Rusya’da gündeme getirmeleri gibi , İngiltere ve Fransa’ya okumağa giden Osmanlı gençleri de önce Genç Osmanlı akımını gündeme getiriyorlar , Osmanlı milliyetçiliği ile Osmanlı devletini kurtaramayacaklarını anladıkları aşamada da Jön-Türk akımını başlatıyorlardı , Böylece , batıdan esen milliyetçilik cereyanlarına karşı hem Rusya’da Türkçülük ,hem de Osmanlı topraklarında Jön-Türkçülük akımları birbiri ardı sıra devreye girerek , imparatorluklar sonrası yeni dönemin biçimlendirilmesi sürecinde etkili olmağa çalışıyorlardı . Rus ve Osmanlı devletleri yıkılırken , Türkçülük akımları birer siyasal insiyatif olarak hem Rusya hem de Osmanlı topraklarında kendiliğinden devreye giriyorlardı . Ceditçi Tatarlar Rus devleti sonrasında yeni bir Hazar devletini Kazan-kırım ve Kafkasya üçgeninde kurabilmek doğrultusunda çalışmalarını yürütürken ,Avrupa’dan dönen Jön-Türkler’de Osmanlı topraklarında tutmayan Osmanlı milliyetçiliği yerine Türkçülük akımını başlatıyorlardı .

ABD destekli Japon ordusu I905 yılında Rusları arkadan vurarak Rus Çarlığını çökertince,tatarların öncülüğünde Rusya Türkçülüğü harekete geçerek ,Türkçülük akımını hızla örgütleyerek yeni bir Hazar devleti kurmak için girişimlerde bulunuyorlardı . Kırım-Kafkas-Kazan üçgeninin tam ortasında yer alan Oka nehri üzerinde gitmekte olan bir gemide, dünya tarihinin ilk Türkçülük kongresi düzenleniyordu . Rus devletinin polis rejiminden gizlenmek için ,nehirde giden bir gemide ilk kongrelerini yapan Rusya Türkçüleri daha sonraki üç kongrelerini ülkenin çeşitli kentlerinde birbiri ardı sıra yaparak bir an önce devletlerini ilan etmeğe çalışıyorlar ama bu hedef doğrultusunda başarılı olamayınca Petersburg üzerinden ülkeyi terk etmek zorunda kalıyorlardı . Rus polisi Rusya’nın bütünlüğü açısından tehlike olarak gördüğü Cedit hareketi öncüleri ile ,Türkçülük kongreleri düzenleyen yeni Hazarcıları sınır dışı ederek bunları Rusya’dan kovuyordu . Rusya’dan kovulan önde gelen Türkçülerin bir kısmı Avrupa ülkelerine dağılıyor bir kısmı da Osmanlı topraklarına gelerek eski bir Hazar hanedanı olan bir Türk imparatorluğunun topraklarında Rusya’da kuramadıkları Türk devletinin kuruluşu için çaba gösteriyorlardı . Avrupa’ya dağılan Türkçüler İsviçre’yi merkez seçerek bu ülkede eğitim ve tahsil çalışmalarını tamamlamağa çalışıyorlar ve bu arada Rusya’daki Türkçülük kongrelerinin devamını tarafsız bir ülke olan İsviçre kentlerinden birisinde yapmağa çalışıyorlardı .Rusya’dan Türkçüler kovulurken , Osmanlı devleti gibi bir büyük Türk devleti dağılırken , Türklerin geleceği ile ilgili büyük bir kongre toplamak için çaba sarf ediyorlardı .

Rusya’da toplanan dört Türkçülük kongresi sırasında , Kırım-Kazan-Kafkasya üçgeninde yeni bir Hazar devletinin ülkedeki bütün Türk asıllı toplulukları kapsayacak biçimde kurulabilmesi için karar alınıyordu . Geleceğin ulus devletler çağında Türklerin de bir ulus devletleri olabilmesi için , Türk boyları arasında dayanışmanın geliştirilmesi ve Türk boylarının yeni bir devlet çatısı altında toplanabilmesi için gerekli adımların atılması karara bağlanıyordu . Ne var ki , Rus polisinin katı bir tutum izleyerek Türkçüleri Rusya sınırları dışına atması üzerine , beşinci Türkçülük kongresi , tam Birinci Dünya Savaşı öncesinde İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılıyordu . Rusya’dan kovulan ve kaçan Türkçüler ile , Osmanlı devletinden gelen Jön-Türklerin birlikte örgütlediği beşinci Türkçülük kongresi sırasında alınan kararlar ,Türk dünyasının geleceğe dönük yapılanmasında önemli adımları gündeme getiriyordu .Batılı ülkelerin desteklediği Balkanizasyon süreci sonucunda Türkler ve Yahudiler Avrupa kıtasından atılırken ,Yahudiler ile Türklerin ulus devletlerini nerede kuracakları ciddi boyutlarda tartışılıyordu . I898 yılında İsviçre’nin Basel kentinde toplanan ilk Siyonist kongrede Yahudiler Filistin’i anavatanları olarak ilan ederek yarım asır sonra o topraklarda dünyanın ilk Yahudi devletini ilan ediyorlardı . Anadolu’dan ve Rusya’dan gelen Türkçüler’de bu toplantıdan on beş sene sonra İsviçre’nin Cenevre kentinde beşinci Türkçülük Kongresini düzenleyerek ,Anadolu’yu Türklerin anavatanı ilan ediyorlar ve bu ülkede bağımsız bir Türk devletinin kurulmasını karar altına alıyorlardı . .Bu toplantıda yer alan Yusuf Akçura, Hamdullah Suphi Tanrıöver ,Mahmut Esat Bozkurt ile Yusuf Kemal Tengirşek gibi Türkçüler ,sonraki aşamada bu kongrede alınan kararları Osmanlı genel kurmayı üzerinden Atatürk ve arkadaşlarına ulaştırıyorlardı . Böylece , Avrupa’dan kovulan Türkler ,bu kıtanın yanı başında yer alan bir büyük yarımadayı Türklerin ana vatanı ilan ederek ,bu ülkede ilk bağımsız Türk devletinin kurulmasını karar altına alıyorlardı .Rusya’da izin verilmeyen Türk devleti böylece Osmanlı devletinin merkez ülkesi konumundaki Anadolu toprakları üzerinde kurulmak isteniyordu . Rusya’dan kovulan Türkçüler İstanbul’a gelerek Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Ocakları gibi ulusalcı ve Türkçü örgütleri kurarak , yıkılmakta olan Osmanlının merkez alanında Türkçülüğü hızla örgütlüyorlar ve ayakta kalan eski Osmanlı ahalisinin , Türkçülük bayrağı altında bir araya gelmesi için çalışıyorlardı Rusya’da kurulamayan Hazar devleti ile ,Kafkasya’da kurulamayan Kafkas devleti ve Makedonya’da kurulamayan Balkan devletinin boşluklarını doldurmak üzere, geleceğe yönelik bir Türk devleti tüm bu bölgelerden göç ederek merkeze gelen eski Osmanlı ahalisini kapsayacak bir biçimde , Anadolu yarımadası üzerinde kuruluyordu .Avrupa’dan , Rusya’dan ve Kafkasya ile Orta Asya’dan kovulan Türklerin ;Türkçülerin öncülüğünde dünyanın merkezi bölgesinde yeni bir Türk devleti kurmaları ,Türklüğün tarih sahnesinden silinmesi çabasını önlediği gibi ,Türklere de geleceğe dönük yeni bir ufuk açıyordu .

Anadolu topraklarında verilen ulusal kurtuluş savaşı sırasında , hem Rusya’dan gelen Türkçüler hem de Avrupa’dan gelen Jön-Türkler ,batının emperyalist ordularına karşı sırt sırta savaşmışlar , emperyalizmin merkeze egemen olmasını önledikten sonra ,yeni Türk devletinin kuruluşunda önemli roller almışlardır . Kuvay-ı Milliye’nin öncü kadrosunda , Türkiye Büyük Millet Meclisinin yönetiminde ve daha sonra oluşturulan bakanlıklar ile kamu kurumlarının çoğunda Hem Hazar bölgesinden gelen Türkçüler hem de Avrupa’dan gelen Jön-Türkler önde gelen görevleri üstlenmişler ve çok kısa bir sürede çağdaş bir cumhuriyet devletinin ortaya çıkışında etkili olmuşlardır . Macaristan’dan gelen Türkologlar ile işbirliği yapılarak dünyanın tam ortasında çağdaş bir Türk devleti geçmişin birikimleri üzerine inşa edilmiştir . Türk asıllı olan Macarların Avrupa kıtasının ortalarında 8.ve 10. Yüzyıllar arasında bir Türk imparatorluğu kurması gerçeği dikkate alınarak Budapeşte merkezli Türkoloji biliminden fazlasıyla yararlanılmış ve bu kaynaklardan sağlanan desteklerle , yeni Türk devletinin başkenti Ankara’da ilk yüksek öğrenim kurumu olarak Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi oluşturulmuştur .Yeni kurulan devletin hukuk düzenine kavuşabilmesi için ikinci olarak Ankara Hukuk Fakültesi , gene önde gelen Türkçülerin önderliğinde açılarak cumhuriyetin hukukçularını yetiştirmiştir . Böylece Atatürk’ün kurucu önder olarak ,oluşturduğu Türkiye cumhuriyeti siyasal yapılanmasının arkasında ciddi bir Türkçü birikimin yer alması sağlanmıştır . Rusya’da çıkan Türkçülük ile Avrupa’da gelişen Jön-Türkçülük anavatan Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken , Atatürk’ün yanı başında yerlerini alıyorlar ve sahip oldukları bütün siyasal birikimi bu yeni Türk devletinin gerçeklik kazanması için seferber ediyorlardı . Kurucu önder Atatürk’ün liderliğinde Türkçülük ve Atatürkçülük akımları bir araya gelerek birbirlerini tamamlıyorlardı .

Atatürk daha ulusal kurtuluş savaşı yıllarından başlayarak , Anadolu’yu adım adım gezerken ,nerede bir Türk Ocağı şubesi varsa orada resmi bir ziyaret yaparak çeşitli konuşmalar yapmıştır . Kurtuluş savaşı günlükleri incelendiğinde Atatürk’ün Türk Ocakları örgütlenmesini esas alarak Anadolu ve Rumeli kentlerini teker teker dolaştığı göze çarpmaktadır . Osmanlı İmparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine giden yolda Türk Ocakları önemli bir merkez ve köprü konumu sağlamış ,imparatorluğun kaybı sonrasında çağdaş bir ulus devlete geçişin gerçekleştirilmesinde kurucu önder Atatürk ve kadrosuna önemli katkılar sağlamıştır . Emperylal devletlere karşı güçlü ve büyük bir merkezi devletin oluşturulmasında , Sovyet devrimi sonrasında Sovyetler Birliğinin merkezi coğrafyaya girişinin önlenmesinde Türkiye Cumhuriyeti güçlü bir tampon devlet olarak ortaya çıkmış ve bölge için barış ile güvenlik üreterek savaşların sona ermesini sağlamıştır . Adriyatik’ten Çin seddine ,Finlandiya’dan Kore’ye kadar çok geniş bir alana yayılan Türk dünyasının tam ortasında bağımsız bir Türk devletinin kurulmasında Avrupa,Rusya ve Asya bölgelerinden gelen Türkçülük akımı ve birikiminin son derece önemli etkileri olmuştur . Tarihi ve coğrafyayı iyi bilen Türkçüler ile birlikte hareket eden Atatürk ,merkez ülkede bağımsız Türk devletinin kurarken Türkçülük birikimini en üst düzeyde değerlendirmesini bilerek hareket etmiştir . Türkçülük kongrelerini düzenleyen Türkçü önderlerin Atatürk’ün hükümetlerinde bakan ya da danışman olarak yer alması bu durumu göstermektedir . Yusuf Akçura hem milletvekili hem de Tarih Kurumu kurucu başkanı olarak ,Atatürk’ün yanında yer almıştır .Mahmut Esat Bozkurt, Yusuf Kemal Tengirşek, Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi Türkçü liderler de hem milletvekili hem de bakan olarak gene atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşları olmuştur . Bir anlamda Atatürk’ü yaratan ve onun üzerinden Atatürkçülüğü ,Türk ulusunu ve cumhuriyetini var eden siyasal birikim haline dönüştüren ,tarihten gelen Türkçülük akımı olmuştur . Türkçülük birikimi Türk devletini yaratmış ve Atatürk bu siyasal birikimin kurucu önderi olarak tarih sahnesine çıkmıştır . Böylesine iç içe geçmiş bir birliktelik ,Türkçülük ve Atatürkçülük akımlarını yan yana getirmektedir .

Cumhuriyetin kuruluş yıllarında iç içe geçmiş olan Türkçülük ve Atatürkçülük akımları , daha sonraki aşamada içine girilen soğuk savaş koşullarında birbirinden ayrılmak zorunda kalmıştır . Rusya’da sosyalist bir rejimin kurulması üzerine ,Türkçülük akımı Rusya karşıtı emperyal devletlerin etkisi altına girmiş ve geçmişten gelen Rus düşmanlığı üzerinden bir Sovyet ve sosyalizm karşıtlığına dönüşmüştür . Atatürkçülük ise , daha çok Jön-Türklerin ve Balkan göçmenlerinin etkisiyle , laik devlet bekçiliğine dönüşerek Müslüman millet tabanından uzaklaşmış ve zaman içerisinde bir devlet ve millet karşıtlığı çelişkisine sürüklenmiştir . Aynı devlet ve milletin ulusal çıkarları doğrultusunda kuruluş aşamasında yan yana olan Atatürkçülük ve Türkçülük akımlarının soğuk savaş koşullarında birbirinden uzaklaşmasıyla Türkiye çok şey kaybetmiş ,antiemperyalist çizgide olması gereken Türkçülük akımı anti-sosyalist bir çizgiye kaymış ,Atatürk’ün temel ilkeler olarak belirlediği altı ok anlayışından Türkçülük uzaklaşarak daha milletçi bir yaklaşım ile Müslüman tabanın içinden sağ uca doğru kayma eğilimleri göstermiştir . Atatürkçülük ise , laik kadrolar aracılığı ile Müslüman kitlelerin uzağına taşınmış ,devletçi bir sosyalizmin etkisi altına girerken askeri rejimler üzerinden darbeciliğin simgesi konumuna sürüklenmiştir . Türkiye’yi birlikte yaratan Türkçülük ve Atatürkçülüğün dış müdahaleler ve emperyal politikalar yüzünden karşı karşıya geldiği durumlar olmuş ,Türkçü kadrolar bazen laiklik ilkesi ile ters düşmüş ,Atatürkçü yönetimler ise Müslüman milletin hassasiyetlerinin dışında hareket ederek toplum içinde gerginliklerin yaratılmasına sebep olmuşlardır . Ülke iç savaş amaçlı terör oyunlarına sürüklenirken Türkçü ve Atatürkçü kadrolar karşı siyasal kamplara itilmişler ve iç çatışmalarda birbirleriyle mücadele etmek gibi çok büyük yanlışlara sürüklenmişlerdir .Türk devletini yaratan iki ana akımın karşı karşıya getirilmesiyle , Türk devletinin önce zayıflatılması sağlanmış sonra da bölünme süreci dıştan kumandalı bir biçimde hızlandırılmıştır .

Tarih sahnesine çıkış süreçlerinin ortaya koyduğu gibi , Atatürkçülük ve Türkçülük akımları ilk aşamada emperyalizme karşı Türklerin , Türk boylarının ve sonunda Türk ulusunun kendini koruması ve savunması doğrultusunda gündeme gelmiş olan iki ana siyasal akımdır .Emperyalizmin eskisinden daha güçlü bir biçimde bir anlamda süper emperyalizm olarak dünya uluslarının üzerine küreselleşme maskesi altında saldırdığı yeni dönemde , Atatürkçülük ve Türkçülük akımlarının artık cumhuriyetin kuruluş yıllarında olduğu gibi birlikte ve beraber hareket etmesi gerekmektedir . Solda Atatürkçülük sağda Türkçülük ile Türkiye Cumhuriyetinin bir yerlere gidemeyeceği aksine ,güç kaybederek dağılmaya doğru sürükleneceği son yıllardaki gelişmeler ile doğrulanmıştır .Türk toplumunun sağ kanadının liberal politikalar ile , sol kanadının ise sosyal demokrat görünümlü neo-liberal politikalar ile teslim alınmasının önüne ,ancak eskisi gibi bir Türkçü ve Atatürkçü birlikteliği ile geçilebilecektir .Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalabilmesi için , artık Türkçüler Atatürkçü ,Atatürkçüler de Türkçü bakış açısını anlamak ve bir ulusal dayanışma içerisinde her türlü emperyal dış müdahaleye karşı ortak hareket ederek ciddi anlamda bir vatan savunması yapmak zorundadırlar . Türkiye cumhuriyetinin ayakta kalabilmesi , bütün Türk dünyası için bir bağımsızlık güvencesi olacaktır .