ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : TRAKYA CUMHURİYETİ KURULAMAZ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : TRAKYA CUMHURİYETİ KURULAMAZ

Türkiye Cumhuriyeti son zamanlarda hem içeriden hem de dışarıdan zorlanmakta ve bu nedenle de Misakı Milli kararına dayalı olarak oluşturulmuş ve Lozan barış antlaşması ile uluslararası alanda resmen kabul edilmiş olan ulusal sınırlarını korumakta büyük güçlükler çekmektedir. Bu durumun son örneği olarak Erbil’de ABD ve İsrail zorlaması ile toplanan Abant zirvesinde alınan kararlar doğrultusunda, Türk devletinin Kuzey Irak’taki kukla siyasal oluşumun Türkiye’ye yamanmak istenmesi ve daha sonra da Türkiye’nin güneydoğu bölgesi ile bütünleştirilerek ayrı bir bağımsız devlet ilan edilmesi gibi bir büyük bölgesel plan ile Türk devletinin karşı karşıya gelmesidir. Bu nedenle hem ABD Lozan antlaşmasını tanımaktan kaçınmakta hem de Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’nin doğu sınırlarının belirsiz olduğunu öne sürmektedirler. Türkiye son yıllarda sürekli olarak bu yüzden doğu ve güneydoğu sınırlarını korumak zorunda kalmıştır. Benzeri bir durum, Doğu Karadeniz bölgesinde yeniden Pontus tartışmalarıyla gündeme gelmiş ve bu doğrultuda söz konusu bölgenin Türkiye’den koparak ayrı bir devletçik olarak öne çıkabileceği konuşulmağa başlanmıştır.

Küreselleşme dönemine geçilmesiyle beraber, Türkiye doğu ve güneydoğu sınırlarını korumakta zorlanırken asıl tehlikenin batı sınırlarında ve Trakya bölgesinde sinsi sinsi geliştiği ve Türkiye Cumhuriyetinin Avrupa kıtasındaki topraklarını oluşturan Trakya bölgesinin Türk devletinin ulusal sınırları içerisinden kopartılmak istendiği yavaş yavaş anlaşılmağa başlanmıştır. Özellikle son yıllarda Edirne merkezli bir Trakya Cumhuriyeti oluşturma doğrultusunda yürütülen gizli çalışmaların giderek arttığı ve Türkiye’yi bir oldu bitti ile karşı karşıya bırakabilecek önemli bir siyasal oluşumun hazırlandığı gibi bir durum gelişmeler doğrultusunda hissedilmeğe başlanmıştır. Türkiye’nin dostu olduğunu söyleyen batılı müttefiklerimizin gizli çabaları ile Türkiye Avrupa kıtasından atılmak istenmekte, bu doğrultuda Misakı Milli sınırları içerisinde yer almakta olan doğu Trakya bölgesi tıpkı batı Trakya gibi Türk yönetiminden kopartılmak istenmektedir. Türk kamuoyundan gizlenmekte olan bu durum bizzat batılı ülkeler tarafından tezgahlanmakta ve Türkiye Cumhuriyeti önümüzdeki günlerde bir başka bölücülük girişimi ile tıpkı doğu bölgesinde olduğu gibi batı sınırları civarında da uğraştırılmaktadır. Hedef Türklerin Avrupa kıtasınmdan kovulmasıdır. Daha önceleri Balkan savaşları sırasında Osmanlı İmparatorluğu nasıl Avrupa’dan geri püskürtülmüşse ,şimdi de Osmanlı devletinin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Balkan yarımadasından temizlenmek istenmektedir.

Trakya Cumhuriyeti projesi, Küresel Balkanlar planı ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail tarafından gerçekleştirilmeğe çalışılmaktadır . Bu doğrultuda geçenyıl Dünya Bankası başkanı olan siyonizmin önde gelen Temsilcilerinden Wolfofitz geçen sene Edirne’ye gelerek Trakya bölgesinin valileri ile bir bölge toplantısı yapmıştır. Bu toplantıya Türkiye’nin Trakya bölgesinin valileri ile beraber Yunanistan’ın Batı Trakya valisi ile Bulgaristan’ın Kırcaali valisi de katılmışlardır. Bir uluslararası kuruluşun başkanı Edirne’ye gelerek bir bölge toplantısı yaparken, bölgede halen varolan üç devletin valilerinin böylesine bir toplantıya katılmaları son derece ilginçtir. Toplantı Türk basınında da haber olarak yer almasına rağmen, kamuoyunda tartışılmasına o aşamada izin verilmemiştir . Siyonizmin önde gelen temsilcilerinden birisi olan bugünkü Dünya Bankası başkanı , Amerikan başkenti ve devletini işgal etmiş neoconsevatif kadronun bir üyesi olarak dünya hegemonyası için çaba gösterirken, Edirne’ye gelerek Küresel Balkanlar planı doğrultusunda bir Trakya Cumhuriyeti oluşumunu bölgedeki üç ayrı devleti parçalayacak derecede gündeme getirmiş olması son derece ilginç ve üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu doğrultuda ulusalararası düzeyde hazırlıklar devam etmesine rağmen, konunun Türk kamuoyundan kaçırılmak istenmesi iyi niyetli olmayan bir durum ile karşı karşıya kaldığımızı açıkca ortaya koymaktadır. Türkiye doğudan olduğu gibi batıdan da bölünmek istenmekte ve bunu isteyen dost görünümlü batılı emperyalist ülkelerin oyununa getirilmek istenmektedir. Türkiye’nin Trakya bölgesinde yaşamakta olan bir milyonu aşkın Türk vatandaşı da böylesine bir emperyalist oyuna resmen alet edilmektedirler.Türkiye giderek arasının bozulduğu Avrupa birliği ve ABD ile artık açık açık Trakya bölgesinin geleceğini de konuşmak durumundadır.

Üç yıl önce bir Kurban bayramında Bulgaristan’ın Türk kenti olan Kırcaali’nin Pazar meydanında elinde pankartlarla dolaşan bir grup insan , Balkanlar’da yaşamakta olan Türkleri,Pomakları, küçük Asyalıları ve diğer Balkan halklarını Trakya Cumhuriyeti çatısı altında birleşmeğe davet eden bir gösteri düzenlemişlerdir. Bu olaydan sonra Bulgaristan ve Yunanistan’da Trakya Cumhuriyeti konuşulmağa başlanmış ama her nedense, böylesine bir devletin şimdiden başkenti ilan edilen Edirne’nin sınırları içerisinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyetinde bu konu kamuoyundan gizlenmek istenmiştir. Bir milyonu aşkın Türk asıllı insanın yaşamakta olduğu güney Bulgaristan’ın Kırcaali kenti ile üçyüz bin civarında Türk asıllı insanın yaşadığı Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesini, gene bir buçuk milyonu yakın insanın yaşamakta olduğu Türkiye’nin Trakya bölgesi ile bir araya getirecek böylesine bir yeni yapılanma pqrojesine karşı Yunanistan ve Bulgaristan devletleri ile beraber Türkiye Cumhuriyetinin de söyleyeceklerinin olması gerekir. Her üç devlette kendi sınırlarına sahip çıkamak durumundadırlar. Her devletin, uluslararası hukuka göre devlet olmaktan gelen hak ve yetkileri doğrultusunda kendi sınır güvenlikleri için uygun gördükleri bütün önlemleri alma hakkı bulunmaktadır. Bu nedenle Trakya Cumhuriyeti gibi bir yeni devlet oluşturma projesi öncelikle, üç komşu Balkan ülkesinin tepkileriyle karşı karşıya kalacaktır. Böylesine emperyal bir projenin hazırlayıcılarının üç devletin tepkisini ve ortak karşı çıkışlarını hesap ederek davranmaları gerekmektedir.

Uluslararası hukuka göre sınırlarının korunması gereken üç ülkenin batılı emperyalist devletler tarafından karşıya alınması son derece ilginç bir durum yaratmaktadır . Böylesine bölücü ve karıştırıcı bir emperyal projenin böleceği üç hedef ülkenin kendi hakları doğrultusunda hareket ederek Trakya Cumhuriyeti oluşumuna karşı çıkacaklarını doğal karşılamak gerekmektedir. Burada esas hedef alınan ülke Türkiye Cumhuriyeti olmaktadır çünkü zaten Yunanistan ve Bulgaristan Türkiye’den yüz yıl geride olmalarına rağmen sırf Hıristiyan oldukları için Avrupa Birliği içerisine tam üye olarak alınmışlardır. Bir anlamda Yunan ve Bulgar devletlerinin Avrupa Birliğinin koruması altında oldukları düşünülebilir. Ne var ki, her ay düzenli olarak Edirne kentine gelmekte olan İngiliz, Hollanda ve Alman devletlerinin Avrupa Birliğinde görev yapan temsilcilerinin de sürekli olarak Edirnelilere Trakya cumhuriyetini empoze etmeleri garip bir durum yaratmaktadır. Eğer Edirne merkezli bir Trakya Cumhuriyetini ilan etme ortamını hazırlayabilirlerse, Türk devleti bir Müslüman ülkenin temsilcisi olarak Avrupa kıtasından atılacak ve daha sonra da Hıristiyan Bulgar ve Yunan devletlerinin Türk asıllı bölgeleri Trakya Cumhuriyeti çatısı altında bir araya getirilebileceklerdir. Avrupa Birliği bu aşamada asıl hedef olarak Türkiye’nin Balkanlardan ve dolayısıyla Avrupa kıtasından uzaklaştırılmasına öncelik vermektedir. Umarız, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerini yürütmekte olan baş müzakereci ve yetkili makamlar bu durumun farkına varmışlardır, aksi takdirde yıllar sürecek bir müzakere döneminden sonra Türkiye hem Avrupa Birliği dışında kalabilir hem de Avrupa kıtasındaki topraklarını Trakya Cumhuriyeti oluşumu sonucunda elinden kaçırabilir. Beş milyona yakın Türk asıllı nüfusun üç ayrı devletin çatısı altında yaşamlarını sürdürdüğü Trakya bölgesinde Türkiye’den ayrı bir Trakya Cumhuriyeti düşünebilmek mümkün değildir . Eğer sınırlar değişecekse o zaman bütün Trakya Türkleri, Türkiye cumhuriyetinin çatısı altında biraraya gelebilirler. Emperyalistler böylesine bir toparlanmayı önlemek üzere ayrı bir Trakya Cumhuriyeti ile bölge halkının Türk kimliğini ortadan kaldırmak istemektedirler .

Hıristiyan Balkan ülkelerinin teker teker Avrupa Birliği çatısı altına alınarak batı Avrupa emperyalizminin kuklası bir statüye sürüklendikleri yeni aşamada, Amerika Birleşik Devletleri NATO görünümünde Balkan bölgesine girmiş ve bütün Balkan ülkelerinde askeri üsler kurmuştur . ABD, Avrupa Birliği Balkanlara girmeden bütün Balkan ülkelerini NATO’ya alarak buralarda gelecekteki hegemonya planlarına uygun olarak örgütlenmiş ve askeri üsler oluşturmuştur. Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyetinden sonra Romanya ve Bulgaristan’da ABD hem NATO hem de kendi üslerini kurarak ,Balkan hegemonyasını Avrupa birliğine kaptırmamıştır . ABD üzerinde etkin olan İsrail lobileri ise ABD gücünden yararlanarak yeniden Yahudilerin Balkanlara geri dönüş projelerini devreye sokmuştur . Özellikle Selanik merkezli bir Büyük Makedonya için çalışmakta olan Siyonist Yahudi lobileri , hem Yunanistan’ı bölerek Selanik ile Üsküf’ü birleştirmeğe çalışmaktalar hem de bütün Makedonya kentlerinde yeni sinagoglar yaptırarak bu merkezi Balkan ülkesini geleceğin Yahudi devleti yapmak için uğraşmaktadırlar. Bugünkü İsrail devleti yıkılırsa ya da Yahudiler yeniden Orta Doğu’dan sürülürlerse, o zaman alternatif İsrail’in Makedonya’da kurulacağı anlaşılmaktadır. Bu doğrultuda, Büyük Makedonya için çalışmakta olan ABD ve İsrail devletleri Bulgaristan ile Yunanistan’ın parçalanmasını ve Türkiye’nin balkanlardan uzaklaştırılmasını doğal olarak desteklemektedirler. Büyük Makedonya için parçalanmak istenen Yunanistan’dan daha sonra Girit ve Ege adalarının da ayrı devletler olarak uzaklaşmaları planlanmaktadır. Böylece Selanik Büyük Makedonya’nın başkenti olunca, Batı Trakya bölgesi de Trakya Cumhuriyeti için de kendiliğinden yer alabilecektir.

Küreselleşmenin durduğu yeni aşamada Balkanlar yeniden emperyal güçler arası çekişmenin ana merkezi konumuna gelmektedir. Bu doğrultuda yeni emperyalist politikalar Balkan yarımadasında gündeme getirilirken, ABD ve İsrail ikilisi Yeni Osmanlıcılık politikası ile Türkiye’yi Avrupa Birliği ve Rusya’ya karşı kullanmağa çalışmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yeni dönemde değişen koşulları dikkatle izlemeli ve Türkleri yeniden Avrupa’dan dışlayacak projelere kesinlikle izin vermemelidir .Ayrıca ABD ve İsrail’in bölgedeki maşası konumuna sürüklenebilecek bir Türkiye’nin Avrupa Birliği ve Rusya ile karşı karşıya getirilmesi oyunlarına da karşı çıkılmalıdır. Türkiye cumhuriyetini yönetenler, bu coğrafyada Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarından gelen bin yıllık devlet geleneğine ve birikimine sahip olunduğunu her aşamada hatırlamalıdırlar. İkiyüz yıllık devlet olan ABD ile altmış yıllık devlet olan İsrail’in devlet olma birikimi Türk devletinden fazlasıyla geride kalmaktadır. Avrupa birliği diye bir oluşum tam olarak gerçekleşemediği için, bugün yeniden ondokuzuncu yüzyılın sonlarındaki siyasal tablo yeniden dünyanın gündemine oturmuştur . O dönemde Osmanlı İmparatorluğunu tehdit eden gelişmelerin benzerleri bugün Türkiye cumhuriyetini uğraştırmaktadır. Gelecvekte yeni dünya düzeni üzerine bir anlaşma sağlanamazsa , Balkanlar’da üçüncü bir Balkan savaşı, üçüncü dünya savaşına giden yolda gündeme gelebilir .ABD,Avrupa Birliği ve İsrail üçlüsü , Balkan haritası ile oynayarak Trakya Cumhuriyeti ve Büyük Makedonya, Girit ve Ege Cumhuriyetleri, Tuna ve Çingene devletleri gibi Kosova Cumhuriyeti benzeri yeni siyasal oluşumlarla bölge devletlerini tehdit edeceklerine , dünya barışı için Balkan ülkelerinin bugünkü sınırlarını güvence altına almalıdırlar. Türk devleti Trakya bölgesine her zaman sahip çıkacak ve Balkan Türkleri ile dayanışmasını daha da geliştirecektir . Trakya cumhuriyeti gibi bir yeni bir Sevr oluşumuna ya da böl ve yönet politikasına Türk devleti hiç bir zaman alet olmayacak ve Trakya Cumhuriyeti kurulamayacaktır.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN /// İSTANBUL ÜÇE BÖLÜNMELİDİR /// (ULUS GAZETESİ : 20.12.2010)

Bu yıl içerisinde Avrupa kültür başkenti olarak ilan edilen İstanbul kenti önümüzdeki dönemde dünya ticaret başkenti olarak ilan edilmeye hazırlanıyor. New York’daki yüz katlı binalardan bütün dünya ekonomisini bir imparatorluk olarak yönetmeye çalışan küresel sermaye, ABD merkezli tek dünya imparatorluğunu gerçekleştiremeyince, bu kez tamamen bu girişimin tersi bir doğrultuda Dünya Ticaret örgütü üzerinden oraya çıkan BRİC hareketi ile karşılaşmış ve dünya üzerinde bir batı hegemonyasını dayatan küreselleşme programına karşı çıkarak halkların ve devletlerin ulusal çıkarlarını savunan Brezilya, Hindistan, Rusya ve Çin gibi dev ülkeler büyük bir dayanışma içerisine girerek ve zaman zaman Avrupa Birliğini de yanlarına alarak, ABD üzerinden dayatılan patronların çıkar düzenlerini önlemişlerdir. Bu doğrultuda Birleşmiş Milletler düzenini reddeden ve uluslararası tekelci şirketler üzerinden yürütülerek Dünya Ticaret Örgütü aracılığı ile bir dünya imparatorluğunu hedefleyen üresel sermaye saldırganlığı bir aşamada durdurulabilmiştir. BRİC ülkeleri bu doğrultuda dünya sahnesine çıkarak, New York üzerinden ABD aracılığı ile bütün dünyaya egemen olmak isteyen küresel sermayeye karşı çeyrek yüzyıllık bir zorlama döneminden sonra tavır alabilmişler ve bu aşamadan sonra New York üzerinden dünyayı yönetme döneminin sonuna gelinmiştir.

Yeni dönemde eskisi gibi okyanus ötesinden dünyayı yönetemez bir duruma gelen küresel sermaye, kendisine karşı çıkarak meydan okuyan Rusya, Çin ve Hindistan gibi dev ülkeler ile İslam dünyasını ve bütünüyle Asya kıtasını dünyanın merkezi coğrafyasından yönetebilmek üzere İstanbul kentine gelmeğe hazırlanmaktadır. İngiltere’nin dünya egemenliği döneminden kalma merkezi coğrafya hegemonyası İsrail’in kuruluşundan sonra tehlikeye girince, soğuk savaş sonrası yeni dönemde eski siyasal sorunlar sıcak çatışmalar ve gerginlikler olarak merkezi coğrafya bölgelerinde gündeme gelmiştir. Bu nedenle İsrail kurulduğu günden bu yana bütün bölge ülkeleriyle karşı karşıya gelmiş ve yarım yüzyılı aşkın bir süredir hepsi ile çatışmak ya da savaşmak durumunda kalmıştır. İngiliz egemenliğinde merkezi alana gelen Yahudiler ABD hegemonyası altında kendi devletlerini kurunca bölgenin jeopolitik dengeleri değişmiş, sosyalist bloğun çöküşünden sonra da ABD destekli İsrail hegemonyası bütün bölge ülkelerine dıştan destekli bir zorlama ile dayatılmıştır. Bu çerçevede, yeni bir uluslararası konjonktür oluşmuş, İngiltere üzerinden kurulmuş olan dünya devleti oluşumu, ABD üzerinden yeni bir yapılanmaya doğru yönelmiştir. İsrail’in kurulmasından sonra dünya dengelerinin değişmesi ve Siyonist lobilerin İsrail’i dünya merkezi yapmağa çalışması nedeniyle, küresel sermaye duruma egemen olabilmek üzere, merkezi coğrafyanın eski başkenti olan İstanbul kentine taşınmağa yönelmiştir. Okyanus ötesinden dünyayı eskisi gibi yönetemeyen küresel sermayenin bu kararı, küreselleşme aşamasına geçilmesiyle beraber zaman içerisinde yavaş yavaş uygulama alanına konulmağa başlanmıştır.

Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti olan İstanbul, yeni dönemde Avrasya kıtasının merkezi olarak seçilmesi, hem Moskova merkezli Rus Avrasyacılığına hem de İsrail merkezli Siyonist dünya imparatorluğuna karşı bir önlem olarak gündeme getirilmiştir. Bu doğrultuda ABD merkezli İMF ve Dünya Bankası planları devreye sokulmuş ve bu iki uluslararası kurumun uzmanlarının öncülüğünde, İstanbul’un yeni dönemde dünya ekonomisinin merkezi olmasını sağlayacak adımlar atılmağa başlanmıştır. Kuzey Amerika kıtasından Avrupa bölgesini ve dünyanın en büyük kıtası olan Asya’yı yönlendirmekte zorlanan, ayrıca Çin, Hindistan ve Rusya gibi büyük Asya ülkelerinin yeni süper güçler olarak evrensel sahneye çıkmasını dengelemekte zorlanan batı bloğunun patronları, yeni dönemde İstanbul’a taşınarak dünya ekonomisini merkezi coğrafyadan yönetmeyi kendi çıkarları açısından daha uygun görmüşlerdir. Bu gizli planı resmen açıklamadan, ama adım adım bu planlar doğrultusunda hem İstanbul’da hem de bu kentin içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti’nde dıştan destekli dönüşüm programları teker teker devreye sokulmuştur. Böylesine bir hedef doğrultusunda İstanbul’un hızla büyümesi ve büyük bir metropol olması desteklenirken, İstanbul’un içinde yer aldığı Türkiye Cumhuriyeti devletinin başkenti olan Ankara’nın küçültülmesi amaçlanmıştır. Ankara’nın İstanbul’a paralel bir düzeyde büyümesi engellenirken, bu kentte yer alan Türkiye Cumhuriyeti devletinin bazı kamu kurumlarının kapatılması ve bazılarının da başka yapılanmalara yönlendirilmesi yolu ile Türk devletinin başkentinin önce küçültülmesine daha sonraki aşamada da tasfiyesi hedeflenmiştir.

Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapmağa hazırlandığı İstanbul giderek bir Türk kenti olmaktan çıkarılırken, Türkiye’de yaşayan gayrimüslim kesimlerin ve Anadolu kentlerinde önemli miktarlarda para kazanarak zenginler sınıfına giren yeni patronların İstanbul’a göç etmeleri teşvik edilmiş, bu büyük iş adamları İstanbul’a giderken yanlarında hem şirketlerini hem de fabrikalarını götürerek, İstanbul civarında Ankara’nın denetiminden uzak ve daha özerk bir yapıda yeni bir İstanbul devletinin oluşumunu gündeme getirmişlerdir. Ayrıca, küreselleşme dönemiyle beraber ülkenin güneydoğu bölgesinde yaşayan Türk vatandaşlarının farklı bir etnik kimlikle öne çıkmaları desteklenmiş, İstanbul sermayesi ülkenin doğu ve güneydoğu gibi geri kalmış bölgelerine yatırım yapmaktan çekinerek İstanbul boğazının iki yakasına yerleşmeğe çalışmalarıyla beraber güneydoğu bölgesinden üç milyonu aşkın bir insan bu kente göç ederek, kentin iyice Türk kimliğinden uzaklaşmasına yardımcı olmuşlar ve bu aşamadan sonra dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul gösterilmeğe başlanmıştır. Kuzey Ira’da bir kukla devlet olarak Kürdistan kurulurken, dünyanın en büyük Kürt kenti olarak İstanbul’un öne çıkarılmasıyla ciddi bir çelişkili durum yaratılmış ve İstanbul Kürtlerinin kurulmakta olan devletin sınırları dışında kalması nedeniyle İsrail ve ABD’nin bölgede çıkarları için kurdurulmakta olan Kürdistan projesi duraklama noktasına gelmiştir. İstanbul sahip olduğu büyük gayrimüslim nüfus ile beraber dünyanın en büyük Kürt kenti kimliğini de kazanarak iyice Türk kimliğinden uzaklaşma noktasına gelmiş, küresel sermaye ile işbirliği içine giren İstanbul’un Levantenleri bu kentin hızla eski Bizans’a dönüşebilmesi doğrultusunda ellerinden gelen çabayı göstermekten geri kalmamışlardır. Gayrimüslimler ile Kürtler Türk vatandaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamalarına rağmen Türk kimliğinin ret edilmesi ve Ankara’nın başkent olmaktan çıkartılması konularında sıkı bir işbirliğine girişmişlerdir.

Önceleri İstanbul denilince akla, gayrimüslimler, zengin sermaye sınıfı ve bunların kontrolü altındaki medya yapılanması gelirken, yeni dönemde daha da ileri gidilerek batı bloğu ile işbirliği yapan; ABD, AB ve İsrail ile ciddi ortaklıklara girerek küresel emperyalist düzenin gerçekleşmesi doğrultusunda işbirliği yapan işbirlikçi bir Levanten burjuvazi öne çıkmağa başlamıştır. Osmanlı Devletinin yıkılışı aşamasında ortaya çıkan “Mütareke İstanbul“unun benzeri bir teslimiyetçilik, dışarıya ve küresel sermayeye teslim olmuş yeni bir İstanbul yapılanması ortaya çıkmıştır. Türkiye’nin iç pazarında halkı sömürerek sermaye birikimini tamamlayan ve ara rejimlerden yararlanarak devletin ekonomik birikimini kendilerine aktaran bu işbirlikçi ve mandacı sermaye zaman içerisinde yabancı ortaklıklara girerek ve küresel sermayenin dünya imparatorluğunda bu bölgede rol alarak, ulusal sermaye olmaktan çıkmışlar, yabancı ortak olarak Türkiye’ye gelen büyük sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyi ve kendilerine ekonomik açıdan bağımlı olan İstanbul medyasını da yeni bir Bizans yapılanması doğrultusunda kullanmayı ısrarlı bir biçimde çıkarları doğrultusunda kullanmayı bilmişlerdir. Böylesine bir süreçte sahip oldukları sermayelerini defalarca katlama şansını elde eden Levanten İstanbul sermayesi, dış desteklerle siyaseti finanse etmeyi bilmiş ve destekledikleri siyasal kadroları medya ile arkalayarak iktidara gelmelerini sağlamıştır. İstanbul üzerinden belirlenen politikalar v e belirlenen siyasal kadrolar aracılığı ile Türkiye Cumhuriyetinin tıpkı Osmanlı devletinin son dönemlerinde olduğu gibi bir yarı sömürge konumuna sürüklenmesi sağlanmıştır. İstanbul’dan devşirilen bağımlı kadrolar Ankara’daki devletin başına getirildiği zaman, Türk devletinin başkenti merkez olma konumunu yitirmiş ve zaman içerisinde İstanbul’un yeni merkezi konumu öne çıkarılmıştır.

Küreselleşme döneminde, İstanbul’da merkezlenen büyük sermaye ülkeye yatırım yapmadığı için Türk ekonomisi iç bölgelerde çöküntüye sürüklenmiş, işsizliğin artması nedeniyle büyük bir işgücü göçü bu kente yönelmiştir. Eskiden üç milyonluk bir normal kent olarak varlığını sürdüren İstanbul, yeni dönemdeki aşırı göçler nedeniyle beş misli büyüyerek, kısa bir zaman dilimi içerisinde on beş milyonluk büyük bir metropol kent konumuna gelmiştir. Giderek normal büyümenin ötesinde fazlasıyla şişen, aşırı nüfus yoğunluğu nedeniyle yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul, yeni koşullara alışmağa çalışırken, küresel sermayenin bu büyük kente gelme hazırlıkları doğrultusunda Avrupa yakasında birinci Levent’ten dördüncü Levent’e kadar New York’taki Manhattan bölgesinin yapılanmasına benzer bir yeni yerleşim kırk elli katlı büyük gökdelenler ile gerçekleştirilmeğe çalışılmıştır. Neredeyse her ay yeni bir gökdelen Manhattan benzeri bir biçimde İstanbul’un Avrupa yakasında göğe doğru dikilirken, Boğaziçi manzaralı yerleşim bölgeleri eski cazibesini yitirerek zaman içerisinde gölgede kalmışlardır. Dünya tarihinin en eski ve en güzel kentlerinden birisi olan İstanbul’un her bölgesi sit alan olarak korunması gerekirken, küresel sermayenin İstanbul’a taşınma planları yüzünden bu güzellikler ile dolu yerleşim merkezi her geçen gün daha fazla çirkinleşmiş ve tam anlamıyla bir gökdelenler bölgesine dönüşerek, çirkin betonlaşmanın en önemli örneklerini barındırır bir konuma gelmiştir. Avrupa yakasında New York ve Londra gibi uluslar arası sermaye merkezlerinden gelecek şirketler için yeni yapılanmalar oluşturulurken, İstanbul’un tam anlamıyla bir ticaret merkezi ve ekonomi kenti konumuna gelmesini sağlayacak alan yeni yapılanması için de Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi pilot alan olarak gizlice seçilmiş ve gene gizlilik içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin bütün ekonomik kamu kurumlarıyla beraber kamu bankalarının bu bölgede topluca yer alabilmesi için inşaat projeleri hızla devreye sokulmuştur.

Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya Müslümanlarının gönderdiği maddi yardımlar ile silah alınarak askeri savaş kazanılmış, Hint Müslümanlarının gönderdiği para yardımı da yedek akçe olarak saklanarak daha sonraki aşamada yeni Türk devletinin başkentinde milli bir bankanın kurulması ile ulusal bir ekonomi yaratılmasına çalışılmıştır. Bizans döneminden kalma kozmopolit yapılanmasını Osmanlı döneminde de sürdüren İstanbul’un Kurtuluş Savaşı Sırasında teslim olarak ihanet içerisine girmesi ve ulusal kurtuluşun başkenti Ankara’ya karşı savaş açmasını dikkate alan devletin kurucusu Atatürk, İstanbul’un yabancı ortaklı ekonomisini güvenmediği için Türkiye İş Bankası’nı milli bir ekonomi oluşturma görevi ile başkent Ankara’da kurmuştur. Ne var, küreselleşme dönemine girildiği sırada, Atatürk’ün partisinin başında bulunan Amerikancı bir yönetimin ciddi bir hatalı karar vermesiyle, Atatürk’ün milli ekonomi oluşturma amacıyla kurmuş olduğu ulusal bankanın, küresel sermayeye teslim olmuş kozmopolit İstanbul kentine taşındığı görülmüştür. Başkent Ankara’nın eski Bizans’ın merkezine taşınması süreci böylesine ciddi bir hata ile başlamış ve daha sonraki yıllarda da birçok kamu bankası ve kurumu özelleştirilerek Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştır. Şimdi gelinen aşamada, elde kalan üç kamu bankası ile ekonominin denetimini yürüten ekonomik kamu kurumları ve özerk kurullar da bu kente taşınmağa çalışılmaktadır. Özellikle devletin ana merkezi olan Merkez Bankası ve Hazine’nin de bu kozmopolit kente taşınmak istenmesi, bir milli devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sonu olacak ve, Türk ulusu ile Türk devletinin bütün ekonomik zenginliği küresel sermaye sahiplerinin denetimine geçecektir. Böylece son yıllardaki yanlış ekonomik politikalar ile yarı sömürge durumuna düşürülmüş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bir sömürgeye dönüşmesi sağlanacak ve gücü elinden alınmış olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin tasfiye süreci tamamlanmış olacaktır.

Dünya Bankası destekli kentsel dönüşüm programları aracılığı ile İstanbul kenti yeniden imar edilirken, bir Türk yerleşim merkezi gibi değil ama bir uluslararası sermaye düzeni oluşturulmağa çalışılmakta, Avrupa yakası gökdelenler ile uluslararası şirketlerin ve tekellerin yerleşimi için hazırlanırken, Anadolu yakasındaki Ataşehir bölgesi de, bütün Avrasya kıtasının ekonomik yapılanmasını kontrol edecek bir üs olarak hazırlanmaktadır. Türk kamu bankaları bu bölgeye taşınarak özelleştirilecek ve daha sonraki aşamada yabancı banka tekellerine satılarak küresel sermayenin denetimine terk edilecektir. Türk devletinin kamu kurumları ise, gene küresel sermayenin denetiminde birer ulus devlet kurumu olmaktan çıkarılarak, İstanbul üzerinden bütün Avrasya bölgesinin küresel sermayenin denetimine girecek doğrultuda yapı değişikliğine hazırlanacak ve yeni dönemde bu kurumlar da ülke devletinin dışına çıkarak bölgesel ekonomik kurumlar biçimine dönüştürülecektir. Küresel sermayenin dünya ticaret merkezi yapılanması planına uygun olarak, Ataşehir ekonomi merkezi bütünüyle küresel sermayenin yönetiminde olacaktır. Ataşehir kesinlikle Ankara’nın dışında hareket edecek, Türkiye’nin başkenti Ankara yerine Levent bölgesinde yuvalanacak küresel sermayenin hegemonyası Ataşehir ekonomi kentini yönetecektir. Ulus devlet bu aşamadan sonra biteceği için, İstanbul aynı zamanda ülkenin de başkenti konumuna gelecek ve daha sonraki aşamalarda, bölgenin ekonomik merkezi olan İstanbul aynı zamanda kurulacak olan bölgesel federasyon devletinin de başkenti konumunu yakalayacaktır. Eski Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerinde payitaht olarak, merkezi coğrafyaya başkentlik yapan İstanbul böylece üçüncü kez bölgenin merkezi olma şansını yakalayabilecektir. Boğaz’ın iki yakasında yalılarında ve villalarında ikamet eden süper zenginler, bütünüyle gücü ele geçirecek ekonomik güçlerinden yararlanarak siyasal yapılanmanın gücünü de Türk halkının elinden alacaklardır. New York dönemi geride kalırken, küresel sermayenin denetiminde Londra, Paris,Tokyo ve Şangay gibi büyük ticaret merkezlerine karşılık, İstanbul dünyanın ekonomik başkenti olarak küresel sermayenin denetiminde öne çıkarılacaktır.

Türk ulusundan ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden giderek uzaklaşacak olan İstanbul kenti, yeni dönemde Levanten kesimlerin ve gayrimüslim iş çevrelerinin desteği ile Fener Rum Patrikhanesinin öncülüğünde yeniden eski Bizans’a dönüştürülecektir. Şimdiden Anadolu’nun bütün kentlerindeki Ermeni ve Rum Kiliselerinin onarımını üstlenmiş olan Fener Rum patrikhanesi, Vatikan merkezli Hıristiyan emperyalizminin planları doğrultusunda Yeni Bizans Projesi doğrultusunda planlı çalışmalarını düzenli ve disiplinli bir biçimde yürütmekte ve en kısa zamanda Yeni Bizans imparatorluğunun oluşturulabilmesi için Ekümeniklik statüsü talep etmektedir. Hıristiyanlar üzerinde küresel hegemonya arayan Fener Rum Patrikhanesinin, İstanbul’un yeniden Bizanslaşması için her türlü girişimi yerine getirdiği ve büyük dış destekler ile İstanbul’u hem Türklerden hem de Müslümanlardan uzaklaştırmaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in fethinden sonra bu kentin Konstantinopolis olan isminin bir İslam kenti anlamında İstanbul’a dönüştürüldüğünün hiç unutulmaması gereken bir aşamaya gelindiğini bütün Türk ulusunun ve Türk devletinin hatırlaması gerekmektedir. Ulubatlı Hasan’ların fetih mücadelesi Türk tarihinde onurlu yerini korurken, kapitalist emperyalizmin komiser dervişlerinin öncülüğünde ve onların yerli işbirlikçilerinin desteğinde İstanbul yeniden Hıristiyan dünyasına teslim edilmekte ve böylece Yeni Bizans projesi ile dünyanın en güzel kenti Türkler ve Müslümanların elinden zorla alınmaktadır. Dünya ticaret merkezine dönüşme aşamasında kentin hızla Hıristiyanlaşması da tamamlanmağa çalışılmakta, kente son yıllarda yerleşen Kürt nüfus aracılığı ile Türkler bu kentten çıkarılarak tersine göç yolları ile geldikleri yerlere ve memleketlerine geri gönderilmektedir. İstanbul’un taşı ve toprağı altın olmuş ama bu zenginliğe Türklerin tam olarak sahip olabilmeleri dış müdahaleler yolu ile önlenmiştir. Şimdi de kentin bütünüyle Türklerin elinden çıkartılması gündemdedir. Eski Bizans imparatorluğunun merkezinin yeni Bizans’ın da başkenti olması düşünülmekte ve bu doğrultuda Fener Rum Patrikhanesi öne çıkarılarak, Türk devletinin burada kurmuş olduğu hukuk düzeniyabancıların inisiyatifi aracılığı ile yıkılmaktadır.

Bu tür küresel ve yabancı planlar doğrultusunda İstanbul’un yeniden yapılandırılması, Türk devletinin bu kentteki egemenliğinin sona ermesi demektir. Bir anlamda da Türkiye Cumhuriyetinin yıkılmasına giden yolun açılması anlamına gelmektedir. Ankara’daki Türk devleti bu duruma seyirci kalamaz. İstanbul Belediyesi yönetiminden Ankara’daki devletin yönetimine gelen ekipler, belki eski İstanbul alışkanlıkları nedeniyle bu durumu böylesine değerlendirmekte zorluk çekebilirler ama Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni çerçevesinde başkentin İstanbul’a taşınması hukuken mümkün değildir. Ayrıca, devlet ile özdeş olan Merkez Bankası ya da Hazine gibi kurumların başkent Ankara dışına çıkarılmaları, Türk Ceza Kanunu’nda yaptırama bağlanan devlet aleyhine girişimler ile paralel bir sonuç doğuracağı için, patronların keyfi uğruna ya da küresel sermayenin imparatorluğu adına Türkiye Cumhuriyetinin anayasal devlet düzeni kesinlikle bozulamaz. Türk ulusu böyle bir geri adıma kesinlikle izin vermez. Bu nedenle bu tür girişimlerin kesinlikle, Türk halkına sorulması ve onayının alınması gerekmektedir. Kamu bankaları ve ekonomik kamu kurumlarının İstanbul’a taşınmaları referandum yolu ile Türk halkının ulusal egemenliğine danışılmadan gerçekleştirilemez. Türk ulusunun kurtuluş savaşının kazanılmasıyla elde edilen kazanılmış haklarından hiçbir biçimde ödün verilemez. Böylesine bir gerçeğin tersine bir adım atılacaksa kesinlikle halkoyuna başvurulması zorunluluğu vardır. Gece yarısı uykulu gözler ile oylanan torba yasalarla, Türkiye Cumhuriyetinin anayasal düzenine aykırı bir biçimde kamu kurumları başkent Ankara’dan yeni Bizans’ın merkezi olmağa çalışan İstanbul’a taşınamaz.

Son yıllarda bazı iç ve dış dinamiklerin destekleriyle fazlasıyla büyüyen İstanbul kenti, bugünkü yapısı ile Türkiye Cumhuriyetinin hem hukuki yapısını hem de yaşam düzenini bozmaktadır. Aşırı göç nedeniyle artan nüfus bu kentin yüze yakın milletvekilini meclise göndermesinin yolunu açmıştır. Anadolu kentlerinde nüfus göçü ile milletvekili sayıları düşerken, İstanbul’un neredeyse bir ülke parlamentosu oluşturacak derecede milletvekili belirleme aşamasına gelmesi, Türkiye Cumhuriyetinin siyasal rejimin ciddi boyutlarda bozmaktadır. Meclisin toplum üye sayısının beşte birine ulaşan temsilci sayısı ile İstanbul bir anlamda ulusal egemenlik düzenini bozarak kentsel egemenlik düzenini Türk devletine dayatmaktadır. Türk devleti içerisindeki gayrimüslim unsurlar ile Türk kimliğini kabul etmeyen alt kimlikli Türkiye vatandaşlarının buluştuğu kent olarak İstanbul kenti Türk ulus devletinin ortadan kalmasına neden olacak derecede Türkiye Cumhuriyetinin ülke güvenliğini tehdit edecek bir büyüklüğe gelmiştir. Bu kadar büyüklük, ülkeye anayasal düzen dışında yeni bir yapılanmayı dayatmakta ve Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin temel taşları ile değişmez maddelerini ortadan kaldıracak derecede tehdit etmektedir. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal düzeni ile başkent Ankara’nın başkent olma konumunu koruyabilmek için İstanbul’un üçe bölünmesi gerekmektedir. Avrupa yakasında Çorlu, Anadolu yakasında ise Gebze, birer sanayi ve iş merkezi olarak acilen il yapılmalı ve İstanbul Boğaz’ın etrafında iki yakasını kaplayan alanda tarihi, kültürel ve turistik bir kent olarak yeniden yapılandırılmalıdır. İstanbul sermayesinin bölgenin dışında yatırım yapmaması nedeniyle meydana gelen nüfus yığılması böylece kentin merkezinin dışına çıkarılacak ve ortada kalacak İstanbul kenti daha küçük bir yerleşim merkezi olarak yaşanabilir bir duruma gelebilecektir. Üçe bölünen İstanbul’dan Gebze ve Çorlu iki yeni kent olarak çıkarken, milletvekili sayıları da daha dengeli olarak dağılacak ve böylece, bir kentin temsilcilerinin meclisin beşte birini oluşturması gibi bir anormallik önlenebilecektir. Üç kentin yirmi ile otuz arasında temsilci seçmesiyle, demokrasi açısından daha dengeli bir yapılanma gerçekleşecek ve meclisin çalışmaları daha dengeli olabilecektir.

Üçe bölünme ile küçülecek İstanbul kenti yeni dönemde başkent Ankara’yı rahatsız etmeyecek ve güç bölünmesi nedeniyle başkent Ankara’nın artan otoritesi ile İstanbul ve çevresi üzerindeki merkezi konumu yeniden sağlanabilecektir. Bu aşamadan sonra sürekli olarak Ankara’yı tanımayan ya da Ankara’ya saldıran bir İstanbul imajı ortadan kalkacak, başkent Ankara’ya bağlı olarak bu merkezdeki Türkiye Cumhuriyeti devletinin otoritesine saygı gösteren bütün Türk illeri gibi İstanbul ve onun yeni kardeşleri olarak Çorlu ve Gebze illeri de Ankara’nın yönetimi altına girerek ülkedeki birlik ve bütünlük yeniden tesis edilebilecektir. İstanbul’da yabancı sermayenin küresel sermayenin denetimi altına girmesi, sahip olunan ekonomik güç ile Türk siyasetinin finanse edilmesi ve bu kentte yuvalanan medyayı kontrol ederek ülke siyasetini yönlendirmeğe çalışması gibi anayasal düzene aykırı durumların önüne de, İstanbul’un üçe bölünerek küçültülmesiyle sağlanacak yeni dengeler ile geçilebilecektir. Çorlu ve Gebze’nin yeni sanayi merkezleri olarak devreye girmesiyle İstanbul bir sanayi ve ticaret kenti görünümünden hızla uzaklaşarak, tarihi, kültürel ve turistik kent konumuna dönüşebilecektir. İstanbul böylece bütün dünyaya yeniden açılabilecek ve sahip olduğu büyük tarihi ve kültürel zenginlikleri turizm aracılığı ile bütün dünya halklarının görmesine ya da hizmetine sunabilecektir. Tarih öncesi dönemlerden gelen bir büyük tarihe sahip olan İstanbul kentinin, küresel sermayenin saldırganlığından kurtarılabilmesi için dünya ticaret merkezi projesinin önlenmesi gerekmektedir. Kenti çevreleyen sanayi tesislerinin Çorlu ve Gebze merkezli yönlendirilmesiyle, bazılarının Anadolu’nun geri kalmış bölgelerine taşınmasıyla İstanbul’un merkezi alanları ve Boğaziçi bölgesi yeniden yaşanabilir bir konuma gelebilecektir. Patronların ve para babalarının baş döndürücü hırsları yüzünden yaşanmaz bir duruma gelen İstanbul kentinin bu durumdan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Böyle bir aşamada İstanbul’un başkent olması ya da ticaret merkezi konumuna dönüştürülmesi her kent bilimi açısından ciddi bir çılgınlık anlamına gelmektedir. Aklı başında bilim adamlarının İstanbul’un bu durumunu inceleyerek, küresel sermayenin çılgın projelerini durdurmaları gerekmektedir. Paranın gücü ile siyaseti finanse edenler ya da sermayenin çıkarları doğrultusunda siyaset adamlarını yönlendirenlerin de,artık yaşanmaz bir kent konumuna gelen İstanbul’un üçe bölünerek yeniden yaşanır bir kent olmasınıkabul etmeleri gerekmektedir.Çıkar hesapları yüzünden bu tarihi kentin yaşanmaz bir düzeye gelmesine önce İstanbullular karşı çıkmalı ve Türk halkının desteği ile bu kentin üçe bölünerek yeniden yapılandırılması acilen tamamlanmalıdır.

İstanbul’un metropolitan gelişim planlarını hazırlayanların bütün Trakya bölgesini bu kente bağlamaları çok ciddi bir hatadır. Nüfusun üçte biri olan beş milyon insanı Trakya bölgesine aktarmak yolu ile ya da sanayi tesislerinin bir kısmını Trakya kentlerine taşımakla, İstanbul’un metropolitan gelişim planı hazırlanamaz. İstanbul’u genişletmek uğruna Trakya bölgesini yok etmek, Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ halklarının hiçbir biçimde kabul edemeyeceği bir durumdur. Böylesine çılgınlıklar Türkiye’nin en verimli topraklarını barındıran Trakya’da tarımın sona ermesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İstanbul metropolitan planına bütün Trakya halkı karşı çıkmaktadır. Küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda İstanbul’u daha da büyütecek ve genişletecek dünya ticaret merkezi planı uğruna bütün Trakya bölgesinin göz göre göre yok olmasına kimse göz yumamaz. Dış planları sürekli olarak yabancılar hazırladıkları için, onların Türkiye’nin gerçeklerini Türkler kadar bilmeleri mümkün değildir. Trakya’yı yok edecek ve gelecekte İstanbul’u, Türkiye’den kopararak ayrı bir devlet konumuna getirecek bir dünya ticaret merkezi planı Türkiye Cumhuriyeti devleti ile Türk halkının ulusal çıkarlarına aykırı düşecek bir biçimde gerçekleştirilemez. Avrupa Birliği İstanbul’u ayrı bir eyalet devleti biçimine dönüştürerek içine almağa hazırlanırken, İsrail ile merkezi coğrafya yönetiminde paslaşan Siyonist küresel sermayenin böyle bir duruma izin vermeyerek, İstanbul’u tüm Avrasya kıtasına dönük bir ekonomik merkez yapmağa çalıştığı anlaşılmaktadır. Avrupa Hıristiyanları ile İsrail Yahudileri arasında bir çekişme alanı durumuna sürüklenen İstanbul’un geleceği kendi haline bırakılamaz. Türk devletinin ve Türk ulusunun, ülke ve devlet düzeninin bozabilecek böylesine bir olumsuz gelişmeye izin vermemesi gerekmektedir. Avrupa Kültür Merkezi görünümlerinin böylesine bir olumsuz gelişmeyi ya da gerçekliği örtmesine kanmamak gerekmektedir.

Dünya dengeleri açısından Boğazlar son derece yaşamsal öneme sahip bulunmaktadır. Deniz ulaşım hattı üzerinde kurulu bulunan İstanbul aslında güvenliksiz bir jeopolitik yapılanmaya sahiptir. Bu yüzden bu büyük kent iki imparatorluğun merkezi olmasına rağmen çöküşten ve işgal ya da fetih girişimlerinden kurtulamamıştır. Kuzeyde Rusya gibi bir dev ülkenin bulunması ve batı hegemonyasının bu büyük devin sıcak denizlere inmesini önleme politikaları Türkiye’nin konumunu sürekli bir tampon devlet düzeyine getirmektedir. Anadolu yarımadasında böylesine bir tampon devlet olduğu sürece jeopolitik açıdan devletin merkezinin İstanbul gibi her yönü açık ve korunması son derece zor bir jeopolitik yapıya sahip olan kentin devlet merkezi konumuna getirilmesi çok yanlış bir adım olacaktır. Ciddi bir devlet aklı ile düşünüldüğünde, iki kez çökmekten kurtulamamış bu büyük kentin uluslar arası suyolu olarak ve tarihi zenginliği ile bir turizm merkezi olarak varlığını sürdürmesi hem kendisi hem de Türkiye açısından çok daha yararlı olacaktır. Türk ulusunun bütün ekonomik kurumlarının ve zenginliğinin böylesine korumasız bir kente taşınması, Türkiye açısından çok ciddi çöküş senaryolarının gündeme gelmesine neden olacaktır. Bu nedenle, İstanbul başkent olmayacak ama üçe bölünerek, Türk devletinin içerisinde daha problemsiz bir konumda varlığını sürdürecektir. Bu nedenle, Çorlu ve Gebze’nin il yapılmasıyla İstanbul bir an önce üçe bölünmelidir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : İSTANBUL TRAKYA’YI YUTAMAZ


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : İSTANBUL TRAKYA’YI YUTAMAZ

Geçen ayın son haftasında, Tekirdağ’ın Saray İlçesinde, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Saray şubesinin öncülüğünde Marmara Çevre Platformu’nun son toplantısı yapıldı. Bazı bilim adamlarının katıldığı toplantıda bir gün boyunca Trakya bölgesinin geleceği, Marmara Çevre Platformuna üye olan sivil toplum kuruluşlarının katılımı ve desteği ile ele alınarak tartışıldı. Toplantıya katılan bilim adamları, sivil toplum kuruluşlarının uyanık bekçiliği karşısında, tüm gerçekleri dile getirerek Trakya bölgesinin kurtarılabilmesi uğrunda yapılması gerekenleri ve bilimsel açıdan önerilerini dile getirdiler. Bu toplantı sayesinde bütün Trakya bölgesi bir kez daha geleceğini tartışarak, karşı karşıya kaldığı yok olma çıkmazından kurtulabilmenin yolları üzerinde durdu. Katılımın yüksek olması sayesinde canlı geçen platform toplantısı sonrasında, Trakya bölgesinin içinde bulunduğu yok olma ve işgal edilme çıkmazları her yönü ile ortaya konularak, bölge halkının geniş katılımıyla bir kurtuluş planı üzerinde anlaşabilmenin mümkün olduğu görüldü. Her türlü baskıya direnen ve İstanbul ile Avrupa Birliği üzerinden çevrilen oyunlar ve senaryoların her yönü ile dile getirildiği bu platform toplantısında, uzaktan kumandalı bütün güdülemelerin bozulabileceği anlaşılmıştır. Bilim adamlarının ortaya koyduğu gerçekler ve önerilere, toplantıyı düzenleyen sivil toplum kuruluşlarının destek vermesi ve kitlesel destek sağlanmasıyla, Trakya bölgesinin geleceği hakkında başkalarının yetkili olmasına izin verilmeyeceği görülmüştür.

Avrupa kıtası ile Anadolu yarımadası arasında bir doğal köprü konumunda bulunan Trakya bölgesi, değişen siyasal koşullar nedeniyle geçmişten gelen geleneksel jeopolitik konumunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Avrupa’daki kıtasal birleşme süreci ile yanı başında giderek devleşen bir İstanbul oluşumu karşısında Trakya bölgesi, kendi başına hareket edemez bir duruma geldiği için bu bölgenin geleceği ile ilgili kararlar başka yerlerde verilmeğe başlanmıştır. Gene bölgenin geleceği ile ilgili plan ve programlar da bölge dışı merkezlerde oluşturularak bölgeye zorla kabul ettirilmeğe çalışılmıştır. Avrupa kıtasındaki birlik oluşumu kıtanın doğal bir parçası olan Trakya bölgesinde ayrı bir cumhuriyet kurdurarak, burayı Türkiye’den koparabilmenin hesaplarını ve planlarını yaparken, Trakya’nın yanında bulunan bölgenin en büyük ve en kalabalık kenti İstanbul devreye girerek, Avrupa Birliğinin önüne kesercesine Trakya’yı kendi arka bahçesi ilan etmiştir. Avrupa Birliği süreci içerisinde Türkiye’nin başı Avrupa ile derde girdikçe İstanbul öne çıkmış ve Orta Doğu’daki yeni gelişmeler Türkiye Cumhuriyetinin doğu bölgelerini yakından etki altına aldığı aşamada, İstanbul kenti de ülkenin batı bölgesindeki en büyük merkez olarak, Marmara ve Trakya bölgelerine doğru genişleyerek ve bu bölgeler ile bütünleşerek ayrı bir İstanbul devleti konumunda Avrupa Birliği içinde yer almağa hazırlandığı görülmüştür. Bu durum açıkça söylenmese de, Avrupa Birliği yetkilileri zaman zaman bu konuda konuşmuşlar, Türkiye Cumhuriyetini tam üyeliğe alamayacaklarını ama İstanbul kentini civarı ile beraber Avrupa Birliği içine almağa hazır olduklarını dile getirmekten çekinmemişlerdir. Edirne kentine gelen Avrupa Birliği temsilcileri Doğu ve Batı Trakya’yı birleştirerek, Bulgaristan’ın Kırcaali kentinin de eklenmesiyle oluşacak bir Trakya Cumhuriyetini Birlik içine üye alabileceklerini gizlice ifade ederlerken, İstanbul’a gelen Avrupalı temsilciler ise, İstanbul bölgesini hinterlandı ile beraber bir ayrı devlet olarak kıtasal birliğin içine alabileceklerini belirtmekten çekinmemişlerdir. Bu durumda, Edirne ile İstanbul kentleri Avrupalıların çabaları ile karşı karşıya getirilirken, Trakya bölgesinin geleceği için bir Avrupa ve İstanbul rekabeti ortaya çıkmıştır.

Avrupa Birliği kendi çatısı altında yer alacak bir Trakya Cumhuriyeti için Bulgaristan, Yunanistan ve Türkiye gibi üç ayrı ülkeyi parçalamaktan çekinmezken, böylesine bir planı önlemek ve bölgeyi Avrupa’ya kaptırmamak isteyen İstanbul’un da Marmara ve Trakya bölgelerini kendi doğal hinterlandı ilan ederek, sahip olduğu büyük kentleşme olgusunu zaman içerisinde bir ayrı eyaletleşme sürecine yöneltmek istediği anlaşılmaktadır. Avrupa kıtasındaki küçük devletler, özellikle Yugoslavya gibi bir büyük federasyonun dağılmasından sonra yeniden Balkanlar’da moda olunca ikinci kez bir Balkanizasyon süreci doğu Avrupa bölgesinde yaşanmış ve bunun sonucunda küçük küçük devletçikler Avrupa Birliğine yeni eyaletler olarak katılmışlardır. Slovenya, Hırvatistan ya da Makedonya gibi küçük devletler Avrupa Birliğinin üyesi konumuna gelirken, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan gibi orta boy devletler Avrupalıların gözüne büyük görünmüş ve tıpkı Yugoslavya’yı dağıttıkları gibi bu orta boy Balkan devletlerini de küçük eyaletlere bölmek istedikleri aşamada Trakya Cumhuriyeti formülü kendiliğinden gündeme gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yapay olarak çizilen sınırların anlamsızlığı gündeme getirilerek, bölgede halen var olan devletlerin dağılmasına giden yol açılırken, Trakya bölgesinde ayrı bir cumhuriyet oluşturulması düşüncesi açıktan tartışılmağa başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyetini Osmanlı İmparatorluğunun mirasçısı olarak çok büyük bir devlet olarak gören Avrupa Birliğinin sürekli olarak Türkiye’ye yeni bir Yugoslavya modeli ile yaklaşmağa çalışması sonucunda, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde ayrı devlet oluşumu bu kıtanın önde gelen büyük devletleri tarafından desteklenmişler ve bu tutumun doğal sonucu olarak da Trakya bölgesine bakış açıları yeni bir eyalet devleti yaratma doğrultusunda olmuştur. Bütün doğu Avrupa topraklarını birlik yönetimi altına almağa çalışan Avrupa, Türkiye’yi kıtanın dışına çıkarabilmek amacıyla Misakı Milli sınırları içerisinde bulunan Trakya bölgesini yeni bir yapılandırmadan sonra içine almayı hedeflemiştir.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyelik macerasının giderek uzaması ve çıkmaz bir sokağa gelerek saplanması üzerine, Orta Doğunun çatışma ortamından uzak kalmak isteyen İstanbul kenti, Avrupa’ya daha yakın olabilmek üzere yeni bir yapılanmaya yönelmiş ve bu doğrultuda Marmara ve Trakya bölgesini yutarak genişlemeyi hedeflemiştir. Antik çağlardan bu yana insan toplumlarının yaşadığı Trakya bölgesini ele geçirmek ve kendi arka bahçesi olarak ilan ettikten sonra kendi merkezli bir yeni yapılanmaya zorlamak isteyen İstanbul kenti, Trakya’daki doğal yaşam alanları ile tarımsal üretim topraklarını yok edecek düzeyde bir bölgesel planı gündeme getirmiştir. Avrupa merkezli Trakya plan ve programları bölgeye açıktan ya da dolaylı yollardan dayatıldıkça İstanbul bu durumdan fazlasıyla rahatsız olmuş ve Trakya bölgesini Avrupa Birliğine kaptırmamak üzere bir yeni İstanbul planı devreye sokulmuştur. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan İstanbul Metropoliten planına bakıldığı zaman, bütün Trakya bölgesinin İstanbul kenti tarafından yutulduğu görülmektedir. Yetkisi olmamasına rağmen, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin kentin sınırlarını aşarak böylesine bir bölgesel plana, metropoliten plan adı ile kalkışması tam anlamıyla hukuk dışı bir girişim olarak ortalığı iyice karıştırmış ve Trakya bölgesinin geleceğini bütünüyle İstanbul kentinin insafına bırakmıştır. Kendi kentini düzenlemekten aciz bir belediye olarak İstanbul Belediyesinin kent sınırları dışında bir planlamaya yönelmesi açıkça hukuk dışı bir tutum olarak gündeme gelmiş ve tüm Trakya bölgesini hedef alarak da Trakyalıları İstanbul’a düşman yapmıştır. İstanbul’un geleceği için Trakya bölgesinin geleceğinin tehlikeye atılmasını hiçbir Trakya kenti kabul etmediği gibi, Trakya insanı da böylesine yok edici bir dış plana karşı sonuna kadar direneceğini bölgedeki sivil toplum kuruluşları ve platformlar aracılığı ile ortaya koymuştur. Tıpkı Avrupa Birliği gibi İstanbul kenti de kendi gelişme planları doğrultusunda Trakya bölgesini içine alarak eritmeyi ya da bütünleşerek yok etmeyi düşündüğü için, Trakyalılar her iki taraftan gelen bu gibi bütün girişimlere son yıllarda kararlı bir biçimde karşı çıkmışlardır. Son yapılan Marmara Çevre Platformu toplantısı da bu bölgesel direnişin açık bir göstergesi olmuştur.

Avrupa ile İstanbul arasına sıkışıp kalan Trakya bölgesi aslında bugünkü hukuki duruma göre, Türkiye Cumhuriyeti devletinin ulusal sınırları içerisinde yer alan bir coğrafi bölgedir. Türk devleti üniter bir yapıda olduğu için herhangi bir bölgesel yönetimi sahip olmayan Trakya’da bulunan il ve ilçelerde yaşayan halk kitleleri bir araya gelerek kendi kaderleri üzerine oynanan oyunlara karşı çıkmışlardır. Edirne, Tekirdağ ve Kırklareli gibi üç ayrı ilin topraklarının bulunduğu bu bölgenin doğusunda İstanbul iline bağlı olan bazı bölgelerde bulunmaktadır. İstanbul kenti bu nedenle, kendi topraklarından hareket ederek diğer üç ilin topraklarını da içine alan bir büyük bölgesel yapılanmayı İstanbul Metropoliten Planı olarak bölge illerine ve halkına dayatmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olan Ankara ise, Trakya bölgesine tıpkı diğer bölgelere bakışı gibi bir yaklaşımda bulunmakta ve Anayasal çerçevede var olan eşitlik ilkesi doğrultusunda diğer bölgelere dönük sürdürülen kamu hizmetlerinin bu bölgeye de aynen uygulanabilmesi için çaba göstermektedir. Başkent Ankara açısından, var olan hukuk devleti çatısı altında ülkenin bütün bölgeleri eşit bir konuma sahip bulunmaktadır. Bu doğrultuda hem ülkenin yönetimi hem de kamu hizmetlerinin yürütülmesi Ankara açısından öncelikli bir öneme sahiptir. Ankara devletin merkezi olarak bütün bölgelere eşit düzeyde yaklaşımlar geliştirmekte ve devletin olanakları çerçevesinde bölgelerin gereksinmelerinin karşılanmasına dikkat etmektedir. Devletin kuruluşu aşamasında Misakı Milli sınırları içerisinde yer alan Trakya bölgesinin, ülkenin birliği ve bütünlüğü içerisinde ele alınması ve Türkiye’nin üniter yapısı içinde geleceğe dönük bir yeni yapılanma sürecine yönlendirilmesi söz konusudur. Türk devletinin Avrupa kıtasındaki topraklarını meydana getiren Trakya bölgesinin Anadolu yarımadasının dışında düşünülmesi, Türkiye Cumhuriyeti açısından mümkün değildir. Türkiye Trakya’ya kendi kolu ya da bacağı olarak bakmakta ve ülke bütünlüğünün içinde bu bölgenin geleceğini diğer bölgelerle beraber düşünmektedir. Avrupa Birliğinin Türkiye’yi dışlayan ve Türk devletine karşı çıkan yapılanmasıyla, İstanbul’un başkent Ankara’yı devre dışı bırakan ya da Türk devletinin üniter yapısını ortadan kaldıran bölücü yaklaşımının, Trakya bölgesini yok etmesine Türk devleti izin veremez, ve bu duruma engel olmak görevinin de ilgili ve yetkili kamu makamları ya da kurumlarınca yerine getirilmesi gerekmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanmış olan Metropolitan plana göre, İstanbul’un bütün su ve doğal gereksinmelerinin karşılanacağı bölge olarak Trakya gösterilmektedir. Ayrıca, İstanbul kentinin yeniden yapılandırılması doğrultusunda uygulanacak de-santralizasyon planının uygulama alanı olarak da Trakya bölgesi gösterilmektedir. Doğal yapısı gereği bütünüyle bir doğal yaşam alanı ve tarımsal üretim bölgesi olarak şimdiye kadar varlığını sürdürebilmiş Trakya bölgesinin, İstanbul gibi giderek canavarlaşan bir büyük azman kent tarafından her türlü gereksinmeleri karşılayabilme doğrultusunda İstanbul kenti ile bütünleştirilmeğe çalışılması tam anlamıyla Trakya bölgesinin İstanbul gibi bir dev kent tarafından yutulması anlamına geldiği açıktır. Böylesine bir durumu hiçbir Trakya ili ya da ilçesinin kabul etmesi mümkün olmadığı gibi ayrıca tümüyle Trakya halkının bu yok olma planına sonuna kadar direneceği de açıktır. Ne var ki, eski İstanbul Belediye başkanının siyasal iktidarda olmasından yararlanmak isteyen İstanbul kentinin bugünkü yönetimi bir işgüzarlık yaparak, İstanbul Metropoliten planını anayasa ve yasalara aykırı bir doğrultuda hazırlamağa kalkışmakta ve bu hukuk dışı girişiminin arkasında da siyasal iktidarın desteğini sağlamaktadır. Küresel planlara bağlanmış olan bugünkü ılımlı İslamcı iktidar, ulusal, üniter ve laik devlet yapılanmasına karşı çıkarken, bölgelerde eyaletlerin oluşmasına sıcak bakmakta ve bu doğrultudaki yerel gelişmeleri de desteklemektedir. Güneydoğudaki gelişmelerin bölgeselleşmeye doğru ilerlemesini dolaylı yollardan hoş gören bir siyasal iktidarın Türkiye’nin diğer bölgelerindeki eyaletleşme süreçlerine karşı da aynı yaklaşımı izleyeceği söylenebilir. Yerelleşme, bölgeselleşme, yerel yönetimler reformu ya da kamu yönetimi reformu adı altında benzeri girişimler sürekli olarak gündeme getirilmiş ve küresel emperyalizme bağlanmış batılı merkezler tarafından da desteklenmiştir. Trakya’nın geleceği ile ilgili yok olma süreci, kendi olgusu içinde değil ama Avrupalıların kıtasal birlik oluşturma ya da İstanbul’un, Ankara’daki devleti bir yana bırakarak kendi başına ayrı bir bölgesel devlet yapılanmasına yönelmesi nedeniyle gündeme gelmektedir. Bu doğrultuda Trakya halkı ya da platformları gibi Türk devleti de, Trakya bölgesine sahip çıkarak geleceğini koruyabilmek için, hem Avrupa Birliğinin bölücü girişimlerine hem de İstanbul kentinin civarındaki bölgeleri yutucu saldırgan girişimlerine karşı çıkarak yeni önlemler alması ve alternatif planlar hazırlayarak uygulamaya koyması gerekmektedir. İstanbul Belediyesi ekibinin devletin başında iktidar olarak bulunması, Ankara’nın başkent olarak İstanbul’u hizaya getirmesini önleyecek bir durum yaratmaması gerekmektedir.

İstanbul Metropoliten Planı incelendiğinde, Trakya’nın bütünüyle geleceğine el konulduğu görülmektedir. İstanbul Belediyesi kendi kentinin planlarını hazırladıktan sonra Trakya bölgesinin de bütün planlarını hazırlamağa çalıştığı görülmektedir. Devlet Planlama Teşkilatının bütünüyle devre dışı bırakılmak istenmesi tümüyle hukuka aykırı olduğu gibi, Çevre ve Orman Bakanlığı ile Tarım Bakanlığının, Enerji Bakanlığının da bölgede dışlanması ve bu bakanlıklar ile ilgili kamu kurumlarının yetki alanlarına giren plan ve programlama işlerinin bütünüyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülmek istenmesi, Türkiye’de devlet düzenini açıktan bozmaktadır. Ne var ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu hukuk dışı girişimlerine karşı çıkması gereken hükümetin aynı partiden olması nedeniyle, İstanbul’un çevresine saldıran ve yutmağa çalışan azgın ve azman tutumunun devam etmesine yol açmaktadır. Bir kurdun kuzuları yemesi gibi, İstanbul kenti de civardaki il ve ilçeleri yutarak genişlemeğe ve giderek artan nüfusunun sınırsız gereksinmelerini etraftaki il ve ilçelerin topraklarından sağlamağa çalışmaktadır. Trakya’yı İstanbul kentinin sınırsız bir biçimde artan gereksinimlerine uygun planlayacak böylesine bir girişimin, Trakya bölgesinin sonu olacağı ve bütün Trakya topraklarının İstanbul eyalet devletinin toprakları durumuna geleceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Suyunu, toprağını ve tarım arazilerini İstanbul gibi bir büyük sanayi kentine kaptıracak olan Trakya bölgesinde eskisi gibi, insanların doğal bir ortamda yaşamlarını sürdürebilmeleri mümkün olamayacak, İstanbul gibi kozmopolit bir dev kentin bütün sorunları ve kirliliklerinin Trakya bölgesine taşınması kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. İstanbul kenti bir anlamda kendisini kurtarmağa çalışırken, açıkça Trakya’yı yok etmeyi düşünebilmekte ve İstanbul merkezli hazırlanan planların Trakya bölgesinin ayrı bir varlık olmasına izin vermediği anlaşılmaktadır. Sahip olduğu jeopolitik konumun bedelini ödemek zorunda kalan Trakya bölgesi, Avrupa kıtası ABD’ye karşı birleşirken, ya da buna karşılık küresel sermayenin İstanbul’a gelerek dünya ticaret merkezi kurması gibi iki ayrı ve rakip proje arasında kalarak ezilmektedir. Bu aşamada, Trakya’yı arada kalarak sıkışıp gitmekten kurtaracak tek merkez Ankara’dır. Ankara Türkiye Cumhuriyetinin başkenti olarak bu duruma el koymak ve gereken önlemleri almak durumundadır. İstanbul kenti Trakya’nın her şeyini kendisi planlamaya kalkışırken, Türk devletinin ilgili bakanlıkları ve yetkili kamu kurumlarının devreye girerek böylesine bir istismara ya da hukuk dışı uygulamaya izin vermemesi gerekmektedir. İstanbul ve Avrupa ile karşı karşıya kalan Trakyalıların da Ankara’daki parlamentoda temsilcilerine çok dikkat etmesi ve gerçek anlamda Trakya bölgesinin çıkarlarını koruyacak milletvekillerini seçmesi gerekmektedir. Gerektiğinde iktidar partilerinin dış güçlerin ve de içerideki egemen çevrelerin baskılarına, özellikle İstanbul’u büyüterek Yeni Bizans ya da Dünya Ticaret Merkezi gibi emperyal projelerin İstanbul üzerinden bütün Marmara ve Trakya bölgelerini yok etmesi girişimlerine karşı çıkabilecek düzeyde ve güçteki siyasal kadroların, Türk devletinin başkentinde Trakya bölgesinin çıkarlarını temsil etmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

İstanbul kentinin giderek kontrol edilemez bir noktaya gelen nüfus yapılanması her açıdan bölge için problem oluşturmaktadır. Özellikle İstanbul’da yerleşmiş olan büyük sermaye sahiplerinin Marmara bölgesinde yoğunlaşan sanayileşme girişimleri bölgeye olan nüfus göçünün çok fazla olmasına yol açmıştır. Doğu, güneydoğu bölgeleriyle beraber iç Anadolu’ya da yatırım yapmayan sanayicilerin kendilerini güvenceye alma doğrultusunda İstanbul ve çevresine sanayi yatırımları yapmaları nedeniyle, İstanbul ve çevresi yaşanmaz bir duruma gelmiştir. On beş milyona tırmanan nüfus yapılanmasıyla İstanbul kentine su ya da gıda maddeleri sağlamak giderek mümkün olamamakta ve ortaya çıkan açığı da, Büyükşehir Belediyesi Trakya bölgesi üzerinden kapatmağa çaba göstermektedir. İstanbul’u rahatlatmak için sanayi tesisleri ile beraber nüfusun üçte birinin Trakya bölgesine taşınmak istenmesi beraberinde Trakya bölgesinin bitişini gündeme getirdiği için, böylesine bir girişimin Trakyalılar açısından kabul edilebilmesi mümkün gözükmemektedir. Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgeleri gibi dağlık alanlar boş dururken, İstanbul sanayi tesislerinin Trakya gibi bir tarım alanına taşınmak istenmesi tam anlamıyla bir çılgınlık olarak görülmektedir. Fabrika sahiplerini ulaşım giderlerinden kurtarmak gibi düşünceler ile İstanbul çevresine sanayi tesislerinin taşınmağa çalışılması bir yeşil alan olan Trakya bölgesinin ölüme mahkûm edilmesi anlamına gelmektedir. Ayrıca beş milyonluk insan kitlesinin yeni toplu konut alanları aracılığı ile Trakya bölgesine kaydırılması da beraberinde ormanlık ve yeşil alanların ortadan kalkmasına neden olacaktır. Çevre yolları ve transit otoyolların büyük bir çevre yıkımı yarattığı Trakya’da benzeri girişimlerin sürdürülmesi, bu bölgenin yaşanılır alan olmaktan çıkarılması anlamına gelecektir. İstanbul’un ticaret merkezi olarak bir küresel mega kent konumuna dönüştürülmek istenmesi, beraberinde Trakya bölgesinin yok oluşunu da gündeme getirmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti devletinin, üyesi olmadığı Avrupa Birliği üzerinde yeterince etkili olabilmesi pek mümkün görünmemektedir. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir Avrupa Birliği ile boğuşan Türkiye sonunda bu birlik ile karşı karşıya gelmiş ve bu aşamada Trakya bölgesi Avrupa Birliği üzerinden Türkiye’yi Avrupa dışı bırakmak üzere öne çıkarılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti uygulayacağı dengeli dış politikalar yolu ile, Avrupa Birliğinin Türkiye’yi parçalayıcı girişimlerine karşı yeni dengeler oluşturarak ülkesinin birlik ve bütünlüğünü koruyabilmesi mümkündür. Ne var ki, tıpkı diğer seksen il gibi Türkiye’nin bir vilayeti olan İstanbul ile ilgili tek yetkili makam başkent Ankara’dır. Ankara’daki anayasal devlet ve bu devletin bütün ilgili ve yetkili kamu kurumları, Türkiye Cumhuriyetinin ulusal sınırları içerisinde yer alan her yer ve bölge ile ilgili olarak karar alma yetkisi, başkent Ankara’daki Türk devletinin elinde olduğu dikkate alınmalıdır. Ankara, Türk devletinin geleceğini planlarken hem Trakya’yı hem de İstanbul’u ayrı ayrı düşünmek ve iki bölgenin gereksinimlerini ulusal birlik ve bütünlük düzeni içerisinde bir çözüme bağlamak durumundadır. Türk devletinin üniter yapısını bozabilecek bir bölgeselleşmeye nasıl güneydoğu bölgesinde izin verilmediyse, aynı doğrultuda İstanbul ve Trakya bölgesi için de benzeri bir yaklaşımın geliştirilmesi gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, hiçbir ilin özel bir ayrıcalığı yoktur ve bu nedenle de hiçbir il için ayrıcalıklı bir yapılanma düşünülemez. Her il anayasa ve yasalar önünde Türkiye Cumhuriyeti açısından eşit bir konuma sahip bulunmaktadır. Küresel sermayenin ya da emperyalist güçlerin bölgesel plan ya da programları da hiçbir biçimde, Türk devletinin anayasal yapılanmasını bozamaz. Tarihten gelen bazı gerekçelere dayanarak, ya da dinler açısından bölgesel bir yapılanmayı düşleyerek hiçbir güç İstanbul uğruna Trakya bölgesini yok edecek bir yeni yapılanmayı Türk devletine dayatamaz. Küresel sermaye üzerinden dünyanın merkezine egemen olmak isteyen batı hegemonyasının İstanbul’u merkez tutarak bütün bölgeye karşı saldırganlık üssü haline dönüştürmesine, ne Türkiye ne de bölge devletlerinin izin vermemesi dünya barışı açısından zorunlu görünmektedir. İstanbul Metropoliten planı olarak öne çıkarılan çalışmanın arkasında İstanbul halkı değil ama küresel sermayenin Boğazın iki yakasında yaşayan işbirlikçi zengin burjuvazinin olduğu anlaşılmaktadır. Ulusal düzeyde yayın yapan medya ve basın organlarının İstanbul merkezli bir yapılanma içinde küresel sermayenin güdümünde yayın yapması da, Türkiye’nin yönetiminde İstanbul kentine ayrıcalıklı bir yer kazandırmış ve bu nedenle de İstanbul’da yuvalanmış olan büyük sermayenin çıkarları ile işbirliği yaptığı küresel sermayenin istekleri İstanbul üzerinden Türk devletine baskı ile kabul ettirilmiştir. Bu durum açıkça bilindiği için, Trakya halkı kendi başının çaresine bakarak hareket etmekte ve çok büyük bir baskı altında bunalan Ankara’ya güvenmeyerek kendi haklarını aramaktadır. İstanbul’un son yıllarda giderek artan baskı ve saldırganlıklarına karşı Ankara’daki devletin müdahale etmemesi ve hükümetin de kendi partisinden olan belediyeye sahip çıkan bir konuma gelmesi noktasında artık Trakya halkının kendi başının çaresine bakmağa kararlı olduğu anlaşılmaktadır. İş başa düşünce, bütün Trakya halkının bir araya gelerek hakkını ve hukukunu korumağa çalıştığı ve bu doğrultuda oluşturulan sivil toplum kuruluşları aracılığı ile de sesini yükselterek gerekirse daha da üst düzeyde mücadele etmeğe kararlı olduğu görülmektedir. Ankara’dan ses çıkmayınca, İstanbul gibi dev bir kent ile karşı karşıya kalınca Trakya’lı kimseye güvenmemeyi ve kendi davasını kendi takip etmeyi öğrenmiştir.

Bölgenin geleceği ile ilgili en yetkili kuruluş olan Trakya Üniversitesi, İstanbul üzerinden sürdürülen saldığı ve işgal girişimlerine karşı Trakya’nın geleceğine sahip çıkma doğrultusunda 2004 yılında rektör Prof. Dr. Osman İnci ile Prof. Dr. Emre Aysu’nun öncülüğünde bir “Trakya Alt Bölge ve Ergene Havzası Çevre Planı“ hazırlayarak kamuoyunun tartışmasına sunmuştur. İstanbul medyası tarafından sürekli olarak gündemde tutulan Metropoliten plana karşılık hazırlanan bu bölge kalkınma planı resmen onaylanmasına rağmen, yetkili kuruluşlara İstanbul üzerinden yapılan baskı ve engellemeler nedeniyle bir türlü uygulama alanına getirilememiş ve meydana gelen boşluktan İstanbul Belediyesi yararlanarak, iktidar partisinin kontrolü altındaki kamu kurumları üzerinden isteklerini Trakya bölgesine dönük olarak uygulamağa başlamıştır. İstanbul’un de-santralyizasyonu amacıyla, hem sanayi kuruluşları yavaş yavaş Trakya’ya doğru aktarılmağa başlanmış hem de giderek artan nüfusun yaşayabileceği toplu konut alanları gene Trakya bölgesine doğru açılmağa başlanmıştır. Trakya Üniversitesi tarafından hazırlanan bölge kalkınma planı “Trakya İstanbul’un işgaline karşı direniyor “ başlığı altında kitap olarak da yayınlanmış ve İstanbul azmanının bu bölgeyi yutmasını önlemek üzere kamuoyunun önünde resmen tartışmaya sunulmuştur. Kitabın yayınından bir yıllık bir süre geçmesine rağmen, kitapta açıklanan Trakya Üniversitesi’nin planının ilgili ve yetkili çevrelerce ele alınarak değerlendirilmemesi, Türk devleti üzerindeki küresel emperyal baskının devam ettiğini ve İstanbul Büyükşehir Belediyesinin bu durumdan yararlanarak yoluna devam ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. İstanbul’a New York’u taşımağa kalkışanlar, Edirne’yi de küçük Manhattan olarak ilan etmekten çekinmemektedirler. Boğaz’ın iki yakasına yabancıları doldurmayı düşünenler, İstanbul’un yerli halkını da Trakya’ya boşaltmayı planlamaktadırlar. Bu durumda, İstanbul’un arka bahçesi olmaktan kurtulamayan Trakya’nın önümüzdeki dönemde fazlasıyla İstanbul’un saldırı ve işgaline uğrayacağı anlaşılmaktadır. İstanbul’a göçün önlenemediği sürece bu hastalıklı gelişmeyi kimsenin durdurabilmesi mümkün görünmemektedir. Trakya Üniversitesinin ve Mermara Çevre platformunun başlatmış olduğu hukuk mücadelesi de, yargıdaki siyasal çekişmeler yüzünden sonuç vermemiş ve Trakya bölge planının ortada kalması sağlanarak, İstanbul Metropoliten planının önü dolaylı olarak açılmıştır. Bir hukuk devletinde olmaması gereken bu durum, önde gelen siyasal nedenler ve yeni yapılanma planları doğrultusunda egemen güçler tarafından sağlanmıştır.

Trakya bölgesi, bugün sivil toplum kuruluşları ve çevre platformları aracılığı ile İstanbul üzerinden üzerine gelen küresel saldırı ve işgal girişimlerine karşı var gücü ile direnmektedir. Bu nedenle İstanbul’un Trakya’yı yutması mümkün değildir. Dış destek ve küresel sermaye ortaklığı ile giderek azmanlaşan İstanbul’un çevresine ve ülke bütünlüğüne büyük zarar veren bu saldırgan ve işgalci tutumuna karşı, Türkiye’nin bütün bölgeleri ile beraber başkent Ankara’da karşı çıkmalı ve Türk devletinin güçlü girişimleri ile, İstanbul’un Trakya’yı yutmasına izin verilmemelidir. Dışarısı ile ortaklığa giren İstanbul’un mütareke İstanbul’u olarak yeniden devreye girmesi, emperyal güçlere teslim olması ve onların işbirlikçisi olarak bölgesel hegemonya planlarına karşı, başkent Ankara hiçbir şey yapmazsa ve seyirci kalırsa, o zaman tıpkı kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi, bölge halkının Trakya ve Paşaeli Müdafai Hukuk Cemiyeti’ni yeniden oluşturarak bir var olma savaşı vermesi kaçınılmaz görünmektedir. İstanbul’un ticaret merkezi olması ya da Yeni Bizans’ın merkezi olması gibi dıştan destekli emperyal planlar, Trakya halkının haklı var olma mücadelesini hiçbir zaman önlememelidir. Trakya Türkiye Cumhuriyetinin kopmaz bir parçası olarak Balkanlardaki Türk varlığının temsilcisi olarak varlığını önümüzdeki dönemde de sürdürecek ve Türkiye ile Balkanlar arasında tarihi bir köprü olarak, Türkiye’nin güvencesi olacaktır ama hiçbir emperyal ya da işbirlikçi güç, Trakya’yı mütareke İstanbul’unun arka bahçesi yapamayacaktır. İstanbul Belediyesinin de bu durumu bilerek hareket etmesinde ülkenin birliği ve bütünlüğü açısından büyük yarar vardır.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : TÜRKLERE YAPILAN SOYKIRIMLAR


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : TÜRKLERE YAPILAN SOYKIRIMLAR

2015 yılına doğru günler ilerlerken , yeniden soykırım kavramı Türk kamuoyu önüne getirilmekte ve , uluslar arası bir insanlık suçu olan bu kavram üzerinden Türk devleti yargılanmağa ve suçlanmağa çalışılmaktadır . Bir asır önce tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkmış olaylar üzerinden Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu dünya kamuoyu önünde zor durumlara düşürülmeğe çalışılmakta ,o tarihte var olmayan ve ancak ikinci dünya savaşı sonrasında tanımlanarak ortaya konulan soykırım kavramı üzerinden , dünyanın merkezi coğrafyasında var olan Türk varlığı toplu bir mahkumiyete doğru sürüklenmeğe çalışılmaktadır . Olayların gündeme geldiği tarihte var olmayan bir kavram üzerinden , Türklere yönelen bu haksız girişimler ,dünya siyaset tarihinde ibretlik bir olay olarak öne çıkmakta ve böylesine çelişkili bir duruma dayanılarak ,yüz yıl sonra bir asır önceki olayların hesabı görülmeğe çalışılmaktadır . Böylece , Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına doğru ilerlerken , bir yandan da geçmişin hesaplaşması içine çekilmek istenmekte ve böylesine büyük bir hesaplaşma üzerinden Türk devletinin yüzüncü yıldönümüne ulaşması engellenmeğe çalışılmaktadır . Türkiye hiç de hak etmediği bir olumsuz durum ile karşı karşıya bırakılarak ,yüzüncü yıldönümüne doğru tasfiye edilmek istenmekte ve böylesine bir siyasal komplo için de 1915 olayları kullanılarak mahkumiyet gerekçesi haline getirilmek istenmektedir .

Birinci dünya savaşı yıllarında Doğu Anadolu’da yaşanan olaylar bir soykırım değil , yıkılan bir imparatorluğun topraklarında Müslümanlar ile hırıstıyanların kendi devletlerini kurma çabalarının doğal bir sonucu idi . Öncelikle Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı sürecinde yıkıldığı için ortaya çıkan devletsizlik ortamında herkes kendi devletini kurmak istemiş , Orta Doğu’ya gelen Fransızların ve kuzeyden Kafkasya’ya inmiş olan Ruslar’ın kışkırtma ve destekleri ile silahlanan Ermeni kökenli insanlar Doğu Anadolu topraklarında bir Büyük Ermenistan devleti kurmak istemişlerdir .Bu doğrultuda , Türk ve Müslüman kökenli Osmanlı ahalisinin yaşadığı köylere ve ilçelere Emeni çeteleri ,komitacı subayların nezaretinde saldırılar düzenleyerek binlerce Türk ve müslümanın yok yere yaşamlarını kaybetmelerine neden olmuşlardır . Osmanlı İmparatorluğu dünya savaşı sırasında kendisini kurtarmağa çabalarken , devletin arkasında kalan geri topraklarında geleceğin Kafkasya ve Orta Doğu bölgeleri için çeşitli çekişmeler yaşanmış , Fransızlar ile Ruslar Ermenileri kullanarak bu bölgelerde etkinliklerini artırmağa çalışırlarken , Almanlar Osmanlılara bir Kafkas Müslümanları ordusu kurdurarak ,Ruslara ve Ermenilere karşı bir çıkış yapmağa çalışmıştır . Ne var ki , daha sonraki dönemde bir dünya egemenliğine kalkışacak olan Amerika Birleşik Devletlerindeki kapitalist ve Siyonist lobilerin destekleri ile Kızıl devrim gerçekleştirilince , Sovyetler Birliğinin müdahaleleri ile eski Osmanlı hinterlandının geleceği bu yeni yapılanmaya paralel olarak gelişmiş ve ortaya bugünkü harita çıkmıştır . Tamamen dünya savaşından kaynaklanan ve yıkılan imparatorluğun eski toprakları üzerinde emperyal güçlerin çekişmesi yüzünden gündeme gelen karşılıklı çatışma olaylarını bir soykırım olarak nitelemek mümkün değildir . Tarafların karşılıklı olarak kendi devletlerini kurma çabası içerisine girdikleri aşamada yaşanan sıcak çatışmalar eski deyimi ile muketele olarak tanımlanabilmekte ve bu da karşılıklı çekişmelerin adlandırılması olarak gerçeği yansıtmaktadır . İkinci dünya savaşı sonrasında kabul edilen soykırım kavramı ise , bir etnik topluluğun kendisinden daha büyük bir topluluk tarafından zor ve güç kullanılarak yok edilmesi anlamına gelmektedir . Burada böylesine bir durum hiçbir biçimde söz konusu olmamıştır . Türkler ve Müslümanlar savaşarak kendilerini korumuşlar ve daha sonra da bağımsız devletleri olarak Türkiye Cumhuriyetini ilan etmişlerdir .

Misakı Milli sınırları içinde Türk devleti ilan edilince , Doğu Anadolu Ermenilerinin bir kısmı ülkeyi terk ederek güneye doğru inmişler ve bu siyasal göç hareketinin sonucunda bir kısım Ermeni Suriye’ye yerleşmiş , bir kısmı da Akdeniz limanlarından gemilere binerek Fransa,Amerika Birleşik Devletleri ile bazı Latin Amerika ülkelerine gitmişlerdir . Birinci Dünya Savaşı sürecinde koskoca bir Sovyetler Birliği doğu bloku olarak örgütlenip batı blokunun karşısına çıkınca , Rusların sıcak denizlere inmesini önleyecek derecede güçlü bir devlete merkezi alanda gereksinme duyulmuş ve bu nedenle batılı ülkeler , ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyetini doğu blokuna karşı bir tampon devlet olarak tanımışlardır . I915 olaylarına rağmen ve Ermeni lobilerinin büyük engellemelerine karşılık , dünyanın önde gelen büyük devletleri Lozan Antlaşması sırasında Türkiye Cumhuriyetini bağımsız bir devlet olarak resmen tanımışlardır . Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Ermeni grupları ise daha sonraki yıllarda gittikleri ülkelerde güçlü lobiler oluşturarak ,Türkiye aleyhine harekete geçmişler ve Türk devletini haksız yere soykırım suçlusu ilan ederek geçmişten gelen çekişmelerini sürdürmek istemişlerdir . Onların atalarının intikamını almak için sürekli gündemde tuttukları bu gibi girişimleri yüzünden soykırım suçlamalara dinmek bilmemiş ve Türkler böylesine ağır bir suçlama ile karşı karşıya bırakılarak Türk devletinin üniter yapısının bütünlüğü bozulmağa çalışılmıştır . Batının önde gelen emperyalist devletleri Türkiye’nin üzerine gelirken, her fırsatta bu soykırım sözcüğünü öne çıkarmışlar ve haksız yere Türkleri suçlayarak Türk devletinden yeni tavizler elde edebilmenin yollarını aramışlardır .

Ne var ki , dünya tarihi incelendiği zaman gerçek soykırıma uğrayanların Türkler olduğu ortaya çıkmakta ve böylece batılı emperyalistlerin ve onların bu bölgedeki işbirlikçisi konumundaki Ermenilerin tamamen haksız oldukları anlaşılmaktadır . Yıkılan devlyetin altında kalmama çabaları yüzünden yaşanan 1915 olayları bir yana bırakılırsa , dünya tarihinde yaşanan bir çok üzücü olayın kurbanı olarak Türklerin öne çıktıkları ve bir çok haksız girişim yüzünden çok büyük insan kaybına uğradıkları görülmektedir . Orta Asya steplerinde dünya sahnesine çıkan Türkler ,önce bulundukları bölgede daha sonra da göçler yolu ile doğu,güney,kuzey ve batı Asya toprakları üzerinde bir çok devletler kurmuşlar ve bu yüzden de tarihin her dönemecinde sıcak çatışmalarla dolu dönemlere sürüklenerek kitlesel soykırımların mağdurları konumuna düşmüşlerdir .Türkler göçebe bir yaşam düzeni içinde at sırtında bir çok bölgelere gittikleri için ,sürekli olarak bir bölgede Çin gibi kalıcı bir devlete sahip olmamışlar ama her gittikleri yeni bölgelerde zamanla kendi devletlerini kurarak bir egemenlik düzeni içinde yaşamlarını sürdürme olanağını ellerinde tutmuşlardır . Gittikleri bölgeleri ele geçirirken sahip oldukları toplumsal ve askeri güçleri sayesinde bir devlet düzeni oluşturma şansını elde etmişler ,ne var ki zamanla devlet düzeni içerisinde hanedan kavgaları ya da taht çekişmeleri yüzünden kurdukları devletlerin önce bölünmesine ve daha sonra da giderek yok olmasına sebep olmuşlardır . Bu tür nedenlerle Türk devletleri zayıflama ya da ortadan kalkma aşamasına geldiklerinde , Türk toplulukları büyük baskı ve saldırılar ile karşı karşıya kalmışlar , Türk devletlerinin eskiden egemen olduğu bölgeleri ele geçiren yeni devletler Türk topluluklarına karşı açık bir saldırı ve toplu katliam girişimlerini gündeme getirerek , açıkça Türklere karşı soykırım suçunu işlemişlerdir . Ural-Altay kökenli Türk topluluklarının bazıları da kendi aralarında rekabete girerek , hanedan savaşlarına yönelmişler ve böylesine savaşlarda da gene çok büyük insan kaybına yol açan toplu soykırım örneklerine rastlanmıştır . Bir anlamda Türk tarihi hem egemenlik çekişmeleri , hem de bu doğrultuda ortaya çıkan çatışmalar yüzünden karşılaşılan toplu katliam ya da soykırım örnekleri ile dolu geçmiştir .

İnsanlık tarihi incelendiğinde ,etnik topluluklar kadar dinler arasında da uzun süren savaş dönemleri yaşandığı ortaya çıkmaktadır .İlk tek tanrılı din olarak Yahudilik ortaya çıkmış , daha sonra hırıstıyanlık Milat dönemecinde gündeme gelince , önce bu iki din arasında büyük bir çekişme ve çatışma yaşanmıştır . Üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlık gündeme gelince , yaklaşık olarak on beş asırdır bu iki büyük din mensupları arasında uzun süreli savaşlar yaşanmıştır . Önce İspanya ve batı Avrupa’da ,daha sonraları da Avrupa kıtasının doğu kısmında Müslüman-hırıstıyan çatışmaları sürekli olarak devam etmiş ve Osmanlı İmparatorluğu bu yüzden yedi yüzyıllık bir tarih diliminde sürekli olarak savaşmak zorunda kalmıştır . İspanya’daki Endülüs İslam devleti Hırıstıyan orduları tarafından yıkılınca ,çok büyük katliam olayları yaşanmış ve böylece daha sonraları soykırım olarak adlandırılan topluca yok etme girişimleri başlamıştır . Müslümanlar ile Yahudilerin İspanya’dan kovulmaları sırasında aynı zamanda büyük katliamlar yapılmış ve Hırıstıyan fanatizminin bu ilk örnekleri Müslümanları soykırım suçunun ilk mağdurları haline getirmiştir . Avrupa kıtasında Endülüs sonrasında tam bir Katolik faşizmi yaşanmış ,orta çağ denilen bin yıllık karanlık dönemde Vatikan önderliğinde bir dinsel fanatizm kıtanın üzerine çöreklenmiştir . Orta çağdan çıkarken , gündeme gelen Protestanlık akımı mensuplarına ise , Katolik faşizmi her fırsatta topluca yok etme girişimlerine kalkışmış ,bu yüzden Avrupa tarihi sürekli olarak dinler çatışması olarak geçmiştir .Böyle bir Avrupa’ya karşı merkezi coğrafyada ortaya çıkan bir büyük Türk devleti olarak Osmanlı İmparatorluğu yeni bir dünya dengesi oluşturmağa çalışmış ve Osmanlı gücünün Macaristan’a hakim olduğu bir aşamada Protestanlık Katolik klisesinin baskı ve toplu katliamlarından kurtularak yaşama şansını elde etmiştir . Osmanlılar Protestanlara yardım ederken , Vatikan da , İran’da Şiiliği destekleyerek Türk imparatorluğunu arkadan vurmağa çalışmıştır .

İslam gücünü temsil eden Osmanlı zayıflayınca ,Vatikan’ın yönlendirdiği Hrıstıyan orduları tıpkı Endülüs devleti gibi Osmanlılara Avrupa kıtasından kovmağa yönelmiş ve bu yüzden ondokuzuncu asır boyunca , Osmanlılar’a karşı savaşı örgütlemiştir .Savaşların öncesinde ya da sonrasında Türklere karşı her dönemde çeşitli baskınlar yapılmış ve bu baskın girişimlerinin doğal sonucu olarak kitlesel katliamlar Türklere yönelik olarak birbirini izlemiştir . Osmanlı sınırları içerisinde altı asır boyunca yaşayan Balkan yarımadasındaki ülkeler sahip oldukları Müslüman ve Türk kimliklerini koruyabilmek üzere büyük mücadeleler vermişler ama , Avrupa’nın Hrıstıyan ordularının toplu katliamlarından Osmanlı ahalisini kurtaramamışlardır . Bütün Avrupa kıtasını Vatikan’ın komutasında bir Hrıstıyan dünyasına dönüştürmek isteyen Katolik faşizmi , Müslümanlar ile beraber Yahudileri de hedef tahtasına oturtunca , katliamlar birbiri ardı sıra gelmiş ve çok ciddi bir soykırım süreci Osmanlı devletine karşı dayatılmıştır . Osmanlı’nın son yüzyılı , Türklerin ve Müslümanların Avrupa kıtasından atılma dönemi olmuş ,bu süreçte Balkan yarım adası çok kanlı katliam ve soykırım olaylarının gerçekleştirildiği bölge haline gelmiştir . Bu yüzden , ikinci dünya savaşı sonrası dönemde gündeme getirilmiş olan soykırım suçunun esas faili olarak , Türklere ve Müslümanlara sürekli olarak toplu katliam uygulayan Avrupa kıtası ve bu kıtanın emperyal Hrıstıyan devletleri olmuştur . Kendi içinde büyük bir rekabete yönelen Avrupa kıtasının büyük ulus devletleri ,hegemonya mücadelesinde öne geçebilmek üzere , merkezi coğrafyaya yöneldiği zaman Balkan bölgesindeki Türk ve Müslüman varlığını temizlemek üzere doğrudan katliamlara yönelerek , soykırım suçunun gerçek anlamda ilk örneklerini ortaya koymuştur . Osmanlı devletinden kopan küçük Balkan devletçikleri , Batı Avrupa’nın büyük emperyal devletlerinin bölgedeki işbirlikçisi olarak , Türklere ve Müslümanlara karşı yürütülen soykırım suçunun hem ortağı hem de faili olarak bir çok toplu katliam olayının kahramanı haline gelmişlerdir . Osmanlıların Avrupa kıtasından sürülmeleri , insanlık tarihinin en önemli soykırım suçları ile dolu ve ders alınması gereken bir acı süreçtir .

Türklerin Avrupa kıtasındaki geçmişleri , Osmanlılara karşı yapılan soykırım örnekleri dolu olduğu gibi , Asya kıtasında da benzeri soykırım saldırıları gelip gene Türkleri bulmuştur . Çinliler , büyük Çin seddini Türklere karşı yaptıkları gibi , Çin bölgesinde yaşayan Türkleri geri püskürtmek üzere çeşitli toplu katliam girişimlerini örgütlemişlerdir . Çin topraklarında birdönem çeşitli devletler kurmuş olan Türkler , Çinlilerin bölgeye egemen olmaları döneminde bir çok saldırı ve toplu katliam olayı ile karşılaşmışlardır .Benzeri bir olumsuz süreç ,Babür İmparatorluğu sonrasında Hindistan’da yaşanmış ,bu ülkede Gazneliler ve Karahanlılar devletleri döneminde gelerek yerleşen Türk asıllı toplulukların geri gönderilmeleri doğrultusunda ,hem Hintlilerin hem de bu bölgede Babür İmparatorluğu sonrasında egemen olan İngiliz manda yönetiminin uyguladığı bir çok toplu katliam olayı Türklere karşı gerçekleştirilmiştir . İngilizler Hint yarımadasına tam anlamıyla egemen olmağa yöneldiklerinde geçmişten gelen Türk hegemonyasına tam olarak son verebilmek üzere son kalan Türk topluluklarının bütünüyle yok edilmelerine yönelmiştir . Çin gibi Hint bölgesi de Türklere yönelik soykırımların uygulandığı bir bölge olmuştur . Türklerin anavatanı olan orta Asya topraklarını çevreleyen bütün bölgelerde , Türk topluluklarına yönelik toplu katliamlar uygulanmıştır . Özellikle Doğu Türkistan Çin faşizminin en yoğun uygulandığı alan olarak öne çıkmış ve Uygur Türklerinin anavatanı olan Doğu Türkistan Çin’in Sincan eyaletine dönüştürülürken , Türk asıllı Uygurların tamamı temizlenmek istenmiştir . Ondokuzuncu asırda başlayan Çin saldırıları Uygurların anavatanını bir Çin eyaletine dönüştürmeyi hedeflemiş ve bu yüzden de milyonlarca Türk asıllı Uygur insanı toplu katliamlara maruz kalmışlardır .

Türklerin uzun süreli devlet kurduğu geniş alanlardan birisi de Kuzey Asya bölgesidir . Asya ile avrupqa’nın kesişmiş olduğu Avrasya bölgesinde bugün uçsuz bucaksız topraklara sahip olan Rusya Federasyonu eski Rus Çarlığının bugünkü temsilcisi olarak dünyanın altıda bir topraklarına hükmederken ,eskiden Türklerin büyük imparatorluklar kurmuş olduğu bu coğrafyadaki Türk boyları ve topluluklarına karşı yok edici bir toplu katliam politikasını kararlı ve istikrarlı bir doğrultuda uygulamıştır . Finlandiya’dan Kore ve Japonya’ya kadar uzanan Türk asıllı topluluklar coğrafyasının bugünkü sahibi olan Rusya Federasyonu ,gene eski Çarlık yönetiminin katı ve acımasız yok edici politikalarını Türk ve Müslüman asıllı topluluklara karşı uygulayarak soykırım suçunun şampiyonluğunu yapmaktadır . Özellikle Bosna’da Hrıstıyan Sırpların Müslüman Boşnaklara karşı uyguladığı soykırım suçunu geride bırakır bir doğrultuda ,Ortodoks faşizminin kararlı bir uygulayıcısı olarak Müslüman Çeçenlere karşı toptan yok etmek üzere tam anlamıyla bir soykırım suçunu gerçekleştirmiş ,ve bu yüzden yarım milyon Çeçen asıllı insanın soyunu kırıp dökerken ,toplu katliam uygulamalarının şampiyonluğunu da kimselere bırakmamıştır . Rusya tarihi geriye dönük incelendiği zaman , Rusların , Hazar Türklerinin ülkesini ele geçirirken , bütün Türk ve Müslüman asıllı topluluklara karşı toplu katliamlara yönelerek bölgeyi ele geçirdiği açıkça görülmektedir . İdil-Ural bölgesinde yaşamlarını sürdüren Türk boyları olarak Tatarları,Başkurtları ve Çuvaşları Birinci Dünya Savaşı sırasında aç bırakarak ölmeğe mahkum eden Rusya ,ele geçirdiği bölgelerde yok edemediği Türk ve Müslümanları Orta ve Doğu Asya’ya zorla sürerek soykırımın bir başka türünü de gerçekleştirmekten uzak kalmamıştır .Birinci Dünya Savaşı sonrasında ,Sovyetler birliği olarak bütün Atom denemelerini Türk toprakları üzerinde gerçekleştiren Rusya ,böylece Türk boylarını Nükleer bir ölüme sürükleyerek soykırım suçunun farklı bir örneğini de gündeme getirmiştir . Rusya Federasyonu içinde varlığını sürdürmekte olan Türk Cumhuriyetlerinin hepsine karşı ikinci sınıf insan muamelesi yürütülürken , Komünizmin getirmiş olduğu baskıcı faşist uygulamaların bütün kurbanları Türkler arasında çıkmıştır . İdil,Ural halklarıyla beraber Kafkasya Müslümanları da , Türklere karşı kararlı bir biçimde uygulanan faşizmin kurbanları olmuşlardır .

Asya kökenli Türk toplulukları bu büyük kıtanın her bölgesinde toplu katliamların ve soykırım uygulamalarının kurbanları olmaktan kurtulamamışlardır . tarihte çok büyük devletleri bu büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde kurmuş olan Türkler , daha sonraki dönemlerde varlıklarını Rusya ya da Çin gibi bir büyük devlet yapılanmasının çatısı altında güvence altına alamadıklarından dolayı , her dönemde ve her bölgede toplu katliamların hedefi olmuşlardır . Zamanla çöken ve yıkılan Türk devletlerinin kalıntısı olarak belirli bölgelerde yaşamlarını sürdürme mücadelesi veren Türkler ,daha sonraki aşamalarda ortaya çıkan başka büyük devletlerin hedefi olmaktan kurtulamamışlar ve bu yüzden de sürekli bir soykırım mağduru konumunda kalmışlardır . Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan çok geniş bölgede tarihin her döneminde çeşitli devletler kurmuş olan Türkler ,zamanla yıkılan devletlerinin altında kalmışlar ve daha sonra da çöken devletlerin yerini alan yeni devlet yapılanmalarının soykırım saldırılarına maruz kalmışlardır . Asya’daki büyük imparatorluklarını kaybeden Türkler , yirminci yüzyıla doğru Rusya,Çin ve Hindistan üçgeninde bir çok savaş ya da sıcak çatışmanın tarafı olmağa doğru yönlendirilmişler ve bunların sonucunda da çeşitli soykırım girişimleri Türklere dayatılmıştır . Ondokuzuncu ve yirminci yüzyıl tarihi incelendiğinde bu gibi bir çok olumsuz gelişmenin birbirini izleyerek tarih sahnesine geldiği görülmektedir . Doğu Türkistan’da Çinlilerin Türklere karşı uyguladığı sistemli ve sürekli soykırım girişimlerinin benzerlerinin Ruslar tarafından Kafkasya Türklerine karşı uygulandığı görülmekte ,Doğu Türkistan ile Azerbaycan birbirine benzer bi tür olayların fazlasıyla görüldüğü ülkeler olarak öne çıkmaktadır . Çinliler sistemli bir kürtaj siyaseti ile Uygur Türklerinin önünü kesmeğe çalışırken , bölgede Türk asıllı nüfusun yarısını yok edebilmekte , Ruslar ise İdil-Ural bölgesi ile beraber Kırım ve Kafkasya’daki Türklerin varlığına kesin olarak son vermek üzere ,her zaman askeri seferler düzenleyerek sistematik yok etme operasyonlarını Türklerin soyunu yok etme doğrultusunda kararlı bir çizgide sürdürmüşlerdir .

Büyük Selçuklu İmparatorluğunun ön Asya’ya taşıdığı Türk toplulukları ise , Osmanlı İmparatorluğu döneminde yaşamlarını güvence altında sürdürebilmişlertir . Ne var ki , imparatorluğun cihan savaşı sonrasında ortadan kalkması üzerine merkezi alana gelen İngiliz ve Fransız ordularının kararlı saldırıları ile karşılaşmışlar ve bu yüzden bir çok Orta Doğu ülkesinde Türklere karşı kararlı soykırım girişimleri gündeme getirilmiştir . İngilizler Irak’da ve Mısır’da , Fransızlar Suriye’de ve Lübnan’da ,İtalyanlar Libya’da Türk topluluklarını yok etme yoluna gitmlişler ,böylece eski Osmanlı İmparatorluğunun son kalan kalıntılarını da ortadan kaldırarak ,işgal ettikleri ülkelerde daha mutlak bir sömürgeci düzen kurmağa çaba göstermişlerdir . Savaş yıllarında İran’da da çeşitli karışıklar ve isyanların çıkması nedeniyle , İran’da ülkesinde yaşamakta olan bazı Türk topluluklarına karşı soykırım denebilecek bazı toplu yok etme operasyonlarını gündeme getirebilmiştir .İran nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olması yüzünden ,bu devletin yönetiminde Türklere karşı büyük bir güvensizlik yaratmış ve bu yüzden gündeme gelen olumsuz duygular , Türk topluluklarına karşı yok edici bazı olumsuz uygulamaları öne çıkarmıştır . İran’daki olaylara benzeyen bazı girişimlerin daha sonraki dönemde Afganistan’da ,Pakistan’da ve diğer Asya ülkelerinde de zaman zaman ortaya çıktığı görülmüş ve böylece Türkler çeşitli Asya ülkelerinin istenmeyen adamları haline getirilmişlerdir . Bölge devletleri arasındaki çekişmeler ya da sınır anlaşmazlıkları sırasında Türk asıllı toplulukların öne çıkarılarak kullanıldığı görülmüş ve bu yüzden de karşı devletler tarafından Türk toplulukları saldırılar ve toplu katliamların mağdurları olma durumuna sürüklenmişlerdir . Bir büyük Türk devletinin eksikliği yüzünden ,Asya’nın çeşitli bölgelerinde tarihteki Türk devletlerinin uzantısı olarak kalan Türk toplulukları her zaman için saldırı ve katliamların hedef haline gelmekten kurtulamamışlardır . Asya’daki bu olumsuz durum ,eski Osmanlı hinterlandı üzerinden ön Asya ve merkezi coğrafyaya da yayılmıştır .

Türklere yönelen soykırım suçlarının en önemlisi Hocalı katliamıdır .Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında yeni bir dünya düzenine doğru yerküre yol alırken , birden beklenmedik bir biçimde Azerbaycan’ın Hocalı bölgesinde bir köy basılarak üç yüze yakın köylü insan bir gecede öldürülmüş ve beş yüzden fazla insan da yaralanmıştır . Ruslar tarafından silahlandırılmış Ermeni çetelerinin Hocalı köyünü basmasıyla gerçekleşen bu olay sonrasında küçük Ermenistan devleti kendisinden beş kat daha büyük bir devlet olan Azarbaycan Cumhuriyetinin topraklarının yüzde yirmisini işgal etmiştir . İki devlet arasında geçmişten gelen bir büyük sorun olan Karabağ yüzünden sürüp giden çatışma ortamında küçücük Ermenistan’ın Azarbaycan’a böylesine bir saldıraya kalkışmasında , bölgedeki Türk nüfus çoğunluğundan rahatsız olan Rusya,Fransa,ABD ve İsrail gibi devletlerin de payı olduğu daha sonra görülmüş ve bu batılı emperyal devletlerin gelecekte bir Hazar bölgesi hegemonyası için küçük Ermenistan’ın arkasında olduğu ortaya çıkmıştır . Koskoca bir Türk ve Müslüman köyünü haritadan silen bu büyük soykırım olayında dünya kamuoyu ayağa kalkmış ama Ermenistan üzerinden bölge politikası yürüten batılı Hırıstıyan emperyal devletlerin araya girmesiyle beraber Ermenilerin Türklere karşı uygulamış olduğu en büyük soykırım olayı olan Hocalı katliamı karşılıksız kalmıştır . Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun almış olduğu beş ayrı karar ile soykırım suçu olduğu belgelenen Hocalı katliamının daha sonraki dönemde cezasız kalması insanlık açısından son derece düşündürücüdür . Bosna,Ruanda,Vietnam gibi ülkelerde yaşanan kitlesel soykırım suçlarında uluslar arası mahkemeler kurulurken , Hocalı soykırım suçu için bir mahkeme kurulmaması gene batı dünyasının Hırıstıyan kimliği nedeniyle açıklanmağa çalışılmış ve böylece insan hakları sorunlarında her zaman olduğu gibi gene çifte standartlı bir olumsuz durum yaşanmıştır . Uluslar arası ceza mahkemesine bile gidilememiş ,Hocalı köyünü haritadan silen Ermeni çetelerine ,insanlık suçu yüzünden ceza verilememiştir .Karabağ bölgesi ile beraber Azarbaycan’ın beşte birini de Ermeni işgaline terk eden batı dünyası , Azeri Türklerinin başına gelen bu büyük faciada gereken ilgiyi göstermeyerek dünya kamuoyunun vicdanının kanamasına neden olmuştur .

Gelecekte Büyük İsrail’in uzantısı olarak Büyük Kürdistan ve Büyük Ermenistan devletlerini birbirlerine bağlı olarak Orta Doğu bölgesinden Hazar bölgesine bir köprü kurmak üzere oluşturmak isteyen batılı emperyalist ve Siyonist güçler hem Türkiye hem de Azarbaycan Türklerine yönelen çeşitli soykırım girişimlerinin dolaylı ya da açık destekçileri olmuşlardır . Hocalı katliamını görmezden gelenler daha sonraki dönemlerde “Hepimiz Ermeniyiz “ diyerek Türkiye’de de Ermenistan’dan yana bir ortam yaratmağa çaba göstermişler,kardeş Azarbaycan’ın başına gelen bu büyük felaket ile ilgili olarak hiçbir girişimde bulunmamışlardır . Azarbaycan’da , Hocalı katliamını görmeyenler , bu ülkedeki haksız Ermeni işgalinin destekçisi olarak ,soykırımın yaratmış olduğu olumsuz ortamı daha da derinleştirmişlerdir . Karabağ’ı Ermenistan’a bağlayarak büyük Ermenistan Projesine dsetk sağlayan batılı emperyalist güçler Türkiye ile Azarbaycan’ın iki kardes ülke olarak birleşmelerini önlemeğe çalışmışlar ve bu doğrultuda iki kardeşi devletin birbirinden uzak kalması için ellerinden gelen her yolu denemişlerdir . “Hepimiz Ermeniyiz “diyen batılı güçler ve onların yerli işbirlikçileri Azarbaycan’ın haklı davasına karşı çıkarak Hocalı katliamının bir çağdaş soykırım örneği olarak dünya kamuoyunun önüne gelmesini önlemişlerdir .Türklerin içinde yaşayan Türk olmayanlar ya da Türk kimliğinden uzak duranlar ,yabancı güçlerle işbirliğini açık bir Türk düşmanlığına kadar götürmüşler ve bu doğrultuda Türklere yönelen soykırım benzeri ağır insanlık suçlarının karşılıksız ve cezasız kalmasına yardımcı olmuşlardır . Uluslar arası kuruluşların Birleşmiş Milletlerin üst üste almış olduğu kararlara rağmen pasif kalması ve Türklere yönelmiş olan bu büyük soykırımı önemsememeleri hala uygar olduğunu öne süren batı dünyasının ne derece çıkarcı bir emperyal düzen içerisinde olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır .

Türkler olmadan tarih yazılamayacağını batılı bilim adamları her fırsatta dile getirmektedirler . Tarihin ilk dönemlerinden bu yana Türkler tarihsel sürecin dinamik güçleri oldukları için olumlu ya da olumsuz bir çok olayla karşı karşıya kalmışlardır . Batılı emperyalist güçlere karşı her zaman için doğu bölgesinin ve Türk dünyasının temsilcisi olan Türk devletleri tarih boyunca sürekli olarak savaşmak zorunda kalmışar ve bu doğrultuda da Türk devletlerinin uzantısı olan Türk topluluklarının başına bir çok soykırım ya da benzeri büyük katliam olayları gelmiştir . Yıkılan devletler sonrasında Türklerin geri çekilmek zorunda kaldığı bütün bölgelerde , Türk varlığına son vermek isteyen bir çok soykırım girişimi birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir . Bu yüzden Türk tarihi bir anlamda da toplu katliamların tarihidir .Dünyanın orta yerlerinde bir biri ardı sıra çeşitli devletler kurmuş olan Türklerin başına bu tür olumsuz girişimlerin gelmesi de siyasal yaşamın acımasızlığını ortaya koymaktadır . Bosna’da,Çeçenistan’da,Azarbaycan’da,Doğu Türkistan’da ve Kırgızıstan’da yaşanan bir çok toplu katliamlar Türklerin tarih boyunca maruz kaldığı soykırım girişimlerinin açık örnekleridir . Her katliam .bir soykırım olayı olarak tarihe geçerken , olayların geçtiği bölgelerdeki Türk topluluklarının da ya sürülmelerine ya da göçe zorlanmalarına giden yolları açmıştır . Tarihin her dönüm noktasında merkezi coğrafyaya yansıyan siyasal gelişmeler Türk topluluklarının başına çeşitli soykırım girişimlerini beraberinde getirmiştir .

Küreselleşme sürecinde uluslar arası tekelci şirketler bütün dünyaya ekonomi üzerinden egemen olmağa çalışırlarken , ulus devletleri karşılarına almakta ve daha küçük eyalet devletçiklerine geçiş için , ulus devletlerin çatısı altında yaşamakta olan çeşitli etnik ve kültürel toplulukları self -determinasyon üzerinden ayrılmağa ve kendi devletlerini kurmağa doğru yönlendirmektedirler .Özellikle son dönemde bu tür girişimler çok artmış ve yeni dönemde etnik çatışmaları ulus devletlerin bölünmesine doğru zorlamıştır .Bu tür bölücü ve parçalayıcı girişimler ulus devletlerin geleceğini tehdit etme noktasına geldiğinde ,var olan devletler ile etnik topluluklar karşı karşıya gelmektedir . İşte bu aşamada demokrasinin karanlık yüzü ortaya çıkmakta ve etnik çatışmaları iç savaşlara doğru sürüklemektedir . Bu durumda ,ulus devletler kendi varlıklarını koruma doğrultusunda eskiden olduğu gibi etnik temizliğe doğru zorlanmaktadırlar . İmparatorluklardan ulus devletlere geçerken yaşanan toplu katliamlar benzeri etnik temizlik meseleleri günümüzde yeniden tartışma alanına getirilmek istenmektedir . Böylesine tehlikeli bir gidiş ,yeni Yugoslavya gibi dağılma senaryolarını ortaya çıkarabilecektir . Tarih boyunca , toplu katliamlardan ve soykırım uygulamalarından çok çekmiş olan Türkler ve Türk dünyası bir araya gelerek böylesine olumsuz bir yeni sürecin önüne geçmelidirler .Bir avuç aşırı zenginin çıkarları uğruna dünya devletleri ve halkları birbirlerini boğazlamamalıdırlar . Soykırımdan çok çekmiş olan Türkler ,bu konuda daha aktif bir tutum içerisine girerek , kültürel haklar üzerinden kışkırtılan etnik çatışmaları önleyecek yeni bir uluslar arası barış insiyatifini devreye sokabilmelidirler . Var olan devletlerin dayanışması , dünya halklarının kardeşliği ile daha farklı bir yeni dünya düzenine barış ortamı içerisinde gidilirse o zaman , Türkleri çok uğraştıran soykırım benzeri olayların önü kesilebilecektir . Soykırım gibi ağır bir insanlık suçunun bütün dünyadan kaldırılabilmesi için , her türlü soykırıma karşı yeni bir barış girişiminde Türkler Türk dünyası ile birlikte öncü olabilmelidirler . Emperyalizm tarafından dünya haritasını değiştirme doğrultusunda yeniden gündeme getirilen etnik temizlik senaryoları da, ancak böylesine bir yeni çıkış ile önlenebilecektir . Dünya zenginliklerine el koyma peşinde koşan emperyalizmin , etnik temizlik senaryoları ile ,kendi planlarını gerçekleştirmesine izin verilmemelidir . Etnik temizlik senaryolarının yeniden soykırım suçlarına elverişli bir ortam yaratacağı da hiçbir zaman akıldan çıkartılmamalıdır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİLİK


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : CUMHURİYETÇİLİK

(Ulus Gazetesi: 12.03.2012)

“Cumhuriyetçilik” sözcüğü, cumhuriyetçilik akımından türemiştir. Genel olarak; cumhuriyet rejiminden yana olmak, cumhuriyetçi bir devlet düzeni ya da siyasal yönetimin kurulabilmesi için çalışmak, Cumhuriyet yönetimini kurmak ya da korumak için çaba göstermek, bu doğrultuda etkinlikler sürdürmek, cumhuriyeti savunan düşünceleri taşımak ve savunmak anlamı taşımaktadır. Bir ülkede cumhuriyet yönetiminin kurulabilmesi ya da kurulmuş olan cumhuriyet düzeninin korunabilmesi doğrultusunda, geliştirilen siyasal anlayışlar ya da izlenen politikalar da yine “cumhuriyetçilik” kavramının içerisinde yer almaktadır. Başlıca sözlük ve ansiklopedilerde; cumhuriyetçilik ile ilgili maddelere bakıldığında bu tür açıklamaların yer aldığı görülmektedir. Bu doğrultuda cumhuriyetçilik akımları ya da anlayışları, tanımlanmağa çalışılmıştır. (1)

Cumhuriyetçilik kavramının ne olduğunu ve ne gibi anlamlara geldiğini tam olarak kavrayabilmek için, bu kavramın içinden çıktığı ve temelini oluşturan cumhuriyet kavramının da her yönü ile açıklanması gerekmektedir. Arapça halk anlamına gelen “cumhur” kökünden türetilmiş olan cumhuriyet kavramı, kısaca başında seçimle gelen bir cumhurbaşkanının bulunduğu siyasal yönetim ya da devlet modelini ifade eden bir anlama gelmektedir. Halkın devleti yöneten cumhurbaşkanını serbest seçimler yolu ile işbaşına getirdiği ve devleti yönetme yetkisini geçici bir süre için bu başkana devrettiği yönetim biçimine gelişmiş Batı ülkelerinde cumhuriyet adı verilmektedir. Saltanat ya da monarşi adı verilen her türlü krallık rejimlerine karşı bir demokratik alternatif olarak öne çıkan cumhuriyet yönetimleri, zaman içerisinde gelişmeler göstererek çağdaş dönemin en ileri siyasal rejimleri konumuna gelmişlerdir. Batı dillerinde, Latince kökenden gelen Res publica kavramı doğrultusunda, halka ait olan kamusal alanının ve bu alanda yer alan her türlü kamu malının, halkın kendi içinden seçtiği bir halk temsilcisinin yönetimine bırakılması anlamında, cumhuriyet bir toplumun kendi kararları ile ve kendi içinden seçtiği temsilcileri aracılığı, kamunun ortak yararı için kendi kendini yönetmesine verilen ortak bir addır. Kamusal bir örgütlenme olan devletin, halk kitlelerinin yararına gene halkın kendi içinden seçerek devletin başına getirdiği cumhurbaşkanı aracılığı ile yönetilmesine kısaca cumhuriyet adı verilmektedir. (2)

Cumhuriyetçilik, eski Yunan döneminden başlayarak hem bir akım, hem de bir düşünce tarzı olarak önemli gelişmeler göstermiştir. Cumhuriyetçilik, insan toplumlarının yerleşik düzene geçmeleriyle birlikte başlamış ve bu toplumların kendi kendini yönetmeleri ideali doğrultusunda gelişmeler göstermiştir. Halk kitlelerini kaba kuvvetin, kişisel gücün ya da belirli çıkar çevreleriyle toplumun egemen kesimlerinin ya da emperyalist dış güçlerin saldırı, baskı ve tasallutlarından kurtarılması doğrultusunda hem bir siyasal akım hem de bir düşünce biçimi olarak tarihin her döneminde önemli aşamalardan geçerek günümüze kadar gelmiştir. Cumhur adı verilen halk topluluklarının yaşadığı her ülke ya da bölgede, cumhurun kendi kendisini yönetmesi arzu ve isteği öne çıkmıştır. Ancak kaba gücü ya da benzeri yönlendirici güçleri eline geçirenlerin hegemonyaları, bu tür yönelişlerin önünü kesmiştir. Cumhuriyetçi düşünce ve yönetimler sayesinde halk kitleleri bu gibi durumlardan kurtularak kendi özgür geleceklerini belirleyecek gerçek anlamda halk temsilcilerini yönetime getirebilmiştir. Böylece; modern çağların en gelişmiş devlet modeli olarak cumhuriyet devletlerine insanlık sahip olabilmiştir.

Cumhuriyetçiliğin ilk ana ilkesi yurttaşlıktır. Cumhuriyetçi akımlar, ancak bir ülke ya da bölgede yaşamakta olan insan toplulukları ya da halk kitlelerinin o yerde yerleşik bir düzen kurmalarıyla oluşacak siyasal örgütlenme düzeninde, o ülkenin vatandaşı konumundaki yurttaşlar tarafından savunulabilmektedir. Bir ülkede yaşayan özgür yurttaşların serbestçe hareket edebilmeleri ya da yaşayabilmeleri doğrultusunda aradıkları siyasal düzenin cumhuriyet olması istenmiş ve bütün yurttaşların sahip oldukları hak ve özgürlükleri en üst düzeyde uygulama alanına aktarabilecek düzeyde bir siyasal rejimi gerçekleştirebilmek doğrultusunda cumhuriyetçilik akımı zamanla öne çıkmıştır. Bir ülkede yaşayan bütün insanları vatandaş tanımlaması altında, cumhurun eşit ve özgür temsilcileri olarak ele alan ve hepsinin bir araya gelmesinden oluşan ortak kamu gücünü devletin yönetiminde etkin kılmak isteyen siyasal akımlar, genel olarak cumhuriyetçi siyasetlerin içinden çıkmışlardır. Bir ülkede yaşamakta olan halk topluluğu içinde var olan her insanın eşit ve özgür bir biçimde devlet ve toplum yönetimine katılma hakkının tanınmasıyla birlikte, cumhuriyet rejimine giden gelişmelerin yolu açılmıştır. Bu doğrultuda halk kitleleri kendi ülkelerini seçilmiş temsilcileri aracılığı ile yönetebilme hedefi doğrultusunda cumhuriyetçilik akımlarını örgütleyebilmektedirler. İnsan toplumları içerisinde yurttaşlık kavramının ortaya çıkarak gelişmeler göstermesi, cumhuriyetçilik akımları açısından elverişli ortam yaratmıştır. Halk kitlelerinin zamanla daha fazla bilinçlenmesi ve içinde yaşadığı ülkenin kaderine daha fazla sahip çıkmasıyla beraber, yurttaşlık kavramının cumhuriyetçi yurttaşlığa dönüştüğü ve belirli bir aşamadan sonra da yurttaşlığın cumhuriyetçilik olarak geliştiği görülmüştür. Artan nüfus ve yeryüzüne dağılan halk kitleleri oluşumu, toplumculuğu öne çıkarırken, yurttaşlık anlayışının da bireycilikten uzaklaşarak sosyal bir içerik kazanmağa başladığı görülmüş ve bu aşamadan sonra toplumsal bilince sahip bir yurttaşlık anlayışı cumhuriyetçilik olarak gelişme göstermiştir. Cumhuriyetçi yurttaşlık beraberinde toplumsal tabana dayanma ilkesini de getirerek, halk kitlelerinin daha fazla devlet yönetiminde etkin olmasını sağlamıştır. Siyasal toplumsallaşma aktif yurttaşlık için elverişli koşulları hazırlarken, sosyal yaşamda etkisini artıran yurttaşların ülke ve devlet sorunları ile daha yakından ilgilenmelerini ve dolayısıyla cumhuriyetçi bir çizgide yaşamlarını yönlendirmelerini sağlamıştır. (3)

Batılı düşünürlerin çoğunluğunun ortaya koyduğu üzere, cumhuriyetin en önemli özelliği olan erdemlilik ilkesi, aktif yurttaşlığın gelişmesiyle beraber toplumsal gerçeklik alanında etkinliğini artırmıştır. Bir ülkede yaşayan halk topluluğunun ortak yararına yönelen, ülkenin ulusal çıkarlarını en üst düzeyde erişilmesi gereken hedefler olarak belirleyen aktif yurttaşlar bu doğrultudaki çabalarını cumhuriyetçi hareketler ya da siyasal akımlar içerisinde geliştirebilmişlerdir. Cumhuriyet devletlerinin doğrudan halk yönetimleri olabilmeleri de, aktif yurttaşlık anlayışı ve de uygulamaları doğrultusunda geliştirilen siyasal katılımın en üst düzeylere gelmesiyle mümkün olabilmiştir. Bir toplum ya da ülke için en ön planda önem taşıyan ortak yarara ulaşılması, cumhuriyetçiliğin bu doğrultudaki ana hedefidir. Bireyci yaklaşımlarından uzaklaşan ve kişisel çıkarlarını arka plana alan ama bunun tamamen tersi bir doğrultuda ülkenin ortak yararlarına, devletin varlığının korunması ve toplumun gereksinmelerinin karşılanması doğrultusunda ulusal çıkarlara öncelik tanıyan aktif yurttaşlık anlayışı, gelişmiş ülkelerdeki cumhuriyetçilik anlayışının önde gelen özünü ve içeriğini belirlemektedir. Kamusal çıkarlar doğrultusunda her türlü kişisel çıkar ve arzudan arınmak anlamında kamusal erdemlilik anlayışı, bütün Avrupa’yı cumhuriyetçi bir döneme sürükleyen Fransız devriminin hazırlayıcısı toplumsal bir oluşumun önünü açmıştır. Aktif yurttaşların bireysel özverileri cumhuriyetçi akımların özünü oluşturmuş ve zamanla bu tür yaklaşımlar cumhuriyetçiliğin daha da bilinçli bir düzeyde gelişim sağlamasına katkı sağlamışlardır.

Erdem kavramının kamu yararına bir doğrultuda gelişmesi, cumhuriyetçi akımları güçlendirerek cumhuriyet rejimleri açısından bir toplumsal güvence sağlarken, bu durumun tamamen tersi noktalarda erdemliliğin zayıflaması ya da ortadan kalkması aşamalarında cumhuriyet devletlerinin hızla çöküntüye sürüklendiği görülmüştür. Erdemlilik anlayışının kamusal alana dönük geliştiğinde toplumun bütünün düşünen bir ortak yararı gerçekleştirmek cumhuriyetçilik açısından daha kolay olabilmekte, aksi durumda ise tamamen tersi bir doğrultuda cumhuriyet rejimleri hızla tehlikeli dönemeçlere doğru sürüklenmektedirler. Cumhuriyetçi yurttaşlık anlayışı, insan bilinçliliğinin ve varlığının bir biçimi olarak ülke yönetiminde erdemlilik ilkesi doğrultusunda ahlak düzeyinin gerçekleşmesi için elverişli bir ortam sağlar. Cumhuriyet rejimleri, gelecekte süreklilik kazanabilmek ve her türlü tehditlere karşı kendisini koruyabilmek için, bir cumhuriyet rejimi için gerekli düzeydeki bilinçliliği sağlayacak eğitim, öğretim ve kültüre önem vermek zorundadırlar. Ülke ve dünya sorunları üzerine vatandaşları eğiterek bilinçlendirecek bir eğitim düzeni cumhuriyet rejimleri açısından olmazsa olmaz bir koşuldur. Cumhuriyet devletleri kendi çatıları altında böylesine bir cumhuriyetçi eğitim ve kültür düzeni kurarlarken, aynı zamanda geleceğin cumhuriyetçi kuşaklarının yetişmelerine de yardımcı olarak, cumhuriyetçilik akımının sürüp gitmesini sağlarlar. Her türlü dini inanç ve öğretinin ötesinde, bilimi esas alan laik bir devlet düzeni olarak, cumhuriyet rejimleri insanları aktif ve sorumlu bir vatandaşlık anlayışına kavuşturan cumhuriyetçi eğitim düzenleriyle, yeniden ortaçağın karanlık dönemlerine geri dönmeyi önleyerek, geleceğe doğru kendi yollarında emin adımlar atabilmektedirler.

Cumhuriyetçilik seçimle gelen geçici yönetimleri işbaşına getirmek olduğu için, hak ve özgürlüklerin en üst düzeyde gerçekleştirilebileceği bir özgürlük düzenini savunmak cumhuriyetçiliğin ana ilkelerinden birisidir. Siyasal alan hak ve özgürlüklerin devlet güvencesi altında tanınmasıyla ortaya çıkarken, bu doğrultuda hareketler ve eylemler de deneyler olarak devreye girmektedir. Bu çerçevede cumhuriyet rejimleri halk toplulukları ve yurttaşlar açısından birer özgürlük düzeni olarak gerçeklik kazanmaktadır. Otoriter ya da baskıcı rejimler ile, krallıklar veya imparatorluklar ile karşılaştırıldığında cumhuriyet rejimleri bir anlamda özgürlüklerin güvencesi olarak belirmektedir. Her türlü anlamıyla özgürlüklerin en üst düzeyde gerçekleşebildiği rejimler olarak cumhuriyet devletlerinin kurulabilmesi ya da kurulmuş olan cumhuriyet düzenlerinin korunabilmesi için cumhuriyetçi akımlar devreye girerken, yurttaşlar en üst düzeyde sahip oldukları hak ve özgürlüklerini kullanabilmektedirler. Temel hakların tanınması doğrultusunda özgürlüklerin yürürlüğe girmesiyle beraber, hak ve özgürlüklere her türlü müdahale ya da sınırlamaların önlenmesi çizgisinde devlet güvenceleri devreye girebilmektedir. Hukuk açısından pozitif ve negatif özgürlüklerin tam anlamıyla tanınabilmesi ve uygulamada geçerlilik kazanabilmesi, ancak cumhuriyet rejimleri ile mümkün olabildiğinden, cumhuriyetçilik akımları sonuna kadar özgürlükçülüğü ana bir ilke olarak benimsemektedirler. Cumhuriyetçilik akımı bir siyasal örgütlenmeye kavuşarak, siyasal parti görünümünde ortaya çıkarken, hem kendi özgürlüğünü hem de diğer siyasal akımların hak ve özgürlüklerini eşit bir çizgide kabul etmek durumundadır. Cumhuriyetçi özgürlük anlayışı, siyasal anlamda bir özgürlük olarak anlaşıldığında, cumhuriyetçilik böylesine bir hak ve özgürlükler düzeni arayışı ve mücadelesinin adı olmaktadır. Cumhuriyetçi anlamda siyasal özgürlük düzeni, kendi kendini yönetme, kendi geleceğine sahip çıkma ve her türlü dış baskıdan uzak olarak tam anlamıyla bağımsız bir yaşam düzenine sahip olabilme anlamına gelmektedir. Böylesine bir siyasal yapılanma için, pozitif hak ve özgürlükler kadar negatif hak ve özgürlüklerin de devrede olması zorunludur.(4)

Cumhuriyetçi özgürlük anlayışı, pozitif ve negatif anlamda hak ve özgürlüklerin bütünüyle gerçekleştirilmesini savunurken, bunlara ek olarak bir de üçüncü planda her türlü baskıyı ve hegemonyayı ortadan kaldırma anlamında da eylemsel bir özgürlük ortamını da savunmaktadır. Bazı batılı düşünürlerin tahakkümsüzlük ortamı olarak tanımladıkları böylesine geniş açılı bir özgürlükçülük, cumhuriyet rejimleriyle gündeme gelirken, cumhuriyetçi akımların ana hedefi haline gelmiştir. Tarih boyunca, kralların, imparatorların ya da sömürgeci emperyalist devletlerin baskı ve zulmü altında ezilen dünya ülkeleri ve halk kitleleri, böylesine bir baskı kıskacından kurtulabilmek üzere, üzerlerindeki hegemonyacı baskı düzeninden kurtulabilmeyi amaçlamışlardır. Bir özgürlük düzeni olarak cumhuriyet rejimlerini ilân etme aşamasına geldiklerinde, cumhuriyet devletlerini bir anlamda tahakkümsüzlük düzeni olarak gerçekleştirmeğe çalışmışlardır. Herkesin ortak alanı olan kamusal alanda bir halk yönetimi biçimi olarak cumhuriyetçilik gerçeklik kazanırken, halk kitleleri ya da toplum üzerinde bir çıkar düzeni kurmuş olan bütün eski tahakkümden kurtulabilmek, cumhurun başlıca hedefi olarak devreye girmiş ve cumhuriyetçiliğin de esas özünü oluşturmuştur. Cumhuriyet ilân edilen bütün ülkelerin geçmişlerine bakıldığında ya dış ya da iç güçlerin getirmiş olduğu bir tahakküm düzeninde kurtulma çabasının öne geçtiği görülmektedir. Bu yüzden, cumhuriyetçi özgürlük anlayışının pozitif ve negatif özgürlüklerden sonra üçüncü bir kavrayış biçimi olarak her türlü baskı, otorite ve zulümden kurtuluşun adı olarak tahakkümsüzlük anlamında bir başka tür özgürlükçü yaklaşımı öne çıkardığı gözlemlenmektedir. Kölelik düzeninin ortadan kaldırılmasından sonra insanlar arasında gündeme gelen her türlü efendi-köle ilişkisini ortadan kaldırmağa yönelik bir tahakkümsüzlük anlayışı, cumhuriyetçilik akımları ile beraber yeryüzünde geniş yankılar bulmuştur. Bu doğrultuda hareket eden cumhuriyetçiler, zincirleri kırarak kölelik düzenlerinden kurtulmuşlar ve daha sonra da cumhuriyet ilan ederek temel hak ve özgürlüklerini devlet ve hukuk güvencesi altına alabilmişlerdir. Temel hak ve özgürlüklerine güvenlik ortamında sahip olabilen halk kitleleri, her türlü müdahale ve tahakküm den kurtularak gerçek anlamda özgürlükler ortamına cumhuriyet rejimleri sayesinde erişebilmişlerdir.

Cumhuriyetçi akımlar devlet düzenlerini her türlü müdahale ve tahakkümden kurtararak gerçek anlamda bir özgürlük düzenini kendi ülkelerine getirirler. Bir hukuk devleti çatısı altında yasalar ve düzenlemeler ile insanların yaşamları belirli siyasal yapıya kavuşturulurken, hak ve özgürlüklerin her türlü müdahale ya da baskının ötesinde kişiler tarafından kullanabilmeleri hedeflenmektedir. Ortaya çıkan beklenmeyen durumlar ya da önlenemeyen baskı, iç ve dış müdahaleler ile bazı güç merkezlerinin sosyal ve siyasal yaşam üzerine açık ya da dolaylı yollardan getirdiği yeni tahakküm girişimleri karşısında, gene cumhuriyetçilerin ısrarlı karşı çıkışları ile denge sağlanabilmekte ve özgürlükçü düzenin geleceği kurtarılmağa çalışılabilmektedir. Geçici ya da kalıcı türden tahakküm girişimlerine karşı cumhuriyetçi güçlerin dikkatli olması ve cumhuriyetin uyanık bekçileri olarak halkın kazanılmış haklarından meydana gelen özgürlükler düzenine sonuna kadar sahip çıkma doğrultusunda mücadele vermeleri gerekmektedir. Bu da ancak aktif yurttaşlık ve katılımcı siyaset ile mümkün olabilmektedir. Toplum içindeki köşe başlarını tutmuş olan ekonomik ve siyasal güç merkezlerinin geçmişten gelen hegemonyalarını yeni dönemlerde ya da değişen koşullarda farklı tarzda tahakküm girişimleri ile sürdürmeğe çalışmaları, hak ve özgürlüklerin uyanık bekçileri olarak cumhuriyetçilerin tepkisi çekmekte ve bu nedenle de cumhuriyetçi akımlar ile anti cumhuriyetçi güç merkezleri arasında siyasal çekişmeler sürüp gitmektedir. Az ya da çok, iç ya da dış her türlü tahakküm girişimine karşı cumhuriyetçilerin kazanılmış hak ve özgürlükler doğrultusunda siyasal mücadele vermeleri kaçınılmaz olarak gündeme gelmektedir.

Cumhuriyetçi akımlar her türlü müdahale ya da baskı girişimlerine karşı çıkarlarken, itiraz edebilirlik gücünü ve hakkını yasal zeminlerde ellerinde tutabilmek durumundadırlar. Cumhuriyetçiler her şeye karşı çıkan olumsuz bir çizgi yerine, ülke ve toplumun kazanılmış hakları ve ulusal çıkarları doğrultusundaki gelişmelere de olumlu bakarak ortak yaşamın gereklerini yerine getirmek durumundadırlar. Değişen koşullar yeni kazançlar ve olumlu gelişmeler gündeme getirebiliyorsa, bu gibi değişimlere olumlu bakmak ya da ortak rıza göstermek, cumhuriyet devleti çatısı altında yaşamakta olan toplumların hakkıdır. Cumhuriyetçilik bu durumu dikkate alarak hareket ettiği zaman, kazanılmış haklara ya da toplum ve devlet düzeninin tehdit eden olumsuz gelişmelere karşı çıkmak ve itiraz etmek durumundadır. Yeni ortaya çıkan gelişmelerin gündeme getirdiği güç merkezleri ya da sahipleri, kendi çıkarları doğrultusunda yeni baskı ve müdahale girişimlerini gündeme getirdikleri zaman cumhuriyetçi akımların uyanık bekçiliği ya da itiraz hakları kendiliğinden devreye girerek eskiye dönüşe izin vermeyeceklerdir. Cumhuriyetçiler sahip oldukları toplumsal statülerin ve kazanılmış hakların, her türlü tehdit ve müdahaleye karşı korunabilmesi ya da sürdürülebilmesi için yeni siyasetler geliştirmek ya da yeni siyasal çıkış yolları bulmak zorundadırlar. Halk kitlelerinin bütününü arkasına almak durumunda olan cumhuriyetçiler, geniş kitle desteği ile güç merkezlerine karşı denge sağlayabileceği için, küçük ya da bireysel çıkışlar ile cumhuriyetçi tepkilerin gündeme getirilmesi hiçbir biçimde dengeleyici etki yaratamamakta ve sonunda halk destekli kitlesel eylemler kendiliğinden gündeme gelmektedir. Kitleleri baskı altına alan zulüm yapan baskı cenderelerinin kırılmasında cumhuriyetçi akımlar geniş yığınların desteği ile sonuç alabilmişler ve böylece cumhuriyet düzenlerinin korunmasını sağlayabilmişlerdir. Özgürlük ideali ile yola çıkan halk kitleleri, bir halk yönetimi olarak oluşturdukları cumhuriyet rejimlerine ancak kitlesel destekler sayesinde sahip çıkabilmişler ve her türlü müdahale ile baskı ya da zulüm girişimlerine karşı çıkabilmişlerdir.

Cumhuriyetçi akımlar, cumhuriyetçi bir hedef doğrultusunda çalışmalarını sürdürerek, cumhuriyetçi bir sonuca varmak için uğraşırlar. Temel hak ve özgürlüklerin herkese eşit ve güvenli bir biçimde sağlanması, cumhuriyetçi hareketlerin her zaman ana ilkelerinden birisi olmuştur. Cumhuriyetçilik, cumhuriyet devleti kurmak kadar bu siyasal düzeninin zaman dilimi içerisinde en ileri yaşam düzeni seviyesine getirilmesini hedeflemektedir. Toplum içerisindeki genel geçerli bir cumhuriyetçi düşünce tarzına sahip olunması gene cumhuriyetçi akımların önde gelen misyonlarından birisi olarak öne çıkmaktadır. Cumhuriyet rejiminin güçlendirilmesi, cumhuriyet düzeninin dünyadaki gelişmelere paralel bir doğrultuda yenilenmesi ile mümkün olacağı için, cumhuriyetçilik akımları bu doğrultularda etkinliklerini sürdürmektedirler. Cumhuriyetin daha kapsayıcı olması, her türlü yeniliğe açık bir tutum gerektirdiği için çağdaş dünyanın önde gelen yeni cumhuriyetçi akımlarında bu doğrultuda yeni örnekler görülebilmektedir. Cumhuriyet rejimlerinin yakından izlenmesi ve denetlenmesi, gene halk kitlelerinin görevi olduğu için cumhuriyetçi akımların bu doğrultularda da etkinlikler gösterdiği görülmektedir. Cumhuriyetçilik cumhuriyet rejiminin ana ilkeleri doğrultusunda gelişen bir akım olduğu için, cumhuriyet devletlerinin geleceği bir anlamda cumhuriyetçilik akımının güçlü olup olmamasına bağlı bulunmaktadır. Devlet yapılarının içerisinde gündeme gelebilecek cumhuriyetçi çizgiden sapma eğilimlerine karşı, toplum içerisindeki cumhuriyetçi güçlerin kendiliğinden devreye girerek rejime güçlü bir sahip çıkmayla sivil cumhuriyet denetimlerinin yapılabildiği çeşitli örnekleriyle görülebilmektedir. Halkın yönetimi anlamında bir halkçı devlet yapılanmasının adı olan cumhuriyet modellerinin varlıklarını sürdürebilmesi, her türlü dış tehdide ve içeriden yozlaşma ya da sapma eğilimlerine karşı, cumhuriyetçi güçlerin uyanık seferberlikleriyle mümkün olabilmektedir. Rejimin içinden ortaya çıkabilecek sapma merkezli yozlaşma eğilimlerine ve muhtemel düzenbazlıklara karşı çıkmaya yönelik yaptırımlar, cumhuriyetçi akımların tepki göstermeleri ya da ana ilkeler doğrultusunda tavır almalarıyla dolaylı yollardan devreye sokularak, cumhuriyetlerin yıkılması önlenebilmektedir. (5)

Cumhuriyetçilik akımının, bir başka açıdan ele alınmasıyla birlikte bağımsızlık kavramının önem kazandığı görülmektedir. Bu çerçevede, cumhuriyetçilik bir anlamda bağımlılık yokluğu olarak içerik kazanmaktadır. İmparatorlukların dağılması, sömürgelerin uluslaşması ya da ulus devletlerin birer bağımsız siyasal yapılanmalara dönüşmeleri sırasında bağımlılık yokluğu durumunun açık bir göstergesi olarak tam bağımsızlığın gündeme gelmesi, cumhuriyetçilik akımına yeni ve çağdaş bir anlam kazandırmaktadır. Batı dillerinde bu durumun karşılığı olarak öne çıkan yurtseverlik kavramı da, tam bağımsızlığı hedefleyen cumhuriyetçi akımların içeriğini doldurmaktadır. Vatan aşkı ile yanıp tutuşan, kendi vatanındaki devleti bir cumhuriyet olarak algılayan bütün cumhuriyetçi yurtseverler, ülkelerindeki cumhuriyet devletinin diğer devletlerin yanında çok daha iyi bir durumda olmasını idealize ederler ve bu doğrultuda bir uluslararası rekabet düzeninde geleceğe yönelik kutsal bir mücadeleyi göze alarak her türlü özveride bulunmayı karşılıksız olarak peşinen kabul ederler. Cumhuriyetçi yurtseverliğin, her türlü baskı ve tahakküm ile ya da keyfi güçler yolu ile önü kesilmek istenen demokratik toplumlar için toplumsal ve siyasal bir tedavi yöntemi olduğu genel olarak benimsenmektedir. Cumhuriyetçi yurtseverlik, ancak özgür bir toplum düzeninde var olabilirken, aynı zamanda bu hak ve özgürlükler düzeninin koruma koşullarını da bir anlamda rejimin geleceği açısından yaptırıma bağlamaktadır. Genel anlamda cumhuriyetçi yurtseverlik hiçbir biçimde siyaset öncesi kavramlara başvurmaksızın özgür insanların oluşturduğu ileri bir siyasal topluma olan bağlılık ve saygı ile açıklanabilmektedir. Ülke sevgisi, bilinçli cumhuriyetçi toplumlarda yurtseverlik duygusunu bir anlamda cumhuriyet rejiminin güvencesi konumuna getirebilmektedir. Bilinç sahibi kişilerin kendilerini özgür kılan her ülkeyi vatanları olarak benimseyebilmeleri uygulamada çok zor olmaktadır. Ne var ki, okumuş insanların sahip oldukları bilinç düzeyi ile kendi ülkelerine olan bağlılıklarıyla cumhuriyetçi yurtseverlik aşamasına geldikleri ve böylece cumhuriyetçilik akımının her geçen zaman dilimi içerisinde güçlendiği anlaşılmaktadır. Baskı ve dış hegemonya altındaki ülkelerde, ülkeleri özgür olmayan durumlarda cumhuriyetçi yurtseverlerin yaşadıkları ülkelerini özgürleştirme misyonunu kutsal bir görev olarak benimsedikleri ortaya çıkmaktadır. Siyasal bir düzen ve yaşam biçimi olarak bir siyasal kültür yapılanmasını yansıtan cumhuriyetin, cumhuriyetçi yurtseverlik sayesinde en üst düzeyde gelişmişlik aşamalarına gelebildiği söylenebilmektedir. Bağımlılık yokluğu olarak özgürlük ve yurtseverlik çağdaş anlamda cumhuriyetçiliğin ana esaslarıdır. (6)

Cumhuriyetçilik, aydınlanma çağı ile beraber Rönesans ve Reform sonrasında batı ülkelerinde diğer siyasal akımlardan ayrı olarak bağımsız bir çizgide gelişmeler göstermiştir. İmparatorlukların dağılmasında, krallık devletlerinden ulus devletlere geçilmesinde, sömürgelerin uluslaşmasında, çeşitli ülkelerde zaman içerisinde cumhuriyet devletlerinin kurulmasında önde gelen görevler yerine getirmiştir. Bazı ülkelerde cumhuriyetçi önderlerin öncülüğünde toplumsal hareketler olarak cumhuriyetçilik örgütlenerek siyasal alanda etkinlik kazanmış, bazılarında da hızla partileşerek siyasal parti konumunda siyaset sahnesindeki yerini almıştır. Batının gelişmiş ülkelerinde görülen siyaset yelpazesi içerisinde cumhuriyetçi akımların daha çok siyasal partiler olarak öne çıktıkları ve örgütlü bir biçimde kendi ülkelerinin kaderlerinde etkili oldukları görülmektedir. Dünyanın en büyük cumhuriyet devletlerinden birisi olan Amerika Birleşik Devletlerindeki iki büyük siyasal partiden birisi cumhuriyetçi partidir. Başta Fransa olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerinde de cumhuriyetçi parti adını taşıyan çeşitli siyasal partiler siyaset sahnesinde cumhuriyetçi birikimin temsilciliğini yapmaktadırlar. Her ülkede ortak kamusal alanda temel hak ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınması ile birlikte, bütün yurttaşların eşit bir statüde ülke yönetimine en üst düzeyde katılabilmesi ve ülkelerinin tam bağımsız bir konumda yollarına devam edebilmesi için; bu cumhuriyetçi partiler, yeni tahakküm, hegemonya ve baskıcı düzen peşinde koşmakta olan siyasal ve ekonomik güç merkezlerine karşı halk kitlelerinin ve insanlığın kazanımlarının korunabilmesi doğrultusunda etkinliklerini sürdürmektedirler. Cumhuriyetçi partiler her ülkede cumhuriyetçi siyasal birikimin başlıca temsilcileri olarak geleceğe dönük çalışmalarını başarıyla sürdürmektedirler.

Bir devlet ve toplum yönetim biçimi olarak cumhuriyet rejimlerinin kurucusu ve koruyucusu cumhuriyetçilik akımlarıdır. Bir bağımsızlık, tahakküm üzlük düzeni olarak cumhuriyet devletlerinde insanların her yönden tam olarak özgür, eşit ve bağımsız olabilmeleri cumhuriyetçi akımların siyasal etkinlikleri sayesinde sağlanabilmiştir(7). İnsanların kardeşçe, dostça ve bir büyük dayanışma düzeni çatısı altında yaşamlarını sürdürebilmeleri cumhuriyetçi akımların başarılı olmaları sayesinde gerçekleştirilebilmiştir. Toplumları meydana getiren bütün sosyal kesimlerin bir büyük uzlaşma çerçevesinde bir arada yaşayabilmeleri gibi son derece olumlu bir sonuç, cumhuriyetçilik ve bu doğrultuda geliştirilen yurtseverlik sayesinde sağlanabilmiştir. İnsanların ve değişik toplum kesimlerinin birbirlerini oldukları gibi kabul ederek, bir büyük uzlaşı ortamında karşılıklı anlayış ve dayanışma ortamı içinde varlıklarını sürdürebilmeleri, cumhuriyet rejimlerin ve cumhuriyetçi akımların getirdiği ilkeler ve başarılı uygulamalar ile elde edilebilmiştir. Cumhuriyetçi özgürlük ve yurtseverlik dengelerinin korunabilmesiyle de, elde edilmiş olan cumhuriyetin kazanımları her türlü tehdide rağmen korunabilmekte ve sürdürülebilmektedir. Gerçek anlamda cumhuriyet rejimlerinde, halkın temsilcileri serbest seçim yolu ile en üst noktalara gelebilmeli ama süreleri dolduğunda da geldikleri yerlere geri dönerek rejimin halkçı yönünü koruyabilmelidirler. (8)

KAYNAKÇA

I-Türkçe Büyük Sözlük, Ana Britanice ve Büyük Larousse Ansiklopedileri.

2-Türk Hukuk Lügati, Türk Hukuk Kurumu, Ankara I956, s.55.

3- Cevat Okutan, Cumhuriyetçi Paradigma, Paradigma yayınları, İstanbul, 2006,s.10-30

4- Philip Petit, Cumhuriyetçilik, Ayrıntı yayınları, İstanbul, I998,s.30 v.d.

5- Philip Petit, a.g.e. s.275-300.

6- M.Viroli, Vatan Aşkı ve Yurtseverlik Üzerine, Ayrıntı yayınları İst.I997, s.I2 v.d.

7- Ahu Tunçel, Cumhuriyetçi Özgürlük, Bilgi Üniversitesi yayını, İstanbul, 2010, s.350-358.

8- Anıl Çeçen, Atatürk ve Cumhuriyet, İmge yayınları, Ankara I998, s.369-370

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA’NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )

Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu jeopolitik hegemonya planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı . Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde düşüncelerini açıklamaya başladıkları noktada, konuyu öncelikle Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi gerekirken, yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile, merkezi coğrafyanın konumları arasındaki bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir . Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarıküresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir . Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen , giderek azalan bir nüfusa sahip olan Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda ciddi boyutlarda tartışılacaktır . Rus devleti bu durumu iyi bildiği için kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda , merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır . Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal projeleri açıklanması aşamasında , Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması , dünya kamuoyunun istikrarı açısından küresel barış düzenine yardımcı olacaktır .

Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa , kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist projeleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta , ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra öne çıkmaktadır . İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni aşamada, açıklığa kavuşan emperyal projelere dikkat edildiğinde Britanya İmparatorluğunun Yakın Doğu Konfederasyonu , Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi , İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi ,Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır . Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya planını açıklamasıyla birlikte, bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir . Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada , orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir . Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere , dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı güçlenerek ve alternatifler üreterek karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda , kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi alanı diğer emperyalist devletlere kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere , emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir . Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın , bu konumundan yararlanarak haritada kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile açıklığa kavuşmuştur .

Merkezi alan için İsrail ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi Büyük Rusya Projesi de inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir .Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek ulus devletlerin önü açılmış ve bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir . Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir . Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek bu kez daha küçük bölümlere doğru oluşumlar desteklenmektedir . Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda merkezi bölge karıştırılırken , Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir . Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için , bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir .

Kısa adı ROP olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır . Buna göre Ruslar , Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler,Şiiler ve Ortadoksları ,bir VAHDET PROJESİ altında bölge dışı güçlere karşı bir araya getirebilmenin çabası içine girmişlerdir . İslam dininin ele aldığı vahdet inancını Hrıstıyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak , Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin arayışı içinde olmuştur . Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken , bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek , diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir .Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde, küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun , Rusya’nın öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır . Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken , bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı Condelisa Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi inanç sistemleri üzerinden sağlanmak istenmektedir . İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken , diğer yandan var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu .

Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli siyasal oluşumlar, günlük olaylar gibi gösterilerek harekete geçilirken , bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak, her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu .ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak, ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını yapıyorlardı .Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken , Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken, milli sınırları devre dışı bırakarak yeni bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı . ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken , ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu . Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken ;Şiiler ,Hrıstıyanlar ve Sünniler için ayrı inanç devletleri kurulmak isteniyordu .

Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu , eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini ,emperyalist ya da Siyonist planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından takip etmiştir . Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur . Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken, kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır . Rusya bugünkü aşamada bölge dışı güçlere karşı Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini merkezi alana getirmeye çalışırken ,Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir . Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır . Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci yüzyılda yeni bir blok oluşturmaktan ziyade bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir .

İngilizler merkezi coğrafyaya yüz yıl önce gelirken , bölgedeki Arap nüfusunun halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek , gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek , kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır . İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir . Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken , İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki kesimlerinin Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir . Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik konumu her zaman kendi avantajı olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur . İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken, Hrıstıyan yapısı nedeniyle Rusya Tasavvuf anlayışı aracılığı ile bir Hrıstıyan-Müslüman diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir . Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks Rus devletinin, bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir oluşum ile geliştirmeye çalışması , Rusya’nın yeni Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır . Özellikle Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabül edilmesi , Rusya’nın Türkiye ve İran halkları ile farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin yeni bir yansıması olarak görülmektedir . Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler . Hırıstıyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de , kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi ,tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır . Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır . Bölgesel ve küresel barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar .

Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks ittifakı öne çıkabilir . Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni halkları ile batı emperyalizmine karşı dayanışmayı seçmektedir . Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde orta dünya halklarını inanç temelli birliktelikler oluşturarak bir karşı direnç geliştirebilmesi , Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir . Din savaşları yerine mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi ile zaman içerisinde savaşların önlenmesini sağlayarak bölge barışına katkı getirilmesini ,Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir . Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken , orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek , iki bin yıllık kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir . Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir .

Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra , bölgedeki diğer devletler üzerinde Şiilik aracılığı ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi , merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır . Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin tasfiye edilebilmesi için , Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir . Ruslara göre , Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse ,o zaman kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir . Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken , Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını, tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi gerekli görmektedir . Ne var ki , İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar ,hem de Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi yeni merkez olarak ilan etmişlerdir . Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini de gene Mısır’ın başkenti Kahire’de kurmuşlardır . İran bu aşamada akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken , Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım , Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve dayanışma girişimleri ile sağlanabilecektir . İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkanterör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir . Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için , vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir . Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi kaçınılmaz olacaktır . Günümüzde barış için böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri ile yandaş olma stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir . İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar . Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini vurgulamaktadırlar . Böylece Rusya bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken , bir anlamda ABD’nin ılımlı islam projesinde gündeme getirdiği laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir . Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir konumu ,benzeri bir biçimde Rusya ve ABD ile birlikte Türkiye için de Ankara için Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir .

On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren mutasavvuflar olarak Mevlana,Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte , hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden İslam ülkelerinde geniş bir taban kazanmıştır . Şimdi gelinen noktada bu durumun yerinde değerlendirilerek , Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması istenmektedir .Türkiye’ye laiklik rejimini getiren Atatürk Cumhuriyetinin laik siyasal rejimi ile El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden , dünya kamuoyunda Türkiye bir İslam devleti olarak kabül edilmemiştir .Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür .Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile uygarlığın beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında batının modern devletleri ile birlikte hak ettiği yeri almıştır . Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında yer alması da önlenememiştir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur . Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir .

Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin El-Ezher’e uzak duran konumu , Türklük üzerinden İran ile geliştirilen yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde daha etkin bir duruma gelmiştir . Bütün gayrimüslim dünyaya İslamı yaymak için Cihat adı altında bir din savaşı ilan etmeye yönelen Selefi gruplar ,Vahabilik tarikatının örgütleyicisi Suudi hanedanının destek ve baskılarıyla tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri ,bugünün koşullarında açıkça göze çarpmaktadır .Savaşa ve teröre karşı düşünce yolunu seçen Sufiler zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların katı bir çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir . Vahabiler hanedanlık rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi ,aynı zamanda şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle , Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir . Tasavvuf Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri ,ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir . Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin bütün Sufileri toparlayarak, yeni bir kamu düzenin ılımlı İslam düzeni ile bağdaşabilecek tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri , Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir .Bu açıdan İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi için Sufi örgütlenmesinin tüm İslam ülkelerinde örgütlenmesi gerekmektedir .

Rusya’nın batı merkezli emperyalizme karşı , Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır . Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da, ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle, kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir . Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir . Eğer onlar bu noktada böylesine bir hassasiyet ve iyiniyetle hareket ederlerse ,o zaman bölge devletleri arasında dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir . Rus planı yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için , Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin merkezi coğrafyaya getirilmesi söz konusudur .Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir .

İslam tarihi aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da ev sahipliği yapmıştır . Arapların geleneksel güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı ,Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur . Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme , Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır . Bilimi ve aklı esas alan , pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli İslam akımıdır . El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı , Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden uzak kalırken ,Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki ayrılıklar öne çıkmaktadır . Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam dünyasının biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır . Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı , daha sonraki aşamalarda Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda , Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak , yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur . Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya , sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir .

Hazar’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken gelişme rotası bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir . Rusya üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır . Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır . İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır .Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken , Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında yayılması için Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu . Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken , iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir . Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları büyük savaşlar halinde öne çıkarken ,merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu . Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları beş yüz yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere , Şiilik ortaya çıkarılarak geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek bugünkü kaos ortamına varılmıştır . Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır .

Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak kitaplarda yerini alırken , bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile , Rusya’nın emperyalist hegemonya projesinin inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır .Bugünkü çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya Antlaşmasının yeniden dikkate alınması gerekmektedir . Bugünün koşullarında Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken , Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi ,ilk başta hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır . Ne var ki , Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile Ukrayna , Beyaz Rusya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle , dünya kamuoyunda geçmişten gelen Komünist diktatörlük imajının devam etmesine yol açmaktadır .Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe , Rusya’nın güler yüzlü ve barış yanlısı bir tutum takınarak Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir . Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi, Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir .

Eski Roma İmparatorluğu döneminde Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır . Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını , Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır . Sezaro-Papizm , Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır . Buna göre imparator Sezar devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta ,böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır . Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince , son derece otoriter bir yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün imparatorluk topraklarında baskı düzeni kurulabilmektedir . Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın , çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere sınırları içine almaya çalışırken , Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabül ettirilmek üzere öne çıkarılmaktadır . Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin başındaki yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken , ülke yöneticilerinin bir Sezaro-Papizm uygulaması arayışı içine girdikleri açıktır. Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün Doğu Avrupa ,Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması ,çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir . Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra , kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak , sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır .Rus diktatörü bugünün Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi , Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek , din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje görünümünde kamu oyuna kabül ettirmeye çalışması ,tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından günümüzde ciddi kuşku ile karşılanmaktadır .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : HALKÇILIK HALKLARCILIKLA HAKLANANAMAZ

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkmıştır . Devletin temel modeli olarak kuruluş sırasında ulus devlet yapılanması benimsendiği için ,Türkiye Cumhuriyeti bugünün önde gelen ulus devletleri arasında yer almaktadır . Ne var ki , Türkiye’de ulus devlet kurulurken her şey ulusçuluk anlayışına bağlı kılınmamış , ülkenin üzerinde kurulu bulunduğu ülke topraklarının sahip olduğu jeopolitik özellikler nedeniyle, sadece ulusçuluk ile yetinilmeyerek siyasal rejim bölgesel halkçılık anlayışı üzerine dayandırılmış ve ülke rejiminin temel dayanak noktası olarak halkçılık ana düşünce olarak benimsenmiştir . Bir anlamda hem milliyetçilik hem de halkçılık aynı zaman diliminde beraberce benimsenmiştir .Avrupa’nın yanı başında bir ulus devlet kurulurken milliyetçilik , Sovyetler Birliği gibi bir büyük halkçı devlet modeli inşa edilirken de, halkçılık ele alınmış ve her ikisi de birlikte benimsenerek yeni rejimin çıkış noktası olan cumhuriyet ilkeleri arasında birlikte benimsenmişlerdir . Fransız devrimi sonrasında Avrupa’da ulus devletler doğarken milliyetçilik hareketleri bu yeni yapılanmaya taban oluşturmuş , milliyetçi hareketlere karşı tepki olarak ortaya çıkan halkçılık hareketleri de, Rusya’da bir büyük ideoloji imparatorluğu olarak doğan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin temel düşünce yaklaşımı aracılığı ile ortaya çıkmıştır .Türkiye böylesine büyük bir devlet ile çok uzun sınırlara sahip bir komşuluk konumunda bulunması nedeniyle ,Avrupa’dan gelen milliyetçilik anlayışını aynı zamanda halkçılık ilkesi ile dengeleyerek , iki ayrı dünya arasında bir köprü oluşturmaya çalışırken , yeni siyasal rejimin altı temel ilkesi arasında milliyetçilik ile birlikte halkçılık prensibi de benimsenerek, Kemalist rejimin iki temel taşı olarak kabül edilmişlerdir .

Ulus devletler Avrupa’sını yaratan Fransız devrimi ,milliyetçilik hareketleri ile gerçekleşme aşamasına gelmiş bir ideolojik imparatorluk olarak modern dünyayı belirlerken , Avrupa’nın doğusunda yer alan büyük imparatorlukların çatısı altında yaşayan halk kitleleri de halkçılık eylemleri ile kendi ülkelerinin gelecekteki yapılanmalarında aktif rol sahibi olmaya çaba gösteriyorlardı . Avrupa ülkelerinde üç yüz yıllık bir gelişme dönemine sahip olan ulus devletler gibi aydınlanma hareketleri doğu imparatorluklarında pek fazla görülmediği için toplumsal tepkiler ya da oluşumlar halkçılık anlayışı çerçevesinde gelişmeler göstererek ,siyasi tarihin belirleyici unsurları arasında yerlerini alıyorlardı . Ortaçağ’dan çıkışı sağlayan bilimsel devrimler ve sosyal oluşumlar ulus devletlere giden yolu açarken ,diğer yandan insan topluluklarının ortak bir ülkede aynı tarih, dil ve kültürü paylaşması da uluslaşma sürecinin yolunu açıyordu . Özellikle imparatorluk sınırlarına ve devlet yapısına sahip olan ülkelerde , uluslaşma ile birlikte geniş imparatorluklardan küçük ve orta boy ulus devletler dönemine geçiliyordu .Avrupa’da kralların merkezi otoriteye sahip kılınmalarıyla birlikte ulus devletler tarih sahnesine çıkıyordu. Daha sonraki aşamada da demokrasiye geçilmesiyle birlikte krallıklar geride kalırken , ulus devletlerin çatısı altında demokratik cumhuriyet rejimlerine geçiş aşaması gündeme geliyordu . Böylesine yaşanan bir sürecin sonunda milliyetçilik Avrupa ulus devletlerinin ana felsefesi konumuna geliyordu . Benzeri bir süreç Avrupa’nın doğusunda ve Avrasya bölgelerinde yaşanmadığı için , milliyetçilik cereyanlarının doğu bölgelerine doğru hızla yaygınlık kazanmasıyla birlikte ,belirli bölge halkları imparatorluk merkezlerine karşı çıkarak ve ayaklanarak kendi yaşadıkları bölgelerde egemenlik arayışına girmeleriyle birlikte de, halkçılık cereyanları Asya kıtasının belirli bölgelerinde ağırlık kazanıyordu. Avrupa kıtasından farklı bir süreç yaşayan Doğu Avrupa ve Avrasya bölgelerinde halkçılık eylemleri ana belirleyici hareketler olarak öne çıkıyorlardı .

Avrupa bölgesindeki krallıklara karşı gelişen ulusçuluk hareketleri Fransız devrimi sonrasında bütün kıtaya yayılırken , doğuya doğru da gelişmeler göstererek kıtanın doğu bölgesindeki imparatorlukları da etkilemiştir . Avrupa’daki karışıklıklar on sekizinci yüzyılda Rus Çarlığı’nın sınırları içine girerken, bu büyük ülkeyi Atlas okyanusundan Pasifik okyanusuna kadar uzanan iki büyük kıtanın çeşitli bölgelerinde , Moskova merkezli imparatorluğa karşı çıkışların birbiri ardı sıra insanlık tarihinde yer almasını sağlamıştır . Bütün Rusya bölgesi bu gibi hareketler ile sarsılmaya doğru kayarken , ayaklanmalar ve isyanlar birbiri ardı sıra gelerek küresel alanda değişimin başlangıcı olacak bazı yeni yapılanmaları yeryüzü sahnesinde günışığına çıkarıyordu. Avrupa’daki karışıklık hareketleri Fransız ulusal devriminin etkisi ile uluslaşma doğrultusunda gelişirken , benzeri bir ulusal devrim yaşamamış olan Avrasya bölgesindeki eylemler daha çok halkçılık olarak gündeme geliyor ve bu doğrultuda değişim sürecinin geleceğe doğru sürüp gitmesinde belirleyici bir fonksiyon oynuyordu . İki kıta arasında büyük bir imparatorluk olarak kurulmuş olan Rus Çarlığı , Avrupa’daki isyan hareketleri ile birlikte terör ve benzeri sokak hareketlerine sahne olmaya başlayınca , Rus devleti bu gibi halkçı hareketlerin zaman içerisinde uluslaşarak ülkeden kopmaya yönelmesi gibi ciddi bir tehdit ile karşı karşıya kaldığını görmüştü .Bu aşamada devreye giren Rus derin devletinin devlet aklı , yeni başlayan halkçılık hareketlerinin zamanla ulusçuluk akımlarına dönüşmesini önlemek üzere , devlet halkçılığı gibi bir alternatif eylemler dizisini örgütleyerek ülkenin her köşesinde devreye koyuyordu . Rusya devletinin siyasal güçleri , sokak hareketlerine karşı bir baskı politikası geliştirerek nerede bir olay varsa oraya kendi ekiplerini göndererek ve devlet terörü yaratarak ülkede anarşiye gidişi önlemeye çalışıyordu .

Rus halkı içinde batılı güçlerin terör ve sokak hareketleri örgütlemesine izin vermek istemeyen Çarlık rejimi, devlet terörü yaratarak sokağa çıkan , ulusçuluk yaparak bölücü girişimleri gündeme getiren oluşumları önlemeye çalışmış ve bunun sonucunda da Avusturya -Macaristan İmparatorluğu ile Osmanlı devletini parçalayan ulusçuluk akımlarının Rus sınırından içeri girmesine izin vermemiştir . Devlet eli ile yaratılmış olan halkçılık hareketleri sayesinde, ülke çapında terör yaratılarak sokak hareketlerinin milliyetçilik cereyanlarına dönüşmesi devlet gücü ile önlenebilmiştir . Rusya böylece ulusçuluk akımlarının parçalama tehdidinden kurtulmuş ama ABD destekli Japon ordularının Pasifik kıyılarından Rusya’nın iç bölgelerine girerek arkadan saldırı ile Çarlık rejimini yıkmalarını önleyememiştir . Devletçi terör ile batıdan gelen ulusçuluk akımlarını önlemesini iyi beceren Rus devleti aynı başarıyı arka bölgelerden ülkeye girerek imparatorluğun devlet düzenini çökerten Japon ordularına karşı gösterememiştir . Moskova önlerine kadar gelen Japon askerleri Rus Çarlığı’ının egemenliğine son verirken , hiçbir batılı gücün yıkamadığı Rusya’nın hegemonya düzeni yıkılarak çökertilmiştir.I905 yılında Moskova’daki Rus devleti çökerken ülke 1917 yılına kadar süren bir iç savaş dönemi yaşamıştır . On yıldan fazla süren devletsizlik döneminde Rusya’nın bütün bölgelerinde karışıklıklar çıkartılmış ve bunlardan yararlanılarak ve batılı milliyetçilik cereyanları doğrultusunda yeni ulus devletlerin Rusya’nın sınırları içerisinde kurulması önlenerek, ülkenin parçalanmasına izin verilmemiştir . Bu aşamada Rusya’da milliyetçilik önlenirken aynı kitleleri üzerinde halkçılık öne çıkarılmıştır . Rusya gibi çok geniş topraklara sahip bulunan bir ülkede farklı etnik kökenden gelen halklara uluslaşma hakkı tanınmamış ama devlet kontrolü altında geliştirilen halkçılık siyaseti ile halk kitlelerinin hak ve özgürlükleri doğrultusunda eylem yapmalarına engel olunmamıştır . Ne var ki , Rusya’da devlete bağlı olan güçlerin baskı ve terör estirerek örgütlediği devlet halkçılığı politikaları, geçiş dönemi sürecinde ayrılıkçı ya da bölücü bazı ulusalcı oluşumlara denetim getirerek , çağ değişimi aşamasında Rus devletinin ülkesinin Osmanlı devleti gibi parçalanarak ya da dağılmayarak ve bölünmeden aynı büyüklükte yirminci yüzyıla girmesini sağlamıştır .

Halkçılık hareketlerini devlet eli ile örgütlemeden uzak kalan Osmanlı İmparatorluğu , Rus İmparatorluğu gibi bölünmeden yirminci yüzyıla girme şansını yakalayamamış ,Fransız devriminin yansımaları olan Avrupa’daki milliyetçi cereyanların Osmanlı sınırlarının içerisine doğru sızmasını önleyememiştir . Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa sınırları içinden giren milliyetçilik hareketleri öncelikle ülkenin Balkan bölgesindeki topraklarda etkili olmuştur . Avrupalı emperyalist devletlerin desteği ile içeri giren ulusalcı hareketler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalayarak ülkenin bölünmesine giden yolu açmışlardır . Bir anlamda dünya literatürüne Balkanizasyon kavramını bölünme olgusu anlamında kazandıran bu gibi gelişmeler ,daha sonraki aşamada Balkan bölgesinden Anadolu’ya ve daha sonrasında da gene Anadolu üzerinden Orta Doğu ülkelerine doğru sıçrama göstermiştir . Ulus olgusu tarih sahnesine çıktığı için ulusçuluk hareketleri bütün dünya bölgelerine yayılarak , büyük imparatorlukların dünya haritasından silinmesine giden yolu açmışlardır .Ulusculuk ya da ulusalcılık hareketleri zamanla belirli bölgelerin imparatorlukların ülkesinden kopmasına yol açmış ve bunun sonucunda da dünya haritasındaki devlet sayısı yirmiden iki yüzlere doğru bir çıkış göstermiştir . Çok uluslu kozmopolit toplum yapılarına sahip bulunan imparatorluklar ulusçuluk akımlarına karşı birlik ve bütünlüklerini koruyamayınca , ortaya paramparça haritalar çıkmış ve sonunda her milliyetçi hareket kendi ulus devletini kurma hakkını elde etmiştir . Daha sonraki aşamada ise devletleşen ulusların büyüyerek genişlemek için birbirleriyle yarışa girmeleri yüzünden birinci cihan savaşı çıkmıştır .

Milliyetçilik hareketleri Fransız devrimi sonrasında Avrupa kıtasından bütün dünyaya yayılırken, devlet sayısının artmasına yardımcı olan bir olumlu değişim süreci yaşanmıştır.Ulus devletler milliyetçilik cereyanları ile dünya haritasındaki yerlerine sahip olurlarken , halkçılık akımları devlet merkezli olarak geliştirilerek milliyetçilik cereyanlarının önünü kesiyordu . Bu aşamada Rus imparatorluğunun topraklarında milliyetçilik hareketleri gelişemeyince, halkçılık bunun yerine ülkede estirilen devlet terörü aracılığı ile yaygınlık kazanıyordu . Halkçı hareketlerin Rus devleti tarafından desteklenerek örgütlenmesi, Rusya’da devrime giden yolu açıyor ve bu doğrultuda halkçılık üzerinden bir sosyalist rejim Rus Çarlığının topraklarında bir devrim ile gerçekleştiriliyordu . Avrupa kıtasındaki ulusçuluk hareketleri ulus devletlerin sayısının artmasına neden olurken , Rusya topraklarında devlet eliyle geliştirilen halkçılık böylesine bir oluşuma izin vermiyordu . Devlet terörü aracılığı ile getirilen halkçılık hareketleri Rusya’nın her bölgesinde yaygınlık kazanırken, devletsizlik ortamına son verecek bir doğrultuda sosyalist devrimin gerçekleşmesine dolaylı yollardan elverişli bir ortam sağlanıyordu . Bir avuç aydının öncülüğünde gerçekleştirilen Sovyet devrimini ülkeye dışarıdan gelen elli beş kişilik Bolşevik hareketi grubu yapıyordu . İşçi sınıfının olmadığı bir ülkede sosyalist devrim bir avuç aydın aracılığı ile yapılarak tarihsel dönüşüm süreci tamamlanmaya çalışılıyordu . Rusya’da on iki yıllık devletsizlik dönemi sırasında halkçılık hareketleri sosyalizmin inşasına giden yolu açıyordu. Halkçılık girişimleri milliyetçiliği önlerken , yeniden kurulan devlet bölünmeyi önleyerek, çok büyük bir alanda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin kuruluşunu dünyaya ilan ediyordu .

İmparatorlukları parçalayan milliyetçilik oluşumu bir Avrupa modeli olarak yaygınlık kazanırken , halkçılık akımı da milliyetçiliği önleyen bir Rusya modeli olarak tarihsel süreç içerisindeki yerini alıyordu . Halk kitlelerini yönlendiren milliyetçilik cereyanlarının ülkeleri bölmesini önleyen bir yol olarak Rusya’da devletçi halkçılık ile sonuç elde edilince yeryüzündeki her milliyetçi hareketin kendi devletini kurmasına giden bölücülüğün önü kesiliyordu .Sonraki yıllarda milliyetçiliğin geliştiği yerlerde yeni ulus devletlerin kurulduğu görülmüş ve böylece yeryüzündeki devlet sayısı bugünkü büyüklüğüne doğru ilerlemiştir .Halk kitlelerinin milliyetçi ya da halkçı doğrultuda eylemlere sürüklenmeleri ayrı ayrı sonuçlar vermiş ve bu nedenle dünyanın çeşitli bölgelerinde sıcak hareketler ayaklanma ve isyanlar olarak birbiri ardı sıra gündeme gelmişlerdir . Bu noktada milliyetçilik bölücülük olarak öne çıkarken, halkçılık bu tür gelişmelere karşılık dengeleyici ve kopmaları önleyici çizgide gelişmelere aracı olmuşlardır . Bu açıdan dünyanın her bölgesinde benzer sorunlar ortaya çıkmış ama milliyetçiliklerin bölücülüğe dönüşmemesi için halkçı politikalar devreye sokulmuştur . Aynı halk kitleleri üzerinde yaşanan deneyler dünyadaki bütün ülkelerde Türkiye’de olduğu gibi kendi özel koşullarına uygun bir milliyetçilik ve halkçılık dengesi arayışını gündeme getirmiştir .

Türkiye deneyinde ise Atatürk hem Avrupa’daki hem de Rusya’daki gelişmeleri yerinde izleyerek bu konuda ortaya bir Türk modeli koymuştur . Osmanlı sonrası için İngiliz emperyalizminin hazırlamış olduğu Sevr planı , Balkanlardan başlayarak Anadolu, Kafkasya ve Orta Doğu bölgelerini alt kimlikçi mikro milliyetçi kışkırtmalar aracılığı ile bölgeyi paramparça etmeyi hedeflediği için bunu önlemek üzere, Balkan savaşları sonrasında Osmanlı devletinin merkezi toprakları üzerinde bir ulusal kurtuluş mücadelesi başlatılmıştır .Balkan bölgesindeki milliyetçilikler mikro düzeyde gelişirken , emperyalizmin Asya topraklarına girmesini önlemek üzere bir makro milliyetçi hareket olarak ulusal kurtuluş savaşı Türk toprakları üzerinde geliştiriliyordu .Misakı Milli sınırları içerisinde kalan topraklarda hiçbir biçimde mikro milliyetçiliğe izin verilmeyerek , bu sınırlar içinde yaşayan eski Osmanlı ahalisi bir ulusal toplum olarak kabül edilmiştir . İmparatorluktan ulus devlete geçilirken milliyetçilik Türk milliyetçiliği olarak makro düzeyde geliştirilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş süreci içinde yer alan her Türkiye insanı , yeniden tarih sahnesine çıkartılan Türk devletinin eşit ve özgür vatandaşları olarak ilan edilmiştir .Bu noktada Balkanlar’daki gibi bir mikro milliyetçilik ile Anadolu’nun parçalanmasına izin verilmemiş aksine yurt düzeyinde makro bir milliyetçilik ile ülkenin her bölgesi ile bütünleştirilmesine dikkat edilmiştir . Eski Osmanlı halkı bir araya getirilirken , ortaya çağdaş bir ulus çıkartılmasına dikkat edilmiş ve bu aşamada halk kitleleri bütünleştirilirken halkçılık anlayışı temel alınmıştır . Ulusal kurtuluş savaşı emperyalizme karşı çıkan bir halk mücadelesi olarak yapılırken ,geride kalan halk kitlelerinin bütünüyle uluslaştırılmasına dikkat edilmiştir .

Dünyanın ortasında Türkiye Cumhuriyeti adı altında bir ulus devlet kurulurken ,devletin temel olarak dayandığı esas Atatürk’ün bir sözü ile ilan edilmiştir . Buna göre ,” Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ,biçimindeki tanımlama ile Türk devletinin temel normu bütün dünyaya ilan edilmiştir . Böylesine bir tanımlamaya dayanan Türk devleti dışa karşı bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkarken ,içeride dayandığı halk gücü esas kabül edilerek halkçı yapıda bir cumhuriyetin temelleri atılmıştır . Rus modelinde halkçılık ilkesi milliyetçilik eylemlerine karşıt bir çıkış olarak devlet eliyle kullanılırken , Atatürk ilkelerine dayanan Türkiye Cumhuriyeti halkçı bir ulusalcılık anlayışına dayandırılmıştır . Eski deyimi ile milliyetçilik olarak öne çıkan bu siyasal akım Türkiye deneyinde ulusçuluk olarak değil ama ulusalcılık olarak benimsenmiştir . Ulusculuk kavramı milliyetçiliğin yeni ifade biçimi olarak öne çıkarken ,devletin halkçılık anlayışı ile bütün vatandaşlar ile bütünleşmesinden meydana gelen devlet yapılanması bütüncül anlamda ulusal kavramı ile açıklanmıştır . Bu açıdan ulusal kavramı ulusçuluğun ötesinde halkçılık anlayışı ile her vatandaşı ile bütünleşen ulus devleti ifade etmektedir . Dışa karşı milli devlet olarak ortaya çıkarılan Türk devleti ulusalcı yapısı ile bir halkçılık esasının yansımasını da öne çıkarmıştır .Burada , Türk modeli devlet yapılanmasında kurucu önder Atatürk’ün halkçı ve milliyetçi tutumunun sentezi görülmektedir . Atatürk Türk ulus devletini kurarken , halkın etnik ya da dinsel kökenini değil , bir bütün olarak nüfus içinde en yoğun olarak bulunan halk kitlesinin geldiği etnik ve kültürel yapıyı bir siyasal kimlik olarak benimsemiştir .Ruslar halkçılığı milliyetçiliği önlemek için kullanırken , Atatürk halkçılık ile milliyetçiliği bir arada ele alarak , Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu toprakların hem jeopolitik hem de sosyolojik özelliklerine uygun bir sentez arayışı içine girmiştir . Böylesine sentezci bir tutumun sonucunda halkçı bir ulusalcılık Türk devletinin temel taşı haline getirilmiştir .

Bugün gelinen yeni aşamada her şey alt üst olurken Atatürk’ün halkçı ulusalcılığa dayanan siyasal modeli Türk ulusu için yol göstermektedir . Kurduğu devleti başka örneklerinden farklı bir çizgide örgütleyen Atatürk , siyasal sistemin temellerini atarken eklektik bir yol izleyerek sentezci bir yaklaşım içerisinde olmuştur . Avrupa ile Rusya arasında bir köprü konumundaki topraklar üzerinde halkçı bir ulus devlet yapılanmasını kendine özgü bir yaklaşım içinde ortaya koyarken ,Atatürk ortaya özgün bir devlet modeli koymuştur . Buna göre , devlet ulusal bir yapıda olacak ama siyasal rejimin temelinde ise halkçılık anlayışı yatacaktır . Buna göre uluslaşan bir halk topluluğunun yeni devletin toplumsal yapısını oluşturması istenmiştir . Avrupa’nın kıyısında bu kıtanın modeline yakın bir devlet Fransız devriminden gelen milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerine uygun olarak kurulurken , benzeri bir biçimde köprünün diğer ayağının dayandığı bölge olarak Rusya’daki devrimden de yararlanılmıştır . Rus devriminin dünya sahnesine çıkarmış olduğu devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkeleri de cumhuriyet rejiminin ikinci grup ilkeleri olarak benimsenmiştir . Kurucu önder Atatürk’ün eklektik bir yöntem ile bir araya getirdiği bu ilkeler, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti rejiminin de temel ilkeleri olarak benimsenmiştir . Bu yaklaşımın bir yanında halkçılık diğer yanında da milliyetçilik ilkeleri bulunmaktadır . Uygulama alanında her iki ilkenin bir arada bir ulusal sentez anlayışı içinde ele alınması Atatürk’ün eklektik sentezci yaklaşımına uygun düştüğü için, iki ilkeyi ya da anlayışı birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir . Her iki ilkenin birbirini tamamlayacak bir biçimde uygulama alanına aktarılması ,Türkiye Cumhuriyetinin ortalama yoldan oluşturduğu ulus devlet ve halkçı rejim dengesini koruyacaktır .

Ne var ki , bugün gelinen yeni aşamada hem soğuk savaş hem de küreselleşme dönemleri arkada kalırken , batı emperyalizmi yeniden Türkiye’yi kendi çıkarları doğrultusunda güncel projelere zorlayarak hegemonya düzenini merkezi coğrafyada eskisi gibi geçerli kılmaya çalışmaktadır . Özellikle Atlantik ötesinden hareket ederek bütün dünyaya kendi çıkarları doğrultusunda yön verme çabası içinde olan Atlantik bölgesinin süper gücü , Türkiye’yi gelecekte kendi siyasal rejimine benzer bir biçimde iki partili demokrasi ile yönetmek istemekte , sağ kanatta cumhuriyetçiler ile sol kanatta demokratların yer alacağı bir bağımlı yapının çatısı altında ,Türkiye’nin geleceğini kendi kontrolları altında tutmaya öncelik vermektedirler . Bu doğrultuda kendi demokrat ve cumhuriyetçi anlayışları Türkiye koşullarına ters düştüğü için , sol kanatta bir cumhuriyetçi oluşum ile birlikte sağ kanatta bir demokrat yapılanmanın gerçekleştirilmesi gibi yeni bir projeyi gündeme getirmektedirler . Türkiye özelinde dinci ve milliyetçi partilerin sağ kanatta demokrat çizgide , halkçı ve haklarcı partilerin ise sol cumhuriyetçi doğrultuda bir araya getirilmesiyle ,dört partili sistemden iki partili sisteme geçiş planlanmaktadır . Son yıllarda bu denklemi bozmak isteyen bazı iç ve dış çevreler, işin içine bir de merkez sağ partinin girmesiyle daha farklı bir siyasal yönlenmeyi Türkiye’ye empoze etmektedirler .Merkez sağın çöküşü üzerine büyük bir dinci partinin iktidara gelmesi iç ve dış destekler ile sağlanmıştır . Şimdi rejimin yeni döneme uygun bir biçimde yönlendirilmesi sırasında, Atlantik güçleri iki partili demokrasi üzerinde hassas bir biçimde durmaktadırlar . Ulus devleti kuran halk partisinin bütün Türkiye halkına sahip çıkan halkçılık ilkesi varken ,güneydoğu halkını ülkenin bütününden kopartarak ülkeyi bölmeye hazırlanan etnik kökenlilerin partisi konumundaki bir siyasal örgüt tüm etnik grupları birbirinden ayırarak halklarcılık adıyla yeni bir akımı öne çıkartmaya çalışmaktadır . Böylece halkçı cumhuriyet ile ulus devletin kurucusu olan halk partisi dıştan güdümlü bir plan doğrultusunda birleştirilerek ve halkçılıktan halklarcılığa geçiş sağlanarak , Atlantik emperyalizmi ile İsrail siyonizminin merkezi alanda yaratmaya çalıştığı bölgesel federasyonun eyaletleri yaratılmaya çalışılmaktadır . Halklarcılık anlayışı bölgeyi Sevr haritası doğrultusunda alt kimlikçi eyalet yapılanmalarına doğru sürüklerken , Atlantik emperyalizminin Büyük Orta Doğu Federasyonu ya da İsrail Siyonizminin Büyük İsrail İmparatorluğu gibi emperyal projelere halklarcılık ve eyaletçilik uygulamaları ile Türkiye Cumhuriyeti alet edilmeye çalışılmaktadır .

Türkiye siyaset sahnesine küreselleşme döneminde dahil olan halklarcılık hareketi , bugünkü dünya düzenini kurmuş olan Britanya imparatorluğunun desteklediği merkezi coğrafya yapılanmasının yeni ismi olarak ortaya çıkartılmaktadır . Balkanları Osmanlı’dan kopartırken küçük küçük etnik devletçikler yaratarak dünyanın merkezi imparatorluğunu ortadan kaldıran İngiltere , günümüzde Atatürk’ün ulus devletinin ortadan kaldırılabilmesi için yeniden Sevr politikalarına dönerek , Türkiye’nin ve komşularının her bölgesinde var olan alt kimlikli grupları kışkırtarak Atatürk’ün yarattığı Türk ulusu gerçeğini ortadan kaldırabilmenin arayışı içine girmiştir .Atatürk’ün ulus devlet ve halkçı cumhuriyet dengesini bozarak ortadan kaldıran Atlantikçi yaklaşımın, Türkiye halkını alt kimlikleri ortaya çıkartarak halklarcı anlayış ile ifade etmeye çalışması ile ikinci Balkanizasyon dalgası, önce Anadolu’ya daha sonra da hem Orta Doğu’ya hem de Kafkasya’ya taşınarak bu bölge halklarının da mikro-milliyetçi yapılandırma ile, Büyük Orta Doğu Federasyonunun eyaletleri konumuna dönüştürülmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır . Bölgesel federasyon planları doğrultusunda orta dünya Balkanizasyon çıkmazına doğru sürüklenirken ,Orta Doğu ülkeleri de Orta Asya’ya doğru esen rüzgarlar doğrultusunda eyaletlere bölünerek federasyon düzenine hazırlanmaktadırlar . Halklarcılık anlayışı Irak ve Suriye savaşları sırasında da görülmüş ve bu doğrultuda Irak üçe , Suriye ise beş eyalete doğru zorlanırken, alt kimlikçi halklarcılık anlayışı bu ülkelerin parçalanmasına yardımcı olarak , ikinci Balkanizasyon projesine önemli ölçülerde katkı sağlamıştır . İslamın birleştiriciliği ile bölge devletlerinin emperyalizme karşı çıkan dayanışmalarının geride bırakılmaya çalışıldığı bu aşamada , halklarcılık anlayışının genişletilmesiyle birlikte çok parçalı bir federasyon tıpkı Amerika Birleşik Devletlerinde olduğu gibi, Orta Doğu Birleşik Devletleri olarak merkezi alanda kurulmaya çalışılmaktadır.Bu noktada halklarcılık anlayışının yaygınlık kazanmasıyla birlikte eski Osmanlı hinterlandı Atlantikçi ve Siyonist merkezlerin denetimine verilmektedir .

Emperyalizmin projelerinin karşısında yüz yıl önce bunlara karşı savaşa kalkışmış ve dünyanın ilk ulusal kurtuluş savaşını büyük bir zafer ile kazanmış bir geleneğin siyasal örgütü olarak ,Atatürk’ün partisinin ulus devletçi yaklaşımı ile birlikte halkçı cumhuriyet anlayışını da bugünün koşullarında Türkiye’nin üniter yapısı açısından korunması gerekirken , bölücü çevrelerin desteklediği halklarcılık anlayışının halkçılık ilkesinin yerine monte edilmesine , bugünkü halkçılık ve ulusalcılık dengesinde oluşturulan toplumsal barış ortamında güvenli yaşamını sürdüren her Türk vatandaşının karşı çıkması gerekmektedir . Birleştirici bir halkçılık ve uzlaştırıcı bir ulusalcılık anlayışı ile ülkede bulunan farklı kökenden insanı bir araya getirerek Misakı Milli sınırları içinde bir dayanışma düzeni kuran Atatürk ‘ün, halkçı ulusalcılık ya da ulusalcı halkçılık anlayışının Türkiye Cumhuriyeti devletinin devamlılığı açısından günümüz koşullarında sürdürülmesi gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin ulusal ,üniter ve merkezi bir yapıda kurulmasını sağlayan Atatürk ilkelerinin Anayasanın giriş kısmında yer aldığı gibi aynı zamanda cumhuriyet rejiminin de temel taşları olduğunu , parçalanmak istenen Türk ulusunun bugünün koşullarında bir kez daha düşünmek durumun olduğu açıktır . Orta Doğu bölgesine yıllardır savaş getiren ve bu bölgede ki devletler ile halklara karşı hala silah dağıtmaktan çekinmeyen emperyalizm ile Siyonizmin bölgeyi kana boğan savaş oyunlarına bölge devletleri ile dayanışma kurarak karşı çıkılmalıdır . Bölgenin değişik ülkelerinde yaşayan halkların bir araya gelerek oluşturacakları bir dayanışma düzeninin güvenlik ve yardımlaşma ekseninde acilen oluşturulması zorunluluğu iyice ortaya çıkmıştır . Bu aşamada ,Türk halkı diğer ülkelerin halkları ile bir araya gelebilir ve ortak hareket ederek emperyalist oyunları bozabilir . Bölge güvenliği ve barışının gerçekleştirilmesi açısından bölge halkları ile bütünleşen bir halklarcılık yaklaşımı , ancak bölge devletlerinin bir araya gelerek bölgesel güvenlik doğrultusunda bütünleştirilmesi açısından düşünülebilir . Ne var ki , böylesine bir halklarcılık Türkiye’nin ulus devlet güvenliği açısından hiçbir zaman düşünülemez çünkü bu tür bir oluşum Türkiye’nin Sevr haritasında olduğu gibi alt bölge eyaletleri aracılığı ile ülkeyi parçalayarak federasyona sürükleyebilir . Bu nedenle üniter,ulusal ve merkezi devlet düzenini ortadan kaldırabilecek her türlü halklarcılığa karşı çıkarken ,Fransız ve Rus devrimlerinin sentezinden oluşan bir siyasal bütünlüğün bugünde korunması , iç ve dış güvenlik açısından zorunlu görünmektedir .

Türkiye cumhuriyeti bir yüzyılı geride bırakırken , sahip olduğu devlet modeli ile merkezi alanda ayakta kalabilmiştir . Soğuk savaş döneminden gelen iki kutuplu dünya dağıldığı için bugün gelinen çok kutuplu dünya konjonktüründe eski emperyalist güçler yeni plan ve projeler ile ortaya çıkarak gene eskisi gibi hegemonyalarını merkezi coğrafyada sürdürmek istemektedirler . Böylesine bir yeni yapılanmayı kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışan hatta kavga ederek dünyayı savaşa sürüklemekten çekinmeyen bu gibi maceracı yaklaşımlara karşı ,Türk devleti ve milleti sıkı sıkıya bir araya gelerek bölgeyi tehdit eden her türlü soruna karşı ortak bir dayanışma içinde hareket etmelidir . Türkiye Cumhuriyeti öncelikle başkent Ankara merkezli gücünü daha da artırmalı ve Misakı Milli sınırları içinde yer alan Türk vatanının bütün bölgelerini, her türlü yerel maceradan uzak tutularak başkent ile bütünleşen bir doğrultuda yeni bir yapılanmaya doğru yönlendirilmesi acilen sağlanmalıdır . Daha sonraki aşamada ise , Türkiye’nin bütün komşu ülkeler ile bir araya gelerek yeni bir bölgesel yapılanmaya yönelmesi gerçekleştirilmelidir . Türkiye böylece içeride ve dışarıda güçlenme sağlayarak ,bölgeye yönelen emperyalist saldırılara güçlü bir biçimde karşı çıkabilecektir . Komşuları ile bütünleşen bir Türkiye merkezi alandaki jeopolitik güç boşluğunu doldurarak , çok kutuplu dünyada kutuplaşan büyük ülkelerin merkezi alanı ele geçirme oyunlarını bozabilecektir . Tek bir dünya devleti kurulana kadar sürüp gidecek böylesine emperyalist bir kavga senaryosu ile karşı karşıya kalan Türkiye’nin, yeniden Atatürk’ün yoluna dönerek yüz yıl öncesinde olduğu gibi antiemperyalist bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermesi gerekmektedir .

Türkiye Cumhuriyeti kendisini ve bölgesini korurken kuruluş modeline sahip çıkmalı ve devletin kuruluş stratejisine uygun bir yönetim aracılığı ile karşı karşıya kaldığı tehlikeli dönemeci kendi potansiyeli ile geçebilmelidir .T.C. Anayasasının giriş kısmında yer alan cumhuriyetin temel ilkeleri arasında yer alan milliyetçilik esası, Anayasa’da yer alan Atatürk Milliyetçiliği tanımı ile belirtilmiştir . Türk milliyetçiliğini diğer milliyetçiliklerden ayıran konu Atatürk milliyetçiliği başlığı ile anayasada belirtilmiştir . Atatürk’ün bir bütün olarak ortaya koyduğu devlet ve rejim modelinin uygulanması sayesinde Türkiye bugünlere gelmiştir . Bu nedenle temel ilkelerin aynen korunması gerekmekte ve bu doğrultuda hiçbir esaslı değişikliğe gidilmemelidir . Son dönemde gündeme getirilen halkçılık yerine halklarcılık anlayışının uygulanmasıyla yerel yönetimler üzerinden eyalet sistemi ve federasyona doğru giden yeni yapılanma girişimleri ,Türk devletinin geleceğini tehdit etmektedir . Emperyalist güçler Batı emperyalizminin Sevr ve Siyonizm haritalarını terör, savaş ve ekonomik kuşatma yolları ile Türkiye ve komşularına dayatırken, halkçılık kavramı geride bırakılmak istenmekte ve halklarcılık anlayışının benimsetilmesi ile alt kimliklerin her yönü ile hortlatılacağı bir parçalanma sürecine orta dünya mahkum edilmeye çalışılmaktadır . Unutulmamalıdırki , Türkiye Cumhuriyeti Kemalist halkçılık anlayışı ile kurulmuş bir halkçı ulus devlettir . Atatürk halkçılığı bütün bölge halklarını kucaklayarak emperyalizme karşı zafer elde etmiştir . Şimdi gelinen noktada ise bu zaferin ortadan kaldırılması için Kemalist halkçılık emperyalist halklarcılığa yedirilmek istenmektedir .Emperyalizmin Atatürk cumhuriyetinin işini bitirememesi için Kemalist halkçılığa sahip çıkılmalıdır .