FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI /// Cemal Kaşıkçı cinayetinde Yalova’daki villa detayı : Konsolosluktan sağ çıkarılsaydı…


Cemal Kaşıkçı cinayetinde Yalova‘daki villa detayı : Konsolosluktan sağ çıkarılsaydı…

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin detaylar ortaya çıkmaya devam ediyor. Cinayet sonrasında Yalova‘daki villada neden arama yapıldığı büyük merak konusu olmuştu. Ulaşılan ses kayıtlarına göre eğer cinayet günü Kaşıkçı Konsolosluktan sağ çıkarılmış olsaydı Suudi işadamı Ghozan’ın Yalova’daki villasına götürülecekti. Tim lideri Mansur Ebu Hüseyin, Ghozan’a İstanbul’dan villaya ne kadar zamanda ulaşabileceğini sordu.

Özel İstihbarat Bölümü Kaşıkçı’nın öldürülmediği ve Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’ndan canlı çıkarıldığı senaryoda infaz timinin ne yapacağını gösteren, MİT‘in elde etteği ses kayıtlarına ulaşıldı. Kayıtlara göre 1 Ekim 2018’e infaz timi lideri İstihbaratçı General Mansur Ebu-Hüseyin, Yalova‘da bir çiftlik evi bulunan ve Ghozan olarak bilinen Suudi iş adamı ile iletişime geçti. Ebu-Hüseyin, Ghozan’a evin İstanbul‘a ne kadar mesafede yer aldığını sordu. Ghozan, Mansur Ebu-Hüseyin’e şu cevabı verdi: "Köprü (Osman Gazi Köprüsü’nü kast ediyor) açıldı. Otobandan oraya varmak bir saat on beş dakika sürüyor. Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan 45 dakika sürüyor." İstihbaratçı general "Orada kimse var mı?" diye sorunca Ghozan "Hayır, kimse yok. Sadece bir bekçi var" deyince Ebu Hüseyin de bunun üzerine "Çok güzel" yanıtını verdi. Kaşıkçı cinayeti üzerine çalışan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün sonradan yaptığı araştırmalar Kaşıkçı’nın öldürülmeden Başkonsolosluk’tan çıkarıldığı olası bir senaryoda Yalova’daki bu villaya götürüleceği sonucuna ulaştı. Bu yüzdendir ki Yalova’nın Termal ilçesine bağlı Samanlı köyünde bulunan bu villa 26 Kasım 2018’de polis tarafından aranmıştı. Ancak villada Kaşıkçı’ya ve cesedine ait herhangi bir bulguya rastlanamamıştı. Zira vahşi cinayette asıl senaryo uygulanmış, yani Kaşıkçı öldürüldükten sonra cesedi ortadan kaldırılmıştı. Suudi işadamının hukuk danışmanı olaydan sonra müvekkilinin Türkiye‘de 1 milyar TL civarında yatırımı bulunduğunu, Yalova’da 500 milyon TL değerinde bir turizm ve konut projesinin yapımını devam ettirdiğini bildirdi ve Yalova’daki aramadan sonra Türkiye’ye gelmeye çekindiğini, hatta yatırımlarını Türkiye’den çekmek durumunda kalabileceğini de iddia etti. Bu örtülü gözdağı üzerine iş adamı, infaz timi lideri Mansur Ebu Hüseyin ile telefonda görüştüğü bilgisinin sorulması üzerine şunları söyledi:

İNFAZ TİMİ LİDERİNİ TANIYORDU
"Mansur Ebu Hüseyin’i 15 yıl öncesinden tanırım. 1 Ekim 2018’de Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde olduğum gün beni aradı. Kendisinin Türkiye’ye geldiğini belirterek Türkiye’den bir isteğim olup olmadığını sordu. Herhangi bir isteğim olmadığını ve ailesi ile birlikte Türkiye’de olduğunu düşünerek kalmak isterse Yalova’daki evimi kullanabileceğini kendisine izah ettim. Kendisi bana ne için İstanbul’a geldiğini söylemedi, ben de kendisine niçin İstanbul’da olduğunu sormadım. Daha önceden Mansur ile Türkiye’de hiç görüşmemiştim. Suriye’de savaştan önce Suudi Arabistan Büyükelçiliği’nde devlet görevlisi olarak tanıdığım Mansur Ebu Hüseyin haricinde Kaşıkçı cinayetine karışan hiçbir şahsı tanımıyorum. Ancak Cemal Kaşıkçı cinayeti basına yansıyınca şahısların isimlerini medyadan duymaya başladım." Suudi işadamının Türkiye’ye Kaşıkçı cinayeti için diplomatik pasaportla gelen cinayet timi lideri Mansur Ebu Hüseyin’in 1 Ekim 2018’de saat 16:45’te 966559610696 IMEI numaralı Suudi Arabistan GSM hattını kullanarak Ghozan ile telefon irtibatı kurması dikkat çekmişti.

CİNAYET BULGULARINI TUBEYKİ YOK ETTİ
ADLİ Tıp Uzmanı Salah Muhammed el Tubeyki cesedin Başkonsolosluk binasından beş valizle çıkarılmasından önce cesedi parçalayan ve sonrasında da cinayetten kalan izleri yok eden kişiydi. İstihbaratçı General Mahir Abdulaziz Mutreb, Riyad’daki gizli duruşmalarda verdiği ifadede Turki Al Şehri, Waled El Şehri ve Faad Albalawi’nin ceset parçalarını siyah poşetlere koyarak konsolosluğun önünde bekleyen siyah Mercedes marka aracın bagajına konulduğunu söyledi. Ancak kamera kayıtları, Mutreb’in ifadesinin aksine ceset parçalarının Mercedes Vito’ya konulduğunu gösteriyor. İfadenin kalan bölümünde infaz timinin, bu aşamadan sonra Sky Prime Aviation adlı devlet ait şirketin uçaklarına binerek Dubai ve Kahire üzerinden Riyad’a gittiği belirtiliyor. Timin doğrudan Riyad’a gitmemesinin sebebi cinayet şüphesini kendilerinden uzaklaştırmaktı. Ancak Türk istihbaratı ve emniyeti titiz bir çalışmayla tüm tim üyelerinin bağlantıları ayrıntılarıyla açığa çıkarıldı. (Sabah)

ÖZEL BÜRO’DAN KAMUOYUNA ve TERÖR YARDAKÇILARINA DUYURUDUR !!! /// ŞEREF VE ONURDAN YOKSUN KATİLLERİN BEYİNLERİNE hiç beklemedikleri, en rahat ve huzur dolu anlarında BALYOZ gibi ineceğiz !!!!


ÖZEL BÜRO’DAN KAMUOYUNA ve TERÖR YARDAKÇILARINA DUYURUDUR !!!

Diyarbakır’ın Kulp ilçesi kırsalında dün saat 18.30 sıralarında odun toplamaya giden köylü vatandaşların bulunduğu aracın geçişi esnasında vatan haini PKK’lı teröristlerce el yapımı patlayıcıyla yapılan saldırıda sivil masum 7 vatandaşımız şehit oldu 10 vatandaşımız yaralandı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti ordusuyla polisiyle, Jandarmasıyla, Güvenlik güçleriyle, İstihbarat Kurum , Kuruluş, oluşumlarıyla ve ÖNCE VATAN diyen tüm TÜRK ULUSUYLA kendilerini besleyen sahipleriyle ve tüm bebek çocuk kadın erkek yaşlı hasta demeden HUNHARCA ÖLDÜREN ŞEREF VE ONURDAN YOKSUN KATİLLERİN BEYİNLERİNE hiç beklemedikleri, en rahat ve huzur dolu anlarında BALYOZ gibi ineceğiz ve EZECEĞİZ. Her kahpe saldırınız toplu imhanız için Mehmetçiğin namluya bir şarjör mermi daha sürmesi demek.

Türk Milleti asırlardır özgür doğmuş özgür yaşamıştır. Dostunu sevmiş ve Onursuz Şerefsiz Düşmanlarına HİÇ ACIMAMIŞ ve MERHAMET göstermemiştir. Tarih bunların örnekleri ile dolu.

Gecenin karanlığında, soğuk ve puslu havada huzurlu ve mahmur olduğunuzda BİLİN Kİ MASUMLARIMIZIN KANI KURUMADAN ve DOĞDUĞUNUZA, SAHİPLERİNİZİ TANIDIĞINIZ GÜNE PİŞMAN OLAMADAN SOĞUK ÇELİĞİMİZLE EZİLECEKSİNİZ.

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE…

TARİHİ ESERLER DOSYASI /// OSMANLI DÖNEMİNDE YAĞMALANAN SELÇUKLU SARAYI : ALAEDDİN KÖŞKÜ


OSMANLI DÖNEMİNDE YAĞMALANAN SELÇUKLU SARAYI : ALAEDDİN KÖŞKÜ

19.08.2019

Emre Taş/ Tarih-i Kadim

Osmanlılar II. Murad’dan (1421-44 1446-51) itibaren Timur darbesinin yarattığı meşruiyet sarsıntısını gidermek için ciddi bir tarih yazım faaliyetine başladılar. Özellikle Yazıcızâde Ali’nin Tevârîh-i Âl-i Selçuk’u (Selçuklu Hanedanı Tarihleri) ve onu izleyen Tevârîh-i Âl-i Osmân geleneği neredeyse ağız birliğiyle Selçukluları Osmanlıların resmî önceli ve meşruiyetin aktarıcısı olarak gösteriyordu. Enverî ve Kemal gibi bazı 15. yüzyıl yarı-resmî tarihçileri daha da ileri giderek Selçukluları Osmanlılar için soyca da “ecdat” belirlediler. Ancak Selçuklu sarayı özelinde bu söylemin pek de bir karşılığı olmuş gibi görünmez.

Konya’da vaktiyle surların bir iç kale oluşturduğu Alaeddin Tepesi içerisinde Anadolu Selçuklularının imparatorluk merkezi olan Alaeddin Köşkü bulunuyordu. Yapı aslında II. Kılıçarslan döneminde (1155-1192) inşa edilmiş bir deprem nedeniyle Alaeddin Keykubad (1220-1237) tarafından onarılınca onun adıyla anılmıştı.

Anadolu Selçuklu Devleti 1308’de yıkıldı köşk Karamanoğulları’na geçti. Şehrin 1468’de nihai olarak Osmanlılara katılımıyla da beylerbeylik yerleşkesi oldu. 1474-1481 yılları arasında Sultan Cem burada sancak beyi sıfatıyla oturdu. Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481) ve III. Murad (1574-1595) zamanlarında onarımdan geçirilmişti.

Matrakçı Nasuh (öl. 1564) Beyân-ı menâzil adlı eserinde iç kaledeki köşkü Konya minyatürünün merkezinde tasvir eder. 1648’de Konya’yı gezen Evliya Çelebi Seyahatnâme’sinde burayı eski İran hükümdarlarının ulu kasırlarına benzetir.

Nasuh’un Beyân-ı menâzil’deki Konya minyatürü ve Alaeddin Köşkü

Köşk 17. yüzyılda terk edildikten sonra yapacakları inşaatlar için kolay yoldan taş temin etmek isteyen fırsatçıların hedefi hâline geldi. 1994’te Vakıflar Dergisi’nde yer alan “Sultan Alaeddin Sarayı” başlıklı makalesinde Zeki Atçeken’in incelediği Konya Şeriyye Sicil Defterleri Selçuklu yadigârı sarayın yağmalanma hikâyesini belgelemektedir.

Bölgeye yollanan 1673 tarihli bir fermanda bir kişiye hamam inşaatı için saraydan taş alma izni verildiği görülüyor. Bir başka buyruk Konya’da hayır kurumları inşa ettirmek isteyen Şeyh Ahmed adında birine köşk arazisinin zemini altında suistimallere yer vermemek şartıyla mermer arama izni veriyor. Takip eden bir üçüncüsü Vezir Musahip Paşa’nın Konya’daki hayratı için metruk köşkten yeter miktar taş alınmasına müsaade etmiş. 1676’da sarayın durumu teftiş edilmiş şehrin ileri gelenleri yapının bir harabeden ibaret olduğunu yalnız bir miktar bozuk duvarı ve altı ayak üzerinde bir kubbesinin kaldığını söylemişler. Bir önceki izin sonrası buradaki enkazdan 150 araba ve 2200 merkep yükü taş alındığı ve bunların 14.750 akçe değerinde olduğu anlaşılmış.

Buyruklardan birinin özeti şöyle:

Karaman Beylerbeyi ve Konya Kadısı Efendi tuğralı kutlu fermanım size ulaşınca malum ola ki ikinci vezirim ve musahibim Mustafa Paşa’nın Konya’daki hayratı için orada boş ve harabe olan Sultan Alaeddin Sarayı’ndan şimdilerde kimsenin mülkü olmayıp şeriat yönünden mahzuru yok ise hayrat için vezirim tarafından yeter miktar taş alınınca kimse mani olmaya diye fermanım olmuştur. Alakası olmayanları karıştırmayasınız ve taarruz ettirmeyesiniz. 1 Temmuz 1673’te Edirne’de yazıldı.

Atçeken’in yayımladığı Alaeddin Köşkü’nden alınan taş miktarının araştırılmasına dair kayıt.

1836’da sarayı çevreleyen iç sur çöker. Charles Texier’in 1882 tarihli gravüründe ve Friedrich Sarre’nin yayımladığı 1896 tarihli bir fotoğrafta köşkten kalan son kısımlar görülebilmektedir. Yapının tamamen yok olmasından Sarre’nin Konya Köşkü (1967) yapıtını çeviren Şahabettin Uzluk’un dipnotuna göre 1905-1908 arası Konya valiliği yapan M. Cevat Bey sorumludur. Kendisinden yapıdaki tahribatın önlenmesi konusunda yardım istenmişse de Cevat Bey binanın önemsiz bir yapı olduğunu söyleyip “Merak etmeyin ben size 200 altın lirayla daha iyisini yaptırırım” demiştir. İbrahim Hakkı Konyalı önemli eseri Konya Tarihi’nde Rizo adlı bir Rum mühendisin tamir adı altında köşkün dibini kazdığını ve eyvanın ayakta kalan ikinci katı ve duvarlarının 1907’de büyük bir gürültüyle yıkıldığını kaydeder. Çinili kitabelerini ise oradaki bir Alman konsolos memleketine götürmüştür. Semavi Eyice’nin TDV İslâm Ansiklopedisi’nde yazdığına göre yıkım bizzat Cevat Bey’in emriyle bile isteye yapılmıştır.

Alaeddin Köşkü kalıntıları (C. Texier Asie Mineure Paris 1882. )

Bugün köşk müştemilatından yalnız doğu duvarının bir parçası kalmıştır. Müzeler İdaresi hiç değilse bunu koruyabilmek niyetiyle 1961’de bir beton sundurma ile kalıntının üzerini örtmüştü. 2015’te Konya Belediyesi ve Kültür Bakanlığı’nıngerçekleştirdiği restorasyon sonucunda köşk kalıntısının üzerine şu an mevcut olmayan parçaların aslında nasıl göründüğünü betimlemek için tartışmalara neden olan bir görsel eklenti konuldu.

LİNK : https://www.birgun.net/haber/osmanli-doneminde-yagmalanan-selcuklu-sarayi-alaeddin-kosku-265376

KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI /// VİDEO : Yücel’in Çiçekleri Belgeseli


VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=ENHfGoaPzV0&feature=youtu.be

BELGESEL AÇIKLAMASI :

“Yücel’in Çiçekleri” belgesel filmi özellikle Köy Enstitüleri’nin çok konuşulduğu şu dönemde önemli bir boşluğu doldurmak amacıyla çekildi. Yönetmenliğini Cengiz Özkarabekir’in yaptığı belgesel film, dönemin efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un yaşam hikayeleri üzerinden, zorluklara ve tehditlere aldırmadan uyguladıkları ve başarılı oldukları Köy Enstitüleri’ni anlatıyor… Yücel’in Çiçekleri filminde drama ağırlıklı. Zengin fotoğraf ve video arşivin de kullanıldığı belgeselin drama çekimlerinin bazı sahnelerinde Hasan Âli Yücel’in orjinal eşyaları da kullanıldı.

Senaryosunu yine Cengiz Özkarabekir’in yazdığı belgesel film uzun bir araştırmanın da ürünü. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Başkanı da olan Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın danışmanlığını yaptığı belgesel, Hasan Ali Yücel’in kızı Gülümser Yücel’in bire bir anlatımları ile hayat buldu… Filmde Mustafa Kemal Atatürk’ü Mahir Günşiray, İsmail Hakkı Tonguç’u da Muhammet Uzuner canlandırdı. Hasan Âli Yücel’i ise 3 kişi oynadı: Çocukluğunu Ege Şenoğul, gençliğini Kutay Şahin, yetişkin dönemini ise Mehmet Tokat canlandırdı.

Yücel’in Çiçekleri’nin en başından itibaren hazırlanması yaklaşık bir yılı buldu. Belgesel filmin müziklerini ise Cahit Berkay ve Altuğ Öncü yaptı. Filmi, İsmail Hakkı Tonguç’u canlandıran ünlü isim Muhammet Uzuner seslendirdi. Ekrem İmamoğlu’nun öncülüğünde çekilen belgesel film bir sosyal sorumluluk projesi olarak hayat buldu.

Ticari beklenti olmaksızın gerek medyada gerekse sosyal medyada yer alması planlandı. Bu amaçla geniş kitlelerce izlenmesi hedeflendi. “Yücel’in Çiçekleri” belgesel filminin İstanbul galası 23 Kasım Cuma günü Beylikdüzü Atatürk Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı. Ve sonrasında gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gösterimleri yapıldı. Bugüne kadar yaklaşık elli bin kişi “Yücel’in Çiçekleri”ni izledi…

#İmamoğluVarsaÇözümVar

Ekrem İmamoğlu

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI

TARİH /// Muhteşem Türk Atı – İngiliz Atçılığının Atası : Byerley Türk


Muhteşem Türk Atı – İngiliz Atçılığının Atası : Byerley Türk

Erken yaşta Osmanlı ordusu ile gittiği savaş meydanlarından, İngiltere’de başarıdan başarıya koştuğu yarış sahalarına, Thoroughbred ırkının temel üç aygırından birincisi oluşundan, atlarda cesaret ve hızın sembolü olarak haklı bir şöhrete uzanan bir hayat… Ve Thoroughbred ırkı içinde sayısı gün geçtikçe azalıyor olsa da günümüze kadar uzanan bir soyun kurucusu… İşte Byerley Türk… Hayatının ilk sekiz yılı (bazı kaynaklara göre 10 yılı) savaş meydanlarında geçen bu at, bir Osmanlı zabiti olan sahibi ile 1683 yılında II. Viyana kuşatmasına katılmış. Daha sonra Budin Kuşatmasında Avusturya ve müttefiklerinin Budin’i geri alması sonucunda esir düşen seyisi ile birlikte, Yüzbaşı Robert Byerley tarafından alınıp, İngiltere’ye götürülmüş. Yaşamının yaklaşık ilk on yılını savaştan savaşa tehlike içinde geçiren bu atın, doğumundan itibaren onun bakımını yapan ve ona sevgiyle özen gösteren seyisi hep yanında olmuştur. Robert Byerley’in bu atı seyisi ile birlikte alıp götürmesinin sebebi ise Türk atlarının dayanıklılığı, hızı, akıllı oluşunun yanında inatçılığı ve seyisi ya da binicisi dışında kimseyi yanına yaklaştırmadığını biliyor olmasındandır. Seyisi bir yıl kadar Byerley Türk ile birlikte İngiltere’de kalmış sonra ortadan kaybolmuştur. Bu kısa süre zarfı içinde İngilizler ondan atın sevgiyle nasıl terbiye edildiğini öğrenmişler ve ata saygı gösterilmesi gerektiğini anlamışlardır. Adının ne olduğunu bilinmeyen bu seyis o bölgede diktiği ceviz ağaçları ile günümüzde hâlâ anılmaktadır. Byerley Türk seyisinin ortadan kayboluşundan sonra haftalarca dünyaya küsüp, bir matem içine girmiş olması Yüzbaşı Byerley’i endişeye sevk etmiş olsa da zaman içinde Byerley Türk’ün güvenini kazanmayı başarmıştır.

Byerley Türk yeni sahibi ile Kral III. William’ın İrlanda seferine ve Boyne Meydan Savaşına da katılmış. Bu savaşlarda da cesareti ve dayanıklılığı ile sahibinin başarılı olmasında önemli rol oynamış. Byerley Türk, yeni sahibi ile de iki yıl kadar savaş meydanlarında boy göstermiştir.

Byerley Türk’ün Türkçe bir ismi de var. Azarax. Anne ve babasının isimlerinden oluşturulan bu isim, babasının Ateş olan isminin ilk harfi A ile annesinin Zarif olan isminin Zar kısmının birleştirilmesi sonucunda ateş çocuğu anlamına gelen Azarax ismi üretilmiştir. Dönemin ressamlarından John Wootton tarafından resmedilen Byerley Türk hiç değişik renkte lekesi olmayan siyah bir at olarak resmedilmiş ve kayıtlarda çoğu yavrusunun da kendiyle aynı renkte olduğu yazıyor. Byerley Türk’ün rengini kendi gibi siyah olan annesi Zarif’ten aldığı söyleniyor. Zira Byerley Turk gibi savaş meydanlarında zorlu mücadeleler geçirmiş babası olan Ateş demirkır bir safkan.

İngiltere’deki en eski yarış kayıtlarında Byerley Türk’ün ilk olarak 1690 yılında yarış koşmaya başladığını görüyoruz. Bu tarih bize Byerley Türk’ün 10 ya da 12 yaşlarında yarış sahalarına geldiğini gösteriyor. Kuzey İrlanda’da düzenlenen Kraliyet koşusunu kazandıktan sonra bütün yarışçılar ve yetiştiricilerin dikkati Byerley Türk üzerine yoğunlaşıyor ve aygır olarak birçok talep almaya başlıyor. Byerley Türk’ün ilk tayı 1701 yılında doğan Basto’dur. Basto yarış sahalarında 1708-1710 yılları arasında başarılı yarışlar yapmış bir isim ama Byerley Türk hattının devamını sağlayan asıl isim ise bir başka oğlu Jigg. Kayıtlarda Basto ile aynı yıl doğduğu görünen Jigg’in 1718 doğumlu oğlu Partner (Crofts Partner) hem güçlü bir yarış atı hem de başarılı bir aygır olarak soyun devamını sağlayan isim olarak tarihteki yerini alıyor.


(…..)


Byerley Türk adına düzenlenen Grup 1 koşu ülkemizde 5 senedir koşulmakta… Düzenlen Gr.I Byerley Türk koşusuna bu iki yılda katılan safkanlar içinde Byerley Türk soyundan gelen bir isim olmaması bizim açımızdan üzüntü verici bir durum olarak algılanmalı. Yurt dışında Byerley Türk soyundan gelen erkek atların birçoğu iğdiş edilerek koşturuluyor. Bunda bir kasıt aramak gerekir mi yoksa o ülkelerdeki yarış şartları bunu gerektiriyor bunun tartışmasını yapmayacağım. Sonuçta, iğdiş edilen bu safkanların soyun devamı anlamında bir katkısının olmayacağı aşikârdır. İsmindeki Türk adı ile at yarışları tarihine mal olmuş bu önemli aygırının soyunun devamı ve gelişmesi konusunda yapılabilecek bir şeyler varsa bunların yapılacağı adres aynı Türk ismini taşıyanların yaşadığı yerdir diye düşünüyorum. Bir dönem ülkemizde de bulunup at almış olan Jeremy James Byerley Turk hakkında bir kitap bile hazırlayıp piyasaya sundu. Kitabın kapağında Byerley Türk’ten dünyanın ilk Thoroughbred atı olarak söz ediyor. Osmanlı’nın gerileme dönemine girdiği zamanlarda Avrupa’da yükselen bir Türk ismi olarak karşımıza çıkıyor Byerley Türk.
Dünyanın ilk Thoroughbred atı olarak adlandırılan Byerley Türk bugün 26’dan fazla nesil oluşturmuş bir aygır.


Thoroughbred ırkı içinde etkinliği günden güne azalan Byerley Türk soyu günümüzde varlığını sınırlı sayıda aygır ile sürdürmekte. Gerek sınırlı sayıda aygır ile soyun devam ediyor olması, gerekse mevcut aygırların erkek taylarının çoğunlukla iğdiş (hadım) edilerek koşturuluyor olması Byerley Türk soyunu yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bırakmakta. Byerley Türk soyundan en son Chef De Race isim olan ve bu soyun devamında en büyük kilometre taşı olacak Indian Ridge’in, 2006 yılının 17 Ocağında kalp krizi geçirerek ölmesi de bu soyun devamı ve Thoroughbred ırkı içinde sayısının artması açısından büyük kayıp olmuştur. 21 yaşında ölen bu aygırın geride soyu devam ettirecek günümüzde aygırlık yapan birçok oğlu var. Halen sahalarda koşan taylarının olduğunu düşündüğümüzde ilerde Indian Ridge’nin aygırlık yapan oğullarının sayısının artabileceğini söyleyebiliriz.

Erhan Gökbayrak

LİNK : http://www.byerleyturk.net/byerley-turk-hakkimizda/byerley-turk-tarihce

T.C. Darphane, 2014 yılında “Byerley Türk Atı” adına 1 lira değerinde hatıra para basmıştır.

LİNK : https://yenidenergenekon.com/85-muhtesem-turk-ati-ingiliz-atciliginin-atasi-byerley-turk/

TARİH : OSMANLI HAYRANLARI, BU YAZIYI OKURLAR MI ACEP ???


OSMANLI HAYRANLARI, BU YAZIYI OKURLAR MI ACEP ???

1923’te…

Nüfus 13 milyon civarıydı, 11 milyon kişi köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 38 bininde okul yoktu. Traktör sıfırdı, karasaban’dı. Beş bin köyde sığır vebası vardı. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. İki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengiydi, verem, tifüs, tifo salgını vardı, üç milyon kişi trahomluydu, bebek ölüm oranı binde 480’di, her doğan iki bebekten biri ölüyordu. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Sadece 60 eczacı vardı, sadece 8’i Türk’tü. Diş hekimi, sıfırdı. Dört hemşire vardı. 40 bin köy, sadece 136 ebe vardı. Ortalama ömür 40’tı.

Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu, kiremit bile ithaldi. Limanlar, madenler, demiryolları yabancıya aitti. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan sadece dört fabrika vardı, Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri… Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı. Otomobil sayısı bin 490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.

Kadın, insan değildi.

(Veremle boğuşan halk, ahırda yatarken… Bademlerin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamid’in 16 tane eşi vardı. Nazikeda, Safinaz, Dilpesent, Peyveste, Nazlıyar, Bidar, Mezide, Emsalinur hanım filan, 16 tane… Yaş itibariyle, tamamı çocuktu. Tayyip Erdoğan’ın dedemiz dediği Abdülmecid’in 22 eşi vardı. Ahali ineğine verecek saman bulamazken, herif sarayında iki futbol takımı kadar kadınla yatıyordu.)

Tiyatro yok, müzik yok, resim yok, heykel yok, spor yoktu. Arkeolojik eserler, öyle gizli saklı değil, padişahların hediyesi olarak, trenlerle çalınmıştı.

Kimisi alaturka saat’i kullanıyor, güneşin battığı anı 12.00 kabul ediyordu, kimisi zevali saat’i kullanıyor, güneşin en tepede olduğu anı 12.00 kabul ediyordu. Kimisi güneş batarken grubi saat’i esas alıyordu, kimisi güneşin tamamen battığı ezani saat’i esas alıyordu. “Saat kaç birader?” diye sorduğunda, her kafadan bi ses çıkıyordu.

Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin şubat’ı kimisinin aralık’ına denk geliyordu. Herkes aynı zaman dilimindeydi ama, farklı aylarda yaşıyordu!

Dirhem, okka, çeki vardı. Arşın, kulaç, fersah vardı. Ne ağırlığımız dünyaya ayak uydurabiliyordu, ne uzunluğumuz… Ölçülerimiz ortaçağ’dı.

Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okur-yazar erkeklerin çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Okul yaşı gelen her dört çocuktan üçü okula gitmiyordu. Toplam, 4894 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı. Türkiye’nin tüm liselerinde sadece 230 kız öğrenci kayıtlıydı. Öğretmenlerin üçte birinin, öğretmenlik eğitimi yoktu. Tek üniversite vardı, darülfünun, medreseden halliceydi. Ülke bilim’den çoook uzaktı.

600 sene boyunca Türkçe’nin ırzına geçilmiş, Osmanlıca denilmişti. Arapça, Farsça, Fransızca, İtalyanca kelimeler, Levanten terimler dilimizi istila etmişti. Karşılıklı sesli-sessiz harfleri olmayan Arapça’yla Türkçe yazmaya çalışıyorlardı.

“Harf devrimi yapıldı, bir gecede cahilleştirildik, köpekleştirildik” falan deniyor ya… İbrahim Müteferrika’dan itibaren 150 sene boyunca basılan kitap sayısı kaçtı biliyor musunuz? Sadece 417’ydi. Bunların da çoğu gayrimüslimlerin matbaasından çıkmıştı. Ki zaten, Müteteferrika da devşirmeydi, Macar’dı.

Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmış, beş milyar adet satılmıştı. Voltaire, bir kitabında şu ağır tespiti yapmıştı: “İstanbul’da bir yılda yazılanlar, Paris’te bir günde yazılanlardan azdır!”

Ve neymiş efendim, mezar taşı okuyacakmış…
Sen önce iki tane kitap oku da, dünyadan haberin olsun biraz!

Alıntıdır