ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ÇOK KUTUPLU DÜNYA


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ÇOK KUTUPLU DÜNYA

(Ulus Gazetesi; 6 Temmuz 2009)

Dünya artık geçen haftadan bu yana çok kutuplu bir yapıya sahip oldu. Türkiye iç gerginlikler ve meseleler ile uğraşırken, sessizce dünyanın yeni kutup merkezi olarak öne çıkan dört büyük ülkesi Rusya’nın Ural dağlarının kıyısında bulunan Yekaterinburg isimli kentte bir araya gelerek bir kaç zirve toplantısını bir arada gerçekleştirdiler. Osmanlı paşası Baltacı Mehmet’e oyun oynayan Rus çariçesi Katerina’nın kenti olan bu yerleşim merkezinde, bu kez dünyanın yeni büyük devletleri eski süper güç ABD’ye karşı bir çok kutupluluk oyunu oynamak üzere bir araya geldiler. Bütün dünya basını, yirmi birinci yüzyılda dünyanın alacağı yeni biçimle ilgili en önemli toplantılardan birisi olan Yekaterinburg zirvesine en başta yer verirken, içeride gerginlik yaratmaya kilitlenen Türk basını ve medyası bu çok önemli olayı görmezden geldiler. Türk halkının geçmişten gelen koşullanmalar ile batı bloğunun çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesine alet olan Türkiye’deki medya ve basın, küresel sermayeye teslim oldukları için, yeryüzünde meydana gelen ve ülkemizi yaşamsal düzeyde etkileyen hiç bir önemli olayı ya da toplantıyı Türk kamuoyuna yansıtmama konusunda kararlılık göstermektedirler. Bu nedenle, Yekaterinburg zirvesi üzerinde Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından biraz durmak gerekmektedir. İstanbul’un yeniden mütareke kenti konumuna geldiği bu aşamada, Kuvayı Milliye’nin başkenti olan Ankara’da dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa dönüşmesi olgusu üzerinde durmak gerekmektedir.

Bugün Türkiye’yi yönetmekte olan kuşaklar, yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamında iki kutuplu dünyada doğmuşlar ve yaşamışlardır. Bu nedenle, normal bir Türk insanı sanki dünya sürekli olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan Amerika ve Rusya ikilisi tarafından yönetiliyormuş gibi bir bakış açısına sahip bulunmaktadır. Stalin’in Türkiye’den toprak istemesi üzerine batı bloğu içine giren Türkiye’de hala bu nedenle patron olarak ABD görülmekte ve Rusya’da geçmişin koşullanmaları nedeniyle düşman olarak kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne neden olan büyük savaşlar nedeniyle, Türk halkında ciddi bir Moskof korkusu bulunmakta ve Amerikan emperyalizmi de bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, Türkiye’yi merkezi coğrafyada ana üssü konumuna getirmektedir. Bu koşullarda Amerika, Avrupa ve İsrail gibi batılı merkezlere yanaşan Türkiye zaman içerisinde fark etmeden bir batı sömürgesi ülke konumuna sürüklenmiş ve batılı merkezler Türkiye’nin bu zaafından yararlanarak, eski emperyalist politikalarını Türkiye üzerinden merkez coğrafyaya ve Avrasya kıtasına yönlendirmişlerdir. Bu nedenle, Atatürk döneminde başlatılmış olan tam bağımsız dış politika sürdürülememiş, batı ülkelerinde yetiştirilen mandacı zihniyetteki politikacılarla Türkiye batının bir uydusu olarak yönetilmeğe başlanmıştır. Sovyet korkusu pompalandıkça, Türkiye ABD ve batının kucağına daha fazla oturtulmuş ve resmen dışarıdan yönetilmeğe başlanmıştır. Bundan sonra Türkiye batı denilince ABD’ye teslim olmuş ve Amerikan emperyalizminin kuklaları siyaset sahnesinde öne çıkarılınca Türkiye soğuk savaş döneminde batı sömürgesi yapılmıştır.

NATO’ya üye olmakla Türkiye iki kutuplu dünyada batı kutbunun ülkesi durumuna gelmiş ve Sovyet bloğuna karşı sürekli olarak ABD öncülüğünde batı bloğunun ülkesi olarak yönetilmiştir. Bu nedenle, siyaset ya da kutup denilince akla Türkiye’de sadece ABD gelmekte, başta Rusya olmak üzere diğer kutuplaşma girişimlerine karşı mesafeli davranılmaktadır. Hele, Rusya’nın oluşturacağı dört kutup girişimleri ise Türkiye açısından çok ciddi tehdit olarak algılanmaktadır. Bu koşullarda Türkiye’de sürekli olarak komünistlerin yani oyun bozanların Rusya’ya gitmeleri dile getirilirken, küreselleşme aşamasına gelindiğinde komünizmin çöktüğü ama komünistlerin gidemediği Rusya’ya kapitalistlerin gitmek zorunda kaldıkları görülmüştür. Böylece dünyadaki değişimi Türk toplumu anlayabilmiş, yıllarca düşman görülen Rusya’ya Türk işadamlarının giderek yatırım yapmalarından sonra küreselleşme olgusu daha iyi anlaşılabilmiştir. ABD ve onun güdümündeki batı bloğu Rusya’nın öncülüğündeki Sovyet bloğunu çökerttikten sonra, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi federasyonları paramparça etmiş ve iki federal yapının dağılmasından sonra ortaya yirmi iki yeni bağımsız devlet çıkmıştır. Türkiye bu dağılan devletlerin arasında kalınca önce ciddi bir şaşkınlık geçirmiş sonra da, ABD’nin gücü doğrultusunda bu kez tek kutuplu dünyaya doğru yönlendirilmeğe başlanmıştır. İki kutuplu dünya düzeninde Türkiye batı bloğu içerisinde yer almasına rağmen zaman zaman diğer kutbun varlığından yararlanarak siyaset sahnesinde kendi çıkarları açısından dengeler oluşturmağa çalışmış ve böylece kurtuluş savaşından gelen bağımsız siyasal yapısını korumağa çaba göstermiştir. Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı Sovyet bloğu ile denge oluşturma siyaseti, zaman zaman Türk politikasında gündeme gelmiş ve böylece Türkiye yirmi birinci yüzyıla bir bağımsız devlet olarak girebilme şansını elde edebilmiştir. Bu nedenle, dünyanın merkezinde bir orta boy devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin iki kutuplu dünya yapılanmasının denge siyasetlerinden bağımsızlığını koruyabilmek açısından yararlandığı söylenebilir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya gücünü yitirince, Türkiye iki kutup arasında denge politikasını uygulama şansını yitirmiş ve küresel sermayenin öncülüğünde batı emperyalizmi Türk ülkesini tam bir batı sömürgesi düzeyine düşürme şansını elde etmişlerdir. ABD’nin kendisini dünyanın tek hegemon gücü olarak ilân ettiği bu aşamada, Türkiye’de diğer dünya ülkeleri gibi Amerikan emperyalizminin saldırganlığına uğramış ve tek kutuplu dünyanın çıkmazları içerisinde bocalamağa başlamıştır. Kendisini dengeleyecek başka bir gücün kalmadığı bir aşamada ABD, giderek saldırganlaşmış, kendi sözünü dinlemeyen ülkeleri haydut ilân edecek kadar kendisi gerçek anlamda haydutlaşmıştır. Her türlü saldırganlığı küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bütün dünya ülkelerine yönlendiren ABD, uzun süre küresel bir imparatorluk kurabilmek amacıyla ciddi baskı, tehdit ve saldırı örnekleri sergilemiş ama bu girişimlerinin tamamında başarısız kalmıştır. Milattan tam yirmi yüzyıl sonra insanlık zorba bir devletin baskısı altına girmemiştir. Yirmi yıl süre ile bütün dünyanın başına bir ağ olarak geçirilmek istenen küresel politikalar zaman içerisinde iflas etmiş ve nelerin olamayacağı artık görülmeğe başlanmıştır. Yirmibirinci yüzyılda yedi milyar insanın iki yüz den fazla devletin çatısı altında yaşadığı bir aşamada artık ortaçağdaki gibi bir küresel imparatorluğun kurulamıyacağı kesin olarak anlaşılmıştır. Bu nedenle iki kutuplu düzenin yıkılmasından sonra kurulmak istenen tek kutuplu dünya projeleri de yürümemiş ve giderek tamamen tersi bir durum ortaya çıkmağa başlamıştır.

Yirmi yıllık bir baskı ve saldırı döneminden sonra, ABD küresel bir düzeni Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’inin çıkarları doğrultusunda kuramayınca, bütün dünyada haklı olarak tepkiler gündeme gelmiş ve dünya devletleri ile halkları bu saldırganlığa karşı kendilerini korumağa başlamışlardır. Önce, Ekonomik Forum ve Bilderberg toplantılarına karşı dünya halkları ayağa kalkmışlar ve böylece dünya kamuoyunun ilgisi yeni emperyalizm üzerine odaklanmıştır. Küresel sermayenin güdümündeki Dünya Ticaret Örgütü de Birleşmiş Milletlerin yerine ikame edilmeğe kalkışılınca bu duruma karşı çıkan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi dev ülkeler zaman içerisinde bir anti emperyalist blok oluşturmağa başlamışlardır. Bu dev ülkelerin isimlerinin baş harflerinden oluşan BRİC kelimesi ,yeni bir ittifakın simgesi olarak dünya kamuoyunda öne çıkmış ve ABD saldırganlığı ile bütün dünyaya baskı uygulayan küresel sermayeye karşı bozulan ekonomik ve siyasal dengelerin yeniden kurulabilmesi için tüm girişimlerin çerçevesini oluşturmuştur. Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında doğan BRİC bloğu artık dünyanın tek kutuplu olmadığının ve gelecekte de olamayacağının en açık göstergesi olarak günümüzde geçerlilik kazanmış ve ilk zirvesini geçen hafta içinde Rusya’nın Yekaterinburg isimli Ural kentinde yapmıştır .

Yekaterinburg kentinde iki zirve bir arada yapılmıştır. Bir yanda Brezilya’nın da katılmasıyla BRİC ittifakının ilk resmi toplantısı tamamlanırken, diğer yanda da İran’ın katıldığı Şangay Örgütü zirvesi aynı günlerde birbiri ardı sıra Urallar’da yapılmıştır. Böylece tam bir batı karşıtı çizgide zirveler birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir. Bu toplantılarda ABD ve onun kontrolündeki batı emperyalizminin daha fazla dünya ülkelerini rahatsız etmemesi için çeşitli önlemler görüşülmüş ve tartışılarak karara bağlanmıştır. Porta Allegre örgütlenmesiyle alternatif küreselleşmenin hem öncüsü hem de merkezi konumundaki Brezilya’nın da dünyanın öbür ucundan kalkarak Urallara gelmesiyle tam bir batı karşıtı yapılanma dünya kamuoyuna sergilenmiştir. Alternatif küreselleşme arayışları artık çok kutuplu dünya girişimlerine yerini bırakmış ve ABD ya da batı saldırganlığını dizginleyecek ya da dengeleyecek yeni bir çok kutuplu dünya arayışı açıkca öne çıkarılmıştır. İflas eden kapitalist sistemin bu durumu dikkate alınarak Dünya Ticaret Örgütünün ortadan kaldırılması ve yerine daha dengeli bir katılımcı yapı ile yeni bir örgütlenmeye gidilmesi önerilmiştir. Ayrıca, ABD emperyalizminin Irak savaşı ile beraber küresel bir ekonomik krize girmesi nedeniyle dolara bağımlılıktan kurtulmak üzere, yeni bir küresel para sistemi önerilmiştir. Kendi parasının avantajlarını dünyayı sömürmek üzere kullanan ABD’ye, artık izin verilmemesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir. İlke kararı olarak doların dünya parası olmaktan çıkarılması yerine yeni bir para sisteminin kurulması ile beraber, uluslararası alanda farklı örgütlenmelere gidilmesi konuları karara bağlanmıştır. İsrail’in güvenliği için Irak’a saldıran ABD’nin gene aynı çizgide İran’a saldırıya hazırlanması dikkate alınarak, bu duruma açıkça karşı çıkılması için her iki zirvede ayrı ayrı kararlar alınmıştır. Böylece; Ural dağları yirmi birinci yüzyılda yeni dünya düzeninin batıdan değil ama doğudan çıktığı bir yapılanmanın ev sahipliğini yapmıştır. BRİC zirvesinde; batı emperyalizminin dünya ülkelerini sömürmesinin önlenmesi ve daha dengeli bir ekonomik düzenin çok kutuplu bir yapıda kurulabilmesi için gerekli kararlar alınmış Porta Allegre sürecine uygun bir yeni alternatif düzen ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin artık çok kutuplu dünyanın yeni kutup merkezleri olarak öne çıkmışlar ve güçlerini birleştirerek, Atlantik hegemonyasının saldırganlığına karşı yepyeni bir denge oluşturmuşlardır.

Yekaterinburg toplantısının ikinci zirvesi İran’ın da katılmasıyla Şangay Örgütü çerçevesinde yapılmıştır. Yirmibirinci yüzyılda New York merkezli batı kapitalist sistemline karşı doğu merkezli yeni bir ekonomik yapılanmanın merkezi olarak öne çıkan Şangay Örgütü gelinen bu aşamada, ABD’nin Afganistan ve Pakistan hattında savaşları Asya kıtasına yayma girişimlerine karşı bir askeri güvenlik paktına dönüşme eğilimi göstermiştir. Bundan önceki Bişkek zirvesinde Kırgızıstan steplerinde bir askeri manevra yapan Şangay Örgütü Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurularak, tüm Orta Asya ülkelerini içine almış ve son olarak da İran’ı üyeliğe davet etmiştir. İsrail ve ABD saldırganlığının yeni hedefi konumuna gelen İran ‘da, kendi güvenliği için Şangay zirvesine aday ülke olarak katılmıştır. Daha yeni seçimlerin kesin sonucunu almadan İran cumhurbaşkanı da ayağının tozu ile Urallara giderek Yekaterinburg zirvesinde konuşma yapmıştır. Böylece İran batı saldırganlığına karşı doğunun dünyanın diğer bölgelerinin desteğine sahip olduğunu kamuoyuna açıkça sergilemiştir. ABD’nin Irak sonrasında İran, Pakistan hattında yeni savaşlar araması, Türkiye’yi bu hat üzerinde savaşlara sürüklemek istemesi aşamasında, Türkiye’nin sınırlarına çok yakın bir yerde yapılan bu alternatif zirvelerin etkisi fazlasıyla büyük olmuştur. Brezilya’nın katılmış olduğu BRİC zirvesiyle beraber İran’ın da kakıdığı bir Şangay zirvesi birbirini tamamlamış ve bu zirvelere katılan dört yeni bölgesel kutup merkezi devlet artık ABD hegemonyasını ya da batı emperyalizmini tanımayacaklarını ve işbirliği yaparak dünyaya daha adil ve dengeli bir düzene kavuşturacaklarını açıkça ilan etmişlerdir. NATO isimli savunma örgütünü küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir saldırı kuruluşuna dönüştüren ABD emperyalizmine karşı bir dur diyecek denge sağlamak üzere gündeme gelen Şangay Örgütü İran ile beraber benzeri saldırılara maruz kalan Türkiye’yi de üyeliğe davet etmektedir. Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan Şangay yapılanması Hindistan’ı, İran’ı ve Orta Asya ülkelerini bütünüyle içine alarak bir Asya kıtası örgütüne dönüşmekte ve batı emperyalizminin Asya ülkelerini sömürmesini önleyecek bir denge arayışı içerisine girmektedir. ABD’nin NATO üzerinden Avrupa ülkelerini de peşinden sürüklemesi girişimlerinin başarısız kaldığı bir aşamada, Asya ülkelerinin Şangay Örgütü çatısı altında bir araya gelmeleri üzerinde ciddi olarak düşünmek gerekmektedir. Avrupa ile Amerika’nın yolları ayrılırken, Asya’nın dev ülkelerinin yolları ABD saldırganlığına karşı biraraya gelmektedir. NATO’da yol ayırımı kesinleşirken, Şangay’da yollar birleşmekte ve ortak bir yol olarak kendini savunma ile beraber dengeli ve adil bir yeni düzen arayışı önCe çıkmaktadır.

Dünya tıpkı iki kutuplu düzenin çöktüğü gibi artık ABD hegemonyasına dayanan tek kutuplu bir yapıdan da çıkmaktadır. Bu gerçekliğin tüm yönleri ile görülerek kabul edilmesi, dünyanın merkezi alanında orta boy bir ülke olarak varlığını sürdürmeğe çaba gösteren Türkiye‘nin daha gerçekçi bir dış politikaya yönelmesini sağlayacaktır. Dünya artık tek kutuplu değil ama altı büyük devletten meydana gelen çok kutuplu bir yapıya sahiptir. ABD ile beraber Avrupa Birliği, Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan çok kutuplu dünyanın değişik kıtaları üzerinde öne çıkan yeni kutup merkezleridir. Ayrıca, Arjantin, Meksika, Türkiye, Mısır, İran, Endonezya, Güney Afrika, Kanada ve Avustralya gibi on ayrı büyük ülke de ikinci derecede dünya ekonomisini ve siyasetini etkilemeğe başlamıştır. ABD bu gerçeği görünce hemen G-20 ülkeleri platformu oluşturarak çok kutuplu dünya düzenini önlemek istemiş ama çok geç kalmıştır, Yirmi yılı aşkın bir süredir tam bir haydut politikası ile dünya ülkelerine saldıran ABD’ye karşı artık dünya ülkeleri çaresiz değildir. BRİC ittifakı ve Şangay Örgütü, Porta Allegre sürecinin tamamlayıcıları olarak yirmibirinci yüzyılın yeni dünya düzenini daha adil ve dengeli bir doğrultuda kurabilmek üzere ABD ve onun batılı müttefiklerine karşı ortak bir işbirliğini her geçen gün geliştirmektedirler. Bütün dünya ülkeleri ile beraber Türkiye’de bu gerçek durumu yerinde izleyerek kendi konumunu buna göre belirlemek durumundadır. Çok kutuplu dünyada hiç kimse ya da hiç bir güç Türkiye gibi büyük bir ülkeyi eskisi gibi ABD emperyalizminin bölge karakolu, jandarması ya da üssü konumuna sürükleyemez. Diğer dünya ülkeleri gibi Türkiye’de yeni dönemde ulusal çıkarlarını tam bağımsız bir biçimde belirleyerek, sürekli barış ve güvenlik için çok kutuplu yeni dünya düzeninin dengelerine oynamasını bilecektir.

Çariçe Katirina, Osmanlı hegemonyasının önünü kesmişti, şimdi de Yekaterinburg zirvesi, ABD hegemonyasının önünü keserek, çok kutuplu dünyanın önünü açmakta ve insanlığa daha güvenilir bir ortamda barış ve güvenlik müjdelemektedir. Yekaterinburg zirvesinden sonra artık tek kutuplu değil ama çok kutuplu bir dünya vardır. Türkiye’yi yönetenlerin de ilk olarak dikkate almaları gereken reel politik faktör bu durumdur. ABD hegemonyası ile Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek eskisi gibi kolay olmayacaktır. Dünyanın merkezi ile artık tek kutup değil ama çok kutup ilgilenmektedir. Yeni dönemin dengeleri yeni politik yaklaşımlar ve açılımlar gerektirmektedir. Umarız, Türk dışişleri yıllardır içine düşmüş olduğu batı rüyalarından kurtularak şöyle bir etrafına bakmayı becerebilir. Aksi Türkiye için çok tehlikeli yeni durumların ortaya çıkmasına neden olabilir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA

A.D.D Kurucu Genel Sekreteri

1- GİRİŞ :

2019 yılı , hem Milli Mücadelenin yüzüncü yıldönümü hem de bu doğrultuda Milli Mücadelenin devamı olarak 20. Yüzyılın sonlarında kurulmuş olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de, 30. Yılını tamamladığı bir aşamadır . I989 yılında resmi işlemleri tamamlanarak çalışmalarına başlayan ADD ,kurucu kadronun Atatürk’ten günümüze gelen siyasal birikimini toplumsal alana taşıyarak 21. Yüzyılın Atatürkçülüğüne yönelmiştir . Yirminci yüzyıl geride bırakılırken , yeni bir yüzyılın getirdiği geleceğe yönelik çalışmalar,ADD genel merkezince başlatılmış ve Edirne’den Ardahan’a , Sinop’tan Hatay’a kadar yurdu bir çiçek demeti gibi sarmış olan yüzlerce il ve ilçe şubeleri aracılığı ile , ülkenin her köşesine kurucu önderimiz Atatürk’ün uygarlık ışığı taşınmıştır .Her türlü saldırıya rağmen bugün hala ,Türkiye Cumhuriyeti tabelaları yön göstermeğe devam ediyorsa , burada Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çeyrek yüzyılı geride bırakan yoğun çalışmalarının payı bulunmaktadır .

Atatürk’ün cumhuriyet devletinin çatısı altında bir Atatürkçü derneğe ihtiyaç bulunmadığı ve bu nedenle ADD isimli bir örgütün kurulmaması gerektiğini savunanlar , derneğin kuruluşuna baştan karşı çıkmışlar ama daha sonraki yıllarda yaşanan olumsuz gelişmeler , yeni bir yüzyıla girerken Atatürk’ten gelen siyasal uygarlık birikiminin örgütlenerek geleceğe dönük kurumlaştırılması girişiminin ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyunca , daha sonraki aşamada dernek kuruluşuna karşı çıkan kesimlerde ADD üyesi olmuşlardır . Dünya çağ değiştirirken , Türkiye’de bu duruma paralel bir değişim sürecine ister istemez girmek zorunda kalmıştır . Atatürk adına herkes konuşurken ve her ağızdan birbirinden çok farklı sesler çıkarken ,bütün emperyal merkezler ve bunlara bağlı olarak hareket eden çevreler , Atatürkçülük adına her türlü spekülasyona yönelerek kafa karışıklığına ve siyasal kaos oluşumuna yol açmışlardır . Bu durumda Atatürk Türkiye’sinin ciddi bir gelişme çizgisine oturabilmesi için , Türkiye Cumhuriyetini ortaya koyan siyasal birikimin , devletin ötesine gidilerek toplum içinde de örgütlenmesi ve bir düşünce derneği yapılanması çerçevesinde geleceğe dönük olarak kurumlaştırılması gerekiyordu . Ancak böylesine ciddi bir oluşum , Türkiye’de Atatürk üzerinden geliştirilmek istenen kaosu önleyerek , cumhuriyet rejiminin kurucu irade doğrultusunda kurumlaşmasını sağlayabilirdi . ADD işte bunu yaparak boşluğu doldurdu .

Atatürk ve Atatürkçülük adına daha önce kurulan çeşitli dernekler olmuş ama bunlar ciddi çalışma düzenleri oluşturamadıkları ve amatörlükten çıkamadıkları için zaman içinde kaybolup gitmişlerdir . Her Türk vatandaşında var olan Atatürk sevgisi Atatürkçülük adına bir şeyler yapma girişimlerini zaman zaman ortaya çıkarmış ama duygusal Atatürkçülük’ten ileri gidemeyen bu tür çabalar amatör çalışmalar olarak geride kalmıştır . Duygusal Atatürkçülük yapan çeşitli dernekler gibi , Atatürk ve cumhuriyet karşıtlığı ile yola çıkan bazı örgütlenmelerde ciddi yapılanmalara yönelemedikleri için zaman süreci içerisinde toplumsal alandan geri çekilmek zorunda kalmışlardır . Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına yaklaşırken , Atatürkçülük alanındaki duygusal girişimler ile birlikte amatör yapılanmalar da geride kalmakta ve Atatürkçü Düşünce Derneği bu alandaki geçmişin bütün birikimini en üst düzeyde bir örgütlenme olarak bugüne ve geleceğe taşımaktadır .Kuruluşundan bu yana çeyrek yüzyılı aşan bir süreyi geride bırakan ADD , otuz yıllık zaman dilimi içerisinde önemli olaylar ve sorunlarla karşı karşıya kalmış ama bütün bu zorlukları cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ten aldığı güç ile aşarak bugünlere gelme başarısını göstermiştir .

Her isteyenin Atatürk ve Atatürkçülük adına örgütlenme yapamadığı , Atatürk adını taşıyan kuruluşların hükümet kararnamesine bağlı olduğu bir hukuk düzeni içerisinde ADD’nin adı resmen onanmış ve daha sonraki aşamada da Atatürkçü Düşünce Derneği kamu yararına çalışan dernekler arasına alınarak , devlet örgütlenmesinin topluma yönelen bir kolu olmuştur . Kamu yararına olma statüsünün sağlamış olduğu hareket alanı içerisinde , ADD her zaman için topluma ve ülkeye yararlı girişimlerde bulunmuş ,elinden geldiğince Atatürk ve ulusal kurtuluş mücadelemiz ile ilgili olan her tür çalışmayı yapmak için çaba göstermiştir . ADD tarihi ile ilgili olarak geriye dönük bir araştırma yapılırsa , ADD’nin Türk toplumuna ve cumhuriyet rejimine sağlamış olduğu katkılar ile ilgili bir çok kayıt görülecektir . Bu alanda hazırlanmış olan “ADD’NİN KİTABI “ ismini taşıyan kaynak kitap açık bir belge olarak Türk kamuoyunun bilgisine sunulmuştur . Ayrıca çeşitli yıldönümlerinde ADD genel merkezi tarafından yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürler de ADD’nin birikimini geleceğe dönük bir biçimde yazılı ve kalıcı yapılanmaya dönüştürmüştür .

Atatürk kendi kurduğu devleti ve cumhuriyet rejimini Türk gençliğine emanet ederken hiç bir iç ya da dış güce güvenmemiş , mirasını bile Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bırakarak kendi kurmuş olduğu rejimin geleceğe dönük kurumlaşması için çaba göstermiştir . Rejimi Türk gençliğine emanet ederken yurdun her türlü saldırı ve de emperyal girişimler ile karşı karşıya kalabileceğini ,bu nedenle gençliğin uyanık bekçiliğine ihtiyaç olduğunu dile getirirken , Atatürk kendi adına yola çıkacaklara da geleceğe yönelik kurumlaşma yolunu göstermiştir . Atatürk’ün mirasına sahip olacak Türk Tarih ve Türk Dil kurumları bilimsel olarak görevlerini yaparlarken , Atatürk’ün yolundan gidenler de örgütlenerek ve geleceğe dönük kurumsal yapılar ortaya koyarak Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayabileceği bir ortamı yaratacaklardır . ADD gibi güçlü toplumsal örgütlenmeler aracılığı ile birikim geleceğe doğru taşınabilecektir . Devletlerin ve partilerin içine sürüklendiği siyasal çıkmazlara karşı durabilmek , direnebilmek ve gelecekte de var olabilmek için hem bilimsel hem de sosyal ve kültürel alanda yeni yapılanmalara yönelmek gerekliliği , ADD gibi bir merkezi kitle örgütün ortaya çıkmasına neden olmuştur .

2 – NEDEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

Otuzuncu yıldönümünü kutlarken Atatürkçü Düşünce Derneği adı altında bir derneğin neden kurulduğunu iyi bilmek gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana geçen siyasal dönemler tek tek gözden geçirildiğinde , devletin kurucusu ile onun ortaya koymuş olduğu rejimin temel ilkelerine karşı belirli çevreler de kasıtlı geliştirilen karşıtlık , her zaman için Türkiye Cumhuriyetini tehdit etmiştir .İmparatorluk devleti emperyalist saldırılar ve işgaller aracılığı ile yıkılırken ,bunun yerine uluslararası uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olmayı hedefleyen bir cumhuriyet oluşumu Atatürk’ün öncülüğünde tarih sahnesine çıkarılıyordu . Böylesine olumlu bir siyasal oluşum toplumun içinden çıkarken aynı zamanda devletleşiyordu . Devletin kurulması ve cumhuriyetin ilanından sonra da kurulmuş olan siyasal yapılanmanın topluma yönelmesi ve halk kitleleri ile bütünleşmesi için de halka giden yolda yeni örgütlenmelere gidiliyordu . Ulusal Kongreler aracılığı ile bir araya gelerek bir ulus devlet kurmak için yola çıkan Türk ulusu , bir yandan devletleşirken diğer yandan da çeşitli dernekler üzerinden sosyal örgütlenmelere giderek ülkenin her köşesinden uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi doğrultusunda örgütlenmeye gidiyordu . Osmanlı döneminin son yıllarında kurulmuş olan dernekler yeterince etkili olamayınca , Türk halkı Kuvayı Milliye örgütleri aracılığı ile bir araya gelerek yeni devletleşmeye giden yola yöneliyordu .

Kongreler sonrasında yeni başkent Ankara’da devlet kurulurken kamusal alanda öncelik devlet oluşumuna veriliyordu . Daha sonraki aşamada ise , devlet merkezi güç olarak Misak-ı Milli sınırları içinde yeni kamu düzenini kurarken , halka yönelik yapılanmalara da öncelik tanıyordu . Devletin ilk kuruluş yıllarında bu doğrultuda önce Millet Mektepleri kuruluyordu . Bu eğitim kuruluşları aracılığı ile vatandaşa hem Türkçe öğretiliyor hem de uluslaşma sürecinde gerekli olacak bilgi birikimi çeşitli programlar ile halk kitlelerine anlatılmaya çalışılıyordu . İmparatorluğun çökertilmesi sonrasında Türk ulusu kendi devletini kurarken , uluslaşma sürecinin de başlatılması gerekiyordu . Böylesine bir düşünce ile Millet Mektepleri oluşturularak vatandaşa ulus devlet çatısı altında gerekli olacak her türlü bilgi yaygın eğitim programları aracılığı ile aktarılmaya çalışılıyordu . İmparatorluğun çöküşünden sonra ortada kalan Osmanlı Ahalisinin Türk milletine dönüştürülmesi aşamasında Millet Mektepleri önde gelen bir misyonu yerine getirerek , çağdaş Türk devletinin ulusal yapılanmasını tamamlıyorlardı . Harf ve yazı devriminin getirmiş olduğu yeni yapılanmalara uygun bir doğrultuda Türk ulusunun dünya sahnesine çıkması çabalarında ,Millet Mektepleri örgütlenmesi uluslaşmanın ilk aşamasını tamamlayarak görevini yerine getiriyordu .

Cumhuriyet rejimi halka giderek kitleler ile kaynaşma doğrultusunda ikinci toplumsal örgütlenme deneyimini Halk Evleri ile yerine getiriyordu . Osmanlı Ahalisinin Türk ulusuna dönüştürülmesi misyonu tamamlanınca , cumhuriyet rejimi ile halk kitlelerinin yakınlaşarak bütünleşmesi gerekliliği ortaya çıkıyor ve bu doğrultuda , devleti kuran parti Halk Evleri aracılığı ile vatandaşa kucak açarak toplumsal bütünleşmede bir adım daha ileri gidiyordu . Halk Evleri Rusya ve Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi halk eğitimine ve sosyal kültüre ağırlık veren bir çalışma düzeni içerisinde çalışmalarını sürdürüyor ve Türk halkının ortaçağ karanlığından çıkarak çağdaş dünyanın aydınlık ortamına açılışını sağlayan yaygın bir eğitim kuruluşu olarak görevini yapıyordu . Halk Evleri bir anlamda Atatürk’ün kültür kurumu olarak da cumhuriyet rejiminin kendisine verdiği eğitim ve kültür programlarını yürüterek Türk halkının bilinçlenme düzeyini yükseltirken , diğer yönden de eski dönemden gelen toplum kesimlerinin halkçılık anlayışı çerçevesinde ulus devlet potası içerisinde kaynaştırarak milletin bütünlüğünü sağlamaya çalışıyordu . Türk halkının kurucu önder Atatürk’ün yolundan gitmesi , kısa zamanda yapılmış olan devrimlerin geniş yığınlara yansıtılabilmesi ve bu doğrultuda bir halkçı bütünleşmenin sağlanması amacıyla kurulmuş olan Halkevleri, yirminci yüzyılın ortalarında kapatılana kadar kendisinden beklenen misyonu fazlasıyla yerine getiriyordu . Devletin örgün eğitim ile bir yeni kamu düzeni oluşturmasına kadar, Halk Evleri Türk toplumunun çağdaş cumhuriyetçi bir aydınlık ortamda bilinçlenmesi için önemli görevleri yerine getiriyordu .

Millet Mektepleri ile başlayan ve Halk Evleri ile devam eden çağdaş bir Türk ulusu oluşturma süreci , Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin güçlenerek milli sınırlar içerisinde gerekli olan etkinliği sağlamasıyla birlikte önemli bir yol katediyordu . Yeni kurulmuş olan ulus devlet aynı zamanda bu yoldan kendi ulusunu da elde etmiş oluyordu . Devletleşme ile birlikte uluslaşma sürecinin de sürdürülmesi , siyasal rejim ile halk kitleleri arasında yakınlaşma ve bütünleşme doğrultusunda yeni bir yapılanmayı ortaya çıkarıyordu . Böylece , cumhuriyetin ilk yıllarında dış müdahaleler ile ortaya çıkartılan isyan girişimlerinin sonuçsuz kalması sağlanıyordu . Halk kitleleri ile cumhuriyet devletinin Halk Evleri üzerinden geliştirilen halkçılık anlayışı ile kaynaşması , yeni cumhuriyetin her türlü engel ,zorluk ve kışkırtmalara rağmen yoluna devam etmesine uygun ortam sağlıyordu .Ulus devlet halkçılık uygulamaları ile toplumsal tabana oturtuluyordu .

İkinci Dünya savaşının başlaması üzerine cumhuriyet yönetimi zor durumlara düşüyor ve savaş koşulları nedeniyle durma noktasına gelmiş olan ekonomi ve ticaret alanında ortaya çıkan durgunluk, yoksul halk kitlelerini mağdur duruma düşürüyordu . İşte içe kapanıklığın getirdiği bu durgunluk ortamını aşmak isteyen cumhuriyet yönetimi ,bu sefer de köyü ve köylü kesimlerini hedef alarak onları harekete geçirmek üzere Köy Enstitülerini kuruyordu. Ülkenin her bölgesinde geniş tarım arazileri üzerine kurulmuş olan Köy Enstitüleri kısa zamanda köy çocuklarının aydınlanma yuvaları konumuna geliyordu . Orta Avrupa ülkelerindeki yaygın eğitim ve kültür kuruluşlarından yararlanılarak açılmış olan Köy Enstitülerinde ,hem köylü gençler yetiştiriliyor hem de eğitim içinde iş ya da iş içinde eğitim uygulamaları aracılığı ile kırsal alanda eğitim ve ekonomi hareketlenmesi sağlanıyordu . İkinci dünya savaşının dışarıya kapatmış olduğu Türk ülkesi , Köy Enstitüleri atılımı ile hareketlilik kazanarak durgunluktan kurtuluyordu .Köy Enstitüleri bulundukları bölgelere sosyal ve kültürel çalışmalar ile hareket ve canlılık getirirken aynı zamanda geleceğin aydınlarını ,sanatçılarını ve bilim adamlarını da yetiştiriyordu .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türk eğitim,kültür ve bilim dünyasında yeni kadrolaşmalar ve bunlar üzerinden geleceğe dönük yeni atılımlar , gene Köy Enstitüleri aracılığı ile başarılıyordu .

Köy Enstitüleri atılımı Halk Evleri projesi ile halk kitlelerine açılım adımını tamamlıyordu . Köy den gelip Enstitü çatısı altında yetişen genç cumhuriyet kuşakları , sahip oldukları aydınlanma bilinci ile kısa zamanda cumhuriyetin kültür ve eğitim kadroları arasında yerlerini alıyor ve Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş dünyadaki onurlu yerini alabilmesi doğrultusunda yaşam mücadelesine giriyorlardı . Özellikle Cumhuriyetin ikinci elli yılında Türk kültürünü ve sanatını, büyük oranda Köy Enstitüsünden yetişenler temsil ediyorlardı . Üniversitelerin Anadolu’ya yayılmasında ve bilimin ışığının ülkenin her yöresine taşınması sürecinde , gene Köy Enstitüsü çıkışlı kadrolar ülke ve devletin gereksinmesi olan eğitim programlarında yer alarak , kısa zamanda Türk gençliğinin yetiştirilmesinde kilit konumda görevler yapıyorlardı . Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’yi yirmi birinci yüzyıla taşıyan kadrolar gene Köy Enstitüsü mezunları içinden çıkıyordu . Cumhuriyet yönetimi böylece Millet Mektepleri ,Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi Türkiye’ye özgü ulusal eğitim ve kültür kadroları yetiştirerek, Atatürk mirasının geleceğe taşınması hedefini gerçekleştiriyordu . Her üç kurumdan yetişen nesiller , yıllar boyunca Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak görev yaptıkları her yerde toplumsal uyanışın uyanık bekçiliğini yaparak aydınlanmanın ışığını yaymışlardır .

Yirminci yüzyılın son on yılında 52 bilim ve hukuk adamının bir araya gelerek kurmuş oldukları Atatürkçü Düşünce Derneği , cumhuriyet tarihi içinde oluşmuş olan aydınlanma ve bilim ışığının örgütlenerek bugüne yansıyan yapılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi içinde oluşturulan eğitim programları ve kültür atılımları , Türkiye Cumhuriyetine çağdaş uygarlığın ışığını taşıyan yeni kuşaklar kazandırmıştır .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında batı emperyalizminin baskıları sonucunda işbaşına gelen ara dönem yönetimleri ülkede bir baskı ve siyasi hegemonya rejimleri uygulamaya başladıkları zaman , karşılarında cumhuriyet rejiminin aydınlığında yetişen Atatürkçü genç kuşakları görmüşlerdir . Cumhuriyetin ilk yarısında doğmuş olan bu kuşaklar ikinci yarıda ülkeye sahip çıkmaya başlamışlar ve bu doğrultuda gerekli olan adımları atarak ciddi örgütlenmeler içine girmişlerdir . İşte , Atatürkçü Düşünce Derneği yirminci yüzyılın son on yılında kurulurken , yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde de etkin olmuş ve devrimlerin uyanık bekçiliği görevini üstlenerek ve her türlü emperyal saldırı ya da baskılara karşı çıkarak , Atatürk devrimleri ile cumhuriyet ilkelerinin hem savunucusu hem de koruyucusu olmuştur . 52 bilim ve hukuk adamı bu doğrultuda ADD’yi kurarlarken , çağdaş bilim ve uygarlık yolunda emin adımlar ile ilerleyen Türk devletine toplumsal ve kültürel alanda yardımcı olmayı ve bu doğrultuda her türlü katkıda bulunmayı birer ulusal görev bilmişlerdir . ADD’nin 30 yılı bu yolda geçmiş ve bugüne gelinmiştir .

Neden Atatürkçü Düşünce Derneği diye bir soru ortaya atılırsa , bu sorunun yanıtı olarak cumhuriyetin kurucusunun izinde giden ve cumhuriyetçi bir çizgide vatanseverlik mücadelesi veren toplum kesimlerini bir ulusal çatı altında bir araya getirmek ,biçiminde açıklama yapılabilir . Ülkenin geleceği için bir araya gelmekte olan yeni cumhuriyet kuşakları,Atatürk ilkeleri doğrultusunda yola çıkarken büyük sıkıntılar çekilerek kurulmuş olan ulus devlete sahip çıkarak ,bu doğrultuda her türlü emperyalist ,işbirlikçi ve gerici girişimlere karşı uyanık bekçilik görevini aksatmadan sürdürmek üzere ciddi bir kararlılık içinde olmuşlardır . Yirminci yüzyıldan gelen cumhuriyetçi siyasal birikim siyasal partilerin dışına itilince , Atatürkçü toplum kesimleri yalnızlığa sürüklenmişler ve bu gidişe karşı dur demek üzere bir araya gelmişlerdir . Atatürkçülük ve Atatürk ilkeleri siyasal partiler tarafından terk edilince , cumhuriyetin yetiştirdiği yeni kuşaklar bu çizgide devreye girerek örgütlenmişler ve devletin kurucu önderinden miras kalan kurucu insiyatife geri dönerek yeniden tam bağımsız ulus devlet ile çağdaş cumhuriyeti savunma mücadelesine , ADD çatısı altında devam edebilmenin yollarını aramışlardır . Bu açılım zamanla tırmanma göstererek ADD yi ülkenin en yoğun çalışmalar yürüten ulusalcı ve cumhuriyetçi kuruluşu haline getirmiştir .

Ortak bir amacı ya da eylemi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelmiş kişilerin oluşturduğu birlik olarak ADD , cumhuriyetin ilelebet payidar kalması hedefine kilitlenmiş vatansever kadroları yurdun her köşesinde çatısı altında toplayarak, şube sayısı beş yüzlere varan bir büyük örgütlenmenin yurt içinde ve dışında merkezi olmuştur .Bilimsel anlamda örgütler her zaman için belirli ihtiyaçlardan doğar ve bunu karşılamak üzere yeni yapılanmalara yönelirler . Atatürk kendi zamanında devlet ile toplum arasında uyum sağlayabilmek için Millet Mektepleri ve Halk Evleri’ne kuruculuk yaptı .Halk Evleri Atatürk’ün kültür kuruluşları idi . ADD de Atatürk sonrası dönemde Atatürk’ün izinden giden ve ilkelerini savunan Atatürkçülerin sivil toplum örgütü olmuştur .Devletin kuruluşunun tamamlanmasından sonra çağdaş demokrasilerde olduğu gibi sivil toplumun da oluşturulması gerekmektedir . Türkiye’de bu doğrultuda var olan binlerce derneğin yanı sıra , Atatürkçü Düşünce Derneği cumhuriyetin temel prensiplerine uygun düşecek bir doğrultuda sivil toplumun oluşturulması için yoğun çaba göstermiş ve bu doğrultuda programlar ile çalışmalar yürütmüştür. Siyasal partiler ,sendikalar ,meslek kuruluşları ,kooperatifler ,vakıflar ,okul aile birlikleri ,yardım sandıkları birer tüzel kişilik sahibi örgütler olarak kendi tüzükleri doğrultusunda çalışarak sivil toplumun oluşturulmasına katkıda bulunurlarken , ADD gibi düşünce dernekleri de kendi ilkeleri doğrultusunda çalışmalarını yürüterek sivil toplumun ve demokrasinin gelişerek yerleşmesi için çalışmalar yaparlar . ADD bu doğrultuda kuruluşunu tamamlayarak çalışmalarını sürdürmüştür .

Vatandaşlar her türlü inanç ve temel ilkeler doğrultusunda dernekler kurabilirken , Türkiye’de de cumhuriyetin yeni kuşakları Atatürkçüler olarak örgütlenme yoluna gitmişler ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusunda gelişebilmesi için örgütlü bir Atatürkçülük mücadelesine yönelmişlerdir . Özellikle ,sosyalist sistemin çözülmesinden sonra iki kutuplu dünyanın ortadan kalktığı görülmüş ve bu doğrultuda giderek çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması üzerine bütün ülkelerde olduğu gibi ,Türkiye’de de düşünce ortamında büyük değişiklikler gündeme gelmiştir . Büyük devletler ve emperyalist ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı bir yerlere doğru yönlendirmeye çaba gösterirken , Türkiye gibi orta boy ya da küçük ülkeler üzerindeki emperyalist baskılar giderek artmış ve bir çok ülkede bu yüzden siyasal karışıklıklar ortaya çıkmıştır . Bu gibi gelişmeler Atatürk’ün cumhuriyet devletini de tehdit eder bir noktaya gelmiştir .İşte böylesine gündeme gelen bir büyük değişim rüzgarına karşı Atatürkçüler de ,ADD çatısı altında harekete geçerek kendilerine miras bırakılan cumhuriyet rejimini korumak doğrultusunda ADD çatısı altında örgütlenmeye öncelik vermişler ve böylece Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşunu toplumsal alanda ortaya çıkarmışlardır .

3 – ADD ÇALIŞMALARI VE ETKİNLİKLERİ

Atatürkçü Düşünce Derneği çalışmaları sırasında bir gerçeklik olarak , hiçbir zaman bir siyasal parti gibi davranmamıştır .Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece Atatürkçüler parti kurma konusunda geride durmuşlardır . Anayasal çerçevede , Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında kabül edilmiş olan Dernekler Kanunu hükümlerine uygun olarak örgütlenen ve bu kanun ile birlikte ilgili mevzuata göre çalışmalarını yürüten ADD , günlük siyasetin dışında kalarak ama Atatürk ilkeleri ile cumhuriyetin temel esaslarına bağlı olan bir yönde çalışmalarını şimdiye kadar başarı ile yürütmüştür . ADD yönetimleri her zaman için günlük siyaset ile , Atatürk cumhuriyeti arasındaki farklı konulara dikkat ederek hareket etmiştir . ADD bir dernek olarak diğer derneklerin yaptığı bütün çalışmaların benzerlerini uygulama alanına getirdiği gibi ,aynı zamanda kendi asil misyonu olan Atatürk ve cumhuriyete sahip çıkılması konusundaki sorumluluğunu da her zaman aksatmadan yerine getirmiştir . Türkiye’de yüzden fazla siyasal parti kurulmasına rağmen meclise girme şansını elde edemeyen diğer partiler ADD gibi yaygın örgütlenme başarısını gösterememişlerdir . ADD bu yönü ile toplumsal örgütlenme konusunda Türkiye’nin en başarılı kuruluşu olmuştur .

ADD’nin Atatürk ve cumhuriyete sahip çıkan yoğun çalışmaları emperyal merkezleri ve onların işbirlikçisi konumundaki toplum kesimlerini rahatsız ettiği zaman, ADD’nin üzerine gitmek ya da bazı konuları istismar ederek ADD’yi zor durumda bırakmak gibi olumsuz durumları yaratmaktan çekinmemişlerdir . ADD üyelerinin her biri üniversite mezunu , meslek sahibi ve aydın kişiler oldukları için ülkedeki gerici ,tutucu ve cahil kesimlerin hedefi olmaktan kurtulamamışlardır . Parti yönetimlerinde oluşan oligarşik yapılar ya da hegemonyacı yönetimler , tek adam olma çabaları ile birleşince, Türk demokrasisi tehlikeye girdiği için ADD çok kritik dönemlerden geçerek bugünlere gelebilme başarısını göstermiştir . Partiler devleti yönetmekten çok ele geçirmeye çalıştıkları ya da emperyal projelere alet olarak rejimi tehdit ettikleri için aynı tutumu sivil toplum kuruluşları üzerinde de sürdürmekten geri kalmamışlardır . Demokratik kitle örgütlerini kendi arka bahçelerine dönüştürmek isteyen siyasal partiler, bu yüzden sivil toplum kuruluşlarını zor durumlara düşürerek kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır. Küçük partiler etkinliklerini artırmak için sivil toplum kuruluşlarının başına kendilerine yakın kişileri getirmeye çalışmışlar ve bu yüzden demokratik rejim ile sivil toplum kuruluşları arasındaki sağlıklı bağlantıları bozmuşlardır . Ülkemizde seçimlerde oy alamayan küçük partilerin büyük demokratik kuruluşların yönetimlerine dışarıdan karışmalarıyla demokrasi fazlasıyla yara almıştır . Türkiye’de de görülen bu tür olumsuz gelişmeler yüzünden ADD de zaman zaman farklı siyasal partilerin baskısı altında kalmış ama her zaman için bağımsız kimliğini korumakta başarılı olarak dış yönlendirmelere alet olmamıştır .

Türkiye Cumhuriyetinin zor duruma düşürüldüğü kritik aşamalarda , Atatürkçü Düşünce Derneği Anıt Kabir’e bir milyon kişi götüren büyük yürüyüşler ya da mitingler düzenleyebilmiştir .Yürüyüşler ile beraber cumhuriyet ve Atatürk için düzenlenen mitingler ile ADD ülkenin batısından başlayarak doğusuna doğru büyük bir açılıma yönelmiş ve bu doğrultuda ülkenin doğu ve batı sınırları arasındaki ulusal bağlantıyı pekiştirmeye çalışmıştır . Her hafta sonu bütün şubelerde yapılan toplantılar , düzenlenen konferans ve açık oturumlar ile ülke gündemini yakından izleyen ADD örgütü, aynı zamanda alternatif medya ortamının bütün ülkede yaratıcısı olmuştur . Siyasal iktidarların medyada tek yanlı kontrol sağlamaları ve büyük sermaye sahibi şirketlerin siyasal iktidarlar ile çıkar ortaklıklarına girişmesi üzerine , Türkiye’de’sağlıklı bir kamu oyunun oluşması mümkün olamamış ve bu durumda ADD yurt düzeyinde etkin olan yüzlerce şubesi ile alternatif medya olarak devreye girmiştir . Devletin kurucusunun kurucu iradesine ters düşen gelişmeler emperyalist ve işbirlikçi güçler tarafından tırmandırıldıkça , ADD çatısı altında bir araya gelen bütün Atatürkçüler sırt sırta vererek dayanışma içinde ülkeyi ve demokrasiyi bataklığa sürükleyen her türlü saldırıya karşı çıkarak direnmişlerdir .Her zaman için bilimsel doğruları dile getiren ADD merkezi ve şubeleri , ülke kamuoyunda hukuka, bilime ve akla aykırılıkları sürekli olarak gündemde tutarak her türlü saldırıya karşı vatan savunması yapmışlardır .

ADD bütün çalışmalarında Atatürkçülüğü , cumhuriyetçiliği , ulusalcılığı ,halkçılığı ,devrimciliği ve de laikliği ön plana çıkarırken bu ilkelere karşı olan emperyalist , işbirlikçi ,tutucu ve gerici toplum kesimlerinin tepkileri ile karşılaşmış ama gene de yılmadan tüzükteki amaç maddesi doğrultusunda milli mücadelesini sürdürerek bugünlere gelmiştir . Siyasal partilerden umudunu kesen aydın halk kitleleri her zaman için ADD’nin yanında yer almışlar, partilerin yapamadığı sosyal hizmetlerin bu dernek tarafından yapılmasını açıkça talep etmişlerdir . Yüzbinlerce sayıya ulaşan üyelik başvuruları ile de derneğin toplumsal tabanının genişleyerek güçlenmesine katkıda bulunan toplum kesimleri kendi içlerinden çıkardıkları yeni yöneticiler ya da kadrolar aracılığı ile ADD’yi boyundan büyük işlere yönlendirmek istemişlerdir . Ne var ki , şimdiye kadar göreve gelmiş olan hiçbir ADD yönetimi otuz yıl boyunca hiçbir biçimde sahip olduğu ana tüzüğün çerçevesini aşmayı denememiştir . Her düşünceye sahip olan vatandaşlar istedikleri partilere üye olarak siyaset yapabilirler ama , ADD çatısı altında günlük siyasal konulara girilmesinin var olan hukuk düzenine ters düştüğünü okumuş ve aydınlanmış Atatürkçüler ,bu gibi sapmalara uzak durarak her zaman için hareket tarzlarındaki hukuk sınırını koruyabilmişlerdir .

ADD yönetimleri otuz yıl boyunca bütün resmi bayramlarda görev almasını bilmişler ve kutlamaların gerektiği gibi yapılabilmesi için gerekli olan her girişimde bulunmuşlardır . Tören Atatürkçülüğünün ötesine giderek , resmi bayramların cumhuriyet rejimi açısından önem ve anlamlarını her yönü ile ele alan ağırlıklı programları Türk kamuoyunun önüne getirirken , ulusal kurtuluş savaşının veri ve kazanımlarının bugüne taşınması konusunda, ADD her kuruluştan daha dikkatli olarak çalışmalarını aksatmadan yerine getirmiştir . Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet tarihi ile ilgili dersler eğitim programlarından çıkarılırken , Atatürk ve cumhuriyet karşıtı çeşitli olumsuz yaklaşımların eğitim sistemin de bilime aykırı olarak eklenmeye çalışılması post-modernizm görünümü altında yeni bir orta çağa yönelme hareketi olarak öne çıkmıştır . Aşırı bir modernlik hayranlığına teslim olmuş işbirlikçi burjuva kesimler batı emperyalizmi önünde selam dururken ,Türkiye’nin de teslim olması için çeşitli baskı yollarına gitmişler ama her türlü dış müdahaleye rağmen Türkiye’deki cumhuriyet rejimini baskı yolu ile çökertememişlerdir .ADD bu gibi konulara çalışma programlarında fazlasıyla yer vererek kamuoyunu her türlü istismara karşı uyanık tutmaya çalışmıştır . Alternatif medya çizgisinde çalışmalar yapan ADD şubeleri ülkede daha sağlıklı bir kamu oyu oluşturulabilmesi doğrultusunda üzerine düşen sorumluluğun gereklerini yaptığı çalışmalar ile her zaman için yerine getirmeye çaba göstermiştir .

Atatürk’ün ulus devletinin çatısı altında bulunduğunu iyi bilen ADD yönetimleri , bütün çalışmalarında milli kültürü geliştirmeye ve bu doğrultuda kültür programları yaparak Türk tarihinin önde gelen bilim adamları ile sanatçılarını genç kuşaklara tanıtmak ve öğretmek için yoğun çaba göstermiştir . Türk tarihinde yer alan kahramanlar kadar eğitim ,bilim ve kültür alanındaki önemli isimlerin bugünlere ve yarınlara taşınması konusunda ADD öncü bir rol oynamaya çaba göstermiştir . Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda hazırlanan ve geliştirilen programlar aracılığı ile ADD hep önde gelen bir kuruluş olmuştur . Türkiye’nin uluslaşma sürecinde yaşadığı birikime sahip çıkarak bugünün koşullarında modern bir ulus devlet düzeninin sürdürülmesinde ,ADD her zaman için önde gelen bir misyona sahip çıkmış ve bunun gereklerini aksatmadan yerine getirmiştir . Düşünce özgürlüğünün sınırsız kullanıldığı bugünün dünyasında zararlı sonuçlar verebilecek ya da kazanılmış hakların kaybedilmesine yol açabilecek çeşitli olumsuz düşüncelerin arkasında yatan gerçeklerin kamuoyuna taşınmasında ve halk kitlelerine bu gerçeklerin anlatılmasında, gene ADD üzerine düşen görevleri yerine getirerek , cumhuriyetin uyanık bekçiliği görevini ödün vermeden bilinçli bir çizgide sürdürmüştür . ADD her durumda ağır başlı tavrını sürdürmüş , hiçbir biçimde sonu macera ile sonuçlanabilecek herhangi bir gereksiz çalışma yapmamıştır . Türkiye’yi emperyalist projeler doğrultusunda bir yerlere sürüklemek isteyen ya da ulus devlet ile çağdaş cumhuriyet rejimlerine zarar verebilecek hiçbir siyasal oluşumun içinde ADD olmamıştır . ADD her zaman için cumhuriyet ile beraber demokrasinin de en gelişmiş çağdaş biçimini savunarak bugünlere gelmiştir .

ADD her zaman için cumhuriyet karşıtı gelişmeler kadar demokrasiyi sınırlayan ve giderek ortadan kaldıran girişimlere karşı da çok dikkatli davranarak bugünlere gelebilmiştir . Küreselleşme sürecinde gündeme gelen radikal dönüşüm isteklerine karşı dikkatli davranan ADD, hiçbir zaman hayal peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni ve gerçek koşullar ışığında siyasal gelişmelere karşı ihtiyatlı bir tutum içinde olmuştur . Kurulduğu yıl sosyalist sistemin çöküşe geçmesi yüzünden zor durumda kalan ADD , hem ara rejimlere hem emperyalist saldırı ve işgallere ve de küreselleşme öyküleri doğrultusunda yapılanlara her zaman için karşı çıkmıştır . Ulusalcı ve cumhuriyetçi bilim adamı ve yazarların katıldığı açık oturumlarda ortaya çıkan bu gibi yeni durumların ,Türkiye’yi fazla etkileyerek sarsmaması için geliştirilen çalışma programları doğrultusunda hareket etmiştir . Ülke gerçekleri ve ulusal çıkarlar doğrultusunda hazırlanan programlarda , kendi alanlarında etkin çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları ile her aşamada ve her konuda dayanışma içinde işbirliği arayan programlara öncelik veren ADD ,böylesine yaklaşımlar çerçevesinde Türk kamuoyunun doğruları bulabilmesi için yoğun çaba içinde olmuştur . Uluslararası gelişmelerin getirdiği olumsuz koşullara karşı , Türkiye’nin ulusal çıkarlarının korunmasına ADD her zaman için öncelik vererek ülke gündemi doğrultusunda ortak programların oluşturulmasında etkili olmuştur .

Atatürkçü Düşünce Derneği , sayıları dört yüzü geçen şubeleri ile bir araya gelerek ve binlerce üyesinin katıldığı ortak programları her şube ile eşit koşullarda düzenlemektedir.Aynı zamanda çeşitli coğrafi bölgelerden meydana gelen Türkiye’nin yurt bütünlüğü çerçevesinde , bölge toplantılarına ağırlık vererek dışa karşı örgütsel bütünlüğünü korumaya da önem vermektedir . İl ve ilçe şubelerinin Türkiye’nin her köşesinde etkinliklerini giderek artırdığı bir süreçte , ADD bir anlamda dışarıdan gelen her türlü emperyal saldırıya karşı Türk toplumunun ulusal refleksini ortaya çıkarmaktadır . Şubeler ve üyelerin katıldığı etkinlikler bazan yabancılara sınırsız toprak satışı girişimlerin de ya da haksız özelleştirme girişimlerine karşı çıkışta olduğu gibi , imza toplama kampanyalarına da dönüşebilmekte ve o aşamada ADD ile diğer demokratik kuruluşlar ,Türk ulusunun bireyleri ile bir araya gelerek gene milli mücadele döneminde olduğu gibi vatan savunması yapabilmektedirler .

4- ATATÜRK‘ÜN DEVLET MODELİ

Cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken bir yüzyıl geride kalmakta ve bu süreçte bir çok devlet ve siyaset adamı iktidara gelerek Türkiye yönetiminde yer alma haklarını kullanabilmektedirler . Bu nedenle Türkiye siyaseti ele alınırken bütün devlet ve siyaset adamları yeniden gündeme getirilebilmektedir .Ne var ki , bunlardan bir tanesi diğerlerinden ayrılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği için giderek artan bir öneme sahip olmaktadır . Bunun nedeni de Mustafa Kemal’in kurucu önder olması ve Atatürk adını alarak hem devleti kurması hem de kurduğu devleti on beş yıllık bir zaman dilimi içinde cumhurbaşkanı olarak yönetmesi , yönetirken de devletin kuruluşu ile ilgili her adımı Milli Mücadele reisi olarak atmasıdır . Bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa ve bu siyasal yapı bugün de devam ediyorsa bunu Türk ulusuna sağlayan öncü ve kurucu önder Atatürk’tür .Atatürk bu özel konumu ile diğer devlet adamlarından ayrılmakta ve kurucu önder olarak da devlet modelinin sahibi olarak ortaya çıkmaktadır . Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet var olduğu ve yaşamını sürdürdüğü sürece çıkış ve dayanak noktası Atatürk olacaktır ve Atatürk varsa Türkiye olacaktır ya da Türkiye varsa Atatürk geçmişten gelen manevi önder olarak Türk ulusuna ve Türk devletine yol göstermeye devam edecektir .

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk ulusunun kurucu babasıdır . ABD’nin kurucu cumhurbaşkanı George Washington’dur . Kurucu öndere saygı olsun diye devletin başkentine de Washington adı verilmiştir . Dünyanın süper gücü konumundaki Amerika Birleşik Devletleri çıkarları için devletler ile oynamakta ve kendi adamlarını dünya devletlerinin başına getirerek her türlü emperyal politikaya ülkeleri alet etmekte ve dünya halklarına yönelik politikalarında bu tür politikacıları kullanmaktadır . Ne var ki , Amerikalılar kendi ülkelerinin çıkarları söz konusu olduğu zaman devletin kurucusuna önem vermekte ve kurucunun ortaya koymuş olduğu devlet modelini geleneksel bir biçimde değiştirmeden uygulamaya devam etmektedirler . Halbuki George Washington nasıl ABD’nin kurucu babası ise Atatürk’te Türkiye Cumhuriyetinin kurucu babasıdır . ABD uygulaması devam ettiği sürece hiç kimse Atatürk’ün Türkiye’deki kurucu baba statüsünü değiştiremez .Türk ulusu kurucu babasından miras kalan çağdaş cumhuriyet rejimi ile ulus devlet yapılanmasını Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda sonuna kadar sürdürecektir . Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet ya da sonsuza kadar devam etmesi , Türk ulusunun yaşamını sürdürmesi ile aynı anlama gelmektedir . ABD aynı zamanda emperyalist bir devlet olduğu için dünyanın her köşesine olduğu gibi Türkiye’nin bulunduğu bölgeye de müdahale ederek ve kurucu babamızın bize bıraktığı devlet modelinin bozulmasına yol açarak Türkleri zor durumda bırakmakta, bazan da müttefiklik görünümü altında Türk devletinin zarara uğramasına neden olmaktadır .Bugünkü ABD başkanlarının kurucu babalarının yolundan gideceklerini resmen açıklarken , Türkiye’nin kurucu babasının yolundan sapma göstermesini ısrarla talep etmeleri çok büyük bir siyasal çelişki olarak dünya kamuoyunun önündedir . Para babalarının uluslararası kapitalist sistemi kendi çıkarları doğrultusunda küreselleşmeye uygun bir duruma getirme çabaları ,ABD’de halen geçerli olan kurucu babalık misyonunun Atatürk’ten esirgenmesi gibi haksız bir durumu ortaya çıkarmaktadır . Böyle çifte standart getiren büyük bir haksızlığı ,Türk devleti ve ulusunun kabül etmesi mümkün olmadığı gibi, Atatürkçüler ‘de Atatürk’e karşı yapılan böylesine bir haksızlığa isyan etmektedirler . Bugün Amerikan devletini yeniden yapılanmaya sürükleyecek bir biçimde Alaska,Teksas ve Kaliiforniya gibi büyük ve zengin eyaletler federasyondan kopmaya çalışırken ,benzeri bir durum Türkiye gibi ülkelerde de ortaya çıkınca , ABD’nin yaptığı gibi Türkiye’nin kurucu babasına geri dönerek , kurucu iradeden gelen devlet modelini değiştirmeye çalışmaktadırlar . ABD kendi kurucu babasının izinden giderken aynı hakkı Türkiye’ye tanımamakta ve Türkler bu yüzden Atatürk’ün devlet modelini savunamaz bir hale ABD baskıları ile getirilmektedir . Batılıların kendileri ile batının dışında kalan ülkelere farklı işlemler uygulaması yüzünden ortaya çıkan çifte standartlı bu durum Türkiye gibi diğer dünya ülkelerini de rahatsız etmektedir . Bütün dünya ülkeleri Atatürk’ün Türkiye’nin kurucu babası olduğunu ve onun kurduğu devlet modelinin Türkiye’nin siyasal kimliği olarak geçerliliğini sürdürdüğünü öncelikle görmek zorundadırlar .

Atatürk dünyanın jeopolitik olarak merkezi konumdaki orta bölgesinde , coğrafyanın getirmiş olduğu jeopolitik koşullara uygun olarak bir merkezi devlet kurmuştur . Bu yüzden Türk devlet modeli sadece Türkiye Cumhuriyetine özgüdür ve diğer dünya devletlerine benzememektedir .Böyle bir devlet merkezi imparatorluğun çöküşü sonrasında ortaya çıkmıştır . Bir jeopolitik merkezi ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarken var olan koşulları Atatürk yerinde değerlendirerek hareket etmiştir . Onun bu gerçekçi tutumu yüzünden devlet sağlam temeller üzerine oturtulmuş ve her türlü saldırıya karşı kendini koruyacak mekanizmalarla da devlet yapılanması desteklenerek güçlendirilmiştir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türk devleti kurulurken Avrupa’da batı dünyası , Rusya’da sosyalist dünya , Orta Doğu ülkelerinde ise İslam dünyası vardı . Dünya kıtaları üzerinde oluşturulmuş olan üç ayrı düzenin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti bu üç sistemin içine girmemiş ve tam merkezi bölgede her üç sistemin belirli özelliklerini ele alan farklı bir devlet modeli ortaya koymuştur . Batı sisteminin çıkış noktası olan Fransız devriminden milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerini alan Atatürk , Rus devriminden de devletçilik halkçılık ve devrimcilik ilkelerini alarak merkezi bir sentez yapılanmasına gitmiştir . Doğu ve batı bloklarına girmeyen ama onların ilkelerini Türkiye koşullarına göre sentezci bir anlayış ile birleştirmeye çalışan Atatürk, batıdan aldığı laiklik ilkesi ile de, bir din yapılanması olan İslam dünyasına karşı da mesafeli bir tutum içinde olmuştur . Bu yüzden Türkiye’yi kendine has özellikleri doğrultusunda ele alarak değerlendirmek gerekmektedir .

İmparatorluk sonrası dönemde bir ulus devlet kurulmasına gidilirken , Türkiye’nin komşu kıtası olan Avrupa modelinden etkilendiği görülmektedir . Uluslaşma tarihinin merkezinin Avrupa olması nedeniyle Atatürk Türk ulus devletini kurarken , Avrupa’daki ulus devletlerin geçmişini inceleyerek hareket etmiştir . Avrupa’daki Fransız devriminden yararlanılmış üç yüz yıllık uluslaşma süreci incelenmiş ve son aşamada üzerinde Küçük Asya yazan bir yarımada olan Anadolu toprakları üzerinde Avrupa tipi bir devlet kurulmuştur . Milletin büyük çoğunluğunun Müslüman olmasına rağmen laik bir devlet kurularak uygar batı dünyasına yakın olmaya çalışılmıştır . Batı ile ilişkiler bu doğrultuda yakınlaştırılırken , Sovyet devrimi sonrasında bir doğu bloku olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği sistemi iyi incelenerek , bu devrimden çıkan devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de batının ilkeleri ile birlikte cumhuriyetin temel ilkeleri olarak benimsenerek orta alanda merkezi bir sentez oluşturulma çabası sürdürülmüştür .Atatürk kapitalist modeli benimsemeyerek batı dünyasına mesafeli davranırken , Rus devriminin ilkelerinin bir kısmını da benimsemesine rağmen Sovyetler Birliği içinde yer almamıştır . Böylece üç ayrı bölgenin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti başka hiçbir modele dayanmayan bir devlet modelini , Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Atatürk sayesinde elde ettiği için , Türk devlet modeli aynı zamanda Atatürk’ün devlet modeli olarak da adlandırılmaktadır .

Atatürk , Misakı Milli sınırları içerisinde hem batı tipi bir ulus devlet ile cumhuriyet rejimini birlikte ilan etmiştir . Atatürk ilkeleri olarak adlandırılan altı okun üçü Rus devriminden üçü de Fransız devriminden alınırken ,Türkiye’ye özgü sentezci bir yaklaşım ile ulusal cumhuriyet yapılanmasına gidiliyordu . Ne var ki , ulus devlet kurulmasına rağmen sadece milliyetçilik ilkesi ile yetinilmiyor ve aynı zamanda halkçılık ilkesine de temel prensipler içinde yer verilerek , farklı alt kimliklerden gelen Anadolu ve Trakya halkının aynı ulus devlet çatısı altında halkçılık politikası çizgisinde bir araya gelmelerine giden yol açılıyordu .Anadolu halkının büyük çoğunluğunun Müslüman kökenli olmasına rağmen , yeni kurulan devletin laikliği esas alması da farklı din ve mezhep anlayışından gelen insanların ortak bir çatı altında bir araya gelmelerini hedefleyen ve İslam dünyasında ilk kez ortaya çıkan farklı bir siyasal yapılanmanın sonucu olarak öne çıkıyordu . Böylece farklı din ve etnik kökenden gelen insanların beraberce aynı devletin çatısı altında bir araya gelerek yaşamaları mümkün hale getiriliyordu . Eski imparatorluk alanında farklı kökenlerden gelen Osmanlı Ahalisinin yeni devletin kurulması ile birlikte çağdaş bir Türk ulusu haline gelmesi için, Atatürk farklı sistemlerden yararlanarak bunlardan aldığı ilkeleri Türkiye potası içinde eriterek diğerlerinden çok farklı bir ulusal cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarırken eklektik bir modeli esas alıyordu .Birbirinden çok farklı sistemlerin içinden seçilen ilkeler Türkiye gerçekliği çerçevesinde bir araya getirilerek yeni bir sentezci yaklaşım ile Asya toprakları üzerinde bir Avrupa tipi devlet yapılanmasına gidiliyordu .

Son seçimler sırasında sürekli olarak devletin bekası meselesinin gündeme getirilmesinin bir rastlantı olmadığını iyi bilen Atatürkçüler , aynı zamanda Atatürk’ün devlet modelini de ciddi bir jeopolitik anlayış ile bildikleri için ,Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte gündeme gelen bölge devletlerinin parçalanması ya da sınırlarının değiştirilerek yeniden yapılanmaya yönlendirilmesi aşamasından bu yana bütün bölge ülkeleri için beka sorunu bulunuyordu . Birinci dünya savaşın da üç büyük doğu imparatorluğu parçalanırken , bölgede yeni devletler kuruluyordu . İmparatorluk sonrasında Osmanlı topraklarında kurulan devletlerin hiç birisi ulus devlet niteliği kazanamazken , Türkiye Cumhuriyetinin bölge özelliklerinden ileri gelen farklılıklar çizgisinde Avrupa tipi ulus devletten farklı bir kimlik ile ortaya çıkıyordu . Avrupalılar Orta Doğu devletlerine benzin istasyonu adını takarken , Avrupa İnsan Hakları mahkemesi de, Türkiye diye bir devlet var ama millet yok diye Türk tipi devlete düşmanca bakan bir çizgide kararlar alırken, insan hakları kavramı üzerinden etnik kökenlere dayalı bir ırkçılığı bölücülük olarak gündeme getiriyordu .Atatürk Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda Türk devletinin sınırları içinde yer aldığı devlet modelini daha geliştirilmiş bir sentezci yaklaşım ile dünya sahnesine çıkarırken , hem batı dünyası hem doğu dünyası hem de İslam dünyası Atatürk Cumhuriyetini kendilerinden saymadıkları gibi aynı zamanda karşı çıktıkları bir devlet yapılanması olarak öne çıkarıyorlardı .Osmanlı topraklarında kurulu bulunan Orta Doğu devletlerini geçici devlet olarak ilan eden Siyonist lobiler ,İsrail’i terör ve savaş yolları ile büyütürken tüm bölge devletleri ile birlikte Türkiye’yi de Sevr haritası doğrultusunda bölerek eyaletler halinde Büyük İsrail ya da ABD öncülüğünde Büyük Orta Doğu federasyonuna eyaletler halinde monte etmeye çaba göstermektedirler . Merkezi alanın geleceğinde Siyonizm ve Kemalizm çatışması tırmanmaktadır .

ATATÜRK kendisine soru soran bir yabancı gazetecinin ,” siz sosyalist ya da kapitalist değilsiniz hiçbir devlete ya da sisteme benzemiyorsunuz . Siz nesiniz ? “ diye yönelttiği soruya karşı yanıt verirken “ Bizi hiç kimseye benzetmeyin . Biz hiçbir sisteme bağlı değiliz ve hepsinden farklıyız .Bizi mutlaka birisine benzetmek istiyorsanız o zaman bize benzetebilirsiniz çünkü biz bize benzeriz “ biçiminde bir yanıt vermiştir . Kurucu önder Atatürk’ün elleriyle oluşturduğu Türkiye Cumhuriyeti devlet yapılanması bu yüzden bir Atatürk devlet modelidir ve bu yüzdendir ki Türkiye’nin Atatürkçüleri sonuna kadar kurucu ayarlara dayanan Atatürkçü siyasal yapılanmanın hem koruyucusudur, hem de siyasal alanda bu ulusal özgün modelin sonuna kadar savunucusudur . Her türlü emperyalist projeye ve bunların bölgeye dayattığı yeni devlet modellerine karşı ,Atatürk’ün cumhuriyeti , Türk ulusu ve Atatürkçüler tam bağımsızlık anlayışı doğrultusunda Atatürk’ün devlet modelini ayakta tutabilecek ikinci bir milli mücadele için her türlü hazırlıkların içindedirler .

5 – BUGÜNÜN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ

I9!9 yılının 19 Mayıs günü Samsun’da başlayan Milli mücadelenin IOO yılının kutlandığı bu yıl aynı zamanda Atatürkçü Düşünce derneğinin de 30. Yıldönümüdür . ADD’nin kurucuları Milli Mücadelenin günümüze uzanan yeni kuşakları olarak, böyle bir örgütü cumhuriyetin gelecek nesillerine armağan etmiştir .Atatürk sayesinde böylesine güzel bir vatana ve çağdaş bir ulusal cumhuriyet düzenine sahip olan Türk ulusu, yeni yetişen genç kuşakların ADD çatısı altında bir araya gelerek sürdürecekleri mücadelenin önderliğinde gelecek yılları kucaklayabilecektir .Ne var ki , Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün oluşturduğu devlet modeli ile yoluna devam edebilmesi son yıllardaki bazı gelişmeler yüzünden tehlikeye girmiş olarak görülmektedir . Özellikle var olan anayasanın bazı maddelerinin kısmi değişikliklerden geçmesiyle ortaya başka bir devlet modeli çıkmış gibi bir görünmektedir . Eski anayasal düzen devam ederken buna dayalı olarak bir devlet düzeni de Atatürk modeline göre varlığını sürdürüyordu . Ne var ki , şimdi de son anayasa değişiklikleriyle çok farklı bir yeni bölgesel devlet düzenine doğru yönelme yapılmasıyla birlikte, sanki iki ayrı anayasa ve bunlara uygun olarak iki farklı devlet yapılanması varmış gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır . Anayasal düzen ve hukuk devleti anlayışı çerçevesinde devletin birliği ve bütünlüğü esas alınması gerekirken , Türkiye’nin konjonktürel olarak kurucu devlet modelinden uzaklaşarak bölgesel modellere doğru yönelmesi sonucunda eski ve yeni anayasaların karşı karşıya geldiği bir geçiş aşamasına gelinmiştir . Türkiye’nin önde gelen bütün anayasacılarını rahatsız eden bu yeni karmaşık durum ülkenin önünde çözülmesi gereken acil bir sorun olarak öne çıkmaktadır .

Soğuk savaş döneminin gerilerde kaldığı , küresel sermayenin bütün dünyayı teslim almaya yöneldiği küreselleşme emperyalizminin artık yürümediği yeni aşamada ; Avrupa Birliği , Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi emperyalist ve Siyonist projelerin de yavaş yavaş devre dışı kaldığı yepyeni bir döneme doğru dünya yönelirken , Türkiye Cumhuriyeti hem dünyanın genel durumu ile ilgili bir değerlendirme yapmak hem de kurucusu Atatürk’ten gelen devlet modeli ve ulusal kimliği ile birlikte yepyeni bir açılıma hazır olmak durumundadır .Türkiye’yi tehdit eden bütün emperyalist projelere karşı Türk devleti hem komşuları ile hem de kendisine benzer konumda bulunan diğer mazlum uluslar ile bir araya gelerek ,ortak bir dayanışma içinde alternatif bir dünya düzeninin eşitlikçi , özgürlükçü ,barışçı, dayanışmacı ve adil bir çizgide ortaya konulabilmesi için gereken ne ise bu doğrultuda çalışmalarını hızlandırarak sürdürmelidirler .İki yüzün üzerinde bir sayıya ulaşmış olan bütün ulus devletler düzeyinde çok aktif girişimlerde bulunularak emperyal güçlerin baskı ve hegemonyasından dünya halklarının kurtarılabilmesi için yeni uluslararası örgütlenmelere giden yol açılmalıdır . Atatürk Cumhuriyeti antiemperyalist geleneği ile öne çıkarak her türlü emperyalist saldırı ve girişimlere karşı Atatürk’ün tanımlaması ile mazlum uluslar dayanışmasına yönelinmelidir . Tüm Atatürkçüleri böylesine bir yeni mücadele beklerken , Türkiye’nin Atatürkçü birikiminin ülke yönetiminde daha etkili bir konuma gelmesi gerekmektedir .Bu doğrultuda var olan bütün Atatürkçü kuruluşların ve kişilerin el birliği ile toplumun önüne güçlü bir dayanışma koymaları gerekmektedir .

ADD ‘nin 30 . yıldönümünde Atatürkçülerin günümüz koşullarının gerekli kıldığı Atatürkçü etkinliklerinin daha fazla öne çıkması için üzerinde durmaları gereken konular şu şekilde ele alınmalıdır .

1-Atatürkçülüğün çeşitli siyasal senaryolara alet olmasının önlenebilmesi için Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği ilgili uzmanları bir araya getirerek , Atatürkçülüğün bugünkü anlamını belirlemek üzere üst düzeyde bir bilimsel çalışma yaptırılmalıdır .

2-Türk halkının Atatürk’ten uzaklaşmasına yol açan her türlü darbe ve müdahale gibi girişimlere hem Atatürk adının karıştırılmaması hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Atatürkçülerin de alet edilmemesi için, bu tür olumsuz gelişmeleri önlemek üzere bütün Atatürkçüler gereken çalışmaları yaparak önlem almalıdırlar . Darbe ve müdahale kararlarının batılı ülkelerin merkezi bölgedeki çıkarları için batılı merkezlerde alındığı artık herkes tarafından bilinmektedir .

3 -Türkiye’nin ulusal birikimini temsil eden Atatürkçülüğün , gene batılı emperyal merkezlerde geliştirilmeye çalışılan Neo-Kemalizm ve Post-Kemalizm projelerine alet edilmesini önleyecek bilimsel çalışmaların , Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Türkiye’deki üniversitelerde yapılması bir an önce tamamlanmalıdır . Atatürkçülüğün düşünce sistemi olan Kemalizm’i ortadan kaldırmak isteyen emperyalist merkezler, ya Neo-Kemalizm adı altında Atatürkçülüğe ters düşen ve tamamen karşıt bazı yaklaşımları geliştirmekteler ya da Post –Kemalizm diye yeni bir yaklaşımı Post-modernizm anlayışı çizgisinde kamu oyuna benimseterek kafaları karıştırmaya çalışmaktadırlar .Atatürkçüler bu durumu yakından izleyerek , Kemalizmin neo’suna da post’una da karşı çıkarak gerçek anlamdaki Kemalizm’i bugünün gerçekleri doğrultusunda güncellemelidirler .

4- Atatürk ve Türkiye cumhuriyeti ile ilgili olarak eskiden yayınlanmış kitap,makale ve araştırmaların bugünün koşullarında yeniden yayınlanması sağlanarak bu bilimsel birikimin günümüzün genç kuşaklarının eline geçmesi sağlanmalıdır . Ayrıca bu doğrultuda hem Atatürk Yüksek Kurumu hem ADD genç araştırmacılara burs sağlayarak Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk’ün devlet modeli üzerine yeni bilimsel çalışma ve araştırmaların ve tezlerin yapılmasını ve yayınlanmasını sağlamalıdırlar . O zaman batının ileri ülkeleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile daha sıkı bir bilimsel yarışmaya girme şansını Türk devleti elde edebilir .

5- Küresel büyük şirketlerin tekelcilik üzerinden dünya ekonomisini ele geçirme girişimlerine karşılık uluslararası alanda bütün devletlerin eşit koşullarda katılacağı yeni düzenlemelerin öne çıkabilmesi için Asya ve Afrika ülkeleri ile yakın ilişkilere girilmesi ve bu çizgide mazlum uluslar dayanışmasının geliştirilerek, yeni bölgesel işbirliği düzenlerinin süper kapitalizmi devre dışı bırakacak biçimde yapılması bir an önce gerçekleştirilmelidir .Sermaye tekellerine karşı dayanışmacı ve işbirlikçi bir yeni ekonomik düzen , dünya ülkelerinin katılımı ile acil bir biçimde örgütlenmelidir .

6-Küresel şirketlerin saldırıları ve terörü finanse etmeleriyle birlikte dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin geleceği tehdit altına girmektedir . İmparatorluklardan ulus devlet çıkaranlar , bugünkü aşamada ulus devletlerden eyalet devletleri çıkarmaya öncelik vererek geleceğin şehir devletlerinin öncülüğünü yapmaktadırlar . 20 imparatorluktan 200 ulus devlet çıkartanlar , şimdi de 200 ulus devletten 2000 eyalet devlet çıkartabilmek için uğraşmaktadırlar . Böylece geleceğin 5000 şehir devletinin ortaya çıkartılabileceği bir yeni dünya düzenine , ulus devletleri eyaletler üzerinden parçalayarak ulaşmaya çalışmaktadırlar . Bu nedenle , bugünün Atatürkçülerinin emperyalist amaçlı eyaletçiliğe karşı çıkarak, var olan ulus devletleri desteklemeleri ülke ve bölge güvenlikleri açısından zorunlu görünmektedir . Atatürkçülerin önde gelen görevlerinden birisi Atatürk’ün devlet modeline dayanan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini hem korumak hem de savunmaktır .

7-Atatürkçüler her türlü ikinci cumhuriyetçi akımlardan ve girişimlerden uzak durarak bunlara planlı ve bilinçli bir biçimde ulusal bir karşı çıkışı örgütlemelidirler . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra son sosyalist devleti de yıktık diyerek Atatürk devleti karşıtlığını örgütleyenlerin , emperyalist güçlerin satın alınmış ajanları olduğu, yabancı gizli servisler ile ortak çalıştıkları ,cemaat ve tarikat görünümünde istihbaratçılık ile yabancılar için operasyonlara kalkıştıkları artık belli olmuştur .

8-Millete doğru yeni bir açılım gerçekleştirilerek Millet Atatürkçülüğü geliştirilmelidir .Atatürk devletin ve kamu kuruluşlarının tekelinden kurtarılmalı ve halk kitleleri üzerinden millete daha yakın bir konuma getirilmelidir . Bu doğrultuda Atatürkçü Düşünce Derneği öncülük yaparak şubeleri aracılığı ile halkın içinde daha katılımcı çalışmalara yönelmeli ve özel hazırlanmış programlar aracılığı ile devlet ve millet kaynaşmasına giden yol açılmalıdır . Atatürk’ün sadece devletin kurucusu olmadığı aynı zamanda milletin kurtarıcısı olduğu ve emperyalizme karşı direnen Türklerin atası olduğunun her zaman için halk kitlelerine anlatılmasında Atatürkçüler önde gelen misyonlar üstlenmelidir .

9- Türkiye’nin geleceği için yeni başlatılacak bir cumhuriyetçi hareket için Atatürkçüler hazır olmalıdırlar . Küresel emperyalizmin demokrasi kavramını yozlaştırarak demokrasi görünümünde cumhuriyet devletlerini tasfiyeye yönelmesi dikkate alınarak işe başlamalı ve ulus devletleri dağıtan demokratikleşme programlarına karşı, merkezi devlet gücünü artıran yeni cumhuriyet programları hazırlanarak devreye sokulmalıdır . Böylece Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalacağı ya da sonsuza kadar yaşayacağı yeni yapılanmaların önü daha rahat bir biçimde açılabilecektir. Bugün Cumhuriyetçi güçlerin yıldırılamadığını Atatürkçüler bütün dünyaya göstermek zorundadırlar .

10-Bugünün koşullarında Atatürkçü dış politikaya bir an önce dönülmesi sağlanmalıdır . Atatürk’ün Rusya ile dostluk , İran ile ortaklık ama emperyalist ülkeler ile mesafeli ilişkiler gibi üç ana esasa dayanan ulusal dış politikasının devreye girmesiyle beraber , bugünkü dünya konjonktürünün kilitlendiği Orta Doğu’daki düğümün çözülmesinde, Atatürkçü dış politika geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi alternatif bir dış politika ile sorunlara çözüm ve bölgeye de barış getirebilecektir .Türkiye yeni bir Birleşmiş Milletler hareketi başlatarak bu teşkilata üye olan bütün devletleri ,dünya barışı ve geleceğin eşitlikçi dünya düzeni için bir araya getirerek emperyal devletlerin savaş maceralarına karşı çıkan bir insanlık seddinin uluslararası alanda bir an önce oluşturulmasına öncülük etmelidir . Ayrıca emperyal güçlerin merkezi alana yönelik enerji saldırılarına karşı bölge ülkelerinin bir araya gelmesiyle bir bölgesel güvenlik örgütlenmesi ,tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi Orta Doğu alanında da gerçekleştirilmesi düşünülebilmelidir .

Milli Mücadelenin 100 .yıldönümünde ulusal kurtuluşumuzu yeniden anımsarken , bugün Türkiye’nin içine sürüklendiği çıkmazdan kurtulabilmesi için ikinci bir Milli Mücadele girişimine gerek bulunmaktadır . Birinci ulusal kurtuluş savaşı silahlar ile yapılmıştı . Bugünün gelişmiş teknolojileri nin yarattığı silahların kullanılması çok büyük insan kaybına yol açacağı için ,yeni dönemin Milli Mücadelesi topla silahla değil ama kalemle ,akıl ile ve düşünce ile olacaktır .Savaş senaryoları peşinde koşan emperyal güçlere karşı silahla değil ama direnme ile karşı çıkacak bir insanlık birikiminin sonuç alabilmesi için her yolun denenmesi gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu büyük önder Atatürk’ün dile getirdiği gibi ,eğer bir yaşam zorunluluğu yoksa savaş cinayet demektir . Kişisel çıkarları için bütün insanlığı bir dünya savaşına sürükleyen para babalarının hırslarına alet olunmasının önlenmesi doğrultusunda barış , dayanışma ve işbirliğine öncelik verecek girişimlere bu gün geçmişten daha fazla gereksinme olduğu görülmektedir .

Birinci Milli Mücadelenin birikimi ile örgütlenerek ortaya çıkmış olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ikinci Milli Mücadele aşamasında geçmişin birikimi ile ön plana çıkarak, insanlığın bir üçüncü dünya savaşı belasından kurtulmasında ülkenin ulusal ve cumhuriyetçi potansiyelini harekete geçirilmesinde ulusal çıkarlar açısından kamu yararı olduğu açıktır .Bu nedenle Atatürkçüler Türk ulusu ile kaynaşarak ulusal direniş ve mücadelenin öncüsü olmalıdırlar.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ÇEÇENİSTAN’DA RUS İŞGALİ


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ÇEÇENİSTAN‘DA RUS İŞGALİ

Sovyetler Birliği’nin çökerek dağılması sonrasında ,bu sosyalist federasyona bağlı olan on beş devlet bağımsızlığını ilan edince , Kuzey Kafkasya’daki en büyük devlet olarak Çeçenistan da bağımsızlığını ilan etmişti . Yüzyıllarca süren Rus-Kafkas savaşları sırasında Rus emperyalizmine en çok karşı çıkan ve bu doğrultuda küçüklüğüne bakmadan direnen Çeçenistan devleti , Rusların ideolojik imparatorluğunun çöküşü üzerine federasyon üyesi diğer devletler ile birlikte bağımsızlığını ilan ederek kendi yolunu seçmiştir . Rusya Federasyonu serbest kalan on beş devlet ile birlikte Çeçen devletinin bağımsızlık ilanını kabül etmeyince , iki taraf arasında birinci savaş başlamıştır . Bu savaş sırasında büyük mücadele gösteren Çeçenler bağımsızlıklarını elde ederek dünyaya açılmış ve uluslararası alanda hak ettikleri özgürlük ortamını elde etmişlerdir . Tarih boyunca sürüp giden anlaşmazlıklardan birisi olan Kuzey Kafkasya sorununu ,Çeçen devleti bağımsızlık kazanımı ile çözmeye çalışmış ama dünyanın en büyük emperyalist devletlerinden birisi olan Rusya Federasyonu bu duruma karşı çıkınca , Kafkasya bölgesinin Ruslar tarafından yeniden saldırı savaşı ile işgal durumu ortaya çıkmıştır .

Asya’nın geniş topraklarında kurulduktan sonra Avrupa bölgesine yönelen Cengiz hanın Moğol imparatorluğu dağılınca , bu büyük devletin toprakları üzerinde bir çok devlet ortaya çıkmıştır . Hazar devleti sonrasında Kafkasya bölgesi bir çok göçe sahne olmuş ve bunun sonucunda da Altın Orda ismi ile yeni bir Türk devleti tarih sahnesinde kendini göstermiştir . Bugünkü Rusya Federasyonunun ana toprakları üzerinde daha önce kurulmuş olan Altın Orda devleti bugünkü Kafkas halklarının oluşumuna giden süreçte dağılınca , Kiev’de kurulmuş olan Rus Knezliği büyümeye başlamış ve bir süre sonra bu oluşum Moskova Knezliği’ne dönüşerek , bugünkü Rusya devletinin temel özünü oluşturmuştur . Rus Çarlığının oluşmasına giden yolda Moskova Knezliği bir geçiş aşaması olmuş ve Asya kökenli Hunlar’ın bu bölgeye gelişleri ile birlikte Hazar kıyılarında oluşmaya başlayan Türk yapılanması bir süre sonra Moskova Knezliği üzerinden gelişen bir Rus yapılanması ile karşılaşmıştır . Onuncu yüzyıldan sonra başlayan modern oluşum süreci içinde Ruslar ile Çeçenler sürekli olarak bu coğrafyada karşı karşıya gelmişlerdir . Rus Çarlığının 1556 yılında Astrahan hanlığını ele geçirmesi sırasında ,Ruslar ile Çeçenler arasında ilk silahlı çatışma olayı yaşanmıştır . Güçlü Çar’ların yönetimi altında Rus devleti genişlerken çevresindeki topraklara da emperyalist saldırılar ile egemen olmuştur . Ele geçirdikleri topraklarda sömürgecilik siyaseti uygulayan Rus emperyalizmi , Kafkasya bölgesine de diğer bölgeler gibi tam olarak egemen olmak amacıyla sürekli olarak saldırmış ve bu çizgide direniş gösteren Çeçenler ve Çerkezler ile sürekli olarak savaşmıştır . Dağlı halkların direnmesi bu bölgede Müridizm adıyla bir dini hareketin de doğmasına neden olmuştur .

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Ruslar hem Balkanlara hem de Kafkaslara doğru uzanınca daha önce yaşanan Kırım savaşının benzeri sahneler Kafkas bölgesinde de ortaya çıkmıştır . Kuzey Kafkasya’daki halkların sindirilmesinin ve Ruslaştırılmasının güçlüğünü fark eden Rus devleti bu bölgeye Ukraynalılar ile Rusları getirerek yerleştirmeye çalışmıştır .Birinci Dünya Savaşı öncesinde bölge halklarına karşı yürütülen Rus saldırıları ikinci dünya savaşı öncesinde de devam ettirilmiş ve yüz binlerce Çeçen asıllı Kafkas halkı Sibirya ile birlikte Orta Asya çöllerine sürülmüştür .Ruslar bir emperyal devlet olarak komşu bölgelere saldırırken, en büyük direnişe Kafkasya bölgesinde maruz kalmışlardır . Ruslar kendi güvenlikleri açısından Hazar bölgesi ve Kafkasya’da tam egemen olabilmek üzere beş yüz yıl savaşmak zorunda kalmışlar ve hiçbir zaman kalıcı bir hegemonya düzenini özellikle Çeçen savaşları yüzünden bu bölgede kuramamışlardır . Modern silahlar ile donatılan Rus orduları her zaman için saldırılarını devam ettirmişler ve bu yüzden de sürekli olarak Çeçenlerin direnişleri ile karşılaşmışlardır .Çeçen-Rus savaşları insanlık tarihinin bitmez tükenmez çatışmaları olarak her dönemde görülmüştür . Bu gün beş yüz yıllık çatışmaların gündeme getirdiği Çeçenistan’ın bağımsız devlet olma sorunu hala çözüme kavuşturulamamış bir siyasal problem olarak dünya barışını tehdit etmektedir . Kalıcı bir çözüme bir türlü kavuşturulamayan bu sorun, dünya barışı açısından bir tehdit olarak bugün de varlığını her ortamda hissettirmektedir .

Çeçenistan’ın Müslüman halkı bir türlü Hrıstıyan Rusya’nın denetimi altında yaşamayı kabül etmemiştir .Jeopolitik açıdan Çeçen sorunu öncelikle Hazar ve Kafkas bölgelerinin güvenliği açısından birinci derecede öneme sahiptir . Türkiye’nin Rusya ile sınırdaş olduğu bölgede yer alan Çeçenistan devleti bu açıdan Türk-Rus ilişkilerinde son derece önemli bir yere sahiptir . Çeçen sorununda bu yüzden Türkiye devleti de tıpkı ABD , Avrupa Birliği ve İran gibi ikinci derecede etkilenen ülkeler arasında yer almaktadır . Önceleri Çeçen sorununu Rusya’nın bir iç sorunu olarak gören ABD daha sonraları bir emperyal güç olarak Kafkas ve Hazar bölgelerine gelince, bu bölgede konunun dünya konjonktürünün ana meselelerinden birisi olduğu görülmektedir . Rusya’yı yumuşak karnı olarak görülen demokrasi ve insan hakları üzerinden vurmaya kalkışanlar, Çeçen sorununu her yönü ile kullanmak için yoğun olarak çaba göstermektedirler . Dağlık bir bölgede devlet olmanın getirdiği olanaklardan iyi yararlanmasını bilen Çeçenler ,her dönemde ulusal çıkarlarını korumak konusunda ısrarcı olmuşlardır.Bu doğrultuda Rus emperyalizminin her saldırısı Kafkaslar üzerinden çok ciddi bir Çeçen direnişini kendiliğinden gündeme getirmiştir . Sorunun çözüme kavuşturulması noktasında artan savaş tehlikesini görerek hareket etmekle bir oldu bitti önlenerek ,geleceğe dönük kalıcı bir barış ortamının süreklilik kazanmasına yardımcı olunabilecek tir . Zaman zaman uluslararası çatışma ortamına son verilerek bir barış ortamı yaratma arayışı Çeçen sorununu farklı yönleredoğru sürüklemiştir .

Çeçenistan’da Sovyetler Birliğinin dağılması sonrasında 1991 yılının Ekim ayı içinde yapılan genel seçimler ile ulusal kurtuluş savaşının öncüsü olan Emekli hava Tümgeneral Cevher Dudayev’in başkanlığında bağımsızlıkçı bir kadronun işbaşına gelerek hemen bağımsız cumhuriyet ilan etmesi üzerine, Rusya Federasyonu yönetiminde büyük rahatsızlık ortaya çıkmıştır .Rusya Sovyetler Birliği Konfederasyonuna bağlı olan on beş devletin bağımsızlığını tanımasına rağmen kendi federasyonu içinde yer alan otonom cumhuriyetlerin bağımsızlığını tanımayarak , Çeçenistan ve Tataristan devletlerinin federasyon çatısı altında kalması için çaba göstermiştir . Rus devletinin Cevher Dudayev yönetimindeki bağımsızlıkçı kadroyu Çeçen devletinin başından atarak, yerine işbirlikçi bir kadroyu Ömer Avturkhanov isimli bir siyasetçinin başkanlığında getirmeye çalışması sonucunda, iki devlet karşı karşıya geliyordu . Rusya’nın sağladığı asker ve silah yardımları sonrasında oluşturulan Rusya kuklası hareket, Çeçenistan içinde çeşitli ayaklanma ve karışıklıklar yaratmaya çalışmış ama Çeçen halkının bütünüyle ulusal kurtuluş önderi Cevher Dudayev’in arkasından gitmesi yüzünden, ulusal kurtuluş mücadelesinin önünü kesmek mümkün olmamıştır . I8 Kasım 1994 tarihinde Rusya’nın yönetiminde uzaktan kumandalı bir ayaklanma ve saldırı hareketi örgütlenmiş ama bağımsızlık yolundaki ilerlemenin önü kesilememiştir . Ruslar gizli yollardan kendi yetiştirdikleri askerleri gizlice Çeçenlerin ülkesine sokarak baskı uygulamaya kalkmış ama bu gibi girişimlerin hepsi sonuçsuz kalmıştır . Rus emperyalizminin Çeçen halkının içinde var olan bazı muhalif güçleri devreye sokarak gündeme getirdiği bağımsızlıkçı yönetime karşı , ayaklanma projelerinin hepsi Çeçenlerin yurtsever dayanışması sayesinde başarısızlığa mahkum edilmiştir . Rusya işbirlikçisi muhalefetin yeterince halk desteği elde edememesi yüzünden bağımsızlığa giden yolun önü kesilememiştir . Rusya desteğindeki işbirlikçi muhalif gruplar bütün desteklere rağmen istendiği gibi bu küçük ülkenin yönetiminde etkin bir duruma gelememişlerdir .

Çeçen askerleri ile Rus askerleri bağımsızlık ilanının getirmiş olduğu gerilimin tırmanması üzerine karşı karşıya geliyor ve ülkenin çeşitli bölgelerinde silahlı çatışmalar birbirini izleyerek gündeme geliyordu . Ruslar dışarıya karşı bağımsızlıktan vazgeçilmesi çağrısı yaparken , diğer yandan da kaçak askerler ile ciddi bir silah yığılması yaratarak iç savaşın önünü açmaya çalışıyordu . Rus askerlerinin bağımsızlıkçı yönetim tarafından teslim alınması üzerine , Rusya’nın ikili tavrı netlik kazanıyor ve savaşın psikolojik cephesinde Rus emperyalizmi savaşı kaybediyordu . Rus askerlerinin Çeçenler tarafından teslim alınması üzerine Rusya taktik değiştirerek askeri birlikler ile saldırılar yapmak üzerinden uçak filoları ile Çeçenistan ülkesinin başkenti Caharkale kentini bombalıyorlardı . Rusların hava saldırılarını uzun süreli sürdürmesi üzerine Çeçenlerin kentleri ve köyleri yıkılarak , üç milyona yaklaşan Çeçen nüfusun tamamı açık havada yaşamaya zorunlu kılınıyordu . Rusya devlet başkanı Boris Yeltsin , Çeçen bağımsızlığını ortadan kaldırmak üzere askerlerine ve uçaklarına saldırı emirleri verirken beş bin askerden oluşan Rus birlikleri I994 yılının son ayı içinde Çeçenlerin Natareçni kentini işgal ettikten sonra başkenti bombalamaya devam ediyorlardı . Rusya saldırılar sonrasında esir düşen Rus askerlerinin peşine düşen Çeçenistan yönetimini baskı altına almaya çaba gösteriyor ama bu alanda da istediği sonuçları elde edemiyordu . Rus bombardımanının devam etmesiyle ateş kes konusuda birlikte gündeme geliyordu . Vatanlarını emperyalizme karşı koruma konusunda kararlı olan Çeçen halkı direnişini genişleterek sürdürürken Rus askerleri Çeçen ordusu karşısında ciddi kayıplar veriyorlardı .I995 yılına girerken , Çeçen yönetimi ilan ettiği bağımsızlık statüsüne uygun davranarak teslim olmadığı için, Rusya Federasyonu Sovyet sonrası dönemde Afganistan ve Tacikistan gibi ülkelerden sonra üçüncü problemli dönemini Çeçenistan isyanı karşısında yaşıyordu . Bu aşamada bir avuç Çeçen karşısında başarısızlığa uğrayan Rus devleti bataklığa saplanmaktan kurtulamıyordu .

Üç yüz yıllık bir bağımsızlık mücadelesinden gelen Çeçenistan I991 yılında ilan ettiği bağımsızlığa uygun davranarak teslim olmuyor ve bu yüzden de Rusya ile savaş devam ediyordu . Rusya Federasyonu ülkenin toprak bütünlüğünü öne sürerek , federasyon üyesi devletlere tanımış olduğu bağımsızlık hakkını,Çeçen Cumhuriyetine vermemekte direniyor ve Çeçen ülkesi ile halkını karıştırmak için akla gelen her yolu deniyordu . Boris Yeltsin devlet başkanı olarak ülkede olağanüstü hal ilan ederek Çeçenistan’ı yeniden Rus ülkesine bağlayabilmenin yollarını arıyordu . Bu yolda sonuç alınamayınca Rus ajanları ülkenin çeşitli bölgelerinde terör olayları yaratarak hepsini bağımsızlıkçı Çeçenlerin üzerine atarak ve Çeçen sorununu bir bağımsızlık mücadelesi konumundan çıkartarak terör sorununa dönüştürmek ve böylece uluslararası kamuoyu önünde Çeçen sorununun bir terör meselesi olduğu konusunda kalıcı bir kanaat oluşturabilmenin yollarını arıyorlardı . Çeçen devleti , komşusu Gürcistan ,Azerbaycan ya da Ermenistan gibi bağımsız olmak istiyor ve bu doğrultuda komşuları ile eşit bir siyasal konuma gelebilmek üzere bağımsızlık ilan ediyordu .Rusya ise Çeçenistanın jeopolitik konum açısından taşıdığı değerlerin farkında olduğu için bu küçük ülkenin kendinden kopmasına izin vermiyordu .Rusya kendi güney bölgesinin güvenliği ve enerji nakil hatlarının çoğunun bu bölgeden geçmesi ile bu ülkede var olan büyük bir rafineri yüzünden, Çeçen devletini kendine bağımlı bir konumda tutmak istiyor ve bu yüzden de bağımsızlık isteyen Çeçenler ile savaşa kalkışıyordu . Ayrıca bu doğrultuda bağımsızlık önderi Dudayev hakkında tutuklama kararı çıkartarak hapishaneye atmak için harekete geçiyorlardı .

Kafkasya bölgesi tarih açısından ele alındığı zaman burasının her dönemde bir çatışma alanı olarak öne çıktığı görülmektedir .On altıncı yüzyılda başlayan Rus saldırıları beş asır sürmüş ve son olarak yirminci yüzyıla geçerken , bu bölgenin bağımsızlığı yeniden sıcak gelişmelere neden olmuştur .İkinci dünya savaşı sırasında diğer Kafkas kökenli gruplar ile birlikte Orta Asya bozkırlarına sürülmüş olan Çeçenler’in ,Sovyetler Birliğinin dağılmasından yararlanarak komşuları gibi bağımsız olma çabaları ,Rus emperyalizminin hegemonya arayışları nedeniyle sonuç vermemiş ve bu yüzden Çeçenler Kafkasya bölgesinde savaş yapmaya devam etmişlerdir . Çeçenler bağımsızlık ilanının beşinci yılı olan 1996 yılında bir füze saldırısı ile önderleri Dudayev’i kaybetme durumuna düşürülünce , gene direnişi sürdürebilmenin yollarını aramışlardır . Bağımsızlık savaşı sırasında Türkiye ve diğer Müslüman ülkelerden yardım isteyen Çeçenistan Cumhuriyeti , çeşitli ülkelerden yardım alarak ayakta kalmaya çalışmış ama dev bir ülke ile karşı karşıya kalmanın sıkıntısını da sonuna kadar çekerek büyük bedeller ödemiştir . Orta Doğu ve Orta Asya’nın önde gelen Müslüman ülkeleri Çeçenlere yardım edebilmek için bir çok yolu denemelerine rağmen bu ülkenin uluslararası hukuka göre hakkı olan bağımsızlık statüsünü batı dünyasının önde gelen ülkelerine kabül ettirememişlerdir . Çeçen bağımsızlık savaşını İslami Cihat olarak gören İslam dünyası çeşitli savaşçı grupları Çeçenistan’a göndererek, Rusların emperyalist saldırılarını önlemek için din kardeşlerine yardımcı olmaya çaba göstermişlerdir .B u aşamada Rus devleti Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük bir komşusunu Çeçenlere yardımcı olmakla suçlayarak iki ülke arasındaki normal ilişki düzenini askıya alıyordu . Çeçenlere ülkesini ve topraklarını kullandıran Türk devletini Rusya Federasyonunu bölmek ile suçluyordu . Bu aşamadan sonra Ruslar’da Türkiye’nin doğu bölgelerinde ayrı bir devlet oluşturulması çizgisindeki oluşumları destekleyerek benzeri bir bölücülük suçlaması ile karşı karşıya kalıyordu .Daha sonraki aşamada ise Türkiye hem Karabağ hem de Kosova sorunlarının gündeme geldiği durumlarda, gene Rusya Federasyonu ile İslam ve Türk dünyasının geleceği açısından karşı karşıya geliyordu .

Tam yirmi birinci yüzyıla girerken Çeçen komutan Basayev kendisine bağlı bulunan bir ordu ile birlikte Dağıstan bölgesini işgal ederek , Avarların yaşadığı bölgede Çeçenler ve Avarların birlikte yaşayacağı bir yeni devlet oluşumu için ortaya çıkması üzerine, Çeçenistan sorununda yeni bir savaş dönemi gündeme geliyordu . Basayev ve El Hattap önderliğindeki kökten dinciler bütün dünyayı bir din imparatorluğuna dönüştürmek üzere yola çıkarlarken , Çeçenistan bağımsızlık savaşının bir din savaşına doğru dönüşmesine yol açıyorlardı . Çeçenistan’ın yanı başında yer alan Dağıstan bölgesinin çok kozmopolit bir toplum yapısına sahip olması nedeniyle, Basayev’in Çeçen savaşını bu bölgeye taşıyarak Dağıstan’ın potansiyelini kendi hedefleri doğrultusunda kullanmaya kalkıştığı görülmüştür . Basayev’in Çeçen savaşını Kuzey Kafkasya bölgesine yayma girişimlerine karşılık Rus devleti de bir büyük orduyu Çeçen bölgesine göndererek ve böylece ülkeyi kontrol altına alarak Çeçenlerin bağımsızlık savaşına son vermiştir . Rus emperyalizmi bu aşamadan sonra Çeçenistan’da kendisine bağlı bir yönetim sistemi getirerek , Çeçenistan devletinden bir daha bağımsızlık arayışlarının ortaya çıkmaması doğrultusunda yeni bir politika geliştirdiği ortaya çıkmıştır . Çeçenistan’ın yeniden Rusya Federasyonu çatısı altına döndürülmesi üzerine ,Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler ile Çeçen Cumhuriyetinin arasına Moskova yönetimi girmiştir . İki binli yıllara girerken gündeme gelen ikinci Çeçen savaşı sırasında , Rusya eskisine oranla daha güçlü bir düzenli ordu ile Çeçenlerin ülkesine girerek bu ülkeyi hem işgal etmiş hem de işbirlikçi yönetim aracılığı ile kendisine bağlamıştır . İlk başlarda bir bağımsızlık sorunu iken sonradan bir insan hakları sorununa dönüşen Çeçen meselesi , nereden bakılırsa bakılsın sadece Rusya Federasyonunun bir iç meselesi değildir , çünkü Çeçenistan Sovyet İmparatorluğu kurulmadan önce ilan edilmiş olan bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyetinin tarihsel olarak bugüne ulaşan devamıdır.

Çeçenistan Sovyetler Birliğinden Rusya Federasyonuna geçilirken , federasyon antlaşmasını resmen kabül etmeyen tek devlettir . Tarihsel olarak üç yüz yıldır devam eden Rusya ve Kafkasya çatışmalarının birikimine sahip olan Çeçenler ,bu bölgenin geleceği ile uğraşmayı kendi bağımsız karakterleri açısından zorunlu görmüşlerdir . Bağımsızlık ilanı sonrasında Çeçenistan’ın bağımsızlığının resmen 1996 yılında imzalanan Hasavyurt antlaşması ile tanınması Kuzey Kafkasya’nın geleceği açısından Çeçenlerin misyonunu daha da artırmıştır . Bağımsızlık sonrası birinci savaş döneminde Rus devleti beş binden fazla askerini kaybetmiş ve beş milyar doları geçen bir ekonomik zarar ile de karşı karşıya kalmıştır . I997 yılında Rusya ile Çeçen cumhuriyetinin imzaladığı barış antlaşması ise bir anlamda Rusya Federasyonunun Çeçen devletini karşı bir muhatap olarak kabül ettiği biçimde yorumlanmıştır .Başkanlığa general Aslan Mashadov’un seçilmesinden sonra Yeltsin ile imzalanan bu barış antlaşması siyasal çevrelerde Çeçenistanın bağımsız bir devlet olarak resmen tanındığı biçiminde değerlendirilmiştir . I999 yılında ortaya çıkan Basayev isyanının Çeçen sorununu sınır ötesine taşıması üzerine, Rusya Federasyonu daha kesin bir yol izleyerek, enerji nakil hatlarının tam ortasında bulunan Çeçen ülkesini kendisine mutlak bir biçimde bağlamıştır . İki bin yılına girerken gündeme gelen ikinci Çeçen savaşı sırasında iki yüz binden fazla insan öldürülmüştür . Çeçenistan’ın bağımsızlığı Rus işgali altında ortadan kaldırılırken, 500 binden fazla Çeçen vatandaşı ülkelerini terk ederek komşu ve Müslüman ülkelere göç etme zorunda kalmıştır . Bu tarihten sonra zaman zaman ortaya çıkan terör eylemlerinde Çeçenler’in aktif yer aldığı iddialarını kullanan Rus devleti , bunları gerekçe olarak göstermiş ve Çeçen devleti üzerindeki baskılarını giderek artırarak bu ülkeyi her yönü ile Rusya’ya bağlı tutabilmenin yollarını aramıştır . 11 Eylül olayları ile dünya hegemonyası için terörü gündeme getiren batı emperyalizmi, bu dönemde Rusya’ya doğru terörü kullanmaya başladığında Çeçenleri bu gibi işlerin militanları konumunda çalıştırmışlardır .

Rusya’nın Yeltsin sonrasında göreve gelen yeni diktatörü Putin , Çeçen devletine uyguladığı baskılar ile bu kahraman halkın bir daha Moskova’dan kopmaya yönelmesini önleyecek düzeyde önemli kararlar alarak Rusların Çeçen politikasını değiştirmiştir . Yeni diktatör kendisine mutlak anlamda bağlı olan bir yönetimi Çeçen devletinin başına getirerek , bu ülkede eskisinden çok farklı bir dönemi başlatmıştır . Batının emperyal devletlerinin çeşitli terör olaylarının faili konumunda Rusya’ya karşı kullandıkları Çeçen asıllı insanların kaderini değiştirecek bir biçimde, son yıllarda Çeçen devletinin yapısı değiştirilmiştir . Moskova’nın kontrolü altında Çeçen devleti yeni yatırımlar ile daha zengin bir ülke konumuna getirilirken, Çeçenistan bir Asya ülkesi olmaktan çıkarak yeni bir Avrupa ülkesi konumuna doğru yönlendirilmiştir . Çeçenler bu aşamada daha iyi yaşam koşullarına kavuşturulurken , Çeçen insanı da yoksulluktan kurtarılarak normal insanlar gibi yaşama hakkına sahip kılınmışlardır . Bir anlamda Rusya sahip olduğu zenginliği , kendisinin baş sorunu olan Çeçenistan’ı para ile satın alma projesinde kullanarak sorunu çözmeye çalışmıştır .Savaş ülkesi Çeçenistan , Dudayev gibi bir ulusal kurtuluş önderinin yolundan uzaklaştırılırken, Rusya’nın yeni patronu Putin çizgisinde geleceğin Moskova bağımlısı bir Kafkas düzenine doğru yönlendirilerek ,önemli bir petrol ülkesi olmaya doğru eskisinden farklı bir biçimde yapılandırılmıştır . Rusya’nın dışa açılmasıyla birlikte enerji nakil hatlarının tam ortasında yer alan Çeçenistan da dışa dönük bir süreç başlatılmış , yeni yatırımlar ile zenginlik bu bölgeye de taşınırken , yoksul Çeçenler terörün kıskacından kurtarılarak batılıların Rusya’ya karşı kullandıkları bir mekanizma olmaktan yavaş yavaş çıkartılmışlardır . Rus devleti böylece Çeçenlerin kendisine karşı kullanılmasını ekonomi üzerinden önlerken , yatırımlar aracılığı ile onlara daha gelişmiş bir toplum yapısı getirmişlerdir . Yoksulluktan kurtulan Çeçenler , batı emperyalizminin yeni Kafkasya maceralarında terörist olarak kullanılma politikalarından uzak durmaya başlamışlardır . Yeni dönemde Kuzey Kafkasya’da Moskova karşıtı siyasal senaryolara Çeçenlerin karıştırılmaları ekonomik zenginleşme ile önlenmiştir .

Stalin döneminde Sovyetler Birliğinden kovulmuş olan Çeçenler’in yeni dönemde Rusya ile entegrasyona yönlendirilmeleri çelişki gibi görülse de aradan geçen zaman dilimi içinde bir çok şeyin değiştiğini açıkça ortaya koymaktadır . Değişen dünya yenilikleri beraberinde getirince , yoksulluk nedeniyle , Rusya’dan bağımsızlık yolu ile kopmaya çalışan Çeçenlerin zenginleştirilerek Rusya Federasyonu ile entegrasyona yönlendirilmeleri ,üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken yepyeni bir dünyanın gündeme geldiğini açıkça ortaya koymaktadır . Tarihsel süreçte ortaya çıkışı jeopolitik ve jeostratejik nedenlere bağlı olan Çeçen sorunu günümüzde dünya düzeni değişirken eskisinden çok farklı yeni bir düzene doğru yönlendirilmektedir . Zamanımızın petrol ve enerji zengini en büyük ülkelerden birisi olan Rusya’nın bu alandaki nakil hatlarının ve yolların geçtiği ülke olan Çeçenistan’ı kendisine bağımlı bir duruma getirmesi emperyalizm açısından anlaşılabilir bir durum olarak öne çıkmaktadır . Rusların baskı ve şiddet uygulaması ile sona erdirilen Çeçenistan bağımsızlık sorunu tek taraflı bu hegemonyanın dayatılması olarak orta çıktığı için elde edilen savaşsızlık ortamı bir negatif barış düzeninin yansıtmaktadır . Baskı ve şiddet ile ya da savaş ve güç kullanımı ile elde edilen barış ortamı gerçek anlamda barışı yansıtmamaktadır . Silahlı çatışmaların durması gerçek anlamda bir barış olarak hiçbir zaman düşünülemez ama bir negati f sürecin barış görünümlü yansıması olarak görülebilir . Günlük yaşam sürecinde ortaya çıkan sıcak olaylar barışın kalıcılığı açısından zararlı yansımalara yol açabilmektedir . Bu nedenle tek taraflı güce dayanan barış ortamının negatif yansımaları her zaman için barış düzenini devre dışı bırakabilmektedir . Bugün Çeçenistan’da sağlanmış olan barış ortamı tamamen Rusya’nın çıkarları doğrultusunda ortaya çıkarılmış bir negatif barış ortamı olarak karşı taraftaki Çeçenlerin istek ve hedeflerini devre dışı bıraktığı için , Kuzey Kafkasya bölgesindeki barış negatif yansımaları olan bir eksik anlaşmaya dayanmaktadır . Çeçenler her siyasal dönemeçte olduğu gibi geleceğin dönüşümlerinde de bağımsız olmadıkça siyasal bir sorun olarak yaşayacaklardır . Kafkasya’da kalıcı olabilecek bir pozitif barışın yakalanabilmesi için Rusların Çeçenlerin bağımsızlıklarını kabül etmesi gerekmektedir . Aksi takdirde Çeçen sorunu zaman içinde büyüyerek ve daha geniş bir Kafkasya sorunu biçimine dönüşerek Rusları daha çok rahatsız edecektir .O aşamada bütün Kuzey Kafkasya halklarının Çeçenlerin yanında yer alarak Rus emperyalizmine karşı ortak bir direnişe yönelmeleri yeni bir siyasal süreç olarak belirecektir .

Çeçenlerin uluslararası insan hakları ve toplumların kendi yazgılarını belirleme hakları doğrultusunda gündeme getirilen bağımsızlık özlemleri ,Rusların emperyal hegemonyaları ile sona erdirilmiştir . Bir anlamda haklara dayanan hukukun gücü yerine gücün ve otoritenin yarattığı oluşumlar çerçevesinde eskisinden farklı bir süreç yaşanmış ve kazanılmış hakların yerini haksızlıklar ile baskılar almıştır . Birleşmiş Milletler ana sözleşmesinde yer alan devletlerin haklarına öncelik verince , uluslararası insan hakları bildirilerinde yer alan temel hak ve özgürlüklerin görmezden gelindiği görülmektedir . Uluslararası hukukta ulusların hakları olduğu kadar , devletlerin ve etnik azınlıkların da hakları bulunmakta ve bunlar uygulama alanında birbirlerini dengeleme doğrultusunda kullanılarak hak ve adaleti esas alan yaşam düzenlerinin oluşturulmasına yardımcı olmaktadırlar. .Rusya’da büyük devletin otoriter gücü egemen olurken , başta Çeçenler olmak üzere bu ülkede yaşamakta olan bir çok azınlığın temel hak ve özgürlükleri ikinci planda bırakılmaktadır . Federasyon antlaşmasını imzalamayan ve bağımsızlık konusunda direnerek sonuç almaya çalışan Çeçenlerin yaşadıkları çatışma süreci , Rusya Federasyonu içinde yaşamlarını sürdürmekte olan diğer alt kimlikli etnik gruplara da örnek olmaktadır . Rusya günümüzde merkezi bir devlet olarak varlığını koruyarak geleceğe doğru emperyalist bir modele doğru yöneldiği bu aşamada ,kendi içinde içinde yaşayan geniş azınlık gruplarının hak ve özgürlükleri ile karşı karşıya gelmektedirler .Rusya burada kendi devlet gerçeği ile toplumsal yapısının özelliklerini bir bütün biçiminde ele alarak değerlendirmek durumundadır . Siyasal krizlerin ve çöküşlerin getirdiği insan hakları ihlalleri çerçevesinde , Rus devlet geleneği de günümüzdeki koşullara uygun olarak kendisini her yönden sorgulayarak bir geçmiş değerlendirmesi yapmak zorundadır .

Dünya kıtalarının altıda biri oranında çok büyük bir alanı kendi siyasal hegemonyası altında tutmak isteyen Rusya Federasyonu , kendi içinden yeniden yapılanarak doksan ayrı idari birime bölünmüştür . Sovyetler Birliğinden kalma eyalet ve federasyon uygulamasına yeni dönemde de devam eden Rus devleti, bu aşamada kendi sınırları içinde yer alan etnik grupları emperyal amaçlı olarak sınırları içinde tutabilmenin çabası içine girmiştir . Bu federasyonun içinde yer alan doksan idari birimden sadece Çeçenistan Moskova’nın egemenliğini tanımayarak başkaldıran birim olmuştur . İşgal ettiği geniş topraklarda emperyalizmini sürdürmeye çalışan Rus devleti ,bugün soğuk savaş sonrası dönemde yeni bir dünya düzeni arayışı ile karşı karşıya kalmıştır . Çeçenistan savaşı işte bu dönüşümün tam ortasında gündeme gelen bir eski mücadelenin yeni aşaması olmuştur . Tam bağımsızlık karakterine sahip bulunan Çeçenler ,bu bağımsızlık anlayışını yaşam biçimine ve siyasal düzene dönüştürerek yollarına devam etmek istemektedirler .Uluslararası alanda her toplum için bir insan hakkı olarak tanınmış olan bağımsızlık, Çeçenler için karakterden kadere geçiş doğrultusunda yeni bir sürece doğru ilerlemektedir . Ne var ki , yeni dönemin çok kutuplu dünyasında gene eskisi gibi bir kutup merkezi olarak hareket etmeye çalışan Rusya Federasyonu, daha önceleri Hasavyurt antlaşması ile kabül etmiş olduğu Çeçenistan’ın bağımsızlığını siyasal baskı,saldırı ve işgal yöntemlerini birlikte uygulayarak inkar etmeye yönelmesi bu sorunu iyice çözümsüzlüğe doğru sürüklemiştir .

Dünya değişirken beraberinde yeni koşulları da ortaya çıkarmaktadır . Yeni koşulların giderek öne çıktığı bir aşamada Kuzey Kafkasya bölgesinin de yeniden yapılanmasıda öncelik kazanmaktadır Birinci dünya savaşı sonrasında güney Kafkasya ülkelerinin bağımsızlıklarına kavuştukları gibi , bugün de Kafkasya’nın kuzeyinde yaşamakta olan halk kitlelerinin bağımsızlık düzenine yönelmeleri Çeçenistan Cumhuriyetinin öncülüğünde gelişmektedir . Uluslararası alanda bütün ülkelerin benimsemiş olduğu hukuk düzeni çerçevesinde diğer devletler nasıl bağımsızlıklarını kazanmışlarsa , aynı durum Çeçenistan için de geçerli bulunmaktadır . Kuzey Kafkasya bölgesinde yaşamakta olan halklar yedi küçük devletin çatısı altında varlıklarını sürdürürken , Çeçen Cumhuriyetinin öncülüğünde Rus emperyalizmine karşı verilmiş olan ulusal kurtuluş savaşı Kuzey Kafkasya bölgesinin yedi küçük devleti içinde hukuk açısından geçerli bulunmaktadır . Soğuk savaş sonrasının getirmiş olduğu uluslararası yumuşama döneminde , bir çok bölgesel soruna çözüm barış ortamı içinde getirilirken, Kafkasya’nın kuzey bölgesine de yeni bir barış düzeni Çeçenistan Cumhuriyetinin açtığı özgürlük ve bağımsızlık çizgisinde gerçekleştirilebilecektir . Yaşam boyunca hiçbir zorluk karşısında çaresiz kalmayan , her zaman zorluklara ve baskılara karşı direnen , her türlü haksızlığa karşı çıkarak hak ve adalet arayışını genel bir karaktere dönüştüren Çeçenler ‘in ; hiçbir zaman teslim olmayan güçlü direnişleri ile başlatılmış olan Kuzey Kafkasya ‘nın bağımsızlık sürecinin bir an önce tamamlanabilmesi için , bütün Kuzey Kafkasyalı toplumların, Çeçenistan’ın vermekte olduğu özgürlük mücadelesinin yanında yer almaları zorunlu olarak gündeme gelmektedir . Böylesine bir dayanışma gerçekleşmeden Rus emperyalizmine karşı tam bir sonuç almak pek mümkün görünmemektedir .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ÇANAKKALE, ANTİ – EMPERYALİST BİR SAVAŞTIR !!!


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ÇANAKKALE, ANTİ – EMPERYALİST BİR SAVAŞTIR

Her sene olduğu gibi Birinci Dünya savaşının başlangıç aşaması olan ÇANAKKALE SAVAŞI Türk devleti ve ulusu tarafından bu yılda anıldı . Ne var ki , aradan yıllar geçtikçe anma törenleri ile birlikte basın ve medya organlarında bu kutsal zaferin ele alınışı da değişiklik göstermeye başladı .İmparatorlukların çökmesine ve dağılmasına yol açan Çanakkale Savaşı, devletlerarası bir savaş olmasına rağmen özellikle din merkezli çevreler ve bazı önde gelen siyasal İslam temsilcileri bu savaşı bir din savaşı gibi göstererek ve konuyu sadece Müslümanlar ile Hrıstıyanların çatışması biçiminde ele alarak, devletlerarası bir savaş olan Çanakkale savaşını değerlendirirken, çok ciddi bir tarihsel yanlışa neden olmaktadırlar . Devir değişikliğine giden yolu açan bu savaş ,devletler arası bir çekişme ve çatışma sürecinin en kritik noktasında gündeme gelmiş olan tarihsel bir olgudur .

1915 yılında İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazının girişine birden gelmeleriyle başlayan bu olaya karşı, ülkesine saldırılan Osmanlı İmparatorluğu savunmaya geçmiş ve bu savaş sırasında Osmanlı devletinin çöküşünü önleyebilmek üzere Alman ordusunun bir bölümü de Alman subaylarının komutasında Osmanlı topraklarına gelerek, İngiliz ve Fransızların ortak saldırısını geri püskürtmek üzere Osmanlılara yardımcı olmaya çalışmıştır . Bir yanda İngiliz ve Fransız devletleri sahip oldukları emperyalist imparatorluklarını merkezi coğrafya üzerinde de genişletmek üzere harekete geçerken , diğer yandan ülkesi işgale uğrayan Osmanlı devleti bu saldırıya karşı kendini koruyabilmek için savaşa girmiştir . Bu aşamada ulusal birliğini geç sağlayan Alman devleti ordularını Osmanlı topraklarına göndererek, bu iki Atlantikçi emperyal devletin Osmanlı sınırlarını aşarak merkezi coğrafyaya egemen olmasını önlemek istiyordu . Çanakkale’de savaş böylesine bir ortamda dört devlet ordularının karşı karşıya gelmesiyle başlıyordu . Bu nedenle Çanakkale savaşı dinler arası bir savaş değil aksine devletler arası bir silahlı çatışmadır .

Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde İngiltere ve Fransa el ele vererek bütün dünya kıtalarını birbirine bağlayan büyük sömürge imparatorlukları kurmuşlardı . Avrupa gibi küçük bir kıtadan ortaya çıkan bu iki devlet Atlantik kıyılarında bulunmanın getirdiği jeopolitik kolaylıklardan fazlasıyla yararlanarak ,denizler ve okyanuslar üzerinden bütün dünya kıtalarına girerek, her bölgeyi Avrupa merkezli sömürge imparatorluklarına bağlayarak bir dünya hegemonya düzeni oluşturmuşlardı . Tama anlamıyla bütün dünyaya egemen olabilmeleri için Akdeniz üzerinden merkezi coğrafyaya da egemen olmaları gerekiyordu . Bu amaçla Akdenize girerek Çanakkale önlerine gelen bu iki Atlantik gücünü önlemek ve dengelemek üzere de on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde devlet birliğini sağlayan Alman devleti , Osmanlı devleti ile bir askeri anlaşma imzalayarak Balkanlar ve Anadolu bölgelerine girerek, bir Avrupa gücü olarak Atlantik güçlerinin bütün dünyaya egemen olmasının önüne geçebilmenin mücadelesini veriyordu . Özellikle son dönemde Almanya’nın sanayi alanında öne geçmesi ve dünyanın önde gelen askeri gücü olmasıyla birlikte Almanlar Atlantikçilere merkezi alanda yer vermek istemiyordu . İngiltere ve Fransa ‘da Almanların önünü kesmek üzere Rusya’ya yardık etmek istiyorlardı ama Almanya Osmanlı ülkesine gelerek bu iki Atlantikçi gücün Rusya’ya yardım göndermesini önlemeye çalışıyordu . Alman birliğinin sonraki aşamada bir Avrupa gücüne dönüşmesi ile , İngiltere ve Fransa birlikteliğinin merkezi alan üzerinden dünya hegemonyasına yönelmelerinin önlenmesi için çaba gösteriliyordu . İşte bu aşamada Çanakkale savaşı tarihin bir kesişme noktası olarak yirminci yüzyılın başlarında gündeme geliyordu .

Önce Roma daha sonra da Bizans İmparatorluklarının çöküşü üzerine merkezi alanda otorite boşluğu gündeme gelince , Avrupa merkezli batılı ülkelerin topladıkları ordular ile tam on bir kez Haçlı seferlerine yöneldikleri ve bu doğrultuda Hrıstıyan ordular ile yeniden merkezi alandaki eski Roma ve Bizans topraklarına egemen olmaya çalıştıkları tarihin ortaya koyduğu bir gerçektir . O aşamada Hazar’dan güneye inen Selçuklu orduları merkezi alana egemen olurken, sürekli olarak Haçlı seferleri ile karşı karşıya kalmışlar ve bu orduları yenerek geri püskürtmüşlerdir .Bu ordular o dönemde Amerika siyasal gündemde olmadığından hep Avrupa merkezli olarak ortaya çıkmışlar ve yeniden Roma ve Bizans hegemonyası peşinde koşan Hrıstıyan toplumların askerlerinden oluştukları için Haçlı seferleri ismi ile adlandırılmışlardır . Ne varki , Çanakkale savaşlarında boğazlar bölgesine gelen deniz birliklerinin milli devletlerin donanmaları ile karaya çıkması, gelen askerlerin bir din ordusu olmadığını açıkça göstermekte ve bu yüzden de Çanakkale savaşları yeni bir Haçlı seferi olarak tarih bilimince kabül edilmemektedir . İngiliz ve Fransız askerleri Hrıstıyan toplumların içinden çıkmalarına rağmen ,mensup oldukları devletlerin ulus devlet niteliğini taşıması nedeniyle milli ordular olarak bir misyon üstlenmişlerdir . Bu açıdan ortada bir din savaşı vermek üzere gelmiş olan ümmet orduları yoktur . Haçlı seferlerinde Avrupa’nın her ülkesinden toplanan Hrıstıyan ordular söz konusu olduğu için , bunlara karşı Müslüman olmuş Selçuklu askerleri çıkmış ve Hrıstıyan ordularının yeniden merkezi bölgeye gelerek ikinci kez Roma ya da Bizans gibi Hrıstıyan devletlerin merkezi alanda hegemonya oluşturmalarına izin verilmemiştir .

Çanakkale savaşları yirminci yüzyılın Haçlı seferleri olmadığı gibi , merkezi bölgede var olan Osmanlı devleti de sınırları içinde her din ve kökenden gelen insanların ortak yaşadıkları bir heterojen bölgesel imparatorluk olduğu için , İngiliz ve Fransızlara karşı Alman general ve subaylarının yönetimi altında savaşa giren Osmanlı ordusunda Osmanlı vatandaşı olan Ermeni ,Rum ve Yahudilerin de savaşa girdikleri görüldüğü için Osmanlı ordusuna da bütünüyle bir İslam ordusu olarak bakmak gerçekliği bütünüyle yansıtmaktan uzaktır . Osmanlı ordusunda gelecekte Filistin’de İsrail’i yeniden kurmak isteyen Siyonistlerin katır birlikleri de yer almış ayrıca Macaristan’dan gelen bazı askerlerde geleceğin oluşturulması doğrultusunda bu savaşın içinde yer alarak etkili olmaya çalışmışlardır . Bu durum dikkate alınırsa Çanakkale savaşlarının Müslümanlar ile Hrıstıyanlar arasında yapılan bir din savaşı olmadığı ama aksine dört büyük devlet arasındaki bölgesel hegemonya çekişmelerinin gündeme getirdiği sıcak çatışmalar olduğu görülmektedir . Almanların yönetimindeki Osmanlı ordusu bu savaşlarda yenilseydi İngiliz ve Fransız yardımları Rusya’ya ulaştırılacak ve Rus devleti 1905 yılında karşı karşıya kaldığı Japon savaşı sonrasındaki çöküntüden kurtularak ve yeniden güçlenerek tarih sahnesine çıkarak Alman İmparatorluğunun önünün kesilmesinde etkin bir rol oynayacaktı . Ne var ki , savaşı Almanya destekli Osmanlı orduları kazanınca , İngiltere ve Fransa Çanakkale’yi geçerek Rusya’ya yardım edememiş ve bu doğrultuda Rusya’daki kaos ve karışıklık , sosyalist devrimin yapıldığı tarihe kadar devam etmiştir .

İngilizler ile Fransızlar okyanus kıyısı ülkeler üzerinden bütün denizlere açılabildikleri için dünya hegemonyasını kıtalar üzerinde kurabilmişlerdir . Almanya ise bir kara ülkesi olarak Avrupa kıtasının tam ortasında yer almıştır . Böylesine bir jeopolitik’e sahip olan Almanya batıdaki iki dev ülke olan İngiltere ve Fransa’yı devre dışı bırakarak batıya ve denizlere açılamamış ama bulunduğu coğrafyanın uzantısı olan doğu bölgesine açılarak merkezdeki Osmanlı topraklarına girmiştir . Savaş öncesinde Osmanlı ülkesi ,İran ve Orta Doğu bölgelerinden Afganistan’a kadar var olan İslam coğrafyasında bir Alman-İslam devleti olarak Töton İmparatorluğu oluşturmayı ulusal jeopolitik hedef olarak önüne koyan Almanya , İngiltere ve Fransa’dan önce davranarak merkezi alanda yapılanmaya yönelmiştir . Bu doğrultuda milyonlarca Alman vatandaşı Osmanlı ülkesi üzerinden Rusya ve Orta Asya bölgelerine gönderilerek geleceğin Alman-İslam imparatorluğu olarak Töton devletinin temelleri Avrasya bölgesinde yeni bir yapılanma olarak öne çıkartılmaya çalışılmıştır . İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale’yi geçerek Karadeniz üzerinden Rusya’ya askeri yardım götürmeyi hedeflemesinin arkasında yatan en önemli neden, Almanya’nın kendi kontrolü altında bir İslam imparatorluğunu dünyanın orta bölgelerinde kurmaya çalışmasıdır . Alman devleti Osmanlı toprakları üzerinden İran ve Orta Asya bölgelerine uzanarak Avrasya’yı başkalarına bırakmamaya çalışırken , dünya hegemonya kavgasında kendi projesi olarak Töton İmparatorluğu projesini de Atlantik güçlerine karşı yeni bir bölgesel alternatif olarak ortaya koymuştur .

İngiltere’nin Birleşik Krallık adı altında bütün sömürgelerini bir araya getirerek bir dünya devleti oluşturmaya yöneldiği aşamada, jeopolitik açıdan denizlere açılma şansı olmayan Almanya ,doğu politikasını devreye sokarak Balkanlar ,Anadolu ve İran üzerinden Türkistan’a kadar ulaşacak ve Çin ile sınır komşusu olacak bir Avrasya devleti olarak Töton İmparatorluğunu kendisinin yola devam edebilmesi için zorunlu bir adım olarak görüyordu .Bu nedenle Avrasya’nın giriş kapısı konumundaki Boğazlar’da askeri varlık geliştirerek ve Osmanlı ordusu ile birlikte İngiltere ile Fransa’nın önüne geçerek bu kapıyı Atlantik güçlerine karşı kapatıyordu . Çanakkale’de Alman generallerinin komutasnda Alman subayları olmasaydı , Osmanlı ordusunun bu savaşı kazanması mümkün olamayabilirdi . Çünkü Osmanlı devleti son döneminde saray yaptıran padişahlar yüzünden büyük borçlara sürüklendiği için , silah almaya ya da orduyu güçlendirmeye yönelik harcama yapamaz duruma gelmiş ve bu yüzden de Almanlara muhtaç kalarak bu ülke ile bir askeri antlaşma imzalama yoluna gitmiştir . Almanlar İngiliz ve Fransızları Çanakkale’de geri püskürtürken , bir çok vatandaşını da Rusya ve Kazakistan gibi ülkelere göndererek gelecekteki Berlin merkezli yeni imparatorluğun temellerini atmaya çalışıyordu . Bu durum aynı zamanda Birinci Dünya Savaşına giden yolu da açarak ,imparatorlukların parçalanmasına ve aynı zamanda ulus devlet sürecinin Avrupa kıtası üzerinden Asya kıtasına doğru gelmesine Türkiye üzerinden yardımcı oluyordu .

Çanakkale savaşında dört devletin çarpışmalara katılması , bu olayın bir emperyalizm ve kendini koruma noktasında antiemperyalizm olarak öne çıkmasına neden olmaktadır . İngiltere ve Fransa emperyalist devletler olarak Çanakkale önlerine gelerek Akdeniz’den Karadeniz’e geçmeye çaba göstermişler ama bu durumda toprakları tehdit altına giren Osmanlı devletinin ,bu emperyalist saldırıya karşı antiemperyalist bir yol izleyerek bir savunma savaşına giriştiği ve bu yolda da Atlantik emperyalizmine karşı Avrupa emperyalizminin baş temsilcisi Almanya’nın askeri ve ekonomik yardımlarını aldığı görülmüştür . Almanya yıkılmakta olan Osmanlı devletini destekleyerek İngiliz ve Fransız ordularının Avrasya bölgesine girmelerini engellemiştir . Alman subayları bu savaştan önce İstanbul’a gelerek yerleşmişler , bu arada hem Türkçe öğrenerek Türk askeri ile diyalog kurmuşlar hem de geleceğe dönük Avrasya siyasetleri doğrultusunda Osmanlı ülkesinde yapılanmaya başlamışlardır . Üç büyük Avrupa devletinin ulus devlet kimliği taşımaları , savaş koşullarında Osmanlı ordusunu da yakından etkilemiş ve bu süreçte Osmanlı askerlerinin zamanla Türkleşerek Türk askeri konumuna geldikleri görülmüştür . Osmanlılar müttefikleri Almanya sayesinde yenilgiden kurtulmuşlar ve Alman yardımları ile Rusya, İngiltere ve Fransa gibi emperyal güçlerin saldırılarına karşı kendilerini koruyabilmişlerdir .Çanakkale savaşı ile başlayan kurtuluş savaşının zamanla uluslaşması , Çanakkale’deki Osmanlı askerlerinin savaşın getirdikleriyle bir ulusal orduya dönüşmesini ve sonra da Osmanlı ahalisinin Türkleşmeye yönelmesinin ilk adımları olmuştur . Özünde bir imparatorluk ordusu olan Osmanlı askeri birlikleri savaşırken , alt kimlikler geride kalmış ve düşmana karşı birleşerek savaşan Osmanlı askerleri milli bir direnişle Türkleşmişlerdir .

Çanakkale savaşları bir anlamda Birinci Dünya savaşının ilk raundu olmuş ama daha sonraki gelişmeler doğrultusunda da aynı zamanda ulusal kurtuluş savaşının ilk adımları olarak bir görünüm kazanmıştır . Ülkedeki bazı milli şairler ve yazarlar , Çanakkale direnişini bir anlamda dünya emperyalizmine karşı çıkışın şanlı destanı olarak görmüşler Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak kurulmasına giden yolda Çanakkale savaşı bir ulusal direnişin ilk adımı olarak genel kabül görmüştür . İmparatorluktan ulus devlete geçilirken , Hrıstıyan dünyaya karşı direnen bir İslam ordusu yerine ,batılı emperyal devletlere karşı bir ulusal direnişin başlangıç noktası olarak Çanakkale savunması açıklanmaya çalışılmıştır . Çanakkale’de bir Selahattin Eyyubi ruhu yerine , Limon Von Sanders isimli Alman generalinin ve subaylarının düzgün yönetimi etkili olmuştur . Emperyal saldırıya karşı antiemperyalist bir direniş gösterilirken , ülkede var olan yokluk ve yoksulluk gibi olumsuz etkenler de savaşın bir ulusal çıkışa yönelmesinde etkili olmuştur .Avrupalı üç ulus devletin askerlerinin çekişmelerinin, saldırıya karşı savaşan Osmanlı askerlerinde dinsel bir ruh yerine zamanla ulusal bir ruhu oluşturduğu ve daha sonraki aşamada da bunun kurtuluş savaşının ulusal çizgide örgütlenmesine yol açtığı görülmüştür . Fransız devrimi sonrasında bir türlü Osmanlı milleti yaratamayan Osmanlı devletinin , Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlete dönüşmesi sürecinde ,Çanakkale savaşının önemli bir dönüm noktası olduğu görülmüştür .

Çanakkale savaşını saldıranlar cephesi kazansaydı İngiliz ve Fransız orduları , Rusya’ya girerek çökmüş olan Rus devletini ayaklandırarak Almanların karşısına çıkarmak istiyorlardı . Savaşı bu cephe kaybedince Japonya’ya karşı yenilerek çökmüş olan Rus devleti tam olarak çökerek dağılacaktı . İşte bu aşamada Amerika üzerinden örgütlenen bir Bolşevik hareketinin Rusya’da bir sosyalist devrim yapması üzerine Avrupa emperyalizminin Avrasya bölgesine girmesi ve etkin olması önleniyordu . Eğer Osmanlı ordusu yenilseydi , İngiliz ve Fransız birlikleri Anadolu yarımadasına da girerek , bu yarımadanın doğu bölgesinde Rus ve Fransız kışkırtmalarıyla başlamış olan Ermeni isyanlarına da destek sağlayarak , Anadolu’nun doğu yarısında Akdeniz gibi sıcak denizlerde kıyısı olan bir Büyük Ermenistan devletinin kurulması sağlanacaktı . Rus ve Fransız emperyalizmleri her zaman için bir Büyük Ermenistan devletinin kurulmasından yana olmuşlardır . Almanlar ise Türkler’den çekindikleri için Ermeni sorununa karşı uzak durmuşlardır . Ama daha sonraki dönemlerde Almanların’da Türkiye’nin çıkarlarını dikkate almayarak bir bağımsız Ermenistan projesinden yana hareket ettikleri ortaya çıkmıştır . Çanakkale’de kaybedenler Rusya’ya giremedikleri gibi aynı zamanda Doğu Anadolu topraklarında bir Ermenistan’ın kurulmasına da katkı sağlayamamışlar ve bu yüzden bu bölgeden çok geniş bir Ermeni göçü Suriye topraklarına yönelik olarak gelişmiştir . Ermeni sorunu ulus devlet yapılanmaları doğrultusunda çözülmeye çalışılmış ama ulusal kurtuluş savaşının Misak-ı Milli protokolü üzerinden getirmek istediği bütünlük çerçevesini bozduğu için , Büyük Ermenistan projesinin gerçekleşme şansı hiçbir zaman olmamıştır .

1915 yılı Ermeni meselesinin gerçekleşmesi ile Çanakkale savaşının yapıldığı yıl olması her iki olayı aynı zaman diliminde ortak kılmaktadır . Bu çerçevede her iki olay arasında zamanlama açısından büyük bir bağlantı vardır . Osmanlı topraklarında Avrupa kıtasında olduğu gibi batı tipi ulus devlet kurmak isteyenler Balkanlar’da bunu başarınca , aynı Balkanizasyon sürecini Anadolu ve Orta Doğu bölgelerine de getirmek istemişler ama bu planı Türk ulusunun vermiş olduğu ulusal kurtuluş savaşı yüzünden tam olarak gerçekleştirememişlerdir . Ermenistan kurulamayınca Orta Doğu haritası değiştirilmiştir . Rusya’ya yardım gidemeyince yirminci yüzyıla yön veren hareket olarak sosyalist devrimin önü açılmış ve bu doğrultuda Sovyetler Birliği kurularak , iki kutuplu bir dünya düzeni Birinci Dünya savaşı sonrasında kurulmuştur . Bu iki büyük oluşum , daha sonraki aşamada batı tipi bir ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkmasında önemli ölçülerde etkili olmuştur .

Ermenilerin doğu Anadolu’da Osmanlı yönetimine karşı isyan etmelerinde İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale önlerine gelmesinin çok büyük etkisi bulunmaktadır .Osmanlı devletini yıkmak ve topraklarını ele geçirmek üzere gelen Atlantik emperyalistlerinin bu amaçlarına yardımcı olarak gelecekte kendilerine Osmanlı topraklarında yeni yurt ve devlet kuracak bir arayış içine giren Doğu Anadolu Ermenilerinin isyanları , beraberinde Balkan savaşını yitirmiş olan Osmanlı devletinin tepkisel davranmasına neden olmuş ve Osmanlılar Balkanlar’da olduğu gibi Sevr haritasını Anadolu topraklarında gerçekleştirecek bir Balkanizasyon dağılımına, Anadolu toprakları üzerinde yer vermeme eğilimi içinde olmuşlardır . Ermeni sorunu Çanakkale savaşı ile birlikte patlak verince arada kalan Osmanlı devleti boğazlar savaşında Almanlardan destek almışlar ama Ermeni isyanlarına karşı tehcir uygulamaları getirerek yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti açısından sorunu kalıcı bir çözüme kavuşturma başarısını elde etmişlerdir . İngiliz ve Fransız yardımı alamayan Ermeniler kendi devletlerini kurma yolunda pek fazla etkinlik sağlayamamışlar sonra da Rusların desteği ile Kafkasya bölgesinde küçük bir dağ devleti ile yetinmek zorunda kalmışlardır . Ermenistan ile Akdeniz sularına inmek isteyen Rusya , Japon savaşı sonrasında çöküntüden bir türlü kurtulamayınca , Orta Doğunun yeniden yapılandırılmasında fazla etkili olamamış ve bu yüzden de Büyük Ermenistan kurulamamıştır .

Çanakkale savaşlarının Türk ulusuna kazandırmış olduğu en önemli gelişme , ulusal kurtuluş savaşının öncüsü ve Türk devletinin kurucusu olacak bir büyük ismi tarih sahnesine çıkartması olmuştur . Atatürk , Alman general Limon Von Sanders’in kurmay başkanı olarak Çanakkale savaşında çok etkili olmuş ve en kritik cephe savaşlarında komutan olarak gösterdiği büyük cesaret ve kahramanlık ile Çanakkale savaşında Osmanlı ordusunun , emperyalist saldırıları defetmesinde kilit bir rol oynamıştır . Cephe savaşlarını kazanan Mustafa Kemal , haklı bir şöhret kazanınca , Çanakkale savaşlarında gösterdiği kahramanlık sayesinde daha sonraki aşamada Osmanlı genel kurmayı tarafından ulusal kurtuluş savaşının önderi olarak seçilmiştir . Çanakkale savaşı bu açıdan da önemli bir kazanç sağlayarak , Türk ordusunun ve devletinin geleceğe dönük ulusal yapılandırılmasında başlangıç noktası olmuştur . Çok uluslu bir imparatorluktan çağdaş bir ulus devlete geçerken , Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmasını sağlayan uluslaşma sürecinin Çanakkale savaşı sırasında ortaya çıktığı görülmektedir . Sadece bu gelişme bile Çanakkale savaşının bir antiemperyalist ulusal savaş olduğunu ortaya koymakta ve kesinlikle milli çizgide bir oluşumun ortaya çıkmasına katkı sağladığı anlaşılmaktadır . Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyetinin tarih sahnesine çıkmasını sağlayan ulusal önderin çıktığı yer olarak da Çanakkale bugünkü Türk devletinin başlangıç noktasıdır .

Çanakkale savaşının bu kadar milli unsurun bir araya geldiği oluşum olarak, bir din savaşı biçiminde ele alınmasının yanlış bir değerlendirme olduğunu tarih biliminin verileri ortaya koymaktadır . Gelibolu gibi küçük bir alanda cereyan eden kritik mücadele , yirminci yüzyılın dünya düzenin oluşmasında önemli bir aşama olmuştur . Çanakkale savaşını kazanamayan İngiltere ve Fransa Asya toprakları üzerindeki hegemonya planlarından vazgeçmek zorunda kaldılar . Hacı hoca kadrolaşması ile Çanakkale’yi dinler savaşına dönüştürmek isteyenlere Osmanlı yönetimi destek vermemiş , boğazdaki çatışmalarda her zaman emperyal projelerin etkili olduğu görülmüştür . Konuyu İslam İmparatorluğu dönemindeki gibi bir cihat savaşına dönüştürmek isteyenler etkin olamayınca , Birinci Dünya Savaşı sonrasında eski Osmanlı toprakları üzerinde bir din devleti değil ama tıpkı batılılar gibi çağdaş bir ulus devletin kurulması gerçekleştirilmiştir . Orta Doğu bölgesindeki Müslüman Araplar’ın İngiliz ordusunda Çanakkale’ye gelerek savaşmaları da açıkça bu savaşın bir din savaşı olmadığının göstergesidir . Hrıstıyan Almanlar Müslüman Osmanlılar ile bir araya gelirken , İngilizler’de sömürgeleri olan Arap ülkelerinden getirdikleri askerleri Osmanlı’nın Müslüman askerlerine karşı cepheye sürmüşlerdir . Bu da ortada bir din savaşı olmadığını göstermektedir .

Son yıllarda , Türkiye’de ılımlı İslamcı bir yönetim uzun süre işbaşında kalmasıyla birlikte , Çanakkale savaşının bir başka türlü anıldığı görülmüştür . Resmi bayramların kutlanması ile ilgili yönetmelikler değiştirilirken, dini bayramların daha geniş bir yaklaşım içinde ele alınarak laik devlet yaklaşımının dışına çıkıldığı göze çarpmaktadır . Kurmay başkan olarak Çanakkale savaşının her aşamasında ve her cephe savaşında bulunan Mustafa Kemal’in dışlandığı ve Atatürk’süz bir Çanakkale programının birbirini izleyen yıllar içinde öne çıkarılmaya çalışıldığı siyaset sahnesinde ortaya çıkan yeni bir gelişme olarak tartışma konusu olmaktadır . Atatürk , Çanakkale zaferinin bir kahramanı olarak Türk ulusunun gönlünü kazanınca ,Türkler O’nun arkasından giderek hem devletlerini kurmuşlar hem de emperyalizmin baskılarına karşı çıkarak tam bağımsız bir siyasal düzen içerisinde özgür bir biçimde yaşama hakkını elde etmişlerdir .Bu durumda Türk ulusu ulusal devletini ve cumhuriyet rejimini Atatürk’e borçludur . Atatürk’de gelmiş olduğu ulusal önderlik konumunu Çanakkale zaferinden elde edilen başarı ile sağlamıştır . Müslüman Araplar ile Türklerin çatışmaları , Hrıstıyan Alman,İngiliz ve Fransız devletlerinin Çanakkale’de karşı karşıya gelmeleri bütünüyle , yirminci yüzyılın başlarında ulusal gelişmelere katkı sağlamıştır . Hal böyle olmasına ve Çanakkale’nin bir antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı olmasına rağmen , sanki ortada bir Haçlı seferi varmış gibi hareket etmek ya da , Hırıstıyan uygarlığına karşı bir İslami Cihat savaşı varmış gibi değerlendirmeler yapmak , Türkiye Cumhuriyetinin hem ulusal yapısına ters düşmekte ve Çanakkale zaferinin bir ulusal tarih başarısı olarak her yıl anılmasını önlemektedir .

Çanakkale zaferinin Türk ulusunun önderi konumuna getirmiş olduğu büyük Atatürk olmadan Çanakkale törenleri ya da toplantıları yapmak hem tarih verilerine ters düşmekte hem de Düvel-_i Muazzama denilen büyük emperyalist düzene karşı direnme yolunda Türk’lerin atası konumuna gelmiş olan Atatürk’e karşı yapılan bir haksızlık olmaktadır . Her sene Çanakkale Şehitleri anılırken , bu cephede İngiliz ordusunun askerleri olarak Türklere karşı savaşan Anzak askerleri anılırken , Türklerin komutanı olan ulusal önder Atatürk’ün dikkate alınmaması , ulusalcı ve cumhuriyetçi çizgideki Türk toplumunu derinden yaralamaktadır . Atatürk şehitlikte yatan düşman askerlerine “ burada yatanlar bizim evlatlarımız “diyerek insancıl bir tutumu dünya kamuoyu önünde sergilerken , biz hala ortaçağ döneminden kalma cihatçı bir tutum ile bu ulusal savaşı tarihsel gerçeklerden saptırarak anamayız . Çanakkale savaşı bir din savaşı değil ama bir antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşıdır . Savaşın bizim açımızdan zaferle sonuçlanmasını sağlayan ulusal önder Atatürk’süz bir Çanakkale anması söz konusu olamaz .Olursa tarihsel gerçeklere ters düşen bir durum ortaya çıkar ki , bunu da Türk ulusu kabül edemez.Türk devleti önümüzdeki dönem de şimdiye kadar yapılmış olan bu yanlışların yeniden ortaya çıkmasına izin vermemeli ve Çanakkale törenlerinde bu zaferi bize kazandıran kurucu önder Atatürk’e hak ettiği yer verilmelidir . I915 zaferi Türkleri 1919’a taşımıştır . Çanakkale’de başlayan ulusal direniş Samsun kıyılarına taşınmış ve oradan hareket ile Anadolu’nun bağrına girilerek , Türk halkı çağdaş bir ulus devlet çatısı altında örgütlenebilmiştir . Osmanlı genelkurmayı , ulusal kurtuluş savaşının önderini seçerken , Çanakkale zaferi bir çıkış noktası olmuş ve Çanakkale’de elde edilen zafer daha sonraki aşamada yurdun bütün köşelerine taşınarak ulusal kurtuluş savaşı da zaferle taçlandırılmıştır . İlk adımda elde edilen zafer son adıma giden yolda Türk ulusuna yön göstermiştir . Sonuçta ortaya çağdaş bir ulus devlet çıkarılmıştır ama ortaçağ döneminden kalma bir din devleti hiçbir zaman düşünülmemiş ve bu yüzden de laiklik ilkesi devletin temel prensibi olarak anayasanın içinde önemli bir yere sahip olmuştur . Balkan savaşları sonrasında gündeme gelen Çanakkale savaşı , Osmanlı devletini parçalayan Balkanizasyon sürecinin Anadolu yarımadasına taşınmasını engelleyerek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletine giden yolun açılmasını sağlamıştır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : TAHTEREVALLİ


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : TAHTEREVALLİ

Tahterevalli , Arapça kökenden gelen bir kelime olarak , Osmanlı döneminde Türkçe’ye girmiş ve daha sonra da Türk dilinde yerleşmiş bir kavramdır . Türkçe sözlüklere bakıldığında , ortadaki dayanak üzerinde bir tarafı , diğer tarafı yukarıya kalkacak biçimde hareket ettirilerek oynanan bir tahta parçası ya da kalas anlamına gelmektedir . Bu uzun tahtanın iki ayrı ucuna iki kişi ya da çocuklar oturunca , karşılıklı olarak aşağı inen ya da yukarı çıkan bir oyuncak haline dönüşmektedir .Daha çok , çocuk bahçeleri ya da eğlence merkezlerinde görülen bu oyuncak türünün en büyük özelliği iki kişiyle oynanabilmesidir . Eşit ölçülerde kesilmiş olan bir tahta parçasının , tam ortadan temel bir dayanak noktasına oturtulması , ya da yere köklü bir biçimde bağlanması sayesinde tahtanın iki ucuna oturmuş olan çocuklar ya da kişiler , sırasıyla bir aşağı inerek , bir yukarı çıkarak karşılıklı bir oyun içerisine girebilmektedirler . Bu yüzden , bu Arapça kökenli kavram , kalın tahtalar ya da demir parçalarından yapılan oyuncaklar ve hem küçükler hem de büyükler tarafından oynanan bir oyun olarak ,zevkli bir zaman geçirten eğlence vasıtasının adı olmaktadır . Tahterevalli bu hali ile hem oyuncağın hem de bu oyuncak aracılığı ile oynanan oyunun adı olarak günlük dilde kullanılmaktadır . Son yıllarda belediyeler ve çeşitli kuruluşlar tarafından açılan çocuk bahçelerinin ya da eğlence merkezlerinin en önde gelen oyuncaklarından birisi olarak tahterevalli Türkiye’de günlük yaşamda fazlasıyla kullanılan bir oyuncak ya da oyundur .

İlkokul çocukları tahteevalliye binince “ tahterevalli ya valli “ diyerek bu Arapça kökenli oyuncağa bir de kafiye uydurarak zamanlarını eğlenceli bir biçimde bu oyuncağın üzerinde geçirebilmektedirler .Her Türk insanının çocukluk döneminde yer alan tatlı anıları arasında tahterevalli maceralarının da yer aldığı söylenebilir . Böylesine eğlence ve zevkli zaman geçirme uğraşları ile bağlı olan, neredeyse çocuklar için eğlencenin başlıca kaynaklarından birisi olarak tahterevalli , son zamanlarda bu masum görünüşünün ötesinde kullanılarak bazı siyasal plan ya da projeler ile beraber anılmağa başlanmış , çocuklara ve insanlara zevkli zaman geçirmelerine katkı sağlayan bu oyun , günlük yaşamın ötesinde ele alınarak bazı siyasal oyunların adı olarak kullanılmağa başlanmıştır . Tahterevalli bir oyuncak olarak nasıl ki iki kişi arasında oynanıyorsa , aynı oyunun bu çocuk oyuncağının kullanılışına uygun bir biçimde büyük siyasal güçler ya da süper devletler arasında da oynanabileceği ifade edilmeğe başlanmıştır . Bu masum kavramı siyasal hesaplar doğrultusunda kullanmağa başlayan güç merkezleri , yeni dönemin koşullarına uygun düşecek biçimde siyaset değişikliğine yöneldiklerinde , yeni ortaya çıkan koşullara uygun düşebilecek yepyeni siyasal oyunlar ya da stratejiler geliştirmeğe başladıklarında, tahterevalli gibi bir oyun adını siyaset sahnesinin başköşelerine taşıyabilmektedirler .Devletlerarası rekabet düzeninde ve uluslar arası alanda her devlet ya da büyük güçler farklı stratejiler geliştirerek daha iyi bir duruma gelmek ya da daha etkin bir konuma ulaşabilmek üzere yeni yaklaşımları ya da politikaları belirlemektedirler . İşte bu gibi durumlarda : şemsiye , tramplen,köprü ,iskele,tampon,karakol,garnizon,merkez ,uydu gibi günlük dilde kullanılan bazı masum kavramların izlenen stratejilerin adları olarak devreye sokuldukları görülebilmekte ve devletlerin ya da güç merkezlerinin izledikleri politikalar bu gibi günlük dilin masum kavramları ile ifade edilebilmektedirler . İşte bugün gelinen aşamada , tahterevalli de günlük dildeki anlamının ötesinde yeni bir stratejik kavram olarak gündeme getirilmekte ve yeni dünya düzeninin kilit stratejisinin adı olarak kamuoyuna lanse edilmektedir .

Türkiye’nin tanınmış bir yazarı , eski bir istihbaratçı ve aynı zamanda bir ekonomi profesörü olarak , yeni dünya düzeninin bir tahterevalli modeli üzerine oturacağını , iki kutuplu soğuk savaş döneminin sona ermesinden sonra ortaya çıkan tek kutuplu dünya düzeninin yürüyememesi yüzünden yeniden iki kutuplu bir dünya düzeninin oluşturulacağını son zamanlarda açıkca yazmakta ve savunmaktadır . Bu görüşünü öne sürürken , Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra yaşanmakta olan kaotik gidişin durdurulamadığını , iki kutuplu siyasal düzenden tek kutuplu yeni bir dünya düzenine geçilemediğini , iki kutuplu düzenden tek kutuplu bir yapılanmaya geçilmesi için çaba sarfedilirken tamamen tersi bir doğrultuda ortaya çok kutuplu bir yeni düzenin çıktığını ve bu durumun da beraberinde yeni karışıklıklar getirdiğini dile getirmiş ve çok kutuplu bir dünya düzeninin ortaya çıkarabileceği kaotik gidişin önlenebilmesi için , yeniden soğuk savaş yıllarındaki gibi iki kutuplu bir dünya düzenine geçilmesinin gerekli olduğunu zaman zaman yazılarında belirtmiştir . Bu eski istihbaratçı , Türkiye’nin batı dünyası ile birlikte olması gibi bir duruma alıştığı için , batı merkezli yeni stratejilere açık bir yaklaşımla hareket ederek , ABD merkezli bugünkü batı hegemonyasının gelecekte de sürdürülebilmesi doğrultusunda bu önerisini geliştirmiştir ,çünkü iki kutuplu bir dünya düzeninde merkezi coğrafyada karşılıklı olarak oynanacak bir tahterevalli oyununda batı blokunu temsilen ABD tahtarevallinin bir ucunda oturacak , karşı uçta ise geçmişte iki kutuplu dünya düzeninin karşı merkezi gücü olan Rusya yer alacaktır . İki dünya savaşı sonrasında batı kapitalizminin süper gücü olarak ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletlerine karşı , soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya düzeninin karşı doğu bloku olan sosyalist sistemin ağa babası olarak Rusya yer alıyordu . Küreselleşme öncesi bu ikili yapılanmanın ,geleceğe dönük oluşturulan yeni dünya düzeninde ,küreselleşme ile beraber bütün dünya ülkelerine zorla empoze edilen ABD merkezli tek kutuplu dünya düzeni tutmayınca ,tekrar devreye sokulmağa çalışıldığı anlaşılmaktadır .

İki büyük dünya savaşı sonrasında oluşturulan Birleşmiş Milletler merkezli dünya düzeni çatısı altında her ülke kendi geleceğini çizmeğe çalışırken , iki ayrı kutup arasında bir soğuk savaş düzeni oluşturulmuş ve bu doğrultuda yaratılan gerginlik ortamı çerçevesinde dünya yönetilmeğe çalışılmıştır . Amerika Birleşik Devletleri , ikinci dünya savaşı sonrasında bir Mac Chartizm rüzgarı estirerek her sol düşünceyi peşinen komünizm olarak ilan ederek , hem kendi ülkesini hem de batı blokuna dahil olan diğer batılı ülkeleri baskı altına alarak mum üzerinde tutmuştur . Sovyet devrimi sonrasında Rusya merkezli olarak kurulmuş olan komünist blokun patronu durumundaki Rusya ve kömünist sistem öcü olarak ilan edilmiş , Türkiye gibi batı sisteminin kontrolu altındaki ülkelerde sosis sos’u bile sosyalizmi çağrıştırdığı için komünist olmakla suçlanmıştır . Komünizm propogandası gibi bir suç icat edilerek , her türlü sol düşünce ya da benzeri sosyalist akımlar komünistlikle suçlanarak siyaset sahnesinden silinmeğe çalışılmışlardır . Bir tarafta Rusya merkezli sosyalist düzen ve komünist sistem oluşturulurken , diğer yandan beş yüz yıllık Avrupa merkezli dünya sistemine son verilerek ABD merkezli bir batı hegemonya düzeni kurulmağa çalışılmıştır . Böylesine bir yeni düzen eski Avrupa sömürgeleri üzerinden bütün dünyaya yönelik oluşturulurken , batının dışında kalan doğu yarıküredeki geçmiş dönemlerden kalan eski ülkelerde bir sosyalist yapılanma içerisine girerek karşı kutup olan Rusya’nın hegemonyası altına giriyorlardı . Eski sömürgeler ya da diğer dünya devletleri açısından böylesine iki kutuplu dünyanın dışında kalmak mümkün olamıyor ve kutup merkezleri harita üzerindeki bütün ülkelerde siyasal hegemonya çekişmesine girerek bir soğuk savaş gerginliği dönemi yaratıyorlardı . Askeri darbeler , dışa bağımlı diktatörlükler ile beraber demokrasi görünümlü siyasal yapılanmaların tamamı iki kutup merkezi tarafından yönlendiriliyor ve böylece bütün dünya ülkeleri iki kutuplu yapılanmanın baskısı altına alınıyordu . Bazı Asya ve Afrika ülkelerinin bir araya gelerek üçüncü bir dünya yaratma girişimleri de , batı ve doğu blok merkezleri tarafından önleniyordu .

İki kutuplu sistem hem üçüncü bir kutba izin vermiyor hem de bütün yeryüzü ülkelerinde doğudan ya da batıdan girerek , bir kenetlenme sağlıyordu . Bu durumda , dünyanın merkezinde yer alan bir ülke olarak kutup tercihi yapmak gibi bir zorunluluk ortaya çıkıyordu . Birinci dünya savaşı sonrası koşullarda üç dünya arasında merkezi bir model olarak devletleşen Türkiye Cumhuriyeti , hem batı hem doğu bloklarına karşı mesafeli davranırken , aynı zamanda laik devlet yapılanması ile İslam dünyasının da dışında hareket ediyordu . Avrupa üzerinden batı bloku ,Rusya üzerinden doğu bloku ile komşu bir konumda kurulmuş bir devlet olarak , Türkiye doğu ve güney sınırları üzerinden komşusu olan Müslüman ülkelerle de arasına bir mesafe koyuyordu . Dünyanın jeopolitik merkezinde yer almanın getirmiş olduğu özel koşullar nedeniyle , Türkiye cumhuriyeti üç dünya arasında bir merkezi model olarak gündeme geliyor ve kurucusu Atatürk’ün oluşturduğu özgün sentezci devlet modeliyle her türlü taklitçiliğe ya da uyduluğa karşı çıkarak , dünya uluslar ailesinin onurlu bir üyesi görünümünde yeniden dünya atlasındaki yerini alıyordu . Atatürk’ün oluşturduğu tam bağımsız ve belirli bir ulusal senteze dayanan apayrı devlet modeli ile Türkiye Cumhuriyeti soğuk savaşın belirli dengelere dayanan koşullarında ortaya çıkıyordu . Birinci savaş sürecinde kurulan buyapı , ikinci dünya savaşı sonrasında ayakta kalmakta zorlanıyor ,bu büyük savaşın galibi olarak Amerika Birleşik Devletleri dünyanın merkezine gelerek yerleşince , iki bin yıllık proje olan Yahudi devletini kutsal ilan edilen topraklarda kurarak merkezi coğrafyanın birinci savaş sonrası oluşan yeni düzenini bozuyordu . ABD ve İsrail ikilisinin merkeze gelmesi sonrasında Türkiye eski bağımsız yapılanmasını korumakta zorlanıyordu . Bir yandan Sovyetler Birliği Osmanlı döneminde olduğu gibi Kars-Ardahan ve Batum üçgenindeki toprakları tekrar talep ediyor ,buna karşılık batı blokunun patronu olan ABD’de on bin kilometre öteden gelerek merkezi bölgeye Türkiye üzerinden yerleşiyordu .Kurulduğu yıllarda ,dünyanın merkezinde bağımsız bir kale olarak kurulmuş olan Türk devleti , ikinci savaş sonrasında bu statüsünü koruyamıyor ve Sovyet tehdidi yüzünden Nato üyesi olunca , ABD Atatürk’ün ülkesine girerek bu ülkeyi hızla bir yarı sömürge konumuna getiriyordu .

Kuruluşu itibarıyla merkezi coğrafyanın bağımsız kalesi durumundaki Türk devletinin Amerika Birleşik Devletleri ya da Sovyetler Birliği gibi iki dev arasında kalması noktasında her iki devin bastırması yüzünden bağımsızlığını koruyamadığı ve sınır komşusu olan Sovyetler Birliğinin istilasına uğramamak için karşı kutup olan batı bloku içerisinde yer almağa yöneldiği görülmektedir . Böylece ,jeopolitik konumuyla merkezi kale durumunu koruyamayan Türkiye Cumhuriyeti , Amerikan ordusunun Nato görünümü altında Türk topraklarına gelerek yerleşmesiyle , bir anlamda ABD merkezli dünyada bir uzak karakol ya da sınır karakolu konumuna istemeden sürüklenmiştir . Türkiye Sovyet tehdidi yüzünden ABD’nin kucağına düşerken , batı dünyasının sınır karokulu durumuna düşmüş , Sovyet tehdidini Türklere karşı bir öcü olarak kullanan Amerikan emperyalizmi de bu durumdan iyice yararlanarak Türkiye’ye yerleşmiştir . Girdikleri yerden bir daha hiç çıkmayan Amerikalılar Türkiye’yi kısa zamanda okyanus ötesi yeni eyaletleri gibi görmeğe başlamışlar ve bu doğrultuda Türkiye’nin yönetimini Türklere bırakmayarak sürekli olarak Türkiye Cumhuriyetinin hem işlerine hem de yönetimine karışmışlardır .Soğuk savaşın son döneminde Türkiye cumhuriyeti dışa karşı bağımsız görünmesine rağmen ,ikinci dünya savaşı sonrasında gelen bütün yönetimler ABD merkezli batı bloku tarafından belirlenmiştir . Sovyet tehdidi devam ettiği sürece , Nato destekli askeri rejimler devreye girmiş ,batılı istihbarat servislerinin güdümünde çeşitli terör olayları yapay olarak yaratılarak Türkiye’nin güvenliği ciddi olarak batı tarafından da tehdit edilmiş ve bu duruma çare olarak da Nato darbeleri her on yılda bir devreye sokulmuştur .Nato baskısıyla bir Amerikan uydusu sürüklenme Türk siyasetinde öne geçince böylesine bir çıkmaza karşı Türkiye’de çeşitli tepkiler gündeme gelmiş ve her defasında bu tepkilere karşı emperyal çözümler ile önlemler alınarak Türkiye’nin ABD’nin güdümü altında kalması sağlanmıştır . Türkiye bu güdümden kurtulmak üzere her başını kaldırdığında ya terör belası , ya ekonomik kriz ya da askeri darbeler ile karşı karşıya bırakılarak Atatürk’ün kurduğu gibi yeniden bağımsız bir yapılanmaya dönmesine izin verilmemiştir .

Batı blokuna Nato üzerinden dahil olmakla Türkiye hem bir sınır karakolu olmuş hem de Nato ve ABD güçlerinin merkezi coğrafyadaki ana askeri üssü konumuna gelmiştir . İkinci savaş sonrasında Türkiye’nin güneyinde kurulmuş olan İncirlik üssü sayesinde İsrail’in güvenliği Türkiye üzerinden sağlanmış , Türkiye’deki Nato üsleri üzerinden ülkenin doğusunda yer alan Demirperde sınırı gözetlenmiş ,Rusya’nın sınır içi bölgeleri Türkiye’deki askeri üsler aracılığı ile gözetim altına alınmıştır . Batı dünyasının hegemonyasını korumak doğrultusunda Türkiye dev sınır komşusu için bir tehdit merkezi haline gelirken , batının güvenliği uğruna Türkiye kendi güvenliğini tehlikeye atmıştır . ABD kendi hegemonyası için Türkiye’de mevzilenirken , Türkiye ile Rusya’nın karşı karşıya gelmesine neden olmuş , Sovyetler Birliği Türkiye’yi artık eskisi gibi tarafsız bir ülke değil ama doğrudan doğruya Amerikan emperyalizminin merkezi coğrafyaya uzanan bir karakolu ya da üssü olarak görmeğe başlamıştır . Böylece Türkiye batı emperyalizminin doğu blokunun merkezine yönelik bir kolu ya çıkıntısı konumuna getirilmiştir . Türkiye bu yüzden soğuk savaş yıllarında çok büyük gerginlikler yaşamış ve Küba’da yerleşik olan Sovyet füzelerinin karşılığının Anadolu’ya yerleştirildiği ortaya çıkmıştır . Türk halkından izin alınmadan , Türk parlamentosundan karar alınmadan Türkiye batının güvenliği uğruna Sovyet füzelerinin hedefi konumuna düşürülmüştür . Uzak karakol , sınır karakolu ya da merkezi askeri üs statüsü Türkiye’nin kendi güvenliğini ortadan kaldırmış , batı bloku uğruna Türkiye’nin güvenliği tehdit altına sürülmüştür . Stalin’in toprak talebi yüzünden batının kucağına sürüklenen Türkiye , tarafsız konumu ile beraber bağımsızlığını da yitirmiş , ve merkezi alanda Demirperde sınırına yönelen bir ok konumuna getirilmiştir .

Demirperdenin sökülmesi ve Berlin duvarının yıkılmasıyla beraber doğu bloku ülkeleri dünyaya açılmış ve batı kapitalizmi eski sosyalist ülkelere de girmeğe başlamıştır . Dünya savaşları sonrasında ortaya çıkan Türkiye’nin sınır karkolu konumu değişiklik göstermiş ve Türkiye’nin ülkesi gene eskisi gibi merkezi bir konuma gelmiştir . Türkiye sınır karakolu olmaktan çıkarak yeniden merkezi bir konuma gelirken , batı emperyalizminin ağa babası olan Amerika Birleşik Devletleri bu durumdan kendi üstünlüğünü sürdürmek açısından yararlanmağa çalışmış , ve çaktırmadan yavaş yavaş ve her türlü dolaylı yolları deneyerek gizlice Türkiye’ye her yönü ile yerleşmeğe başlamıştır . Onbin kilometre öteden dünyanın merkezi coğrafyasını yönetemeyeceğini iyi bilen ABD emperyalizmi ,gerek Nato üzerinden gerekse uluslar arası tekelci şirketler üzerinden Türkiye’ye gelerek yerleşmesini tamamlamağa çalışmıştır . Konya ovasını merkezi alan güvenliği açısından askeri alana çeviren , Nato kara kuvvetlerini , Orta Doğu savaşları için Türkiye’ye taşımağa yönelen ,bu doğrultuda Türkiye’yi sürekli olarak Müslüman komşularıyla karşı karşıya getiren ABD emperyalizmi İstanbul’u dünya ticaret merkezi ilan ederken , Ankara’yı da ana kale konumunda yeniden yapılanmasına yönlendiriyordu . Ne var ki , batı hegemonyası uğruna kendi bağımsızlığını yitiren Türkiye Cumhuriyeti ,batının doğuya doğru açabileceği bir üçüncü dünya savaşının cephe ülkesi konumuna getirildiğini gördükçe bu duruma tepki gösteriyor ve Türk halkı da bu doğrultuda bilinçlenerek batı emperyalizminin Türkiye’yi bütün doğu dünyasına yönelik olarak bir cephe ülkesine dönüştürülmesine karşı çıkıyordu . Türk ulusu , kendisinin olmayan bir haksız savaşa hiçbir zaman alet olmayacağını ortaya koyarken , her türlü emperyal ve Siyonist maceraya da tüm dünya ülkeleri ve Müslüman komşularıyla işbirliği yaparak karşı çıkıyordu .

Amerikan emperyalizminin İsrail’in güvenliği , kendi emperyal çıkarları ve küresel şirketlerin Hazar bölgesindeki planları uğruna Türkiye’yi dünyanın ana askeri kalesi durumuna dönüştürmesine , Türk ulusu ve Türk devleti karşı çıkarken , Amerikan devleti Türkiye’yi ve Türkleri kaybetmemek üzere yeni bir alternatif stratejiyi devreye sokuyor ve bu doğrultuda Türkiye için düşündüğü dünyanın ana askeri ve ticaret merkezi konumunu değiştirerek , Rusya ile eskisi gibi paslaşmayı gündeme getirecek bir yeni açılımı tahterevalli stratejisi ile öne çıkarıyordu .Türkiye’deki Amerikan ve İsrail etkisinin giderek artmasına karşılık İngiliz tepkisi olarak gündeme gelen bir askeri müdahaleyi deşifre eden bir eski istihbaratçı aracılığı ile de yeni dönemin stratejisi tahterevalli kavramı ile kamuoyuna açıklanıyordu . Küreselleşmenin yirmi ikinci yılında yetkili bir ağız tarafından açıklanan bu yeni stratejiye göre , dünya gene ABD hegemonyası altında kalacak ama Amerika dünyayı tek başına yönetirken zorlanırsa o zaman Rusya devreye girerek , Türkiye üzerinden tahterevalli oynayacaklardı . ABD batı hegemonyası adına Türkiye’yi istediği gibi merkezden kullanacak ama bu duruma diğer büyük güçler ve doğunun dev ülkelerinden karşı tepki gelirse o zaman da Rusya devreye girerek tahterevallinin karşı ucundaki süper oyuncu olarak , ABD’nin yarım kalan hegemonyasını tamamlayacaktı .Bir elmanın iki yarısını Rusya ve Amerika temsil edecekler ama diğer büyük devletlere ya da güçlere dünya sahnesinde hegemonya fırsatı tanınmayacaktı . Böylece , ABD soğuk savaş döneminde olduğu gibi en üst düzeyde sadece Rusya ile muhatap olacak ama diğer büyük güçlere aynı düzeyde şans tanınmayacaktı . Rusya ve Amerika görünürde birbirleriyle çekişecekler , kavga edecekler ama sonunda anlaşarak dünya düzeninin ikili bir hegemonya yapılanması çerçevesinde yürüteceklerdi .

Tahterevallinin kurulacağı yer , Amerikan planına göre Türkiye olacaktı . Yarım yüzyılı aşkın bir süre içinde Türkiye’ye yerleşmiş olan ABD emperyalizmi , Türkiye’yi komşularına ya da doğu ülkelerine karşı bir Truva atı ya da taşeron gibi kullanamayınca , devreye Rusya girecek ve Türkiye üzerinde kurulu bulunan tahterevalli üzerinden iki süper güç birbirlerini tamamlayacaklardı .ABD Türkiye’yi istediği gibi ve istediği kadar kendi plan ve projeleri doğrultusunda kullanacak ama kullanamaz hale gelirse o zaman Rusya devreye girerek , ABD’nin bıraktığı yerden devreye girerek dünya kapitalizmi adına yeni kapitalist güç merkezi konumuyla başlayan süreçlerin tamamlanmasında etkili olacaktı . Böylece bir tahterevalli düzeni Türkiye üzerinden kurulmuş olacak ,Türkiye’de kurulu bulunan bu oyuncağı ABD istediği gibi ve gidebildiği kadar kullanacak ama işler sarpa sarınca Rusya tahterevallinin karşı ucundaki ülke olarak devreye girerek siyasal oyunların tamamlanmasını tıpkı tahterevalli oyununda olduğu gibi sağlayacaktı . Böylece bir Amerika bir de Rusya sırasıyla öne çıkarak dünya politikalarının ayarlanmasında soğuk savaş yıllarında olduğu gibi paslaşacaklardı . İkiyüzden fazla devletin bulunduğu dünya haritası üzerinde merkezi bir gücün egemen olması , merkezi konumuyla Türkiye üzerinden kurulacak olan tahterevalli düzeni sayesinde mümkün olabilecekti . Türk ülkesi merkezi konumuyla tahterevallinin kurulması için son derece elverişli görünüyordu .O yüzden ABD’nin yarım asırdır içeriden yerleştiği Türk ülkesi Rusya’ya olan sınır komşuluğu konumuyla , bir küresel tahterevalli düzeninin oluşumu açısından elverişli görünüyordu . Amerika ve Rusya Türk toprakları üzerinde beraberce oluşturacakları tahterevalli düzeni ile dünya işlerini beraberce götürecekler ve diğer büyük devletler ile büyük güçlerin önünü ortaklaşa bir dayanışma düzeni içerisinde keseceklerdi . Geçmişten gelen paslaşma alışkanlığı Türkiye üzerinden kurulacak tahterevalli yapılanması döneminde de devam ettirilecek ve başka bir gücün küresel hegemonyaya soyunmasına izin verilmeyecekti . Türkiye merkezi konumu ile tahterevallinin ayaklarının sağlam yapılandırılması açısından elverişli bir konumda olduğu için Amerika –Rusya ortaklığı bu merkezi ülke üzerinden uygulama alanına geçirilecekti .

İki büyük süper güç olarak Amerika ve Rusya’nın bir araya gelmesinin arkasında yatan esas konu , dünyanın gerçekte çok kutuplu bir yapılanma aşamasına gelmesidir . Birleşmiş Milletleri dinlemeyen ABD-İsrail ittifakı bütün dünya düzenini alt üst ederken , Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında Rusya,Çin,Brezilya ve Hindistan dörtlüsü ortak hareket ederek , gelecekte ABD merkezli bir dünya düzenini kabül etmediklerini ve batı hegemonyasının küresel bir düzene dönüşmesine karşı çıkacaklarını resmen açıklamışlardır . Avrupa ülkeleri bir türlü ortak hareket edemedikleri için Avrupa Birliği Sovyetler Birliği gibi ABD’nin karşısında dengeleyici bir güç olamamış ,İngiltere ve Fransa eski sömürgelerine geri dönünce Avrupa Birliği süreci kesilmiş , Almanya doğu politikasına İtalya’da Fransa ile beraber Akdeniz politikalarına soyunmuşlardır . Öbür taraftan Brezilya,Rusya,Çin ve Hindistan’ın çok büyük ülkeler ve milyarlık nüfuslarıyla öne çıkmaları karşısında , dünyanın geleceği açısından bir kaotik durum ihtimali belirmiş ve bu durum karşısında , Amerika birleşik Devletleri kendi başına tek kutuplu bir dünya düzeni kuramayınca , buna tepki olarak gündeme gelen çok kutuplu dünya düzenine esir olmak istememiştir . Önce , Bric ülkeleri denilen dört büyük ülkeye karşı , Avrupa ülkeleri ve Türkiye gibi batıya yakın duran orta boy ülkeleri içine alan bir Grup-20 bloku oluşturulmak istenmiş ama Bric ülkeleri batı karşıtlığında ısrarlı olunca bu kez ABD politika değişikliğine giderek , Afrika kıtasının temsilcisi konumunda Güney Afrika’yı da bu grubun içine sokarak Bric yapılanmasını Brics oluşumuna yönlendirmiştir . Güney Afrika böylece batı blokuna karşı çıkan doğulu güçlerin içine bir batı ajanı ülke olarak dahil edilmiştir . Brezilya ile beraber Güney Afrika güneyin temsilcileri olarak lanse edilmiş ve bu yoldan batı ittifakına karşı güçlü bir doğu ittifakının çıkışı önlenmiştir . Doğu tepkisi güneyin eklenmesiyle yumuşatılırken , G-20 grubu ile de ABD’nin yeni küresel açılımları bütün dünya ülkelerine kabül ettirilmeğe çalışılmıştır .

Obama’nın ABD başkanı olmasıyla başlayan G-20 açılımı sonuç sağlamayınca , ABD eski alışkanlığı ile yeniden Rusya ile paslaşma arayışı içerisine girmiş ve böylece Rusya’yı Çin ve Hindistan ile girmiş olduğu doğu ittifakından kurtararak yanına almağa çalışmıştır . Ne var ki , Putin ve Medvedev ikilisinin tekeli altına girmiş olan Rusya’nın geçmişten gelen doğulu güç ve patron ülke alışkanlığı yüzünden Amerika istediği gibi Rusya’yı yönlendirememiş , Sovyetler Birliği döneminden kalma alışkanlıklar ile Rusya ABD ve batı blokuna karşı meydan okudukça , bu kez ABD Türkiye üzerinden oluşturulacak bir merkezi tahterevalli düzeni üzerinden Rusya ile yeni bir paslaşma düzeninin hem arayışı hem de hazırlığı içine girmiştir . Tam bu aşamada ,İngiliz darbesini deşifre eden eski istihbaratçı yazar tahterevalli hikayelerini yazmağa başlamış ve Türk kamuoyuna da böylesine yeni bir Atlantikçi yaklaşımı benimsetmeğe çalışmıştır . ABD Türkiye’ye yerleştiği için tahterevallinin ayaklarını sıkı kontrol edecek ve böylece tahterevalli oyununu güvence altına alacak,Türkiye üzerinden oynanacak tahterevalli oyunu üzerinden de Rusya’nın diğer doğu ülkelerine karşı ABD’nin yanında yer alması sağlanacaktır . Türk toprakları üzerinde ABD’nin kurduğu tahterevalli düzeninin Rusya’ya kabül ettirilmesiyle , Rusya’nın Çin ve İran gibi Asya ülkeleriyle ittifakı önlenecek , Türkiye üzerinden önce Hazar bölgesine daha sonra da bütün Asya kıtasına yönlendirilecek batı çıkartmasında Türkiye tahterevallinin konuşlandığı merkezi üs , Rusya’da tahterevalli oyununun karşı tarafı olarak batı merkezli planların içinde kendilerine verilen görevleri yapacaklardır . ABD Türkiye olmadan merkezi bölgeyi kontrol edemeyeceği gibi , Rusya’yı da yanına çekmeden Asya kıtasını ele geçiremeyeceğini iyi bildiği için , çok kutuplu yeni güçler dengesi sürecinde Türkiye üzerinden Rusya ile beraber doğu bölgesine doğru açılmak istemektedir . Tahterevalli stratejisinin arkasında yatan hesapların , giderek zorlanmakta olan ABD ve küresel şirketler hegemonyasının sürdürülmesi olduğu artık iyice anlaşılmaktadır .Bu uğurda Türkiye harcanırken ,Rusya yeni ortak olarak öne çıkarılmaktadır.

Amerikan’nın Avrasya uzmanı ve başkanlık danışmanı Zbgnew Brzezinsky , geçen ay içinde BBC televizyonunda çıkmış olduğubir programda , ABD merkezli batı ittifakının doğuya doğru açılımını tamamlayarak küresel anlamda yeni bir dünya düzeni oluşturmakta kararlı olduğunu açıkca söylemiştir . Bu süreçte kesinlikle Türkiye’yi yanlarına alacaklarını ve Türkiye ile birlikte doğuya açılacaklarını da resmen ilan etmiştir . Amerikanın en üst düzeydeki uzmanı ve yetkili kişisi olarak konuşan Brzezinsky bir anlamda ABD’nin doğuya açılırken Türkiye’yi kullanacağını dile getirmektedir . Ayrıca gelecekte Rusya ile de birlikte olacaklarını ama şimdilik bunu tam olarak sağlayamadıklarını çünkü Rusya’nın demokrasi meselesini tam olarak çözüme kavuşturamadıklarını ifade etmekten çekinmemiştir . Rusya ile gelecekte beraber olacaklarını açıklamaktan çekinmeyen Amerikalıların son seçimlerde Putin’e karşı 100 milyon doların üzerinde bir parayı Rusya’da dağıtması ,Türkiye’de olduğu gibi Rus demokrasisinde de ABD hegemonyasının para gücüyle tesis edilmeğe çalışıldığını göstermektedir . Putin’in resmen açıkladığı dağıtılan para miktarı ABD’nin seçmenler üzerinden Rus halkının iradesini teslim alma çabası olarak görülebilir . Brzezinsky Türkiye’yi kesin olarak yanlarına aldıklarını söylerken bir anlamda Türkiye’nin tahterevalli stratejisi üzerinden uydulaştırıldığını , gelecekte yeni bir doğu hegemonyası hamlesi için Rusya ile ortak hareketin Türkiye üzerinden merkezi bölgeye yayılabileceğini ifade etmektedir . Avrasya stratejisinde Çin ve Hindistan’ın önü kesilirken , Avrupa’nın eski devleri olan İngiltere,Almanya ve Fransa’nın merkezi coğrafyaya eskisi gibi girmeleri önlenirken , ABD açıkca Türkiye üzerinden bir Rusya işbirliğini hedeflediğini Brzezinsky’nin ağzından dünya kamuoyuna açıklamaktadır .

Atatürk’ün merkez kale stratejisi ile tam bağımsız bir devlet olarak kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetinin ,şimdiye kadar Avrupa tarafından bir Avrasya köprüsü , İsrail tarafından İslam dünyasına dönük bir laiklik şemsiyesi , ABD tarafından bir Asya giriş kapısı ya da sınır karakolu olarak kullanıldığı dönemlerin geride kaldığı yeni bir aşamada küresel sermaye ve Siyonist lobilerin zorlamalarıyla Türkiye Amerikan-Rus ortaklığına dayalı bir tahterevalli stratejisinin uygulanacağı bir merkezi çocuk bahçesi konumuna sürüklenmek istenmektedir . Karakol,köprü,şemsiye,tramplen ya da askeri üs gibi stratejiler yüzünden son yarım yüzyıldır sürekli olarak çeşitli baskı ve yönlendirmelere maruz kalan Türkiye Cumhuriyetinin önümüzdeki dönemde ,Amerikan- Rus tahterevalli oyunları yüzünden hem komşu ülkelere ,hem de doğunun Asyalı devletlerine karşı son derece güç durumlara hatta çeşitli savaş senaryolarına alet olabileceği gibi ihtimaller ufukta görünmektedir . Türk ulusunun düveli muazzama denilen batının büyük devletlerine karşı vermiş olduğu büyük bir kurtuluş savaşı sonrasında kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin ,stratejik konumunun artık daha fazla emperyal ülkelerin çıkarları ya da keyifleri doğrultusunda değiştirilmesine Türk halkının izin vermemesi gerekmektedir .Türkiye Cumhuriyeti artık hiçbir emperyal devletin köprüsü,çıkış kapısı,trampleni ,sınır karakolu ,askeri üssü ya da şemsiyesi olmayacağı gibi , yeni geliştirilen ABD stratejisi olan tahterevalli oyunun merkezi coçuk bahçesi olmayacaktır . Türklerin vatanı olan Misakı milli sınırları ,merkezi coğrafyada emperyal planların savaş alanı değil ama dünya ülkelerinin ve halklarının dayanışma içerisinde olacağı merkezi bir bir barış alanı olacaktır . Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk daha o günlerden bugünleri görerek “Yurtta barış,dünyada barış “ diyerek Türk devletini barışın güvencesi ilan etmiştir . Bu nedenle , Türk devleti , emperyal tahterevalli oyunlarının çocuk bahçesi değil ama , merkezi alanın barış kalesi olarak varlığını Türk ulusunun sahip çıkmasıyla sürdürecektir .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA

A.D.D Kurucu Genel Sekreteri

1- GİRİŞ :

2019 yılı , hem Milli Mücadelenin yüzüncü yıldönümü hem de bu doğrultuda Milli Mücadelenin devamı olarak 20. Yüzyılın sonlarında kurulmuş olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de, 30. Yılını tamamladığı bir aşamadır . I989 yılında resmi işlemleri tamamlanarak çalışmalarına başlayan ADD ,kurucu kadronun Atatürk’ten günümüze gelen siyasal birikimini toplumsal alana taşıyarak 21. Yüzyılın Atatürkçülüğüne yönelmiştir . Yirminci yüzyıl geride bırakılırken , yeni bir yüzyılın getirdiği geleceğe yönelik çalışmalar, ADD genel merkezince başlatılmış ve Edirne’den Ardahan’a , Sinop’tan Hatay’a kadar yurdu bir çiçek demeti gibi sarmış olan yüzlerce il ve ilçe şubeleri aracılığı ile , ülkenin her köşesine kurucu önderimiz Atatürk’ün uygarlık ışığı taşınmıştır .Her türlü saldırıya rağmen bugün hala ,Türkiye Cumhuriyeti tabelaları yön göstermeğe devam ediyorsa , burada Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çeyrek yüzyılı geride bırakan yoğun çalışmalarının payı bulunmaktadır .

Atatürk’ün cumhuriyet devletinin çatısı altında bir Atatürkçü derneğe ihtiyaç bulunmadığı ve bu nedenle ADD isimli bir örgütün kurulmaması gerektiğini savunanlar , derneğin kuruluşuna baştan karşı çıkmışlar ama daha sonraki yıllarda yaşanan olumsuz gelişmeler , yeni bir yüzyıla girerken Atatürk’ten gelen siyasal uygarlık birikiminin örgütlenerek geleceğe dönük kurumlaştırılması girişiminin ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyunca , daha sonraki aşamada dernek kuruluşuna karşı çıkan kesimlerde ADD üyesi olmuşlardır . Dünya çağ değiştirirken , Türkiye’de bu duruma paralel bir değişim sürecine ister istemez girmek zorunda kalmıştır . Atatürk adına herkes konuşurken ve her ağızdan birbirinden çok farklı sesler çıkarken ,bütün emperyal merkezler ve bunlara bağlı olarak hareket eden çevreler , Atatürkçülük adına her türlü spekülasyona yönelerek kafa karışıklığına ve siyasal kaos oluşumuna yol açmışlardır . Bu durumda Atatürk Türkiye’sinin ciddi bir gelişme çizgisine oturabilmesi için , Türkiye Cumhuriyetini ortaya koyan siyasal birikimin , devletin ötesine gidilerek toplum içinde de örgütlenmesi ve bir düşünce derneği yapılanması çerçevesinde geleceğe dönük olarak kurumlaştırılması gerekiyordu . Ancak böylesine ciddi bir oluşum , Türkiye’de Atatürk üzerinden geliştirilmek istenen kaosu önleyerek , cumhuriyet rejiminin kurucu irade doğrultusunda kurumlaşmasını sağlayabilirdi . ADD işte bunu yaparak boşluğu doldurdu .

Atatürk ve Atatürkçülük adına daha önce kurulan çeşitli dernekler olmuş ama bunlar ciddi çalışma düzenleri oluşturamadıkları ve amatörlükten çıkamadıkları için zaman içinde kaybolup gitmişlerdir . Her Türk vatandaşında var olan Atatürk sevgisi Atatürkçülük adına bir şeyler yapma girişimlerini zaman zaman ortaya çıkarmış ama duygusal Atatürkçülük’ten ileri gidemeyen bu tür çabalar amatör çalışmalar olarak geride kalmıştır . Duygusal Atatürkçülük yapan çeşitli dernekler gibi , Atatürk ve cumhuriyet karşıtlığı ile yola çıkan bazı örgütlenmelerde ciddi yapılanmalara yönelemedikleri için zaman süreci içerisinde toplumsal alandan geri çekilmek zorunda kalmışlardır . Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına yaklaşırken, Atatürkçülük alanındaki duygusal girişimler ile birlikte amatör yapılanmalar da geride kalmakta ve Atatürkçü Düşünce Derneği bu alandaki geçmişin bütün birikimini en üst düzeyde bir örgütlenme olarak bugüne ve geleceğe taşımaktadır .Kuruluşundan bu yana çeyrek yüzyılı aşan bir süreyi geride bırakan ADD , otuz yıllık zaman dilimi içerisinde önemli olaylar ve sorunlarla karşı karşıya kalmış ama bütün bu zorlukları cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ten aldığı güç ile aşarak bugünlere gelme başarısını göstermiştir .

Her isteyenin Atatürk ve Atatürkçülük adına örgütlenme yapamadığı , Atatürk adını taşıyan kuruluşların hükümet kararnamesine bağlı olduğu bir hukuk düzeni içerisinde ADD’nin adı resmen onanmış ve daha sonraki aşamada da Atatürkçü Düşünce Derneği kamu yararına çalışan dernekler arasına alınarak , devlet örgütlenmesinin topluma yönelen bir kolu olmuştur . Kamu yararına olma statüsünün sağlamış olduğu hareket alanı içerisinde , ADD her zaman için topluma ve ülkeye yararlı girişimlerde bulunmuş ,elinden geldiğince Atatürk ve ulusal kurtuluş mücadelemiz ile ilgili olan her tür çalışmayı yapmak için çaba göstermiştir . ADD tarihi ile ilgili olarak geriye dönük bir araştırma yapılırsa , ADD’nin Türk toplumuna ve cumhuriyet rejimine sağlamış olduğu katkılar ile ilgili bir çok kayıt görülecektir . Bu alanda hazırlanmış olan “ADD’NİN KİTABI “ ismini taşıyan kaynak kitap açık bir belge olarak Türk kamuoyunun bilgisine sunulmuştur . Ayrıca çeşitli yıldönümlerinde ADD genel merkezi tarafından yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürler de ADD’nin birikimini geleceğe dönük bir biçimde yazılı ve kalıcı yapılanmaya dönüştürmüştür .

Atatürk kendi kurduğu devleti ve cumhuriyet rejimini Türk gençliğine emanet ederken hiç bir iç ya da dış güce güvenmemiş , mirasını bile Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bırakarak kendi kurmuş olduğu rejimin geleceğe dönük kurumlaşması için çaba göstermiştir . Rejimi Türk gençliğine emanet ederken yurdun her türlü saldırı ve de emperyal girişimler ile karşı karşıya kalabileceğini ,bu nedenle gençliğin uyanık bekçiliğine ihtiyaç olduğunu dile getirirken , Atatürk kendi adına yola çıkacaklara da geleceğe yönelik kurumlaşma yolunu göstermiştir . Atatürk’ün mirasına sahip olacak Türk Tarih ve Türk Dil kurumları bilimsel olarak görevlerini yaparlarken , Atatürk’ün yolundan gidenler de örgütlenerek ve geleceğe dönük kurumsal yapılar ortaya koyarak Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayabileceği bir ortamı yaratacaklardır . ADD gibi güçlü toplumsal örgütlenmeler aracılığı ile birikim geleceğe doğru taşınabilecektir . Devletlerin ve partilerin içine sürüklendiği siyasal çıkmazlara karşı durabilmek , direnebilmek ve gelecekte de var olabilmek için hem bilimsel hem de sosyal ve kültürel alanda yeni yapılanmalara yönelmek gerekliliği , ADD gibi bir merkezi kitle örgütün ortaya çıkmasına neden olmuştur .

2 – NEDEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

Otuzuncu yıldönümünü kutlarken Atatürkçü Düşünce Derneği adı altında bir derneğin neden kurulduğunu iyi bilmek gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana geçen siyasal dönemler tek tek gözden geçirildiğinde , devletin kurucusu ile onun ortaya koymuş olduğu rejimin temel ilkelerine karşı belirli çevreler de kasıtlı geliştirilen karşıtlık , her zaman için Türkiye Cumhuriyetini tehdit etmiştir .İmparatorluk devleti emperyalist saldırılar ve işgaller aracılığı ile yıkılırken ,bunun yerine uluslararası uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olmayı hedefleyen bir cumhuriyet oluşumu Atatürk’ün öncülüğünde tarih sahnesine çıkarılıyordu . Böylesine olumlu bir siyasal oluşum toplumun içinden çıkarken aynı zamanda devletleşiyordu . Devletin kurulması ve cumhuriyetin ilanından sonra da kurulmuş olan siyasal yapılanmanın topluma yönelmesi ve halk kitleleri ile bütünleşmesi için de halka giden yolda yeni örgütlenmelere gidiliyordu . Ulusal Kongreler aracılığı ile bir araya gelerek bir ulus devlet kurmak için yola çıkan Türk ulusu , bir yandan devletleşirken diğer yandan da çeşitli dernekler üzerinden sosyal örgütlenmelere giderek ülkenin her köşesinden uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi doğrultusunda örgütlenmeye gidiyordu . Osmanlı döneminin son yıllarında kurulmuş olan dernekler yeterince etkili olamayınca , Türk halkı Kuvayı Milliye örgütleri aracılığı ile bir araya gelerek yeni devletleşmeye giden yola yöneliyordu .

Kongreler sonrasında yeni başkent Ankara’da devlet kurulurken kamusal alanda öncelik devlet oluşumuna veriliyordu . Daha sonraki aşamada ise , devlet merkezi güç olarak Misak-ı Milli sınırları içinde yeni kamu düzenini kurarken , halka yönelik yapılanmalara da öncelik tanıyordu . Devletin ilk kuruluş yıllarında bu doğrultuda önce Millet Mektepleri kuruluyordu . Bu eğitim kuruluşları aracılığı ile vatandaşa hem Türkçe öğretiliyor hem de uluslaşma sürecinde gerekli olacak bilgi birikimi çeşitli programlar ile halk kitlelerine anlatılmaya çalışılıyordu . İmparatorluğun çökertilmesi sonrasında Türk ulusu kendi devletini kurarken , uluslaşma sürecinin de başlatılması gerekiyordu . Böylesine bir düşünce ile Millet Mektepleri oluşturularak vatandaşa ulus devlet çatısı altında gerekli olacak her türlü bilgi yaygın eğitim programları aracılığı ile aktarılmaya çalışılıyordu . İmparatorluğun çöküşünden sonra ortada kalan Osmanlı Ahalisinin Türk milletine dönüştürülmesi aşamasında Millet Mektepleri önde gelen bir misyonu yerine getirerek , çağdaş Türk devletinin ulusal yapılanmasını tamamlıyorlardı . Harf ve yazı devriminin getirmiş olduğu yeni yapılanmalara uygun bir doğrultuda Türk ulusunun dünya sahnesine çıkması çabalarında ,Millet Mektepleri örgütlenmesi uluslaşmanın ilk aşamasını tamamlayarak görevini yerine getiriyordu .

Cumhuriyet rejimi halka giderek kitleler ile kaynaşma doğrultusunda ikinci toplumsal örgütlenme deneyimini Halk Evleri ile yerine getiriyordu . Osmanlı Ahalisinin Türk ulusuna dönüştürülmesi misyonu tamamlanınca , cumhuriyet rejimi ile halk kitlelerinin yakınlaşarak bütünleşmesi gerekliliği ortaya çıkıyor ve bu doğrultuda , devleti kuran parti Halk Evleri aracılığı ile vatandaşa kucak açarak toplumsal bütünleşmede bir adım daha ileri gidiyordu . Halk Evleri Rusya ve Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi halk eğitimine ve sosyal kültüre ağırlık veren bir çalışma düzeni içerisinde çalışmalarını sürdürüyor ve Türk halkının ortaçağ karanlığından çıkarak çağdaş dünyanın aydınlık ortamına açılışını sağlayan yaygın bir eğitim kuruluşu olarak görevini yapıyordu . Halk Evleri bir anlamda Atatürk’ün kültür kurumu olarak da cumhuriyet rejiminin kendisine verdiği eğitim ve kültür programlarını yürüterek Türk halkının bilinçlenme düzeyini yükseltirken , diğer yönden de eski dönemden gelen toplum kesimlerinin halkçılık anlayışı çerçevesinde ulus devlet potası içerisinde kaynaştırarak milletin bütünlüğünü sağlamaya çalışıyordu . Türk halkının kurucu önder Atatürk’ün yolundan gitmesi , kısa zamanda yapılmış olan devrimlerin geniş yığınlara yansıtılabilmesi ve bu doğrultuda bir halkçı bütünleşmenin sağlanması amacıyla kurulmuş olan Halkevleri, yirminci yüzyılın ortalarında kapatılana kadar kendisinden beklenen misyonu fazlasıyla yerine getiriyordu . Devletin örgün eğitim ile bir yeni kamu düzeni oluşturmasına kadar, Halk Evleri Türk toplumunun çağdaş cumhuriyetçi bir aydınlık ortamda bilinçlenmesi için önemli görevleri yerine getiriyordu .

Millet Mektepleri ile başlayan ve Halk Evleri ile devam eden çağdaş bir Türk ulusu oluşturma süreci , Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin güçlenerek milli sınırlar içerisinde gerekli olan etkinliği sağlamasıyla birlikte önemli bir yol katediyordu . Yeni kurulmuş olan ulus devlet aynı zamanda bu yoldan kendi ulusunu da elde etmiş oluyordu . Devletleşme ile birlikte uluslaşma sürecinin de sürdürülmesi , siyasal rejim ile halk kitleleri arasında yakınlaşma ve bütünleşme doğrultusunda yeni bir yapılanmayı ortaya çıkarıyordu . Böylece , cumhuriyetin ilk yıllarında dış müdahaleler ile ortaya çıkartılan isyan girişimlerinin sonuçsuz kalması sağlanıyordu . Halk kitleleri ile cumhuriyet devletinin Halk Evleri üzerinden geliştirilen halkçılık anlayışı ile kaynaşması , yeni cumhuriyetin her türlü engel ,zorluk ve kışkırtmalara rağmen yoluna devam etmesine uygun ortam sağlıyordu .Ulus devlet halkçılık uygulamaları ile toplumsal tabana oturtuluyordu .

İkinci Dünya savaşının başlaması üzerine cumhuriyet yönetimi zor durumlara düşüyor ve savaş koşulları nedeniyle durma noktasına gelmiş olan ekonomi ve ticaret alanında ortaya çıkan durgunluk, yoksul halk kitlelerini mağdur duruma düşürüyordu . İşte içe kapanıklığın getirdiği bu durgunluk ortamını aşmak isteyen cumhuriyet yönetimi ,bu sefer de köyü ve köylü kesimlerini hedef alarak onları harekete geçirmek üzere Köy Enstitülerini kuruyordu. Ülkenin her bölgesinde geniş tarım arazileri üzerine kurulmuş olan Köy Enstitüleri kısa zamanda köy çocuklarının aydınlanma yuvaları konumuna geliyordu . Orta Avrupa ülkelerindeki yaygın eğitim ve kültür kuruluşlarından yararlanılarak açılmış olan Köy Enstitülerinde ,hem köylü gençler yetiştiriliyor hem de eğitim içinde iş ya da iş içinde eğitim uygulamaları aracılığı ile kırsal alanda eğitim ve ekonomi hareketlenmesi sağlanıyordu . İkinci dünya savaşının dışarıya kapatmış olduğu Türk ülkesi , Köy Enstitüleri atılımı ile hareketlilik kazanarak durgunluktan kurtuluyordu .Köy Enstitüleri bulundukları bölgelere sosyal ve kültürel çalışmalar ile hareket ve canlılık getirirken aynı zamanda geleceğin aydınlarını ,sanatçılarını ve bilim adamlarını da yetiştiriyordu .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türk eğitim,kültür ve bilim dünyasında yeni kadrolaşmalar ve bunlar üzerinden geleceğe dönük yeni atılımlar , gene Köy Enstitüleri aracılığı ile başarılıyordu .

Köy Enstitüleri atılımı Halk Evleri projesi ile halk kitlelerine açılım adımını tamamlıyordu . Köy den gelip Enstitü çatısı altında yetişen genç cumhuriyet kuşakları , sahip oldukları aydınlanma bilinci ile kısa zamanda cumhuriyetin kültür ve eğitim kadroları arasında yerlerini alıyor ve Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş dünyadaki onurlu yerini alabilmesi doğrultusunda yaşam mücadelesine giriyorlardı . Özellikle Cumhuriyetin ikinci elli yılında Türk kültürünü ve sanatını, büyük oranda Köy Enstitüsünden yetişenler temsil ediyorlardı . Üniversitelerin Anadolu’ya yayılmasında ve bilimin ışığının ülkenin her yöresine taşınması sürecinde , gene Köy Enstitüsü çıkışlı kadrolar ülke ve devletin gereksinmesi olan eğitim programlarında yer alarak , kısa zamanda Türk gençliğinin yetiştirilmesinde kilit konumda görevler yapıyorlardı . Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’yi yirmi birinci yüzyıla taşıyan kadrolar gene Köy Enstitüsü mezunları içinden çıkıyordu . Cumhuriyet yönetimi böylece Millet Mektepleri ,Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi Türkiye’ye özgü ulusal eğitim ve kültür kadroları yetiştirerek, Atatürk mirasının geleceğe taşınması hedefini gerçekleştiriyordu . Her üç kurumdan yetişen nesiller , yıllar boyunca Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak görev yaptıkları her yerde toplumsal uyanışın uyanık bekçiliğini yaparak aydınlanmanın ışığını yaymışlardır .

Yirminci yüzyılın son on yılında 52 bilim ve hukuk adamının bir araya gelerek kurmuş oldukları Atatürkçü Düşünce Derneği , cumhuriyet tarihi içinde oluşmuş olan aydınlanma ve bilim ışığının örgütlenerek bugüne yansıyan yapılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi içinde oluşturulan eğitim programları ve kültür atılımları , Türkiye Cumhuriyetine çağdaş uygarlığın ışığını taşıyan yeni kuşaklar kazandırmıştır .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında batı emperyalizminin baskıları sonucunda işbaşına gelen ara dönem yönetimleri ülkede bir baskı ve siyasi hegemonya rejimleri uygulamaya başladıkları zaman , karşılarında cumhuriyet rejiminin aydınlığında yetişen Atatürkçü genç kuşakları görmüşlerdir . Cumhuriyetin ilk yarısında doğmuş olan bu kuşaklar ikinci yarıda ülkeye sahip çıkmaya başlamışlar ve bu doğrultuda gerekli olan adımları atarak ciddi örgütlenmeler içine girmişlerdir . İşte , Atatürkçü Düşünce Derneği yirminci yüzyılın son on yılında kurulurken , yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde de etkin olmuş ve devrimlerin uyanık bekçiliği görevini üstlenerek ve her türlü emperyal saldırı ya da baskılara karşı çıkarak , Atatürk devrimleri ile cumhuriyet ilkelerinin hem savunucusu hem de koruyucusu olmuştur . 52 bilim ve hukuk adamı bu doğrultuda ADD’yi kurarlarken , çağdaş bilim ve uygarlık yolunda emin adımlar ile ilerleyen Türk devletine toplumsal ve kültürel alanda yardımcı olmayı ve bu doğrultuda her türlü katkıda bulunmayı birer ulusal görev bilmişlerdir . ADD’nin 30 yılı bu yolda geçmiş ve bugüne gelinmiştir .

Neden Atatürkçü Düşünce Derneği diye bir soru ortaya atılırsa , bu sorunun yanıtı olarak cumhuriyetin kurucusunun izinde giden ve cumhuriyetçi bir çizgide vatanseverlik mücadelesi veren toplum kesimlerini bir ulusal çatı altında bir araya getirmek ,biçiminde açıklama yapılabilir . Ülkenin geleceği için bir araya gelmekte olan yeni cumhuriyet kuşakları,Atatürk ilkeleri doğrultusunda yola çıkarken büyük sıkıntılar çekilerek kurulmuş olan ulus devlete sahip çıkarak ,bu doğrultuda her türlü emperyalist ,işbirlikçi ve gerici girişimlere karşı uyanık bekçilik görevini aksatmadan sürdürmek üzere ciddi bir kararlılık içinde olmuşlardır . Yirminci yüzyıldan gelen cumhuriyetçi siyasal birikim siyasal partilerin dışına itilince , Atatürkçü toplum kesimleri yalnızlığa sürüklenmişler ve bu gidişe karşı dur demek üzere bir araya gelmişlerdir . Atatürkçülük ve Atatürk ilkeleri siyasal partiler tarafından terk edilince , cumhuriyetin yetiştirdiği yeni kuşaklar bu çizgide devreye girerek örgütlenmişler ve devletin kurucu önderinden miras kalan kurucu insiyatife geri dönerek yeniden tam bağımsız ulus devlet ile çağdaş cumhuriyeti savunma mücadelesine , ADD çatısı altında devam edebilmenin yollarını aramışlardır . Bu açılım zamanla tırmanma göstererek ADD yi ülkenin en yoğun çalışmalar yürüten ulusalcı ve cumhuriyetçi kuruluşu haline getirmiştir .

Ortak bir amacı ya da eylemi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelmiş kişilerin oluşturduğu birlik olarak ADD , cumhuriyetin ilelebet payidar kalması hedefine kilitlenmiş vatansever kadroları yurdun her köşesinde çatısı altında toplayarak, şube sayısı beş yüzlere varan bir büyük örgütlenmenin yurt içinde ve dışında merkezi olmuştur .Bilimsel anlamda örgütler her zaman için belirli ihtiyaçlardan doğar ve bunu karşılamak üzere yeni yapılanmalara yönelirler . Atatürk kendi zamanında devlet ile toplum arasında uyum sağlayabilmek için Millet Mektepleri ve Halk Evleri’ne kuruculuk yaptı .Halk Evleri Atatürk’ün kültür kuruluşları idi . ADD de Atatürk sonrası dönemde Atatürk’ün izinden giden ve ilkelerini savunan Atatürkçülerin sivil toplum örgütü olmuştur .Devletin kuruluşunun tamamlanmasından sonra çağdaş demokrasilerde olduğu gibi sivil toplumun da oluşturulması gerekmektedir . Türkiye’de bu doğrultuda var olan binlerce derneğin yanı sıra , Atatürkçü Düşünce Derneği cumhuriyetin temel prensiplerine uygun düşecek bir doğrultuda sivil toplumun oluşturulması için yoğun çaba göstermiş ve bu doğrultuda programlar ile çalışmalar yürütmüştür. Siyasal partiler ,sendikalar ,meslek kuruluşları ,kooperatifler ,vakıflar ,okul aile birlikleri ,yardım sandıkları birer tüzel kişilik sahibi örgütler olarak kendi tüzükleri doğrultusunda çalışarak sivil toplumun oluşturulmasına katkıda bulunurlarken , ADD gibi düşünce dernekleri de kendi ilkeleri doğrultusunda çalışmalarını yürüterek sivil toplumun ve demokrasinin gelişerek yerleşmesi için çalışmalar yaparlar . ADD bu doğrultuda kuruluşunu tamamlayarak çalışmalarını sürdürmüştür .

Vatandaşlar her türlü inanç ve temel ilkeler doğrultusunda dernekler kurabilirken , Türkiye’de de cumhuriyetin yeni kuşakları Atatürkçüler olarak örgütlenme yoluna gitmişler ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusunda gelişebilmesi için örgütlü bir Atatürkçülük mücadelesine yönelmişlerdir . Özellikle ,sosyalist sistemin çözülmesinden sonra iki kutuplu dünyanın ortadan kalktığı görülmüş ve bu doğrultuda giderek çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması üzerine bütün ülkelerde olduğu gibi ,Türkiye’de de düşünce ortamında büyük değişiklikler gündeme gelmiştir . Büyük devletler ve emperyalist ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı bir yerlere doğru yönlendirmeye çaba gösterirken , Türkiye gibi orta boy ya da küçük ülkeler üzerindeki emperyalist baskılar giderek artmış ve bir çok ülkede bu yüzden siyasal karışıklıklar ortaya çıkmıştır . Bu gibi gelişmeler Atatürk’ün cumhuriyet devletini de tehdit eder bir noktaya gelmiştir .İşte böylesine gündeme gelen bir büyük değişim rüzgarına karşı Atatürkçüler de ,ADD çatısı altında harekete geçerek kendilerine miras bırakılan cumhuriyet rejimini korumak doğrultusunda ADD çatısı altında örgütlenmeye öncelik vermişler ve böylece Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşunu toplumsal alanda ortaya çıkarmışlardır .

3 – ADD ÇALIŞMALARI VE ETKİNLİKLERİ

Atatürkçü Düşünce Derneği çalışmaları sırasında bir gerçeklik olarak , hiçbir zaman bir siyasal parti gibi davranmamıştır .Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece Atatürkçüler parti kurma konusunda geride durmuşlardır . Anayasal çerçevede , Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında kabül edilmiş olan Dernekler Kanunu hükümlerine uygun olarak örgütlenen ve bu kanun ile birlikte ilgili mevzuata göre çalışmalarını yürüten ADD , günlük siyasetin dışında kalarak ama Atatürk ilkeleri ile cumhuriyetin temel esaslarına bağlı olan bir yönde çalışmalarını şimdiye kadar başarı ile yürütmüştür . ADD yönetimleri her zaman için günlük siyaset ile , Atatürk cumhuriyeti arasındaki farklı konulara dikkat ederek hareket etmiştir . ADD bir dernek olarak diğer derneklerin yaptığı bütün çalışmaların benzerlerini uygulama alanına getirdiği gibi ,aynı zamanda kendi asil misyonu olan Atatürk ve cumhuriyete sahip çıkılması konusundaki sorumluluğunu da her zaman aksatmadan yerine getirmiştir . Türkiye’de yüzden fazla siyasal parti kurulmasına rağmen meclise girme şansını elde edemeyen diğer partiler ADD gibi yaygın örgütlenme başarısını gösterememişlerdir . ADD bu yönü ile toplumsal örgütlenme konusunda Türkiye’nin en başarılı kuruluşu olmuştur .

ADD’nin Atatürk ve cumhuriyete sahip çıkan yoğun çalışmaları emperyal merkezleri ve onların işbirlikçisi konumundaki toplum kesimlerini rahatsız ettiği zaman, ADD’nin üzerine gitmek ya da bazı konuları istismar ederek ADD’yi zor durumda bırakmak gibi olumsuz durumları yaratmaktan çekinmemişlerdir . ADD üyelerinin her biri üniversite mezunu , meslek sahibi ve aydın kişiler oldukları için ülkedeki gerici ,tutucu ve cahil kesimlerin hedefi olmaktan kurtulamamışlardır . Parti yönetimlerinde oluşan oligarşik yapılar ya da hegemonyacı yönetimler , tek adam olma çabaları ile birleşince, Türk demokrasisi tehlikeye girdiği için ADD çok kritik dönemlerden geçerek bugünlere gelebilme başarısını göstermiştir . Partiler devleti yönetmekten çok ele geçirmeye çalıştıkları ya da emperyal projelere alet olarak rejimi tehdit ettikleri için aynı tutumu sivil toplum kuruluşları üzerinde de sürdürmekten geri kalmamışlardır . Demokratik kitle örgütlerini kendi arka bahçelerine dönüştürmek isteyen siyasal partiler, bu yüzden sivil toplum kuruluşlarını zor durumlara düşürerek kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır. Küçük partiler etkinliklerini artırmak için sivil toplum kuruluşlarının başına kendilerine yakın kişileri getirmeye çalışmışlar ve bu yüzden demokratik rejim ile sivil toplum kuruluşları arasındaki sağlıklı bağlantıları bozmuşlardır . Ülkemizde seçimlerde oy alamayan küçük partilerin büyük demokratik kuruluşların yönetimlerine dışarıdan karışmalarıyla demokrasi fazlasıyla yara almıştır . Türkiye’de de görülen bu tür olumsuz gelişmeler yüzünden ADD de zaman zaman farklı siyasal partilerin baskısı altında kalmış ama her zaman için bağımsız kimliğini korumakta başarılı olarak dış yönlendirmelere alet olmamıştır .

Türkiye Cumhuriyetinin zor duruma düşürüldüğü kritik aşamalarda , Atatürkçü Düşünce Derneği Anıt Kabir’e bir milyon kişi götüren büyük yürüyüşler ya da mitingler düzenleyebilmiştir .Yürüyüşler ile beraber cumhuriyet ve Atatürk için düzenlenen mitingler ile ADD ülkenin batısından başlayarak doğusuna doğru büyük bir açılıma yönelmiş ve bu doğrultuda ülkenin doğu ve batı sınırları arasındaki ulusal bağlantıyı pekiştirmeye çalışmıştır . Her hafta sonu bütün şubelerde yapılan toplantılar , düzenlenen konferans ve açık oturumlar ile ülke gündemini yakından izleyen ADD örgütü, aynı zamanda alternatif medya ortamının bütün ülkede yaratıcısı olmuştur . Siyasal iktidarların medyada tek yanlı kontrol sağlamaları ve büyük sermaye sahibi şirketlerin siyasal iktidarlar ile çıkar ortaklıklarına girişmesi üzerine , Türkiye’de’sağlıklı bir kamu oyunun oluşması mümkün olamamış ve bu durumda ADD yurt düzeyinde etkin olan yüzlerce şubesi ile alternatif medya olarak devreye girmiştir . Devletin kurucusunun kurucu iradesine ters düşen gelişmeler emperyalist ve işbirlikçi güçler tarafından tırmandırıldıkça , ADD çatısı altında bir araya gelen bütün Atatürkçüler sırt sırta vererek dayanışma içinde ülkeyi ve demokrasiyi bataklığa sürükleyen her türlü saldırıya karşı çıkarak direnmişlerdir .Her zaman için bilimsel doğruları dile getiren ADD merkezi ve şubeleri , ülke kamuoyunda hukuka, bilime ve akla aykırılıkları sürekli olarak gündemde tutarak her türlü saldırıya karşı vatan savunması yapmışlardır .

ADD bütün çalışmalarında Atatürkçülüğü , cumhuriyetçiliği , ulusalcılığı ,halkçılığı ,devrimciliği ve de laikliği ön plana çıkarırken bu ilkelere karşı olan emperyalist , işbirlikçi ,tutucu ve gerici toplum kesimlerinin tepkileri ile karşılaşmış ama gene de yılmadan tüzükteki amaç maddesi doğrultusunda milli mücadelesini sürdürerek bugünlere gelmiştir . Siyasal partilerden umudunu kesen aydın halk kitleleri her zaman için ADD’nin yanında yer almışlar, partilerin yapamadığı sosyal hizmetlerin bu dernek tarafından yapılmasını açıkça talep etmişlerdir . Yüzbinlerce sayıya ulaşan üyelik başvuruları ile de derneğin toplumsal tabanının genişleyerek güçlenmesine katkıda bulunan toplum kesimleri kendi içlerinden çıkardıkları yeni yöneticiler ya da kadrolar aracılığı ile ADD’yi boyundan büyük işlere yönlendirmek istemişlerdir . Ne var ki , şimdiye kadar göreve gelmiş olan hiçbir ADD yönetimi otuz yıl boyunca hiçbir biçimde sahip olduğu ana tüzüğün çerçevesini aşmayı denememiştir . Her düşünceye sahip olan vatandaşlar istedikleri partilere üye olarak siyaset yapabilirler ama , ADD çatısı altında günlük siyasal konulara girilmesinin var olan hukuk düzenine ters düştüğünü okumuş ve aydınlanmış Atatürkçüler ,bu gibi sapmalara uzak durarak her zaman için hareket tarzlarındaki hukuk sınırını koruyabilmişlerdir .

ADD yönetimleri otuz yıl boyunca bütün resmi bayramlarda görev almasını bilmişler ve kutlamaların gerektiği gibi yapılabilmesi için gerekli olan her girişimde bulunmuşlardır . Tören Atatürkçülüğünün ötesine giderek , resmi bayramların cumhuriyet rejimi açısından önem ve anlamlarını her yönü ile ele alan ağırlıklı programları Türk kamuoyunun önüne getirirken , ulusal kurtuluş savaşının veri ve kazanımlarının bugüne taşınması konusunda, ADD her kuruluştan daha dikkatli olarak çalışmalarını aksatmadan yerine getirmiştir . Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet tarihi ile ilgili dersler eğitim programlarından çıkarılırken , Atatürk ve cumhuriyet karşıtı çeşitli olumsuz yaklaşımların eğitim sistemin de bilime aykırı olarak eklenmeye çalışılması post-modernizm görünümü altında yeni bir orta çağa yönelme hareketi olarak öne çıkmıştır . Aşırı bir modernlik hayranlığına teslim olmuş işbirlikçi burjuva kesimler batı emperyalizmi önünde selam dururken ,Türkiye’nin de teslim olması için çeşitli baskı yollarına gitmişler ama her türlü dış müdahaleye rağmen Türkiye’deki cumhuriyet rejimini baskı yolu ile çökertememişlerdir .ADD bu gibi konulara çalışma programlarında fazlasıyla yer vererek kamuoyunu her türlü istismara karşı uyanık tutmaya çalışmıştır . Alternatif medya çizgisinde çalışmalar yapan ADD şubeleri ülkede daha sağlıklı bir kamu oyu oluşturulabilmesi doğrultusunda üzerine düşen sorumluluğun gereklerini yaptığı çalışmalar ile her zaman için yerine getirmeye çaba göstermiştir .

Atatürk’ün ulus devletinin çatısı altında bulunduğunu iyi bilen ADD yönetimleri , bütün çalışmalarında milli kültürü geliştirmeye ve bu doğrultuda kültür programları yaparak Türk tarihinin önde gelen bilim adamları ile sanatçılarını genç kuşaklara tanıtmak ve öğretmek için yoğun çaba göstermiştir . Türk tarihinde yer alan kahramanlar kadar eğitim ,bilim ve kültür alanındaki önemli isimlerin bugünlere ve yarınlara taşınması konusunda ADD öncü bir rol oynamaya çaba göstermiştir . Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda hazırlanan ve geliştirilen programlar aracılığı ile ADD hep önde gelen bir kuruluş olmuştur . Türkiye’nin uluslaşma sürecinde yaşadığı birikime sahip çıkarak bugünün koşullarında modern bir ulus devlet düzeninin sürdürülmesinde ,ADD her zaman için önde gelen bir misyona sahip çıkmış ve bunun gereklerini aksatmadan yerine getirmiştir . Düşünce özgürlüğünün sınırsız kullanıldığı bugünün dünyasında zararlı sonuçlar verebilecek ya da kazanılmış hakların kaybedilmesine yol açabilecek çeşitli olumsuz düşüncelerin arkasında yatan gerçeklerin kamuoyuna taşınmasında ve halk kitlelerine bu gerçeklerin anlatılmasında, gene ADD üzerine düşen görevleri yerine getirerek , cumhuriyetin uyanık bekçiliği görevini ödün vermeden bilinçli bir çizgide sürdürmüştür . ADD her durumda ağır başlı tavrını sürdürmüş , hiçbir biçimde sonu macera ile sonuçlanabilecek herhangi bir gereksiz çalışma yapmamıştır . Türkiye’yi emperyalist projeler doğrultusunda bir yerlere sürüklemek isteyen ya da ulus devlet ile çağdaş cumhuriyet rejimlerine zarar verebilecek hiçbir siyasal oluşumun içinde ADD olmamıştır . ADD her zaman için cumhuriyet ile beraber demokrasinin de en gelişmiş çağdaş biçimini savunarak bugünlere gelmiştir .

ADD her zaman için cumhuriyet karşıtı gelişmeler kadar demokrasiyi sınırlayan ve giderek ortadan kaldıran girişimlere karşı da çok dikkatli davranarak bugünlere gelebilmiştir . Küreselleşme sürecinde gündeme gelen radikal dönüşüm isteklerine karşı dikkatli davranan ADD, hiçbir zaman hayal peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni ve gerçek koşullar ışığında siyasal gelişmelere karşı ihtiyatlı bir tutum içinde olmuştur . Kurulduğu yıl sosyalist sistemin çöküşe geçmesi yüzünden zor durumda kalan ADD , hem ara rejimlere hem emperyalist saldırı ve işgallere ve de küreselleşme öyküleri doğrultusunda yapılanlara her zaman için karşı çıkmıştır . Ulusalcı ve cumhuriyetçi bilim adamı ve yazarların katıldığı açık oturumlarda ortaya çıkan bu gibi yeni durumların ,Türkiye’yi fazla etkileyerek sarsmaması için geliştirilen çalışma programları doğrultusunda hareket etmiştir . Ülke gerçekleri ve ulusal çıkarlar doğrultusunda hazırlanan programlarda , kendi alanlarında etkin çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları ile her aşamada ve her konuda dayanışma içinde işbirliği arayan programlara öncelik veren ADD ,böylesine yaklaşımlar çerçevesinde Türk kamuoyunun doğruları bulabilmesi için yoğun çaba içinde olmuştur . Uluslararası gelişmelerin getirdiği olumsuz koşullara karşı , Türkiye’nin ulusal çıkarlarının korunmasına ADD her zaman için öncelik vererek ülke gündemi doğrultusunda ortak programların oluşturulmasında etkili olmuştur .

Atatürkçü Düşünce Derneği , sayıları dört yüzü geçen şubeleri ile bir araya gelerek ve binlerce üyesinin katıldığı ortak programları her şube ile eşit koşullarda düzenlemektedir.Aynı zamanda çeşitli coğrafi bölgelerden meydana gelen Türkiye’nin yurt bütünlüğü çerçevesinde , bölge toplantılarına ağırlık vererek dışa karşı örgütsel bütünlüğünü korumaya da önem vermektedir . İl ve ilçe şubelerinin Türkiye’nin her köşesinde etkinliklerini giderek artırdığı bir süreçte , ADD bir anlamda dışarıdan gelen her türlü emperyal saldırıya karşı Türk toplumunun ulusal refleksini ortaya çıkarmaktadır . Şubeler ve üyelerin katıldığı etkinlikler bazan yabancılara sınırsız toprak satışı girişimlerin de ya da haksız özelleştirme girişimlerine karşı çıkışta olduğu gibi , imza toplama kampanyalarına da dönüşebilmekte ve o aşamada ADD ile diğer demokratik kuruluşlar ,Türk ulusunun bireyleri ile bir araya gelerek gene milli mücadele döneminde olduğu gibi vatan savunması yapabilmektedirler .

4- ATATÜRK‘ÜN DEVLET MODELİ

Cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken bir yüzyıl geride kalmakta ve bu süreçte bir çok devlet ve siyaset adamı iktidara gelerek Türkiye yönetiminde yer alma haklarını kullanabilmektedirler . Bu nedenle Türkiye siyaseti ele alınırken bütün devlet ve siyaset adamları yeniden gündeme getirilebilmektedir .Ne var ki , bunlardan bir tanesi diğerlerinden ayrılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği için giderek artan bir öneme sahip olmaktadır . Bunun nedeni de Mustafa Kemal’in kurucu önder olması ve Atatürk adını alarak hem devleti kurması hem de kurduğu devleti on beş yıllık bir zaman dilimi içinde cumhurbaşkanı olarak yönetmesi , yönetirken de devletin kuruluşu ile ilgili her adımı Milli Mücadele reisi olarak atmasıdır . Bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa ve bu siyasal yapı bugün de devam ediyorsa bunu Türk ulusuna sağlayan öncü ve kurucu önder Atatürk’tür .Atatürk bu özel konumu ile diğer devlet adamlarından ayrılmakta ve kurucu önder olarak da devlet modelinin sahibi olarak ortaya çıkmaktadır . Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet var olduğu ve yaşamını sürdürdüğü sürece çıkış ve dayanak noktası Atatürk olacaktır ve Atatürk varsa Türkiye olacaktır ya da Türkiye varsa Atatürk geçmişten gelen manevi önder olarak Türk ulusuna ve Türk devletine yol göstermeye devam edecektir .

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk ulusunun kurucu babasıdır . ABD’nin kurucu cumhurbaşkanı George Washington’dur . Kurucu öndere saygı olsun diye devletin başkentine de Washington adı verilmiştir . Dünyanın süper gücü konumundaki Amerika Birleşik Devletleri çıkarları için devletler ile oynamakta ve kendi adamlarını dünya devletlerinin başına getirerek her türlü emperyal politikaya ülkeleri alet etmekte ve dünya halklarına yönelik politikalarında bu tür politikacıları kullanmaktadır . Ne var ki , Amerikalılar kendi ülkelerinin çıkarları söz konusu olduğu zaman devletin kurucusuna önem vermekte ve kurucunun ortaya koymuş olduğu devlet modelini geleneksel bir biçimde değiştirmeden uygulamaya devam etmektedirler . Halbuki George Washington nasıl ABD’nin kurucu babası ise Atatürk’te Türkiye Cumhuriyetinin kurucu babasıdır . ABD uygulaması devam ettiği sürece hiç kimse Atatürk’ün Türkiye’deki kurucu baba statüsünü değiştiremez .Türk ulusu kurucu babasından miras kalan çağdaş cumhuriyet rejimi ile ulus devlet yapılanmasını Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda sonuna kadar sürdürecektir . Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet ya da sonsuza kadar devam etmesi , Türk ulusunun yaşamını sürdürmesi ile aynı anlama gelmektedir . ABD aynı zamanda emperyalist bir devlet olduğu için dünyanın her köşesine olduğu gibi Türkiye’nin bulunduğu bölgeye de müdahale ederek ve kurucu babamızın bize bıraktığı devlet modelinin bozulmasına yol açarak Türkleri zor durumda bırakmakta, bazan da müttefiklik görünümü altında Türk devletinin zarara uğramasına neden olmaktadır .Bugünkü ABD başkanlarının kurucu babalarının yolundan gideceklerini resmen açıklarken , Türkiye’nin kurucu babasının yolundan sapma göstermesini ısrarla talep etmeleri çok büyük bir siyasal çelişki olarak dünya kamuoyunun önündedir . Para babalarının uluslararası kapitalist sistemi kendi çıkarları doğrultusunda küreselleşmeye uygun bir duruma getirme çabaları ,ABD’de halen geçerli olan kurucu babalık misyonunun Atatürk’ten esirgenmesi gibi haksız bir durumu ortaya çıkarmaktadır . Böyle çifte standart getiren büyük bir haksızlığı ,Türk devleti ve ulusunun kabül etmesi mümkün olmadığı gibi, Atatürkçüler ‘de Atatürk’e karşı yapılan böylesine bir haksızlığa isyan etmektedirler . Bugün Amerikan devletini yeniden yapılanmaya sürükleyecek bir biçimde Alaska,Teksas ve Kaliiforniya gibi büyük ve zengin eyaletler federasyondan kopmaya çalışırken ,benzeri bir durum Türkiye gibi ülkelerde de ortaya çıkınca , ABD’nin yaptığı gibi Türkiye’nin kurucu babasına geri dönerek , kurucu iradeden gelen devlet modelini değiştirmeye çalışmaktadırlar . ABD kendi kurucu babasının izinden giderken aynı hakkı Türkiye’ye tanımamakta ve Türkler bu yüzden Atatürk’ün devlet modelini savunamaz bir hale ABD baskıları ile getirilmektedir . Batılıların kendileri ile batının dışında kalan ülkelere farklı işlemler uygulaması yüzünden ortaya çıkan çifte standartlı bu durum Türkiye gibi diğer dünya ülkelerini de rahatsız etmektedir . Bütün dünya ülkeleri Atatürk’ün Türkiye’nin kurucu babası olduğunu ve onun kurduğu devlet modelinin Türkiye’nin siyasal kimliği olarak geçerliliğini sürdürdüğünü öncelikle görmek zorundadırlar .

Atatürk dünyanın jeopolitik olarak merkezi konumdaki orta bölgesinde , coğrafyanın getirmiş olduğu jeopolitik koşullara uygun olarak bir merkezi devlet kurmuştur . Bu yüzden Türk devlet modeli sadece Türkiye Cumhuriyetine özgüdür ve diğer dünya devletlerine benzememektedir .Böyle bir devlet merkezi imparatorluğun çöküşü sonrasında ortaya çıkmıştır . Bir jeopolitik merkezi ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarken var olan koşulları Atatürk yerinde değerlendirerek hareket etmiştir . Onun bu gerçekçi tutumu yüzünden devlet sağlam temeller üzerine oturtulmuş ve her türlü saldırıya karşı kendini koruyacak mekanizmalarla da devlet yapılanması desteklenerek güçlendirilmiştir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türk devleti kurulurken Avrupa’da batı dünyası , Rusya’da sosyalist dünya , Orta Doğu ülkelerinde ise İslam dünyası vardı . Dünya kıtaları üzerinde oluşturulmuş olan üç ayrı düzenin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti bu üç sistemin içine girmemiş ve tam merkezi bölgede her üç sistemin belirli özelliklerini ele alan farklı bir devlet modeli ortaya koymuştur . Batı sisteminin çıkış noktası olan Fransız devriminden milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerini alan Atatürk , Rus devriminden de devletçilik halkçılık ve devrimcilik ilkelerini alarak merkezi bir sentez yapılanmasına gitmiştir . Doğu ve batı bloklarına girmeyen ama onların ilkelerini Türkiye koşullarına göre sentezci bir anlayış ile birleştirmeye çalışan Atatürk, batıdan aldığı laiklik ilkesi ile de, bir din yapılanması olan İslam dünyasına karşı da mesafeli bir tutum içinde olmuştur . Bu yüzden Türkiye’yi kendine has özellikleri doğrultusunda ele alarak değerlendirmek gerekmektedir .

İmparatorluk sonrası dönemde bir ulus devlet kurulmasına gidilirken , Türkiye’nin komşu kıtası olan Avrupa modelinden etkilendiği görülmektedir . Uluslaşma tarihinin merkezinin Avrupa olması nedeniyle Atatürk Türk ulus devletini kurarken , Avrupa’daki ulus devletlerin geçmişini inceleyerek hareket etmiştir . Avrupa’daki Fransız devriminden yararlanılmış üç yüz yıllık uluslaşma süreci incelenmiş ve son aşamada üzerinde Küçük Asya yazan bir yarımada olan Anadolu toprakları üzerinde Avrupa tipi bir devlet kurulmuştur . Milletin büyük çoğunluğunun Müslüman olmasına rağmen laik bir devlet kurularak uygar batı dünyasına yakın olmaya çalışılmıştır . Batı ile ilişkiler bu doğrultuda yakınlaştırılırken , Sovyet devrimi sonrasında bir doğu bloku olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği sistemi iyi incelenerek , bu devrimden çıkan devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de batının ilkeleri ile birlikte cumhuriyetin temel ilkeleri olarak benimsenerek orta alanda merkezi bir sentez oluşturulma çabası sürdürülmüştür .Atatürk kapitalist modeli benimsemeyerek batı dünyasına mesafeli davranırken , Rus devriminin ilkelerinin bir kısmını da benimsemesine rağmen Sovyetler Birliği içinde yer almamıştır . Böylece üç ayrı bölgenin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti başka hiçbir modele dayanmayan bir devlet modelini , Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Atatürk sayesinde elde ettiği için , Türk devlet modeli aynı zamanda Atatürk’ün devlet modeli olarak da adlandırılmaktadır .

Atatürk , Misakı Milli sınırları içerisinde hem batı tipi bir ulus devlet ile cumhuriyet rejimini birlikte ilan etmiştir . Atatürk ilkeleri olarak adlandırılan altı okun üçü Rus devriminden üçü de Fransız devriminden alınırken ,Türkiye’ye özgü sentezci bir yaklaşım ile ulusal cumhuriyet yapılanmasına gidiliyordu . Ne var ki , ulus devlet kurulmasına rağmen sadece milliyetçilik ilkesi ile yetinilmiyor ve aynı zamanda halkçılık ilkesine de temel prensipler içinde yer verilerek , farklı alt kimliklerden gelen Anadolu ve Trakya halkının aynı ulus devlet çatısı altında halkçılık politikası çizgisinde bir araya gelmelerine giden yol açılıyordu .Anadolu halkının büyük çoğunluğunun Müslüman kökenli olmasına rağmen , yeni kurulan devletin laikliği esas alması da farklı din ve mezhep anlayışından gelen insanların ortak bir çatı altında bir araya gelmelerini hedefleyen ve İslam dünyasında ilk kez ortaya çıkan farklı bir siyasal yapılanmanın sonucu olarak öne çıkıyordu . Böylece farklı din ve etnik kökenden gelen insanların beraberce aynı devletin çatısı altında bir araya gelerek yaşamaları mümkün hale getiriliyordu . Eski imparatorluk alanında farklı kökenlerden gelen Osmanlı Ahalisinin yeni devletin kurulması ile birlikte çağdaş bir Türk ulusu haline gelmesi için, Atatürk farklı sistemlerden yararlanarak bunlardan aldığı ilkeleri Türkiye potası içinde eriterek diğerlerinden çok farklı bir ulusal cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarırken eklektik bir modeli esas alıyordu .Birbirinden çok farklı sistemlerin içinden seçilen ilkeler Türkiye gerçekliği çerçevesinde bir araya getirilerek yeni bir sentezci yaklaşım ile Asya toprakları üzerinde bir Avrupa tipi devlet yapılanmasına gidiliyordu .

Son seçimler sırasında sürekli olarak devletin bekası meselesinin gündeme getirilmesinin bir rastlantı olmadığını iyi bilen Atatürkçüler , aynı zamanda Atatürk’ün devlet modelini de ciddi bir jeopolitik anlayış ile bildikleri için ,Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte gündeme gelen bölge devletlerinin parçalanması ya da sınırlarının değiştirilerek yeniden yapılanmaya yönlendirilmesi aşamasından bu yana bütün bölge ülkeleri için beka sorunu bulunuyordu . Birinci dünya savaşın da üç büyük doğu imparatorluğu parçalanırken , bölgede yeni devletler kuruluyordu . İmparatorluk sonrasında Osmanlı topraklarında kurulan devletlerin hiç birisi ulus devlet niteliği kazanamazken , Türkiye Cumhuriyetinin bölge özelliklerinden ileri gelen farklılıklar çizgisinde Avrupa tipi ulus devletten farklı bir kimlik ile ortaya çıkıyordu . Avrupalılar Orta Doğu devletlerine benzin istasyonu adını takarken , Avrupa İnsan Hakları mahkemesi de, Türkiye diye bir devlet var ama millet yok diye Türk tipi devlete düşmanca bakan bir çizgide kararlar alırken, insan hakları kavramı üzerinden etnik kökenlere dayalı bir ırkçılığı bölücülük olarak gündeme getiriyordu .Atatürk Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda Türk devletinin sınırları içinde yer aldığı devlet modelini daha geliştirilmiş bir sentezci yaklaşım ile dünya sahnesine çıkarırken , hem batı dünyası hem doğu dünyası hem de İslam dünyası Atatürk Cumhuriyetini kendilerinden saymadıkları gibi aynı zamanda karşı çıktıkları bir devlet yapılanması olarak öne çıkarıyorlardı .Osmanlı topraklarında kurulu bulunan Orta Doğu devletlerini geçici devlet olarak ilan eden Siyonist lobiler ,İsrail’i terör ve savaş yolları ile büyütürken tüm bölge devletleri ile birlikte Türkiye’yi de Sevr haritası doğrultusunda bölerek eyaletler halinde Büyük İsrail ya da ABD öncülüğünde Büyük Orta Doğu federasyonuna eyaletler halinde monte etmeye çaba göstermektedirler . Merkezi alanın geleceğinde Siyonizm ve Kemalizm çatışması tırmanmaktadır .

ATATÜRK kendisine soru soran bir yabancı gazetecinin ,” siz sosyalist ya da kapitalist değilsiniz hiçbir devlete ya da sisteme benzemiyorsunuz . Siz nesiniz ? “ diye yönelttiği soruya karşı yanıt verirken “ Bizi hiç kimseye benzetmeyin . Biz hiçbir sisteme bağlı değiliz ve hepsinden farklıyız .Bizi mutlaka birisine benzetmek istiyorsanız o zaman bize benzetebilirsiniz çünkü biz bize benzeriz “ biçiminde bir yanıt vermiştir . Kurucu önder Atatürk’ün elleriyle oluşturduğu Türkiye Cumhuriyeti devlet yapılanması bu yüzden bir Atatürk devlet modelidir ve bu yüzdendir ki Türkiye’nin Atatürkçüleri sonuna kadar kurucu ayarlara dayanan Atatürkçü siyasal yapılanmanın hem koruyucusudur, hem de siyasal alanda bu ulusal özgün modelin sonuna kadar savunucusudur . Her türlü emperyalist projeye ve bunların bölgeye dayattığı yeni devlet modellerine karşı ,Atatürk’ün cumhuriyeti , Türk ulusu ve Atatürkçüler tam bağımsızlık anlayışı doğrultusunda Atatürk’ün devlet modelini ayakta tutabilecek ikinci bir milli mücadele için her türlü hazırlıkların içindedirler .

5- BUGÜNÜN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ

I9!9 yılının 19 Mayıs günü Samsun’da başlayan Milli mücadelenin IOO yılının kutlandığı bu yıl aynı zamanda Atatürkçü Düşünce derneğinin de 30. Yıldönümüdür . ADD’nin kurucuları Milli Mücadelenin günümüze uzanan yeni kuşakları olarak, böyle bir örgütü cumhuriyetin gelecek nesillerine armağan etmiştir .Atatürk sayesinde böylesine güzel bir vatana ve çağdaş bir ulusal cumhuriyet düzenine sahip olan Türk ulusu, yeni yetişen genç kuşakların ADD çatısı altında bir araya gelerek sürdürecekleri mücadelenin önderliğinde gelecek yılları kucaklayabilecektir .Ne var ki , Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün oluşturduğu devlet modeli ile yoluna devam edebilmesi son yıllardaki bazı gelişmeler yüzünden tehlikeye girmiş olarak görülmektedir . Özellikle var olan anayasanın bazı maddelerinin kısmi değişikliklerden geçmesiyle ortaya başka bir devlet modeli çıkmış gibi bir görünmektedir . Eski anayasal düzen devam ederken buna dayalı olarak bir devlet düzeni de Atatürk modeline göre varlığını sürdürüyordu . Ne var ki , şimdi de son anayasa değişiklikleriyle çok farklı bir yeni bölgesel devlet düzenine doğru yönelme yapılmasıyla birlikte, sanki iki ayrı anayasa ve bunlara uygun olarak iki farklı devlet yapılanması varmış gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır . Anayasal düzen ve hukuk devleti anlayışı çerçevesinde devletin birliği ve bütünlüğü esas alınması gerekirken , Türkiye’nin konjonktürel olarak kurucu devlet modelinden uzaklaşarak bölgesel modellere doğru yönelmesi sonucunda eski ve yeni anayasaların karşı karşıya geldiği bir geçiş aşamasına gelinmiştir . Türkiye’nin önde gelen bütün anayasacılarını rahatsız eden bu yeni karmaşık durum ülkenin önünde çözülmesi gereken acil bir sorun olarak öne çıkmaktadır .

Soğuk savaş döneminin gerilerde kaldığı , küresel sermayenin bütün dünyayı teslim almaya yöneldiği küreselleşme emperyalizminin artık yürümediği yeni aşamada ; Avrupa Birliği , Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi emperyalist ve Siyonist projelerin de yavaş yavaş devre dışı kaldığı yepyeni bir döneme doğru dünya yönelirken , Türkiye Cumhuriyeti hem dünyanın genel durumu ile ilgili bir değerlendirme yapmak hem de kurucusu Atatürk’ten gelen devlet modeli ve ulusal kimliği ile birlikte yepyeni bir açılıma hazır olmak durumundadır .Türkiye’yi tehdit eden bütün emperyalist projelere karşı Türk devleti hem komşuları ile hem de kendisine benzer konumda bulunan diğer mazlum uluslar ile bir araya gelerek ,ortak bir dayanışma içinde alternatif bir dünya düzeninin eşitlikçi , özgürlükçü ,barışçı, dayanışmacı ve adil bir çizgide ortaya konulabilmesi için gereken ne ise bu doğrultuda çalışmalarını hızlandırarak sürdürmelidirler .İki yüzün üzerinde bir sayıya ulaşmış olan bütün ulus devletler düzeyinde çok aktif girişimlerde bulunularak emperyal güçlerin baskı ve hegemonyasından dünya halklarının kurtarılabilmesi için yeni uluslararası örgütlenmelere giden yol açılmalıdır . Atatürk Cumhuriyeti antiemperyalist geleneği ile öne çıkarak her türlü emperyalist saldırı ve girişimlere karşı Atatürk’ün tanımlaması ile mazlum uluslar dayanışmasına yönelinmelidir . Tüm Atatürkçüleri böylesine bir yeni mücadele beklerken , Türkiye’nin Atatürkçü birikiminin ülke yönetiminde daha etkili bir konuma gelmesi gerekmektedir .Bu doğrultuda var olan bütün Atatürkçü kuruluşların ve kişilerin el birliği ile toplumun önüne güçlü bir dayanışma koymaları gerekmektedir .

ADD ‘nin 30 . yıldönümünde Atatürkçülerin günümüz koşullarının gerekli kıldığı Atatürkçü etkinliklerinin daha fazla öne çıkması için üzerinde durmaları gereken konular şu şekilde ele alınmalıdır .

1-Atatürkçülüğün çeşitli siyasal senaryolara alet olmasının önlenebilmesi için Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği ilgili uzmanları bir araya getirerek , Atatürkçülüğün bugünkü anlamını belirlemek üzere üst düzeyde bir bilimsel çalışma yaptırılmalıdır .

2-Türk halkının Atatürk’ten uzaklaşmasına yol açan her türlü darbe ve müdahale gibi girişimlere hem Atatürk adının karıştırılmaması hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Atatürkçülerin de alet edilmemesi için, bu tür olumsuz gelişmeleri önlemek üzere bütün Atatürkçüler gereken çalışmaları yaparak önlem almalıdırlar . Darbe ve müdahale kararlarının batılı ülkelerin merkezi bölgedeki çıkarları için batılı merkezlerde alındığı artık herkes tarafından bilinmektedir .

3 -Türkiye’nin ulusal birikimini temsil eden Atatürkçülüğün , gene batılı emperyal merkezlerde geliştirilmeye çalışılan Neo-Kemalizm ve Post-Kemalizm projelerine alet edilmesini önleyecek bilimsel çalışmaların , Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Türkiye’deki üniversitelerde yapılması bir an önce tamamlanmalıdır . Atatürkçülüğün düşünce sistemi olan Kemalizm’i ortadan kaldırmak isteyen emperyalist merkezler, ya Neo-Kemalizm adı altında Atatürkçülüğe ters düşen ve tamamen karşıt bazı yaklaşımları geliştirmekteler ya da Post –Kemalizm diye yeni bir yaklaşımı Post-modernizm anlayışı çizgisinde kamu oyuna benimseterek kafaları karıştırmaya çalışmaktadırlar .Atatürkçüler bu durumu yakından izleyerek , Kemalizmin neo’suna da post’una da karşı çıkarak gerçek anlamdaki Kemalizm’i bugünün gerçekleri doğrultusunda güncellemelidirler .

4- Atatürk ve Türkiye cumhuriyeti ile ilgili olarak eskiden yayınlanmış kitap,makale ve araştırmaların bugünün koşullarında yeniden yayınlanması sağlanarak bu bilimsel birikimin günümüzün genç kuşaklarının eline geçmesi sağlanmalıdır . Ayrıca bu doğrultuda hem Atatürk Yüksek Kurumu hem ADD genç araştırmacılara burs sağlayarak Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk’ün devlet modeli üzerine yeni bilimsel çalışma ve araştırmaların ve tezlerin yapılmasını ve yayınlanmasını sağlamalıdırlar . O zaman batının ileri ülkeleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile daha sıkı bir bilimsel yarışmaya girme şansını Türk devleti elde edebilir .

5- Küresel büyük şirketlerin tekelcilik üzerinden dünya ekonomisini ele geçirme girişimlerine karşılık uluslararası alanda bütün devletlerin eşit koşullarda katılacağı yeni düzenlemelerin öne çıkabilmesi için Asya ve Afrika ülkeleri ile yakın ilişkilere girilmesi ve bu çizgide mazlum uluslar dayanışmasının geliştirilerek, yeni bölgesel işbirliği düzenlerinin süper kapitalizmi devre dışı bırakacak biçimde yapılması bir an önce gerçekleştirilmelidir .Sermaye tekellerine karşı dayanışmacı ve işbirlikçi bir yeni ekonomik düzen , dünya ülkelerinin katılımı ile acil bir biçimde örgütlenmelidir .

6-Küresel şirketlerin saldırıları ve terörü finanse etmeleriyle birlikte dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin geleceği tehdit altına girmektedir . İmparatorluklardan ulus devlet çıkaranlar , bugünkü aşamada ulus devletlerden eyalet devletleri çıkarmaya öncelik vererek geleceğin şehir devletlerinin öncülüğünü yapmaktadırlar . 20 imparatorluktan 200 ulus devlet çıkartanlar , şimdi de 200 ulus devletten 2000 eyalet devlet çıkartabilmek için uğraşmaktadırlar . Böylece geleceğin 5000 şehir devletinin ortaya çıkartılabileceği bir yeni dünya düzenine , ulus devletleri eyaletler üzerinden parçalayarak ulaşmaya çalışmaktadırlar . Bu nedenle , bugünün Atatürkçülerinin emperyalist amaçlı eyaletçiliğe karşı çıkarak, var olan ulus devletleri desteklemeleri ülke ve bölge güvenlikleri açısından zorunlu görünmektedir . Atatürkçülerin önde gelen görevlerinden birisi Atatürk’ün devlet modeline dayanan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini hem korumak hem de savunmaktır .

7-Atatürkçüler her türlü ikinci cumhuriyetçi akımlardan ve girişimlerden uzak durarak bunlara planlı ve bilinçli bir biçimde ulusal bir karşı çıkışı örgütlemelidirler . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra son sosyalist devleti de yıktık diyerek Atatürk devleti karşıtlığını örgütleyenlerin , emperyalist güçlerin satın alınmış ajanları olduğu, yabancı gizli servisler ile ortak çalıştıkları ,cemaat ve tarikat görünümünde istihbaratçılık ile yabancılar için operasyonlara kalkıştıkları artık belli olmuştur .

8-Millete doğru yeni bir açılım gerçekleştirilerek Millet Atatürkçülüğü geliştirilmelidir .Atatürk devletin ve kamu kuruluşlarının tekelinden kurtarılmalı ve halk kitleleri üzerinden millete daha yakın bir konuma getirilmelidir . Bu doğrultuda Atatürkçü Düşünce Derneği öncülük yaparak şubeleri aracılığı ile halkın içinde daha katılımcı çalışmalara yönelmeli ve özel hazırlanmış programlar aracılığı ile devlet ve millet kaynaşmasına giden yol açılmalıdır . Atatürk’ün sadece devletin kurucusu olmadığı aynı zamanda milletin kurtarıcısı olduğu ve emperyalizme karşı direnen Türklerin atası olduğunun her zaman için halk kitlelerine anlatılmasında Atatürkçüler önde gelen misyonlar üstlenmelidir .

9- Türkiye’nin geleceği için yeni başlatılacak bir cumhuriyetçi hareket için Atatürkçüler hazır olmalıdırlar . Küresel emperyalizmin demokrasi kavramını yozlaştırarak demokrasi görünümünde cumhuriyet devletlerini tasfiyeye yönelmesi dikkate alınarak işe başlamalı ve ulus devletleri dağıtan demokratikleşme programlarına karşı, merkezi devlet gücünü artıran yeni cumhuriyet programları hazırlanarak devreye sokulmalıdır . Böylece Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalacağı ya da sonsuza kadar yaşayacağı yeni yapılanmaların önü daha rahat bir biçimde açılabilecektir. Bugün Cumhuriyetçi güçlerin yıldırılamadığını Atatürkçüler bütün dünyaya göstermek zorundadırlar .

10-Bugünün koşullarında Atatürkçü dış politikaya bir an önce dönülmesi sağlanmalıdır . Atatürk’ün Rusya ile dostluk , İran ile ortaklık ama emperyalist ülkeler ile mesafeli ilişkiler gibi üç ana esasa dayanan ulusal dış politikasının devreye girmesiyle beraber , bugünkü dünya konjonktürünün kilitlendiği Orta Doğu’daki düğümün çözülmesinde, Atatürkçü dış politika geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi alternatif bir dış politika ile sorunlara çözüm ve bölgeye de barış getirebilecektir .Türkiye yeni bir Birleşmiş Milletler hareketi başlatarak bu teşkilata üye olan bütün devletleri ,dünya barışı ve geleceğin eşitlikçi dünya düzeni için bir araya getirerek emperyal devletlerin savaş maceralarına karşı çıkan bir insanlık seddinin uluslararası alanda bir an önce oluşturulmasına öncülük etmelidir . Ayrıca emperyal güçlerin merkezi alana yönelik enerji saldırılarına karşı bölge ülkelerinin bir araya gelmesiyle bir bölgesel güvenlik örgütlenmesi ,tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi Orta Doğu alanında da gerçekleştirilmesi düşünülebilmelidir .

Milli Mücadelenin 100 .yıldönümünde ulusal kurtuluşumuzu yeniden anımsarken , bugün Türkiye’nin içine sürüklendiği çıkmazdan kurtulabilmesi için ikinci bir Milli Mücadele girişimine gerek bulunmaktadır . Birinci ulusal kurtuluş savaşı silahlar ile yapılmıştı . Bugünün gelişmiş teknolojileri nin yarattığı silahların kullanılması çok büyük insan kaybına yol açacağı için ,yeni dönemin Milli Mücadelesi topla silahla değil ama kalemle ,akıl ile ve düşünce ile olacaktır .Savaş senaryoları peşinde koşan emperyal güçlere karşı silahla değil ama direnme ile karşı çıkacak bir insanlık birikiminin sonuç alabilmesi için her yolun denenmesi gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu büyük önder Atatürk’ün dile getirdiği gibi ,eğer bir yaşam zorunluluğu yoksa savaş cinayet demektir . Kişisel çıkarları için bütün insanlığı bir dünya savaşına sürükleyen para babalarının hırslarına alet olunmasının önlenmesi doğrultusunda barış , dayanışma ve işbirliğine öncelik verecek girişimlere bu gün geçmişten daha fazla gereksinme olduğu görülmektedir .

Birinci Milli Mücadelenin birikimi ile örgütlenerek ortaya çıkmış olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ikinci Milli Mücadele aşamasında geçmişin birikimi ile ön plana çıkarak, insanlığın bir üçüncü dünya savaşı belasından kurtulmasında ülkenin ulusal ve cumhuriyetçi potansiyelini harekete geçirilmesinde ulusal çıkarlar açısından kamu yararı olduğu açıktır .Bu nedenle Atatürkçüler Türk ulusu ile kaynaşarak ulusal direniş ve mücadelenin öncüsü olmalıdırlar.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : 21. YÜZYILDA ULUSAL EGEMENLİK


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : 21. YÜZYILDA ULUSAL EGEMENLİK

Yirminci yüzyılı gride bıraktıktan ve yirmibirinci yüzyılın ilk on senesini tamamladıktan sonra bir ulus devlet ve ulusal egemenlik değerlendirmesi yapmak daha gerçekci olabileck gibi görünmektedir . Bütün dünya bir çağ değişimi yaşarken , bir yüzyılın son on yılında yepyeni bir dönem ile karşı karşıya kalırken , ve neler olduğu tam olarak ortaya çıkmadan yeni yüzyılın ilk yıllarını geride bırakmağa başlamak ,bugün içinde bulunulan durum ve geleceğin yeni koşullarını ve yapılanmalarını açıklığa kavuşturmak açısından daha gerçekci olabilecekmiş gibi görünmektedir . Bu çerçevede , dünya ve insanlık bugün sahip olduğu yirminci yüzyıl yapılanmasından nasıl bir geleceğe doğru yol almaktadır sorusuna getirilecek en iyi yanıtlardan birisi , yirmibirinci yüzyılda ulusal egemenlik düzenlerinin nasıl bir gelişme geçireceğinin ortaya konulmasıyla verilebilecektir . İnsanlığın içine girmiş olduğu elektronik uzay çağında değişimin hızı herkesin başını döndürürken , yakın geleceği görebilmek ve bunun üzerine düşünce üretebilmek giderek zorlaşmaktadır . Ne var ki , gene de geçmişten gelen bilimsel bilgi birikimi ve yaşanmış siyasal olayların ortaya koymuş olduğusiyasal deneyimlerin , böylesine bir harekete kalkışabilmek açısından yeterli destek sağlayıcı olduğu söylenebilir . Hızlı değişim süreçlerinin yaratmış olduğu başdöndürücü ortamın olumsuzlukları ancak geçmişin bugüne taşıdığı siyasal ve bilimsel bilgi birikiminin sağlamış olduğu olanaklar ile aşılabilecektir .

Yeni bir çağda ulusal egemenlik kavramını ve bunun getirmiş olduğu siyasal düzenlerin çeşitli yönlerini ele alarak açıklamağa çalışabilmek için ,öncelikle dünya tarihinin iyi bilinmesi gerekmektedir . Tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış olan siyasal gelişmeleri birbirini izleyen bir devamlılık içerisinde ele almak ve neden sonuç ilişkilerinden hareket ederek , hangi olayların ne gibi gelişmelere yolaçtığını görebilmek gerçekci değerlendirmeler yapabilmek ve bilimsel sonuçlara varabilmek açılarından ciddi katkılar sağlayacaktır . Bu doğrultuda gerilere doğru gidildiğinde uluslaşma sürecinin ilk ortaya çıktığı ve ulusal toplumların ulusal egemenlik oluşumları doğrultusunda nasıl gündeme geldiği , uluslaşma süreçlerinin getirmiş olduğu ulusal egemenlik düzenlerinin daha sonraki aşamada nasıl ulus devletlere dönüşmüş olduklarını önclikle ele alarak incelemek gerekmektedir .Konuya dünya tarihi açısından yaklaşıldığında , ilk uygarlıkların Asya’da gündeme geldiğini , daha sonraki aşamada bugünkü dünya uygarlığını yaratan siyasal birikimin Orta Doğu coğrafyasındaki gelişmeler sonucunda belirginlik kazandığı , Mezopotamya uygarlığının günümüzdeki dünya uygarlığının ilk tohumlarının yeşermiş olduğu bölge olduğunu anımsamakta yarar bulunmaktadır . Göçebe toplum yaşayışından yerleşik toplumsal düzene geçiş Mezopotamya döneminde gerçekleşince , daha sonraki siyasal oluşumlarda toplumsal düzenler belirleyici olmağa başlamıştır . Toplum düzenine göre yaşam biçimleri ve devlet modelleri ortaya çıkmıştır . Siyasetin tabanında var olan toplumsallık gerçeği , insanlık tarihi boyunca birbirini izleyen siyasal olayların meydana gelişinde ve yönlenmelerinde birinci derece etkinlik sağlamıştır . Bu çerçevede insan toplumlarının uluslaşmasına ve bir uluslaşma sürecinden geçerek ulusal yapıya sahip olmasına kadar ciddi anlamda bir ulusal egemenlikten sözedebilmek mümkün değildir .

İlk çağlardaki küçük nüfus yapılanmalarının orta çağ sonrasında hızla büyümeğe başlamalarıyla , insan toplumlarını yönlendirme ve yönetme sorunları ortaya çıkmıştır . İlkel ve geri kalmış toplumlarda nüfus arttıkça çekişme ve çatışma da tırmanmış , geniş halk kitlelerinin toplu bir halde düzen içerisinde yaşama şansı giderek ortadan kalkmıştır . İşte bu sürecin başlangıcında dünya sahnesine tek tanrılı dinler çıkmış ve kitlelerin hem yönlendirilmesinde hem de belirli bir otoritenin öncülüğünde düzenli bir yaşama kavuşturulmalarında etkili olmuştur . Yahudilerin Mısır’dan kovulmaları sırasında Musa peygamber’in ortaya çıkarak ilk tek tanrılı dini ortaya koyması yeni bir başlangıç olmuştur . Böylece ilk din devletine giden yolda İsrail bir din devleti olarak Milattan önceki yıllarda OrtaDoğu’da kurulmuştur . Puta tapan pagan Roma İmparatorluğu ,bu ilk tek tanrılı dine dayanan İsrail devletini yıkarak tam yahudileri bütünüyle yokedeceği sırada Hırıstıyanlık bir Yahudi asıllı din adamı tarafından ikinci tek tanrılı din olarak gündeme getirilmiştir . Romalılar bunun üzerine yeni tek tanrılı din olan Hırıstıyanlık ile uğraşırken , yahudiler Akdeniz kıyılarına dağılarak geleceğin ticaret kolonilerini ve ekonomi kentlerini kurmuşlardır . Daha sonraki aşamada Hırıstıyanlık kuzeyden Avrupa’ya girerek bütün kıtaya yayıldığı aşamada ise Yahudiler Avrupa kıtasından dışlanmağa başlamışlar ve bu aşamadan sonra içine girilen Orta Çağ döneminde Avrupa kıtası bin yıl süre ile Hırıstıyan klisesinin dine dayalı baskı yönetimi altında kalmkıştır . Karanlık Orta Çağ Avrupa kıtasında Hırısıyan ve Yahudi çekişmesine neden olmuş ,Hırıstıyanlık bütün Avrupa kıtasını ele geçirerek bir klise egemenliği oluştururken , Yahudiler hedef alınarak sinagoglara Avrupa’da yer verilmemiştir . Hırıstıyanlık bütün Avrupa’yı ele geçirirken , daha önceki tek tanrılı dinin mensubu olan Yahudiler yokedilmeğe çalışılmıştır .

Üçüncü tek tanrılı din olan Müslümanlık Hırıstıyanlar tam da Yahudileri yok ederken ortaya çıkmış , daha Orta Doğu’da yayılmadan Yahudilerin desteği ile İberik yarımadasına Kuzey Afrika üzerinden götürülerek Orta çağ döneminde Hırıstıyan Avurap kıtasına karşı bir İslam-Yahudi ittifakına dayanan Endülüs imparatorluğu Avrupa kıtasının batısında kurulmuştur . Hırıstıyan Avrupa kıtası İberik yarımadası üzerinden Endülüs’ün müslüman askerleri tarafından zorlanırken ,Kuzey bölgsinde bugünkü Rusya toprakları üzerinde kurulu bulunan Hazar imparatorluğu üzerinden Türk kavimlerinin göçleri gündeme getirilmiş ve bugünkü Macaristan, Bulgaristan, ile Finlandiye ve Estonya nüfuslarını oluşturan Türk kavimleri göçü gene yedinci yüzyılda Avrupa kıtasına yönelmiştir . Avrupa kıtasındaki Hırıstıyan-Yahudi çekişmeleri yüzünden kıtanın doğusuna Türk göçleri ve batısına da müslüman göçleri yönlendirilerek , kıta içerisinde Hırıstıyan aırlığına karşı Yahudiler hem Türk boyları hem de islam kavimleri ile bir karşı denge sağlamağa çalışmışlardır . Böylece Orta Çağ döneminde üç büyük dinarasındaki çekişmeler tırmanmış ve giderek çeşitli savaşlara dönüşmüştür . Bu durumda giderek artan ülkelerin nüfusları dinler aracılığı ile kontrol edilmeğe çalışılmış , azınlıkta kalan Yahudiler sürekli olarak bulundukları ülkelerde ve genel olarak bazı bölgelerde her zaman için Hırıstıyan ve Müslüman dengelerine dikkat ederek kendi varlıklarını koruyabilmek ve ele geçirmiş oldukları ekonomik zenginlik düzenlerini koruyabilmek için çeşitli yöntemleri geliştirmişlerdir .Doğudan gelen göçler ile nüfusu fazlasıyla artan Avrupa kıtası o dönemde dünyanın merkezi olma düzeyine gelince ,üç büyük din arasındaki çekişmeler ve savaşlar tarihin belirleyici unsuru olarak öne geçmiştir . Hırıstıyanlara karşı müslümanları , müslümanlara karşı da hırıstıyanları desteklemek her zaman için azınlıktaki yahudilerin izlediği bir yöntem olmuş ve böylece Orta Çağ Avrupa’sında yeni bir denge düzeni tek tanrılı dinler aracılığı ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır .

Rönesans ve reform daha sonraki yeni dünya düzeninin başlangıcı olmuştur . Avrupa kıtasında basımevinin keşfi ile bir aydınlanma hareketi başlamış ,Hollanda ve İngiltere üzerinden bütün kıtaya yayıldığı aşamada ,artık Avrupa dönemi geride kalırken , Avrupa merkezli yeni bir dünya düzenine yönelinmiştir . İtalya Rönesans ve Reform hareketlerinin merkezi olmağa başlayınca ,Orta çağ düzeni bütünüyle çökmüştür.Bilim ve endüstri devrimleriyle insanlık daha gelişmiş yeni yapılanmaya doğru yöneldiğinde yaşam biçimi değişmiş ve insanlık Avrupa’nın dışında yeni kıtalara yönelerek bütün dünyayı keşfe yönelmiştir . Onbeşinci yüzyılın sonlarına doğru bu gelişmelerin etkisiyle İberik yarımadasındaki Kastilya krallığı bütün yarımadayı ele geçirerek müslümanları ve yahudileri Avrupa kıtasından kovarak ,Endülüs imparatorluğu yerine İspanya krallığını kurmuştur . Endülüs’ün yıkılışı sonrasında müslüman Araplar yeniden Afrika kıtasına sürülürken , Musevi Yahudiler de gemilere binerek okyanus ötesi kıtalara açılmışlar ve böylece dört büyük kıta ile dünya denizleri ve adalarının keşfi dönemi başlamıştır . Üç yüz bin civarında Yahudi de gemilere binerek Akdeniz üzerinden Osmanlı İmparatorluğu topraklarına gelmiştir . Seferad adı verilen bu Yahudiler Endülüs’ün yıkılışı ile batı Avrupa’dan kovulunca kıtayı terketmemişler bu kez de Doğu Avrupa’ya göçederek Osmanlı İmpqaratorluğunun topraklarında yaşamağa başlamışlar ve bu büyük müslüman devletini , hırıstıyan Avrupa devletlerine karşı desteklemişlerdir . Bu nedenle altıyüz yıllık Osmanlı tarihi sürekli olarak hırıstıyan Avrupa devletleriyle yapılan savaşlar ile dolu geçmiştir . Azınlıktaki Yahudiler müslüman Endülüs’ü hırıstıyan Avrupa’ya ve Vatikan’a karşı kullanamayınca bunun üzerine müslüman Osmanlı imparatorluğunu sürekli olarak hırıstıyan Avrupa kıtasına karşı Tanrının kılıcı adı altında kullanmışlardır . Bir anlamda Yahudilerin Avrupa kıtasında yaşamlarını ve ekonomik etkinliklerini sürdürebilmelerinin güvencesi Osmanlı devleti olmuştur .

Orta çağ sonrasında Avrupa tarihini belirleyen olgu gene dinler savaşı olmuştur . Üç büyük tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ya da yahudilerin hırıstıyan-müslüman dengelerini arayan yeni yaklaşımları öne geçtikçe dinler arası çatışmalar çıkmış ve bu doğrultuda Avrupa tarihini belirleyen olaylar birbiri ardı sıra tarih sahnesinde kendisini göstermiştir . Roma İmparatorluğu döneminden kalma Roma merkezli bir katolik yapılanması Avrupa kıtasında öne geçince ve gene Yahudilere olan baskılarartınca bu kez , Almanya’da Luther ve Fransa’da Calven isimli iki yahudi asıllı din adamının öncülüğünde kliseyekarşı protesto hareketleri ortaya çıkmış ve bunun sonucunda da Protestanlık yeni bir hırıstıyan mezhebi olarak Katolikliğe karşı örgütlenmiştir .Macaristan’da Katolikler Yahudileri keserken Osmanlı imdata yetişerek bu ülkeyi fethetmiş.Osmanlı yönetiminde Macaristan’da Protestanlık geliştikten sonra Osmanlı yönetimini dünya ekonomisini yönlendiren Yahudiler geri göndermişlerdir . Avrupa’nın kuzeyinden başlayarak Protestanlık yayıldıkça bu kez Avrupa kıtasında mezhepler üzerinden ikinci dönem din savaşları başlamıştır . Daha önceki aşamada dinler savaşırken bu kez mezhepler savaşmaya başlamış ve Yahudilerin desteklediği Protestanlar ile Katolikler arasında çok kanlı din savaşları yaşanmıştır . Otuz yıl,kırk yıl daha da ileri giderek elli yıl süre ile devam eden bu Katolik-Protestan çekişmeli din savaşları sonucunda Avrupa’da çok insan ölmüş,bir gecede yapılan büyük katliamlar sonucunda dinci kesimler çok insan zayiatı vermiştir . Müslüman Osmanlı İmparatorluğunun sağladığı güçler dengesi altında Protestanlık Avrupa’da yayılırken , katı ve fanatik Katoliklik önlenmiş ve geleceğe dönük yeni bir denge bu kez hırıstıyan mezhepleri arasında oluşturularak Avrupa’da diğer din mensuplarının da yaşayabileceği bir denge ortamı yaratılmak istenmiştir . Ne var ki , dinler savaşı ile geçen zaman içerisinde Avrupa devletlerinin karşı karşıya gelmesi , güney ülkeleri Katolik alanı olarak varlıklarını korurken , kuzey ülkelerinin Protestanlığın yayılma alanları olarak yeni yapılanmada yer almaları yeni bir çatışma ortamına Avrupa kıtasını sürüklemiştir .

İşte bu duruma son vermek üzere toplanan büyük Avrupa devletleri I648 yılında geleceğin Avrupa’sına yön vermek üzere Vestfalya Antlaşmasını imzalamışlardır .Bu antlaşma ile krallık devletlerinin sınırları kesin olarak blirlenmiş ve kral merkezli bir yönetim sağlanarak geleceği dönük bir süreçte krallıkların kendi toplumları ile bütünleşerek ayrı bir ülkesel yapılanmaya yönelmeleri sağlanmıştır . Böylece , her krallık devletinin merkezinde yer alan başkente bağlanan kentler bir devletin sınırları içerisinde uzun süreli kalıcı bir birlikteliğe yöneltilerek her devletin kendi toplumu ile sahip oldukları ortak ülke koşullarında ve özelliklerinde bütünleşebilmelerinin yolu açılmıştır .İşte bu süreç , krallık devletlerine bağlı olarak yaşamakta olan insan topluluklarının zaman içerisinde halk topluluğundan ulusal topluma geçişini sağlayan bir etki yaratmıştır .Sürekli olarak aynı ülkede birlikte yaşayan, ortak devletin çatısı altında tek bir yönetime bağlı olarak yaşamlarını sürdüren kitleler giderek ortak özelliklere sahip olmağa başladıklarında ulus gerçeğinin dünya sahnesine çıktığı görülmüştür .Ulusal egemenliğe ve daha sonraki aşamada da ulus devlete giden yol , halk kitlelerinin uluslaşmasıyla başlamıştır . I648 Vestfalya Antlaşması ile yönü çizilen bu oluşum I789 Fransız ihtilali bir patlama noktasına ulaşmış ve bir ulusal devrim ile krallıklardan ulus devletlere geçiş başlamıştır .Ulus devlete giden yol Vestfalya Antlaşması ile çizilirken , Fransız devrimi bir patlama noktası olarak tarih sahnesine çıkmış ve daha sonraki hızlı uluslaşma sürecinin başlangıcı olmuştur . Eşitlik ve özgürlük ilkeleriyle beraber ele alınan kardeşlik ilkesi ,Fransız devriminin farklı etnik kökenden gelen insanları bir kardeşlik anlayışı içerisinde ulusal bir toplumun çatısı altında birleştirebilmesinin esası olmuştur .Kardeşlik anlayışı ve yaklaşımı ,farklı kökenden gelen insanların eşitlik ve özgürlük ortamında özgürce biraraya gelebilmelerini sağlamış , aynı ülkedeki ortak devletin çatısı altında geçmişten gelen ve geleceğe yönelen bir yaşam düzeni içerisinde benzerliklerin kaynaşmasıyla ulusallaşma başlamıştır . Bir buçuk asır sonra Fransız devrimi ile patlama noktasına gelen uluslaşma süreci ,daha sonraki dönemde de devam ederek , batının önde gelen büyük ulus devletlerinin üç yüz yılı aşkın bir zaman dilimi içerisinde uluslaşabildiklerini ve bu aşamadan sonra çağdaş ve modern bir ulus devlete sahip olabildiklerini göstermektedir .

İlkel toplumdan modern çağa büyük bir değişim geçiren insan toplumları ,önce dinler aracılığı ile yönlendirilmek ve yönetilmek istenmiş daha sonraki aşamada da din savaşlarının büyük katliamlara yolaçması ve giderek artan dünya nüfusunun yeni bölgelerde farklı devlet yapıları içerisinde yaşamlarının sağlanmak istenmesi üzerine , Fransız devrimi ile beraber ulusculuk akımları hızla gelişmiş ve böylece çeşitli ülkelerdeki halk topluluklarının uluslaşma aşamasına gelmelerine giden yolu açmıştır . Onbeşinci yüzyıldan sonra dünyaya açılma gündeme geldiğinde büyük imparatorluklar kurulmuştur .Yirminci yüzyıla girerken yeryüzünde yirmi devlet vardı . Yirminci yüzyıl biterken yeryüzünde ikiyüz ulus devlet oluşmuştur . Önce dinler alanındaki krallıklar imparatorluklara dönüşürken aynı zamanda uluslaşma sürecini de beraber yaşamışlardır . Böylece din devletlerinden ulus devletlere geçiş aşaması yaşanmış ve krallıklar zaman içerisinde Fransa’da olduğu gibi ulus devletlere dönüşmüştür .Birinci Dünya savaşı sonrasındaki aşamada büyük imparatorluklardan ulus devletlere geçiş gündeme gelmiştir . Birinci dünya savaşı sonrasında bir çok sömürgelerin bağlı oldukları imparatorluklardan koparak bağımsız ulus devletlere yöneldikleri görülmüştür . İkinci Dünya savaşı sonrasında benzeri yeni birsüreç yaşanmış ve Birleşmiş Mlletlerin kurulması üzerine bütün eski sömürgeler ulus devletler olarak Birleşmiş Milletler çatısı altında toplanmışlardır . Son olarak soğuk savaşın sona ermesi üzerine Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonları dağılınca yirmi iki tane yeni ulus devlet dünya haritası üzerinde bağımsız siyasal yapılanmalar olarak yerlerini almışlardır . Böylece ,dünya düzeni yirminci yüzyıldan çıkarken ikiyüz civarında ulus devlete sahip olan bir yapılanma kazanmıştır .Önceleri dinler aracılığı ile yönetilen insan toplumları , nüfusun giderek artması ve bütün dünya kıtalarına yayılması üzerine yeni ulus devletlere gereksinme doğduğu için , bugünün dünyasında ikiyüz civarındaki ulus devlet sahip oldukları ulusal egemenlik düzeni içerisinde kendi ülkelerinde varlıklarını sürdürmektedirler . Artan nüfus ve kıtalar üzerine yayılma yeni yni ulus devletleri dünya sahnesine çıkarmış ve bu yüzden günümüz dünyasında giderek çok uluslu ve devletli bir süreç giderek artan bir boyutta gündeme gelmiştir .

John Naisbith isimli bir ABD ‘li küreselleşme filozofu bugünün ikiyüz ulus devletli yapılanmasını eksik görmekte , insanlıkiçin ikiyüzdevletin yeterli olamıyacağını ,,gelecekte insanlığın gereksinmelerinin karşılanabilmesi için en az ikibin devlete gereksinme olduğunu “Global Paradoks” isimli kitabında açıkca yazabilmektedir . Yirminci yüzyılda yaşanan üç kuşak ulus devletler sürecinin ortaya çıkardığı ikiyüz devletli dünya yapılanmasını yeterli bulmayan küresel emperyalizm merkezleri , John Naisbith gibi kendi düşünürleri aracılığı ile ikibin devletli bir yapılanmayı dünya kamuoyunun önünü bir hedef olarak koymaktadırlar .Böyle bir davranış da küresel emperyalizmin sonuna kadar zorladığı böl ve yönet metodlarını yeniden devreye sokmakta,bütün ulus devletler dışarıdan gelen küresel emperyalizmin baskı ve tehditleri karşısından dağılmak zorunda kalmaktadırlar . Küresel emperyalizmin patronlarının bütün dünyaya dayatmış olduğu bu plan yüzünden bütün dünya devletleri dağılma ve parçalanma tehdidi altında kalmaktadırlar . Bugünün yeryüzü haritasında yer alan büyük ve orta boy ülkelerin tamamı bölünme ve parçalanma tehditleriile karşı karşıyadır,çünkü ikibin devletyaratma projesi batının emperyal merkezleri tarafından bütün dünya devletlerine zorla ve baskı yöntemleriyle dayatılmaktadır .Yirmi devletten ikiyüz devlete çıkan dünya yapılanmasında ikibin devletin zorlanması yüzünden yerkürenin her köşesinde etnik ve dinsel çatışma sahneleri yaşanmakta ve bu yüzden küresel güvenlik çok ciddi tehditler altında kalmaktadır . Ulus devletleri parçalamayı amaçlayan küresel emperyalizmin ana hedef noktasında ulusal egemenlik düzeni bulunmaktadır . Ulus devletleri şimdiye kadar ayakta tutan bu egemenlik anlayışından verilecek en küçük ödünler hızla beraberinde yeni küçük devletçikleri dünya sahnesine çıkmasına yol açmakta ve bu yüzden de devlet sayısı sürekli olarak artmaktadır .

Siyonist lobilerin elinde toplanan küresel sermayenin güdümündeki küresel emperyalizm ,siyonizmin ulusötesi yaklaşımı çerçevesinde uluslara karşı çıkan bir yaklaşımı giderek tırmandırdıkça bütün ulus devletler dağılma tehlikesine doğru sürüklenmektedirler . Siyonizmin temlinde ırk ve din anlayışı olduğu için ve kesinlikle bir ulusal öz bulunmadığı için , böylesine bir küresel emperyalizmde uluslar ve onların egemenliği başlıca hedef tahtasına oturtulmaktadırlar . Uluslarararası kapitalizmin merkezi olan Amerika Birleşik Devletlerindeki küçük devlet yapılanması olarak eyalet sistemi öne çıkarılmakta ,bir anlamda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş için uluslarası düzen zorlanmaktadır . ABD’den elli devlet çıkarken , Rusya’dan,Çin ,Brezilya ve Hindistan gibi büyük alanlı devletlerden de ellişer eyalet devleti çıkarabilmenin hesapları yapılmaktadır .Sadece beş büyük devletten ikiyüz elli civarında eyalit devletinin çıkartılması , küresel emperyalizmin ikibin devletli dünya projesine uygun düşmektedir .Bu arada ,Meksika Türkiye,İran,Endonezya, ,Mısır ,Arabistan ve Nijerya gibi orta boy ülkelerden de on ile yirmi arasında eyalet devletçikleri çıkarmak aynı proje doğrultusunda gündeme getirilebilecektir . Avrupa’nın büyük devleleri de sahip oldukları vilayet ya da eyaletleri bu doğrultuda bağımsız yapılar olarak kabül ederse , ikiyüz ulus devletten ikibin eyalet devletine geçiş daha da kolaylaşacaktır . Dünyanın geri kalankıtalarında yer alan her ülkede benzeri doğrultuda merkezden kopan eyalet devletçikleri yaratılırsa ikibin rakamına ulaşmak kolaylaşabilecektir . Singapur ya da Malta gibi küçük adalar ayrı devlet sayılabiliyorsa , Türkiye’nin bir vilayeti kadar genişliğe sahip olan beşyüz bin nüfuslu eski Yugoslavya eyaleti Karadağ da ayrı ve bağımsız bir devlet olarak kabül edilebilecektir . Aynı doğrultuda Ermenistan ve Azerbaycan arasında çekişme konusu olan Karabağ’da devlet sayılabilir , Kosova sonrasında ortaya çıkan Abazya ve Osetya gibi minyatür devletçikler de , yeni eyalet devletleri döneminde , bağlı oldukları ülkelerden koparak bağımsız siyasal yapılanmalar statüsünde uluslarası alanda varolabileceklerdir . Yerleşik devlet yapılarını ve dünya düzenini bütünüyle sarsacak derecede radikal yaklaşımlar ile gündeme getirilen bu tür politikalar önümüzdeki dönemde bütün dünyayı bir kaosa sürükleyecek kadar tehlikeli görünmektedir .

Küresel emperyalizmin patronu bir avuç zengin işadamıdır . Bunlar her yıl düzenli olarak yaptıkları toplantılarda ,Bilderberg,Trilatral Komisyon ,Dış İlişkiler Komisyonu ,Dünya Ekono Forumu ve İlliminatü gibi yapılanmalar çerçevesinde emperyal planlarını yürütmeğe çalışmaktadırlar . Bu doğrultuda hem Amerika Birleşik Devletlerini ,hem Birleşmiş Milletleri hem de diğer uluslararası kuruluşları kullanarak ,siyonist bir lobinin merkezinde olduğu bir yeni dünya düzeni yaratabilmenin ardında koşmaktadırlar .Bir avuç aşırı zengin insanın merkezinde bulunduğu bu ırkçı ve saldırgan emperyalist yapılanma bütünüyle ulus gerçeğini inkar ettiği için, yeryüzündeki bütün ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerine de uluslararası kuruluşlar üzerinden ciddi bir savaş açmışlardır . Ulus devletlerin kendi ülkelerinde uygulamağa çalışytıkları ulusal egmenlik düzenleri üç yönden aşındırılarak ortadan kaldırılmak istenmektedir . Öncelikle ulus devletlerin bazı yetkilerinin uluslararası kuruluşlara devredilmesi ulusal egemenlik düzenlerinikökünden sarsmakta ve tüm devletleri uluslarası bir egemenliğin boyunduruğu altına sokmaktadır . Tepeden uluslararası kuruluşlar aracılığı ile budanan ulusal egemenlik düzenleri yandan da sivil toplumculuk çalışmaları ile çevrelenmekte , ulus devletlerin elinde olan bir çok yetki ve alan sivil toplumculuk adına dışarıdan finanse edilen emperyalizmin Truva atı konumundaki sivil toplum kuruluşlarına devredilmektedir . Böylesine bir emperyal amaçlı tasfiye operasyonu emperyalizmin papağanları tarafından gerçek demokrasi ya da çağdaş sivil toplumculuk olarak savunulmakta , ulusal toplumun içerisinden tepki olarak ortaya çıkabilecek karşı duruşları ,ulusal refleksleri ortadan kaldırarak önlemek istemektedirler . Bu plan doğrultusunda çok para dağıtılmakta , toplum önderleri projeler yolu ile zenginleştirilerek satın alınmakta ,sivil toplum kuruluşu görünümündeki emperyalizmlin örümcek ağı örgütler dıştan finansmanlar yolu ile satın alınarak küresel emperyal projelerde ulus devletlere ve ulusal egemenlik düzenlerine karşı kullanılmaktadır .Ulus devletlerin ulusal egemenlik düzenlerini tasfiye edecek üçüncü girişim de yerelleşme adı altında devreye sokulmakta ve böylece başkentlere bağlı ulusal egemenlik düzenleri yerine ,devlet merkezinden uzak ve kopuk bir biçimde yerelleşme politikaları ile yapılanmaları desteklenmektedir . Avrupa Birliğinde uygulanan yerel yönetimler özerklik şartı gibi uluslararası belgeler ,yerel yönetimleri merkezi yönetimden koparmak ve ulusal egemenlik düzeni yerine yerel egemenlik düzeni getirmek gibi bir büyük oyun gene Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu üzerinden bütün ulus devletlere karşı tezgahlanmaktadır .Küresel emperyalizm döneminde ulus devletlerin egmenlik düzeni üstten uluslararası kuruluşlar ,yandan sivil toplum kuruluşları ve alttan da yerel kuruluşlar aracılığı ile budanmağa çalışılmaktadır . Bu çerçevede küreselleşmenin tam anlamıyla bir ulus devlet ve ulusal egemenlik düzenlrinin tasfiysi operasyonuna dönüştüğünü söylemek mümkündür . Bu aşamada bu tür dıştan güdümlü politikaları kendi ulus devletlrine karşı uygulayacak liberal ,sosyal demokrat ya da dinci görünümlü siyasal kadrolar küresel emperyalizmin emir erleri olarak siyaset sahnesinde kullanılmakta ve ulusların kendi ulus devletlerine ya da ulusal egmenlik düzenlerine sahip çıkabilecekleri alternatif ulusal hareketlerein ya da partilerin önü kesilmektedir . Tam anlamıyla bir çıkarcı düzen emperyal merkezler ve onların yerli işbirlikçileri aracılığı ile yürütülüp gitmektedir .

Ulusların ellerinden devletleri ve egmenlik düzenleri alınırken , ekonominin yönetimi bütünüyle piyasaya terkedilmekte , uluslararası kuruluşlar üzerinden ekonomik ilişkiler yürütülürken uluslarası tekelci şirketler piyasa üzerinden bütün ülkelere komuta etme şansını elde etmektedir . Çok uluslu tekeller ulus devletlerin ülkelerine girerlerken , uluslararası kuruluşların desteği ile hareket etmekteler ve ulus devletin elinden alınan ekonomi düzenlerini kendi çıkarları doğrultusunda hiçbir sınır tanımımadan uygulayabilmektedirler . Çok uluslu tekeller sınırsız büyürken ve ulus devletlerin kendilerine çıkardıkları zorlukları ,engelleri,vergileri ve kontrolları kolayca aşarken , devletler ekonomik krizlere sürüklenmekte ,halk toplulukları ve uluslar büyük bir çöküntü içrisine girmekte , orta tabakalar çökerken , yoksulluk ve işsizlik hızla yüksek oranlara tırmanmaktadır . Dünya zenginlikleri çok uluslu tekeller üzerinden bir avuç zenginin ya da siyonist lobilerin elinde toplanırken , halk kitleleri yoksulluğu ve işsizliğe mahkum edilebilmektedir . Bir yandan dolar milyarderlerinin sayısı tırmanırken , öte yandan yoksulların ve işşizlerin sayıları anormal derecelerde artmakta ve bu koşullarda , ulus devletlerin kendi ekonomilerini yönetebilme şansı ortadan kaldırılmaktadır . Aklı başında hiç kimsenin kabül edemiyeceği ,doğru dürüst hiç bir ulus devletin uygun göremiyeceği biçimde ulusal egmenlik düzenlerini tahrip eden olumsuz gelişmeler dıştan destekli ve emperyal işbirlikçi bir çizgide sürüp giderken , hem uluslar dağılmakta hem de ulusal egemenlik düzenleri ciddi biçimlerde sarsıntı geçirmektedir . Soğuk savaş sonrasında başlamış

olan ulus devletlerin tasfiyesi günümüzde de devam etmektedir . Dünya Bankası ve İMF destekli programlar uluslararası kapitalist sistemi güçlendirirken , ulus devletlerinekonomilerini ellerinden alarak ,çok uluslu tekellerin çıkarları doğrultusunda bir ekonomik yapılanmaya doğru kullanmaktadırlar . Dünya halklarının daha kötü durumlara sürüklenmesi , çok uluslu tekellerin öncülüğünde Dünya Ticaret Örgütünün Birleşmiş Milletlerin yerine geçmesi gibi olumsuz gelişmeler batı zorlamalı küresel emperyalizmin devam ettirilme çabaları olarak günümüzdede gündemdedir. Ne var ki , artık yolun sonuna gelinmiştir .Eskisi gibi ne ABD,ne İMF ne de DünyaBankası kendi proramlarını dünya ülkelrine zorlayamamaktadırlar . Yirmi yıllık uygulamalar sonucunda bir doyum noktasına gelinmiş ve bir dönemece sürüklenilmiştir .

Küresel emperyalizm ilk on yılda işini bitirmek durumundaydı . İkibin yılına gelindiğinde ulus devletleri devredışı bırakan bir küresel düzen çok uluslu tekellerin istediği biçimde kurulamayınca araya II Eylül olayları sokulmuş ve bu aşamadan sonra terör bahane edilerek dünya ülkelerine karşı savaşlar açılmıştır . İylik ve güzellikle istedikleri çıkar düzenlerini kuramayanların terör ve savaşı dayatması iyice tepki yaratmış ve dünya ülkeleri biraraya gelerek alternatif bir kürselleşme düzenini uluslararası dayanışma içinde gerçekleştirmek için çalışmalara başlamışlardır .Küreselleşmenin ilk onyılı anlaşılmadan geçmiş ikinci on yılı ise terör ve savaşlarla fazlasıyla gürültülü geçerek ulus devletleri rahatsız etmiştir . Bunun üzerine bütün uluslarda ve ulus devletlerde kendini koruma doğrultusunda kendiliğinden bir ulusal refleksin ortaya çıktığı görülmektedir . Artık hiç bir ulus devlet kndi ulusal egmenliğini tehlikeye sokacak derecede dışarıya,yabancı ülkelere ya da uluslararası kuruluşlara angaje olmamaktadır . Küresel saldırılar üzrine yarım kalan uluslaşma süreçlerine tamamlamak üzere bütün ulus devletlerde yeniden uluslaşma süreci gündeme gelmekte , Dünya Bankası ve Uluslarası Para Fonunu ülkelerinden kovan ulus devletler yeniden kendi ulusal ekonomilerini yoksul halk kitleleri ve işsizlerin yaşam haklarını güvenceye alacak doğrultuda yeniden ekonomilerini ulusal çıkarları doğrultusunda kontrol etmeğe başlamaktadırlar . Bir anlamda son yirmi yılda dış baskılar ve mandacı ve işbirlikçi ilişkiler yüzünden yıkılmış olan ulusal egemenlik düzenleri , yeniden onarılarak ulus devletlerin çok uluslu şirketlere karşı güçlendirilmeleri doğrultusunda geliştirilmektedir . Ulus devletleri her türlü etnik ve dinsel ayırımcılığı dışarıdan destekleyerek eyaletler biçiminde dağıtmayı planlayan küresel emperyalistler ,bu planlarını şimdiye kadar gerçekleştiremedikleri için aslında politik alanda kaybetmişlerdir . Ellerindeki para gücü ile teknolojiyi,siyaseti ,medyayı ve ekonomiyi yönlendiren bu merkezler ikibin eyaletten oluşan yeni dünya düzenini kurmakta çok gecikmişlerdir .

Bundan sonraki aşamada bütün ulus devletler kendi içlrine dönerek bir dönem toparlanmak ,bir milli idari reform ile devlet ve egmenlik düzenlerini güçlendirmek zorundadırlar . Ancak böylesine bir toparlanma ve ulusal egemenliği yeniden yapılandırma döneminden sonra ulus devletler gene eskisi gibi çok uluslu tekelci şirketlerle karşı karşıya mücadelelerine devam edebileceklerdir . Yirmibirinci yüzyılda , batılı emperyalistlerin planladığı gibi bir ulusal egmenlik düzenlerinin tasfiyesi değil ama ulusal reflekslerin harekete geçmesiyle beraber , ulusal egemenlik düzenlerinin yeniden kurularak güçlendirileceği dönemler olacaktır . Batılı kaynaklarda dile getirildiği gibi ;yirmibirinci yüzyılın başlarında ulus devletler ortadan kaldırılamazsa, en az bir beş yüzyıl daha insan toplumları ulusal egemenlik düzenleri çatısı altında yönetileceklerdir .Bu durumda çok uluslu şirketlerin ulus devletleri parçalayarak ikibin eyalet üzerinden gerçekleştiremedikleri küreselleşme olgusu , yirmibeşinci yüzyılda ,beşyüz yıllık güçlenme döneminden sonra ulus devletlerin kardeşçe, eşitlik ve özgürlük ortamında biraraya gelmeleriyle , savaş , terör ve sıcak etnik ve dinsel çatışma olaylarının geride bırakımasıyla mümkün olabilecektir . Böylece batı ve şirket merkezli emperyal globalizm devredışı kalırken , ulus devletlerin ulusal egemenliklerini koruyarak eşit bir düzeyde biraraya gelerek oluşturacakları uluslar enternasyoneli çatısı altında dayanışmacı küreselleşme anlamında bir solidarist globalizm beşyüz yıllık bir birikim sonucunda gerçekleşebilecektir . Yirmibirinci yüzyılda başlayacak ulusal egemenlikleri yenileme ve güçlendirme dönemi , beş yüz yıllık bir geçiş aşamasından sonra ulus devletler kaynaşması ile dayanışmacı bir küreselleşmenin hazırlayıcısı olacaktır . Yirmibirinci yüzyılda başlayan yeniden ulus devletler dönemi , beşyüz yıllık bir dayanışma ve deneme döneminden sonra ,tek bir dünya düzeninin kardeşlik ve dayanışma ortamında oluşmasını sağlayacaktır . Çok uluslu şirketler ile ulus devletler arasındaki savaşı ÇUŞ’lar kaybetmiş ulus devletler kazanmıştır .Yirmibirinci yüzyıl bu nedenle ulusal egmenlik düzenlerinin yenileceği ve güçlendirileceği bir dönem olacaktır . Tek bir dünya devleti için acele edilmemeli ve batılı emperyalistlerin öncelikle aradan çekilmeleri sağlanmalıdır . Belki o zaman ulus devletler daha rahat biraraya gelerek ,bir ulus devletler kardeşliği ve dayanışması çerçevesinde tek bir dünya devletini bir üst yapılanma olarak gündeme getirebileceklerdir . Çok uluslu şirketlerin satın aldıkları işbirlikçi polikacılar aracılığı ile ulus devletleri tasfiye etme dönemi sona ermekte ve yerini yeniden uluslaşma ve ulusal egemenlik düzenlerini öne çıkaracak ulusal iktidarlar dönemi almaktadır . Bu çerçevede ,Türkiye cumhuriyeti ulus devletini kurmuş olan Büyük Atatürk’ün söylediği gibi Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak sonsuza kadar varlığını sürdürmesi ve gelişerek öne çıkması mümkün olabilecektir.