KİTAP TAVSİYESİ /// Soner Yalçın : Alçalmadan Yükselenler


Soner Yalçın : Alçalmadan Yükselenler

www.sozcu.com.tr

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/soner-yalcin/alcalmadan-yukselenler-5922056/.

Son dönemde beni bu derece şaşırtan az kitap okudum.

Yazımın başlığı bu hafta yayınlanan kitabın adı. Yazarı, Hava Kuvvetleri eski Komutanı Orgeneral H. İbrahim Fırtına. (Fransa’nın Suriye ve Libya’yı bombaladığı 2011 yılında Yaşar Kemal’in Legion d’honneur nişanını almasına siyasal eleştiri getirmeme gereksiz tepki gösterenlere anımsatmak isterim: Fırtına Paşa, 2006 yılında kendisine verilmek istenen bu nişanı Ermeni Yasa Tasarısı’nı protesto ederek reddetti.)

Kitap sayfalarını çevirdikçe Fırtına Paşa’nın ABD-CIA kuklası FETÖ eliyle gerçekleştirilen Balyoz kumpasıyla neden Silivri Cezaevi’ne atıldığını anladım!

Fırtına Paşa 2005’de emekli olmadan önce kitaba dair görüşmelere Hava Kuvvetleri eski komutanlarıyla başlıyor. İlk görüşmeyi Cemil Çuha ile yapıyor. Ardından Tahsin Şahinkaya, Halil Sözer, Safter Necioğlu, İlhan Kılıç, Nahit Özgür ile söyleşiler gerçekleştiriyor…

Cezaevi süreci bu sözlü tarih görüşmelerini engelliyor ama Fırtına Paşa yılmıyor; kitabı bu yıl başında sona erdiriyor.

Kitabı okurken kafamda hep Libya dış politikası vardı. Bu haftaki yazılarımda emperyalizm oyunlarına dikkat çektim.

Ertuğrul Özkök gibi kimi köşe yazarları bizleri ısrarla “Avrasyacı” diye mimleyip temelsiz Amerikan emperyalizmi eleştirisi yaptığımızı yazıyor!

Ertuğrul Abi’ye bu kitabı öneririm; ABD’nin, Türk Hava Kuvvetleri’ne ne tür kötülükler yaptığını okusun…

Başlayabilirim:

PAROLAMIZI ÇALDILAR

Mesela: ABD’nin havacılıkta Türkiye’yi nasıl bağımlı hale getirdiğini Hava Kuvvetleri Komutanı Safter Necioğlu detaylı anlatıyor.

Okudukça Marshall Planı ile başlayan sürecin, Türk havacılığına zararlarına inanamıyorsunuz. Öyle ki ABD, Türk Hava Kuvvetleri’ni kendi “ast birliği” olarak görüyor!

Yeri zamanı gelince ABD, “Ben izin vermeden silahlarımı kullanamazsın” diyor. Kıbrıs Savaşı’nda kullanınca da neler yapıyor? Hayır, sadece ambargo değil; ileri yıllarda bile Kıbrıs’ta olanları unutmuyor:

1987 yılında Ankara’da montajı gerçekleştirilen F-16’nın kaynak yazılım kodlarını vermiyor! Kodları ısrarla isteyen komutanlar nasıl tehdit ediliyor; açıp okuyunuz…

Israrla yazdım bu köşede; “müttefikimiz” ABD’nin yararımıza olan tek hamlesini gösteremezsiniz. Aksi örnekler çok:

Kıbrıs Barış Harekâtı’nda parolamızı çalıp Rumlara veren kimdi? Kocatepe gemimizi vurulmasına sebep aldatmacada ABD’nin rolü neydi?

Türkiye’nin haberleşme ve görüntülerini karıştıran Amerikalılar değil miydi? İstihbarat eksikliğine sebep olan ABD’nin kurduğu dinleme kıtaları neden çalıştırılmadı? Neler neler…

Kitabı okudukça Mehmetçik’in ABD ile savaşarak Kıbrıs zaferi kazandığını fark ediyorsunuz!

YAŞ KARARLARI

20 gün sonra Yüksek Askeri Şura kararları açıklanacak.

“Alçalmadan Yükselenler” kitabı Türk Ordusu’nda “tek adamlığın” neye yol açtığına da nitelikli yanıt veriyor:

Örneğin… 1970’ler sonunda Türk hükümetlerinin kararlı karşı çıkışları sonucunda, Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönüşü 12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar sonuca bağlanmıyor. Ancak ordunun yönetime el koymasıyla Yunanistan’ın NATO askeri kanadına dönmesi gerçekleşiyor. Bunu sağlayan askeri darbeyle “tek adamlığa” getirilen Kenan Evren! Bu Rogers Planı’na karşı çıkan ise dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Halil Sözer…

Fırtına Paşa’nın kitabından yakın tarihimize dair benzeri çok olayın perde arkasını öğreneceksiniz. Mesela… Körfez Harekâtı’nda, Patriotların İncirlik Üssü’ne konulmasına hangi komutan, ne gerekçeyle itiraz etti? Türkiye’nin savunma önceliği neresiydi? Bu tartışmalı konuların asker cephesini hiç bilmiyoruz…

Sıklıkla şımarıklık yapan Amerikalı subaylara, hangi Türk subayının nasıl had bildirdiğini ve bu komutanla ilgili Pentagon raporunda neler yazıldığına dair çok anekdot var kitapta.

Fırtına Paşa kitabının hazırlık süreci de ilginç:

Kırmızı Kedi Yayın Yönetmeni Enis Batur, Hava Kuvvetleri eski Komutanı Muhsin Batur’un oğlu…

Kitabı yayıma hazırlayan İsmet Çınkı, Balyoz kumpasıyla üç yıl hapis yatan emekli Havacı Kurmay Albay. Kitabın isim babası da o…

Kitabın kapağındaki resim -toplumsal içeriği ağır basan tablolar yapan solcu- Bedri Rahmi Eyüboğlu’na ait. Bu resmin, yıllardır Hava Kuvvetleri Komutanlarının makam odasında asılı olduğunu biliyor muydunuz?

Okumanızı tavsiye ederim; şaşırtacak bilgiler edineceksiniz.

KİTABI BURADAN SATIN ALABİLİRSİNİZ.

ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan” Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1 V E 2)


Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1)

01 Haziran 2020

2020 yılına Covid-19 salgını tüm dünyayı etkiledi. Sağlık krizi şeklinde başlayan etkilenme süreci dönüşerek insanlık ve ekonomik kriz olma yoluna girdi.

Genel olarak salgının dünya ülkelerinden seyri şu şekilde gerçekleşmiş veya gerçekleşmeye devam etmektedir. İlk aşaması “sağlık şoku”, ikinci aşaması “arz şoku” üçüncü aşaması “talep şoku” ve “insanlık krizi”, dördüncü aşaması “komşuyu fakirleştirici politikalar” ve son aşaması “finansal şok” olarak geldi veya gelecektir.

Küresel dünyanın neredeyse tamamı ilk dört aşamayı yaşamıştır. İlk aşama “sağlık şoku”, dünyadaki küreselleşmenin boyutuna bağlı olarak yüksek yayılma hızı ile birlikte tüm ülkeleri etkilemiştir. Özellikle ülkelerde geç gelen önlemlerden dolayı yayılma hızı bir kat daha artmıştır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında geç alınan tedbirler, sahip oldukları nüfusun yaşlılığı ve sağlık sistemlerindeki eksiklikten dolayı yüksek düzeyde kayıplar yaşanmıştır. Gelişmiş olmayan ülkelerin neredeyse tamamındaki ise, imkansızlıklar ve sağlık sektöründeki geri kalmışlık sonuçların vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. İkinci aşama ise ekonomik anlamda “arz şoku” ile kendini göstermiştir. Özellikle salgının çıkış noktası Çin’de alınan tedbirlerden dolayı yaşanan üretim kayıpları, arz şokunun oluşmasına büyük katkı yapmıştır. Çünkü Çin, küresel ekonomiye önemli miktarda girdi sağlayan(ara ve yarı mamül üreten) sağlayan ana tedarikçi konumundaydı. Ayrıca salgına maruz kalan her ülkede tekrar eden üretim kayıpları küresel ekonomide tedarik zincirinin bozulmasına neden olurken, üretim kayıplarını daha da üst noktaya çıkarmıştır. Üretim kayıplarının ekonomide meydana getirdiği gelir ve servet kayıpları ile ülkelerde alınan tedbirler “talep şoku” nun oluşmasına neden olmuştur. Bu aşamada gelişmiş ve gelişmiş olmayan bütün ekonomilerde artan işsizlik, azalan karlar, düşen hisse senetleri ve emtia fiyatları küresel ekonomilerin tamamını etkilemiştir. Bu aşamada ülkelerin dayanışma ve birbirine destek olmaktan ziyade her anlamda(öncelikle sağlık ve ekonomi) düşmanca tutum sergilemesi, salgının “insanlık krizine” dönüştüğü açıkça görülmüştür. Ülkelerin kendilerini dış dünyaya kapatması ve diğer ülkelerin ihtiyaç hissettiği en temel tıbbi araç gerekleri dahi paylaşmaması bunun en güzel örneğidir. Bu durum ülkelerin tamamının “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulamasını sonucunu ortaya çıkarmıştır. Dünyada ülkelerin tamamı öncelikle salgının önlenmesi için gerekli olan tıbbi ve diğer dezenfektan ürünlerin yurt dışına satışını engelledi. Daha sonra kendi ülke ekonomik yapılarını korumak adına pek çok üründe gümrük vergilerini artırarak yerli üretimi teşvik edecek uygulamalara ağırlık verdi. Salgın süresince devam eden bu tür uygulamalar, küresel dünya normalleşme sürecine dönerken bile artarak devam ettiği görülmektedir. Bu dört aşamanın bütün unsurları dünya ülkelerinin tamamında somut bir şekilde görülmüştür. Ülkeler ellerindeki kaynakları sonuna kadar öncelikle salgını kontrol etmeye sonra ise “sağlık şokunun”, bir “finansal şok”a dönüşmemesi için kullanmışlardır. Bugün gelişmiş ülkeler sahip oldukları gelir ve rezerv fazlalıklarını ekonomiye aktarmakta ve oluşabilecek finansal şokun etkisini en aza indirmeye çalışmaktadır. Örneğin ABD’nin 3 trilyon dolara ve AB 2 trilyon dolara yakın bir finansmanı ekonomilerine aktarması bunun çabasıdır.

Bu kadar büyük finansal desteklere rağmen uluslararası kuruluşlar 2020 yılında ABD’nin -%6 ve AB’nin ise -%8,2 ekonomik küçülme yaşayacağı tahminlerinde bulunmaktadır. Küresel ekonominin büyüme motoru olan Çin bile 2020 yılının ilk çeyreğinde -%6.2 küçülmesi, 2020 yılında pozitif bir büyüme elde edilse de bu oranın çok düşük olacağının tahminlerinin artması, küresel ekonomi için finansal şokun oluşabileceğinin en somut göstergesidir. Gelişmiş ülkeler bir taraftan ekonomilerine yüksek miktarlarda para girişleri sağlarken diğer taraftan artan bütçe açıklarını finanse etmektedir. Gelişmiş olmayan ekonomiler bu üstünlüklerin tamamından mahrum vaziyettedir. Çünkü bu ülkelerin gelir ve rezerv fazlalıkları bulunmamakta, dolayısıyla ne ekonomilerine para girişi ne de artan bütçe açıklarını kapatacak finansmanları bulunmamaktadır. Bu ülkelerin tamamı küresel finansal oyunculardan tekrar borçlanmaya veya merkez bankalarının son dönemde fazlaca kullandığı kısa süreli ödünç para olan swap anlaşması yapmaya çalışılmaktadır. Küresel finansal oyuncular dünyadaki ekonomik gelişmelere paralel olarak artan risklerden dolayı borç verme konusunda gönüllü davranmaması ve büyük ülkelerin merkez bankalarının swap anlaşmalarından her ülkeyi faydalandırmaması, gelişmiş olmayan ülkeleri finansal şoka doğru sürüklemektedir.

Bugün Arjantin ekonomisinin finansal anlamda zor durumda olmasının en önemli nedeni budur. Çünkü küresel finansal oyuncular riskli olarak gördükleri gelişmiş olmayan ekonomilere gitmemekte ve hatta çıkmaktadır. Bu durum ülkelerde üç temel sorunun derinleşmesine katkı yapmaktadır. Birincisi, salgın ile birlikte gelir ve servet kaybına maruz kalan ekonomik oyunculara gerekli miktarda finansman desteğinin sağlanamamasıdır. Bu durum hem toplam talebi yavaşlatma hemde toplam arzın artışına engel olmaktadır. İkincisi, azalan kamu gelirlerine karşılık artan giderlerin yani bütçe açığının finanse edilmesini imkânsız kılmaktadır. Üçüncüsü ise, yabancı sermaye kaçışları ile ödeme zamanı gelen dış/iç borçların geri ödenmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bu ortadan hemen kaldırılamayan üç sorun, gelişmiş olmayan ülkelerde “finansal şok” un oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla salgının yarattığı olumsuzluklar önümüzdeki zaman diliminde yani 2021 yılında gelişmiş ülkeler için sonlanma ihtimali bulunsa da gelişmiş olmayan ülkeler için 2021 yılında da devam edeceğini göstermektedir. Çünkü şuan için gelişmiş olmayan ülkelerin bir kısmı gerekli olan finansmanı borç veya swap yoluyla kısa süreli( 1 yıl) ötelese de, 2020 yılında yaşanma ihtimali olan ekonomik küçülmeler ve artan gelir kayıpları nedeniyle 2021 yılında bu borçları ödeyecek finansmanı bulamayacaktır. Bu dönemde yeni borç veya swap yoluyla ödünç para bulamayan ülkelerin tamamında ise finansal şoklar oluşacaktır. Bu finansal şoklar gelişmiş olmayan ülkelerin aralarındaki ticari bağımlılık ölçüsünde yayılarak, dış ticaret krizine ve nihayetinde küresel bir borç krizinin oluşmasına neden olma ihtimali yüksek görülmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 2)

Öncelikle Türkiye ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014 yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul edilmektedir.

Türkiye ekonomisi 2003-2014 döneminde özelleştirme, net hata noksan, yabancılara gayrimenkul satışı ve kamu/özel borçlanma artışlarından elde edilen sermaye girişleri ile hızlı bir ekonomik dinamizm sağladı. Bu dönem içerisinde ekonomideki sermaye yoğunluğunun reel katma değer üreten sanayi ve tarım sektöründen ziyade yerli katma değer anlamında reel getirisi daha düşük olan inşaat ve tüketim alanlarına yönlendirilmesi, sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek olası sorunlar hakkında işaret vermekteydi. 2014 yılı sonrası bu sorunların gözle görünür hale gelmesi ayrıca yurtiçi ve yurtdışında oluşan konjonktürler ülke ekonomisinin makro ekonomik göstergelerindeki istikrarsız yapıyı daha da kötüleştirmiştir. En basit şekilde bunu görebilmenin ekonomik kanıtı; 2014 yılından beri neredeyse her yıl gerçek veya tüzel kişiliklere getirilen, vergi muafiyetleri, ekonomik af, yapılandırma ve borç erteleme süreçleri ile birlikte bu sürece konu olan finansmanın büyüklüğüdür. Bu durum reel ekonominin asıl oyuncuları olarak görülen firmaların ve bireylerin artan borçlanma düzeylerinden dolayı borç ödeme konusunda zayıflıklarını ortaya koymaktadır. Reel ekonomik unsurların kolay bir şekilde borçlandığı ancak borcu ödemede zorlanması, yapılan tercihlerin rasyonel olmadığının açıkça göstergesi olmuştur.

Bu durumun diğer bir kanıtı ise, varlık yönetim şirketlerine geçen takibe düşmüş borç (KGF garantili dışındaki) miktarların her yıl artarak gelmesi, ekonominin reel oyuncularının finansman sorunlarını açıkça ortaya koyan bir başka gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, reel milli üretim ve yerli katma değer üreten bir ekonomik yapının piyasada yeteri kadar oluşturulamaması ve dış ticarette ithal oyunculara sağlanan giriş kolaylıkları neticesinde ithalata bağımlı bir üretim yapısı ile endüstriyel bağımlılık en üst noktaya taşınmıştır. Diğer taraftan reel oyuncuların mal üretimi yerine daha fazla kazanç sağlayan inşaat sektörü gibi alanlarda yatırımlarını yoğunlaştırması, ithal bağımlılığın daha da artmasına neden olmuştur. Bu ithal bağımlılığın ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı da kamu veya özel sektör dış/iç borçları ile karşılanmıştır. Bu sayede elindeki kaynakları inşaat sektörüne yönelterek yatırım yapmaya çalışan firmalar ile bankacılık sektöründen kolay bir şekilde borç alan ve çoğunlukla ithal malı satın alarak tüketen tüketicilerin olduğu bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu kaotik yapı yabancı döviz girişlerinin devam ettiği 2014 yılına kadar ekonomide bir sorun yaratmamıştır. Ancak 2014 yılından sonra hem yabancı sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlama hemde azalan özelleştirme gelirleri nedeniyle sorunlar başlamıştır. Bu dönemde ülkenin döviz ihtiyacı(yaklaşık 41 milyar dolar) 2015, 2016 ve 2018 yıllarında net hata noksan kaleminden ve yabancılara gayrimenkul satışı(yaklaşık 15 milyar dolar) gelirlerinden karşılanmıştır. Buna karşılık uluslararası finansal oyuncuların Türkiye’ye borç verme konusunda eskisi kadar gönüllü olmaması, 2018 yılında döviz krizine girilmesine neden olmuştur. 2018 yılında yaşanan döviz krizinin etkilerinin son çeyrek dönemde meydana getirdiği ekonomik küçülme, 2019 yılında da birinci ve ikinci çeyreğinde de devam etmiştir. 2019 yılı son çeyrek dönemde sağlanan pozitif ekonomik büyüme ile yılı düşükte olsa pozitif bir büyüme oranı ile kapanmasına neden olmuştur. Bu durum ülke ekonomisinin borçlanabildiği veya ithal girdi temin edebildiği ölçüde büyüyen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Grafik . GSYH ( Zincirlenmiş Hacim Endeksi 2009)*

* Bir önceki yılın aynı dönemine ait değişim oranı (%)

Bir önceki yılın aynı dönemi ile o yılın aynı dönemi arasındaki değişim oranını veren GSYH rakamları incelendiğinde, Türkiye 2020 yılının ilk çeyreğinde %4.5 oranında ekonomik büyüme sağladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türk ekonomisinin 2020 yılının ilk üç aylık dönemi, 2019 yılının ilk üç aylık dönemine göre %4,5 oranında artış göstermiştir. Yani -%2.3’lük bir küçülme yaşadığımız 2019 yılı ilk üç ayına göre 2020 yılında %4.5 daha iyi olduğumuzu göstermektedir. 2019 yışı üç ayında meydan gelen %2.3’lük daralmaya karşılık, 2002 yılının il üç ayında meydana gelen %4.5 oranındaki büyümenin belli bir kısmının baz etkisi ile ortaya çıktığı görülmektedir.

Türkiye ekonomisinde 2014 yılından bu yana yaşanan yavaşlamanın getirdiği sorunlar daha aşılamamışken 2020 yılında salgının getirdiği sorunlar, ülkenin daha çok baskı altında kalmasına neden olduğu görülmektedir. Özellikle uluslararası ekonomik kuruluşların dünyadaki ekonomik daralmaya(ABD -%6, AB -%8.2 gibi) paralel olarak Türkiye’nin de 2020 yılında yaklaşık -%3 küçüleceğine yönelik tahminler yapması sorunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Önceki yazımda belirttiğim gibi bütün ülkeler salgınla beraber “sağlık şoku”, “arz şoku”, “talep şoku”nu ve komşuyu fakirleştirici politikalar aşamasını yaşadılar.

Türkiye salgının diğer ülkelere göre daha geç gelmesi ile kazanılan deneyimler, alınan politikaların düzeyi, eskiden beri gelen sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığı, nüfusunun daha genç yapıya sahip olması gibi nedenlerden dolayı daha az sıkıntıyla atlatmaya çalışmaktadır. Ancak sağlık şoku ile beraber gelen tedarik zincirindeki kopmalar ve alınan tedbirler sonucunda yaşanan üretim kayıpları arz şokunu yaşamasına neden olmuştur. 2020 yılı ilk üç aylık ekonomik büyüme oranı %4,5 olarak açıklanması, sanki salgın döneminde böyle bir büyüme elde edildiği düşüncesini hakim kılmaktadır. Salgının Türkiye’de Mart ayının ortalarında başlaması ve değerlendirmeye esas alınan 2019 yılı ilk üç ayında ekonomik küçülmenin olması esas alındığında, salgının üretimde meydana getirdiği etkinin önümüzde dönemlerde net bir şekilde karşımıza çıkacağını göstermektedir. Salgınla beraber Türkiye’de yaşanan arz şokunun asıl sonuçları önümüzdekiüççeyrek dönemde daha net görülecektir. Başka bir ifade ile önümüzde dönemlerde üretim, yatırım, ticaret, işsizlik, gelir ve servet kayıplarının boyutu hakkında net bilgiler ortaya koyacaktır. Gelir ve servet kayıplarının yüksekliği konusunda salgın başlangıcından buyana toplam talepteki daralmalar ile yaşanan talep şokundan aslında anlaşılmaktadır. Bu dönemde hem gelir/servet kayıpları hemde uygulamaya konulan tedbirler neticesinde temel gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan ürünleri dışında neredeyse tüm sektörlerde tüketim azalmış ve talep şokları yaşanmıştır. Haziran ayıyla beraber normalleşme sürecinin başlaması, yaşanan talep şokunun ne kadarlık kısmının gelir ve servet kaybından ne kadarlık kısmının alınan tedbirlerden oluştuğunu net bir şekilde gösterecektir. Diğer taraftan salgın boyunca tüketici alışkanlıkların ne kadar ve ne yönde değiştiği de toplam talebin belirleyicisi olacaktır. Özellikle salgın boyunca tüketicilerin stoklama alışkanlığı ve öncelikli ihtiyaç konumunda olan, üretimlerine devam edilen özellikle gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan üretimlerinin normalleşme ile birlikte üretim kayıplarıyla karşılaşacağına kesin gözle bakılmaktadır. Ayrıca salgın boyunca hizmet sektörünün tamamında karşı karşıya kalınan arz ve talep şoklarının, normalleşme döneminde de hızlı bir şekilde artmayacağı bilinmektedir. Örneğin, turizm, kafe, lokanta, kuaför, çay bahçesi, dayanıklı eşya veya otomobil sektörlerinde gelir ve servet kayıplarından dolayı hem arz hem talep eş zamanlı olarak eski seviyesine hemen gelmeyecektir. Özellikle gelir ve servet kayıplarının yeniden borçlanma ile telafi edilmeye çalışılması, bu süreci bilanço yapısını salgın öncesi güçlendiren bankacılık sektörünün, müşteri kalitesinin bozulma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sektörde, özel bankalar güçlü bilanço yapısını koruyarak daha seçkin müşterilere veya KGF garantili krediler kullandırma yolunu seçerken, kamu bankalarının ayırım yapmaksızın kredi kullandırması veya yapılandırma yapması, önümüzdeki dönmelerde bilanço kabiliyetlerini etkileyecektir. Ayrıca Türkiye, salgın süresince kısmi vergiler ile dış ticarete koyduğu engelleri, diğer ülkeler gibi genişleterek artırdı ve “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulayan ülke kervanına katılmıştır. Böylece yüzlerce ithal ürüne uygulanan ek vergiler ile yerli üretimi korumaya çalışmaktadır. Ancak ithal ürünlere konulan ek verginin; konulan oran, uygulama süresi, uygulanacak ürünler ve uygulanacak ülkelere göre yurt içi üretimin artmasına katkı sağlayacaktır. Bu vergilerden bazı ülkelerin istisna tutulması ve hem ihraç hemde yurtiçi piyasa sunulan malların ithal girdi bağımlılık oranlarının yüksek olması, yurtiçinde istenilen üretim artışının hemen elde edilemeyeceğini göstermektedir. Bu dönemde ülkelerin sadece sanayi sektörü değil aynı zamanda tarım sektörünün de koruma altına alındığı düşünüldüğünde, tarım sektöründe öncelikle ürün yeterlilik düzeyi düşük olan üretimlerin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir. Son aşama olan finansal şokun Türkiye yaşanıp yaşanmayacağını, finansman ihtiyacını karşılama kabiliyeti belirleyecektir. Türkiye’nin ne kadarlık bir finansman ihtiyacına sahip olduğunu tahminen şu şekilde belirleyebiliriz.

1. Kamu bütçe giderleri artmış ve Ocak-Nisan döneminde 72,8 milyar TL yani 7 milyar dolar bütçe açığı oluşmuştur. Bu bütçe açığı ilk dört aylık dönemi kapsamaktadır. Yapılan destek kapsamında kamu gelirlerin ötelenmesi, bütçede gelir azalışlarının devam edeceğini göstermektedir. Başka bir ifade ile sağlanan genel desteklerin yanında faiz, sağlık ve sosyal transferdeki artışlar giderleri artırırken, bütçe gelirlerindeki azalış (özellikle doğrudan gelir ve kurumlar vergisi ve dolaylı vergiler kdv, ötv gibi vergi gelirleri ) bütçe açığının artmasına neden oldu.Buna karşılık her nekadar normalleşme sürecinin başlamasına rağmen salgının hala devam etmesi kamu giderlerinin daha da artacağı yani bütçe açığının yükselerek devam edeceğini göstermektedir. Ayrıca KÖİ kapsamında döviz bazlı garanti kar ödeme yükünün tamamen kamu bütçesi üzerine kaldığı düşünüldüğünde, bütçe açığının tahmin edilenden çok fazla artacağını işaret etmektedir. 2020 yılında ekonomik yavaşmanın devam edeceği veya ekonomide küçülme yaşanma ihtimalinin yüksek olması, 2021 yılının da bütçe gelir artışlarını engellemekte ve bütçe açığı sorunun 2021 yılına taşınacağını göstermektedir. 2020 yılının tamamı esas alındığında öngörülen bütçe açığı olan 139 milyar TL’nin çok üzerinde olacağını göstermektedir. Çünkü yavaşlayan ve hatta küçülen ekonomi, artan borçlanma maliyetleri, KÖİ ödemeleri, sosyal giderler ve yapılacak teşvik maliyetleri dahil artan gider karşılığında azalan toplam gelirlerden dolayı en iyimser tahmini bütçe açığının bile 200 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşeceğidir. Bu durum bütçe açığının ortadan kaldırılması için ek finansman ihtiyacının şiddetini artırmaktadır.

2. Salgınla beraber dünya ülkelerinin tamamında dış ticaret kazançları da azalmış veya azalmaya devam etmektedir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bundan dolayı dış ticaret açığımız artmakta, kötüleşen hizmet dengesi nedeniyle de cari açığımız yükselecektir. Türkiye ithal girdi bağımlılığı ve küresel ekonomide yaşanan talep şoklarından dolayı mal ihracatı önemli ölçüde azalmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin salgınla beraber ihracatta en önemli yerli katma değeri yüksek döviz kaynağı olan hizmet dengesi yani Turizm sektöründe meydana gelecek bir daralma, cari açığımızın büyük oranlarda artmasına neden olacaktır. Örneğin 2019 yılında yaklaşık 30 milyar dolar döviz geliri getiren turizm sektörünün bu sene göstereceği performans, Türkiye’nin finansman ihtiyacını belirleyecek ikinci önemli unsurdur. Turizm sektörüne bağlı olarak Havayolu şirketlerinden otellere, acentalardan turistlere yönelik faaliyet gösteren firmalara kadar yüzlerce alt sektör bundan etkilenecektir. Turizm ve genel olarak hizmet sektörünün önünde en önemli engel; salgının ülkelerde farklı zamanlarda ve farklı şiddetle ortaya çıkması yani salgının başlangıcı, şiddeti, şekli ve sona ereceği zamanların dünyada eş zamanlı olmamasıdır. Ayrıca salgın hakkında ikinci bir dalganın olma ihtimalinin sürekli olarak konuşulması hizmet sektörünün bu yılını tamamen zora gireceğinin göstergesi olarak karşımızdadır. Dış ticaretteki diğer bir tehlike ise, ihracatımızın önemli bir kısmını yaptığımız AB’dir. Çünkü AB’de yaşanan gelir ve servet kayıpları, Türk ihraç mallarına yönelik toplam talebin de azalacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla daralan AB pazarı yerine, alternatif pazarların oluşturulamaması ihraç gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. 2019 yılında 180 milyar doları aşan ihraç gelirimizin %50’sini yani 90 milyar dolarlık kısmını AB ülkelerinden elde ettiğimiz düşünüldüğünde, yaşanacak olası %10’luk bir daralmanın Türkiye’ye maliyeti 9 milyar dolar olacaktır. Bu da Türkiye’nin ek finansman ihtiyacını kuvvetlendirecektir. Dış ticaret açığın artması, hizmet dengesindeki gelir azalışları, ülkeye giren döviz miktarının azalmasına, dolayısıyla dış finansmana olan ihtiyacın artmasına neden olacaktır.

3. Türkiye’nin toplam dış borç servisinin büyüklüğüdür. Başka bir ifade ile 2020 Mart-2021 Mart ayı(bir yıl içerisinde) itibariyle yaklaşık 168 milyar dış borç ödemesi yapacaktır. Kamunun(MB dahil)yaklaşık 47 milyar dolar, finansal kuruluşların yaklaşık 51 milyar dolar ve finansal olmayan kuruluşların 70 milyar dolar borç geri ödemesi bulunmaktadır. Salgın nedeniyle gelir yetersizliği yaşayan kamunun ve üretim kayıpları nedeniyle finansal olmayan kuruluşların toplam yaklaşık 117 milyar dolar ödemeyi gerçekleşmek için yeniden borçlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu bu borç yükünü rasyonel olmayan bir şekilde yüksek faiz ödeyerek karşılayabilir. Ancak finansal olmayan kuruluşların bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle finansal olmayan kuruluşların bu borçlarının önemli bir kısmının KÖİ yatırımları nedeniyle oluşan borçlar olduğu düşünüldüğünde, kamunun borç yükü bir kat daha artmaktadır. Ayrıca yaşanan gelir ve servet kayıplarından dolayı borç geri ödeme sorununun çıkma ihtimalinin bulunması, finans sektörünü de zorlayacaktır. Bu dönemde, tekrar başvurulan borç yapılandırma veya öteleme süreci sektörün bilanço üzerinde karlılığının artmasına neden olurken, müşteri kalitesindeki bozulma ve ekonomideki daralma bankacılık sektöründeki sorunu ertelemiştir. Çünkü tüzel ve gerçek kişilere 2014 yılından buyana neredeyse her yıl uygulanan bu tür yapılandırmalar, kredi kalitesinin bozulduğunu göstermektedir ki buda borcun geri dönmeme ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

4. Salgın ile birlikte gelişmiş olmayan piyasalardan 100 milyar doların üzerinde bir sermaye kaçışı yaşanmış ve bu ülkelerde yabancı sermaye girişleri de ani kesilmelere maruz bırakılmıştır. Salgının başlangıcından buyana yaklaşık 10 milyar dolara yakın finansman çıkışı da, Türkiye ekonomisi üzerindeki finansman baskısını artıran bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Küresel finansal oyuncular küresel risk ve belirsizliklerden dolayı Türkiye gibi ülkelerden bir taraftan çıkışları artarken diğer taraftan ülke CDS’ini yükselterek tekrar borçlanma maliyetini artırmaktadır.

Salgın ile birlikte pek çok gelişmiş olmayan ülkenin yaşadığı aşırı döviz ihtiyacından dolayı finansal şoka gireceği muhtemeldir. Türkiye’nin 2020 yılı içerisinde ihtiyaç hissettiği finansmanın temini konusunda daha kalıcı ve sürdürülebilir adımlar atmasına gerek vardır. Merkez Bankasının swap anlaşmaları ile kısa süreli finansman ihtiyacını karşılasa da, son iki, üç yıldır devam eden ulusal ekonomik sorunlar ve salgından dolayı var olan küresel konjonktür, bu şekilde finansman ihtiyacının karşılanabilmesini sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve sorunu kısa bir sürede olsa ötelemektedir. Türkiye, önümüzde aylar içerisinde daha da artacağı tahmin edilen bütçe ve cari açıkları ile dış ve iç borç geri ödemeleri konusunda sorunlar yaşamaya devam edeceği ihtimali kuvvetlenmektedir. Çünkü yabancı sermaye girişlerindeki ani kesilmelerin devam ettiği görülmektedir. Bundan dolayı, döviz kazandırıcı işlemler bakımından dış ticaret politikasını yeniden yapılandırmalı, yerli katma değeri ön plana çıkaran firmaları öncelikli ve yüksek düzeyde teşvik etmeli, bütçe içerisindeki öncelikli olmayan harcamaları durdurmalı, döviz bazlı kar garantili KÖİ anlaşmalarını Türk Lirasına çevirmeli, dış ticarette AB dışında yeni Pazar arayışlarına başlanması konusunda özel sektöre lider olmalıdır. Teşvik ve destek paketlerinin ithal girdi bağımlılığı düşük olan sektörlere daha fazla imkan tanıyacak şekilde revize edilmelidir. Ancak bu şekilde gelişmiş olmayan ülkelerde çıkma ihtimali olan ve küresel boyut kazanması muhtemel olan finansal şoka karşı daha dayanıklı bir ekonomik yapı oluşturabilecektir. Oluşması muhtemel küresel finansal krizden ekonominin en az şekilde olumsuz etkilenmesinin zeminini hazırlayacak ve ülke ekonomisini bir finansal krizine maruz bırakmayacaktır. Aksi takdirde piyasanın geleceğe yönelik iyimser beklenti satın alma davranışı ortadan kalkar. Aksi takdirde son yıllardaki ekonomik yavaşlama, 2018 4. çeyreğinde, 2019 1. ve 2. çeyreğinde görülen ekonomik küçülmenin 2020 yılının son üç çeyreğinin tamamında devam etmesi kuvvetle ihtimal gözükmektedir. Böyle bir durum ekonomide çift dipli bir krizin oluşmasına imkân verecektir. Ekonomide çift dipli bir resesyonun oluşması halindeki duruma, “W” tipi krizler yani çift dipli krizler olarak adlandırılır. Böyle bir durum ekonomide şu şekilde kendini gösterir; Bir ekonomi önce resesyona girer (en az üç çeyrek dönem küçülür), daha sonra resesyondan çıkıp, kısa bir süre pozitif büyüme kaydettikten sonra tam bir iyileşme sağlamadan yeniden resesyona girmesi (en az üç çeyrek dönem küçülür) durumunu ifade etmektedir. Türkiye 2018 yılında 4. çeyrekte başlayan ekonomik küçülme yani resesyon 2019 yılı 1. ve 2. Çeyrek dönemlerinde de devam etti. 2019 yılı son çeyrek dönemi ve 2020 yılı 1. Çeyrek dönem ekonomi resesyondan çıkış sinyali vererek ekonomik büyüme sağlamıştır. Ancak 2020 yılının kalan dönemlerinde yüksek düzeydeki üretim kayıplarından dolayı(gıda, tıbbi sektörler hariç) yaşanması muhtemel ekonomik resesyonlar 2., 3. ve 4. çeyrek dönem büyüme rakamlarını negatif çıkarma ihtimali yüksek gözükmektedir. Türkiye ekonomisindeki tahmini küçülmeler çift dipli kriz olarak tanımlanabilecek bir krizin oluşmasına neden olma ihtimali oluşacaktır. Özellikle ülke ekonomisinin 2020 yılı döviz ihtiyacında karşı karşıya kalınacak yetersizlikler W tipi yani çift dipli krizin oluşmasını belirleyecek en temel faktör olacaktır.

KOMPLO TEORİLERİ : 5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE


5G TEKNOLOJİSİN DE İNSANLARI VE DÜNYAYI BEKLEYEN TEHLİKE

‘Emperyalist Devletlerin; Haarp, Chentrails, Echelon, Sps, Emp ve Çip Projelerinin Tamamlayıcısı 5G Teknolojisi’

5G TEKNOLOJİSİ NEDİR?
5G kavramının İngilizce açılımını 5 Generation, yani 5. nesil şeklinde açıklayabiliriz. 5G sayesinde internet de 1Gbps ve 10Gbps arasında bir hıza ulaşmak artık mümkün olacak. Evlerden bilgisayarlı araçlara dek pek çok alanda kullanılabilecek olan 5G teknolojisinin hayatımızı ciddi düzeyde kolaylaştıracağı ortada. Bu durum bir yandan sevindirici ve heyecan verici; ancak bir yandan da ne yazık ki endişe uyandırıyor. Çünkü 5G muhteşem yararlarından ziyade tehlikeli yönleriyle de geliyor.

5G TEKNOLÜJİSİNİN ZARARLARI
Şu anda çok sayıda ülke 5G teknolojisine geçmek için geri sayıma başlamış durumda. Buna rağmen örneğin Belçika gibi çalışmalarını bir süreliğine durdurma kararı alan ülkeler de yok değil. Şu anda Avrupa ülkelerinin bazıları 5G teknolojisine endişe ile bakıyor. Bu endişenin altında yatan temel sorun ise radyasyon. Aslında teknoloji ile alakalı pek çok noktada radyasyon gündemimize dahil oluyor; ancak 5G teknolojisinde radyasyon düzeyinin çok ciddi noktalara ulaşacağı iddia ediliyor. Bu nedenle bilim insanları daha şimdiden kullanıcıları 5G teknolojisinin zararlarına dair uyarıyor. Hatta bazı ülkelerde bu konuda ses getiren bazı sokak eylemleri de yapıldı.

5G VE IOT TEKNOLOJİSİNİN İNSANA, ÇEVREYE VE DÜNYAYA ZARARLARINDAN BAŞLIKLAR
-Elektromagnetik radyasyon sağlığımıza zarar verecek.
-Özel hayatın gizliliği ortadan kalkacak.
-Siber güvenlik riskleri doğacak.
-İnsanlar tek elden denetilir ve yönetilir olacak.
-Tabiata, arılara, kelebeklere ve diğer aşılayıcılara zarar verecek.
-Çok fazla enerji ihtiyacı oluşacak.
-Çok fazla astronomik e-posta ortaya çıkacak.
-IOT ve 5G’nin ihtiyacı olan mineraller uluslararası problemlere neden olacak.
-Ahlâkî sıkıntılar ortaya çıkacak.
-Tabiatta çok yoğun bir elektrosis olacak.
-Yüksek radyasyona bağlı ciddi sağlık sorunları yaşanacak.

PROF. DR. SELİM ŞEKER 5G’NİN ZARARLARINA DİKKAT ÇEKTİ
”5G’nin ufak hücre baz antenleri sokak lambaları, otobüs durakları, bina yan cepheleri gibi yollardaki yüksek noktalara yerleştirilecek. Dolayısıyla evlerdeki radyasyon seviyesi çok artacak. Yapılan araştırmalara göre 5G’nin kesinleşmiş yan etkileri, deriye, göze, savunma sistemine, hücre büyümesine, organlara etki ederek kansere sebep olmasıdır. Bağışıklık sistemini zayıflatır. Bakterilerin antibiyotiklere karşı direncini artırır. Bitkilere ise insanlardan daha fazla etki eder. Tabii dengeyi etkiler. Atmosfere olumsuz tesirleri vardır. 5G darbeli dalga kullandığından potansiyel olarak mevcut hücre teknolojileri içinde en tehlikelisidir. Yüksek nüfuz kabiliyetli 5G milimetrik radyasyonunun uzaydan yollanması planlandığı için, dünyada yaşanacak radyasyonsuz yer kalmayacak. Bu konuda çocuklar büyüklerden daha fazla risk altında. Spermlere zarar vererek kısırlığı artırıcı etkisi var. 1992 yılında 53-78 GHz frekanslarında Rusya’da yapılan çalışmalarda kalbin çalışmasını etkilediği deneysel olarak ispatlandı.”

”5G mevcut 2G, 3G, 4G mobil iletişimin yerini almayacak, ilave bir mobil radyasyon yükünü çevremize getirecek. Mevcut frekansların yanı sıra çok daha yüksek frekanslar kullanacak. Bu teknolojide belediye, sivil toplum örgütleri ve vatandaşların söz hakkı olmayacak. Ev sahiplerinin caddedeki antenlere itirazı hiç nazara alınmayacak, çünkü otomatik onay alınacak”

35 ÜLKEDEN 180 BİLİM İNSANINDAN 5G VE IOT UYARISI
”Dünya Ekonomik Forum’un Global Riskler Raporu 2018’de siber güvenlik konusunu doğal afetler ve aşırı hava koşullarından sonra dünyanın en büyük üçüncü riski ilan etti. Rapor dünyayı uyarıyor. 5G – IOT işbirliği rahat, kolay ve etkin hayat sağlayacak, akıllı evler ve şehirler oluşacak ve mobil telefonlar halkı ve hayatı kontrol eden bir platforma dönüşecek. Her geçen gün IOT ürünleri üretiliyor. Şoförsüz arabalar, kahve makineleri, elbiseler, akıllı sayaçlar, akıllı diş fırçaları, akıllı bebek bezi… Ancak IOT bunları yaparken 7/24 çevreye zararlı elektromanyetik radyasyon yayar. Bu çok önemli sağlık riskleri taşıyor. 2017 yılının Eylül ayında 35 ülkeden 180 bilim adamı ve doktor 5G ile ilgili çalışmaların, bilhassa çocuklar ve hamile hanımlar için güvenli olduğu ispat edilene kadar durdurulmasını istedi”

250 BİLİM İNSANINDAN UYARI
Yakın zaman öncesinde dünyanın her bölgesinden bir araya gelmeyi başaran 250 civarında bilim insanı BM ile DSÖ’ye ortak şekilde yazdıkları dilekçelerini gönderdiler. Bilim insanları söz konusu teknolojinin kısa ve uzun vadede özellikle kanser riskine yol açabileceğine işaret etti. Diğer yandan aynı dilekçede kanser dışında hücresel stres, öğrenme ya da hafıza problemleri ile genetik aksaklıklara da dikkat çekildi. Üstelik bu durum sadece insanları değil, doğayı, bitkileri, hayvanları da etkisi altına alıyor. Daha önce hatırlanacağı üzere etkisi 5G’nin katbekat altında olan 3G, 4G gibi teknolojilere ilişkin sayısız deney ve bilimsel araştırma yapıldı. Bu araştırmalarda DNA hasarlarına ya da stres kaynaklı sperm hasarlarına rastlanıldı. Ayrıca çok güçlü radyo frekanslarıyla kanser teşhisi konulan fareler arasında önemli bağlantıların bulunduğu bir çalışma yapıldı. 2 sene boyunca bir grup fare gün içinde toplamda 9 saat boyunca elektromanyetik alana bırakıldı. 2 yılın sonunda yapılan testlerde hücre ölümlerinin önemli ölçüde arttığı, sinir sistemlerinin olumsuz yönde etkilendiği ortaya konmuştur. Üstelik bu iz bırakan deney yapıldığında daha ortada 5G teknolojisinin adı dahi yoktu.

HER 150-200 METREDE ANTENLER KURULACAK
Yüksek frekans dalgalarını kullanacağı için tıp alanında çok önemli cerrahi müdahalelerde bile kullanılabilecek olan 5G teknolojisi şimdilik kafaları karıştırmış görünüyor. Dalganın boyu kısalacağı için artık bu teknolojiden faydalanmak adına çok daha fazla anten yerleştirmek gerekecek. Baz istasyonlarını güçlendirmek için artık her 150 , 200 metrede bir antenler entegre edilecek. Yakın zaman sonra yaşadığımız kentlerde neredeyse adım başı bir güçlendirici antenle karşılaşmak durumunda kalabiliriz. Radyo dalgalarının da doğal olarak artması vücudumuza olumsuz yönde etki edecektir. 5G tarafından yoğun olarak yayılan radyasyon vücudumuz için oldukça zararlı.

DÜŞÜK RADYASYON ZARARLI DEĞİL DEMEK DOĞRU DEĞİL
Helsinki Üniversitesi’nden moleküler biyoloji profesörü Dariusz Leszczynski 5G’nin sağlık açısından risklerini kimsenin tam olarak bilmediğini belirterek, “5G emisyonlu radyasyonun etkilerinin biyomedikal olarak araştırılmadı. 5G’nin güvenli olduğu görüşü, düşük seviyeli radyasyon sağlığa zararlı değildir varsayımına dayanıyor” diyor.

FARELER ÜZERİNDE DENEY YAPILDI
Almanya’da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü.

BEYİN TÜMÖRÜN DE YÜZDE 34 ARTIŞ VAR
İngiltere’de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90’lı yıllardan 2016’ya cep telefonu kullanımının yüzde 500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakalarının da eskiye nazaran yüzde 34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011’de “kansere yol açabilecek etken” olarak tanımlamıştı.

HALKI DÜŞÜNEN ÜLKELER 5G’Yİ YASALARLA ENGELLİYOR
G’den kaynaklı yüksek frekans ve radyasyonun zararlarının kesin olarak tespit edilebilmesi için yıllar sürebilecek bazı deneylerin yapılması şart. Bu sebeple birçok hükümet 5G teknolojisine altyapı olarak hazır olsa da, yasalarla bu teknolojinin gelmesini erteliyor.

5G DE GÜVENLİK AÇIĞI ORTAYA ÇIKMA İHTİMALİ YÜKSEK
5G hakkındaki tehlike riski sadece sağlık alanıyla sınırlı değil. 5G’nin özelliklerini kapsamlı bir güvenlik analizinden geçiren ETH Zürih, Lorraine Üniversitesi ve Dundee Üniversitesi araştırma görevlileri, şu andaki hizmet kapasitesiyle pek çok güvenlik açığının bulunduğunu, bu durumun sayısız siber saldırıya yol açabileceğini belirtiyor.

ÇOCUKLAR TEHLİKEDE
Suyun bile yan etkisi varken bu cihazların yan etkilerinin saklanması insan haklarına aykırı.
Çok düşük seviyelerdeki radyasyon bile baş ağrısı, uyku düzensizliği, konsantrasyon zorlukları, çocuklarda ve gençlerde davranış bozukluklarına sebep olabiliyor.
25 Nisan 2020 / Abidin SARI-ÖZGÜR İFADE
KAYNAKLAR: euronews.com, mediaclick.com, Prof. Dr. Selim Şeker, Sevda Dursun-gercekhayat.com,dw.com

GÜNDEM ANALİZİ /// Ergün Diler : Son adımlar


Ergün Diler : Son adımlar

25 Haziran 2020

DÜNYA üzerinde öyle bir satranç oynanıyor ki normal akılla açıklamak hatta görmek çok kolay değil. İki büyük yapı, iki büyük oyuncu artık tüm güçlerini ortaya koyacaklar. Mücadelenin ritmini çıplak gözle göremesek de çok ama çok şiddetlendi…
Açarak ilerleyelim…
New World Order (Yeni Dünya Düzeni) ya da One World Order (Tek Dünya Düzeni)… Derin Amerika ile Rothschild ailesinin planlarını böyle açıklayabiliriz.
Mücadelenin tanımı bu!
Artık gizli tarafı da kalmadı.
Rothschild ailesi Londra merkezli hiçbir ülkenin süper güç olmayacağı ancak Çin, Rusya, Fransa, Almanya gibi ülkelerin orta üstü güce sahip olacağı bir sistem istiyor.
Yeni bir adım bu! Yeni bir hesap, yeni bir sistem bu!
Amerika Birleşik Devletleri’nde başlayan siyahi ayaklanma, kimse kabul etmese de dağılma sürecinin fragmanı olarak görülüyor.
Koskoca Amerika Birleşik Devletleri fırtınaya yakalanmış gibi… Uçuşan yapraklar gibi… Her yerden bir sorun ortaya saçılıyor. Net olan şu ki Londra, ayaklanma gücünü gösterdi. Hem de çok güçlü bir şekilde… Bugün Rothschild ailesi, en az 15 eyaleti Amerika Birleşik Devletleri’nden ayırabilecek güce ulaştı. ABD’nin dağılması Derin Amerika’nın da dağılması anlamına geliyor. Bu da
NET!
Rothschild ailesi son ihtimali yine elden bırakmak istemiyor. Dağılmayan ama güç kaybeden ABD’yi yeniden Londra toprakları üzerinden yönetebileceğini biliyor. O nedenle şimdi olaylar biraz yavaşlayacak. Aile planlarını çok çok iyi uygulamayı başardı. Neredeyse kusursuz bir ayaklanma gücü ortaya konuldu. AİLE penceresinden olan biten kabaca böyle…
İstenen de… Bir de madalyonun tersine bakalım…
Derin Amerika ayaklanmalara karşılık vermiyor. Sokaklar karışsa da sert karşılık yok. Eğer isteseler ayaklanmayı birkaç gün içinde bastırabilirler.
Ancak Rothschild ailesinin Amerika Birleşik Devletleri üzerindeki etkisini test etmek istiyor. Hangi eyaletlerde etkin, hangi eyaletlerde etkisiz bunu görmek istiyor. Aslında ailenin gücünün hangi eyaletlerde ve nasıl olduğu anlaşıldı. Sokakta iki güç de birbirine el ense attı…
En azından Derin Amerika artık AİLENİN yani DERİN LONDRA‘nın attığı, atacağı adımları gördü. Yapılanları, yapılacakları biliyor. Şimdi Derin Amerika’nın karşı atağı bekleniyor. Kimileri III. Dünya Savaşı ile Yeni Dünya Düzeni kurgulanacak fikrinde. Kimileri de III. Dünya Savaşı’nın çok büyük bir yıkıma neden olacağı ve Derin Amerika içinde hala buna itirazların olduğunu düşünüyor. İKİSİ DE DOĞRU!
Çünkü III. Dünya Savaşı, öngörülemez sonuçlara neden olabilir. Savaş sonunda ABD, büyük güç kaybedebilir. Aynı şekilde Rothschild ailesi de…
Sonra hiç umulmadık ülkeler bir anda kendi dünya düzenini hayata geçirmek isteyebilir.
Örneğin Çin. Hala kapalı kutu. O ülkede neler yaşandığını kimse tam olarak bilmiyor. Askeri gücü ne?
Silahları etkili mi? Hangi ülkede ne kadar istihbarat ajanlarına sahip? Pekin yönetiminin aktif finans büyüklüğü ne kadar? Şimdi bu soruların cevabını bilmeden Çin’i III. Dünya Savaşı’na çekmek Washington için çok akıllıca olmaz. Yüzde yüz emin olmadan adım da atılmaz, atmazlar…
Bir örnek de Almanya’dan.
Alman BND, III. Dünya Savaşı hazırlıklarına ilk başlayan istihbarat örgütü. CIA‘in giremediği özel operasyonlar birimi olası III. Dünya Savaşı ve sonrası Almanya üzerine çalışıyor. Ya Almanya savaş sonrası tek süper güç olursa.
İhtimaller Washington için artık riskli. Almanya çok önemli bir akıl ve tecrübedir.
İki savaş kaybetse de BAŞLATMADIĞI savaşın kazananı olabilir ve rövanşı alabilir. Alman aklını hiç ama hiç hafife almamak gerekmekte.
Büyük oyunculardır…
Kaldı ki ABD içinde de çok büyük etki alanları vardır!
Geçmişte Irak operasyonu kararı alındığında etkisi ve riski biliniyordu.
Irak’ta en olumsuz senaryo gerçekleşti ama Washington hala güçlü. Ancak III. Dünya Savaşı’nda Washington için en olumsuz senaryo gerçekleşirse, New York’ta tek bir gökdelen kalmaz. Bu ihtimali elbette Pentagon da biliyor. Coronavirüs sonrası toparlanma beklenenden hızlı olacak gibi. Raporlar bunu gösteriyor.
Derin Amerika bunu istemiyordu. Büyük ekonomik kaosun birkaç yıl kalması öngörülüyordu.
Bazı ülkelerde özellikle ağır sanayi konusunda toparlanma başladı. Coronavirüs’ün yıkıcı etkilerinin aynı hızda toparlanmaya işaret ettiği bazı konular var. Bu nedenle III.
Dünya Savaşı çanları çalmaya başladı.
III. Dünya Savaşı sadece Derin Amerika’nın kararı olamaz. Derin Amerika’ya destek olan işadamları da buna ‘evet’ demeli. Ancak baktığımızda savaş isteyen Amerikalı işadamlarının sayısı 10’u geçmiyor. Bu işadamları da silah şirketlerinin büyük hissedarları. Yani çok bencil bir plan. Derin Amerika da bunu gördüğü için tüm ihtimalleri değerlendiriyor.
III. Dünya Savaşı ihtimalini kenarda bırakacak ama Coronavirüs’ün açtığı deliği daha da genişletecek bir plan üzerinde duruluyor. Bu da birçok ülkede siyasi boşluk.
Siyaset boşluğu olan ülkeler Derin Amerika’nın kapısını çalmak zorunda. Çünkü hala birçok ülkenin ordusu Amerikan askeri okullarında eğitim almış isimlerle dolu.
Bu olduğu sürece NATO güçlü kalır. NATO dagüçlü kaldığı sürece DerinAmerika her ordu üzerindesöz sahibidir. Bugün İngiliz,Fransız, Alman veya İtalyanordusunda çok önemligeneraller Washington’abağlıdır. Bu 50 yılı aşkınsüredir böyle. II. Dünyasavaşının nedenlerinden biri deNATO’nun kurulmasıydı.
Şimdi Washington bu gücü kenarda bırakır mı? Elbette bırakmaz. SAVAŞ öncesi son çıkış için NATO ve uzantıları devreye girecek gibi… Hasar tespit çalışmaları yapılarak simülasyonlar eşliğinde kontrollü adımlar atılıyor ve bu sıklaşacak…
Savaşa kadar giden yola taşlar döşenecek… Yol tamamlandığında kimin ne kazanıp kaybedeceği anlaşılmış olacak… Ondan sonrası tufan… George Floyd için başlayan eylemlerin geleceği yer burası… Oysa IRKÇILIĞA karşı sokaklara çıkılmıştı! Görünen amaç ile DERİN amaç arasında hiç bir ortak nokta yok!
Kitlelerin görmediği bu… Hep böyle olur… Bakalım neler göreceğiz… El ense bittiğinde künde göreceğiz… NET!

SAĞLIK DOSYASI /// İsmail Hakkı Yücel : Koronavirus Sonrası Yeni Eğitim Mimarisi Nasıl Olmalı ???


İsmail Hakkı Yücel : Koronavirus Sonrası Yeni Eğitim Mimarisi Nasıl Olmalı ???

20 Mayıs 2020

Kültürümüzde yer eden ‘’beşikten mezara kadar eğitim’’ söylemi son bilimsel çalışmalara göre ‘’ana karnından mezara kadar’’ ifadesi ile değiştirileceğe benziyor. Yeni bilgiler bize öğrenmenin ana karnında başladığını söylüyor.

Öğrenme ile ilgili yeni bilgilere göre demek ki eski bildiklerimizi bir kenara bırakmamız gerekmektedir. İnsanın hayata başlamasıyla birlikte öğrenme dönemi de başlamaktadır. Öğrenme süreçleri uzun ve tecrübelerle biriken bir öğrenme ve hayatta kalma mücadelesi hikayesi olarak devam etmektedir. Okula gitmeden de insanlar aileden ve yaşadığı toplumun tecrübe birikiminden edindiği bilgilerle hayatta kalmayı öğrenmektedir. Ancak eğitim başka bir şeydir. Öğrenmenin metodolojisini geliştirerek hayata uyarlamak aklın ve bilginin etkin kullanımını sağlayacaktır.

Eğitim insanlık tarihinin meydana getirdiği medeniyetin bir ürünüdür. Hayat tecrübelerinin hayatta kalma mücadeleleri sırasında insanların elde ettiği birikim ile hayatı daha verimli kullanma ve programlama metodolojisi geliştirme becerisi olarak görmek gerekir. Eğitim, insana bahşedilmiş olan aklın metodolojik bir şekilde kullanmasının öğrenme hadisesidir. İnsanlığın eğitim metotlarını geliştirerek toplumsal hayatı düzene sokma faaliyeti olarak da görülebilir. İnsanlık tarihi boyunca elde edilen bilgi, birikim, tecrübe ile kurup geliştirdiği medeniyetlerin 21. yüzyıla taşınması hadisesini ortaya koyar.

Çağımızda eğitimin gelişme süreçlerini toplumun tüm kesimlerine yayarak bilimde, teknolojide, sanat ve kültürde üretici konumunu öne geçirip takip edilen durumuna gelen toplumların diğerlerine göre toplumsal hayatta da refahı temsil ediyor olmaktadırlar. Bu nedenle eğitim küreselleşen dünyanın ekonomik ve sosyal hayatının belirleyicisi durumundadır.

Eğitimi toplumun inşası olarak değerlendirip yeni nesilleri ana sınıfından ele alıp üniversiteyi bitirene kadar geçecek süreler içerisinde cağın ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde planlamamız gerekmektedir.

Eğitim uzun vadeli, meşakkatli ve çok maliyetli yatırım olmakla birlikte yatırımın geri dönüşü ülkenin kaderini belirleyici etki yaptığı için hayati derecede önem kazanmaktadır. Bu nedenle eğitim geleceğin tasarlanması olarak görülüp çok iyi mimarisinin hazırlanması gerekmektedir.

Eğitimin görevi ülkenin ihtiyacı olan beşeri sermayeyi çağın gereklerini karşılayacak şekilde hazırlamaktır. Eğitimin çıktısı olan insan gücü sonuçta hayatın her alanına dokunacak bireyler yetiştirmek olacaktır. Yetiştirilecek bu insan gücünün kalitesi sonuçta topyekun toplumun milletler ailesi içerisindeki yerini belirleyecektir. Bu nedenle eğitim organizasyonunun küresel dünya ile her alanda rekabet edebilecek donanımda insanlar yetiştirmek olmalıdır.

Ekonomik, sosyal ve politik gelişmeyi beşeri sermaye belirler. Beşeri sermayenin kalite ve kantitesi üretimden tüketime belirleyiciliğini ortaya koyarken sanat, kültür ve medeniyet inşasında da öne çıkmaktadır. Sahip olunan beşeri sermayenin ülkeye katkıları uluslararası ilişkilerinden bilime ve teknolojiye oradan küresel dünyanın şekillenmesine kadar çarpan etkisiyle devam eder.

Toplumların refahının küresel dünyada milletler ailesinin etkin bir üyesi olup olmadığını beşeri sermayenin niteliğini ortaya koymaktadır. Beşeri sermayenin şekillenmesini eğitim belirler. Eğitim ve öğretim bu açıdan politika üreticilerinin üzerinde önemli bir şekilde durmaları gereken ana görevlerin başında yer alır.

Bu nedenle koronavirüs sürecinde duran hayatı fırsat bilip eğitimi de 21. yüzyılı yönetebilecek nesillerin yetişmesini sağlayacak bir organizasyona dönüştürülmesi gerekmektedir. Gelecek nesilleri analiz ve sentez yapabilen ezberci değil anlayıp kavrayabilen, sorgulayıcı, araştırmacı donanımda yetiştirmenin yöntemi bulunup uygulamaya konulmalıdır. Anlayan, kavrayan ve analiz sonrası çözüm üretebilen nesiller yetiştirecek bir eğitim programı bu süreçte hayata geçirilmelidir. Ezberci değil gerçek hayatın pratik, hızlı ve problemleri çözebilen özelliklere haiz nesiller yetiştirilmesi hedeflenmelidir.

21. yüzyıl hız çağıdır. Zaman ve mekan kavramlarının değiştiği bir çağdır. Küresel dünya ile yarışacak hızlı ve doğru karar alıp uygulayabilecek beşeri sermayeye sahip ülkeler küresel pastadan daha yüksek oranında pay alacaktır.

Bu nitelikte nesilleri yetiştirebilmek için yüksek donanıma sahip öğretmenlere ihtiyaç vardır. Öncelikle öğretmenler bilgi, pedagojik yeterlilik ve psikolojik güç desteği konularında eğitime alınmalıdırlar. Güçlü, iddialı, fedakar ve donanımlı öğretmenler gelecek nesillere beklenen donanımı kazandırabilir.

Koronavirüs nedeniyle hayatın durduğu bu zaman diliminde bir program çerçevesinde tüm öğretmenlerin 21. yüzyılın insanını yetiştirecek bilgi birikim ve donanım sahibi kılmak hedefi çerçevesinde hizmet içi eğitime tabi tutmak fırsatı yakalamak anlamını taşır. Ancak bundan sonra yetiştirilecek öğretmenlerin istenen özellikleri taşıyacak yeni bir organizasyonla yetiştirilmesi gerekir.

Öğretmen yetiştirme eğitimi öğretmen okulları vasıtasıyla yeniden çağın ihtiyaçlarına ve ülkenin hedeflerini dikkate alan bir biçimde şekillendirilmelidir. Öğretmen çocukların benzemek istediği rol model olarak kendisine örnek aldığı insanlar olduğu için fiziki yapısından bilgi, birikim, donanım ve davranış şekliyle örnek şahsiyet olmalıdır. Bunlar seçilerek öğretmen okullarına alınmalı ve özel eğitimden geçirilmelidirler. Ülkenin geleceğini teslim edeceğiniz şahsiyetlerin en az bu görevi layıkıyla başarabilecek liyakat ve ehliyeti taşıyor olması beklenir.

Diğer taraftan öğretmenler ülkenin en önemli görevini üstlenen fedakar insanları olmaları nedeniyle bunların özlük haklarının hayat standartlarını çağın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde düzenlenmesi gerekir. Ailelerin en değerli varlığı çocukları olduğu gibi ülkenin geleceğinin belirleyicisi yine aynı çocuklardır. O açıdan eğitim ve organizasyon içerisindeki eğiticiler üzerinde hassasiyetle durulması gereken konuların başında yer almaktadır.

Geleceğin nesilleri olan çocukları çağın bilim ve teknolojisi, kültürü, sanatı ve hayatına hakim olacak şekilde hazırlamak küresel rekabetin vazgeçilmez şartıdır.

Ekonomik, sosyal, kültürel ve sanat alanında küresel dünyaya bir katkı sağlamanın yolu beşeri sermayenin yeterli ve kaliteli olmasından geçmektedir. Bilimde ve teknolojide önde olamayan toplumların küresel pazarlardan yeteri kadar pay almaları imkan dahilinde değildir.

Fert başına düşen gelir bir çok ülkede 60 bin ABD Doları iken 8 bin ABD Doları gelir elde ederek refah devleti olma hevesinde olmak gerçekleri yansıtmamaktadır. Başarı bilimin önderliğinde aklı kullanarak iyi organizasyonlarla çalışarak, alın teri dökülerek elde edilebilir.

Plan ve program olmadan hiçbir konuda istenen sonuca gidilemez. Ülke olarak önce nereye ulaşmak istiyorsunuz bunu belirleyeceksiniz, sonra belirlediğiniz hedefe ulaşmak için hangi insan gücüne ve hangi araçlara, ekipmana ihtiyacınız var bunları da ortaya koyacaksınız. Planınızda ne kadar zamanda belirlediğiniz hedefe ulaşacaksınız bunun bilinmesi gerekir. Zaman en kıymetli değerdir. Hızla akıp gidiyor. Kendinizi sınırlamanız gerekenler var buna göre çalışma programı yapmanız gerek. Küresel dünyanın gelişmiş ülkelerinden geri kalmamanız gerekir.

Belirlenen 21. yüzyılın ihtiyaçlarını karşılayacak beşeri sermayesini yetiştirmek için eğitim programı hazırlanması gerek bunun için konuyla ilgili eğitim psikolojisi, eğitim sosyolojisi, pedagoji ve bilim dallarının bir araya geldiği ülkenin bu konudaki yetkin şahsiyetlerinin hazırlayacağı eğitim stratejisini oluşturan eğitim programı hayata geçirilmesi gerekmektedir.

Eğitim ile ilgili programın 21. yüzyıl boyunca temel esaslarda değişme olmadan sadece bilim ve teknolojik gelişmelere uygun revizyonların dışında değişikliğe uğramaması gerek şartı oluşturmaktadır. Küresel dünya ile yarışacak geleceğin insanını inşa etmek süreklilik ister. Eğitim bir milletin geleceğini belirler hayati derecede önemlidir. Küresel rekabetin toplum için en önemli belirleyici unsurunu temsil eder.

Küresel dünyada rekabet üstünlüğünü elde etmek için araştırma ve geliştirme faaliyetlerini organize etmek gerekmektedir. Rekabet üstünlüğünü ülkede geliştirilen teknolojiler ve yenilikler belirler. Kültürü, sanatı küresel dünyanın bilgi birikimine bilgiyi devleti yönetecek siyasileri eğitimin çıktısı olan entellektüel havuz belirler.

Üniversiteler bir ülkenin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmesinin en önemli dinamiklerini oluşturur. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri ile ortaya çıkan teknolojik bilginin sanayiye aktarılmasıyla yeni ürünün küresel pazarlarda tüketiciye ulaştırılması sağlanır. Diğer taraftan üniversitede yine yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetleriyle yenilikçilik ve ürün geliştirme faaliyetiyle ürünlerde katma değer artışı sağlayarak rekabet üstünlüğü artırılabilir. Yine temel bilimlerde yapılan araştırma ve geliştirme faaliyetleriyle ülkenin bilim havuzuna katkı sağlanabilir.

Üniversiteler ülkenin çeşitli yörelerinden gelen öğrencilerle birlikte sosyal faaliyet yanında bilimsel faaliyetler çalışmasıyla kültürleşme ve kültür üretme görevi üslenirler.

Ülke eğitim yoluyla beşeri sermaye birikimini artırır. Bu vesileyle ekonomik, kültürel ve sosyal boyutta ülkenin topyekun kalkınma ve gelişme hızını artıracak katalizör görevi yerine getirir. Entelektüel birikimi yeterli olmayan ülkelerin küresel rekabette istenen başarıyı elde etmesi imkan dahilinde değildir.

Hayatın tüm alanlarını şekillendiren beşeri sermayedir. Nitelik olarak iyi eğitim almış insanlar sanayide küresel rekabetin üstesinden gelen ileri teknoloji üretip ürüne şekil vermektedirler. Yenilikçi teknoloji bazlı ürünler üretmek araştırma ve geliştirme faaliyetini etkin bir şekilde kullanabilen organizasyonları kurabilmektedir.

İleri teknoloji üreten firmaların fiyat elastikiyetleri düşük olduğu için pazar problemleri olmamaktadır. Aynı üründen üreten firma ve ülke sayısı çok az olduğu için bu nadir ürünler için pazarlama faaliyetine gerek olmamaktadır. Ürünün fiyatını üretici belirlemektedir. Zenginlik bu tür yüksek teknolojiye dayalı ürün üretmekten geçmektedir. Üretici ülke çoğu zaman bu ileri teknoloji ürün talebini karşılamıyor olabiliyor. Bu tip ürün üreten ülkelerin yeteri kadar kalifiye beşeri sermayesi var anlamı ortaya çıkmaktadır. Sonuçta bunlar ülkeye refah sağlarken diğer yandan da ülkeye güven artırıcı görev üstlenmektedirler.

Ekonominin sektörlerinin ara elemanı ihtiyacını karşılayacak mesleki teknik okulların çağın ihtiyaçlarına uygun geliştirilmesi ekonominin gelişmesi için ayrı bir öneme sahiptir.

Köy okullarının yeniden açılması hem eğitim ve öğretimin yerinde yapılması hem de öğretmenin köyde kalması nedeniyle köyde kültür aktarımının gerçekleşmesi sağlanacaktır. Köylünün çocuğunu okutacağım diye şehre göç etmesi hadisesi ortadan kalkacaktır. Bu vesile ile köyün ekonomik faaliyetlerinin sürdürülmesi sağlanacaktır.

Köylerin son dönemde şehre göç hadisesiyle şehirlerde yığılma özellikle de büyük kentlerde ve İstanbul’daki varoşlaşmanın artmasına köy okullarının kapatılmasının da büyük etkisi olmuştur.

Köyden çocuğumu okutacağım diye şehre inen aileler köyde iken üretici ama şehre inince tamamen tüketici durumuna düşmüştür. Eğitimi ve bir sanatı olmayan şehre yeni gelen şehrin varoşlaşmasına katkıda bulunarak geçinecek bir gelir sahibi olmadığı için de şehrin huzurunu olumsuz etkileme aracı haline gelebilmektedir.

İnsan gücü planlaması yapmadan lisede veya meslek liselerinde eğitim programları ve okullar açmak ülkenin en önemli kaynağını israf etmek anlamını taşır. Okula başlamayla eğitim sürecinden iş hayatına geçene kadar ki süre 20 yılı bulmaktadır. Bu süre öğrenci için aile için ve ülke için çok önemli bir zaman kullanımını ve yatırımını ifade etmektedir. Bu açıdan insan gücü planlaması önem taşımaktadır. İnsan gücü planlamasında dünyadaki bilim ve teknolojideki gelişmeler dikkate alınırken sosyal hayattaki gelişme ve dinamikleri de göz ardı etmeden gerçekleştirmek gerekmektedir.

Eğitim planlamasında 20 yıl sonrasındaki gelişmeleri dikkate alarak ve ülkenin o dönemdeki işgücü ihtiyacı öngörülerek planlama yapılmak durumundadır.

21. yüzyıl bilgi ve hız çağını temsil etmektedir. Bu nedenle sosyal hayatın buna göre tasarımlanması gerekmektedir. Bunun için eğitim programlarının hızlı değişen teknolojilere ve iş hayatına adaptasyonu sağlayacak nesillerin yetiştirilmesi şeklinde hazırlanması elzemdir. Bu nedenle esnek eğitim programları uygulamaya konulmalıdır. Yetiştirilecek insan gücünün hızlı değişen iş ve sosyal hayata uyum yeteneği yüksek bireyler olarak yetiştirmek gerekmektedir.

Yüksek öğretim kurumlarının kökleşip kurumlaşması çok önemlidir. Üniversitelerin bilim alanlarının üniversiteye bilimsel katkıları ülkeye, dünya bilim birikimine sağlayacakları katkı üniversiteyi de üniversiteler sıralamasında yerini belirleyecektir. Bu açıdan üniversitelerdeki bilim iklimi motivasyon için çok büyük anlam taşır.

İçinde yaşadığımız çağ teknoloji ve hız çağı olduğu için her şeyin şu andakinden daha hızlı değişmesi beklenmektedir. Toplumun bu değişim ve gelişim sürecini sağlıklı bir şekilde yönetebilmesi için yeni nesillerin bu yeni hayat tarzına uygun ve esnek yetiştirilmesi gerekmektedir. Eğitim süreçlerinde bu konunun göz ardı edilmeden programlamalarda özenle üzerinde durulması gerekmektedir.

Sonuç olarak ülkenin geleceğinin inşası iyi planlanmış eğitime bağlıdır. Düşünen, algılayan, analiz ve sentez yapabilen çağın gelişmelerini okuyup anlayıp kavrayarak problem çözme yeteneklerine sahip esnek nesillerin yetiştirilmesiyle 21. yüzyılın küresel dünyası ile her alanda rekabette başarılı bir Türkiye inşa edilebilir.

Kaynaklar:

İsmail Hakkı Yücel, Sanayide Robot Teknolojisi, uygulaması Ve Önemi, DPT yayınları, 1991.

Bilim Teknoloji Politikalarının Ülke Kalkınmasındaki Önemi ve Türkiye’nin Araştırma Kapasitesi, DPT Yayınları, Ankara, Mayıs 1992.

Bilim-Teknoloji Politikaları ve 21. Yüzyılın Toplumu, DPT Yayınları, Ankara, Ağustos 1997.

İsmail Hakkı Yücel, Türkiye’de Bilim Teknoloji Politikaları Ve İktisadi Gelişmenin Yönü, DPT yayınları, 2006.

TARİHİ ESERLER DOSYASI : FRANSA ŞATOLARI VILLANDRY ŞATOSU ve CLOS LUCE ŞATOSU


FRANSA ŞATOLARI VILLANDRY ŞATOSU ve CLOS LUCE ŞATOSU

15 Haziran 2020

FRANSA ŞATOLARI

Yazı ve Fotoğraflar: Olay Salcan, 15 Haziran 2020

Fransa’da şatolar yazı serimin sonuna geldim. Loire bölgesinde bulunan 200 adet şatonun tamamını gezmek, çok zaman alacak bir gezi olacaktır. Bu şatoların bir kısmı, görülmese de olur. Ancak tarihe mal olmuş, burada yaşayanlar ve yaşananlarla öne çıkmış olanların sayısı elliyi geçmeyecektir. Benim de tamamını gezme diye bir planım olmadığından şatolar yazılarımda zamanım el verdiğince gezebildiklerimi sizlere aktarmaya çalıştım.

Şatoları gezerken hep hayal ettiğim; içerisinde yaşanan aşklar, acı, mutlu anlar, ülkelerin kaderini yakından etkileyen verilmiş kararlar, taht oyunları.

Ancak benim en çok merak ettiğim kral ve üst tabakada bulunan insanların Paris’te sarayları ve o muhteşemliği bırakarak ve uzun bir mesafe yol giderek kısa süre de olsa da buralarda yaşamaları. Bunun da nedeninin belki de, tüm sahip oldukları güç ve zenginliğe rağmen hala arayış içerisinde olmaları olduğunu düşünüyorum.

Bu son yazımda sizlere bahçeleri ile şöhret kazanmış Villandry şatosu ile zamanın ünlü birisini ağırlamış Clos Luce Şatosu’nu anlatacağım.

VILLANDRY ŞATOSU

Şunu açıklıkla söyleyeyim ki, 16. yüzyılın başlarında I. Francois’in Maliye Bakanı Jean le Breton tarafından inşa edilmiş, Rönesans mimari tarzının güzel örneklerinden birisi olan Villandry şatosundan ayrılmak istemeyeceksiniz. İç mekanı, katiyetle Cheverny şatosu gibi mükemmel bir şekilde dekore edilmemiş ise de; bahçesi, tek kelime ile muhteşem.

Şatoya, yaklaşık 200 yıl sonra Castellane Markisi sahip olmuştur. Bu tarihten yaklaşık 300 yıl sonra da Fransız Devrimi sırasında şatoya el konulmuş ve 1800’lerin başlarında İmparator Napoleon tarafından kardeşi Joseph Bonaparte’ye verilmiştir.

Bunu takip eden 100 yıllık zaman içerisinde şato, terk edilmiş ve kaçınılmaz son olarak bir harabe haline gelmiştir.

Şatoyu 1906 yılında İspanyol Joachim Carvallo satın almıştır. Bu tarihten itibaren kendisini tamamen Villandry’e adayan Carvallo, bahçeleri Rönesans tarzında dekore ederek bu günkü olağanüstü görsel güzelliği ortaya çıkarmıştır. Halihazırda şatoda torunları yaşıyor ve onun mirasını başarı ile devam ettiriyorlar.

Şatoya 18. yüzyılda sahip olan Kont Castallane, bir süreliğine Osmanlı İmparatorluğu’nda elçilik yaptığı için bu dönemde buradan getirdiği eserleri bir odaya toplamış. Bu odada Divan-ı Hümayun’dan bir sahneyi gösteren tablo da sergileniyor.

Bu şato, aynı zamanda İngiltere ve Fransa arasındaki savaş sonrasında, Aslan Yürekli Richard tarafından İngiltere’nin yenildiğini kabul eden anlaşmayı imzalamasına şahit olması nedeniyle özel bir öneme sahip.

Geziye ilk önce şatonun içerisini gezerek başlamak daha uygun olacaktır. Aksi takdirde bahçenin cazibesine kapılıp bahçeyi gezmeye başlarsanız inanın kendinizi ve zaman mefhumunu kaybedip şatonun içini görememe riskiniz artacaktır. En önemlisi de şatonun kulesindeki terasından bahçeyi geniş açı olarak kuşbakışı görme şansını kaybedeceksiniz. Bu görüntüyü kaçırmamak gerekir. Yukarıdan görünen, olağanüstü büyüklükte, yeşilin hakim olduğu rengarenk bir halı. Zaten bu görüntüyü gördükten sonra insan, bir an önce kendini bahçeye atmak istiyor. Ancak acele etmeyin binanın içerisi de ayrı bir güzel ve çekici.

Şatonun iç mekanında sahipleri tarafından kullanılmış mobilyaları, zamanının en güzel yansımaları ile görebilmek mümkün. Çalışma, yatak odaları ve mutfağı ile bir tarih ve yaşam tarzı, gözler önüne çok güzel bir şekilde yansıtılmış.

Bahçe insan zevki, zeka ve ustalığının harmanlanmasından meydana gelmiş bir sanat eseri. Babil’in asma bahçeleri gibi kat kat farklı bir şekilde üç kat olarak inşa edilmiş. Her köşesi diğerine benzemiyor. Farklı şekillerde çiçek ve ağaçların uyumlu kullanımı ile dekorasyon yapılmış.

Bahçenin her bölmesine kendine özgü isimler verilmiş. Ufak alevler ile ayrılmış kalplerle sembolize edilmiş “Narin Kalpler”, tutkuyla kırgın kalpleri sembolize eden “Tutkun Kalpler”, kelebek kanatları ile sembolize edilmiş “Uçuşan Kalpler”, düelloda kullanılan kılıç ve hançerin keskin kenarını resmeden “Trajik Kalpler” kısımlarından oluşan “Süs Bahçesi”.

Süs bahçesinin hemen sonrasında gelen “Su Bahçesi”, ortasındaki geniş havuzu ve etrafındaki lime ağaçları ile uygun bir dinlenme ve meditasyon yeri.

”Güneş Bahçesi”, üç ayrı yeşil alandan oluşan sıcak görüntüsü ile ayrı bir güzellik. Birinci yeşil alan, beyaz ve yeşil çalılarla tasarımlanmış “Bulutlar Odası”; ikinci yeşil alan, bir yıldız şeklindeki bir alanın ortasındaki havuzun etrafında ışıldayan sarı ve turuncu tonların hakim olduğu “Güneş Odası” ve sonuncusu, elma ağaçları ile dekore edilmiş, çocukların oyun alanı olan “Çocukların Odası”.

Bahçede labirent bahçesi ile şifalı ve kokulu bitkilerin yetiştirildiği bir bahçe de mevcut. Ayrıca sebze bahçesi, Orta Çağ’dan gelen bir alışkanlığın devamı.

Binasının gösterişinden daha çok muhteşem bahçesi ile öne çıkan, gezenlere huzur veren, insanı bir an için sorunlarından alıp masal diyarına taşıyan ve bambaşka bir dünyayı yaşatan bir şato Villandry Şatosu.

Her bir bölümüne ayrı manalar verilen bahçe düzenlemeleri, ender bulunan bitkileri, özel yetiştirilen çiçekleriyle ayrı bir yerde olmayı hak ediyor.

CLOS LUCE ŞATOSU

Şimdiki sizlere anlatmaya çalışacağım şato, kendisinden daha çok hayatının son üç yılını burada yaşamış ünlü ressam Leonardo da Vinci ile şöhrete kavuşmuş Clos Luce Şatosu’dur.

1471 yılında inşa edilen şatonun yapımında kullanılan tüf taşı ve pembe renkli tuğlalar 15. yüzyıl mimari tarzının tipik örneklerinden birisidir. İlk yapıldığında Cloux Şatosu diye adlandırılan şato, 17. yüzyılda Clos Luce şatosu diye anılmaya başlanmıştır. Daha sonraki sahipleri olan Amboise ailesi tarafından devrimde yıkılmaktan kurtarılmıştır.

Leonardo da Vinci’nin Fransa macerası, 1516 yılında Leonardo’nun yeteneğinden oldukça etkilenen kral I. Francis’in kendisini Fransa’da yaşamaya davet etmesi ile başlıyor. Kendisini Fransa’da bulunduğu sürede kralın baş ressam, mimar ve mühendisi olarak atıyor. Yıllık 700 altın maaş bağlıyor ve ürettiklerinin mali desteğinin garantisini de veriyor. Ama en önemlisi bu şatoyu burada yaşaması maksadıyla Leonardo da Vinci’ye tahsis ediyor.

Kral I. Francis ve kız kardeşi Marguerite de Navarre ile Leonardo da Vinci arasında dostluk, Leonardo da Vinci’nin son üç senesinde mutluluk ve yaratıcılığının en üst düzeye çıkmasına neden oluyor. I. Francis, Leonardo da Vinci’yi sık sık ziyaret ediyor ve yaptıkları ile ilgili bilgiler alıyor. Bu ziyaretlerini Amboise Kraliyet Şatosu ile Clos Luce Şatosu arasında inşa edilmiş bir yeraltı tünelini kullanarak gerçekleştiriyor. Bodrum katında çıkışı olan geçidin ilk metreleri bugün hala görülebilmektedir.

Ünlü ressam, 2 Mayıs 1519 tarihinde, şatoda hayata gözlerini yumuyor.

Şatoyu gezmeye üst kattaki uzun ahşaptan bir balkonu yürüyerek başladığımda bu balkon beni doğruca Leonardo da Vinci’nin yatak odasına götürüyor. Şatoda mutlu ve verimli bir hayat süren Leonardo da Vinci’ye her türlü imkanlar sağlanmış ve bu yatakta da hayata gözlerini kapamış.

Leonardo da Vinci, ölümünden sonra vasiyeti üzerine önce bir kiliseye gömülüyor, ardından da mezarı Amboise Şatosu‘na taşınıyor. Bu oda, Vinci’nin ölümünden sonra şatoya yerleşen 1. François’nın kız kardeşi Marguerite de Navarre‘ya veriliyor.

La Grande Salle Renaissance olarak adlandırılan büyük salonu gezdikten sonra mutfaktan geçip bodrum kata iniyorum. Bodrum kat, Leonardo da Vinci’nin bilimsel çalışmalarına, icatlarına ve projelerine ayrılmış. Burada Leonardo da Vinci’nin 40 adet projesinin maketleri bulunuyor. Bu maketler, IBM tarafından orijinal projelerin birebir kopyası olarak yaptırılmış. Denizaltı, uçak, helikopter, tank, makineli tüfek, açılır köprü ve daha pek çok projenin maketlerini bir arada görebilme imkanı var. Son derece etkileyici olan bu bölüm, şatonun en popüler bölümlerinden birisi.

Kraliçe Anne de Bretagne için yaptırılan şapelde Leonardo da Vinci’nin dört freskini görmek, geziye keyif katıyor.

Bodrum kattaki geziyi tamamladıktan sonra takip ettiğim rota, beni arka bahçeye çıkarıyor. Bahçedeki kafede bir şeyler içmek için durmak akıllıca olur. Çünkü daha şatonun gezisini tamamlamadım. Bir kahve içip yan bahçeye doğru yürümeye başlıyorum. Bu botanik bahçesindeki patikayı takip ettiğimde çeşitli yerlere yerleştirilmiş Leonardo da Vinci’nin icatlarının daha büyük maketlerini görüyorum. Bu nedenle de bahçeye, Leonardo da Vinci Bahçesi adı verilmiş.

Bu maketler içerisinde en dikkat çekici ve Türkler için en önemli olanı, hiç şüphesiz ki Osmanlı Padişahı II. Beyazıt zamanında Leonardo da Vinci’nin Haliç üzerine yapılmak üzere tasarladığı Le Pont de la Corned’Or–Altın Boynuz Köprüsü, diğer adı ile Haliç Köprüsü’nün su üzerindeki büyük maketi. Bu köprü üzerinde yürürken, eğer o zamanlar bu köprü Haliç üzerinde yapılsa idi hayali içerisindeyim. Düşünüyorum da Leonardo da Vinci Bahçesi’nin bu köprüsü ne kadar popüler olur ve ne kadar da turist çekerdi. Yani altın yumurtlayan tavuk misali. Kaçan balık, büyük olur.

Hoşça kalınız.

E-POSTA : olay.salcan

LİNK : https://olaysalcan.blogspot.com/

KOMPLO TEORİLERİ : Ruslar Erdoğan’ın başbakan olacağını biliyordu !!! Hiram Abas’ın sarışın kadınlara zaafı vardı !!!


Ruslar Erdoğan’ın başbakan olacağını biliyordu !!! Hiram Abas’ın sarışın kadınlara zaafı vardı !!!

8 Mart 2018

Komplo teorilerine yatkınlığım malûm. Zaman zaman yazdıklarımı komplo teorisi kapsamında değerlendiren ve bu nedenle akademik içerikten yoksun olduğunu iddia eden bazı dostlarım var. Hatta onlara göre Biyografik İstihbarat kapsamında yazılarıma konu ettiğim bazı şahsiyetlerle ilgili bilgi aktarımı da önemsiz. Magazinden öte bir şey değil. Oysa İstihbarat akıl oyunudur. Bir hedefe ulaşmak için yapılan stratejik planlama biraz da siyasi entrikadır. Matematik ve metafiziktir. ‘Komplo teorileri’ aslında senaryo yazmaktır. Bu nedenle polisiye roman türü yazarlarının bir kısmı istihbarat örgütlerine çalışır. Türkiye’de de bu böyledir. Hemen her istihbarat örgütünde öngörüye dayalı stratejik planlama ve olası gelişmelerin önceden tahmin edilerek hazırlıksız yakalanmamak için ‘komplo teorisi’ üretilen, A-B-C ve hatta D planlarının yapıldığı birimler mevcuttur. Bu çerçevede Fütüroloji de biraz komplo teorisini andırır. Fütüroloji, gelecek bilimi, gelecekbilim veya gelecek çalışmaları; gelecekte gerçekleşebilecek veya geleceğe dair bilimsel, teknolojik ve sosyolojik gelişmeleri, olağan durumun şartları ve eğilimlerini temel alarak, inceleyen ve tahminler yürüten bilim dalıdır.
Dünyadaki hemen tüm istihbarat örgütleri ya ‘komplo’ kurar ya da ‘komplo teorisi’ yazarlar. Çünkü komplo teorileri gelecekle ilgidir. Tanımlamak gerekirse ‘komplo teorisi; ‘ iç politika, uluslararası ilişkiler, ekonomi, sosyal sorun ya da olayları gerçekte olduğundan farklı/uydurma parametrelerle değil, açık ya da özel kaynakların yayınlarında ortaya konan argümanları kullanarak bir mantık çerçevesinde değerlendirmektedir. ‘Komplo teorileri’ işte bu nedenle tam da bu anlamda senaryo yazmaktır. II.Abdulhamid’in tartışmalı siyasi başarısının nedenini polisiye romanlarına duyduğu ilgiye bağlayanlar var. Polisiye romanlara düşkünlüğü biliniyor. Kendisinin Sherlock Holmes hastası -gelin biz buna tiryakisi veya hayranı olduğu diyelim- olduğundan ve Holmes’ın yeni çıkan kitaplarını İngilizceden anında çevirtip okuduğundan söz edilir.(1)
Laf komplo teorilerinden açılmışken, kendisi de bir pilot olan aktör John Travolta, Kod Adı: Kılıçbalığı (Code Name: Swordfish) filminde ne diyordu? “Onlar bir kiliseyi bombalarsa biz 10 tanesini uçuracağız, bir uçağı kaçırırlarsa biz tüm havaalanını yok edeceğiz, gerekirse kendi binalarımızı bombalayacağız, gerekirse bir şehri nükleer bomba ile sileceğiz ve terörün acımasız yüzünü insanlara göstereceğiz. Böylece terörist devletlere saldırmak için arkamızda kamuoyu desteği olacak.” Bu film, New York’taki ikiz kulelere saldırıdan tam 3 ay önce 8 Haziran 2001’de gösterime girmişti. 11 Eylül saldırılarıyla şaşırtıcı benzerlikler taşıyan filmin senaryosu, 11 Eylül’ün bir Amerikan komplosu olduğu tezini destekler nitelikteydi. Zaten John Travolta’nın oynadığı derin Amerikan devletinin adamı olan karakter, o dönemde George W. Bush’un yardımcısı olan ve Neo Con ekibinin en eli kanlı gözü dönmüş unsuru Dick Cheney ile benzeşiyordu. Dick Cheney de aynı mantığı güdüyordu. “Zor, oyunu bozacaktı”… (Bu arada enteresan birşey, Hollywood bazen bir kahin gibi olacakları görüyor. Mesela Ağustos 1997’de gösterime giren “Komplo Teorisi” -Conspiracy Theory – filminde de Türkiye’deki deprem tam olarak da 7,4 büyüklüğünde geçiyordu) Şimdi merak ediyorum beni komplocu olmakla itham edenler buna ne diyecek?(2)

Bir ülkede askerî, siyasî, kültürel, ekonomik elite yönelik yapılan bilgi toplama faaliyetine Biyografik İstihbarat deniliyor. Bu nedenle, akrabalık ilişkileri, araştırmaya konu aktörün yetiştiği siyasi ve ekonomik çevrenin bağlantıları, kişisel özellikleri, ilgi alanları, zaafları üzerinde durulur. Biyografik istihbarat, bir ülkenin politik, ekonomik, kültürel, askerî, toplumun yaşamında aktüel veya potansiyel önem taşıyan kişilerle olduğu kadar şüpheli ve gizli ilişkiler içinde olan bireylerle ilgili olarak toplanan özel ve kamusal nitelik taşıyan bilgileri içerir. Bazı istihbarat sorunları ancak biyografik istihbarat ile çözülebilir. Şüpheli ve gizli ilişkileri tespit edilen kişiler ile ilgili biyografik istihbaratta bu kişilerin içinde olduğu ilişki ağı konusunda bilgi vermesi açısından önemlidir. Özellikle mafya ve terör örgütlerinin liderleri hakkında yapılan biyografik istihbarat çok faydalı bir bilgi temeli oluşturmaktadır.

Ancak, biyografik istihbarat sadece taktik ve operasyonel istihbarat için değerli kanıtlar üreten bir istihbarat alanı değil, onun çok ötesinde stratejik istihbarat içinde veri temin edebilen bir istihbarat türüdür. Örneğin, Troçki’nin I. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında faaliyetlerini izleyen mektuplarını okuyan İngiliz İstihbarat Servisi MI 5 Troçki’nin Rusya’da Leninistlerle birleşmesi durumunda ülkeyi devrime götürebileceğini öngörmüştür. ABD dış politikasında yabancı politik liderler eksenli bir politik ilişki anlayışı kurumsala tercih edildiğinden CIA tarafından yapılan istihbaratta biyografik istihbarata büyük bir önem verilmektedir.24 Karar alıcılara yönelik olarak yapılan biyografik istihbarat ile amaçlanan karar alıcının ruhsal yapısını, fikirsel çerçevesini, karakterinin güçlü ve zayıf yanlarını analiz etmektir.(3) Siyasî liderlerin zayıflıkları, güçlü yanları, bağlantıları, okudukları kitaplar, günlük bilgi kaynakları, kişisel sorunları istihbaratçıların onların eylemlerini öngörmeleri için temel oluşturmaktadır.

Tekrar olsa da yine yazalım çünkü “et-tekraru ahsen velev kane yüz seksen” sözünde anlatıldığı gibi “Yüz seksen kere de olsa tekrar etmek güzeldir.” İstihbarat örgütlerinin, kendi ülkelerinin stratejik planlamaları için en fazla önem verdiği bilgilerden biri, diğer devletlerin lider ve lider potansiyelleri ile ilgili kişisel bilgilere ulaşabilmektir. Bu amaçla belirgin ve gizli kişilik özellikleri, zaafları, güçlü yanları, korkuları, geçmişiyle ilgili önemli ya da önemsiz her türlü bilgi gizli servisin kurumsal hafızasında depolanır. Bu veriler ışığında bir kişilik analizi yapılır. Hatta eğer önemli bir makamda ise bu kişiliğin çeşitli durum senaryoları karşısındaki olası tepkilerini belirlemek için simülasyonlar bile hazırlanır. Bu konuda ‘İngiliz Casusunun İtirafları’ adlı hatırat mutlaka okumalı. 1700’lü yıllarda İstanbul’a gelen ve orada çeşitli İslami ilimleri ve lisanları öğrenen İngiliz casusu Hempher’in, İslâm dünyasını ve Müslümanları parçalamak için yaptığı casusluk faaliyetleri ve Vehhâbîliği nasıl kurduğu anlatılır. Kitapta en ilginç bölüm Hempher’in Londra’ya geldiğinde ziyaret ettiği İstihbarat merkezinde gördüğü Sünni ve Şii din adamlarıdır. Her biri İngiliz’dir ama hangi din adamını taklit ediyorsa onun gibi yaşamakta, onun gibi giyinmekte, onun gibi konuşmaktadır. (4)

İsterseniz birkaç örnek vereyim. Birçok uluslararası görevde bulunan, 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak”ın Süleymaniye kentinde Amerikan güçlerince Türk Özel Kuvvetleri”ne mensup askerlerin başlarına çuval geçirilerek esir alınmalarından sonra Genelkurmay Başkanlığı tarafından Bağdat”taki Amerikan kuvvetleri karargâhına gönderilen ilk askerî temsilci emekli Kurmay Albay İsmail Hakkı Soygeniş’in , “Rus strateji uzmanı 1996 yılında Tayyip Erdoğan’ın başbakan olacağını biliyordu.” iddiası üzerinde durulmalı.(5) Erdoğan’la ilgili Rusların takip ettikleri bir başka konu da sağlığı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 09.10.2017’de, Ukrayna Devlet Başkanı Petro Poroşenko ile ortak gerçekleştirdiği basın toplantısı sırasında uyuklamasını değerlendiren Rus psikoterapist Leonid Tretyak, Erdoğan’ın çok yoğun programı nedeniyle fiziksel bitkinlik yaşamış olabileceğini, diyabet gibi metabolizma bozuklukları olması durumunda da aşırı uyku halinin görüldüğünü, Erdoğan’ın bir sağlık sorununun olduğunu düşünmediğini söylemişti.(6)

Bir başka örnekte TSK ile ilgili. İsrailli yetkililer, Yaşar Büyükanıt’ın müstakbel Genelkurmay Başkanı olacağını öngörmüşler ve Org. Yaşar Büyükanıt’ın 1. Dünya Savaşı sırasında o topraklarda şehit düşen zabit dedesi annesinin babası Mehmet Yaşar Efendi’nin Kudüs’te bulunan 1400 yıllık Yusufiye Mezarlığı’ndaki kabrini bulup onararak jest yapmışlardı. Hatta sonraki yıllarda adı geçen mezarlık duvarının restorasyonunu TİKA gerçekleştirmişti. Büyükanıt, İsrail gezisinde, aralarında dedesinin de yer aldığı Osmanlı Askerleri Anıtı’nın temel atma törenine katılmıştı. Belli ki bu da biyografik istihbarat çalışmasının bir sonucuydu.(7)

Türkiye’de istihbaratçı denilince akla gelen beş kişiden biri olan ve Özal döneminde önemli görevlerde bulunan efsane MİT görevlisi, Milli İstihbarat Teşkilatı Kontr-Espiyonaj yani Casusluga Karşı Koyma Dairesi Başkanlığı da yapan, Hiram Abas’ın ölümü de bir nevi “Bal Tuzağı”nın başka bir şekliydi. Hiram Abas’ın özellikle sarışın kadınlara olan zaafı bilinmekteydi. Öldürülmeden önce arabasıyla giderken bir tümsekte hafif yavaşlamak zorunda kalmıştır. O ara genç ve uzun boylu biri yaklaşarak arabanın içindeki Abas’ı kurşunlayarak öldürmüştür. İlginç olan ise silah kullanmada bu kadar usta olan birinin silahına bile davranamadan ölmesiydi. Bunun cevabını da görgü tanıklarının ifadesinde görmek mümkündür. Görgü tanıkları araba yavaşladığı esnada, gayet güzel alımlı ve sarışın bir kadının da oradan geçtiğini ifade etmişti. Bu kişi, sarışın kadınlara karşı zaafı bilinen Hiram Abas’ın dikkatini dağıtmak için mi kullanılmıştı.(8) Daha fazla yazmayacağım arife tarif gerekmez!

Bakınız:
1- http://www.radikal.com.tr/turkiye/abdulhamid-sherlock-holmes-hastasidir-1078446/
2- https://odatv.com/11-eylul-bin-yil-surer-mi-1109121200.html
3- Prof. Dr. Ümit Özdağ/ Stratejik İstihbarat/ http://www.21yyte.org/assets/uploads/files/109-149%20umit.pdf
4- Memoirs of Hempher, The British Spy to the Middle East/ https://defence.pk/pdf/threads/memoirs-of-mr-hempher-the-british-spy-to-the-middle-east.303983/
5- 16 Ağustos 2006, Çarşamba/ https://www.sabah.com.tr/yazarlar/akoz/2006/08/16/biyografik_istihbarat
6- https://tr.sputniknews.com/turkiye/201710101030523482-erdogan-uyuyakalma-videosu-sebebi/
7- http://www.hurriyet.com.tr/evet-dedesinin-mezari-israil-de-4880448https://www.yenisafak.com/dunya/buyukanitin-dedesi-israilde-oldu-74547
8- Koray Kamacı/Kadın ajanların en etkili silahı: Bal Tuzağı/ http://www.yeniakit.com.tr/haber/kadin-ajanlarin-en-etkili-silahi-bal-tuzagi-143836.htmlhttp://www.haber7.com/medya/haber/702197-bir-istihbarat-devine-suikastin-dosyasi

Ömür Çelikdönmez
Twitter:@oc32oc39