ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA’NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )

Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu jeopolitik hegemonya planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı . Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde düşüncelerini açıklamaya başladıkları noktada, konuyu öncelikle Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi gerekirken, yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile, merkezi coğrafyanın konumları arasındaki bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir . Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarıküresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir . Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen , giderek azalan bir nüfusa sahip olan Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda ciddi boyutlarda tartışılacaktır . Rus devleti bu durumu iyi bildiği için kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda , merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır . Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal projeleri açıklanması aşamasında , Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması , dünya kamuoyunun istikrarı açısından küresel barış düzenine yardımcı olacaktır .

Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa , kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist projeleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta , ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra öne çıkmaktadır . İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni aşamada, açıklığa kavuşan emperyal projelere dikkat edildiğinde Britanya İmparatorluğunun Yakın Doğu Konfederasyonu , Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi , İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi ,Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır . Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya planını açıklamasıyla birlikte, bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir . Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada , orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir . Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere , dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı güçlenerek ve alternatifler üreterek karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda , kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi alanı diğer emperyalist devletlere kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere , emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir . Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın , bu konumundan yararlanarak haritada kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile açıklığa kavuşmuştur .

Merkezi alan için İsrail ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi Büyük Rusya Projesi de inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir .Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek ulus devletlerin önü açılmış ve bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir . Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir . Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek bu kez daha küçük bölümlere doğru oluşumlar desteklenmektedir . Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda merkezi bölge karıştırılırken , Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir . Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için , bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir .

Kısa adı ROP olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır . Buna göre Ruslar , Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler,Şiiler ve Ortadoksları ,bir VAHDET PROJESİ altında bölge dışı güçlere karşı bir araya getirebilmenin çabası içine girmişlerdir . İslam dininin ele aldığı vahdet inancını Hrıstıyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak , Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin arayışı içinde olmuştur . Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken , bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek , diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir .Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde, küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun , Rusya’nın öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır . Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken , bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı Condelisa Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi inanç sistemleri üzerinden sağlanmak istenmektedir . İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken , diğer yandan var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu .

Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli siyasal oluşumlar, günlük olaylar gibi gösterilerek harekete geçilirken , bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak, her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu .ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak, ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını yapıyorlardı .Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken , Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken, milli sınırları devre dışı bırakarak yeni bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı . ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken , ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu . Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken ;Şiiler ,Hrıstıyanlar ve Sünniler için ayrı inanç devletleri kurulmak isteniyordu .

Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu , eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini ,emperyalist ya da Siyonist planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından takip etmiştir . Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur . Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken, kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır . Rusya bugünkü aşamada bölge dışı güçlere karşı Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini merkezi alana getirmeye çalışırken ,Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir . Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır . Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci yüzyılda yeni bir blok oluşturmaktan ziyade bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir .

İngilizler merkezi coğrafyaya yüz yıl önce gelirken , bölgedeki Arap nüfusunun halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek , gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek , kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır . İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir . Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken , İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki kesimlerinin Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir . Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik konumu her zaman kendi avantajı olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur . İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken, Hrıstıyan yapısı nedeniyle Rusya Tasavvuf anlayışı aracılığı ile bir Hrıstıyan-Müslüman diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir . Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks Rus devletinin, bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir oluşum ile geliştirmeye çalışması , Rusya’nın yeni Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır . Özellikle Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabül edilmesi , Rusya’nın Türkiye ve İran halkları ile farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin yeni bir yansıması olarak görülmektedir . Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler . Hırıstıyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de , kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi ,tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır . Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır . Bölgesel ve küresel barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar .

Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks ittifakı öne çıkabilir . Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni halkları ile batı emperyalizmine karşı dayanışmayı seçmektedir . Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde orta dünya halklarını inanç temelli birliktelikler oluşturarak bir karşı direnç geliştirebilmesi , Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir . Din savaşları yerine mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi ile zaman içerisinde savaşların önlenmesini sağlayarak bölge barışına katkı getirilmesini ,Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir . Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken , orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek , iki bin yıllık kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir . Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir .

Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra , bölgedeki diğer devletler üzerinde Şiilik aracılığı ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi , merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır . Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin tasfiye edilebilmesi için , Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir . Ruslara göre , Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse ,o zaman kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir . Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken , Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını, tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi gerekli görmektedir . Ne var ki , İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar ,hem de Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi yeni merkez olarak ilan etmişlerdir . Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini de gene Mısır’ın başkenti Kahire’de kurmuşlardır . İran bu aşamada akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken , Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım , Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve dayanışma girişimleri ile sağlanabilecektir . İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkanterör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir . Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için , vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir . Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi kaçınılmaz olacaktır . Günümüzde barış için böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri ile yandaş olma stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir . İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar . Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini vurgulamaktadırlar . Böylece Rusya bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken , bir anlamda ABD’nin ılımlı islam projesinde gündeme getirdiği laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir . Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir konumu ,benzeri bir biçimde Rusya ve ABD ile birlikte Türkiye için de Ankara için Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir .

On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren mutasavvuflar olarak Mevlana,Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte , hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden İslam ülkelerinde geniş bir taban kazanmıştır . Şimdi gelinen noktada bu durumun yerinde değerlendirilerek , Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması istenmektedir .Türkiye’ye laiklik rejimini getiren Atatürk Cumhuriyetinin laik siyasal rejimi ile El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden , dünya kamuoyunda Türkiye bir İslam devleti olarak kabül edilmemiştir .Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür .Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile uygarlığın beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında batının modern devletleri ile birlikte hak ettiği yeri almıştır . Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında yer alması da önlenememiştir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur . Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir .

Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin El-Ezher’e uzak duran konumu , Türklük üzerinden İran ile geliştirilen yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde daha etkin bir duruma gelmiştir . Bütün gayrimüslim dünyaya İslamı yaymak için Cihat adı altında bir din savaşı ilan etmeye yönelen Selefi gruplar ,Vahabilik tarikatının örgütleyicisi Suudi hanedanının destek ve baskılarıyla tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri ,bugünün koşullarında açıkça göze çarpmaktadır .Savaşa ve teröre karşı düşünce yolunu seçen Sufiler zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların katı bir çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir . Vahabiler hanedanlık rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi ,aynı zamanda şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle , Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir . Tasavvuf Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri ,ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir . Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin bütün Sufileri toparlayarak, yeni bir kamu düzenin ılımlı İslam düzeni ile bağdaşabilecek tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri , Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir .Bu açıdan İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi için Sufi örgütlenmesinin tüm İslam ülkelerinde örgütlenmesi gerekmektedir .

Rusya’nın batı merkezli emperyalizme karşı , Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır . Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da, ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle, kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir . Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir . Eğer onlar bu noktada böylesine bir hassasiyet ve iyiniyetle hareket ederlerse ,o zaman bölge devletleri arasında dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir . Rus planı yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için , Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin merkezi coğrafyaya getirilmesi söz konusudur .Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir .

İslam tarihi aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da ev sahipliği yapmıştır . Arapların geleneksel güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı ,Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur . Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme , Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır . Bilimi ve aklı esas alan , pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli İslam akımıdır . El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı , Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden uzak kalırken ,Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki ayrılıklar öne çıkmaktadır . Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam dünyasının biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır . Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı , daha sonraki aşamalarda Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda , Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak , yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur . Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya , sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir .

Hazar’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken gelişme rotası bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir . Rusya üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır . Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır . İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır .Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken , Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında yayılması için Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu . Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken , iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir . Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları büyük savaşlar halinde öne çıkarken ,merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu . Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları beş yüz yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere , Şiilik ortaya çıkarılarak geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek bugünkü kaos ortamına varılmıştır . Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır .

Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak kitaplarda yerini alırken , bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile , Rusya’nın emperyalist hegemonya projesinin inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır .Bugünkü çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya Antlaşmasının yeniden dikkate alınması gerekmektedir . Bugünün koşullarında Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken , Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi ,ilk başta hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır . Ne var ki , Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile Ukrayna , Beyaz Rusya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle , dünya kamuoyunda geçmişten gelen Komünist diktatörlük imajının devam etmesine yol açmaktadır .Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe , Rusya’nın güler yüzlü ve barış yanlısı bir tutum takınarak Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir . Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi, Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir .

Eski Roma İmparatorluğu döneminde Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır . Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını , Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır . Sezaro-Papizm , Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır . Buna göre imparator Sezar devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta ,böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır . Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince , son derece otoriter bir yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün imparatorluk topraklarında baskı düzeni kurulabilmektedir . Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın , çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere sınırları içine almaya çalışırken , Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabül ettirilmek üzere öne çıkarılmaktadır . Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin başındaki yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken , ülke yöneticilerinin bir Sezaro-Papizm uygulaması arayışı içine girdikleri açıktır. Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün Doğu Avrupa ,Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması ,çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir . Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra , kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak , sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır .Rus diktatörü bugünün Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi , Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek , din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje görünümünde kamu oyuna kabül ettirmeye çalışması ,tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından günümüzde ciddi kuşku ile karşılanmaktadır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır . Devletin temel modeli olarak kuruluş sırasında ulus devlet yapılanması benimsendiği için ,Türkiye Cumhuriyeti bugünün önde gelen ulus devletleri arasında yer almaktadır . Ne var ki , Türkiye’de ulus devlet kurulurken her şey ulusçuluk anlayışına bağlı kılınmamış , ülkenin üzerinde kurulu bulunduğu ülke topraklarının sahip olduğu jeopolitik özellikler nedeniyle, sadece ulusçuluk ile yetinilmeyerek siyasal rejim bölgesel halkçılık anlayışı üzerine dayandırılmış ve ülke rejiminin temel dayanak noktası olarak halkçılık ana düşünce olarak benimsenmiştir . Bir anlamda hem milliyetçilik hem de halkçılık aynı zaman diliminde beraberce benimsenmiştir .Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik , Sovyetler Birliği gibi bir büyük halkçı devlet modeli inşa edilirken de, halkçılık ele alınmış ve her ikisi de birlikte benimsenerek yeni rejimin çıkış noktası olan cumhuriyet ilkeleri arasında birlikte benimsenmişlerdir . Fransız devrimi sonrasında Avrupa’da ulus devletler doğarken milliyetçilik hareketleri bu yeni yapılanmaya taban oluşturmuş , milliyetçi hareketlere karşı tepki olarak ortaya çıkan halkçılık hareketleri de, Rusya’da bir büyük ideoloji imparatorluğu olarak doğan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin temel düşünce yaklaşımı aracılığı ile ortaya çıkmıştır .Türkiye böylesine büyük bir devlet ile çok uzun sınırlara sahip bir komşuluk konumunda bulunması nedeniyle ,Avrupa’dan gelen milliyetçilik anlayışını aynı zamanda halkçılık ilkesi ile dengeleyerek , iki ayrı dünya arasında bir köprü oluşturmaya çalışırken , yeni siyasal rejimin altı temel ilkesi arasında milliyetçilik ile birlikte halkçılık prensibi de benimsenerek, Kemalist rejimin iki temel taşı olarak kabül edilmişlerdir .

Ulus devletler Avrupa’sını yaratan Fransız devrimi ,milliyetçilik hareketleri ile gerçekleşme aşamasına gelmiş bir ideolojik imparatorluk olarak modern dünyayı belirlerken , Avrupa’nın doğusunda yer alan büyük imparatorlukların çatısı altında yaşayan halk kitleleri de halkçılık eylemleri ile kendi ülkelerinin gelecekteki yapılanmalarında aktif rol sahibi olmaya çaba gösteriyorlardı . Avrupa ülkelerinde üç yüz yıllık bir gelişme dönemine sahip olan ulus devletler gibi aydınlanma hareketleri doğu imparatorluklarında pek fazla görülmediği için toplumsal tepkiler ya da oluşumlar halkçılık anlayışı çerçevesinde gelişmeler göstererek ,siyasi tarihin belirleyici unsurları arasında yerlerini alıyorlardı . Ortaçağ’dan çıkışı sağlayan bilimsel devrimler ve sosyal oluşumlar ulus devletlere giden yolu açarken ,diğer yandan insan topluluklarının ortak bir ülkede aynı tarih, dil ve kültürü paylaşması da uluslaşma sürecinin yolunu açıyordu . Özellikle imparatorluk sınırlarına ve devlet yapısına sahip olan ülkelerde , uluslaşma ile birlikte geniş imparatorluklardan küçük ve orta boy ulus devletler dönemine geçiliyordu .Avrupa’da kralların merkezi otoriteye sahip kılınmalarıyla birlikte ulus devletler tarih sahnesine çıkıyordu. Daha sonraki aşamada da demokrasiye geçilmesiyle birlikte krallıklar geride kalırken , ulus devletlerin çatısı altında demokratik cumhuriyet rejimlerine geçiş aşaması gündeme geliyordu . Böylesine yaşanan bir sürecin sonunda milliyetçilik Avrupa ulus devletlerinin ana felsefesi konumuna geliyordu . Benzeri bir süreç Avrupa’nın doğusunda ve Avrasya bölgelerinde yaşanmadığı için , milliyetçilik cereyanlarının doğu bölgelerine doğru hızla yaygınlık kazanmasıyla birlikte ,belirli bölge halkları imparatorluk merkezlerine karşı çıkarak ve ayaklanarak kendi yaşadıkları bölgelerde egemenlik arayışına girmeleriyle birlikte de, halkçılık cereyanları Asya kıtasının belirli bölgelerinde ağırlık kazanıyordu. Avrupa kıtasından farklı bir süreç yaşayan Doğu Avrupa ve Avrasya bölgelerinde halkçılık eylemleri ana belirleyici hareketler olarak öne çıkıyorlardı .

Avrupa bölgesindeki krallıklara karşı gelişen ulusçuluk hareketleri Fransız devrimi sonrasında bütün kıtaya yayılırken , doğuya doğru da gelişmeler göstererek kıtanın doğu bölgesindeki imparatorlukları da etkilemiştir . Avrupa’daki karışıklıklar on sekizinci yüzyılda Rus Çarlığı’nın sınırları içine girerken, bu büyük ülkeyi Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan iki büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde , Moskova merkezli imparatorluğa karşı çıkışların birbiri ardı sıra insanlık tarihinde yer almasını sağlamıştır . Bütün Rusya bölgesi bu gibi hareketler ile sarsılmaya doğru kayarken , ayaklanmalar ve isyanlar birbiri ardı sıra gelerek küresel alanda değişimin başlangıcı olacak bazı yeni yapılanmaları yeryüzü sahnesinde günışığına çıkarıyordu. Avrupa’daki karışıklık hareketleri Fransız ulusal devriminin etkisi ile uluslaşma doğrultusunda gelişirken , benzeri bir ulusal devrim yaşamamış olan Avrasya bölgesindeki eylemler daha çok halkçılık olarak gündeme geliyor ve bu doğrultuda değişim sürecinin geleceğe doğru sürüp gitmesinde belirleyici bir fonksiyon oynuyordu . İki kıta arasında büyük bir imparatorluk olarak kurulmuş olan Rus Çarlığı , Avrupa’daki isyan hareketleri ile birlikte terör ve benzeri sokak hareketlerine sahne olmaya başlayınca , Rus devleti bu gibi halkçı hareketlerin zaman içerisinde uluslaşarak ülkeden kopmaya yönelmesi gibi ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kaldığını görmüştü .Bu aşamada devreye giren Rus derin devletinin devlet aklı , yeni başlayan halkçılık hareketlerinin zamanla ulusçuluk akımlarına dönüşmesini önlemek üzere , devlet halkçılığı gibi bir alternatif eylemler dizisini örgütleyerek ülkenin her köşesinde devreye koyuyordu . Rusya devletinin siyasal güçleri , sokak hareketlerine karşı bir baskı politikası geliştirerek nerede bir olay varsa oraya kendi ekiplerini göndererek ve devlet terörü yaratarak ülkede anarşiye gidişi önlemeye çalışıyordu .

Rus halkı içinde batılı güçlerin terör ve sokak hareketleri örgütlemesine izin vermek istemeyen Çarlık rejimi, devlet terörü yaratarak sokağa çıkan , ulusçuluk yaparak bölücü girişimleri gündeme getiren oluşumları önlemeye çalışmış ve bunun sonucunda da Avusturya -Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı devletini parçalayan ulusçuluk akımlarının Rus sınırından içeri girmesine izin vermemiştir . Devlet eli ile yaratılmış olan halkçılık hareketleri sayesinde, ülke çapında terör yaratılarak sokak hareketlerinin milliyetçilik cereyanlarına dönüşmesi devlet gücü ile önlenebilmiştir . Rusya böylece ulusçuluk akımlarının parçalama tehdidinden kurtulmuş ama ABD destekli Japon ordularının Pasifik kıyılarından Rusya’nın iç bölgelerine girerek arkadan saldırı ile Çarlık rejimini yıkmalarını önleyememiştir . Devletçi terör ile batıdan gelen ulusçuluk akımlarını önlemesini iyi beceren Rus devleti aynı başarıyı arka bölgelerden ülkeye girerek imparatorluğun devlet düzenini çökerten Japon ordularına karşı gösterememiştir . Moskova önlerine kadar gelen Japon askerleri Rus Çarlığı’ının egemenliğine son verirken , hiçbir batılı gücün yıkamadığı Rusya’nın hegemonya düzeni yıkılarak çökertilmiştir.I905 yılında Moskova’daki Rus devleti çökerken ülke 1917 yılına kadar süren bir iç savaş dönemi yaşamıştır . On yıldan fazla süren devletsizlik döneminde Rusya’nın bütün bölgelerinde karışıklıklar çıkartılmış ve bunlardan yararlanılarak ve batılı milliyetçilik cereyanları doğrultusunda yeni ulus devletlerin Rusya’nın sınırları içerisinde kurulması önlenerek, ülkenin parçalanmasına izin verilmemiştir . Bu aşamada Rusya’da milliyetçilik önlenirken aynı kitleleri üzerinde halkçılık öne çıkarılmıştır . Rusya gibi çok geniş topraklara sahip bulunan bir ülkede farklı etnik kökenden gelen halklara uluslaşma hakkı tanınmamış ama devlet kontrolü altında geliştirilen halkçılık siyaseti ile halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri doğrultusunda eylem yapmalarına engel olunmamıştır . Ne var ki , Rusya’da devlete bağlı olan güçlerin baskı ve terör estirerek örgütlediği devlet halkçılığı politikaları, geçiş dönemi sürecinde ayrılıkçı ya da bölücü bazı ulusalcı oluşumlara denetim getirerek , çağ değişimi aşamasında Rus devletinin ülkesinin Osmanlı devleti gibi parçalanarak ya da dağılmayarak ve bölünmeden aynı büyüklükte yirminci yüzyıla girmesini sağlamıştır .

Halkçılık hareketlerini devlet eli ile örgütlemeden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu , Rus İmparatorluğu gibi bölünmeden yirminci yüzyıla girme şansını yakalayamamış ,Fransız devriminin yansımaları olan Avrupa’daki milliyetçi cereyanların Osmanlı sınırlarının içerisine doğru sızmasını önleyememiştir . Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa sınırları içinden giren milliyetçilik hareketleri öncelikle ülkenin Balkan bölgesindeki topraklarda etkili olmuştur . Avrupalı emperyalist devletlerin desteği ile içeri giren ulusalcı hareketler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak ülkenin bölünmesine giden yolu açmışlardır . Bir anlamda dünya literatürüne Balkanizasyon kavramını bölünme olgusu anlamında kazandıran bu gibi gelişmeler ,daha sonraki aşamada Balkan bölgesinden Anadolu’ya ve daha sonrasında da gene Anadolu üzerinden Orta Doğu ülkelerine doğru sıçrama göstermiştir . Ulus olgusu tarih sahnesine çıktığı için ulusçuluk hareketleri bütün dünya bölgelerine yayılarak , büyük imparatorlukların dünya haritasından silinmesine giden yolu açmışlardır .Ulusculuk ya da ulusalcılık hareketleri zamanla belirli bölgelerin imparatorlukların ülkesinden kopmasına yol açmış ve bunun sonucunda da dünya haritasındaki devlet sayısı yirmiden iki yüzlere doğru bir çıkış göstermiştir . Çok uluslu kozmopolit toplum yapılarına sahip bulunan imparatorluklar ulusçuluk akımlarına karşı birlik ve bütünlüklerini koruyamayınca , ortaya paramparça haritalar çıkmış ve sonunda her milliyetçi hareket kendi ulus devletini kurma hakkını elde etmiştir . Daha sonraki aşamada ise devletleşen ulusların büyüyerek genişlemek için birbirleriyle yarışa girmeleri yüzünden birinci cihan savaşı çıkmıştır .

Milliyetçilik hareketleri Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasından bütün dünyaya yayılırken, devlet sayısının artmasına yardımcı olan bir olumlu değişim süreci yaşanmıştır.Ulus devletler milliyetçilik cereyanları ile dünya haritasındaki yerlerine sahip olurlarken , halkçılık akımları devlet merkezli olarak geliştirilerek milliyetçilik cereyanlarının önünü kesiyordu . Bu aşamada Rus imparatorluğunun topraklarında milliyetçilik hareketleri gelişemeyince, halkçılık bunun yerine ülkede estirilen devlet terörü aracılığı ile yaygınlık kazanıyordu . Halkçı hareketlerin Rus devleti tarafından desteklenerek örgütlenmesi, Rusya’da devrime giden yolu açıyor ve bu doğrultuda halkçılık üzerinden bir sosyalist rejim Rus Çarlığının topraklarında bir devrim ile gerçekleştiriliyordu . Avrupa kıtasındaki ulusçuluk hareketleri ulus devletlerin sayısının artmasına neden olurken , Rusya topraklarında devlet eliyle geliştirilen halkçılık böylesine bir oluşuma izin vermiyordu . Devlet terörü aracılığı ile getirilen halkçılık hareketleri Rusya’nın her bölgesinde yaygınlık kazanırken, devletsizlik ortamına son verecek bir doğrultuda sosyalist devrimin gerçekleşmesine dolaylı yollardan elverişli bir ortam sağlanıyordu . Bir avuç aydının öncülüğünde gerçekleştirilen Sovyet devrimini ülkeye dışarıdan gelen elli beş kişilik Bolşevik hareketi grubu yapıyordu . İşçi sınıfının olmadığı bir ülkede sosyalist devrim bir avuç aydın aracılığı ile yapılarak tarihsel dönüşüm süreci tamamlanmaya çalışılıyordu . Rusya’da on iki yıllık devletsizlik dönemi sırasında halkçılık hareketleri sosyalizmin inşasına giden yolu açıyordu. Halkçılık girişimleri milliyetçiliği önlerken , yeniden kurulan devlet bölünmeyi önleyerek, çok büyük bir alanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin kuruluşunu dünyaya ilan ediyordu .

İmparatorlukları parçalayan milliyetçilik oluşumu bir Avrupa modeli olarak yaygınlık kazanırken , halkçılık akımı da milliyetçiliği önleyen bir Rusya modeli olarak tarihsel süreç içerisindeki yerini alıyordu . Halk kitlelerini yönlendiren milliyetçilik cereyanlarının ülkeleri bölmesini önleyen bir yol olarak Rusya’da devletçi halkçılık ile sonuç elde edilince yeryüzündeki her milliyetçi hareketin kendi devletini kurmasına giden bölücülüğün önü kesiliyordu .Sonraki yıllarda milliyetçiliğin geliştiği yerlerde yeni ulus devletlerin kurulduğu görülmüş ve böylece yeryüzündeki devlet sayısı bugünkü büyüklüğüne doğru ilerlemiştir .Halk kitlelerinin milliyetçi ya da halkçı doğrultuda eylemlere sürüklenmeleri ayrı ayrı sonuçlar vermiş ve bu nedenle dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak hareketler ayaklanma ve isyanlar olarak birbiri ardı sıra gündeme gelmişlerdir . Bu noktada milliyetçilik bölücülük olarak öne çıkarken, halkçılık bu tür gelişmelere karşılık dengeleyici ve kopmaları önleyici çizgide gelişmelere aracı olmuşlardır . Bu açıdan dünyanın her bölgesinde benzer sorunlar ortaya çıkmış ama milliyetçiliklerin bölücülüğe dönüşmemesi için halkçı politikalar devreye sokulmuştur . Aynı halk kitleleri üzerinde yaşanan deneyler dünyadaki bütün ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi kendi özel koşullarına uygun bir milliyetçilik ve halkçılık dengesi arayışını gündeme getirmiştir .

Türkiye deneyinde ise Atatürk hem Avrupa’daki hem de Rusya’daki gelişmeleri yerinde izleyerek bu konuda ortaya bir Türk modeli koymuştur . Osmanlı sonrası için İngiliz emperyalizminin hazırlamış olduğu Sevr planı , Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerini alt kimlikçi mikro milliyetçi kışkırtmalar aracılığı ile bölgeyi paramparça etmeyi hedeflediği için bunu önlemek üzere, Balkan savaşları sonrasında Osmanlı devletinin merkezi toprakları üzerinde bir ulusal kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır .Balkan bölgesindeki milliyetçilikler mikro düzeyde gelişirken , emperyalizmin Asya topraklarına girmesini önlemek üzere bir makro milliyetçi hareket olarak ulusal kurtuluş savaşı Türk toprakları üzerinde geliştiriliyordu .Misakı Milli sınırları içerisinde kalan topraklarda hiçbir biçimde mikro milliyetçiliğe izin verilmeyerek , bu sınırlar içinde yaşayan eski Osmanlı ahalisi bir ulusal toplum olarak kabül edilmiştir . İmparatorluktan ulus devlete geçilirken milliyetçilik Türk milliyetçiliği olarak makro düzeyde geliştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde yer alan her Türkiye insanı , yeniden tarih sahnesine çıkartılan Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşları olarak ilan edilmiştir .Bu noktada Balkanlar’daki gibi bir mikro milliyetçilik ile Anadolu’nun parçalanmasına izin verilmemiş aksine yurt düzeyinde makro bir milliyetçilik ile ülkenin her bölgesi ile bütünleştirilmesine dikkat edilmiştir . Eski Osmanlı halkı bir araya getirilirken , ortaya çağdaş bir ulus çıkartılmasına dikkat edilmiş ve bu aşamada halk kitleleri bütünleştirilirken halkçılık anlayışı temel alınmıştır . Ulusal kurtuluş savaşı emperyalizme karşı çıkan bir halk mücadelesi olarak yapılırken ,geride kalan halk kitlelerinin bütünüyle uluslaştırılmasına dikkat edilmiştir .

Dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurulurken ,devletin temel olarak dayandığı esas Atatürk’ün bir sözü ile ilan edilmiştir . Buna göre ,” Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ,biçimindeki tanımlama ile Türk devletinin temel normu bütün dünyaya ilan edilmiştir . Böylesine bir tanımlamaya dayanan Türk devleti dışa karşı bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkarken ,içeride dayandığı halk gücü esas kabül edilerek halkçı yapıda bir cumhuriyetin temelleri atılmıştır . Rus modelinde halkçılık ilkesi milliyetçilik eylemlerine karşıt bir çıkış olarak devlet eliyle kullanılırken , Atatürk ilkelerine dayanan Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir ulusalcılık anlayışına dayandırılmıştır . Eski deyimi ile milliyetçilik olarak öne çıkan bu siyasal akım Türkiye deneyinde ulusçuluk olarak değil ama ulusalcılık olarak benimsenmiştir . Ulusculuk kavramı milliyetçiliğin yeni ifade biçimi olarak öne çıkarken ,devletin halkçılık anlayışı ile bütün vatandaşlar ile bütünleşmesinden meydana gelen devlet yapılanması bütüncül anlamda ulusal kavramı ile açıklanmıştır . Bu açıdan ulusal kavramı ulusçuluğun ötesinde halkçılık anlayışı ile her vatandaşı ile bütünleşen ulus devleti ifade etmektedir . Dışa karşı milli devlet olarak ortaya çıkarılan Türk devleti ulusalcı yapısı ile bir halkçılık esasının yansımasını da öne çıkarmıştır .Burada , Türk modeli devlet yapılanmasında kurucu önder Atatürk’ün halkçı ve milliyetçi tutumunun sentezi görülmektedir . Atatürk Türk ulus devletini kurarken , halkın etnik ya da dinsel kökenini değil , bir bütün olarak nüfus içinde en yoğun olarak bulunan halk kitlesinin geldiği etnik ve kültürel yapıyı bir siyasal kimlik olarak benimsemiştir .Ruslar halkçılığı milliyetçiliği önlemek için kullanırken , Atatürk halkçılık ile milliyetçiliği bir arada ele alarak , Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu toprakların hem jeopolitik hem de sosyolojik özelliklerine uygun bir sentez arayışı içine girmiştir . Böylesine sentezci bir tutumun sonucunda halkçı bir ulusalcılık Türk devletinin temel taşı haline getirilmiştir .

Bugün gelinen yeni aşamada her şey alt üst olurken Atatürk’ün halkçı ulusalcılığa dayanan siyasal modeli Türk ulusu için yol göstermektedir . Kurduğu devleti başka örneklerinden farklı bir çizgide örgütleyen Atatürk , siyasal sistemin temellerini atarken eklektik bir yol izleyerek sentezci bir yaklaşım içerisinde olmuştur . Avrupa ile Rusya arasında bir köprü konumundaki topraklar üzerinde halkçı bir ulus devlet yapılanmasını kendine özgü bir yaklaşım içinde ortaya koyarken ,Atatürk ortaya özgün bir devlet modeli koymuştur . Buna göre , devlet ulusal bir yapıda olacak ama siyasal rejimin temelinde ise halkçılık anlayışı yatacaktır . Buna göre uluslaşan bir halk topluluğunun yeni devletin toplumsal yapısını oluşturması istenmiştir . Avrupa’nın kıyısında bu kıtanın modeline yakın bir devlet Fransız devriminden gelen milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine uygun olarak kurulurken , benzeri bir biçimde köprünün diğer ayağının dayandığı bölge olarak Rusya’daki devrimden de yararlanılmıştır . Rus devriminin dünya sahnesine çıkarmış olduğu devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkeleri de cumhuriyet rejiminin ikinci grup ilkeleri olarak benimsenmiştir . Kurucu önder Atatürk’ün eklektik bir yöntem ile bir araya getirdiği bu ilkeler, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti rejiminin de temel ilkeleri olarak benimsenmiştir . Bu yaklaşımın bir yanında halkçılık diğer yanında da milliyetçilik ilkeleri bulunmaktadır . Uygulama alanında her iki ilkenin bir arada bir ulusal sentez anlayışı içinde ele alınması Atatürk’ün eklektik sentezci yaklaşımına uygun düştüğü için, iki ilkeyi ya da anlayışı birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir . Her iki ilkenin birbirini tamamlayacak bir biçimde uygulama alanına aktarılması ,Türkiye Cumhuriyetinin ortalama yoldan oluşturduğu ulus devlet ve halkçı rejim dengesini koruyacaktır .

Ne var ki , bugün gelinen yeni aşamada hem soğuk savaş hem de küreselleşme dönemleri arkada kalırken , batı emperyalizmi yeniden Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda güncel projelere zorlayarak hegemonya düzenini merkezi coğrafyada eskisi gibi geçerli kılmaya çalışmaktadır . Özellikle Atlantik ötesinden hareket ederek bütün dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda yön verme çabası içinde olan Atlantik bölgesinin süper gücü , Türkiye’yi gelecekte kendi siyasal rejimine benzer bir biçimde iki partili demokrasi ile yönetmek istemekte , sağ kanatta cumhuriyetçiler ile sol kanatta demokratların yer alacağı bir bağımlı yapının çatısı altında ,Türkiye’nin geleceğini kendi kontrolları altında tutmaya öncelik vermektedirler . Bu doğrultuda kendi demokrat ve cumhuriyetçi anlayışları Türkiye koşullarına ters düştüğü için , sol kanatta bir cumhuriyetçi oluşum ile birlikte sağ kanatta bir demokrat yapılanmanın gerçekleştirilmesi gibi yeni bir projeyi gündeme getirmektedirler . Türkiye özelinde dinci ve milliyetçi partilerin sağ kanatta demokrat çizgide , halkçı ve haklarcı partilerin ise sol cumhuriyetçi doğrultuda bir araya getirilmesiyle ,dört partili sistemden iki partili sisteme geçiş planlanmaktadır . Son yıllarda bu denklemi bozmak isteyen bazı iç ve dış çevreler, işin içine bir de merkez sağ partinin girmesiyle daha farklı bir siyasal yönlenmeyi Türkiye’ye empoze etmektedirler .Merkez sağın çöküşü üzerine büyük bir dinci partinin iktidara gelmesi iç ve dış destekler ile sağlanmıştır . Şimdi rejimin yeni döneme uygun bir biçimde yönlendirilmesi sırasında, Atlantik güçleri iki partili demokrasi üzerinde hassas bir biçimde durmaktadırlar . Ulus devleti kuran halk partisinin bütün Türkiye halkına sahip çıkan halkçılık ilkesi varken ,güneydoğu halkını ülkenin bütününden kopartarak ülkeyi bölmeye hazırlanan etnik kökenlilerin partisi konumundaki bir siyasal örgüt tüm etnik grupları birbirinden ayırarak halklarcılık adıyla yeni bir akımı öne çıkartmaya çalışmaktadır . Böylece halkçı cumhuriyet ile ulus devletin kurucusu olan halk partisi dıştan güdümlü bir plan doğrultusunda birleştirilerek ve halkçılıktan halklarcılığa geçiş sağlanarak , Atlantik emperyalizmi ile İsrail siyonizminin merkezi alanda yaratmaya çalıştığı bölgesel federasyonun eyaletleri yaratılmaya çalışılmaktadır . Halklarcılık anlayışı bölgeyi Sevr haritası doğrultusunda alt kimlikçi eyalet yapılanmalarına doğru sürüklerken , Atlantik emperyalizminin Büyük Orta Doğu Federasyonu ya da İsrail Siyonizminin Büyük İsrail İmparatorluğu gibi emperyal projelere halklarcılık ve eyaletçilik uygulamaları ile Türkiye Cumhuriyeti alet edilmeye çalışılmaktadır .

Türkiye siyaset sahnesine küreselleşme döneminde dahil olan halklarcılık hareketi , bugünkü dünya düzenini kurmuş olan Britanya imparatorluğunun desteklediği merkezi coğrafya yapılanmasının yeni ismi olarak ortaya çıkartılmaktadır . Balkanları Osmanlı’dan kopartırken küçük küçük etnik devletçikler yaratarak dünyanın merkezi imparatorluğunu ortadan kaldıran İngiltere , günümüzde Atatürk’ün ulus devletinin ortadan kaldırılabilmesi için yeniden Sevr politikalarına dönerek , Türkiye’nin ve komşularının her bölgesinde var olan alt kimlikli grupları kışkırtarak Atatürk’ün yarattığı Türk ulusu gerçeğini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir .Atatürk’ün ulus devlet ve halkçı cumhuriyet dengesini bozarak ortadan kaldıran Atlantikçi yaklaşımın, Türkiye halkını alt kimlikleri ortaya çıkartarak halklarcı anlayış ile ifade etmeye çalışması ile ikinci Balkanizasyon dalgası, önce Anadolu’ya daha sonra da hem Orta Doğu’ya hem de Kafkasya’ya taşınarak bu bölge halklarının da mikro-milliyetçi yapılandırma ile, Büyük Orta Doğu Federasyonunun eyaletleri konumuna dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır . Bölgesel federasyon planları doğrultusunda orta dünya Balkanizasyon çıkmazına doğru sürüklenirken ,Orta Doğu ülkeleri de Orta Asya’ya doğru esen rüzgarlar doğrultusunda eyaletlere bölünerek federasyon düzenine hazırlanmaktadırlar . Halklarcılık anlayışı Irak ve Suriye savaşları sırasında da görülmüş ve bu doğrultuda Irak üçe , Suriye ise beş eyalete doğru zorlanırken, alt kimlikçi halklarcılık anlayışı bu ülkelerin parçalanmasına yardımcı olarak , ikinci Balkanizasyon projesine önemli ölçülerde katkı sağlamıştır . İslamın birleştiriciliği ile bölge devletlerinin emperyalizme karşı çıkan dayanışmalarının geride bırakılmaya çalışıldığı bu aşamada , halklarcılık anlayışının genişletilmesiyle birlikte çok parçalı bir federasyon tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi, Orta Doğu Birleşik Devletleri olarak merkezi alanda kurulmaya çalışılmaktadır.Bu noktada halklarcılık anlayışının yaygınlık kazanmasıyla birlikte eski Osmanlı hinterlandı Atlantikçi ve Siyonist merkezlerin denetimine verilmektedir .

Emperyalizmin projelerinin karşısında yüz yıl önce bunlara karşı savaşa kalkışmış ve dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını büyük bir zafer ile kazanmış bir geleneğin siyasal örgütü olarak ,Atatürk’ün partisinin ulus devletçi yaklaşımı ile birlikte halkçı cumhuriyet anlayışını da bugünün koşullarında Türkiye’nin üniter yapısı açısından korunması gerekirken , bölücü çevrelerin desteklediği halklarcılık anlayışının halkçılık ilkesinin yerine monte edilmesine , bugünkü halkçılık ve ulusalcılık dengesinde oluşturulan toplumsal barış ortamında güvenli yaşamını sürdüren her Türk vatandaşının karşı çıkması gerekmektedir . Birleştirici bir halkçılık ve uzlaştırıcı bir ulusalcılık anlayışı ile ülkede bulunan farklı kökenden insanı bir araya getirerek Misakı Milli sınırları içinde bir dayanışma düzeni kuran Atatürk ‘ün, halkçı ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık anlayışının Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığı açısından günümüz koşullarında sürdürülmesi gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin ulusal ,üniter ve merkezi bir yapıda kurulmasını sağlayan Atatürk ilkelerinin Anayasanın giriş kısmında yer aldığı gibi aynı zamanda cumhuriyet rejiminin de temel taşları olduğunu , parçalanmak istenen Türk ulusunun bugünün koşullarında bir kez daha düşünmek durumun olduğu açıktır . Orta Doğu bölgesine yıllardır savaş getiren ve bu bölgede ki devletler ile halklara karşı hala silah dağıtmaktan çekinmeyen emperyalizm ile Siyonizmin bölgeyi kana boğan savaş oyunlarına bölge devletleri ile dayanışma kurarak karşı çıkılmalıdır . Bölgenin değişik ülkelerinde yaşayan halkların bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma düzeninin güvenlik ve yardımlaşma ekseninde acilen oluşturulması zorunluluğu iyice ortaya çıkmıştır . Bu aşamada ,Türk halkı diğer ülkelerin halkları ile bir araya gelebilir ve ortak hareket ederek emperyalist oyunları bozabilir . Bölge güvenliği ve barışının gerçekleştirilmesi açısından bölge halkları ile bütünleşen bir halklarcılık yaklaşımı , ancak bölge devletlerinin bir araya gelerek bölgesel güvenlik doğrultusunda bütünleştirilmesi açısından düşünülebilir . Ne var ki , böylesine bir halklarcılık Türkiye’nin ulus devlet güvenliği açısından hiçbir zaman düşünülemez çünkü bu tür bir oluşum Türkiye’nin Sevr haritasında olduğu gibi alt bölge eyaletleri aracılığı ile ülkeyi parçalayarak federasyona sürükleyebilir . Bu nedenle üniter,ulusal ve merkezi devlet düzenini ortadan kaldırabilecek her türlü halklarcılığa karşı çıkarken ,Fransız ve Rus devrimlerinin sentezinden oluşan bir siyasal bütünlüğün bugünde korunması , iç ve dış güvenlik açısından zorunlu görünmektedir .

Türkiye cumhuriyeti bir yüzyılı geride bırakırken , sahip olduğu devlet modeli ile merkezi alanda ayakta kalabilmiştir . Soğuk savaş döneminden gelen iki kutuplu dünya dağıldığı için bugün gelinen çok kutuplu dünya konjonktüründe eski emperyalist güçler yeni plan ve projeler ile ortaya çıkarak gene eskisi gibi hegemonyalarını merkezi coğrafyada sürdürmek istemektedirler . Böylesine bir yeni yapılanmayı kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışan hatta kavga ederek dünyayı savaşa sürüklemekten çekinmeyen bu gibi maceracı yaklaşımlara karşı ,Türk devleti ve milleti sıkı sıkıya bir araya gelerek bölgeyi tehdit eden her türlü soruna karşı ortak bir dayanışma içinde hareket etmelidir . Türkiye Cumhuriyeti öncelikle başkent Ankara merkezli gücünü daha da artırmalı ve Misakı Milli sınırları içinde yer alan Türk vatanının bütün bölgelerini, her türlü yerel maceradan uzak tutularak başkent ile bütünleşen bir doğrultuda yeni bir yapılanmaya doğru yönlendirilmesi acilen sağlanmalıdır . Daha sonraki aşamada ise , Türkiye’nin bütün komşu ülkeler ile bir araya gelerek yeni bir bölgesel yapılanmaya yönelmesi gerçekleştirilmelidir . Türkiye böylece içeride ve dışarıda güçlenme sağlayarak ,bölgeye yönelen emperyalist saldırılara güçlü bir biçimde karşı çıkabilecektir . Komşuları ile bütünleşen bir Türkiye merkezi alandaki jeopolitik güç boşluğunu doldurarak , çok kutuplu dünyada kutuplaşan büyük ülkelerin merkezi alanı ele geçirme oyunlarını bozabilecektir . Tek bir dünya devleti kurulana kadar sürüp gidecek böylesine emperyalist bir kavga senaryosu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin, yeniden Atatürk’ün yoluna dönerek yüz yıl öncesinde olduğu gibi antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir .

Türkiye Cumhuriyeti kendisini ve bölgesini korurken kuruluş modeline sahip çıkmalı ve devletin kuruluş stratejisine uygun bir yönetim aracılığı ile karşı karşıya kaldığı tehlikeli dönemeci kendi potansiyeli ile geçebilmelidir .T.C. Anayasasının giriş kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri arasında yer alan milliyetçilik esası, Anayasa’da yer alan Atatürk Milliyetçiliği tanımı ile belirtilmiştir . Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden ayıran konu Atatürk milliyetçiliği başlığı ile anayasada belirtilmiştir . Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu devlet ve rejim modelinin uygulanması sayesinde Türkiye bugünlere gelmiştir . Bu nedenle temel ilkelerin aynen korunması gerekmekte ve bu doğrultuda hiçbir esaslı değişikliğe gidilmemelidir . Son dönemde gündeme getirilen halkçılık yerine halklarcılık anlayışının uygulanmasıyla yerel yönetimler üzerinden eyalet sistemi ve federasyona doğru giden yeni yapılanma girişimleri ,Türk devletinin geleceğini tehdit etmektedir . Emperyalist güçler Batı emperyalizminin Sevr ve Siyonizm haritalarını terör, savaş ve ekonomik kuşatma yolları ile Türkiye ve komşularına dayatırken, halkçılık kavramı geride bırakılmak istenmekte ve halklarcılık anlayışının benimsetilmesi ile alt kimliklerin her yönü ile hortlatılacağı bir parçalanma sürecine orta dünya mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Unutulmamalıdırki , Türkiye Cumhuriyeti Kemalist halkçılık anlayışı ile kurulmuş bir halkçı ulus devlettir . Atatürk halkçılığı bütün bölge halklarını kucaklayarak emperyalizme karşı zafer elde etmiştir . Şimdi gelinen noktada ise bu zaferin ortadan kaldırılması için Kemalist halkçılık emperyalist halklarcılığa yedirilmek istenmektedir .Emperyalizmin Atatürk cumhuriyetinin işini bitirememesi için Kemalist halkçılığa sahip çıkılmalıdır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// ESAD ÖZKARA : Modernleşmek İçin Yerellikten Vazgeçmek mi Gerekir ???


ESAD ÖZKARA : Modernleşmek İçin Yerellikten Vazgeçmek mi Gerekir ???

Modernleşme, bireysel bakımdan geleneksel kabulün ve yaşama üslubunun terk edilip bunların yerine daha yeni, daha geniş kitleler tarafından benimsenmiş bir yaşama biçimini kabul etmek olarak anlaşılabilir. Toplumsal olarak da statikleşmiş, yerleşik müesseselerin yerine, daha yeni müesseselerin oluşturulması olarak da kabul edilebilir.

Modernleşme aynı zamanda karmaşık bir süreçtir. Karmaşıklıktan şu anlaşılmalıdır: Modernleşme süreci tek bir değişkene indirgenemez, tek bir eksen etrafında açıklanamaz. Modernliğin resmi, birbirinden farklı unsurları, alt parçaları içerir. Bir dizi, iç içe geçmiş değişken, modernleşme ile birlikte harekete geçer. Söz konusu karmaşıklığın önemli unsurları arasında sanayileşme, kentleşme, okur-yazar nüfus oranında ve okullaşmada artış, kitle iletişim ve ulaşım araçlarının yaygınlaşması, siyasete olan ilginin artması ve tabii toplumsal hareketlilik sayılabilir. Bütün bu değişkenler, birbirlerini etkilemek suretiyle karmaşık bir modernleşme süreci oluştururlar.

Modernleşme birçok alanda yeni oluşumları harekete geçiren özelliğini Habermas şu sözlerle vurgular: ‘‘Modernleşme, birbirini tamamlayan ve etkilerini giderek arttıran süreçlerin tamamını ifade eder’’. Bu anlamda kaynakların seferber edilmesi ve kapitalleştirilmesini, üretim güçlerinin gelişmesini, emek ve çalışma verimliliğinin yükseltilmesini içerir. Keza, merkezi bir siyasi örgütün kurulmasını, ulusal kimliğin yaratılmasını gerektirir. Bunlara siyasi katılımı, kent yaşamını ve kamunun eğitimini imkân dahiline sokan hakların yaygınlaştırılmasını eklemek gerekiyor. Sözü edilen değişimlerin altında kuralların ve değerlerin laikleşmesi yatar. ‘‘Modernleşme, sistemli ve belirli bir düzenliliği, karşılıklı bağımlılığı oluşturur’’. Yukarıda sayılan değişkenlerden birinde olan hareket, şu veya bu oranda diğerleri üzerinde etkide bulunur. Bu nedenle, modernleşme süreci, bu süreci yaşayanlar tarafından oldukça türdeş bir olguymuş gibi algılanır. Değişkenler, tek bir eksene indirgenmeden, kendi aralarında etkileşir. Modernleşmeden etkilenmeyen hemen hemen hiçbir alan, hiçbir faaliyet kalmaz. Dolayısıyla süreç, kısmi bir süreç değildir, topyekûn bir süreçtir.

Modernleşme, Batı endüstri toplumlarının gelişme modelidir. Modernleşme kuramı II. Dünya Savaşı sonrasında Batı’da siyasi ve ekonomik gelişmelerin ortaya çıkardığı ihtiyaçlara karşılık Batılı sosyal bilimciler tarafından ortaya atıldı. Kuram, bu gelişmeler ve ihtiyaçlar çerçevesinde Batının kendi dışında kalan Batı-dışı toplumlara bakışını yansıtmaktadır. Einstandt, modernleşmeyi tarihsel olarak Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da geliştirilmiş olan toplumsal ekonomik ve siyasal sistemlere doğru bir gelişme süreci şeklinde tanımlamaktadır. Emre Kongar’a göre ise modernleşme; Batılı toplum bilimciler tarafından oluşturulmuş olan ve gelişmekte olan bütün toplumların benzer aşamalardan geçecekleri anlayışından hareketle oluşturulmuş bir kavramdır. Modernleşme Sezgin Kızılçelik tarafından açıklandığı gibi Batı’nın Batı-dışı toplumları kendi özelliklerine göre yeniden biçimlendirmesi ve onları batıcılaştırmasıdır. Örneğin; 20. Yüzyılın en önde gelen modernleşme kuramcılarından Daniel Lerner’ın aşamalı ilerleme kuramına göre bütün az gelişmiş toplumlar Batılı toplumların geçirmiş olduğu aşamalardan geçecekler ve modern toplum yapısına kavuşacaklardır.

Modernleşme kuramları, yeryüzünün bütün toplumlarına bir modernleşme ölçütü olarak Batı’nın geçirmiş olduğu tarihsel aşamaları geçirmek gerektiği görüşünü dile getirmektedirler. Bu noktada modernleşmeden kastedilen şeylerin ne olduğunu ortaya koymak gerekir. Kentleşme, yaygın eğitim, demokrasi, kapitalizm, endüstriyalizm, uzmanlaşma, teknoloji, sanayileşme gibi. Batı tarihini incelediğimizde sanayileşmenin teknolojinin ve diğer unsurların ortaya çıkmasında Batı Dünyası, dünyanın coğrafi ve demografik dengelerini alt üst etmek pahasına, daha ilkel ve daha az gelişmiş olarak gördükleri toplumları sömürgeleştirmiş; elindeki hammaddeleri zorla gasp etmiş, onları köleleştirmiş, dahası kitleler halinde katletmiştir. Ve bugün modern medeniyet olarak reklamı yapılan her şey 19. Yüzyıl vahşi kapitalizmi ve sömürü düzeninin üzerine bina edilmiş, bir medeniyettir.

Bununla da yetinilmemiş 20. yüzyılda meydana gelen iki dünya savaşı ve milyonlarca ölümün üzerinde ideolojik gruplaşmalar da dünyayı huzursuz etmiştir. Diğer yandan, çağdaşlaşma literatürde çoğu zaman gelenekselin karşıtı olarak anlaşılmaktadır. Modernleşme geleneksel toplumdan modern toplum tipine doğru bir toplumsal değişimin süreci olarak tanımlanabilir. Tamda burada insanın aklına şöyle bir soru geliyor:

Modernleşmek için yerellikten, geleneksellikten vazgeçmek mi gerekir? Eğer Modernleşme veya Batılılaşma dediğimiz şey teknoloji, sanayileşme, kentleşme gibi olgularsa bir toplum kendi yerelliğinden vazgeçmeden teknolojiyi, sanayileşme, kentleşme gibi unsurları Batı’da olduğu gibi kullanamaz mı yoksa modernleşme derken yukarıda saydığımız unsurlardan başka değerler dünyasının da Batılılar gibi olması mı gerekir?

Toplumları incelediğimizde sadece teknolojik, sanayileşme ve kentleşme gibi durumların dışında bir de Batı’nın ortaya koyduğu değerler dünyasını kabul etmezsek modernleşmeden yoksun kalacağımız gibi bir imaj ortaya çıkıyor. Bu açıdan Japonya örneğine bakacak olursak modernliğin bütün esaslarının Japonlarda olduğunu görürüz. Ancak Japonlar ‘‘modern’’ denilen Batılıların gözünde ne kadar moderndir?! Modernleşme sürecindeki toplumlarda, modernleşmeyi sahiplenen kesimler ile geleneksel yaşam biçimini sürdüren kesimler arasında bir ayrım ortaya çıkmaktadır. Bu ayrım modernliğin başlattığı, geleneksel yapıların ‘‘eskiliğine’’ karşı ‘‘yeniyi’’ temsil etmesinden de kaynaklanmaktadır. Modernleşmeyi savunan kesimler bu farkı, ‘‘çağdaş-çağdışı’’ ayırımına indirgeyerek, modernliğin tercih edilmesindeki isabeti ortaya koymaktadır. Sözü edilen bu ‘‘çağdaş-çağdışı’’ dikotomisinin temel mantığı Fabian tarafından ‘‘zaman’’ kavramıyla açıklanmaktadır.

Nilüfer Göle’nin ifadesiyle, Batı dışı toplumlarda gelenek ile modernlik arasında özel bir kopukluktan, süreksizlikten söz etmek mümkündür. Geleneksel toplum klişesinin aksine bu toplumların gelenekselliksizleştirildikleri söylenebilir. Batı dışı ortamlarda, gelenek ve modernlik birbiriyle örtüşmeyen ya da zayıf bir karşılık gösteren uyumsuz parçacıklar olarak ortaya çıkmaktadır. Bu açıdan baktığımızda değer ölçüleri olmayan hiçbir toplum yoktur. Her toplumu diğer toplumlardan ayıran kültürel değerlerin olduğunu görmekteyiz. Bu noktada ülkemizde Nilüfer Göle’nin gündeme getirdiği Batı dışı modernlikler tartışmasına girmek gerekiyor. Göle’ye göre Batı dışı toplumların modernliği keşfetmeyip tükettikleri, modernliğin onlar için kendi toplumsal pratik ve muhayyilelerinin ürünü olmayıp taklit edilen, öykülenen ‘‘yabancı bir olgu’’ olduğu üzerinde durmaktadır.

Buradan şunu anlamak mümkündür: Her toplumun kendi yapısı, kendi karakteri vardır. Batının veya modern denen ülkelerin ortaya koydukları her şey iyidir, onu almak gerekir dediğiniz zaman modernleşmenin meydana getirdiği yerellik ve yeni unsurlar arasında bocalayan insanlar ortaya çıkmaktadır. Geleneksel toplumların modernleşme süreci, Batıdaki modernleşme sürecinden farklıdır. Batı modernleşmesini kendi ‘‘mecrası’’ üzerinde uzun bir süreçte gerçekleştirirken, Doğu’da ise bu süreç yapay bir görünüm almıştır. Geleneksel toplum yapısını ‘‘kötü’’ olarak değerlendiren Batılı toplumlar ve onlarla aynı hedefi paylaşan geleneksel toplumdaki bazı toplumsal kesimler, konumları farklı olmasına karşın ‘‘oryantalist’’ bakış açısını da paylaşırlar. Artık onlar ‘‘Doğu’’ içerisinde ‘‘Batıyı’’ temsil ederek ‘‘ötekilerden’’ ayrılırlar. Sonuçta, geleneksel toplumlarda modernleşme süreci, birbirine şüpheyle bakan, ‘‘Doğu yakası’’ ile ‘‘Batı yakası’’ arasındaki gerilimli bir ilişki haline gelir. Bu gerilim bir toplumsal patlama ile sonuçlanarak Doğu-Batı arasında savaşa dönüşebileceği gibi, zamana yayılarak, arada akut alevlenmelerin yaşandığı uzun soluklu sorunlu bir ilişki haline de gelebilir.

Osmanlının son dönemlerine doğru ortaya çıkan ‘‘Batılılaşma’’ hareketleri, giderek toplumun bir bölümünde Batı tipi bir yaşam tarzını ve kültürünü yerleştirmiş ve giderek diğer toplumsal kesimlere de farklılaşmaya başlamıştır. Bozulan yapının ancak Batılılaşma sayesinde düze çıkabileceği inancını paylaşan gruplar Batılılaşmayı hedefleyen reformların yapıcısı oldular veya onlara sahip çıktılar. Osmanlıda ‘‘Batı’’ bu biçimde oluşurken, geleneksel yaşam tarzına sahip olan kesimler de toplumun ‘‘Doğusunu’’ meydana getirdiler. Her iki yönden olumsuz etkilerin azaltılması ve Doğu ile Batının birlikte yaşayabileceği ve her ikisinin de kendine has doğrular ve yanlışlar barındırabildiğinin kabulü ile belki de mümkün olabilecektir. Modernlik eğer sanayileşme, teknoloji, kentleşme, demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi durumlar ise hiçbir toplum bunlara hayır demez ancak bu kavramlarla birlikte kendi değer yargılarını da dayatacaklarsa o zaman birçok insan bu değerlerin dayatılmasına karşı çıkacaktır.

Öncelikle şunu peşinen kabul etmemiz gerekir ki bütün medeniyetler kültürlerden doğar. Yani medeniyetlerin hammaddesi kültürdür. Bu bağlamda kültür, milleti millet yapan fertlerin tarihi derinliklerinden bugüne getirdikleri ortak davranış ve duyuş kalıplarını ihtiva eder. Dolayısıyla, bütün milletlerin farklı değerleri olması kendine ait kültürünün, yaşayış tarzının olması doğaldır.

Modernlik kavramı, değerleriyle beraber dayatıldığından dolayı toplumlarda çatışmalara yol açmaktadır. Bu bakımdan modernlik aynı zamanda dayatmacı bir ideolojidir. Bu dayatmacı modelde Türkiye gerçeğine bakacak olursak, Batı’nın değerlerini savunanlar: ilerici, çağdaş; Batı’nın değerlerini kabul etmeyip kendi değerleriyle beraber; teknik, sanat, sanayileşme vb. olguları kullansalar bile; çağdışı, gerici, yobaz olarak nitelendirilmektedir. Tanzimat’tan bu yana modernleşmek için çabalayan Türk toplumunda kendini modern görenlerle onların yaftaladıkları ‘‘gerici-yobaz’’ çatışması sürmektedir. Bu ideolojiden kurtulabilmenin yolu toplumun kendi değer yargılarına uygun kendini kaybetmeden var olan teknoloji, sanayi, demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi kavramların gerektirdiklerini dönüştürerek kullanmaktır.

ESAD ÖZKARA

İstanbul Medeniyet Üniversitesi

LİNK : http://akademikperspektif.com/

KAYNAKÇA

GÖLE, Nilüfer, Batı Dışı Modernlik: Kavram Üzerine, İstanbul: İletişim Yayınları, 2002.

GÖLE, Nilüfer, Melez Desenler: İslam ve Modernlik Üzerine, İstanbul: Metis Yayınları, 2002.

KIZILÇELİK, Sezgin, Zalimler ve Mazlumlar: Küreselleşmenin İnsani Olmayan Doğası, Ankara: Anı Yayıncılık, 2004.

KONGAR, Emre, Toplumsal Değişme Kurumları ve Türkiye Gerçeği, İstanbul: Bilgi Yayınları, 1979.

LERNER, Daniel, The Passing of Traditional Society: Modernizing the Middle East, London: The Free Press of Glencoe, 1964.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YENİDEN ULUSLAŞMA PROGRAMI


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : YENİDEN ULUSLAŞMA PROGRAMI

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak dünyaya gelmiş ve yüzüncü yılına girerken bugün de gene bir ulus devlet olarak varlığını sürdürmektedir . Tarihin kesişme noktasında bir ulus devlet yapılanması ile dünya sahnesine çıkan Türk devleti , aradan geçen yüz yıllık zaman dilimi sonrasında ortaya çıkan yeni koşullar ve değişim süreci içerisinde öne geçen hegemonya iradeleri aracılığı ile dıştan güdümlü bazı planlar doğrultusunda köklü bir dönüşüme uğratılmak istenmekte ve bu çizgide tarihten gelen Türk ulus devlet modeli ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır . Tarihin her döneminde öne geçen güçler ya da yeni oluşan büyük devletler, hem kendi hegemonya alanlarını olabildiğince genişletmek hem de bu doğrultuda yeni bir dünya düzeni kurarak merkeze kendileri oturmak isterler . Millattan önceki dönemlerde başlayan evrensel hegemonya kavgası çeşitli aşamalardan geçerek bugüne kadar gelmiş ve ortaya çıkan yeni güçler tarihin her döneminde hem kendi siyasal yapılanmalarını öncelikli olarak oluşturmaya çalışmışlar ,hem de bu doğrultuda merkezinde kendilerinin bulunduğu bir yeni dünya düzeni arayışını ,sahip oldukları büyük güç ile dışarıdan baskı yolları uygulayarak kurmaya çalışmışlardır . Her çağın kendine özgü koşulları bu tip arayışları canlı tutarak var olan siyasal devlet düzenlerini önce tehdit etmiş, sonrada bunların ortadan kalkarak yerine yeni düzenlerin kurulmasına öncülük etmişlerdir .

Türkiye Cumhuriyeti kendisinden önce merkezi coğrafya da devlet olma şansını elde etmiş olan iki büyük imparatorluğun çöküşü sonrasında ,onlardan arda kalan birikimi örgütleyerek geniş topraklarda kurulmuş olan bir ulus devlettir . Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde ortaya çıkan birinci cihan savaşı sırasında imparatorlukların tarih sahnesinden çekilmek zorunda kaldıkları bir aşamada , ulus devletlerin beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında ve ona sınırdaş bir komşu olarak Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, ulus devlet modeli seçilmiş ve bu doğrultuda önceden hazırlanarak uygulama alanına getirilen bir uluslaşma programı ile de, zaman içerisinde ulusçuluk akımı Türkçülük çizgisinde örgütlenerek , Anadolu da bir Türk devleti ulus devlet modeline uygun bir biçimde kurulmuştur . İmparatorluklar çökerken , tarihin kırılma noktasında ulus devletler onların yerine öne çıkmış ve onların toprakları üzerinde kendi ulusal sınırlarını çizerek zamanın ruhunu temsil eden ulus devlet modeli benimsenmiş ve Türkiye Cumhuriyeti bir yeni siyasal oluşum olarak dünya haritasındaki yerini almıştır . Tarihin sürekliliği sürecinde olaylar hızlı gelişmiş ve Osmanlı İmparatorluğunu çökerten batının emperyalist devletlerine karşı bir var olma savaşı ulusal çizgide verilmiştir. Böylece ortaya çıkan ulusal kurtuluş savaşı zafere ulaşınca ,Türkler tam bağımsız yeni ulus devletlerine kavuşmuşlardır .İmparatorluklar çökmese ve onların yerini ulus devletler almasa Türkiye Cumhuriyeti de yirminci yüzyılın başlarında bir ulus devlet olarak dünya sahnesine çıkamayabilirdi .

Ulus devletlerin kuruluşu ve yapılanmaları ile ilgili olarak dünyanın siyasal konjonktürü olumlu koşullar yaratmıştır . On beşinci yüzyıldan sonra küresel bir yönlenmeye giden yerkürenin içine girdiği her dönemde ya yeni siyasal oluşumlar gündeme gelmiş ,ya da bunların sonucunda birbirinden farklı devlet modelleri tarih sahnesinde boy göstermeye başlamışlardır . İnsanlığın doğuşu , dünyaya yayılması ve uzun bir süre sonrasında önce Orta Doğu, sonra da Avrupa merkezli olarak yönlendirilmesi bugünkü tarihi hazırlayan oluşumlar zincirinin ilk halkasıdır . Avrupa devletleri sömürgecilik yaparak dünyaya egemen olurlarken aynı zamanda uzun süre birlikte yaşama şansını elde ederek uluslaşma olgusunu da yaşamaya başlamışlardır . Avrupa’nın sömürge imparatorlukları kendi aralarında uluslaşma oluşumu içine girdikleri yeni aşamada , devlet yapıları ulusal topluma dayalı bir biçimde gelişmeler göstermiştir . Bu sürecin patlama noktası Fransa’da on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkınca , Fransız devrimi gerçekleşmiş ve bütün Avrupa ülkelerini uluslaşma çizgisinde yönlendirmiştir . Büyük Fransız devrimi sonrasında Avrupa ülkelerinde derin sarsıntı ve çalkalanmalar yaşanmış ve bu durum üç yüzyıl boyunca sürerek uluslaşma olgusuyla birlikte ulus devletlerin oluşumunu da hazırlamıştır . Bugünün Avrupa haritasında yer alan bütün ulus devletlerin oluşumları, yüzyıllar geride kalırken tamamlanmış ve bugüne yönelik siyasal yapılanmalarını bu doğrultuda tamamlamışlardır .Başta Fransız ulusu olmak üzere , batının gelişmiş zengin ülkelerinde ortaya çıkan uluslaşma olgusu ile birlikte bugünün modern ulus devletleri günümüz dünyasında yerlerini almışlardır . Avrupa kıtasında başlayan uluslaşma olgusunun zamanla diğer kıtalara da yayıldığı görülmüştür .Türkiye Cumhuriyeti bu nedenle, uluslaşma olgusunu Avrupa kıtasından sonra Orta Doğu bölgesine taşıyan tek köprü devlet olmuştur . Ulusları hayali cemaatlar konumundan kurtararak, toplumsal gerçeklik olmalarını sağlayan üç yüzyıllık Avrupa’daki uluslaşma sürecidir .

Avrupa kıtasının yanı başında imparatorluklar sonrası dönemde bir ulus devlet olarak Türk devleti kurulurken , bu kıtada yaşanmış olan üç yüzyıllık uluslaşma olgusu çevre ülkeler ile birlikte Türkiye’yi de yakından etkilemiş ve birinci cihan savaşı sonrasında var olma mücadelesini kazanan Türkler, kendi ulus devletlerini üç kıtanın ortasında yer alan merkezi coğrafya da kurmuşlardır . Bugün hala Orta Doğu’da tek ulus devlet olarak hareket eden Türk devletinin bu coğrafyada etkili olarak kendi devlet modelini çevre ülkelerine taşımak gibi bir misyonu geçen yüzyıldan bugüne gelerek devam etmiştir . Ne var ki , bu coğrafyayı bölgesel olarak kontrol etmek isteyen emperyalizm ve Siyonizm gibi hegemonyacı akımlar, bölgeye ulus devlet modelinin girmesini istemedikleri için bu alandaki tek ulus devlet olan Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldırabilmenin arayışı içinde olmuşlardır .Eski Osmanlı hinterlandında yaşayan Arap kökenli toplulukların bir araya gelerek kendi ulus devletleri olarak bir büyük Arap Birliği devleti kurmalarının önlendiği bu aşamada, emperyalistler aynı doğrultuda Türk ulus devletini de ortadan kaldırarak , oluşturulacak küçük etnik ya da tarikatçı eyaletler aracılığı ile bir bölgesel konfederasyon ortaya çıkarabilmenin peşinde koşmaktadırlar . Onların bu tür olumsuz girişimleri yüzünden Arap ülkeleri bir araya gelerek kendi ulus devletlerini kuramamakta , aynı biçimde de Türklerin bir ulusal kurtuluş savaşı vererek tarih sahnesine çıkarmış oldukları Türk ulus devletinin , gelecekte varlığını sürdürmesi iyice tehlike altına girmektedir . Bugün hala kıtasal birlik baskıları altında kalan Avrupa devletleri ulus devlet modellerini bir ölçüde koruyarak çağdaş dünyada ulus devlet olabilmenin getirdiği haklardan yararlanmaktadırlar .

Yirmi birinci yüzyıla doğru dünya giderken , soğuk savaş döneminde ikinci siyasal kutubu oluşturan sosyalist sistemin dağılması ve eski sosyalist halk cumhuriyetlerinin ortaya yeni ulus devletler olarak çıkmasıyla birlikte, yeni kuşak bir uluslaşma olgusu ikinci kez yaşanmış ve Birleşmiş Milletler örgütü içinde üye olarak yer alan ulus devlet sayısı iki yüzü geçmiştir . Devletlerin statüsü Birleşmiş Milletler aracılığı ile ulusal bir çizgide devam ederken, batı kapitalizmi küresel bir yapılanmaya yönelmiş ve ortaya çıkan evrensel emperyalizm döneminde büyük devletlerin eyaletler üzerinden parçalanmaya sürüklenmeleri , terör ve savaş konjonktürleri ile beslenmiştir .Küresel sermayenin ekonomi üzerinden dünyaya egemen olabilmenin çabası içine girdiği bu nokta da , ulus devletlere savaş açılmış ve terör eylemleri ile küçük ulus devletçikler yaratılarak büyük ulus devletlerin tekelci şirketlere direnmelerinin önü kesilmeye çalışılmıştır . İnsan hakları ve demokrasi görünümünde kişilerin alt kimlikleri kışkırtılarak ve alt kimlik devletçikleri eyaletler halinde geliştirilerek , var olan ulus devletlerin dağılma ve parçalanmaya giden yola sürüklenmeleri açıkça desteklenmiştir . Bu aşamaya geçilmesiyle birlikte uluslaşma süreçleri kesilerek alt kimlikler üzerinden çok kültürlü kozmopolit toplumlar yaratabilmenin arayışları öne çıkmıştır .Dünya çapındaki siyasal oluşumların perde arkasında yer alan küresel şirketler dünya egemenliğine sahip olabilmek ve bunu büyük devletler ile paylaşmamak üzere ulus devletleri küçültebilmenin yollarını aramışlar ve ekonomiyi bir silah gibi kullanarak ulus devletlerin tasfiyesini gündeme getirmişlerdir . Tasfiye girişimleri ciddi boyutlarda var olan hukuk düzenleri açısından devlet yıkıcılığı misyonunu öne çıkarmış ve yüz yıl önce imparatorlukların çöküşü üzerine gündeme gelen ulus devletler, bu kez eski imparatorluklar gibi parçalanarak yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya kalmışlardır .

Ulus devletler hem bir tarihsel sürecin içinde gerçekleşen bir dönüşüm ile ortaya çıkmışlar hem de tarihin bu aşamasında çeşitli ülkelerde ortaya çıkan ulusal hareketlerin hazırladığı uluslaşma programlarının uygulama alanlarına aktarılmasıyla gerçeklik kazanmışlardır . Türkiye Cumhuriyeti de Osmanlı devletinin çöküşü aşamasında cumhuriyetçi toplum kesimlerinin hazırladığı uluslaşma programının devreye sokulmasıyla siyasal alanda gerçeklik kazanmıştır . Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, gönlünde bir büyük sır olarak sakladığı cumhuriyet projesini yavaş yavaş uygulama alanına getirirken, tarihin derinliklerinden gelen Türklerin modern anlamda uluslaşmaları için yeni bir program hazırlayarak yola çıkıyordu . Ulusal kurtuluş savaşı için Samsun’a ayak basmadan önce İstanbul’da altı ay ikamet ederek ulusal kurtuluş savaşının hazırlıklarını tamamlıyor ve aynı çalışma içinde savaşın kazanılmasından sonra uygulama alanına getirilecek cumhuriyet devleti ile birlikte Türk ulusuna bağımsızlık kazandırma düşüncesi detaylandırılarak belirli bir uluslaşma programına bağlanıyordu . Daha önceleri tarihin her döneminde imparatorluklar kurarak ayakta kalan Türkler, batı emperyalizmi tarafından tarih sahnesinden silinmeye çalışılırken , ulusal kurtuluş savaşı ile yeniden varlıklarını kazanarak kurdukları cumhuriyet devletinin çatısı altında sonsuza kadar ulusal bağımsızlık statüsü içinde geleceğe dönük yaşamlarını güvence altına alıyorlardı . Cumhuriyet devleti Atatürk’ün gizli bir sırrı olmaktan çıkarak kurulurken , Türk ulusu da diğer çağdaş uluslar gibi tarih sahnesinde yeniden doğma şansını elde ediyordu . Burada kurucu önder Atatürk’ün cumhuriyet devleti projesi ile birlikte ,uygulama alanına getirdiği uluslaşma programının , Türklüğün var olarak geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşabilmesinin önde gelen dayanak noktası olduğu görülmektedir .

Atatürk savaşı kazanıp devleti kurduktan sonra yeniden yapılanmaya yöneldiği aşamada cumhuriyet devletinin toplumsal taban kazanabilmesi amacıyla öncelikle Millet Mektepleri’ni kuruyordu . Milli bir devlet kurmak üzere yola çıkmış olan ulusalcıların devleti temellendirirken Millet Mektepleri gibi bir örgütlenmeye öncelik vermeleri , gerçekçi bir girişim olarak kısa zamanda sonuç vermiş ve eski Osmanlı ahalisinden gelen Türk halkı bu okullar üzerinden Türk milleti kavramını benimseme aşamasına gelmiştir . Atatürk milli bir devlet kurulabilmesi için dayanak noktası olacak toplumun ,uluslaşması gerektiğini iyi biliyordu . Bu yüzden Millet Mektepleri’ne öncelik vererek ülke düzeyinde bir ulusallaşma heyecanının örgütlenmesine dikkat ediyordu . Devletin ilk aşamasında yurdun her köşesinde kurulan bu mektepler aracılığı ile halk kitleleri ulus gerçeği ile karşılaşıyordu. Millet olabilmenin derslerinin verildiği bu çatıların altında, zamanla Türk milletinin tarih sahnesine çıkacağı bir oluşumun örgütlenmesi tamamlanmaya çalışılıyordu . Toplumların uluslaşmasında ana unsur olarak kurucu bir misyon üstlenen ulusal dil Türkçe ,bu mektepler aracılığı ile halk kitlelerine öğretiliyordu . Ayrıca , cumhuriyetin kuruluş aşamasında toplumsal ve siyasal devrimler sırası ile uygulama alanına getirilirken , Millet Mektepleri Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişin ana merkezleri konumuna gelerek , Türklerin ulusal dili olan Türkçe’nin çağdaş uygarlığın bir parçası olmasının önü açılıyordu . Millet Mektepleri , uluslaşma programının ilk maddelerinden birisi olarak cumhuriyet devleti tarafından kararlı bir biçimde çalıştırılmıştır .

Osmanlı döneminde Anadolu’da kurulan Türk Ocakları örgütü de Türkleşme olgusunun gerçeklik kazanmasına katkıda bulunarak uluslaşma olgusuna destek sağladığı için Türkiye’nin uluslaşarak bir ulus devlete dönüşmesinde önemli ölçüde etkin olmuştur . Yeni kurulan devletin Türklük yapılanması ile bağdaşmayan diğer toplum kesimlerinin farklı ulus devletlere yönelmesini önlemek üzere de, daha sonraları Halkevleri adı altında geniş bir tabana yayılan halkçılık uygulaması ile, milliyetçilik oluşumu dengelenerek farklı kökenlerden gelen halk kitlesi üzerinde bir devlet millet kaynaşması yaratılmaya çalışılmıştır . Irkçı olmayan bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik ilkesi Rus devriminde olduğu gibi halkçılık anlayışı ile dengelenmeye çalışılmıştır . Rusya’da bölücü milliyetçiliğe karşı bir baskıcı bir devlet halkçılığı uygulaması ile denge arayışına girilirken , Türkiye’de de toplum içinde baskıcı bir milliyetçiliğe karşı çıkışlar geniş bir halkçılık uygulaması ile dengelenerek bölünme ya da dağılmaya giden yolların önü kesilmeye çalışılmıştır . Türkçe’nin yaygın olduğu topraklardan gelerek Türk devletinin çatısı altına giren Türk toplulukları ve diğer gruplar halkçılık özüne dayanan bir ulusalcılık anlayışı ile kucaklanmaya çalışılıyordu .Halkçı girişimler ile etnik farklılıkların aşılmak istenmesi , oluşturulmakta olan millet yapısının parçalanmasına giden yolları kapatıyordu . Etnik ve kültürel farklılıklar bir zenginlik olarak görülürken uluslaşma programı ile de uyum sağlanıyordu .

Atatürk savaşı kazanıp devleti kurduktan sonra yaşamının son döneminde kurmuş olduğu yeni devlet düzenini geleceğe dönük olarak kurumlaştırmaya çaba gösterirken , Çankaya köşküne çekilerek bu doğrultuda önemli çalışmalar yapmıştır .İçe dönük bir milliyetçilik uygulaması sorun çıkartmaya başlayınca, halkçılık uygulamaları yeni dengelerin oluşturulabilmesi için devreye sokulmuştur . Ayrıca , uluslaşmanın ana gövdesini oluşturan Türklüğü çeşitli yönleri ile incelemek üzere Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi iki önemli kurumu ulusal varlığın temel direkleri olarak kurmuş ve bu kurumların her sene düzenledikleri bilimsel çalışmalara katılarak , Türk ulusunun bilimsel açıdan da uluslaşabilmesi için elinden gelen her çabayı göstermiştir . Daha sonraki yıllarda bu doğrultuda oluşturulan , Türk Folklor Kurumu , Türk Coğrafya Kurumu ,Türk Kooperatifcilik Kurumu ve Türk Hukuk Kurumu gibi örgütsel yapılar kurulmakta olan devlete paralel kamu kurumları olarak öne çıkarılarak ,bunların devlet ile millet arasında toplumsal bağlantıyı sağlayan köprüler olarak devreye girmeleri sağlanıyordu . Kemalist rejim bir ulus devlet kurarken , toplumun uluslaştırılmasına öncelik veriyor ve bu doğrultuda atılan her adımı planlı bir biçimde örgütleyerek kısa zamanda devleti ve ulusu ile bütünleşmiş bir Türkiye Cumhuriyeti ‘nin öne çıkması için her yolu deniyordu. Toplumsal yaşamın her alanında başında “Türk” adı ile yer alan kurumsal yapıların öne çıkarılmasıyla ,Türkleşme üzerinden uluslaşma olgusunun tamamlanmasına öncelik veriliyordu . Türklük ,bir uluslaşma planı çizgisinde cumhuriyet devletinin toplumsal yapısının adı olarak öne çıkartılıyordu .Batının önde gelen ulus devletlerine benzer bir ulusal yapının siyasallaşması doğrultusunda devlet eli ile uygulanan uluslaşma planının kısa zamanda sonuç verdiği görülüyordu .

Türkiye Cumhuriyeti böylesine planlı bir merkezi oluşum ile dünya sahnesine bir ulus devlet olarak çıkmış ve devlet organlarının bu plan doğrultusunda bir çalışma düzenine kavuşturulması ile yüz yıla yakın bir dönemi başarıyla geride bırakarak, bugünkü koşullarda dünyanın önde gelen devletleri arasında hak ettiği yeri elde etmiştir . Ne var ki , sosyalist sistemin dağılması üzerine dünya küreselleşme adı altında farklı bir yöne doğru değişirken , tekelci küresel şirketler var olan ulus devletlere karşı planlı saldırılara geçerek ve şirketlerin egemenliğinde bir yeni dünya düzenini kurmak amacıyla ulus devletleri ortadan kaldırarak, kapitalist sistemin tekelinde bir küresel dünya düzeni peşinde koşmaya başlamışlardır . Bu nedenle , dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin böylesine bir küresel saldırıya karşı ayakta kalabilmek için öncelikle kendilerini korumak zorunluluğu bir hak olarak vardır .Tehditler karşısında her ulus devletin varlığını ve haklarını koruyabilmek amacıyla ikinci bir uluslaşma planını devreye koymak zorunluluğu vardır . İkinci olarak da küresel saldırılara karşı ulus devletlerin bir araya gelerek bölgesel ve küresel korunmalarını sağlayacak yeni uluslararası örgütlenmelerin çatısı altında hareket etmeleri , bölünme ya da parçalanma gibi olumsuz sonuçlara gidebilecek sürüklenmelerin önünü kesebilecekti r . Özellikle bugün Birleşmiş Milletler çatısı altında bir araya gelmiş olan ulus devletlerin gene bu örgütün aracılığı ile, ulus devletlerin yarım kalmış uluslaşma süreçlerini tamamlayacak , ikinci uluslaşma programlarını, uluslararası konjonktür oluşturarak desteklemesi olumlu sonuç almak açısından zorunlu görülmektedir . Bu doğrultuda da her ulus devlet kendi siyasal gerçekliği içinde kendi toplumlarının uluslaşmasını tamamlayabilecek yeni uluslaşma programlarını devreye sokmaları mümkün olabilecektir . Bütün ulus devletlerin parçalanma ya da dağılma noktasına getirildiği küreselleşme aşamasından istikrarlı bir biçimde çıkabilmenin yolu olarak da ikinci uluslaşma programları etkin bir biçimde yararlı olacaklardır .

Türkiye Cumhuriyeti kuruluş yıllarında devlet olarak örgütlenirken, adları milli kavramı ile bütünleşen Milli Savunma Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlıkları kurularak hükümetler içinde yer almış ve böylece ulus devlete saldırı sürecinde uygulanan milli politikalar ile devletin devamlılığı sağlanabilmiştir . Bugün ise ulus devletin korunabilmesi için benzeri bir yaklaşımın kültür ve ekonomi alanlarında gündeme getirilmesi gerekmekte ve kurulacak Milli Kültür bakanlığı aracılığı ile yarım bırakılan uluslaşma sürecinin hızlanarak devam etmesi sağlanacak ve benzeri bir yapılanmanın ekonomi alanında gerçekleştirilmesini sağlayacak Milli Ekonomi Bakanlığının da bir an önce kurulmasıyla , emperyalist ülkelerin ekonomik saldırılarına karşı Türk ekonomisinin korunması söz konusu olabilecektir . Bu arada ekonomide dışa açılmayı yönlendirecek bir Dış Ekonomik İlişkiler Bakanlığı gibi farklı bir örgütlenmeye daha önceki dönemlerde olduğu gibi gidilebilir . İç ve dış ekonomik ilişkiler yeniden düzenlenirken milli ekonominin yönetiminin devletin elinde bulunması , kitlelerin acil gereksinmelerinin yeterli düzeyde karşılanabilmesi açısından yararlı katkılar sağlayabilecektir . Belirli bakanlıkların adına milli kavramının eklenmesi, o alanlardaki bütün kamu hizmetlerinin ulusal çıkarlar doğrultusunda ele alınmasını ve geleceğe dönük ulusun yararına olabilecek bir düzeyde yönetiminin başarılmasını sağlayabilecektir . Ulus devletlerin ekonomi üzerinden piyasalar kullanılarak çökertildiği dikkate alınırsa , ekonomi alanında bir milli ekonomi yapılanmasına yönelmek için bir milli ekonomi bakanlığı başkent merkezli olarak öncelikli bir biçimde kurulacaktır . Ülkenin var olan ekonomik potansiyelinin bütünüyle ülke yararına kullanılabilmesi için milli ekonomi bakanlığına var olan gereksinme , sömürgeci baskılar nedeniyle aciliyet kazanmaktadır .

Ulus devletlerin varlığı ve geleceğe dönük olarak devamlılığı açısından zorunlu bir dayanak olarak milli kültürün , Milli Kültür Bakanlığı aracılığı ile örgütlenmesi amaca hizmet açısından önem taşımaktadır . Türkiye Cumhuriyetinin bütün dünya ülkelerinde bir milli devlet olarak tanınmasını sağlayacak bir örgütlenme son yıllarda milli kültür ile hiç bir yakınlığı bulunmayan Yunus Emre adına örgütlenmesi , kültürel alanda Türkiye’nin milli çizginin uzağında kalmasına neden olmuştur . Yunus Emre iyi bir şair ve de kültür adamı olmasına rağmen , bir ulus devletin taşıması gereken milliliğe uzak kalmış bir kişiliktir . Türk devleti denilince akla milli kültürün gelebilmesi için milliyetçi kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyetinin bir ulus devlet olarak kurulabilmesine öncülük yapmış olan Atatürk ,Yusuf Akçura ya da Ziya Gökalp gibi ağırlıklı isimlerin altında uluslararası kültür merkezleri ağı kurulabilirdi ve ancak o zaman Türk kültürünün bir milli kültür olarak diğer ülkelerin milli kültürleri ile rekabet edebilmeleri sağlanabilirdi . İkinci uluslaşma programı döneminde hem bakanlığın hem de kültür merkezlerinin milli çizgide değiştirilmesi ,yeni bir kültürel atılımın göstergesi olarak , Türkiye’nin yarım kalmış olan uluslaşma sürecinin tamamlanmasına önemli ölçüde katkılar sağlayacaktır .

İkinci uluslaşma programının ana amacı yarım kalmış uluslaşma sürecinin her türlü olumsuz koşula yada etkiye rağmen tamamlamaktır .Atatürk’ün getirmiş olduğu milli yapılanmayı bugün devam ettirecek yeni bir kitlesel örgütlenme tıpkı Halkevleri gibi devlet eliyle kurularak devreye sokulabilir . Nitekim bu doğrultuda daha sonraları Millet Kıraathaneleri gibi Osmanlı döneminden gelen geçmişi güncelleştirecek yeni bir çıkış sergilenmiş ama bunun devamı getirilememiştir . Türk milleti çoktan ortaçağ uzantısı kıraathaneleri geride bırakmış ama giderek modernleşen şehir yapılanmaları içinde ana unsur çağdaş kafeler uygulaması olmuştur . Avrupa kıtası Rönesans dönemi kafeleri ile ortaçağdan çıkarak çağdaşlaşma sürecine girerken , Türkiye’nin Osmanlı dönemi özlemini yansıtan kıraathaneler ile orta çağ dönemine yönelmesi düşünülmemesi gereken bir konudur . Ne var ki siyaset alanının çelişkileri bu gibi konuları zamanla sorun haline getirerek çağdaş uygarlık yoluna yönelen yeniliklerin önünü kesebilmekte ve geride kalması gereken bazı demode olmuş oluşumları yeniden gündeme getirerek emperyal güçlerin yeni hegemonya planları doğrultusunda ortaya çıkarabilmektedir . Ulus devlet milli çıkarlar doğrultusunda kurulduğuna göre milletin korunması ve yeni milliyetçilik atılımları ile gelişebilmesi için tıpkı Halkevleri gibi Millet Evleri kurulabilir ama , bir kıraathane arayışı çerçevesinde millet kıraathaneleri gibi bir uygulamaya gidilmemesi gerekir . Yeni kafeler çağdaş uygarlığın simgesi olarak kent merkezlerinde yerlerini alırken kıraathane arayışı fazlasıyla bir geriye dönüş olarak tartışma alanına getirilmektedir .

Kentsel dönüşüm programları ile Türk şehirleri modernleşirken , Millet Kıraathaneleri girişimi Türk kamuoyundan yeterince destek alamayınca ,bu kez Millet Bahçeleri gibi yeni bir yeşil alan projesi öne çıkarılmıştır . Gelişmiş batı ülkelerinde milli park olarak uygulanmakta olan kent merkezi yeşil alan projesi ,bu kez Türkiye’de Millet Bahçesi olarak adlandırılarak uygulama alanına getirilmek istenmiştir . Son yıllarda küreselleşme eğilimleri kentlerin ortasına büyük çarşılar ve alış veriş merkezleri ile girerek var olan yapıları alt üst ederken , yerel yönetimler bunları dengelemek üzere merkezi alanlarda yeşil alan uygulamalarını öne çıkarmaktadırlar . Batı dünyasının önde gelen büyük kentlerinde , büyük kent ormanları ya da milli parkların daha geniş ve büyük projeler olarak devreye sokulmaya çalışıldığı görülmektedir . Büyük devletler giderek artan nüfusun gereksinmelerini karşılayabilmek için büyük yeşil alanlar yaratırken , Türkiye’nin bu konuda geride kalması ve adam başına düşen yeşil alan araştırmalarında sürekli olarak geride kalması üzerinde düşünülmesi gereken milli parklar konusunu gündeme getirmektedir . Türkiye’nin bu sorunu Millet Bahçeleri adıyla geliştirilmekte olan yeni proje doğrultusunda çözebilmesi için ,bütün Türkiye’yi kapsayacak düzeyde geniş plan ve projeler ile hareket edilmesi gerekmektedir . Ülkenin su kaynakları , doğal yapısı ,fiziki coğrafyanın konumu gibi öncelikli konular incelenmeden böylesine bir proje gerçekleştirilemez . Su kaynaklarını emperyalizmin kendi çıkarları için oluşturduğu bölgesel projelerden kurtaramayan Türk devletinin yurt düzeyinde Millet Bahçelerini hizmete sokması hayal gibi görünmektedir . Ayrıca ,Millet Bahçesi yapılacağı gerekçesi ile bir çok tarihi eserin de ortadan kaldırılması ya da yeni alış veriş merkezleri kurulması gibi olumsuz adımlar , Millet bahçelerinin faydalarını azaltmaktadır .Bu tür yeşil alanların bütün halk kesimlerinin özgürce gelerek yaşayacağı ve diğer insanlarla kaynaşarak millet olmanın heyecanı ve gururunu hissedeceği kamusal alanlar olması gerekmektedir .

İkinci uluslaşma projesi doğrultusunda öncelikli olarak ele alınarak yeniden yapılanması sağlanacak alan eğitim sektörüdür . Her devletin kendi vatandaşını ulusunun bir parçası olarak yetiştireceği ve dünyadaki gelişmeler doğrultusunda yenilenmiş bir ulusal yapının oluşturulması için ele alınarak düzeltilmesi gerekli olan alan eğitim sektörüdür . Devletin kurucu önderi Atatürk ile birlikte milli kültürü ve yönetimi temsil eden bütün büyük adamların , Türk ulusunun gelecekteki yöneticileri olarak yetiştirilmeleri gereken genç kuşaklara tanıtılması ve öğretilmesine öncelik verilmelidir . İlk öğretim de Türk tarihinin büyük temsilcileri ve olaylarının yeterince çocuklara anlatılacağı bir müfredat programına gereksinme vardır . Orta öğretim de geleceğin yurttaşları olarak Türklüğü temsil edecek yeni kuşaklara geniş bir bakış açısıyla yurttaşlık bilgileri dersi tam olarak okutulmalıdır . Ayrıca Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayandığı temel ilkeleri öğreten bir Atatürk İlkeleri dersinin hem orta hem de yüksek öğretimde anlatılması gerekmektedir . Özellikle uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi için tarihten gelen bilgiler ile, var olan dünyanın gerçeklikleri bir araya getirilerek orta ve yüksek öğretim derslerinde geleceğin vatandaşlarına anlatılmalıdır . Böylece genel kültürü yüksek düzeyde yetiştirilecek Türk gençlerinden geleceğin yöneticileri ve önderlerinin çıkması mümkün olacaktır . Milli devletin devamını sağlayacak ve uluslaşma sürecini tamamlayacak her türlü eğitimin sistemli bir biçimde Türk gençlerine anlatılabilmesi için, Milli Eğitim Bakanlığının yenilenen eğitim programlarını hazırlayarak bir an önce uygulamaya başlaması gerekmektedir . Türk milletinin geleceği ikinci uluslaşma programı ile tamamlanacak yeni bir eğitim reformundan geçmektedir .

Ulus devletlerde bir devlet merkezi olarak başkent konumunda şehir bulunur .O kentteki devlet yapılanmasının da gene başkentte yer alacak bir biçimde milli merkezi bulunur . Milli merkezi bulunmayan ülkelerde her kamu kurumundan farklı seslerin çıkması ile birlikte tam bir kafa karışıklığı ortamı ortaya çıkmaktadır .Demokrasi adına her düşüncenin özgürce örgütlendiği ülkelerde , farklı yöndeki partiler halk çoğunluğunun oy desteği ile iktidara gelebilir .Milliyetçiliğe karşı çıkan liberal , demokrat ,şeriatçı ya da komünist gibi ideolojik partiler iktidara gelebilirler ya da koalisyonlara katılarak devlet yönetiminde söz sahibi olabilirler . Bu gibi partilerin ya da iktidarların kendi çizgilerinde geliştirdikleri politikalar, zaman içerisinde devletin milli kimliğini olduğu kadar toplumların ulusal yapılarını da bozabilir . Ulus devletlerin böylesine karşıt ideolojik partilerin yönetimi altına girdiği aşamalarda büyük siyasal bunalım dönemleri ile karşılaşılmaktadır . İdeolojik partiler devleti kendi çizgilerini çekmeye çalışırken , devletin ulusal yapıdaki kurumlarının kendi alanları ile ilgili olarak devreye girdikleri aşamalarda ,gene siyasal sürtüşme dönemlerine düşülmekte ve bu gibi durumlarda ulusal yapılar sarsıntı geçirdiği gibi, devletler de ya yönetilemez durumlara düşmekte ya da çökme aşamasına gelerek gelecekte yok olma gibi olumsuz bir gelişme ile karşı karşıya gelinmektedir . Her milli devleti bu gibi durumlardan kurtaracak bir doğrultuda yeni uluslaşma programlarına yeniden kaçınılmaz bir biçimde ileri ülkelerde gereksinme duyulmaktadır .

Milli devletlerin milliyetçilik karşıtı siyasal iktidarların iş başına gelmeleri ya da emperyalist güçlerin baskıları altına sürüklenmeleri gibi kendilerini yok edebilecek tahditlere karşı devleti ve toplumu ulusal çizgide ayakta tutacak milli durum merkezlerine son yıllarda gerek duyulmaktadır . Önceleri her devletin kendi istihbarat örgütleri aracılığı ile tehditlere karşı mücadele ettiği dönem artık geride kalmıştır . İstihbarat örgütlerinin getirdiği bilgilerin ele alınarak değerlendirildiği ve bu gibi durumlarda aciliyet sıralarının belirlendiği , düşünce kuruluşları ya da batılı dillerdeki adıyla” think tank”ların devlet güvencesi altında kurularak etkin bir biçimde çalıştırılmaları gerekmektedir . Ulus devletlerin ve ulusal toplumların ayakta kalabilmeleri ve yollarına devam edebilmeleri açısından , ülkeyi yükseltecek bir çizgide milli durum merkezi oluşumunun etkin bir biçimde kurulması gereklidir . Her kafadan çıkacak sese yanıt verecek ,her türlü ideoloji ya da emperyal saldırıya karşı milli duruşu güvence altına alacak ,siyasal gelişmeleri milliyetçilik açısından değerlendirecek bir milli durum merkezinin fazla gecikmeden kurulmasıyla, devletlerin küresel şirketlerin saldırılarına karşı kendilerini korumalarını sağlayacak bir siyasal denge düzeni merkezde oluşturulabilecektir. Devletlerin başkentlerdeki örgütsel varlığının sistemli bir biçimde korunabilmesi için ülkede var olan ulusal insiyatifi ve refleksi temsil ederek , gerektiğinde devreye girebilecek biçimde bir milli durum merkezinin kurulması zorunlu görülmektedir . Ulusal yapıyı ancak milli durum merkezi koruyacaktır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MARK’S YANILDI AMA ATATÜRK HAKLI ÇIKTI

Karl Marks’ın getirmiş olduğu sosyalist tezler üzerine geliştirilen ideolojik devlet olarak, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği kurulduktan sonra üç çeyrek yüzyıl ayakta kalabilmiştir . Dünya konjonktüründeki gelişmeler ,dünyanın en geniş topraklarına yayılmış olan sosyalist imparatorluğu dağıtma noktasına getirince ,Moskova merkezli resmi sosyalizm açıklamaları sona ermiş ve bir büyük tartışma sosyalizm sonrası dönemde başlatılmıştır . Sosyalizmin yanlışlığı ya da eksikliği ,Sovyetler Birliğinin oluşturduğu resmi sosyalist düzenin hatalı olup olmadığı ,kapitalist sistemin perde arkasından kendisine bağımlı bir sosyalist düzen kurduğu ve böylesine bir örgütlenmeye olan gereksinme ortadan kalkınca , sosyalist sistemin arkasındaki desteklerin çekilerek bir büyük çöküş senaryosunun gerçekleştirildiği , Sovyetler Birliğini yöneten Rusya komünist partisinin çok büyük hatalar yapmasıyla sosyalist sisteminin çöküşüne yol açıldığı gibi iddialar zamanla öne sürülmüş ve sosyalist ideolojinin oluşturduğu imparatorluk yapılanmasının, neden kısa zaman içinde yıkılma aşamasına geldiği her yönü ile araştırma ve tartışma konusu olmuştur . Tartışmalar genişledikçe ve konunun ayrıntılarına girince , sosyalizmi bilimsel bir düzene kavuşturma iddiasındaki Karl Marks’ın yanıldığı ve yanlış değerlendirmeler ve açıklamalar yaparak sosyalist ideolojiyi hatalı yönlere sevk ettiği ve bu yüzden de Marks’ın kurmuş olduğu sosyalist ideolojiyi yönlendiren görüşlerinin yanlışlar içinde olduğu , bu yüzden Karl Marks’ın yanıldığı zaman zaman ileri sürülebilmiştir .

Sosyalizm kapitalizmin alternatifi olarak başka bir dünya yaratmaya çalışırken, bu süreç ile bağlantılı olarak bu iki ideolojinin arasında yer alan birbirinden çok farklı bazı üçüncü yol girişimlerine bile zaman zaman karşılaşılmıştır . Kemalizm de bu tür üçüncü yol arayışlarından birisi olarak ,öncüsü Mustafa Kemal’in görüşlerini sonraki dönemlere taşımıştır . Sosyalizm Marks’ın görüşlerini bir araya getirerek ve sistemleştirerek bugünlere getirirken , Kemalizm’de Mustafa Kemal’in görüşlerini günümüze getirmiştir .Karl Marks’ın görüşleri ile ortaya çıkan sosyalizm ile ,Atatürk’ün görüş ve düşüncelerini bir araya getiren Kemalizm karşılaştırıldığında ,bu iki ideolojik tutumun hangisinin doğru ya da yanlış olduğunu belirleyebilecek bir ortam yaratılabilmektedir . Karl Marks Kapital isimli kitabında kapitalist sistemi incelerken , bu sistemin ortaya çıkışı ile birlikte aynı zamanda ortadan kaybolmasını da inceleyerek, kendi özel görüşlerini belirli bir sistematik bütün halinde kamuoyuna yansıtmıştır . Tarihsel süreç içerisinde olaylar birbiri ardı sıra gündeme gelirken ,kapitalizmin belirli bir süreç içinde ortaya çıktığı gibi , bir zaman dilimi içinde gene benzer bir biçimde ortadan kalkacağını sosyalizmin ağa babası öne sürmüştür . Karl Marks’ın dönemine kadar ütopik bir akım olarak sosyalizm belirli hayalleri öne çıkarmaya çalışırken , Marks’ın çalışmaları ve katkıları ile sosyalizm bir ideolojik bütün ya da uluslararası bir siyasal sistem olarak tanımlanabilmiştir . Karl Marks sonrasında düşünce akımı ile birlikte siyasal sistem de sosyalizme yönelirken ,teorinin ortaya koyduğu bir tarihsel diyalektik yöntemi ile birlikte, toplumu içinde barındırdığı sınıflar açısından ele alarak sınıfsal anlamda analiz eden bir yaklaşım, zamanla kurumsallaşarak kuramsal alanda sosyalist ideolojiyi tamamlamıştır . Sosyalizm öncesinden sonrasına doğru toplumsal yaşam ilerlerken , kapitalist sistemin şehirlerde yaşamaya başlayan bir kent soylu sınıf olarak burjuvazinin eseri olduğu öne sürülmüştür . Kapitalist sistem burjuva sınıfının ortaya çıkmasıyla birlikte devreye girmiş ve bu sınıfın yönetiminde gelişmeler göstermiştir . Bu sınıfın tarih sahnesinden silinmesi ile de kapitalist sistemin ortadan kalkacağı , gene Marks tarafından öne sürülmüştür .

Toplumsal yaşamın bir bütünsellik içinde sosyal sınıflar açısından ele alındığı aşamada kent soylu bir sınıf olarak burjuvazinin zamanla dağılmaya ya da çöküşe kaymasıyla birlikte bu kez burjuva sınıfının yerini işçi sınıfı olarak proleteryanın alacağı ,Karl Marks’ın geliştirmiş olduğu tarihsel diyalektik anlayışının ana ilkelerinden birisi olarak öne sürülmüştür . Avrupa kıtasındaki sömürgeci devletlerin dünya kıtalarını kendi aralarında paylaşarak sömürgeciliğe yönelmeleri ile birlikte batı ülkelerinde zamanla büyük sermaye birikimleri meydana gelmiştir .Sermayenin zamanla çok büyümesi ve tekelci şirketleri ortaya çıkarmasıyla birlikte de kapitalizm bir ekonomik yaşam düzeni olarak öne çıkmıştır . Beş yüz yılı geride bırakan kapitalist sistem bu kadar zaman geride kaldıktan sonra ilgili çevreler aracılığı ile yeniden değerlendirmeye alınınca beş yüzyıllık birikimin ortaya getirdiği bazı gerçekler ile birlikte sosyalizm ele alınmaya başlanmıştır . Geçmişten gelen bilgiler ile kapitalizm yeniden değerlendirilirken ,sistemin geleceği de ele alınarak önümüzdeki dönemlerin nasıl gelişeceği sorusuna yanıt arayan yaklaşımlar yapılmakta ve kapitalizmin gelecekte bu hali ile uygulama alanında olup olmayacağı sorgulanmaktadır . Kapitalizmin ne olacağı sorusuna yanıt aranırken , sosyalizmin bir alternatif düzen olarak nasıl devrede olacağı konusu üzerinde hassas biçimlerde tartışılmaktadır .

Karl Marks’ın bilimsel olduğunu ileri sürdüğü sosyalizm anlayışında , sınıf savaşları giderek keskinleşecek ve zamanla büyüyen işçi sınıfının proleterya devrimi yaparak burjuva sınıfını tahtından indirecektir . Böylece burjuva sınıfının çöküşünden sonra bir proleterya diktatörlüğüne geçileceği gibi bir değişim öne sürülmekte ,proleterya burjuvazinin yerini alırken ,bir baskı rejimi oluşturacak olan proleteryanın burjuva sınıfını bir büyük devrim ile ortadan kaldıracağı gibi bir dönüşüm Marksizm tarafından şiddetle savunulmaktadır . Böylesine bir değişimin gerçekleşebilmesi için zamanla burjuva sınıfının proleterya diktatörlüğü tarafından yok edileceği , kurulan diktatörlüğün baskı rejimi altında da geride kalan burjuvaların tek tek temizlenerek bütün toplumsal yapının proleterleşmesinin ve sonunda ortaya bütünüyle işçileşmiş bir emek toplumunun çıkacağı ileri sürülmüştür . Kapitalizme geçiş ile ortaya çıkan burjuvazinin , sistemin çöküşü ile birlikte sosyalizme geçilirken proleterya tarafından yok edileceği düşüncesi , Karl Marks’ın ortaya attığı teorinin ana fikirlerinden birisidir .Ne var ki , ortaçağ sonrasında aradan geçen beş yüzyıllık dönemde böylesine bir değişimin hiçbir biçimde gerçekleşmemesi yüzünden, Karl Marks’ın yanıldığını ve bu yüzden Marksizmin hatalı bir dünya anlayışı olduğu öne sürülmektedir .

Marks’a göre proleterya sınıfı öylesine gelişecek ki ,sonunda iktidarı ele geçirerek yapacağı bir darbe ile devleti işçi sınıfının diktatörlüğüne dönüştürecektir . Bu aşamadan sonra devlet ile birlikte toplumda proleterya diktatörlüğünün egemenliği altına girecektir . Kent soylluluğun kökünün temizlenmesi ile birlikte herkes işçileşecek ve ortaya bir işçi sınıfı diktatörlüğü çıkacaktır . Marks bu görüşlerini Avrupa ülkelerinde 1848 devrimlerinin gündeme geldiği aşamada öne sürmüştür . O dönemde sömürgeci Avrupa ülkelerinde, atelyeler uygulamasından fabrikalar düzenine doğru bir geçiş aşaması yaşandığı için, hızla işçi sayısının arttığı ve bunların sendikalar çatısı altında bir araya gelerek sosyalizm öncesinde sendikalizm akımını gerçekleştirdikleri görülmüştür . Binlerce işçinin sendika örgütlerinin çatısı altında bir araya gelmesiyle birlikte sendikalizm ihtilalciliğe doğru yönelmiştir . İhtilalci sendikaların patronların kapitalist düzenini bozmaması için, ihtilalci sendikalizme karşı sosyalizm bilimsel bir sistem olarak hazırlanıyordu . Batı Avrupa’nın zengin ülkelerinde meydana gelen bu gibi gelişmeler ,daha sonraki dönemde yirminci yüzyılın karşı kutubu olan sosyalist sistemin Rusya’da kurulmasına yol açmıştır .Ne var ki , Rusya’daki sosyalist sistem işçi sınıfı olmadığı için Bolşevizmin örgütlediği dışarıdan gelen aydınlar tarafından oluşturulmuştur.

Karl Marks’ın proleterya diktatörlüğü ya da devrimciliği hakkındaki görüşlerinin hatalı çıkmasına rağmen , sermayenin birikimi ya da kapitalizmin bir sermaye diktatörlüğü olarak ortaya çıkması konularında,Marks’ın bu kez haklı çıktığı görülmektedir . Sermayenin tekelci şirketler ve patronlar gibi ciddi anlamda azınlığın elinde birikmesi ile birlikte, servet ve fırsat eşitsizliği ortaya çıkınca burjuva toplumlarının bu yüzden yüksek oranlarda haksızlık ve adaletsizlik durumları ile karşı karşıya geldikleri anlaşılmaktadır .Böylesine haksız bir toplum yapısında her türlü adaletsizliği ortadan kaldırmak üzere sosyalizmin çoktan devreye girerek uluslararası alanda yeni bir yapılanmayı başlatması gerekirken , gerçekte böylesine bir gelişme uzun süre çok beklenmesine rağmen bir türlü gerçekleşmeyerek hayal kırıklığına neden olmuştur . Bu durumda daha farklı sorunlar ile karşı karşıya gelindiği için insanlık yeni siyasal düşüncelere ve çözümlere yönelmek durumunda kalmıştır . Tarih boyunca kapitalizme alternatif olarak öne çıkması beklenen sosyalizmin bir türlü toparlanamaması ve dünyanın değişik bölgelerinde birbirinden farklı uygulamaların öne çıkması ile birlikte , sermaye düzeni olarak kapitalist sistemin müdahaleleri de sosyalizmin alternatif bir siyasal düzen olarak devreye girmesini engellemiştir .

Vahşi kapitalizmin çizmeleri altına alarak ezdiği bütün ekonomik yapılar zamanla çöküşe geçerken , kapitalist sistemin kendi çıkarları doğrultusunda dünyaya empoze ettiği farklı uygulamalar ,dış müdahaleler aracılığı ile gündeme getirilmiştir . İnsanlık tarihi bir özgürlük eşitlik dengesi içinde gelişirken ,sermaye sahibi güçlüler özgürlüğü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlar onların yoksulluğa mahkum ettiği halk kitleleri ise bu haksızlığa itiraz ederek ve bir eşitlik mücadelesine girerek sosyalizmi insanlık tarihine kazandırmışlardır . Yaşam kavgası içinde güçlüler baskın çıkarken halk kitleleri ezilmek durumunda kalmış ve böylesine bir süreç tarihin dönemeçlerinde kırılma noktaları ortaya çıkararak sosyalist devrimlere giden yolu açmıştır . Sosyalizm ve benzeri akımlar bir alternatif olarak devreye giremediği zaman , kapitalizm hızla gelişmiş ve karşısındaki halk kitlelerini ezme doğrultusunda her türlü baskı ve şiddet yolunu kullanmıştır . Zenginler her geçen gün daha da zenginleşirken , ezilen insan yığınları yoksulluktan sonra açlığa da mahkum edilerek vahşi bir düzen altında kapitalizmin çizmeleri altında yaşam haklarını kaybetmişlerdir .Böylesine haksız bir gelişmeye karşı insanlığın karşı çıkışı ve eşitlik arayışı ancak sosyalizm ile mümkün olabilmiştir .Halk kitleleri eşitsizliğin bedelini öderken zengin sınıflar ile orta sınıflar arasındaki ekonomik uçurum fazlasıyla genişlemiştir . Piyasa ekonomisi sürekli olarak zenginleri korurken orta tabakalara sahip çıkmayarak onların ezilerek alt tabakalara doğru inişe geçmelerine uygun zemin hazırlamıştır .

Genel anlamda bir avuç aşırı zenginin çıkarları doğrultusunda ekonominin belirleyici kuralları karar altına alınırken giderek artan eşitsizlik uçurumlarının bütün kapitalist ülkelerin sosyo-ekonomik düzenlerini alt üst ettiği görülmüştür .Dış ticaretin artırılmasıyla zenginleşme olunca bir çok ülkede üretim düzenlerine son verilerek halk kitleleri işsizliğe mahkum edilmiştir . Bu doğrultuda bütün ülkelerde gelir dağılımı ile fırsat eşitliği gibi konular en ön planda gelen tartışma konuları olmuştur . Eşitsizlik uçurumları ülkelerde ekonomik açıdan fazlasıyla adil olmayan durumlara neden olurken , dikkatli ve iyi bölüşüm düzenleri yaratılarak bu gibi olumsuz durumların önlenebileceği ileri sürülmüştür .Geçmişin sorunları doğrultusunda karamsarlığa kapılan çevreler umutsuz bir biçimde sosyalist devrim arayışına girerlerken, milli gelirin daha iyi bölüşümü ile eşitsizliğin giderilebileceği ,ayrıca devletin araya girerek müdahale etmesiyle gerçekleştirilecek maliye ve vergi reformları aracılığı ile de ülkede daha dengeli bir ekonomik yaşam düzeni oluşturulabileceği savunulmaya başlanmıştır . Ekonomistler ekonomik sorunları kapitalist sistem içinde kalarak çözüme kavuşturmaya çalışırlarken , iki asır önce kapitalist sistemin çökeceğini söyleyen Karl Marks bugünkü dönüşüm aşamasında yeniden tartışılmaya başlanmıştır .

Karl Marks ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki ihtilalci sendikalizm başkaldırılarına karşı proleterya diktatörlüğünü savunurken , burjuvazinin çökeceğini ve daha sonra da bir sosyalist devrim ile işçi sınıfının siyasal iktidara el koyacağını öne sürüyordu . Yoksul işçilerin sefalet düzeni içinde bir devrim yapmaları beklenemezdi .Üretim araçlarını elinde tutan burjuvazinin karşısında yer alan çalışan halk kitlelerinin zaman içerisinde mülksüzleştirilmeleri ile yoksulluğa mahkum edilmeleri , ülkede orta sınıfların varlığına son vererek bir avuç aşırı zengin kapitalistin diktasını beraberinde gündeme getiriyordu . Üretim araçları zamanla belirli ellerde toplanarak merkezileşiyor ve emek giderek ucuzlayarak işçilerin yoksulluğuna neden oluyordu . Sistem içinde başlatılan mülksüzleştirme zamanla daha üst tabakalara da sıçrayarak toplumda geniş bir yoksulluğun tırmanmasına neden oluyordu. Böylesine güçlenen bir sınıf savaşı sonucunda bütün sınıflar ortadan kalkarken ,proleterya ülkede düzeni yeniden adil ve eşitlikçi bir düzen kurmak üzere devrim yaparak siyasal gücü eline geçirecekti . Bu aşamadan sonra da proleterya diktatörlüğü denilen yeni yaşam düzenine geçilirken kapitalizm bir rejim olarak sona erecek ve yeni yaşam düzeni olarak sosyalist rejime geçilecekti . Böylece işçi sınıfının diktatörlüğü sayesinde zengin burjuvazi dağıtılarak emekçilerin egemen olduğu adil bir yaşam düzeni eşitlik ortamı sayesinde gerçekleştirilecekti .

İkinci dünya savaşı sonrası dönemin düşünürlerinin görüşleri ise Karl Marks’dan çok farklı bir biçimde ayrılıyordu . Kapitalizm geliştikçe milli gelir artacak ve daha adil bir bölüşüm ile bireylerin geliri artacağı için yoksulluk da kalmayacak ve sosyalist bir devrim yapılmadan sosyal demokrasi uygulamaları çerçevesinde sorunlar çözülebilecekti . Kapitalist sistemin teknolojik yapılanmaya yönelerek yüksek bir verimlilik ile çalışmaya devam etmesi , toplum içinde daha eşit ve adil bir düzen kurulmasına yardımcı olacağı için toplumsal patlamalar önlenerek ,sosyalist düzeni kuracak bir proleterya devrimine ve diktatörlüğüne gerek kalmayacaktı . Yeni dönemin kapitalizm karşıtı güçler kaptalizmin zaaflarından değil ama ortaya koyacağı feragatlerin faziletlerinden doğacağı için çöküş sonrası geçiş döneminde toplumsal patlama ya da devrimler olmayacak, aksine sistemin çalışmaya devam etmesiyle değişim zaman içinde kendiliğinden gerçekleşecekti . Böylesine bir süreç içinde Karl Marks’ın devrimci görüşlerine yer kalmıyordu çünkü daha adil bölüşüm ile çalışan halk kitleleri sisteme entegre olarak , haksızlığın ve eşitsizliğin neden olduğu yoksulluğun önüne geçiyordu .

Post-kapitalist dönem denilen kapitalizm ötesi toplum yapılanması içinde Marksizmin ideoloji olarak komünizm de siyasal sistem olarak çökmüştür . Kapitalizmin aşırı gelişme ile doruk noktasına gelmesi üzerine, toplumsal yapının kapitalizm ötesi yeni bir sosyal düzene doğru bir dönüşümü öne çıkardığı anlaşılmaktadır .Kapitalizmin kaçınılmaz çelişkilerini, yabancılaşmayı ,yoksulluğu, açlığı ve sefilleşmeyi altederek ortadan kaldıran bir oluşum olarak prodüktive devrimi gerçekleşmiştir . Artan verim ile birlikte emekli sandıkları büyük kapitalistlerin yerini almıştır . Bu yardımlaşma örgütleri büyük ekonomik güçlere kavuşunca , zenginlerle rekabet edebilecek düzeyde bir ekonomik güce sahip olan sandık örgütlerinin çalışan halk kitleleri ve emekçi kesimler adına ülkedeki üretim araçlarını yönlendirme aşamasına geldikleri görülmektedir . Üretim araçları sermayenin kontrolu dışına çıkınca, sosyo-ekonomik dengeler yeniden oluşturulmuş ve artan verimliliğin getirdiği zenginlik ve kaynaklar iyi kullanılarak ve ülkede doğal kaynaklar yeniden yapılandırılarak , daha akılcı bir yönetim düzeni bilgi temelli olarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . Bütün bu değişimler kapitalist sistem devam ederken gündeme geldiği için ,sistem çökmeden kendini yenileyerek yola devam edebilmenin arayışı içine girilmiştir . Böylesine yeni bir durum giderek kurumlaşırken , Marks’ın proleterya devrimi düşüncesi iyice gündemin gerisinde kalmıştır .Zamanla kapitalizm gelişerek yok olmamış ve sosyalizm gelmemiş ama aksine sistem kendini yenileyerek küresel emperyalizmin kuruculuğuna yönelmiştir .

Karl Marks’ın en büyük yanılgısı işçi sınıfının yok oluşunu önceden tahmin edememesidir . Sendikalizm ihtilalcilik döneminde yüzbinlerce hatta daha da ileri giderek milyonlarca insanın sendikaların çatısı altında bir araya gelmesi ile oluşan bir işçi sınıfı örgütlenmesiyken ,daha sonraları Karl Marks’ın öncülüğünde sosyalist aydınların kurucusu olduğu sosyalist partiler sendikaların yerine geçmiş ve sendikalizmin yerini sosyalizm almıştır . Sosyalist partiler sendikalar gibi tam anlamıyla bir işçi sınıfı örgütlenmesi olamamışlar , bunun yerine sosyalist aydınların da katıldığı ve öncülük ettiği siyasal yapılanmalar olarak tarih sahnesinde yerlerini almışlardır . Sendikalizm’den sosyalizme geçiş sayesinde işveren sınıfını oluşturan patronlar, sendikalar üzerinden işçi sınıfı ile karşı karşıya kalmaktan kurtulmuşlardır . Araya aydınların öncülüğündeki sosyalist partiler girerek, demokrasilerin sosyalleşmesini sağlamışlardır .Batının gelişmiş ülkelerinde bu yoldan sosyal demokrasilere geçilmesi de sendikacıları ayrıcalıklı bir sınıf haline getirmiş ve böylece işçi sınıfının mücadele gücü sendika örgütleri aracılığı ile ayrı bir çizgiye çekilmiştir . Sendika örgütleri patron örgütleri ile masaya oturarak ekonomik konuları görüşmeye başlayınca , işçi sınıfının devrimci mücadelesi sona ermiş ve zaman içerisinde proletrya denilen işçi ve emekçi kitleleri dağılarak yok olma aşamasına gelmişlerdir .Kapitalist sistemin işveren örgütleri gibi işçi örgütleri de sermaye sisteminin mantığı doğrultusunda çalışmalara başladığı noktada artık işçi sınıfı tarihte kalmış , onun yerine sistemden payını alan sendikalar üzerinden, liberal sosyal demokrasi düzenine geçilmiştir . Sendikaların işveren örgütleri ile ortak çalışmaya başlaması üzerine işçi sınıfı çalışan halk kitlesi olarak adlandırılmaya başlanmıştır .

Proleterya diktatörlüğünün ortadan kalmasına neden olan işçi sınıfının yok olması oluşumu dünyanın gelmiş olduğu teknolojik seviyenin bir sonucudur .Sovyetler Birliği’ni kurmuş olan sosyalist devrimin daha sonra bütün dünya ülkelerinde işçi sınıfının devrimci mücadelesi ile gerçekleşeceği biçimindeki Marksist öngörü ,kapitalist sistem içinde meydana gelen teknolojik devrim nedeniyle gerçekleşememiş ve Karl Marks’ın bir yanılgısı olarak tarihteki yerini almıştır . İnsanlık son dönemlerde her alanda ileri teknoloji devrimlerine sahne olurken , her yeni gelen teknolojik buluşun ya da yeniliğin uygulamaya aktarılması ile birlikte binlerce işçinin işsiz kalarak işçi statüsünden uzaklaştıkları görülmektedir . Elektronik alanda meydana gelen büyük devrim tüm fabrikaları ve üretim merkezlerini doğrudan etkileyerek yapı değişikliğine zorlamıştır . Önceden bin kişi ile çalışan fabrikaların bugün on ya da yüz kişiyle çalıştığı görülürse , teknolojik yenilenmelerin önümüzdeki dönemde bütünüyle üretim düzenini etkileyeceği ve işçi sayısını onda birlere düşürerek işsiz halk kitleleri yaratacağı anlaşılmaktadır . Kapitalist sistemin kendisini normal çalışma düzeni içinde yenilemesiyle işçi ve çalışanların statüleri yeniden belirlenirken ,bir de yeni teknolojilerin insansız yapılanmalarının elektronik bilimi aracılığı ile uygulamaya konulması ile de, çalışan halk kitleleri içinde işsiz kalan kişilerin sayıları her geçen gün artmaktadır . Sanayi alanında 4,0 ya da 5.0 gibi yeni düzen arayışları uygulama alanına aktarıldıkça,yeni teknolojinin işçi sınıfını yendiği görülmektedir . Sürekli olarak teknoloji yenilenmesiyle sürdürülen kapitalizmin ,bilinen yapısını geride bıraktığı ve ileri teknoloji üreten post kapitalist dönemin üretim düzenine geçildiği görülmektedir . Yenilenen teknolojinin üretim alanında yol açtığı veri paylaşımı ve elektronik otomasyon dönüşümü hızla üretim düzenlerini değiştirerek tüm dünyayı yenilemektedir . Akıllı teknolojilerin uygulamaya başlanması ile birlikte, bütün dünya geleceğin düzenine uyum sağlama yarışına kalkışmaktadır .

Akıllı teknolojiler aracılığı ile gerçekleştirilen akıllı fabrikalar döneminde işçi sınıfına olan ihtiyaç iyice gerilemekte ve son teknolojiyi iyi bilen birkaç kişilik gruplar fabrikaların üretim biçimlerini belirlemektedirler . Ayrıca içinde hiçbir insanın çalışmadığı sadece yüksek teknoloik üretim amacıyla robotların çalıştığı karanlık fabrikalar düzeni de günümüzde gerçekleştirilmiştir . Endüstriyel alanın ve üretim düzeninin hızla dijital bir yenilenmeye yönelmesi işçi sınıfının küçülmesine neden olmuştur .Makinalaşma yolu ile ileri teknolojiye teslim olan bugünün devletleri , aralarındaki rekabet yüzünden ileri teknolojiye kilitlenerek ve bu alandaki bütün yenilikleri izleyerek, en kısa zamanda bu yeni duruma uyumlu bir düzene geçebilmenin arayışları içinde olmuşlardır . Çağdaş bilimin en ileri aşamasının buluşu olan yapay zekanın her alanda denemeye alınması ve bunun yönetiminde bir üretim düzenine geçilmesi de işçi sınıfının aleyhine yenilikler getirmektedir . Teknolojiye teslim olan bir işçi sınıfının her yenilikte güç kaybetmesi de,proleteryanın bir sınıf olarak ortadan kalkmasına giden yolu açmakta ve bu nedenle Marksist bir proleterya diktatörlüğünün hiçbir zaman gerçekleşemeyeceği gibi bir yeni durumu öne çıkarmaktadır .İnsanların zaman içinde yabancılaşarak makinalara teslim olması ve makinalaşan düzenin temsilcisi olarak robotların her alanda kullanılmaya başlanmasıyla işçi sınıfı üretim dışında kalarak tarihin tozlu sayfalarında yerini almaya doğru sürüklenmektedir . İleri teknolojinin her şeyi makinalaştırdığı bir aşamada her alanda insansızlaştırma olgusu öne çıkmakta ve bir insan unsurunun örgütlenmesi olarak proleteryanın devre dışı kalması bu yoldan sağlanmaktadır . Yapay zeka uygulamalarının bilinçli olarak insansızlaştırılması da, işçi sınıfını üretim alanından uzak tutan bir uygulama olarak bugünün koşullarında uygulanmaktadır . Kapitalizm teknolojik devrimi geliştirerek uygularken , daha az insan ile daha çok iş üretebilmenin çabası içine girmiştir .Yarının dünyasının yaratılmasında ileri teknoloji giderek egemen konuma gelmektedir .

Marks’a göre değer üreten ve üretim aracılığı ile ortaya ürün koyabilen güç ancak canlı emekte vardır . İnsanlar ancak çalışarak emeklerinin ürünü olan üretim sayesinde yaşamlarını sürdürmektedirler . Üretimde artan otomasyon ve dijitalleşme kaçınılmaz olarak karışıklıklar yaratarak bunalımlara yol açabilmektedir . Dijitalleşme maliyetsiz üretim sağlamakta ve işçiler olmadan doğrudan mekanik bir biçimde üretim yapabilmektedir . Marksizm teknolojik yeniliklerin üretimde kullanımlarının kazanç oranlarını düşüreceğini söylemektedir . Bu durumda internet üzerinden yapılan değer üretiminin ,Marksist değer teorisi ile açıklanabilme şansı giderek ortadan kalkmaktadır . İnternet üzerinden yapılan işlemler ile bilginin paylaşılması , sonsuz bir biçimde yapılanmalar sağlanması ile ve sosyal medyada düşünce ürünlerinin paylaşılmasının emek-değer teorisi ile açıklanabilmesi mümkün görünmemektedir . Dijital üretime geçiş aracılığı ile kapitalist üretim düzenlerinde önemli sıçramalar elde edilerek, kazanç oranlarının eskisinden çok fazla düzeyde artmasına giden yol açılmıştır . İnternet kullanımının yaygınlaşması da çalışan işçi sayında önemli oranlarda düşüşlere neden olmaktadır . Robotlar aracılığı ile üretimin ve kazanç paylarının fazlasıyla artırılabilmesi kontrol dışı bir durum yaratmaktadır . Bugün kol emeği biterken herkesin nitelikli ve yaratıcı işlerde çalışabileceği bir elektronik üretim ve çalışma düzenine doğru geçiş süreci yaşanmaktadır .Artık kaba gücün yerini elektronik ve teknolojik güçler alırken , sınıfsal kavgalar aracılığı ile sosyal devrimler gerçekleştirme dönemi de geride kalmaktadır .

Marks’ın öngörülerinin ,çağdaş dünyadaki gelişmelerin ortaya çıkardığı değişim süreci tarafından devre dışı bırakıldığı bir aşamada ,çalışan halk kitlelerinin toplumsal düzenden dışlandığı , üretimin elektronik alana kaydırılmasıyla birlikte işçi kitlelerinin sınıfsal birlik ve bütünlük düzeninden uzaklaştırıldığı bir aşamaya gelinmektedir . Bilginin kapitalist kullanımı bilgiyi daha değerli bir duruma getirirken ve tek amaçları daha fazla kazanç elde etmek olan kapitalist merkezler teknolojik rekabeti tırmandırırken ,hem maliyetleri düşürmenin yollarını hem de nitelikli ustabaşıların denetimindeki üretimi onların elinden alarak uzaklaştırmanın yöntemlerini ,elektronik devrimi iyi kullanarak gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar . Üretim sürecindeki dijitalleşme olgusu yüksek eğitimi olmayan deneyimi eksik bazı vasıfsız çalışanların işten çıkarılmalarına yol açabilmektedir . Teknolojideki ilerlemelerin vasıfsızlara işçi olma hakkını tanımadığı bir dünyaya doğru gelişmeler ilerlemektedir .

Karl Marksın öngörülerine ters gelişen yaşam süreci , işçi sınıfını giderek ortadan kaldırırken proleterya olgusunu da tarihin tozlu sayfalarına gömmüştür .Proleterya olgusu zaman içerisinde ortadan kalkarken , bu sınıfın gelecekte oluşturacağı proleterya devrimi de geride kalmıştır . Ne var ki , kapitalizm her aşamada kendisini yenileyerek yoluna devam ederken toplum içindeki gelir dağılımı bozukluğu daha da yüksek düzeylere çıkarak, insanları her geçen gün daha fazla işsizliğe ve sefalete mahkum etmiştir . Küreselleşen kapitalizmin yeni aşamasında partiler gibi sendikalar da anlamını yitirince, sosyal alanda bir kaos yaşanmış ve giderek sendikalardan uzaklaşan halk kitleleri işsiz ve aç bir durumda yoksulluğun kitle tabanını oluşturmaya başlamışlardır . Alabildiğine esnekleşmiş bir istihdam ortamında sürekli olarak değişen ve düzensiz işlerde çalışarak güvencesiz bir yaşama zorlanan halk kitlelerinin ortaya çıkardığı yeni bir alt tabaka, giderek prekarya adı ile tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştır . Zamanında proleterya kavramını sonuna kadar şiddetle savunan Marksistler, bu kavramın ortadan kalması üzerine işçi sınıfının yerini alan işsizler grubuna prekarya adı ile yaklaşım göstermişlerdir . Bir patronun iki dudağı arasından gelecek talimatlara teslim olan çalışan halk kitleleri bütünüyle güvencesizlik ortamına sürüklenirken , geçmişin sendikaları aracılığı ile bir çalışma düzenine sahip olan işçi sınıfının çökmesi üzerine bir avuç aşırı zengin burjuva hem kendi ülkelerinin hem de dünya düzeninin kaderine el koymuşlardır . Eskiden sendikalar aracılığı ile kontrol edilebilen halk kitleleri , işçi sınıfının çöküşü ile ortadan kalkan sendikaların yokluğunda bütünüyle güvencesizliğe terk edilerek, her an patlamaya hazır yeni tehlikeli bir alt sınıf siyasal gündeme gelmiştir . Sendika güvencesinden yoksun olarak esnek bir düzende geçici olarak görev yapanlar, prekarya oluşumunu tamamlayarak sosyal düzenin bozulmasını önlemeye çalışmışlardır.

Küreselleşme süreci her şeyi yıkarken , devlet ve toplum düzenlerini alt üst ederken yeni teknolojiye sahip çıkan bir yeni iş düzeni oluşturmuştur . Korkutma yolu ile terör,baskı ,sömürü,savaş ve benzeri bütün olumsuzlukları kullanarak bir avuç patronun hegemonyasında yeni bir dünya düzeni kurmaya çalışanlar sosyal sınıfları dağıtmıştır. Burjuvazinin içinden en zenginleri küresel burjuva olarak uluslararası kuruluşlar aracılığı ile örgütleyerek ve elektronik iş düzeni ile de çalışanlar ile işçileri güvencesizliğe terk ederek yeni bir tehlikeli sınıfın ortaya çıkmasına yol açmışlardır . Sermaye fazlasıyla büyütülürken , emek alanı da olabildiğince daraltılmış ve bunun sonucunda da işsiz güçsüz halk kitleleri güvencesiz bir ortama sürüklenerek toplumsal patlamaların ve kaotik gidiş ile gelişmekte olan terörün yeni insan unsurunu oluşturmaya başlamıştır . Küreselleşme bir avuç insanı aşırı zengin yaparken ,geride kalan bütün halk kitleleri ve diğer toplumsal tabakalar geleceği belirsiz bir kaos ortamına doğru sürüklenmişlerdir . Gelir dağılımının son derece yüksek olduğu ülkelerde prekarya sınıfının oluşumu daha hızlı bir biçimde gerçekleşirken , gelir dağılımı nispeten diğer ülkelere oranla düşük olan ülkelerde ise her türlü dağınıklığa rağmen prekarya oluşumunun daha yavaş bir süreçte ortaya çıktığı görülmektedir . Çalışan yoksullar ile işsiz güçsüz toplum kesimlerinin zamanla bir araya gelerek ortak hareket etmeleri , küresel emperyalizmin işbirlikçileri tarafından önlenmeye çalışılmıştır. Güvencesiz varoluş hareketinin diğer toplum kesimlerine de yaygınlaştırılmaya çalışıldığı artık saklanamayacak bir gerçeklik olarak toplumun önüne çıkmıştır . Gelişmiş batı ülkelerinde görülen yarı zamanlı statülerde giderek daha fazla insanın istihdam edilmesiyle , devlet düzeni içinde tam olarak güvenceye bağlanmış kamu yönetimi kadrolarının ortadan kaldırılmasına başlangıç olmuştur . Güvencesizliğin giderek tırmanmasıyla birlikte çalışanlar arasında ortaya çıkandışlanmışlık ,öfke ve ikinci sınıf insan konumuna düşürülme gibi ruhsal depresyonlar çalışma düzenlerini bütünüyle bozarak ciddi ekonomik sarsıntıların yaratılmasına neden olmuştur . Geçmişin tam zamanlı ve güvenceli iş ortamından koparılan emekçiler bir anlamda yabancılaşarak, var olan sistemin dışında yeni bir olumsuz yapılanmaya mahkum edilmişlerdir .

Teorisini işçi sınıfı üzerine kurmuş olan Karl Marks , teknolojinin proleteryayı yenerek devre dışı bırakması üzerine geleceğe dönük öngörülerinin ortadan kalkacağı bir aşamaya gelmiştir .Marks proleterya devrimi ile burjuvazinin ortadan kalkacağını söylerken, işçi sınıfının güçlenerek güçlü bir proleterya oluşumu ile sosyalist devrimini yapılacağına kesin gözü ile bakıyordu .Böyle bir sınıf ortadan kalktığına göre artık gelecekte bir sosyalist devrimden söz etmek mümkün olamayacaktır . Üretim güçleri bütünüyle büyük sermaye kuruluşlarının elinde toplanması ve en ileri teknolojinin anında büyük sermaye şirketlerinde kullanılması üzerine , burjuvazi daha da güçlenerek dışa açılmakta ve milli burjuva olmaktan çıkarak küresel burjuva olma aşamasına gelmektedir . Sınır ötesi ticaret ile birlikte şirketler de küreselleşerek ,uluslararası tekelci merkezin kontrolü altına girerler . Bu tür bir gelişim süreci gelecekte bir küreselleşmeyi öngöremeyen Marksizmin iyice iflas ettiğini açıkça gözler önüne sermektedir . İhtilalci sendikalizm dönemindeki işçi ayaklanmaları üzerine patronların isteği üzerine önce Manifesto’yu sonra da Kapital adını taşıyan temel kitabını yazan Karl Marks ,sosyalizmi geleceğin sistemi olarak örgütlerken kapitalizm üzerine çalışmış ve bu çalışmaları sonraları işçi sınıfı yerine kendisini finanse eden patronların işine yaramıştır . Marks Almanya’dan İngiltere’ye geçerken uluslararası kapitalizmin etkisi altında kalmıştır . Marks’ın teorilerinin bugünkü küreselleşme oluşumunun önünü açtığı söylenebilir .Marks bir anlamda sosyalizm adına teori oluşturulurken , dolaylı olarak kapitalizmin aşırı ölçüde gelişmesinin önünü açılmıştır .Her türlü yabancılaşmaya tam teşhis koyan Karl Marks , ileri teknolojinin işçi sınıfını ortadan kaldıracağını görememiştir .

Atatürk ise Marks’ın tamamen tersine bugün ezilmekte olan yoksul halk kitlelerini zamanında tespit ederek görüşlerini bu doğrultuda geliştirmiştir . Atatürk Marks gibi bir teorisyen olmadığı için ortaya bir doktrin koymaya çalışmamış ,aksine bir eylem adamı olarak sahip olduğu fikirlerini sistemleştirerek başarıyla uygulama alanına aktarmıştır . Gelişen olaylar ve değişen koşullar karşısında donup kalmamak için bir teori geliştirmenin peşinde olmamıştır . Ortaya çıkan her olay karşısında düşüncelerini açıklamaktan çekinmeyen Mustafa Kemal , gerçekçi olarak hareket etmiş ve gelişmeler karşısında gerçeklik kazanan durumlar karşısında belirlediği tutumlar üzerine fikir ve görüşlerini açıklamaktan çekinmemiştir . Yaşamda en büyük yol göstericinin bilim olduğunu dile getiren Atatürk , Marks gibi bir teorinin içine sıkışmamış, bilimi esas alarak ve her türlü bilimsel gelişmeye açık bir tutum izleyerek çağdaş uygarlığı yakalayabilmenin peşinde olmuştur .Atatürk bu durumda olmayan bir proleterya üzerinden geleceğin devrimi peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni çerçevesinde karşısına emperyalizmi alarak hareket etmiştir . Marks ,Kapitalizm-sosyalizm karşıtlığından harekete geçerken , Atatürk emperyalizm ve mazlum uluslar arasındaki çelişkiden yola çıkarak antiemperyalizmi ana hareket tarzı olarak ortaya koymuştur . Atatürk sınıfsal bir bakış açısıyla hareket etmemiş ,yeryüzünde var olan devletler ve milletler gerçeğinden yola çıkarak Türk milleti ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini esas alan bir yaklaşım ile hareket etmiştir . Marksizmin sınıfsal analizleri yanlış çıkarken , Atatürk’ün milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin doğruluğu bir kez daha kanıtlanmıştır . Atatürk emperyalizmi ana hedef olarak ele alırken bu doğrultuda her alanda antiemperyal bir mücadeleyi Türk ulusuna izlenmesi gerekli yol olarak öneriyordu . Normal burjuvazinin yerini küresel burjuva alırken millik kavramı daha da önem kazınıyordu . Atatürk bu yüzden bir milli devlet kurarken,enternasyonalizme karşı çıkıyor ve milli devletlerin oluşturduğu çağdaş uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olacak modern bir cumhuriyet devleti modeliyle Türkiye’yi dünya haritasının tam ortasında kuruyordu . Dönemler değişince Marks’ın görüşlerine uygun olarak kurulmuş olan Sovyetler Birliği çökerek dağılıyor ama Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sapasağlam ayakta kalıyordu . Siyaset cahilleri son sosyalist devlet olarak Türkiye’yi de çökertmeye çalışmalarına rağmen emperyalizmin oyunlarını Türkiye’ye karşı kullanamıyorlardı .

Sosyalizm gene Marks’ın görüşlerinin tersine gelişmiş ve sanayileşmiş İngiltere ya da Almanya’da gerçekleşemiyor ama bir kırsal alan devleti olan, sanayisi ve işçi sınıfı bulunmayan bir köylü toplumu olan Rusya’da , dışarıdan gelen bir grup aydının batı destekli maddi yardımlarına dayanılarak siyasal bir sistem olarak kuruluyordu . Ne var ki dış mekanizmaların oluşturduğu bu yapının ötesinde ,aynı dönemde Türkiye Cumhuriyeti bir milli devlet olarak kurulurken , bir ulusal kurtuluş savaşı verilerek tarih sahnesine Türk ulusunun çıkışı sağlanıyordu . Türk ulusunu Atatürk sınıfsal olarak ele almadığı için Sovyetler Birliğine girilmiyor ve her türlü sınıfsal analizin ötesinde , Avrupa devletleri gibi ulusal bir yaklaşım, milli bir politika olarak benimseniyordu .Avrupa’nın yanında bir ulus devlet kuran Atatürk , Asya’nın ön ve orta bölgelerinde örgütlenen sosyalist sistemin etkisiyle milliyetçilik ile birlikte halkçılığı da benimseyerek, bölge koşullarına uygun bir yeni sistem modeli oluşturmaya çalışıyordu .Bu yüzden batılı ülkeler , Avrupa’nın doğusunda Asya topraklarında sosyalizmin yanı sıra farklı bir yol izleyen Türkiye’nin rejimine de kurucusunun isminden hareket ederek Kemalizm adını veriyorlardı . Atatürk’ün kurtuluş savaşı sırasında dile getirdiği her düşünce , ortak liderin merkezi gücü sayesinde zamanla sistematik bir bütünlüğe sahip olarak, kapitalizm ile sosyalizm arasında Kemalizm adıyla daha farklı bir üçüncü yol denemesi olarak benimseniyordu .

Kemalizm ile Marksizm ayrı ülkelerin ve dünyaların ortaya çıkardığı siyasal sistemler ya da bu doğrultuda geliştirilen ideolojiler olarak görülmektedir . Marksizm bir ideoloji olmasına rağmen kendisini bilimsel sosyalizm olarak tanımlayarak çelişkiye düşmektedir . . Kemalizm ise bir uygulama stratejisi ya da siyasal sistem olarak tarih sahnesine çıkmış olmasına karşılık , kendisini hiçbir zaman bir doktrin olarak görmemiş ve olabildiğince bilimden hareket ederek bilimsel gelişmenin öncüsü olmaya çalışmıştır . Marksizm işçi sınıfına dayanarak dünyayı algılamaya ve açıklamaya çalışırken , Kemalizm emperyalizm gerçekliğini esas alarak bu soruna karşı mazlum ulusların uyanışı ve dirilişinden yana olmuştur .Atatürk sonuna kadar ulusalcıdır . Karl Marks ise sonuna kadar hep enternasyonalisttir . Onun bu anlayışı daha sonraki aşamada emperyalizmin uluslararası baskı düzeni olarak küreselleşmeyi öne çıkarmasına giden yolu açmış ve ulus devletlerin geleceğini tehlikeye atmıştır . Enternasyonel marşı önce komünizmin sonra da uluslararası kapitalizmin simgesi olmuştur Türkiye ise İstiklal Marşının verdiği güç ile ayakta kalarak bugünlere gelmiştir . Giderek bütün dünyayı hegemonyası altına almaya çalışan küresel emperyalizm , sosyalizmin getirdiği enternasyonalizmi benimsemekte ve bu doğrultuda enternasyonel yapılanmalara gidilmektedir . Bugün gelinen aşamada sosyalist enternasyonel bile uluslararası kapitalist sistemin kontrolü altına girmiştir .

Atatürk dünyaya hiçbir zaman sınıfsal bakmamış , her zaman ulusalcı bir çizgide bakarak bütün ulusların kardeşlik dayanışması içinde bir dünya bütünlüğü sağlayacağı doğrultuda adım atmıştır . Halkçılık onun anlayışında sınıfsallığı ortadan kaldırmıştır .Tekelci kapitalizm ve onun uzantısı küresel emperyalizm devam ettiği sürece ,emperyalizme karşı antiemperyalist bir karşı çıkış her zaman örgütlü olarak dünya halklarının ve devletlerinin işbirliği içinde gerçekleştirilecektir .Yeni yüzyılda işçi sınıfı ihtilalleri yüz yıl geride kalırken ,dünya halklarının özgürlük mücadelesinin bir büyük dayanışma içerisinde dünya uluslarını tam anlamıyla bağımsızlık düzenine doğru yönlendirdiği görülmektedir . İşçi sınıfı tarih olurken mazlum ulusların dayanışması gündeme gelmiş ve beş kıtanın her bölgesinde mazlum ulusların bağımsızlık mücadeleleri öne çıkmıştır . Emperyalizme karşı ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı vererek bütün dünya uluslarına örnek olan Atatürk, haklı çıkmış ama teknolojik gelişmeleri göremeyen , proleteryanın kayboluşunu dikkate alamayan sosyalist sistemin kurucusu Karl Marks yanılmıştır . Şimdiye kadar görmezden gelinen bu gerçekliğin artık tam anlamıyla ortaya konulması sayesinde dünyanın geleceğinde mazlum ulusların uyanışının bulunduğu artık inkar edilemeyecek bir gerçeklik olarak kabül edilme durumuna gelmiştir .

Batı ekonomisinin bunalıma girdiği sıralarda ve özellikle Avrupa kıtasındaki gelişmiş ülkelerde kazanılmış sosyal ve ekonomik haklardan ödün verilmesi gibi durumlarda , basın organları Marks’ın hayaletinin Avrupa’nın üzerinde dolaştığını dile getiren yayınlar yapmaktadırlar . Gelişmeler karşısında yanılan Marks’ın geride kalması gerekirken ,bazı enternasyonal merkezler gene Marks’ı kullanarak gelinen yeni aşamaları yönlendirmeye çalışmaktadırlar . Sovyetler Birliğinin yıkılmasından sonra Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasını bekleyenler de yanılmışlardır . Türk devleti bütün yeni gelişmeleri yerinde izleyerek gereken önlemleri almakta ve küresel emperyalizmin saldırılarına karşı çıkarak yeni yüzyılda da yoluna devam etmektedir . Karl Mark’s patronların isteği doğrultusunda işçi sınıfını yapılandırırken, Das Kapital kitabı ile Kapitalist sistemi esas alıyordu . Atatürk ise dünya savaşı sonrasında imparatorlukların dağıldığı bir sırada verdiği savaşı ve kurduğu devleti , Nutuk isimli kitabında ortaya koyuyordu . Yeni gelinen süper emperyalizm aşamasında artık ana çelişki sosyalizm-kapitalizm karşıtlığı olmaktan çıkarak , küresel şirketler ile ulus devletler zıtlığı olarak gündeme geliyordu . Kapitalist emperyalizm bütün dünyayı ekonomi ve piyasalar üzerinden ele geçirerek tek bir dünya yapılanması için uğraşırken, sosyalizm iyice geride kalıyor ve yeni zıtlaşmanın bir tarafı küresel şirketler olurken , diğer taraf da ulus devletler olarak gün ışığına çıkıyordu .Zamanında mazlum ulusların geleceğini gören ve dünyayı ancak mazlum ulusların yeniden yapılanması ile yönetmenin mümkün olacağını Atatürk geçen asrın başlarında dile getiriyordu . Geldiğimiz aşamada Atatürk haklı çıkarken , her türlü zorlamalara rağmen Marks’ın yeniden referans olarak gündeme gelmesi mümkün görünmüyordu . İşçi sınıfı olmadan Marks’ın teorisinin önümüzdeki dönemde yeniden öne çıkmasını beklemenin bir düş olmaktan öteye gidemeyeceği artık kesinleşmiştir.

İşçi sınıfı yerine mazlum ulusları esas alan Atatürk, kurmuş olduğu ulus devlet ile her türlü emperyalizme karşı koyarken bugün haklı çıkmıştır . Günümüzde küreselleşmeye karşı ulusal mücadele her geçen gün yükselerek devam etmekte ama işçi sınıfı zaman içinde zayıflayarak küçüldüğü için ortaya bir sendikal ya da sosyalist mücadele çıkamamaktadır . Geçmişten gelen sendikal düzen işveren örgütlenmesinin güçlenmesi nedeniyle bir işe yaramaz duruma gelmiştir .Patronların sendikacıları satın almasıyla başlayan sarı sendikacılık giderek gelişirken , son kalan sendikaları da işbirlikçi sendikacılar kontrol altına alarak emperyalizmin işini kolaylaştırmışlardır . İşçi sınıfının tasfiyesinden sonra geride kalan çalışan kitlelerin örgütlenmeleri de önlenerek ,bu kesimlerin bütünüyle prekarya oluşumlarına doğru kayıp gitmesinin yolları açılmaktadır .Robotlaşan ekonomi ile birlikte teknolojik üretimin devre dışı bırakıldığı yeni dönemde yoksullaşan halk kitlelerinin korunabilmesi için, yeniden halkçılık hareketlerine ya da uygulamalarına olan ihtiyaç giderek artmaktadır . Atatürk’ün halkçı bir devlet kurduğunu , ulusalcılığı halkçılık ile dengeleyerek daha adil ve eşitlikçi bir düzen kurmaya çalıştığı bilinmektedir . Bu yüzden , Türkiye’nin çevresinde dağılma ,çökme ve tasfiye rüzgarları esmeye başladığı zaman , Misakı Milli sınırları içerisinde Atatürk’ün hayaletlerinin dolaşmaya başladığı görülebilir . Batı kapitalizmi zor durumda kalınca , Marks’ın hayaletinden medet umuyorsa , Türkiye’de benzer biçimde olumsuz süreçlere sürüklendiği zaman bir karşıt çıkış olarak Atatürk’ün hayaletinden söz edilebilecektir . Türk devletinin kuruluş modelinin Atatürk ilkelerine dayanması ,Atatürk’ün izlediği politikanın haklı çıkması ,küresel sermaye ile ulus devlet çatışmalarının devam etmesi ve Türk devletinin onun eseri olarak yoluna devam etmesi gibi durumlar dikkate alındığında , Türkiye’nin üzerinde Atatürk’ün hayaletinin dolandığı söylenebilir . Ne var ki , batı emperyalizmi zor duruma düştüğü zaman ya da gelişmiş kapitalist ülkeler bunalıma sürüklendiği zaman Marks’ın hayaletinin Avrupa kıtasında dolaşması mümkün değildir , çünkü işçi sınıfı tarihte kalmıştır . Ama Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu sonsuza kadar yaşayacaktır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİYETÇİ – ULUSALCI İTTİFAKI ( ULU-MİL )


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİYETÇİ – ULUSALCI İTTİFAKI ( ULU-MİL )

Son yıllarda Türkiye’de İslamcı politikalar üzerinden tarikatlar ön plana geçince , demokrasi rejiminin ana unsuru olan siyasal partilerin kasıtlı olarak geride bırakıldığı , partisiz demokrasi olamayacağına göre meydana gelen boşluğun hacı-hoca ve şeyh takımının önderliğindeki tarikatlar aracılığı ile doldurulmaya çalışıldığı görülmektedir .Yeteri kadar siyasal bilinçten yoksun olan kadroların elindeki bu dini gruplar siyasete soyunmaya başlayınca , geleneksel demokratik rejimin zamanla ortadan kalkma durumuna doğru sürüklendiği, çünkü dini grupların siyasal bilinç ve deneyim açısından son derece yetersiz kaldıkları ortaya çıkmıştır . Tarikatçı kadrolar ile siyasal partileri ele geçiren bu gibi dini grupların yönetimine düşen siyasal örgütlerin zamanla gerçek işlevlerini yerine getiremedikleri , diğer partiler ile siyasal rejim yarışında yeterince rekabet edemedikleri ve bu yüzden giderek etkisi azalan tüzel kişiliklere dönüştükleri anlaşılmıştır .Siyasal partilerin tarikatlar yüzünden bozulması üzerine , siyasal alandaki boşlukların doldurulması amacıyla partiler arası yeni bir trafik başlatılmış ve birbirine yakın siyaset anlayışı içinde bazı partiler bir araya gelerek , partileşmenin ötesindeki birlikteliği öne çıkaran siyasal ittifaklara kalkışmışlardır . Demokrasi alanında partilerin yetersizliğinden kaynaklanan bu durum saflaşma, kutuplaşma ya da cepheleşme gibi yeni bazı olumsuzlukların gündeme gelerek ,siyasal rejimlerin geleceğini istikrarsızlık noktalarına doğru çektiği artık yadsınamaz bir çizgide kesinlik kazanmıştır .

Siyasal partiler belirli siyasal düşüncelerin eylem örgütü olarak tarih sahnesine çıkarken, içine girmiş oldukları siyaset yarışında iktidara gelebilmek için yetersiz kalan oylarını artırmak amacıyla daha geniş kitlesel destekler elde ederek , hükümet kurma yolunda birbirlerine yakın partiler ile işbirliğine gitmektedirler . Geçmişten gelen siyasal yapılar kurulu düzeni koruma doğrultusunda daha çok muhafazakar partilerin ittifak girişimlerine sahne olurken , geride kalan diğer partiler de iktidara gelebilme doğrultusunda karşıt grubu oluşturma amacıyla farklı ittifaklara girebilmektedirler . Bu tür ittifakların giderek artmasıyla siyasal partilerin görüş, düşünce, ideoloji ,program , bayrak ve benzeri malzemelerinin yerini ittifak oluşumunun getirdiği yeni açılımların belirlediği görülmektedir . Böylesine karışık durumlarda vatandaşlar alışık oldukları siyasal partilerin çizgilerinin dışına çıkarak hareket etmek zorunda kalırlarken ,ülke de gerçek anlamda siyasal tabanlar belirsizliğe doğru kaymaktadır. Siyasal partilerin geçmişten gelen çizgileri ve kişilikleri ittifaklar yüzünden sarsılırken ,ülkede yükselen kamplaşmalar nedeniyle tırmanan çoğunluğu ele geçirme kavgası ciddi anlamda istikrarsızlara yol açmaktadır .Partilerin üst yönetimlerinin iktidarı ele geçirmek üzere oluşturdukları yeni siyasal yönelişler, seçmenlerin geleneksel durumlarını sarsmakta ve parti üyesi ya da sempatizanı konumundaki insanları inanç ve tercihlerinin ötesinde davranışlara yönelme doğrultusunda zorlamaktadır . Milliyetçi bir parti dinci bir parti ile ittifaka yöneldiği aşamada , parti tabanında yer alan laik milliyetçilerin istemeye istemeye dinci partinin iktidarı için oy kullanmak durumunda bırakıldıkları anlaşılmaktadır . Aynı şekilde bir ulusalcı ve halkçı partinin ulusalcı oy tabanının, seçim ittifakı kurulan halklarcı bir partinin bölücü siyasetlerine alet olma durumu ile karşı karşıya bırakıldıkları da görülmektedir . Siyasal ittifaklar yüzünden oy tabanı başka çizgilere sürüklenen bazı partilerin zamanla kimlik bunalımına girdikleri, ya da başka siyasetlere alet olarak gerçek misyonlarından uzaklaştıkları bir çok ülkede yaşanan deneylerle ortaya çıkmıştır . Bu doğrultuda partiler arası ittifakların partilerin gerçek yapılarını bozdukları öne sürülebilmektedir .

Küresel emperyalizmin tırmandığı son dönemde ülkelerin geleneksel siyasal düzenleri köklü sarsıntılar ile karşı karşıya kalırken uluslararası tekelci sermaye şirketlerinin tarikatları kendilerine yol arkadaşı olarak seçtikleri göze çarpmaktadır . Partilerin içi boşaltılırken , geleneksel kimlikleri işgalci kadrolarla değiştirilmeye çalışılırken ,sermaye destekli dinci kadrolar devlet bürokrasisini ele geçirirken ve küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda hazırlanmış olan senaryolara partiler alet edilirken ,partiler arası ittifaklar göz boyayıcı bir biçimde ortaya çıkartılarak bazı gerçekler halk kitlelerinin gözünden kaçırılmak istenmektedir . Böylesine olumsuz bir tablo batı bloku dışındaki ülkelerin siyaset sahnelerini alt üst ederken , Türkiye Cumhuriyeti de bu genel gidişe paralel bir duruma sürüklenmiştir . Devleti kuran yüz yıllık bir parti kurumlaşmış yapısı ile her şeye rağmen ayakta dururken, sonradan olma diğer partiler de bu çizgide varlıklarını korumak zorunda kalmışlardır . Siyaset iktidarı ele geçirme , devleti kontrol altında tutma ve halk kitlelerini küresel hedeflere doğru çekme çizgisinde siyasal kavgalar olarak devam ederken, ittifak girişimleri ile yeni siyaset senaryoları birbiri ardı sıra devreye sokulmaya çalışılmıştır . Emperyal düzenin yerli işbirlikçileri dışarıdan geliştirilen yeni stratejiler doğrultusunda ortaklıklara girerken aynı zamanda dış senaryoların uygulayıcısı konumuna da gelmişlerdir . Türkiye demokrasisi bu gibi durumlar ile alt üst olurken, giderek tırmanan halk kitlelerinin seçim sandıklarına yönelecek tepkisini önleyecek yeni senaryolar, ittifaklar aracılığı ilehalk kitlelerine karşı devreye sokulmak istenmiştir . Ülke gereksinmesi olsun ya da olmasın , küresel senaryolar ulus devletlerin tepkilerini önleyecek bir doğrultuda yeni ittifaklar üzerinden ayarlanmaya çalışılmıştır .

Siyasal parti ittifakları açısından Türkiye’deki durum ele alınırsa devlet ve ülke gereksinmeleri doğrultusunda bir gelişme görülmediği ,aksine var olan siyasal durumun geleceğe yönelik olarak bazı siyasal çevrelerce değişik bir sürece zorlanma doğrultusunda ittifak oluşumlarının öne çıkarıldığı göze çarpmaktadır .Küresel emperyalizmin zorladığı işbirlikçi liberal politikalardan bir türlü vazgeçilmezken , tekelci şirketlerin doğal müttefiki konumuna gelen tarikatların liberal politikaları benimsemekte olan bazı dinci ya da muhafazakar partilerin içinde yer aldıkları görülmektedir . Son dönemlerde Türkiye’nin içine sürüklenmiş olduğu iki ayrı ittifakın karşı karşıya geldiği böylesine bir durum, ülkenin içinden geçmekte olduğu yeni siyasal dönemin bir yansıması olarak dikkate alınabilir .Günümüzde uzun süre iktidarda kalmanın gündeme getirdiği siyasal yıpranma oluşumunun olumsuz yansımalarını devre dışı bırakmak üzere, gündeme cumhur adıyla bir ittifak getirilmektedir . Milliyetçiler ile muhafazakarların aralarında kurdukları işbirliği çerçevesinde aslında millet ittifakının bu merkezde öne çıkması beklenirken ,tamamen tersi bir doğrultuda bir cumhur ittifakı oluşturma yoluna gidilmiştir . Cumhuriyetçi kesimlerin ve tabanın ara rejim çizgisindeki siyasal reflekslerinden çekinen milliyetçi-muhafazakar ortaklığı, kendisini millet ittifakı yerine cumhur ittifakı başlığı ile ifade etmeyi bugünün siyasal koşulları açısından daha uygun görmüştür . Bunun üzerine de yıllardır müzmin bir ana muhalefet partisi olarak bir cumhuriyetçi bir siyasal misyonu yerine getirmek isteyen halkçı parti ,kendisinden daha da ileri giderek alt kimliklerin oluşturduğu bölücü bir halkçılığı benimseyen bir sol parti ile de , genel çizgisinin ötesine giderek millet adıyla yeni bir ittifak oluşturmuştur . Cumhur kavramı milliyetçi ve muhafazakar çevrelerde ara rejim projelerinin önlenmesi çizgisinde kullanılırken , millet kavramı da halkçı ve milliyetçi toplum kesimleri açısından etkili bir siyasal muhalefet örgütlenmesi için , halkçı ve halklarcı işbirliği çerçevesinde ortaya çıkarılan bir ulusal dayanışma ittifakı doğrultsunda kullanılmaya çalışılıyordu . Bir anlamda sol içerikli cumhur kavramı sağcı ittifak için kullanılırken , diğer yandan da sağ düşüncelere dayanan millet kavramı da solu temsil eden halk ve halklarcı ittifakın ürünü olarak yeni siyasal ortamda gündeme geliyordu .Sol kesimden gelen halkçılık anlayışının yansıması olarak cumhuriyet kavramı ile birlikte , sağ toplumsal taban kökenli millet kavramı da yeni ittifakların adı olarak gündeme gelirken , siyaset sahnesindeki boşlukların doldurulması yerine tamamen tersi olan çizgide kaotik bir ortamın öne çıkmasına yol açılmıştır .Bu durumun doğal sonucu olarak da ülkede istikrarsızlık ortamı yaratılmıştır .

Partilerin yeni dönemin koşullarında bir yerlere savrulduğu yeni dönemde tarikat destekli ittifaklar yerine, normal koşullarda halk kitlelerinin desteklediği yeni siyasal partilerin taze kuvvet olarak ortaya çıkması beklenmelidir . Partilerin yerine tarikatların ön planda olduğu yeni bir demokrasi uygulamasının mümkün olmadığı, dinin siyasete alet edilme senaryoları sonrasında açıkça görülmüştür .Dinci siyasetler devletlerin laik yapılarını sarsarken siyasal partilerin öncelikle dinci tarikatların ya da grupların eline düşmüş görünümden kurtarılmaları gerekmektedir . Bunun temel yolu da devletlerin güçlenmesinden geçmektedir . Devletlerin merkezi güçlerini artırarak siyasal alanı kamu yararı çizgisinde yeniden düzenlemesiyle ,partilerin dinci gruplardan kurtularak kendilerine gelmelerini sağlayacaktır . Halk kitlelerinin ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesiyle ülkenin birliği ve bütünlüğü sağlanacak ve zamanla bütünleşen halk kitlelerinin bir ulus olarak harekete geçmesiyle de, devletlerin milli yapılanmaları koruma altına alınabilecektir . Toplumların uluslaşması , milli devletlerin geleceği açısından yaşamsal önem taşıması nedeniyle ,öncelikli olarak dikkat edilmesi gereken bir husustur . Toplumlar uluslaşırsa , devletler de zamanla ulus devlet yapılanmasına dönüşmektedir . Millet denilen ulusal toplumun kimlik kazanması ,ortaya yeni ve güçlü bir siyasal düzen olarak çıkması ile mümkün olabilmektedir . Dünyanın her yerinde toplumların belirli süreçler içinde uluslaşması ile devletlerin ulus devlet yapılanmasına dönüştüğü görülmektedir .

Çağımızın devlet modeli olan ulus devletler zamanla aşınma ya da sarsılma gibi ülke ve de devlet güvenliği açısından tehlikeli gelişmelere hedef olmamak için, hem uluslaşma süreçlerinin tamamlanması hem de geleceğe dönük bir biçimde güçlendirilmeleri gerekmektedir . Bütün ulus devletler her ulusalcılığa karşı her yönden gelen sarsıntılara karşı kendilerini korurken ,merkezi gücü sağlamlaştırma doğrultusunda öncelikle tek yönlü bir uluslaşma sürecini tamamlamakla yükümlüdürler .Toplumsal uluslaşma süreci ile varlığını ortaya koyabilen ulus devletler daha sonraki aşamada da yeni bir uluslaşma sürecini ikinci kez yaşayarak , geleceğin koşullarında da diğer devletler ile rekabet edebilecek düzeyde kuvvetli olabilmenin yollarını milli güç unsurları açısından araştırmak durumundadır. Dünyanın bütün devletleri her açıdan ve yönden uluslaşabilmenin yollarını arayarak bugünlere gelirken ,aynı zamanda gelecekte de var olabilmenin yöntemlerini arayıp bularak uygulama alanına aktarması gerekmektedir . Hal böyle olmasına rağmen , bugünün var olan dünya düzeninde bir tek Türkiye Cumhuriyeti uluslaşma sürecini ifade eden tek kavram yerine iki ayrı kavram ile karşı karşıya gelmektedir . Ülkenin jeopolitik merkezi konumu gereği ortaya çıkan kendine özgü bir durum nedeniyle, Türk devleti sağdan gelen millet ve soldan gelen ulus kavramları ile karşı karşıya gelmektedir . Türk devletinin vatandaşları kendini toplu bir bütün olarak ifade etme noktasına geldiğinde, hem millet hem de ulus kavramları aynı anlamda birbirlerinin yerine kullanabilmektedir . Türkler kendilerini dile getirme durumunda bazan milleti, bazan da ulusu temel kavram olarak kullanmak durumunda kalabilmektedirler . Aynı toplumu ifade etme durumunda farklı kavramların kullanılması, Türk milleti açısından bir yönü ile zaaf yaratmakta ve sahip olunması gereken ulusal gücün bütüncül potansiyeli ikiye bölünerek uluslararası alanda diğer ulus devletler ile rekabet yarışında Türk devletinin daha zayıf bir durumda kalmasına yol açılmaktadır . Ulus devletler çağında ulusal olan her şeyin bir bütünlüğün parçası olarak ele alınması gerektiği unutulmamalıdır .

Etimolojik olarak her iki kavramın kökenine inilirse farklı farklı anlamlar ortaya çıkmaktadır . Millet kavramının Arapça dilinden geldiği ve Araplar açısından geçerli olan ümmet kavramının zaman içinde dönüşümü ile ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Dini özelliği olan bir topluluğu ifade etme noktasında ki toplumu ifade eden millet kavramı, daha sonraki aşamalarda ümmetlerden milletlere geçiş noktasında gene milli devletlerin toplumsal yapılarını belirtmek için kullanılmıştır . Millet kavramı böylesine anlamlı bir kökenden gelirken , bu kavramın Arapça kökenli olması ve kurulmakta olan laik devletin dine mesafeli kalan statüsünü ortaya koymaması yüzünden , Türkiye’de cumhuriyetin kurucuları laik devlet yapısını yansıtacak yeni bir kavram aramak zorunluluğunu hissetmişlerdir . İslamiyet öncesi dönemde Türklerin Orta Asya bozkırlarında yaşadığı dönemden kalma bir kavram olarak ulus kavramı öne çıkmıştır .Arama ve tarama çalışmaları sonucunda ,

Ural-Altay bölgesinde Türklerin ilk kez tarih sahnesine çıktığı aşamada var olan ve bu durumu günümüzün dünyasına yansıtan Türk tarihinin ilk ulusal anıtı olan Orhun Kitabelerinde yer alan ulaş kavramından yararlanılarak ulus kavramı benimsenmiştir .Ulus kavramı etimolojik olarak ele alındığında, aynı bölgede ya da vatanda birbirinden ayrı olarak yaşamakta olan ve aynı zamanda ortak dili kullanan insan topluluklarının hepsine birlikte verilen ortak isim olarak, toplumun bütünselliğini ortaya koyan bir kavram olduğu anlaşılmıştır .Böylesine bir kökenden gelen ulus kavramı daha sonraki aşamada Türklerin komşu kavimi olan Moğolca’da da aynı anlamda ele alınarak kullanılmıştır . Bir anlamda bugün dünya haritasında yer alan bir bölgenin tarihsel süreç içerisinde belirli bir nüfus yapısına sahip olması ve zamanla aynı bölgede yaşamakta olan toplulukların yaşam süreci içerisinde ortak vatanda aynı tarih, kültür ve ekonomiye sahip olması ile, gelecekte ulus devletlerin oluşumuna giden yol açılmıştır . Bugünün çağdaş ulus devlet yapılarının uzun süren zaman dilimi içinde varlık kazanmaları, bilimsel açıdan da böylesine bir oluşum sürecini doğrulamaktadır. Tarih ve sosyoloji kitapları millet olgusunu çeşitli yönleri ile ortaya koyarken , siyasal bilim ve uluslararası ilişkiler tarihi de günümüzün ulus devletler gerçeğini çeşitli yönleri ile açıklamaktadır .Bugünün ulusalcı ve milliyetçi akımlarının böylesine ortak bir tarihsel süreçten geldiklerini karşılaşılan sorunların çözümü için her zaman bilmeleri gerekmektedir .

Kavramsal olarak iki ayrı kökenden gelen millet ya da ulus veya milliyetçi ya da ulusalcı kavramlarının çağdaş Türkçede yer alarak aynı anlamı ifade etmeleri , dünyanın diğer ülkelerinde görülmeyen bir durumdur . Böylesine bir hal , Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulu bulunduğu toprakların dünya sahnesinde gündeme getirmiş olduğu bir siyasal yapılanmanın günümüze uzanan farklı bir yansıması olarak görülebilir . Diğer devletlerde böylesine bir ikilem olmadığı için , batı dillerindeki Latince’den gelen “Nation “ kavramı ile batılı ülkeler oluşumu tek kavram ile ifade edebilmişler , Türkler gibi tarihten gelen iki ayrı sürecin etkisi altında kalmadıklarından bizim millet ya da ulus dediğimiz toplumsal yapıya bunlar “Nation “ kavramına dayanarak ve bu kavramdan yola çıkarak birbiriyle bağlantılı çeşitli açıklamalar getirmeye çalışmışlardır .Bir anlamda millet ya da ulus denilen oluşum batı dünyasında tek kavram ile açıklanmaya çalışılmıştır.Uluslaşma süreci sonucunda ortaya çıkan ulus devlet yapılarının modelini de ortaya koyan bu kavram, aynı zamanda “Nation State” birleşik kavramı ile gene aynı kökenden yola çıkılarak açıklanmaya çalışılmıştır .Çağdaş dünyanın ürünü olan ulus devlet olgusu , Türk dilinde aynı zamanda Milli devlet olarak da dile getirilmektedir .Milli devletlerin varlığı ve kendini koruması gibi konuların fazlasıyla tartışıldığı bugünün koşullarında ,Türk devletinin ilelebet payidar kalabilmesi gibi bir temel mesele de Türk ulusuna yol göstermektedir . Ulus devletlerin varlığı ve devamlılığı giderek farklı devlet modelleri açısından tartışma alanına getirilirken , her türlü saldırıya karşı ulus devletlerin vatandaşlarına ve koruyucularına yani milliyetçi ve ulusalcı akımlara aynı savunma görevi düşmektedir . Batı ülkelerinde üç yüz yıllık bir uluslaşma sürecinden sonra ortaya çıkmış olan ulus devletlerin kurulup kurumlaştıktan sonra, geleceğe dönük olarak varlıklarını koruma sürecinde bütün ulus devlet vatandaşlarının , ulusalcı ya da milliyetçi ayırımına sürüklenmeden tek bir merkezi güç olarak el birliği ile uluslararası alanda diğer ulus devletlere karşı ortak bir korunma ya da savunmaya geçtikleri bugünün ulus devletlerinde gözlemlenmektedir .

İmparatorluklar döneminde belirli bölgelerde yaşamını sürdüren insan topluluklarının yerel ya da bölgesel dil üzerinden milletleştiği ve zaman içerisinde milliyetçilik akımları sayesinde merkezi imparatorluklara karşı çıkarak bir ulusal kurtuluş savaşı sonrasında, kendi milli devletlerini oluşturma aşamasına geldikleri görülmektedir . Son üç yüz yılın ürünü olan ulus devletlerin arkasında her yerde bir ulusal kurtuluş savaşı ya da milliyetçilik cereyanları ile ortak dile dayanan milletleşme olgusunun bulunduğu anlaşılmaktadır .Öncelikle ortada bir ulusun var olabilmesi için ortak bir dilin gelişmesi gerekmektedir . Tarih içinde bölge halkları kendi ortak dillerini oluşturarak ulusal bir kültür düzeni ortaya çıkardıktan sonra ,bağımsız bir devlet düzeni çatısı altında ortak yaşamı hedefleyen bir yaşam düzeni aşamasına gelebilmektedirler .Ulusal kültür düzeni ulusal bağımsızlığa doğru geliştiği aşamada toplumlar ulusal kurtuluş savaşı vererek özgürlüklerine kavuşabilmektedirler . Günümüzün bağımsız devletlerinin hemen hemen hepsinde ulusal kurtuluş savaşı ya da mücadeleleri verilerek sonuca ulaşılabilmektedir . Böylesine bir toplu mücadele içine giren ulusal toplumların ,sürdürdükleri kavgalarını kazanabilmeleri ve bağımsızlık hedefine ulaşabilmeleri için, her türlü ayırımı geride bırakarak hep birlikte ortak bir mücadele ortamı içinde olmaları gerekir . İşte bu aşamada sağdan gelen milliyetçiler ya da soldan gelen ulusalcılar ayırımı yapılmasının son derece yanlış olduğu ve Türk ulusunu bu aşamada bir araya gelerek toplu bir güç konumunda var olma mücadelesini engelleyen bir olumsuz durumu ortaya çıkardığı görülmektedir . Böylesine bir yanlış ayırımı ve de buna dayalı olarak gündeme getirilen haksız siyasal bölünmeyi , ulus devletin bölünmez üniter yapısı açısından kabül etmenin hiçbir biçimde mümkün olmaması gerekir .

İmparatorlukların çöküşü üzerine ulus devletler geçen yüzyılın başlarında kurulurken , Türk ulusu da o dönemin dili olan Osmanlıca adlandırma ile, tarih sahnesinde var olabilmek üzere “Kuvay-ı Milliye “ mücadelesi adı altında bir ulusal kurtuluş savaşına kalkışmıştır . Savaşın kazanılmasından sonra yapılan dil devrimi sonucunda , Kuvay- Milliye kavramı ulusal güç olarak değişim yaşamış ve yeni bir dünya kurulurken Türkler ulusal toplum ve ulus devlet olarak tarih sahnesinde gene yerlerini almışlardır . Kurtuluş savaşı sırasında birbirlerine sen” ulusalcımısın ya da milliyetçimisin? ” diye soru sormadan emperyalizmin işgalci ordularına karşı toplu bir var olma savaşına kalkışan Türk ulusunun , zafere erişmesinden sonra Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı onaylanmıştır . Aradan yüz yıllık bir zaman dilimi geçtikten sonra küresel emperyalizm ülkeyi bölmek üzere Türk ulus devletini gene eskisi gibi tehdit ettiği bir aşamada, Türk ulusunun bireylerinin ya da Türkiye cumhuriyetinin yasal vatandaşlarının milliyetçi ya da ulusalcı diye farklı kavramlar üzerinden bölünmesi, bu aşamada milli direniş gücünü kırdığı gibi, aynı zamanda emperyalist saldırılara yeterli bir düzeyde karşı koyma gücünü de ortadan kaldırmaktadır . Merkezi coğrafyadaki bütün devletler bölücü bir rüzgarla parçalanmaya çalışılırken ,benzeri bölücülük girişimleri ,ulusal kurtuluş savaşı ile üniter bir devlet olarak tarih sahnesine çıkan Türk devletini ortadan kaldırmak üzere Türkiye’ye karşı baskı ve tehditler ile yönlendirilmektedir . Gelinen yeni aşamada sağ kanattan gelen milliyetçilerin ve sol kanattan gelen ulusalcıların hala ayrı kavramlar aracılığı ile kendilerini ifade etmeleri ve başka siyasal gruplar ile ortak hareket ederek bölücü siyasetlere alet olmaları ,Türk devletinin varlığını koruyacak ulusal savunması açısından çok ciddi bir çıkmaz olarak gündeme gelmektedir .

Geçen haftalarda Türkiye’nin önde gelen kamuoyu araştırma kuruluşlarından birisi yapmış olduğu araştırmaların sonucunda, Türk vatandaşlarının kendilerini nasıl gördüklerini ve siyasal kimliklerini nasıl adlandırdıklarını soruşturma konusu yapmış ve elde ettiği sonuçları Türk kamuoyuna açıklamıştır . Verilen cevaplara göre Türk toplumunun dörtte biri kendini Atatürkçü , dörtte biri milliyetçi ,yüzde onu demokrat ,yüzde onu muhafazakar ve de yüzde onu dindar olarak tanımlama yoluna gitmiştir . Bu sonuçlara göre , Atatürkçü tanımlamasının arkasında yer alan ve Atatürk’ün partisinin üyesi olan ulusalcılar , Atatürkçüler olarak Türk toplumunun en geniş grubunu ortaya çıkarmakta bunu ikinci grup olarak milliyetçiler izlemektedir . Yüzde onlarda kendini ifade eden demokratlar, muhafazakarlar ve dindarlar üçüncü derecede oy potansiyeline sahip olarak görünmektedirler . Türk toplumunun en geniş kesimini temsil eden ulusalcılar ve milliyetçilerin bugün hala ayrı partilerde bulunmaları ve kendilerini ayrı ayrı ifade etmeleri , ulus devletler tasfiye edilirken Türkiye’nin kendini savunacak ulusal güç oluşumu açısından son derece tehlikeli bir durumu ortaya çıkarmaktadır . Ulusal kurtuluş savaşının büyük önderi Atatürk’ün partisinin çatısı altında bir araya gelen ulusalcılar ile, başka partilerle işbirliğine girmiş ya da siyasal ittifaklara kalkışmış olan milliyetçilerin bugün birbirlerinden uzak ve hatta karşı karşıya gelmiş olan dağınık görünümü , en son yapılan kamuoyu yoklaması ile bir kez daha ortaya çıkmıştır . Kendilerini ulusalcı ya da milliyetçi olarak ifade edenler Türk toplumunun yarısını meydana getirirken , diğer siyasal gruplar ikinci ve üçüncü planda kalmaktadırlar ve bu dağınıklık yüzünden ulusalcılar ile milliyetçiler bir araya gelerek iktidar olamamaktadırlar . Bu iki grubun bir araya gelmesini önlemek üzere bütün emperyal güçler devreye girmekte , topluca Türkiye’nin dış güçlere karşı ulus devleti ve milleti ayakta tutacak milliyetçi-ulusalcı işbirliğine dayanan bir ulusal savunma hükümeti oluşturmasına , sürekli engeller çıkartılarak izin verilmemektedir .Bu nedenle antiemperyalist çizgide gerçek milli politikalar uygulayacak bir ulusal yönetimi ortaya çıkaramayan Türkiye Cumhuriyeti de , siyaset ile denge kuramadığı için her geçen gün ulusal kimliğinden ve varlığından bir şeyler kaybetmektedir .

Türk tarihinin getirmiş olduğu özel koşullar ile Türkiye Cumhuriyetinin kurulu bulunduğu bu coğrafyanın özellikleri , yirminci yüzyılda bağımsız bir Türk devleti kurulması sırasında öncelikli olarak etkili olmuştur .Ulusal kurtuluş savaşının önderi Atatürk , asker kökeni gereği iyi bildiği jeopolitik biliminin verilerini kullanırken , bir devlet adamı kimliği ile okuduğu binlerce tarih ve siyaset kitabının getirmiş olduğu bilimsel bilgi birikimini devletin kurulması sırasında kullanmıştır . Bugün kendisini milliyetçi ya da ulusalcı olarak tanımlayanların tarih ve coğrafya biliminin verilerini bu doğrultuda iyi bilmeleri gerekmektedir. Bu gerçekleri görebilenler ve iyi anlayanlar , her türlü emperyal amaçlı siyaset manüplasyonlarına karşı Türk kimliğini benimsemiş olanlar ,küresel emperyalizmin ulus devletleri yıkma döneminde, milliyetçi-ulusalcı ayırımını geride bırakarak toplu bir ulusal güç oluşumu ile sahneye çıkarak , bütün emperyalist ve Siyonist planları bozmak durumundadırlar . Bütün emperyal devletler ve güçler kendi siyasal çıkarları doğrultusunda merkezi alandaki haritaları yeniden çizmeye yönelirken , Türk ulusunun bir büyük kurtuluş savaşı vererek kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetinin özel durumunu iyi bilerek ve bu konuda yoğun çalışmalar yaparak , Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalmasını sağlayabileceklerdir . Böylesine kutsal bir görevin tam anlamıyla yerine getirilebilmesi için öncelikle ulusalcılar ile milliyetçilerin işbirliği gerekmektedir .Yeni dönemde Türkiye’nin ikinci ulusal kurtuluş mücadelesinin öncü kadrosunun ,milliyetçiler ile ulusalcılar arasında oluşturulacak çekirdek bir kadronun olması gerekmektedir . Çekirdek kadronun öncülüğünde başlatılacak yeni bağımsızlık hareketinin bir ayağını milliyetçiler diğer ayağını da ulusalcılar oluşturarak , Türkiye’nin ve Türk dünyasının özgürlüğünü güvence altına almaları artık kaçınılmaz bir milli görev olarak gündeme gelmiştir . (Birlikteliğin kısa adı ULU-MİL olabilir . )

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ERGENEKON’DAN ESTERGON’A


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ERGENEKON’DAN ESTERGON‘A

Dünya haritasına bakıldığı zaman , Türklerin yaşadıkları alanların Ergenekon bölgesinden Estergon kalesine kadar uzanan çok geniş bir coğrafya da yer aldığı görülmektedir . Bu nedenle Türk dünyası denilince, hem Ergenekon bölgesinin getirdiklerini hem de Estergon kalesinin bulundukları konumları aracılığı ile fazlasıyla , Türk dünyasına yönelik etkin yansımalar yarattığını görmek mümkündür . Mitolojik bilgilere göre ,Türkler Asya’nın ortalarında yeryüzüne çıktıkları zaman sahip oldukları çevreyi genişleterek yayılmışlar ve bu doğrultuda Ergenekon dağının altında bulunan demir madenlerini eritme yolu ile yaşama şansını elde ederek hayatta kalmayı başarabilmişlerdir . Çinliler Türkleri yok etmek için her zaman düzenli saldırılar yapmışlar ama Türkler gerektiğinde demir dağları da eriterek ve de delip geçerek yeryüzünde var olabilmeyi ve ayakta kalabilmeyi başarmışlardır . Türk tarihi ile ilgili mitolojik bilgilere bakılırsa Ergenekon Türk ulusunun Orta Asya’dan tarih sahnesine çıkış yeridir . Türkler varlıklarını kanıtladıktan sonra sürekli göçler ve akınlar ile Asya ve Avrupa kıtalarında at koşturmuşlardır . Atlı bir uygarlığın temsilcisi olan Türkler , at sırtında Asya’nın ortalarından yola çıktıktan sonra, sürekli yayılarak ve devlet sınırlarını genişleterek, Avrupa kıtasının ortalarında yer alan Estergon kalesinin bulunduğu merkezi bölgeye kadar gelmişlerdir . Bu nedenle Türk tarihi Ergenekon’dan çıkış ile , Estergon kalesinden geri dönüş arasında geçmiş olan büyük bir zaman dilimidir .

İki büyük kıtanın ortalarında yer alan uygarlıklar ve devlet yapılanmaları ,Türk tarihinin ana konularıdır . Türkler Asya kıtasının her bölgesinde tarihin değişik dönemlerinde devletler kurdukları gibi ,benzeri bir çizgide Avrupa kıtasının da değişik bölgelerinde farklı devletler kurarak bugünlere gelmişlerdir . Atlas okyanusuna sahilleri olan Finlandiya gibi Büyük Okyanus’un kenarlarında kurulmuş olan Kore devletinin de Türk dünyasının birer parçası oldukları görülmektedir . Tıpkı Japonlar gibi Ural-Altay bölgesinden gelen Koreliler Büyük Okyanus kenarlarında bugün yaşamlarını sürdürürken ,Finliler ile birlikte Orta Asya’dan göçebe olarak gelen Macarlar, Lehler ,Çekler ,Bulgarlar ve Estonyalılar da Hunların ,Avarların ve Hazarların uzantıları olarak bugünün Avrupa kıtasında ayrı devletler olarak varlıklarını sürdürmektedirler . Üç büyük kıtanın tam ortasında yer alan Türk dünyasının doğudaki çıkış yeri Ergenekon ile , batıdaki hegemonyasının eriştiği hedef olarak Estergon kalesi, dünyanın ortalarında bu kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk uygarlığının merkezi sınırlarını oluşturmaktadır . Türkler en büyük kıta olan Asya’nın ortalarından yeryüzüne çıkmış bir ulus ve uygarlık olarak ,diğer büyük güçler gibi dünya hegemonyası için çok geniş alanlara yayılmışlar ve tarihin ana olaylarının cereyan ettiği bu alanda Türkler kendilerine bir ana hedef olarak bazı büyük kentleri seçmişlerdir . Türk hükümranlığının hedefi olarak belirlenen bu kentler arasında Roma , Viyana ,Kudüs ve İstanbul Kızıl Elma hedefinin ana merkezleri olarak belirlenmiştir .

Orta Asya’dan çıkarak bu kıtanın her bölgesine dağılan Türk kavimleri , dünya hegemonya yarışı içinde hem ön Asya’ya hem de Avrupa kıtasının bir çok yerine ulaşmışlardır . Türkler Asyalı bir kavim olarak tarih sahnesine çıkmışlar ama daha sonraki yaşam dönemlerinde, uzun süre Avrupa ülkelerinde devletler kurarak bugünün dünyasına Avrupalı bir millet olarak dahil olmuşlardır . Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurarken ve bu doğrultuda çağdaş uygarlığı hedeflerken , yeni Türk devleti de Avrupa kıtasının yanı başında modern bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Önce Hunlar , daha sonra Avarlar ve Hazarlar’ın göçleri ile Ergenekon’dan çıkıp gelerek Avrupa kıtasında yaşamaya başlayan Türk kavimleri, bir çok bölgede kendi hegemon düzenlerini kurabilmiş ve böylece Asya kökenli bir halk olan Türklerin Avrupalılaşma süreci de başlamıştır . Yüz yıllar sonra Osmanlı İmparatorluğunun geri dönüş macerası da, devletin gerileme dönemi sonrasında Macaristan’nın tam ortasında yer alan Estergon kalesinin kenarlarından Asya’ya doğru başlıyordu . Osmanlılar Estergon’u alarak Avrupa’nın merkezine yerleştikten iki yüzyıl sonra sonra Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki sürekli savaşlar yüzünden Avrupa topraklarından geri çekilmek zorunda kalırken ,Estergon kalesi Türklerin Asya kıtasına dönük geri çekilişinin bir başlangıç noktası olarak tarihteki yerini alıyordu .

Türk tarihinin iki ana konusu olan Ergenekon ve Estergon kavramları, son yıllarda yaşanan bazı siyasal gelişmeler yüzünden güncellik kazanmıştır . Geçen yüzyılın başlarında kurulmuş olan genç Türk devleti yeni bir yüzyılın içine doğru gidildiği bir aşamada , Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmış olduğu yer ile yeniden değerlendirilmeye başlanmış ve Ergenekon’dan çıkmış olan Türkler batı emperyalizmi tarafından ,yeniden Ergenekon çukuruna sokulmaya çalışılmıştır . Bir Doğu kıtası olan Asya’dan tarih sahnesine çıkmış olan Türkler , Asya’dan sonra Avrupa hegemonyasına yöneldikleri bir aşamada Estergon kalesi önlerine çıkmış ,Osmanlı İmparatorluğu iki yüzyıla yakın Macaristan hegemonyasında Estergon kalesini sınırları içinde tutarak, bu önemli anıtı orta Avrupa bölgesindeki Türk hegemonyasının merkezi konumuna getirmiştir .Estergon kalesi zamanla Avrupa kıtasındaki Türk egemenliğinin göstergesi haline gelirken , Ergenekon’dan sürekli batıya doğru giderek egemenlik alanını genişleten Türklerin de dış dünyaya karşı önemli bir simgesi konumuna gelmiştir . Türkler dünya kıtalarına yayıldıktan sonra bu iki nokta arasındaki bağlantıyı kalıcı bir hegemonyanın çekirdeği haline getirmek için çok uğraşmışlar ama tarihin akışını belirleyen önemli olaylar nedeniyle bu amaçlarına tam olarak ulaşamamışlardır . Yıllar geçtikçe çeşitli bölgelerde kurulmuş olan devlet yapıları yıpranarak tarihin tozlu sayfalarına doğru kayarken , Türkler etkinliklerini sürdürmüşler ve her batan devletten sonra yeni ve farklı devlet modellerine yönelerek Türk tarihi açısından bir devamlılık sağlamışlardır . Türklerin düşmanı konumundaki emperyal güçler ise , Türk birliklerini Estergon’dan çıkartıp geri süpürmüşler ve bu süreçte Türkleri tarih sahnesine çıkmış oldukları Ergenekon’a göndererek yeniden çukura gömmeye çalışmışlardır . Batılı emperyalistler Türkler’den intikamlarını böylece almaya çabalarken , Türk’süz ve Türkiye’siz bir yeni dünya peşinde koşmuşlardır .

Yirmi birinci yüzyılın başlarında , dünyanın ortasında bulunan güçlü Türk devletini tasfiye etmeye yönelen batılı emperyalist güçler , var olan son Türk devletine karşı büyük bir komplo kurmuşlardır . Türklerin tarih sahnesine çıkışının adı ve simgesi olan Ergenekon , emperyalist bir akıl ile Türkiye Cumhuriyetinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir büyük siyasal senaryonun adı olarak dünyaya empoze edilmiştir. Mitolojideki Ergenekon ile dünya sahnesine çıkmış olan Türk yapılanması , yeni bir dünya düzeni kurulurken yapay ve çakma oluşturulan bir dava senaryosu ile ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır . Batı emperyalizminin Orta Doğu bölgesini sürekli kontrol etme çabalarının ürünü olan Türkiye’deki askeri darbe senaryolarının bir yenisi , devletin temelini oluşturan Türk Silahlı Kuvvetlerinin topluca yargılanması için gündeme getirilerek ,üst düzey askeri kadrolar darbecilik senaryosu üzerinden cezalandırılmaya çalışılmış ve bu doğrultuda hazırlanan dava senaryosunun inandırıcı olabilmesi için, bir çok sahte olay ve evrak yaratılarak mahkeme sırasında kullanılmıştır . Türkiye Cumhuriyetini emperyalizmin tasfiye planları doğrultusunda , olmayan bir gizli örgütü varmış gibi göstererek ve bu örgütü terörist ilan ederek Türk ordusunun önde gelen subayları gerçeklere aykırı bir biçimde suçlanmışlar ve çeşitli senaryolar aracılığı ile de ordunun bir tarikat yapılanması üzerinden emperyalizm ve Siyonizmin kontrolü altına alınarak Türk ulusuna ve devletine karşı kullanılması gerçekleştirilmeye çalışılmıştır .Dünya tarihinin ana unsurunu oluşturan Türkler büyük savaşlar sonucunda sahip oldukları merkezi coğrafya topraklarından geri püskürtülerek batı emperyalizminin doğuya açılımı sırasında ,Asya kıtasının derinliklerindeki Ergenekon dağının çukurlarında yeryüzünden silinmeye çalışılmışlardır . Davanın adı Ergenekon konulurken , dava dilekçesinin girişinde Asya kıtasındaki yer altı yapılanması olarak gösterilen Agarta bölgesi bile bu haksız davanın dayanak noktası olarak gösterilmeye çalışılmıştır .

Yeni bir dünya düzeni kurulurken tarihin ürünü olan Türk devleti ve Türklük olgusu , Türklerin tarih sahnesine çıkışının simgesi olan bir mitolojik kavram kullanılarak yok edilmek istenmiştir .Bu aşamada Türkiye’deki siyasal gelişmeler dışarıdan yönlendirilerek , iki bin yıllık Türk ordusu batılı istihbarat servislerinin güdümündeki bir tarikatın baskısı altına alınmaya çalışılmıştır . Özellikle Türk devletinin laik yapılanması ortadan kaldırılmak istenirken . Türkiye Hrıstıyan Avrupa’dan uzaklaştırılarak , Müslüman Orta Doğu’ya yakınlaştırılırken ,sonradan oluşturulan gizli örgüt destekli yapay tarikatlar devreye girmiş ve bunların desteği ile siyasal alanda dini yapılanmalar öne geçirilmiştir .Bu aşamada Meclis başkanları laikliğe karşı savaş açarken dini yapılanmaların siyasete bulaşması yüzünden Türk devleti ciddi bir varlık krizine sürüklenmiştir . Devletin kurucu iradesinin ortaya koyduğu siyasal modelden uzaklaşılırken ,küresel emperyalizm ve Siyonizim ortaklığının yeni Orta Doğu planına uygun olarak Türk devleti de çağdaş bir cumhuriyet oluşumundan hızla uzaklaştırılarak tıpkı Arabistan gibi bir Ortaçağ din devletine dönüştürülmeye çalışılmış ,gelinen yeni aşamada millet kavramına karşı çıkılırken , bunun yerine gene Ortaçağ düzeninde olduğu gibi tarikatların emrinde bir ümmet toplumu ve din devleti arayışı öne çıkartılmıştır . Türkiye böylesine bir yok edici bir emperyal dönüşüm programı ile karşı karşıya bırakılırken , Türk ulus devletinin çekirdek örgütü ve en büyük güvencesi olan Türk ordusu ,gerçeklere aykırı bir biçimde sonradan gündeme getirilen düzmece bir dava aracılığı ile yargılanarak ortadan kaldırılmak istenmiştir . Emperyalizm devlet yıkıcılığı senaryoları ile doğrudan çağdaş Türkiye Cumhuriyetini hedef alırken ,tarikatçı kadrolarla Türk yargısını böylesine olumsuz bir siyasal komploya alet etmiştir .

Türk devlet geleneği beş bin yıl öncesinden başlayarak bugüne kadar devlet düzenini Türk ordusuna dayandırmıştır .Ordu milletin içinden çıkarak devletin çekirdeğini oluşturan bir esas yapılanmadır . Devletin çekirdeği olarak Türk ordusu hedef tahtasına oturtulurken , silahlı kuvvetlerin üst yönetiminin orduyu yok edecek bir biçimde terör ve darbe gibi ne olduğu belli olmayan suçlamalar üzerinden dava süreci başlatılarak , bütün sanık olarak tutsak edilen yüksek rütbeli ordu yöneticileri mahkum edilmeye çalışılarak bunların üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri yok edilmek istenmiştir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak kurulmuş bulunan Türk devleti yok edilmek istenirken, devletin çekirdek yapılanması olarak ordunun hedef alınması normal karşılanmış ve dava daha ilk aşamada , tam bağımsızlığa yönelen ulusal kurtuluş savaşı zaferinin getirdiği kazanımların tasfiye edilmesini öne çıkarmıştır . Bu doğrultuda devlet sırlarının içinde yer aldığı kozmik odanın açılarak deşifre edilmesi ile daha işin başında Türk devletinin merkezi gücü olarak ordunun ortadan kaldırılmasının hedeflendiği görülmüştür .Hiç bir çağdaş batı ülkesinde görülmeyen anormallikler dava sürecinde birbiri ardı sıra yalan ve düzmece senaryolarla gündeme getirilmiştir . İlelebet payidar olmak üzere kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye edilmesi , çekirdek yapı olan ordunun yargılanması üzerinden gerçekleştirilmek istenmiştir . Bu doğrultuda her türlü hukuk dışı ve hukuka aykırı yol denenmiştir .

Soğuk savaş döneminde Nato üzerinden gündeme getirilen askeri darbe senaryoları bu kez gerçekleştirilemeyince ,aynı doğrultuda benzer bir darbenin yargı yolu ile gerçekleştirilmek üzere harekete geçilmesiyle birlikte, Ergenekon adı verilen siyasi dava süreci başlatılmıştır . Dava öncesinde yaşanan yirminci yüzyıl gerçeklerinden yararlanılarak çeşitli senaryolar oluşturulmuş ve soğuk savaş döneminin koşullarına uygun bir biçimde küreselleşme senaryosu olarak ortaya çıkarılan Büyük Orta Doğu ile birlikte Büyük İsrail Projeleri çağdaş ulusal Türk devletini ortadan kaldırmak üzere devreye girerken ,tam bu aşamada Ergenekon davası açılmıştır .Dava öncesinde emperyalist İngiltere ile Siyonist İsrail birbirine düşmüş , süper güç ABD ise kendi içinde örgütlü bulunan bu devletlerin kapışması karşısında gene Nato üzerinden hareket ederek meseleyi çözmeye çalışmıştır . İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail’in bölgesel büyüklüğe ulaşması için üçüncü dünya savaşına Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, ilk adım olarak bir Türk-İran savaşı çıkartılmak istenmiştir . Bu amaçla yeni bir 27 Mayıs senaryosu ile Türk ordusunun Kemalist laik kimliği öne çıkartılarak , dinci bir mezhep devleti olan İran ile savaşa girişmesi hedeflenmiştir . Bu plana göre önce Türkiye’de bir Kemalist darbe olacak ve daha sonra laik Türk ordusu şeriatçı İran’a girecek ve bu iki büyük Orta Doğu devletinin savaşa tutuşması sürecinde ,savaş bütün merkezi bölgeye yayılarak Siyonizmin istediği üçüncü dünya savaşının başlamasına giden yolun önünü açacaktı . İsrail tarafından Büyük İsrail’in kurulması için böylesine bir din ve mezhep savaşı en gerçekçi yol görünüyordu . İsrail Siyonizm doğrultusunda bir yeni dünya düzeni için savaş peşinde koşarken ,var olan bugünkü batı hegemonyasına dayanan düzeni kuran İngiltere ise, savaşa ve darbeye karşı çıkarak Birleşik Krallık merkezli kurulmuş olan yapılanmayı koruma doğrultusunda hareket ediyordu . İsrail bir Türk-İran savaşını bu aşamada hedefleyerek kışkırtırken , İngiltere ise Nato’yu yanına alarak İsrail’in ikinci bir 27 Mayıs senaryosuna karşı çıkıyordu .İşte Ergenekon davası bu sürecin içinde açılıyordu.

Emperyalizm ve Siyonizm arasındaki kavga merkezi coğrafyanın geleceği doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine yayılınca , birbiri ardı sıra bölge ülkelerinde iç savaşlar çıkartılarak bu ülkelerin eyaletler düzeyinde parçalanmaları için provakasyonlar yapılıyor ve terör bu amaçla kullanılıyordu . Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada savaştan yana ve savaşa karşı olmak üzere ikiye bölünüyordu . Batı blokundaki bölünme Türkiye’ye de sıçrıyor ,Siyonizmin kışkırttığı Türk-İran savaşı için Kemalizm yeniden kullanılmaya çalışılıyor ve bu doğrultuda ikinci bir 27 darbesine Türk ordusu zorlanarak alet edilmek isteniyordu .Gerçek anlamda ulusalcı ,cumhuriyetçi ve Atatürkçü çizgideki Türk kamuoyu, I2 Mart,I2 Eylül ve 28 Şubat gibi darbelerin faturalarının ne kadar ağır olduğunu gördüğü için bu doğrultudaki kışkırtmaların oyunlarına gelmeyerek, hem darbeye hem de İran savaşına karşı çıkarken batı blokunun savaşa karşı çıkan kesimlerinin desteği ile , Türkiye’de bir siyasi dava gündeme geliyor ve ülkenin tam on yılını bir iç hesaplaşma ile dolduruyordu . Dünya değişirken her ülke değişen koşullara uyum sağlayarak ayakta kalabilmenin yollarını ararken , Orta Doğu’ya hangi emperyal gücün egemen olacağı kavgası, Türk siyasi tarihinin en önemli aşamasında Türk devletinin önüne çıkarılıyordu. Bu aşamada da bütünüyle Türk devletini yargılayacak bir yönde Türk ordusunun üst düzey yöneticileri Ergenekon gibi simgesel bir isimle açılan davanın sanıkları olarak mahkeme salonlarına doldurularak uzunca bir sürede içeride tutuluyorlardı .Uluslararası konjonktürdeki gelişmeler Avrupa Birliği, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail isimli projelere Orta Doğu devletlerini mahkum edince , Türkiye’nin siyasal gündemi de Ergenekon davasına kilitleniyordu . Haksız yere birkaç yüz asker ve sivil aydının suçlanmasıyla ,Türkiye Ergenekon davası ile yatıp kalkar bir duruma sürükleniyor ve yaratılan iç çekişmeler yüzünden bu aşamada merkezi bölgedeki sıcak gelişmelere karşı Türk devleti savunma yapamaz bir konuma düşürülüyordu .

Son yıllarda bazı terör olayları ile siyasal gelişmelerin dış güçler tarafından kışkırtılmasıyla Türkiye bir dış savaştan kaçarken farklı bir iç savaşa doğru sürükleniyordu . Türkiye birliğini ve merkezi gücünü korumak doğrultusunda hareket etmesi gerekirken , bir siyasal dava ile iç karışıklığa sürüklendirilerek savaş planlarına alet edilmeye çalışılıyordu . Yeni dönemde siyasal olarak cumhuriyetçi doğrultudan farklı bir çizginin Türkiye’de iktidara gelmesi , Orta Doğu ve merkezi coğrafya alanlarını savaşın ön cepheleri konumuna getirmiştir . Türk devletinin bu bölgelerde harekete geçerek kendi ulusal çıkarlarını korumasına izin vermeyen bir iç konjonktür ,Ergenekon davası ile Türk kamuoyunun tepesinde ortaya çıkmıştır . İşin içine bazı basın organlarının , sivil toplum kuruluşlarının ve aydınların da dahil edilmesiyle, Türkiye topluca bir iç hesaplaşmaya doğru iteklenmek istenmiştir.Bir anlamda Ergenekon ile tarih sahnesine çıkan Türk ulusu gene bir başka Ergenekon senaryosu ile Türk devleti yok edilerek tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır . Yeni planlar doğrultusunda bölge haritası eskisinden çok farklı bir biçimde çizilirken Türk devleti harita dışına çıkartılmaya çalışılmıştır .Böylesine bir sonucun ancak savaş yolu ile sağlanabileceğini gören emperyal merkezler ,Türkiye’yi önce bir iç karışıklık üzerinden iç savaşa , sonra da mezhep çatışması üzerinden de İran ile bölge savaşına sürükleyerek , üçüncü dünya savaşını başlatacak Armegeddon senaryolarını yavaş yavaş devreye sokmaya çalışıyorlardı . Emperyalizmin her türlü silahı kullanılarak batının çıkarları doğrultusunda böylesine bir genel sonuç alınmaya çalışılıyordu .Bu çizgide gerçekleri dile getiren bilim adamı ve aydınların her yönde önleri kesilerek ,kışkırtmalar ve çatışmalar birbiri ardı sıra devreye konarak ve Türk halkı aptallaştırılarak aldatılmak isteniyordu

Savaştan yana emperyalist güçler Orta Doğu coğrafyasındaki bütün devletleri hızla sıcak çatışmalara doğru sürüklerken , uluslararası hukuku çiğnedikleri gibi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile Türk devletinin hukuk devleti kimliğini zorlayarak , emperyalizmin istekleri doğrultusunda Türkiye iç çatışmalar üzerinden son bir hesaplaşmaya ve bunun sonrasında da geniş çaplı bir bölge savaşına götürülmek istenirken , yüz yıllık cumhuriyet rejiminin getirdiği siyasal bilinç Türk kamuoyuna egemen olmuş ve bu sayede emperyalizmin Siyonist planları bozulmuştur . Türk devleti ulusal kurtuluş savaşı verdiği yıllarda Orta Doğu bölgesinin en modern ülkesi olarak , batıdan gelen her türlü emperyalist saldırıya karşı durduğu gibi benzeri bir güçlü duruşu ikinci kurtuluş savaşı sırasında da sergileyerek , Ergenekon saldırıları ya da palavraları ile bir iç karışıklığa ya da iç savaş senaryolarına meydan vermemiştir .Tarikatçı siyasetçiler ya da hukuk organlarını işgal eden dinci bürokratlar çağdaş Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak , cumhuriyet rejimini bütünüyle tasfiye edecek hiçbir oyunu başarıya ulaştıramamışlardır . Türk gençliğine emanet edilenTürkiye cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan başarılı geçmişi ile yeniden bir sınava girmek zorunda kalmış ve bu aşamayı da başarıyla geride bırakarak geleceğe dönük uygarlık yaratma hedefi doğrultusunda yoluna devam etmiştir . Batılı istihbarat servislerinin yetiştirmiş olduğu ajanlar ortalığı karıştırma senaryolarını tam olarak uygulayamamışlar ve hepsi devletin hukuk kurumları önünde hesap vermek zorunda kalmışlardır .Dış baskılarla başlatılan mahkeme süreci çeşitli baskılarla anayasa ve yasalara aykırı bir biçimde tamamlanmaya çalışılmış ama tarikatçı kadrolar yabancı oldukları Türk hukuk sistemi içinde emperyalist istekler doğrultusunda tam olarak istenen sonuçları elde edememişler ve on bir yıllık bir dönem sanıkların beraat etmesiyle birlikte geride kalırken , Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte yargı önüne çıkartılan sivil toplum kuruluşları ,meslek örgütleri ,dernekler ve aydınlar bir kez daha kamuoyu önünde suçsuzluklarıyla aklanmışlardır . Bir anlamda bütünüyle Türk devleti ve Türk ulusu yeniden aklanarak aydınlığa kavuşmuşlardır . Böylece bir takım dış planlar uğruna Türk devletini ve devletin çekirdek kurumu olan Türk ordusunu ve de cumhuriyetçi kuşakları suçlamanın kolay olmadığı ve bütün oyunların tersine döndüğü bir kez daha kesinlik kazanmıştır .

Dünya tarihi incelendiği zaman , tarihte ortaya çıkan önemli dönüşümleri hazırlayan olayların öncesinde ülkeler i etkileyen bazı siyasal oluşumların devreye girdikleri çokça görülmüştür . Türkiye’de bu gibi olayların yansımaları ile zaman zaman karşı karşıya kalmıştır .Batıcı kadroların oyunu ile Balkan savaşı öncesinde ordunun yarısının terhis edilmesi ya da Akdeniz dünyanın önüne yeni bir gündem maddesi olarak gelirken , Türk donanmasının Afrika kıyılarını dolaşmaya yönlendirilmesi gibi ters gelişmeler ,devletlerin çıkarlarına aykırı olduğu için hiçbir biçimde devlet merkezli olarak kabül edilemeyecek durumlardır. Ergenekon davası da tam Orta Doğu’da sıcak olaylar birbiri ardı sıra tırmanırken ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda sıcak çatışma noktası alanlara müdahale etmesi gerekirken ,böylesine bir misyonu yapamayacak duruma düşürülmes,i Ergenekon davası aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bölgenin en güçlü ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri savaş alanlarından çekilerek mahkeme alanlarına sürüklenmiş ve Türkiye’nin Nato müttefikleri aracılığı ile göstermelik bir hukuk oyunu ile önce Türk ordusu sonra da Türk devleti tasfiye edilmek istenmiştir . Önceleri kuşku ile karşılanan bu karmaşık durum aradan oniki yıl geçtikten sonra ortaya çıkan olaylar ,düzmece evraklar ve siyasal gelişmeler doğrultusunda daha iyi anlaşılmıştır . Ne var ki ,bu kadar uzun zaman içinde dünya değişirken ve Orta Doğu’da yeni durumlar ortaya çıkarken ,Türkiye aktif bir dış politika uygulayarak ulusal çıkarları doğrultusunda etkili olamamıştır.Din ve mezhep çatışmaları ile Türkiye bir yandan savaşa doğru sürüklenirken , diğer yandan da ordusu yargı önüne çıkartılan bir ülke olarak kendini koruma ve savunma gücü elinden alınmak istenmiştir . Dış baskılarla siyaset hukuk alanına girince, Türkiye bir çok açıdan haksızlıklar ülkesi konumuna sürüklenmiştir . Oniki yıllık dava sürecinin her yönü ile tamamlanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti , devleti,ordusu,milleti ve aydını ile tarih önünde bir kez daha aklanmıştır . Batı emperyalizmi Türkiye üzerinden doğuya açılma şansını Ergenekon ihaneti yüzünden elinden kaçırmıştır .

Ergenekon senaryosu ile Türk devleti hedef alınırken aslında cumhuriyet rejiminin ürünü olan bütün aydınlar ve toplum kesimleri de dava süreci boyunca hedef gösterilerek anti-cumhuriyetçi gidişin önü açılmaya çalışılmıştır . Atatürkçü ,cumhuriyetçi ve ulusalcı toplum kesimlerine darbecilik ve terör çamuru atılarak herkes Ergenekoncu yapılmak istenmiş ve böylece emperyalizmin Türkiye’yi dönüştürme girişimlerine karşı devletin ve vatanın bağımsızlığını savunacak ulusal güçler hapse atılmıştır . Türk devleti dünya haritasından silinmeye çalışılırken ve Türkiye’yi bölecek yeni devlet oluşumları milli sınırları tehdit ederken, bu gibi emperyal senaryolara karşı direnecek ulusalcı , cumhuriyetçi ve Atatürkçü aydınlar haksız yere suçlanarak , hapislerde çürütülmüşlerdir . Suçlanan herkesin beraat ettiği yeni aşamada suçsuz insanların çektikleri çilelerin karşılığı olarak tazminat davalarının açılması hukuk devletinin bir gereğidir . Anayasal düzen alt üst edilerek bir devletin ordusu hapse atılmış ve devletin kendini koruması önlenmek istenmiştir . Bu aşamada uydurma senaryolar ile kurgu davalar açma dönemi sona ererken , bu ülkenin cumhuriyetçilerine yapılan haksızlıkların faturası kendiliğinden gündeme gelmektedir . Haksız yere tutuklananlar ve ceza alanların haklarına kavuşması için ,Türk devleti gereken önlemleri kesinlikle almak zorundadır .Yeni dönemde Türk ulusunun haklı bir tepkisi olarak, Osmanlılar zamanında atalarımızın bir Türk kalesi durumuna getirmiş olduğu Estergon kalesine doğru yeniden Türklerin yönelmesi gündeme getirilebilir Hazar Türklerinin bugünkü temsilcisi olan Macarlar ile Türkler arasında güçlü bir işbirliği geliştirilebilir Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Estergon kalesinin , Türklerin ilgi alanına girmesiyle birlikte bize Ergenekon’u hedef gösteren emperyalist güçlere karşı biz de Estergon’u karşı hedef olarak devreye sokarak, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeni dengelere yönelebiliriz .