TSK DOSYASI : ASKERLER 600 SUBAYI KADROSUZLUK GEREKÇESİYLE TOPLUCA EMEKLİ EDİLEN TSK İÇİN BÖYLE DİYOR…


ASKERLER 600 SUBAYI KADROSUZLUK GEREKÇESİYLE TOPLUCA EMEKLİ EDİLEN TSK İÇİN BÖYLE DİYOR…

Sosyal medyadan, ülkemizdeki ileri demokrasi nedeniyle anonim kalmasını istediğim bir emekli subaya aittir.

Yazım özneleri askerler olunca bazı arkadaşlara sıkıcı gelebilir ancak ana fikri kurumlar arası koordinasyonun liyakatin mesleki ve insani birçok değerin hiçe sayılarak ülkenin nasıl yönetildiğinin daha doğrusu yönetilemediğinin bir özeti aslında.

Medya ve basında son yüksek askeri şura kararları ile Kara Kuvvetleri Komutanlığından altı yüz Albay rütbesindeki personelin kadrosuzluk nedeniyle emekli edildiği bilgisi yer aldı. Emekli bir subay olarak yaptığım bire bir görüşmelerden de kadrosuzluk nedeniyle basında yer alan rakamlara yakın sayıda Albayın emekli edildiği bilgisine ulaştım. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra fetö terör örgütü ile irtibatlı yaklaşık dört bin subayın ihraç edildiği Kara Kuvvetleri Komutanlığında personel eksikliği yaşanırken emekliliklerin kadrosuzluğa dayandırılması bana biraz manidar geldi.

Emeklilikleri atamalar ile birlikte değerlendirdiğimde ilginç olduğu kadar düşündürücü bir tablo ortaya çıkıyor. Kadrosuzluk nedeniyle emekliye sevk edilen bir kısım personelin bir buçuk ay önce yapılan atamalarla yeni görev yerlerine katıldığını da biliyoruz.

Kara Kuvvetleri Komutanlığında en önemli görev yerlerinden birisi olan Alay Komutanlığına atanan ve bir gün önce sancak devir teslim töreni ile Alay Sancağını teslim alan bir Alay Komutanının emekli edilme gerekçesi ne olabilir?

Kritik bir görev yerinden seçilerek başka bir kritik görev yeri olan Bölge Başkanlığına atanan albayın emekliye sevk edilmesinin mantığı var mıdır?

Atamalarda Kıbrıs’a atanarak görev yerlerine katılan ve son şura kararları ile emekliye sevk edilen Albaylar nedeniyle oluşan kamu zararı için ne söylenebilir?

Sicil sıralamasında kendilerinden sonrakiler göreve devam ettirilirken devrelerinin ilk sıralarında yer alan Albayların emekli edilmesinde hangi kriterler dikkate alınmıştır?

Kişisel olarak incelendiğinde buna benzer kişileri rencide edici birçok örneği vermek mümkün. Bunun yanı sıra atama gören personelden eşlerinin atamasını yaptıran evini kiralayan eşyalarını taşıtan ücretlerini ödeyerek özel okula çocuklarının kayıtlarını yaptıranların mağduriyetleri vicdanları ne kadar yaralamıştır merak ediyorum.

İşin daha enteresan tarafı ise emekliye sevk edilen kişilerin yaklaşık yarısı normal şartlarda çalışma süreleri nedeniyle değerlendirmeye alınmaması gereken yani normal şartlar altında emekli edilmemesi gerekenlerden oluşuyor. Diğer bir ifadeyle yirmi sekiz çalışma yılını doldurmayan dolayısıyla süre uzatma değerlendirmesine girmemesi gereken yaklaşık üç yüz Albay kadrosuzluk nedeniyle emekli edilmiş. Söz konusu personelin kaldıkları bu muamele karşısında neler hissedebileceği ailesine ve çevresindekilere bunu nasıl izah edeceği hiç akıllara gelmiş midir acaba. Ne hissediyorlar bilemiyorum ama bu zamanda ve bu şekilde Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) kadrosuzluk gerekçesiyle emekliye sevk edilmek bu arkadaşlarımız için bir ONUR ve GURUR vesilesidir diye düşünüyorum.

Taşları yerinden oynatılmış bir orduda personel arasındaki ilişkilerin nasıl olacağını tahmin edebiliyor musunuz. Emekli edilenlerin göreve devam edenler hakkında (Hangi cemaate üyeler acaba) veya göreve devam edenlerin emekliler hakkında (Fetöcümüy dü acaba) neler düşündüğünü veya hissettiğini söylemeye gerek var mı. Kader birliği yapan insanların oluşturduğu bir orduda personelin birbirlerine şüphe ile bakması kabul edilebilir mi. Çalışanlar arasında önümüzdeki yıl yarbay binbaşı ve astsubaylar da kadrosuzluk nedeniyle emekli edilecekmiş söylentisi almış başını gidiyor. Çalıştığı kurumda geleceği hakkında endişeleri olan insanlardan görevleri gereği gerektiğinde ölmelerini beklemek ve istemek gibi bir hakkınız olabilir mi?

TSK subay kadrolarının sınıf ve rütbelere göre belirlenerek buna göre personel temini ve yetiştirilmesi teknik bir konudur. Daha önceki yıllarda günün görev ihtiyaçları dikkate alınarak planlamaların aksine uygulamalar yapılmışsa da personelin sistem içinde kullanılması sağlanarak mağduriyetlerin asgari seviyede olması hep ön planda tutulmuştur. Bu uygulamada ise akla zarar mağduriyetlerin yanı sıra ödenen harcırahlar nedeniyle kamu zararı da söz konusudur. Bu konuların haksız yere emekliye sevk edilerek mağduriyet yaşayan personel tarafından yargıya taşınması gerektiğine inanıyorum.

Şahit olunan uygulamalar bize Kara Kuvvetleri Komutanlığının görev ihtiyaçları ile hareket ederken Milli Savunma Bakanlığının ise bilmediğimiz ancak tahmin edebildiğimiz siyasi ve ideolojik düşüncelerle hareket ettiğini gösteriyor. Yanılıyor olabilirim ama birimler arasındaki dikkat çekici farklı hatta birbirine tamamen zıt uygulamalar TSK personelinin MSB’lığı içindeki bir birim vasıtasıyla değerlendirilerek eski personelin zaman içinde tasfiye edildiği izlenimini veriyor bana. Bir şekilde zamanında az veya çok Fetö terör örgütü bu ile iltisaklı ve irtibatlı olduğu tespit edilen ancak haklarında yasal işlem yapılamayan personelin tasfiye edilmesi makul görülebilir ki bu durumdaki personel kadrosuzluk nedeniyle emekli edilenler içinde öğrenebildiğim kadarıyla dikkate alınmayacak sayıdadır. Bu da kadrosuzluktan emekliliklerin terör örgütü şüphesi ile değil ağırlıklı olarak başka gerekçelerle yapıldığının en açık bir göstergesidir.

Başta Akit gazetesi olmak üzere yandaş basın ve medyada son günlerde tabur ve daha üst birlik ve karargahlarda imam/din işleri subayı görevlendirilmesi konusu gündeme getirilmeye başlandı. Yine sosyal medyada bu teşkilatlanma ile ilgili kanuna dair bir metin dolaşıyor. (Yazım hataları nedeniyle bu belgenin doğru olduğunu düşünmemekle birlikte yakın zamanda çıkarılacağına da inanıyorum. ) Halen geçerli midir bilmiyorum ama TSK’da ihtiyaca binaen yeni bir kadro açılacağı zaman kadro tavanını aşmamak gerekçesiyle başka sınıflara ait kadrolardan tasarruf edilir. Halen bu uygulama geçerli ise tasfiye şeklindeki emekliliklerin bu konuyla ilgili olabileceğini imam ve din işleri subayları için kadro oluşturma hazırlığı olabileceğini düşünüyorum. (Görevde olduğum yıllarda belli seviyenin üstündeki karargahlarda seferde atama yapılacak şekilde Din İşleri Subayı kadrosunun olduğunu da belirtmek isterim. )

Askeri öğrencilik dâhil otuz yedi yıl hizmet ettiğim TSK’de dine saygısızlık yapıldığını dini vecibelerini yerine getiren dindar personele farklı davranıldığına şahit olmadım. Büyüklüğüne bağlı olarak hemen hemen her birliğinde cami veya mescit bulunan ramazan aylarında sahur ve iftar yemeklerinin özellikle düzenli bir şekilde yenmesi için çaba gösterilen her yemekte Tanrı’nın adı zikredilerek yemek duası okunan eğitim yılı açılışlarında kazasız ve belasız bir eğitim yılı olması nedeniyle birçok birliğinde kurban kesilen dini bayramlaşmaların aksatılmadan yapılması için her türlü tedbiri alan bir TSK’den bahsediyorum. Komutanlık Bölge Başkanlığı görevlerim dâhil çalıştığım yıllarda böyle bir kadro ve personeline hiç ihtiyaç duymadım. Bugün de ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Ama iktidarın yapmak istedikleri ve TSK’ni getirmek istedikleri noktayı düşünerek gerçekten üzülüyorum.

Geçen günlerde liglerden küme düşmenin kaldırılması ile ilgili yaptığım bir paylaşımımı memleketin çivileri çıkmış sonumuz hayırlı olur inşallah şeklinde sonlandırmıştım. Gerçekten içinde bulunduğumuz durum bu. Hatta ortada yerinden çıkacak çivi bile kalmamış dense yeridir. Çivileri çıkmış bir yapının altında kalmamız umarım an meselesi değildir.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri : Hiroo Onoda


II. Dünya Savaşı Bittikten Sonra 30 Yıl Daha Savaşmaya Devam Eden Japon Askeri : Hiroo Onoda

Düşünsenize; II. Dünya Savaşı’nda bir askersiniz. Savaş bitiyor ama savaşın bittiğinden 30 yıl haberiniz olmuyor ve savaşmaya devam ediyorsunuz. İşte Hiroo Onoda’nın böyle ilginç bir hikayesi var.

onoda ikinci dünya savaşına kadar çeşitli işlerde çalışıp sıradan bir yaşam sürüyordu, ta ki 1944 yılına kadar…26 aralık 1944 tarihinde 2. dünya savaşında ülkesine yardım etmek için filipinler’deki lubang adası’na gönderildi.

onoda, japon askeri istihbaratına bağlı nakano (bkz: nakano school) okulunda, futamata adı verilen komando sınıfında yer aldı ve gerilla taktikleri ile hayatta kalma konularında uzmanlaştı.

hiroo’nun komutanından aldı emirler kısa ve netti:

– adadaki düşman aktivitelerini durdurmaya yönelik her şeyi yapacak.
– yakalanmayacak, gerekirse kendi canını alacak.

hiroo adaya vardığında oraya daha önce gönderilmiş askerler ile birlikte savaşıyordu fakat günden güne sayıları azalıyordu. birçoğu ölüyor ya da yakalanıyordu.

gerçekler onoda’nın yüzüne vurduğunda sadece 4 kişi kalmışlardı. bu şekilde aktif olarak savaşmaları çok zordu çünkü 4-5 günde bir yer değiştiriyorlardı. yemek için avlanmak zorundaydılar.

onoda bunları gördü ve adamlarını dağlara çıkardı. bölgede çok yağış olduğu için dağlara kimse uğramıyordu, bu da onlara uzun süreli bir kamp yeri kurmaya imkan sağlayacaktı.

üzerinden bir hayli zaman geçmiş ve 4 kişi hayatta kalma mücadelesi vermeye devam ediyordu. tabi bu esnada savaş biteli 4 yıl olmuş, tekrardan barış sağlanmıştı. o yıllarda iletişim kısıtlı olduğu için japonlar ve amerikalılar, pasifik’te ulaşılamayan kişiler olacağını tahmin ederek, onoda’nın bulunduğu ada gibi birçok yere savaşın bittiğine dair broşürler attırmıştı. onoda’da broşürleri görmüş fakat bunların amerika’nın bir oyunu olduğunu düşünerek inanmamıştı.

yıllar zorlukla geçerken, 4 kişiden akatsu’nun teslim olması ile birlikte ekibin sayıları üçe düşmüştü. onoda ve arkadaşları akatsu’yu teslim olurken görmüş ve düşmanın onu sıcak karşılamasından dolayı akatsu’nun düşmanla anlaşma yaptığı sonucuna varmıştı.
teslim olduktan sonra akatsu, aslında savaşın yıllar önce bittiğini öğrenmiş ve onoda ile kalanlardan yetkililere bahsedince, yetkililer durumu çözmek için seferber olmuşlardı.

yapılan onca denemeye karşılık onoda ve arkadaşları bunlara inanmamaya devam ediyordu.
hatta adanın çevresinde dolaşan bir uçak kalan askerlerin arkadaşlarından gelen mektuplar ile fotoğrafları adaya atmış fakat onoda bunların düşmanın akıllıca planlanmış bir oyunu olduğu düşünmüştü.

tarih 1954 yılını gösterdiğinde ekipten shimada vurularak öldürülür. bundan 7 gün sonra adanın çevresine yerleştirilen hoparlörlerden geriye kalan iki kişi onoda ve kazuka için yayın yapılmaya başlanır. “onoda, kazuka savaş bitti!”

onoda bunun açıkça bir amerikan oyunu olduğunu düşünüyordu çünkü arkadaşları shimada, lokal polis tarafından vurularak öldürülmüştür.

fakat bunlara rağmen onoda ve kazuka, bir gün japonların adaya geri gelip kontrolü amerikalılardan alacaklarını düşünmeye devam ediyordu.

bu esnada yıllar geçer ve onoda ile kazuka hala yakalanamamıştır. pirinç tarlalarını yakmak gibi küçük aktiviteler ile gerilla savaşına devam ediyorlardır. filipinliler ve japonlar ise onoda ve kazuka’ya savaşın bittiğini anlatmaya çalışıyorlardır fakat yaptıkları hiçbir şey onoda’ya savaşın bittiğini inandıramıyordur.

bir seferinde onoda’nın öz kardeşi japonya’dan gelerek hoparlörlerden konuşur, onoda’ya pes etmesini söyler. o esnada onoda bulunduğu mesafeden kardeşinin yüzünü seçemiyordu ve bunun da bir oyun olduğunu, amerikalıların kurnazlık konusunda kendilerini aştığını düşünüyordu. onoda, sesi birebir kardeşine benzeyen başka bir japon’u getirip zorla konuşturduklarına inanmıştı.

onoda’nın düşüncesine göre; japonya asla son kişi ölene kadar teslim olmayacaktı ve hala yaşayan bir japon olduğuna göre savaş devam ediyordu.

1965 yılında onoda ve kazuka pekin’den gelecek raporları dinlemek için bir radyo çaldılar. işin garibi bu ikili zihinlerinde halen 1945 yılında sıkışıp kalmıştı ve hala radyodan askeri konuşmaları duyacaklarını düşünüyorlardı. ikili radyoyu açtığında at yarışları gibi şeyleri dinlediler ama hala bunların hala bir oyun olduğunu düşünüyorlardı. *

yıllar geçiyor ve kazuka ile onoda’nın savaşı devam ediyordu. bir gün bölgede bulunan pirinç yığınlarını yakmaya karar verdiler ve tarih ekim 1972’yi gösteriyordu. savaşın biteli 27 yıl olmuş, bütün düzen değişmişti. yapacakları bu eylem aslında büyük bir hataydı çünkü polis devriyesi yakınlardaydı. eylemi yaparlarken polis kazuka’yı iki kere vurdu ve kazuka öldü.

yıl 1974 olduğunda onoda adada tek başına yaşamaya devam ediyordu ve burada ölmeye hazırdı. cephanesi gitgide azalıyordu ve açlık yaşamının bir parçası olmuştu. ateş yakmak için barut kullanıyor, eski lastikler ile bambu parçalarından kendine kıyafet ve barınak yapıyordu. çürüyen giyeceklerini bambudan yaptığı yamalar ile yamalıyordu.

aynı yıl ormanda bir çadırda tek başına yaşayan genç bir öğrenci olan suzuki ile karşılaştı. suzuki japonya’dan ayrılmış ve dünyayı gezmek için yola çıkmış genç bir üniversiteliydi.

bu ikili geçen süre içinde arkadaş oldular ve suzuki onoda’ya her şeyi anlattı. onoda halen inanmıyordu ve inanmasının tek yolunun onu bu göreve atayan binbaşı taniguchi’nin gelip emir vermesi olduğu söylüyordu.

suzuki ordan ayrıldı ve binbaşı yoşimi taniguchi’yi bulacağına söz verdi. yaptıda…

9 mart 1974 yılında, üstü başı paramparça olan onoda, taniguchi’yi tanır tanımaz selama durdu: “teğmen onoda göreve hazır, komutanım" arisaka’99 model tüfeğini ve yalnızca 500 adet kalan mermisiyle birkaç el bombasını komutana teslim etti.

böylece 10 mart 1974’te saat 15:00’de binbaşı yoşimi taniguchi’nin emriyle teğmen onoda’nın ikinci dünya savaşı sona ermiş oldu. 23 yaşında savaşa katılan onoda teslim olduğunda tam 52 yaşındaydı.

suzuki ve onoda yıllar boyu arkadaş kaldılar,

onoda sağlığına kavuştuktan sonra no surrender: my thirty-year war adında bir otobiyografi yazmıştır. sonrasında evlenip brazilya’ya taşınmıştır. bir gün haberlerde japon bir gencin ailesi tarafından öldürüldüğünü okuyunca ülkesine dönüp “onoda doğa okulu” adında bir okul kurarak gençlere doğa konusunda eğitim vermeye başlamıştır.

2014 yılında da 92 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşamını yitirir.

2. DÜNYA SAVAŞI DOSYASI : İkinci Dünya Savaşı Sonrasında SSCB’nin Engelli Askerlere Uyguladığı Muamele


İkinci Dünya Savaşı Sonrasında SSCB’nin Engelli Askerlere Uyguladığı Muamele

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ölenlerin yanında birçok asker de sakat kaldı. Onların akıbetine dair üzücü bir yazı.

ikinci dünya savaşı sonunda sovyetler birliği, -asker ve sivil- toplamda 27 milyon vatandaşını kaybetti. asıl dram ise önemsenmeyen yaralı sayılarında yatıyordu. savaş, arkasında sayısız dul, yetim ve engelli insan bıraktı. petersburg’daki askeri tıp müzesi’ne göre, 46 milyon 250 bin sovyet vatandaşı yaralandı. bu sayının yaklaşık 10 milyonu çeşitli engellilik biçimleriyle cepheden geri döndü. toplam 775 bin kafa travması, 155 bin bir göz kayıbı, 54 bin kör, 3 milyon tek el/kol kaybı, her iki elini/kolunu kaybeden sayısı ise 1.1 milyon.

bunların içinde en şanssızları ise stalin’in samavar (samovar) lakabı taktığı, en az iki bacağı kopmuş olan askerlerdi. stalin onlara samavar (semaver) diyordu çünkü onları bacakları yok, sabit, işlevsiz, ancak kaynadığında gürültü çıkaran semavere benzetiyordu. kısacası topluma zararlı boş beleş insanlar olarak görüyordu. bu askerler savaştan ağır travmalar almış ve artık iş gücüne katkısı olmayan dilenciler haline gelmişlerdi. sürekli sscb ve savaş karşıtlığı yapıyor, gençleri askerlikten soğutuyor, halkı yönetime karşı dolduruyorlardı. haksız da değillerdi ama bu durum stalin’in hoşuna gitmemişti. o yüzden hepsinin toplanmasına karar verdi.

savaş öncesi sscb’de hali hazırda "antisosyal, parazit unsurlara karşı mücadele" adında bir kanun vardı. stalin, savaş sonrası bizim tabirimizle bu kanuna ek olarak bir kanun hükmünde kararname çıkardı ve bu parazit tabir edilen kitleye engellileri de ekledi. tüm büyük şehirlerde aynı gün büyük bir toplama operasyonu gerçekleştirildi. bu kanuna göre iş gücüne katkısı olmayan engelli insanlar, köyde yaşayamadığı için izinsiz büyük şehire göç edenler, engelli yetimler vb. birçok insan, parazit oldukları gerekçesiyle toplatılarak çeşitli bölgelere sürüldüler. çok azı akrabaları bulunarak evlerine gönderildi, diğerleri ise kamplarda öldü. bazılarının vurulduğuna dair kanıtlar var.

stalin, başta sibirya olmak üzere merkez şehirlerden uzak bölgelere "engelli gazi ve işçi bakım evleri" adı altında merkezler kurdurdu. merkez derken kafanızda yanlış bir imaj oluşmasın. eski kiliseler ve ahırlar revize edilerek kapılarına bakım evi yazıldı. 300.000 gazi bu bölgelere gönderildi. bu merkezlerin fonları öyle düşüktü ki haftalarca patatesten başka bir şey pişmediği olurdu. en meşhurlarından birisi valaam adasında olandır:

valaam

bu adanın tarihinde çok acıklı bir olay vardır. sscb’de ikinci dünya savaşı sonrası milyonlarca savaş gazisi stalin’e göre işlevsiz oldukları gerekçesiyle kuzeydeki ücra köşelere sürülmüşlerdir. asıl…

ekşi sözlük

bu engelliler evi adı verilen mekanların ayarı çalışma kampı ile akıl hastanesi ayarındaydı. özellikle valaam’da bulunan merkeze izinsiz kimse girip çıkamıyordu. medeniyetten uzak, zorlu doğa ve iklim koşullarına sahip lojistik sorunların sıkça yaşandığı bir adaydı. henüz ilk aylarda bir sürü gazi hayatını soğuktan (hipotermi) kaybetmişti zira iki kolu ve bacağı olmayan insanları hava alsın diye dışarı çıkarıp nasıl oluyorsa unutuyorlardı. gözden ırak gönülden ırak derken arada nice gaziyi hiç ettiler. sscb tarihçisi yevgeny kuznetsov’un valaam’dan notlar adlı çalışmasında konuyla ilgili kan donduran bir sürü detayı öğrenebilirsiniz.

en şeytani bulduğum yöntemlerden birisi ise kgb’nin bu kanuna karşı çıkan engellileri toplamak için el altından bir çeşit engelli derneği kurması ve üye olan herkesi bir gecede infaz etmesidir. en meşhuru günümüz özbekistan’ında kurulmuş bir dernekti ve bine yakın üyesi vardı. buna mukabil engelli yakınları da toplantıya katılmıştı. hepsini o mekanda kıstırıp taradıktan sonra yakmışlardı. tabi ki bunların hepsi kaydı kuydu olan vakalar değil. bir çoğu görgü tanıkları ve gizliden gizliye kayıt tutan kişilerden kalanlar. gerçi resmi kayıt yok derken valaam gibi birçok merkezin kayıtları mevcut. sadece bu merkezlerde yapılan o***** çocukluğuna dair çok az rapor mevcut.

gennady dobrov, bu insanların portrelerini çizip yıllarca sakladı. ancak sscb’nin son yıllarında sergileyebildi. yevgeny kuznetsov burada olanları uzunca yıllar araştırdıktan sonra ancak sscb sonrası yayınlayabildi. akrabaları sağ fakat kamplara kapatıldıkları için yakınlarına ulaşamayarak orada ölen nice acı hayat hikayesi bir ressamın bir kaç parça eskiziyle ortaya çıktı. stalin’in ellerinde sadece savaşta ölen milyonların kanı değil, savaş sonrası sonsuz acılara sürüklediği insanların ahı da var.

konuya dair rusça bir belgesel

VİDEO LİNK : https://youtu.be/QhXI2Su1gHY

TSK DOSYASI : Dindar bir subayın şehadeti ve ASKERLİKTE DİNSEL MOTİFLER VE ÜNİFORMALARIN GLOBAL BOYUTTAKİ ZARARLARI


ÖZEL BÜRO NOTU : DEĞERLİ YURTSEVERLER BUGÜN ÇOKTANDIR ÜZERİNDE DÜŞÜNDÜĞÜMÜZ BİR KONUYU GÜNDEME GETİRMEK İSTİYORUZ. ASKERLİK MESLEĞİNDE DİN MEVHUMU VE DİNSEL MOTİFLERİN ÜNİFORMALARDA KULLANILMASI KONUSU. ANCAK HEMEN ÖNYARGILI KİŞİLER BİZİ HAŞLAMADAN BELİRTELİM ÇÜNKÜ YORUMUMUZUN SONUNDA BAZI ERKEN KALKAN ÇAKMA YURTSEVERLER HEMEN BİZİ ASKER VE TSK DÜŞMANLIĞI İLE YADA DİNSİZLİKLE İTHAM EDECEKLER. YORUMU DA KISA TUTACAĞIZ. ÇÜNKÜ LAFIN TAMAMI APTALA ANLATILIR. (SÖZÜMÜZ MECLİSTEN DIŞARI). BİZ SADECE BU KONUDAKİ DÜŞÜNCEMİZİ İLETECEĞİZ. BİR KERE TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ YANİ TSK DİNİ EMİRLERLE YÖNETİLMEYEN BELİRLİ BİR HİYERARŞİSİ, DİSİPLİNİ, TÖRESİ, İÇ YAPISI, DİNAMİKLERİ VE KURALLARI OLAN 5,000 YILLIK BİR KURUM. TSK’NIN ATİLLA ZAMANINDAKİ HALİNDE BİLE ORDU İÇİNDE GEÇERLİ YEGANE ŞEY EMİR-KOMUTA ZİNCİRİ VE ASKERİ DİSİPLİNDİ. ANCAK AK PARTİ İKTİDARA GELDİĞİNDE KOYU DİNCİ BİR GELENEKTEN VE PARTİDEN GELDİĞİ İÇİN KEMALİST BİR ORDUYU DÜŞMAN OLARAK GÖRDÜ VE ORDUNUN DİNDARLAŞARAK KEMALİST ÇİZGİSİNDEN AYRILACAĞINA İNANDI VE BU YÖNDE ÖNCE ORDU ÜNİFORMALARINI DİNSEL TEMALARA AÇTI. SONRA KİNDAR AMA DİNDAR GENÇLERE ORDUNUN KAPILARINI AÇTI. ŞUNU NET BELİRTELİM. BİZ KEMALİSTLER OLARAK DİNSİZ ASKER İSTEMİYORUZ. YANLIŞ ANLAŞILMASIN. BURADA BİR ANLAŞALIM. BİZİM KARŞI OLDUĞUMUZ ŞEY İSTİSMARA AÇIK OLAN BU DİNDARLAŞMA TAVRININ İLERİDE ORDU İÇİNDE CEMMATLERİN, TARİKATLERİN YUVALANACAĞI BİR İKLİM YARATMASININ ORDUYA VERECEĞİ ZARARDIR. ÇÜNKÜ BİR AST ORDU İÇİNDE EMRİ KOMUTANINDAN ALIR. AMA DİNDARLAŞMIŞ ASKERLER EMİR-KOMUTA ZİNCİRİNE DEĞİL DİNSEL BAĞLILIK KURDUĞU ŞEYHİNE, HOCASINA BAĞLI OLDUĞUNDAN BURADA BİR ZAYIFLIK OLUŞUR. YOKSA BİZ DE ESKİDEN OLDUĞU GİBİ ASKERİN NAMAZ KILANLARININ FİŞLENDİĞİ BİR ORTAMI BENİMSEMİYOR VE KARŞI DURUYORUZ. AMA BURADAKİ KRİTİK EŞİK LAİKLİKTİR. BU ÜLKE LAİK OLDUĞU MÜDDETÇE GELİŞİR. BU KURAM ZAYIFLARSA ÜLKEYİ TARİKATLER VE CEMAATLER BİR ÖRÜMCEK AĞI GİBİ SARAR VE BUNUN SONU DA İÇ SAVAŞTIR. BU DA BÖLÜNMEYİ BERABERİNDE GETİRİR. BUNUN OLMASINI İSTEMİYORSAK DİNDAR ASKERE EVET TSK’DA DİNDARLAŞMAYA HAYIR DEMELİYİZ. HİÇ BİR KEMALİST, BİR ERİN, ASTSUBAYIN VE SUBAYIN NAMAZ KILMASINA, ORUÇ TUTMASINA VE DİNİN GEREKLERİNİ YERİNE GETİRMESİNE KARŞI DEĞİLDİR. KARŞI OLDUĞUMUZ ŞUDUR. BİR ER, ASTSUBAY YADA SUBAY GÖREVİNİ YERİNE GETİRİRKEN SADECE GÖREV DİSİPLİNİ İÇİNDE YASAL AMİRİ TARAFINDAN VERİLEN EMRİ T.C. KANUNLARINA DAYANARAK İFA EDER VE BUNU DA HİÇ BİR DİNSEL NEDENDEN ETKİLENMEDEN YERİNE GETİRİR. ASKER KOMUTANI DIŞINDA HİÇ BİR ZÜMRE VEYA GRUPTAN EMİR ALMAZ. DİNİ NEDENLERİ VE KURALLARI ÖNE SÜREREK GÖREVİN GEREKLİLİĞİNİ, ŞEKLİNİ, ŞEMALİNİ, İÇERİĞİNİ DEĞİŞTİREMEZ. BUGÜN ŞERİ HÜKÜMLERLE YÖNETİLEN ORDULAR DIŞINDA HİÇ BİR BATI ORDUSUNDA ÜNİFORMASI DİNSEL TEMALARLA OLUŞMUŞ BAŞKA BİR GARABET ORDU YOKTUR. ÜNİFORMA LAİK TÜRKİYENİN BİR VURGUSU OLUP DİNSEL MOTİFLERİN KULLANILMASI BU KURALA AYKIRILIK TEŞKİL EDER. ASLINDA BU KONUDA DAHA SÖYLENECEK ÇOK ŞEY VAR AMA BURADA NOKTALIYORUZ. ESKİDEN 12 EYLÜL DÖNEMİNDE VE ÖNCESİNDE ORDU MENSUPLARI ORUÇ TUTMAYA, NAMAZ KILMAYA KORKARDI FİŞLENME ENDİŞESİ YÜZÜNDEN. BU DA DOĞRU BİR TAVIR DEĞİL. EĞER DİNİMİZ İSLAM İSE TABİKİ NAMAZ DA KILARIZ, ORUÇTA TUTARIZ. AMA BURADAKİ EN ÖNEMLİ KRİTER BU ÜLKENİN LAİK BİR ÜLKE OLDUĞUNU UNUTMADAN VE GÖREVİ AKSATMADAN DİNİ MECBURİYETLERİ YERİNE GETİRMEKTİR. DİNDAR ASKERE EVET DERKEN TARİKATÇİ, YOBAZ, İRTİCAİ VE CEMAATÇİ ASKERE HAYIR DİYORUZ. İLERİDE BU KONUDA DAHA AYRINTILI YAZACAĞIZ. BİZİ TAKİP EDİN. ŞİMDİ DİNDAR BİR KOMUTANIMIZIN BAŞINA NELER GELDİ HEP BERABER OKUYALIM.

Dindar bir subayın şehadeti..

Yıl 1990. Edirne’den Gaziantep İslahiye’ye tayinim çıkmıştı. Daha doğrusu ailece dindar olduğumuz için sürgün edilmiştik. Islah olmamız için ıslah edilmiş topraklarda kurulu İslahiye ilçesine…

İslahiye’ye geldiğim günün ikindi sularında kışlaya uğramıştım. İsmini gelmeden önce duyduğum Bedir Binbaşı nöbetçi amiriymiş. Tanışmak, birlik hakkında bilgi almak için ziyaretine gitmiştim.

Uzun bir sohbete dalmıştık. Gün kararmış, akşam namazını O’nun odasında, O’nun seccadesinde kılmıştım. Fırsat buldukça birlikte geçirdiğimiz iki yılımız olmuştu.

Serdengeçti edalı, sevecen, yürekli, duygusal, şakacı, dünyada kalıcı olmadığını bilerek yaşayan bir insandı. Milliyet hisleri güçlü bir Müslümandı. Türklüğü Müslümanlıktan ayrı düşünmezdi. Yaşadığı sıkıntılara rağmen ülkenin, ordunun yönetim biçimine aşırı hüs-ü zan beslerdi. Eleştirel yaklaşımlarıma mesafeli dururdu.

Askerlik kariyeri çok üst seviyede, Silahlı Kuvvetlerin en iyi komando subaylarından biriydi.

Neşeli tavırlarının yanında, söz, peygamber efendimize, sahabelerin rol model hayatlarından kesitlere geldiğinde gözyaşlarına boğulurdu.

Ramazan ayı geldiğinde kışlada orucu yasaklayan alay komutanına karşı verdiği mücadele, hafızamda hâlâ canlılığını koruyor…

Kendini kışla-orduevi-lojman üçgenine hapsetmez, halkla içten ilişkiler kurardı. İslahiye halkı ile tanışmam ve kaynaşmamda rol üstlenmişti. Aynı lojmanda kapı komşuluğu da yapmıştık…

1992 yılında Kars Sarıkamış’a tayini çıktı. Bir sene sonra benim de tayinim Sarıkamış’a çıkmıştı. Sarıkamış’a geldiğim gün yine nöbetçi amiriydi, yine kendimi O’nun yanında bulmuştum. Tıpkı İslahiye’de olduğu gibi. Yine odasında yine seccadesinde namaz kılmıştım. Sarıkamış’ı ve güzel ahalisini, orada kurduğu dostluklar üzerinden tanıdım. Fakir Sarıkamış halkının her zaman yardımına koştuğuna sık sık şahit oldum.

Dindar bir Müslüman olduğundan, hepimiz gibi o da çok sıkıntı çekti. Cengaver ruhlu, cesur, atılgan, gözünü budaktan esirgemeyen, şehit olmayı isteyen, birliği için gece gündüz çalışan bir subay olmasına rağmen “mürteci”, “güvenilmez (şüpheli)” kategorisine alınışına çok üzülürdü.

Çok problemli operasyon bölgelerine, problemli askerlerle gönderilmesine bile itiraz etmezdi.

Gittiği yerlerde halkın sevgisini kazanırdı. Arapça bilirdi. Operasyon bölgelerinde halkın evlerine gider, ekmeğini yer, sohbet ederdi. Arazide kurdurduğu mescid çadırında ezan ve Kur’an okuturdu. Köylüler rahatlıkla o çadırda namaz kılmaya gelirdi. Halkın kendisini hoca yerine koyarak bazı dini meseleleri sorduğunu gülerek anlatırdı.

İçten duygularla bağlı olduğu ordunun komutanlarının bir gün kendisini anlayacaklarını düşünürdü. Dindarlığın ülkemizin geleceği için elzem olduğunu, baskıların gelecekte büyük sorunlara yol açacağını, toplumsal dayanışmanın temel taşının ‘Din’ olduğunu, aziz İslâm dinini gayrimeşru ilân etmenin, ülkenin/devletin temellerini dinamitlemek olduğu, vatanseverliğin görevleri hakkıyla yapmaktan geçtiği kanaatindeydi.

Son günlerinde talep ettiği silâhın verilmemesi moralini çok bozmuştu. Tümen komutanının bir toplantıda sarf ettiği “Gericiler hamam böceği gibidir, ışığı görünce kaçacak delik ararlar” sözü hayal kırıklığının tuzu biberi olmuştu.

Dünyadaki son gününden bir gün evvel telefonla konuşmuştuk. Farklı bir ses farklı duygular içinde, bunca sene sonra ilk kez, komuta kademesinden ümidini kestiğini ilân etmiş, “Sen haklısın, bunların bize düşmanlığı bitmeyecek “ demişti.

4 Nisan 1994… Son operasyonda da en öndeymiş. Kahramanca ölmek arzusu yerine gelmiş, gözünden vurularak Hakkın rahmetine kavuşmuş. Haberi alıp askerî hastane morguna gittiğimde, yüzündeki gülümsemeye, şehadet parmağının kalkık haline şahit olmuştum… Morg görevlisi, (eksi 15) derece soğukta bile naaşın katılaşmadığından, canlı bir insanı soyar gibi kıyafetini çıkardığından bahsetmiş.

Birlikteki çantasından annesine ve eşine yazdığı ‘vasiyet mektuplar’ çıkmış. Söz konusu vasiyetler tümen komutanına okununca, Sarıkamış’ta cenaze namazının kılınmasına izin vermemiş. Askerî hastanenin bahçesinde, tümen komutanı, alay komutanları, subaylar astsubaylar, rahmetlinin Kıbrıs’ta görev yapan Albay ağabeyi ile dayısının oğlu Balıkesir milletvekili Cemal Öztaylan tabutun çıkarılmasını beklemiştik. Bir tarafa da Sarıkamış halkı yığılmıştı…

Askerler tabutu omuzlamış bahçeye çıktıklarında, vefakâr Sarıkamış halkı, “Bizim için şehit olan komutanımızın namazını kılacağız” diyerek cenazeyi askerlerin elinden aldı. Tümen komutanı alay komutanlarına bağırdı ama nafile. Cenaze, tekbirlerle Sarıkamış kaymakamlık binası ve tümen karargâhının olduğu kavşağa getirildi. Sokak ortasında cenaze namazını kıldık.

Rahmetli Bedir Binbaşının dayısının oğlu Cemal Öztaylan, orada sandalye üzerine çıktı : “Bedir Binbaşının ekmek torbasından Kur’an-ı Kerim çıktı. Torbadan Ajda Pekkan’ın fotoğrafı çıksaydı böyle bir muameleye tabi tutulmazdı. Allah şehitlerimizin cenaze namazını sokakta kılmaktan bizi kurtarsın…’ dedi. Yükselen amin seslerine yüzlerce insanın hıçkırık ve gözyaşları karışmıştı…

Balıkesir Bandırma Hava Şehitliğinde, astsubay babası, pilot üsteğmen abisi ile birlikte yatıyor.

Hakka yürüyüşünün 26. yılında rahmetle anıyorum. Mekânı Cennet olsun!

Rahmetlinin Eşine ve Annesine Yazdığı Vasiyet- Mektuplar Vasiyetimdir

**************************

Güzel Hanımcığım,

Şimdi ayrılık zamanıdır.

Sen genç, oğulcuklarım çok küçüksünüz. Sizi mesut ve bahtiyar etmek için çok çalıştım. Müslüman olduğum için munkarib oldum sizler de benle sıkıldınız. Ben zulüm gördüm sizler de üzüldünüz.

Elhasıl ben inanmanın diyetini ödedim. Sizler de benim rüzgârımda sürüklendiniz. İyi etdim.

İmanla dopdolu bir hayat yaşadım. Onlar beni boğmak istediler ben de onlarda ölümcül yaralar açtım. Çileli bir hayatdı bu, beraber yaşadık.

Beni anladın mı bilmiyorum! Göğsümün içindeki kafesine sığmıyordu. Çok da dua aldım. Bu sebepden uzun ömür ve hayır ümidim vardır. Fakat ben kefenimi hep üzerimde his etdim. Ecel gelirse safa gelsin onunla arkadaşım ben. Yeter ki son nefesde mümin olarak göçeyim. Hak vaki olursa inşallah şehid olurum.

Sana ağlama demiyorum. Seven sevdiği için elbet ağlar. Müsterih ol. Haram lokma yemediniz. Yedirmedim. Bilmeden işlediklerimizi Allah af etsin. Çocukları hoş tut, hep tatlı sözler söyle. Namaz kılmaya teşvik et. Onlar Allah’ın izniyle hayırlı insan olurlar. Talha hırçındır ama merhametlidir. Tahir hem akıllı hem iyi huyludur. İkisinde de siyasî zekâ vardır. Devlet adamı olabilirler o yöne yöneltmeye çalış. Benim dostlarım kimlerdiyse onlarla irtibatı kesmeyin.

Ben senden razıyım, Allah da razı olsun. Allah cennet nasib ederse seni de yanıma versin. İffet, namus ve hanımefendiliğinle her zaman bir yıldızdın. Güzel yüzünü Allah nasib ederse tekrar görürüm ama dünyada ama ahiret de.

Hakkınızı helâl edin.

Evin Babası Bedir

Vasiyetimdir

Canım Anneciğim,

Her şeyimi sana borçluyum. Hep sana hizmet etmeyi, yanımda kalmanı, sana hürmet etmeyi, güzel kokunu koklamayı arzuladım. Çok az kısmet oldu. Bu dünyada sana doyamadım.

Anneciğim dünyayı sevemedim tad da alamadım. Allah’ın emir ve rızasına aykırı her şey beni rahatsız etdi. Elhasıl dünya bana küstü ben de ona.

Bilmiyorum ama zan ediyorum senin dualarının bereketiyle ömrüm uzun olur. Eğer sen veya ben önce gidersek önce giden kucağını açıp beklesin. Elbette kavuşacağız. Saçından bende bir tutam var onu yanımda taşıyorum. Ölürsem Allah’ın izniyle bu kahramanca olacaktır. Saçının telleri yanımda kalsın, sakın ağlama.

Bil ki göğsümde Kur’an var. Dudaklarım da son olarak Allah’ı zikretdi, gönlün müsterih olsun. İbadetlerimi zikirlerimi hep bağışladım, elimde bir şey kalmadı. Rabbimin huzuruna bomboş gidiyorum. O’nun gufranının kuşatacağını umuyorum.

Sana başka ne yazayım, evvel gidene selâm olsun.

Oğlun Bedir

YAZIYI KALEME ALAN : Arkadaşı Mehmet Yavuz AY

****************

ÖZEL BÜRO GRUBU ekibi olarak Kahraman ve dindar Şehidimiz Bedir Binbaşı’yı şükran, özlem ve saygı ile anıyor, Allahtan rahmet diliyoruz.