ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ERGENEKON’DAN ESTERGON’A


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ERGENEKON’DAN ESTERGON‘A

Dünya haritasına bakıldığı zaman , Türklerin yaşadıkları alanların Ergenekon bölgesinden Estergon kalesine kadar uzanan çok geniş bir coğrafya da yer aldığı görülmektedir . Bu nedenle Türk dünyası denilince, hem Ergenekon bölgesinin getirdiklerini hem de Estergon kalesinin bulundukları konumları aracılığı ile fazlasıyla , Türk dünyasına yönelik etkin yansımalar yarattığını görmek mümkündür . Mitolojik bilgilere göre ,Türkler Asya’nın ortalarında yeryüzüne çıktıkları zaman sahip oldukları çevreyi genişleterek yayılmışlar ve bu doğrultuda Ergenekon dağının altında bulunan demir madenlerini eritme yolu ile yaşama şansını elde ederek hayatta kalmayı başarabilmişlerdir . Çinliler Türkleri yok etmek için her zaman düzenli saldırılar yapmışlar ama Türkler gerektiğinde demir dağları da eriterek ve de delip geçerek yeryüzünde var olabilmeyi ve ayakta kalabilmeyi başarmışlardır . Türk tarihi ile ilgili mitolojik bilgilere bakılırsa Ergenekon Türk ulusunun Orta Asya’dan tarih sahnesine çıkış yeridir . Türkler varlıklarını kanıtladıktan sonra sürekli göçler ve akınlar ile Asya ve Avrupa kıtalarında at koşturmuşlardır . Atlı bir uygarlığın temsilcisi olan Türkler , at sırtında Asya’nın ortalarından yola çıktıktan sonra, sürekli yayılarak ve devlet sınırlarını genişleterek, Avrupa kıtasının ortalarında yer alan Estergon kalesinin bulunduğu merkezi bölgeye kadar gelmişlerdir . Bu nedenle Türk tarihi Ergenekon’dan çıkış ile , Estergon kalesinden geri dönüş arasında geçmiş olan büyük bir zaman dilimidir .

İki büyük kıtanın ortalarında yer alan uygarlıklar ve devlet yapılanmaları ,Türk tarihinin ana konularıdır . Türkler Asya kıtasının her bölgesinde tarihin değişik dönemlerinde devletler kurdukları gibi ,benzeri bir çizgide Avrupa kıtasının da değişik bölgelerinde farklı devletler kurarak bugünlere gelmişlerdir . Atlas okyanusuna sahilleri olan Finlandiya gibi Büyük Okyanus’un kenarlarında kurulmuş olan Kore devletinin de Türk dünyasının birer parçası oldukları görülmektedir . Tıpkı Japonlar gibi Ural-Altay bölgesinden gelen Koreliler Büyük Okyanus kenarlarında bugün yaşamlarını sürdürürken ,Finliler ile birlikte Orta Asya’dan göçebe olarak gelen Macarlar, Lehler ,Çekler ,Bulgarlar ve Estonyalılar da Hunların ,Avarların ve Hazarların uzantıları olarak bugünün Avrupa kıtasında ayrı devletler olarak varlıklarını sürdürmektedirler . Üç büyük kıtanın tam ortasında yer alan Türk dünyasının doğudaki çıkış yeri Ergenekon ile , batıdaki hegemonyasının eriştiği hedef olarak Estergon kalesi, dünyanın ortalarında bu kadar geniş bir alana yayılmış olan Türk uygarlığının merkezi sınırlarını oluşturmaktadır . Türkler en büyük kıta olan Asya’nın ortalarından yeryüzüne çıkmış bir ulus ve uygarlık olarak ,diğer büyük güçler gibi dünya hegemonyası için çok geniş alanlara yayılmışlar ve tarihin ana olaylarının cereyan ettiği bu alanda Türkler kendilerine bir ana hedef olarak bazı büyük kentleri seçmişlerdir . Türk hükümranlığının hedefi olarak belirlenen bu kentler arasında Roma , Viyana ,Kudüs ve İstanbul Kızıl Elma hedefinin ana merkezleri olarak belirlenmiştir .

Orta Asya’dan çıkarak bu kıtanın her bölgesine dağılan Türk kavimleri , dünya hegemonya yarışı içinde hem ön Asya’ya hem de Avrupa kıtasının bir çok yerine ulaşmışlardır . Türkler Asyalı bir kavim olarak tarih sahnesine çıkmışlar ama daha sonraki yaşam dönemlerinde, uzun süre Avrupa ülkelerinde devletler kurarak bugünün dünyasına Avrupalı bir millet olarak dahil olmuşlardır . Türk devletinin kurucu önderi Atatürk, Türkiye Cumhuriyetini kurarken ve bu doğrultuda çağdaş uygarlığı hedeflerken , yeni Türk devleti de Avrupa kıtasının yanı başında modern bir ulus devlet olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Önce Hunlar , daha sonra Avarlar ve Hazarlar’ın göçleri ile Ergenekon’dan çıkıp gelerek Avrupa kıtasında yaşamaya başlayan Türk kavimleri, bir çok bölgede kendi hegemon düzenlerini kurabilmiş ve böylece Asya kökenli bir halk olan Türklerin Avrupalılaşma süreci de başlamıştır . Yüz yıllar sonra Osmanlı İmparatorluğunun geri dönüş macerası da, devletin gerileme dönemi sonrasında Macaristan’nın tam ortasında yer alan Estergon kalesinin kenarlarından Asya’ya doğru başlıyordu . Osmanlılar Estergon’u alarak Avrupa’nın merkezine yerleştikten iki yüzyıl sonra sonra Asya ve Orta Doğu bölgelerindeki sürekli savaşlar yüzünden Avrupa topraklarından geri çekilmek zorunda kalırken ,Estergon kalesi Türklerin Asya kıtasına dönük geri çekilişinin bir başlangıç noktası olarak tarihteki yerini alıyordu .

Türk tarihinin iki ana konusu olan Ergenekon ve Estergon kavramları, son yıllarda yaşanan bazı siyasal gelişmeler yüzünden güncellik kazanmıştır . Geçen yüzyılın başlarında kurulmuş olan genç Türk devleti yeni bir yüzyılın içine doğru gidildiği bir aşamada , Türk ulusunun tarih sahnesine çıkmış olduğu yer ile yeniden değerlendirilmeye başlanmış ve Ergenekon’dan çıkmış olan Türkler batı emperyalizmi tarafından ,yeniden Ergenekon çukuruna sokulmaya çalışılmıştır . Bir Doğu kıtası olan Asya’dan tarih sahnesine çıkmış olan Türkler , Asya’dan sonra Avrupa hegemonyasına yöneldikleri bir aşamada Estergon kalesi önlerine çıkmış ,Osmanlı İmparatorluğu iki yüzyıla yakın Macaristan hegemonyasında Estergon kalesini sınırları içinde tutarak, bu önemli anıtı orta Avrupa bölgesindeki Türk hegemonyasının merkezi konumuna getirmiştir .Estergon kalesi zamanla Avrupa kıtasındaki Türk egemenliğinin göstergesi haline gelirken , Ergenekon’dan sürekli batıya doğru giderek egemenlik alanını genişleten Türklerin de dış dünyaya karşı önemli bir simgesi konumuna gelmiştir . Türkler dünya kıtalarına yayıldıktan sonra bu iki nokta arasındaki bağlantıyı kalıcı bir hegemonyanın çekirdeği haline getirmek için çok uğraşmışlar ama tarihin akışını belirleyen önemli olaylar nedeniyle bu amaçlarına tam olarak ulaşamamışlardır . Yıllar geçtikçe çeşitli bölgelerde kurulmuş olan devlet yapıları yıpranarak tarihin tozlu sayfalarına doğru kayarken , Türkler etkinliklerini sürdürmüşler ve her batan devletten sonra yeni ve farklı devlet modellerine yönelerek Türk tarihi açısından bir devamlılık sağlamışlardır . Türklerin düşmanı konumundaki emperyal güçler ise , Türk birliklerini Estergon’dan çıkartıp geri süpürmüşler ve bu süreçte Türkleri tarih sahnesine çıkmış oldukları Ergenekon’a göndererek yeniden çukura gömmeye çalışmışlardır . Batılı emperyalistler Türkler’den intikamlarını böylece almaya çabalarken , Türk’süz ve Türkiye’siz bir yeni dünya peşinde koşmuşlardır .

Yirmi birinci yüzyılın başlarında , dünyanın ortasında bulunan güçlü Türk devletini tasfiye etmeye yönelen batılı emperyalist güçler , var olan son Türk devletine karşı büyük bir komplo kurmuşlardır . Türklerin tarih sahnesine çıkışının adı ve simgesi olan Ergenekon , emperyalist bir akıl ile Türkiye Cumhuriyetinin ortadan kaldırılmasını hedefleyen bir büyük siyasal senaryonun adı olarak dünyaya empoze edilmiştir. Mitolojideki Ergenekon ile dünya sahnesine çıkmış olan Türk yapılanması , yeni bir dünya düzeni kurulurken yapay ve çakma oluşturulan bir dava senaryosu ile ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır . Batı emperyalizminin Orta Doğu bölgesini sürekli kontrol etme çabalarının ürünü olan Türkiye’deki askeri darbe senaryolarının bir yenisi , devletin temelini oluşturan Türk Silahlı Kuvvetlerinin topluca yargılanması için gündeme getirilerek ,üst düzey askeri kadrolar darbecilik senaryosu üzerinden cezalandırılmaya çalışılmış ve bu doğrultuda hazırlanan dava senaryosunun inandırıcı olabilmesi için, bir çok sahte olay ve evrak yaratılarak mahkeme sırasında kullanılmıştır . Türkiye Cumhuriyetini emperyalizmin tasfiye planları doğrultusunda , olmayan bir gizli örgütü varmış gibi göstererek ve bu örgütü terörist ilan ederek Türk ordusunun önde gelen subayları gerçeklere aykırı bir biçimde suçlanmışlar ve çeşitli senaryolar aracılığı ile de ordunun bir tarikat yapılanması üzerinden emperyalizm ve Siyonizmin kontrolü altına alınarak Türk ulusuna ve devletine karşı kullanılması gerçekleştirilmeye çalışılmıştır .Dünya tarihinin ana unsurunu oluşturan Türkler büyük savaşlar sonucunda sahip oldukları merkezi coğrafya topraklarından geri püskürtülerek batı emperyalizminin doğuya açılımı sırasında ,Asya kıtasının derinliklerindeki Ergenekon dağının çukurlarında yeryüzünden silinmeye çalışılmışlardır . Davanın adı Ergenekon konulurken , dava dilekçesinin girişinde Asya kıtasındaki yer altı yapılanması olarak gösterilen Agarta bölgesi bile bu haksız davanın dayanak noktası olarak gösterilmeye çalışılmıştır .

Yeni bir dünya düzeni kurulurken tarihin ürünü olan Türk devleti ve Türklük olgusu , Türklerin tarih sahnesine çıkışının simgesi olan bir mitolojik kavram kullanılarak yok edilmek istenmiştir .Bu aşamada Türkiye’deki siyasal gelişmeler dışarıdan yönlendirilerek , iki bin yıllık Türk ordusu batılı istihbarat servislerinin güdümündeki bir tarikatın baskısı altına alınmaya çalışılmıştır . Özellikle Türk devletinin laik yapılanması ortadan kaldırılmak istenirken . Türkiye Hrıstıyan Avrupa’dan uzaklaştırılarak , Müslüman Orta Doğu’ya yakınlaştırılırken ,sonradan oluşturulan gizli örgüt destekli yapay tarikatlar devreye girmiş ve bunların desteği ile siyasal alanda dini yapılanmalar öne geçirilmiştir .Bu aşamada Meclis başkanları laikliğe karşı savaş açarken dini yapılanmaların siyasete bulaşması yüzünden Türk devleti ciddi bir varlık krizine sürüklenmiştir . Devletin kurucu iradesinin ortaya koyduğu siyasal modelden uzaklaşılırken ,küresel emperyalizm ve Siyonizim ortaklığının yeni Orta Doğu planına uygun olarak Türk devleti de çağdaş bir cumhuriyet oluşumundan hızla uzaklaştırılarak tıpkı Arabistan gibi bir Ortaçağ din devletine dönüştürülmeye çalışılmış ,gelinen yeni aşamada millet kavramına karşı çıkılırken , bunun yerine gene Ortaçağ düzeninde olduğu gibi tarikatların emrinde bir ümmet toplumu ve din devleti arayışı öne çıkartılmıştır . Türkiye böylesine bir yok edici bir emperyal dönüşüm programı ile karşı karşıya bırakılırken , Türk ulus devletinin çekirdek örgütü ve en büyük güvencesi olan Türk ordusu ,gerçeklere aykırı bir biçimde sonradan gündeme getirilen düzmece bir dava aracılığı ile yargılanarak ortadan kaldırılmak istenmiştir . Emperyalizm devlet yıkıcılığı senaryoları ile doğrudan çağdaş Türkiye Cumhuriyetini hedef alırken ,tarikatçı kadrolarla Türk yargısını böylesine olumsuz bir siyasal komploya alet etmiştir .

Türk devlet geleneği beş bin yıl öncesinden başlayarak bugüne kadar devlet düzenini Türk ordusuna dayandırmıştır .Ordu milletin içinden çıkarak devletin çekirdeğini oluşturan bir esas yapılanmadır . Devletin çekirdeği olarak Türk ordusu hedef tahtasına oturtulurken , silahlı kuvvetlerin üst yönetiminin orduyu yok edecek bir biçimde terör ve darbe gibi ne olduğu belli olmayan suçlamalar üzerinden dava süreci başlatılarak , bütün sanık olarak tutsak edilen yüksek rütbeli ordu yöneticileri mahkum edilmeye çalışılarak bunların üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri yok edilmek istenmiştir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında uluslararası hukuka uygun olarak kurulmuş bulunan Türk devleti yok edilmek istenirken, devletin çekirdek yapılanması olarak ordunun hedef alınması normal karşılanmış ve dava daha ilk aşamada , tam bağımsızlığa yönelen ulusal kurtuluş savaşı zaferinin getirdiği kazanımların tasfiye edilmesini öne çıkarmıştır . Bu doğrultuda devlet sırlarının içinde yer aldığı kozmik odanın açılarak deşifre edilmesi ile daha işin başında Türk devletinin merkezi gücü olarak ordunun ortadan kaldırılmasının hedeflendiği görülmüştür .Hiç bir çağdaş batı ülkesinde görülmeyen anormallikler dava sürecinde birbiri ardı sıra yalan ve düzmece senaryolarla gündeme getirilmiştir . İlelebet payidar olmak üzere kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyetinin tasfiye edilmesi , çekirdek yapı olan ordunun yargılanması üzerinden gerçekleştirilmek istenmiştir . Bu doğrultuda her türlü hukuk dışı ve hukuka aykırı yol denenmiştir .

Soğuk savaş döneminde Nato üzerinden gündeme getirilen askeri darbe senaryoları bu kez gerçekleştirilemeyince ,aynı doğrultuda benzer bir darbenin yargı yolu ile gerçekleştirilmek üzere harekete geçilmesiyle birlikte, Ergenekon adı verilen siyasi dava süreci başlatılmıştır . Dava öncesinde yaşanan yirminci yüzyıl gerçeklerinden yararlanılarak çeşitli senaryolar oluşturulmuş ve soğuk savaş döneminin koşullarına uygun bir biçimde küreselleşme senaryosu olarak ortaya çıkarılan Büyük Orta Doğu ile birlikte Büyük İsrail Projeleri çağdaş ulusal Türk devletini ortadan kaldırmak üzere devreye girerken ,tam bu aşamada Ergenekon davası açılmıştır .Dava öncesinde emperyalist İngiltere ile Siyonist İsrail birbirine düşmüş , süper güç ABD ise kendi içinde örgütlü bulunan bu devletlerin kapışması karşısında gene Nato üzerinden hareket ederek meseleyi çözmeye çalışmıştır . İki dünya savaşı sonrasında kurulmuş olan İsrail’in bölgesel büyüklüğe ulaşması için üçüncü dünya savaşına Orta Doğu ülkeleri zorlanırken, ilk adım olarak bir Türk-İran savaşı çıkartılmak istenmiştir . Bu amaçla yeni bir 27 Mayıs senaryosu ile Türk ordusunun Kemalist laik kimliği öne çıkartılarak , dinci bir mezhep devleti olan İran ile savaşa girişmesi hedeflenmiştir . Bu plana göre önce Türkiye’de bir Kemalist darbe olacak ve daha sonra laik Türk ordusu şeriatçı İran’a girecek ve bu iki büyük Orta Doğu devletinin savaşa tutuşması sürecinde ,savaş bütün merkezi bölgeye yayılarak Siyonizmin istediği üçüncü dünya savaşının başlamasına giden yolun önünü açacaktı . İsrail tarafından Büyük İsrail’in kurulması için böylesine bir din ve mezhep savaşı en gerçekçi yol görünüyordu . İsrail Siyonizm doğrultusunda bir yeni dünya düzeni için savaş peşinde koşarken ,var olan bugünkü batı hegemonyasına dayanan düzeni kuran İngiltere ise, savaşa ve darbeye karşı çıkarak Birleşik Krallık merkezli kurulmuş olan yapılanmayı koruma doğrultusunda hareket ediyordu . İsrail bir Türk-İran savaşını bu aşamada hedefleyerek kışkırtırken , İngiltere ise Nato’yu yanına alarak İsrail’in ikinci bir 27 Mayıs senaryosuna karşı çıkıyordu .İşte Ergenekon davası bu sürecin içinde açılıyordu.

Emperyalizm ve Siyonizm arasındaki kavga merkezi coğrafyanın geleceği doğrultusunda Orta Doğu ülkelerine yayılınca , birbiri ardı sıra bölge ülkelerinde iç savaşlar çıkartılarak bu ülkelerin eyaletler düzeyinde parçalanmaları için provakasyonlar yapılıyor ve terör bu amaçla kullanılıyordu . Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada savaştan yana ve savaşa karşı olmak üzere ikiye bölünüyordu . Batı blokundaki bölünme Türkiye’ye de sıçrıyor ,Siyonizmin kışkırttığı Türk-İran savaşı için Kemalizm yeniden kullanılmaya çalışılıyor ve bu doğrultuda ikinci bir 27 darbesine Türk ordusu zorlanarak alet edilmek isteniyordu .Gerçek anlamda ulusalcı ,cumhuriyetçi ve Atatürkçü çizgideki Türk kamuoyu, I2 Mart,I2 Eylül ve 28 Şubat gibi darbelerin faturalarının ne kadar ağır olduğunu gördüğü için bu doğrultudaki kışkırtmaların oyunlarına gelmeyerek, hem darbeye hem de İran savaşına karşı çıkarken batı blokunun savaşa karşı çıkan kesimlerinin desteği ile , Türkiye’de bir siyasi dava gündeme geliyor ve ülkenin tam on yılını bir iç hesaplaşma ile dolduruyordu . Dünya değişirken her ülke değişen koşullara uyum sağlayarak ayakta kalabilmenin yollarını ararken , Orta Doğu’ya hangi emperyal gücün egemen olacağı kavgası, Türk siyasi tarihinin en önemli aşamasında Türk devletinin önüne çıkarılıyordu. Bu aşamada da bütünüyle Türk devletini yargılayacak bir yönde Türk ordusunun üst düzey yöneticileri Ergenekon gibi simgesel bir isimle açılan davanın sanıkları olarak mahkeme salonlarına doldurularak uzunca bir sürede içeride tutuluyorlardı .Uluslararası konjonktürdeki gelişmeler Avrupa Birliği, Büyük Orta Doğu ve Büyük İsrail isimli projelere Orta Doğu devletlerini mahkum edince , Türkiye’nin siyasal gündemi de Ergenekon davasına kilitleniyordu . Haksız yere birkaç yüz asker ve sivil aydının suçlanmasıyla ,Türkiye Ergenekon davası ile yatıp kalkar bir duruma sürükleniyor ve yaratılan iç çekişmeler yüzünden bu aşamada merkezi bölgedeki sıcak gelişmelere karşı Türk devleti savunma yapamaz bir konuma düşürülüyordu .

Son yıllarda bazı terör olayları ile siyasal gelişmelerin dış güçler tarafından kışkırtılmasıyla Türkiye bir dış savaştan kaçarken farklı bir iç savaşa doğru sürükleniyordu . Türkiye birliğini ve merkezi gücünü korumak doğrultusunda hareket etmesi gerekirken , bir siyasal dava ile iç karışıklığa sürüklendirilerek savaş planlarına alet edilmeye çalışılıyordu . Yeni dönemde siyasal olarak cumhuriyetçi doğrultudan farklı bir çizginin Türkiye’de iktidara gelmesi , Orta Doğu ve merkezi coğrafya alanlarını savaşın ön cepheleri konumuna getirmiştir . Türk devletinin bu bölgelerde harekete geçerek kendi ulusal çıkarlarını korumasına izin vermeyen bir iç konjonktür ,Ergenekon davası ile Türk kamuoyunun tepesinde ortaya çıkmıştır . İşin içine bazı basın organlarının , sivil toplum kuruluşlarının ve aydınların da dahil edilmesiyle, Türkiye topluca bir iç hesaplaşmaya doğru iteklenmek istenmiştir.Bir anlamda Ergenekon ile tarih sahnesine çıkan Türk ulusu gene bir başka Ergenekon senaryosu ile Türk devleti yok edilerek tarih sahnesinden silinmeye çalışılmıştır . Yeni planlar doğrultusunda bölge haritası eskisinden çok farklı bir biçimde çizilirken Türk devleti harita dışına çıkartılmaya çalışılmıştır .Böylesine bir sonucun ancak savaş yolu ile sağlanabileceğini gören emperyal merkezler ,Türkiye’yi önce bir iç karışıklık üzerinden iç savaşa , sonra da mezhep çatışması üzerinden de İran ile bölge savaşına sürükleyerek , üçüncü dünya savaşını başlatacak Armegeddon senaryolarını yavaş yavaş devreye sokmaya çalışıyorlardı . Emperyalizmin her türlü silahı kullanılarak batının çıkarları doğrultusunda böylesine bir genel sonuç alınmaya çalışılıyordu .Bu çizgide gerçekleri dile getiren bilim adamı ve aydınların her yönde önleri kesilerek ,kışkırtmalar ve çatışmalar birbiri ardı sıra devreye konarak ve Türk halkı aptallaştırılarak aldatılmak isteniyordu

Savaştan yana emperyalist güçler Orta Doğu coğrafyasındaki bütün devletleri hızla sıcak çatışmalara doğru sürüklerken , uluslararası hukuku çiğnedikleri gibi aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile Türk devletinin hukuk devleti kimliğini zorlayarak , emperyalizmin istekleri doğrultusunda Türkiye iç çatışmalar üzerinden son bir hesaplaşmaya ve bunun sonrasında da geniş çaplı bir bölge savaşına götürülmek istenirken , yüz yıllık cumhuriyet rejiminin getirdiği siyasal bilinç Türk kamuoyuna egemen olmuş ve bu sayede emperyalizmin Siyonist planları bozulmuştur . Türk devleti ulusal kurtuluş savaşı verdiği yıllarda Orta Doğu bölgesinin en modern ülkesi olarak , batıdan gelen her türlü emperyalist saldırıya karşı durduğu gibi benzeri bir güçlü duruşu ikinci kurtuluş savaşı sırasında da sergileyerek , Ergenekon saldırıları ya da palavraları ile bir iç karışıklığa ya da iç savaş senaryolarına meydan vermemiştir .Tarikatçı siyasetçiler ya da hukuk organlarını işgal eden dinci bürokratlar çağdaş Türkiye Cumhuriyetini ortadan kaldıracak , cumhuriyet rejimini bütünüyle tasfiye edecek hiçbir oyunu başarıya ulaştıramamışlardır . Türk gençliğine emanet edilenTürkiye cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan başarılı geçmişi ile yeniden bir sınava girmek zorunda kalmış ve bu aşamayı da başarıyla geride bırakarak geleceğe dönük uygarlık yaratma hedefi doğrultusunda yoluna devam etmiştir . Batılı istihbarat servislerinin yetiştirmiş olduğu ajanlar ortalığı karıştırma senaryolarını tam olarak uygulayamamışlar ve hepsi devletin hukuk kurumları önünde hesap vermek zorunda kalmışlardır .Dış baskılarla başlatılan mahkeme süreci çeşitli baskılarla anayasa ve yasalara aykırı bir biçimde tamamlanmaya çalışılmış ama tarikatçı kadrolar yabancı oldukları Türk hukuk sistemi içinde emperyalist istekler doğrultusunda tam olarak istenen sonuçları elde edememişler ve on bir yıllık bir dönem sanıkların beraat etmesiyle birlikte geride kalırken , Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte yargı önüne çıkartılan sivil toplum kuruluşları ,meslek örgütleri ,dernekler ve aydınlar bir kez daha kamuoyu önünde suçsuzluklarıyla aklanmışlardır . Bir anlamda bütünüyle Türk devleti ve Türk ulusu yeniden aklanarak aydınlığa kavuşmuşlardır . Böylece bir takım dış planlar uğruna Türk devletini ve devletin çekirdek kurumu olan Türk ordusunu ve de cumhuriyetçi kuşakları suçlamanın kolay olmadığı ve bütün oyunların tersine döndüğü bir kez daha kesinlik kazanmıştır .

Dünya tarihi incelendiği zaman , tarihte ortaya çıkan önemli dönüşümleri hazırlayan olayların öncesinde ülkeler i etkileyen bazı siyasal oluşumların devreye girdikleri çokça görülmüştür . Türkiye’de bu gibi olayların yansımaları ile zaman zaman karşı karşıya kalmıştır .Batıcı kadroların oyunu ile Balkan savaşı öncesinde ordunun yarısının terhis edilmesi ya da Akdeniz dünyanın önüne yeni bir gündem maddesi olarak gelirken , Türk donanmasının Afrika kıyılarını dolaşmaya yönlendirilmesi gibi ters gelişmeler ,devletlerin çıkarlarına aykırı olduğu için hiçbir biçimde devlet merkezli olarak kabül edilemeyecek durumlardır. Ergenekon davası da tam Orta Doğu’da sıcak olaylar birbiri ardı sıra tırmanırken ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda sıcak çatışma noktası alanlara müdahale etmesi gerekirken ,böylesine bir misyonu yapamayacak duruma düşürülmes,i Ergenekon davası aracılığı ile sağlanmaya çalışılmıştır. Bölgenin en güçlü ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri savaş alanlarından çekilerek mahkeme alanlarına sürüklenmiş ve Türkiye’nin Nato müttefikleri aracılığı ile göstermelik bir hukuk oyunu ile önce Türk ordusu sonra da Türk devleti tasfiye edilmek istenmiştir . Önceleri kuşku ile karşılanan bu karmaşık durum aradan oniki yıl geçtikten sonra ortaya çıkan olaylar ,düzmece evraklar ve siyasal gelişmeler doğrultusunda daha iyi anlaşılmıştır . Ne var ki ,bu kadar uzun zaman içinde dünya değişirken ve Orta Doğu’da yeni durumlar ortaya çıkarken ,Türkiye aktif bir dış politika uygulayarak ulusal çıkarları doğrultusunda etkili olamamıştır.Din ve mezhep çatışmaları ile Türkiye bir yandan savaşa doğru sürüklenirken , diğer yandan da ordusu yargı önüne çıkartılan bir ülke olarak kendini koruma ve savunma gücü elinden alınmak istenmiştir . Dış baskılarla siyaset hukuk alanına girince, Türkiye bir çok açıdan haksızlıklar ülkesi konumuna sürüklenmiştir . Oniki yıllık dava sürecinin her yönü ile tamamlanmasıyla Türkiye Cumhuriyeti , devleti,ordusu,milleti ve aydını ile tarih önünde bir kez daha aklanmıştır . Batı emperyalizmi Türkiye üzerinden doğuya açılma şansını Ergenekon ihaneti yüzünden elinden kaçırmıştır .

Ergenekon senaryosu ile Türk devleti hedef alınırken aslında cumhuriyet rejiminin ürünü olan bütün aydınlar ve toplum kesimleri de dava süreci boyunca hedef gösterilerek anti-cumhuriyetçi gidişin önü açılmaya çalışılmıştır . Atatürkçü ,cumhuriyetçi ve ulusalcı toplum kesimlerine darbecilik ve terör çamuru atılarak herkes Ergenekoncu yapılmak istenmiş ve böylece emperyalizmin Türkiye’yi dönüştürme girişimlerine karşı devletin ve vatanın bağımsızlığını savunacak ulusal güçler hapse atılmıştır . Türk devleti dünya haritasından silinmeye çalışılırken ve Türkiye’yi bölecek yeni devlet oluşumları milli sınırları tehdit ederken, bu gibi emperyal senaryolara karşı direnecek ulusalcı , cumhuriyetçi ve Atatürkçü aydınlar haksız yere suçlanarak , hapislerde çürütülmüşlerdir . Suçlanan herkesin beraat ettiği yeni aşamada suçsuz insanların çektikleri çilelerin karşılığı olarak tazminat davalarının açılması hukuk devletinin bir gereğidir . Anayasal düzen alt üst edilerek bir devletin ordusu hapse atılmış ve devletin kendini koruması önlenmek istenmiştir . Bu aşamada uydurma senaryolar ile kurgu davalar açma dönemi sona ererken , bu ülkenin cumhuriyetçilerine yapılan haksızlıkların faturası kendiliğinden gündeme gelmektedir . Haksız yere tutuklananlar ve ceza alanların haklarına kavuşması için ,Türk devleti gereken önlemleri kesinlikle almak zorundadır .Yeni dönemde Türk ulusunun haklı bir tepkisi olarak, Osmanlılar zamanında atalarımızın bir Türk kalesi durumuna getirmiş olduğu Estergon kalesine doğru yeniden Türklerin yönelmesi gündeme getirilebilir Hazar Türklerinin bugünkü temsilcisi olan Macarlar ile Türkler arasında güçlü bir işbirliği geliştirilebilir Avrupa kıtasının tam ortasında yer alan Estergon kalesinin , Türklerin ilgi alanına girmesiyle birlikte bize Ergenekon’u hedef gösteren emperyalist güçlere karşı biz de Estergon’u karşı hedef olarak devreye sokarak, ulusal çıkarlarımız doğrultusunda yeni dengelere yönelebiliriz .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : “ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ, İLERİ”


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : “ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ, İLERİ“

Üç tarafı denizlerle çevrelenmiş olan Anadolu yarımadası üzerinde yer alan Türk Devleti tarihsel birliktelik gerekçesiyle, kurucu önder Atatürk’ün hazırlamış olduğu Misakı Milli sınırları içerisine alınan Trakya bölgesinin katılmasıyla birlikte , merkezi coğrafyanın önde gelen devleti konumuna gelmiştir .Avrupa ve Asya kıtalarının kesişme noktasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti bu jeopolitik durumu ile de, iki kıtanın bir araya geldiği merkezi alan olan Avrasya kıtasının da gene merkezi devleti olarak haritadaki yerini almıştır . Türkiye kendisini çevreleyen iç denizler boyunca uzayıp giden sınırlara sahip olmuş ve üzerinde kurulu bulunduğu tarih boyunca sahip olduğu bu konumun gereğini ,hem barış ortamında hem de savaşlar sürecinde yapmak zorunda kalmıştır . Bu makalenin başlığı bir savaş döneminin son aşamasında , Türklerin ulusal kurtuluş savaşı önderi Atatürk tarafından söylenmiş olan bir emir çağrısıdır . Türk ulusunun var olma savaşının önderi kendisine bağlı olarak savaşın tüm cephelerinde mücadele eden Türk ordusuna vermiş olduğu bir son emirdir . Normal koşullarda söylenmeyecek olan ama bir büyük kurtuluş savaşının zafere eriştirilmesinde , Türk Silahlı Kuvvetlerine gösterilen ilk hedef olarak Türkiye Cumhuriyetinin ulusal kurtuluş tarihine geçmiştir .

Atatürk ülkeyi işgal etmiş olan düşmana karşı Türk ordusunun son bir darbe vurmasıyla ülke topraklarının yeniden bağımsızlığa kavuşacağını gören bir komutan olarak , ülkenin kurtuluşu amacıyla haykırdığı son emrinde , Akdeniz’i ana hedef olarak seçmesi , Türkiye’nin kurtuluşu sürecinde üzerinde durulması ve düşünülmesi gereken bir esas konudur . Doğu ve güney Anadolu cephelerinde başarılı bir savunma savaşı yürüten Türk askerleri , Atatürk’ün emperyalist batı ile bir son hesaplaşma yapmak üzere en sona bıraktığı batı cephesi hareketinin önemini vurgulamak üzere, Akdeniz’i ulaşılması gereken ana hedef olarak vurgulamasının geleceğe yönelik önemli bir mesajı bulunmaktadır . Kafkasya, Orta Doğu , Balkanlar ,Marmara ,Ege Denizi ve Karadeniz gibi Anadolu’yu çevreleyen bir çok kara ve deniz bölgeleri bulunmasına rağmen bunların hiç birisini son savunma saldırısının hedefi olarak göstermeyip , Akdeniz’i ana hedef olarak belirlemesinin Türk ulusunun geleceğine dönük çok büyük bir anlamı bulunmaktadır .Dünyanın en büyük imparatorluğu olarak merkezi alanda bin yılı aşkın bir süre hüküm sürmüş olan Roma İmparatorluğu, Akdeniz’i bir iç deniz olarak aynı zamanda uygarlığın beşiği haline getirdiği için , Akdeniz bir orta deniz olarak üç kıtanın kesişme noktasında ortaya çıkan devletler ya da imparatorluklar açısından , her zaman için ele geçirilmesi gereken bir alan olarak görülmüştür . Atatürk batı cephesindeki savaşı kazanarak Yunan askerlerini Ege kıyılarında suya dökerken , Ege denizini değil ama Akdeniz’i Türk ulusuna ve ordusuna ana hedef olarak belirlemiştir çünkü Ege denizi Büyük Akdeniz’in bir parçasıdır. Akdeniz’in ne kadar önemli bir deniz olduğu Orta Doğu ve Avrupa bölgelerinin tarihleri incelendiği zaman ortaya çıkmaktadır . Roma ya da Bizans İmparatorlukları gibi merkezi alanda kurulmuş olan devletlerin hepsi ,bir orta deniz olarak dünya haritasında yer alan Akdeniz’i ,sınırları içine alarak harita üzerindeki hegemonyalarını merkezi olarak güçlendirmeye çaba göstermişlerdir . Bu doğrultuda her türlü girişimin Akdeniz’e olduğu gibi bu deniz üzerinden de Türkiye’ye yansıyan boyutları olmaktadır . Akdeniz bugünkü konumu ile uygarlığın beşiği ve geleceğin çağdaş yapılanmasının alanı olarak gene eski konumunu korumaktadır .Üç kıtanın ortasında yer alan Akdeniz , bugünkü uluslararası gelişmeler yüzünden yeniden geleceğin anahtar alanı olarak öne çıkmaktadır .

Soğuk savaşın bitiminden sonraki aşamada Büyük İsrail projesi yüzünden dünyanın orta alanında savaşlar birbirini izlemiş , küresel sermayenin destekleriyle kurulan terör örgütleri bölgedeki devletleri parçalama doğrultusunda her türlü terör eylemlerini birbiri ardı sıra uygulama alanına getirmişlerdir . Bu doğrultuda çeyrek asırlık bir zaman dilimi geride kalırken , hiçbir devlet resmen savaşa girmemiş ve küresel şirketlerin çıkarları doğrultusunda var olan devletlere yönelik terör ve çökertme operasyonlarına alet olmayarak ve şirketlerin finanse ettiği terör örgütlerine karşı önlemler alarak , bu sıcak çatışma döneminin geride kalması için uğraşmışlardır . Aradan geçen otuz yıllık süre içinde Avrasya kıtasının çeşitli bölgelerinde batılı emperyalist devletlerin destekleri ile bir çok terör eylemi illegal örgütler tarafından gerçekleştirilmiş ama batı emperyalizminin küresel oyunu artık meydana çıktığı için Orta Doğu merkezli olarak başlatılmak istenen üçüncü dünya savaşı çıkarma girişimleri sonuçsuz kalmıştır. Geçmişten gelen savaş girişimleri bu kez çevreye doğru yeni bir yayılma dönemine girmiştir. Orta Doğu üzerinden Avrasya kıtası bir çekişme alanı olarak öne çıkarken , bu kez enerji sorunları ve kaynakları yüzünden dünyanın merkezi denizi olarak Akdeniz havzasında önemli bir yoğunluk yaşanmaya başlanmıştır . İsrail’in Amerika’yı kullanarak başlatmış olduğu savaş süreci Irak ve Suriye savaşları sonrasında durgunluk gösterince , bu kez kara bölgesinin hemen yanı başında yer alan Akdeniz bölgesine sıcak olayların Suriye bölgesi üzerinden yayılmaya başladığı görülmüştür . Özellikle son olarak meydana gelen bir olay olarak, Suriye’nin İsrail’e yönelik olarak fırlattığı bir füzenin Akdeniz’in ortasında yer alan Kıbrıs adası üzerine düşmesi , bardağı taşıran bir damla olmuş ve artık Orta Doğu gerginliğinin ortaya çıkardığı meydan savaşının yavaş yavaş Akdeniz’e doğru genişleme gösterdiği kesinleşmiştir .

ABD’nin dünya egemenliği ile İsrail’in Büyük İsrail İmparatorluğu projeleri , küresel şirketlerin evrensel hegemonya planları ve enerji şirketlerinin bütün dünya petrolleri ile doğal gaz rezervlerini ele geçirme projeleri bir araya gelince , gerginliğin tırmanma senaryolarının yavaş yavaş Akdeniz’e doğru geliştiği ortaya çıkmıştır . Savaş sürecinde Orta Doğu petrollerinin uzantılarının Akdeniz bölgesine uzandığı görülmüş , bölgenin en büyük doğal gaz rezervlerinin ise Akdeniz kıyıları ile birlikte bu denizin ortalarına kadar uzanan geniş alanlarda olduğu görülmüştür . Bu doğrultuda yeni enerji kaynaklarını gösteren haritalar ortaya çıkmaya başlamıştır . Bu tür gelişmeler hem bölge ülkelerinin hem de enerji şirketlerinin dikkatlerini çekince ,birkaç yüz gemi Akdeniz’in sıcak sularında dolaşmaya başlamıştır . Suriye, Lübnan, Mısır ve İsrail gibi şimdiye kadar enerji kaynakları ile ilgilenmeyen bölge ülkeleri bulundukları bölgelerin altında yatan enerji kaynaklarını ele geçirerek işletmeye doğru yönelirken , batının emperyalist devletleri de bölge ülkelerini sömürgeleştirerek ,onlar aracılığı Akdeniz’in enerji kaynaklarını ele geçirmenin yollarını araştırmaya başlamışlardır . Bölgede ABD sayesinde kurulan bir devlet olarak İsrail gene Amerikan devleti ve şirketleri ile yakın ilişkiler kurarak onların aracılığı ile bölge devletlerinin enerji rezervlerini ele geçirmeye çalışırken , Akdeniz bölgesinde hemen Hrıstıyan-Müslüman ayrımı gündeme getirilmiş , Hrıstıyan ülkeler ile Müslüman ülkeler ayrı gruplaşmalar içerisinde kendi konumlarını sağlamlaştırmaya çalışmışlardır .İsrail ise hem ABD öncülüğünde Hrıstıyan ülkelerini yanına çekmeye çalışmış hem de son yıllarda geliştirmiş olduğu Arap ülkeleri ile başlatmış olduğu ortaklığını sürdürerek , Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ,Ürdün ve Lübnan’ı yanına alarak bölge dışı devletlere karşı kendi jeopolitik konumunu güçlendirmenin yollarını aramıştır . Türkiye ise bir bölge ülkesi olarak bu tür Hrıstıyan ve Müslüman dayanışmalarının dışında kalmış ve sahip olduğu siyasi rejim yüzünden iki kesime de bir türlü yaranamamıştır . Akdeniz enerji yatakları emperyal ülkeler ve bölge devletleri arasında paylaşılırken ,Akdeniz’e en geniş kıyısı olan Türkiye dışarıda bırakılarak büyük haksızlığa uğratılmış ve Türkiye’nin kara suları geleceğin sıcak çatışma alanlarına dönüştürülmüştür .

Emperyalist devletler , enerji kaynaklarının bulunduğu devletleri kendi sömürgelerine dönüştürürken , uluslararası hukuka göre bölge devletlerinin kara ya da deniz ülkelerinde bulunan kaynakların tamamını ele geçirebilmenin çabası içinde olmuşlardır . Türk kamu oyu Misakı Milli oluşumu nedeniyle kara sınırlarını iyi bilmekte ve bu doğrultuda bir milli sınır bilinci zamanla Türk ulusunun zihninde kalıcı bir yer kazanmıştır . Ne var ki ,aynı değerlendirmeyi Türkiye’nin deniz sınırları ya da ülkesi hakkında söyleyebilmek bugünün koşullarında mümkün görünmemektedir . Gelinen aşamada ilk kez bir mavi vatan kavramı ortaya çıkmış ve Türk kamuoyundaki tartışmalar açısından belirleyici olmuştur . Türkiye Cumhuriyetinin harita üzerinde belirlenmiş olan kara ülkesi kadar deniz ülkesi de bulunmaktadır ve bu durum Türk karasuları ile açıkça ifade edilmektedir . Kara suları uygulaması ülkelerin deniz ülkesini de aynı zamanda belirlediği için bu alana denizlerin mavi rengi nedeniyle mavi vatan adı verilmektedir . Lozan Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyetinin sınırları belirlendiği için aynı zamanda Trük kara suları alanı da belirlenmiş ve Türklerin Mavi Vatanı bu doğrultuda resmi haritalar üzerinden kesinleştirilmiştir . Kara sınırları içerisinde vatanı savunmak nasıl milletin önde gelen görevi ise , kara suları boyunca mavi vatanı savunmak da benzeri bir kutsal misyon olarak öne gelmektedir .Türkiye’nin kara suları üzerinden mavi vatan alanını belirlemeye yöneldiğiniz zaman Akdeniz’in tam ortasında Kıbrıs , Girit ve Malta adaları arasında yer alan çok geniş bir bölge Türklerin mavi vatanı olarak öne çıkmaktadır . Türkiye’nin deniz komşusu Yunan devleti ile arasında var olan mavi vatan sınırı, zaman zaman bu ülke ile anlaşmazlıklara neden olması yüzünden var olan bir çok tartışmalı durum , şimdi gelinen yeni aşamada farklı boyutlar ile tekrar gündeme gelmektedir .

Osmanlı döneminde Türklerin yönetiminde bulunan Ege adalarının neredeyse tamamının Yunan devletine bırakılması çok büyük bir haksızlığa yol açmış ve Türkiye’nin normal ölçülerde sahip bulunduğu kara suları üzerinden Türklere verilmesi gereken bir çok ada çok açık bir haksızlık ve taraf tutma yüzünden hak etmediği halde Yunan devletine bırakılması nedeniyle, Türk ve Yunan karasuları karışmakta ama buna rağmen Kıbrıs ,Girit ve Malta üçgeninde yer alan orta Akdeniz bölgesi Türkiye’nin hak ileri sürebileceği ve bu doğrultuda hem petrol hem de doğal gaz arayabileceği bir mavi vatan bölgesi olarak öne çıkmaktadır . Türkiye Cumhuriyetinin aynı zamanda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kurucu garantör devleti olması dolayısıyla T.C: ve K.K.T.C devletleri işbirliğine girerek diğer devletler gibi bir ortak arama, sondaj ya da çıkartma girişimlerinde bulunabilecektir . Türkiye’yi kurdukları ittifaklara almayarak yalnız bırakan emperyal devletler , Türkiye ve KKTC’nin kendi haklarına sahip çıkmasına izin vermemeye çalışırlarken aynı zamanda savaş ve arama gemilerini Akdeniz sularına getirerek bir oldu bitti yaratabilmenin arayışı içine girmişlerdir . Ulusal kurtuluş savaşı sırasında Misakı Milli sınırları içerisinde işgalci düşman birliklerini ülkeden kovan Türk askerlerine ulusal kurtuluş savaşının önderi ilk hedef olarak Akdeniz’i gösterirken kara vatanın yanı sıra mavi vatanın da ele geçirilmesini ve düşmanlara karşı sonuna kadar savunulması gerektiğini dile getiriyordu .Bu çerçevede Türk ulusunun yüz yıl önce ana vatanı kurtarmak üzere yapmış olduğu ulusal kurtuluş mücadelesinin benzerinin ,bugünün koşullarında Türkiye’nin mavi vatanı olarak öne çıkan orta Akdeniz sularında da yapılması ülke güvenliği açısından zorunlu olmaktadır . Türkiye’nin batı ülkeleri ile imzalamış bulunduğu NATO antlaşması ve benzeri uluslararası sözleşmelerdeki taraf olarak konumu , mavi vatan alanında da Türkiye Cumhuriyetinin kazanılmış haklarının korunmasını ve saldırı halinde savunulmasını gerekli kılmaktadır . Uluslararası kıta sahanlığı hukuku çerçevesinde konu ele alındığında , Türk devleti ve KKTC kendi kara sularının altında yatan deniz ülkelerinin barındırdığı bütün kaynaklara ve bunları değerlendirme haklarına açıkça sahip olma durumundadır .Bugünkü sıcak aşamada var olan haklar öncelikle belirlenerek sonuna kadar sahip çıkılacaktır .

Yüzyıllarca Avrupa merkezli bir dünya düzeni altında , bütün kıtaları Avrupa kıtası üzerinden yönetmeye alışmış batının emperyalist devletleri , okyanuslar üzerinden dünya karalarına egemen olurken merkezi alanı ele geçirmeyi sonraya bırakmışlar ve üç kıta arasındaki merkezi alanın biçimlenmesi Avrupa kıtasındaki çekişmelerin uzantıları orta deniz olarak Akdeniz bölgesine sıçramalar göstermiştir . Atlantik ve Avrupa güçleri küresel hegemonya için çekişirlerken ,orta dünyada Osmanlı İmparatorluğu yedi yüzyıl egemenlik sürdürmüştür . Birinci ve İkinci dünya savaşları öncesi ve sonrasında batılı ülkeler savaşırken, Akdeniz’in çeşitli bölgelerini sıcak çatışma alanlarına dönüştürmüşlerdir . Avrupa güçleri Orta Doğu’yu ele geçirirken , Atlantik güçlerini geride bırakmışlar ama Atlantik destekli Siyonizm yapılanmasının bu bölgede başlamasıyla birlikte , geleceğe dönük bir hegemonya çekişmesi yeniden gündeme gelmiştir . Bugün Akdeniz’in bir savaş alanı olarak öne çıkışında , İsrail’in kurulmasının ve kendi merkezli jeopolitiğini bölge ülkelerine zorla dayatmak istemesinin bugünkü gelişmelerde önemli ölçüde payı bulunmaktadır . İsrail’in bugün kendi kıyı bölgesini Leviathan adı ile kendine bağlı bir doğal gaz alanı ilan etmesiyle birlikte doğu Akdeniz’de yeni bir yapılanma dönemi başlamıştır . İsrail’in kendi kara sularını deniz ülkesi olarak ilan ederek bu bölgede enerji kaynakları aramaya başlamasıyla birlikte şimdiye kadar bölge ülkesi olmalarına rağmen bu işlere pek soyunmayan Suriye,Mısır,Lübnan,Ürdün ve Yunanistan gibi ülkeler de İsrail’i taklit ederek ve bölgedeki konumlarını yeni duruma göre değiştirerek kaynak ülke gibi davranmaya başlamışlardır . Bu durumun sonucunda doğu Akdeniz’de İsrail’in öncülüğünde Mısır,Lübnan,Ürdün ,Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi bir araya gelerek doğu Akdeniz’de bir enerji birliğini kurmuşlardır. Bu bölgenin en uzun kıyı şeridine sahip bulunan Türkiye ile Suriye’nin böylesine bir birliğin dışında bırakılması nedeniyle , bölgede büyük bir enerji savaşına yol açacak biçimde yeni bir kamplaşma ortaya çıkmıştır.

Türkiye için uluslararası hukuka göre kıta sahanlığı ve kara suları olarak var olan deniz ülkesinin bir karşıt oluşum ile karşı karşıya kalması nedeniyle , bu bölge kendiliğinden mavi vatan konumuna dönüşerek ,Türkiye ve KKTC için savunulması zorunlu bölge durumuna gelmiştir . Bir tarafta Gazze’nin altındaki doğal gazın Avrupa ülkelerine taşınması tartışılırken ,diğer yandan bölge dışı ülkelerin doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerinde hak iddia etmek amaçlı bir çizgide Akdeniz’in çeşitli bölgelerinde kendileri için yer açma girişimleri, birbiri ardı sıra öne çıkmaya başlamıştır . Bir taraftan İsrail’in güvenliği ve yayılması amacıyla Orta Doğu ülkelerinde terör desteklenerek tırmandırılırken , diğer taraftan da petrol ve doğal gaz emperyalizminin temsilcilerinin birbirleriyle Akdeniz üzerinde bir deniz savaşına hazırlandıkları, son aylardaki gelişmeler ile kesinlik kazanmıştır . Daha önce Basra körfezinde yapılmış olan enerji savaşının bu kez Akdeniz’in doğusunda yeni aşamasının gündeme gelmesiyle birlikte, bölge devletleriyle birlikte emperyal devletler de tutum değişikliğine giderek çekişme ötesinde bir savaş hazırlığına girmişlerdir .Türkiye hem bölge ülkesi olarak hem de batı ittifakının eski bir üyesi olarak bütün bu gelişmelerin en fazla etkilediği bir devlet konumuna sürüklenmekden kurtulamamıştır . Basra körfezi sonrasında Hürmüz boğazı petrol trafiğinde öne çıkarken , doğu Akdeniz’deki enerji yatakları yüzünden kavga daha batıya kayarak merkezi deniz üzerinde muhtemel bir savaş senaryosuna dönüşmeye başlamıştır . Gemilerin yanı sıra çeşitli uçakların da Akdeniz bölgesindeki merkezlere doğru uçuşa geçmesi , savaş beklentilerinin daha da artmasına neden olmuştur . İki dünya savaşı sırasında sıcak denizlere inmesi önlenen Rus emperyalizminin önce Hazar üzerinden füze atışları yapması ve daha sonra da gelerek Suriye ve Kıbrıs gibi belirli bölgelere giriş yapması ,Çin’in Cibuti , Pire Limanı , Larnaka kenti gibi yerlere girmesiyle birlikte, batı bloku karşıtı iki dev ülke Akdeniz paylaşım kavgasının içine girerek tam ortasında kendilerine yeni bir yer oluşturmuşlardır .

Çin dışişleri bakanının Akdeniz ülklerini ziyaret etmesi sırasında Tunus’ta bir seyyar satıcının yakılmasıyla birlikte gündeme gelen Arap baharı rüzgarları merkezi coğrafyada yeni dalgalanmalar yaratırken, bugünkü petrol ve doğal gaz çekişmesinin ön hazırlıklarının yapılmış olduğu şimdi daha açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır . Arap baharı bölge ülkelerini derin sarsıntılara doğru sürüklerken İsrail’in ABD desteği ile enerji kaynaklarını ele geçirme projelerini tamamladığı öne çıkmaktadır . Doğu Akdeniz’de yedi ülkenin bir araya gelerek bir bölgesel birlik oluşturmaları hemen kurulacak bir yapılanma olamayacağını yaşanmakta olan olaylar ortaya çıkarmaktadır . Türkiye bütün bu aşamalar geçerken NATO üzerinden batı baskısı altında tutulmuş ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda bölge gelişmelerine etki yapması önlenmiştir . Bugün Türkiye Cumhuriyetini yok etmeye yönelik bir terör olgusu batının emperyal devletlerinin kollektif desteğine sahip olurken , batılıların baskılarından kurtulamayan Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda Akdeniz enerji paylaşım savaşında kendi merkezli bir politika izlemesini batılı ülkeler dolaylı yollardan engellemeye çaba göstermişlerdir . Türk devletinin bugünkü değişim ve dönüşüm aşamasında batılı ülkeler ile karşı karşıya kalmasının arkasındaki nedenler artık tarihsel bir çizgi oluşturduğu için , Akdeniz petrolüne ve gaz stoklarına el koymaya çalışan emperyalistlerin, Türkiye’ye karşı eskisi gibi çifte standartlı bir tutum izlemeyecekleri görülmektedir . Gelinen son aşamada Türkiye Cumhuriyetinin batılı ülkeler ile uçak ve füze projelerinde karşı karşıya kalmaları da problemli durumu bütün yalınlığı ile ortaya koymaktadır .

Doğu Akdeniz bölgesinde yer alan enerji rezervleri günümüzde bütün ülkelerin iştahını kabartırken gözler dönmekte ve gene eskisi gibi emperyalist oyunlar ile bölge devletlerinin elinden sahip oldukları kaynaklar alınmaya çalışılmaktadır . Türkiye’yi stratejik bir yalnızlık politikasına terk eden batılı müttefikler , Doğu Akdeniz’de oluşturdukları enerji birliğine Türkiye’yi almamaları ve kurdukları birlik ile Türkiye karşıtı oluşumlara yönelmeleriyle , çok ciddi bir anlamda Türkiye’nin sahip olduğu hakları görmezden gelmektedirler . Bu doğrultuda ısrarlı bir biçimde gittikleri çizgide yakın zamanda Türkiye ile sıcak çatışmalara sürüklenmeleri de muhtemel görülmektedir . Bölgesel paylaşım kavgası küresel anlamda enerji piyasasını doğrudan etkileyeceği için kaçınılmaz anlamda ortaya çıkabilecek savaş durumlarına karşı , Türkiye’de KKTC ile birlikte geleceğe dönük önlemler almak ve daha sıkı bir işbirliğine girerek savaş tehditlerine karşı KKTC bölgesinde hem uçak hem de deniz üssü kurmak zorundadır . KKTC’de bulunan garantör devlet askeri gücünün artırılması ve askeri yenilikler doğrultusunda yeniden daha güçlü bir biçimde yapılandırılması gerekmektedir . Amerikan hükümeti Avrupalı ülkeler ile birlikte Nato dayanışması doğrultusunda bölgeye her geçen gün daha çok silah ve asker yığarken , Türkiye’nin arada kalan konumu Türk ulusu açısından büyük tehditler oluşmasına yol açmaktadır . ABD ve İsrail ikilisinin Türkiye ve KKTC’yi doğu Akdeniz enerji kaynaklarının paylaşımı sürecinden uzaklaştırmak istemesi ve tıpkı Osmanlı devletinin yıkılış döneminde olduğu gibi bütün enerji yataklarına toptan el koymak istemeleri bugünün koşullarında gerçekçi bir tutum olarak görülmemekte , Türkiye ve KKTC ikilisinin diğer dünya devletlerinin bu emperyal baskılara karşı çıkan desteklerini kazanacakları gibi bir yeni durum ortaya çıkmaktadır . Kıbrıs’ın çevresinde dolaşan doğu Akdeniz kavgasında Türk tarafı askeri birlik ve üslerini güçlendirdikten sonra , şimdiye kadar kapalı tutulan Maraş kentini de Türklerin yerleşimine açarak bir yeni karşı denge oluşumuna yönelmek zorundadır . Avrupa Birliği ülkelerininde ABD ve İsrail ikilisinin bu haksız girişimlerinin yanında yer alması da , Türkiye ve KKTC ikilisinin bütün Asya ve Afrika devletlerinin desteğine sahip olabileceğini bir karşı denge arayışı olarak gündeme getirmektedir . Türkiye’ye yönelik çifte standartlı politikalar devam ederken , diplomatik ve ekonomik alanlarda giderek artırılacak baskı ve sıkıştırma politikaları ile sonuç almaya çalışacaklarını göstermektedir . Batının şımarık çocuğu olarak Yunanistan bu doğrultuda ortalığı şimdiden karıştırmaya başlamıştır .

Türkiye şimdiye kadar deniz ağırlıklı politikaları Yunanistan gibi uygulamadığından Akdeniz bölgesi ile de yakından ve gerektiği gibi ilgilenememiştir . Çevresinde beş deniz olmasına rağmen Türkiye bir kara devleti gibi hareket ederek denizci politikalara uzak durmuştur . Türkleri geldikleri orta Asya steplerine geri göndermek isteyen batılı emperyalistler , Anadolu sahillerini eski Yunan kolonileri gibi ele geçirerek , Akdeniz ile Anadolu yarımadası arasında bulunan uygarlık köprüsünü ortadan kaldırmanın yollarını aramışlardır . Ege adalarının büyük çoğunluğunun Yunanistan’a bırakılması da Anadolu yarımadası üzerindeki Türklerin Akdeniz’e açılmasını önleyen bir girişim olarak görüldüğü için Türkiye’ye bu kadar deniz sahili olmasına rağmen kara ülkesi muamelesi yapılmış , Yunanistan ise bir adalar ülkesi olarak denizci devlet olarak görülmüştür . Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının gündeme geldiği yeni aşamada, Türkiye’de artık bir deniz devleti olarak hareket ederek kendi karasularından kaynaklanan bütün haklarına sahip çıkacaktır . Bölgede en uzun Akdeniz sahiline sahip olan ülke olarak Türkiye’nin aslında doğu Akdeniz enerji paylaşımı mücadelesinden birincilikle çıkması doğal bir sonuç olarak görülecektir . Türk devleti doğu Akdeniz’in en büyük ve en uzun kıyılı ülkesi olarak, bu bölgedeki enerji kaynaklarının belirlenmesi ile birlikte bunların dışa dönük yapılandırılmalarında da gene en ağırlıklı rolü dünya dengeleri açısından oynamak durumundadır . Orta Doğu petrollerinin paylaşımı sırasında çıkartılan bir dünya savaşının , üçüncü kez Akdeniz’in doğusunda gündeme getirilmesi insanlığın ve dünyanın geleceği açısından son derece olumsuz sonuçlara yol açacaktır . Türkiye şimdiye kadar sürdürmüş olduğu dikkatli tutumu ve yeraltı kaynaklarının adil paylaşımı ile birlikte üçüncü dünya savaşını başlatacak bir yanlış çizginin gündeme gelmesini de önlemek durumundadır .

Beş deniz ortasında bir ülke olarak Türkiye yeni dönemde doğu Akdeniz bölgesinde yeni bir Münhasır Ekonomik Bölge oluşturmak zorundadır . Trilyonlarca metreküp petrol ve doğal gaz rezervlerinin bulunduğu doğu Akdeniz bölgesinde, Türkiye durumun tespitinde gerçekçi davranmak hem de bölge ülkeleri arasında kaynakların adil bir biçimde paylaşımını sağlayarak emperyalistlerin ya da Siyonistlerin savaş senaryolarının bölgede uygulamaya geçirilmesini acilen önlemek durumundadır . Türkiye’nin bölgenin yeniden düzenlenmesi aşamasında öncelikle oluşturacağı Münhasır Ekonomik Bölge aracılığı ile enerji kaynaklarının paylaşımında daha fazla söz sahibi olarak belirleyici olacaktır . MEB ilanı ile bölgedeki kazanılmış hakların korunması sağlanacak ayrıca hak çatışmalarının sıcak savaşlara dönüşmesi de önlenebilecektir . Deniz altı kaynakların düzenlenmesiyle birlikte deniz ürünlerinin pazarlanması da gene ekonomik bölge içindeki uygulamalar aracılığı düzenlenebilecektir . Deniz bölgesi ile ilgili bilimsel araştırmaların daha düzenli yapılması bölgedeki adalar ile kıyıdaş ülkelerin Akdeniz ile ilgili bağlantıları ,gene Münhasır Ekonomik Bölge uygulaması çerçevesinde yerine getirilebilecektir . Emperyalist devletlerin fiili durumlar yaratarak bölge ülkelerine zarar vermesi gene bu doğrultuda önleneceği gibi , Türkiye’yi Antalya körfezine hapseden kısıtlayıcı uygulamalara da gene ekonomik bölge ilanı çerçevesinde yeni bir düzen getirilebilecektir . Türkiye Cumhuriyetinin sahip olduğu kıta sahanlığı ve karasuları doğrultusunda Akdeniz kıyıları ele alındığı zaman Türkiye’nin deniz ülkesinin Anadolu yarımadasından daha geniş bir alana yayıldığı görülmektedir . Türkiye’nin sahilleri boyunca giden çizginin yanı sıra , Kıbrıs-Girit ve Malta hattı boyunca gelişen üçgen yapılanma orta Akdeniz’de en geniş ekonomik alana Türkiye’nin sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır . Batılı ülkelerin en çok korktukları ve gizlemeye çalıştıkları konunun böylesine bir yapılanma olduğu anlaşılmaktadır . Güney Kıbrıs Rum yönetiminin İsrail ve Yunanistan ile bir araya gelerek doğu Akdeniz’de bir gayrimüslim ortaklığa yönelmeleri ,Türkiye ve KKTC’nin haklarının korunması açısından ciddi tehlike ve tehditler yaratmaktadır .

Türkiye Akdeniz’e çıkarken ve kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yeni bir plan ortaya koyarken konuyu yeni bir tasnif içinde ele almak durumundadır .KKTC ile Türkiye’nin çıkarlarının çatışmaması , Kıbrıs’daki Türklerin durumlarının eskisine oranla daha güçlü ve güvenli bir konuma getirilmeleri gerekmektedir . Anavatan, mavi vatan ve yavru vatan birlikteliği sağlanarak Türkiye’nin bölgeye yeni açılımı gerçekleştirilmelidir .Kıbrıs’ta artık federasyon arayışı dönemi bitmekte ve KKTC ile Türkiye’nin ortaklığı dönemine geçilmektedir . Güney Kıbrıs’ın İsrail ve Yunanistan ile çalışması ,Türkiye’ye böylesine bir hakkı adalet açısından doğal olarak vermektedir . Türkiye Akdeniz’e yeniden açılırken , diğer denizlerdeki konumunu da düşünerek hareket ederken , bütün bölgeleri dikkate alarak yeni bir yapılanmaya gitmek durumundadır .Türkiye Akdeniz ile birlikte Ege denizine de daha çok dikkat ederek bu denizdeki kendisine karşı geliştirilen yeni yapılanmaların yaratabileceği tehditlerin önlemesi için öncelikle bazı kararların alınarak yürürlüğe konulması gerekmektedir . NATO ve ABD askeri birliklerinin Ege’deki Yunan adalarında yeni askeri üsler kurarak ve askeri hareketlilik yaratarak muhtemel bir Anadolu işgali planlarının yapıldığına dair çeşitli söylentilerin batı basınında giderek artan bir biçimde yazılmaya başlandığı bir aşamada , Ege Denizindeki askeri hareketlilik ve yeni üs oluşumlarının yeniden ele alınarak değerlendirilmeleri söz konusudur .Kardak benzeri kayalık adaların Yunanlılar tarafından işgal edilmesine yeni dönemde izin verilmemeli ve Lozan barışı ile çözüm getirilen meselelerin yeniden Türkiye’ye karşı canlandırılmasına kesinlikle karşı çıkılmalıdır . Türkiye doğu Akdeniz’de İsrail’in faaliyetlerini daha yakından izleyerek kendi güvenliğini temin etmeye çalışırken , Kardak kayalıkları benzeri olayların yeniden Ege bölgesinde kendisine karşı yaratılmasını da önlemelidir . Özellikle son zamanlarda İsrail’in Kıbrıs üzerinde geliştirdiği uygulamalar bu büyük adanın Türkiye ve Yunanistan’dan uzaklaşarak doğu Akdeniz’de ikinci bir İsrail konumuna gelmesine yol açmaktadır. Ayrıca ,Türkiye KKTC ile birlikte Suriye ,Lübnan ve Libya devletleri ile bir araya gelerek Doğu Akdeniz Enerji Forumunu acilen batılıların girişimlerine karşı bir denge unsuru olarak örgütlemelidir .Kıbrıs’ta hiçbir hakkı bulunmayan Fransa gibi emperyal devletlerin batıdan gelerek doğu Akdeniz’de etkinlik arayışlarına kalkışmasının da önüne geçilmesi gerekmektedir .

ABD Orta Doğu bölgesine sürekli olarak yığınak yapmaya devam etmesi ,Akdeniz bölgesinde potansiyel bir savaş çıkmasının ön koşullarını hazırlamaktadır . Aslında Amerikan devletinin de bölge ülkesi olmadığı için Akdeniz’de yeniden yapılandırma gibi bir hakkının bulunmadığını da barışı korumak açısından bölge devletlerinin dikkate almaları gerekmektedir . Batılı ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda doğu Akdeniz’i oldu bittiye getirmelerine kesinlikle izin verilmemeli ve bu doğrultuda bölge ülkeleri arasında dayanışmayı artırmaları gerekmektedir . Atatürk , Türkiye cumhuriyetinin kurulmasına giden yolda ulusal kurtuluş savaşını kazanan ordularına ilk hedef olarak Akdeniz’i gösterirken , batı emperyalizminin Akdeniz üzerinden Anadolu’daki Türk devletine dönük çeşitli tehditler yaratabileceklerini görüyordu .Türk ulusunun uygarlık dünyası ile arasındaki köprü olan Akdeniz bağlantısına, Atatürk her şeyden daha çok önem vererek ordularına Akdeniz’i ana hedef olarak gösteriyordu . Doğu Akdeniz’de gündeme gelen sıcak ortam ile çatışma ve kuşatmaların barış içinde aşılabilmesi için ,Türkiye’nin hem komşuları ile hem de Asya ve Afrika ülkeleri ile yakınlaşarak doğal bir dayanışma ortamı yaratması gerekmektedir . Atatürk Akdeniz’i barış ve uygarlık dünyasını bölgeye taşımak için ana hedef olarak belirliyordu ama aslında kendisi geleceğe dönük bir biçimde barıştan yana olurken ,yurtta ve cihanda barışı da yeni devletin temel ilkesi olarak benimsiyordu . Asya ortalarından gelerek dünyanın ortasında devlet kuran Türklerin, yeniden Asya’ya geri gönderilmemeleri için , Akdeniz bağlantısının öncelikli olarak korunması gerektiği için Türkiye’yi Akdeniz’den çıkartmak isteyenlere karşı ,Türkler yeniden Akdeniz’i ana hedef yapmak durumundadır.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ASIL OYUN ŞİMDİ BAŞLIYOR !!!!


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ASIL OYUN ŞİMDİ BAŞLIYOR !!!!

İnsanlık tek bir dünya üzerinde yaşamaktadır . Üzerinde yaşam sürdürülen bu gezegenin geçmişi hem tartışmalı konumdaki bir çok farklılığı ,hem de zengin bilgilerle dolu olan bir birikimi günümüze taşımıştır . Bu doğrultuda insanoğlu elde bulunan tarih bilgileri ile geçmişini , sahip olunan coğrafya bilgileri ile de gezegenin üzerindeki yerini belirleme şansına sahip bulunmaktadır . Tarih ve coğrafya ile gezegenin genel durumu belirlenebilmekte ama içinde bulunulan uzay alanı ile de kozmoloji bilimi artık insanlığa yol ve yön gösterebilmektedir . İnsanlık artık üzerinde yaşamını sürdürdüğü dünya gezegeninin uzay denen derin boşluk içinde yer aldığını ve , dünya ile ilgili bütün bilgilerin bundan sonra uzaysal boyutunun diğer bilim dallarını da etkileyebileceği görülmektedir . Bu aşamadan sonra , insanlar en büyük özellikleri olan düşünmeye başladıkları aşamada yeryüzünün tarihi ve coğrafyası ile yetinmeyerek , uzaysal boyutun kozmolojik bilgi birikimi ile de ilgilenmek durumunda kalacaktır . İnsanlar akıp giden zaman süreci içerisinde , bu dünyadan geçip giderken , bulundukları gezegenin tarih ve coğrafya birikimini öncelikle iyi bilecek ve daha sonra da kozmolojik bilgi birikimi ile zaman-uzay -dünya kesişme noktaları ve bağlantılarına göre hareket ederek değerlendirmelerini yapabilecektir . İnsanlık bu bağlamda gerçekliği araştırırken , ya bilgi birikimi ile hareket ederek var olan durumu ya da geleceği bilimsel yöntemlerle belirleyecek ,ya da bilimin yetersiz kaldığı aşamada , var olan bilgi birikiminden hareket ederek duygu ve sezgileriyle oluşturduğu inançları aracılığı ile sorunu çözümleyemeye çalışacaktır .

Evrenin oluşum süreci içerisinde dünya gezegeni de güneş sistemi içinde yerini aldıktan sonra uzun bir süreçten sonra , dünyada mikrobiyolojik oluşumlar ortaya çıkmış ve evrimsel bir süreç içerisinde canlılar dünyası oluştuktan sonra , insanoğlu sahip olduğu beyinsel özellikleri ile diğer canlılardan ayrılarak ve kendi gelişim çizgisine yönelerek , bugünkü modern dünyanın ortaya çıkışını sağlamıştır . Ne var ki , biyolojik oluşumların tamamlanmasından sonraki aşamada , insanların antropolojik yapılanmalara yönelmesiyle toplumsal yaşam düzeni ortaya çıkmıştır . İnsanların toplumsal yaşam düzenine geçişinden sonra nüfusun hızla artmasıyla birlikte , bu toplumların yönetimi sorunu gündeme gelmiştir . Önceleri her toplum kendi kendini yönetebilmenin arayışı içinde olmuş , içine girilen sosyolojik süreçlerde her toplum kendini yönetebilmenin yolunu çeşitli deneyler geçirdikten sonra bulabilmiş ,bazıları da bu konuda başarısız kalınca , başka toplumların hegemonyası altına sürüklenerek dışarıdan yönetilmeye başlanmışlardır . İlkçağlarda başlayan yeni dönemde , başarısız toplumlar her zaman için başarılı toplumların baskı ve hegemonyaları altında kalmışlardır . Zaman ilerledikçe , bu çıkmazı bazı toplumlar aşabilmiş, bazıları da iyice başarısızlığa sürüklenerek silinip gitmişlerdir . İnsanlar arasındaki çekişme toplumsal rekabete dönüşmüş ,toplumsal düzenlerin devletleşmesiyle yeni bir aşamaya gelinince , artık çekişme ve rekabet yarışları devletler arasında gündeme gelmeye başlamıştır .

Asya kıtasında başlayan insanlığın yaşam macerasının geleceğe yönelik bir uygarlık yapılanmasına dönüşmesi ve daha sonra da bu uygarlığın Çin’deki Sarı Irmak ile Hindistan’daki İndüs ırmağı üzerinden dünyanın tam ortasında yer alan Mezopotamya denilen orta su ülkesine doğru ilerlemesiyle birlikte ,kutsal kitaplarda yer alan tarihsel birikim insanlığın geleceğini belirlemek üzere gündeme gelmiştir . Tarihin Sümerlerde başladığını öne süren batılı tarihçiler , Mezopotamya öncesi Asya uygarlıklarını görmezden gelmişler ama daha sonraki aşamada , tek tanrılı dinler kutsal kitaplar aracılığı ile insanlığın gündemine girince , Asya uygarlıklarından gelen bilgi birikimini yansıtan Sümer tabletleri kaynak olarak kullanılmıştır .Uygarlığın beşiği olarak kabül edilen Mezopotamya döneminde , insanlığın ilk yerleşim denemelerinin ortaya çıktığı ve bunların daha sonraki aşamalarda Avrupa kıtasında gündeme gelen uygarlıklar için yön gösterici olduğu görülmüştür . Bugün dünyanın en büyük gücü olarak ABD’nin , Irak’a gelerek işgal etmesi , bazı çevrelerin bakış açıları doğrultusunda , bir anlamda uygarlığın doğduğu topraklara çağdaş uygarlığın son aşamasında geri döndüğü biçiminde yorumlanabilmektedir . Üç büyük dinin çıktığı kutsal topraklara batı uygarlığı her türlü askeri ve teknik birikimi ile çıkarma yaparken ,insanlığın toplu geleceği tartışma ortamına girmektedir . Uygarlık içinden çıktığı bölgeye geri dönerken , dünyanın sonunun gelmesi ile birlikte yeni bir dünya düzeninin kuruluşu da , siyasal gündemin ortasına ana tartışma konusu olarak girmektedir . Geleceğini arayan insanlık , uygarlığın başlangıcına dönüş noktasında ,kendisini yok edebilecek üçüncü cihan savaşı ya da nükleer silahların kullanılması gibi , çok ciddi tehlikeler ile karşı karşıya bulunmaktadır .

Yeniden var olma ya da yok olma çelişkisi ile karşı karşıya kalan insanlık ,tarih boyunca daha iyinin peşinde koşmuş , daha gelişmiş bir toplum düzenine kavuşabilmek için her türlü mücadeleyi vererek , olağanüstü çabalar ile büyük özverilerde bulunmuştur . İnsanlık tarihi böylesine çabaların çeşitli örnekleri ile dolu olmasına rağmen, yaşanan olaylar doğrultusunda bir çok olumsuz durumlar ,karışıklıklar ya da sorunlar birbirini izlemiş ve her zaman için idealize edilen sürekli barış ve mutluluk ortamı bir türlü gerçekleştirilememiştir . Doğal yaşam döneminde birbirinin kurdu olarak sürekli kavga ve çekişme içinde yaşayan insanlık , toplum düzenine geçtikten sonra ,gene istediği gibi düzenli bir barış ortamına ya da güvenlik yapılanmasına sahip olamamıştır . Bir yanda olumlu gelişmeler devam ederken , diğer yandan da sürekli olarak olumsuz gelişmeler öne çıkarak insanlığın siyasal gündemini meşgul etmiştir . Kıskançlık , çekemezlik ve bencillik gibi insanların olumsuz karakter özellikleri , toplumsal barış ve düzenin oluşturulması önünde ,her zaman için en büyük engeller olarak ortaya çıkmışlardır . Olumsuz özellikler insanları birbirinin kurdu haline dönüştürdüğü zaman tam anlamıyla düzensizlik ortamları yaşanmış , böylesine kaos dönemlerini savaşlar ve çatışmalar izlemiştir . Her türlü çatışma ya da çekişmeye rağmen hayat gene devam etmiş ve yıllar geçtikçe insanların nüfusu artmıştır .İnsanların sayısı binlerden yüzbinlere , milyonlara doğru ilerlerken ,genişleyen toplumsal yapıları yönetme konusunda büyük sorunlar çıkmış ve milyonlarca insanı daha kolay ve düzenli bir biçimde yönetebilmenin arayışı aşamasında tek tanrılı dinler insanlık tarihi içindeki yerini almıştır .

İnsanların inanma ihtiyacını karşılama noktasında ortaya çıkan dinler toplumsal yaşama egemen olunca , kamusal alanın yönetiminde din merkezli bir dönem başlamıştır . Önce peygamberler aracılığı ile ortaya çıkan tek tanrılı dinler daha sonraki aşamada papalar ya da halifeler aracılığı ile sürdürülerek , milyonlara varan insan toplumlarının düzenli bir biçimde yönetimi sağlanabilmiştir . Merkezi coğrafyadan ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin dünya ülkelerine doğru yayılmasından sonra , insanlık dinler üzerinden yönetilmeye başlanmıştır . Kitlelerin tek tanrılı dinlere bağlanması sağlanınca , üç tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ve bazen da çatışmalar dünya tarihini belirleyen olayların gelişmesine giden yolu açmıştır . Asya merkezli dünyayı sonraki aşamada Avrupa merkezli dünya yapılanmasının izlemesiyle ,doğu batı dengelerinde tek tanrılı dinleri öne çıkarmıştır . Yahudiler Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelmesi üzerine bütün dünyaya dağılmışlar ,merkezi coğrafyada ortaya çıkan ikinci tek tanrılı din olarak Hrıstıyanlık ,bütün batı bölgesini işgal ederken , merkezde ortaya çıkan üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlık da ,Orta Doğu ve Asya bölgesinde hızla yaygınlık kazanarak , doğu batı dengelerinin yeniden kurulmasına katkı sağlamıştır . Din faktörü böylece insanlığın yönlendirilmesinde en önemli unsur olarak öne çıkmıştır .

Uygarlık Mezopotamya üzerinden Eski Mısır’a , Yunan’a ve Roma İmparatorluğuna doğru gelişirken , ortaya Avrupa merkezli bir dünya çıkmış ve bu düzende beş yüz yıl küresel düzen yönlendirilmiştir . Dinleri devre dışı bırakan bilimsel devrimlerin Avrupa kıtasında gerçekleşmesi üzerine insanlık bu kıta üzerinden okyanuslara açılmış ve yeryüzünde bulunan beş büyük kıta ele geçirilerek dünyanın her bölgesi , batı Avrupalı sömürge imparatorluklarının eline geçmiştir . İngiltere, Fransa, İspanya gibi üç büyük , Hollanda, Belçika ve Portekiz gibi üç küçük batı Avrupa ülkesi, dünya kıtalarını bölüşerek altı büyük sömürge imparatorluğu aracılığı ile dünyanın yönetilmesini sağlamışlardır . Rönesans ve Reform hareketleri ile aydınlanma çağına giren Avrupa uygarlığı zaman içinde güçlenerek bütün kıtalara egemen olmuş ama aynı zamanda dünya kıtalarının başına bir emperyal hegemonya düzeninin kurulmasına neden olmuştur . Bilimsel devrimlerin getirdiği modernizm akımı , birkaç yüz yıllık gelişme sonucunda modern bir dünyanın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur .Bilim ve hukuk alanındaki pozitif gelişmeler modern bir dünya düzenini çağdaş uygarlık anlamında insanlığa kazandırırken , sömürgecilik daha da ilerlemiş ve batı ülkelerinin kıtalar üzerindeki sömürge düzenleri üzerinden fazlasıyla zenginleşmelerinin yolları açılmıştır . Modernleşme süreci insanlığın dünyasında eşitlik getirmemiş ,aksine sömürgecilik ve emperyalizm üzerinden eşitsizlikçi bir dünya düzeninin ortaya çıkmasına yol açılmıştır . Millattan sonra başlayan uygarlık sürecinde ,insanlık iki bin yıl sonra haksız ve eşitliksiz bir olumsuz duruma sürüklenince iki büyük dünya savaşı kendiliğinden gündeme gelmiştir . Yüzyıllar geçtikce , belirli ülkelerde yaşamını sürdüren insan toplulukları ortak kültür, vatan, din ve ekonomiye sahip olmaya başlamış ve bu yüzden de ulus devletlere giden bir yeni oluşum dönemi gündeme gelmiştir .

Avrupa merkezli dünyada önce Yahudiler ile Hrıstıyanların savaşları , daha sonraki aşamada Müslümanlar ile Hrıstıyanların çatışmaları ve bir süre sonra da mezhep savaşları olarak, Katolikler ile Protestanların birbirlerini yok etmek üzere bir mücadeleye girmeleri üzerine ,yerleşik devlet düzenleri ile insanlığın dünya barışına hiçbir zaman erişemeyeceği gibi bir korku giderek yaygınlık kazanmıştır . Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’daki Yahudi devletini Milat sıralarında yıkması üzerine, gündeme gelen devlet dışı kapalı örgütlenmeler, bugünün gizli dünya devleti oluşumuna doğru giden yolu açmıştır .Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan bir gizli yapılanma olan Tapınak Şövalye’lerini , Sion Kardeşleri izlemiş , daha sonraları da Opus Dei ve İlluminati gibi gizli örgütler üzerinden bir küresel dünya düzeni arayışı , var olan devletler ve imparatorlukların ötesinde geliştirilmeye çalışılmıştır . Bir yandan sömürgecilik devam edip giderken ,diğer yandan da var olan sömürgeler üzerinden evrensel bir ekonomik düzen oluşturularak , bütün insanlık yönetilmek istenmiştir . Avrupa kıtasında oluşan devletlerin yanı sıra diğer kıtalarda da var olan sömürgeler de merkez ülkelere bağlı bir düzen içerisinde yönlendirilmeye çalışılmıştır . Dünya nüfusunun kıtalar üzerinden milyonları geçerek milyarlara ulaşması üzerine , küresel bir düzen oluşturulması giderek zorlaşmıştır .Bir yandan mevcut devletler düzeni ile sorunlar çözülmek istenmiş ama devletler arası çekişmeler yeni bir düzen oluşturulmasını engelledikçe , bu sefer , kapitalist düzenin zenginlerinin kurdukları gizli örgütler , yavaş yavaş dünya devleti görünümünde insiyatif kullanmaya başlamışlardır . Yer altı ya da yer üstü yapılanmalar ile yönlendirilmeye çalışılan dünya halkları ,bekledikleri barış ve mutluluk düzenine hiçbir zaman sürekli olarak sahip olamamışlar , barış dönemlerini her zaman savaşlar izlemiştir . Savaş ve sıcak çatışmalar dünya gündeminden eksik olmayınca , istikrarlı bir evrensel düzen ile beklenen sürekli barış ortamına kavuşulamamıştır .İnsanlar arasında doğal yaşamdan bu yana gelen çekişme ve rekabet , önce toplumsal yapılara daha sonraları da devlet düzenlerine yansıdığı zaman ,sonunda kazançlı çıkabilmek için her türlü oyun ,senaryo ve komplo devreye sokularak zafere ulaşılmak istenmiştir . İnsanlık tarihi böylesine oyun ve senaryoların yer aldığı bir geçmişin olayları ile doludur .

Dinler arası çekişmeler yüzünden dünya barışı gerçekleştirilemeyince , bu kez dinlerin ötesine gidilerek , belirli bölgelerdeki halkların uzun süre birlikte yaşamaktan dolayı kazandıkları yeni yapılanmalar olarak ulus gerçeğinden hareket edilerek bir sonuç elde edilmeye çalışılmıştır .Din kavgasını geride bırakmak üzere laik devlet gerçeği gündeme getirilmiş ,uluslaşma yolu ile insanlar arasındaki din ve mezhep kavgalarının üzerine çıkılmak istenmiştir . Fransız devrimi bu konuda tam bir dönemeç olmuş ,bir Hrıstıyan toplumunda Yahudi örgütlenmesi olarak Jakobenler bir sosyal devrim gerçekleştirerek ,din kavgasına son vermek üzere laik devleti hedefleyen yeni bir rejim anlamında cumhuriyet ilan etmişlerdir . Devletin dinin dışına çıkarılması ve laik bir siyasal yapılanmaya geçiş ile dinsel toplumlar, ulusal topluluklara doğru dönüştürülmüştür . Giderek kalabalıklaşan ülkeler dinler üzerinden yönetilmez bir aşamaya geldiğinde bu kez uluslar gerçeği üzerinden yönlendirilmeye çalışılmıştır . Dine dayanan kutsal imparatorluklar devre dışı bırakılırken ulusal toplum gerçeğine dayanan ulus devletler öne çıkmıştır .İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken , devlet dışı gizli örgütlenmeler daha da güçlenmiş ve uluslar arası kapitalist sistemin zenginleri bu kez üstünlüklerini ulus devletler aracılığı ile dünya halklarına kabül ettirmeye çalışmışlardır .Görünürde ulus devlet düzenleri gelişerek devam ederken , kapitalist sistemin para babaları da kendi aralarında kurdukları gizli örgütleri üzerinden ,siyasal gelişmeler üzerinde etkinliklerini artırarak sürdürmüşlerdir . Devletlerin yanı sıra bu gibi devletimsi yapılanmaların topluma kapalı bir doğrultuda sürdürülmesi ,zaman zaman devletler ile bu gibi örgütleri karşı karşıya getirmiş ve bunun sonucunda da ciddi çatışma olayları yaşanmıştır . Zenginlerin çıkarları ile halkların çıkarlarının karşı karşıya geldiği aşamalarda , devletler üzerine baskılar artırılarak zengin azınlıkların çıkarları doğrultusunda meseleler çözüme kavuşturulmak istenmiştir .

Her insanın diğer insanlar ile rekabet halinde olduğu yaşam düzeninde her zaman için güçlü görünmek zorunda olması gibi , bir benzeri çekişme ortaya çıkarak zamanla hem devletler arası hem de gizli örgütler arası rekabet düzeninde yeni gelişmelere neden olmuştur . Her insanın daha güçlü olarak yaşamını anlamlandırmak eğilimi , devletler için de geçerlilik kazanmış ve her devlet yapısı zaman içerisinde daha da güçlenerek ,diğer devletler ile olan rekabet sürecinde öne geçmiştir . Uluslar arası devletler düzeninde öncelikle her devlet ortaya çıktıktan sonra varlığını güçlendirmeye çalışmış , diğer devletler ile var olan rekabet düzeninde her devlet daha iyi ve güçlü bir konuma gelebilmek üzere yarışa kalkışmıştır . Bu normal çekişme sürecinin ötesinde bir de anormal boyutlarda rekabet öne çıkınca ,devletler birbirlerine karşı çeşitli komplolara girişmişler ya da uygulamaya koydukları farklı senaryolar doğrultusunda birbirlerinin önünü keserek ,çelme atarak ,arkadan vurarak ve de her türlü hukuk dışı yolları zorlayarak sonuç almaya çalışmışlardır . Bu yüzden normal devletlerin ötesine giden derin devlet yapılanmaları da ortaya çıkmış , devletlerin istihbarat servisleri normal haber toplamanın ötesinde operasyonel bir biçimde yapılanarak, her türlü hukuk dışı eylemin uygulamaya konulmasında , görünmeyen derin devlet misyonunu oynamaya başlamıştır . Özellikle , küresel dünya hegemonyası peşinde koşan batının önde gelen emperyalist devletlerinin ,kendi aralarında sömürge savaşlarını yürütürken ,hukuk dışı yollara saparak kendi üstünlüklerini diğer ülkelere zorla kabül ettirme çabası içinde, akla gelebilecek her türlü hukuk dışı senaryoları kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirebilmek için uğraştıkları , zaman içinde yayınlanan anı kitapları ya da araştırmalar aracılığı ile kesinlik kazanmıştır . Amaca giden her yolu mübah gören bir Makyavelist zihniyetin, hem devletlerde hem de devlet dışı örgütlerde ana prensip haline gelmesi yüzünden, dünya ve insanlık bir türlü kalıcı bir barış düzenine ulaşamamıştır .

Batılı sömürge imparatorlukları arasındaki kıtalar üzerinde egemen olabilme doğrultusundaki çekişmeler dünyayı birinci cihan savaşına götürmüş ,kıtaları fetheden batılılar dünyanın merkezi coğrafyasına doğru bir hegemonya girişimi başlattıkları aşamada , üç doğu imparatorluğunu ortadan kaldıracak bir dünya savaşını insanlığın gündemine zorla dayatmışlardır . Savaş sonrasında doğu imparatorlukları ortadan kalkarken , batının sömürge imparatorlukları da dağılma aşamasına gelmiştir .Yirminci yüzyıla girerken var olan yirmi devlet , bu yüzyıldan çıkarken iki yüz devlet haline gelmiş ve böylece ulusalcılık akımları sayesinde imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır .Uluslararası düzende ulus devletler arasındaki çekişmeler de çeşitli sorunlara yol açmış , her ulus devlet önce varlığını koruma doğrultusunda kendisini güçlendirmeye çalışmıştır . Güçlenen ulus devletler, daha sonraki aşamalarda kendi bölgesindeki diğer devletler üzerinde etki ve baskısını artırmaya çalışmıştır . Her ulus devlet diğerleri ile rekabete girerken , büyük ulus devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde rekabete girerek ,bunları kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlardır . Büyük ulus devletler komşuları üzerinde hegemonya kurarak yeni bir tür sömürge imparatorluğunu kendi çevrelerinde oluşturabilmenin yollarını ararken , bazıları da çeşitli senaryolar doğrultusunda dünyanın diğer kıtaları üzerindeki devletler ile yakın ilişkiler oluşturarak ,geleceğe yönelik imparatorluk arayışlarının örneklerini ortaya koymuşlardır . Ulus devletlerin çekişmeleri zamanla küçük ve zayıf olanların tasfiyesine giden yolu açmış , orta boy ulus devletler ise , ayakta kalabilmek için daha da güçlenerek büyüyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır . Orta boy ulus devletler sahip oldukları jeopolitik konumlarını küresel gelişmeler karşısında iyi ve doğru değerlendirebildikleri aşamada büyüyebilmişler, aksi durumda giderek zayıflayarak yeniden sömürgeleşme bataklığına düşmüşlerdir .

Orta çağ sonrasında bütün dünyaya egemen olan batı sömürgeciliğinin temsilcisi olan büyük devletler , aradan geçen zaman dilimi içinde bağımsızlık kazanan eski sömürgelerini ellerinde tutabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişler , eskiden olduğu gibi yakın ilişkileri ve bağlantıları yeni dönemlerde de sürdürebilmenin yollarını aramışlardır . Devlet kapitalizminin ötesinde batılı ülkelerin şirketleri fazlasıyla büyüyerek ,dünya sahnesine çıkmışlar ve kendi devletlerinin desteği ile şirket emperyalizmi olarak piyasa kapitalizmini yer kürenin bütün halklarına ve ülkelerine yeni emperyal düzen olarak dayatmışlardır . Bu doğrultuda , dünya ülkelerinin hem maddelerine ve enerji kaynaklarına uluslar arası tekeller el koyarken, çeşitli senaryolar ve komplolar sahneye konulabilmiştir . Uluslar arası bir bakır tekeli olan İTT şirketi , Şili’nin bakır madenlerine el koymak isteyince , sosyalist yönetimi iktidardan indirmek üzere darbe senaryosu düzenlenebiliyor , genel kurmay başkanı darbe senaryosuna direnince , onu bir trafik kazasıyla bertaraf edebilmenin yolu bulunup ,istihbarat servislerinin aracılığı ile sosyalist yönetimi işbaşından uzaklaştıracak darbenin önü açılabiliyordu .Yirminci yüzyılda Asya ve Afrika ülkelerinin bütün yer altı kaynaklarına el konulurken ,her ülke için ayrı bir senaryo hazırlanıyor , dünyanın bütün ülkeleri ile ilgili bütün bilgiler toplanarak düşünce kuruluşlarında her ülke için en uygun senaryolar üretilerek , bu gibi planları uygulayacak işbirlikçi politikacılar, ya mevcutlar içinden işbirlikçi kadrolar olarak seçiliyor, ya da bu doğrultuda yetenekli gençler bulunarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yetiştirildikten sonra devreye sokularak yeni sömürge düzenleri bu tür taşeronlar aracılığı ile kurulabiliyordu . Özellikle dünya enerji sorunu , enerji kaynakları bol olan ülkeler üzerinden çözülmek istendiği için , doğalgaz ve petrol sahibi ülkelerde çok uluslu enerji şirketlerinin çıkarlarını gerçekleştirecek senaryolar hazırlanarak uygulama alanlarına aktarılabiliyordu . Orta Doğu bölgesi bu konuda en önde gelen çekişme ve sıcak çatışma alanı olarak enerji kavgasının ana merkezi konumuna geliyordu . Enerji tekeli olan şirketler , kaynaklara el koyabilmek için her yolu denerken , darbeler ve savaşlar birbirini izliyordu . Yirminci yüzyılın başlarında merkezi alana İngiltere ve Fransa imparatorlukları kendi çıkarları doğrultusunda biçim veriyorlardı . İkinci dünya savaşı sonrasında , savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri bölgeye gelerek Nato üzerinden yerleşiyor ve daha sonra da iki bin yıllık rüya olan İsrail’i kurdurarak , kutsal topraklar ilan edilen merkezi alana farklı bir biçim vermeye yöneliyordu . Bu nedenle , Büyük Orta Doğu projesi ABD’nin bölgeye geldiği yıl ,Büyük İsrail projesi de bu devletin kurulduğu sene başlatılıyordu . Sovyetler Birliği varken geçerli olan soğuk savaş döneminde ABD-İsrail ikilisi geleceğe dönük planlarını gizli gizli Türkiye ve bölge devletleri üzerinden yürütürken , küreselleşme aşamasına gelinmesinden sonra daha açık yollara giderek ,merkezi alanı Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm ortaklığının hegemonyası altına sokabilmenin girişimlerini, birbiri ardı sıra bölge halklarını zorlayıcı bir biçimde gündeme getiriyorlardı . Lübnan’ın Bekaa vadisini terör merkezi yapan bu ortaklık sonucunda ,İsrail’in beka sorununun çözümü için bütün bölge ülkelerinin başına terör belası sardırılıyordu . Terör ile bölge düzeni çökertilerek gelecekte ABD-İsrail ikilisinin planları doğrultusunda bir yeni yapılanma oluşturulmak isteniyordu . Terörü kullanmasını iyi bilen ABD-İsrail ikilisi merkezi alanın ötesine giderek tüm Müslüman ülkeler ile Asya ve Afrika devletlerinin işgal ettiği topraklarda her türlü terörü ve savaşı geçerli bir hale getiriyorlardı . Terör emperyalizmin en büyük silahı olurken , yeniden sömürgeleştirmek istenilen ülkelerin halkları da yok pahasına ölüme mahkum ediliyorlardı .

Emperyal güçler, tam bir dünya hegemonyası için, dünya halklarını korkutma ve sindirme doğrultusunda terörü en büyük silah olarak acımasızca kullanıyorlardı .Terör onlar için oyuncak olduğundan , Orta Doğu bölgesi ve İslam dünyasına kolayca saldırabilmek üzere kendilerini mağdur duruma düşürecek II Eylül saldırılarını da ,gene kendi kendilerine yaparak dünya kamuoyunu aldatabilmenin yollarını arıyorlardı . Önceleri çok korkan , geçmişten gelen pasifliğini bir türlü kaldırıp atamayan dünya halkları önceleri bu oyunlara kanmışlar , televizyon programları ile Hollwood üzerinden insanlık Siyonizmin emelleri doğrultusunda kandırılmaya ve de uyutulmaya çalışılmıştır . Birbiri ardı sıra yaşanan olaylar ,artık gerçekleri gün ışığına çıkarınca mızrak çuvala sığmamaya başlamış ve gerçekler belirginleşince dünya kamuoyu uyanarak , batı emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığının suçunu görebilmiştir . Dünya enerji kaynaklarının toplandığı yer olan merkezi coğrafyada bir düzen kurmuş olan eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa ikilisine karşı ,yeni emperyalistler olarak ABD ve İsrail ikilisi yeni siyasal senaryolar ile devreye girmişlerdir . Terörün yetmediği yerde savaş ,sıcak çatışmaların yetersiz kaldığı aşamalarda ekonomik kriz ve siyasal baskı yöntemleri ile emperyalizm sürekli olarak sonuç almaya çalışmış ve bu yüzden de milyonlarca masum insan katledilmiştir .Zengin iş adamlarının masalarının önünde dünya küresi ile oynadıkları gibi ,emperyalizm ve Siyonizm ikilisi de bütün dünya devletleri ve halkları ile oynamayı adet haline getirmişlerdir . Gizli dünya devletinin kurucusu olan büyük patronlar her zaman için kendi devletlerine emirler vererek ,her türlü saldırganlığı beş kıta üzerinde sergilerken ,uluslar arası ilişkiler artık bir oyun haline gelmiştir .Batılı ülkeler bu aşamadan sonra daha da ileri giderek ,oyun teorileri oluşturmuşlar ve uluslar arası alanda hangi oyunları oynarlarsa daha fazla kazançlı çıkabileceklerinin hesaplarını yapmışlardır . Her emperyal güç dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada genel durum tespiti yaparak , en üst düzeyde çıkarlarını korumak ve daha fazla kazanabilmek üzere her türlü senaryo üzerinden çeşitli oyunları hedefledikleri ülkelerin, ya da halkların başına çorap ağı gibi örerek sonuç almak istemişlerdir . Onların bu oyunculuğu yüzünden dünya halklarının başı beladan hiçbir zaman kurtulamamıştır .

Yirminci yüzyılın başlarında batılı emperyalistlerin Orta Doğu’ya gelerek merkezi alanda çekişme içine girmesine,uluslar arası ilişkiler dalında Büyük Oyun adı verilmiştir .Eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye gelirken , diğer emperyal güçler olan Almanya ve Rusya ,bu duruma karşı çıkmaya başlamışlar ve böylece , dünyanın merkezinde kendi hegemonyasını kurmak isteyen emperyal güçler arasında bir Büyük Oyun oynanmaya başlamıştır . İkinci dünya savaşının galibi olarak ABD’nin merkeze gelmesi ve iki bin yıl sonra üçüncü kez İsrail devletini kurdurmasıyla ,yüz yıl önce başlamış olan Büyük Oyun yeniden sahnelenmeye başlamıştır .Uluslararası ilişkiler devletler arasında geliştirildiği için , her devletin sahip olduğu jeopolitik konumu ve özel durumları ,ilişkilerin gelişmesinde belirleyici olmaktadır . Her devlet bu nedenle kendi ülkesinin merkezi gücü olarak ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirerek, bunları uygulamak ve diploması yolu ile de bu yaklaşımlarını uluslar arası alanda tanıtarak ,kendi etkinlik alanını genişletmek doğrultusunda yaygınlaştırmak zorundadır . Bu nedenle kendini bilen her devlet kendi plan ve programlarını belirli senaryolar doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışır . Kendi merkezi gücünü koruyamayan ya da iç bünyesinde paralel devlet yapılanmalarının oluşumunu önleyemeyen devletler ise, emperyalistlerin taşeronu ya da sömürgesi olmaktan kurtulamazlar . Oyun kuran her büyük devlet , kendi oluşturduğu senaryoda küçük ve orta boy devletleri diğer büyük güçlere karşı kullanabilmenin hesaplarını yaparak adımlarını atmaktadır . Bu yüzden de , küçük ve orta boy devletler büyük güçlerin ve emperyal devletlerin çekişme ve çatışma alanı konumundadır . Çatışmaların çok şiddetli bir aşamaya geldiği noktada ise ,dünyanın her yeri emperyalist devletler için savaş alanı olarak öne çıkmaktadır .

Birinci dünya savaşı ile beraber dünya politikaları Avrasya bölgesine gelerek kilitlenince , İstanbul’un doğusunda başlayan çekişmeler ve rekabet düzeni tam anlamıyla bitmeyen bir oyun olarak öne çıkmıştır . Bu alanda oyunlar başlamış ama bitmemiş , soğuk savaş döneminde devam ettiği gibi küreselleşme aşamasında da oyunlar başka biçimlerde devam ettirilerek ,sahnelenen oyunlar, giderek bir Büyük Oyun’a dönüşmüştür .Avrupa kıtasının ortalarından başlayan çekişme macerası doğuya doğru açılım olarak anlaşılmış , Asya’nın her bölgesi batı ülkelerinin doğuya açılışının başlıca konusu haline gelmiştir . Osmanlı,Rus ve Avusturya –Macaristan İmparatorluklarının çöküşü ile ortaya çıkan otorite boşluğu alanlarında batılı devletler kendi hegemonyalarını kurabilmenin arayışı içinde olmuşlar ve bu yüzden de iki cihan savaşı aracılığı ile büyük bir çatışma dönemi yaşamışlardır . Birinci dünya savaşı imparatorlukları ortadan kaldırınca eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye yerleşmişler , ikinci dünya savaşı sonrasında ise ABD ve İsrail ikilisinin merkezi alana gelmesiyle beraber de ciddi biri çekişme yaşandığı için , bitmeyen oyun her aşamada tırmandırılarak bir Büyük Oyuna dönüştürülmüştür . Orta Doğu ülkelerinden bölgeye giren emperyal güçler , Kafkasya ve Hazar’a doğru ilerlemeye başlayınca , Orta Asya ve çevresi Büyük Oyun’un ana hedefi haline gelmiştir .Bu aşamada , Rusya’da gerçekleştirilen Sovyet devrimi , Büyük Oyun’u bir süre için durdurarak yarım yüzyıllık bir statüko oluşturunca ,bölgede sakinlik sağlanabilmiştir . Demirperde uygulaması , batılı güçlerin doğu bölgelerine ulaşmasını önleyebilmek üzere ideolojik imparatorluğa yaptırılan bir uygulama olmuştur . Yeni emperyalistler olan ABD ve Yahudi lobileri İngiltere, Fransa ve Almanya’nın önlerini kesmek üzere Sovyet devrimine dolaylı yollardan destek sağlayarak , Büyük Oyun’un soğuk savaş döneminde de sürdürülmesini sağlamışlardır .Osmanlı topraklarını ele geçiren İngiltere ve Fransa ikilisi , Kafkaslar bölgesinden Rusya’ya tam girme aşamasına geldiği noktada , New York Yahudi lobisinin verdiği yüzbinlerce dolar ile Kızıl Ordu kurdurularak , Alman destekli Osmanlı ordusunun Azerbaycan’dan çıkartılması sağlanabilmiştir .Sarıkamış’ta 90 bin asker bu kavga yüzünden şehit olmuştur .Amerika’nın dolaylı desteği ile ,eski emperyalistlerin Rusya’yı ele geçirmesi önlenerek , yeni emperyalistlerin gelecekte , merkezi alanı ele geçirmesini hazırlayacak bir geçiş dönemi soğuk savaş süreci olarak devreye sokulmuştur .

Sovyetler Birliği’ni zamanı gelince bir tek kurşun atmadan , insan hakları emperyalizmi ile dağıtan Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ikilisi ,Demirperde kalkınca Orta Doğu üzerinden Orta Asya’ya doğru geçişin girişimlerini gündeme getirmiştir .Ne var ki , çeyrek asırlık zorlamalara rağmen tek merkezli dünyayı ABD bir süper güç olarak kuramayınca , Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya gibi dört büyük devlet yeni emperyal merkezler olarak bir araya gelerek ,ABD öncülüğündeki batılı ülkeler hegemonyasına karşı savaş açmışlardır . Yeni gelinen noktada artık batılı güçlere karşı doğulu güçler de bir denge unsuru olarak ortaya çıkmışlardır . Dünya nüfusunun yarısının yaşadığı Çin ve Hindistan gibi ülkelerin büyüklüğü karşısında batı ekonomisi doğuya doğru kalmaya başlamış ,dünya topraklarının altıda birini sınırları içinde kontrol eden Rusya Federasyonu yeni süper güç olarak ,tüm batılı güçlere meydan okuyarak hegemonya alanını genişletmeye başlamıştır . Daha önceleri batının büyük devletleri arasında sürdürülen hegemonya çekişmeleri bitmeyen bir büyük oyun olarak devam ederken , şimdi ortaya çıkan doğunun ve güneyin dört büyük emperyalist gücü ,bitmeyen büyük oyunun daha da büyümesine giden yolu açmışlardır . İran, Endonezya, Nijerya, Meksika ,Güney Afrika gibi ikinci derece büyük ülkeler de ,yarışma alanına yeni merkezler olarak girince , ortalık iyice karışmış ve bitmeyen oyun iyice büyüyerek dev bir kapışma sürecine doğru dünyayı sürüklemiştir .

Yeni dönemde her büyük devlet kendi bölgesinin tam patronu olmak istemekte , arada kalan bölgelerde ise diğer güçlere karşı ön planda yer alarak, buralar da da etkinlik alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar . Yeni emperyal güçler eskileri ile takışıp dururken , doğu güçlerinin de devreye girmesiyle birlikte tam anlamıyla bir büyük oyun dünya sahnesinde oynanır hale gelmiştir . Şimdiye kadar oynanan büyük oyunları geride bırakacak düzeyde bir yeni büyük oyun, küresel imparatorluk peşinde koşan ABD-İsrail ikilisi tarafından sahneye konulmaktadır . Rusya’nın Kırım’ı işgal ederek Tatarları tasfiyeye yönelmesi ile , bunu izleyen günlerde Işid isimli Neocon destekli aşırı terör örgütünün Musul’dan Türkleri tasfiye etmesiyle içine girilen yeni dönemde , merkezi coğrafyanın hem kuzey bölgesi hem de güney sahasında sıcak savaş tehlikeleri tırmandırılmaya başlanmıştır . Rusya’nın elinden eski hegemonya sahasını almak , Çin’in Avrasya bölgesine girişini önlemek , Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelmelerine izin vermemek , Arap dünyasını eskisine oranla daha fazla parçalı bir yapıya getirmek ,Hindistan’ı bulunduğu yarım adaya hapsetmek ,diğer büyük devletlerin dünya ülkeleri üzerinde etkinliklerini artırma girişimlerinin önünü kesmek ,bütün dünyayı ABD-İsrail ortaklığında yeni bir küresel imparatorluğa dönüştürmek üzere , Atlantik okyanusunun doğu ve batı kıyılarında yeni senaryolar hazırlanmakta ve şimdiye kadar oynanan büyük oyun bu doğrultuda en büyük oyuna dönüştürülerek, bütün dünya küresel sermayenin diktatörlük düzeni altına alınmaya çalışılmaktadır . Avrasya satranç tahtasında her büyük güç kendi oyununu oynayarak merkezi coğrafya hegemonyası peşinde koşarken ,şimdiye kadar oynanan büyük oyun tam anlamıyla bir büyük satranç çekişmesine dönüştürülmektedir . Asıl büyük oyunun Avrasya satranç tahtası üzerinde bir büyük satranç maçına dönüştüğü bu aşamada ,satrancın ortaya çıktığı Hindistan ile ,ruletin Rus ruletine dönüştüğü Rusya ve ilk uygarlığın sarı ırmak kenarlarında doğduğu Çin gibi üç büyük Asya gücünün , son sözü söyleyebileceği yeni bir dünyaya doğru gezegenin yol aldığı görülmektedir . Sekiz milyarlık bir dünyanın yönetim sorumluluğunu üstlenmek istemeyen batılı emperyalistler , Avrasya alanında bir üçüncü dünya savaşını büyük oyunun yeni senaryosu olarak devreye sokmaya çalışmaktadırlar . Dünya halkları ve bütün insanlık böylesine bir büyük oyunun getirdiği tehditler ile karşı karşıyadır . İnsanlığın birleşmesiyle bu tür bir felaket önlenebilecektir .

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : GÜÇLÜ TÜRKİYE-GÜÇLÜ ORDU


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : GÜÇLÜ TÜRKİYE-GÜÇLÜ ORDU

Türkiye Cumhuriyeti bir 30 Ağustos bayramını daha geride bıraktı. Yaz boyu devam eden hükümet ve Genelkurmay çekişmelerinin YAŞ toplantılarına bir gerginlik ortamında yapıldı. Tartışmalar ülke kamuoyunu uzun süre işgal edince, ordunun geçmişten gelen geleneksel yaklaşımı geride kalmış ve yoğun bir siyasal baskı atmosferi içerisinde komutanlar arasında görev kaydırmaları yapılınca, 2010 yılının 30 Ağustos bayramı bir gerginlik ortamının sonucunda kutlanabilmiştir. Başkent Ankara’daki resmi törenlere Başbakanın katılmaması, emekliye ayrılan eski Genelkurmay Başkanına üstün hizmet madalyasının takılmaması da, YAŞ toplantılarında ortaya çıkan gerginliklerin daha sonraki aşamalarda da sürüp gitmesine neden olmuştur. Ne var ki, bu kadar yoğun tartışmalar ve gergin günlere rağmen, Türkiye’nin Büyük Zafer Bayramını kutlayabilecek aşamaya gelebilmesi de, her türlü olumsuzluğa rağmen gene de Türk demokrasisinin gelmiş olduğu aşamada belirli bir olgunluk düzeyine ulaştığını göstermektedir. Yaşanan gerginliklerin ve tartışmaların geride kalmasıyla beraber, Türkiye’nin yeni bir 30 Ağustos bayramını heyecan atmosferi içerisinde yaşayabilmesi gene de olumlu karşılanması gereken bir durumdur. En azından bu durumu dikkate alarak ve bütün olumsuz koşullara dikkat ederek, 30 Ağustos bayramının gene eskisi gibi ulusca kutlanabilmesi bir ülke açısından sevinilmesi gereken bir durumdur.

Güçlü Türkiye–Güçlü Ordu sloganı geçen yıl içerisinde resmen Türk Genelkurmayı tarafından öne çıkartılan bir deyiştir. Son yıllarda gidere artan ordu düşmanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı geliştirilerek her yönü ile ağır bir dış baskı ile yürütülmekte olan psikolojik savaş saldırılarına karşı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta merkezi doğal bir refleks olarak kendini korumak ve savunmak durumunda bırakılmıştır. Bu çerçevede, Türk Genelkurmayı kendisini hedef alan emperyalist devletlere ve onların yerli işbirlikçisi mandacılara karşı tarihten gelen bir güçlü ses ile “Güçlü Türkiye ve Güçlü Ordu” sloganını gündeme getirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin içine düşürüldüğü duruma hangi ülkenin ordusu sürüklense, benzeri bir refleks ile kendini savunma içgüdüsüyle harekete geçeceği için, Türk ordusu da aynı doğrultuda hareket ederek “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “tanımını gündeme getirmiş ve bu açıklamasını da bütün yurt düzeyindeki pankartları kullanarak afişler aracılığı ile Türk ulusunun bütün fertlerine yansıtmıştır. Her Allahın günü, gazetelerinde ve Televizyonlarında Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırmayı bir görev bilerek hareket eden ordu düşmanlarına karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri gücünü korumak zorunda olduğunu görmüş ve bu durumu gizlemeyerek açıkça “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu“ sloganı ile hem bütün Türk halkına hem de medya ve basın araçları üzerinden de dünya ülkelerine iletmeyi bir görev bilmiştir. Güçlü Türkiye ile Güçlü Türk ordusunun birbirlerinden ayrılamayacak derecede birbirine bağlı olduğunu, bu slogan üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri Türk halkının bütün bireylerine açıklamayı bir görev bilmiştir. Bütün dünyanın içinden geçtiği tehlikeli bir süreç içerisinde giderek hedef haline getirilen Türk ordusunun böylesine bir yaklaşım ile Türk halkına güven vermek istediği açıktır. TSK bir yandan Türk halkına güven verirken aynı zamanda dünya kamuoyuna da bir mesaj vererek, Türk Silahlı Kuvvetlerini ortadan kaldırmanın mümkün olamayacağını bir kez daha ilgili ve yetkili çevrelere anlatmak istemiştir.

İlk kez geçen yıl kullanılan “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu“ sloganı, orduya saldırmayı bir görev bilen, neo-liberal işbirlikçi ve mandacı çevreler ile Orta Doğu coğrafyasında Suudi Arabistan benzeri bir din devleti rejimi peşinde koşan şeriatçı kesimlerin hem ilgisini hem de tepkilerini çekmiştir. Emperyal devletlerin ve Siyonist lobilerin egemenliğinde yayın hayatına devam eden liberal ve dinci yayın organları açıktan Türk Silahlı Kuvvetlerine saldırıyı her gün sürdürürken, Türk ordusunun iyi niyetli bir biçimde hem kendisini savunmak hem de Türk kamuoyunda meydana gelen kuşkuları ortadan kaldırabilmek ve bu doğrultuda Türk ulusunun güvenini koruyabilmek üzere düşünmüş olduğu bu sloganı hemen faşistlikle suçlamaya yönelmişlerdir. Soğuk savaş döneminin sona ermesinden yararlanarak katmerli bir liberalciliğe soyunan mandacı kesimler, kendilerini destekleyen emperyal ve Siyonist çevrelerin yönlendirmeleriyle Türk ordusuna arşı bir psikolojik harekâtı kamuoyu önünde tırmandırırlarken. Genelkurmaydan gelen her tutuma ve açıklamaya baştan şartlanmış bir doğrultuda faşist damgasını yapıştırabilmişlerdir. Bu ülkede yaşayan herkesi üzecek derecede yayınlar özel görevli gazetelerin manşetlerinde sürekli olarak yer almış ve neredeyse Türk ordusu bir suç örgütüymüş gibi bir görüntü ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır. O aşamada Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk ordusunun bir suç örgütü olmadığını, tamamen anayasa ve yasalara uygun bir doğrultuda hareket ettiğini resmi açıklamalar ile kamuoyuna yansıtmalarına rağmen hiç kimseye yaranamamış, Güçlü Türkiye isteği doğrultusundaki bir Güçlü Ordu nitelemesi açıkça faşistlik damgası yemekten kurtulamamıştır. Emperyalizmin neo-liberal Truva atları ulusal olan her şeyi faşistlikle suçlamayı adet haline getirdikleri için, bir milli devletin ordusu olan Türk Silahlı Kuvvetlerini güç peşinde koşan bir faşist örgüt olarak nitelemekten kaçınmamışlardır. Türk halkı hiç de alışık olmadığı böylesine olumsuz bir terslikten fazlasıyla rahatsız olmuş ve eskisi gibi güvenilir bir devletin çatısı altında yaşayabilmenin yollarını aramağa başlamıştır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde dünyanın batılı merkezlerden zorlanan yanlış bir küreselleşmeye teslim edilmek istenmesi beraberinde birçok sorunu da gündeme getirmiştir. Bu doğrultuda soğuk savaşın gergin ortamında yaşanan birçok hukuk dışı olay ordulara mal edilmiş ve zaman içerisinde soğuk savaş senaryoları tartışılırken, savaş koşullarının acımasız gerçekleri teker teker dünya kamuoyu önüne çıkarılarak tartışılmış ve özellikle insanlık dışı zulüm ve benzeri haksız şiddet olayları dünya kamuoyu önünde insanlığın getirdiği vicdan düzeyi doğrultusunda yargılanmıştır. Bu gün Türk ordusu da benzeri bir süreçten geçmeğe mahkûm edilmekte, emperyalist devletlerin hegemonyacı ordularının işledikleri suçlar görmezden gelinirken Türkiye gibi mazlum ve mağdur olmuş ülkelerin askeri yapılarının tartışma alanına getirilmesinin bir açıklaması olması gerekmektedir. Birinci Dünya Savaşında, İngiliz ve Fransız işgalci ordularının ordularının, İkinci Dünya Savaşında Alman, Rus ve Amerikan ordularının yaptığı insanlık dışı saldırılar ve mazlum ülkeler ve toplumlar üzerine kasıtlı bir biçimde yönlendirilen cinayet girişimleri milyonlarca suçsuz ve masum insanın katledilmesine neden olmuştur. Özellikle batı dünyasının kendi iç hesaplaşmasının ürünü olan iki büyük dünya savaşı her açıdan üzerinde durulması gereken dersler ile doludur. Bugünün ileri batı ülkeleri böylesine insanlık dışı aşamalardan geçerek günümüzde uygar ve ileri bir düzeye gelebilmişlerdir. Şimdi bu batılı ülkeler, eskisi gibi dünya hegemonyalarını yeni yüzyılda da sürdürebilmek üzere küreselleşme görünümü altında eski siyasal oyunlarına devam etmektedirler. Kendi kirli siyasal geçmişlerini unutarak ya da bir yana bırakarak, dünyanın diğer ülkelerine küreselleşme görünümü altında güler yüzlü bir emperyalizm ile saldırırlarken, kendi geçmişlerinde yaşadıkları olumsuz olayları ya da gelişmeleri bugünün dünyasında ayakta kalmağa çalışan çeşitli dünya ülkelerinin devletleri ve silahlı kuvvetleri üzerine yönlendirerek hegemonyacı tavırlarını geliştirerek öne çıkarmaktadırlar. Bir anlamda soğuk savaş dönemindeki suçlarının acısını bugünün ulus devletlerinden çıkarmak ve bu doğrultuda da direnen ulus devletlerin ordularını yargılamak gibi bir eğilimi de kasıtlı bir biçimde baskıyla uygulama alanına getirmeğe çalışmaktadırlar. Bu doğrultuda dünya ülkelerindeki işbirlikçi liberal ve dinci kadroları bir ulus devlet ve ulusal ordu karşıtlığında sistematik bir plan doğrultusunda kullanmaktadırlar.

Batı merkezli beş hegemonya projesi dünyanın orta alanlarının Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’i tarafından ele geçirilmesini hedeflediği içi, bu bölgenin merkezi ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti her yönü ile hem emperyalizmin hem de Siyonizm’in hedef tahtasına oturtulmuştur. Yenidünya düzeni adı altında yeryüzü halklarını kandıran güler yüzlü emperyalizm, beş kıtayı ele geçirme doğrultusunda girişimlerini dış baskılar ve iç işbirlikçilikleri aracılığı ile yürütürken, ulus devletlerin tasfiyesini ana amaç olarak belirlemiştir. Bu nedenle, her ulus devletin temel gücü olan askeri yapılanmaların hem tasfiyesi hem de içeriden işbirlikçi kadrolar aracılığı ile ele geçirilmeleri gündeme gelmiştir. Günümüzün ordularının arkasında devletler olduğu için, küresel düzeydeki ulus devletlerarasındaki çekişmelerde zayıf devletleri geride bırakmak isteyen emperyal güçler doğrudan orduları hedef alarak, ulus devletlerin silahlı güçlerini ortadan kaldırmayı planlamıştır. Silahlı güçlerin tasfiyesi ile ulus devletleri daha kolay ortadan kaldıracağını hesaplayan emperyal merkezler bu doğrultuda ordu ve asker karşıtı eşitli senaryoları devreye sokmuşlar, küresel sermayenin kontrolü altındaki medya ve basın araçlarını yetiştirdikleri işbirlikçi kadrolar aracılığı ile bu doğrultuda kullanmışlardır. Bazı ülkelerde komutanlar üzerinden, diğerlerinde ise soğuk savaş döneminden kalma çeşitli olayların gündeme getirilmesiyle başlatılan yıpratma kampanyaları ile ulus devletlerin maddi gücünü oluşturan silahlı kuvvetlerin tasfiyesine giden yol açılmıştır. Bazen sözlerini dinlemeyen kendi adamlarını ya da baskılarına karşı koyan genelkurmay başkanlarını devletlerini işgal ederek alıp götürebilmişlerdir. Bu açıdan Panama devlet başkanı ve genelkurmay başkanı Noriega açık bir örnektir. Bütün dünya kamuoyunu Romanya’ya yönlendirerek Çavuşesku’yu kışkırttıkları bir halk hareketi ile görevden indirirken, sessizce Panama devletini işgal ederek genelkurmay başkanını alıp götürebilmişlerdir. İstedikleri gibi olaylar yaratarak, dünya devletlerine yönelik işgal, saldırı ve her türlü üstünlük oyunlarını sergilemekten çekinmeyen emperyal güçler benzeri operasyonları Asya ve Afrika kıtalarının çeşitli ülkelerinde birbirini izleyen bir doğrultuda bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Irak işgali sırasında, bu ülkenin direnen devlet başkanı Saddam Hüseyin’in bir askeri mahkemede göstermelik yargılanmasından sonra asılması olayı daha zihinlerdeki canlılığını korumaktadır. Benzeri birçok olay dünya ülkelerinin işgali ve saldırıya uğramasıyla Asya ve Afrika kıtalarının çeşitli bölgelerinde görülmüştür. Bugün de Pakistan ve Afganistan hattında yaşanan olaylara bakılırsa yeni olumsuz örnekleri görmek mümkündür.

Dünya savaşları sonrasında gündeme gelen iki kutuplu siyasal yapılanmanın etkisiyle kutup başı devletler kendilerine bağımlı olan ülkelerin içlerine girmişler ve askeri yardım görünümü altında tüm ülkelerin içerisinde kendirline bağımlı yapılar oluşturmuşlardır. Özellikle askeri alanda son derece ileri bağımlı düzenler oluşturulunca, kutuplara dahil olan ülkelerin orduları da kutup merkezi devletlere yakından bağımlı bir noktaya gelmiştir. Dönemin özel koşullarını iyi kullanmasını bilen batı emperyalizmi karşı kutbu bahane ederek dünya ülkelerine yerleşmiş ve askeri yardımlar üzerinden de bağımlılık ilişkisini sürdürerek etkinliğini geliştirmiştir. Kendi yetiştirdiği bazı askerleri de işine geldiği aşamalarda kendine bağımlı askeri rejimler in oluşturulmasında kullanmıştır. Ne var ki, karşı kutbu ciddi bir kuşatma altına alarak dağıttıktan sonra, bu kez daha geniş bir hegemonya arayışına girilmiştir. Yeni dönemde ise batı emperyalizmi açıkça ulus devletleri hedef aldığı için, geçmişte kendisine bağımlı kıldığı ulusal orduları da bu doğrultuda yapı değişikliğine zorlamağa başlamıştır. Özellikle Amerikan emperyalizmi soğuk savaş döneminde kendisine hizmet etmesi için oluşturduğu çekirdek ordu ya da kontrgerilla yapılanmalarının tasfiyesini gündeme getirerek, yeni dönemde bu eski yapıların kendisine karşı çıkmasını ya da direnmesini önlemek istemiştir. Demokrasi görünümünde geliştirilen yeni küresel emperyalizm oyunları, ulus devletler ile beraber ulusal orduların da ortadan kaldırılmasını gündeme getirmiştir. Bu amaçla özel ordu, profesyonel ordu ya da sivil güvenlik birlikleri gibi değişik alternatif örgütlenmeler ortaya çıkarılmıştır. Ayrıca kapitalizmin ruhuna ve yapısına uygun düşen bir doğrultuda özel güvenlik şirketlerinin kurulmağa başlandığı görülmüştür. Şirketler büyürken, devletlerin küçültülmesi amaçlandığı için devletlerin sırtındaki çeşitli misyonlar teker teker devralınarak başkâtip örgütlenmeler aracılığı ile güvenlik ihtiyacı karşılanmağa çalışılmıştır. Türkiye’de de emekli subayların yönetiminde binden fazla özel güvenlik şirketi kurulurken asker sayısının azaltılması konuşulmağa başlanmıştır. Sömürge döneminin lejyoner ordusu özleminde olan batılı emperyalistler, ulus devlet ordularını küçülterek birer güvenlik birimi olarak kendilerine sağlamağa çalışmışlar ve bu doğrultuda ülkeleri giderek artan bir dozda zorlamışlardır. Türkiye’de de buna benzer gelişmeler NATO üyeliği statüsünden yararlanılarak, İsrail’in çıkarları doğrultusunda ABD gücü aracılığı ile yönlendirilmeğe çalışılmıştır. Böylesine bir değişim baskısına direnen TSK gibi ulus devlet ordularına karşı ise her türlü yıpratma ve zora sürükleme senaryolarının zaman içerisinde devreye sokulduğu görülmüştür.

Sovyetler Birliğinin dağılması üzerine, Amerikan güçlerinin yarattığı provokasyonlar aracılığı ile ABD ordusu Orta Doğu’ya gelerek savaşmağa başlamıştır. Siyonizm’in kontrolü altındaki ABD yönetimi İsrail’in çıkarları doğrultusunda bölge devletlerinin işgaline ve savaşlar yolu ile tasfiye edilmelerine yöneldiği aşamada, Türk ordusu haksız bir savaş olan Irak savaşına girmemiştir. Beş yıllık bir işgal savaşından sonra Irak’ı parçalayan ABD ordusu yeni dönemde Siyonist lobilerin İran’a yönlendirmesiyle ikinci bir savaşa hazırlanmaktadır. Gene yalanlar ve sahtekârlıklar üzerine kurulu senaryolar üzerinden bir ikinci haksız savaşa girmekte olan ABD’nin bu macerasına Türk ordusu tıpkı birinci savaş olan Irak’ta olduğu gibi girmemek için direnmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri devletin kurucusu Atatürk’ün ortaya koyduğu gibi İran ve Rusya gibi büyük devletler ile savaşmamaya yönelik bir askeri strateji izlemektedir. Atatürk’ün bölge ağırlıklı dış politikasında Türk devleti, İran ile ortaklık ve Rusya ile dostluk esasına dayanan bir doğrultuda hareket ettiği için, kesinlikle İran ile savaşmayacaktır. Siyonizm’in merkezi bölge egemenliği için Irak’tan sonra İran’ı tepelemek istemesi ve bu doğrultuda Türkiye’yi içeriden ele geçirerek üçüncü dünya savaşının içine çekmek istemesine tüm devlet makamları gibi Türk ordusu da karşı çıkmaktadır. Bu nedenle hem Amerika Birleşik Devletlerinin hem de İsrail’in kızmasına ve tepki olarak bu iki devletin Türkiye’de çeşitli senaryolar ile Türk silahlı Kuvvetlerini karşısına almasına, bu büyük gücün kuvvetinin kırılmak istenmesine, kamuoyu önünde geçmişte kalmış soğuk savaş döneminin olayları ile yıpratılmak istenmesine giden yol açılmakta ve Türkiye her gün benzeri bir senaryo ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Düşmana yönelik direnme için örgütlenmiş olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin resmen müttefik ülkeler tarafından hedef alınması,dost ülkelerin saldırıları ile karşı karşıya bırakılması Türk halkını olduğu kadar genel kurmayı da üzmüş ve zor durumlarda bırakmıştır. Anayasa ve yasalar çerçevesinde hareket etmeğe çok dikkat eden TSK’nın, teknolojik üstünlüğün kullanıldığı çeşitli senaryolar ile karşı karşıya bırakılması, çevrede savaş koşulları hızla tırmanırken bir iç çekişmeye alet olmasına yol açmıştır. Suç olan her girişimin dışında kalmağa dikkat eden Türk ordusunun bir suç örgütü gibi gösterilmek istenmesi, artık emperyal çıkarlar için kullanılamayan Türk ordusunun tümüyle tasfiyesine giden yolda yeni bir aşama olmuştur. ABD ve İsrail ikilisi, savaşlarda kullanamadığı Türk ordusuna kamuoyu üzerinden ders vermeğe ve vurmağa çalışırken, ordunun kendini korumak istemesi işbirlikçi basın organlarında faşistlik olarak suçlanabilmiştir. Devletin ve ordunun beraberce ulusal yapısını korumak istemesine emperyalizm ve Siyonizm sürekli saldırılar üzerinden izin vermek istememiştir.

Tam bu aşamada Türkiye’de NATO konusu tartışılmağa başlanmış, Varşova Paktının saldırı ihtimali üzerine bir savunma örgütü olarak kurulmuş olan bu yapılanmanın, Varşova Paktı ile beraber kalkması gerekirken, küresel emperyalizm döneminde tam anlamıyla bir hegemonya ve saldırı örgütüne dönüşmesi ve ABD ile İsrail ikilisinin bu askeri örgütü Avrasya kıtasını ele geçirmek üzere kullanmağa çalışması, İsrail’in peşine takılıp giden ABD’nin bu isteklerine karşı Avrupa ülkelerinin direnmesi üzerine NATO artık tartışılan bir hegemonya örgütü konumuna gelmiştir. Türkiye’yi bölmek isteyen etnik teröre karşı NATO Türkiye’yi korumamış aksine, NATO ülkeleri bölücü teröre açıktan destek vermişlerdir. Türkiye’ye geri zekâlı ülke muamelesi yapmağa çalışan batılı dost görünümlü ülkeler, Türkiye’yi soğuk savaş döneminde kullanamadıkları için çok kızarak, bunun acısını Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden çıkarmağa çalışmışlardır. Türk Silahlı Kuvvetleri bu aşamada hem bölgedeki savaş gelişmelerine karşı hazırlıklar yapmak hem de dost ülkeler tarafından sırttan hançerlenmek girişimlerine karşı önlemler almak durumunda kalmıştır. Bu aşamada Cumhurbaşkanı olmak ya da Boğaz kenarında yalı sahibi olmak isteyen bazı üst düzey yöneticilerin orduda öne çıkarıldığı ve bunlar üzerinden Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türk kamuoyu önünde yıpratılmağa çalışıldığı gözlemlenmiştir. Ne var ki, bu gibi içeriden bölme girişimlerine karşı gene de TSK’nın birlik ve bütünlüğünü sonuna kadar koruyarak direndiği ve devletin kurucusu Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmadığı görülmüştür. Türkiye’nin askeri gücünü azaltmak ve savaş koşullarında Türkiye’yi istedikleri gibi kullanabilmek için çeşitli girişimleri sonuna kadar sürdüren emperyalistlerin bütün oyunlarına karşı kahraman Türk ordusunun kaya gibi sağlam durduğu açıkça görülmüştür. Irak savaşının getirdiği dersleri iyi değerlendiren Türk Silahlı Kuvvetlerinin artık NATO üzerinden baskılarla değil ama Türkiye Cumhuriyetinin ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği iyice ortaya çıkmıştır. Amerikan ve İsrail çıkarları doğrultusunda geliştirilen saha dışı hegemonya arayışı NATO gibi bir savunma örgütünü bir saldırı ve işgal ordusuna dönüştürdüğü için Avrupa ülkeleriyle beraber Türkiye’de daha dikkatli davranmağa başlamış ve küresel emperyalizm yerine Türk devletinin ve halkının ulusal çıkarlarına öncelik vermeğe başlamıştır. Artık ittifaklar uğruna zayıflatılan bir devlet ya da ordu değil ama yeniden güçlenmekte olan Türkiye için güçlü devlet ve güçlü ordu döneminin gelmeğe başladığı görülmektedir.

Dünyanın hiç bir ülkesinde devletsiz bir ordu yoktur. Devleti olmayan bir askeri birlik kurulmağa başlandığında, Türkiye’deki etnik bölücü kuruluş gibi bir isyan yada ayaklanma söz konusu olmaktadır. Her devletin sınırları içerisinde tek ve merkezi bir güç olarak ulusal ordular bulunmaktadır. Bu doğrultuda dünyanın her ülkesinde ordular kendi devletlerine yakından bağlıdırlar. Her ordu bu nedenle kendi güvenliği için devletlerin varlığı ve iyi yönetimi ile yakından ilgilidir. Eğer bir devlette çözülme varsa, devlet yabancı güçler tarafından içeriden ele geçirilerek çökertilme noktasına getirilmişse, o zaman böyle bir duruma orduların seyirci kalması düşünülemez çünkü her ordunun varlığını koruyabilmesi için bağlı olduğu devletin iyi ve sağlam ellerde olması gerekmektedir. Ancak bu yoldan devletler ile orduların varlığı korunabilmektedir. Devleti olmayan ya da ortadan kalkan bir ordu, tarihte birçok ülkede örnekleri görüldüğü gibi bir çapulcu birliği olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu nedenle her ordu ülke ve kendi güvenliği açısından bağlı olduğu devleti yakından izlemek ve devlet düzenindeki olumsuz değişmelere karşı önlemler almak durumundadır. Tamamen savunma amaçlı böylesine bir ilginin, liberal çevreler tarafından hemen faşistlikle suçlanması, küresel sermaye ile bağlantılı çalışan bu işbirlikçi kadroların tekelci şirketlerin dünya egemenliğini sağlama doğrultusunda ulus devletleri ortadan kaldırma girişimleri olarak ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Liberal çevrelerin dış bağlantıları ve sermaye şirketleri ile yakınlıkları, ulus devletlerarasında oynanmakta olan büyük oyunun gelişmesinde ulus devletleri devre dışı bırakmak üzere etkili olduğu görülmektedir. Batının emperyal devletleri kendi ordularını korurken ve güçlendirirken, batı dünyasının dışında kalan ülkeleri ele geçirme doğrultusunda bu ülkelerin askeri güçlerini kısıtlamak üzere ulusal orduların ortadan kaldırılmağa çalışıldığı, bunların yerine sermaye çevrelerinin denetimi altındaki özel ya da profesyonel orduların getirilmek istendiği görülmektedir. Türkiye’de benzeri tartışmaların dışa bağımlı medya üzerinden başlatılmasıyla beraber ulusal ordunun yıpratılması kampanyalarına hız verilmiştir. Ulus devletler ortadan kaldırılmak istenirken, Türkiye Cumhuriyeti ulus devleti yerine bir bölgesel federasyonun batı egemenliğinde kurulmağa çalışılması aşamasında, Türk ordusu küçültülerek tasfiye edilmeğe çalışılmaktadır. Bütün bu gibi girişimlere karşı, TSK’nın “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “ girişimi doğru bir adım olarak görülmektedir. Dosta ve düşmana Türkiye’nin güçlü bir devlet ve ordu olmaktan vazgeçmeyeceği ve diğer ulus devletler gibi devletlerarasında oynanmakta olan büyük oyunda kendi gücü ile ulusal çıkarları doğrultusunda hareket edeceği, açıkca ortaya konulmaktadır. Liberallerin hemen ordunun devlete olan ilgisini faşizm ya da darbecilik olarak göstermeğe çalışması, uluslar arası kapitalist sistemin sahibi olan tekelci şirketlerin önünü açmak içindir. Bütün tekelci şirketler dünya ülkelerine egemen olurken ulus devletlerin direnmesiyle karşılaşmak istememekte ve bu nedenle ulus devletlerin en büyük gücü olan ulusal orduların ortadan kaldırılması için çeşitli girişimlerde bulunmaktadırlar. Ordusunun gücü kırılan devletler giderek küçülecek ve birer sömürge yönetimi olarak, tekelci şirketlerin denetimi altında hareket edeceklerdir.

Türkiye’nin son aylarda yaşadığı asker sivil arasındaki gerginliklerde sürekli olarak liberal basının bir asker sorunundan söz etmesi ve ama medyanın dışa bağımlılığını görmezden gelmesi ciddi bir çelişki olarak ön çıkmaktadır. Kendi dışa bağımlılıklarını gizleme noktasında ulus devletin bağımsız davranmasını sağlayabilecek derecede güçlü bir ordunun ülke sorunlarıyla ilgilenmesine karşı çıkılmaktadır. Küresel sermaye ve onun yerli işbirlikçileri Türkiye’nin ülke ve devlet sorunlarıyla nasıl yakından ilgilenme hakkını kendilerinde görüyorlarsa, Türk ulusunun ve Türkiye’yi temsil eden bütün kişi ve kurumlar da Türkiye’nin meseleleriyle yakından ilgileneceklerdir. Türk devletinin bütün birimleri ve güvenlik kuruluşlarının ilgi gösterdikleri kadar Türk ordusunun da ülke sorunlarıyla yakından ilgilenme hakkı bulunmaktadır. Türkiye cumhuriyeti anayasa ve yasaları doğrultusunda hareket eden bütün ülke kurumları gibi Türk Silahlı Kuvvetleri de ülke güvenliği ve kamu düzeni ile ilgili konularda üzerine düşen görevleri yerine getirmek zorundadır. Dünyanın merkezi coğrafyasında belirli bir devlet düzeni çatısı altında yaşayabilmenin gerektirdiği kamu düzeni her türlü tehdit ve savaş tehlikesine karşı korunacak ve geleceğe dönük olarak geliştirilecektir. Bütün bunlar için Türkiye’nin güçlü kamu kurumlarına ve orduya ihtiyacı bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyetinin güçlü bir devlet olarak varlığını sürdürebilmesi de güçlü bir askeri yapılanmaktan geçmektedir. O nedenle güçlü Türkiye ve güçlü ordu birbirinden ayrılamayacak derece bağımlı kavramlardır. Devlet güçlü olursa orduda bu doğrultuda güçlenir. Ordu güçlü olursa o zaman uluslar arası alandaki devletlerarası büyük oyunda Türkiye Cumhuriyeti daha iyi ve güçlü bir konuma sahip olabilecektir. Türkiye’nin bulunduğu topraklar üzerinde başka devletler kurmak isteyenler, hem Türk devletine hem de Türk ordusuna k arşı bu nedenle çeşitli manevralara kalkışmaktadırlar.

Bütün ulus devletler ulusal güç unsurlarının birleşimine dayanmaktadır. Bir ülkedeki ulusal yapılanmanın unsurları birer devlet faktörü olarak ele alındığı zaman ulusal kültür, ulusal ekonomi, ulusal toplum, ulusal bilim, ulusal yargı ile beraber ulusal ordu da önde gelen bir yere sahip olmaktadır. Bir ulus devlet böylesine ulusal güç faktörlerinin birleşiminden meydana gelmektedir. Ulus devletler böylesine ulusal güç faktörlerinin bir araya getirilmesine ve birlikte ele alınarak bir güçlü ulus devlet oluşturulmasına bağlıdırlar. Ulus devletlerin kuruluş aşamasında olduğu gibi daha sonraki aşamada varlıklarını sürdürme sürecinde de, benzeri biçimde ulusal güç faktörlerinin bir araya gelmesi ve üniter bir yapı içerisinde oluşturulacak birliktelikleriyle ulus devletin geleceğe dönük ilerlemesi sağlanabilmektedir. Bu nedenle ulus devlet bütünüyle ulusal güç faktörlerinin varlığına ve birlikteliğine bağımlı bulunmaktadır. İşte bu nedenle ulus devlet ile beraber ulusal ordunun varlığında kaçınılmazdır. O zaman “Güçlü Türkiye–Güçlü Ordu“ sloganı anlam kazanmakta ve Türk ulusuna yön göstermektedir. Dünyanın merkezi coğrafyasında tarih sahnesin çıkmış olan Türk ulusunun varlığını koruyabilmesi ve yoluna devam edebilmesi için güçlü ordu ve güçlü devlet kaçınılmazdır. Türk Silahlı Kuvvetleri “Güçlü Türkiye-Güçlü Ordu “ sloganı ile bu gerçeği dosta ve düşmana kısaca herkese anlatmak istemiştir. Bu davranış liberallerin söylediği gibi faşizm değil ama tam anlamıyla bir ulusal savunmadır. Tıpkı ulusal kurtuluş savaşı günlerinde olduğu gibi, uluslar arası emperyalizmin yok etmek için saldırdığı Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu, yeni bir ulusal kurtuluş mücadelesini güçlü devleti ve ordusu ile beraberce verecektir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ÇOK KUTUPLU DÜNYA


Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN : ÇOK KUTUPLU DÜNYA

(Ulus Gazetesi; 6 Temmuz 2009)

Dünya artık geçen haftadan bu yana çok kutuplu bir yapıya sahip oldu. Türkiye iç gerginlikler ve meseleler ile uğraşırken, sessizce dünyanın yeni kutup merkezi olarak öne çıkan dört büyük ülkesi Rusya’nın Ural dağlarının kıyısında bulunan Yekaterinburg isimli kentte bir araya gelerek bir kaç zirve toplantısını bir arada gerçekleştirdiler. Osmanlı paşası Baltacı Mehmet’e oyun oynayan Rus çariçesi Katerina’nın kenti olan bu yerleşim merkezinde, bu kez dünyanın yeni büyük devletleri eski süper güç ABD’ye karşı bir çok kutupluluk oyunu oynamak üzere bir araya geldiler. Bütün dünya basını, yirmi birinci yüzyılda dünyanın alacağı yeni biçimle ilgili en önemli toplantılardan birisi olan Yekaterinburg zirvesine en başta yer verirken, içeride gerginlik yaratmaya kilitlenen Türk basını ve medyası bu çok önemli olayı görmezden geldiler. Türk halkının geçmişten gelen koşullanmalar ile batı bloğunun çıkarları doğrultusunda yönlendirilmesine alet olan Türkiye’deki medya ve basın, küresel sermayeye teslim oldukları için, yeryüzünde meydana gelen ve ülkemizi yaşamsal düzeyde etkileyen hiç bir önemli olayı ya da toplantıyı Türk kamuoyuna yansıtmama konusunda kararlılık göstermektedirler. Bu nedenle, Yekaterinburg zirvesi üzerinde Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından biraz durmak gerekmektedir. İstanbul’un yeniden mütareke kenti konumuna geldiği bu aşamada, Kuvayı Milliye’nin başkenti olan Ankara’da dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa dönüşmesi olgusu üzerinde durmak gerekmektedir.

Bugün Türkiye’yi yönetmekte olan kuşaklar, yirminci yüzyılın soğuk savaş ortamında iki kutuplu dünyada doğmuşlar ve yaşamışlardır. Bu nedenle, normal bir Türk insanı sanki dünya sürekli olarak, İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri olan Amerika ve Rusya ikilisi tarafından yönetiliyormuş gibi bir bakış açısına sahip bulunmaktadır. Stalin’in Türkiye’den toprak istemesi üzerine batı bloğu içine giren Türkiye’de hala bu nedenle patron olarak ABD görülmekte ve Rusya’da geçmişin koşullanmaları nedeniyle düşman olarak kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne neden olan büyük savaşlar nedeniyle, Türk halkında ciddi bir Moskof korkusu bulunmakta ve Amerikan emperyalizmi de bu durumu kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak, Türkiye’yi merkezi coğrafyada ana üssü konumuna getirmektedir. Bu koşullarda Amerika, Avrupa ve İsrail gibi batılı merkezlere yanaşan Türkiye zaman içerisinde fark etmeden bir batı sömürgesi ülke konumuna sürüklenmiş ve batılı merkezler Türkiye’nin bu zaafından yararlanarak, eski emperyalist politikalarını Türkiye üzerinden merkez coğrafyaya ve Avrasya kıtasına yönlendirmişlerdir. Bu nedenle, Atatürk döneminde başlatılmış olan tam bağımsız dış politika sürdürülememiş, batı ülkelerinde yetiştirilen mandacı zihniyetteki politikacılarla Türkiye batının bir uydusu olarak yönetilmeğe başlanmıştır. Sovyet korkusu pompalandıkça, Türkiye ABD ve batının kucağına daha fazla oturtulmuş ve resmen dışarıdan yönetilmeğe başlanmıştır. Bundan sonra Türkiye batı denilince ABD’ye teslim olmuş ve Amerikan emperyalizminin kuklaları siyaset sahnesinde öne çıkarılınca Türkiye soğuk savaş döneminde batı sömürgesi yapılmıştır.

NATO’ya üye olmakla Türkiye iki kutuplu dünyada batı kutbunun ülkesi durumuna gelmiş ve Sovyet bloğuna karşı sürekli olarak ABD öncülüğünde batı bloğunun ülkesi olarak yönetilmiştir. Bu nedenle, siyaset ya da kutup denilince akla Türkiye’de sadece ABD gelmekte, başta Rusya olmak üzere diğer kutuplaşma girişimlerine karşı mesafeli davranılmaktadır. Hele, Rusya’nın oluşturacağı dört kutup girişimleri ise Türkiye açısından çok ciddi tehdit olarak algılanmaktadır. Bu koşullarda Türkiye’de sürekli olarak komünistlerin yani oyun bozanların Rusya’ya gitmeleri dile getirilirken, küreselleşme aşamasına gelindiğinde komünizmin çöktüğü ama komünistlerin gidemediği Rusya’ya kapitalistlerin gitmek zorunda kaldıkları görülmüştür. Böylece dünyadaki değişimi Türk toplumu anlayabilmiş, yıllarca düşman görülen Rusya’ya Türk işadamlarının giderek yatırım yapmalarından sonra küreselleşme olgusu daha iyi anlaşılabilmiştir. ABD ve onun güdümündeki batı bloğu Rusya’nın öncülüğündeki Sovyet bloğunu çökerttikten sonra, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi federasyonları paramparça etmiş ve iki federal yapının dağılmasından sonra ortaya yirmi iki yeni bağımsız devlet çıkmıştır. Türkiye bu dağılan devletlerin arasında kalınca önce ciddi bir şaşkınlık geçirmiş sonra da, ABD’nin gücü doğrultusunda bu kez tek kutuplu dünyaya doğru yönlendirilmeğe başlanmıştır. İki kutuplu dünya düzeninde Türkiye batı bloğu içerisinde yer almasına rağmen zaman zaman diğer kutbun varlığından yararlanarak siyaset sahnesinde kendi çıkarları açısından dengeler oluşturmağa çalışmış ve böylece kurtuluş savaşından gelen bağımsız siyasal yapısını korumağa çaba göstermiştir. Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı Sovyet bloğu ile denge oluşturma siyaseti, zaman zaman Türk politikasında gündeme gelmiş ve böylece Türkiye yirmi birinci yüzyıla bir bağımsız devlet olarak girebilme şansını elde edebilmiştir. Bu nedenle, dünyanın merkezinde bir orta boy devlet olarak Türkiye Cumhuriyetinin iki kutuplu dünya yapılanmasının denge siyasetlerinden bağımsızlığını koruyabilmek açısından yararlandığı söylenebilir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya gücünü yitirince, Türkiye iki kutup arasında denge politikasını uygulama şansını yitirmiş ve küresel sermayenin öncülüğünde batı emperyalizmi Türk ülkesini tam bir batı sömürgesi düzeyine düşürme şansını elde etmişlerdir. ABD’nin kendisini dünyanın tek hegemon gücü olarak ilân ettiği bu aşamada, Türkiye’de diğer dünya ülkeleri gibi Amerikan emperyalizminin saldırganlığına uğramış ve tek kutuplu dünyanın çıkmazları içerisinde bocalamağa başlamıştır. Kendisini dengeleyecek başka bir gücün kalmadığı bir aşamada ABD, giderek saldırganlaşmış, kendi sözünü dinlemeyen ülkeleri haydut ilân edecek kadar kendisi gerçek anlamda haydutlaşmıştır. Her türlü saldırganlığı küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bütün dünya ülkelerine yönlendiren ABD, uzun süre küresel bir imparatorluk kurabilmek amacıyla ciddi baskı, tehdit ve saldırı örnekleri sergilemiş ama bu girişimlerinin tamamında başarısız kalmıştır. Milattan tam yirmi yüzyıl sonra insanlık zorba bir devletin baskısı altına girmemiştir. Yirmi yıl süre ile bütün dünyanın başına bir ağ olarak geçirilmek istenen küresel politikalar zaman içerisinde iflas etmiş ve nelerin olamayacağı artık görülmeğe başlanmıştır. Yirmibirinci yüzyılda yedi milyar insanın iki yüz den fazla devletin çatısı altında yaşadığı bir aşamada artık ortaçağdaki gibi bir küresel imparatorluğun kurulamıyacağı kesin olarak anlaşılmıştır. Bu nedenle iki kutuplu düzenin yıkılmasından sonra kurulmak istenen tek kutuplu dünya projeleri de yürümemiş ve giderek tamamen tersi bir durum ortaya çıkmağa başlamıştır.

Yirmi yıllık bir baskı ve saldırı döneminden sonra, ABD küresel bir düzeni Atlantik emperyalizmi ve İsrail Siyonizm’inin çıkarları doğrultusunda kuramayınca, bütün dünyada haklı olarak tepkiler gündeme gelmiş ve dünya devletleri ile halkları bu saldırganlığa karşı kendilerini korumağa başlamışlardır. Önce, Ekonomik Forum ve Bilderberg toplantılarına karşı dünya halkları ayağa kalkmışlar ve böylece dünya kamuoyunun ilgisi yeni emperyalizm üzerine odaklanmıştır. Küresel sermayenin güdümündeki Dünya Ticaret Örgütü de Birleşmiş Milletlerin yerine ikame edilmeğe kalkışılınca bu duruma karşı çıkan Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin gibi dev ülkeler zaman içerisinde bir anti emperyalist blok oluşturmağa başlamışlardır. Bu dev ülkelerin isimlerinin baş harflerinden oluşan BRİC kelimesi ,yeni bir ittifakın simgesi olarak dünya kamuoyunda öne çıkmış ve ABD saldırganlığı ile bütün dünyaya baskı uygulayan küresel sermayeye karşı bozulan ekonomik ve siyasal dengelerin yeniden kurulabilmesi için tüm girişimlerin çerçevesini oluşturmuştur. Dünya Ticaret Örgütü çatısı altında doğan BRİC bloğu artık dünyanın tek kutuplu olmadığının ve gelecekte de olamayacağının en açık göstergesi olarak günümüzde geçerlilik kazanmış ve ilk zirvesini geçen hafta içinde Rusya’nın Yekaterinburg isimli Ural kentinde yapmıştır .

Yekaterinburg kentinde iki zirve bir arada yapılmıştır. Bir yanda Brezilya’nın da katılmasıyla BRİC ittifakının ilk resmi toplantısı tamamlanırken, diğer yanda da İran’ın katıldığı Şangay Örgütü zirvesi aynı günlerde birbiri ardı sıra Urallar’da yapılmıştır. Böylece tam bir batı karşıtı çizgide zirveler birbiri ardı sıra gündeme getirilmiştir. Bu toplantılarda ABD ve onun kontrolündeki batı emperyalizminin daha fazla dünya ülkelerini rahatsız etmemesi için çeşitli önlemler görüşülmüş ve tartışılarak karara bağlanmıştır. Porta Allegre örgütlenmesiyle alternatif küreselleşmenin hem öncüsü hem de merkezi konumundaki Brezilya’nın da dünyanın öbür ucundan kalkarak Urallara gelmesiyle tam bir batı karşıtı yapılanma dünya kamuoyuna sergilenmiştir. Alternatif küreselleşme arayışları artık çok kutuplu dünya girişimlerine yerini bırakmış ve ABD ya da batı saldırganlığını dizginleyecek ya da dengeleyecek yeni bir çok kutuplu dünya arayışı açıkca öne çıkarılmıştır. İflas eden kapitalist sistemin bu durumu dikkate alınarak Dünya Ticaret Örgütünün ortadan kaldırılması ve yerine daha dengeli bir katılımcı yapı ile yeni bir örgütlenmeye gidilmesi önerilmiştir. Ayrıca, ABD emperyalizminin Irak savaşı ile beraber küresel bir ekonomik krize girmesi nedeniyle dolara bağımlılıktan kurtulmak üzere, yeni bir küresel para sistemi önerilmiştir. Kendi parasının avantajlarını dünyayı sömürmek üzere kullanan ABD’ye, artık izin verilmemesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir. İlke kararı olarak doların dünya parası olmaktan çıkarılması yerine yeni bir para sisteminin kurulması ile beraber, uluslararası alanda farklı örgütlenmelere gidilmesi konuları karara bağlanmıştır. İsrail’in güvenliği için Irak’a saldıran ABD’nin gene aynı çizgide İran’a saldırıya hazırlanması dikkate alınarak, bu duruma açıkça karşı çıkılması için her iki zirvede ayrı ayrı kararlar alınmıştır. Böylece; Ural dağları yirmi birinci yüzyılda yeni dünya düzeninin batıdan değil ama doğudan çıktığı bir yapılanmanın ev sahipliğini yapmıştır. BRİC zirvesinde; batı emperyalizminin dünya ülkelerini sömürmesinin önlenmesi ve daha dengeli bir ekonomik düzenin çok kutuplu bir yapıda kurulabilmesi için gerekli kararlar alınmış Porta Allegre sürecine uygun bir yeni alternatif düzen ortaya çıkarılmağa çalışılmıştır. Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin artık çok kutuplu dünyanın yeni kutup merkezleri olarak öne çıkmışlar ve güçlerini birleştirerek, Atlantik hegemonyasının saldırganlığına karşı yepyeni bir denge oluşturmuşlardır.

Yekaterinburg toplantısının ikinci zirvesi İran’ın da katılmasıyla Şangay Örgütü çerçevesinde yapılmıştır. Yirmibirinci yüzyılda New York merkezli batı kapitalist sistemline karşı doğu merkezli yeni bir ekonomik yapılanmanın merkezi olarak öne çıkan Şangay Örgütü gelinen bu aşamada, ABD’nin Afganistan ve Pakistan hattında savaşları Asya kıtasına yayma girişimlerine karşı bir askeri güvenlik paktına dönüşme eğilimi göstermiştir. Bundan önceki Bişkek zirvesinde Kırgızıstan steplerinde bir askeri manevra yapan Şangay Örgütü Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurularak, tüm Orta Asya ülkelerini içine almış ve son olarak da İran’ı üyeliğe davet etmiştir. İsrail ve ABD saldırganlığının yeni hedefi konumuna gelen İran ‘da, kendi güvenliği için Şangay zirvesine aday ülke olarak katılmıştır. Daha yeni seçimlerin kesin sonucunu almadan İran cumhurbaşkanı da ayağının tozu ile Urallara giderek Yekaterinburg zirvesinde konuşma yapmıştır. Böylece İran batı saldırganlığına karşı doğunun dünyanın diğer bölgelerinin desteğine sahip olduğunu kamuoyuna açıkça sergilemiştir. ABD’nin Irak sonrasında İran, Pakistan hattında yeni savaşlar araması, Türkiye’yi bu hat üzerinde savaşlara sürüklemek istemesi aşamasında, Türkiye’nin sınırlarına çok yakın bir yerde yapılan bu alternatif zirvelerin etkisi fazlasıyla büyük olmuştur. Brezilya’nın katılmış olduğu BRİC zirvesiyle beraber İran’ın da kakıdığı bir Şangay zirvesi birbirini tamamlamış ve bu zirvelere katılan dört yeni bölgesel kutup merkezi devlet artık ABD hegemonyasını ya da batı emperyalizmini tanımayacaklarını ve işbirliği yaparak dünyaya daha adil ve dengeli bir düzene kavuşturacaklarını açıkça ilan etmişlerdir. NATO isimli savunma örgütünü küresel sermayenin çıkarları doğrultusunda bir saldırı kuruluşuna dönüştüren ABD emperyalizmine karşı bir dur diyecek denge sağlamak üzere gündeme gelen Şangay Örgütü İran ile beraber benzeri saldırılara maruz kalan Türkiye’yi de üyeliğe davet etmektedir. Çin ve Rusya’nın öncülüğünde kurulan Şangay yapılanması Hindistan’ı, İran’ı ve Orta Asya ülkelerini bütünüyle içine alarak bir Asya kıtası örgütüne dönüşmekte ve batı emperyalizminin Asya ülkelerini sömürmesini önleyecek bir denge arayışı içerisine girmektedir. ABD’nin NATO üzerinden Avrupa ülkelerini de peşinden sürüklemesi girişimlerinin başarısız kaldığı bir aşamada, Asya ülkelerinin Şangay Örgütü çatısı altında bir araya gelmeleri üzerinde ciddi olarak düşünmek gerekmektedir. Avrupa ile Amerika’nın yolları ayrılırken, Asya’nın dev ülkelerinin yolları ABD saldırganlığına karşı biraraya gelmektedir. NATO’da yol ayırımı kesinleşirken, Şangay’da yollar birleşmekte ve ortak bir yol olarak kendini savunma ile beraber dengeli ve adil bir yeni düzen arayışı önCe çıkmaktadır.

Dünya tıpkı iki kutuplu düzenin çöktüğü gibi artık ABD hegemonyasına dayanan tek kutuplu bir yapıdan da çıkmaktadır. Bu gerçekliğin tüm yönleri ile görülerek kabul edilmesi, dünyanın merkezi alanında orta boy bir ülke olarak varlığını sürdürmeğe çaba gösteren Türkiye‘nin daha gerçekçi bir dış politikaya yönelmesini sağlayacaktır. Dünya artık tek kutuplu değil ama altı büyük devletten meydana gelen çok kutuplu bir yapıya sahiptir. ABD ile beraber Avrupa Birliği, Brezilya, Rusya, Çin ve Hindistan çok kutuplu dünyanın değişik kıtaları üzerinde öne çıkan yeni kutup merkezleridir. Ayrıca, Arjantin, Meksika, Türkiye, Mısır, İran, Endonezya, Güney Afrika, Kanada ve Avustralya gibi on ayrı büyük ülke de ikinci derecede dünya ekonomisini ve siyasetini etkilemeğe başlamıştır. ABD bu gerçeği görünce hemen G-20 ülkeleri platformu oluşturarak çok kutuplu dünya düzenini önlemek istemiş ama çok geç kalmıştır, Yirmi yılı aşkın bir süredir tam bir haydut politikası ile dünya ülkelerine saldıran ABD’ye karşı artık dünya ülkeleri çaresiz değildir. BRİC ittifakı ve Şangay Örgütü, Porta Allegre sürecinin tamamlayıcıları olarak yirmibirinci yüzyılın yeni dünya düzenini daha adil ve dengeli bir doğrultuda kurabilmek üzere ABD ve onun batılı müttefiklerine karşı ortak bir işbirliğini her geçen gün geliştirmektedirler. Bütün dünya ülkeleri ile beraber Türkiye’de bu gerçek durumu yerinde izleyerek kendi konumunu buna göre belirlemek durumundadır. Çok kutuplu dünyada hiç kimse ya da hiç bir güç Türkiye gibi büyük bir ülkeyi eskisi gibi ABD emperyalizminin bölge karakolu, jandarması ya da üssü konumuna sürükleyemez. Diğer dünya ülkeleri gibi Türkiye’de yeni dönemde ulusal çıkarlarını tam bağımsız bir biçimde belirleyerek, sürekli barış ve güvenlik için çok kutuplu yeni dünya düzeninin dengelerine oynamasını bilecektir.

Çariçe Katirina, Osmanlı hegemonyasının önünü kesmişti, şimdi de Yekaterinburg zirvesi, ABD hegemonyasının önünü keserek, çok kutuplu dünyanın önünü açmakta ve insanlığa daha güvenilir bir ortamda barış ve güvenlik müjdelemektedir. Yekaterinburg zirvesinden sonra artık tek kutuplu değil ama çok kutuplu bir dünya vardır. Türkiye’yi yönetenlerin de ilk olarak dikkate almaları gereken reel politik faktör bu durumdur. ABD hegemonyası ile Türkiye’yi bir yerlere sürüklemek eskisi gibi kolay olmayacaktır. Dünyanın merkezi ile artık tek kutup değil ama çok kutup ilgilenmektedir. Yeni dönemin dengeleri yeni politik yaklaşımlar ve açılımlar gerektirmektedir. Umarız, Türk dışişleri yıllardır içine düşmüş olduğu batı rüyalarından kurtularak şöyle bir etrafına bakmayı becerebilir. Aksi Türkiye için çok tehlikeli yeni durumların ortaya çıkmasına neden olabilir.

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : MİLLİ MÜCADELENİN 100. YILINDA ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ 30 YAŞINDA

A.D.D Kurucu Genel Sekreteri

1- GİRİŞ :

2019 yılı , hem Milli Mücadelenin yüzüncü yıldönümü hem de bu doğrultuda Milli Mücadelenin devamı olarak 20. Yüzyılın sonlarında kurulmuş olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de, 30. Yılını tamamladığı bir aşamadır . I989 yılında resmi işlemleri tamamlanarak çalışmalarına başlayan ADD ,kurucu kadronun Atatürk’ten günümüze gelen siyasal birikimini toplumsal alana taşıyarak 21. Yüzyılın Atatürkçülüğüne yönelmiştir . Yirminci yüzyıl geride bırakılırken , yeni bir yüzyılın getirdiği geleceğe yönelik çalışmalar,ADD genel merkezince başlatılmış ve Edirne’den Ardahan’a , Sinop’tan Hatay’a kadar yurdu bir çiçek demeti gibi sarmış olan yüzlerce il ve ilçe şubeleri aracılığı ile , ülkenin her köşesine kurucu önderimiz Atatürk’ün uygarlık ışığı taşınmıştır .Her türlü saldırıya rağmen bugün hala ,Türkiye Cumhuriyeti tabelaları yön göstermeğe devam ediyorsa , burada Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çeyrek yüzyılı geride bırakan yoğun çalışmalarının payı bulunmaktadır .

Atatürk’ün cumhuriyet devletinin çatısı altında bir Atatürkçü derneğe ihtiyaç bulunmadığı ve bu nedenle ADD isimli bir örgütün kurulmaması gerektiğini savunanlar , derneğin kuruluşuna baştan karşı çıkmışlar ama daha sonraki yıllarda yaşanan olumsuz gelişmeler , yeni bir yüzyıla girerken Atatürk’ten gelen siyasal uygarlık birikiminin örgütlenerek geleceğe dönük kurumlaştırılması girişiminin ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyunca , daha sonraki aşamada dernek kuruluşuna karşı çıkan kesimlerde ADD üyesi olmuşlardır . Dünya çağ değiştirirken , Türkiye’de bu duruma paralel bir değişim sürecine ister istemez girmek zorunda kalmıştır . Atatürk adına herkes konuşurken ve her ağızdan birbirinden çok farklı sesler çıkarken ,bütün emperyal merkezler ve bunlara bağlı olarak hareket eden çevreler , Atatürkçülük adına her türlü spekülasyona yönelerek kafa karışıklığına ve siyasal kaos oluşumuna yol açmışlardır . Bu durumda Atatürk Türkiye’sinin ciddi bir gelişme çizgisine oturabilmesi için , Türkiye Cumhuriyetini ortaya koyan siyasal birikimin , devletin ötesine gidilerek toplum içinde de örgütlenmesi ve bir düşünce derneği yapılanması çerçevesinde geleceğe dönük olarak kurumlaştırılması gerekiyordu . Ancak böylesine ciddi bir oluşum , Türkiye’de Atatürk üzerinden geliştirilmek istenen kaosu önleyerek , cumhuriyet rejiminin kurucu irade doğrultusunda kurumlaşmasını sağlayabilirdi . ADD işte bunu yaparak boşluğu doldurdu .

Atatürk ve Atatürkçülük adına daha önce kurulan çeşitli dernekler olmuş ama bunlar ciddi çalışma düzenleri oluşturamadıkları ve amatörlükten çıkamadıkları için zaman içinde kaybolup gitmişlerdir . Her Türk vatandaşında var olan Atatürk sevgisi Atatürkçülük adına bir şeyler yapma girişimlerini zaman zaman ortaya çıkarmış ama duygusal Atatürkçülük’ten ileri gidemeyen bu tür çabalar amatör çalışmalar olarak geride kalmıştır . Duygusal Atatürkçülük yapan çeşitli dernekler gibi , Atatürk ve cumhuriyet karşıtlığı ile yola çıkan bazı örgütlenmelerde ciddi yapılanmalara yönelemedikleri için zaman süreci içerisinde toplumsal alandan geri çekilmek zorunda kalmışlardır . Türkiye Cumhuriyeti yüzüncü yılına yaklaşırken , Atatürkçülük alanındaki duygusal girişimler ile birlikte amatör yapılanmalar da geride kalmakta ve Atatürkçü Düşünce Derneği bu alandaki geçmişin bütün birikimini en üst düzeyde bir örgütlenme olarak bugüne ve geleceğe taşımaktadır .Kuruluşundan bu yana çeyrek yüzyılı aşan bir süreyi geride bırakan ADD , otuz yıllık zaman dilimi içerisinde önemli olaylar ve sorunlarla karşı karşıya kalmış ama bütün bu zorlukları cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ten aldığı güç ile aşarak bugünlere gelme başarısını göstermiştir .

Her isteyenin Atatürk ve Atatürkçülük adına örgütlenme yapamadığı , Atatürk adını taşıyan kuruluşların hükümet kararnamesine bağlı olduğu bir hukuk düzeni içerisinde ADD’nin adı resmen onanmış ve daha sonraki aşamada da Atatürkçü Düşünce Derneği kamu yararına çalışan dernekler arasına alınarak , devlet örgütlenmesinin topluma yönelen bir kolu olmuştur . Kamu yararına olma statüsünün sağlamış olduğu hareket alanı içerisinde , ADD her zaman için topluma ve ülkeye yararlı girişimlerde bulunmuş ,elinden geldiğince Atatürk ve ulusal kurtuluş mücadelemiz ile ilgili olan her tür çalışmayı yapmak için çaba göstermiştir . ADD tarihi ile ilgili olarak geriye dönük bir araştırma yapılırsa , ADD’nin Türk toplumuna ve cumhuriyet rejimine sağlamış olduğu katkılar ile ilgili bir çok kayıt görülecektir . Bu alanda hazırlanmış olan “ADD’NİN KİTABI “ ismini taşıyan kaynak kitap açık bir belge olarak Türk kamuoyunun bilgisine sunulmuştur . Ayrıca çeşitli yıldönümlerinde ADD genel merkezi tarafından yayınlanmış olan kitap, dergi ve broşürler de ADD’nin birikimini geleceğe dönük bir biçimde yazılı ve kalıcı yapılanmaya dönüştürmüştür .

Atatürk kendi kurduğu devleti ve cumhuriyet rejimini Türk gençliğine emanet ederken hiç bir iç ya da dış güce güvenmemiş , mirasını bile Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarına bırakarak kendi kurmuş olduğu rejimin geleceğe dönük kurumlaşması için çaba göstermiştir . Rejimi Türk gençliğine emanet ederken yurdun her türlü saldırı ve de emperyal girişimler ile karşı karşıya kalabileceğini ,bu nedenle gençliğin uyanık bekçiliğine ihtiyaç olduğunu dile getirirken , Atatürk kendi adına yola çıkacaklara da geleceğe yönelik kurumlaşma yolunu göstermiştir . Atatürk’ün mirasına sahip olacak Türk Tarih ve Türk Dil kurumları bilimsel olarak görevlerini yaparlarken , Atatürk’ün yolundan gidenler de örgütlenerek ve geleceğe dönük kurumsal yapılar ortaya koyarak Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar yaşayabileceği bir ortamı yaratacaklardır . ADD gibi güçlü toplumsal örgütlenmeler aracılığı ile birikim geleceğe doğru taşınabilecektir . Devletlerin ve partilerin içine sürüklendiği siyasal çıkmazlara karşı durabilmek , direnebilmek ve gelecekte de var olabilmek için hem bilimsel hem de sosyal ve kültürel alanda yeni yapılanmalara yönelmek gerekliliği , ADD gibi bir merkezi kitle örgütün ortaya çıkmasına neden olmuştur .

2 – NEDEN ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ

Otuzuncu yıldönümünü kutlarken Atatürkçü Düşünce Derneği adı altında bir derneğin neden kurulduğunu iyi bilmek gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana geçen siyasal dönemler tek tek gözden geçirildiğinde , devletin kurucusu ile onun ortaya koymuş olduğu rejimin temel ilkelerine karşı belirli çevreler de kasıtlı geliştirilen karşıtlık , her zaman için Türkiye Cumhuriyetini tehdit etmiştir .İmparatorluk devleti emperyalist saldırılar ve işgaller aracılığı ile yıkılırken ,bunun yerine uluslararası uygarlık ailesinin onurlu bir üyesi olmayı hedefleyen bir cumhuriyet oluşumu Atatürk’ün öncülüğünde tarih sahnesine çıkarılıyordu . Böylesine olumlu bir siyasal oluşum toplumun içinden çıkarken aynı zamanda devletleşiyordu . Devletin kurulması ve cumhuriyetin ilanından sonra da kurulmuş olan siyasal yapılanmanın topluma yönelmesi ve halk kitleleri ile bütünleşmesi için de halka giden yolda yeni örgütlenmelere gidiliyordu . Ulusal Kongreler aracılığı ile bir araya gelerek bir ulus devlet kurmak için yola çıkan Türk ulusu , bir yandan devletleşirken diğer yandan da çeşitli dernekler üzerinden sosyal örgütlenmelere giderek ülkenin her köşesinden uluslaşma sürecinin tamamlanabilmesi doğrultusunda örgütlenmeye gidiyordu . Osmanlı döneminin son yıllarında kurulmuş olan dernekler yeterince etkili olamayınca , Türk halkı Kuvayı Milliye örgütleri aracılığı ile bir araya gelerek yeni devletleşmeye giden yola yöneliyordu .

Kongreler sonrasında yeni başkent Ankara’da devlet kurulurken kamusal alanda öncelik devlet oluşumuna veriliyordu . Daha sonraki aşamada ise , devlet merkezi güç olarak Misak-ı Milli sınırları içinde yeni kamu düzenini kurarken , halka yönelik yapılanmalara da öncelik tanıyordu . Devletin ilk kuruluş yıllarında bu doğrultuda önce Millet Mektepleri kuruluyordu . Bu eğitim kuruluşları aracılığı ile vatandaşa hem Türkçe öğretiliyor hem de uluslaşma sürecinde gerekli olacak bilgi birikimi çeşitli programlar ile halk kitlelerine anlatılmaya çalışılıyordu . İmparatorluğun çökertilmesi sonrasında Türk ulusu kendi devletini kurarken , uluslaşma sürecinin de başlatılması gerekiyordu . Böylesine bir düşünce ile Millet Mektepleri oluşturularak vatandaşa ulus devlet çatısı altında gerekli olacak her türlü bilgi yaygın eğitim programları aracılığı ile aktarılmaya çalışılıyordu . İmparatorluğun çöküşünden sonra ortada kalan Osmanlı Ahalisinin Türk milletine dönüştürülmesi aşamasında Millet Mektepleri önde gelen bir misyonu yerine getirerek , çağdaş Türk devletinin ulusal yapılanmasını tamamlıyorlardı . Harf ve yazı devriminin getirmiş olduğu yeni yapılanmalara uygun bir doğrultuda Türk ulusunun dünya sahnesine çıkması çabalarında ,Millet Mektepleri örgütlenmesi uluslaşmanın ilk aşamasını tamamlayarak görevini yerine getiriyordu .

Cumhuriyet rejimi halka giderek kitleler ile kaynaşma doğrultusunda ikinci toplumsal örgütlenme deneyimini Halk Evleri ile yerine getiriyordu . Osmanlı Ahalisinin Türk ulusuna dönüştürülmesi misyonu tamamlanınca , cumhuriyet rejimi ile halk kitlelerinin yakınlaşarak bütünleşmesi gerekliliği ortaya çıkıyor ve bu doğrultuda , devleti kuran parti Halk Evleri aracılığı ile vatandaşa kucak açarak toplumsal bütünleşmede bir adım daha ileri gidiyordu . Halk Evleri Rusya ve Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi halk eğitimine ve sosyal kültüre ağırlık veren bir çalışma düzeni içerisinde çalışmalarını sürdürüyor ve Türk halkının ortaçağ karanlığından çıkarak çağdaş dünyanın aydınlık ortamına açılışını sağlayan yaygın bir eğitim kuruluşu olarak görevini yapıyordu . Halk Evleri bir anlamda Atatürk’ün kültür kurumu olarak da cumhuriyet rejiminin kendisine verdiği eğitim ve kültür programlarını yürüterek Türk halkının bilinçlenme düzeyini yükseltirken , diğer yönden de eski dönemden gelen toplum kesimlerinin halkçılık anlayışı çerçevesinde ulus devlet potası içerisinde kaynaştırarak milletin bütünlüğünü sağlamaya çalışıyordu . Türk halkının kurucu önder Atatürk’ün yolundan gitmesi , kısa zamanda yapılmış olan devrimlerin geniş yığınlara yansıtılabilmesi ve bu doğrultuda bir halkçı bütünleşmenin sağlanması amacıyla kurulmuş olan Halkevleri, yirminci yüzyılın ortalarında kapatılana kadar kendisinden beklenen misyonu fazlasıyla yerine getiriyordu . Devletin örgün eğitim ile bir yeni kamu düzeni oluşturmasına kadar, Halk Evleri Türk toplumunun çağdaş cumhuriyetçi bir aydınlık ortamda bilinçlenmesi için önemli görevleri yerine getiriyordu .

Millet Mektepleri ile başlayan ve Halk Evleri ile devam eden çağdaş bir Türk ulusu oluşturma süreci , Türkiye Cumhuriyeti ulus devletinin güçlenerek milli sınırlar içerisinde gerekli olan etkinliği sağlamasıyla birlikte önemli bir yol katediyordu . Yeni kurulmuş olan ulus devlet aynı zamanda bu yoldan kendi ulusunu da elde etmiş oluyordu . Devletleşme ile birlikte uluslaşma sürecinin de sürdürülmesi , siyasal rejim ile halk kitleleri arasında yakınlaşma ve bütünleşme doğrultusunda yeni bir yapılanmayı ortaya çıkarıyordu . Böylece , cumhuriyetin ilk yıllarında dış müdahaleler ile ortaya çıkartılan isyan girişimlerinin sonuçsuz kalması sağlanıyordu . Halk kitleleri ile cumhuriyet devletinin Halk Evleri üzerinden geliştirilen halkçılık anlayışı ile kaynaşması , yeni cumhuriyetin her türlü engel ,zorluk ve kışkırtmalara rağmen yoluna devam etmesine uygun ortam sağlıyordu .Ulus devlet halkçılık uygulamaları ile toplumsal tabana oturtuluyordu .

İkinci Dünya savaşının başlaması üzerine cumhuriyet yönetimi zor durumlara düşüyor ve savaş koşulları nedeniyle durma noktasına gelmiş olan ekonomi ve ticaret alanında ortaya çıkan durgunluk, yoksul halk kitlelerini mağdur duruma düşürüyordu . İşte içe kapanıklığın getirdiği bu durgunluk ortamını aşmak isteyen cumhuriyet yönetimi ,bu sefer de köyü ve köylü kesimlerini hedef alarak onları harekete geçirmek üzere Köy Enstitülerini kuruyordu. Ülkenin her bölgesinde geniş tarım arazileri üzerine kurulmuş olan Köy Enstitüleri kısa zamanda köy çocuklarının aydınlanma yuvaları konumuna geliyordu . Orta Avrupa ülkelerindeki yaygın eğitim ve kültür kuruluşlarından yararlanılarak açılmış olan Köy Enstitülerinde ,hem köylü gençler yetiştiriliyor hem de eğitim içinde iş ya da iş içinde eğitim uygulamaları aracılığı ile kırsal alanda eğitim ve ekonomi hareketlenmesi sağlanıyordu . İkinci dünya savaşının dışarıya kapatmış olduğu Türk ülkesi , Köy Enstitüleri atılımı ile hareketlilik kazanarak durgunluktan kurtuluyordu .Köy Enstitüleri bulundukları bölgelere sosyal ve kültürel çalışmalar ile hareket ve canlılık getirirken aynı zamanda geleceğin aydınlarını ,sanatçılarını ve bilim adamlarını da yetiştiriyordu .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türk eğitim,kültür ve bilim dünyasında yeni kadrolaşmalar ve bunlar üzerinden geleceğe dönük yeni atılımlar , gene Köy Enstitüleri aracılığı ile başarılıyordu .

Köy Enstitüleri atılımı Halk Evleri projesi ile halk kitlelerine açılım adımını tamamlıyordu . Köy den gelip Enstitü çatısı altında yetişen genç cumhuriyet kuşakları , sahip oldukları aydınlanma bilinci ile kısa zamanda cumhuriyetin kültür ve eğitim kadroları arasında yerlerini alıyor ve Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş dünyadaki onurlu yerini alabilmesi doğrultusunda yaşam mücadelesine giriyorlardı . Özellikle Cumhuriyetin ikinci elli yılında Türk kültürünü ve sanatını, büyük oranda Köy Enstitüsünden yetişenler temsil ediyorlardı . Üniversitelerin Anadolu’ya yayılmasında ve bilimin ışığının ülkenin her yöresine taşınması sürecinde , gene Köy Enstitüsü çıkışlı kadrolar ülke ve devletin gereksinmesi olan eğitim programlarında yer alarak , kısa zamanda Türk gençliğinin yetiştirilmesinde kilit konumda görevler yapıyorlardı . Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Türkiye’yi yirmi birinci yüzyıla taşıyan kadrolar gene Köy Enstitüsü mezunları içinden çıkıyordu . Cumhuriyet yönetimi böylece Millet Mektepleri ,Halk Evleri ve Köy Enstitüleri gibi Türkiye’ye özgü ulusal eğitim ve kültür kadroları yetiştirerek, Atatürk mirasının geleceğe taşınması hedefini gerçekleştiriyordu . Her üç kurumdan yetişen nesiller , yıllar boyunca Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak görev yaptıkları her yerde toplumsal uyanışın uyanık bekçiliğini yaparak aydınlanmanın ışığını yaymışlardır .

Yirminci yüzyılın son on yılında 52 bilim ve hukuk adamının bir araya gelerek kurmuş oldukları Atatürkçü Düşünce Derneği , cumhuriyet tarihi içinde oluşmuş olan aydınlanma ve bilim ışığının örgütlenerek bugüne yansıyan yapılanmasıdır. Cumhuriyet tarihi içinde oluşturulan eğitim programları ve kültür atılımları , Türkiye Cumhuriyetine çağdaş uygarlığın ışığını taşıyan yeni kuşaklar kazandırmıştır .Yirminci yüzyılın ikinci yarısında batı emperyalizminin baskıları sonucunda işbaşına gelen ara dönem yönetimleri ülkede bir baskı ve siyasi hegemonya rejimleri uygulamaya başladıkları zaman , karşılarında cumhuriyet rejiminin aydınlığında yetişen Atatürkçü genç kuşakları görmüşlerdir . Cumhuriyetin ilk yarısında doğmuş olan bu kuşaklar ikinci yarıda ülkeye sahip çıkmaya başlamışlar ve bu doğrultuda gerekli olan adımları atarak ciddi örgütlenmeler içine girmişlerdir . İşte , Atatürkçü Düşünce Derneği yirminci yüzyılın son on yılında kurulurken , yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde de etkin olmuş ve devrimlerin uyanık bekçiliği görevini üstlenerek ve her türlü emperyal saldırı ya da baskılara karşı çıkarak , Atatürk devrimleri ile cumhuriyet ilkelerinin hem savunucusu hem de koruyucusu olmuştur . 52 bilim ve hukuk adamı bu doğrultuda ADD’yi kurarlarken , çağdaş bilim ve uygarlık yolunda emin adımlar ile ilerleyen Türk devletine toplumsal ve kültürel alanda yardımcı olmayı ve bu doğrultuda her türlü katkıda bulunmayı birer ulusal görev bilmişlerdir . ADD’nin 30 yılı bu yolda geçmiş ve bugüne gelinmiştir .

Neden Atatürkçü Düşünce Derneği diye bir soru ortaya atılırsa , bu sorunun yanıtı olarak cumhuriyetin kurucusunun izinde giden ve cumhuriyetçi bir çizgide vatanseverlik mücadelesi veren toplum kesimlerini bir ulusal çatı altında bir araya getirmek ,biçiminde açıklama yapılabilir . Ülkenin geleceği için bir araya gelmekte olan yeni cumhuriyet kuşakları,Atatürk ilkeleri doğrultusunda yola çıkarken büyük sıkıntılar çekilerek kurulmuş olan ulus devlete sahip çıkarak ,bu doğrultuda her türlü emperyalist ,işbirlikçi ve gerici girişimlere karşı uyanık bekçilik görevini aksatmadan sürdürmek üzere ciddi bir kararlılık içinde olmuşlardır . Yirminci yüzyıldan gelen cumhuriyetçi siyasal birikim siyasal partilerin dışına itilince , Atatürkçü toplum kesimleri yalnızlığa sürüklenmişler ve bu gidişe karşı dur demek üzere bir araya gelmişlerdir . Atatürkçülük ve Atatürk ilkeleri siyasal partiler tarafından terk edilince , cumhuriyetin yetiştirdiği yeni kuşaklar bu çizgide devreye girerek örgütlenmişler ve devletin kurucu önderinden miras kalan kurucu insiyatife geri dönerek yeniden tam bağımsız ulus devlet ile çağdaş cumhuriyeti savunma mücadelesine , ADD çatısı altında devam edebilmenin yollarını aramışlardır . Bu açılım zamanla tırmanma göstererek ADD yi ülkenin en yoğun çalışmalar yürüten ulusalcı ve cumhuriyetçi kuruluşu haline getirmiştir .

Ortak bir amacı ya da eylemi gerçekleştirmek amacıyla bir araya gelmiş kişilerin oluşturduğu birlik olarak ADD , cumhuriyetin ilelebet payidar kalması hedefine kilitlenmiş vatansever kadroları yurdun her köşesinde çatısı altında toplayarak, şube sayısı beş yüzlere varan bir büyük örgütlenmenin yurt içinde ve dışında merkezi olmuştur .Bilimsel anlamda örgütler her zaman için belirli ihtiyaçlardan doğar ve bunu karşılamak üzere yeni yapılanmalara yönelirler . Atatürk kendi zamanında devlet ile toplum arasında uyum sağlayabilmek için Millet Mektepleri ve Halk Evleri’ne kuruculuk yaptı .Halk Evleri Atatürk’ün kültür kuruluşları idi . ADD de Atatürk sonrası dönemde Atatürk’ün izinden giden ve ilkelerini savunan Atatürkçülerin sivil toplum örgütü olmuştur .Devletin kuruluşunun tamamlanmasından sonra çağdaş demokrasilerde olduğu gibi sivil toplumun da oluşturulması gerekmektedir . Türkiye’de bu doğrultuda var olan binlerce derneğin yanı sıra , Atatürkçü Düşünce Derneği cumhuriyetin temel prensiplerine uygun düşecek bir doğrultuda sivil toplumun oluşturulması için yoğun çaba göstermiş ve bu doğrultuda programlar ile çalışmalar yürütmüştür. Siyasal partiler ,sendikalar ,meslek kuruluşları ,kooperatifler ,vakıflar ,okul aile birlikleri ,yardım sandıkları birer tüzel kişilik sahibi örgütler olarak kendi tüzükleri doğrultusunda çalışarak sivil toplumun oluşturulmasına katkıda bulunurlarken , ADD gibi düşünce dernekleri de kendi ilkeleri doğrultusunda çalışmalarını yürüterek sivil toplumun ve demokrasinin gelişerek yerleşmesi için çalışmalar yaparlar . ADD bu doğrultuda kuruluşunu tamamlayarak çalışmalarını sürdürmüştür .

Vatandaşlar her türlü inanç ve temel ilkeler doğrultusunda dernekler kurabilirken , Türkiye’de de cumhuriyetin yeni kuşakları Atatürkçüler olarak örgütlenme yoluna gitmişler ve Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün gösterdiği hedefler doğrultusunda gelişebilmesi için örgütlü bir Atatürkçülük mücadelesine yönelmişlerdir . Özellikle ,sosyalist sistemin çözülmesinden sonra iki kutuplu dünyanın ortadan kalktığı görülmüş ve bu doğrultuda giderek çok kutuplu bir dünyanın ortaya çıkması üzerine bütün ülkelerde olduğu gibi ,Türkiye’de de düşünce ortamında büyük değişiklikler gündeme gelmiştir . Büyük devletler ve emperyalist ülkeler kendi çıkarları doğrultusunda dünyayı bir yerlere doğru yönlendirmeye çaba gösterirken , Türkiye gibi orta boy ya da küçük ülkeler üzerindeki emperyalist baskılar giderek artmış ve bir çok ülkede bu yüzden siyasal karışıklıklar ortaya çıkmıştır . Bu gibi gelişmeler Atatürk’ün cumhuriyet devletini de tehdit eder bir noktaya gelmiştir .İşte böylesine gündeme gelen bir büyük değişim rüzgarına karşı Atatürkçüler de ,ADD çatısı altında harekete geçerek kendilerine miras bırakılan cumhuriyet rejimini korumak doğrultusunda ADD çatısı altında örgütlenmeye öncelik vermişler ve böylece Türkiye’nin en büyük sivil toplum kuruluşunu toplumsal alanda ortaya çıkarmışlardır .

3 – ADD ÇALIŞMALARI VE ETKİNLİKLERİ

Atatürkçü Düşünce Derneği çalışmaları sırasında bir gerçeklik olarak , hiçbir zaman bir siyasal parti gibi davranmamıştır .Devleti kuran Atatürk’ün partisi var olduğu sürece Atatürkçüler parti kurma konusunda geride durmuşlardır . Anayasal çerçevede , Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında kabül edilmiş olan Dernekler Kanunu hükümlerine uygun olarak örgütlenen ve bu kanun ile birlikte ilgili mevzuata göre çalışmalarını yürüten ADD , günlük siyasetin dışında kalarak ama Atatürk ilkeleri ile cumhuriyetin temel esaslarına bağlı olan bir yönde çalışmalarını şimdiye kadar başarı ile yürütmüştür . ADD yönetimleri her zaman için günlük siyaset ile , Atatürk cumhuriyeti arasındaki farklı konulara dikkat ederek hareket etmiştir . ADD bir dernek olarak diğer derneklerin yaptığı bütün çalışmaların benzerlerini uygulama alanına getirdiği gibi ,aynı zamanda kendi asil misyonu olan Atatürk ve cumhuriyete sahip çıkılması konusundaki sorumluluğunu da her zaman aksatmadan yerine getirmiştir . Türkiye’de yüzden fazla siyasal parti kurulmasına rağmen meclise girme şansını elde edemeyen diğer partiler ADD gibi yaygın örgütlenme başarısını gösterememişlerdir . ADD bu yönü ile toplumsal örgütlenme konusunda Türkiye’nin en başarılı kuruluşu olmuştur .

ADD’nin Atatürk ve cumhuriyete sahip çıkan yoğun çalışmaları emperyal merkezleri ve onların işbirlikçisi konumundaki toplum kesimlerini rahatsız ettiği zaman, ADD’nin üzerine gitmek ya da bazı konuları istismar ederek ADD’yi zor durumda bırakmak gibi olumsuz durumları yaratmaktan çekinmemişlerdir . ADD üyelerinin her biri üniversite mezunu , meslek sahibi ve aydın kişiler oldukları için ülkedeki gerici ,tutucu ve cahil kesimlerin hedefi olmaktan kurtulamamışlardır . Parti yönetimlerinde oluşan oligarşik yapılar ya da hegemonyacı yönetimler , tek adam olma çabaları ile birleşince, Türk demokrasisi tehlikeye girdiği için ADD çok kritik dönemlerden geçerek bugünlere gelebilme başarısını göstermiştir . Partiler devleti yönetmekten çok ele geçirmeye çalıştıkları ya da emperyal projelere alet olarak rejimi tehdit ettikleri için aynı tutumu sivil toplum kuruluşları üzerinde de sürdürmekten geri kalmamışlardır . Demokratik kitle örgütlerini kendi arka bahçelerine dönüştürmek isteyen siyasal partiler, bu yüzden sivil toplum kuruluşlarını zor durumlara düşürerek kendi siyasal çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmışlardır. Küçük partiler etkinliklerini artırmak için sivil toplum kuruluşlarının başına kendilerine yakın kişileri getirmeye çalışmışlar ve bu yüzden demokratik rejim ile sivil toplum kuruluşları arasındaki sağlıklı bağlantıları bozmuşlardır . Ülkemizde seçimlerde oy alamayan küçük partilerin büyük demokratik kuruluşların yönetimlerine dışarıdan karışmalarıyla demokrasi fazlasıyla yara almıştır . Türkiye’de de görülen bu tür olumsuz gelişmeler yüzünden ADD de zaman zaman farklı siyasal partilerin baskısı altında kalmış ama her zaman için bağımsız kimliğini korumakta başarılı olarak dış yönlendirmelere alet olmamıştır .

Türkiye Cumhuriyetinin zor duruma düşürüldüğü kritik aşamalarda , Atatürkçü Düşünce Derneği Anıt Kabir’e bir milyon kişi götüren büyük yürüyüşler ya da mitingler düzenleyebilmiştir .Yürüyüşler ile beraber cumhuriyet ve Atatürk için düzenlenen mitingler ile ADD ülkenin batısından başlayarak doğusuna doğru büyük bir açılıma yönelmiş ve bu doğrultuda ülkenin doğu ve batı sınırları arasındaki ulusal bağlantıyı pekiştirmeye çalışmıştır . Her hafta sonu bütün şubelerde yapılan toplantılar , düzenlenen konferans ve açık oturumlar ile ülke gündemini yakından izleyen ADD örgütü, aynı zamanda alternatif medya ortamının bütün ülkede yaratıcısı olmuştur . Siyasal iktidarların medyada tek yanlı kontrol sağlamaları ve büyük sermaye sahibi şirketlerin siyasal iktidarlar ile çıkar ortaklıklarına girişmesi üzerine , Türkiye’de’sağlıklı bir kamu oyunun oluşması mümkün olamamış ve bu durumda ADD yurt düzeyinde etkin olan yüzlerce şubesi ile alternatif medya olarak devreye girmiştir . Devletin kurucusunun kurucu iradesine ters düşen gelişmeler emperyalist ve işbirlikçi güçler tarafından tırmandırıldıkça , ADD çatısı altında bir araya gelen bütün Atatürkçüler sırt sırta vererek dayanışma içinde ülkeyi ve demokrasiyi bataklığa sürükleyen her türlü saldırıya karşı çıkarak direnmişlerdir .Her zaman için bilimsel doğruları dile getiren ADD merkezi ve şubeleri , ülke kamuoyunda hukuka, bilime ve akla aykırılıkları sürekli olarak gündemde tutarak her türlü saldırıya karşı vatan savunması yapmışlardır .

ADD bütün çalışmalarında Atatürkçülüğü , cumhuriyetçiliği , ulusalcılığı ,halkçılığı ,devrimciliği ve de laikliği ön plana çıkarırken bu ilkelere karşı olan emperyalist , işbirlikçi ,tutucu ve gerici toplum kesimlerinin tepkileri ile karşılaşmış ama gene de yılmadan tüzükteki amaç maddesi doğrultusunda milli mücadelesini sürdürerek bugünlere gelmiştir . Siyasal partilerden umudunu kesen aydın halk kitleleri her zaman için ADD’nin yanında yer almışlar, partilerin yapamadığı sosyal hizmetlerin bu dernek tarafından yapılmasını açıkça talep etmişlerdir . Yüzbinlerce sayıya ulaşan üyelik başvuruları ile de derneğin toplumsal tabanının genişleyerek güçlenmesine katkıda bulunan toplum kesimleri kendi içlerinden çıkardıkları yeni yöneticiler ya da kadrolar aracılığı ile ADD’yi boyundan büyük işlere yönlendirmek istemişlerdir . Ne var ki , şimdiye kadar göreve gelmiş olan hiçbir ADD yönetimi otuz yıl boyunca hiçbir biçimde sahip olduğu ana tüzüğün çerçevesini aşmayı denememiştir . Her düşünceye sahip olan vatandaşlar istedikleri partilere üye olarak siyaset yapabilirler ama , ADD çatısı altında günlük siyasal konulara girilmesinin var olan hukuk düzenine ters düştüğünü okumuş ve aydınlanmış Atatürkçüler ,bu gibi sapmalara uzak durarak her zaman için hareket tarzlarındaki hukuk sınırını koruyabilmişlerdir .

ADD yönetimleri otuz yıl boyunca bütün resmi bayramlarda görev almasını bilmişler ve kutlamaların gerektiği gibi yapılabilmesi için gerekli olan her girişimde bulunmuşlardır . Tören Atatürkçülüğünün ötesine giderek , resmi bayramların cumhuriyet rejimi açısından önem ve anlamlarını her yönü ile ele alan ağırlıklı programları Türk kamuoyunun önüne getirirken , ulusal kurtuluş savaşının veri ve kazanımlarının bugüne taşınması konusunda, ADD her kuruluştan daha dikkatli olarak çalışmalarını aksatmadan yerine getirmiştir . Atatürk ilkeleri ve cumhuriyet tarihi ile ilgili dersler eğitim programlarından çıkarılırken , Atatürk ve cumhuriyet karşıtı çeşitli olumsuz yaklaşımların eğitim sistemin de bilime aykırı olarak eklenmeye çalışılması post-modernizm görünümü altında yeni bir orta çağa yönelme hareketi olarak öne çıkmıştır . Aşırı bir modernlik hayranlığına teslim olmuş işbirlikçi burjuva kesimler batı emperyalizmi önünde selam dururken ,Türkiye’nin de teslim olması için çeşitli baskı yollarına gitmişler ama her türlü dış müdahaleye rağmen Türkiye’deki cumhuriyet rejimini baskı yolu ile çökertememişlerdir .ADD bu gibi konulara çalışma programlarında fazlasıyla yer vererek kamuoyunu her türlü istismara karşı uyanık tutmaya çalışmıştır . Alternatif medya çizgisinde çalışmalar yapan ADD şubeleri ülkede daha sağlıklı bir kamu oyu oluşturulabilmesi doğrultusunda üzerine düşen sorumluluğun gereklerini yaptığı çalışmalar ile her zaman için yerine getirmeye çaba göstermiştir .

Atatürk’ün ulus devletinin çatısı altında bulunduğunu iyi bilen ADD yönetimleri , bütün çalışmalarında milli kültürü geliştirmeye ve bu doğrultuda kültür programları yaparak Türk tarihinin önde gelen bilim adamları ile sanatçılarını genç kuşaklara tanıtmak ve öğretmek için yoğun çaba göstermiştir . Türk tarihinde yer alan kahramanlar kadar eğitim ,bilim ve kültür alanındaki önemli isimlerin bugünlere ve yarınlara taşınması konusunda ADD öncü bir rol oynamaya çaba göstermiştir . Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda hazırlanan ve geliştirilen programlar aracılığı ile ADD hep önde gelen bir kuruluş olmuştur . Türkiye’nin uluslaşma sürecinde yaşadığı birikime sahip çıkarak bugünün koşullarında modern bir ulus devlet düzeninin sürdürülmesinde ,ADD her zaman için önde gelen bir misyona sahip çıkmış ve bunun gereklerini aksatmadan yerine getirmiştir . Düşünce özgürlüğünün sınırsız kullanıldığı bugünün dünyasında zararlı sonuçlar verebilecek ya da kazanılmış hakların kaybedilmesine yol açabilecek çeşitli olumsuz düşüncelerin arkasında yatan gerçeklerin kamuoyuna taşınmasında ve halk kitlelerine bu gerçeklerin anlatılmasında, gene ADD üzerine düşen görevleri yerine getirerek , cumhuriyetin uyanık bekçiliği görevini ödün vermeden bilinçli bir çizgide sürdürmüştür . ADD her durumda ağır başlı tavrını sürdürmüş , hiçbir biçimde sonu macera ile sonuçlanabilecek herhangi bir gereksiz çalışma yapmamıştır . Türkiye’yi emperyalist projeler doğrultusunda bir yerlere sürüklemek isteyen ya da ulus devlet ile çağdaş cumhuriyet rejimlerine zarar verebilecek hiçbir siyasal oluşumun içinde ADD olmamıştır . ADD her zaman için cumhuriyet ile beraber demokrasinin de en gelişmiş çağdaş biçimini savunarak bugünlere gelmiştir .

ADD her zaman için cumhuriyet karşıtı gelişmeler kadar demokrasiyi sınırlayan ve giderek ortadan kaldıran girişimlere karşı da çok dikkatli davranarak bugünlere gelebilmiştir . Küreselleşme sürecinde gündeme gelen radikal dönüşüm isteklerine karşı dikkatli davranan ADD, hiçbir zaman hayal peşinde koşmamış aksine var olan dünya düzeni ve gerçek koşullar ışığında siyasal gelişmelere karşı ihtiyatlı bir tutum içinde olmuştur . Kurulduğu yıl sosyalist sistemin çöküşe geçmesi yüzünden zor durumda kalan ADD , hem ara rejimlere hem emperyalist saldırı ve işgallere ve de küreselleşme öyküleri doğrultusunda yapılanlara her zaman için karşı çıkmıştır . Ulusalcı ve cumhuriyetçi bilim adamı ve yazarların katıldığı açık oturumlarda ortaya çıkan bu gibi yeni durumların ,Türkiye’yi fazla etkileyerek sarsmaması için geliştirilen çalışma programları doğrultusunda hareket etmiştir . Ülke gerçekleri ve ulusal çıkarlar doğrultusunda hazırlanan programlarda , kendi alanlarında etkin çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları ile her aşamada ve her konuda dayanışma içinde işbirliği arayan programlara öncelik veren ADD ,böylesine yaklaşımlar çerçevesinde Türk kamuoyunun doğruları bulabilmesi için yoğun çaba içinde olmuştur . Uluslararası gelişmelerin getirdiği olumsuz koşullara karşı , Türkiye’nin ulusal çıkarlarının korunmasına ADD her zaman için öncelik vererek ülke gündemi doğrultusunda ortak programların oluşturulmasında etkili olmuştur .

Atatürkçü Düşünce Derneği , sayıları dört yüzü geçen şubeleri ile bir araya gelerek ve binlerce üyesinin katıldığı ortak programları her şube ile eşit koşullarda düzenlemektedir.Aynı zamanda çeşitli coğrafi bölgelerden meydana gelen Türkiye’nin yurt bütünlüğü çerçevesinde , bölge toplantılarına ağırlık vererek dışa karşı örgütsel bütünlüğünü korumaya da önem vermektedir . İl ve ilçe şubelerinin Türkiye’nin her köşesinde etkinliklerini giderek artırdığı bir süreçte , ADD bir anlamda dışarıdan gelen her türlü emperyal saldırıya karşı Türk toplumunun ulusal refleksini ortaya çıkarmaktadır . Şubeler ve üyelerin katıldığı etkinlikler bazan yabancılara sınırsız toprak satışı girişimlerin de ya da haksız özelleştirme girişimlerine karşı çıkışta olduğu gibi , imza toplama kampanyalarına da dönüşebilmekte ve o aşamada ADD ile diğer demokratik kuruluşlar ,Türk ulusunun bireyleri ile bir araya gelerek gene milli mücadele döneminde olduğu gibi vatan savunması yapabilmektedirler .

4- ATATÜRK‘ÜN DEVLET MODELİ

Cumhuriyetin yüzüncü yılına girerken bir yüzyıl geride kalmakta ve bu süreçte bir çok devlet ve siyaset adamı iktidara gelerek Türkiye yönetiminde yer alma haklarını kullanabilmektedirler . Bu nedenle Türkiye siyaseti ele alınırken bütün devlet ve siyaset adamları yeniden gündeme getirilebilmektedir .Ne var ki , bunlardan bir tanesi diğerlerinden ayrılmakta ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği için giderek artan bir öneme sahip olmaktadır . Bunun nedeni de Mustafa Kemal’in kurucu önder olması ve Atatürk adını alarak hem devleti kurması hem de kurduğu devleti on beş yıllık bir zaman dilimi içinde cumhurbaşkanı olarak yönetmesi , yönetirken de devletin kuruluşu ile ilgili her adımı Milli Mücadele reisi olarak atmasıdır . Bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet varsa ve bu siyasal yapı bugün de devam ediyorsa bunu Türk ulusuna sağlayan öncü ve kurucu önder Atatürk’tür .Atatürk bu özel konumu ile diğer devlet adamlarından ayrılmakta ve kurucu önder olarak da devlet modelinin sahibi olarak ortaya çıkmaktadır . Türkiye Cumhuriyeti diye bir devlet var olduğu ve yaşamını sürdürdüğü sürece çıkış ve dayanak noktası Atatürk olacaktır ve Atatürk varsa Türkiye olacaktır ya da Türkiye varsa Atatürk geçmişten gelen manevi önder olarak Türk ulusuna ve Türk devletine yol göstermeye devam edecektir .

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti devletinin ve Türk ulusunun kurucu babasıdır . ABD’nin kurucu cumhurbaşkanı George Washington’dur . Kurucu öndere saygı olsun diye devletin başkentine de Washington adı verilmiştir . Dünyanın süper gücü konumundaki Amerika Birleşik Devletleri çıkarları için devletler ile oynamakta ve kendi adamlarını dünya devletlerinin başına getirerek her türlü emperyal politikaya ülkeleri alet etmekte ve dünya halklarına yönelik politikalarında bu tür politikacıları kullanmaktadır . Ne var ki , Amerikalılar kendi ülkelerinin çıkarları söz konusu olduğu zaman devletin kurucusuna önem vermekte ve kurucunun ortaya koymuş olduğu devlet modelini geleneksel bir biçimde değiştirmeden uygulamaya devam etmektedirler . Halbuki George Washington nasıl ABD’nin kurucu babası ise Atatürk’te Türkiye Cumhuriyetinin kurucu babasıdır . ABD uygulaması devam ettiği sürece hiç kimse Atatürk’ün Türkiye’deki kurucu baba statüsünü değiştiremez .Türk ulusu kurucu babasından miras kalan çağdaş cumhuriyet rejimi ile ulus devlet yapılanmasını Türkiye’nin ulusal çıkarları doğrultusunda sonuna kadar sürdürecektir . Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet ya da sonsuza kadar devam etmesi , Türk ulusunun yaşamını sürdürmesi ile aynı anlama gelmektedir . ABD aynı zamanda emperyalist bir devlet olduğu için dünyanın her köşesine olduğu gibi Türkiye’nin bulunduğu bölgeye de müdahale ederek ve kurucu babamızın bize bıraktığı devlet modelinin bozulmasına yol açarak Türkleri zor durumda bırakmakta, bazan da müttefiklik görünümü altında Türk devletinin zarara uğramasına neden olmaktadır .Bugünkü ABD başkanlarının kurucu babalarının yolundan gideceklerini resmen açıklarken , Türkiye’nin kurucu babasının yolundan sapma göstermesini ısrarla talep etmeleri çok büyük bir siyasal çelişki olarak dünya kamuoyunun önündedir . Para babalarının uluslararası kapitalist sistemi kendi çıkarları doğrultusunda küreselleşmeye uygun bir duruma getirme çabaları ,ABD’de halen geçerli olan kurucu babalık misyonunun Atatürk’ten esirgenmesi gibi haksız bir durumu ortaya çıkarmaktadır . Böyle çifte standart getiren büyük bir haksızlığı ,Türk devleti ve ulusunun kabül etmesi mümkün olmadığı gibi, Atatürkçüler ‘de Atatürk’e karşı yapılan böylesine bir haksızlığa isyan etmektedirler . Bugün Amerikan devletini yeniden yapılanmaya sürükleyecek bir biçimde Alaska,Teksas ve Kaliiforniya gibi büyük ve zengin eyaletler federasyondan kopmaya çalışırken ,benzeri bir durum Türkiye gibi ülkelerde de ortaya çıkınca , ABD’nin yaptığı gibi Türkiye’nin kurucu babasına geri dönerek , kurucu iradeden gelen devlet modelini değiştirmeye çalışmaktadırlar . ABD kendi kurucu babasının izinden giderken aynı hakkı Türkiye’ye tanımamakta ve Türkler bu yüzden Atatürk’ün devlet modelini savunamaz bir hale ABD baskıları ile getirilmektedir . Batılıların kendileri ile batının dışında kalan ülkelere farklı işlemler uygulaması yüzünden ortaya çıkan çifte standartlı bu durum Türkiye gibi diğer dünya ülkelerini de rahatsız etmektedir . Bütün dünya ülkeleri Atatürk’ün Türkiye’nin kurucu babası olduğunu ve onun kurduğu devlet modelinin Türkiye’nin siyasal kimliği olarak geçerliliğini sürdürdüğünü öncelikle görmek zorundadırlar .

Atatürk dünyanın jeopolitik olarak merkezi konumdaki orta bölgesinde , coğrafyanın getirmiş olduğu jeopolitik koşullara uygun olarak bir merkezi devlet kurmuştur . Bu yüzden Türk devlet modeli sadece Türkiye Cumhuriyetine özgüdür ve diğer dünya devletlerine benzememektedir .Böyle bir devlet merkezi imparatorluğun çöküşü sonrasında ortaya çıkmıştır . Bir jeopolitik merkezi ulus devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarken var olan koşulları Atatürk yerinde değerlendirerek hareket etmiştir . Onun bu gerçekçi tutumu yüzünden devlet sağlam temeller üzerine oturtulmuş ve her türlü saldırıya karşı kendini koruyacak mekanizmalarla da devlet yapılanması desteklenerek güçlendirilmiştir . Ulusal kurtuluş savaşı sonrasında Türk devleti kurulurken Avrupa’da batı dünyası , Rusya’da sosyalist dünya , Orta Doğu ülkelerinde ise İslam dünyası vardı . Dünya kıtaları üzerinde oluşturulmuş olan üç ayrı düzenin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti bu üç sistemin içine girmemiş ve tam merkezi bölgede her üç sistemin belirli özelliklerini ele alan farklı bir devlet modeli ortaya koymuştur . Batı sisteminin çıkış noktası olan Fransız devriminden milliyetçilik, cumhuriyetçilik ve laiklik ilkelerini alan Atatürk , Rus devriminden de devletçilik halkçılık ve devrimcilik ilkelerini alarak merkezi bir sentez yapılanmasına gitmiştir . Doğu ve batı bloklarına girmeyen ama onların ilkelerini Türkiye koşullarına göre sentezci bir anlayış ile birleştirmeye çalışan Atatürk, batıdan aldığı laiklik ilkesi ile de, bir din yapılanması olan İslam dünyasına karşı da mesafeli bir tutum içinde olmuştur . Bu yüzden Türkiye’yi kendine has özellikleri doğrultusunda ele alarak değerlendirmek gerekmektedir .

İmparatorluk sonrası dönemde bir ulus devlet kurulmasına gidilirken , Türkiye’nin komşu kıtası olan Avrupa modelinden etkilendiği görülmektedir . Uluslaşma tarihinin merkezinin Avrupa olması nedeniyle Atatürk Türk ulus devletini kurarken , Avrupa’daki ulus devletlerin geçmişini inceleyerek hareket etmiştir . Avrupa’daki Fransız devriminden yararlanılmış üç yüz yıllık uluslaşma süreci incelenmiş ve son aşamada üzerinde Küçük Asya yazan bir yarımada olan Anadolu toprakları üzerinde Avrupa tipi bir devlet kurulmuştur . Milletin büyük çoğunluğunun Müslüman olmasına rağmen laik bir devlet kurularak uygar batı dünyasına yakın olmaya çalışılmıştır . Batı ile ilişkiler bu doğrultuda yakınlaştırılırken , Sovyet devrimi sonrasında bir doğu bloku olarak ortaya çıkan Sovyetler Birliği sistemi iyi incelenerek , bu devrimden çıkan devletçilik, halkçılık ve devrimcilik ilkeleri de batının ilkeleri ile birlikte cumhuriyetin temel ilkeleri olarak benimsenerek orta alanda merkezi bir sentez oluşturulma çabası sürdürülmüştür .Atatürk kapitalist modeli benimsemeyerek batı dünyasına mesafeli davranırken , Rus devriminin ilkelerinin bir kısmını da benimsemesine rağmen Sovyetler Birliği içinde yer almamıştır . Böylece üç ayrı bölgenin tam ortasında yer alan Türkiye Cumhuriyeti başka hiçbir modele dayanmayan bir devlet modelini , Türkiye Cumhuriyetinin kurucu önderi Atatürk sayesinde elde ettiği için , Türk devlet modeli aynı zamanda Atatürk’ün devlet modeli olarak da adlandırılmaktadır .

Atatürk , Misakı Milli sınırları içerisinde hem batı tipi bir ulus devlet ile cumhuriyet rejimini birlikte ilan etmiştir . Atatürk ilkeleri olarak adlandırılan altı okun üçü Rus devriminden üçü de Fransız devriminden alınırken ,Türkiye’ye özgü sentezci bir yaklaşım ile ulusal cumhuriyet yapılanmasına gidiliyordu . Ne var ki , ulus devlet kurulmasına rağmen sadece milliyetçilik ilkesi ile yetinilmiyor ve aynı zamanda halkçılık ilkesine de temel prensipler içinde yer verilerek , farklı alt kimliklerden gelen Anadolu ve Trakya halkının aynı ulus devlet çatısı altında halkçılık politikası çizgisinde bir araya gelmelerine giden yol açılıyordu .Anadolu halkının büyük çoğunluğunun Müslüman kökenli olmasına rağmen , yeni kurulan devletin laikliği esas alması da farklı din ve mezhep anlayışından gelen insanların ortak bir çatı altında bir araya gelmelerini hedefleyen ve İslam dünyasında ilk kez ortaya çıkan farklı bir siyasal yapılanmanın sonucu olarak öne çıkıyordu . Böylece farklı din ve etnik kökenden gelen insanların beraberce aynı devletin çatısı altında bir araya gelerek yaşamaları mümkün hale getiriliyordu . Eski imparatorluk alanında farklı kökenlerden gelen Osmanlı Ahalisinin yeni devletin kurulması ile birlikte çağdaş bir Türk ulusu haline gelmesi için, Atatürk farklı sistemlerden yararlanarak bunlardan aldığı ilkeleri Türkiye potası içinde eriterek diğerlerinden çok farklı bir ulusal cumhuriyeti tarih sahnesine çıkarırken eklektik bir modeli esas alıyordu .Birbirinden çok farklı sistemlerin içinden seçilen ilkeler Türkiye gerçekliği çerçevesinde bir araya getirilerek yeni bir sentezci yaklaşım ile Asya toprakları üzerinde bir Avrupa tipi devlet yapılanmasına gidiliyordu .

Son seçimler sırasında sürekli olarak devletin bekası meselesinin gündeme getirilmesinin bir rastlantı olmadığını iyi bilen Atatürkçüler , aynı zamanda Atatürk’ün devlet modelini de ciddi bir jeopolitik anlayış ile bildikleri için ,Sovyetler Birliğinin çöküşü ile birlikte gündeme gelen bölge devletlerinin parçalanması ya da sınırlarının değiştirilerek yeniden yapılanmaya yönlendirilmesi aşamasından bu yana bütün bölge ülkeleri için beka sorunu bulunuyordu . Birinci dünya savaşın da üç büyük doğu imparatorluğu parçalanırken , bölgede yeni devletler kuruluyordu . İmparatorluk sonrasında Osmanlı topraklarında kurulan devletlerin hiç birisi ulus devlet niteliği kazanamazken , Türkiye Cumhuriyetinin bölge özelliklerinden ileri gelen farklılıklar çizgisinde Avrupa tipi ulus devletten farklı bir kimlik ile ortaya çıkıyordu . Avrupalılar Orta Doğu devletlerine benzin istasyonu adını takarken , Avrupa İnsan Hakları mahkemesi de, Türkiye diye bir devlet var ama millet yok diye Türk tipi devlete düşmanca bakan bir çizgide kararlar alırken, insan hakları kavramı üzerinden etnik kökenlere dayalı bir ırkçılığı bölücülük olarak gündeme getiriyordu .Atatürk Türk ulusunun çıkarları doğrultusunda Türk devletinin sınırları içinde yer aldığı devlet modelini daha geliştirilmiş bir sentezci yaklaşım ile dünya sahnesine çıkarırken , hem batı dünyası hem doğu dünyası hem de İslam dünyası Atatürk Cumhuriyetini kendilerinden saymadıkları gibi aynı zamanda karşı çıktıkları bir devlet yapılanması olarak öne çıkarıyorlardı .Osmanlı topraklarında kurulu bulunan Orta Doğu devletlerini geçici devlet olarak ilan eden Siyonist lobiler ,İsrail’i terör ve savaş yolları ile büyütürken tüm bölge devletleri ile birlikte Türkiye’yi de Sevr haritası doğrultusunda bölerek eyaletler halinde Büyük İsrail ya da ABD öncülüğünde Büyük Orta Doğu federasyonuna eyaletler halinde monte etmeye çaba göstermektedirler . Merkezi alanın geleceğinde Siyonizm ve Kemalizm çatışması tırmanmaktadır .

ATATÜRK kendisine soru soran bir yabancı gazetecinin ,” siz sosyalist ya da kapitalist değilsiniz hiçbir devlete ya da sisteme benzemiyorsunuz . Siz nesiniz ? “ diye yönelttiği soruya karşı yanıt verirken “ Bizi hiç kimseye benzetmeyin . Biz hiçbir sisteme bağlı değiliz ve hepsinden farklıyız .Bizi mutlaka birisine benzetmek istiyorsanız o zaman bize benzetebilirsiniz çünkü biz bize benzeriz “ biçiminde bir yanıt vermiştir . Kurucu önder Atatürk’ün elleriyle oluşturduğu Türkiye Cumhuriyeti devlet yapılanması bu yüzden bir Atatürk devlet modelidir ve bu yüzdendir ki Türkiye’nin Atatürkçüleri sonuna kadar kurucu ayarlara dayanan Atatürkçü siyasal yapılanmanın hem koruyucusudur, hem de siyasal alanda bu ulusal özgün modelin sonuna kadar savunucusudur . Her türlü emperyalist projeye ve bunların bölgeye dayattığı yeni devlet modellerine karşı ,Atatürk’ün cumhuriyeti , Türk ulusu ve Atatürkçüler tam bağımsızlık anlayışı doğrultusunda Atatürk’ün devlet modelini ayakta tutabilecek ikinci bir milli mücadele için her türlü hazırlıkların içindedirler .

5 – BUGÜNÜN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ

I9!9 yılının 19 Mayıs günü Samsun’da başlayan Milli mücadelenin IOO yılının kutlandığı bu yıl aynı zamanda Atatürkçü Düşünce derneğinin de 30. Yıldönümüdür . ADD’nin kurucuları Milli Mücadelenin günümüze uzanan yeni kuşakları olarak, böyle bir örgütü cumhuriyetin gelecek nesillerine armağan etmiştir .Atatürk sayesinde böylesine güzel bir vatana ve çağdaş bir ulusal cumhuriyet düzenine sahip olan Türk ulusu, yeni yetişen genç kuşakların ADD çatısı altında bir araya gelerek sürdürecekleri mücadelenin önderliğinde gelecek yılları kucaklayabilecektir .Ne var ki , Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk’ün oluşturduğu devlet modeli ile yoluna devam edebilmesi son yıllardaki bazı gelişmeler yüzünden tehlikeye girmiş olarak görülmektedir . Özellikle var olan anayasanın bazı maddelerinin kısmi değişikliklerden geçmesiyle ortaya başka bir devlet modeli çıkmış gibi bir görünmektedir . Eski anayasal düzen devam ederken buna dayalı olarak bir devlet düzeni de Atatürk modeline göre varlığını sürdürüyordu . Ne var ki , şimdi de son anayasa değişiklikleriyle çok farklı bir yeni bölgesel devlet düzenine doğru yönelme yapılmasıyla birlikte, sanki iki ayrı anayasa ve bunlara uygun olarak iki farklı devlet yapılanması varmış gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır . Anayasal düzen ve hukuk devleti anlayışı çerçevesinde devletin birliği ve bütünlüğü esas alınması gerekirken , Türkiye’nin konjonktürel olarak kurucu devlet modelinden uzaklaşarak bölgesel modellere doğru yönelmesi sonucunda eski ve yeni anayasaların karşı karşıya geldiği bir geçiş aşamasına gelinmiştir . Türkiye’nin önde gelen bütün anayasacılarını rahatsız eden bu yeni karmaşık durum ülkenin önünde çözülmesi gereken acil bir sorun olarak öne çıkmaktadır .

Soğuk savaş döneminin gerilerde kaldığı , küresel sermayenin bütün dünyayı teslim almaya yöneldiği küreselleşme emperyalizminin artık yürümediği yeni aşamada ; Avrupa Birliği , Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi emperyalist ve Siyonist projelerin de yavaş yavaş devre dışı kaldığı yepyeni bir döneme doğru dünya yönelirken , Türkiye Cumhuriyeti hem dünyanın genel durumu ile ilgili bir değerlendirme yapmak hem de kurucusu Atatürk’ten gelen devlet modeli ve ulusal kimliği ile birlikte yepyeni bir açılıma hazır olmak durumundadır .Türkiye’yi tehdit eden bütün emperyalist projelere karşı Türk devleti hem komşuları ile hem de kendisine benzer konumda bulunan diğer mazlum uluslar ile bir araya gelerek ,ortak bir dayanışma içinde alternatif bir dünya düzeninin eşitlikçi , özgürlükçü ,barışçı, dayanışmacı ve adil bir çizgide ortaya konulabilmesi için gereken ne ise bu doğrultuda çalışmalarını hızlandırarak sürdürmelidirler .İki yüzün üzerinde bir sayıya ulaşmış olan bütün ulus devletler düzeyinde çok aktif girişimlerde bulunularak emperyal güçlerin baskı ve hegemonyasından dünya halklarının kurtarılabilmesi için yeni uluslararası örgütlenmelere giden yol açılmalıdır . Atatürk Cumhuriyeti antiemperyalist geleneği ile öne çıkarak her türlü emperyalist saldırı ve girişimlere karşı Atatürk’ün tanımlaması ile mazlum uluslar dayanışmasına yönelinmelidir . Tüm Atatürkçüleri böylesine bir yeni mücadele beklerken , Türkiye’nin Atatürkçü birikiminin ülke yönetiminde daha etkili bir konuma gelmesi gerekmektedir .Bu doğrultuda var olan bütün Atatürkçü kuruluşların ve kişilerin el birliği ile toplumun önüne güçlü bir dayanışma koymaları gerekmektedir .

ADD ‘nin 30 . yıldönümünde Atatürkçülerin günümüz koşullarının gerekli kıldığı Atatürkçü etkinliklerinin daha fazla öne çıkması için üzerinde durmaları gereken konular şu şekilde ele alınmalıdır .

1-Atatürkçülüğün çeşitli siyasal senaryolara alet olmasının önlenebilmesi için Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Atatürkçü Düşünce Derneği ilgili uzmanları bir araya getirerek , Atatürkçülüğün bugünkü anlamını belirlemek üzere üst düzeyde bir bilimsel çalışma yaptırılmalıdır .

2-Türk halkının Atatürk’ten uzaklaşmasına yol açan her türlü darbe ve müdahale gibi girişimlere hem Atatürk adının karıştırılmaması hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Atatürkçülerin de alet edilmemesi için, bu tür olumsuz gelişmeleri önlemek üzere bütün Atatürkçüler gereken çalışmaları yaparak önlem almalıdırlar . Darbe ve müdahale kararlarının batılı ülkelerin merkezi bölgedeki çıkarları için batılı merkezlerde alındığı artık herkes tarafından bilinmektedir .

3 -Türkiye’nin ulusal birikimini temsil eden Atatürkçülüğün , gene batılı emperyal merkezlerde geliştirilmeye çalışılan Neo-Kemalizm ve Post-Kemalizm projelerine alet edilmesini önleyecek bilimsel çalışmaların , Atatürk Yüksek Kurumu ile birlikte Türkiye’deki üniversitelerde yapılması bir an önce tamamlanmalıdır . Atatürkçülüğün düşünce sistemi olan Kemalizm’i ortadan kaldırmak isteyen emperyalist merkezler, ya Neo-Kemalizm adı altında Atatürkçülüğe ters düşen ve tamamen karşıt bazı yaklaşımları geliştirmekteler ya da Post –Kemalizm diye yeni bir yaklaşımı Post-modernizm anlayışı çizgisinde kamu oyuna benimseterek kafaları karıştırmaya çalışmaktadırlar .Atatürkçüler bu durumu yakından izleyerek , Kemalizmin neo’suna da post’una da karşı çıkarak gerçek anlamdaki Kemalizm’i bugünün gerçekleri doğrultusunda güncellemelidirler .

4- Atatürk ve Türkiye cumhuriyeti ile ilgili olarak eskiden yayınlanmış kitap,makale ve araştırmaların bugünün koşullarında yeniden yayınlanması sağlanarak bu bilimsel birikimin günümüzün genç kuşaklarının eline geçmesi sağlanmalıdır . Ayrıca bu doğrultuda hem Atatürk Yüksek Kurumu hem ADD genç araştırmacılara burs sağlayarak Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk’ün devlet modeli üzerine yeni bilimsel çalışma ve araştırmaların ve tezlerin yapılmasını ve yayınlanmasını sağlamalıdırlar . O zaman batının ileri ülkeleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile daha sıkı bir bilimsel yarışmaya girme şansını Türk devleti elde edebilir .

5- Küresel büyük şirketlerin tekelcilik üzerinden dünya ekonomisini ele geçirme girişimlerine karşılık uluslararası alanda bütün devletlerin eşit koşullarda katılacağı yeni düzenlemelerin öne çıkabilmesi için Asya ve Afrika ülkeleri ile yakın ilişkilere girilmesi ve bu çizgide mazlum uluslar dayanışmasının geliştirilerek, yeni bölgesel işbirliği düzenlerinin süper kapitalizmi devre dışı bırakacak biçimde yapılması bir an önce gerçekleştirilmelidir .Sermaye tekellerine karşı dayanışmacı ve işbirlikçi bir yeni ekonomik düzen , dünya ülkelerinin katılımı ile acil bir biçimde örgütlenmelidir .

6-Küresel şirketlerin saldırıları ve terörü finanse etmeleriyle birlikte dünya haritasında yer alan bütün ulus devletlerin geleceği tehdit altına girmektedir . İmparatorluklardan ulus devlet çıkaranlar , bugünkü aşamada ulus devletlerden eyalet devletleri çıkarmaya öncelik vererek geleceğin şehir devletlerinin öncülüğünü yapmaktadırlar . 20 imparatorluktan 200 ulus devlet çıkartanlar , şimdi de 200 ulus devletten 2000 eyalet devlet çıkartabilmek için uğraşmaktadırlar . Böylece geleceğin 5000 şehir devletinin ortaya çıkartılabileceği bir yeni dünya düzenine , ulus devletleri eyaletler üzerinden parçalayarak ulaşmaya çalışmaktadırlar . Bu nedenle , bugünün Atatürkçülerinin emperyalist amaçlı eyaletçiliğe karşı çıkarak, var olan ulus devletleri desteklemeleri ülke ve bölge güvenlikleri açısından zorunlu görünmektedir . Atatürkçülerin önde gelen görevlerinden birisi Atatürk’ün devlet modeline dayanan Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini hem korumak hem de savunmaktır .

7-Atatürkçüler her türlü ikinci cumhuriyetçi akımlardan ve girişimlerden uzak durarak bunlara planlı ve bilinçli bir biçimde ulusal bir karşı çıkışı örgütlemelidirler . Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra son sosyalist devleti de yıktık diyerek Atatürk devleti karşıtlığını örgütleyenlerin , emperyalist güçlerin satın alınmış ajanları olduğu, yabancı gizli servisler ile ortak çalıştıkları ,cemaat ve tarikat görünümünde istihbaratçılık ile yabancılar için operasyonlara kalkıştıkları artık belli olmuştur .

8-Millete doğru yeni bir açılım gerçekleştirilerek Millet Atatürkçülüğü geliştirilmelidir .Atatürk devletin ve kamu kuruluşlarının tekelinden kurtarılmalı ve halk kitleleri üzerinden millete daha yakın bir konuma getirilmelidir . Bu doğrultuda Atatürkçü Düşünce Derneği öncülük yaparak şubeleri aracılığı ile halkın içinde daha katılımcı çalışmalara yönelmeli ve özel hazırlanmış programlar aracılığı ile devlet ve millet kaynaşmasına giden yol açılmalıdır . Atatürk’ün sadece devletin kurucusu olmadığı aynı zamanda milletin kurtarıcısı olduğu ve emperyalizme karşı direnen Türklerin atası olduğunun her zaman için halk kitlelerine anlatılmasında Atatürkçüler önde gelen misyonlar üstlenmelidir .

9- Türkiye’nin geleceği için yeni başlatılacak bir cumhuriyetçi hareket için Atatürkçüler hazır olmalıdırlar . Küresel emperyalizmin demokrasi kavramını yozlaştırarak demokrasi görünümünde cumhuriyet devletlerini tasfiyeye yönelmesi dikkate alınarak işe başlamalı ve ulus devletleri dağıtan demokratikleşme programlarına karşı, merkezi devlet gücünü artıran yeni cumhuriyet programları hazırlanarak devreye sokulmalıdır . Böylece Türkiye Cumhuriyetinin ilelebet payidar kalacağı ya da sonsuza kadar yaşayacağı yeni yapılanmaların önü daha rahat bir biçimde açılabilecektir. Bugün Cumhuriyetçi güçlerin yıldırılamadığını Atatürkçüler bütün dünyaya göstermek zorundadırlar .

10-Bugünün koşullarında Atatürkçü dış politikaya bir an önce dönülmesi sağlanmalıdır . Atatürk’ün Rusya ile dostluk , İran ile ortaklık ama emperyalist ülkeler ile mesafeli ilişkiler gibi üç ana esasa dayanan ulusal dış politikasının devreye girmesiyle beraber , bugünkü dünya konjonktürünün kilitlendiği Orta Doğu’daki düğümün çözülmesinde, Atatürkçü dış politika geçen yüzyılın başlarında olduğu gibi alternatif bir dış politika ile sorunlara çözüm ve bölgeye de barış getirebilecektir .Türkiye yeni bir Birleşmiş Milletler hareketi başlatarak bu teşkilata üye olan bütün devletleri ,dünya barışı ve geleceğin eşitlikçi dünya düzeni için bir araya getirerek emperyal devletlerin savaş maceralarına karşı çıkan bir insanlık seddinin uluslararası alanda bir an önce oluşturulmasına öncülük etmelidir . Ayrıca emperyal güçlerin merkezi alana yönelik enerji saldırılarına karşı bölge ülkelerinin bir araya gelmesiyle bir bölgesel güvenlik örgütlenmesi ,tıpkı Avrupa Birliğinde olduğu gibi Orta Doğu alanında da gerçekleştirilmesi düşünülebilmelidir .

Milli Mücadelenin 100 .yıldönümünde ulusal kurtuluşumuzu yeniden anımsarken , bugün Türkiye’nin içine sürüklendiği çıkmazdan kurtulabilmesi için ikinci bir Milli Mücadele girişimine gerek bulunmaktadır . Birinci ulusal kurtuluş savaşı silahlar ile yapılmıştı . Bugünün gelişmiş teknolojileri nin yarattığı silahların kullanılması çok büyük insan kaybına yol açacağı için ,yeni dönemin Milli Mücadelesi topla silahla değil ama kalemle ,akıl ile ve düşünce ile olacaktır .Savaş senaryoları peşinde koşan emperyal güçlere karşı silahla değil ama direnme ile karşı çıkacak bir insanlık birikiminin sonuç alabilmesi için her yolun denenmesi gerekmektedir . Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu büyük önder Atatürk’ün dile getirdiği gibi ,eğer bir yaşam zorunluluğu yoksa savaş cinayet demektir . Kişisel çıkarları için bütün insanlığı bir dünya savaşına sürükleyen para babalarının hırslarına alet olunmasının önlenmesi doğrultusunda barış , dayanışma ve işbirliğine öncelik verecek girişimlere bu gün geçmişten daha fazla gereksinme olduğu görülmektedir .

Birinci Milli Mücadelenin birikimi ile örgütlenerek ortaya çıkmış olan Atatürkçü Düşünce Derneği’nin ikinci Milli Mücadele aşamasında geçmişin birikimi ile ön plana çıkarak, insanlığın bir üçüncü dünya savaşı belasından kurtulmasında ülkenin ulusal ve cumhuriyetçi potansiyelini harekete geçirilmesinde ulusal çıkarlar açısından kamu yararı olduğu açıktır .Bu nedenle Atatürkçüler Türk ulusu ile kaynaşarak ulusal direniş ve mücadelenin öncüsü olmalıdırlar.