ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YENİDEN ULUS DEVLETLER


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YENİDEN ULUS DEVLETLER

Amerika Birleşik Devletlerine son başkanın seçilmesiyle birlikte , bugünkü uluslararası konjonktür küreselleşme sürecine tam anlamıyla karşı bir çizgiye gelmiştir . Sovyetler Birliğinin yirminci yüzyılın bitimine on yıl kala dağılmasıyla iki kutuplu dünyanın sonuna gelinmiştir . Bu durumdan yararlanmak isteyen küresel sermaye ,ABD’nin konumunu kullanarak tek kutuplu bir dünyayı küreselleşme aracılığı ile tek bir dünya devletine dönüştürmek üzere yola çıkmıştır . Ne var ki , aradan çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen , bir türlü küresel patronların istedikleri gibi küresel bir dünya devleti kurulamamıştır . Uluslararası tekelci şirketlerin zorlamalarıyla küresel bir düzene yönlendirilen bugünkü dünyada bütün çabalara ve uzun uğraşlara rağmen , böylesine yeni bir yapılanma gerçekleştirilemeyince, zamanla dünya devletleri ve halklarından büyük tepkiler gelmeye başlamıştır . İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya bir türlü geçemeyen yerküre, aradan geçen otuz yıllık süre içerisinde , küreselleşmeye ve bunun doğrultusunda geliştirilen yeni emperyalizme karşı çıkan tepki hareketleri ve siyasal muhalefet girişimleri ile karşı karşıya gelmiştir. Tek merkezli bir dünya kurmak ütopyası ile yola çıkmış olan küresel sermaye ,her türlü yolu deneyerek , açık ve gizli operasyonlar düzenleyerek bu amacı doğrultusunda olayları yönlendirmesine rağmen, bir türlü tek bir süper gücün etrafında toplanacak bir büyük dünya devleti kuramamışdır .

Sovyetler Birliğinin dağılma süreci ve sonrasında Amerika’nin başına gelen yeni başkanların ABD’nin çıkarları doğrultusunda küreselleşmeye sempatik bakmaları ve dolaylı yollardan bunu desteklemeleri , küreselleşme girişimini hızlandırarak öne çıkarırken , ABD tek süper güç olarak uluslararası yapılanmanın tam merkezinde durmuş ve bütün uluslararası kuruluşların bu doğrultuda yönlendirilmelerini planlı bir biçimde desteklemiştir . Soğuk savaş döneminde dünya siyaseti ve ekonomik ilişkileri de buz dolabına konulmuş bir durumda geleceğin yeni yapılanmasını beklerken, ABD kendi iç bütünlüğünü tam olarak gerçekleştirmeye çalışmış ve bu durumun getirmiş olduğu yeni güç ile de dünyadaki bütün sorunlara el koyarak dışarıdan müdahale etme yoluna gitmiştir . Soğuk savaş dengelerinde bir çok uluslararası sorun geri çekilmesine rağmen , siyasal patlamalarla sıcaklaşan sorunlara da ABD dünyanın en büyük gücü ve aynı zamanda jandarması konumunda açıktan müdahale ederek ,o dönemin koşullarında çözüm üretmeye çaba göstermiştir . Soğuk savaş döneminin yirminci yüzyılın sonlarında , SSCB’nin dağılması üzerine o dönemin koşullarında getirilmiş olan siyasal çözümlerin pek de gerçekçi olmadığı ve yeni dönemin konjonktüründe eski sorunlara yeni yanıtların bulunması gerektiği bir siyasal gerçeklik olarak öne çıkmıştır .Bu arada geçen zaman zarfında sorunlara çözüm geliştirme doğrultusunda yeni arayışlar ortaya çıkmıştır .

Çin , Hindistan ve Brezilya gibi çok büyük ve aşırı nüfuslu büyük devletler o dönemlerde eski sömürgeler konumunda geride tutulmaya dikkat edilmiş ve sonraki döneme doğru yeni gelişmeler ortaya çıktıkça bunlar da tek kutuplu düzenden çok kutuplu düzene geçiş aşamasında dünyanın yeni kutup merkezleri olarak görünmeye başlamışlardır . Bugün eski dünyanın patronu olarak yoluna devam eden ABD’nin karşısına çok daha büyük bir dev ülke olarak çıkan Çin Halk Cumhuriyeti bugünün dünyasında tıpkı eski SSCB gibi yeniden iki kutuplu bir uluslararası düzene geçişin oluşumuna yol açmıştır. Çeyrek yüzyılda ABD dünyanın tek patronu olamayınca, bu kez nüfus ve arazi büyüklüğüne sahip olan büyük devletler yeni kutup merkezi adayları olarak öne çıkmışlardır . Bu aşamada iki kutuptan tek kutuba geçemeyen dünya yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu bir düzene doğru sürüklenmiştir . Batı bloku ile doğu bloku karışınca alan ve nüfus büyüklüğüne sahip olan yeni büyük ülkeler devreye girerek, küresel olayların gelişiminde belirleyici olmaya başlamışlardır .İki kutuplu dünya iki büyük federasyon dengesine oturmasına rağmen, ulus devletler dönemi imparatorlukların parçalanması sonrasında devam ediyordu . Batının sömürgeleri teker teker merkezden koparken ulus devlet statüsü içinde Birleşmiş Milletlere üye oluyorlardı . Yirminci yüzyılın başından sonuna kadar dünya haritasında yeni ulus devletler yer alınca , uluslaşma çizgisindeki oluşumlar sonucu devletlerin sayısı da iki yüzü geçiyordu .

Birleşmiş Milletlere üye olan devlet sayısı iki yüzü geçince , uluslararası alandaki gelişmeler genel olarak ulus devlet kriterlerine göre belirleniyordu . Var olan siyasal düzen içerisinde ulus devletlerin hepsi bir bütünün parçaları olarak ele alınırken , diğer yandan da gelmekte olan yeni yüzyılın zaman dilimi içinde ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş gibi bir yeni yapılanma , batı merkezli küresel emperyalizm düzeni çerçevesinde gündeme getiriliyordu . Bağımsızlığını yeni kazanmış olan eski sömürgeler giderek ulus devletleşmeye doğru gelişmeler gösterirken , emperyalist güçler geleceğin tek dünya yapılanmasını hazırlamak amacıyla , ulusal kimliklerin ötesine giderek ve alt kimlikler ile uğraşarak daha küçük boyutlarda eyalet ya da kent devletleri oluşturma çabası içine giriyorlardı .Yirminci yüzyılda eski sömürgeler uluslaşarak devletleşmeye çalışırken , geçmişten gelen bir sürecin sonucunda emperyalist aşamaya gelen büyük batılı devletler de, ulus devletleri geride bırakacak bir çizgide yeni bir dünya düzenini oluşturmaya çalışıyorlardı .Küresel bir imparatorluk çatısı altında ulus devletleri yeniden düzenlemek üzere farklı siyasal planlar ve programlarla hareket ediyorlardı . İmparatorluklar düzeni iki kutuplu bir yapılanmayla geride bırakılırken ,kutupların çatısı altında güvenlik arayan yeni devletler önce uluslaşabilmek sonra da ulus devlet düzenlerini koruyabilmek için ellerinden gelen gayretleri gösteriyorlar, hatta daha da ileri giderek Birleşmiş Milletler’e bağlı bulunan diğer uluslararası kuruluşların desteklerinden de yararlanıyorlardı . Evrensel anlamda oluşturulan yeni siyasal yapılanmalar eski sömürgelerin uluslaşmalarına yardımcı olurken ,batının önde gelen emperyalist devletleri yeni bir yaklaşım geliştirerek ve ulus devletler düzenini geride bırakarak ve de eski sömürgeler üzerinden bölgesel hazırlıklarını tamamlayarak , beş kıta üzerinde uluslararası finans- kapitalin denetiminde küresel bir imparatorluk oluşturabilmenin öncülüğüne soyunuyorlardı .

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte ABD’nin merkezinde yer alacağı bir evrensel imparatorluk arayışı öne çıkınca , uluslararası tekelci şirketler yeni dönemde küresel sermaye örgütlenmesi aracılığı ile bütün dünya devletleri üzerinde baskı düzeni kurarak, insanlığı ulus devlet dönemi sonrasına hazırlıyorlardı . Bütün uluslararası gelişmeler böylesine bir yönlendirme içine girince , uluslaşarak kendi ayrı ulus devletlerine sahip olan eski sömürge halkları iki arada bir derede kalıyorlar ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı . Bir tarafta eski bir ulus devlet olarak sahip olunan siyasal yapı içinde uluslaşarak gelişmek süreci devam ediyordu . Öbür yanda ise tekelci şirketlerin küresel sermaye başlığı altında bir araya gelerek ,örgütlü bir saldırıya geçmeleriyle de , Birleşmiş Milletler üyesi ulus devletlerin gene bu örgütün karar alarak kabül ettiği insan hakları kavramı çerçevesinde, etnik ve dinsel alt kimliklerin öne çıkarılmasıyla, bölünmeye doğru bir eyaletleşme yapılanmasına yönlendiriliyorlardı . Yirminci yüzyıla girerken ve sonrasında imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya iki yüz ulus devlet çıkartılırken , yüz yıl sonra gelinen küreselleşme aşamasında da yepyeni bir dünya düzeni oluşturmak üzere, Birleşmiş Milletler insan hakları bildirisi doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını gündeme getirecek bir biçimde, iki bin eyalet devleti yapılanması olağanüstü bir biçimde batılı emperyalist merkezler tarafından destekleniyordu. İmparatorlukların parçalayarak ulus devletleri ortaya çıkaranlar şimdi de ulus devletleri iki bin eyalet devletinin öne çıkmasını sağlayacak biçimde bölerek , Birleşmiş Milletlere bağlı iki bin devletlik bir siyasal topluluk oluşturabilmenin arayışı içine giriyorlardı .Yirminci yüzyıl ulus devletler çağı olarak tarihte yerini alırken , yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık kazanacak eyalet devletlerinin çağı olarak şimdiden gündeme getiriliyor ve ulus devletlerin böylece geride bırakılacağı çok farklı bir döneme geçilmeye çalışılıyordu .

Büyük devletlerin uluslaşması kolay olmadığı için küçük devletlerin uluslaşmaları daha kolay gerçekleşebiliyordu . Küçük devletlerin normal olarak büyük devletlerin eyaletleri boyutunda oldukları dikkate alınırsa ,bunların uluslaşmaları daha kolay oluyordu . Büyük ve küçük devletler yirminci yüzyılın uluslaşma sürecini ayrı ayrı yaşıyorlardı .Uluslaşma süreçleri ayrı etnik ve dinsel kökene sahip olan ülkelerin ,bölgelerin ya da eyaletlerin uluslaşmasına katkı sağlarken , aynı süreç büyük ulus devletlerin de zaman içerisinde parçalanmalarına giden yolu açıyordu . Küçük devletler bütünleşmek ve güçlenmek için uluslaşmaya ağırlık verirken , büyük devletler de uluslaşmanın zararlarını önleyerek , getirdiği yeniliklerden yararlanabilmenin yollarının araştırması içindeydi . Çok büyük alanlara yayılmış olan büyük devletler , merkeze bağlı olan bütün eyaletlerin ve bölgelerin büyük devletin üst kimliği çatısı altında bir araya getirerek bir üst ulusal kimlik çatısı altında uluslaşmalarına giden yolu örgütlemeye çalışırken ,dünyaya egemen olmak isteyen batılı emperyal devletler ise , Birleşmiş Milletlere kabül ettirdikleri insan hakları protokolları ile büyük devletlerin milli sınırları içinde yer alan bölgelerin eyaletleşerek , daha küçük devletler görünümünde ortaya çıkmaları için girişimlerde bulunuyorlardı . Beş büyük kıtada var olan imparatorluklar daha alt bir yapı olan uluslaşma süreci ile ortadan kaldırılırken ,yüz yıl sonra aynı uygulamanın ulus devletler üzerinde yapılmasıyla , iki bin eyalet devleti öne çıkarılarak ulus devlet modelinin uygulama alanından silinmesi hedefleniyordu .Avrupa kıtasında yirmiden fazla bölge bağlı olduğu ulus devletten ayrılarak tam bağımsızlığını isterken ,aynı zamanda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş sürecine uygun bir biçimde davranarak devlet sayısının iki yüz den iki bine çıkması için zemin hazırlamaktadırlar.

Küreselleşme dönemi ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş aşamasında öne çıktığı için küresel emperyalizmin merkezi gücü olan küresel sermayenin patronları , var olan ulus devletleri yok etmek üzere alt kimlikçilik üzerinden bölücülük yaparak, kendi çıkarları doğrultusunda ülkelerini eyaletleşmeye doğru yönlendiriyorlardı . Böylesine çelişkili bir durum yüzünden büyük ve küçük devletler karşı karşıya geliyorlardı . Büyük devletler bölünmemek için yeni ittifaklara girerken , küçük devletler de kendilerini koruyabilmek üzere yeni yeni bölgesel birlikteliklere yöneliyorlardı . Birleşmiş Milletlerin benimsediği insan haklarının alt kimliklerin hortlatılmasına meydan vereceğini gören bazı devletler, birliklerini koruyabilmek amacıyla bu gibi protokollardan uzak durmaya çalışırlarken ,bazı büyük devletler de ülke bütünlüğünün bozulmaması için uluslararası sözleşmelerin ülkeyi bölünmeye götürmesine karşı çıkarak ,yollarına eskisi gibi büyük bir devlet halinde devam edebilmenin arayışı içine giriyorlardı . Büyük devletlerin çeşitli ülke ve bölgeleri sınırları içerisinde barındırmaları gerçeğinden hareket edilirse , alt kimlikçiliğin küçük ulusçuluğa ülkeyi sürüklemesine izin verilmemesi gibi bir durumu önleyebilmek amacıyla, büyük devletin temel yapılanmasıdoğrultusunda bir üst ulusçuluğun bütünlüğü kurtarmak ve sürdürmek üzere gereklilik kazandığı görülüyordu . Bu çelişkili durum ile ilgili olarak ,eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri makro ve mikro ulusçulukların bu yeni değişim aşamasında gündemde olduğunu açıkça dile getiriyordu . Bu konuda daha da ileri gidilerek yeni bir strateji belirlenmeye çalışılırken , öncelikle mikro ulusçuluklar ile ulus devletlerin parçalanması ve daha sonra da makro devletçilik yaparak daha büyük bölgesel devletlerin kurulması hedefleniyordu . Bu aşamada mikro milliyetçilik ulus devletleri ortadan kaldırmak için zorunlu görünürken , daha sonraki aşamada ise bölgesel ya da Avrupa Birliği örneğinde görüldüğü gibi kıtasal federasyonlara gidebilmek amacıyla , makro devletçilik küreselci merkezler tarafından öneriliyordu .Hedef iki yüz ulus devletten iki bin eyalet devletine geçiş olduğu için ,mikro milliyetçilik ile makro devletçilik birlikte düşünülüyordu . Var olan büyük ya da ulus devletleri koruyacak çizgide bir makro milliyetçilik ile küçük devletleri ayakta tutacak bir mikro devletçilik ise düşünülmüyordu . Ne varki , ana hedef iki bin eyalet devleti olunca mikro devletçilik eyaletcilik ya da insan haklarcılık olarak ulus devletlere karşı yeniden gündeme getiriliyordu .

Küreselci güçlerin planlarına göre , dünyayı büyük sermayenin yönetimine terk edecekleri için şirketlerin oluşturduğu yeni üst yapı üzerinden ulus devlet düşmanlığı düzenli bir biçimde yapılmaktadır . Sosyalist sistemin çöküşü üzerine güçlenen kapitalist blok tek merkez olarak dünyaya saldırmaya başlamış ama bütün çabalara rağmen bir türlü tek merkezli bir küresel düzeni istedikleri gibi kuramamıştır. Mikro milliyetçilik planları ile ulus devletlere saldıranlar aynı zamanda insan hakları görünümünde bölücülük girişimleri ile, Birleşmiş Milletler örgütü üyesi konumundaki ulus devletleri parçalayabilmenin her yolunu deniyorlar ama istedikleri parçalanma sonuçlarını alamıyorlardı . Çeyrek yüzyıl bir yanda küresel imparatorluk düzeni kurulurken ,diğer yandan da tekelci şirketler aracılığı ile de eyalet devletlerine geçişin ön hazırlıkları tamamlanmaya çalışılıyordu . Ne var bütün çabalara ve girişimlere rağmen bir türlü istenen sonuç tam olarak elde edilemiyordu . Ulus devletlerin parçalanması için çalışan küresel sermaye bu doğrultuda Amerikan devletini de kullanmaya çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri bünyesi içinde bu yeni durum nedeniyle yeni anlaşmazlıklar çıkıyordu. Amerikan devleti içinde yer alan küreselci kadrolar küresel sermaye merkezlerinin istek ve çıkarları doğrultusunda hareket ederken , Amerikan ulusal çıkarlarına öncelik veren devletçi ve ulusalcı kadrolar ile karşı karşıya geliyorlardı . Amerikan sermayesi ulusalcı-küreselci diye ayrılırken ,devlet bürokrasisi ile siyasal kadrolar da benzeri bir biçimde karşı karşıya geliyorlardı . Amerikan devletinin çıkarları ulus devletin gereksinmelerinin karşılanmasını zorunlu hale getirmesine karşılık tekelci sermayenin küresel çıkarları doğrultusundaki politikalara doğru devlet zorlanıyor ve dünyanın en büyük devleti olarak ABD küresel sermayenin çıkarlarına alet olarak süper güç olma şansını bir türlü kullanamıyordu . Son çeyrek asrın ABD başkanlarının küreselci emperyalizme teslim olması yüzünden Amerikan ulusal çıkarları bütün dünyada tehlikeye giriyordu .

ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore’den gelmesine rağmen , küresel sermayenin güdümündeki medya organları bu durumu görmezden gelerek ,İran’ı başlıca nükleer tehdit olarak öne çıkarıyor ve bu nedenle de ABD kendisi için zorunlu olmamasına rağmen ,Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri bozuluyor ve ciddi anlamda bir çıkar kaybına alet oluyordu . İran bir Orta Doğu ülkesi olarak ABD’ için değil ama İsrail için tehdit oluşturuyordu . İsrail için tehdit olan İran’nın nükleer çalışmaları İsrail lobilerinin denetimi altındaki medya üzerinden , sanki ABD’ye tehdit oluşturuyormuş gibi bir ters durum gerçeklere aykırı bir biçimde öne çıkarılıyordu . Amerikan medyası ile siyaset sahnesini de finanse ederek ele geçiren Siyonist lobiler, Amerikan devletini Büyük İsrail projesi doğrultusunda üçüncü dünya savaşına zorluyorlardı . Siyonizmin çıkarları için tanrıyı kıyamet senaryolarına sürüklemekten çekinmiyorlardı .Böyle bir savaşa girmenin tehlikelerini gören , üçüncü bir cihan savaşıyla hem ABD’nin hem de dünya düzeninin yıkılacağını gören ulusalcı çizgideki Amerikalılar ,küresel emperyalizmin dayatmalarına karşı direnerek Siyonizmin tehlikeli yıkıcı politikalarına karşı çıkıyorlardı . Küresel sermaye ile İsrail lobileri Siyonist kadroların elinde olduğu için , zamanla bunların aracılığı ile Amerikan devletinin ulusal çıkarlarına ters düşen siyasal gelişmelerle karşı karşıya kalıyordu . Kuzey Kore gibi gerçek bir nükleer güç olan ülke , arkadan ABD’yi açıktan tehdit ederken İsrail’i tehdit eden İran’ın on bin kilometre ötedeki ABD için öncelikle tehdit olarak gösterilmesi gibi bir yanlış yönelme, ABD’nin süper güç olma politikalarını fazlasıyla sarsmıştır . Küçücük İsrail’i kontrol edemeyen ve bu ülkenin lobilerinin elinde oyuncak durumuna sürüklenen ve dünya barışını korumakta zorlanan ABD , süper güç konumunu kaybedince küresel politikalardan vazgeçerek, ulusal politikalara öncelik vermeye başlamıştır .Küreselci sermaye baskılarıyla yeni bir dünya imparatorluğuna doğru sürüklenen ABD, uluslararası politikalar yüzünden fazlasıyla ulusal çıkarlarını kaybetme tehlikesi ile karşılaşmıştır . Dünya devleti iddialarını sürekli öne çıkarmasına rağmen , Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi çok büyük eyaletlerin ABD federasyonundan çıkarak bağımsız devlet olmaya çalışmaları , Amerika’nın önceliğinin küresel imparatorluk değil ama kendi ulus devletini korumak amacıyla, eyaletler arasında uyum oluşturarak merkeze bağlılığı yeniden güçlendirmek olduğunu göstermiştir .Bu aşamada kendi ulus devletinin birliğini koruyamayan ABD’nin küresel imparatorluk peşinde koşmasının tam bir çelişki yarattığı anlaşılmıştır.

Son başkan işbaşına gelene kadar ,sürekli olarak Siyonist lobilerin kontrolü altındaki ABD başkanlarını seçen Amerikan devleti ,uzun süre bocaladıktan sonra, ABD’nin Genel Kurmay merkezi olarak görev yapan Pentagon’un devletin iç istihbarat örgütü olan Federal büro ile işbirliği yaparak , son seçimlerde küresel sermayenin göz boyayan kadın adayına karşı , sert bir kimlik ile tanınan karşı adayın başkanlık konumuna getirdikleri görülmüştür . Devletin dış istihbarat örgütü küresel sermayenin kontrolü altına sürüklenince, ilk kadın başkan senaryosuna teslim olarak ABD’yi üçüncü dünya savaşına sürükleyebilmenin koşulları yaratılmak istenmiştir . Çekişme ortamında kimsenin şans tanımadığı karşıt aday dikkatli bir senaryo ile başkanlık makamına taşınmıştır . Seçim kampanyasında Amerika’yı yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını söyleyerek her aşamada Amerikanın ulusal çıkarlarına öncelik vererek ve ciddi bir ulusalcı politika izleyerek başkanlığı kazanan karşıt aday her türlü siyasal saldırı senaryolarına karşı ulusalcı politikalar ile ayakta kalarak Beyaz Saray denen üst yönetim makamına gelmiştir . İlk kadın başkan senaryosuna rağmen seçimleri kaybeden küresel sermaye Siyonist lobiler ile Armageddon isimli üçüncü dünya savaşı için ısrarlı biçimde çalışmalarını sürdürünce ,seçimleri kazanan karşıt aday binlerce kamyon silahı Orta Doğu’ya götürerek bölge ülkelerine dağıtmış ve bunların paralarını da petrol kralı Suudilere ödeterek bölgedeki dünya dengelerini kontrol altına almaya çalışmıştır . Siyonizmin üçüncü dünya savaşını Orta Doğu’da önlemeye çalışan yeni başkan daha sonraki çalışma dönemlerinde de ulusal politikalardan yana olmuş ve bu doğrultuda Amerikan ekonomisini de ulusalcı yeni bir yapılanmaya götürmüştür .

Süper güç ABD küresel bir güç olma doğrultusunda tekelci sermayenin yönlendirmesine maruz kalınca, yeni başkan ilk kez ulusal ekonomiden söz etmeye başlamıştır . Küreselleşme döneminde yurt dışına gönderilen ve yabancı ülkelere yatırımlara zorlanan Amerikan sermayesini yeniden Amerikan ülkesine geri dönmesi için ikna etmeye çalışırken , ABD yavaş yavaş küresel politikalardan vazgeçerek ayakta kalma savaşı veren ulus devletlere açıktan maddi destek yardım programlarını başlatırken küresel şirketlere karşı da yeni ekonomik mücadeleleri başlatmıştır. Son dönemde ABD ulusalcı politikalara yönelirken , bu kez Amerikan devleti ile ters düşen Siyonist sermayenin egemenliğindeki Şangay yapılanmasının bulunduğu ülkenin devlet başkanı konumunda olan Çin cumhurbaşkanı , katıldığı uluslararası toplantılarda açıkça küreselleşme akımını desteklediğini defalarca söylemiştir . Küreselci ABD’nin Siyonizm yüzünden ulusalcı noktaya geldiği gibi , eskinin Komünist Çin’inin başkanı da günümüzde küreselciliği savunarak diğer kapitalist ve emperyalist devletler ile ortak hareket etmeye başlamıştır . Çin’in başkenti Pekin bir komünist yapı olarak ayakta iken aynı dönem içinde Şangay kapitalist bir kent olarak yapılanmıştır . Washington ABD ulus devletinin merkezi olarak hareket ederken, New York kenti de sahip olduğu büyük Yahudi nüfus ile küresel sermayenin başkenti olarak davranmaya başlamıştır . ABD’de iki devletli yapı ortaya çıkarken benzeri bir gelişme Çin’de de öne çıkmıştır .Çin’de Pekin- Şangay ,Rusya’da Moskova-Petersburg , Türkiye’de Ankara-İstanbul ,İtalya’da Roma-Venedik ya da Fransa’da Paris-Marsilya gibi ikili yapılanmalar , hem ulus devletlerin milli ekonomik düzen kurmalarını engellemiş hem de küresel sermaye ile ulusal ekonomi dengelerinin oluşumunda alternatif roller oynamıştır .

ABD başkanlığını tanımayan ve Siyonizme alet olan küresel sermaye,New York’tan Şangay’a taşınırken, İsrail bir köprü kurmaya çalışmış ve bunun sonucunda küresel sermaye İsrail merkezli olarak ABD’den dışlanan Amerikan sermayesini Şangay’a götürerek , yeni dünya düzeninde ABD’nin yerini Çin’in almasına yardımcı olmuştur . Dünya tarihinin ortaya koyduğu gibi küresel sermaye her zaman yükselen yeni ülkenin içinde yer alarak buranın ekonomisini kontrol etmiş ama başka zamanlarda da düşmekte olan ülkeleri , batan geminin fareler tarafından terk edilmesine benzer biçimde öncelikle küresel sermaye terketmiştir . Bugün de New York kökenli Amerikan sermayesinin Siyonist çizgide ABD’yi terk ederek Şangay üzerinden Çin’i merkez ülke konumuna getirdiği görülmektedir . Özellikle son dönemde internet sistemi aracılığı ile elektronik yeni yapılanmada da Çin’in merkez ülke olarak seçilmesi bu durumu doğrulamaktadır .Geçmişten gelen dünya düzeninin patronu olan Amerikan devleti, küresel sermayenin doğu bölgelerine yönelmesi yüzünden merkezi konumunu yitirirken ,Amerikan devleti çok hızlı gelişen bir iç savaş ortamı ile karşı karşıya kalmıştır . New York merkezli küresel sermaye yeni dönemde Şangay merkezli bir yeni dünya düzeni oluştururken, Washington merkezli Amerikan ulus devletinin eski konumunu ve önemini elinden kaçırdığı anlaşılmaktadır . ABD yeni dönemde süper güç konumunu koruyamadığı için eyaletlerin karşıt politikalara yönelerek ulusal birliği tehdit etmesini önleyememiştir . Son olarak ortaya çıkan virüs sorunu sırasında New York merkezli doğu eyaletleri başkent Washington’a karşı ortak hareket edince ,Washington da başkent olarak batıdaki en büyük eyalet olarak Kaliforniya’nın önderliğinde batı eyaletleri ile merkezi konumunu koruyabilmenin çabası içinde olmuştur .Sermaye bütün büyük ülkeleri merkez ve sahil yapılanmaları olarak ikiye bölerken ,ABD’yi de son aşamada ikiye bölerek New York ile Washington’u karşı karşıya getirmiştir .

Corona virüs salgını senaryosunda da Çin’in küresel sermaye tarafından desteklenmesi ve ABD’li internetçilerin kendi ülkelerini bırakarak yeni dünya elektronik sistemini Çin ortaklığı altında Şangay merkezli bir konuma getirmeleri de , Küresel sermayenin ABD’den uzaklaşarak Çin’e yaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır . Dünya tarihinde çok benzeri görülen sermayenin ülke değiştirmesi sürecinde küreselciler İsrail güdümünde batıyı ve batı blokunun patronu ABD’yi terkederek , gelecek için doğuyu ve doğunun patronu Çin’i tercih ettiklerini açıkça ortaya koymaktadırlar . Bu yeni durum karşısında ABD bocalarken , öncelikle ulus devlet düzenini korumaya dikkat etmiştir . Çin giderek Şangay merkezli bir yapılanma içinde gelişmeler gösterirken , küresel sermaye yakın zamanda Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi ABD’nin en büyük eyaletlerini Amerikan Federasyonundan ayırarak ABD’nin ulusal birliğini parçalamaya kalkışabilir. Geçmişten gelen süper güç üstünlüğünü kaybeden ABD ,yeni dönemde varlığını koruyabilmek için merkezi gücü ile hem eyaletlerine tam olarak sahip çıkmak zorundadır , hem de ülkede yeniden küreselcilerin şimdiye kadar önlediği uluslaşma ve ulusal ekonomi oluşturma süreçlerini tamamlamak durumundadır . Komünist Çin’i küresel emperyalist yapanlar , sonunda kapitalist süper gücü de ulusalcı olmak noktasına getirmişlerdir .Önümüzdeki dönemde ABD artık eskisi gibi hegemonya sahibi olmak istiyorsa ,kesinlikle ulusalcı politikalar uygulayarak yoluna devam edebilecektir . Yeni dönemde dışlanan ABD, hem ulus devlet olmaya yönelecek hem de ulus devletleri küresel sermayenin hegemonyalarına karşı uluslararası alanda destekleyecektir . Sosyalist sistemin yıkılmasından bu yana kötülenen ve saldırılan ulus devlet olgusunun, bugün gelinen aşamada eskisinden çok farklı yeni bir konuma da olduğu görülmektedir . Ulus devletler artık batı emperyalizmi tarafından eskisi gibi tehdit edilmeyecekler ve gelecekte Çin üzerinden kurulacak olan emperyalist yeni elektronik dünya düzeni içerisinde giderek zorlanacaklardır . Son dönemde ortaya çıkan yeni ekonomik ve siyasal gelişmeler yeniden bir ulus devlet dönemini de kendiliğinden bütün dünyada başlatabilecektir . Ulus devletlerin tekrar ön plana çıkmasıyla birlikte küreselcilerin zorlandığı ve savaş süreçlerinin önü kesilerek kalıcı barışa açılan yeni bir dönem gündeme gelebilir .

Çeyrek yüzyıldır batılı emperyalistler tarafından zorlanan ulus devletler sürecinin iç ve dış çelişkiler yüzünden bir türlü tamamlanamaması göz önüne alınarak , yarım kalmış olan uluslaşma ve ulusal devletleşme oluşumlarının devamı sağlanarak ,bunların dünya sahnesinde eskisinden daha güçlü bir biçimde yer almaları sağlanabilir . İkinci dünya savaşının galibi olan ABD’nin yeni dönemde üçüncü dünya savaşının yenilen tarafı olmaya doğru yönlendirilmesi için , bu doğrultuda hazırlanmış olan küresel sermaye merkezli çeşitli siyasal senaryolarının uygulama alanına getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır .Bu durum son zamanlarda bir çok alanda yaşanan zorlama olaylar üzerinden fazlasıyla gözler önüne çıkmaktadır . Yeni ABD başkanı küresel sermayenin adayını yenerek işbaşına geldiğine göre , başkanlık makamına oturduğu devletin ulusal çıkarlarına eskisinden daha fazla önem vermek durumundadır .ABD’yi yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını , dış ülkelere gitmiş olan Amerikan sermayesinin yeniden ABD’ye geri getirileceğini ve önceliğin her alanda Amerikan devletinin olacağını dile getiren ulusalcı başkanın bu yeni tavrı ile , yarım kalmış olan ulusalcılık ve ulus devletleşme süreçlerinin ikinci kez siyasal gündem de öne çıkarak , tamamlanma yoluna gideceği bugünün koşullarında görülebilmektedir . Böylesine büyük bir dönüşüm içerisine girmiş olan dünyanın en büyük devletinin küresel şirketlerle kavga ederek geri çekilmesi ve kendi siyasal düzeninin içine dönerek toparlanmaya çalışması , bütün dünya ülkeleri açısından dikkatli bir biçimde izlenmesi gereken çok önemli bir oluşumdur . Bugünkü konumu ile üç yüz yıllık bir geçmişi geride bırakan bir süper devletin, ayakta kalabilmek ve yola devam edebilmek üzere ulusalcı politikalara yönelmesi, yeryüzü haritasında yer alan bütün ulus devletler için ders verici çok önemli bir olgudur . Yeni dönemde küresel bir düzen tam olarak kurulamadığı için ulus devletler var olma haklarını öne çıkaracaklar ve bu doğrultuda sonsuza kadar yol alabilmek üzere mücadelelerini sürdüreceklerdir .

Önümüzdeki yeni dönem yeniden ulus devletler çağı olacaktır . Bir avuç aşırı zengin patronun çıkarları için oluşturulmak istenen küresel imparatorluk projesinin ulus devletleri yeniden sömürgeleştireceği yaşanan gelişmeler doğrultusunda kesinleştiği için , insanlık yeniden ulus devletler uygulamasına dönerek ulusal çıkarlar doğrultusunda geleceğe yönelecektir . Her türlü baskı ve alt kimlikçi bölücü senaryolara karşı yok edilemeyen ulusal toplum yapısı ve ulus devletlerin temelinde var olan ulus kavramının karşıt kesimler tarafından ileri sürüldüğü gibi hayali cemaatlar olmadığı , aksine var olan ve yaşayan toplumsal ve siyasal gerçeklikler olduğunu bir kez daha bugünün dünyasında yaşanan olaylar ortaya koymuştur . Uluslar var olan ve yaşayan gerçeklikler olarak önümüzdeki dönemde kendilerini güçlendirerek , merkezi konumlarını koruyarak hem ulusal toplum hem de ulus devlet yapılanmalarının merkezinde yer aldıkları sağlam çekirdek özünü kararlı bir biçimde sürdürebileceklerdir . En büyük devlet ABD’nin yaşadığı çelişkili olaylar dizisinin de ortaya koyduğu gibi , küresel şirketler ile ulus devletler arasındaki çekişmeleri ulus devletler kazanmıştır .Şimdiye kadar büyük baskılarla yok edilemeyen ulus devletler önümüzdeki dönemde küresel şirketlerin emperyalist saldırılarına karşı , bölgesel ya da küresel karşıt örgütlenmeler aracılığı ile hem öz savunma yolları ile kendilerini koruyacaklar , hem de insanlığa zarar veren küresel emperyalizm saldırılarına karşı kendilerini koruyacak ulusal plan ve programları da devreye sokacaklardır . Gelecekte yeni bir dünya olacak ama şimdiye kadar yok edilemeyen çağdaş uluslar ailesi de böylesine bir uluslararası yapılanmanın temelini oluşturacaktır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucu önderliğin ve onu destekleyen kadronun ortaya koyduğu yapıda, kuruluş modeli gereği bir cumhuriyet devletidir .Devleti kuran Atatürk’ün partisinin isminin başında cumhuriyet kavramının yer alması da bu durumun açık bir göstergesi olarak, bugünkü genç cumhuriyet kuşaklarına yol göstermektedir . Dünyanın tam ortasında ve çok farklı bir jeopolitik konumun üzerinde ortaya böyle bir cumhuriyet devletinin çıkışı, rastlantıların değil ama tarihsel sürecin dünya jeopolitiğine yansımasının sonucunda gerçekleşmiş olan bir siyasal oluşumdur . Aradan bir yüzyıllık zaman dilimi geçmesine rağmen ve aradan iki büyük dünya savaşı ile birlikte Osmanlı coğrafyasında sosyalist sistemin kuruluşu ile Siyonist İsrail’in merkezi coğrafyada bir yeni devlet olarak doğması bölgenin yeni haritasında etkili olmuştur . Batılı emperyalist ülkelerin bu coğrafyayı sürekli olarak karıştırarak, kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanda uzaktan kumandalı biçimde, bölge koşullarına ters düşen yeni siyasal yapılanma maceralarına sürüklemeleri ve yeni bazı emperyalist projeleri bölge devletlerine dışarıdan dayatmalarına rağmen , Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir tarihi gerilerde bırakarak bugünlere gelme şansını elde etmiştir .

Ne var ki , Türkiye Cumhuriyetinin günümüzde yaşanmakta olan zaman dilimine ulaşması kolay olmamış ,bir çok badireler atlattıktan sonra Atatürk’ün Cumhuriyeti yüz yılın ilk çeyreğinde varlığını koruyabilmiştir . Yeni yüzyılın ortalarına doğru yol alırken ve bu dönemin içine iyice girilirken daha önceleri hesapta olmayan bir çok yeni durumun ve koşulların ortaya çıktığı görülmekte ve böylesine bir büyük değişim rüzgarının tam ortalarında , Türkiye Cumhuriyeti devleti de geçen asır ile bugünkü zaman dilimi arasında sıkışıp kalarak kendi yolunu bulmakta zorlanmaktadır . İşte böylesine bir alt üst oluş döneminden çıkmaya çalışırken , Türk devleti hem varlığını korumak hem de kuruluştan gelen devlet modeline sahip çıkarak yoluna devam etmek gibi iki büyük misyon ile karşı karşıya kalıyordu . Kurucu önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi sonsuza kadar Türkiye Cumhuriyetinin yaşaması ve varlığını gelecek yüzyıllara taşıması , bugünkü cumhuriyet kuşaklarının önde gelen görevleri olmasına karşılık, bu doğrultuda toplumun içinden çıkması gereken cumhuriyetçi refleksin bir türlü ortaya çıkamadığı ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetinin kendini yenileyerek yoluna devam etmekte zorlandığı görülmüştür . Atatürk ,Türkiye Cumhuriyetini genç cumhuriyet kuşaklarına emanet ederken böylesine bir ulusal beklenti içinde olduğunu , geleceğin Türk toplumunu oluşturacak genç kuşakların uyanık bekçiliği ile Türkiye’nin geleceğe açılacağını umut ediyordu

Merkezi coğrafyanın tam ortalarında batı kapitalist sistemi, doğu sosyalist sistemi ile birlikte bir de İslam dünyasının önde gelen devletleri ile çevrili olan bir jeopolitik konumda , Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları etrafı çeviren üç sisteme dahil olmayarak , bu üç büyük sistemin tam ortasında tam anlamıyla bağımsız ve özgür bir devlet modelini dünya kamuoyunun gözleri önünde öne çıkarıyorlardı .Batı sistemini ortaya çıkaran Fransız devriminin getirdiği üç ile olarak cumhuriyetçilik ,milliyetçilik ve laik esasları ile , Sovyet devriminin getirdiği devrimcilik, devletçilik ve halkçılık ilkeleri eklektik bir yöntem uygulanarak bir araya getiriliyor ve ortaya ülkenin özel koşullarına uygun düşen bir yeni siyasal oluşum , Kemalist devrim adı verilen köklü değişim sonucunda ortaya çıkarılıyordu . Türkiye Cumhuriyeti devleti tarih sahnesine çıkarken , kurucu irade böylesine bir ulusal sentezi ortaya çıkarıyordu . Bu çerçevede geçmişteki hiçbir rejime ya da siyasal kutuba benzemeyen bir yeni cumhuriyet modeli tarihteki yerini alıyordu .

Cumhuriyetçilik ilkesi rejimin temel yapısını oluşturan altı ilkenin en önemlisi olarak ortaya çıkarılırken , yeni devletin yapılanması da bu doğrultuda kurulmaya çalışılıyordu . Ne var ki ,böylesine bir tutum açık olmasına , beklenmedik gelişmeler ve dünya savaşları sürecinde ortaya çıkan dış müdahaleler ülkenin önüne bir çok siyasal mesele çıkarıyordu . Böylesine sorunlarla dolu bir süreçten geçerken , Türkiye Cumhuriyetinin siyasal yapılanmasında da önemli değişiklikler birbiri ardı sıra kendiliğinden gündeme geliyordu . Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusunda ,batı tipi modellere paralel bir yeni cumhuriyet devleti Müslüman bir toplum yapısı üzerine kurulurken , bölgedeki Arap devletlerinin askeri kadrolara dayanan Baas tipi bir sosyalizmden de uzak durulmaya çalışılıyordu . Bu tür bir konjonktür de Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu tamamlanmaya çalışılıyor ve bu model , çevredeki bütün Müslüman, Türk ve diğer devletler için de bir Kemalist model olarak kamuoyuna empoze edilmek isteniyordu . Arap ya da Müslüman birliği çalışmaları Türk devletinin milli karakterine ters düştüğü gibi ,laik yapılanması ile de yeni devlet çevredeki din rejimlerinin de ötesine giderek varlığını geliştirmeye çalışıyordu . Bunların hepsi yeni devletin cumhuriyetçi karakterine uydurulmaya çalışılırken, halkçılık ile milliyetçilik ilkesi dengelenmeye çalışılıyordu . Yeni devletin cumhuriyetçiliğin bütün esaslarına uygun olmasına çalışılırken , batıdan gelen dış müdahalelerin cumhuriyet rejiminin demokratik olmaktan uzaklaşmasına yol açtığı ortaya çıkıyordu . Hal böyle olunca ara dönemler ve askeri rejimler Nato üzerinden sürekli olarak devreye giriyor ve bu durum da genç Türk cumhuriyetinin bütünüyle Türk ulusu tarafından yönetilmesi gibi bir durumu ortadan kaldırıyordu .Dış müdahaleler batı emperyalizminin etkisini artırıyordu .

Cumhuriyetin kuruluş dönemi geride kalırken , Türkiye Cumhuriyeti sürekli olarak dış askeri müdahalelerden kurtulamayarak batı emperyalizminin yarı sömürgesi bir ülke konumuna düşmekten bir türlü kurtulamıyordu . Askeri rejimleri ortak askeri birlik üzerinden destekleyen batı emperyalizmi hem kendi temsilcisi olarak yetiştirdiği kadroları taşeron iktidarlar olarak iş başına getiriyor, hem de bu duruma karşı gerçek bir ulusal muhalefetin doğmaması için göstermelik muhalefet görevi yapıyor görünecek işbirlikçi kadrolardan kendine bağlı muhalefet partilerini öne çıkarıyordu . Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece , tam bağımsız cumhuriyeti kendi kontrolü altına alamayacağını gören batı emperyalizmi bir Nato darbesi döneminde bu partiyi kapatma yoluna gitmiş ama bunu tam olarak başaramamıştır . Ara rejim sonrasında partinin yeniden açılması cumhuriyetçi kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmiştir . Rejimi kuran partinin kapatılamaması üzerine bu kez de batı ülkelerinde yetiştirilmiş olan işbirlikçi kadrolar aracılığı ile Atatürk’ün partisinin gerçek kimliğinden uzaklaştırılarak ,sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal ikinci cumhuriyetçiliğe bu örgüt teslim edilerek, Atatürk’ün eklektik modeli ile oluşturulan ve altı ilkenin dengeli bir ulusal sentezine dayanan Kemalist çizgiden kurucu parti iyice uzaklaştırılıyordu. Askeri dönemde kapatılan bu parti daha sonraki aşamada yeniden açılırken , batı işbirlikçisi liberal ve bağımlı kadroların partinin başına gelmesi sağlanıyordu . Böylesine bir sürece iteklenen Türk devleti gerçek anlamda bir çağdaş cumhuriyete kavuşamamış ve bu yüzden de cumhuriyetçilikten giderek uzaklaşmıştır .

Askeri ara rejimleri batı işbirlikçisi liberal partilerin iktidarlarının izlediği bir dönem içinde Türkiye Cumhuriyeti kurucu önder Atatürk’ün tam bağımsızlık çizgisinden yavaş yavaş uzaklaştırılarak , batı blokuna bağımlı bir yarı bağımlı sömürge devletine doğru yönlendiriliyordu . Böylesine büyük bir çelişkili dönemin içine düşen Türk devleti toparlanarak kendine gelmeye çalışırken ve Türk ordusu yeniden eski bağımsızlıkçı çizgisine doğru yönelirken , bu kez de batı sermayesinin ortağı olan büyük şirketlerin işbirlikçisi olarak din kökenli cemaatlar ortaya çıkarılmış ve bunların etkili olduğu yeni bir siyasal rejim yaratılarak ,siyasal partilerin ülke yönetimindeki etkilerini ortadan kaldırmışlardır .

Cumhuriyet devleti demokrasi görünümü altında , batılı gizli servislerin kontrolü altında ki yeni cemaatların baskısı altına düşmesi ile birlikte Türk milleti bağımsız cumhuriyetini elinden kaçırarak yeni yetme tarikatların oyun alanına dönüşmüştür . Tarikatlar partilerin yerini alınca , batının tekelci şirketleri tarikatlar ile ortak çalışmalara başlayarak Türkiye’yi yavaş yavaş İslam devleti görünümlü bir yarı sömürge devleti haline getirebilmenin yollarını aramışlardır . İşbaşındaki iktidarlar batı emperyalizminin kuklası haline gelince ve neoliberal batıcı iktidarlar yıpranınca bunların yerini batının güvenlik örgütüne bağlı askeri kadrolar alınca, ülkede cumhuriyet rejiminin en küçük bir parçasının kalmadığı iyice açığa çıkmış ve böylesine bir durumdan rahatsız olan cumhuriyetçiler, yeniden eski cumhuriyet dönemi çizgisine nasıl dönülmesi gerektiğini araştırmaya başlamışlardır . Anayasa değişikliği ile devlet rejimi bir çorbaya dönüştürüldüğü için böylesine ters bir gidişe karşı çıkarak gerçek anlamda bir cumhuriyetçi yaklaşımı öne çıkarması gereken devletin kurucusu olan Atatürk’ün partisi , sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal siyasete esir olarak kendi kendini pasifleştirdiği için , devlet kuran partinin programında var olan Atatürk ilkeleri devre dışı bırakılmış ve bu durumda rejimin öncüsü parti gerçek bir muhalefet yapamayarak ,dolaylı olarak emperyalizmin aracılığını yapan bir konuma sürüklenmiştir . Böylece ana muhalefet durumundaki partinin bütün gelişmelere seyirci kalması , gerçek anlamda bir toplumsal muhalefet yapmaması ve ortaya ulusal bir alternatif program koymaması yüzünden, Türkiye Cumhuriyetinin bitme noktasına getirildiği açıkça görülmeye başlanmıştır .

Atatürk karşıtı bir Dersimcilikten asla vaz geçmeyen ,Avrupa ülkelerini paramparça eden bir yerel yönetimler özerkçiliği peşinde ısrarlı bir biçimde koşan ve Türkiye’nin şerhlerini kaldırmaya çalışan , halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik çıkarlarını savunmak yerine küreselci şirketlerin dümen suyunda giden , çalışanların meslek örgütleri yerine sermaye kuruluşları ile yakınlaşan bir olumsuz siyasetler bütününe teslim olmuş olan particilik anlayışı ile ,Atatürk’ün partisi teslimiyetçi bir çizgiye çekilirken , Atatürk’ün partisinden dışlanmış olan gerçek Atatürkçüler ,ulusalcılar ve cumhuriyetçiler bir çıkış noktası bulmak üzere harekete geçmişlerdir . Okumuş insanların öncülüğünde bir aydın hareketi oluşturarak ve çağdaş demokratik ülkelerdeki hak arayış mekanizmalarına benzer bir biçimde bir cumhuriyetçi platform oluşturarak , Atatürk’ün Cumhuriyetine sahip çıkmaya çaba göstermişlerdir . Kurucu önderin yolundan sapanlar ve ulusalcı ya da cumhuriyetçi partilerin üyeliğine alınmayanlar , Atatürkçü kuruluşların dışında bırakılan bir çok cumhuriyet aydınının ülkeyi yeniden Atatürk’çü ve cumhuriyetçi çizgiye çekebilmek üzere “Cumhuriyetçi Birlik Platformu “ bundan on yıl önce İstanbul merkezli olarak kurulmuştur . Kurulduğu günden bu yana on yıla yaklaşan süre içinde İstanbul ve Ankara gibi iki büyük kentin sınırları içinde yaşayan , cumhuriyetçi aydınları örgütlemek üzere böylesine bir platform , çağdaş demokrasi normları çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır . Böyle bir platform kendiliğinden oluşmamış , olumsuz gidişi görenler ,ülkeyi insan hakları adına bölen , sivil toplumculuk görünümünde tarikatçılık yapan ve piyasa ekonomisi görünümünde sömürgecilik yapanlara karşı direnecek bir toplumsal örgütlenme, Cumhuriyetçi Birlik Platformu adı altında harekete geçirilmiştir .Bu platform genel olarak her ay bir otelde ya da kültür merkezinde bir araya gelerek ülke ve dünya sorunları üzerine düşünen aydınları bir araya getirmiş ve bunların oluşturduğu ortak platform çatısı altında Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirecek yaklaşımların öne çıkarılması için çaba gösterilmiştir . Sermayenin güdümü altına giren basın ve medya kuruluşlarının da teslim alındığı bir aşamada , karşıt medya oluşturulacak bir alternatif ortam Cumhuriyetçi Birlik Platformu çatısı altında yaratılmaya çalışılmıştır . Birbiri ardı sıra yapılan toplantılar aracılığı ile ciddi bir cumhuriyetçi birikim yaratılmasına çaba gösterilmiştir .

“Cumhuriyetçi Birlik Platformu”nun kuruluş aşamasında bu örgütlenmenin İstanbul merkezli kesiminde kurucu önder olan Faik Kurtulan yayınlamış olduğu “Cumhuriyetçi Birlik Platformu – Altı ok ve altı ilke “ isimli kitabında böylesine bir platform örgütlenmesine neden gidildiğini ve hangi ilkeler ile nasıl bir düşünceye sahip olarak çalışılacağını açıkça ortaya koymuştur . Platformun Ankara kesiminde temsilcilik yapan Prof.Dr. Anıl Çeçen de bu kitabın başlangıç kısmında Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkeleri olarak anayasada yer alan altı ilkenin günümüz açısından önemini dile getiren bir açıklamayı platform adına bu kitapçıkta bir önsöz yazısı ile dile getirmiştir . Çeçen buradaki yazısında üç büyük dünya sisteminin tam ortasında kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyetinin hiç birine benzemediğini ve dünyanın ortasında merkezi bir model ile tarih sahnesindeki yerini aldığını ,bu nedenle de sonuna kadar bağımsız kimliği ile Atatürk Cumhuriyetinin sonuna kadar yoluna devam edeceğini vurgulayarak ,Cumhuriyetçi Birlik Platformunun stratejik yapılanmasını ortaya koymaya çalışmıştır . Faik Kurtulan, öncü kimliği ile neden cumhuriyetçi birlik adı altında yeni bir sosyal platform örgütlenmesine gidildiğini gene bu kitapçıkta anlatmaya çalışmıştır . Monarşi ,oligarşi gibi tek kişi ya da belirli grupların yönetim biçimlerine karşı çıkarak, gerçek anlamda bir halk yönetiminin ancak demokrasi çatısı altında olabileceğini ve bunun da ancak cumhuriyet devletinin çatısı altında gerçekleşebileceğini açıkça dile getirmiştir . TBMM’de cumhuriyetin kabül edilmesi sırasında bir din hocasının da meclis üyesi olarak söz aldığını ve din açısından da en yararlı yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunun o sırada meclis çatısı altında ifade edildiğini vurgulamıştır . Halkın bütününün tümüyle benimsemiş olduğu cumhuriyet rejiminden geri dönmenin mümkün olmadığını ve Türk halkının gelecek yüzyıla doğru adımlarını atarken, gene cumhuriyet rejimi içinde hareket edeceğini vurgulamıştır . Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti anayasasında belirtilen laik ve sosyal hukuk devletinin ancak cumhuriyetle birlikte mümkün olabileceğini de kuruluş kitabında dile getirmiştir .

Cumhuriyetçi Birlik Hareketi İstanbul ve Ankara kentlerinde güncel siyasal konular üzerine toplantılar yaparken olabildiğince partiler tarafından dışlanan Atatürkçü, ulusalcı ve cumhuriyetçi aydınları konuşmacı olarak davet etmiş ve onlara söz vererek alternatif medya arayışı içerisinde etkin olmaya çalışmıştır .Cumhuriyetçi Birlik Platformu düzenli toplantıların yanı sıra, bir çok siyasal sorunun güncelleşmesi aşamasında bunlar ile ilgili kamuoyu açıklamaları ya da basın aracılığı ile imza toplama girişimlerini , ulusal refleks çizgisinde tamamlamaya çalışmıştır . Böylece batı bloku bağlantılı siyasal kadroların muhalefet yapmadığı bir dönemde Türk demokrasisinin işleyebilmesi için cumhuriyetçi aydınların sesi , Birlik Platformu aracılığı ile dünya ve ülke kamuoylarının bilgisine sunulmuştur . Aydın birliği ve dayanışmasını ulusal çizgide örgütlemeye çalışan platform, daha sonraki çalışmaları sırasında bütün bu girişimlerin cumhuriyetçilik ilkesi içinde bir araya getirilerek , ülkedeki cumhuriyet karşıtı bazı olumsuz gelişmelerin önlenebilmesi doğrultusunda öne çıkarmaya çaba göstermiştir . Türkiye cumhuriyetinin bir ulus devlet olduğu ve aynı zamanda halkçı bir cumhuriyet rejimine sahip bulunduğunu dile getiren platformun kurucusu, altı ilkenin eklektik birleştirilmesi ile sağlanan ulusal siyasal sentez doğrultusunda ulus devlet ile halkçı cumhuriyet birlikteliğinin gerçekleştirildiğini , Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin eşit ve özgürlükçü bir çizgide bütün hak ve özgürlüklere sahip kılındığını da, kuruluş bildirisinde açıklamıştır . Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini bölmek isteyenlere karşı , Fransız ulus devlet modeli ile birlikte bu ülkedeki düşünsel potansiyeli dile getirerek ,Türkiye’nin benzer durumda olduğunu kamuoyuna açıklamıştır . Atatürk’ün farklı bir sentezi gerçekleştirirken , hiçbir rejim ya da ideolojiyi taklit etmediğini ve başka ülkelere benzemeyen koşulların gereğini yerine getirdiğini , ancak kendi gerçekliğine uygun düşen bir yola yönelerek hiç kimseye benzemeyen bir yönde ilerlediğini de, altını çizerek Atatürk ilkeleri ile birlikte kamuoyuna açıklamıştır .

Platformun yayınlarında, Kemalist halkçılık ile neoliberal içerikli sosyal demokrasi arasında büyük farklar sürekli olarak dile getirilmiştir . Sosyal demokrasi batı , halkçılık ise doğu kökenli kavramlardır . Sosyal demokrasi batı işbirlikçisi iken ,halkçılık doğunun antiemperyalizmini ortaya koymaktadır . Halkçılık köylü ve toplumun bütününü ifade ederken , sosyal demokrasi aydınları ve çalışan kitleleri öne çıkarmaktadır . Atatürk devleti kurarken , batı tipi sosyal demokrasiyi yasaklamıştır ama devleti kuran partinin adını halkçılıkla ifade ederek ,batı emperyalizmine karşı antiemperyalist bir halkçılığa Türk cumhuriyetini dayandırmaya çalışmıştır . İkinci dünya savaşı sonrasında Türkiye üzerinde etkili olan batılı emperyalist devletler , Türkiye’yi yanlarına alma doğrultusunda demokrasiyi batı bağımlılığı olarak öne çıkarmışlar , Atatürk halkçılığını ise sosyalist sistemi öne çıkararak komünistlikle suçlamışlardır . İşte bu noktada Türk devleti bağımsız yapısından kaydırılarak batı emperyalizminin kucağına yeniden düşürülmüştür . Antiemperyalist muhalefet de komünistlikle suçlanarak devre dışı bırakılırken , halkçılık kavramından uzaklaşılarak bireycilik anlamında liberal ve sosyal demokrat bir siyasete yönelme eğilimi öne çıkarılmıştır . Normal gelişmelerin ötesinde bir de Türkiye’de özel bir gelişme dönemi yaşanmış , Atatürk’ün partisine üçüncü genel başkan olarak dışarının desteği ile bir gazeteci getirilmiş ve bu kişi emperyalist ve Siyonistlerin isteği doğrultusunda bölgecilik yaparken, hem Kemalizme hem de batı tipi sosyal demokrasiye karşı çıkarken , Orta Doğu merkezli yeni bir yapılanma aşamasında ,Türkiye’de demokratik sol adı altında eskisinden çok farklı bir yapılanmayı öne çıkararak kendisini destekleyen emperyalistlerin istekleri doğrultusunda hareket etmiştir . Liberalizmden neoliberalizme geçerken , Türkiye’de de halkçılık ve cumhuriyetçilik uygulama alanından çıkartılarak, batı tipi yeni modellere uygun davranan iktidarlar siyaset sahnesinde öne çıkartılmışlardır . Ulusalcı bir Kemalist halkçılıkla kurtuluş savaşını kazanan Türk ulusu , günümüzde liberal bireyciliğe dayanan bir sosyal demokrasi siyaseti ile yeniden teslim alınmaya çalışılmaktadır . Devleti kuran parti bu oyunlara karşı çıkacağına çeşitli girişimlere alet olarak ve halkçılıktan uzaklaşarak batı tipi sosyal demokratçılık oynamaktadır .

Cumhuriyetçi Birlik Platformunun , Kemalizm’e karşı çıkan batı tipi sosyal demokratlık konusunu bir yana bırakmadan, bu doğrultuda geliştirilen yeni emperyalist projelere yönelen çalışmaları da olmuştur . Özellikle bugünün koşullarında küresel sermayenin örgütlediği küresel emperyalizm , açıktan şehir devletlerini destekleyerek ulus devletlerini tehdit ettiğini gene bu platformun toplantıları ile yayınlarından Türk kamuoyu öğrenmiştir . Küresel sermaye bugünün koşullarında ulus devletleri ortadan kaldırmaya çalışırken, bunların yerine halk kitlelerini daha küçük birimler halinde yönetebilmek üzere, ortaçağ da olduğu gibi şehir devletleri yapılanmasını öne çıkarmaya çalışmaktadır . Batının önde gelen tekelci şirketleri giderek dev bir biçimde büyürken , şirket yapılanmalarının da devletlere benzemeye başladığı görülmektedir . Bir avuç aşırı zengin azınlığın elindeki oyuncaklar haline düşen büyük şirketler üzerinden dünya hegemonyası kurulması için yoğun çalışılırken , var olan ulus devletlerin ortadan kaldırılması ve bu doğrultuda alt kimliklerin hortlatılarak yerelleşmenin önünün açılmaya çalışıldığı görülmektedir . Ulus devletlerin tarihsel süreçteki sonunu getirecek olan şehir devletleri projesi , gene neoliberal içerikte sosyal demokratçılık oynayan ikinci cumhuriyetçilerin işi olarak Atatürk’ün partisine mal edilmeye çalışılmaktadır . Son yerel seçimlerde bütün büyük şehirlerde belediye seçimlerini kazanan sosyal demokratlar , arka plandaki neoliberal hazırlığın sonucu olarak şehir devletleri siyasetlerine yönelmektedirler . Avrupa Birliği öncülüğünde kurulmuş bulunan Uluslararası şehirler ve yerel yönetimler birliği çatısı altında , üye olan belediyelerin ,uluslararası alanda devletler gibi bağımsız hareket etmelerini sağlayarak , ulus devletleri şehirler üzerinden parçalamaya kalkışan ,böylesine emperyalist bir politikaya sosyal demokrat görünümlü siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin alet olmasını ulus devletlerin kabül etmesini beklemek mümkün değildir . Bugünün koşullarında ulus devletlerin başkentine bağlı olan şehirlerin Singapur ,Malta ya da Hong Konk gibi şehir devletlerine benzer statülere dönüştürülmesini kabül edecek ulus devletler, birer siyasal mekanizma olarak ortadan kalkacaklardır . Emperyalizm şirketleri büyütürken devletleri küçültmeyi hedeflemekte ve çok büyük ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda şehirleri küçük devletçiklere dönüştürerek , piyasa üzerinden sahip olduğu ekonomik üstünlüğünü aynı zamanda şehirler üzerinden siyasal kontrola almaya çalışmaktadır . Böylesine emperyalist bir projenin sosyal demokratlık olarak savunulması, çok büyük bir sahtekarlık olarak siyasal gündeme gelirken, ulusal yapılar ile halk kitleleri açıkça karşı karşıya getirilmektedir . İşte Kemalist cumhuriyetçilik yerine sosyal demokrasiyi öne geçirmek isteyenlerin arkalarında var olan büyük emperyal oyun böylece ortaya çıkmaktadır . Özgürlükçü belediyecilik diye bu bölücü projeyi savunan işbirlikçi kesimler, açıkça şehir devletlerinin oluşumu için ulusal toplumları bölme oyunlarına resmen alet olmaktadırlar .

Bugünkü zamanın ruhu olarak öne çıkartılan ve bu doğrultuda savunulan eşit yurttaşlık projesi de , ulus devletlerin kamu düzenlerini görmeden , ulusal kimliğe sahip çok büyük ulus devletleri dikkate almadan alt kimlikçilikleri örgütleyerek öne çıkaran neoliberal sosyal demokratçılık insan hakları adına alt kimlikçiliği gündeme getirerek savunurken, alt kimliklerin bir arada yaşadığı yerel yönetimlere otonomi verilmesi gibi uçuk önerileri de gündeme getirmektedirler .Yeni projeye göre şehirler devletleşirken , yerel yaşam birimleri de otonomlaşarak ulus devletlerin başkentlerine bağlı olmaktan kurtulacaklardır . Bu doğrultuda Avrupa Birliği yerel yönetimler özerklik şartı savunulmakta ve bununla ilgili bütün şerhlerin kaldırılması gerektiği vurgulanarak ve gelecekte şehirlerin bağlı oldukları başkentlerden bütünüyle uzaklaşarak kendi yerel yönetim alanlarında küçük devletçikleri dönüşmeleri savunulmaktadır . Yerel yaşam bölgeleri ya ayrı bir şehir devleti olacak ya da bunların dayanmış olduğu alt kimliklere ulusal kimlikler ile birlikte eşit bir statü tanınarak , eşit yurttaşlık adı altında ulusal yapılar tasfiye edilerek kürese emperyalizmin istediği çok kültürlü ya da çok kimlikli bir toplum düzeni kurulacaktır . Böylece ulus devletler temelden çökertileceklerdir .

Türkiye gibi her şeyin ortasında yer alan bir ülkede , cumhuriyetçilik için yola çıkan bir platformun sosyal demokrasi ,şehir devletleri ,eşit vatandaşlık ya da komünal yaşam biçimi gibi konular ile uğraşmasının çeşitli nedenleri vardır . Yüz yıl önce dünya yeniden kurulurken , Türkiye’nin kuzeyinde kurulan sosyalist sistem şura adı verilen ama Sovyet kavramı ile açıklanan küçük yerleşim birimlerine dayanıyordu .Ayrıca bu büyük yapılanmadan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra da İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti olarak kurulan Siyonist yapılanma da , Kibutsz ya da Moşav gibi yerel birimlerin şehirleşmesi modeline dayanan bir toplumsal örgütlenme ile ortaya çıkıyordu . Orta çağ döneminde Avrupa tipi derebeylik yaşamayan Asya bölgelerinde şehir devletlerinin Avrupa’da olduğu gibi kurulamaması yüzünden Şura ve Kibutz uygulamaları , doktriner ya da dinsel yaklaşımlar çizgisinde oluşturulmaya çalışılmıştır . Avrupa Birliği bugün ulus devletlerin birleşememesi yüzünden dağılma noktasına gelirken , Orta Çağ döneminde var olan beş yüze yakın şehir devletinden oluşan bir Avrupa Birliği arayışının öne çıktığı göze çarpmaktadır . Avrupa Birliği deneyimi çökerken ve Avrupa kıtası yeniden şehir devletleri arayışına doğru yönlendirilirken , Türkiye Cumhuriyeti Avrupa ve Asya kıtaları arasında sahip olduğu jeopolitik konumunu iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır . Avrupa otuz ulus devletten oluşan bir kıtasal birliği gerçekleştiremediği aşamada , geri dönerek Orta Çağ Avrupa’sında beş yüz şehir devletinden oluşan bir yapılanmaya yönelmektedir . Bu açıdan Avrupa modeli şehir devletleri oluşumu , Kemalist Cumhuriyet tarafından kabül edilemez . Ayrıca laik Türk devletinde İsrail gibi bir dini örgütlenme ya da çökmüş olan Sovyetler Birliğinde olduğu gibi ,yerel yönetimlerin şuralar biçiminde örgütlenmesi de ulusal devlet yapılanması açısından hiç bir zaman düşünülemez .Kuvayı Milliye döneminde Kars’da toplanan yönetim arayışının Kars Şurası yönetimi olarak gündeme getirildiğini hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir .Türkiye cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olarak kurulduğu için Kars Şurası benzeri Sovyet yapılanmaları Anadolu yarımadası üzerinde örgütlenememiştir . Avrupa kendi köklerine dönerken şehir devletleri ile karşılaşıyorsa , Türkiye’de kendi kökenlerine dönerken hem Asya tipi üretim tarzı hem de imparatorluk arazilerine dönüş senaryoları ile karşı karşıya kalmaktadır . Avrupa tarihinde görülen eski şehir devletlerinin Asya topraklarında ortaya çıkması bugünün büyük ve güçlü devletleri düzeninde mümkün görünmemektedir .

Cumhuriyetçi Birlik Platformu , bir toplumsal insiyatif ve de aynı zamanda ulusal bir refleks olarak yirmi birinci yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve bugünlere kadar gelmiştir . Avrupa , Amerika , İsrail gibi üç büyük emperyalist merkezin kendi projeleri üzerinden ele geçirmek istedikleri merkezi coğrafyanın tam ortasında bugün her şeye rağmen Atatürk Cumhuriyeti varlığını sürdürmektedir . Yüz yıl önce dünya yeniden imparatorluklar sonrasında biçimlendirilirken , Avrupa’dan kaynaklanan ulus devlet modeli ile Türkler hükümranlık düzenlerini yenilemişlerdir . Kuzey bölgesindeki sosyalist sistemin özelliklerinden de yararlanarak , Türk modelinin sentezini oluşturan altı ilkenin üçü olarak devletçilik , halkçılık ve devrimcilik esasları benimsenmiştir . Bugünün koşullarında Türk cumhuriyetçilerinin hem tarihsel süreci hem de jeopolitik konumu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyetçilik anlayışı içinde hareket etmeleri gerekmektedir .Ancak o zaman hem dünyadaki değişmeler doğrultusunda bir yeni yapılanmalara gidilebilir. Tam bu aşamada dağılarak yok olmamak üzere de , ulusal kurtuluş savaşından gelen kuruluş modeline sahip çıkarak, biz olma hakkını Türk ulusu ve cumhuriyet rejimi benimsemek durumundadır . Ulusal toplum ve ulus devletlerin esası olan ulusalcılık anlayışının korunabilmesi ve sürdürülebilmesi için güçlü bir cumhuriyetçi akıma gereksinme vardır . Atatürk bunu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyet rejimi kurmuş ve aynı zamanda uygulanan ulus devlet anlayışı ile de topluma kucak açılmıştır . Bu bölgede kendilerine bağımlı şehir devletleri , şura yapılanmaları , dini şehirleşme girişimleri ya da otonom yerel yapılanma arayışlarının önü kesilmek isteniyorsa , yeniden uluslaşmayı ve cumhuriyet devletinin güçlendirilmesini sağlayacak ulusal programlar ile cumhuriyetçi yapılanmalara gereksinme vardır . Bu kadar karışık bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti varlığını sürdürürken , kendisini tehdit eden her gelişmeyi yakından izlemeli ve bunların kendisini tehdit etmesine asla izin vermemelidir . Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar olması ancak böylesine aktif tutumlar ile mümkün olabilecektir . Bu koşullar altında her cumhuriyetçinin ,ya cumhuriyetçi partiler çatısı altında ya da cumhuriyetçilik platformları aracılığı ile , uyanık bekçilik görevlerini yerine getirmeleri zorunluluk kazanmaktadır .

Cumhuriyetçi Birlik Platformu , on yıla yakın devam eden çalışma döneminde , Türkiye’deki cumhuriyetçi birikimi ülkenin önde gelen düşünce ve bilim adamlarının katkıları ile bugünlere taşımıştır. Hareket aynı zamanda Atatürk modeli cumhuriyet devletimiz açısından ortaya çıkan gelişmeleri ve değişmeleri yakından izleyerek , Türkiye için alternatif olabilecek çeşitli planlar ve projeler de geliştirerek , cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam edebilmesi için yoğun çalışmalar sergilemiştir . Ülkeye ve rejime karşı gelişen bütün tehditlere ile mücadele edilirken , şehir devletleri ve bölgesel devletler gibi emperyalist projelerin gündeme getirdiği tehlikelerle de yakından ilgilenerek , Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin önümüzdeki çağlarda da varlığını koruyarak, yoluna devam edebilmesi için her türlü özveri ile çalışmalarını sürdürmektedir .Platform üç kıta arasındaki çağdaş cumhuriyet modelinin örnek olmaya devam etmesi insanlığa katkıda bulunmayı sürdürecektir .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİ BİRLİK PLATFORMU

Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucu önderliğin ve onu destekleyen kadronun ortaya koyduğu yapıda, kuruluş modeli gereği bir cumhuriyet devletidir .Devleti kuran Atatürk’ün partisinin isminin başında cumhuriyet kavramının yer alması da bu durumun açık bir göstergesi olarak, bugünkü genç cumhuriyet kuşaklarına yol göstermektedir . Dünyanın tam ortasında ve çok farklı bir jeopolitik konumun üzerinde ortaya böyle bir cumhuriyet devletinin çıkışı, rastlantıların değil ama tarihsel sürecin dünya jeopolitiğine yansımasının sonucunda gerçekleşmiş olan bir siyasal oluşumdur . Aradan bir yüzyıllık zaman dilimi geçmesine rağmen ve aradan iki büyük dünya savaşı ile birlikte Osmanlı coğrafyasında sosyalist sistemin kuruluşu ile Siyonist İsrail’in merkezi coğrafyada bir yeni devlet olarak doğması bölgenin yeni haritasında etkili olmuştur . Batılı emperyalist ülkelerin bu coğrafyayı sürekli olarak karıştırarak, kendi çıkarları doğrultusunda merkezi alanda uzaktan kumandalı biçimde, bölge koşullarına ters düşen yeni siyasal yapılanma maceralarına sürüklemeleri ve yeni bazı emperyalist projeleri bölge devletlerine dışarıdan dayatmalarına rağmen , Türkiye Cumhuriyeti yüz yıllık bir tarihi gerilerde bırakarak bugünlere gelme şansını elde etmiştir .

Ne var ki , Türkiye Cumhuriyetinin günümüzde yaşanmakta olan zaman dilimine ulaşması kolay olmamış ,bir çok badireler atlattıktan sonra Atatürk’ün Cumhuriyeti yüz yılın ilk çeyreğinde varlığını koruyabilmiştir . Yeni yüzyılın ortalarına doğru yol alırken ve bu dönemin içine iyice girilirken daha önceleri hesapta olmayan bir çok yeni durumun ve koşulların ortaya çıktığı görülmekte ve böylesine bir büyük değişim rüzgarının tam ortalarında , Türkiye Cumhuriyeti devleti de geçen asır ile bugünkü zaman dilimi arasında sıkışıp kalarak kendi yolunu bulmakta zorlanmaktadır . İşte böylesine bir alt üst oluş döneminden çıkmaya çalışırken , Türk devleti hem varlığını korumak hem de kuruluştan gelen devlet modeline sahip çıkarak yoluna devam etmek gibi iki büyük misyon ile karşı karşıya kalıyordu . Kurucu önder Atatürk’ün ifade ettiği gibi sonsuza kadar Türkiye Cumhuriyetinin yaşaması ve varlığını gelecek yüzyıllara taşıması , bugünkü cumhuriyet kuşaklarının önde gelen görevleri olmasına karşılık, bu doğrultuda toplumun içinden çıkması gereken cumhuriyetçi refleksin bir türlü ortaya çıkamadığı ve bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetinin kendini yenileyerek yoluna devam etmekte zorlandığı görülmüştür . Atatürk ,Türkiye Cumhuriyetini genç cumhuriyet kuşaklarına emanet ederken böylesine bir ulusal beklenti içinde olduğunu , geleceğin Türk toplumunu oluşturacak genç kuşakların uyanık bekçiliği ile Türkiye’nin geleceğe açılacağını umut ediyordu

Merkezi coğrafyanın tam ortalarında batı kapitalist sistemi, doğu sosyalist sistemi ile birlikte bir de İslam dünyasının önde gelen devletleri ile çevrili olan bir jeopolitik konumda , Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları etrafı çeviren üç sisteme dahil olmayarak , bu üç büyük sistemin tam ortasında tam anlamıyla bağımsız ve özgür bir devlet modelini dünya kamuoyunun gözleri önünde öne çıkarıyorlardı .Batı sistemini ortaya çıkaran Fransız devriminin getirdiği üç ile olarak cumhuriyetçilik ,milliyetçilik ve laik esasları ile , Sovyet devriminin getirdiği devrimcilik, devletçilik ve halkçılık ilkeleri eklektik bir yöntem uygulanarak bir araya getiriliyor ve ortaya ülkenin özel koşullarına uygun düşen bir yeni siyasal oluşum , Kemalist devrim adı verilen köklü değişim sonucunda ortaya çıkarılıyordu . Türkiye Cumhuriyeti devleti tarih sahnesine çıkarken , kurucu irade böylesine bir ulusal sentezi ortaya çıkarıyordu . Bu çerçevede geçmişteki hiçbir rejime ya da siyasal kutuba benzemeyen bir yeni cumhuriyet modeli tarihteki yerini alıyordu .

Cumhuriyetçilik ilkesi rejimin temel yapısını oluşturan altı ilkenin en önemlisi olarak ortaya çıkarılırken , yeni devletin yapılanması da bu doğrultuda kurulmaya çalışılıyordu . Ne var ki ,böylesine bir tutum açık olmasına , beklenmedik gelişmeler ve dünya savaşları sürecinde ortaya çıkan dış müdahaleler ülkenin önüne bir çok siyasal mesele çıkarıyordu . Böylesine sorunlarla dolu bir süreçten geçerken , Türkiye Cumhuriyetinin siyasal yapılanmasında da önemli değişiklikler birbiri ardı sıra kendiliğinden gündeme geliyordu . Cumhuriyetçilik ilkesi doğrultusunda ,batı tipi modellere paralel bir yeni cumhuriyet devleti Müslüman bir toplum yapısı üzerine kurulurken , bölgedeki Arap devletlerinin askeri kadrolara dayanan Baas tipi bir sosyalizmden de uzak durulmaya çalışılıyordu . Bu tür bir konjonktür de Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu tamamlanmaya çalışılıyor ve bu model , çevredeki bütün Müslüman, Türk ve diğer devletler için de bir Kemalist model olarak kamuoyuna empoze edilmek isteniyordu . Arap ya da Müslüman birliği çalışmaları Türk devletinin milli karakterine ters düştüğü gibi ,laik yapılanması ile de yeni devlet çevredeki din rejimlerinin de ötesine giderek varlığını geliştirmeye çalışıyordu . Bunların hepsi yeni devletin cumhuriyetçi karakterine uydurulmaya çalışılırken, halkçılık ile milliyetçilik ilkesi dengelenmeye çalışılıyordu . Yeni devletin cumhuriyetçiliğin bütün esaslarına uygun olmasına çalışılırken , batıdan gelen dış müdahalelerin cumhuriyet rejiminin demokratik olmaktan uzaklaşmasına yol açtığı ortaya çıkıyordu . Hal böyle olunca ara dönemler ve askeri rejimler Nato üzerinden sürekli olarak devreye giriyor ve bu durum da genç Türk cumhuriyetinin bütünüyle Türk ulusu tarafından yönetilmesi gibi bir durumu ortadan kaldırıyordu .Dış müdahaleler batı emperyalizminin etkisini artırıyordu .

Cumhuriyetin kuruluş dönemi geride kalırken , Türkiye Cumhuriyeti sürekli olarak dış askeri müdahalelerden kurtulamayarak batı emperyalizminin yarı sömürgesi bir ülke konumuna düşmekten bir türlü kurtulamıyordu . Askeri rejimleri ortak askeri birlik üzerinden destekleyen batı emperyalizmi hem kendi temsilcisi olarak yetiştirdiği kadroları taşeron iktidarlar olarak iş başına getiriyor, hem de bu duruma karşı gerçek bir ulusal muhalefetin doğmaması için göstermelik muhalefet görevi yapıyor görünecek işbirlikçi kadrolardan kendine bağlı muhalefet partilerini öne çıkarıyordu . Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece , tam bağımsız cumhuriyeti kendi kontrolü altına alamayacağını gören batı emperyalizmi bir Nato darbesi döneminde bu partiyi kapatma yoluna gitmiş ama bunu tam olarak başaramamıştır . Ara rejim sonrasında partinin yeniden açılması cumhuriyetçi kadrolar aracılığı ile gerçekleştirilmiştir . Rejimi kuran partinin kapatılamaması üzerine bu kez de batı ülkelerinde yetiştirilmiş olan işbirlikçi kadrolar aracılığı ile Atatürk’ün partisinin gerçek kimliğinden uzaklaştırılarak ,sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal ikinci cumhuriyetçiliğe bu örgüt teslim edilerek, Atatürk’ün eklektik modeli ile oluşturulan ve altı ilkenin dengeli bir ulusal sentezine dayanan Kemalist çizgiden kurucu parti iyice uzaklaştırılıyordu. Askeri dönemde kapatılan bu parti daha sonraki aşamada yeniden açılırken , batı işbirlikçisi liberal ve bağımlı kadroların partinin başına gelmesi sağlanıyordu . Böylesine bir sürece iteklenen Türk devleti gerçek anlamda bir çağdaş cumhuriyete kavuşamamış ve bu yüzden de cumhuriyetçilikten giderek uzaklaşmıştır .

Askeri ara rejimleri batı işbirlikçisi liberal partilerin iktidarlarının izlediği bir dönem içinde Türkiye Cumhuriyeti kurucu önder Atatürk’ün tam bağımsızlık çizgisinden yavaş yavaş uzaklaştırılarak , batı blokuna bağımlı bir yarı bağımlı sömürge devletine doğru yönlendiriliyordu . Böylesine büyük bir çelişkili dönemin içine düşen Türk devleti toparlanarak kendine gelmeye çalışırken ve Türk ordusu yeniden eski bağımsızlıkçı çizgisine doğru yönelirken , bu kez de batı sermayesinin ortağı olan büyük şirketlerin işbirlikçisi olarak din kökenli cemaatlar ortaya çıkarılmış ve bunların etkili olduğu yeni bir siyasal rejim yaratılarak ,siyasal partilerin ülke yönetimindeki etkilerini ortadan kaldırmışlardır .

Cumhuriyet devleti demokrasi görünümü altında , batılı gizli servislerin kontrolü altında ki yeni cemaatların baskısı altına düşmesi ile birlikte Türk milleti bağımsız cumhuriyetini elinden kaçırarak yeni yetme tarikatların oyun alanına dönüşmüştür . Tarikatlar partilerin yerini alınca , batının tekelci şirketleri tarikatlar ile ortak çalışmalara başlayarak Türkiye’yi yavaş yavaş İslam devleti görünümlü bir yarı sömürge devleti haline getirebilmenin yollarını aramışlardır . İşbaşındaki iktidarlar batı emperyalizminin kuklası haline gelince ve neoliberal batıcı iktidarlar yıpranınca bunların yerini batının güvenlik örgütüne bağlı askeri kadrolar alınca, ülkede cumhuriyet rejiminin en küçük bir parçasının kalmadığı iyice açığa çıkmış ve böylesine bir durumdan rahatsız olan cumhuriyetçiler, yeniden eski cumhuriyet dönemi çizgisine nasıl dönülmesi gerektiğini araştırmaya başlamışlardır . Anayasa değişikliği ile devlet rejimi bir çorbaya dönüştürüldüğü için böylesine ters bir gidişe karşı çıkarak gerçek anlamda bir cumhuriyetçi yaklaşımı öne çıkarması gereken devletin kurucusu olan Atatürk’ün partisi , sosyal demokrasi görünümlü bir neoliberal siyasete esir olarak kendi kendini pasifleştirdiği için , devlet kuran partinin programında var olan Atatürk ilkeleri devre dışı bırakılmış ve bu durumda rejimin öncüsü parti gerçek bir muhalefet yapamayarak ,dolaylı olarak emperyalizmin aracılığını yapan bir konuma sürüklenmiştir . Böylece ana muhalefet durumundaki partinin bütün gelişmelere seyirci kalması , gerçek anlamda bir toplumsal muhalefet yapmaması ve ortaya ulusal bir alternatif program koymaması yüzünden, Türkiye Cumhuriyetinin bitme noktasına getirildiği açıkça görülmeye başlanmıştır .

Atatürk karşıtı bir Dersimcilikten asla vaz geçmeyen ,Avrupa ülkelerini paramparça eden bir yerel yönetimler özerkçiliği peşinde ısrarlı bir biçimde koşan ve Türkiye’nin şerhlerini kaldırmaya çalışan , halk kitlelerinin sosyal ve ekonomik çıkarlarını savunmak yerine küreselci şirketlerin dümen suyunda giden , çalışanların meslek örgütleri yerine sermaye kuruluşları ile yakınlaşan bir olumsuz siyasetler bütününe teslim olmuş olan particilik anlayışı ile ,Atatürk’ün partisi teslimiyetçi bir çizgiye çekilirken , Atatürk’ün partisinden dışlanmış olan gerçek Atatürkçüler ,ulusalcılar ve cumhuriyetçiler bir çıkış noktası bulmak üzere harekete geçmişlerdir . Okumuş insanların öncülüğünde bir aydın hareketi oluşturarak ve çağdaş demokratik ülkelerdeki hak arayış mekanizmalarına benzer bir biçimde bir cumhuriyetçi platform oluşturarak , Atatürk’ün Cumhuriyetine sahip çıkmaya çaba göstermişlerdir . Kurucu önderin yolundan sapanlar ve ulusalcı ya da cumhuriyetçi partilerin üyeliğine alınmayanlar , Atatürkçü kuruluşların dışında bırakılan bir çok cumhuriyet aydınının ülkeyi yeniden Atatürk’çü ve cumhuriyetçi çizgiye çekebilmek üzere “Cumhuriyetçi Birlik Platformu “ bundan on yıl önce İstanbul merkezli olarak kurulmuştur . Kurulduğu günden bu yana on yıla yaklaşan süre içinde İstanbul ve Ankara gibi iki büyük kentin sınırları içinde yaşayan , cumhuriyetçi aydınları örgütlemek üzere böylesine bir platform , çağdaş demokrasi normları çerçevesinde çalışmalarına başlamıştır . Böyle bir platform kendiliğinden oluşmamış , olumsuz gidişi görenler ,ülkeyi insan hakları adına bölen , sivil toplumculuk görünümünde tarikatçılık yapan ve piyasa ekonomisi görünümünde sömürgecilik yapanlara karşı direnecek bir toplumsal örgütlenme, Cumhuriyetçi Birlik Platformu adı altında harekete geçirilmiştir .Bu platform genel olarak her ay bir otelde ya da kültür merkezinde bir araya gelerek ülke ve dünya sorunları üzerine düşünen aydınları bir araya getirmiş ve bunların oluşturduğu ortak platform çatısı altında Türkiye’nin sorunlarına çözüm getirecek yaklaşımların öne çıkarılması için çaba gösterilmiştir . Sermayenin güdümü altına giren basın ve medya kuruluşlarının da teslim alındığı bir aşamada , karşıt medya oluşturulacak bir alternatif ortam Cumhuriyetçi Birlik Platformu çatısı altında yaratılmaya çalışılmıştır . Birbiri ardı sıra yapılan toplantılar aracılığı ile ciddi bir cumhuriyetçi birikim yaratılmasına çaba gösterilmiştir .

“Cumhuriyetçi Birlik Platformu”nun kuruluş aşamasında bu örgütlenmenin İstanbul merkezli kesiminde kurucu önder olan Faik Kurtulan yayınlamış olduğu “Cumhuriyetçi Birlik Platformu – Altı ok ve altı ilke “ isimli kitabında böylesine bir platform örgütlenmesine neden gidildiğini ve hangi ilkeler ile nasıl bir düşünceye sahip olarak çalışılacağını açıkça ortaya koymuştur . Platformun Ankara kesiminde temsilcilik yapan Prof.Dr. Anıl Çeçen de bu kitabın başlangıç kısmında Türkiye Cumhuriyetinin temel ilkeleri olarak anayasada yer alan altı ilkenin günümüz açısından önemini dile getiren bir açıklamayı platform adına bu kitapçıkta bir önsöz yazısı ile dile getirmiştir . Çeçen buradaki yazısında üç büyük dünya sisteminin tam ortasında kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyetinin hiç birine benzemediğini ve dünyanın ortasında merkezi bir model ile tarih sahnesindeki yerini aldığını ,bu nedenle de sonuna kadar bağımsız kimliği ile Atatürk Cumhuriyetinin sonuna kadar yoluna devam edeceğini vurgulayarak ,Cumhuriyetçi Birlik Platformunun stratejik yapılanmasını ortaya koymaya çalışmıştır . Faik Kurtulan, öncü kimliği ile neden cumhuriyetçi birlik adı altında yeni bir sosyal platform örgütlenmesine gidildiğini gene bu kitapçıkta anlatmaya çalışmıştır . Monarşi ,oligarşi gibi tek kişi ya da belirli grupların yönetim biçimlerine karşı çıkarak, gerçek anlamda bir halk yönetiminin ancak demokrasi çatısı altında olabileceğini ve bunun da ancak cumhuriyet devletinin çatısı altında gerçekleşebileceğini açıkça dile getirmiştir . TBMM’de cumhuriyetin kabül edilmesi sırasında bir din hocasının da meclis üyesi olarak söz aldığını ve din açısından da en yararlı yönetim biçiminin cumhuriyet olduğunun o sırada meclis çatısı altında ifade edildiğini vurgulamıştır . Halkın bütününün tümüyle benimsemiş olduğu cumhuriyet rejiminden geri dönmenin mümkün olmadığını ve Türk halkının gelecek yüzyıla doğru adımlarını atarken, gene cumhuriyet rejimi içinde hareket edeceğini vurgulamıştır . Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti anayasasında belirtilen laik ve sosyal hukuk devletinin ancak cumhuriyetle birlikte mümkün olabileceğini de kuruluş kitabında dile getirmiştir .

Cumhuriyetçi Birlik Hareketi İstanbul ve Ankara kentlerinde güncel siyasal konular üzerine toplantılar yaparken olabildiğince partiler tarafından dışlanan Atatürkçü, ulusalcı ve cumhuriyetçi aydınları konuşmacı olarak davet etmiş ve onlara söz vererek alternatif medya arayışı içerisinde etkin olmaya çalışmıştır .Cumhuriyetçi Birlik Platformu düzenli toplantıların yanı sıra, bir çok siyasal sorunun güncelleşmesi aşamasında bunlar ile ilgili kamuoyu açıklamaları ya da basın aracılığı ile imza toplama girişimlerini , ulusal refleks çizgisinde tamamlamaya çalışmıştır . Böylece batı bloku bağlantılı siyasal kadroların muhalefet yapmadığı bir dönemde Türk demokrasisinin işleyebilmesi için cumhuriyetçi aydınların sesi , Birlik Platformu aracılığı ile dünya ve ülke kamuoylarının bilgisine sunulmuştur . Aydın birliği ve dayanışmasını ulusal çizgide örgütlemeye çalışan platform, daha sonraki çalışmaları sırasında bütün bu girişimlerin cumhuriyetçilik ilkesi içinde bir araya getirilerek , ülkedeki cumhuriyet karşıtı bazı olumsuz gelişmelerin önlenebilmesi doğrultusunda öne çıkarmaya çaba göstermiştir . Türkiye cumhuriyetinin bir ulus devlet olduğu ve aynı zamanda halkçı bir cumhuriyet rejimine sahip bulunduğunu dile getiren platformun kurucusu, altı ilkenin eklektik birleştirilmesi ile sağlanan ulusal siyasal sentez doğrultusunda ulus devlet ile halkçı cumhuriyet birlikteliğinin gerçekleştirildiğini , Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin eşit ve özgürlükçü bir çizgide bütün hak ve özgürlüklere sahip kılındığını da, kuruluş bildirisinde açıklamıştır . Ayrıca Türkiye Cumhuriyetini bölmek isteyenlere karşı , Fransız ulus devlet modeli ile birlikte bu ülkedeki düşünsel potansiyeli dile getirerek ,Türkiye’nin benzer durumda olduğunu kamuoyuna açıklamıştır . Atatürk’ün farklı bir sentezi gerçekleştirirken , hiçbir rejim ya da ideolojiyi taklit etmediğini ve başka ülkelere benzemeyen koşulların gereğini yerine getirdiğini , ancak kendi gerçekliğine uygun düşen bir yola yönelerek hiç kimseye benzemeyen bir yönde ilerlediğini de, altını çizerek Atatürk ilkeleri ile birlikte kamuoyuna açıklamıştır .

Platformun yayınlarında, Kemalist halkçılık ile neoliberal içerikli sosyal demokrasi arasında büyük farklar sürekli olarak dile getirilmiştir . Sosyal demokrasi batı , halkçılık ise doğu kökenli kavramlardır . Sosyal demokrasi batı işbirlikçisi iken ,halkçılık doğunun antiemperyalizmini ortaya koymaktadır . Halkçılık köylü ve toplumun bütününü ifade ederken , sosyal demokrasi aydınları ve çalışan kitleleri öne çıkarmaktadır . Atatürk devleti kurarken , batı tipi sosyal demokrasiyi yasaklamıştır ama devleti kuran partinin adını halkçılıkla ifade ederek ,batı emperyalizmine karşı antiemperyalist bir halkçılığa Türk cumhuriyetini dayandırmaya çalışmıştır . İkinci dünya savaşı sonrasında Türkiye üzerinde etkili olan batılı emperyalist devletler , Türkiye’yi yanlarına alma doğrultusunda demokrasiyi batı bağımlılığı olarak öne çıkarmışlar , Atatürk halkçılığını ise sosyalist sistemi öne çıkararak komünistlikle suçlamışlardır . İşte bu noktada Türk devleti bağımsız yapısından kaydırılarak batı emperyalizminin kucağına yeniden düşürülmüştür . Antiemperyalist muhalefet de komünistlikle suçlanarak devre dışı bırakılırken , halkçılık kavramından uzaklaşılarak bireycilik anlamında liberal ve sosyal demokrat bir siyasete yönelme eğilimi öne çıkarılmıştır . Normal gelişmelerin ötesinde bir de Türkiye’de özel bir gelişme dönemi yaşanmış , Atatürk’ün partisine üçüncü genel başkan olarak dışarının desteği ile bir gazeteci getirilmiş ve bu kişi emperyalist ve Siyonistlerin isteği doğrultusunda bölgecilik yaparken, hem Kemalizme hem de batı tipi sosyal demokrasiye karşı çıkarken , Orta Doğu merkezli yeni bir yapılanma aşamasında ,Türkiye’de demokratik sol adı altında eskisinden çok farklı bir yapılanmayı öne çıkararak kendisini destekleyen emperyalistlerin istekleri doğrultusunda hareket etmiştir . Liberalizmden neoliberalizme geçerken , Türkiye’de de halkçılık ve cumhuriyetçilik uygulama alanından çıkartılarak, batı tipi yeni modellere uygun davranan iktidarlar siyaset sahnesinde öne çıkartılmışlardır . Ulusalcı bir Kemalist halkçılıkla kurtuluş savaşını kazanan Türk ulusu , günümüzde liberal bireyciliğe dayanan bir sosyal demokrasi siyaseti ile yeniden teslim alınmaya çalışılmaktadır . Devleti kuran parti bu oyunlara karşı çıkacağına çeşitli girişimlere alet olarak ve halkçılıktan uzaklaşarak batı tipi sosyal demokratçılık oynamaktadır .

Cumhuriyetçi Birlik Platformunun , Kemalizm’e karşı çıkan batı tipi sosyal demokratlık konusunu bir yana bırakmadan, bu doğrultuda geliştirilen yeni emperyalist projelere yönelen çalışmaları da olmuştur . Özellikle bugünün koşullarında küresel sermayenin örgütlediği küresel emperyalizm , açıktan şehir devletlerini destekleyerek ulus devletlerini tehdit ettiğini gene bu platformun toplantıları ile yayınlarından Türk kamuoyu öğrenmiştir . Küresel sermaye bugünün koşullarında ulus devletleri ortadan kaldırmaya çalışırken, bunların yerine halk kitlelerini daha küçük birimler halinde yönetebilmek üzere, ortaçağ da olduğu gibi şehir devletleri yapılanmasını öne çıkarmaya çalışmaktadır . Batının önde gelen tekelci şirketleri giderek dev bir biçimde büyürken , şirket yapılanmalarının da devletlere benzemeye başladığı görülmektedir . Bir avuç aşırı zengin azınlığın elindeki oyuncaklar haline düşen büyük şirketler üzerinden dünya hegemonyası kurulması için yoğun çalışılırken , var olan ulus devletlerin ortadan kaldırılması ve bu doğrultuda alt kimliklerin hortlatılarak yerelleşmenin önünün açılmaya çalışıldığı görülmektedir . Ulus devletlerin tarihsel süreçteki sonunu getirecek olan şehir devletleri projesi , gene neoliberal içerikte sosyal demokratçılık oynayan ikinci cumhuriyetçilerin işi olarak Atatürk’ün partisine mal edilmeye çalışılmaktadır . Son yerel seçimlerde bütün büyük şehirlerde belediye seçimlerini kazanan sosyal demokratlar , arka plandaki neoliberal hazırlığın sonucu olarak şehir devletleri siyasetlerine yönelmektedirler . Avrupa Birliği öncülüğünde kurulmuş bulunan Uluslararası şehirler ve yerel yönetimler birliği çatısı altında , üye olan belediyelerin ,uluslararası alanda devletler gibi bağımsız hareket etmelerini sağlayarak , ulus devletleri şehirler üzerinden parçalamaya kalkışan ,böylesine emperyalist bir politikaya sosyal demokrat görünümlü siyasetçilerin ve yerel yöneticilerin alet olmasını ulus devletlerin kabül etmesini beklemek mümkün değildir . Bugünün koşullarında ulus devletlerin başkentine bağlı olan şehirlerin Singapur ,Malta ya da Hong Konk gibi şehir devletlerine benzer statülere dönüştürülmesini kabül edecek ulus devletler, birer siyasal mekanizma olarak ortadan kalkacaklardır . Emperyalizm şirketleri büyütürken devletleri küçültmeyi hedeflemekte ve çok büyük ulus devletleri ortadan kaldırabilme doğrultusunda şehirleri küçük devletçiklere dönüştürerek , piyasa üzerinden sahip olduğu ekonomik üstünlüğünü aynı zamanda şehirler üzerinden siyasal kontrola almaya çalışmaktadır . Böylesine emperyalist bir projenin sosyal demokratlık olarak savunulması, çok büyük bir sahtekarlık olarak siyasal gündeme gelirken, ulusal yapılar ile halk kitleleri açıkça karşı karşıya getirilmektedir . İşte Kemalist cumhuriyetçilik yerine sosyal demokrasiyi öne geçirmek isteyenlerin arkalarında var olan büyük emperyal oyun böylece ortaya çıkmaktadır . Özgürlükçü belediyecilik diye bu bölücü projeyi savunan işbirlikçi kesimler, açıkça şehir devletlerinin oluşumu için ulusal toplumları bölme oyunlarına resmen alet olmaktadırlar .

Bugünkü zamanın ruhu olarak öne çıkartılan ve bu doğrultuda savunulan eşit yurttaşlık projesi de , ulus devletlerin kamu düzenlerini görmeden , ulusal kimliğe sahip çok büyük ulus devletleri dikkate almadan alt kimlikçilikleri örgütleyerek öne çıkaran neoliberal sosyal demokratçılık insan hakları adına alt kimlikçiliği gündeme getirerek savunurken, alt kimliklerin bir arada yaşadığı yerel yönetimlere otonomi verilmesi gibi uçuk önerileri de gündeme getirmektedirler .Yeni projeye göre şehirler devletleşirken , yerel yaşam birimleri de otonomlaşarak ulus devletlerin başkentlerine bağlı olmaktan kurtulacaklardır . Bu doğrultuda Avrupa Birliği yerel yönetimler özerklik şartı savunulmakta ve bununla ilgili bütün şerhlerin kaldırılması gerektiği vurgulanarak ve gelecekte şehirlerin bağlı oldukları başkentlerden bütünüyle uzaklaşarak kendi yerel yönetim alanlarında küçük devletçikleri dönüşmeleri savunulmaktadır . Yerel yaşam bölgeleri ya ayrı bir şehir devleti olacak ya da bunların dayanmış olduğu alt kimliklere ulusal kimlikler ile birlikte eşit bir statü tanınarak , eşit yurttaşlık adı altında ulusal yapılar tasfiye edilerek kürese emperyalizmin istediği çok kültürlü ya da çok kimlikli bir toplum düzeni kurulacaktır . Böylece ulus devletler temelden çökertileceklerdir .

Türkiye gibi her şeyin ortasında yer alan bir ülkede , cumhuriyetçilik için yola çıkan bir platformun sosyal demokrasi ,şehir devletleri ,eşit vatandaşlık ya da komünal yaşam biçimi gibi konular ile uğraşmasının çeşitli nedenleri vardır . Yüz yıl önce dünya yeniden kurulurken , Türkiye’nin kuzeyinde kurulan sosyalist sistem şura adı verilen ama Sovyet kavramı ile açıklanan küçük yerleşim birimlerine dayanıyordu .Ayrıca bu büyük yapılanmadan çeyrek yüzyıl geçtikten sonra da İslam dünyasının ortalarında bir Yahudi devleti olarak kurulan Siyonist yapılanma da , Kibutsz ya da Moşav gibi yerel birimlerin şehirleşmesi modeline dayanan bir toplumsal örgütlenme ile ortaya çıkıyordu . Orta çağ döneminde Avrupa tipi derebeylik yaşamayan Asya bölgelerinde şehir devletlerinin Avrupa’da olduğu gibi kurulamaması yüzünden Şura ve Kibutz uygulamaları , doktriner ya da dinsel yaklaşımlar çizgisinde oluşturulmaya çalışılmıştır . Avrupa Birliği bugün ulus devletlerin birleşememesi yüzünden dağılma noktasına gelirken , Orta Çağ döneminde var olan beş yüze yakın şehir devletinden oluşan bir Avrupa Birliği arayışının öne çıktığı göze çarpmaktadır . Avrupa Birliği deneyimi çökerken ve Avrupa kıtası yeniden şehir devletleri arayışına doğru yönlendirilirken , Türkiye Cumhuriyeti Avrupa ve Asya kıtaları arasında sahip olduğu jeopolitik konumunu iyi değerlendirerek hareket etmek zorundadır . Avrupa otuz ulus devletten oluşan bir kıtasal birliği gerçekleştiremediği aşamada , geri dönerek Orta Çağ Avrupa’sında beş yüz şehir devletinden oluşan bir yapılanmaya yönelmektedir . Bu açıdan Avrupa modeli şehir devletleri oluşumu , Kemalist Cumhuriyet tarafından kabül edilemez . Ayrıca laik Türk devletinde İsrail gibi bir dini örgütlenme ya da çökmüş olan Sovyetler Birliğinde olduğu gibi ,yerel yönetimlerin şuralar biçiminde örgütlenmesi de ulusal devlet yapılanması açısından hiç bir zaman düşünülemez .Kuvayı Milliye döneminde Kars’da toplanan yönetim arayışının Kars Şurası yönetimi olarak gündeme getirildiğini hiçbir zaman unutmamak gerekmektedir .Türkiye cumhuriyeti üniter bir ulus devlet olarak kurulduğu için Kars Şurası benzeri Sovyet yapılanmaları Anadolu yarımadası üzerinde örgütlenememiştir . Avrupa kendi köklerine dönerken şehir devletleri ile karşılaşıyorsa , Türkiye’de kendi kökenlerine dönerken hem Asya tipi üretim tarzı hem de imparatorluk arazilerine dönüş senaryoları ile karşı karşıya kalmaktadır . Avrupa tarihinde görülen eski şehir devletlerinin Asya topraklarında ortaya çıkması bugünün büyük ve güçlü devletleri düzeninde mümkün görünmemektedir .

Cumhuriyetçi Birlik Platformu , bir toplumsal insiyatif ve de aynı zamanda ulusal bir refleks olarak yirmi birinci yüzyılın başlarında ortaya çıkmış ve bugünlere kadar gelmiştir . Avrupa , Amerika , İsrail gibi üç büyük emperyalist merkezin kendi projeleri üzerinden ele geçirmek istedikleri merkezi coğrafyanın tam ortasında bugün her şeye rağmen Atatürk Cumhuriyeti varlığını sürdürmektedir . Yüz yıl önce dünya yeniden imparatorluklar sonrasında biçimlendirilirken , Avrupa’dan kaynaklanan ulus devlet modeli ile Türkler hükümranlık düzenlerini yenilemişlerdir . Kuzey bölgesindeki sosyalist sistemin özelliklerinden de yararlanarak , Türk modelinin sentezini oluşturan altı ilkenin üçü olarak devletçilik , halkçılık ve devrimcilik esasları benimsenmiştir . Bugünün koşullarında Türk cumhuriyetçilerinin hem tarihsel süreci hem de jeopolitik konumu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyetçilik anlayışı içinde hareket etmeleri gerekmektedir .Ancak o zaman hem dünyadaki değişmeler doğrultusunda bir yeni yapılanmalara gidilebilir. Tam bu aşamada dağılarak yok olmamak üzere de , ulusal kurtuluş savaşından gelen kuruluş modeline sahip çıkarak, biz olma hakkını Türk ulusu ve cumhuriyet rejimi benimsemek durumundadır . Ulusal toplum ve ulus devletlerin esası olan ulusalcılık anlayışının korunabilmesi ve sürdürülebilmesi için güçlü bir cumhuriyetçi akıma gereksinme vardır . Atatürk bunu dikkate alarak gerçekçi bir cumhuriyet rejimi kurmuş ve aynı zamanda uygulanan ulus devlet anlayışı ile de topluma kucak açılmıştır . Bu bölgede kendilerine bağımlı şehir devletleri , şura yapılanmaları , dini şehirleşme girişimleri ya da otonom yerel yapılanma arayışlarının önü kesilmek isteniyorsa , yeniden uluslaşmayı ve cumhuriyet devletinin güçlendirilmesini sağlayacak ulusal programlar ile cumhuriyetçi yapılanmalara gereksinme vardır . Bu kadar karışık bir ortamda Türkiye Cumhuriyeti varlığını sürdürürken , kendisini tehdit eden her gelişmeyi yakından izlemeli ve bunların kendisini tehdit etmesine asla izin vermemelidir . Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar olması ancak böylesine aktif tutumlar ile mümkün olabilecektir . Bu koşullar altında her cumhuriyetçinin ,ya cumhuriyetçi partiler çatısı altında ya da cumhuriyetçilik platformları aracılığı ile , uyanık bekçilik görevlerini yerine getirmeleri zorunluluk kazanmaktadır .

Cumhuriyetçi Birlik Platformu , on yıla yakın devam eden çalışma döneminde , Türkiye’deki cumhuriyetçi birikimi ülkenin önde gelen düşünce ve bilim adamlarının katkıları ile bugünlere taşımıştır. Hareket aynı zamanda Atatürk modeli cumhuriyet devletimiz açısından ortaya çıkan gelişmeleri ve değişmeleri yakından izleyerek , Türkiye için alternatif olabilecek çeşitli planlar ve projeler de geliştirerek , cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam edebilmesi için yoğun çalışmalar sergilemiştir . Ülkeye ve rejime karşı gelişen bütün tehditlere ile mücadele edilirken , şehir devletleri ve bölgesel devletler gibi emperyalist projelerin gündeme getirdiği tehlikelerle de yakından ilgilenerek , Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin önümüzdeki çağlarda da varlığını koruyarak, yoluna devam edebilmesi için her türlü özveri ile çalışmalarını sürdürmektedir .Platform üç kıta arasındaki çağdaş cumhuriyet modelinin örnek olmaya devam etmesi insanlığa katkıda bulunmayı sürdürecektir .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : DÜNYA DEVLETİ ABD’Yİ YIKIYOR !!!


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : DÜNYA DEVLETİ ABD‘Yİ YIKIYOR

Bir virüs yayılması senaryosu üzerinden bütün dünya ülkeleri büyük sarsıntılara doğru sürüklenirken , yirminci yüzyılın dünyasının süper gücü olarak bütün dünyaya egemen olan Amerika Birleşik Devletleri de, bu süreçten etkilenerek geniş boyutlu toplumsal kargaşalara doğru kaydırıldı .Bu yıla kadar dünya düzeni ABD ağırlıklı olarak sürdürülürken ve her şeyin altında bu yüzden herkes bir ABD parmağı ararken ,bugün gelinen noktada ABD büyük sarsıntılar içine girerken herkes ABD’ye karşı gündeme getirilen toplumsal kargaşanın ,saldırı ve şiddet olaylarının arkasında kimin olduğunu araştırmaya ve tartışmaya başlıyordu . Bir Amerikan dolarının arka yüzüne “Ordo ab Cao “ diye bir sloganı yazan gizli güçlerin , kaostan sonra düzen kavramını insanlığın beynine yerleştirerek ve virüs gerekçeli toplumsal kaos hareketlerini başlatarak, dünyanın en büyük devleti görünümündeki ABD’yi siyasal kargaşa yaratarak, çok büyük problemlerle kuşatılmış biçimde uluslararası konjonktürün tam ortasına oturtuyorlardı . Her zaman için dünyanın gündemini kendi çıkarları doğrultusunda belirleme gücüne sahip olan ABD , bugün gelinen yeni aşamada kendisi dünyanın gündemi haline geliyordu . İşte dünya böylesine yeni bir siyasal dönüşüm noktasına gelirken, Amerikan devletinin yirmi birinci yüzyılda geçen asırdaki gibi hegemon süper güç konumunu koruyamayacağı anlaşılıyordu .

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra iki kutuplu dünya düzeni biterken , kapitalist ekonominin patronlarının yönlendirdiği bir doğrultuda yeni dünya düzeni tek kutuplu bir merkeze dayalı olarak kurulacaktı . Birinci dünya savaşına kadar bütün dünyayı güneş batmaz bir siyasal yapı çatısı altında kurmuş olduğu imparatorluğun sınırları içerisinde yöneten İngiltere , ikinci blok olan sosyalist sistemin çökertilmesinden sonra kendi eski sömürgesi olan ABD’nin hükümranlığı altında bir yeni düzenin oluşturulmasını bekliyordu. Yirminci yüzyılın son on yılı ile yirmi birinci yüzyılın ilk yirmi yılının birlikte yaşanmasıyla ortaya çıkan çeyrek asırlık zaman dilimi içinde , iki kutuplu bir dünyadan tek kutuplu dünyaya geçiş olamamıştır . Bugünkü dünya düzeninin kurucusu olan İngiltere ABD merkezli bir dünya imparatorluğunun kurulabilmesi için çeyrek yüzyıl beklemesine rağmen ,bir türlü süper güç merkezli bir ABD imparatorluğu, dünyaya egemen olarak barış içerisinde tek kutuplu bir dünya düzenini insanlık için getiremeyince , bunun üzerine bütün dünya ülkelerinde önce bir beklenti ve daha sonra da düzensizliğe sürüklenilmesi yüzünden büyük bir karamsarlığa doğru dünya kamuoyunda olumsuz gelişmeler ortaya çıkmıştır . Bütün dünyayı sömürgeleri üzerinden beş yüz yıl yöneten İngiltere , ABD’nin duruma hakim olmasını çeyrek yüzyıl bekliyor ama ABD tek merkezli yeni hegemonya düzenini bu sürede gerçekleştirilemeyince ,Avrupa Birliği sürecinden koparak gene eskisi gibi Atlasa okyanusunun ortasında bağımsız bir ada gibi hareket edebilme özgürlüğünü elde ediyordu . Bu yeni aşama Atlantik ittifakında da eskisinden farklı bir yeni dönemi gündeme getirirken , ABD merkezli yeni dünya düzeni arayışları geçen yüzyılda kalıyor ve yirmi birinci yüzyılın ortalarına doğru gittikçe İngiltere ABD bağımlılığından kurtularak , kendi geleceğini gündeme getirmiş olduğu çok kutuplu yeni dünya düzeni içerisinde yapılandırmaya yöneliyordu .

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında siyasal tartışmalarda yer alan önemli bir konu gerçeklik kazanıyordu . Bu görüşe göre önce Sovyetler Birliği dağılacak ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri bu doğrultuda parçalanacaktı . Sovyet sistemini çökertecek ABD’nin daha da güçlenerek yoluna devam edeceği , bir süre sonra da İngiltere’den çok daha güçlü bir dünya imparatorluğunu kurarak bütün dünyayı yeni Amerika Birleşik Devletleri hegemonyası altında yöneteceği, elli yıl önce tartışılan başlıca konular olarak siyasal kulislerde fazlasıyla öne çıkartılıyordu .Sovyetler Birliğinden sonra ABD’nin yıkılacağı konusu yirminci yüzyılın gerçekleri içinde pek de inanılır bir konu olarak benimsenmiyordu . Bu durumun tamamen aksine , sosyalist sistemi çökerten bir kapitalist süper gücün artan gücü altında, bütün dünya ülkelerinin bir araya geleceği öngörüsü daha yaygın bir onay görüyordu .Sosyalist sistemin dağılışı bir on yıl içinde tamamlanırken ve yeni yüzyıla girerken , ABD’nin kendi merkezli güçlü bir siyasal yapılanmayı bir alternatif düzen olarak kurması gerekirken, böylesine bir yapılanmayı başaramadığı anlaşılıyordu . Amerikan devleti çok istemesine rağmen siyasal gücünü bir türlü artıramıyor ve yeterli düzeyde bir güçlü ve otoriter yeni düzeni kuramadığı için de, yeryüzüne bütünüyle egemen olma şansını elde edemiyordu .Doksanlı yılların bu açıdan verimsizliği yüzünden iki kutuptan tek kutup yapılanmasına geçilemeyince , ortalık yavaş yavaş karışıyor ve zamanla ortaya çıkan yeni büyük devletler ile, çok kutuplu bir düzene doğru geçiş süreci öne çıkıyordu . Daha önce beklenmeyen yeni gelişmelerin kaos ortamı sonrasında gündeme gelmesi ile , iki binli yıllarda daha önce beklenmeyen siyasal gelişmeler ortaya çıkarak ,bugün gelinen çok kutuplu dünya dönemini başlatıyordu .

Birinci dünya savaşı sürecinde iki kutuplu dünya bloklaşması öne geçerken , yeryüzü haritasında yer alan her devlet böylesine bir kutuplaşmaya uygun olarak kendisine yeni bir yön çiziyordu . İki kutuplu yapılanmadan tek kutuplu yeni bir düzene yönelemeyen dünya , iki binli yılların başlamasından sonra bu kez de çok kutuplu daha farklı bir siyasal düzen çerçevesinde daha farklı bir yönlenmeye doğru geçiş yapıyordu . Doksanlı yılların başlarında ABD’de açığa çıkan bir çekişme , tek kutuplu dünyaya geçiş sürecini sarsıyor ve devlet düzenini zayıflatarak ,ABD’nin kendisinin merkezinde yer alacağı ve süper güç olarak kendi hegemonya düzenini her ülkeye dayatacağı daha güçlü bir konuma gelmesini engelliyordu . Özellikle bazı büyük şirketlerin Amerikan devleti ile ters düşmesi , devletin istediği iç bölgelerde ve sınır içi eyaletlerde ülkenin ulusal gereksinmelerini karşılayacak çizgide yeni yatırımlar yapmamaları ,tekelci şirketler ile Amerikan devletini karşı karşıya getiriyordu .Şirketler kendi çıkarları doğrultusunda dünyanın her bölgesine ya da ülkesine yatırım yapmayı kazançlı görüyorlardı .Çin’de işgücünün çok düşük olması ve işçi ücretlerinin alt düzeyde kalması , Afrika ülkelerinde maden sahalarının fazlaca bulunması ya da Asya’nın geniş ülkelerinin büyük pazarlar olarak özel sektörün kazanç şansını yükseltmesi gibi gerekçelere dayalı olarak , eski tekelci şirketler giderek küreselleşiyorlardı .Kendi ülkelerinde eskisi gibi kazanamayan özel sektör kuruluşlarının zamanla küresel tercihleri öncelikli olarak kullanması , ABD’nin ulusal çıkarlarının ihmal edilmesine neden oluyordu . ABD şirketlerinin giderek dış ticaret üzerinden küresel ekonomiye ağırlık vermeleri , Amerikan devletinin geleceğe dönük ulusal ekonomi planlarını alt üst ediyordu . Küresel ticaret ekonomiyi bütün dünyaya yayarken şirketler böylesine bir hareket tarzı içinde devletlerin aldığı kararları dinlemiyor, kendi çıkarları yönünde bildikleri ya da istedikleri gibi hareket ederek , büyüyen dünya ekonomisi içinde yerlerini ararken , artık ABD kuruluşu olmaktan çıkarak küresel şirket konumuna geliyorlardı . Böylesine bir konuma geldikten sonra da , artık Amerikan planları ya da ekonomi programları çizgisinde değil ama bunun tamamen tersi bir doğrultuda , dünya platformları ya da uluslararası kuruluşların oluşturdukları yapılar içinde yer alarak , küreselleşen dünya içinde kendilerine kendi ülkelerinin dışına çıkarak ve küresel dünya planı içinde yer alarak evrensel bir yapılanmaya gidiyorlardı . Tekelleşen ve zaman içerisinde dışa açılarak dünyanın her bölgesinde şubeler ya da temsilcilikler açarak örgütlenen küresel şirketler de ,tıpkı devletler gibi dışa açılarak büyüyor ve büyüdükçe de ana vatanlarındaki devlet düzeni ile ters düşerek ve devletin çıkarları yerine kendi sermayelerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi tercih ederek, resmen kendi devletleri ile karşı karşıya geliyorlardı .

Dışa açılarak bütün ülkelerde yayılan Amerikan şirketleri , küresel hayallere kapılarak kendi devletlerinden uzaklaşmaya başladıkları ve kendileri için yeni bir alternatif yöneliş olarak küreselleşmeyi seçtikleri aşamada artık yeni bir devletin oluşumu yolunda ilerlemeye başlıyorlardı . Ekonominin dışa açılması ,ülke dışı yapılanmaları beraberinde getirince sermaye kimlik değiştirerek milli sermayeden yabancı sermayeye dönüşüyordu . Milli sermaye döneminin bitişi ile birlikte ülkelerin ulusal ekonomileri sarsıntı geçiriyor , dışa açılan sermaye artık yabancı sermaye görünümünde dünyanın bütün ülkelerine yönelerek istedikleri yerlere yerleşmesini biliyorlardı . Bugünkü dünya düzeninin oluşmasına giden yol on beşinci yüzyılda Endülüs İmparatorluğunun yıkılması üzerine gündeme gelmiş ve İspanya’dan kovulan Yahudiler gemilere dolarak denizlere açılmış ve okyanusları fethetmeye çalışmışlardır . Bugünkü dünya haritası incelendiği zaman Avrupa dışındaki kıtalara Avrupalılar yayılmışlar ve bir çok Avrupa asıllı gemicinin ismi , Amerika, Afrika, Avustralya gibi kıtalar ile birlikte yeryüzünü çevreleyen adalara dağıtılınca ,bugünkü küresel dünya devletine giden yolun başlangıcından hareket edilmiştir .Endülüs’ün dağılmasına kadar Avrupa ülkeleri kendi toprakları üzerinde yaşarlarken , Avrupalılar arasındaki din kavgası Yahudilerin , bu kıtayı terk ederek dünya kıtalarına açılmalarına ve böylece yeryüzünde bir küresel yapılanmanın ortaya çıkmasına neden olmuştur .On beşinci yüzyıl yeni döneme geçilirken bir dönüm noktası olmuş ve dünya nüfusunun yarısı kıtalara ve adalara doğru göç olgusunu öne çıkarırken ,insanların bir kısmı eski ülkelerinde yaşayarak kendi ulus devletlerini yaratmışlardır . İnsanlığın geri kalan kısmı ise başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği sömürgeciliğe yönelerek , gelecekte yeni bir dünya yapılanmasını sömürge bölgelerini imparatorluk çatısı altında yöneten imparatorluklar üzerinden oluşturmaya çaba göstermişlerdir .+

İspanya’dan kovulan Müslümanlar Kuzey Afrika, ve Orta Doğu bölgelerine yerleşirken , Endülüs devletini yıkan Hrıstıyanların baskıları ile Yahudiler keşifler yolu ile dünya coğrafyasının tamamını görerek ve inceleyerek geleceğin yerleşim planlarını dünya kıtaları üzerinde tamamlamaya yönelmişlerdir . Bu aşamada , Avrupa kıtasında başlayan olaylar hızla gelişerek yayılmış ,İspanya ve Portekiz gibi iki okyanus ülkesinden denizlere açılınmış ve arkadan İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika gibi batı Avrupa ülkeleri denizlere açılarak önce keşifleri tamamlamışlar sonra da sömürge ülkelerini belirleyerek kendi evrensel imparatorluklarını kurmuşlardır . Okyanus’un tam ortasındaki İngiltere’de başlayan siyasal çekişmeler din ve mezhep kavgalarına dönüşmeye başlayınca bu ülkeden binlerce gemi Amerikan limanlarına göçmen taşıyarak , bugünkü süper güç ABD’nin ortaya çıkışının ilk adımını atmışlardır . İngiltere’deki Hrıstıyan-Yahudi çekişmesi hızla tırmanınca Yahudi dini içindeki mezheplerin karşı karşıya geldiği ve bu nedenle bazıları kraliyet rejimini desteklerken , buna karşı çıkanlar ise gemilerle yeni kıtaya gelerek Atlantik okyanusunun kıyılarında, geleceğin Amerika Birleşik Devletlerini oluşturacak on eyalet devletini kurdukları görülmektedir .İngiltere’de cumhuriyet kuramayanların daha sonraları , Amerika’ya giderek bugünkü Amerikan cumhuriyetinin temellerini attıkları tarihi bir olgu olarak gerçekleşmiştir . On beşinci yüzyılda göçlerle taşınan nüfus , on sekizinci asırda kendini yönetme aşamasına geldiğinde Amerikan devrimi yapılmış ve bunun Avrupa’ya yansıması ile gerçekleştirilen Fransız devrimi ile, Avrupa ülkelerinin insan hakları doğrultusunda modern devletlere sahip olmalarına giden yollar açılmıştır . İngiltere bu aşamada sömürge devletleri ile kendi imparatorluğunu yönetmeye çalışırken , ABD batıya yönelerek önce kendi ülkesini ve daha sonra da bütün Amerikan kıtasını ele geçirebilmenin arayışı içinde olmuştur . Emperyalizm rejimi beraberinde sömürgeciliği getirince yavaş yavaş ülkelerin ötesinde bir küresel ekonomik yapılanma ortaya çıkmıştır . İngiltere ve Fransa’nın zenginleri sömürgeleri üzerinden aynı zamanda dünyanın da zenginleri olmuşlardır .

Batı Avrupa’nın okyanus kıyısında olması ve buradan daha kolay denizlere açılınması nedeniyle, Batı Avrupa’nın altı ülkesi dünya kıtalarını denizler üzerinden bölüşerek kendi sömürge imparatorluklarını kurmuşlardır .Avrupa ülkeleri dünya kıtalarında sömürge yarışına girerken ,ABD önce kendini toparlayarak ülkesine sahip çıkıyordu . Daha sonraki aşamada ise ABD Amerikan kıtasına yönelerek kendi yönetiminde Amerikan Devletler Topluluğu adı altında bir kıtasal birlik oluşturarak, Avrupalı sömürgeci devletleri Amerikan kıtasından uzaklaştırabilmenin yollarını arıyordu . ABD bu tavrı ile yeni bir dönemi başlatırken “ Amerika Amerikalılarındır “ sloganı ile harekete geçiyordu . Yeni dönemde ABD kendi kıtasına sahip çıkarken aynı zamanda diğer kıtalar üzerindeki Avrupa devletlerinin hegemonyalarını da kırabilmenin arayışı içine giriyordu . Batı Avrupa’nın sömürgeciliği beş asırlık bir zaman dilimi içinde dünya hegemonyasını sürdürürken , Amerika Birleşik Devletleri on eyalet ile çıkmış olduğu oluşum sürecini elli eyalete ulaşarak tamamlamaya çalışıyordu . ABD bir yandan sürekli batıya giderek Atlas Okyanusundan Büyük Okyanus’a ulaşmaya çalışırken , Avrupalı sömürgeci devletler dünyanın her bölgesinde birbirleriyle savaşlara kalkışıyorlardı . ABD dünyaya açılmak üzere harekete geçtiği aşamada, doların gücünü her alanda öne çıkarmaya çalışırken Alaska Ruslar’dan , Texas eyaletini ise Meksikalılar’dan para ile satın alarak ülkesel bütünlüğünü tamamlamaya öncelik veriyordu . İki okyanus arasında sıkışıp kalmış bir konumdan kurtulmak üzere de ülke güvenliği için Büyük Okyanus’un tam ortasında yer alan ada devleti Hawaii’yi işgal ederek burasını bölgesel federasyonun son eyaleti olarak kendi içine alıyordu .

On beşinci yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar tam beş yüz yıl Avrupa ülkeleri modern çağlara öncülük ederek yaşamını sürdürürken , Amerika Birleşik Devletleri yavaş ilerleyen bir oluşum sürecinden geçiyordu . Fransız devrimi ile birlikte bütün Avrupa ülkeleri uluslaşmaya başlarken , ABD daha resmen devlet olarak ortaya yeni çıkıyordu . Bu nedenle Avrupa’daki üç asırlık ulus devletleşme sürecini ABD yaşayamıyordu . Amerika’nın keşfinden sonra ABD sürekli olarak göçmen kabül ederek yeni kıtada büyük bir devlet olabilmenin çabası içine giriyordu . ABD üç yüz yıllık bir oluşum sürecinde elli eyaletlik bir büyüklüğe ulaşırken , Avrupa ülkeleri de Vestfalya barışı sonrasında uluslaşma aşamasına geliyorlardı .Avrupa devletleri sömürge imparatorluklarını yürütürken , diğer yandan da Fransız devrimi sonrasında gündeme gelen uluslaşma süreçleri ile ulus devletlere dönüşüyorlardı . ABD İngiltere gibi bir Avrupa devletinin hatta daha da ileri gidilerek , Britanya İmparatorluğunun ilk sömürgelerinden birisi olarak tarih sahnesine çıkmasına rağmen daha sonraki aşamada İngiliz sömürge yönetimine isyan ederek , Atlantik kıyısındaki on eyaletin bir araya gelmesiyle federasyon yapılanmasına dayanan bir yeni cumhuriyet olarak devletleşme sürecini tamamlıyordu . Avrupa ulus devletleri arasındaki çekişmeler dünyayı cihan savaşlarına götürürken ABD geride kalıyor , Birinci dünya savaşında İngiltere Almanya’yı yenerken ABD arka planda kalarak İngiltere’ye yardım ediyordu .İkinci dünya savaşında ise ABD bu sefer Almanya’ya karşı Rusya’yı öne sürerek İngiltere ile beraber hareket ediyordu . Her iki dünya savaşı sırasında müstakbel İsrail önce İngiltere’nin ,daha sonra da ABD’nin omuzları üzerinde yeni dünya düzeni oluşumunun önde gelen aktörü konumuna sahip olmaya çalışıyordu . Atlantik okyanusunun doğusundaki İngiltere ile batısındaki ABD , bir anlamda Atlantik emperyalizminin temsilcileri olarak Avrupa kıtasına meydan okurlarken , İsrail gibi geleceğin devleti olabilecek bir siyasal oluşumun taşıyıcılığını da yapmak zorunda kalıyorlardı . Birleşik Krallık olarak hareket eden Britanya İmparatorluğu Birinci savaş sonrasında bir Yahudi devletinin kurulması girişimlerine karşı çıkarak , İsrail’in kurulmasına izin vermiyordu . Bir Yahudi devleti ve sonrasında da bir dünya imparatorluğu kurmak üzere yola çıkmış olan Siyonist hareket ,İsrail’i İngiltere’ye kabül ettiremeyince , bu sefer ikinci dünya savaşını Hitler provakasyonu ile çıkartarak İsrail’in kurulmasına giden yolun açılması doğrultusunda ABD’yi bu amaçla kullanıyorlardı .

Dünya siyasal olarak devletlerarası ilişkiler üzerinden yönlendirilirken ekonomi de kendi yolunda çeşitli gelişmeler ile ilerliyordu . İlkel toplumdan modern topluma geçene kadar insanlar gıda ,beslenme ve korunma gibi temel gereksinmelerini karşılama doğrultusunda ekonomik faaliyetlerini geliştirerek sürdürmüşlerdir . Ticaret şehir devletleri arasında başladıktan sonra kendini başkent ilan eden kentin, merkezinde yer aldığı bir ulus devletin oluşması üzerine ekonomi uluslaşmaya başlamıştır . Ulusal ekonomilerin gelişmesi üzerine ulus devletler tarih sahnesine çıkmış ve bu doğrultuda dünyada ulus devletler çağı başlatılmıştır . Dinlerin hegemonyasını kırmak üzere de Yahudi toplulukları tarafından dışarıdan desteklenen ulus devletler birbirleriyle rekabet içine girdikleri aşamada Birinci dünya savaşı çıkmıştır . Müslüman ve Hrıstıyan toplumlar olarak eski sömürge devletlerinden ulus devletlere doğru bir dönüşüme sürüklenmişlerdir . Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dünyada hızla yayılırken , kentler üzerinden kurulan ulus devletler ekonomik açıdan desteklenerek dinlerin gücü kırılmış ve büyük din alanları ulus devletler aracılığı ile küçültülmüştür . Fransız devriminin ulus devletleri gündeme getirmesi sırasında laiklik ilkesinin de kabül edilmesi ,din üzerine kurulu toplumların ,din ötesinde bir devletleşmeye ulusal yapılar üzerinden yönlendirilmesi gibi bir gelişmeyi de beraberinde gündeme getirmiştir . Birinci dünya savaşı öncesindeki çekişmeler savaş sonrasında imparatorlukları ortadan kaldırarak , Hrıstıyan ve Müslüman alanlarında yeni ulus devletlerin önünü açmıştır .

Üç büyük din dünya sahnesinde yaşanırken ve özellikle Hrıstıyanlık ve Müslümanlık dinlerinin çok yayılmış olduğu alanların daha küçük ulus devletlere yönlendirilmesiyle farklı bir oluşum süreci ortaya çıkınca , üç büyük dinden ikisi ulus devletler olarak paramparça bir konuma gelmiştir . Üçüncü büyük tek tanrılı din olarak Yahudilik kendi ulus devletini Birinci Dünya Savaşı sonrasında kuramayınca , bir yeni senaryo ve provakasyonlar üzerinden ikinci dünya savaşı çıkartılarak , üçüncü tek tanrılı dinin ulus devleti olarak İsrail , Tevrat tarafından kutsal topraklar olarak gösterilen Filistin’de kurulmuştur . Ne var ki , İsrail kuruluşu itibarıyla Tevrat’a dayandığı için bir ulus devlet olarak değil bir din devleti olarak ortaya çıkmış ve bu nedenle de devletin anayasası yerine Tevrat kabül edilmiştir . Vatikan’ın engellemeleri yüzünden İsrail bir din devleti olarak Hrıstıyan Avrupa’da kurulamamıştır . Balkan savaşı ile Osmanlı devletinin Avrupa’dan sökülüp atılmasına kadar sürdürülen dinler arası çatışmalar , sonradan İkinci dünya savaşı olarak gene Doğu Avrupa bölgesinde gündeme gelmiştir . Savaş sonrasında Nazi hegemonyası öne geçince , Müslüman coğrafyasının tam ortasında İsrail devleti dinsiz Sovyetler Birliği ile laik Türkiye çatısı altında kurulabilmiştir . Beş yüz yıllık modern dünya gelişmeleri böylesine bir süreç içinde birbirini izleyerek gündeme gelirken , küçük İsrail sonrası yeni dönemde İngiltere, Amerika ve İsrail arasında Avrupa kıtasına karşı oluşturulan kutsal ittifak dağılma noktasına gelmiştir .Devletler tarihi içinde her dönemde farklı bir devlet çatısı altında öne çıkan Yahudi sorunu, yeni gelinen küreselleşme aşamasında var olan devletlerin ötesinde küresel dünya devleti olgusu ile birlikte yeniden başka bir biçimde gündeme gelmiştir .

Bugün gelinen aşamada yeni bir dünya düzeni kurulması için yoğun çabalar gösterilirken ,Avrupa ülkelerinin bir Hrıstıyan Birliğine yönelmesi ,Orta Doğu ülkelerinde bütün Müslüman ülkelerin katılımı ile Büyük İslam Birliği oluşturulması ve de iki bin yıl sonra Orta Doğu’da kurulmuş olan Küçük İsrail’in Büyük İsrail İmparatorluğuna dönüştürülmesi gibi , gene din kökenli siyasal yapılanmalar aracılığı ile merkezi coğrafyada anlaşmazlıkları tırmandırarak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi Hrıstıyan-Müslüman çatışması ile Armegeddon ismi verilen bir Üçüncü dünya savaşı arayışı günümüzde sürdürülmektedir . Dinler arası çekişmeler dünya tarihinin yönlendirilmesinde

her dönemde olduğu gibi bugün etkili olmakta ve yaşanmakta olan dönemin özelliklerinin belirlenmesine katkı sağlamaktadır . Avrupa’da iki bin yıl süren dinler arası kavga her zaman savaşlara dönüşmüştür .Hrıstıyanlık ve Yahudilik arasındaki ana çekişme ,daha sonraki aşamada bir Siyonist Hrıstıyan mezhebi olarak Evanjelizm’in Amerika merkezli olarak kurulması ile farklı bir çizgiye gelmiştir . Hrıstıyan toplumlarına karşı sayıca çok az bir durumda olan Yahudiler, toplumsal tabanı genişletmek üzere bir kısım Hrıstıyan topluluğunu Siyonist bir tarikatın çatısı altında toplayarak ve siyasal etkinlik yaratarak Hrıstıyan mezheplerini dengelemeye yönelmişlerdir . Avrupa’daki geleneksel Hrıstıyan mezhepleri anti-siyonizmden anti-semitizeme yönelirlerken , İsrail’in kuruluşu sırasında Amerika’da oluşturulmuş olan Evanjelizm mezhebi Hrıstıyanları Siyonistleştirerek ABD’nin İsrail’i desteklemesini sağlayarak , Avrupa karşıtı çizgide büyük katkıları olmuştur .İki bin yıl süren dinler kavgası Avrupa’yı İsrail karşıtı bir noktaya getirirken , Evanjelik tarikatı Amerika’yı İsrail’ci bir çizgiye getirerek ,Avrupa ve İngiltere’nin önlemeye çalıştığı İsrail devletinin kuruluşunu sağlamıştır.

ABD’nin kuruluşunda İngiltere’den kovulan Püriten Yahudilerin büyük etkileri olmuştur . İngiliz krallığı modeline karşı çıkan Püriten Yahudiler, sürüldükleri ABD’de Avrupa’da kuramadıkları cumhuriyet idaresini yeni kıtada kurarak , çağdaş uygarlık düzeyinde yeni bir açılım ile yola devam etmeye çalışmışlardır . ABD onsekizinci yüzyılda kurulurken dünyada Avrupalı Hrıstıyan devletlerin hegemonyası devam ediyordu . İşte bunu hiçbir biçimde kabül etmeyen bir Yahudi insiyatifi ,orta Avrupa merkezli bir yapılanmayı Bavyera devletinin sınırları içinde örgütlüyorlardı . Bir bankacı aile altı çocuğunu Hrıstıyan Avrupa ülkelerinde ki bankacılık sisteminin yönetim düzeni içindeki karar mekanizmalarında sorumlu makamlarına yerleştirince , bu noktadan sonra ulus devletler kendi ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda yönetme şansını ellerinden kaçırıyorlardı . Bankacılık yapan büyük bir aile Avrupa ülkeleri içinde örgütlenince on altıncı yüzyıldan sonra altı Hrıstıyan ülkenin ekonomileri Bavyeralı bu ailenin eline geçiyordu . İşte bugün ABD’nin karşısına çıkan dünya devleti oluşumu böylesine bir gelişme sonucunda dünya sahnesine çıkıyordu . Altı ülkede yetkili kılınan altı kardeş kendi aralarında haberleşerek bankalar üzerinden ekonomiyi yönlendiriyorlar ve böylece ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetmesinin önünü kesiyorlardı . Bankalar üzerinden ekonomik sistemi elinde tutan aile yönetimi, bütün Avrupa ülkelerinin bankalarının kontrolunu ellerine geçirdikten sonra Amerikan kıtasına geçerek benzeri bir uygulamayı da, Amerika Birleşik Devletleri çatısı altında çalışan bankalar üzerinde de sürdürmeye başlayarak ve Avrupa ekonomisi ile birlikte Amerikan ekonomisinin yönetimini de ele geçirerek, dünyanın batısında yer alan iki büyük kıtanın ekonomileri üzerinden , sömürge imparatorlukları aracılığı ile ekonomik alanı temel alan bir dünya devleti oluşumunun önünü açıyorlardı .

Almanya’nın Bavyera eyaletinde kurulan ekonomik dünya devleti , daha sonraki aşamada İngiltere’nin başkenti Londra’ya geçerek Büyük Britanya İmparatorluğu çatısı altında bütün İngiliz sömürgelerinde örgütlenmiştir . Daha sonraki aşamada ise bütün Avrupa ülkelerinin sömürgelerinde Avrupa bankaları aracılığı örgütlenen ekonomik dünya devleti önce İlluminati , Tavistock ve Opus Dei gibi gizili örgütlenmelerle yapılanmasını tamamlamış ve daha sonra da dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan yeni uluslararası konjonktürden yararlanarak Bilderberg , Üçlü komisyon ve Dış İlişkiler Komisyonu gibi yasal örgütlenmeler aracılığı ile, devletlerin ötesinde kendisi için kalıcı bir yapılanma arayışı içinde olmuştur . Gizli örgütlerle yeraltında mafyalaşmaya giden gizli dünya devleti , cihan savaşları sonrasında legaliteye kayarak var olan devletlerin dışında ve ötesinde geleceğin dünya devletini oluşturabilme doğrultusunda girişimlerini sürdürmüştür . Avrupa Bankacılık sistemini ele geçiren gizli dünya devleti yapılanması , Avrupa ülkelerinin sömürgelerinden yararlanarak büyürken bütün kıtalar ve adalar üzerinde örgütlenmiş , ulus devletlerin kontrolundan uzak durmak için de ulus devletlerin dışında kalan Man ,Malta ,Rodos ,Cayman ve Singapur gibi adalarda da alternatif devlet düzenleri oluşturarak , küreselleşen sermayeyi ulus devletlerin ülkelerinden kaçırarak ,uluslararası ekonomi üzerinden bir ekonomik insiyatifi ,bütün devletlerin üzerinde baskı unsuru olarak bir süper devlet konumunda kullanmıştır .Yüz yıllarca sömürge devletlerinin her türlü sorunu ile ulus devletler uğraşırken , gizli dünya devleti kıyı bankacılığı adı altında adalar üzerinden bir alternatif ekonomik yapılanmayı geliştirerek dünya ülkelerini ekonomik alan üzerinden ele geçirmişlerdir .

Geleceğin dünyasında tek bir dünya devleti için yola çıkanlar daha çok ulus devletlerin üzerinde etkin olan Hrıstıyanlık ya da Müslümanlık içinden değil ama Yahudilik ya da Musevilik içinden gelen kadroları devşirerek , ulus devletlerin dışında bir tek dünya devletini her zaman için ekonomi üzerinden kurabilmenin yollarını aramışlardır . Daha çok patronlar ve iş çevreleri içinden çıkartılan kadrolar Hrıstıyanlık ve Müslümanlığa karşı dururlarken gizli örgütler üzerinden Musevi dininin etkisiyle hareket ettikleri görülmüştür .Özellikle gizli örgütlerin kullandığı simgeler ve işaretlerin Musevi geleneğinden gelenlerle benzerlik göstermesi , belirli yapılanmalar açısından dünya kamuoyunda önemli yansımalar yaratmıştır. Ekonomik alanın her geçen gün ulus devletlerin elinden alınması ve küreselleşme sürecinde ekonominin bir bütün olarak özelleştirilmesi ile ,piyasa üzerinden şirketler dünyanın kontrolunu ellerine almışlar , halklar yoksullaşırken , bankacılık sistemini elinde tutan bir avuç aşırı zengin kişi ya da aileler tek dünya devletine giden yolda ulus devletleri karşılarına alırken , aynı zamanda hem alt kimliklerin siyasallaşması için oluşturulan fonlar ile siyaseti finanse etmişler ve medyayı da büyük oranda satın alarak siyasetin kendi çıkarları doğrultusunda yürütülmesini sağlamışlardır . Gizli dünya devletinin temsilcisi küresel şirketlerin , ulus devletlere meydan okuma aşamasına geldiği noktada , bütün ulus devletlerin parçalanması gündeme gelmiştir . Para babalarının çıkarları doğrultusunda geliştirilen devlet sistemleri , başlangıçta yirmi imparatorluk olarak kurulmuş , daha sonraları sömürgelerin uluslaştırılması ile iki yüz ulus devlet tarih sahnesine çıkmıştır . Şimdi gelinen yeni aşamada ulus devletler içinden iki bin eyalet devleti çıkartılması düşünülmektedir . Bu doğrultuda bütün ulus devletlerin eyaletleri ve büyük kentleri eyalet devletler olarak örgütleyerek harita üzerinde iki bin eyalet devleti yaratabilmenin çabası içine girmişlerdir .

Sovyetler Birliği dağılınca ortaya 15 adet yeni devlet çıkmıştı .Yugoslavya Federasyonu dağılınca benzeri bir biçimde 7 devlet bağımsız olmuştu .Sovyetlerden sonra Amerika Birleşik Devletlerinin de dağılacağını öne sürenler , son dönemdeki gelişmeler karşısında gizlenen bir gerçekliği ortaya çıkarmıştır . Sovyetler Birliği gibi Amerika Birleşik Devletlerinin de dağılması 50 adet devletin ortaya çıkmasına yol açacaktır . ABD tam sosyalist sistem dağıldığında bir dünya devleti haline gelerek ve var olan ulus devletleri kendine bağımlı duruma getirerek ,bu yoldan bir dünya imparatorluğunun merkezi olamadığı için bu gün dağılma tehlikesi ile karşı karşıyadır . Özellikle Alaska ,,Kaliforniya ve Teksas gibi çok büyük eyaletlerin bağımsızlık kazanması , dünya dengelerini alt üst edecek düzeyde yansımalar yaratacaktır . Maden deposu Alaska , Tarım merkezi Teksas ve dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olarak Kaliforniya’nin ABD’den kopmaları Amerikan üstünlüğüne son vereceği gibi ,aynı zamanda ABD’nin ortadan kalkmasıyla da dünya ciddi bir kaos ortamına sürüklenecektir . Böylece büyük devletlerin büyük kentleri öncelikle eyalet devletlerine dönüşecek ve belirli kentlerde yerel yönetimler görünümünde ortaçağ dönemindeki gibi yeni şehir devletlerine dönüşeceklerdir . Böylece devlet sayısı iki yüzden iki bine çıkarken , küresel sermayenin denetimindeki gizli dünya devleti , kıtasal alanlarda kurulacak çok uluslu federasyonlar aracılığı ile yönetimi üstlenecektir .

Gizli dünya devletinin ulus devletleri çökertmek üzere tezgahladığı virüs salgını operasyonu ile ulus devletler çalışamaz hale gelirken , kamu düzenleri çökertilerek kamusal hizmet alanlarının durması sağlanmıştır . Bütün dünya ülkeleri ile birlikte insanlık için çok büyük bir tehdit olarak örgütlenen Corona virüsü projesi son üç aydır dünyayı sarsarken , en büyük sorunlar ABD’de yaşanmıştır .Öncelikle New York valisinin başkanlığında doğu bölgesindeki on eyalet Washington yönetimine isyan ederek bir Doğu Amerika Birliği gibi çalışarak dünyanın en büyük devleti olan ABD’yi resmen parçalamışlardır . Birleşmiş Milletlerin yer aldığı New York kenti dünya devletinin başkenti olarak geliştirilirken , Washington merkezli Amerikan devleti karşıya alınmıştır . ABD başkanı Trump aslında ABD tarafından dünya devleti emperyalizmine karşı çıkmak üzere Beyaz Saray’a Pentagon tarafından getirilmiştir . Böylece küresel sermayenin temsilcisi olarak gizli dünya devletine çalışan Hilary Clinton’un başkanlığa seçilmesi önlenmiştir . Dört yıl önceki Amerikan başkanlık seçimleri sırasında başlayan Dünya Devleti ve ABD çekişmesi günümüzde iyice tırmanarak ülke için bölücü bir aşama olarak görünürken , virüs meselesinde New York kentinin küresel sermayenin temsilcisi olarak öne çıkması ve başkan Trump’ın şahsında merkezi yönetimi suçlayarak on doğu eyaleti ile ortak hareket etmesi bir devlet düzeni açısından kabül edilemeyecek bir durumdur . ABD ya bunun hesabını sorarak devlet olarak varlığını koruyacak ya da böylesine bir hesap soramayarak ve prestişini kaybederek bugünkü devlet düzeni modelini elinden kaçıracaktır . .Bu aşamada Trump Amerikan devleti olarak ulusal kamu düzenini , Pentagon ile FBİ arasındaki ulusal birlik dayanışmasını temsil ederek seçimleri kazanırsa ABD yoluna devam edebilir . Bayan Clinton’u geçen seçimde başkan seçtiremeyen küresel sermaye ve Siyonist İsrail ittifakı onun yerine eski başkan yardımcısı Biden’ seçtirirlerse, o zaman Washington merkezli Amerikan yönetimi sona erer ve küresel sermayenin denetimindeki New York kenti öne çıkarak küresel dünya devletinin merkezi haline gelir . Bu durumda ABD biter ama gizli dünya devleti de açığa çıkarak , Siyonistlerin dümen suyunda çok farklı biri dünya düzenine doğru gelişmeleri yönlendirebilir. Virüs olayı sonrasında yaşananların hepsi, Amerikan Devletini aciz bırakmak ve sokak hareketleri ile yıkmak olduğunu olaylar göstermiştir . Zencilerin ve güneyden gelen Latinlerin hedef alındığı kaos senaryolarının da , ABD’yi yıkmaya dönük olduğu yaşanan gelişmeler sonucunda kesinlik kazanmaktadır . Küresel sermaye açıkça bir dünya devleti kurmak için Amerikan devletini yıkmaktadır . Bu durumu bütün dünya yakından izlemelidir .

Gizli dünya devletinden açık dünya konfederasyonuna doğru götürülmek istenen bugünün dünyasında bütün ulus devletler hedef tahtasına oturtulmaktadır . Küresel sermaye hegemonyasına teslim olmamak için bütün ulus devletlerin bir araya gelerek emperyalizme karşı enternasyonel bir dayanışma düzeni kurmaları zorunlu görünmektedir . Birleşmiş Milletlerin yetersiz kaldığı bir aşamada dünya devletleri ya da halkları birliği misyonunu üstlenecek bir uluslararası örgütlenmeye şiddetle gereksinme vardır . Böylesine bir çıkmaza küresel sermaye emperyalizmi yüzünden sürüklenen dünya ülkelerinin, silkelenerek kendilerine gelmeleri ve ulus devletlerin biran önce yıkılmak istenen ABD’nin öncülüğünde bir ulus devletler dayanışma düzeni kurmaları gerekmektedir . Virüs senaryoları ile ulus devletlerin kamu düzenlerini yıkmayı göze alan küresel saldırganlığa karşı çıkılırken , alternatif bir dünya yapılanması için dünya halkları bir araya gelerek yeni bir uluslararası örgütlenme çatısı altında var olma ve yaşamı sürdürme mücadelesini güçlendirmelidir . Bütün dünya halklarının işbirliği ile ulusal savunma yapılabilir . Ulus devletler öncelikle özelleştirilen bütün kamu işletmelerini yeniden kamulaştırarak merkezi güçlerini artırmalıdır. Daha sonra ki aşamada bankacılık sistemi küresel sermayenin kontrolundan alınarak ulus devletlerin yönetimine bırakmalıdır . Açlık, işsizlik ve kaos gibi toplumsal sorunların aşılabilmesi için ,Türkiye daha da öne çıkarak daha adil, eşitlikçi ,barışçı ve refah içinde bir dünya düzeni için öncülük yapmalıdır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : CORONA VİRÜSÜ İLE BİYOLOJİK SAVAŞ


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : CORONA VİRÜSÜ İLE BİYOLOJİK SAVAŞ

2020 yılının kış aylarından başlayarak dünya hiç beklenmedik bir biçimde virüs görünümlü bir biyolojik savaşa doğru sürüklendi . Medya ile dünya halklarını istedikleri doğrultuda yönlendirerek çıkarcı senaryolara dünya kamuoyunu önceden hazırlayan egemen güçler ve görünmeyen gizli dünya devleti yapılanmaları ,halk kitlelerinin hiç beklemediği bir anda yeni bir virüs belası çıkartarak ve dünya gündemini beş gramlık mikrobun insafına terk ederek bütün insanlığı ve canlılar dünyasını ölümcül bir tehdit ile karşı karşıya bırakmışlardır . Dünya kamuoyu özel çıkar merkezlerinin kendileri için gerçekleştirmeye çalıştıkları senaryolarla sürekli olarak işgal edilirken ,uzun zamandır hazırlanmakta olan bir alternatif savaş türü olarak yeni biyolojik savaşın adımları da birbiri ardı sıra atılıyordu . Halk kitleleri merkezi coğrafyada yıllardır sürüp giden savaş tehlikesinden kendisini kurtarmaya çalışırken , bu bölgede istedikleri gibi normal bir askeri savaş senaryosunu uygulama alanına getiremeyenlerin , bunun yerine bir alternatif çatışma türü olarak, biyolojik savaşı yavaş yavaş dünya gündeminin tam ortasına oturtmaya başladıkları görülüyordu . Geçmişten bu yana dünyayı yönlendiren kapitalist emperyalizmin , gelecek dönemlerde de yola devam edebilmek için savaş senaryolarını birbiri ardı sıra öne çıkardıkları ve askeri savaşlarla hegemonyalarını devam ettiremedikleri aşamada, bu kez kimyasal ya da biyolojik savaşları B ya da C planları olarak devreye soktukları zaman içinde göze çarpıyordu .Halk kitleleri medya ile uyutularak başka yönlere doğru çekilirken , aslında güç merkezlerinde yer alan ve dünyayı yönlendiren merkezler de , savaş yolu ile dünyayı değiştirmek üzere bir üçüncü dünya savaşını merkezi coğrafya da çıkartamayınca , değişim çizgisinde yeni dünya düzeni kurmak üzere olayları yönlendiren merkezler bu kez yıllardır iyi hazırlanmış bir biyolojik savaş ile insanlığın kaderini çiziyorlardı .

Dünyanın doğu bölgelerinde başlayan uygarlık öncesi gelişmelerin zamanla batıya doğru kaymasıyla ,bugünkü dünyayı yaratan uygarlık birikiminin önce Avrupa kıtasında başladığı ve daha sonra da Amerika kıtasında devam ettiği bilinmektedir . Dünya Ortaçağ’dan çıkarken icatlarla yaratılan uygarlığın arkasından keşifler gelmiş ve ulaşım araçlarının gelişmesi üzerine, insanlık dünya kıtalarına yayılarak hep bir küresel egemenliğin arayışı içinde olmuştur. Sömürgeciliğin tarihi incelendiği zaman emperyalist saldırı ve işgal girişimleri ile bunların sonucunda ortaya çıkan savaş dönemlerinde askeri savaşların yanı sıra ,kimyasal ya da biyolojik savaşların da zaman zaman gündeme geldiği ve dünya konjonktürüne göre sırayla devreye girdikleri , dünya tarihi incelendiği zaman anlaşılmaktadır . Bugün de yaşanan süreçte birbirini izleyen savaş konjonktürlerinde , askeri saldırı ve savaşların tam anlamıyla başarılı olamadığı aşamada kimyasal ve biyolojik savaş türlerinin yedekten çıkartılarak uygulama alanına aktarıldığı görülmektedir . İnsanlık tarihi her türlü savaşın ve sıcak çatışmaların örnekleri ile dolu olduğu için, günümüzde yaşanan olayları anlayabilecek bilgi birikimi insanlığın elinde vardır . Geçmişin olayları birbiri ardı sıra belirli bir bağlantı ya da konjonktür içinde ele alınırsa, bazı gelişmelerin yeni olayları tetiklediği ya da başka olayların da yeni süreçleri başlattığı ortaya çıkmaktadır . 2020 yılında küresel çapta yaygınlık kazandırılan virüs savaşının da tarihteki benzerlerine uygun olarak , yeryüzünde yaşayan bütün insanlığı bir biyolojik savaşın içine doğru çektiği gözler önüne çıkmıştır .Bu durumda dünya halkları bir oldu bitti ile karşılaşırken ,güç merkezleri arasındaki hegemonya çekişmesi gene aynı doğrultuda devam etmiştir .

Bugün yaşanmakta olan biyolojik savaş öncesinde emperyalistlerin küresel egemenlik amacıyla merkezi coğrafya ya yöneldikleri , bu bölgedeki ülkeleri işgal ederek ya da saldırarak bir otorite boşluğu alanı yarattıktan sonra, burada yerleşmeye çaba gösterdikleri , uzunca bir süredir gözlemlenmektedir . Ne var ki , Yirminci yüzyılın ilk yarısında iki dünya savaşı çıkararak İsrail’i kuran Siyonizm’in, yeni dönemde Büyük İsrail ütopyasını gerçekleştirmek üzere ve bunun için üçüncü bir dünya savaşı gerçekleştirmek amacıyla her türlü siyasi ,ekonomik ve askeri senaryoyu devreye sokmasına rağmen, bunun bir türlü gerçekleştirilemediği görülmüştür. Dışarıdan tezgahlanarak kimyasal bomba ve silahlar yardımı ile kimyasal savaş girişimleri sıcak çatışma ortamında B planı olarak çıkartılması senaryoları ile de sonuca varılamayınca, askeri ve kimyasal savaşların devre dışı kaldığı bir aşamada laboratuvarlarda uzun süredir hazırlanan yeni virüs yapılanmaları üzerinden biyolojik savaş çıkartılması yoluna gidilmiştir . Bugün yaşanmakta olan virüs saldırısı süreci her türlü çabaya rağmen çıkartılamayan üçüncü dünya savaşının, biyolojik koşulların zorlanmasıyla geliştirilen C planının uygulamaya getirilmesinin bir sonucudur . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra ortaya çıkan küreselleşme döneminde , kapitalist sermaye ve egemen güçler yeni dünya düzeni adı altında süper bir dünya imparatorluğu kurmaya çalışmış ama köşe başlarını işgal etmiş olan Siyonist yapılanma , bu süreci İsrail’in çıkarları doğrultusunda başka yönlere doğru çekerek değiştirdiği için, Amerika ile İngiltere’nin arası açılmış ve böylece batı emperyalizmi bölünme içine sürüklenince , var olan askeri güçleri ile üçüncü dünya savaşı çıkartamayanların , zaman içerisinde C planı olarak hazırladıkları biyolojik savaş senaryosunu, bir kıyamet senaryosu gerçekleştirmek üzere , son çare olarak bir laboratuvar virüsü aracılığı ile meydana çıkartmışlardır .

Ortaçağ sonrasında insanlığın yaşadığı yeni ve yakın çağlar dönemlerinde Avrupa merkezli batı emperyalizmi ,bütün dünya kıtalarına saldırarak ve buraları işgal ederek kendilerine bağımlı sömürge imparatorlukları kurmuşlar ve bunlar üzerinden bütün dünyayı Avrupa merkezli bir yönetim düzeni çatısı altında yirminci yüzyıla kadar yönlendirmişlerdir . Yirminci yüzyılda Amerika’nın yeni dünya olarak ön plana geçmesiyle birlikte, eski emperyalist Avrupa’nın geride kaldığını ve bunun yerini Amerikan emperyalizminin aldığını tarih kitapları yazmaktadır . Tarih öncesi dönemlerde sıklıkla görülen biyolojik savaş türlerine , Ortaçağ ve sonrası dönemlerde de rastlanmış ve insanlık yaşam yoluna devam ederken ,her aşamada otoriter yönetim oluşturmak ya da geniş alanlara yayılan imparatorluk kurmak isteyen güçlerin kozlarından biriside biyolojik savaşlar olmuştur . Bakteri ve virüslerin tarihte biyolojik silah olarak kullanılması tarih öncesi dönemlerden başlayarak, daha sonraki dönemlerde de yeni örneklerinin öne çıktıkları görülmüştür . Avrupa merkezli dünya tarihi incelendiği zaman o dönemin insanlarını tehdit eden biyolojik savaşlarda kullanılan mikropların , Çin ,Hint ve Kırım gibi doğu ülkelerinden elde edilmiş ve buralardan sağlanan bakteri ve virüslerin belirli gruplar tarafından dünyanın çeşitli bölgelerine dağıtılarak , küresel bir afet ya da kaos ortamının yaratılmak istenmiştir . Hasta ya da ölmüş insanların bedenlerinden elde edilen parçacıklar mikrop yaymak üzere kullanılmış ,bunların üzerine sürülen bakteri ve mikropların diğer insanların bulunduğu yerlere taşınmasıyla birlikte , binlerce insanı tehdit eden çeşitli biyolojik savaşlara doğru insan topluluklarının sürüklenmesi senaryo sahipleri tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . Mikroplu hastalıklar yüzünden zehirlenerek ölmüş insanların bedenleri çeşitli bölgelere ve ülkelere yayılmış, bazan da kasıtlı olarak belirli toplulukların içine atılarak biyolojik savaşın yayılmasına aracı olacak vahşi saldırılar ile sonuç alınmaya çalışılmıştır . Ölü bedenlerin biyolojik silaha dönüştürülmesi ile hegemonya savaşlarında hedefe ulaşılmaya çalışılmıştır .Veba mikrobundan ölen insanların bedenlerinin mancınıklar aracılığı ile toplulukların üzerine atılmasıyla binlerce insan öldürülmüştür .İnsanlığın uygarlık yolunda yürümesi ancak bu tür engellerin aşılmasıyla mümkün olabilmiştir .

İnsanlığın dinin egemenlik kurduğu Orta çağ döneminde , ciddi bir din savaşları süreciyle karşılaşması üzerine ,Avrupa kıtasında bin yıllık bir dönem içinde önce İberik yarımadasında Yahudi –Hırıstıyan ,sonra Müslüman-Hırıstıyan ve daha sonra da Katolik-Protestan kimliklerine dayanan din ve mezhep savaşları yüzyıllarca cereyan etmiştir . Hırıstıyanlığın hızla yayılması üzerine Vatikan merkezli bir Avrupa yapılanması öne çıkmıştır . Hrıstıyanlar herkesi kendi dinlerine bir haç işareti yaptırarak çekmeye çalışırlarken ,aynı zamanda din mahkemelerinde Hrıstıyan olmayanları yargılayarak mahkum etmişler ve daha çok da Yahudileri din mahkemelerinde cezalandırarak giyotin aracılığı ile ölüme sürüklemişlerdir . Irki kimlikleri yüzünden azınlıkta kalan Yahudiler de ,özellikle Kırım’dan getirdikleri mikropları Avrupa’nın çeşitli ülkelerine yayarak, bütün Avrupa kıtasını yok etme senaryosu çizgisinde bir biyolojik savaş ortamında silah olarak kullanmışlar ve böylece Hrıstıyan fanatizmine karşı durarak ,giyotinin karşısına doğu bölgelerinden getirdikleri mikropları çıkarmışlardır . Vatikan’ın giyotin imparatorluğuna karşı doğulu mikropları biyolojik silah olarak kullanan Yahudiler, Avrupa kıtasında yok edilmekten kurtulmuşlardır . Batı Avrupa’daki Endülüs devleti yok edilirken , Doğu Avrupa’da yeni bir Müslüman devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu kurulunca , Hrıstıyan fanatizmine karşı İslam gücünün yeniden örgütlenerek devreye girdiği ve böylece geçmişten gelen, Hrıstıyan-Yahudi çatışmalarının önü kesildiği görülmüştür . Osmanlılar Avrupa içlerine geldikleri zaman önce Protestanlığı –Katolikliğe karşı desteklemiş ve daha sonra da tırmanan Hrıstıyan-Yahudi çekişmesinin büyük kanlı savaşlara dönüşmesine izin vermemişlerdir . Osmanlı adaletinin Avrupa topraklarına taşınmasıyla birlikte , Vatikan’ın hedefi olan bir Hrıstıyan Avrupa yaratma senaryosu gerçeklik kazanamamıştır. Veba salgını sonunda milyonlarca Avrupalı ölünce giyotin dönemi sona ermiştir . Daha sonraki dönemlerde bir Müslüman devlet olarak Osmanlı İmparatorluğu Vatikan’ın Hrıstıyan fanatizmini dengeleyerek Avrupa da yeni bir barış kurmuştur.

Dünya tarihinin yazdığı üzere biyolojik ve kimyasal silah ve savaşların tıpkı askeri silah ve savaşlar gibi saldırı ve yok etme amaçlı kullanılabilmesi sayesinde, mikroplar ve bakteriler de en öldürücü silah olarak her zaman gündeme gelebilmiştir . Biyolojik silahların da bir başka kategori olarak savaş literatüründe yer alması yüzünden, sonraki dönemlerde de benzeri biyolojik savaş senaryoları gündeme getirilerek uygulanmıştır . Bir anlamda normal silahlardan daha kolay kullanılan bu malzemeler günümüze kadar her türlü savaş senaryosu içinde yerlerini almışlardır . Devletlerin büyüyerek güçlenmeleri sonucunda silah alanında da yenilikler yapılmış ve bakteri ,virüs ya da parazitlerin yaşam yeri olarak büyük laboratuvarlar, zamanla biyolojik ve kimyasal silah üretim merkezleri konumuna gelmişlerdir . Şarbon, çiçek ve sıtma gibi hastalıkların mikroplardan bulaşması yüzünden laboratuvarlar hem silah hem de mikrop üretim merkezleri olarak devreye girerek bugüne kadar emperyalistlerin güdümünde etkinliklerini sürdürebilmişlerdir . Hastanelerin ötesinde Tıp Fakültelerinin ve Üniversitelerin gelişmesiyle mikrop alanındaki bilimsel çalışmalar son yıllarda hızla artmış ve güçlü mikrobiyoloji enstitülerinde insan toplumlarına yönelik mikrobik tehditlerin ortadan kaldırılması doğrultusunda önemli bilimsel gelişmeler elde edilmiştir . Çağdaş dünyanın en ileri alanlarından birisi olarak ortaya çıkan ilaç sektörü , bugünün dünyasını ayakta tutan önemli alanlardan birisi konumuna gelmiştir .Laboratuvar çalışmaları hastalıkları önleyecek güçlü ilaçlar üretebildiği gibi , yeni hastalıklara yol açacak güçlü zehirler ve bakterileri de biyolojik silah olarak mikrobiyoloji biliminin verileri doğrultusunda devreye sokabilmişlerdir .Bilimsel devrimler sayesinde biyoloji alanında yeni keşifler gerçekleştirilmiş ve dünya kıtalarında ortaya çıkmış olan bir çok virüs ya da biyolojik hastalıklar için çeşitli ilaçlar ya da aşılar üretilebilmiştir . Bu sayede kitleleri kırıma uğratan mikrop salgınlarının önü kesilince ,son yıllarda dünya nüfusunda bir patlama yaşanmıştır . Dünya Sağlık Teşkilatının Birleşmiş Milletler’deki bu tür çalışmaları da olumlu sonuçlar vermiştir .

Mikroplar, bakteriler ve virüsler fen bilimlerinin ve tıp dünyasının konuları olmasına rağmen , toplumsal yansımaları nedeniyle siyasal amaçlı olarak da kullanılmışlardır .Bu doğrultuda biyolojik savaşlar , insanlığın geleceği açısından sosyal ve siyasal bilimlerin de farklı yönlerden inceleme alanına girmektedir . Bu açıdan örnek gösterilebilecek çeşitli kitaplar arasından bir tanesi son olarak yaşanmakta olan Korana virüs sorunu açısından örnek gösterilebilir . 2009 yılında New York’ta yayınlanarak dünyanın geleceği ile ilgili olarak gündeme gelen “ Yedi ölümcül senaryo “ isimli kitabın içinde yer alan senaryolardan birisi olarak kitabın üçüncü bölümünde incelenen konu “PANDEMİC”tir .Bu bölümde dünyanın geleceği için tehlike arz eden ve tehdit yaratan 7 konu ayrı bölümler biçiminde ele alınmakta ve yakın bir gelecekte ortaya çıkacak bir virüs aracılığı ile dünya nüfusunun azaltılmasının planlandığı açıkça dile getirilmektedir . Gelecekte dünyayı yok edebilecek senaryoları ele alan bu kitapta ,Pakistan’ın çöküşü ,Çin’in dünyaya saldırısı ,ekonominin iflası ,küresel bir savaşın çıkması ,Amerika’ya büyük bir iç savaşın gelmesi, İsrail’in kıyamet senaryosu olarak Armegeddon savaşının gerçekleşmesi ile birlikte, bir de PANDEMİC başlığı altında , bir virüs örgütlenmesi ile dünyanın başına yeni bir biyolojik savaş belasının örülmesi anlatılmaktadır . On iki yıl önce yazılmış olan bu kitabın üçüncü bölümünde virüs saldırısı üzerinden insanlığın büyük bir biyolojik savaşa doğru sürüklendiği anlatılırken, böyle bir durumun çok yakın bir zaman dilimi içinde gerçekleşeceği belirtilmektedir . Böylesine bir bilimsel çalışma aracılığı ile biyolojik tehdidin dünya kamuoyuna açıklanmasına rağmen , hiçbir devletin ya da uluslararası kurumun harekete geçerek önlem almaması yüzünden ,dünya bugün çok büyük bir biyolojik savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır . ANDREW KREPİNEVİCH isimli araştırmacı tarafından kaleme alınan ilgili kitabın adı “7 ÖLÜMCÜL SENARYO “dur. New York’ta basılan kitap bütün dünyaya dağıtılmış ama büyük virüs tehditi bu kitapta açıklanmasına rağmen gerekli önlemler alınmamıştır . Son olaylarda uluslararası görev sahibi olan Dünya Sağlık Örgütü’nün de geride kalarak gereken önlemleri alamadığı hayretle izlenmiştir .

Kitabın ilgili üçüncü bölümü incelediğinde çok yakın bir zaman dilimi içinde dünyayı büyük bir PANDEMİC tehlikesinin beklediği kamuoyunun bilgisine sunulmaktadır . Güney sınırı üzerinden alttaki komşu Meksika’nın ülkesine girildiğinde, milyonlarca işsiz ve yoksul insanın ABD’yi çevrelediği ve bu geri kalmışlık yüzünden Meksika toplumunun çok kolay bir biçimde virüs saldırısı karşısında yok olabileceği ve bu salgının Amerikan sınırlarını da aşarak dünyanın süper gücü olan bu ülkeyi de tehdit edeceği kitapta vurgulanmaktadır . Her türlü virüsün kolaylıkla yerleşebileceği ve yayılacağı bir ortam olan Meksika’nın virüs merkezi olarak ABD’yi yakından tehdit ettiği bu kitapta dile getirilmektedir . ABD ile Meksika arasında gidip gelerek her iki ülkede birlikte yaşayan işçi ve emekçi yoksul kitle her türlü mikrobu barındırmada merkezi rol oynayabileceği gibi, Amerikan kıtasının hem kuzeyini hem de güney bölgesini Pandemi olarak tehdit etmektedir . Zengin bir ülkede yaşayan Amerikalılar lüks bir yaşam düzeyinde varlıklarını sürdürdükleri için , mikrop ve bakteriler üzerinden gelişecek bir biyolojik savaşın hedefi olarak çok hızlı bir biçimde çöküşe doğru kayabileceği kitapta dile getirilirken , dünyanın en güçlü ülkesi olarak ABD’nin son virüs saldırısı karşısında nasıl aciz ve yetersiz kaldığı açıkça ortaya çıkmıştır . ABD yönetimi bu durumun farkına vardığı noktada, güneyden gelecek yoksulların saldırılarına karşı Amerika ve Meksika sınırına duvar örmeye başlamıştır . ABD gibi çok büyük bir ülkenin, hem kamu düzenini hem de halk sağlığını tehdit edebilecek böylesine bir tehdide karşı çıkarken , çoktan sınırlarını güvence altına alarak yoksulların dünyasından gelen virüslerin ülkesinde cirit atmasına izin vermemesi gerekirdi .Şu an Corona saldırısında en çok insan kaybını ABD’nin vermesi üzerinde bütün dünya ülkelerinin artık bir düşünmesi gerektiği açıktır . Normal olarak Amerikan yaşam biçimini tümüyle ortadan kaldırabilecek böylesine bir virüs salgını karşısında süper güç olarak ABD’nin daha hazırlıklı olması ve fazla insan kaybını kesinlikle önlemesi gerekirdi .

Virüs saldırısı ya da Pandemi tehlikesi denilince akla gelen İspanyol gribi gibi olumsuz deneyler insanın önüne çok önemli olumsuz sonuçları getirmektedir .Birinci dünya savaşı döneminde ortaya çıkan bu salgının üç aşamada geliştiği , birinci dalganın bittiği aşamada ikinci , ikinci dalganın bittiği aşamada da üçüncü dalganın öne çıkarak elli milyondan fazla insanın hastalanarak ölmesine yol açtığı görülmektedir . Bütün virüs salgınlarında bu tür aşamalar yaşandığı için Corona olayında da benzeri ihtimaller akla gelmekte ve bu konuda sorumlu durumunda olan merkezlerin geçmişten dersler alarak buna göre hareket etmesi zorunluluk kazanmaktadır . Kitabın yazarı hızla artan dünya nüfusunun getirmiş olduğu kalabalık kitlelerin her bölgede patlamaya hazır oluşumlar olduğu gibi , Amerikanın güneyinde yer alan yoksul halk kitlelerini de ABD’yi yıkacak bir kapı önü kaos oluşumu olarak görmektedir . Güneyden gelebilecek böylesine yıkıcı bir oluşumun ülkeyi tehdit etmemesi için , genç Amerikalılar’ın kuzey bölgesine doğru yürüyerek bu boş alanlarda yeni ülkeler ve de devletler oluşturmaları bir alternatif oluşum olarak gündeme getirilmektedir . Şimdiye kadar hep batıya yönelerek hareket eden Amerikan toplumunun yeni dönemde artık kuzeye doğru yönlendirilmeye çalışılması da eskisinden çok farklı bir yeni dönemi öne çıkarmaktadır . Meksika sınırından ABD’nin güney eyaletlerine yönelik olarak gelişebilecek bir büyük göç hareketi virüs üzerinden gelişecek Pandemi’yi Amerikan toplumunun göbeğine taşıyabilecektir . Bu gibi olumsuz bir durumda Amerikan devleti uluslararası bir sağlık krizi ile karşılaşabilecektir . Bu gibi durumlarda güney eyaletlerinin bir acil durum yapılanmasına yönelmesi sorunu çözmeyecek, aksine gecikme ve hazırlıksızlık üzerinden büyük bir toplumsal kaosa meydan verebilecektir . On iki yıl önce yazılmış olan bir kitabın içindeki bilgilerin günümüzde doğrulanması karşısında ,bu durumdan ders almak ve gerekli önlemleri yerine getirmek gibi bir kamu görevi ilgilileri ve yetkilileri beklemektedir .

Corona virüsü üzerinden gündeme gelen son Pandemi olayında her yönü ile bir laboratuvar üretimi mikrop yapılanması ile insanlık karşı karşıya gelmiştir . Önce Paris’teki Pastör Enstitüsü daha sonra Almanya’daki Robert Koch enstitülerinde ön çalışmalar yapılmış ve daha hazırlanan yeni virüs ABD’ye götürülerek bu ülkenin laboratuvarlarında güçlendirilmeye çalışılmıştır . Daha sonra da bir askeri ekip bu virüsü uçakla Çin’e götürerek bu ülkenin Vuan eyaletinde güçlendirmeye devam edildikten sonra yeni virüs burada bırakılarak , dünyaya dağıtım operasyonu Çin devletinin sırtına yüklenmiştir . Son yıllardaki olağanüstü yapılanmalarıyla ABD’nin yerini almaya çalışan süper güç konumu ile Çin Halk Cumhuriyeti tam dünyanın ekonomik merkezi olmaya doğru adım atarken , bir virüs komplosu ile karşı karşıya kalarak bütün dünya ülkeleri için sakınılması gereken bir emperyalist güç konumuna düşürülmüştür . Veba ve çeşitli virüs saldırıları ile önceki dönemlerde boğuşmuş olan dünya halkları yeni dönemde beklenmedik bir biçimde güçlendirilmiş ve zenginleştirilmiş bir mikrop demeti olarak Corana saldırısına karşı kendisini korumak zorunluluğu ile karşılaşmıştır . Beş kıtaya yayılmış olan sekiz milyarlık nüfusu ile dünya ülkeleri bir araya gelerek biyolojik saldırıya karşı bir dayanışma önlemi alma şansını elde edememişler , uçaklar ve diğer araçlar kullanılarak yapılan virüs dağıtımları sonucunda bütün ülkelerin halkları çok ciddi bir tehdit saldırısı ile yüz yüze getirilmiştir .Corona 19 ismi virilen yeni virüs 2019 yılında ortaya çıktığı için adına 19 rakamı eklenmiştir . Hal böyle olmasına rağmen 2019 yılında virüs salgını öne çıkarılmamış , gereken hazırlıklar yapıldıktan sonra 2020 yılının kış ayları itibarıyla virüs açığa çıkartılarak görevli ekipler tarafından dünyanın çeşitli ülkelerine uçak seyahatları aracılığı ile yayılmaya çalışılmıştır . İnsanlığın ve dünya düzeninin sona ermesi doğrultusunda bir kıyamet senaryosu peşinde koşan siyasal merkezler , Corona adı verilen biyolojik silah saldırısına karşı zamanında harekete geçememişler ve bu yılın başından itibaren bütün dünyaya dağıtılan mikroba karşı gerekli olan önlemleri alamamışlardır . Batı ile işbirliği içinde olan ülkelerde bu hazırlıklar bilinmesine rağmen dünya alanında bu küresel saldırıya karşı çıkılmamıştır.

Yirmibirinci yüzyılda dünya düzenini tepeden tırnağa değiştirmek isteyen emperyal merkezlerin devrede olmaları nedeniyle , virüs üzerinden biyolojik saldırı kısa zamanda küresel bir saldırı niteliği kazanarak bütün dünyayı ayağa kaldırmıştır .Ne var ki , bu son olarak ortaya çıkarılan Corona virüsünün eskilerinden çok farklı bir yapıda hazırlandığı kısa bir süre sonra anlaşılmıştır . Eski virüsler bir salgın olarak dünyaya dağıtılırken , belirli kesimlerin hastalanarak çaptan düşmeleri ya da bir sağlık sorunu ile halk kitlelerinin çökertilmek ya da yok edilmek üzere yönlendirilmeye çalışıldıkları görülmüştür . Bu kez insanlığın karşısına ABD ve Çin gibi iki süper gücün ortak organizasyonu olarak uzaysal bir durum çıkartılmak üzere Corona virüsü düzenlemesine gidildiği gibi bir yeni durumla karşılaşılmıştır . Özellikle tam bu aşamada Microsoft’un kurucusu ve dünya bilgisayar ya da internet yapılanmasının kilit adamlarından birisi olarak Bill Gates’in kurucusu olduğu şirketi bırakarak yeni bir vakıf kurması ve bu vakıf aracılığı ile de bütün dünyayı elektronik kontrol altına almak için harekete geçmesi çeşitli söylentilere ve tartışmalara zemin hazırlamıştır . Çeyrek yüzyıldır bütün dünyaya yayılan internet sisteminin gelinen yeni aşamada elektronik yapılanmasının güçlendirilmesi ve bu doğrultuda 5-G ismini taşıyan yeni yapılanmanın internet sistemine monte edilmesi gibi yeni bir durum ilgili çevreler tarafından empoze edilmeye başlanmıştır .Ortaya çıkışı itibarıyla bir uzay teknolojisi olan internet ve cep telefonları, insanlığın ve dünyanın geleceğinde uzaysal kaynaklı yeni bir yapılanma dönemini de beraberinde gündeme getirmiştir . Bu çerçevede internet sisteminin 5-G sistemi ile yeniden düzenlenmesi ve bu doğrultuda internet kullanıcısı olan insanlara cip takılması gibi yeni bir durum yaratılmıştır .İnsanlara cip takılabilmesi için insan bedenine ilgili maddelerin önceden zerkedilmesini sağlayacak bir aşının yapılması zorunlu olarak dayatılmıştır .

İnsanlara durduk yerde aşı yapılması mümkün olmadığı için , cip takılması için gerekli olan maddelerin bir aşı aracılığı ile insan bedenine sokulmasına karar verilmiştir . İnsanların robotlar ile birlikte yeni elektronik düzene bir kukla olarak bağlanması doğrultusunda gerekli olan 5-G sisteminin monte edilmesine yarayacak biçimde aşıların yapılabilmesi için , Corona mikrobuna karşı aşılanmak zorunluluğu tamamlanacak ve ondan sonraki yeni aşamada insan bedenlerine mikro cipler monte edilerek, insanlar da tıpkı robotlar gibi 5-G sistemine bağlanacaklar ve bu doğrultuda kurulacak olan elektronik sisteme bağlanarak , bir anlamda yeni elektronik düzenin monte edilmiş parçaları biçiminde diğer robotlar ile birlikte yeni kuklalar durumuna getirileceklerdir . İnsanlık böylesine bir zoraki yapılanma ile insanlıktan çıkacağı için, bu duruma açıktan karşı çıkacak ve hiçbir biçimde ciplenmeyi kabül etmeyecektir . İşte böylesine bir büyük dönüşümün yapılabilmesi için insanların aşı ile cip takılmasına uygun hale getirilmeleri gerekmektedir . Bu amaçla da insanların aşı üzerinden ciplenmeye yönlendirilmeleri sürecinde, ilk aşama olarak bir virüs mikrobu ile insanlık karşı karşıya getirilmektedir . Tıbbın bir çok alanında kullanılan cip sistemi ile insan bedeninin çeşitli bölümlerinde bir çok yenilenme yapılabilmektedir . Ciplenme sonucunda internet üzerinden elektronik sisteme bir kukla olarak bağlanacak insanoğlunun bir aşı ile ciplenmeye hazırlanabilmesi için, Corona virüsü çıkartılmış ve yayılan mikroplara karşı aşı zorunluluğu getirilmeye çalışılmıştır . Tam virüs sorunu ile insanlığın karşılaştığı aşamada mikroptan kurtulmak üzere aşılanma konusu tartışılırken , ABD bilgisayar teknolojisinin kilit adamının şirketinden istifa ederek vakfının başına geçmesi ve aşılanma sonrasında insanlığın ciplenmesi ile ilgili projeler doğrultusunda çeşitli hazırlıklara kalkıştığı görülmüştür . Virüsü kaldırmak için önerilen aşının ciplenmeye giden yolun ikinci adımı olması bu iki gelişmenin aynı aşamada ortaya çıkması üzerine tartışılmaya başlanmıştır . Bir uzay teknolojisi olan internet sistemine gene uzaysal boyutlu bir dünya yapılanmasının gerçekleştirilebilmesi için ciplenme projesi öne çıkarılınca ,bunun için aşılanmanın gerektiği ve insanların da aşıya ikna edilebilmeleri için Corona isimli bir virüsün laboratuvarlarda hazırlanarak biyolojik savaş teknikleri aracılığı ile insanın başına bela edildiği anlaşılmaktadır . Virüs’ün bir yıl önce hazırlanmasına rağmen bir yıl boyunca beklemede tutulması da, ciplenme projesi ile virüs salgınının birlikte yürütüldüğünü açıkça gözler önüne sermiştir .Bu arada İsveç’te örnek olarak elli bin kişinin beyinlerine cip bağlantısı takılmıştır .

Dünyasal bir varlık olan insanların yeni dünya düzeni görünümü altında elektronik sistemle bütünleşmeye yönlendirilmesi ile başlayan bugünün insanlığının bütünüyle cep telefonları ve bilgisayarlar üzerinden elektronik sistemin bir parçası konumuna getirildiği yeni aşamada ,bu gelinen yeni durum ile yetinilmeyerek daha da ileri aşamada bir yapılanma doğrultusunda insanların robotlarla birlikte ciplenerek elektronik sistemin bir parçası haline getirilmesiyle, artık insanın insan olmaktan çıktığı bir yeni dünyada yaşama mücadelesinin yapılabileceği anlaşılmaktadır . Çok gelişmiş robotların fabrika müdürü ya da kamu kuruluşlarında üst düzeyde yönetici konumlarına getirilebileceği ve böylesine yapılanmalarda insanların kendi yaptıkları robotların emrinde onların esiri olmalarına giden yol kendiliğinden açılmaktadır .Böylece insan dünyasal bir varlık olarak insanlıktan uzaklaştırıldığı bir aşamada , elektronik sistem üzerinden uzaysal bir varlık olmaya doğru yönlendirilmektedir . İkinci dünya savaşı sonrasında iki atom bombasının patlatılmasından sonra dünyaya gelerek incelemeler yapan ve bu arada sahip oldukları teknikleri n insanlar tarafından öğrenilmesini sağlayan uzay gemileri , I947 yılında Rosswell olayı ile uzay teknolojisini bu dünyaya getirerek insanlığa aktarmışlardır . ABD’de 51. Bölge çalışmalarında bu teknolojiler geliştirilerek ve dünya koşullarına uyumlu hale getirilerek , yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyada geniş biçimde kullanılması sağlanmıştır . 5 G teknolojisi ile elektronik sisteme bağlanmak istenen bir grup Avrupalı Corana virüs sorunu ilk patladığı aşamada, Londra’da 5-G teknolojisinin bazı merkezlerine saldırarak buraları ciplenmeye tepki çizgisinde yakmışlardır. İnsanlığın robotlaşmasına ya da makineleşmesıne karşı çıkan insancıl birikim, bu yeni düzen zorlamasına karşı tepki olarak patlama noktasına gelmiştir .

Teknik uzmanların açıklamalarına göre 5-G teknolojisi bulunduğu ya da kullanıldığı yerde oksijeni yok ederek insan için nefes alamaz bir ortam yaratmaktadır . Ayrıca cep telefonları ve bilgisayarlar üzerinden maruz kalınan elektronik ışınlar, insan bedenindeki hücre yapısını bütünüyle sarsmakta ve insan bedeninde çok ciddi hücresel hastalıklara ve beyin kanamalarına meydan vermektedir . İnsan bedeni bütünüyle elektronik sistemden kaynaklanan bir çok sağlık sorunu ile uğraşırken , var olan tehlikeleri birkaç misli artırarak insanlığı havasızlığa ve bedensel hastalıklara sürükleyen 5-G ya da 6-G gibi çok güçlü elektronik sistemlerle insanlığı karşı karşıya getiren yeni tür yapılanmaların neler olduğu ve bu doğrultuda yapılacak aşıların içinde ne gibi maddeler bulunduğu ,ciplenme ile birlikte insanları nasıl bir düzenin beklediği öncelikle bilinmelidir . 5-G ya da 6-G gibi elektronik sistemlerin güçlenmesine yol açacak yeni yapılanmaların sonucunda, insanların nasıl bir sağlık düzeni içinde yaşamaya zorunlu kılınacağının açıkça ortaya konulması ve her yönü ile insanların bilgilendirilerek kendilerinin hak ve özgürlüklerinin sağlık açısından korunmaları gerekmektedir . Elektronik sisteme monte edilme aşamasında insanlığın aşılanmaya yönlendirilmesi için çıkartılan Corono isimli virüs biyolojik savaşının bir sorun olarak öncelikle ortadan kaldırılması gerekmektedir . Dünyanın bütün devletleri ve uluslararası kuruluşlarının bir araya gelerek insanlığın bu ortak biyolojik saldırıdan kurtulmasını sağlayacak bir acil kurtuluş planını öncelikle uygulama alanına getirmeleri gerekmektedir . Bu sorun çözüldükten sonra uzay teknolojileri üzerinden yepyeni bir düzene doğru sürüklenmek istenen dünyanın ve insanlığın geleceğini güvenli bir çizgiye getirecek yeni yaklaşımlarla , uzay teknolojileri üzerinden insanlığın rahatsız edilmesinin önlenmesi gerekmektedir . Aya ve uzaya gitmiş olan insanlığın dünyanın güvenliğini uzay istasyonları ve uzay komutanlıkları aracılığı ile kesin olarak gerçekleştirmesi gerekmektedir . ABD’nin artık fotoğraflarla oynamayı bırakarak elindeki bilgileri açıklaması dünya ve insanlığın geleceği için zorunludur .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : NE MUTSUZ TÜRKÜM DİYEMEYENE


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : NE MUTSUZ TÜRKÜM DİYEMEYENE

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk , en büyük eserini Türk ulusuna ve Türk gençliğine bırakırken geleceğe dönük bir dilek olarak “ NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE “ biçiminde bir öneride bulunmuştur . Türk devletinin kurucusu olarak nasıl bir coğrafyada hangi toplulukların yaşadığını iyi biliyor ve bu bölgenin tarihini inceledikten sonra da , geleceğe dönük olarak kendinden sonra devam edecek bir doğrultuda Türk kamuoyuna “Ne mutlu Türküm diyene “ diyerek sesleniyordu . Kendinden sonra gelecek cumhuriyet kuşaklarının Türk ulusuna ve Türk devletine bağlılığını artıracak bir öneri olarak ,cumhuriyetin kurucusu tarafından dile getirilen bu küçük cümle ,aslında bir çok gerçeği de içinde barındırıyordu . Siyasetin görünmeyen yüzü , yaşanan olayların perde arkasında kalan kısımları bir çok tartışmayı ve tedirginliği beraberinde getirdiği için , yeni kurulmuş olan Türk devleti ile ilgili kuşkuları ortadan kaldırabilme doğrultusunda “Atatürk”Ne mutlu Türküm diyene “ diyerek kendinden sonraki kuşaklara sesleniyordu . Bu küçük tümce , Atatürk’ün kullanmış olduğu en önemli tanımlamalardan birisi olarak Türk tarihine geçmiştir .

Atatürk ,”Ne mutlu Türk olana , Türk doğana ya da Türk kanı taşıyana “dememiştir . Atatürk’ün bu en çok kullanılan cümlesinin önemini artıran konu ,onun ırkçı ya da dar milliyetçi bir yaklaşım ile hareket etmemesi , Türk ulusu adına kurmuş olduğu cumhuriyet devletini geniş bir ulusalcılık anlayışına dayandırmasıdır . Osmanlı İmparatorluğu çökerken ilan edilen Türk ve müslümanların çoğunlukla yaşadığı bölgeleri içine alan bir Misakı Milli sınırları içerisinde yaşayan herkesi , yeni kurulan Türk devletinin çatısı altında eşit vatandaşlar olarak görmeyi arzu eden böylesine gelişmiş bir toplum yapısını idealize ederek Türk ulusuna armağan etmek isteyen kurucu önderin ulusal sınırlar içerisinde herkesi devleti ve ülkesiyle barışık bir biçimde Türk olarak görmeyi istediğig anlaşılmaktadır . Bu nedenle ,”Ne mutlu Türküm diyene “ biçiminde bir tanımlama ile bütünleşmiş bir toplum yapısına dayanan ,yepyeni bir cumhuriyet oluşturmak için çaba gösterdiği anlaşılmaktadır . Onun bu iyiniyetli yaklaşımının anlamını ve değerini , Osmanlı imparatorluğu gibi çok uluslu ve çok dinli bir toplum yapısından gelen insan topluluğunun , bütün bireylerinin hem anlaması hem de güçlü bir devletin çatısı altında yeniden birarada yaşayabilecek bir düzenin kurulabilmesi için geleceğe dönük olarak iyi bilmesi gerekiyordu . Bir imparatorluk coğrafyasından kopup gelerek , imparatorluğun merkez ülkesi olan Anadolu’da ayakta kalabilmek ve geleceğe dönük olarak varlığını koruyabilmek için eski Osmanlı ahalisinin daha bütünleşmiş bir sosyal yapıda dışa karşı birlikteliğini koruması gerekiyordu . İşte bunu sağlayabilmek için Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu böylesine bir sözü kamuoyuna seslenerek ifade etmiştir .

Koskoca bir imparatorluğun çöktüğü bir aşamada ve bir dünya savaşı sonrasında çöken bütün düzenlerin ortaya koyduğu kaos ortamında toparlanabilmek için , güçlü bir ulus devletin çatısı altında biraraya gelmek gerekiyordu . Beş milyon kilometrekarelik imparatorluk coğrafyasından kopup gelerek Anadolu ve Trakya bölgelerinde sekizyüzbin kilometrekarelik bir orta boy ulus devlet kurabilmek için , bu devletin önce ulusunu yaratmak gerekiyordu .Ulusal toplum yapıları bir gecede aniden oluşturulamamaktadır . Avrupa tarihinde görüldüğü gibi onaltıncı yüzyıldan ,ondokuzuncu yüzyıla kadar süren bir üçyüz yıllık zaman dilimine ulusal toplum yapılarının oluşumu açısından gereksinme olduğu görülmektedir . Böylesine geniş bir zaman dilimi içerisinde belirli sınırları içerisinde yaşayan topluluklar aynı ülkede yaşadıkları için ortak toplum yapısı ,ortak kültür ve gene ortak bir gelecek doğrultsunda benzerliklerden meydana gelen bir uluslaşma sürecini yaşamışlardır . Uluslaşmanın tamamlanmasında ortak tarih ve coğrafya kadar gene ortak din ve dilin de birlikte etkileri olmuştur . Doğum oranlarının artmasıyla patlayan nüfusun zaman içerisinde ulusal bir yapıya dönüşmesi ,en az üçyüz yıllık bir ortak yaşam ve beraberinde bir çok ortak unsurun birlikteliğini gerektirmektedir .Beraber yaşayan insan topluluklarının gereksinmelerini karşılamak için çarşı ve pazara indikleri zaman aynı dili kullanmaları gerekmiş ve bölgeselleşen diller beraberlerinde ulusal toplum yapılarını da getirmişlerdir . Aynı dilin pazarda kullanılmasıyla ulusal ekonomiler ortaya çıkmış ,ekonomide uluslaşma beraberinde yeni bir sınıf olarak kentsoyluları burjuvazi adı altında tarih sahnesine çıkarmıştır .

Tarihsel sürecin ortaya koyduğu gibi ulus devletleri genellikle uluslar kurarlar . Ulus devletin oluşabilmesi önce uluslaşma sürecinin tamamlanması gerekmektedir . Tarih biliminin ortaya koyduğu üzere , uluslaşma süreçleri de en az üçyüz yıllık bir zaman dilimini zorunlu kılmaktadır . Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken böylesine bir uzun zaman dilimini bekleyecek herhangi bir durum yoktu . Ortada bitmliş olan imparatorluktan geri kalan on milyonluk bir nüfus ve onların yaşamağa çalıştığı bir ülke olarak Anadolu toprakları vardı . Bu son ülkeyi de ortadan kaldırmak , dünyanın merkezi coğrafyasında Türk varlığına son vermek , Türkleri geldikleri yer olan Orta Asya’ya geri göndermek için batının emperyal devletleri Ön Asya Türk ülkesi olan Anadolu’yu işgal ediyordu . İşte bu aşamada , İstanbul başkent olarak teslim olduktan sonra geride sahipsiz bırakılan eski imparatorluk ahalisi , bir ulusal kurtuluş savaşı vererek ulus devlete giden yolu açıyordu . Kozmopolit bir kent olan İstanbul sahip olduğu gayrimüslim nüfusun etkisi ve baskısıyla batının hırıstıyan devletlerine teslim olurken , Mütareke İsztanbul’u olarak da geride kalan Osmanlı ahalisine teslim olmayı öneriyor ve kendisi bu doğrultuda başı çekiyordu . İstanbul’un gayrimüslim kimliği teslim olmağa elverişli idi ama geride kalan ülkedeki Osmanlı ahalisinin Türk asıllı çoğunluğu böylesine olumsuz bir durumu kabül etmeğe yatkın değildi . Çok uluslu ve kimlikli bir imparatorluk ahalisi , imparatorluk sonrasında ulus devlet kurmak üzere yola çıktığında , Türk kavimlerinin çoğunluğu bu mücadeleye öncülük ediyordu . Bu coğrafyaya bin yıl önce gelerek bölge ülkelerini Türkleştiren Türk kavimleri , imparatorluk sonrasında kurulan ulus devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olmasında da etkili oluyorlardı . Bir halk topluluğu ulusal kurtuluş savaşı verirken ,nüfusun içerisinde çoğunluğu oluşturan kavim ve kabilelerin kimliği sonraki aşamada ulus devletin üst kimliği belirlenirken etkili olmakta ve yeni kurulan ulus devlet nüfusun içerisinde çoğunlukta olan kavimin ya da kavimlerin ortak adını , devletin ismi olarak benimsemektedirler . Avrupa kıtasında başlayan uluslaşma süreci sonraki aşamada ulus devlet oluşumlarının gündeme gelmesini sağlarken , bu tür bir oluşum ve dönüşüm bütün ulus devletlerin arkasında yer almaktadır . Belirli bir ulusal isim altında uluslaşan halk toplulukları kendi devletlerini kurarlarken uluslarının adını devletlerinin başına getirmektedirler . Böylesine bir oluşumun benzeri Türkiye’de de yaşanmış ve tarih sahnesine ulusal kurtuluş savaşı vererek çıkan Türk ulusu ,daha sonraki aşamada kendi içinden seçtiği temsilcileri aracılığı ile ulus devletini kurarken , devlete Türkiye Cumhuriyeti adını vermiştir .

Devletin kurucusu olan Atatürk uluslaşma süreçlerinin üç asırda tamamlandığını iyi biliyordu . Ne var ki , emperyalist işgale karşı kurtuluş savaşı veren ahalinin zaman içerisinde ulusal bir birlik içerisinde hareket etmesiyle Türk ulusu tarih sahnesine savaş meydanında çıkıyordu . Anadolu da Türk ulusunun dünya arenasına çıkması, bu nedenle üçyüz yıllık birsüre içerisinde değil ama üç yılı aşkın bir savaş döneminde gerçekleşiyordu . Anadolunun Türkmen boyları yörük toplyuluklarıyla elele verdiğinde , imparatorluk coğrafyasından gelen göçmenlere de öncülük yapıyorlar ve onları da yanlarına alarak beraberce geleceğe dönük bir yaşam savaşı veriyorlardı . Kurtuluş savaşı sırasında yetmiş yıl önce Kırım’dan kovulan Tatarlar , kırk yıl önce Kafkasya’dan kovulmuş olan Çerkezler ile , on yıl önce Balkanlar’dan kovulmuş olan göçmenler de Anadolu topraklarında biraraya gelerek , Avrupa emperyalistlerinin saldırı ve işgal girişimlerine karşı beraberce ortak bir savunma hattı üzerinde yaşam kavgası veriyorlardı . Artık Balkanlar’da .kırım’da ya da Ka-fkasya’da yaşama hakkı tanınmayan bu göçmenler de Türk kavimleriyle birleşerek aynı kaderi paylaşan topluluklar olarak, ortak bir ayakta kalma kavgasına kalkışıyorlardı . Göçmenler arasında farklı dinden ya da etnik kökenden gelen bir çok insanın bulunmasına rağmen , eski Osmanlı vatandaşları olarak Anadolunun Türk kavimleri ile kader birliği içinde batılı emperyalistlere karşı beraberce bir yaşam savaşı sürdürülüyordu . İşte Atatürk savaş yıllarında bu durumu gördüğü için , Türkmen kavimleriyle birlikte dşmana ve emperyal güçlere karşı savaşan bu farklı kökenden gelen insanları da , Türk ulusunun içine almak ve onları da Türk devletinin eşit vatandaşları konumuna getirmek istiyordu . Türk ordusu içinde yer alan Çerkezler,Tatarlar,Lazlar ,Boşnaklar,Pomaklar,Aleviler kadar Kürtler ‘de işgalci düşmana karşı Türklerle beraber direnişe geçiyorlar ve ortak bir direnişin ulusal kurtuluş savaşına dönüşmesiyle beraber ,Anadolu halkına giden yolda bütün bu farklı etnik kökenden gelen insanlar bir ulusal entegrasyon oluşumu içerisinde eşit okullarda yerlerini alıyorlardı . Çanakkale savaşı sırasında başlayan bu kutsal isyan ve işbirliği kurtuluş savaşı sırasında da düzenli olarak sürdürülüyor ve daha sonrada ortak devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulurken , bütün bu insanlar yeni devletin çatısı altında bir ulusal vatandaşlık statüsü çerçevesinde birleştiriliyorlardı .Çanakkale savaşından sonraki her aşamada bu insanlara komutanlık ve daha sonra da devlet başkanlığı yapan Atatürk , kendisiyle beraber bütün savaşan kadroları ve toplulukları kucaklarken , onları Türk ulusunun doğal bir parçası olarak görüyor ve değişikkökenden gelmelerine rağmen , Türkler ile beraber bir ulus devletin kuruluşunda rol alan bu farklı yapıdaki insanları kazanabilmek doğrultusunda “Ne mutlu Türküm diyene “ sözlerini kullanıyordu .

Osmanlı İmparatorluğu beş milyon kilometrekarelik bir alana yayılmasına rağmen , bütünüyle bir ulusal yapıya sahip değildi . Avrupa’nın yarısına hükmetmesine rağmen , batı tarafından dışlanarak karşıya alınaın Osmanlı toplumu içerisinde Avrupa ülkelerindeki gibi bir uluslaşma süreci yaşanmıyordu . Osmanlı Devleti Avrupalı ordularla savaşa giderken ,. ordusunu imparatorluk sınırları içerisinde yer alan ülke ve toplulukların gönderdiği askerlerden oluşturuyordu .Avrupa’nın ulus devletlerinin ulusal orduları ile savaşırken Osmanlı ordusu da kendi ulusunu arıyordu .Avrupa ordularının gücü askerlerinin devletlerine ulusal bir bilinçle bağlı olmalarından geliyordu . Çok uluslu bir yapıya sahip olan Osmanlı ordusu savaş sırasında bile bir türlü birlik içerisinde hareket edemiyordu . İkinci Viyana kuşatması sırasında Venedikli yahudi tüccarlarının para gücü ile ikna ettiği Tatar birlikleri geri çekilince Osmanlı ordusu Viyana kuşatması savaşını yitirmiştir .Venedikli tüccarlar ile Tatarların bir kısmının ortak bir din olarak musevilikte birleşmeleri Osmanlı devlet düzeninin orduda geçerli olmasını önlüyordu . Tarihçilere göre Osmanlılar Viyana’yı alabilselerdi , Osmanlı devletinin daha sonraki aşamada yıkılması sözkonusu olmayabilirdi ., İşte ulusal birlikten yoksun olan bir imparatorluk ordusu , büyük bir güce sahip olmasına rağmen , genede ulusal bir disiplin altında toparlanamadığı için savaşı kaybedebiliyordu . Osmanlı devleti gibi ordusu da kendi ulusunu ve ulus devletini arıyordu çünkü Avrupa devletlerinin hepsi ulusal bir yapıya kavuşarak , Osmanlıya karşı daha güçlü bir biçimde mücadele ediyorlardı . Bu nedenle , savaşları kaybeden Osmanlılar onsekizinci yüzyılın ikinci yarısından sonra uluslaşmak için harekete geçiyorlardı .Avrupa devletleri gibi ulus devlete dönüşme düşüncesi Osmanlı devletinde Tanzimat döneminden sonra başlamıştır .

Osmanlı devletinin ulusal yapıya dönüşmesi düşüncesi ,Batı Avrupa’ya okumak için gönderilen genç Osmanlı talebelerinin ülkeye döndükten sonra harekete geçirmeğe kalkıştıkları bir yeni yaklaşımdı . Bu doğrultuda önce Genç Osmanlılar Cemiyeti kurulmuş ve tahtın sahibi olan hanedan adı altında yeni bir ulusal yapı olarak Osmanlı ulusculuğu geliştirilmek istenmiştir . Ne var ki bütün çabalara rağmen ulusculuk akımı Osmanlı İmparatorluğunda geliştirilemeyince , bunun üzerine imparatorluk toprakları üzerinde yaşamakta olan etnik toplulukların içinde en kalabalık nüfusa sahip olan Türk kökenli insanların kimliği esas alınarak Türkçü bir yaklaşım geliştirilmeğe çalışılmıştır . Ondokzuncu yüzyılın başlarından itibaren Rusya’da Rus milliyetçiliği aşırı bir düzeyde gelişince ,buna karşı bir hareket olarak Tatarların öncülüğünde ,bütün Ural-Altay kökenli halkları birleştirmeğe yönelik bir Türkçülük akımı Kazan merkezli olarak başlatılmış ve daha sonra da Kırım üzerinden bütün Rusya ve Kafkasya’ya doğru yayılmıştır . Bu Türkçülük akımı daha sonraki aşamada yirminci yüzyılın başlarında Kırımlı Tatar aydınları aracılığı ile Osmanlı ülkesine taşınarak , bu ülkede yaşamakta olan Türk asıllı boylara yönelik bir genişleme siyaseti izlenmiştir . Türk Ocakları gibi bir önemli örgütlenme ikinci Meşrutiyet yıllarında Tatar kökenli aydınlar tarafından İstanbul’da başlatılarak bütün Anadolu’ya yayılmıştır . Ayrıca , Osmanlı İmparatorluğunda Osmanlı milliyetçiliği geliştirilemeyince , Avrupa ülkelerine gönderilen genç Osmanlı aydınları aracılığı ile Fransa üzerinden yeni bir akım JönTürkçülük olarak geliştirilmiştir . Genç Türkler olarak kendini tanıtan , genç Osmanlı aydınları ülkede Türkçülük akımının gelişmesine öncülük etmişler ve imparatorluğun dağılma aşamasında , ülke sınırları içerisinde yaşamakta olan ahalinin , Avrupa ülkelerinde olduğu gibi uluslaşmasıyla sonraki aşamada bir ulus devletin toplumsal temellerinin atılması için çaba göstermişlerdir . Böylece Ön Asya’da Türk ulusunun ortaya çıkabilmesi için yeni bir süreç kendiliğinden gündeme gelmiştir .Osmanlı sonrası dönemde , Türkçülük ve JönTürkçülük akımları eski Osmanlı ahalisinin Türkleşmeye doğru yönlendirilmesinde etkili olmuşlardır .Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğunun teslim olduğu ve bittiğiaşamada , Anadolu’dan Türk ulusu tarih sahnesine çıkarken , bir yüzyıla yakın oluşumların yaratmış olduğu birikimden ciddi ölçülerde yararlanılmıştır .Bin yıl önce göçlerle Ön Asya’ya gelmiş olan Türk kavimleri , imparatorluğun tarih sahnesinden çekilmesiyle kavim ve kabile düzeyinden uluslaşma aşamasına geçmişlerdir . Türk ulusu dünya sahnesine çıkarken geçmişin bütün birikimlerinden yararlanılmıştır .

İmparatorluktan ulus devlete geçilirken , Orta Doğu bölgesinde yer alan kürt asıllı kavimler de kendi geleceğini aramıştır . İngiliz ve Fransız emperyalizmleri elbirliği ile yeni Orta Doğu haritasını çizerlerken , altı yeni Arap devleti oluşturmalarına rağmen Kürtlerin ayrı bir devlet kurmalyarına izin vermemişlerdir . Orta Doğu’daki Kürtler emperyalizmin karşı çıkması nedeniyle kendi devletlerini kuramazken , Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan anadolu Kürtleri ulusal kurtuluş savaşı sırasında , Türklerle beraber batılı emperyal güçlere ve işgal ordularına karşı direnerek bağımsız bir Türk devletinin kuruluşunda yer almışlardır . Bu nedenle , Anadolunun Kürt asıllı insanları da çağdaş Türk ulusunun sahneye çıkmasında bu toplumun bir parçası olarak önde gelen bir rol oynamışlardır . Anadolunun diğer etnik kökenli topluluklarıyla beraber göçmenler, nasıl Türk ulusunun oluşumu ile beraber bu sosyal yapının içerisinde birer eşit birey , daha sonraki aşamada ulus devletin kuruluşu ile beraber de birer eşit vatandaş olarak yer aldılarsa Anadolu’da yaşayan Kürt asıllı topluluklar dabenzeri bir biçimde bu oluşumun içinde yer alarak parçası olmuşlardır . Türk halkı adına devletin kuruluşunda görev yapan kurucu kadro ,ulus devletin oluşturulması sırasında diğer etnik topluluklar ile beraber eşit koşullarda güneydoğu bölgesinde yaşamakta olan Kürt asıllı kavimleri de kucaklamağa çalışmışlardır . Bu nedenle , kurucu önder Atatürk’ün dile getirdiği “Ne mutlu Türküm diyene “ sözlerinin muhatapları arasında onlar da yer almaktadırlar . Türk devletinin milli sınırları içerisinde yaşamakta olan her insan etnik,dini ve kültürel kökenine bakılmaksızın ,ulus devletin birer eşit vatandaşları olarak kabül edilmişlerdir .Sevr Antlaşmasıyla beraber Balkanizasyonun Anadolu’ya getirilmek istenmesi ve alt kimlikler ile küçük eyalet devletçikleri kurma çabalarına karşı , kurtuluş savaşının öncü kadrosu zaferi elde ettikten sonra Lozan Antlaşması sırasında ulus devlete giden yolu açmışlar ve Sevr haritasıyla getirilmek istenen alt kimlikçi eyalet devletçiklerini önlemişlerdir . Bu doğrultuda Orta Doğu’da kurulamıyan Kürdistan’ın ABD ve İngiltere desteği ile Anadolu toprakları üzerinde yer almasına , Anadoludan çıkan Türk kimlikli ulusalcı hareket tarafından izin verilmemiştir . Son Osmanlı Meclisinin kararı olan Misakı Milli sınırları içerisinde imparatorluktan ulus devlete geçiş Türk bayrağı altında gerçekleştirilmiştir . Bu doğrultuda , Anadoluda yaşamakta olan bütün etnik gruplar Trakya bölgesindekilerle beraber Türk olarak kabül edilmiştir . “Ne mutlu Türküm diyene “ tanımlaması , bu insanların Türk devleti çatısı altına vatandaş olarak geldikleri aşamada devletin kurucusu tarafından söylenen hoşgeldiniz yaklaşımı içerisinde Türklük üst kimliği altında beraber olmağa davet çağrısıdır .Bu aşamada hiç bir ayırım yapılmamış çağdaş bir hoşgörü içerisinde hareket edilerek , milli sınırlar içerisinde ulusal bir bütünleşme hedeflenmiştir .

Aradan doksan yıl geçtikten sonra , bugün gelinen aşamada ulusal devletin üst kimliği olan Türklüğe karşı yıkıcı bir kampanyanın dış destekli olarak başlatıldığı görülmektedir . Osmanlı sonrası için İngiltere tarafından hazırlanan batı sömürgesi statüsündeki bölgesel federasyon planının ,günümüzde siyonist İsrail ve emperyalist Amerika tarafından yürütüldüğü açıktır.Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin Truva atı olarak kullanıldığı bu planın gerçekleştirilmesinde Avrupa Birliği kriterleri öne çıkarılarak , haklılık gerekçesi kabül ettirilmeğe çalışılmakta ve bu doğrultuda güneydoğunun okumamış ve hala ortaçağ düzeninde feodal beylerin baskısı altında yaşamakta olan Kürt asıllı toplulukları kullanılmağa çalışılmaktadır . İsrail’i kurtarmak , petrol bölgelerine el koymak ,Türkiye’yi dağıtarak batı sömürgesi bir bölgesel federasyon oluşturma planları çerçevesinde Türklüğe ve Türk kimliğine savaş açılmakta , Kürt kimliği ulus devletin parçalanması için gayrimüslim lobiler tarafından kullanılmaktadır . Böylece güneydoğunun okumamış insanları emperyalist plan ve projelere alet edilmektedirler . Emperyalizm ve siyonizm işbirliğinde tezgahlanan bu planda ,Ermeni ve Rum asıllılar da destek unsuru olarak kullanılmaktadırlar . Bütün hedef , ulusal kurtuluş savaşının kazanımı olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortadan kaldırılmasıdır . Böylesine Türk varlığına kasteden bir siyasal oyuna , Türk ulusunun tüm fertleriyle beraber karşı çıkması doğal olarak siyasal oyunları engellemektedir .Bu yüzden son zamanlarda siyasal gerginlik hızla tırmandırılmaktadır .

Mandacılık yapan gayrimüslim liberaller , ulus devlet ile beraber İsrail din devletinin Orta Doğu’ya egemen olabilmesi doğrultusunda , laik düzeninde ortadan kaldırılabilmesi için çalışan siyasal islamcı kadrolarla açıktan anti-ulusalcı bir dayanışma içerisine girebilmektedirler .Bu kötü niyetli ittifak , ne yazıktırki , “Türküm” diyemeyen işbirlikçi entel kadrolar aracılığı ile yürütülmektedir . Bu doğrultuda , annesi Kürt asıllı olan bir liberal görünümlü mandacı yazar “Ne mutlu kürdüm diyene” başlığı altında bir yazı yazarak , daha önceleri yazmış olduğu bu doğrultudaki yazılarının en üst düzeydeki yeni bir örneğini ortaya koyabilmiştir .Ulus devletin ulusal üst kimliğine karşı yürütülmekte olan işbirlikçi altkimlikçi hareket, ülkede dış baskılarla yaratılan Kürt sorununu Atatürk’ün ulusal ve üniter devlet yapısının ortadan kaldırılması amacıyla sonuna kadar kullanmaktadırlar . Bu doğrultuda ,Türkiye’yi bölebilecek adımları açılım adı altında Türk kamuoyuna kabül ettirebilmenin siyasal manevralarını çekinmeden saldırgan bir biçimde yürütmektedirler .”Ne mutlu Türküm “ diyemeyen altkimlikçi kadrolar hem mutsuzluğa sürüklenmekte ,hem de bu mutsuzluklarının acısını çıkarmak üzere Türk devletinin üniter yapısına saldırmaktadırlar . Lozan’ın kurduğu ulus devleti ortadan kaldırmak için yeni Sevr dayatmalarını demokratik açılım diye yutturabilmenin arayışı içine girmektedirler . Türklük kimliğini savunamayan siyasal kadrolar ise bu durumda , emperyalizmin ortaya attığı Türkiyelilik diye uydurma bir kavramın peşinde bocalayıp durmaktadırlar .Hiç bir ulus devlette görülmeyen bu durum , Türk ulusal kimliğini ve Türk devletini ortadan kaldırmak amacıyla yaratılmaktadır . Anayasa ve yasalara aykırı olan bu girişimler demokratik açılım diye kanuna karşı hile yollarıyla savunulmaktadır .Osmanlı döneminden geri kalan bu bölgenin tüm etnik topluluklarını biraraya getirerek güçlü bir devlet oluşturabilmek amacıyla kurucu önder tarafından söylenen , “Ne mutlu Türküm diyene” sözünün anlamı her geçen gün daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır .Etnikçi altkimlikçilikle bir yerlere gidilemiyeceği açıktır . Etnik kökene dayanan küçük devletçiklerin emperyalizmin oyuncağı durumuna düştükleri görülmektedir . Atatürk bu oyunu bozabilmek için , Türk üst kimliğine dayanan bir ulus devleti kurarken , diğer altkimliklere ve akraba topluluklara bir uzlaşma çağrısı olarak “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü kullanmıştır . Şimdi bu söze karşı çıkanların mutsuzluğu açıkca ortaya çıkarken , Türkiye yeniden altkimlikçilik batağına itilmek istenmektedir . Böylesine bir bataklığın ne anlama geldiği , üçyüz bin müslüman Boşnak asıllı insanın öldürülmesiyle dağılan Yugoslavya örneğinde açıkca ortaya çıkmıştır .Bu durumda “Ne mutlu Türküm “diyemeyenler yeni bir benzeri uygulama için Türkiye’de uğraşmaktadırlar . O nedenle ,Yugoslavya örneği dikkate alınarak Atatürk’ün izinden gidenler , emperyalist oyunlara alet olan altkimlikçiler için günümüzde Atatürk’ün söylediklerini tamamlayabilme doğrultusunda dile getirecekleri söz şudur :

“NE MUTSUZ TÜRKÜM DİYEMEYENE “

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : KEMALİST AVRASYACILIK


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : KEMALİST AVRASYACILIK

Yirminci yüzyılın son döneminde “Atatürk ve Avrasya” adındaki kitabım yayınlandığında, daha sonraları küresel emperyalizme teslim olan Bizans’ın liberalleri, Türkiye’nin Kuva-yı Milliye döneminden gelen Kemalist birikiminin temsilcileri olan Kemalistleri “Avrasyacı Kemalistler” diye, alay ediyorlardı. Avrupa ya da ABD merkezli eğitimlerden geçen bu batı kafalı enteller bir türlü anlayamadıkları Avrasya gerçeğini görmezden gelirken, anti-emperyalist tutumları nedeniyle sürekli olarak batı düşmanı gösterilen Kemalistleri Avrasyacı olmakla suçlayarak, bir anlamda kamuoyunun gözünden düşürmek için, kontrolleri altıda bulunan yayın organlarını devreye sokmaktaydılar. Amerikan ve Avrupa mandacılığına teslim olan bu Bizans entelleri; bütün Doğu uluslarının desteğini alarak, Batılı emperyalistlere karşı küçük Asya’da büyük bir direnişi başarılı bir biçimde ortaya koyan, bir anlamda “Düveli Muazzam’a” denilen dünya devleti oluşumuna kafa tutan Türklerin kutsal isyanını küçümseyip, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı Mustafa Kemal Atatürk’ten Türk ulusuna miras kalan antiemperyalist siyasal birikimi, Avrasyacı olmakla suçlamaktan geri kalmıyorlardı. Kendilerini haklı çıkarabilecek her türlü argümanın Türk ulusuna karşı batılı merkezlerce bilinçli olarak kullanıldığı bir dönemde, Kemalizm’i çağdışı gibi göstererek halk kitlelerinin gözünden düşürmeye çalışan emperyalizm işbirlikçisi mandacı Truva atları, bilmedikleri Avrasya kavramını kullanarak sanki Kemalizm doğu dünyasının geri kalmış bir siyasi macera imiş gibi göstermekten geri durmamışlardır. Atatürk ve Kemalizm’in getirmiş olduğu büyük siyasal birikimin Türkiye Cumhuriyetinden bütünüyle silinmek istenmesine rağmen gene de Atatürk’ten kalan bu büyük birikim Türk ulusunu yol ve yön göstermeğe devam etmiştir.

Dünya kıtalarının altı da birini kapsayan Sovyetler Birliği zamanında, bütünüyle sosyalist dünyanın merkezinde yer alan Avrasya bölgesi uluslararası konjonktürün dışında kalıyordu. O dönemde, dünya iki kutuplu bir yapılanmaya sürüklendiği için merkezi coğrafya Birinci dünya savaşı sonrasında İngiltere ve Rusya arasında paylaşılıyor, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin Orta Doğu’ya gelmesiyle Sovyetler Birliği ve ABD arasında bir çekişme alanı oluşuyor ve bu aşamada İsrail’in kurulması sonrasında da Sovyetler Birliği’nin kurmuş olduğu Demirperde yapılanması Avrasya bölgesini Batı dünyasına karşı arkasına alarak koruyordu. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan yeni serbest alanı Türkiye Cumhuriyeti başbakanı Süleyman Demirel; “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” diyerek çizdiği alan soğuk savaş sonrasında yeniden Avrasya bölgesi olarak dünya sahnesine çıkıyordu. Asya ile Avrupa kıtalarının birleşme alanında ortaya çıkan bu bölgenin adı gene iki kıtanın adlarının bir arada kullanılmasıyla ifade ediliyordu. Bu bakış açısına göre, Avrupa’nın doğusu Viyana’dan sonra başlarken, Asya’nın batısı da Çin Seddi’nden sonra başlayan alan olarak öne çıkıyor ve iki hat üzerinden çizilen haritada Avrasya bölgesi, dünya anakaralarının merkezi coğrafyası olarak dünya haritasının en kritik jeopolitik alanı olarak uluslararası politikanın en yoğunlaştığı yer oluyordu. Her açıdan önem taşıyan Avrasya merkezi alanı giderek dünya sahnesinde öne çıkarken, küresel hegemonyayı bu bölgelere taşımak isteyen batılı emperyal merkezlerin ana hedef tahtasına da gene aynı Avrasya coğrafyası gelip oturuyordu. Dünyanın ana karası olarak kabul edilen Asya-Avrupa-Afrika yapılanmasının tam ortalarında yer almakta olan Avrasya kıtası geleceğin küresel hegemonya çekişmelerinin savaş alanı olarak soğuk savaş sonrası dönemde öne çıkıyor ve demir perdenin kalmasıyla beraber de sıcak çatışmaların birbirini izlediği bir karanlıklar coğrafyasına dönüşüyordu.

Jeopolitik kitaplarında “kalpgah” olarak adı geçen Avrasya bölgesi, üç kıtanın ortasında yer alırken, Asya-Avrupa ve Afrika kıtalarının birleştiği dünya ana karasının merkez bölgesi olarak öne çıkıyordu. İşte böylesine bir yapılanma, dünya sahnesine Ural-Altay bölgesinden çıkarak, bütün Sibirya, Moğolistan, Orta Asya, Doğu Asya, Güney Asya, Orta Doğu, Kuzey Asya, Batı Avrupa ve Kuzey Afrika gibi bölgelere kadar uzanan Türk toplulukları, bu bölgelerde kurmuş oldukları Türk devletleri ve imparatorlukları ile Avrasya kıtasının asıl sakinleri ve sahipleri olarak dünya tarihi içerisinde önemli bir yere sahip olmuşlardır. Doğu-Batı ekseninde gelişen olaylara dayalı olarak yazılan dünya tarihinde bu yüzden Türklerin yaşam alanı olan Avrasya bölgesi ve Türklerin bu alanda kurmuş olduğu Türk devletleri kilit bir rol oynamışlardır. Dünya tarihi içerisinde Türkler doğudan batıya kayan uygarlıklar zinciri içerisinde anahtar bir role sahip olmuşlar, doğu bölgelerinde ilk kez ortaya çıkmış olan dünya uygarlıklarının merkezi bölge üzerinden batı ülkelerine doğru taşınmasında gene Türk boylarının at sırtında her bölgede ortaya çıktıkları görülmüştür. İki yüzü aşkın Türk devletinin, Çin’de, Hindistan’da, Moğolistan’da, Sibirya’da Orta Asya’da, İran’da, Rusya’da, Anadolu’da, Orta Doğu’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da, Kuzey Afrika’da ve Avrupa kıtası üzerinde kurulmuş olduğu hatırlanırsa, koskocaman Avrasya bölgesinin, Türklerin at sırtında dolaştırılan uygarlıklarının yaşam alanını oluşturduğu görülmektedir. Avrasya denildiği zaman Türklerin yaşam alanı, Türk devletleri denildiği zaman da Avrasya bölgesinin çeşitli yerlerindeki siyasal yapılanmalar akla gelmektedir. Türkler olmadan bir Avrasya tarihinden ya da coğrafyasından söz edebilmek, bu açıdan son derece zordur. Türkler için, Avrasya kıtasının gerçek sahipleri şeklinde yapılacak bir açıklama, tarihi ve coğrafi gerçeklere uygun olacaktır.

Tarihte görülen bütün Türk devletlerinin ucuyla ya da kıyısıyla Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde yer aldıkları, bu çerçevede birer Avrasya yapılanması olarak öne çıktıklarını söylemek bilimsel gerçeklere uygun düşecektir. Orta Asya’da tarih sahnesine çıkarak Asya kıtasının her bölgesinde devlet kurma şansını elde etmiş olan Türk toplulukları, sonraki aşamalarda batıya doğru göç ettiklerinde gene Avrasya kıtasının bu kez de batı bölgelerinde devletleşme şansını elde etmişlerdir. Böylesine bir genelleme çerçevesinde Avrasya bölgesi ile Türk devletleri beraberce ele alınırsa, Türkiye Cumhuriyetinden önce bu topraklar da var olan Osmanlı İmparatorluğu ve Selçuklu İmparatorluğu gibi iki büyük Türk devletinin, daha önceki dönemlerdeki Harzemşah ve Hazar İmparatorlukları gibi iki büyük Türk devletinin devamı olarak tarih sahnesindeki yerlerini aldıkları görülmektedir. Selçuklu devleti Hazarların ve Harzemşahlar’ın çözülmesinden sonra İran merkezli olarak tarih sahnesine çıkarken Kafkasya, Irak, Suriye ve Anadolu bölgelerinin Türkleşmesinde öncü bir rol oynamış, daha sonra da Moğol istilası üzerine dağılınca Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasına giden yol açılmıştır. Bütün bu devletlerin birer Avrasya yapılanması olması gibi, son olarak dünyanın en büyük merkezi devleti olan Osmanlı İmparatorluğu ve onun yıkılmasından sonra aynı topraklarda bin yıllık Türk egemenliğinin uzantısı olarak tarih sahnesine çıkma şansını elde eden Türkiye Cumhuriyeti de birer Avrasya devletleridir. Bu doğrultuda, Fatih’ten Kanuni’ye, Abdülhamit’ten Atatürk’e kadar bu Türk devletlerinin başına geçen devlet adamları da birer Avrasya hükümdarı ya da önderi olarak kabul edilmektedir. Bugün tarihsel konjonktürdeki varlığını sürdüren Türkiye Cumhuriyeti, kurucusu Atatürk’ten gelen yaşam çizgisini geleceğe dönük olarak ilelebet payidar kılacak doğrultuda sürdürmeye çaba gösterirken, Avrasya kıtasında gündeme gelen değişiklikler ya da gelişmelerin etkisi altında kalmaktadır. Bu doğrultuda Atatürk’ün eseri olan Türkiye Cumhuriyeti için bütünüyle bir Avrasya devletidir biçiminde bir tanımlama yapmak bilimsel verilere uygun düşecektir.

Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti bir Avrasya devleti olarak tanımlanırken, aynı zamanda bu devletin kurulu bulunduğu topraklar üzerinde geleceğe dönük olarak varlığını sürdürebilmesi açısından ciddi bir Avrasyacı birikime ve etkinliğe sahip olunması gerekmektedir. Balkanlar’da doğmuş bir siyasal önder, Avrupa birikimine sahip olduğu gibi, Anadolu’ya gelerek bu ülkenin kurtuluşu için savaşırken, küçük Asya denilen büyük bir yarımadanın geleceğe dönük olarak yepyeni bir siyasal yapılanmaya yönelmesinde etkili olurken aynı zamanda bir Asya birikimini de tarih sahnesine çıkarırken, Asya ve Avrupa karışımından bir sentez olarak Avrasya birikimi gündeme geliyordu. Atatürk, Avrupa kıtasında tarih sahnesine çıktıktan sonra Asya kıtasının önde gelen bir bölgesi olarak, küçük Asya yarımadasını batılı emperyal ülkelerin askerlerinin işgalinden kurtarırken ciddi anlamda bir Avrasya birikimini öne çıkarıyordu. Bu çerçevede hem Atatürk hem de onun düşünce ve eylemlerinin birleşmesinden meydana gelen Kemalizm için Avrasyacı tanımını yapmak tarihsel süreç ve coğrafi konumlar açısından doğru bir yaklaşım olacaktır. Atatürk için bir Avrasya önderi demek ne kadar doğru ise, Kemalizm için de bir Avrasyacı hareket ya da düşünce diye tanımlama yapmak o kadar doğru olacaktır. Avrasyacı Kemalizm ya da Avrasyacı Kemalistler tanımı da bu doğrultuda doğru bir açıklama olarak görülebilmektedir. Nereden bakılırsa bakılsın, Atatürk ve Kemalizm için Avrasyacı bir açıklama yapılırken, Türkiye Cumhuriyeti için de benzeri bir doğrultuda Avrasya devleti demek bilimsel açıdan gene doğru bir yaklaşım olacaktır.

Çin Seddi’nden Adriyatik kıyılarına ya da Avrupa ortalarına kadar harita üzerinde uzanmakta olan Avrasya bölgesi, kuzey, güney, doğu ve batı olarak ayrı bölgelere ayrılırken, Kuzey’de Rusya ve Moskova, güneyde ise Türkiye ve Ankara bölgesel merkezler olarak öne çıkmaktadır. Eski dönemde Rus Çarlığı Avrasya kıtasının bütünüyle kuzeyini kapsarken, Osmanlı İmparatorluğu da güney bölgesini kapsamakta, bu nedenle de Rusya’nın başkenti Moskova kuzey Avrasya’nın, Osmanlı devletinin başkenti İstanbul’da güney Avrasya’nın merkezleri olarak öne çıkmaktaydılar. Bu nedenle yüzyıllar boyunca iki büyük devlet ve iki büyük merkez arasında Avrasya egemenliği ve merkezi olma yarışı devam edip gelmiş ve bu doğrultuda zaman içerisinde büyük savaşlara varan kanlı çatışmalar tarihin her döneminde görülmüştür. Avrasya bölgesinin doğusunda Çin batıya doğru genişleyerek tümüyle Avrasya bölgesini hegemonyası altına almaya çalışırken, önce Türklerin daha sonraki aşamada da İngilizlerin hegemonyası altında uzun süre kalan Hindistan yarımadası da kuzeye doğru hegemonyasını genişletirken gene bir Avrasya hâkimiyetini hedeflemiştir. Kuzeyden Ruslar güneye inerken, güneyden İngilizler Hindistan üzerinden kuzeye doğru çıkarlarken, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında orta Asya bölgesinde karşı karşıya gelmişler ve bu nedenle Rus ve İngiliz hegemonya alanlarının çatışma noktasında bir tarafsız bölge ülkesi olarak Afganistan devleti kendiliğinden tarih sahnesine çıkmıştır. Aynı Afganistan ülkesi bugünün koşullarında batıya doğru açılmak isteyen Çin ile Orta Doğu üzerinden uzak doğuya uzanmak isteyen Amerika Birleşik Devletlerinin çatışma alanının tam ortasında yer alan bir ülke olarak gene eski tampon ülke konumunu bu kez kuzey-güney ekseninde değil ama doğu-batı ekseninde devam ettirmekte ve bu yüzden de sıcak çatışmalardan bir türlü kurtulamamaktadır. Çin’in batıya bu tampon ülke üzerinden açılarak Avrasya alanına yayılmasını istemeyen Amerikan gücü, Orta Doğu üzerinden girmeye çalıştığı Avrasya bölgesinde batı hegemonyasını sürdürmek isterken, Çin’e fırsat bırakmayacak bir yapay savaşı kendi yarattığı bir göstermelik bir terör örgütü ile savaş bahanesiyle sürdürmektedir. İki büyük süper dev olan Çin ve ABD, eski süper devler olan Rusya ve İngiltere’nin Avrasya hegemonyası doğrultusunda karşı karşıya geldiği Afgan dağlarında gene karşı karşıya gelmekteler ve bu nedenle Avrasya çekişmesi artarak sürüp gitmektedir.

Bütün bu gelişmeleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş aşamasında görerek ortaya çıkan ve yıkılanın yerine yeni bir Türk devletini Avrasya’nın ortalarında kuran Mustafa Kemal Atatürk, Avrasya kıtasının güney hattında uzanan Türk çizgisini tarihsel konumu itibarıyla yakalayarak,bu durumdan yararlanabilmenin yollarını aramış,batılı emperyal güçlerin dünyanın merkezine doğru Birinci Dünya Savaşı sürecinde saldırıya geçmeleri üzerine, Küçük Asya yarımadası üzerinden geleceğe dönük bir Türk egemenlik alanını güney Avrasya hattı üzerinden gerçekleştirmeye çalışmıştır. Çok uluslu bir imparatorluktan ulus devlete geçerken, on beş milyon kilometrekarelik bir imparatorluk coğrafyasından sekiz yüz bin kilometrekarelik bir ulus devlet ülkesine doğru yönelirken, devletin adının Türkiye Cumhuriyeti olarak konulmasının ardında yatan bir Avrasya Türk gerçeği bulunduğu, kurucu önderlik tarafından bütün dünyaya gösterilmek istenmiş ve bu doğrultuda, İran üzerinden Afganistan’a uzanan ve Çin Seddi’ne kadar giden bir Türk hegemonya coğrafyasının geleceğe dönük kalıcı bir yapıya dönüşebilmesi doğrultusunda Sadabat Paktı gibi bir bölgesel dayanışma paktı Birinci Dünya Savaşı sonrasında ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde Sovyetler Birliğine karşı yeni bir güvenlik ittifakı olarak, Mustafa Kemal’in öncülüğünde gündeme getirilmiştir. Batı bölgesinde Mussolini ve Hitler gibi faşist önderlerin, tıpkı İngiltere ya da ABD gibi merkezi coğrafya üzerinden bir Avrasya saldırganlığına kalkışmaması için, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasından dolayı meydana gelen otorite boşluğu iki orta boy devletin bir araya gelmesiyle, Türkiye-İran ortaklığı ile giderilmek istenmiş,böylesine bir güney Avrasya birlikteliğine Irak ve Afganistan’da ortak edilerek,geleceğe dönük bir Avrasya birliğinin ilk temelleri yirminci yüzyılın ortalarında,bölge dışı emperyal güçlerin merkezi coğrafyaya gelerek yeni bir Avrasya hegemonyasına soyunmalarını önlemek için,böylesine Türk nüfus ağırlığına dayanan bir Avrasya yapılanması dünya sahnesinde öne çıkarılmaya çalışılmıştır. Eğer İkinci dünya savaşı öncesinde Sovyetler Birliğinin güney Avrasya’ya inişinin önlenebilmesi amacıyla gündeme getirilmiş olan bu ittifak geleceğe dönük olarak kurumlaştırılabilseydi, bugün yaşanmakta olan Amerikan saldırganlığının bütün Avrasya bölgesini kana bulaması gibi savaş dolu bir çağdışı sömürgeci macera yaşanmayabilirdi.

Avrasya bölgesinin tam ortalarında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş aşamasında üç dünya arasında kalan merkezi bir devlet modeli ile ortaya çıktığı için kurucusunun adından gelen bir Kemalist Cumhuriyet’tir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Lozan Antlaşmasıyla bütün dünya ülkeleri tarafından resmen bağımsız bir devlet olarak kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa kıtasının yanında batılı bir devlet olarak ortaya çıkarken çağdaş bir cumhuriyet olmaya özen göstermiş ama tam olarak batının liberal siyasal yapılanmasına kendisine örnek almamıştır. Aynı aşamada, kuzeyde Rusya üzerinden kurulmuş olan büyük Avrasya imparatorluğu olarak Sovyetler Birliğinin getirmiş olduğu sosyalist devlet modeli de benimsenmemiştir. Ayrıca eski Osmanlı hinterlandından başlayarak Orta Doğu bölgesinden uzak doğu ülkelerine kadar güney Asya hattı üzerinden uzanıp giden İslam devleti modeli de yeni dönemde benimsenmemiştir. Batı, sosyalist ve İslam dünyaları gibi üç büyük siyasal sistemin tam ortasında merkezi bir devlet olarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti her üç sisteme benzemeyen bir yapıda kurulurken, geleceğe dönük bir merkezi model olarak Avrasya kıtasının özgün konumu gündeme getirilmiştir. Bir Avrasya devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti Atatürk’ün önderliğinde dünya sahnesine çıkarken, batı dünyası, sosyalist sistem ve İslam ülkeleriyle arasına ciddi bir model farkı koyarak hareket etmiş ve bu nedenle de özgün modelin adı Kemalist rejim olarak belirlenmiştir. Avrasya’nın ortasında üç dünya arasında sıkışıp kalan ama hiçbirine teslim olmayarak kendi merkezi modelini ortaya koyabilen Kemalist Türkiye, geleceğin Avrasya yapılanmasının siyasal merkezi modeli olarak öne çıkmış ve bizzat kurucusu tarafından dizayn edilerek, geleceğin Avrasya yapılanmasının temelleri yirminci yüzyılın başlarında atılmıştır. Atatürk, beş bin kitaplık bir büyük kütüphaneyi incelemeye alırken, belirli alanların uzmanlarıyla her gece sofrasında bir araya gelerek Anadolu bozkırının tam orasındaki yeni Başkent Ankara’yı geleceğin Avrasya merkezi yapacak düzeyde bir dünya birikimini Türkiye merkezli olarak örgütlemeye çalışmıştır. Yabancı gazetecilere Türkiye’yi hiçbir başka ülkeye benzetmemeleri gerektiğini eğer benzetilecek başka bir model aranıyorsa, o zaman Türkiye’nin ancak kendisine benzetilebileceğini Kemalist Cumhuriyetin kurucusu olarak Atatürk bizzat söylemiştir. Bir kurmay subay olarak dünya jeopolitiğini iyi bilen, tarihi iyi okuyan ve bir devlet kurucusu olarak sahip olunan jeopolitik alanın koşullarından ileri gelen özel durumu iyi değerlendirerek geleceğe yönelik bir farklı siyasal modeli ortaya koyabilmeyi başaran Kemalist Cumhuriyet, iki büyük dünya savaşı sonrasında her türlü üçüncü dünya savaşı zorlamalarına rağmen, bugün sapasağlam ayakta kalabilmesini bilen bir merkezi devlet olarak Avrasya hegemonya çekişmesi sürecinde Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan Avrasya bölgesinin bütün ülkelerine yol ve yön gösterecek birikime sahip bir konumdadır. Bu yönü ile de bölge ülkeleriyle çok yönlü ilişkilere girerek yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olmaya doğru emin adımlarla ilerleyebilecek bir konuma sahip bulunmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bugünlere, sahip olduğu Kemalist modelini her türlü saldırıya rağmen koruyarak gelmesini bilmiştir. Kemalist model bir anlamda Türk devletinin güçlü ana yapısını ve çekirdek oluşumunu ifade etmektedir. Kendisini çevreleyen üç ayrı dünyanın taklitçi bir kopyası olmanın ötesine giderek kendi ülkesinin koşullarında eklektik ve sentezci bir yapılanmaya yönelen Türkiye Cumhuriyeti devleti, bütün devletlerden ayrılan yönünü Kemalist modeline borçlu bulunmaktadır. Orta Doğu ya da Orta Asya hegemonyasına yönelen batılı güçler, bu coğrafyalara din üzerinden girmeye çalışırken, Kemalist Cumhuriyetin farklı modelini zorlamaktalar ve Türk devletinin laik düzenini ortadan kaldırabilmenin çabası içerisine girmektedirler. Bu nedenle, Kemalist Cumhuriyetin temelinde var olan ulusal sentez ile ülkesel farklılık göz ardı edilmeye çalışılmaktadır. Batı dünyasının yanı başında kurulurken Avrupa devlet modelinin çıkış noktası olan Fransız devrimi esas alınmış ve bu doğrultuda laiklik, milliyetçilik ve cumhuriyetçilik temel ilkeler olarak benimsenmiştir. Sovyetler Birliğinin yanı başında yeni Türk devleti kurulurken sosyalist devrimin üç ana ilkesi olan halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkeleri de benimsenerek Fransız ve Rus devrimleri arasında bir sentez oluşturulmaya çalışılmış ve böylece kötü bir kopyacılıktan uzak kalınarak iki büyük devrim arasında Türkiye koşullarına uygun düşecek bir sentez, ulusal eklektikçi bir metot ile oluşturulmaya çalışılmıştır. Böylesine bir farklı yaklaşım dünyanın merkezindeki bir ülkede merkezi bir model olarak öne çıkarılmıştır. Batı kopyacılığı ile batının sömürgesi olmaktan kaçınılmış, sosyalist dünya ile de araya mesafe konularak yeni bir Rus sömürgesi, Demirperde sınırında yaratılmak istenmemiştir. Batının sınır karakolu konumuna sürüklenmemek için mücadele eden Kemalist Türkiye, ABD’nin bölgeye gelmesiyle emperyal baskılar sonucunda böylesine olumsuz bir duruma zorla iteklenmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti, İslam dünyası içerisinde kurulmuş olan tek laik devlettir. Bu yönü ile batıyı batı yapan Fransız devriminin bir anlamda Müslüman dünyaya taşınmasının öncüsü olarak da Kemalist rejim kabul edilmektedir. Batının bugünkü üstünlüğünün çıkış noktası olan Fransız Devrimi’nin getirdiği ulus devlet, cumhuriyet rejimi ve laik devlet düzeni, Kemalist devrim ile Türkiye gibi bir Müslüman millete sahip olan ülkede ilk kez gerçekleştirilmekte ve bu yönü ile de bütün İslam coğrafyasına örnek bir model oluşturmaktadır. Batı uygarlığının temelinde yatan bilimsel aydınlanma devrimi Fransızların büyük ihtilali ile bütün batı dünyasına yayılırken, Avrupa’nın yanı başındaki Osmanlı İmparatorluğunu da yakından etkilemiş ve milliyetçilik cereyanlarının yaratmış olduğu Balkanizasyon süreci sonucunda Osmanlı devleti yıkılmak zorunda kalmıştır. Laik ulusal cumhuriyet devleti modeli bütün İslam coğrafyası için Türkiye üzerinden örnek olurken, halkçı, devletçi ve devrimci bir yapılanma da bütün doğu ülkeleriyle beraber Türk dünyası ve Avrasya devletleri için de yeni bir model olarak öne çıkıyordu. Avrasya bölgesindeki devletlerin büyük çoğunluğunun tıpkı Türkiye gibi Müslüman toplum yapılarına sahip olması nedeniyle, Atatürk devrimi ve Kemalist devlet modeli bütün Müslüman ülkeler için geçerli bir yeni örnek olarak onlara yön göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk devrimi ve Kemalist rejimi ile doksan yıllık bir süreç içerisinde bölgesinin en güçlü devleti konumuna gelirken, batılı emperyal güçlerin hedefi konumuna gelmiş ama bütün dış müdahalelere rağmen, Kemalist devlet modeli eski Osmanlı hinterlandında yer alan bütün Müslüman ülkeler için örnek olmağa devam etmiştir. Eğer Türkiye bugün için güçlü bir merkezi devlet olarak ayakta durabiliyorsa bunu kurucu iradenin oluşturduğu sağlam Kemalist yapılanmaya borçludur. Tüm İslam dünyası demokrasi dışı rejimler içerisinde bocalarken, Türkiye Cumhuriyeti ilk kez batı tipi bir demokrasiyi çağdaş boyutlarda bir Müslüman toplum yapılanması içerisinde başarmış ilk devlet modelidir. Avrasya bölgesinin bütün Müslüman ülkeleri açısından Türkiye’nin çağdaş demokrasi deneyimi büyük örnekler ve derslerle dolu olarak yön göstermektedir. Laik devlet düzeninin getirmiş olduğu bilime dayalı pozitif devlet ve hukuk düzeni Türk devletinin temelinde var olan en güçlü yapılanmadır. Bütün İslam ülkeleri açısından örnek oluşturan bu modelin önümüzdeki dönemde, Kemalist bir Avrasya yapılanması için de öncülük yapacağı açıktır. Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’inin Türkiye üzerinden bölgeye ılımlı İslamcı cemaatler üzerinden yaymaya çalışmasının ana nedeni, Kemalist Türkiye Cumhuriyeti’nin öncülüğünde güçlü bir anti-emperyalist ve laik bir siyasal yapılanmanın Avrasya bölgesinde öne geçmesini önleyebilmek içindir.

Avrasya kıtasında yaşayan büyük nüfusun önemli bir kısmının Türk kökenli olması çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti çağdaş bir Türk devleti olarak aynı zamanda Türk devletleri açısından da izlenmesi ve ders alınması gereken bir siyasal model olarak yön göstermektedir. Finlandiya’dan ve Macaristan’dan başlayarak Afganistan’a ve Uygur bölgesine kadar uzanan geniş bir Türk coğrafyası da Avrasya merkezli bir coğrafi konuma sahip bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti günümüzde sahip olduğu Kemalist yapılanmasıyla, İslam ülkeleri için olduğu kadar Türk devletleri için de önemli bir model ülke olarak öne çıkmaktadır. Tarih boyunca Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde kurulan Türk devletlerinin günümüzdeki uzantısı olan Türk devletlerinin geleceği açısından da Kemalist model açıkça örnek olmakta ve geleceğe dönük daha güçlü bir bölgesel yapılanma açısından yol göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti sahip olduğu Kemalist modeli ile nasıl soğuk savaş dönemini aşarak bugünlere geldiyse, sosyalist sistemin ortadan kalkmasından sonra yerine Kemalist modelin eski Sovyet Cumhuriyeti olan Türk devletleri üzerinde etkili olmasını beklemek mümkündür. Kemalizm, sosyalist sistemden halkçılık, devletçilik ve devrimcilik ilkelerini eklektik olarak aldığı için, bu yapılanması nedeniyle eski Sovyet coğrafyasındaki Türk devletleri ya da diğer komşuya da akraba toplumlar açısından da uygulanabilir bir alternatif olarak Kemalizm kendiliğinden devreye girmektedir. Sosyalizmin bittiği yerde Kemalizm başlamakta ve Avrasya ülkelerine yön göstermektedir ama bu durumu kabul etmek istemeyen Atlantik emperyalizmi ile İsrail Siyonizm’i Türkiye’yi hızla bir İslam devletine dönüştürerek din üzerinden bütün Avrasya kıtasını kontrol etmeye çaba göstermektedirler. Bu çekişmenin çatışma alanı olarak da ılımlı İslam’ın zorla dayatıldığı Türkiye Cumhuriyeti, günümüzde siyasal alanda öne çıkmaktadır. Ne var ki, bütün zorlama senaryolara ve dıştan destekli operasyonlara rağmen, Kemalist Cumhuriyet sağlam iç bünyesi ile bugüne kadar varlığını Avrasya bölgesine örnek olacak derecede bir güçlülük ile sürdürebilmiştir.

Merkezi coğrafyayı ele geçirmeye yönelik Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail projelerinin iflas ettiği günümüzde, emperyalizmin ılımlı İslam üzerinden bütün bölgeye dayattığı din merkezli kontrol girişimini önleyecek yegâne model olarak Kemalist Türkiye Cumhuriyeti örneği yeniden gündeme gelmekte ve bütün Avrasya kıtası ile beraber doğunun tüm mazlum uluslarına yön göstermektedir. Avrasya kıtasının tam ortasında hala güçlü bir devlet olarak varlığını her türlü emperyal girişime rağmen sürdürebilen Türkiye Cumhuriyeti’nin gelecekte izleyeceği yol kesinlikle Kemalist Avrasyacılık olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti bir Kemalist devlet olarak hem Avrasya bölgesinin bütünleşmesine öncülük ederek öne geçecek, hem de Kemalist modeli ile Avrasya kıtasının bütün Türk ve Müslüman ülkelerine yol göstermeğe devam edecektir. Türk devleti, Kemalist Cumhuriyetçilik ile bugünlere gelmiştir. Gelecekte de Kemalist Avrasyacılık ile yoluna devam ederken, Atatürk’ün Sadabat Paktı ile başlatmış olduğu Kemalist Avrasya yapılanması sürecinin tamamlanmasını sağlayacaktır. İran’a karşı füze kalkanına alet olan stratejik derinlik politikalarının iflas ettiği bir aşamada, İran’ı bir büyük Avrasya yapılanması doğrultusunda yanına alacak Kemalist Avrasyacılık akımının hem Türkiye’nin hem de bütünüyle merkezi coğrafyanın kaderini antiemperyalist bir doğrultuda belirleyeceği açıktır. Avrupa Birliğine, Amerika Birleşik Devletleri’ne, İsrail’e, Çin’e, Rusya’ya ve Hindistan’a karşı büyük Avrasya Birliğini gerçekleştirecek olan siyasal akım Kemalist Avrasyacılık olacaktır. Türk ulusu ve Türkiye Cumhuriyeti önümüzdeki dönemde böylesine bir bilinç ile yoluna devam ederse her türlü savaş tehlikeleri önlenerek, bölgesel ve küresel barışa giden yol açılabilecektir. Yurtta ve cihanda sulh isteyen Kemalizm, Avrasya kıtasına da barış ve düzen getirecektir. Kemalist Avrasyacılık üçüncü dünya savaşını önleyerek hem bölgeyi hem de küresel barışı kurtaracaktır. Kemalist Avrasyacılık, bölge ülkelerini bir araya getirerek gelecekte güçlü ve kalıcı bir Avrasya Birliğinin bölgesel yapılanma olarak oluşturulmasının önünü açacaktır. Kemalist Avrasyacılık, Atatürk reformlarını ve devlet modelini bölge ülkelerine taşırken, onları çağdaş bir bölgesel birlikteliğe antiemperyalist bir çizgide hazırlayacaktır.

Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “YENİ BİR DÜNYA KURULUR TÜRKİYE DE YERİNİ ALIR”


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “YENİ BİR DÜNYA KURULUR TÜRKİYE DE YERİNİ ALIR”

Bu makalenin başlığının tırnak içinde yer almasının nedeni, eski bir devlet adamının ağzından çıkmış olan sözler olarak tarihteki yerini almış olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı ve Kuvayı Milliye’nin ikinci adamı olarak göreve gelen bu Türk generali, soğuk savaş döneminin en kritik aşamasında batı emperyalizminin dayatması ile karşılaşınca, ağzından bu sözler dökülmüştür. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına girilirken ve ikinci dünya savaşı geride kalırken, batılı ülkeler merkezi alana yeniden gözlerini dikerek, Anadolu’nun yanı başında kardeş bir toprak parçası olarak sürüp giden Kıbrıs adası ile ilgili olarak ortaya çıkan çekişmelerin ,giderek silahlı çatışmalara dönüşmesi noktasında, batı blokunun merkezi olan en büyük batılı emperyalist devletin başkanı Türkiye’nin önüne çıkarak, batı dünyasının savunma sistemi içinde Türkiye’ye verilen silahların Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılamayacağını açıkça ifade etmiş ve bunun tersi bir doğrultuda eğer bu silahlar batı blokunun izni alınmadan kullanılırsa, o zaman Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanacağı bir tehdit uyarısı çizgisinde bildirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir Rus işgaline karşı batı sistemine dahil olarak kendini kurtarmaya çalışan Türkiye, bu tür dengelerle kuruluşunu tamamlayarak yirminci yüzyılın ikinci dönemine doğru yol alabilmiştir. Tam bu sırada Orta Doğu’da İsrail’in kurulması üzerine gündeme gelen gelişmelerle, Türkiye Kıbrıs üzerinden tehdit almıştır. İşte bunun önlenmesi için Türkiye’nin ikinci adamı bu sözleri söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılın günlerini geride bırakırken, bütün insanlık ile birlikte yaşadığımız dünya gezegeninde de çok önemli gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme gelmektedir. Yirminci yüzyılın birikimini yeni yüzyıla taşımak gibi bir misyonu harita üzerinde yer alan devletler üstlenirken, şirketler üzerinden ana sermayenin sahibi konumundaki iş çevreleri dünyanın patronluğuna soyunmaya başlamışlardır. Tarih boyunca var olan insanlığın birikimini, devletler yirmi birinci yüz yılın içlerine doğru taşırlarken, patronların ve küresel sermayeyi kontrol eden iş adamlarının parasal birikimlerini ve maddi güçlerini tekelcilikten küreselciliğe geçmiş olan büyük ekonomik örgütler de yirmi birinci yüzyılın içlerine doğru taşımışlardır. İnsanlığın ilk çağlardan bugünlere kadar uzanan tarihsel geçmişi incelendiği zaman, her dönemde güç merkezlerinin birbirleriyle savaştıkları ortaya çıkmaktadır. Daha sonraki dönemlerde devletler olarak toplumsal örgütlenmeler ortaya çıktığı zaman bu aşamadan sonra yeryüzü topraklarında egemenlik kurma kavgası devletler arası savaşlar haline dönüşmüştür. Ne var ki, küreselleşme aşamasına gelindikten sonra da bu kez küresel sermayenin temsilcisi olan şirketler ile var olan devletler karşı karşıya gelmiştir. Bu aşamadan sonra da halk kitleleri ile sermaye grupları arasındaki çekişmeler yavaş yavaş devletler üzerinden savaşlara doğru dönüştürülmeye çalışılmıştır.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında dünya üzerindeki siyasal konjonktürün karşıtlıkları eskisine oranla daha farklı bir çizgide belirlenmesi üzerine, şirketler ile devletler arasındaki çekişmeler daha da büyüyerek gelişmiş ve eski dönemden kalma dünya düzeninin zamanla sarsılarak farklı çizgilerde değişikliklere doğru gelişmeler yönlendirilmiştir. Böylesine yeni koşulların ortaya çıktığı farklı bir aşamada, devletler ile şirketler rekabet sürecinde önceliği kendilerinin toparlanmasına ayırmışlar ve bir süre sonra derlenip toparlanarak yeniden ortaya çıkan diğer gruplar ile ya iş birliği ve dayanışma içine girmişler ya da aradaki mesafeleri daha da açarak karşı karşıya gelmişlerdir. Bu tür çekişmelerin sonucunda parçalanan veya büyüyen devletler kadar çeşitli bölgelerde yaşamlarını sürdürmekte olan toplumlar da sarsıntılar geçirmişlerdir. İki büyük dünya savaşı sonrasında iki kutuplu dünya düzeni çökünce, geride kalan süper güç konumundaki büyük devleti ele geçiren küresel sermaye, bütün dünyada yeni bir hegemonya düzeni oluşturma doğrultusunda var olan devletlere karşı bu büyük gücü kullanmaya başlamıştır. Şirketlerin büyümesi ve devletlerin küçültülmesi ana ilkesi doğrultusunda, geride kalan kapitalist sistemin süper gücü sermaye egemenliğinin merkezi haline getirilince, tek merkezli bir küreselleşme süreci soğuk savaş dönemi sonrasında ortaya çıkarılarak, serbest piyasa ekonomisi üzerinden geliştirilen kapitalist ve emperyalist politikalar ile ulus devletler teker teker teslim alınmaya çalışılmıştır. Batı sistemine dahil olan bölgelerdeki devletler, alt kimliklerin hortlatılmasına dayanan ileri demokrasi görünümlü bölünme projeleriyle parçalanmaya çalışılırken, batı sisteminin dışında bulunan diğer doğu bölgelerindeki devletler de ise hem etnik çatışmalar hem de bölünme amaçlı sıcak savaşlar kışkırtılarak, bu doğrultuda bölücülük hedefi taşıyan dış destekli terör aracılığı ile küçültülen devletler, siyaset sahnesine çıkartılmaya çalışılmıştır. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonun parçalanışına benzer planlar, bütün ulus devletlerde bu doğrultuda gerçekleştirilmeye çalışılırken, küreselci emperyalistlerin yol haritalarında Türkiye diye bir ulus devlet karşılarına çıkıyordu. İşte bu noktada her şeyin alt üst olduğu ve eski planların geçersiz kaldığı, savunma ortaklıklarının geçerliliğini yitirdiği yeni bir noktaya geliniyordu. İşte bu noktada emperyalizmin babası Türkiye’nin batıdan aldığı silahları kullanamayacağını tehdit eder bir biçimde söylüyordu. Hiç de nazik olmayan bir sert bir üslupta Türkiye’nin batı silahlarını kullanarak kendi güvenliğini sağlamasına açıkça izin verilmiyordu.

Kuruluşu itibarıyla batılı emperyalistlerin dünyanın doğu bölgesine açılan yol haritasında önemli bir yere sahip bulunan Türk devleti, uluslararası konjonktürün yardımlarıyla, aslında Birinci Dünya savaşı süreciyle birlikte batının yol haritasındaki ana devletlerden birisi haline geliyordu. Çanakkale savaşı ile batı emperyalizmi dünyanın ortasından geçerek bütün doğu bölgelerini ele geçirmeye yönelirken, Çanakkale’den Anadolu yarımadasına girmek istemiş ama bunu başaramamıştır. Birinci dünya savaşına giden yolda tökezleyen emperyalizm daha sonraları derlenip toparlanarak yola devam etmek istemiş ama bu sefer de karşısında Sovyetler Birliği gibi yeni bir güç merkezini görmüştür. İşte bu aşamada Kıbrıs adasında yeni bir yapılanma arayışı gündeme gelirken, Türkiye’nin siyasal çıkarları tehlikeye giriyor ve Türk devleti ile batı emperyalizmi Orta Doğu’nun en büyük adası olan Kıbrıs’ta karşı karşıya geliyordu. Devletler ve şirketler arasında çekişmeler tırmanırken, Türkiye yeni kurulan İsrail devletinin gündeme getirdiği Büyük İsrail projesi nedeniyle de baskı altına sürükleniyordu. Siyonizmin merkez ülkesinin kurulmasından sonra güvenlik işlerini de üstlenen okyanus ötesi süper güç, Türkiye’yi batının verdiği silahları kullanamazsın diye tehdit ederken, aslında Atlantik emperyalizmi ile birlikte İsrail siyonizmini de birlikte savunuyordu. Böylesine bir konjonktür içinde Türkiye soğuk savaş dönemindeki kamplaşmanın dışında bırakılarak, Sovyet sosyal emperyalizmine karşı korunmuyor, aksine Türkiye savunmasız bırakılarak karşıt blok olan sosyalist sistemin kucağına atılıyordu. Bu topraklarda Türk egemenliğinin bin yıllık birikimini temsil eden Türk devletinin, doğu ve batı bloklarının tam ortasında kalarak batı blokuna sığınması gibi yaklaşımın doğru olmadığı, güvenlik örgütünün başının tehditleri ile kesinlik kazanıyordu.

Böylesine bir iki yüzlü tutum ile çifte standartlı bir politika ile istemeden karşı karşıya kalan Türk devletinin kendi çıkarları doğrultusunda durumu yeniden değerlendirmesinin zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bölgesel ittifaklarına ya da güvenlik örgütlerine devletler kendi çıkarlarını korumak ve her türlü tehditlere karşı kendini korumak üzere girmesi, genel olarak kabul edilen bir kural olmasına rağmen, bir Hrıstıyan devletin aynı dinden gelen başka bir Hrıstıyan devleti kollarken, kural dışı olarak güvenlik örgütü üyeliğine alınmış olan bir Müslüman ülke olarak Türkiye’yi yaptırım ile tehdit etmesi, ancak emperyalizmin çıkarları ile açıklanabilecek çifte standartlı bir tutum olarak değerlendirilebilir. Türk devletinin kuruculuğunu ve ikinci cumhurbaşkanlığını yapmış olan bir devlet büyüğünün aradan yıllar geçmesine rağmen başbakan olarak, kendisini tehdit eden bir güvenlik örgütü başkanına karşı gerekli olan tutumu takınarak, Türkiye’nin böylesine istenmeyen bir durumda gerekeni yapacağının bütün dünyaya açıkça ilanıdır. Batı ittifakı içinde Türkiye’yi sınır karakolu, cephe ülkesi ya da alan bekçisi olarak kullanmayı düşünen batılı emperyalistlerin, Türkiye’nin ihtiyacı olan savunmaya gerek doğduğu zaman sırtlarını dönmesinin bir açıklaması olması gerekmektedir. Hep almaya alışmış olan batılı emperyalist güçler tüm dünya ülkelerini emir eri gibi her bölgede kullanırlarken, çıkarlarının gereği olan her konuyu ya açıktan emir ve talimatlarla ya da dolaylı olarak çeşitli komplolar aracılığı her zaman müdahale edebilmişlerdir. İki büyük savaşın sağladığı üstünlük konumu ile bunu gerçekleştirenler yeni dönemde eski alışkanlıklarını sürdürmek istemişler ama, yirminci yüzyılın ikinci yarısında eski konumlarını yitirdikleri için dünya ülkelerinin haklı tepkileri ile karşılaşmaya başlamışlardır. Türk devletinin başbakanının ağzından çıkan başlıktaki sözler, bu dönemin özelliklerine uygun bir biçimde dile getirilmiş olan bir karşı çıkışın ve emperyalizme karşı kararlı bir duruşun simgesi olarak tarihe geçmiştir. Bir güvenlik örgütü yetkilisinin üye bir ülkeye yönelen haksız tutumu karşısında, ilgili ülke Türkiye’nin doğal refleksi başbakanın ağzından bu sözler ile açıkça ifade edilmiştir.

Bugünün zaman diliminden tam yarım yüzyıl önce yaşanmış olan bu olayın ortaya koymuş olduğu gerçekler bugün de devam ettiği için benzeri bir durum günümüzde de gündeme gelmektedir. Bugün de güçlenmiş bir batı emperyalizminin dünya ülkelerine meydan okuduğu bir yeni dönem koşulları oluşmuştur. Emperyal devletler kapitalist sistem üzerinden geliştirdikleri her türlü ilişkide kendilerini üstün görerek, diğer dünya devletleri ile halk kitlelerine önem ve değer vermeyen bir çizgide hareket etmektedirler. Kendilerini ağabey ya da baba olarak görenler, tıpkı evlatlarını istismar eden aile büyükleri gibi kendilerinden başka dünya devletlerinin gücünü kabul etmedikleri gibi, hak ve çıkarlarını da görmezden gelebilmektedirler. Güç ve baskıya dayanan uluslararası ilişkiler normal boyutlarını her geçen gün yitirirken, sahip oldukları üstün konumu ya da eşitsizlikçi durumu dünya ülkelerine karşı kullanmayı bir alışkanlık haline getirmiş olan büyük devletler, uluslararası alanda bir dünya kardeşliği ya da sıcak dostluk ve dayanışma ilişkilerini geliştirmeye çaba sarf eden diğer ülkelere karşı, anlayışsız bir yaklaşım çerçevesinde davrandıkları sürece yeni bir uluslararası dayanışma paktının oluşturulabilmesi mümkün değildir. Geçen asırda Türkiye’ye silahlarını kullandırmayanların bugünün dünyasında da benzeri bir yaklaşım içinde Türkiye gibi ülkelere yönelen müdahaleler ile geçmişten gelen olumsuz yaklaşımlarına devam ettikleri görülmektedir. Güç ve üstünlük alışkanlıklarını bugün de sürdürmeye çalışan emperyalistlerin böylesine vurdum duymaz çıkış ve davranışlarına karşı, gene Türkiye’den yükselen itiraz gibi yepyeni bir antiemperyalist çıkışa bugün de gerek olduğu görülmektedir.

Türkiye’yi sömürerek bir yarı sömürge düzeyine getirenler, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliği ile oyalayanlar ,küreselleşme görünümünde Türkiye’yi sömürgeleştirenler, sosyalist bloka karşı sınır karakolu olarak kullananlara, Büyük Orta Doğu projesi doğrultusunda Türkiye’yi savaşlara sürükleyerek bir cephe ülkesi konumuna düşürenlere, Büyük İsrail Projesi doğrultusunda Türkiye’yi Hırıstıyan batı ülkelerine karşı İslam ülkelerinin taşeronu konumuna getirenlere ve Atatürk’ün ülkesini her türlü haksızlığa ve adaletsizliğe düşürenlere karşı, Türk ulusunun ayağa kalkarak gene eskisi gibi kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı çıkması gerekmektedir. Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı emperyal blokun haksız müdahalelerine karşı, ulus devletin haklarını savunacak bir karşı çıkışa eskisinden çok daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır. Eski dünya düzeninin ortadan kaldırıldığı ve yeni bir düzen arayışları ile merkezi bölgeye gelerek Türkiye ile birlikte komşu ülkeleri de tehdit eden bugünün saldırılarına karşı, yeni bir dünyanın kurulabileceğini söyleyebilecek bir antiemperyalist karşı çıkış, bugünün koşullarında eskisinden daha güçlü bir çizgide dile getirilmek durumundadır. Bir gün Türk ulusunun içinden Atatürk gibi bir cengaverin öne çıkarak, bütün bu haksızlıklara karşı direneceği anın pek de uzak olmadığı ve yakında geleceği, Türk ulusu ile birlikte bölgedeki komşu ülkelerin de beklentisi olarak öne çıkmaktadır. Emperyalizme karşı çıkarak ve direnerek bağımsız devlet kurmuş olan Türk ulusunun, tarihten gelen bu karakterini bugün de koruduğu ve gene antiemperyalist bir doğrultuda çıkışa, gelecekte de var olabilmek için yönelmesinin kaçınılmaz olduğu artık herkesin gördüğü bir durumdur. Batı blokunun çıkarları doğrultusunda İslam dünyasını yeniden düzenlemek ve bu doğrultuda sınır değişikliklerini gündeme getirerek Türkiye ile komşularını değişime zorlayan dış müdahalelere karşın, Türkiye ve komşularının ortak talebi olarak daha farklı bir yeni dünya düzeninin kuruluşunu gündeme getirmek, var olan ulus devletlerin çıkarlarının korunabilmesi açısından zorunlu görünmektedir.

Hrıstıyanlığın doğuya yönelmesini önlemek isteyenlerin Türkiye’den bir İslam devleti çıkartma girişimlerine, Yeni Bizans projesi doğrultusunda Hırıstıyan egemenliği doğrultusunda merkezi coğrafya da çok uluslu bir federasyon oluşturmak isteyenlere, Müslüman devletleri Hrıstıyan batıya karşı kontrol altına almak isteyen Siyonist Büyük İsrail projelerine, Atlantik emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’da bir Büyük Orta Doğu İmparatorluğu kurmak isteyenlere, eski Osmanlı hinterlandında İngiltere merkezli bir Yakın Doğu Konfederasyonu arayanlara ve Rusya’nın sıcak denizlere inerek bir Büyük Rus İmparatorluğu kurmayı hedefleyenlere karşı, Türkiye ve komşularının bir araya gelerek var olma hakları doğrultusunda kendilerini yok edecek bu tür projelere karşı çıkma haklarını dile getirerek savunmaları gerekmektedir . Yukarıda sayılarak dile getirilen bütün emperyalist projelerin, Türkiye ve bugünkü komşularını haritadan silerek ortadan kaldırmak istemelerine karşı, bölge ülkelerinde yaşayan halk topluluklarının bir araya gelerek kendilerini savunma doğrultusunda ortak hareket etmeleri kaçınılmaz bir biçimde gündeme gelmiştir. Osmanlı döneminde olduğu gibi merkezi ülke olarak Türkiye’nin bugün gelinen aşamada öne çıkması ve komşuları ile oluşturulacak bir dayanışma ittifakı doğrultusunda, emperyalizmin planlarına karşı çıkan bir alternatif planı günümüz koşullarında öne çıkarması gerekmektedir. Türkiye’yi dış tehditlere karşı korumayan, aksine batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölge ülkelerine karşı kullanmaya çalışan her türlü plan ve projeye, Türkiye’nin karşı çıkması ve bu çizgide dünyanın daha farklı bir biçimde kurulması gerektiğini dile getirmesi gerekmektedir. Mazlum ulusların ve doğu devletlerinin var olma haklarını koruyacak, bunlara dikkat ederek daha farklı bir çizgide yeni dünya düzenini alternatif yapıda kuracak bir evrensel insiyatife olan gereksinme, her geçen gün daha da artarken, batının bölgeye getirdiği bütün silahların toplanarak savaş alanı ilan edilen bu bölgeden çıkartılmaları gerekmektedir. Türkiye’ye batı silahlarını kullanamayacağını ihtar eden Atlantik emperyalizmine karşı, Türkiye’nin de kendi ülkesinde ve komşularının topraklarında batı silahlarının emperyal amaçlı olarak kullanamayacağını dile getirecek bir ulusal çizginin, anti emperyalist bir doğrultuda günümüz koşullarında açıkça söylenmesi ve bölge devletleriyle birlikte ortaklaşa savunulması zorunluluk göstermektedir. Türkiye’nin ikinci adamının yarım yüzyıl önce dile getirdiği karşı çıkışın hem haklılığı kesinlik kazanmış hem de bu doğrultuda yeni bir çıkışa merkezi bölge ülkelerinin gereksinmesi bulunduğu anlaşılmıştır. Emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, yeni bir antiemperyal dalgaya öncülük etmesi, sınırları değiştirileceği söylenen yirmi iki İslam ülkesinin de ortak bir savunmaya yönelmelerini sağlayacaktır.

Bölgedeki bütün İslam ülkelerinin sınırlarını toptan değiştirecek, bazılarını ortadan kaldıracak bazılarını ise dıştan destekli terör saldırıları ile parçalayacak girişimler ile doğuya doğru açılmakta olan batı emperyalizminin soğuk savaş sonrasında gündeme getirdiği yeni saldırılar otuz yılı aşkın bir süredir ısrarlı bir biçimde sürdürülerek büyük ve zengin ülkelerin istekleri doğrultusunda yeni bir merkezi coğrafya yaratılmaya çalışılmakta ama bir türlü de sonuç alınamamaktadır. Gelecek için ortada tek bir proje olmadığı için, İngiltere, Fransa, ABD, Almanya, Rusya ve İsrail’in birbirinden çok farklı yeni projelerinin olması yüzünden, saldırgan ülkeler ve güçler bir türlü anlaşamamakta ve işin içine devletlerin farklılığı ile birlikte din ve mezhep ayrılıkları da karıştırılmaktadır. Bu yüzden de bir türlü anlaşma sağlanamamaktadır. Her emperyal güç kendi çıkarları doğrultusunda farklı bir projeyi gündeme getirerek bölge ülkelerine dayattığı için, Orta Doğu’da hiçbir biçimde bir araya gelme ya da bu doğrultuda bir uzlaşmaya varmak mümkün olamamaktadır. Batılı ülkelerin kendi aralarında bir türlü ortak bir projede anlaşamamaları yüzünden, arayışlar devam etmekte ve bunlarda çekişmeler ya da çatışmalar olarak bölge ülkelerine yansımaktadır. Silah fabrikatörlerinin pazar alanı haline dönüştürülen bölge ülkelerinin toparlanarak bir araya gelmelerini önlemek üzere silah şirketleri paravan terör örgütleri kurdurarak, bölgedeki savaşları sonsuza kadar uzatmaya çalışmaktadırlar. Her emperyal devletin kendi çıkarları için kendi projelerinde ısrar etmeleri yüzünden, bölgedeki siyasal gelişmeler tek bir yönde uzlaşmaya doğru gitmemekte, bölge devletlerinin birbirlerinin politikalarını izleyerek, birbirlerine karşıt senaryolara yönelmeleri doğrultusunda karışıklıklar kaos ortamının yaratılmasına doğru gitmektedir. Küresel sermaye bu durumu gördüğü için kendisinin finanse ettiği medya organları aracılığı ile, şimdiden kaos ortamı oluşturulması doğrultusunda, her türlü kışkırtma ve propogandayı bölge kamuoyunda öne çıkarmaya çalışmaktadır.

Soğuk savaş döneminin koşullarında oluşturulmaya çalışılan emperyal projelere daha sonraki aşamada öne çıkan küreselleşme döneminin koşullarında da devam edildiği için bugün gündeme gelen küreselleşme sonrası dönemde de ısrarlı bir biçimde devam edilmektedir. Bütün dünyaya egemen olacak senaryoların merkezi coğrafyaya yansıyan yanları sürekli olarak gündeme geldikçe, yeni yeni ihtilaf konuları öne çıkmakta ve bu yüzden de bir türlü geleceği oluşturacak yeni bir proje üzerinde taraflar bir türlü anlaşamamaktadırlar. Osmanlı hinterlandında oluşturulacak bölgesel siyasal yapılanmalar doğrultusunda, İngiltere İstanbul’u, İsrail Kudüs’ü, ABD ise Bağdat’ı yeni merkez yapmaya çalışırken her üç şehir karşı karşıya gelmekte, bu yüzden tek bir merkez konusunda bile anlaşamayan Atlantik emperyalistleri, kendi aralarındaki çekişmelere devam etmektedirler. Hal böyle olunca, masa üzerindeki tartışmalar bölge ülkelerine çekişmeler ve çatışmalar olarak yansımakta ve bu yüzden de bir türlü merkezi coğrafyanın geleceğini belirleyecek bir uzlaşmaya varılamamaktadır. Başkentlerde anlaşmaya varamayanlar, daha sonra sınırların yeniden çizilmesinde hiç anlaşamayarak birbirlerine düşmekte, emperyalist güçlerin yeni yaratmak istediği eyalet ya da şehir devletleri konusunda birbirlerine düşmektedirler. Karadeniz-Akdeniz, Balkanlar ve Kafkaslar dörtgeninde var olan Osmanlı hinterlandında bütün emperyal güçler kendi çıkarları doğrultusunda at koşturmak istemekteler ve bu nedenle de terör ve savaşlar ile yaratılmak istenen yeni devletçikler her zaman için başlıca tartışma konusu olmaktadır. Osmanlı yönetimi geri çekilirken, Fas, Tunus ve Cezayir gibi kentlerden göstermelik şehir devletleri yaratanlar ile bugünün koşullarında yeni eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyenler bölge devletlerinin harita üzerindeki sınırlarının yeniden çizilmesi konusunda bir türlü anlaşmaya varamamaktadırlar. Anlaşmazlık uzadıkça bu kez işin içinde doğu bölgesinin büyük devletleri de girerek ve bölgedeki çoklu dengeler yapılanmasının genişlemesine katkı sağlayarak tam bir anlaşmazlık ortamı yaratmaktadırlar.

Büyük güçlerin geleceğe dönük projeleri arasında birlik sağlanamayınca, anlaşmazlıklar devam edip gitmekte ve devletler arasındaki tartışmalar giderek ayrı düşmelere ve farklı yönlere doğru gelişmelere yol açmaktadır. İşte bu aşamada taraflar birbirlerini yok edecek ya da birbirlerinin planlarını önleyecek bir yönde anlaşmazlıkları, bölge topraklarına taşıyarak kendi projeleri doğrultusunda olayları tırmandırmaya çaba göstermektedirler. Bu yüzden de birbirini izleyen büyük savaş senaryolarının üçüncü dünya savaşı senaryolarına kadar uzayıp gittiği görülmektedir. Bir büyük savaşın bütün bölge ülkelerini savaş meydanına dönüştürmesi ve bu doğrultuda bütün emperyal güçlerin savaş senaryolarının hazırlayıcıları olarak savaş alanında etkin olmaya çalışmaları, nasıl bir kaotik ortam ile karşı karşıya gelindiğini göstermektedir. Kendi çıkarlarından vazgeçmeyen ve dünyanın yönetimini başkalarına bırakmak istemeyen bugünün güçlüleri, egemenlik düzenlerini sürdürmek doğrultusunda sonuna kadar direnerek bir anlaşma ya da uzlaşma arayışı içine girmedikleri için, merkezi bölgedeki savaş hali sürüp gitmektedir. Bu durumu daha büyük savaş senaryolarına dönüştürmek isteyen Siyonist baskılar da bugünün koşullarında sürüp gitmektedir. Bölge üzerinde emperyalistlerin bu tür çekişmeleri karşısında, bölge ülkelerinin bir araya gelerek yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağını ortaya koymaları gerekmektedir. Türkiye’nin öncülüğünde bir araya gelecek eski Osmanlı ülkelerinin bir bölgesel ittifak kurarak, bölge dışı emperyal güçlerin Emperyalist planlarını devre dışı bırakarak, onlara yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağını açıkça göstermeleri gerekmektedir. Türkiye’nin hem bölgenin merkezi devleti olarak başı çekmek hem de emperyalist olmayan bir yeni dünya düzeni planının içinde bir bölge devleti olarak yer alması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar ayakta kalmasını sağlayacak bir antiemperyalist planın acilen öne çıkartılması hem bölge hem dünya barışı için zorunluluk göstermektedir.

“Yeni bir dünya düzeni kurulur ve Türkiye oradaki yerini alır” cümlesi yüz yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan antiemperyalist direnişin devamı olarak gündeme gelmiştir. Böylesine bir karşı çıkışı yaratan bağımsızlıkçı hareket, daha sonra bağımsız bir cumhuriyet devleti kurarak geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmıştır. Bağımsızlığın kazanılmasından yarım yüzyıl sonra Türk başbakanının emperyalist baskılara karşı çıkan yeni bir dünya düzeninin kurulacağını dile getirmesi ve bu yeni oluşumda Türkiye’nin de yerini alacağını belirtmesi, büyük güçlere karşı orta boy bir devlet olarak gündeme gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin, diğer dünya devletleri ile dayanışma içinde ortak hareket edeceğinin dünya kamuoyuna yansıtılması olarak görülmesi gerekmektedir. Eşkıya’nın bu dünyaya hükümdar olamayacağını dile getiren Türk Atasözlerinin yer aldığı bir kültürün temsilcisi olarak Türk devletinin, antiemperyalist çizgide var olabilmesi ve sonsuza kadar yoluna devam edebilmesi Türk bağımsızlığının güvencesi olarak kendiliğinden gündeme gelmektedir. Bu yüzdende her türlü savaş çıkarma senaryosu iflas etmekte ve terör görünümlü ortalığı karıştırma hareketlerinin hemen hemen hepsi dünya halkları tarafından lanetlenmektedir. Ekonomik gelişmelerin hızlanması ile ekonomik alanlarda yeniden yapılanan dünya devleti gibi arayışların öne geçtiği yeni dönemde, devletlerin yetersiz kaldığı noktalarda küresel düzeyde etkin olan tekelci şirketler, piyasalara egemen olarak devlet yıkıcılığına soyunmaktadırlar. Silahlı savaş senaryolarının ya da terör saldırılarından istenen sonuçları elde edemeyen egemen güçler, bugün görüldüğü gibi küresel bir dünya devleti yaratma yönünde sırası geldiğinde biyolojik savaşlara da kalkışabilmektedirler. İşi bu kadar büyüten egemen güçlere karşı, mazlum uluslar ve ulus devletler bir araya gelerek, emperyalizme karşı daha adil, insancıl, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokrat bir dünya düzenini, var olan devletlerin bağımsızlığı ile kazanılmış haklarını dikkate alarak ortaya koymaları, dünyanın geleceğini güvence altına almak için zorunlu görünmektedir.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU İLETİŞİM LİSTE’MİZE BEKLİYORUZ !!! /// BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI VE VİDEO !!!


ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU MAIL GRUBU LİSTESİ LİNKİ : https://groups.google.com/forum/#!forum/ozel-buro-istihbarat

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yazışmalarını anlık ve ücretsiz olarak takip edebilmek isterseniz ÖZEL BÜRO İLETİŞİM LİSTE’mize bekliyoruz.

G-mail adresinizle hemen üye olabilirsiniz. Günlük olarak 40-70 arası mail trafiğimiz bulunuyor. Dünya ve ülkemizdeki gündemle paralel olarak bu sayıda artış yada azalış olabilir. Yazışmaları ister anlık (Arşivlemek isterseniz bu seçeneği tavsiye ederiz), ister ÖZET olarak (Günlük toplu ve özet olarak 2 yada 3 mail alırsınız. İlginizi çeken iletiye tıklayarak okuyabilirsiniz) takip edebilirsiniz. Yoğun çalışanlar ve internete fazla vakit ayıramayan yurtsever dostlarımıza ise bu seçeneği tavsiye ederiz.

BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI, MAKALE, VİDEO sadece bir tık uzağınızda ….

Katılacaklara şimdiden HOŞ GELDİN der, saygılarımızı sunarız.

Not : Eğer zaten üye iseniz ve paylaşımları grubumuzdan alıyorsanız lütfen bu iletiyi göz ardı edin. Bu ileti mail grubumuza abone olmayanlar için gönderilmiştir.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Admini

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET KARŞITLIĞI


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET KARŞITLIĞI

Küreselleşme süreci içinde demokrasi adı altında, yıllarca açıktan cumhuriyet düşmanlığı diğer ulus devletler ile birlikte Türkiye’de gündeme getirilmiştir. Soğuk savaş döneminde batının önde gelen gelişmiş devletlerinde ekonomik kalkınmanın yüksek olması nedeniyle büyük ticari şirketler oluşurken, küresel şirketler ile ulus devletler karşı karşıya gelmişler ve bu durumda da ekonomi üzerinden devletler sıkıştırılmaya başlanmıştır. Yıllarca batı dünyasının içinden çıkan uluslararası kuruluşların öncülüğünde bir özelleştirme kampanyası bütün dünya ülkelerinde öne çıkarken, ulus devletler özelleştirme saldırılarına uğradığı için kamusal ekonomi düzenleri çökertilmiş ve devletler kendi ekonomilerini yönetme hakkını kullanamamışlardır. Özelleştirmeler yolu ile ülke ekonomileri devletlerin yönetiminden çıkarılınca, piyasa ekonomisi üzerinden şirketler devletleri yönlendirmeye başlamışlar ve zaman içerisinde ülke yönetimi devletlerin elinden çıkarak, şirketlerin yönetim kurullarına geçmiş ve siyasi kadrolar şirketlerin adamları ile oluşturulmuştur. Böylesine bir süreç tüm dünya ülkelerinde yaşanırken şirketler ile devletlerin karşı karşıya geldiği yeni bir dönem ortaya çıkmıştır. Şirketlerin piyasa üzerinden hegemonya arayışı içine girmesi yüzünden, devletler ciddi sıkıntılara sürüklenmiş ve ekonomik bunalımlar devlet düzenlerini bozmuştur.

Normal koşullarda her devlet yapılanmasının iki boyutlu siyasal örgütlenme ile birlikte dünya sahnesine çıktığı görülmektedir. Bunlardan bir tanesi bürokratik yapılanma ile bağlantılı olarak öne çıkan cumhuriyet rejimi ile birlikte buna paralel bir çizgide gelişmekte olan toplumların hak ve özgürlük ortamında var olabilmelerini sağlayan demokratik yaşam düzenidir. Bu doğrultuda cumhuriyet rejimi daha çok devletlerin yapılanması ile doğrudan ilgili olarak öne çıkarken, demokrasiler de toplumların sivil bir yaşam biçimine sahip olabildikleri özgürlükler ortamını temsil etmektedirler. Aslında halk yönetimi anlamında birbirleriyle aynı anlama sahip olan bu iki kavramın yakınlaşması ve bir arada varlıklarını sürdürmeleri, batı tipi bir demokratik cumhuriyet uygulamalarını öne çıkarmıştır. Her ülkenin farklı durumlarına, özel koşullarına ve konumuna göre değişen oranlarda demokratik sistemler ve de cumhuriyet rejimleri ortaya çıkabilmektedir. Bazen ülke rejimlerinde demokrasiler öne çıkmakta ve bununla birlikte krallık rejimleri görülebilmekte ya da bu durumun tamamen tersi olarak öne çıkan uygulamalarda, demokrasiler ile mutlakıyet rejimleri birlikte var olurken, hiç bir biçimde cumhuriyet rejimlerinin varlığı öne çıkamamaktadır. Değişen oranlarda demokrasiler ile cumhuriyetlerin bir arada var olabildiği rejimler görülebildiği gibi, bu durumun tamamen tersi bir çizgide cumhuriyet ve demokrasilere, değişik ülkelerde ya da dönemlerde tek başına ayrı ayrı uygulamalarda farklı biçimler çizgisinde rastlanabilmektedir.

İdeal olan durumlarda demokrasiler ile cumhuriyetlere birlikte rastlandığı gibi, ülkelerin değişen durumlarına, zamana ve zemine göre de birbirinden ayrı uygulamalar olarak, bu siyasal rejim tiplerinin öne çıktıkları görülebilmektedir. Bu iki rejimin birlikte olduğu yerlerde halk kitlelerinin daha fazla yönetimlerde etkin olabildikleri görülebilmekte, ayrı ayrı ortaya çıktıkları zamanlarda ise halk kitlelerinin ülke yönetimlerine daha az ve sınırlı bir biçimde katılabildiği anlaşılmaktadır. Katılımın fazla olması halk yönetimlerinin sınırlarının ve tabanının genişliği için istenirken, sınırlı katılım durumlarında halk kitlelerinin ülkedeki rejim içinde çok fazla söz sahibi olamadıkları görülmektedir. Birbirinden farklı biçimlerde gerçekleşen halk katılımlarının sınırlılık durumlarına göre rejimin biçimlenmesinde önde gelen bir ağırlığa sahip olduğu, farklı ülkelerin rejimleri bir araya getirilerek kıyaslama yapıldığı zaman ortaya çıkmaktadır. Hem cumhuriyet hem de demokrasi batı kökenli kavramlar olduğu için, bu iki kavram bazı benzerliklere sahip oldukları gibi birbirlerinden ayrılan yönleri ile de bir etkileşim içindedirler. Bu doğrultuda iki kavramın birlikte dile getirildiği noktalarda demokratik cumhuriyet ya da cumhuriyetçi demokrasilerden söz edilebilmektedir. Batı kaynaklı siyasal teori ve uygulamalar içinde her iki kavramın hem birlikte varlıkları hem de birbirinden ayrılan bir doğrultuda uzaklıkları söz konusu olabilmektedir.

Siyasal yaşam süreci içinde bazen özgürlükler bazen da otorite rejimleri ortaya çıkabilmekte, bu rejimler birbirlerini etkileyebildikleri gibi bazen da birbirlerini ortadan kaldırabilmektedirler. Bu gibi aşamalarda demokrasilerin toplumsal tabanı ile cumhuriyetlerin bürokratik yapılanmalarının karşı karşıya gelebildikleri görülmektedir. Özgürlüklere dayanan demokrasiler zamanla yıpranarak çökme ya da dağılma noktasına gelebildikleri gibi, merkezi güce dayanan otoriter rejimler de bu durumun tamamen tersi bir doğrultuda daha ileri düzeyde bir güçlenmeyi merkezde oluşturarak otoriter rejimlerin en katısı olan faşist bir yapılanmaya dönüşebilmektedir. Otoritelerin özgürlükler ile dengelenmesi başarılamazsa o zaman faşizm çıkmazına saplanmak kaçınılmaz bir duruma gelebilir. Benzeri bir biçimde özgürlüklerin de toplumları yöneten otorite merkezlerinin varlığı ile dengelenmesi zorunlu hale gelmektedir. Otorite ve özgürlükler dengesinin ideal bir biçimde var olabilmesi için hem devletin hem de toplumun birbirine eşit ve paralel düzeyde örgütlenmiş olması gerekmektedir. Güçlü devletler ile güçlü toplumlar bir arada olursa ve örgütlü yapılanmaları ile eşit düzeyde etkinlilerini gösterebilirlerse o zaman birbirlerini olumlu düzeyde etkileyerek, hukuk düzeni içerisinde haksız ve dengesiz durumların ortaya çıkmasını önlemek üzere birlikte hareket edebilirler. İdeal olan, bu çizgide demokrasinin dayanmış olduğu toplumsal yapıların güçlü devletler tarafından yönlendirilmesidir. Ne var ki, bu duruma paralel düzeyde etkin bir biçimde örgütlenmiş olan toplumsal yapıların da, karşı güç merkezi olarak terazinin öbür kefesinde yerini alması gerekmektedir. Bu açıdan konuya bakıldığı zaman, demokrasi ve cumhuriyet kavramları arasındaki dengenin kurulabilmesi için benzeri bir durumun öncelikle özgürlükler ve otorite arasında oluşturulması zorunlu görünmektedir.

Güçlü devletler ve toplumlar arasında ideal bir denge düzeni oluşturulabilmesi için iyi ve kaliteli eğitim görmüş toplum kesimlerinin aktif vatandaşlık çizgisinde hareket ederek ülkenin gidişi üzerine seslerini çıkarmaları ya da haklarını arama doğrultusunda itirazlarını yükselterek sosyal mücadele yoluna gitmeleri sayesinde, hukuk devletinin en alt düzeyde gerçekleşebilmesinin yolu açılabilmektedir. Var olan devletlerin hukuk devletine dönüşebilmesi için devletin canavarlaşması tehlikesine karşı, toplumsal mekanizmaların böylesine olumsuz durumları engelleyecek türde ve en üst düzeyde güçlü bir sosyal yapılanma içinde olmalarında yarar vardır. Büyük bir yapılanma ile ortaya çıkmış olan devlet yapılarının dengelenmesi ya da denetlenmesi doğrultusunda, sivil toplum insiyatiflerinin otomatikman devreye girmeleri hak ve özgürlüklerin her dönemde güvence altında tutulabilmesinin en doğru yolu olarak öne çıkmaktadır. Toplumsal yapıların demokratik yollardan belirlenen temsilcileri ile devlet örgütünün bürokratik birimlerini yönlendiren yetkililer arasında kurulabilecek bir işbirliği arayışı, demokrasilerin cumhuriyet rejimleri içinde güvenli bir biçimde yer alabilmelerini sağladığı gibi, geleceğe dönük olarak gelişmiş bir diyalog ortamının kurulabilmesi için gerekli olan sağlam zeminin yaratılmasında da olumlu sonuçlar verebilecektir. Toplum içinde var olan her kesimin temsilcilerinin devlet bürokrasinin temsilcileri ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmaları, hem demokrasiler hem de cumhuriyetler açısından olumlu sonuçlar sağlayabilecektir.

İnsanlık tarihi içinde devlet yapılanmaları belirli süreçler yaşandıktan sonra ortaya çıkmışlardır. İlk çağlardan son çağlara kadar yaşanmış olan dönemlerde devlet yapılanmaları güçlenmiş ve toplum içindeki en güçlü yapılar haline gelmiştir. Güçlenen devletler en üst düzeyde otoriter bir yapıya dönüşürken, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin çiğnenme aşamasına geldiği görülmektedir. Devletlerin hak ve özgürlükleri yutan canavarlar düzeyine gelmemesi için bürokratik baskı ve saldırılara karşı harekete geçebilecek sosyal insiyatiflerin örgütlü bir konumda olması gerekmektedir. Canavarlaşan devleti durdurabilmek için aynı düzeyde güçlendirilmiş bir yapılanmaya sahip etkili toplumların devreye girmeleri gerekmektedir. Örgütsüz toplumlar aynı zamanda güçsüz bir durumda oldukları için devletlerin hak ve özgürlükleri ihlal eden saldırılarına karşı gerekli önlemleri alamadıkları gibi aynı zamanda karşı çıkışları da yapamamaktadırlar. Pasif bırakılan geri kalmış toplumlar içinde, ne demokrasilerden ne de cumhuriyet rejimlerinden söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Canavarlaşan devlet giderek hak ve özgürlükleri çiğneyen adımlar atabilmekte ama zayıf kalmış toplumlar da bu durumları seyretmekten başka bir şey yapamamaktadırlar. Demokrasiler halkın tribünde seyirci olduğu yapılar olmadığı gibi cumhuriyetler de devlet ya da ordunun gücü kullanılarak halk kitlelerinin yönetildiği siyasal yapılanmalar değildir. Bir çok toplumda devlet yapıları siyasal ve ekonomik güce sahip olan merkezlerin kontrolü altında tutulmaktadır. Geçmişten gelen bir çizgide devleti ele geçiren zengin ve güçlü merkezler devleti kontrol altında tutarak bütün siyasal alanı yönlendirmeye kalkışmaktadırlar. Böylesine olumsuz bir durum devletleri özel çıkar örgütlerine dönüştürürken, yozlaşmış devletlerin toplumsal yapıları bozmasına da giden yolları açmaktadır.

Ekonomik güç beraberinde siyasal gücü meydana getirirken, zenginler sınıfının merkezinde yer aldığı bir sermaye egemenliği rejimine doğru yol alınmaktadır. Göstermelik bir halk yönetimi anlamında gündeme getirilen demokrasilerde halk kitleleri yeterince güçlenemeyince zengin toplum kesimlerinin denetimindeki toplumsal mekanizmalar devreye sokularak, devletin gidişine müdahale olanakları araştırılarak bozulmuş olan dengelerin yeniden tesisi yoluna gidilebilmektedir. Siyasal güç devleti kontrol edenlerin elinde olduğu sürece ekonomik merkezler siyaseti n finansını sağlamakta ve böylece sistemlerin yürürlüğü güvence altına alınabilmektedir. Bu tür gelişmelerin sonucunda bütün dünya küreselleşme adı altında yeni bir akımın etkisi altında kalmıştır. İlk çağlarda dinler küresel bir düzen oluşturmak üzere yola çıkarlarken son çağlarda dinlerin yerini alan ekonomik yapı küresel bir düzen oluşturmaya yönelmiştir . Geçen yüzyıldan kalan soğuk savaş dönemi bitince, bütün ülkeler dışa açılma adı altında ulusal devletin kontrolundaki milli ekonomilerini geride bırakarak dış ilişkiler üzerinden küresel bir ekonomik düzene yönlendirilmişlerdir. Bütün dünya ülkelerine dışa açılma görünümünde küreselleşme olgusu empoze edilmiş ve bu doğrultuda var olan ulus devlet düzenlerinin gücünü kırmak üzere hak ve özgürlükler kullanılmaya başlanmıştır. Özelleştirmeler yolu ile ekonomiler ulus devletlerin elinden alınırken, devlet yapılarına karşı ekonomik çevreler üzerinden saldırılar artmıştır. Devletlerin gücü kırılırken piyasa ekonomisi üzerinden şirketlerin gücü artırılmış ve yeni dönemde dünya şirketler tarafından yönetilir bir duruma getirilmiştir. Tekelci şirketler küresel örgütlere dönüşürken, büyük sermaye kuruluşlarının patronları da dünyanın yeni efendileri konumuna gelerek, dünya halklarını yönetir bir konuma gelmişlerdir. Halk egemenliğinin yerini sermaye egemenliği alınca, demokrasilerin yerini de kapitokrasiler almıştır. Devlet yönetimlerin halkın elinden alınarak sermaye egemenliğine dönüştürüldüğü yeni aşamada, bir avuç aşırı zengin oluşturdukları küresel platformlar üzerinden dünyayı yönetmeye başlamışlardır. Halk kitlelerine cennet oluşturma vaadi ile öne çıkan aşırı zenginler bütün dünyayı cehennem düzensizliğine mahkum ederlerken, tüm insanlığı eskisinden çok daha kötü bir duruma sürüklemişlerdir. Devletler küçülürken şirketler büyümüş, halkın yerini sermaye sahipleri almıştır. Sermaye sahiplerinin egemenliğinde zenginlerin çıkarları ön plana geçince cumhuriyet rejimleri halkın yönetimi olmaktan çıkarak otoriter baskı yapılanmalarına dönüşmüştür.

Özgürlüğü kısıtlamak isteyenler sürekli olarak halk kitlelerine saldırırken ya da yığınları kontrol altına almaya çalışırlarken, devletleri ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda bu mekanizmadan bir baskı unsuru olarak yararlanmak istemişlerdir. Devletlerin kendi kendilerini yönetebilmeleri, her türlü dış baskı ve müdahalelere rağmen kendi toplumlarını da yönlendirme işini başarı ile yürütebileceklerini göstermiştir. Kötü yöneticilerin elinde bir oyuncak durumuna düşürülen kamu kurumlarının görevini yapamaz hale gelerek yozlaşmaları, devlet ve toplum arasındaki dengeleri bozduğu için devletler üzerinden cumhuriyet rejimleri, toplumlar üzerinden de demokrasiler fazlasıyla zarar görebilmektedir. Kamu kurumlarının yozlaşmaya sürüklendiği ülkelerde toplumsal düzenleri korumak ya da geliştirmek mümkün olamamakta ve bu duruma düşmüş olan devletler de ciddi bir gerileme süreci yaşanmaktadır. Küreselleşmenin giderek arttığı son dönemlerde devletlerin gücü kırıldığı için şirketler öne çıkarak ülkenin geleceğe doğru yönlendirilmesinde sivil toplum kuruluşlarından daha fazla etkili olmaya başlamışlardır. Sivil toplumculuğun geride kaldığı, toplumsal kesimlerin gerektiği gibi örgütlenerek güçlü bir biçimde kamuoyu önüne çıkamadığı geri kalmış ülkelerde, şirketler öne geçerek yönlendirici olmakta ve siyasi partiler ekonomik çıkmazlarını aşamadıkları için yeterince etkili olamamaktadırlar. Bu gibi durumlarda şirketleri ve onların partneri olarak hareket eden dinsel cemaatları yeni sivil toplum kuruluşları gibi kamuoyuna yansıtmak, demokrasilerin çöküşü gibi cumhuriyetlerin de yozlaşmasını gündeme getirmektedir. Küresel şirketler tarikatlar ile birlikte sivil toplum kuruluşları görünümünde hareket ederek devlet düşmanlığı yaparlarken, bir halk yönetimi olmalarına rağmen cumhuriyet rejimleri demokrasi görünümlü eleştirel saldırılar karışışında ciddi yaralar alarak günümüz koşullarında gerileme noktasına sürüklenmektedirler.

Yirminci yüzyılın soğuk savaş döneminde cumhuriyet rejimleri güçlenerek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmaya çalışırlarken, demokrasiler de benzeri doğrultuda gelişmeye ve ileri demokrasi adı altında çağdaş ve şeffaf bir toplum yapısına dönüşmek için uğraşırken, hak ve özgürlüklerin emperyalist çevreler tarafından çok ileri düzeyde öne çıkarılması ile var olan siyasal dengeler bozulmuştur. Böylesine bir gerileme sonucunda siyasal partiler etkilerini yitirirken, dini cemaatlar, tekelci ve küresel şirketler ile işbirliğine giderek siyaseti her yönden yönlendirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Sivil toplumların zayıflatılması ile şirket ve cemaat ortaklıklarının öne çıkışı siyasal düzenleri alt üst ederek, politika alanında gelişmekte olan siyasal yaşam düzenlerini içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Küresel şirketlerin yönlendirdiği dini cemaatlar devletlerin içine girerek örgütlenme noktasına gelince, artık eskisi gibi bir halk devleti ya da ulus devletten söz edebilmek şansı ortadan kaldırılmıştır. Şirketler ve cemaatlar üzerinden toplumu yönlendirme şansı elde eden aşırı zengin merkezler, siyaseti ve medyayı finanse ederek devletleri ele geçirmiş ama bunları yaparken şirket sahiplerinin kurduğu dernekler ile, dini cemaatların vakıflarını birer sivil toplum kuruluşu olarak ilan ederek, halk kitlelerinin egemen olduğu normal sivil toplum kuruluşlarının etkisini kırarak bunların ortadan kaldırılmasına giden yolu açmışlardır. Devleti satın aldığı kadrolar ve medya aracılığı ile ele geçiren küresel sermaye merkezleri, medya ve siyasetin finansmanını da dışarıdan gönderilen sıcak para girişimleri ile sağlayarak, gidilen yoldan geri dönüş olmaması doğrultusunda muhalefetsiz yürütülen siyası sürecin, istenen hedef olan kapitalist dünya devletine gitmesi için ellerinden geleni yapmaya devam etmişlerdir. Dünyayı cennete çevirme masalı ile halk kitlelerini kandıran küresel şirketlerin zenginler yönetimi, kendilerine buldukları yerli ortaklar aracılığı ile sömürü düzenlerini geleceğe dönük bir biçimde geliştirirken ve cennet masalları ile uyutulan halk kitleleri yeni yeni derin uykudan uyanırken, ulus devletlerin çökertildiği ve cumhuriyet rejimlerinin dağıtıldığı bir yeni dönemi demokrasi görünümü altında sürdürmeye çalışarak, ayrıca resmen yalancılık ve sahtekarlık yaparak halk kitlelerini derin bir uçuruma doğru itmişlerdir. Şimdi bu gibi oyunların hesabının sorulma aşamasına gelindiği noktada, hesap sorulmasını önlemek üzere bütün dünya devletleri terör üzerinden üçüncü cihan savaşına sürüklenmektedir.

Cumhuriyetlerin devletler ile ve demokrasilerin de toplumlarla bütünleştiği bir aşamada, her türlü devlet bozgunculuğu ve toplum karıştırıcılığı emperyalist devletlerin gizli servisleri üzerinden siyasal gündeme getirilirken ve demokrasi görünümünde bazı girişimler ile devletler çökertilirken, cumhuriyet rejimlerinin de dağılmaya doğru yönlendirildikleri anlaşılmaktadır. Toplumlar, şirketler ve cemaatlar kadar devletlerin de bir sosyal gerçeklik olduğu hatırlanırsa, diğer kurumların kendilerini koruma doğrultusunda hareket etmesi gibi devletlerin de varlıklarını korumak ve kendi çıkarları doğrultusunda kendilerini yenileyerek ve varlıklarını geleceğe dönük bir biçimde geliştirerek yola devam etme hakları bulunmaktadır. Burada cumhuriyet devletlerinin demokratik rejimlerle bütünleşmeye çalışırken, devlet için zararlı olabilecek ya da yıkıcı bir etki yapabilecek düşünce ve eylemlerinde demokratlık görünümünde öne çıkarılmasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Emperyalizm ulus devletleri ele geçirirken gizli servisleri üzerinden ulus devletlerin içine sızarken, demokrasiyi kullanarak yıkıcı ve zararlı düşünce ve eylemleri demokratik tutum ve davranışlar olarak sergilemesini ya da var olan yapıları zorlayarak kabul ettirmeye çalışması kolay kolay kabul edilebilecek yanlışlar değildir. Özgürlükleri yok etme özgürlüğü olmadığı gibi, devleti yöneten güçlerin de demokrasi görünümü altında ulus devleti ya da cumhuriyet rejimini yıkma hakkı bulunmamaktadır. Toplumsal alanda yaşanan demokratik süreç ile anayasal düzene dayanan hukuk devletlerinin birbirinden ayrı platformlarda ele alınması siyasal karışıklıkların önlenmesi açısından çok önemlidir.

Demokratik hukuk devletlerinde devletler kadar toplumsal yapılar da anayasa ve yasaların koruması altındadır. Demokratik süreçlerin genişlemesiyle devlete ait olan kamusal alanlarda bir ölçüde küçülmeler olabilir. Var olan devletin ya da cumhuriyet rejiminin sınırları zorlanarak bazı görüşler doğrultusunda daha fazla demokrasiye açık olan bir yapılanma gündeme getirildiğinde, demokrasi görünümünde bir devlet düşmanlığı ya da rejim karşıtlığı gibi siyasal durumlar öne çıkabilir. Özgürlükler her zaman için hak ve özgürlükler ortamının korunması doğrultusunda kullanılabilir. Hiçbir zaman hak ve özgürlüklerin devleti yok etmek ya da özgürlükleri ortadan kaldırmak üzere kullanılmalarına devletlerin izin vermemeleri ve bu doğrultuda geliştirilen emperyalist siyasal senaryolara alet olmamaları, ülke güvenliği açısından önem taşımaktadır. Devletleri yönetmek için işbaşına gelen siyasal iktidarların yaptıkları yeni düzenlemelerde devletin ve rejimin geleceğini düşünerek adım atma görevleri vardır. Hiçbir hükümet devleti yok etmek üzere işbaşına gelemez ancak devleti büyütmek, geliştirmek ve ulusal çıkarlar doğrultusunda bürokratik yapılanmayı yenilemek üzere hükümetler yeni yapılanma girişimlerinde bulunabilirler. Bu gibi işlemler sırasında devletin zarar görmesi ya da zayıflaması gibi olumsuz durumlara, var olan siyasal yönetimlerin izin vermemesi gerekir. Demokratik hukuk devletleri ile birlikte ulusal cumhuriyet rejimlerinin de birlikte ele alınması demokrasi ile cumhuriyet kavramları arasında var olabilecek çelişkilerin önlenmesi ya da ortadan kaldırılması veya iki kavramın birbirine karşı kullanılması gibi bazı olumsuz gelişmelerin önünün kesilmesini sağlayacaktır. Bir devlet biçimi olarak cumhuriyet kavramının demokrasi adı altında geliştirilen masum görünümlü senaryolar ile zarar görmesini önlemek gerekmektedir.

Küresel emperyalizmin dünyayı getirmiş olduğu yeni aşamada demokrasi görünümü altında resmen cumhuriyet düşmanlığı yapılmaktadır. Küreselleşme kavramını öne çıkararak emperyalizmin gizlenmeye çalışıldığı bir komplocu yaklaşım çerçevesinde kaos adı altında oluşturulan yeni cehenneme dünya halkları sürüklenirken, hala ileri demokrasi adı altında ulus devlet ve cumhuriyet rejimi düşmanlıkları yapılmaktadır. Uluslararası hukukun ortadan kaldırıldığı ve şirketler hukukunun uluslararası hukukun yerini alması gibi bir çarpık durumlarda şirket patronlarının kurduğu derneklerin çatısı altında alınan kararların, sanki birer anayasa hükümü anlamını taşıyorlarmış gibi, giderek artan dış baskılar ile empoze etme işlemleri, emperyalist bir süreçte geliştirilerek dünya devletlerine karşı her türlü baskılar uygulanmaktadır. Ülkeye demokrasiyi getiren devlet yapılanmalarının gene demokrasi kavramı kullanılarak ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi, siyasal senaryoları büyük beceriklilik göstererek uygulamasını başaran tekelci şirketlerin çıkarları, sermaye kontrolü altındaki siyasal yapılar ve medya aracılığı ile en üst düzeydeki emperyalist istek ve hedefler doğrultusunda öne çıkarılmaktadır. Küresel emperyalizm bütün dünyayı ele geçirmek ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek üzere demokrasi kavramını kullandığı ve ileri demokrasi adı altındaki yıkıcı girişimler ile de, ulus devletler ile cumhuriyet rejimlerini ortadan kaldırmaya çalıştığı artık iyice görülebilmektedir. Yeni dünya düzeni kurmak üzere yola çıkan küresel şirketler, eski dünya düzenini temsil eden ulus devletleri açıkça karşılarına almakta ve bu doğrultuda demokrasi görünümlü zayıflatıcı adımlar atılarak devletler çökertilerek parçalanmaktadırlar. Devletler daha demokrat olma iddiası ile bir yerlere doğru çekilirken aslında yok olma noktasına doğru gizli ve dolaylı adımlar atılmakta ve komplocu senaryolar ile de cumhuriyet rejimleri ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Hedef şehir devletleri olduğu için uluslararası örgütlenmeler aracılığı ile ulus devletler ile birlikte cumhuriyet rejimleri de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Küresel emperyalizm, demokratik hukuk devleti adı altında geliştirilmiş olan demokrasinin en geniş sınırlarını, var olan devletlerin ve ulusal toplumların parçalanması doğrultusunda kullanarak yeni dünya düzenine giden yolu açmak istemektedirler. Devlet sayısını iki yüzden iki bine çıkarmak isteyen tekelci şirketler, insanları alt kimlikçiliğe doğru yönlendirirken bunu demokrasi adına yapmakta ve demokratik şemsiye altında alt kimlikçilik örgütlenmesi üzerinden, ulus devletler parçalanmakta ve var olan kamu düzenleri çökertilerek, şirketlerin önüne düzenleyici engel olarak çıkartılan ulus devletlerden kurtulmaktadırlar. Türk devletine ve ulusal-üniter devlet yapısına karşı çıkan emperyalizm işbirlikçileri, hak ve özgürlükleri alt kimlikçi bir çizgide anlayarak ve tarikatları sivil toplum örgütü gibi göstererek, ülkenin bölünmesine giden yolun önünü açmaktadırlar. Bölücü politikaları benimseyen emperyal merkezler, bu doğrultuda ulus devletleri ele geçirebilmek amacıyla demokrasi görünümünde cumhuriyet rejimlerine karşı çıkan işbirlikçi ve taşeron grupları, alt kimliklere dayalı hak ve kimlikler üzerinden devlet düşmanlığına doğru yönlendirmektedirler. Ceza yasalarında var olan devlet düşmanlığı ile ilgili yasa maddeleri gözlerden kaçırılırken, demokrasi görünümünde alt kimlikleri hortlatan ve ulusal yapıların parçalanmasına giden doğrultuda devlet düşmanlığının adı ileri demokrasiciliğe dönüştürülmektedir. Bu açıdan ulus devletler ile küresel şirketler her yönden karşı karşıya gelmişlerdir. Dünya halklarını karşısına almadan küresel anlamda emperyalizmi bütün dünyaya kabul ettirmek isteyen küresel emperyalizm, karşısında engel olarak gördüğü ulus devletlerden kurtulmak ya da ülkenin birliği ve bütünlüğünü savunan cumhuriyet rejimlerini ortadan kaldırmak üzere, alt kimlikçilik akımlarını toplum ile birlikte devletin içinde de destekleyerek geliştirmeye çaba göstermektedirler. İnsan hakları görünümünde bölücülük, sivil toplumculuk adına da devlet ve cumhuriyet düşmanlığı demokratlık görünümünde yürütülmektedir. Ulus devletleri ortadan kaldırmak ve cumhuriyet rejimlerini geride bırakmak üzere geliştirilen bu yeni emperyalizm, alt kimlikler üzerinden yerelcilik yaparak ulusal toplumların yerel düzeylerde daha küçük devletçiklere parçalanmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. İnsan hakları, özgürlük ve yerelcilik adına gündeme getirilen yeni politikalar demokrasi adına savunulurken dolaylı yollardan ulus devlet ve cumhuriyet karşıtlığı tırmandırılmaktadır. Amaç emperyalist hedeflere ulaşmak olunca, o zaman var olan ulus devletlerin tasfiyesi amacıyla demokratik görünüm altında bölücülük, yıkıcılık ve çağ dışı dinci yapıları savunmak gerçeklere aykırı biçimde haklı gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yoldan insanlığı yeni bir orta çağa götürmek isteyenler demokrasi görünümlü cumhuriyet düşmanlığına devam etmektedirler.

İki yüz ulus devleti ortadan kaldırmak devlet ve toplumları parçalayarak daha küçük eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyen emperyalist merkezler, ulus düşmanlığını ve cumhuriyet karşıtlığını demokrasi perdesi altında gizlemeye çalışırken var olan hukuk ve devlet düzenlerini dağıtmaktan çekinmeyerek, bütün insanlığı ayağa kaldıracak bir doğrultuda her türlü ulus ve cumhuriyet düşmanlığını ileri demokrasi görünümünün arkasına saklamaya çalışmaktadırlar. Dünyanın bu gün gelmiş olduğu yeni aşamada kapitalist sistemin ve emperyalizmin ana hedefleri olarak ulus devletlerin yıkımı ve cumhuriyet rejimlerinin tasfiyesi kesinlik kazandığı için, bütün dünya halkları işbirliği yaparak ve uluslararası alanda bir dünya halkları dayanışması örgütlenmesine giderek, kendilerini koruyan cumhuriyet rejimine ve ulus devletlerine sahip çıkmak zorundadırlar.Gelinen yeni aşamada dünya halkları daha üst düzeyde örgütlenerek kapitalist emperyalistlerin yıkım projelerine karşı çıkmak durumundadırlar . Gökdelenleri dikmek için gecekonduları yıkmaktan çekinmeyen küresel emperyalizm, bölgesel imparatorluklar ya da federasyon projeleri için bugün harekete geçmekte ve her türlü bölücülüğü birlikte gündeme getiren şehir devletleri tıpkı gecekondulara yapıldığı gibi ulus devletleri ve cumhuriyet rejimleri göz göre göre yıkmaktan çekinmemektedir. Bütün dünyayı belirli merkezlerden yönetmeyi düşünen para babaları, işbirlikçi kadroları aracılığı ile ulus devlet yıkıcılığını sürdürürken her ülkede alt kimlikçi cereyanları destekleyerek şehir ve eyalet devletlerinin önünü açmaktadır.

Demokrasi adına cumhuriyetler ortadan kaldırılırken, insan hakları adına uluslar toptan bir yok oluşa mahkum edilirken, insanlığın artık derin uykudan uyanarak böylesine yok edici bir yıkıcılığa karşı çıkması gerekmektedir. Demokrasi ve cumhuriyet gibi iki ayrı kavramın birbirini yok etme doğrultusunda kullanılması gibi bir emperyalist oyuna dur diyebilmek için, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının vatan olgusu ile birlikte ele alınarak birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Beş kıtanın her yöresini adım adım ele geçirerek küresel anlamda bir hegemonya düzeni kurmak isteyenlere karşı, bütün dünya halkları önce kendi ülkelerine sahip çıkarak ve daha sonra da uluslararası yeni bir yapılanmanın çatısı altında bir araya gelerek, ortak bir dayanışma düzeni çerçevesinde mücadele etmelidirler. Küresel saldırılara karşı çıkış ve direnişin de küresel çapta olması gerekmektedir. Demokrasi kavramının arkasına sığınarak cumhuriyet düşmanlığı yapmanın çıkar yol olmadığı ve bu yoldan yeni bir dünya düzeni kurulamayacağı, son yıllarda yaşanan olaylar ve siyasal gelişmeler aracılığı ile kesinlik kazanmıştır. Kendi çıkarları için insanlığı orta çağa sürüklemekten çekinmeyenlere karşı, modern çağların getirdikleri ve kazanımlarını korumak ve savunmak üzere bir evrensel demokrasinin temellerinin atılması noktasına insanlık bugün gelmiş görünmektedir. Demokrasi kavramı ile cumhuriyet düşmanlığı yapılmasını önleyebilmek için araya üçüncü bir kavram olarak vatan sözcüğünün eklenmesi zorunluluk kazanmaktadır. Küresel emperyalistler bütün dünyayı kendi vatanları ilan ederlerken, halkların üzerinde yaşadıkları yurtlarını da ellerinden almaya çalışmaktadırlar. İnsanları yurtsuz bırakacak bu yeni gelişmeye karşı çıkabilmek için de vatan kavramının özünde yer aldığı bir cumhuriyetçi demokratlık çıkışı önem kazanmaktadır.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN