ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : ÇANAKKALE SAVAŞINDA EVİNİ-ÇOCUKLARINI BIRAKIP CEPHEYE GİDEN KAHRAMAN BİR BABA


ÖZEL BÜRO NOTU : ALLAH TÜM ECDADIMIZDAN, ŞEHİT VE GAZİLERİMİZDEN RAZI OLSUN. RABBİM ONLARI MAHŞERİ ALEMDE YÜKSÜZ, SIKINTISIZ CENNETİNE NAİL ETSİN. KABİRLERİ BOL, TOPRAKLARI NUR OLSUN İNŞ. FOTOYA BAKINCA ANLIYORSUNUZ. KAHRAMAN DEDEMİZİN ÜZERİNDE KIYAFET NAMINA BİR PARÇA GİYSİ BİLE YOK AMA VATAN SEVGİSİ GÖĞSÜNDEN FIŞKIRIYOR. BAZEN DÜŞÜNÜYORUZ. ACABA ONLARA LAYIK EVLATLAR OLABİLDİK Mİ DİYE. ONLAR BU DURUMDA BİLE BİR VATAN VERDİLER BİZE. PEKİ BİZ NE YAPIYORUZ ?

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “YİRMİ BEŞ KURUŞ’UN HİKAYESİ !!!! TÜRK İNSANINDAKİ EŞSİZ GÜZELLİK !!!


“YİRMİ BEŞ KURUŞ’UN HİKAYESİ !!!! TÜRK İNSANINDAKİ EŞSİZ GÜZELLİK !!!

Ağlaya ağlaya okuyacağınız, tarihimizden gerçekleri anlatan bir hikaye. Okurken o anı yaşatan bir hikaye. Bu güzel hikayeyi okumadan geçmeyiniz lütfen….

Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalık’taki 9. Tümen’e bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Soma’ya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağ’a sevk edildi. 23. Alay’ın Burhaniye’de bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi. Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi. Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havran’a gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca. Muhtar;

“Burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizintaburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçekten de belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı. Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremit’in çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havran’a sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı. Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti. Bölük kumandanı şöyle anlatıyor:

“Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlar da sönünce ben de gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına:

“Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun?” diye sordum.

“Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…”

“Kim senin evlâtların?”

“Dün bana muhtar, askerler gelecek, sana da misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..”

Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış. O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, buna da “başakçılık” deniyordu. Bu nene de böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. “Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım… Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.

“Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstüne de biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…”

Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı. İçinden tek bir yirmi beş kuruş çıktı. Bana uzattı.

“Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olur mu?..”

Şaşırdım..

Biliyordum ki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..

“Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..!” “Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkale’de, Gazze’de şehit oldu… Bu millet böyle bir millettir… Dün öyleydi… Kim ne derse desin, bugün de öyle…

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : BU VATAN NE BEDELLER İLE KURULDU /// İŞTE 1919 YILINDAN BİR ANI !!!!


Bir hanım efendi diyor ki;

1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim. Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar. Biri avukatmış. Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum. Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığı altında sabahlara kadar oyalar övüyor, çeyizler hazırlıyordum. Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı. (Ayşenin kocası avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, cami önlerinden tabut yaşayarak karnını doyuruyormuş. ) dediler. Alt üst oldum. Babam götürdün, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu. Yıkıldım…

Nişanı atıp, ayrıldık. Aradan 5 yıl geçti. Evlenmiştim, bir de çocuğum olmuştu. 1924 yılıydı. Artık ülkemiz özgürdü. Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona. Oğlum yanındaydı. Beni görünce titredi ve ceketini düğmeledi. Saygı göstererek durdu önümde. Vaktiniz varsa bir çay ikram etmek isterim, dedi. Olur, dedim. Bir büroya gittik. Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda da adı yazıyordu. İçerde yardımcıları çalışıyordu. Siz gerçekten avukat mısınız?, dedim. Evet, dedi. Peki avukatsınız da neden camii çinilerinden tabut taşıyordunuz?, diye sordum. Durdu, başı öne eğildi. Beni affedin, dedi. İstanbul işgal altındaydı. Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu. Her şeyi didik didik arıyorlardı. Biz de Anadolu’ya, Milli kuvvetlere ancak, cenaze süsü vererek tabutlarda silah kaçırıyorduk. Bu ülke için hayati bir işti.

Bunu size söyleyemezdim…

BU VATANI CANLARINI VE AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : “Baloya gidip vals de yapsanız, kuvvacı kalpağı da taksanız; Atatürk maskesi size ağır gelir, taşıyamazsınız”


ADNAN İSLAMOĞULLARI : “Baloya gidip vals de yapsanız, kuvvacı kalpağı da taksanız; Atatürk maskesi size ağır gelir, taşıyamazsınız”

Yeniçağ yazarı Adnan İslamoğulları AKP ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Atatürkçü” oylara yönelik olarak değişen politikasını değerlendirdi.

İslamoğulları, “Salıncakta da sallansanız, V yaka süeter de giyseniz, smokin giyip papyon da taksanız, bir tren vagonunun penceresine kollarınızı dayayarak fotograf da verseniz, hatta bir tarla bulup kargaları da kovalasanız, baloya gidip vals de yapsanız, kuvvacı kalpağı taksanız başınıza Atatürk maskesi size ağır gelir, taşıyamazsınız” dedi.

İslamoğulları’nın “Atatürk maskesi size ağır gelir, taşıyamazsınız…” başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:

Bugüne kadar kaç maske taktınız, sayamadık, tâkâtimiz yetmedi saymaya. Biz yorulduk maskelerinizi saymaya, siz değiştirmeğe yorulmadınız, biz utandık zaman zaman maskelerinizi görmeye, siz değiştirmekten içtinâb etmediniz. Biz “Bu sondur, bundan fazla da maskeleri olamaz” dedik, ümit etmek istedik sizin adınıza, ama siz maskelerinizin yanında kostüm de değiştirdiniz…

Hep bir maske vardı. yüzünüzde, gerçek yüzünüzü hep saklamak istediniz, gerçek yüzünüzle çıkamadınız kendi ülkenizin insanlarının önüne…

Kim bilir, belki de. bir gerçek yüzünüz yok sizin, biz yalnızca bir yüzünüz olduğunu düşündük hep ve sakladınız sandık, belki de burada yanıldık, sizin gerçek bir yüzünüz yok belki de…

“Değiştik” dediniz, “Gömleğimizi çıkardık” dediniz, “Demokrasi” dediniz, “İnsan hakları” dediniz, “Yetim hakkı” dediniz, “Fırat’ın kenarındaki koyun” dediniz, “Allah korkusu” dediniz, “Peygamber ahlâkı” dediniz, “Ömer adâleti” dediniz, o kadar çok şey dediniz ki…

Değişmediniz…

Gömleğinizi çıkarmadınız. Demokrasiye hiç inanmadınız. İnsan hakları yalnızca sizin için vardı. Yetimin hakkına komisyon diye fetvalar verdiniz. Fırat’ın kenarındaki koyunu kurtlar kaptı ama sizin umurunuzda olmadı. Allah korkunuz nev i şahsınıza münhasır. Paygamber ahlâkı dediniz, akrabayı kollama ayetlerini akrabayı kayırmaya dönüştürdünüz. Ömer adaleti değil camiyi yıkmıştı, siz camiyi değil adâleti yıktınız. O kadar çok yanlış yaptınız ki!..

Cumhuriyetle olan hesaplaşmanız hiç bitmedi…

“Doksan yıllık reklâm arası” dediniz…

“Beğenseniz de beğenmeseniz de yeni devlet kuruyoruz” dediniz…

“İki ayyaş” dediniz…

“Keşke Yunan kazansaydı” dedi, sarayınızda sofranıza otırttuğunuz. meczuplarınız…

Zübeyde Hanım’a olmadık hakaretler edilmesine göz yumdunuz…

“Olmasaydın da olurduk” şeklinde tam sayfa ahlâksız ilanlar verildi havuzunuzun gazetelerinde…

Ne oldu şimdi?

Ne değişti?

Ne değişti de, ne oldu da birdenbire kendinize yeni maske taktınız?

Fakat bu kez öyle bir maske taktınız ki, size bile ağır gelecek o maske… Bu kez öyle bir maske taktınız ki, ardındaki yüzü gösterecek, saklamayacak o yüzü, yüzünüzü…

Salıncakta da sallansanız, V yaka süeter de giyseniz, smokin giyip papyon da taksanız, bir tren vagonunun penceresine kollarınızı dayayarak fotograf da verseniz, hatta bir tarla bulup kargaları da kovalasanız, baloya gidip vals de yapsanız, kuvvacı kalpağı taksanız başınıza…

Ve hatta…

Beyaz leblebi ile rakı. içip zeybek de oynasanız Atatürk maskesi size ağır gelir, taşıyamazsınız. Cumhuriyet size ağır gelir sindiremezsiniz…

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : OSMANLI VE TÜRKİYE UZMANI ALMAN YAZAR KLAUS, KREISER’İ N KALEMİNDEN “ATATÜRK”


KİTAP HAKKINDA

Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı bugüne kadar yerli ve yabancı birçok yazar tarafından anlatıldı bize. Osmanlı ve Türkiye tarihinin uluslararası düzeyde önemli uzmanlarından Klaus Kreiser’in çalışması, bu yığın içinde, öncelikle malzemesinin zenginliği, konuya hâkimiyeti, onlardan da önce soğukkanlılığıyla bunlar arasında ayırt edilecektir. Hamasi övgücülükten de, muhalif anlatıların keskinliğinden de uzak bir biyografi, elinizdeki. Büyük hükümler vermekten ziyade alçak sesle ve sakin konuşan, zamana ve insana dürüst bir ilgiyle bakan, nükteli, ferah bir anlatı. Yazarın deyişiyle asıl amacı, Mustafa Kemal’i tarihsel bağlamı içinde anlatmaktır. Klaus Kreiser, Atatürk’ün yaşam çizgisini "önceleri asker ve kendisini ulusal iradenin cisimleşmiş hali olarak gören bir siyaset adamı… daha sonraları ise dini ve dili, hukuku ve tarih anlayışını, kılık kıyafeti ve müziği derinden değiştirmek isteyen bir kültür devrimcisi…" olarak ele alıyor. "Atatürk’ün rejimi"ni, ağır bir "talim-terbiye diktatörlüğü" olarak tanımlıyor – yine de, iki dünya savaşı arasının diktatörlük rejimlerinden farklı bir rejim olarak tasnif ediyor. "Başöğretmen"in otoriter-karizmatik söyleminin, dinleyicilerinin "aklını başından almayı" hedefleyen bir hitabet olmadığını not ederken de benzer bir ayrım yapıyor Kreiser.
Almanya’da kısa sürede ikinci baskısı yapılan kitap, öğrenciler için de araştırmacılar için de başvuru kaynağı niteliğindedir. Bu titiz biyografi, bize modern Türkiye’nin tarihini ve Atatürk kültünü yeniden düşünme fırsatı veriyor.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI /// Hüseyin MÜMTAZ : TOPAL OSMAN VE PONTUS


Hüseyin MÜMTAZ : TOPAL OSMAN VE PONTUS

Giresunlu bir eski Milli Savunma Bakanı, İstanbul seçimleri ile ilgili olarak; “Bir kez daha bu millet için ne yapılması gerekiyorsa elbette hemşehrilerimiz onu yapmaya hazır. Topal Osman Ağa’mız ne yapmışsa, Pontuslulara karşı hangi mücadeleyi vermişse, onların bu topraklarda tekrar yeşermemesi, hayat bulmaması için işgal edilmemesi için hangi mücadeleyi vermişse, hangi yaklaşımla, kahramanlık duygularıyla hareket etmişse şimdi Giresunlular da Topal Osman Ağa’nın torunları da yine aynı amacı, aynı hain projeyi ortadan kaldırmak için bu mücadeleyi verecek inşallah” demiş.

İyi demiş.

Duyarlığına hayranım.

Ama aynı “Topal Osman ve Pontus ciddiyeti”ni neden daha önce çok önemli başka iki yerde daha göstermediğini hayli merak ediyorum.

Bir;

“Belediye Başkanı” Topal Osman Ağa’nın, “harap olduğu için altında oynayan çocukların üzerine yıkılacağı endişesiyle” 1922’de yıktırdığı Giresun merkezdeki Metamorfoz Kilisesi Çan Kulesi’nin, “Saat Kulesi” kılığında iki yıl önce şehrin en göz önündeki noktasına dikilmiş olmasına neden çıt çıkarmadığını…

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2016/04/22/giresunda-tarihin-inceldigi-yer/

Ve iki;

Tirebolu çıkışındaki tünele yapımcı firma tarafından yıllar önce “Kilise Burnu” adının verilmesini görmezden gelmesinin nedenini merak ediyorum.

Olmayan kilisenin burnu mu olurmuş?

LİNK : http://ahmetdursun374.blogcu.com/giresun-olmayan-kilisenin-zangocu/1212786

Bizzat Giresun şehrinin; kendi “çarpıtılmış tarihinin” doğrusunu aradığının farkında mı acaba vekil bey?

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2015/07/22/giresun-tarihini-ariyor/

Topal Osman “Kuvvacı” idi.

Ama “Kuvva-i Milliye”ci.

İzmir’in işgalinden sonra Anadolu’daki ilk miting, Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs günü Giresun’da düzenlenmiştir. Şehirde Belediye Reisi Osman Ağa’nın önderliğinde işgal protesto edilmiş; Amerika, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya gönderilmek üzere protesto mektupları yazılmıştır. Giresunlular ayrıca İstanbul’a gönderdikleri telgrafta; al bayrağın göklerde dalgalanmasının devam etmesi ve Yunan işgaline boyun eğilmemesini istemişlerdir.

Tarihin sadece Giresun’da değil, sadece bir olayda değil, her kıyıda/köşede ve her olayda doğru okunması gerekir.

Çan Kulesi yıkılacak mı;

Tünelin adı değişecek mi vekil bey ?

ATATÜRK VE TÜRK MİLLİYETÇİLERİ DOSYASI : Türkiye’de fotoğrafı konmadı. Avrupa’da Atatürklü 100. yıl parası


Türkiye’de fotoğrafı konmadı… Avrupa’da Atatürklü 100. yıl parası

Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının yıl dönümü için darphanenin bastığı hatıra parasında Atatürk yer almamıştı. Avrupa’da özel bir firmada 19 Mayıs 1919’un 100. yılı anısına bastırılan hatıra Euro’da ise kalpaklı Atatürk fotoğrafı ve Bandırma Vapuru’nun görseli yer aldı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışının 100. Yıl Dönümü için Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı Darphane’nin bastırdığı para çok tartışılmıştı.

Hatıra parada Atatürk yoktu. Sadece Bandırma Vapuru’nun görseli kullanılmıştı.

Sözcü’de yer alan habere göre, Avrupa’da özel bir firma da 19 Mayıs’ın 100’üncü yılı anısına bir hatıra Euro bastırdı. Hazırlanan Euro’da hem Atatürk hem de Bandırma vapuru yer aldı.