ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “YENİ BİR DÜNYA KURULUR TÜRKİYE DE YERİNİ ALIR”


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “YENİ BİR DÜNYA KURULUR TÜRKİYE DE YERİNİ ALIR”

Bu makalenin başlığının tırnak içinde yer almasının nedeni, eski bir devlet adamının ağzından çıkmış olan sözler olarak tarihteki yerini almış olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı ve Kuvayı Milliye’nin ikinci adamı olarak göreve gelen bu Türk generali, soğuk savaş döneminin en kritik aşamasında batı emperyalizminin dayatması ile karşılaşınca, ağzından bu sözler dökülmüştür. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına girilirken ve ikinci dünya savaşı geride kalırken, batılı ülkeler merkezi alana yeniden gözlerini dikerek, Anadolu’nun yanı başında kardeş bir toprak parçası olarak sürüp giden Kıbrıs adası ile ilgili olarak ortaya çıkan çekişmelerin ,giderek silahlı çatışmalara dönüşmesi noktasında, batı blokunun merkezi olan en büyük batılı emperyalist devletin başkanı Türkiye’nin önüne çıkarak, batı dünyasının savunma sistemi içinde Türkiye’ye verilen silahların Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılamayacağını açıkça ifade etmiş ve bunun tersi bir doğrultuda eğer bu silahlar batı blokunun izni alınmadan kullanılırsa, o zaman Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanacağı bir tehdit uyarısı çizgisinde bildirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir Rus işgaline karşı batı sistemine dahil olarak kendini kurtarmaya çalışan Türkiye, bu tür dengelerle kuruluşunu tamamlayarak yirminci yüzyılın ikinci dönemine doğru yol alabilmiştir. Tam bu sırada Orta Doğu’da İsrail’in kurulması üzerine gündeme gelen gelişmelerle, Türkiye Kıbrıs üzerinden tehdit almıştır. İşte bunun önlenmesi için Türkiye’nin ikinci adamı bu sözleri söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılın günlerini geride bırakırken, bütün insanlık ile birlikte yaşadığımız dünya gezegeninde de çok önemli gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme gelmektedir. Yirminci yüzyılın birikimini yeni yüzyıla taşımak gibi bir misyonu harita üzerinde yer alan devletler üstlenirken, şirketler üzerinden ana sermayenin sahibi konumundaki iş çevreleri dünyanın patronluğuna soyunmaya başlamışlardır. Tarih boyunca var olan insanlığın birikimini, devletler yirmi birinci yüz yılın içlerine doğru taşırlarken, patronların ve küresel sermayeyi kontrol eden iş adamlarının parasal birikimlerini ve maddi güçlerini tekelcilikten küreselciliğe geçmiş olan büyük ekonomik örgütler de yirmi birinci yüzyılın içlerine doğru taşımışlardır. İnsanlığın ilk çağlardan bugünlere kadar uzanan tarihsel geçmişi incelendiği zaman, her dönemde güç merkezlerinin birbirleriyle savaştıkları ortaya çıkmaktadır. Daha sonraki dönemlerde devletler olarak toplumsal örgütlenmeler ortaya çıktığı zaman bu aşamadan sonra yeryüzü topraklarında egemenlik kurma kavgası devletler arası savaşlar haline dönüşmüştür. Ne var ki, küreselleşme aşamasına gelindikten sonra da bu kez küresel sermayenin temsilcisi olan şirketler ile var olan devletler karşı karşıya gelmiştir. Bu aşamadan sonra da halk kitleleri ile sermaye grupları arasındaki çekişmeler yavaş yavaş devletler üzerinden savaşlara doğru dönüştürülmeye çalışılmıştır.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında dünya üzerindeki siyasal konjonktürün karşıtlıkları eskisine oranla daha farklı bir çizgide belirlenmesi üzerine, şirketler ile devletler arasındaki çekişmeler daha da büyüyerek gelişmiş ve eski dönemden kalma dünya düzeninin zamanla sarsılarak farklı çizgilerde değişikliklere doğru gelişmeler yönlendirilmiştir. Böylesine yeni koşulların ortaya çıktığı farklı bir aşamada, devletler ile şirketler rekabet sürecinde önceliği kendilerinin toparlanmasına ayırmışlar ve bir süre sonra derlenip toparlanarak yeniden ortaya çıkan diğer gruplar ile ya iş birliği ve dayanışma içine girmişler ya da aradaki mesafeleri daha da açarak karşı karşıya gelmişlerdir. Bu tür çekişmelerin sonucunda parçalanan veya büyüyen devletler kadar çeşitli bölgelerde yaşamlarını sürdürmekte olan toplumlar da sarsıntılar geçirmişlerdir. İki büyük dünya savaşı sonrasında iki kutuplu dünya düzeni çökünce, geride kalan süper güç konumundaki büyük devleti ele geçiren küresel sermaye, bütün dünyada yeni bir hegemonya düzeni oluşturma doğrultusunda var olan devletlere karşı bu büyük gücü kullanmaya başlamıştır. Şirketlerin büyümesi ve devletlerin küçültülmesi ana ilkesi doğrultusunda, geride kalan kapitalist sistemin süper gücü sermaye egemenliğinin merkezi haline getirilince, tek merkezli bir küreselleşme süreci soğuk savaş dönemi sonrasında ortaya çıkarılarak, serbest piyasa ekonomisi üzerinden geliştirilen kapitalist ve emperyalist politikalar ile ulus devletler teker teker teslim alınmaya çalışılmıştır. Batı sistemine dahil olan bölgelerdeki devletler, alt kimliklerin hortlatılmasına dayanan ileri demokrasi görünümlü bölünme projeleriyle parçalanmaya çalışılırken, batı sisteminin dışında bulunan diğer doğu bölgelerindeki devletler de ise hem etnik çatışmalar hem de bölünme amaçlı sıcak savaşlar kışkırtılarak, bu doğrultuda bölücülük hedefi taşıyan dış destekli terör aracılığı ile küçültülen devletler, siyaset sahnesine çıkartılmaya çalışılmıştır. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonun parçalanışına benzer planlar, bütün ulus devletlerde bu doğrultuda gerçekleştirilmeye çalışılırken, küreselci emperyalistlerin yol haritalarında Türkiye diye bir ulus devlet karşılarına çıkıyordu. İşte bu noktada her şeyin alt üst olduğu ve eski planların geçersiz kaldığı, savunma ortaklıklarının geçerliliğini yitirdiği yeni bir noktaya geliniyordu. İşte bu noktada emperyalizmin babası Türkiye’nin batıdan aldığı silahları kullanamayacağını tehdit eder bir biçimde söylüyordu. Hiç de nazik olmayan bir sert bir üslupta Türkiye’nin batı silahlarını kullanarak kendi güvenliğini sağlamasına açıkça izin verilmiyordu.

Kuruluşu itibarıyla batılı emperyalistlerin dünyanın doğu bölgesine açılan yol haritasında önemli bir yere sahip bulunan Türk devleti, uluslararası konjonktürün yardımlarıyla, aslında Birinci Dünya savaşı süreciyle birlikte batının yol haritasındaki ana devletlerden birisi haline geliyordu. Çanakkale savaşı ile batı emperyalizmi dünyanın ortasından geçerek bütün doğu bölgelerini ele geçirmeye yönelirken, Çanakkale’den Anadolu yarımadasına girmek istemiş ama bunu başaramamıştır. Birinci dünya savaşına giden yolda tökezleyen emperyalizm daha sonraları derlenip toparlanarak yola devam etmek istemiş ama bu sefer de karşısında Sovyetler Birliği gibi yeni bir güç merkezini görmüştür. İşte bu aşamada Kıbrıs adasında yeni bir yapılanma arayışı gündeme gelirken, Türkiye’nin siyasal çıkarları tehlikeye giriyor ve Türk devleti ile batı emperyalizmi Orta Doğu’nun en büyük adası olan Kıbrıs’ta karşı karşıya geliyordu. Devletler ve şirketler arasında çekişmeler tırmanırken, Türkiye yeni kurulan İsrail devletinin gündeme getirdiği Büyük İsrail projesi nedeniyle de baskı altına sürükleniyordu. Siyonizmin merkez ülkesinin kurulmasından sonra güvenlik işlerini de üstlenen okyanus ötesi süper güç, Türkiye’yi batının verdiği silahları kullanamazsın diye tehdit ederken, aslında Atlantik emperyalizmi ile birlikte İsrail siyonizmini de birlikte savunuyordu. Böylesine bir konjonktür içinde Türkiye soğuk savaş dönemindeki kamplaşmanın dışında bırakılarak, Sovyet sosyal emperyalizmine karşı korunmuyor, aksine Türkiye savunmasız bırakılarak karşıt blok olan sosyalist sistemin kucağına atılıyordu. Bu topraklarda Türk egemenliğinin bin yıllık birikimini temsil eden Türk devletinin, doğu ve batı bloklarının tam ortasında kalarak batı blokuna sığınması gibi yaklaşımın doğru olmadığı, güvenlik örgütünün başının tehditleri ile kesinlik kazanıyordu.

Böylesine bir iki yüzlü tutum ile çifte standartlı bir politika ile istemeden karşı karşıya kalan Türk devletinin kendi çıkarları doğrultusunda durumu yeniden değerlendirmesinin zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bölgesel ittifaklarına ya da güvenlik örgütlerine devletler kendi çıkarlarını korumak ve her türlü tehditlere karşı kendini korumak üzere girmesi, genel olarak kabul edilen bir kural olmasına rağmen, bir Hrıstıyan devletin aynı dinden gelen başka bir Hrıstıyan devleti kollarken, kural dışı olarak güvenlik örgütü üyeliğine alınmış olan bir Müslüman ülke olarak Türkiye’yi yaptırım ile tehdit etmesi, ancak emperyalizmin çıkarları ile açıklanabilecek çifte standartlı bir tutum olarak değerlendirilebilir. Türk devletinin kuruculuğunu ve ikinci cumhurbaşkanlığını yapmış olan bir devlet büyüğünün aradan yıllar geçmesine rağmen başbakan olarak, kendisini tehdit eden bir güvenlik örgütü başkanına karşı gerekli olan tutumu takınarak, Türkiye’nin böylesine istenmeyen bir durumda gerekeni yapacağının bütün dünyaya açıkça ilanıdır. Batı ittifakı içinde Türkiye’yi sınır karakolu, cephe ülkesi ya da alan bekçisi olarak kullanmayı düşünen batılı emperyalistlerin, Türkiye’nin ihtiyacı olan savunmaya gerek doğduğu zaman sırtlarını dönmesinin bir açıklaması olması gerekmektedir. Hep almaya alışmış olan batılı emperyalist güçler tüm dünya ülkelerini emir eri gibi her bölgede kullanırlarken, çıkarlarının gereği olan her konuyu ya açıktan emir ve talimatlarla ya da dolaylı olarak çeşitli komplolar aracılığı her zaman müdahale edebilmişlerdir. İki büyük savaşın sağladığı üstünlük konumu ile bunu gerçekleştirenler yeni dönemde eski alışkanlıklarını sürdürmek istemişler ama, yirminci yüzyılın ikinci yarısında eski konumlarını yitirdikleri için dünya ülkelerinin haklı tepkileri ile karşılaşmaya başlamışlardır. Türk devletinin başbakanının ağzından çıkan başlıktaki sözler, bu dönemin özelliklerine uygun bir biçimde dile getirilmiş olan bir karşı çıkışın ve emperyalizme karşı kararlı bir duruşun simgesi olarak tarihe geçmiştir. Bir güvenlik örgütü yetkilisinin üye bir ülkeye yönelen haksız tutumu karşısında, ilgili ülke Türkiye’nin doğal refleksi başbakanın ağzından bu sözler ile açıkça ifade edilmiştir.

Bugünün zaman diliminden tam yarım yüzyıl önce yaşanmış olan bu olayın ortaya koymuş olduğu gerçekler bugün de devam ettiği için benzeri bir durum günümüzde de gündeme gelmektedir. Bugün de güçlenmiş bir batı emperyalizminin dünya ülkelerine meydan okuduğu bir yeni dönem koşulları oluşmuştur. Emperyal devletler kapitalist sistem üzerinden geliştirdikleri her türlü ilişkide kendilerini üstün görerek, diğer dünya devletleri ile halk kitlelerine önem ve değer vermeyen bir çizgide hareket etmektedirler. Kendilerini ağabey ya da baba olarak görenler, tıpkı evlatlarını istismar eden aile büyükleri gibi kendilerinden başka dünya devletlerinin gücünü kabul etmedikleri gibi, hak ve çıkarlarını da görmezden gelebilmektedirler. Güç ve baskıya dayanan uluslararası ilişkiler normal boyutlarını her geçen gün yitirirken, sahip oldukları üstün konumu ya da eşitsizlikçi durumu dünya ülkelerine karşı kullanmayı bir alışkanlık haline getirmiş olan büyük devletler, uluslararası alanda bir dünya kardeşliği ya da sıcak dostluk ve dayanışma ilişkilerini geliştirmeye çaba sarf eden diğer ülkelere karşı, anlayışsız bir yaklaşım çerçevesinde davrandıkları sürece yeni bir uluslararası dayanışma paktının oluşturulabilmesi mümkün değildir. Geçen asırda Türkiye’ye silahlarını kullandırmayanların bugünün dünyasında da benzeri bir yaklaşım içinde Türkiye gibi ülkelere yönelen müdahaleler ile geçmişten gelen olumsuz yaklaşımlarına devam ettikleri görülmektedir. Güç ve üstünlük alışkanlıklarını bugün de sürdürmeye çalışan emperyalistlerin böylesine vurdum duymaz çıkış ve davranışlarına karşı, gene Türkiye’den yükselen itiraz gibi yepyeni bir antiemperyalist çıkışa bugün de gerek olduğu görülmektedir.

Türkiye’yi sömürerek bir yarı sömürge düzeyine getirenler, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliği ile oyalayanlar ,küreselleşme görünümünde Türkiye’yi sömürgeleştirenler, sosyalist bloka karşı sınır karakolu olarak kullananlara, Büyük Orta Doğu projesi doğrultusunda Türkiye’yi savaşlara sürükleyerek bir cephe ülkesi konumuna düşürenlere, Büyük İsrail Projesi doğrultusunda Türkiye’yi Hırıstıyan batı ülkelerine karşı İslam ülkelerinin taşeronu konumuna getirenlere ve Atatürk’ün ülkesini her türlü haksızlığa ve adaletsizliğe düşürenlere karşı, Türk ulusunun ayağa kalkarak gene eskisi gibi kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı çıkması gerekmektedir. Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı emperyal blokun haksız müdahalelerine karşı, ulus devletin haklarını savunacak bir karşı çıkışa eskisinden çok daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır. Eski dünya düzeninin ortadan kaldırıldığı ve yeni bir düzen arayışları ile merkezi bölgeye gelerek Türkiye ile birlikte komşu ülkeleri de tehdit eden bugünün saldırılarına karşı, yeni bir dünyanın kurulabileceğini söyleyebilecek bir antiemperyalist karşı çıkış, bugünün koşullarında eskisinden daha güçlü bir çizgide dile getirilmek durumundadır. Bir gün Türk ulusunun içinden Atatürk gibi bir cengaverin öne çıkarak, bütün bu haksızlıklara karşı direneceği anın pek de uzak olmadığı ve yakında geleceği, Türk ulusu ile birlikte bölgedeki komşu ülkelerin de beklentisi olarak öne çıkmaktadır. Emperyalizme karşı çıkarak ve direnerek bağımsız devlet kurmuş olan Türk ulusunun, tarihten gelen bu karakterini bugün de koruduğu ve gene antiemperyalist bir doğrultuda çıkışa, gelecekte de var olabilmek için yönelmesinin kaçınılmaz olduğu artık herkesin gördüğü bir durumdur. Batı blokunun çıkarları doğrultusunda İslam dünyasını yeniden düzenlemek ve bu doğrultuda sınır değişikliklerini gündeme getirerek Türkiye ile komşularını değişime zorlayan dış müdahalelere karşın, Türkiye ve komşularının ortak talebi olarak daha farklı bir yeni dünya düzeninin kuruluşunu gündeme getirmek, var olan ulus devletlerin çıkarlarının korunabilmesi açısından zorunlu görünmektedir.

Hrıstıyanlığın doğuya yönelmesini önlemek isteyenlerin Türkiye’den bir İslam devleti çıkartma girişimlerine, Yeni Bizans projesi doğrultusunda Hırıstıyan egemenliği doğrultusunda merkezi coğrafya da çok uluslu bir federasyon oluşturmak isteyenlere, Müslüman devletleri Hrıstıyan batıya karşı kontrol altına almak isteyen Siyonist Büyük İsrail projelerine, Atlantik emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’da bir Büyük Orta Doğu İmparatorluğu kurmak isteyenlere, eski Osmanlı hinterlandında İngiltere merkezli bir Yakın Doğu Konfederasyonu arayanlara ve Rusya’nın sıcak denizlere inerek bir Büyük Rus İmparatorluğu kurmayı hedefleyenlere karşı, Türkiye ve komşularının bir araya gelerek var olma hakları doğrultusunda kendilerini yok edecek bu tür projelere karşı çıkma haklarını dile getirerek savunmaları gerekmektedir . Yukarıda sayılarak dile getirilen bütün emperyalist projelerin, Türkiye ve bugünkü komşularını haritadan silerek ortadan kaldırmak istemelerine karşı, bölge ülkelerinde yaşayan halk topluluklarının bir araya gelerek kendilerini savunma doğrultusunda ortak hareket etmeleri kaçınılmaz bir biçimde gündeme gelmiştir. Osmanlı döneminde olduğu gibi merkezi ülke olarak Türkiye’nin bugün gelinen aşamada öne çıkması ve komşuları ile oluşturulacak bir dayanışma ittifakı doğrultusunda, emperyalizmin planlarına karşı çıkan bir alternatif planı günümüz koşullarında öne çıkarması gerekmektedir. Türkiye’yi dış tehditlere karşı korumayan, aksine batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölge ülkelerine karşı kullanmaya çalışan her türlü plan ve projeye, Türkiye’nin karşı çıkması ve bu çizgide dünyanın daha farklı bir biçimde kurulması gerektiğini dile getirmesi gerekmektedir. Mazlum ulusların ve doğu devletlerinin var olma haklarını koruyacak, bunlara dikkat ederek daha farklı bir çizgide yeni dünya düzenini alternatif yapıda kuracak bir evrensel insiyatife olan gereksinme, her geçen gün daha da artarken, batının bölgeye getirdiği bütün silahların toplanarak savaş alanı ilan edilen bu bölgeden çıkartılmaları gerekmektedir. Türkiye’ye batı silahlarını kullanamayacağını ihtar eden Atlantik emperyalizmine karşı, Türkiye’nin de kendi ülkesinde ve komşularının topraklarında batı silahlarının emperyal amaçlı olarak kullanamayacağını dile getirecek bir ulusal çizginin, anti emperyalist bir doğrultuda günümüz koşullarında açıkça söylenmesi ve bölge devletleriyle birlikte ortaklaşa savunulması zorunluluk göstermektedir. Türkiye’nin ikinci adamının yarım yüzyıl önce dile getirdiği karşı çıkışın hem haklılığı kesinlik kazanmış hem de bu doğrultuda yeni bir çıkışa merkezi bölge ülkelerinin gereksinmesi bulunduğu anlaşılmıştır. Emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, yeni bir antiemperyal dalgaya öncülük etmesi, sınırları değiştirileceği söylenen yirmi iki İslam ülkesinin de ortak bir savunmaya yönelmelerini sağlayacaktır.

Bölgedeki bütün İslam ülkelerinin sınırlarını toptan değiştirecek, bazılarını ortadan kaldıracak bazılarını ise dıştan destekli terör saldırıları ile parçalayacak girişimler ile doğuya doğru açılmakta olan batı emperyalizminin soğuk savaş sonrasında gündeme getirdiği yeni saldırılar otuz yılı aşkın bir süredir ısrarlı bir biçimde sürdürülerek büyük ve zengin ülkelerin istekleri doğrultusunda yeni bir merkezi coğrafya yaratılmaya çalışılmakta ama bir türlü de sonuç alınamamaktadır. Gelecek için ortada tek bir proje olmadığı için, İngiltere, Fransa, ABD, Almanya, Rusya ve İsrail’in birbirinden çok farklı yeni projelerinin olması yüzünden, saldırgan ülkeler ve güçler bir türlü anlaşamamakta ve işin içine devletlerin farklılığı ile birlikte din ve mezhep ayrılıkları da karıştırılmaktadır. Bu yüzden de bir türlü anlaşma sağlanamamaktadır. Her emperyal güç kendi çıkarları doğrultusunda farklı bir projeyi gündeme getirerek bölge ülkelerine dayattığı için, Orta Doğu’da hiçbir biçimde bir araya gelme ya da bu doğrultuda bir uzlaşmaya varmak mümkün olamamaktadır. Batılı ülkelerin kendi aralarında bir türlü ortak bir projede anlaşamamaları yüzünden, arayışlar devam etmekte ve bunlarda çekişmeler ya da çatışmalar olarak bölge ülkelerine yansımaktadır. Silah fabrikatörlerinin pazar alanı haline dönüştürülen bölge ülkelerinin toparlanarak bir araya gelmelerini önlemek üzere silah şirketleri paravan terör örgütleri kurdurarak, bölgedeki savaşları sonsuza kadar uzatmaya çalışmaktadırlar. Her emperyal devletin kendi çıkarları için kendi projelerinde ısrar etmeleri yüzünden, bölgedeki siyasal gelişmeler tek bir yönde uzlaşmaya doğru gitmemekte, bölge devletlerinin birbirlerinin politikalarını izleyerek, birbirlerine karşıt senaryolara yönelmeleri doğrultusunda karışıklıklar kaos ortamının yaratılmasına doğru gitmektedir. Küresel sermaye bu durumu gördüğü için kendisinin finanse ettiği medya organları aracılığı ile, şimdiden kaos ortamı oluşturulması doğrultusunda, her türlü kışkırtma ve propogandayı bölge kamuoyunda öne çıkarmaya çalışmaktadır.

Soğuk savaş döneminin koşullarında oluşturulmaya çalışılan emperyal projelere daha sonraki aşamada öne çıkan küreselleşme döneminin koşullarında da devam edildiği için bugün gündeme gelen küreselleşme sonrası dönemde de ısrarlı bir biçimde devam edilmektedir. Bütün dünyaya egemen olacak senaryoların merkezi coğrafyaya yansıyan yanları sürekli olarak gündeme geldikçe, yeni yeni ihtilaf konuları öne çıkmakta ve bu yüzden de bir türlü geleceği oluşturacak yeni bir proje üzerinde taraflar bir türlü anlaşamamaktadırlar. Osmanlı hinterlandında oluşturulacak bölgesel siyasal yapılanmalar doğrultusunda, İngiltere İstanbul’u, İsrail Kudüs’ü, ABD ise Bağdat’ı yeni merkez yapmaya çalışırken her üç şehir karşı karşıya gelmekte, bu yüzden tek bir merkez konusunda bile anlaşamayan Atlantik emperyalistleri, kendi aralarındaki çekişmelere devam etmektedirler. Hal böyle olunca, masa üzerindeki tartışmalar bölge ülkelerine çekişmeler ve çatışmalar olarak yansımakta ve bu yüzden de bir türlü merkezi coğrafyanın geleceğini belirleyecek bir uzlaşmaya varılamamaktadır. Başkentlerde anlaşmaya varamayanlar, daha sonra sınırların yeniden çizilmesinde hiç anlaşamayarak birbirlerine düşmekte, emperyalist güçlerin yeni yaratmak istediği eyalet ya da şehir devletleri konusunda birbirlerine düşmektedirler. Karadeniz-Akdeniz, Balkanlar ve Kafkaslar dörtgeninde var olan Osmanlı hinterlandında bütün emperyal güçler kendi çıkarları doğrultusunda at koşturmak istemekteler ve bu nedenle de terör ve savaşlar ile yaratılmak istenen yeni devletçikler her zaman için başlıca tartışma konusu olmaktadır. Osmanlı yönetimi geri çekilirken, Fas, Tunus ve Cezayir gibi kentlerden göstermelik şehir devletleri yaratanlar ile bugünün koşullarında yeni eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyenler bölge devletlerinin harita üzerindeki sınırlarının yeniden çizilmesi konusunda bir türlü anlaşmaya varamamaktadırlar. Anlaşmazlık uzadıkça bu kez işin içinde doğu bölgesinin büyük devletleri de girerek ve bölgedeki çoklu dengeler yapılanmasının genişlemesine katkı sağlayarak tam bir anlaşmazlık ortamı yaratmaktadırlar.

Büyük güçlerin geleceğe dönük projeleri arasında birlik sağlanamayınca, anlaşmazlıklar devam edip gitmekte ve devletler arasındaki tartışmalar giderek ayrı düşmelere ve farklı yönlere doğru gelişmelere yol açmaktadır. İşte bu aşamada taraflar birbirlerini yok edecek ya da birbirlerinin planlarını önleyecek bir yönde anlaşmazlıkları, bölge topraklarına taşıyarak kendi projeleri doğrultusunda olayları tırmandırmaya çaba göstermektedirler. Bu yüzden de birbirini izleyen büyük savaş senaryolarının üçüncü dünya savaşı senaryolarına kadar uzayıp gittiği görülmektedir. Bir büyük savaşın bütün bölge ülkelerini savaş meydanına dönüştürmesi ve bu doğrultuda bütün emperyal güçlerin savaş senaryolarının hazırlayıcıları olarak savaş alanında etkin olmaya çalışmaları, nasıl bir kaotik ortam ile karşı karşıya gelindiğini göstermektedir. Kendi çıkarlarından vazgeçmeyen ve dünyanın yönetimini başkalarına bırakmak istemeyen bugünün güçlüleri, egemenlik düzenlerini sürdürmek doğrultusunda sonuna kadar direnerek bir anlaşma ya da uzlaşma arayışı içine girmedikleri için, merkezi bölgedeki savaş hali sürüp gitmektedir. Bu durumu daha büyük savaş senaryolarına dönüştürmek isteyen Siyonist baskılar da bugünün koşullarında sürüp gitmektedir. Bölge üzerinde emperyalistlerin bu tür çekişmeleri karşısında, bölge ülkelerinin bir araya gelerek yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağını ortaya koymaları gerekmektedir. Türkiye’nin öncülüğünde bir araya gelecek eski Osmanlı ülkelerinin bir bölgesel ittifak kurarak, bölge dışı emperyal güçlerin Emperyalist planlarını devre dışı bırakarak, onlara yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağını açıkça göstermeleri gerekmektedir. Türkiye’nin hem bölgenin merkezi devleti olarak başı çekmek hem de emperyalist olmayan bir yeni dünya düzeni planının içinde bir bölge devleti olarak yer alması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar ayakta kalmasını sağlayacak bir antiemperyalist planın acilen öne çıkartılması hem bölge hem dünya barışı için zorunluluk göstermektedir.

“Yeni bir dünya düzeni kurulur ve Türkiye oradaki yerini alır” cümlesi yüz yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan antiemperyalist direnişin devamı olarak gündeme gelmiştir. Böylesine bir karşı çıkışı yaratan bağımsızlıkçı hareket, daha sonra bağımsız bir cumhuriyet devleti kurarak geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmıştır. Bağımsızlığın kazanılmasından yarım yüzyıl sonra Türk başbakanının emperyalist baskılara karşı çıkan yeni bir dünya düzeninin kurulacağını dile getirmesi ve bu yeni oluşumda Türkiye’nin de yerini alacağını belirtmesi, büyük güçlere karşı orta boy bir devlet olarak gündeme gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin, diğer dünya devletleri ile dayanışma içinde ortak hareket edeceğinin dünya kamuoyuna yansıtılması olarak görülmesi gerekmektedir. Eşkıya’nın bu dünyaya hükümdar olamayacağını dile getiren Türk Atasözlerinin yer aldığı bir kültürün temsilcisi olarak Türk devletinin, antiemperyalist çizgide var olabilmesi ve sonsuza kadar yoluna devam edebilmesi Türk bağımsızlığının güvencesi olarak kendiliğinden gündeme gelmektedir. Bu yüzdende her türlü savaş çıkarma senaryosu iflas etmekte ve terör görünümlü ortalığı karıştırma hareketlerinin hemen hemen hepsi dünya halkları tarafından lanetlenmektedir. Ekonomik gelişmelerin hızlanması ile ekonomik alanlarda yeniden yapılanan dünya devleti gibi arayışların öne geçtiği yeni dönemde, devletlerin yetersiz kaldığı noktalarda küresel düzeyde etkin olan tekelci şirketler, piyasalara egemen olarak devlet yıkıcılığına soyunmaktadırlar. Silahlı savaş senaryolarının ya da terör saldırılarından istenen sonuçları elde edemeyen egemen güçler, bugün görüldüğü gibi küresel bir dünya devleti yaratma yönünde sırası geldiğinde biyolojik savaşlara da kalkışabilmektedirler. İşi bu kadar büyüten egemen güçlere karşı, mazlum uluslar ve ulus devletler bir araya gelerek, emperyalizme karşı daha adil, insancıl, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokrat bir dünya düzenini, var olan devletlerin bağımsızlığı ile kazanılmış haklarını dikkate alarak ortaya koymaları, dünyanın geleceğini güvence altına almak için zorunlu görünmektedir.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU İLETİŞİM LİSTE’MİZE BEKLİYORUZ !!! /// BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI VE VİDEO !!!


ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU MAIL GRUBU LİSTESİ LİNKİ : https://groups.google.com/forum/#!forum/ozel-buro-istihbarat

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yazışmalarını anlık ve ücretsiz olarak takip edebilmek isterseniz ÖZEL BÜRO İLETİŞİM LİSTE’mize bekliyoruz.

G-mail adresinizle hemen üye olabilirsiniz. Günlük olarak 40-70 arası mail trafiğimiz bulunuyor. Dünya ve ülkemizdeki gündemle paralel olarak bu sayıda artış yada azalış olabilir. Yazışmaları ister anlık (Arşivlemek isterseniz bu seçeneği tavsiye ederiz), ister ÖZET olarak (Günlük toplu ve özet olarak 2 yada 3 mail alırsınız. İlginizi çeken iletiye tıklayarak okuyabilirsiniz) takip edebilirsiniz. Yoğun çalışanlar ve internete fazla vakit ayıramayan yurtsever dostlarımıza ise bu seçeneği tavsiye ederiz.

BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI, MAKALE, VİDEO sadece bir tık uzağınızda ….

Katılacaklara şimdiden HOŞ GELDİN der, saygılarımızı sunarız.

Not : Eğer zaten üye iseniz ve paylaşımları grubumuzdan alıyorsanız lütfen bu iletiyi göz ardı edin. Bu ileti mail grubumuza abone olmayanlar için gönderilmiştir.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Admini

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET KARŞITLIĞI


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : DEMOKRASİ GÖRÜNÜMÜNDE CUMHURİYET KARŞITLIĞI

Küreselleşme süreci içinde demokrasi adı altında, yıllarca açıktan cumhuriyet düşmanlığı diğer ulus devletler ile birlikte Türkiye’de gündeme getirilmiştir. Soğuk savaş döneminde batının önde gelen gelişmiş devletlerinde ekonomik kalkınmanın yüksek olması nedeniyle büyük ticari şirketler oluşurken, küresel şirketler ile ulus devletler karşı karşıya gelmişler ve bu durumda da ekonomi üzerinden devletler sıkıştırılmaya başlanmıştır. Yıllarca batı dünyasının içinden çıkan uluslararası kuruluşların öncülüğünde bir özelleştirme kampanyası bütün dünya ülkelerinde öne çıkarken, ulus devletler özelleştirme saldırılarına uğradığı için kamusal ekonomi düzenleri çökertilmiş ve devletler kendi ekonomilerini yönetme hakkını kullanamamışlardır. Özelleştirmeler yolu ile ülke ekonomileri devletlerin yönetiminden çıkarılınca, piyasa ekonomisi üzerinden şirketler devletleri yönlendirmeye başlamışlar ve zaman içerisinde ülke yönetimi devletlerin elinden çıkarak, şirketlerin yönetim kurullarına geçmiş ve siyasi kadrolar şirketlerin adamları ile oluşturulmuştur. Böylesine bir süreç tüm dünya ülkelerinde yaşanırken şirketler ile devletlerin karşı karşıya geldiği yeni bir dönem ortaya çıkmıştır. Şirketlerin piyasa üzerinden hegemonya arayışı içine girmesi yüzünden, devletler ciddi sıkıntılara sürüklenmiş ve ekonomik bunalımlar devlet düzenlerini bozmuştur.

Normal koşullarda her devlet yapılanmasının iki boyutlu siyasal örgütlenme ile birlikte dünya sahnesine çıktığı görülmektedir. Bunlardan bir tanesi bürokratik yapılanma ile bağlantılı olarak öne çıkan cumhuriyet rejimi ile birlikte buna paralel bir çizgide gelişmekte olan toplumların hak ve özgürlük ortamında var olabilmelerini sağlayan demokratik yaşam düzenidir. Bu doğrultuda cumhuriyet rejimi daha çok devletlerin yapılanması ile doğrudan ilgili olarak öne çıkarken, demokrasiler de toplumların sivil bir yaşam biçimine sahip olabildikleri özgürlükler ortamını temsil etmektedirler. Aslında halk yönetimi anlamında birbirleriyle aynı anlama sahip olan bu iki kavramın yakınlaşması ve bir arada varlıklarını sürdürmeleri, batı tipi bir demokratik cumhuriyet uygulamalarını öne çıkarmıştır. Her ülkenin farklı durumlarına, özel koşullarına ve konumuna göre değişen oranlarda demokratik sistemler ve de cumhuriyet rejimleri ortaya çıkabilmektedir. Bazen ülke rejimlerinde demokrasiler öne çıkmakta ve bununla birlikte krallık rejimleri görülebilmekte ya da bu durumun tamamen tersi olarak öne çıkan uygulamalarda, demokrasiler ile mutlakıyet rejimleri birlikte var olurken, hiç bir biçimde cumhuriyet rejimlerinin varlığı öne çıkamamaktadır. Değişen oranlarda demokrasiler ile cumhuriyetlerin bir arada var olabildiği rejimler görülebildiği gibi, bu durumun tamamen tersi bir çizgide cumhuriyet ve demokrasilere, değişik ülkelerde ya da dönemlerde tek başına ayrı ayrı uygulamalarda farklı biçimler çizgisinde rastlanabilmektedir.

İdeal olan durumlarda demokrasiler ile cumhuriyetlere birlikte rastlandığı gibi, ülkelerin değişen durumlarına, zamana ve zemine göre de birbirinden ayrı uygulamalar olarak, bu siyasal rejim tiplerinin öne çıktıkları görülebilmektedir. Bu iki rejimin birlikte olduğu yerlerde halk kitlelerinin daha fazla yönetimlerde etkin olabildikleri görülebilmekte, ayrı ayrı ortaya çıktıkları zamanlarda ise halk kitlelerinin ülke yönetimlerine daha az ve sınırlı bir biçimde katılabildiği anlaşılmaktadır. Katılımın fazla olması halk yönetimlerinin sınırlarının ve tabanının genişliği için istenirken, sınırlı katılım durumlarında halk kitlelerinin ülkedeki rejim içinde çok fazla söz sahibi olamadıkları görülmektedir. Birbirinden farklı biçimlerde gerçekleşen halk katılımlarının sınırlılık durumlarına göre rejimin biçimlenmesinde önde gelen bir ağırlığa sahip olduğu, farklı ülkelerin rejimleri bir araya getirilerek kıyaslama yapıldığı zaman ortaya çıkmaktadır. Hem cumhuriyet hem de demokrasi batı kökenli kavramlar olduğu için, bu iki kavram bazı benzerliklere sahip oldukları gibi birbirlerinden ayrılan yönleri ile de bir etkileşim içindedirler. Bu doğrultuda iki kavramın birlikte dile getirildiği noktalarda demokratik cumhuriyet ya da cumhuriyetçi demokrasilerden söz edilebilmektedir. Batı kaynaklı siyasal teori ve uygulamalar içinde her iki kavramın hem birlikte varlıkları hem de birbirinden ayrılan bir doğrultuda uzaklıkları söz konusu olabilmektedir.

Siyasal yaşam süreci içinde bazen özgürlükler bazen da otorite rejimleri ortaya çıkabilmekte, bu rejimler birbirlerini etkileyebildikleri gibi bazen da birbirlerini ortadan kaldırabilmektedirler. Bu gibi aşamalarda demokrasilerin toplumsal tabanı ile cumhuriyetlerin bürokratik yapılanmalarının karşı karşıya gelebildikleri görülmektedir. Özgürlüklere dayanan demokrasiler zamanla yıpranarak çökme ya da dağılma noktasına gelebildikleri gibi, merkezi güce dayanan otoriter rejimler de bu durumun tamamen tersi bir doğrultuda daha ileri düzeyde bir güçlenmeyi merkezde oluşturarak otoriter rejimlerin en katısı olan faşist bir yapılanmaya dönüşebilmektedir. Otoritelerin özgürlükler ile dengelenmesi başarılamazsa o zaman faşizm çıkmazına saplanmak kaçınılmaz bir duruma gelebilir. Benzeri bir biçimde özgürlüklerin de toplumları yöneten otorite merkezlerinin varlığı ile dengelenmesi zorunlu hale gelmektedir. Otorite ve özgürlükler dengesinin ideal bir biçimde var olabilmesi için hem devletin hem de toplumun birbirine eşit ve paralel düzeyde örgütlenmiş olması gerekmektedir. Güçlü devletler ile güçlü toplumlar bir arada olursa ve örgütlü yapılanmaları ile eşit düzeyde etkinlilerini gösterebilirlerse o zaman birbirlerini olumlu düzeyde etkileyerek, hukuk düzeni içerisinde haksız ve dengesiz durumların ortaya çıkmasını önlemek üzere birlikte hareket edebilirler. İdeal olan, bu çizgide demokrasinin dayanmış olduğu toplumsal yapıların güçlü devletler tarafından yönlendirilmesidir. Ne var ki, bu duruma paralel düzeyde etkin bir biçimde örgütlenmiş olan toplumsal yapıların da, karşı güç merkezi olarak terazinin öbür kefesinde yerini alması gerekmektedir. Bu açıdan konuya bakıldığı zaman, demokrasi ve cumhuriyet kavramları arasındaki dengenin kurulabilmesi için benzeri bir durumun öncelikle özgürlükler ve otorite arasında oluşturulması zorunlu görünmektedir.

Güçlü devletler ve toplumlar arasında ideal bir denge düzeni oluşturulabilmesi için iyi ve kaliteli eğitim görmüş toplum kesimlerinin aktif vatandaşlık çizgisinde hareket ederek ülkenin gidişi üzerine seslerini çıkarmaları ya da haklarını arama doğrultusunda itirazlarını yükselterek sosyal mücadele yoluna gitmeleri sayesinde, hukuk devletinin en alt düzeyde gerçekleşebilmesinin yolu açılabilmektedir. Var olan devletlerin hukuk devletine dönüşebilmesi için devletin canavarlaşması tehlikesine karşı, toplumsal mekanizmaların böylesine olumsuz durumları engelleyecek türde ve en üst düzeyde güçlü bir sosyal yapılanma içinde olmalarında yarar vardır. Büyük bir yapılanma ile ortaya çıkmış olan devlet yapılarının dengelenmesi ya da denetlenmesi doğrultusunda, sivil toplum insiyatiflerinin otomatikman devreye girmeleri hak ve özgürlüklerin her dönemde güvence altında tutulabilmesinin en doğru yolu olarak öne çıkmaktadır. Toplumsal yapıların demokratik yollardan belirlenen temsilcileri ile devlet örgütünün bürokratik birimlerini yönlendiren yetkililer arasında kurulabilecek bir işbirliği arayışı, demokrasilerin cumhuriyet rejimleri içinde güvenli bir biçimde yer alabilmelerini sağladığı gibi, geleceğe dönük olarak gelişmiş bir diyalog ortamının kurulabilmesi için gerekli olan sağlam zeminin yaratılmasında da olumlu sonuçlar verebilecektir. Toplum içinde var olan her kesimin temsilcilerinin devlet bürokrasinin temsilcileri ile iyi ilişkiler içerisinde bulunmaları, hem demokrasiler hem de cumhuriyetler açısından olumlu sonuçlar sağlayabilecektir.

İnsanlık tarihi içinde devlet yapılanmaları belirli süreçler yaşandıktan sonra ortaya çıkmışlardır. İlk çağlardan son çağlara kadar yaşanmış olan dönemlerde devlet yapılanmaları güçlenmiş ve toplum içindeki en güçlü yapılar haline gelmiştir. Güçlenen devletler en üst düzeyde otoriter bir yapıya dönüşürken, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin çiğnenme aşamasına geldiği görülmektedir. Devletlerin hak ve özgürlükleri yutan canavarlar düzeyine gelmemesi için bürokratik baskı ve saldırılara karşı harekete geçebilecek sosyal insiyatiflerin örgütlü bir konumda olması gerekmektedir. Canavarlaşan devleti durdurabilmek için aynı düzeyde güçlendirilmiş bir yapılanmaya sahip etkili toplumların devreye girmeleri gerekmektedir. Örgütsüz toplumlar aynı zamanda güçsüz bir durumda oldukları için devletlerin hak ve özgürlükleri ihlal eden saldırılarına karşı gerekli önlemleri alamadıkları gibi aynı zamanda karşı çıkışları da yapamamaktadırlar. Pasif bırakılan geri kalmış toplumlar içinde, ne demokrasilerden ne de cumhuriyet rejimlerinden söz edebilmek mümkün olamamaktadır. Canavarlaşan devlet giderek hak ve özgürlükleri çiğneyen adımlar atabilmekte ama zayıf kalmış toplumlar da bu durumları seyretmekten başka bir şey yapamamaktadırlar. Demokrasiler halkın tribünde seyirci olduğu yapılar olmadığı gibi cumhuriyetler de devlet ya da ordunun gücü kullanılarak halk kitlelerinin yönetildiği siyasal yapılanmalar değildir. Bir çok toplumda devlet yapıları siyasal ve ekonomik güce sahip olan merkezlerin kontrolü altında tutulmaktadır. Geçmişten gelen bir çizgide devleti ele geçiren zengin ve güçlü merkezler devleti kontrol altında tutarak bütün siyasal alanı yönlendirmeye kalkışmaktadırlar. Böylesine olumsuz bir durum devletleri özel çıkar örgütlerine dönüştürürken, yozlaşmış devletlerin toplumsal yapıları bozmasına da giden yolları açmaktadır.

Ekonomik güç beraberinde siyasal gücü meydana getirirken, zenginler sınıfının merkezinde yer aldığı bir sermaye egemenliği rejimine doğru yol alınmaktadır. Göstermelik bir halk yönetimi anlamında gündeme getirilen demokrasilerde halk kitleleri yeterince güçlenemeyince zengin toplum kesimlerinin denetimindeki toplumsal mekanizmalar devreye sokularak, devletin gidişine müdahale olanakları araştırılarak bozulmuş olan dengelerin yeniden tesisi yoluna gidilebilmektedir. Siyasal güç devleti kontrol edenlerin elinde olduğu sürece ekonomik merkezler siyaseti n finansını sağlamakta ve böylece sistemlerin yürürlüğü güvence altına alınabilmektedir. Bu tür gelişmelerin sonucunda bütün dünya küreselleşme adı altında yeni bir akımın etkisi altında kalmıştır. İlk çağlarda dinler küresel bir düzen oluşturmak üzere yola çıkarlarken son çağlarda dinlerin yerini alan ekonomik yapı küresel bir düzen oluşturmaya yönelmiştir . Geçen yüzyıldan kalan soğuk savaş dönemi bitince, bütün ülkeler dışa açılma adı altında ulusal devletin kontrolundaki milli ekonomilerini geride bırakarak dış ilişkiler üzerinden küresel bir ekonomik düzene yönlendirilmişlerdir. Bütün dünya ülkelerine dışa açılma görünümünde küreselleşme olgusu empoze edilmiş ve bu doğrultuda var olan ulus devlet düzenlerinin gücünü kırmak üzere hak ve özgürlükler kullanılmaya başlanmıştır. Özelleştirmeler yolu ile ekonomiler ulus devletlerin elinden alınırken, devlet yapılarına karşı ekonomik çevreler üzerinden saldırılar artmıştır. Devletlerin gücü kırılırken piyasa ekonomisi üzerinden şirketlerin gücü artırılmış ve yeni dönemde dünya şirketler tarafından yönetilir bir duruma getirilmiştir. Tekelci şirketler küresel örgütlere dönüşürken, büyük sermaye kuruluşlarının patronları da dünyanın yeni efendileri konumuna gelerek, dünya halklarını yönetir bir konuma gelmişlerdir. Halk egemenliğinin yerini sermaye egemenliği alınca, demokrasilerin yerini de kapitokrasiler almıştır. Devlet yönetimlerin halkın elinden alınarak sermaye egemenliğine dönüştürüldüğü yeni aşamada, bir avuç aşırı zengin oluşturdukları küresel platformlar üzerinden dünyayı yönetmeye başlamışlardır. Halk kitlelerine cennet oluşturma vaadi ile öne çıkan aşırı zenginler bütün dünyayı cehennem düzensizliğine mahkum ederlerken, tüm insanlığı eskisinden çok daha kötü bir duruma sürüklemişlerdir. Devletler küçülürken şirketler büyümüş, halkın yerini sermaye sahipleri almıştır. Sermaye sahiplerinin egemenliğinde zenginlerin çıkarları ön plana geçince cumhuriyet rejimleri halkın yönetimi olmaktan çıkarak otoriter baskı yapılanmalarına dönüşmüştür.

Özgürlüğü kısıtlamak isteyenler sürekli olarak halk kitlelerine saldırırken ya da yığınları kontrol altına almaya çalışırlarken, devletleri ele geçirerek kendi çıkarları doğrultusunda bu mekanizmadan bir baskı unsuru olarak yararlanmak istemişlerdir. Devletlerin kendi kendilerini yönetebilmeleri, her türlü dış baskı ve müdahalelere rağmen kendi toplumlarını da yönlendirme işini başarı ile yürütebileceklerini göstermiştir. Kötü yöneticilerin elinde bir oyuncak durumuna düşürülen kamu kurumlarının görevini yapamaz hale gelerek yozlaşmaları, devlet ve toplum arasındaki dengeleri bozduğu için devletler üzerinden cumhuriyet rejimleri, toplumlar üzerinden de demokrasiler fazlasıyla zarar görebilmektedir. Kamu kurumlarının yozlaşmaya sürüklendiği ülkelerde toplumsal düzenleri korumak ya da geliştirmek mümkün olamamakta ve bu duruma düşmüş olan devletler de ciddi bir gerileme süreci yaşanmaktadır. Küreselleşmenin giderek arttığı son dönemlerde devletlerin gücü kırıldığı için şirketler öne çıkarak ülkenin geleceğe doğru yönlendirilmesinde sivil toplum kuruluşlarından daha fazla etkili olmaya başlamışlardır. Sivil toplumculuğun geride kaldığı, toplumsal kesimlerin gerektiği gibi örgütlenerek güçlü bir biçimde kamuoyu önüne çıkamadığı geri kalmış ülkelerde, şirketler öne geçerek yönlendirici olmakta ve siyasi partiler ekonomik çıkmazlarını aşamadıkları için yeterince etkili olamamaktadırlar. Bu gibi durumlarda şirketleri ve onların partneri olarak hareket eden dinsel cemaatları yeni sivil toplum kuruluşları gibi kamuoyuna yansıtmak, demokrasilerin çöküşü gibi cumhuriyetlerin de yozlaşmasını gündeme getirmektedir. Küresel şirketler tarikatlar ile birlikte sivil toplum kuruluşları görünümünde hareket ederek devlet düşmanlığı yaparlarken, bir halk yönetimi olmalarına rağmen cumhuriyet rejimleri demokrasi görünümlü eleştirel saldırılar karışışında ciddi yaralar alarak günümüz koşullarında gerileme noktasına sürüklenmektedirler.

Yirminci yüzyılın soğuk savaş döneminde cumhuriyet rejimleri güçlenerek geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmaya çalışırlarken, demokrasiler de benzeri doğrultuda gelişmeye ve ileri demokrasi adı altında çağdaş ve şeffaf bir toplum yapısına dönüşmek için uğraşırken, hak ve özgürlüklerin emperyalist çevreler tarafından çok ileri düzeyde öne çıkarılması ile var olan siyasal dengeler bozulmuştur. Böylesine bir gerileme sonucunda siyasal partiler etkilerini yitirirken, dini cemaatlar, tekelci ve küresel şirketler ile işbirliğine giderek siyaseti her yönden yönlendirebilmenin arayışı içinde olmuşlardır. Sivil toplumların zayıflatılması ile şirket ve cemaat ortaklıklarının öne çıkışı siyasal düzenleri alt üst ederek, politika alanında gelişmekte olan siyasal yaşam düzenlerini içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir. Küresel şirketlerin yönlendirdiği dini cemaatlar devletlerin içine girerek örgütlenme noktasına gelince, artık eskisi gibi bir halk devleti ya da ulus devletten söz edebilmek şansı ortadan kaldırılmıştır. Şirketler ve cemaatlar üzerinden toplumu yönlendirme şansı elde eden aşırı zengin merkezler, siyaseti ve medyayı finanse ederek devletleri ele geçirmiş ama bunları yaparken şirket sahiplerinin kurduğu dernekler ile, dini cemaatların vakıflarını birer sivil toplum kuruluşu olarak ilan ederek, halk kitlelerinin egemen olduğu normal sivil toplum kuruluşlarının etkisini kırarak bunların ortadan kaldırılmasına giden yolu açmışlardır. Devleti satın aldığı kadrolar ve medya aracılığı ile ele geçiren küresel sermaye merkezleri, medya ve siyasetin finansmanını da dışarıdan gönderilen sıcak para girişimleri ile sağlayarak, gidilen yoldan geri dönüş olmaması doğrultusunda muhalefetsiz yürütülen siyası sürecin, istenen hedef olan kapitalist dünya devletine gitmesi için ellerinden geleni yapmaya devam etmişlerdir. Dünyayı cennete çevirme masalı ile halk kitlelerini kandıran küresel şirketlerin zenginler yönetimi, kendilerine buldukları yerli ortaklar aracılığı ile sömürü düzenlerini geleceğe dönük bir biçimde geliştirirken ve cennet masalları ile uyutulan halk kitleleri yeni yeni derin uykudan uyanırken, ulus devletlerin çökertildiği ve cumhuriyet rejimlerinin dağıtıldığı bir yeni dönemi demokrasi görünümü altında sürdürmeye çalışarak, ayrıca resmen yalancılık ve sahtekarlık yaparak halk kitlelerini derin bir uçuruma doğru itmişlerdir. Şimdi bu gibi oyunların hesabının sorulma aşamasına gelindiği noktada, hesap sorulmasını önlemek üzere bütün dünya devletleri terör üzerinden üçüncü cihan savaşına sürüklenmektedir.

Cumhuriyetlerin devletler ile ve demokrasilerin de toplumlarla bütünleştiği bir aşamada, her türlü devlet bozgunculuğu ve toplum karıştırıcılığı emperyalist devletlerin gizli servisleri üzerinden siyasal gündeme getirilirken ve demokrasi görünümünde bazı girişimler ile devletler çökertilirken, cumhuriyet rejimlerinin de dağılmaya doğru yönlendirildikleri anlaşılmaktadır. Toplumlar, şirketler ve cemaatlar kadar devletlerin de bir sosyal gerçeklik olduğu hatırlanırsa, diğer kurumların kendilerini koruma doğrultusunda hareket etmesi gibi devletlerin de varlıklarını korumak ve kendi çıkarları doğrultusunda kendilerini yenileyerek ve varlıklarını geleceğe dönük bir biçimde geliştirerek yola devam etme hakları bulunmaktadır. Burada cumhuriyet devletlerinin demokratik rejimlerle bütünleşmeye çalışırken, devlet için zararlı olabilecek ya da yıkıcı bir etki yapabilecek düşünce ve eylemlerinde demokratlık görünümünde öne çıkarılmasına dikkat edilmesi gerekmektedir. Emperyalizm ulus devletleri ele geçirirken gizli servisleri üzerinden ulus devletlerin içine sızarken, demokrasiyi kullanarak yıkıcı ve zararlı düşünce ve eylemleri demokratik tutum ve davranışlar olarak sergilemesini ya da var olan yapıları zorlayarak kabul ettirmeye çalışması kolay kolay kabul edilebilecek yanlışlar değildir. Özgürlükleri yok etme özgürlüğü olmadığı gibi, devleti yöneten güçlerin de demokrasi görünümü altında ulus devleti ya da cumhuriyet rejimini yıkma hakkı bulunmamaktadır. Toplumsal alanda yaşanan demokratik süreç ile anayasal düzene dayanan hukuk devletlerinin birbirinden ayrı platformlarda ele alınması siyasal karışıklıkların önlenmesi açısından çok önemlidir.

Demokratik hukuk devletlerinde devletler kadar toplumsal yapılar da anayasa ve yasaların koruması altındadır. Demokratik süreçlerin genişlemesiyle devlete ait olan kamusal alanlarda bir ölçüde küçülmeler olabilir. Var olan devletin ya da cumhuriyet rejiminin sınırları zorlanarak bazı görüşler doğrultusunda daha fazla demokrasiye açık olan bir yapılanma gündeme getirildiğinde, demokrasi görünümünde bir devlet düşmanlığı ya da rejim karşıtlığı gibi siyasal durumlar öne çıkabilir. Özgürlükler her zaman için hak ve özgürlükler ortamının korunması doğrultusunda kullanılabilir. Hiçbir zaman hak ve özgürlüklerin devleti yok etmek ya da özgürlükleri ortadan kaldırmak üzere kullanılmalarına devletlerin izin vermemeleri ve bu doğrultuda geliştirilen emperyalist siyasal senaryolara alet olmamaları, ülke güvenliği açısından önem taşımaktadır. Devletleri yönetmek için işbaşına gelen siyasal iktidarların yaptıkları yeni düzenlemelerde devletin ve rejimin geleceğini düşünerek adım atma görevleri vardır. Hiçbir hükümet devleti yok etmek üzere işbaşına gelemez ancak devleti büyütmek, geliştirmek ve ulusal çıkarlar doğrultusunda bürokratik yapılanmayı yenilemek üzere hükümetler yeni yapılanma girişimlerinde bulunabilirler. Bu gibi işlemler sırasında devletin zarar görmesi ya da zayıflaması gibi olumsuz durumlara, var olan siyasal yönetimlerin izin vermemesi gerekir. Demokratik hukuk devletleri ile birlikte ulusal cumhuriyet rejimlerinin de birlikte ele alınması demokrasi ile cumhuriyet kavramları arasında var olabilecek çelişkilerin önlenmesi ya da ortadan kaldırılması veya iki kavramın birbirine karşı kullanılması gibi bazı olumsuz gelişmelerin önünün kesilmesini sağlayacaktır. Bir devlet biçimi olarak cumhuriyet kavramının demokrasi adı altında geliştirilen masum görünümlü senaryolar ile zarar görmesini önlemek gerekmektedir.

Küresel emperyalizmin dünyayı getirmiş olduğu yeni aşamada demokrasi görünümü altında resmen cumhuriyet düşmanlığı yapılmaktadır. Küreselleşme kavramını öne çıkararak emperyalizmin gizlenmeye çalışıldığı bir komplocu yaklaşım çerçevesinde kaos adı altında oluşturulan yeni cehenneme dünya halkları sürüklenirken, hala ileri demokrasi adı altında ulus devlet ve cumhuriyet rejimi düşmanlıkları yapılmaktadır. Uluslararası hukukun ortadan kaldırıldığı ve şirketler hukukunun uluslararası hukukun yerini alması gibi bir çarpık durumlarda şirket patronlarının kurduğu derneklerin çatısı altında alınan kararların, sanki birer anayasa hükümü anlamını taşıyorlarmış gibi, giderek artan dış baskılar ile empoze etme işlemleri, emperyalist bir süreçte geliştirilerek dünya devletlerine karşı her türlü baskılar uygulanmaktadır. Ülkeye demokrasiyi getiren devlet yapılanmalarının gene demokrasi kavramı kullanılarak ortadan kaldırılmaya çalışılması gibi, siyasal senaryoları büyük beceriklilik göstererek uygulamasını başaran tekelci şirketlerin çıkarları, sermaye kontrolü altındaki siyasal yapılar ve medya aracılığı ile en üst düzeydeki emperyalist istek ve hedefler doğrultusunda öne çıkarılmaktadır. Küresel emperyalizm bütün dünyayı ele geçirmek ve kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek üzere demokrasi kavramını kullandığı ve ileri demokrasi adı altındaki yıkıcı girişimler ile de, ulus devletler ile cumhuriyet rejimlerini ortadan kaldırmaya çalıştığı artık iyice görülebilmektedir. Yeni dünya düzeni kurmak üzere yola çıkan küresel şirketler, eski dünya düzenini temsil eden ulus devletleri açıkça karşılarına almakta ve bu doğrultuda demokrasi görünümlü zayıflatıcı adımlar atılarak devletler çökertilerek parçalanmaktadırlar. Devletler daha demokrat olma iddiası ile bir yerlere doğru çekilirken aslında yok olma noktasına doğru gizli ve dolaylı adımlar atılmakta ve komplocu senaryolar ile de cumhuriyet rejimleri ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Hedef şehir devletleri olduğu için uluslararası örgütlenmeler aracılığı ile ulus devletler ile birlikte cumhuriyet rejimleri de ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Küresel emperyalizm, demokratik hukuk devleti adı altında geliştirilmiş olan demokrasinin en geniş sınırlarını, var olan devletlerin ve ulusal toplumların parçalanması doğrultusunda kullanarak yeni dünya düzenine giden yolu açmak istemektedirler. Devlet sayısını iki yüzden iki bine çıkarmak isteyen tekelci şirketler, insanları alt kimlikçiliğe doğru yönlendirirken bunu demokrasi adına yapmakta ve demokratik şemsiye altında alt kimlikçilik örgütlenmesi üzerinden, ulus devletler parçalanmakta ve var olan kamu düzenleri çökertilerek, şirketlerin önüne düzenleyici engel olarak çıkartılan ulus devletlerden kurtulmaktadırlar. Türk devletine ve ulusal-üniter devlet yapısına karşı çıkan emperyalizm işbirlikçileri, hak ve özgürlükleri alt kimlikçi bir çizgide anlayarak ve tarikatları sivil toplum örgütü gibi göstererek, ülkenin bölünmesine giden yolun önünü açmaktadırlar. Bölücü politikaları benimseyen emperyal merkezler, bu doğrultuda ulus devletleri ele geçirebilmek amacıyla demokrasi görünümünde cumhuriyet rejimlerine karşı çıkan işbirlikçi ve taşeron grupları, alt kimliklere dayalı hak ve kimlikler üzerinden devlet düşmanlığına doğru yönlendirmektedirler. Ceza yasalarında var olan devlet düşmanlığı ile ilgili yasa maddeleri gözlerden kaçırılırken, demokrasi görünümünde alt kimlikleri hortlatan ve ulusal yapıların parçalanmasına giden doğrultuda devlet düşmanlığının adı ileri demokrasiciliğe dönüştürülmektedir. Bu açıdan ulus devletler ile küresel şirketler her yönden karşı karşıya gelmişlerdir. Dünya halklarını karşısına almadan küresel anlamda emperyalizmi bütün dünyaya kabul ettirmek isteyen küresel emperyalizm, karşısında engel olarak gördüğü ulus devletlerden kurtulmak ya da ülkenin birliği ve bütünlüğünü savunan cumhuriyet rejimlerini ortadan kaldırmak üzere, alt kimlikçilik akımlarını toplum ile birlikte devletin içinde de destekleyerek geliştirmeye çaba göstermektedirler. İnsan hakları görünümünde bölücülük, sivil toplumculuk adına da devlet ve cumhuriyet düşmanlığı demokratlık görünümünde yürütülmektedir. Ulus devletleri ortadan kaldırmak ve cumhuriyet rejimlerini geride bırakmak üzere geliştirilen bu yeni emperyalizm, alt kimlikler üzerinden yerelcilik yaparak ulusal toplumların yerel düzeylerde daha küçük devletçiklere parçalanmasını sağlamaya çalışmaktadırlar. İnsan hakları, özgürlük ve yerelcilik adına gündeme getirilen yeni politikalar demokrasi adına savunulurken dolaylı yollardan ulus devlet ve cumhuriyet karşıtlığı tırmandırılmaktadır. Amaç emperyalist hedeflere ulaşmak olunca, o zaman var olan ulus devletlerin tasfiyesi amacıyla demokratik görünüm altında bölücülük, yıkıcılık ve çağ dışı dinci yapıları savunmak gerçeklere aykırı biçimde haklı gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yoldan insanlığı yeni bir orta çağa götürmek isteyenler demokrasi görünümlü cumhuriyet düşmanlığına devam etmektedirler.

İki yüz ulus devleti ortadan kaldırmak devlet ve toplumları parçalayarak daha küçük eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyen emperyalist merkezler, ulus düşmanlığını ve cumhuriyet karşıtlığını demokrasi perdesi altında gizlemeye çalışırken var olan hukuk ve devlet düzenlerini dağıtmaktan çekinmeyerek, bütün insanlığı ayağa kaldıracak bir doğrultuda her türlü ulus ve cumhuriyet düşmanlığını ileri demokrasi görünümünün arkasına saklamaya çalışmaktadırlar. Dünyanın bu gün gelmiş olduğu yeni aşamada kapitalist sistemin ve emperyalizmin ana hedefleri olarak ulus devletlerin yıkımı ve cumhuriyet rejimlerinin tasfiyesi kesinlik kazandığı için, bütün dünya halkları işbirliği yaparak ve uluslararası alanda bir dünya halkları dayanışması örgütlenmesine giderek, kendilerini koruyan cumhuriyet rejimine ve ulus devletlerine sahip çıkmak zorundadırlar.Gelinen yeni aşamada dünya halkları daha üst düzeyde örgütlenerek kapitalist emperyalistlerin yıkım projelerine karşı çıkmak durumundadırlar . Gökdelenleri dikmek için gecekonduları yıkmaktan çekinmeyen küresel emperyalizm, bölgesel imparatorluklar ya da federasyon projeleri için bugün harekete geçmekte ve her türlü bölücülüğü birlikte gündeme getiren şehir devletleri tıpkı gecekondulara yapıldığı gibi ulus devletleri ve cumhuriyet rejimleri göz göre göre yıkmaktan çekinmemektedir. Bütün dünyayı belirli merkezlerden yönetmeyi düşünen para babaları, işbirlikçi kadroları aracılığı ile ulus devlet yıkıcılığını sürdürürken her ülkede alt kimlikçi cereyanları destekleyerek şehir ve eyalet devletlerinin önünü açmaktadır.

Demokrasi adına cumhuriyetler ortadan kaldırılırken, insan hakları adına uluslar toptan bir yok oluşa mahkum edilirken, insanlığın artık derin uykudan uyanarak böylesine yok edici bir yıkıcılığa karşı çıkması gerekmektedir. Demokrasi ve cumhuriyet gibi iki ayrı kavramın birbirini yok etme doğrultusunda kullanılması gibi bir emperyalist oyuna dur diyebilmek için, cumhuriyet ve demokrasi kavramlarının vatan olgusu ile birlikte ele alınarak birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Beş kıtanın her yöresini adım adım ele geçirerek küresel anlamda bir hegemonya düzeni kurmak isteyenlere karşı, bütün dünya halkları önce kendi ülkelerine sahip çıkarak ve daha sonra da uluslararası yeni bir yapılanmanın çatısı altında bir araya gelerek, ortak bir dayanışma düzeni çerçevesinde mücadele etmelidirler. Küresel saldırılara karşı çıkış ve direnişin de küresel çapta olması gerekmektedir. Demokrasi kavramının arkasına sığınarak cumhuriyet düşmanlığı yapmanın çıkar yol olmadığı ve bu yoldan yeni bir dünya düzeni kurulamayacağı, son yıllarda yaşanan olaylar ve siyasal gelişmeler aracılığı ile kesinlik kazanmıştır. Kendi çıkarları için insanlığı orta çağa sürüklemekten çekinmeyenlere karşı, modern çağların getirdikleri ve kazanımlarını korumak ve savunmak üzere bir evrensel demokrasinin temellerinin atılması noktasına insanlık bugün gelmiş görünmektedir. Demokrasi kavramı ile cumhuriyet düşmanlığı yapılmasını önleyebilmek için araya üçüncü bir kavram olarak vatan sözcüğünün eklenmesi zorunluluk kazanmaktadır. Küresel emperyalistler bütün dünyayı kendi vatanları ilan ederlerken, halkların üzerinde yaşadıkları yurtlarını da ellerinden almaya çalışmaktadırlar. İnsanları yurtsuz bırakacak bu yeni gelişmeye karşı çıkabilmek için de vatan kavramının özünde yer aldığı bir cumhuriyetçi demokratlık çıkışı önem kazanmaktadır.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : RUSYA SICAK DENİZLERE İNİYOR


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : RUSYA SICAK DENİZLERE İNİYOR

Dünya haritasına bakıldığı zaman büyük bir çarpıklık olduğu göze çarpmaktadır. Avrupa kıtasında küçük küçük devletçikler yer alırken, Avrupa’nın yanı başında Avrasya bölgesinde dünya karalarının altıda biri oranında uçsuz bucaksız kara parçalarının, tek bir devletin çatısı altında olduğu anlaşılmaktadır. Sekiz milyarlık dünya nüfusu belirli bölgelerde küçük ülkelere sıkışmak durumunda kalırken, yeryüzünün bütün kuzey toprakları boyunca uzanan bir Rus devleti geleceğe dönük bir belirsizlik içerisinde varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Tarihin her döneminde bir yaşam ve yerleşim alanı olarak kullanılan Rusya topraklarının, yer kürenin kuzey bölümünün büyük çoğunluğunu meydana getirdiği görülmektedir. Kuzey kutbu ve bu bölgeyi çevreleyen kuzey buz denizi gibi alanlarda sınırsız hegemonyasını sürdüren Rusya Federasyonu, yeni bir dünya düzenine doğru gidilen bir aşamada, kendisine eskisine oranla daha güçlü bir yer aramakta ve bu doğrultuda son derece aktif ve etkili bir dış politika ile dünya kamuoyunun önüne çıkmaktadır. Böylesine bir dönüşümün gündeme getirilmesinde Rus devletinin beş yüz yıllık birikimi olduğu kadar, devletin geleceğe dönük bir veliaht olarak yetiştirmiş olduğu yeni başkanının da istikrarlı ve güçlü bir yönetimi kararlı bir biçimde sürdürmesinin rolü bulunmaktadır. Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında geçmişten gelen hatalı tutum ve davranışların sürdürülmesi ile batılı ülkelerin bir türlü emperyalizmden vazgeçmemeleri nedeniyle, insanlık sonu karanlık bir kaos ortamına doğru sürüklenirken, en kararlı ve etkili dış politikayı uygulayan bir büyük devlet olarak Rusya Federasyonunun uluslar arası alanda eskisine oranla daha etkili bir güç merkezi olarak devreye girdiği görülmektedir.

Jeopolitik kitapları Kırım ile Kıbrıs arasında kalan orta alanı dünyanın merkezi coğrafyası olarak ilan ederken, Rusya’nın konumu önem kazanmakta ve bu alanın bütün kuzeyini kapsayan böylesine geniş bir devletin merkezi alana girmesinin önlenmesi, dünya çapında bir batı hegemonyasının korunabilmesi açısından zorunlu olarak gösterilmektedir. Orta çağ sonrasında Atlantik ülkeleri küresel doğrultuda dünya imparatorluklarına yönelmişler, beş büyük kıtanın her yerine el koymuşlar, beş yüzyıl boyunca dünya kıtalarını sömürgeleri üzerinden yönetmişler ama merkezi coğrafyaya bir türlü girememişlerdir. Böylesine bir durumun ortaya çıkmasına merkezi alandaki Türk gücü olarak yedi asırlık Osmanlı İmparatorluğunun direnişi yol açmıştır. Roma ve Bizans İmparatorlukları sonrasında Selçuklu İmparatorluğu ile merkezi alana gelen Türkler, daha sonra oluşturdukları Osmanlı İmparatorluğu ile merkezi alandaki boşluğu doldurmuşlar, Devleti Aliye adı altında bir büyük devletin çatısı altında yedi asır orta dünyaya egemen olarak, batılı emperyalistlerin ve haçlıların önünü sürekli olarak kapatmışlardır. İşte bu aşamada doğup büyüyüp gelişen Rus devleti, Atlantik okyanusundan Büyük Okyanusa kadar uzanan kuzey bölgesi topraklarında yayılırken, kendisinde önceki dönemlerde bu bölgelerde var olan bütün Türk imparatorluklarının yaşam alanlarını eline geçirerek, tam anlamıyla bütün kuzey yarı kürenin egemen gücü konumuna gelmiştir. Dünyanın kuzeyindeki bütün alanlara yayılarak doğal genişleme alanlarını ele geçiren Rus İmparatorluğu on dokuzuncu yüzyıldan sonra güneye doğru gözlerini dikmiş ve Rusların kızıl elması olarak, Türkiye’nin Antalya kentini gözüne kestirmiştir. Rusların dünya hegemonyası planlarına göre, Antalya Rusların olduğu zaman, evrensel alanda mutlak bir Rus hegemonyası tesis edilebilecektir.

İşte Rusların bu jeopolitik bakış açıları yüzünden batılı ülkelerde yazılmış olan bütün jeopolitik kitaplarında, devleşen Rus ayısının kuzey bölgesine hapsedilmesi ve kesinlikle güneye inmesine izin verilmemesi gibi doğal bir tepki ortaya konulmuştur. On beşinci yüzyılın başlarında bugünkü Ukrayna’nın başkenti olan Kiev kentinde ilk olarak kurulmuş olan küçük Rus prensliğinin, sonraki yıllarda genişleyerek bütün kuzey yarı küresini işgal etmesi batılı emperyal ülkelerde, küresel yayılma ve hegemonyalarının devam ettirilebilmesi açısından ciddi tehlikeler yarattığı için, Rusların güneye inmesinin önlenmesi doğrultusunda büyük bir işbirliği yapılmıştır. Kiev prensliği batıya doğru kaydırılırken, kuzey bölgesindeki yayılmasına ses çıkarılmamış ama, Kırım’ın işgalinden sonra Rus Çarlığının Kafkasya ve Balkanlar üzerinden merkezi bölgeye inme aşamasına gelindiği noktada, Osmanlı ordusu Rusların karşısına çıkartılmıştır. Rusların önünün kesilebilmesi için, Kırım’da yeniden Osmanlı yönetimi batıya bağlı olarak oluşturulmak istenmiş, İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde batılı devletler Osmanlıları Ruslara karşı kışkırtarak bir büyük Kırım savaşını gündeme getirmişlerdir. Batılı ülkelerden borç alarak Kırım savaşına sürüklenen Osmanlı İmparatorluğu, hem hazırlıksız olarak yakalandığı bu savaşı kaybetmiş, hem de altına girmiş olduğu borç yükünden kurtulamayarak iflas etme gibi bir bitiş senaryosuna sürüklenmiştir. Bizans sonrasında merkezi alandaki boşluğu dolduran Osmanlı devleti on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Rus genişlemesinin kuzeyde durdurulabilmesi açısından batılılar tarafından kullanılmaya başlanmıştır. Kırım savaşını kazanarak Karadeniz’in bu çok stratejik yarımadasını kendisine bağlayan Rus Çarlığı, daha sonraki aşamalarda Kafkaslara ve Balkanlara girerek güney bölgesine doğru açılım sürecini başlatmıştır.

Mutlak dünya egemenliği açısından Antalya kentini kendi kızıl elması olarak ele geçirilmesi gereken bir hedef olarak önüne koyan Rus yayılmacılığı, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Kafkasya ve Balkanlar bölgelerinde ilerlemeye başlamış ve bu alanlar üzerinden Osmanlı devletinin merkezi bölgesi olan Anadolu yarımadasını ele geçirme doğrultusunda ilerleyerek, Osmanlıların Kars, Ardahan ve Batum kentlerini ele geçirerek Van gölü kıyılarına inmiştir. Kırım yarımadasını ele geçirdikten sonra doğuda Kafkasya’ya, batıda Balkanlara doğru yürüyüşe geçen Rus orduları, İstanbul kentinin yanı başındaki Yeşilköy’e kadar gelerek Osmanlının başkentini ele geçirme aşamasına gelmişlerdir. Aynı dönemde Kafkaslar üzerinden Kars, Ardahan ve Batum’u ele geçirerek Anadolu topraklarına ayak basan Rus orduları, merkezi devlet olarak Osmanlı İmparatorluğunu tarih sahnesinden silmeye yönelmiştir. Kuzey bölgesine hapsedilmekten bıkan Ruslar, Kırım savaşı sonrasında Balkanlar ve Kafkaslar’da özgürce yayılırken, İngiliz ve Fransızların desteği ile toparlanmaya çalışan Osmanlılar, toparlanarak bağımsız devlet olma statüsünü sürdürmek istemişler ama bu konuda yeterince etkin bir sonuç elde edemeyince, kuzey bölgesinin devi olan Rusya’nın sıcak denizlere doğru yürüyüşü devam etmiştir. Avrupa’nın ortasından Asya’nın ortalarına kadar uzayıp giden bir merkezi coğrafya üzerinde ipek yolu ile dünya ticaret yollarının güvenliğini sağlayamaya çalışan Osmanlılar, Rusların büyük ilerlemesi karşısında sürüklendikleri savaşları sürekli olarak yitirerek, merkezi alanda yeniden bir siyasal boşluğun doğmasına meydan vermişlerdir. Ruslar doğu Avrupa’dan Avrupa kıtasına inerek bu küçük kıtayı kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlar ama her defasında Avrupalılar bir araya gelerek bu kuzey bölgesinin devini Asya kıtasının boşluklarına doğru iteklemişlerdir. Avrupa açısından doğudan gelen iki tehdit olarak, Ruslar ve Osmanlılar birbirleriyle sürekli bir savaş dönemine batılıların kışkırtmaları ile sürüklenmişler ve böylece iki büyük doğu devinin Avrupa kıtasından uzak kalmalarını sağlamışlardır. Ruslar ve Osmanlıların üç yüz yıllık sürekli savaş dönemi sayesinde, Ruslar ve Osmanlılar Avrupa kıtasını ele geçirememişlerdir. Avrupa ülkelerini bu iki doğulu deve karşı birleştiren batı hegemonyası, Osmanlıların Viyana’yı ele geçirmesi ile, Rusların Kuzey Avrupa bölgesini işgal etmelerine izin vermemişdir. Bir anlamda Avrupalılar kuzeyden ve doğudan gelen tehditleri karşı karşıya getirerek aradan sıyrılmasını bilmişler, böylece Avrupa’yı Asyalıların yönetmesini önlemişlerdir.

Rus ordularının Kafkas halklarını çiğneyerek Kars’a girdiği günün ertesinde Büyük Britanya İmparatorluğu Kıbrıs’a girmiştir . Bugün hala Kıbrıs’ta varlığını koruyan bu askeri üsler Atlantik hegemonyasının merkezi alandaki gücünün bir göstergesi olarak devam ettirilmektedir. Kıbrıs üzerinden bütün Orta doğu bölgelerine sızan İngiltere ve o zamanki ortağı Fransa, merkezi alanda Osmanlı İmparatorluğu sonrası için yeni bir siyasal yapılanma hazırlamışlar ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında bunu uygulama alanına koymuşlardır. Böylece, eski Osmanlı hinterlandında egemenlik Osmanlı Türklerinden Atlantikçi İngilizlerin eline geçmiştir. Batı hegemonyasının o dönemdeki temsilcisi olarak İngilizler, kesinlikle Rusların güneye doğru ilerleyişini ve sıcak denizlere inişini öncelikle önlemişlerdir. İkinci aşamada ise, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde ulusal birliğini sağlayan Alman imparatorluğunun bir Germen gücü olarak doğuya doğru açılmalarına izin verilmemiş ve Fransa-İngiltere işbirliği ile merkezi alanda hem Ruslar üzerinden Slav hem de Almanlar üzerinden bir Germen hegemonyasının önü kesilmiştir. Cihan savaşı bu doğrultuda yönlendirilmiş, savaş yıllarında hem Rusya’nın içerden çökert ilmesi doğudan Japonların kuzey bölgesine girmesiyle sağlanmış, hem de Balkanlar’da Almanya’nın ilerlemesinin önünü kesecek savaşlar ile merkezi alanda bir Germen asıllı bir Töton imparatorluğunun kurulmasına izin verilmemiştir.Osmanlı yönetiminde Abdülhamit’in sağladığı istikrar Ruslar’a ve Almanlar’a karşı kullanılmış, Osmanlı ülkeleri işgal edilirken, buralarda batı Avrupa devletlerine bağlı yeni sömürge yönetimleri oluşturularak, otorite boşluğu doğmasına giden yolun önü kesilmiştir.

İngilizler Kıbrıs’tan Filistin’e geçerek bütün Arap yarımadasına yayılmışlar, Fransızları’da yanlarında getirerek, Lübnan ile Suriye bölgelerinde onların da kendilerine paralel yeni merkezi alan sömürgeleri oluşturmalarını sağlamışlardır. İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı’nın Orta Doğu topraklarını ele geçirerek merkezi alanda yayılırken, Rusların önü Doğu Anadolu topraklarında kesilmiş ve Rus ordularının, Kars, Batum ve Van üçgeninin ilerisine doğru gitmesine izin verilmemiştir. Vladivostok bölgesinden kuzey topraklarına giren Japon orduları Rus çarlığının büyük topraklarını ele geçirince, Rus Çarlığı çökme aşamasına gelmiş ve Japon saldırıları yüzünden kendini korumaya yönelen Rusya, Van gölü kıyılarından Akdeniz’e inme yollarını kullanamamıştır. Rus orduları kuzey bölgesine Japonların desteği ile hapsedilince, Sevr Antlaşması sonrasında İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan orduları Anadolu yarımadasının belirli bölgelerini işgal etmeye başlamışlar ve böylece orta dünyada bir kuzey gücü olarak Rusya’nın egemen olmasına izin verilmemiştir. Rusların en büyük hayali olarak Antalya kenti sıcak Akdeniz sularının kıyısında soğuk kuzeyin büyük gücü önünde ana hedef olarak bulunurken, Atlantik okyanusunun iki büyük emperyal gücü olarak İngiltere ve Fransa bütün Orta Doğu’ya girerek, merkezdeki Türk hegemonyasına son vermişler ve bu bölgede ikinci bir Asya insiyatifi olarak Rus devletinin yayılmasının önünü kesmişlerdir. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında güneye doğru yolculuğa çıkan Rus orduları, sıcak denizler üzerinde de tıpkı kuzey bölgelerinde olduğu gibi bir emperyal hegemonya oluşturmaya yönelirken, batı dünyasının Avrupalı ülkeleri öne geçerek, çeşitli siyasal manevralar aracılığı ile kendilerine bağımlı sömürgeler düzeni oluşturmuşlardır. Rusların önü Yeşilköy de batılı ülkelerin araya girmesiyle önlenmiş, başkent İstanbul’a Rus askerinin girmesine izin verilmemiş ama daha sonraki aşamada, İngilizlerin Türklerin payitaht merkezi olan İstanbul’da askeri bir işgal yönetimi kurmalarının yolu açılmıştır. Asya kıtasından gelen iki büyük Asyalı güç olarak Türkler ile Rusların küçük Asya adı verilen Anadolu yarımadası üzerinde birlikte bir düzen kurmaları, batılı devletlerin ordularının işgali ile önlenmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya savaşını bütünüyle kaybetmesinden sonra ortaya çıkan merkezi alandaki otorite boşluğu, savaş sonrasında toplanan Bakü Doğu Halkları Kurultayı aracılığı ile giderilmeye çalışılmıştır. Tam bu aşamada, Atatürk’ün öncülüğünde Ankara hükümeti devreye girerek, Misakı Milli sınırları içerisinde yeni bir devleti ulusal bir modele dayanan bir biçimde kurarak, Türklerin tarih sahnesinden silinmelerini önlemiştir. Batılı emperyalistler, merkezi imparatorluğu yıkarken, burada ikinci bir Asyalı yapılanmaya izin vermemişler, batı blokunun kontrolu altında sömürge devletleri kurarak, bunlar üzerinden emperyal hegemonyalarını orta dünyaya taşımak istemişlerdir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Rusların güneye inerek sıcak deniz kıyılarında yeni devlet düzeni kurmaları önlenince, batılı devletlerin askeri birliklerinin Anadolu yarımadası üzerinde at koşturmasından bu kez Ruslar rahatsız olmuşlardır. Çarlık rejiminin çöküşü sonrasında bir kaos ortamına sürüklenen Rusya’da, Atlantikçiler bir siyasal devrimin önünü açarak bu bölgede yeni bir ideolojik imparatorluğun oluşumuna giden yolu dolaylı yollardan desteklemişlerdir. İşçi sınıfının olmadığı bir kırsal toplumda batıdan ithal edilen aydın kadrolarının öncülüğünde Bir Bolşevik rejimi kurularak, yeni dönemde Kuzey bölgelerinin istikrara kavuşması sağlanmak istenmiştir. Bu ideolojik imparatorluğun başına gelen Tatar asıllı Lenin, ikinci enternasyonelin bir toplantısında, Anadolu’da yürütülen ulusal kurtuluş savaşının bir sosyalist hareket olmadığını ama antiemperyalist bir öze sahip olduğu için, batılı emperyalistlerin merkezi alanı işgal etmesine karşı bir mücadele olduğunu belirleyerek, Sovyetler Birliği’nin bu antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşına destek vermesini sağlamıştır. Rusya Müslümanlarının kendi aralarında topladıkları maddi yardımın, Ankara hükümetinin eline geçmesini gerçekleştiren Sovyet yönetimi, batı emperyalizminin Orta doğu’da yayılmasına karşı Ankara hükümeti ile yakın işbirliği içine girmiştir. Bu aşamada bir çok Rus temsilcisi Atatürk Türkiye’sine gelerek, bu sıcak deniz ülkesi ile yakınlık kurma çabası içerisinde olmuşlardır. Bakü Kurultayından gelen işbirliği süreci, batı emperyalizmine karşı devam ettirilmiş ama Atatürk’ün öldüğü gün, yeni yönetim Atlantik güçleri ile gizli ittifaklar imzalayarak, Rusların Bakü kurultayı üzerinden Akdeniz’e inen bir emperyalizme yönelmesinin önünü kesmiştir.

Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı’nın geri çekildiği Orta Doğu topraklarına Rusların girmesi önlenmiş ama ikinci dünya savaşı sonrasında Amerika’nın bu bölgeye girmesi önlenememiş ve bu durumun sonucu olarak da iki bin yıl aradan sonra üçüncü İsrail devleti bir Yahudi yapılanması olarak Arap ve İslam dünyasının tam ortasında oluşturulmuştur. Osmanlı sonrasında, Sovyetler Birliği ile batı dünyası arasında soğuk savaş dengeleri merkezi alanda kurulmuş ve böylece Osmanlı yönetiminin yokluğu ile gündeme gelen otorite boşluğu alanı bir güç ve şiddet dengesi ile doldurulmak istenmiştir. Rusların Kars’a girdiği gün Kıbrıs’ı işgal eden İngiltere bu merkezi adadan hiçbir zaman çıkmamış ve daha sonraki aşamada yanına Amerika Birleşik Devletlerini de alarak İsrail’in kurulmasına giden yolu açmıştır. Kuruluş yıllarında Sovyetler Birliği ile iyi geçinen Atatürk Türkiye’si, ikinci dünya savaşına doğru dünya sürüklenirken, Hitler ve Mussolini’ye karşı Balkan Paktını ve Sovyetler Birliği’nin sıcak denizlere inmesine karşı da, en büyük komşu ülke olan İran ile bir araya gelerek Sadabat paktı adı altında bir bölgesel işbirliği ve güvenlik yapılanmasına yönelmiştir. İkinci Dünya savaşı çıkarsa Rusların sıcak denizlere inme hedefi doğrultusunda Kars üzerinden Doğu Anadolu ve Orta Doğu bölgelerine ineceğini iyi bilen Atatürk, tarih boyunca uzun süreli Türk hükümdarlıklarının yönettiği İran ile bir savunma işbirliğine girmeyi, bölge dengeleri ve Türkiye’nin bağımsız yapısının korunabilmesi açısından gerekli görmüştür. Orta boy bir ulus devlet olan Türkiye’nin tek başına Sovyetler Birliği ya da batılı emperyal ülkelere karşı koyamayacağını iyi bilen Atatürk, tarihten gelen Türk-İran işbirliği ile merkezi alanının işgallere karşı korunabileceğini iyi biliyordu.

Sovyetler Birliği dönemi, yirminci yüzyılda batı Avrupa devletlerinin sömürge imparatorluklarının sona erdirilmesinde etkili olmuştur. Atatürk’ün on yıl önceki öngörüsü ile ikinci dünya savaşını okyanus ötesi güç ile Bolşevikler kazanmış ve beş yüz yıllık sömürge imparatorluklarının merkezi olan Avrupa kıtasının üstünlüğü dönemi sona ermiştir. Amerika ile Rusya arasına sıkışan Avrupa ülkeleri kendilerini kurtarmaya çalışırken, Rusya merkezli Sovyet İmparatorluğu Amerika Birleşik Devletleri ile bir dehşet dengesi oluşturmuş ve bu doğrultuda bir barış içinde birlikte yaşama düzeni iki kutuplu dünya yapılanması sayesinde kurulabilmiştir. Sovyetler Birliği gibi bir ideolojik imparatorluğu ABD dengesi ile küresel alanda oluşturan Rusya, bu durumdan yararlanarak güneye doğru yönelmiş ve birçok Asya –Afrika ülkelerinde sosyalist devrimler yaptırarak, bu üçüncü dünya ülkelerini kendisine bağlayabilmenin çabası içerisinde olmuştur. Tıpkı İngiltere ve Fransa gibi küresel alanda sömürge imparatorluğu oluşturmaya yönelen Sovyet gücü Rusya merkezli yönetilirken, Rusların tarihsel olarak gündemde tuttukları sıcak denizlere yayılma politikasına devam etmişlerdir. Balkanlar’da Yugoslavya’nın kurulmasında ve Arnavutluğun sosyalist rejime yönelmesinde etkin olan Rus gücü, daha sonraki aşamada bu iki ülkenin, sosyalist sistemin güvenlik örgütü olan Varşova Paktından ayrılmasıyla gene sıcak denizlerde var olma şansını elinden kaçırmıştır. Balkanlar’da ABD destekli bir Nato yapılanmasında, Yunanistan ve Türkiye yerlerini alarak Sovyet yayılmacılığına karşı bir set oluşturmuşlar ama Hindiçini yarımadası üzerinden sıcak denizlere Sovyetler birliğinin açılması gündeme gelince, İngiltere Çin’de Maoist bir rejimin Sovyetler birliğine karşı bir çizgide örgütlenmesini sağlamış, ayrıca Amerika’da Vietnam adı verilen ülkede askeri bir işgale yönelerek Asya kıtasının güneyindeki sıcak denizlere doğru Sovyet yayılmacılığını önlemeye çalışmıştır. Bu bölgede başlayan Vietnam savaşı uzun sürmüş ve bütün dünya ülkelerinin emperyalizme karşı bir araya gelmesine giden yolu açmıştır. Bir Atlantik gücü olarak ABD, Rusya’nın Asya kıtası üzerinden sıcak denizlere inmesini önlemiştir. Benzeri bir set çekme operasyonu Pakistan üzerinden de yapılarak, batı Asya bölgesi de Rusların sıcak denizlere inmesi açısından kapatılmıştır.

Jeopolitik kitaplarında yer alan kenar kuşak teorisi doğrultusunda hareket eden batı emperyalizmi, karşıt blok olan Sovyetler Birliğini kuzey yarı küresine hapsetmiş ve güneye doğru bütün iniş yollarını kapatarak, ideolojik imparatorluğun sıcak denizlerde Rus hegemonyası doğrultusunda yayılması süreci önlenmiştir. Ruslar bir büyük imparatorluğu yönetirken her yönden sıcak denizlere inebilmenin yollarını aramışlar, tıpkı Baltık denizindeki Petersburg kenti kenarındaki deniz çıkışı gibi açılma yollarını Akdeniz’de Basra körfezinde, Hint Okyanusunda ve Pasifik bölgesinde yaratabilmenin çabası içinde olmuşlardır. Bunu iyi bilen batının önde gelen emperyal devletleri de kıtaların denizlere açılan bölgelerindeki kenar kuşak ülkelerini ellerinde tutarak ya da Yugoslavya ile Arnavutluk örneğinde olduğu gibi Rusların önünü kıtaların kıyılarındaki kenar ülkeleri kontrol altına alarak, Ruslar ile sıcak denizler arasında yakın bağlantılar kurulmasını önlemişlerdir. Soğuk savaş dengelerinde bir türlü sıcak denizlere inemeyen Rusya, dünya ticaret yollarında öne geçememiş ve bu yüzden batılı ülkeler dünya ticaretini sürekli olarak ellerinde tutmuşlardır. Bu yüzden de Rusya’nın ideolojik imparatorluğunu bir ekonomik çöküntüye uğratarak yıkmışlardır. Sıcak denizlere inemediği için dünya ticaretinde geri kalan Rusya, güçlü ordusu ile elinde tuttuğu kuzey ülkelerini bir türlü doyuramamış ve bu yüzden kapitalist sisteme alternatif bir sosyalist ekonomik sistem kuramadığı için, ekonomik yarışı kaybederek çöküşe doğru geçmiştir. Bu durumu yerinde gören batı bloku ekonomik çöküntü sonrasında, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği yapılanması üzerinden insan hakları saldırılarına geçince, ideolojik imparatorluk çatırdamaya başlayarak kısa bir zaman dilimi içinde çökmüştür. Böylesine bir çöküşün kolayca elde edilmesinde, jeopolitik biliminin Rimland adı verilen kenar kuşak teorisinin uygulanmasıyla, Rusların kuzey yarıküresine hapsedilerek sıcak denizlere inişinin önlenmesinin büyük bir rolü olmuştur.

Sovyetler Birliği çökünce Rusya gene eski sınırlarına geri dönmüştür. Federasyon çatısı altında da çok büyük alanları kontrol altında tutan Rusya devleti, Moskova merkezli jeopolitik konumu nedeniyle gene eskisi gibi bir büyük kuzey gücü olarak dünya haritasındaki yerini korumaktadır. Ne var ki, soğuk savaş sonrasında içine girilen küreselleşme döneminde tek kutuplu bir küresel yapılanmayı, Amerika Birleşik Devletleri gerçekleştiremediği için çeyrek yüzyıllık bir süre sonrasında, Rusya tekrar dünyanın en büyük güçleri arasında öne çıkarak, küresel bir aktör konumuna gelmiştir. Özellikle küreselleşmenin batılı devletlerin emperyalizmi doğrultusunda gelişmesine karşı çıkan doğulu güçler olarak Rusya, Çin, Hindistan ve Brezilya bir araya gelerek BRİC ülkeleri ittifakına yönelince, Rusya Hindistan ve Çin ile bir araya gelerek dünya ticaret yollarına açılma doğrultusunda sıcak denizlere ulaşma şansını bir başka açıdan elde etmiştir. Daha önceden Küba adası ile kurulan ilişkinin bir benzeri yeni dönemde Brezilya ve Venezuella üzerinden Güney Amerika kıtası ile de kurulmuş ve böylece Rusya’nın sadece merkezi alandaki sıcak denizlere inme hedefi, yön değiştirerek bütün kıtalar üzerinden sıcak denizlere erişme girişimine dönüşmüştür. Balkanlar ya da Kafkaslar üzerinden Akdeniz’e istediği gibi inemeyen Rusya’nın Çin, Hindistan ve Brezilya ile oluşturduğu küresel birliktelik çerçevesinde, öne çıkmasını önleyen batılı emperyalistlere karşı, doğu ve güneyin en büyük devletleri ile işbirliği yaparak sıcak denizlerdeki ticaret yollarına erişme şansını elde ettiği görülmektedir. Ayrıca, batı emperyalizminin Asya kıtasını ele geçirmek üzere örgütlediği doğuya açılma girişimlerini karşı bir işbirliği örgütü olarak kurulmuş olan Şangay İşbirliği Örgütü de yeni dönemde bir savunma mekanizmasına dönüşerek, Rusya ve ortaklarının ekonomik açıdan batılı emperyal güçlere karşı bir alternatif yapılanmaya yöneldiğini göstermektedir. BRİC ve Şangay Örgütleri gibi küresel ortaklıklara giren Rusya, aynı zamanda komşusu olan eski Sovyet Cumhuriyetleri ile de bir Avrasya Birliği oluşumuna yönelerek batının küresel üstünlüğünü önlemeye doğru adım attığı görülmektedir. Gene bu doğrultuda kurulmuş olan Kollektif Savunma Birliği oluşumu, Rusya’yı batılı rakiplerine karşı güçlendiren başka bir uluslar arası örgütlenme olarak devreye girmektedir. Böylece, bölgesel yönlerden sıcak denizlere inemeyen Rusya’nın, daha geniş açılımlar ile alternatif örgütlenmeler üzerinden küresel rekabete yönelerek sıcak denizlerde etkili olmaya başladığı yeni bir döneme girilmiştir.

Yeni bir yıla girerken, bazı büyük devletlerin ve araştırma merkezlerinin yayınlamış oldukları raporlarda, Orta Doğu bölgesindeki sıcak çatışmaların daha da yayılacağı, Irak ve Suriye’deki iç savaşlar benzeri sıcak olayların Arabistan, Mısır, Libya, Lübnan, Sudan, Somali, Ürdün ve İran’da da ortaya çıkacağı, merkezi alanda yer alan bütün İslam devletlerinin mezhep ve tarikat çekişmeleri aracılığı ile iç savaşlara sürüklenerek parçalanma noktasına gelecekleri açıkça dile getirilmektedir. Daha da ileri gidilerek Afganistan savaşının Pakistan üzerinden orta Asya bölgesine de yayılarak, bir Ön Asya ve Orta Asya savaş alanı yaratılacağı geleceğe yönelen tahminler olarak öne sürülmektedir. Bu konular ile ilgili olarak kamuoyuna açıklanan İsrail raporunda, bütün İslam devletlerinin terör kullanılarak çökertileceği ifade edilirken, savaş süreci içinde bütün merkezi coğrafya da Rusya’nın etkisinin çok artacağı öne sürülmektedir. Beş yüz yıldır sıcak denizlere inemeyen Rusya’nın küresel ittifaklara yöneldiği bir aşamada kenar kuşak teorisini geçersiz kılarak, büyük ortaklıklara girmesiyle dengelerin değiştiği ve Rusya’nın konjonktürel olarak orta dünya da daha güçlü bir konuma geldiği görülmektedir. İsrail devletinin kurulduğu günden bu yana bölgeyi bir savaş alanına dönüştürdüğü dikkate alınırsa, Osmanlı İmparatorluğu ve Sovyetler Birliği sonrasında merkezi alandaki otorite boşluğunun doldurulamadığı göze çarpmaktadır. Böylesine bir boşluğu doldurmak üzere Atlantik emperyalizminin öne çıkardığı Yakın Doğu Konfederasyonu ya da Büyük Orta Doğu Federasyonu ile Büyük İsrail İmparatorluğunun kurulamadığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden siyasal boşluk devam ederken ya bölge devletlerinin bir araya gelmesiyle birlikte Atatürk’ün öncülük yaptığı Sadabat Paktı benzeri biçimde oluşturacakları bir Merkezi Devletler Birliğinin kurulacağı ya da bölgeye en yakın büyük güç olarak Rusya Federasyonunun çatışma alanlarına girerek el koyacağı yeni bir döneme doğru gidilmektedir. Bu doğrultuda Rusya iki binli yılların başlarında yakın çevre doktrinini ilan ederek, kendi çıkarlarının bulunduğu komşu ülkeler üzerinde eskisi gibi etkili olacağını ve çıkarlarını koruyacağını açıkça ilan etmiştir. Rusya Avrasya Birliğinin oluşumunda öncülük yaparken, Orta Asya ülkeleri ile birlikte Ön Asya ülkelerini de bunun içine alabileceğini ve oluşturduğu Kollektif Savunma Birliği aracılığı ile sıcak çatışma alanlarına anında müdahale edebileceğini ortaya koymuştur.

Yeni dönemde, kendisine karşı bir Arap Birliği kurulmasını istemeyen İsrail, Amerikan ve Türk askerlerini kendi savunmasında kullanamayınca ve Kuzey Irak üzerinden kendine bağlı bir güçlü ordu oluşturamayınca, bölgede kendisine tehdit edebilecek sıcak gelişmelere karşı Rusya’yı yeni kurtarıcı olarak ilan etmektedir. Bu doğrultuda Rusya’nın Kırım’ı bir oldu bitti ile işgal etmesinde İsrail lobilerinin Rusya’ya yardımcı bir çizgide hareket ettikleri görülmüştür. İsrail: ABD, Avrupa, Çin ve İran ile yakın ilişkiler içerisine giren Rusya’nın askeri gücünden yararlanabilmek için, dolaylı yollardan Rusya’nın Kırım’ı işgaline destek vermiş ama bunun karşılığında Rusya’nın Kıbrıs’tan çıkmasını istemiştir. İsrail kendi çıkarları açısından karşı kıyı konumundaki Kıbrıs’ı kimseye bırakmak istememekte, Rumlara karşı Türkleri, Hrıstıyanlara karşı Müslümanları kullanarak ada sorununu çözümsüzlüğe terk ederken, Rusya’nın Güney Kıbrıs’taki varlığına da bir son vererek, adayı gelecekte Büyük İsrail devletinin bir eyaleti konumuna dönüştürmek istemektedir. Kıbrıs’a soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliği yapılanmasından yararlanarak girmiş olan Rusya, adanın güneyini bir sıcak deniz merkezi olarak kullanmakta, Lefkoşe’de beş bin Rus devleti görevlisi diplomat statüsünde görev yaparken, yüz bin den fazla Rus işadamı da, bütün dünya ülkelerine yönelik dış ticaretlerini bu sıcak deniz adası üzerinden yürütmektedirler. Kıbrıs adasına yerleşen Rusya, bu nedenle artık bir sıcak deniz problemine sahip olan kuzey ülkesi olmak durumundan çıkmıştır.

I958 de General Kasım darbesi ile Irak’a yerleşen Rusya, daha sonra Suriye’ye girerek Hafız Esat aracılığı ile bu ülkeye de yerleşerek Akdeniz kıyısında Taurus askeri üssünü kurmuştur. Orta Doğu’ya ABD’nin gelmesi ve İsrail’in kurulmasına tepki olarak Rusya Sovyetler Birliği üzerinden merkezi alana ve sıcak deniz kıyılarına yerleşirken, karşı kıyada yer alan Kıbrıs’a da Makarios sayesinde girmiş ve bu adada Akdeniz’in en güçlü komünist partisi olarak Akel’i kurmuştur. Sosyalist sistemin dağılmasına ve bütün komünist partilerin kapatılmasına rağmen, Akel yapılanması İngiliz üslerine karşı bir denge unsuru olarak bu adada Rusya desteği ile korunmuştur. Atlantik emperyalizminin İngiltere, ABD ve İsrail ortaklığı doğrultusunda İngiliz üslerini kullanmasına karşılık, Rusya da Akel partisi aracılığı ile Kıbrıs üzerindeki etkinliğini sürdürmekte ve iki yüz bine yakın vatandaşını bu adanın güney kısmında tutmaktadır. Ruslar’ın Kıbrıs’ta yüz bin kişilik ayrı bir Rus kenti kurduğu bir yeni döneme girilmiştir. Rusya, batının bütün engellemelerine rağmen, Suriye’deki askeri üssü ile Kıbrıs’taki kendine bağlı ekonomik ve siyasal yapılanmasını korumuştur. Bugün için Rusya’nın Kıbrıs adası üzerinden Asya ve Afrika ülkelerine açılarak sıcak denizler üzerinden dünya ticaretine girdiği görülmektedir. Rusya ile İsrail ilişkileri, bölgedeki sıcak gelişmelere göre yönlenirken, Rusya’nın Kıbrıs’tan çıkarılması için İsrail Kırım’ın Rusya ya verilmesini desteklerken, bir anlamda bölgedeki Arap ve Müslüman çoğunluğa karşı, Rusya ile yeni bir işbirliğini de başlatmaktadır. Brzezisnki, son kitabında batı emperyalizmi ile ters düşecek bir Rusya’nın Gürcistan, Ukrayna, Ermenistan ve Beyaz Rusya gibi bölge devletlerini işgal ederek, federasyon çatısı içine alabileceğini söylemektedir. Kafkasya’nın güneyinde yer alan Azerbaycan’da böylesine bir tehdit ile karşı karşıyadır. 2015 yılı başlarken Doğu Anadolu olayları yeniden gündeme getirilerek, Büyük Ermenistan’ın önü açılmaya çalışılırken, bugünkü Kafkas Ermeni devletini kurmuş olan Rusya’nın ilgisi yeniden Anadolu üzerinden Orta Doğu bölgesine doğru kaydırılmaya çalışılmaktadır.

Avrupa ülkeleri ile büyük bir enerji ortaklığına girmiş olan Rusya, bu yoldan çok büyük zenginliklere sahip olurken, batı ülkeleri ile ilişkilerini yumuşatmaya çalışmakta ama orta Doğu ‘da bir İsrail yapılanmasının Hırıstıyan Avrupa ile karşı karşıya geldiği yeni aşamada, İsrail lobileri Rusya’nın ilgisini ve ağırlığını Orta Doğu bölgesinde Araplara ve Müslümanlara karşı kullanmaya çalışmaktadır. Kırım konusundaki işbirliği yarın Kıbrıs adasında da devam ettirilirse, bölge ülkelerini alt etmekte gücü yetersiz kalan İsrail Rusya’yı ve bu ülkenin büyük askeri gücünü bölgedeki komşularına karşı kullanmaya kalkışabilecektir. Kırım – Kıbrıs pazarlığı sonrasında benzeri bir pazarlık, Suriye üzerinde de gündeme gelebilir ve bu ülke üzerinde İsrail’in istekleri doğrultusunda hareket etmeyen ABD ve Fransa’ya karşı Rusya ‘nın ağırlığı, Siyonist lobiler tarafından dünya dengeleri için kullanılabilir. Olayların geliştiği son yıllarda Rusya’nın geçen dönemde girmiş olduğu Suriye ve Kıbrıs’tan çıkmaya pek de istekli olmadığı ve batının askeri saldırılarına karşı bu bölgede tıpkı Çin gibi İran ile beraber hareket etmeye çalıştığı göze çarpmaktadır. Bugüne kadar İran ile ortak hareket eden Rusya’nın, gelecekte İsrail’in çıkarları doğrultusunda bölge ülkelerine karşı kullanılması yeni bir dönemin başlangıcı olabileceği gibi, merkezi coğrafyadaki siyasal gelişmelerin yönünü de değiştirecektir. Merkezi alanda batı üstünlüğünün devam ettirilmesi konusunda, İsrail ile Avrupa ülkelerinin ters düşmesi noktasında Rusya bir kurtarıcı olarak Siyonist lobiler aracılığı ile devreye sokulabilecektir. Yeni dönemde Rusya’nın Suriye’deki askeri üs benzeri yeni yapılanmaları, Akdeniz kıyısında bulunan Mısır, Libya, Lübnan ya da Tunus, Cezayir gibi ülkelerde de kurması gündeme gelebilir. Eski Osmanlı ülkeleri zaman içerisinde Rusya Federasyonunun yeni eyaletleri olarak ortaya çıkabilir. Böylesine bir durumun gündeme gelmesi durumunda eskiden var olan Rus-Osmanlı çekişmesinin bir benzeri Türkiye-Rusya arasında ortaya çıkabilir.

Artık sıcak denizlere inmiş olan Rusya’nın yeni dönemde eskisi gibi bir kuzey ülkesi olarak hareket etmesini beklemek mümkün değildir. Soğuk bölgelerden sıcak denizlere inmiş olan bir Rusya artık eskisinden daha fazla bir uluslar arası aktör olarak hareket edecek, kurucu olduğu Şangay Örgütü, BRİC yapılanması, Avrasya Birliği ve Kollektif Savunma Örgütü üzerinden , batı merkezli politikalara karşı doğu merkezli politikaları dünyanın gündemine taşıyabilecektir. Latin Amerika ülkeleri ile sürdürülecek işbirliği beraberinde diğer Asya ve Afrika ülkelerine de yeni açılımları gündeme getirecek ve Rusya eskisine oranla daha fazla küresel alanda güçlü bir süper ülke olarak siyasal gelişmeleri etkileyecek ya da yönlendirecektir. Bu nedenle, Amerika Birleşik Devletleri de politika değişikliğine giderek, merkezi alanda Rusya ile yeni bir işbirliğine gitmeye çalışmaktadır. Soğuk savaş döneminin alışkanlığı olan ABD-Rusya paslaşması ile sorunların daha kolay çözüme kavuşması sağlanacak, ABD’nin en büyük rakibi olan Çin’e karşı Amerika, Rusya ile işbirliğini Avrasya bölgesi ve merkezi alanda daha geliştirerek sürdürecektir. Türkiye üzerinden kurulacak bir tahterevalli de Rusya ile Amerika merkezi alanda kendi siyasal oyunlarını oynayacaklar ve böylece Avrupa’nın emperyal devletleri ile Çin’in yeni bir emperyalist güç olarak Orta Dünyaya girmelerine izin vermemeye çalışacaklardır. Önümüzdeki dönemde ABD-Rusya işbirliği merkezi alanda gelişirken, Avrupa ülkeleri de Çin ile işbirliği yaparak bu yeni ortaklığı aşmaya çalışacaklardır. Kenar kuşak çevirmelerini ya da kuzeye hapsedilme senaryolarını aşan bir Rusya Federasyonu yeni dönemde küresel etkinliğini artırırken, sıcak denizlerde at oynatan bir küresel güç gibi hareket edebilecektir.

Osmanlı tarihi incelendiği zaman, bu merkezi imparatorluğun yedi asırlık hükümranlığının ilk yarısında Selçuklu İmparatorluğundan devralınan bir misyon olarak Avrupa kıtasından gelen Haçlılara karşı uzun süreli mücadele yürütülmüştür. İmparatorluğun son üç yüz yılında ise, kuzeydeki tehlike olarak Rusya’nın sıcak denizlere inmesine karşı, sistemli bir karşı koyuş örgütlenmeye çalışılmıştır. Bu nedenle, Osmanlı ahalisi arasında bir Moskof düşmanlığı sürekli olarak örgütlenmiş ve Rusya’dan kovulan Türkler ile Müslümanların Osmanlı bölgelerine gelerek yerleşmesiyle, Rusya’nın sıcak denizlere iniş harekatı önlenmeye çalışılmıştır. Osmanlı tarihi ile ilgili bütün kitaplarda kuzeydeki tehlike olarak ele alınan Rus Çarlığının güneye doğru genişlemesi ,Rusların sıcak denizlere inişi olarak anlatılmaya çalışılmıştır . Karadeniz kıyılarını ele geçiren Rusların benzeri bir girişimi Akdeniz kıyılarında da gerçekleştirmeye çalışması yüzünden, Osmanlı İmparatorluğu son üç asırlık döneminde sürekli olarak Rus orduları ile savaşmak zorunda kalmıştır. Ruslar Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden sıcak denizlere doğru ilerlerken, bu bölgedeki Türk imparatorluğu olan Osmanlı devleti önce çöküş ve sonra da yıkılış dönemlerini yaşayarak dünya haritasından silinmiştir. Bir kuzey devleti olan Rusya’nın sıcak denizlere inerek orta dünyaya egemen olması , merkezi Türk hegemonyasına son vereceği gibi, batılı emperyal devletlerin de merkezi alandaki etkinliklerini devre dışı bırakacaktır. Türkiye’nin tam merkezinde yer aldığı Orta Dünya’da, hem ABD’nin hem de İsrail’in Rusya ile yeni ortaklıklara ve işbirliklerine yönelmesi, öncelikle Türkiye’nin meselesi olarak gündeme gelmektedir. Daha düne kadar Rusya’ya karşı Türkiye’nin işbirliği yaptığı batılı müttefiklerin, yeni dönemde küresel çıkarları doğrultusunda hareket etmesiyle birlikte, Türkiye içinde bulunduğu bölgede yalnızlığa terk edilmektedir. Bu durumda, Türkiye’nin de yeni bölgesel ve küresel açılımlara girmesi gerektiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Küreselleşme görünümünde küresel şirketlerin ulus devletleri yıkma dönemi sona ererken ve var olan devletler arasında yeni bir ulusal rekabet aşaması gündeme gelirken, Türkiye cumhuriyeti de Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarından miras kalan siyasal birikim ile, cumhuriyetin kurucu iradesinden devralınan jeopolitik bilinci kullanarak, yeni dünya düzeninde kendine layık olan yeri bulacaktır. Yeni bir dünya düzeni kurulurken, Türkiye Cumhuriyeti de kendisi için uygun bir yer bulmak zorundadır. Aksi takdirde, Rusların sıcak denizlere inmesi operasyonu ile, merkezi alandaki Türk devleti yapılanması sona erebilir. Büyük Avrupa, Büyük Orta Doğu ya da Büyük İsrail gibi projelerin yanı sıra, Rusların Avrasya stratejileri de Avrasya kıtasında hem Türk dünyası varlığına hem de Türkiye cumhuriyetine karşı çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Amerika ve Rusya arasında kurulmak istenen tahterevalli senaryosuna alet olmak Türkiye’yi kurtarmaya yetmeyecektir. İsrail siyonizminin İslam dünyasına karşı bir Hrıstıyan güç olarak Rusya’yı Orta Doğu’ya getirmesi, Amerikan askeri gücü yerine Rus askeri gücünü bölge ülkelerine karşı kullanmaya çalışması da, merkezi alana kalıcı bir barış düzeni getiremeyecektir. Dünyanın merkezi bölgesinde kalıcı bir barışın sağlanabilmesi, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Atatürk’ün gündeme getirdiği gibi bölge devletleri arasında oluşturulacak bir güvenlik ve işbirliği dayanışmasının örgütlü bir yapılanmaya dönüştürülmesiyle sağlanabilecektir. Türk devleti şimdiye kadar yurtta ve dünyada sulh ilkesi üzerine dış politikasını yürütmeye çalışmıştır. Ne var ki, yeni ortaya çıkan koşullar bu kez bir de bölgede barış ilkesini öne çıkarmaktadır. Amerikan ya da İngiliz ordularının emperyal güçler olarak bölgeye barış getiremediği dikkate alınırsa, yeni bir emperyal güç olarak, sıcak denizlere inmiş olan Rusya’nın orduları da merkezi alana barışı getiremeyecektir. Bölge barışı bütünüyle harita üzerinde yer alan devletler arasındaki işbirliği ve dayanışmaya bağlı bulunmaktadır. Bölge devletlerini bölerek barış sağlanamayacağı yarım yüzyıldır ortaya çıkmıştır. Gerçek anlamda barış, bölge devletlerinin bir araya gelerek merkezi bir güvenlik ve işbirliği örgütlenmesine gitmeleriyle elde edilebilecektir. George amcanın, Sam amcanın ya da Hans amcanın gerçekleştiremediği merkezi barışı İvan amca da bir emperyalist olarak hiç bir zaman istendiği gibi gerçekleştiremeyecektir. İvan amcanın, David amcanın Siyonist planlarına alet olması barıştan daha çok bölgede yeni tepkilere yol açarak çatışmaları tırmandırabilecektir.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ASIL OYUN ŞİMDİ BAŞLIYOR


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : ASIL OYUN ŞİMDİ BAŞLIYOR

İnsanlık tek bir dünya üzerinde yaşamaktadır . Üzerinde yaşam sürdürülen bu gezegenin geçmişi hem tartışmalı konumdaki bir çok farklılığı ,hem de zengin bilgilerle dolu olan bir birikimi günümüze taşımıştır . Bu doğrultuda insanoğlu elde bulunan tarih bilgileri ile geçmişini , sahip olunan coğrafya bilgileri ile de gezegenin üzerindeki yerini belirleme şansına sahip bulunmaktadır . Tarih ve coğrafya ile gezegenin genel durumu belirlenebilmekte ama içinde bulunulan uzay alanı ile de kozmoloji bilimi artık insanlığa yol ve yön gösterebilmektedir . İnsanlık artık üzerinde yaşamını sürdürdüğü dünya gezegeninin uzay denen derin boşluk içinde yer aldığını ve , dünya ile ilgili bütün bilgilerin bundan sonra uzaysal boyutunun diğer bilim dallarını da etkileyebileceği görülmektedir . Bu aşamadan sonra , insanlar en büyük özellikleri olan düşünmeye başladıkları aşamada yeryüzünün tarihi ve coğrafyası ile yetinmeyerek , uzaysal boyutun kozmolojik bilgi birikimi ile de ilgilenmek durumunda kalacaktır . İnsanlar akıp giden zaman süreci içerisinde , bu dünyadan geçip giderken , bulundukları gezegenin tarih ve coğrafya birikimini öncelikle iyi bilecek ve daha sonra da kozmolojik bilgi birikimi ile zaman-uzay -dünya kesişme noktaları ve bağlantılarına göre hareket ederek değerlendirmelerini yapabilecektir . İnsanlık bu bağlamda gerçekliği araştırırken , ya bilgi birikimi ile hareket ederek var olan durumu ya da geleceği bilimsel yöntemlerle belirleyecek ,ya da bilimin yetersiz kaldığı aşamada , var olan bilgi birikiminden hareket ederek duygu ve sezgileriyle oluşturduğu inançları aracılığı ile sorunu çözümleyemeye çalışacaktır .

Evrenin oluşum süreci içerisinde dünya gezegeni de güneş sistemi içinde yerini aldıktan sonra uzun bir süreçten sonra , dünyada mikrobiyolojik oluşumlar ortaya çıkmış ve evrimsel bir süreç içerisinde canlılar dünyası oluştuktan sonra , insanoğlu sahip olduğu beyinsel özellikleri ile diğer canlılardan ayrılarak ve kendi gelişim çizgisine yönelerek , bugünkü modern dünyanın ortaya çıkışını sağlamıştır . Ne var ki , biyolojik oluşumların tamamlanmasından sonraki aşamada , insanların antropolojik yapılanmalara yönelmesiyle toplumsal yaşam düzeni ortaya çıkmıştır . İnsanların toplumsal yaşam düzenine geçişinden sonra nüfusun hızla artmasıyla birlikte , bu toplumların yönetimi sorunu gündeme gelmiştir . Önceleri her toplum kendi kendini yönetebilmenin arayışı içinde olmuş , içine girilen sosyolojik süreçlerde her toplum kendini yönetebilmenin yolunu çeşitli deneyler geçirdikten sonra bulabilmiş ,bazıları da bu konuda başarısız kalınca , başka toplumların hegemonyası altına sürüklenerek dışarıdan yönetilmeye başlanmışlardır . İlkçağlarda başlayan yeni dönemde , başarısız toplumlar her zaman için başarılı toplumların baskı ve hegemonyaları altında kalmışlardır . Zaman ilerledikçe , bu çıkmazı bazı toplumlar aşabilmiş, bazıları da iyice başarısızlığa sürüklenerek silinip gitmişlerdir . İnsanlar arasındaki çekişme toplumsal rekabete dönüşmüş ,toplumsal düzenlerin devletleşmesiyle yeni bir aşamaya gelinince , artık çekişme ve rekabet yarışları devletler arasında gündeme gelmeye başlamıştır .

Asya kıtasında başlayan insanlığın yaşam macerasının geleceğe yönelik bir uygarlık yapılanmasına dönüşmesi ve daha sonra da bu uygarlığın Çin’deki Sarı Irmak ile Hindistan’daki İndüs ırmağı üzerinden dünyanın tam ortasında yer alan Mezopotamya denilen orta su ülkesine doğru ilerlemesiyle birlikte ,kutsal kitaplarda yer alan tarihsel birikim insanlığın geleceğini belirlemek üzere gündeme gelmiştir . Tarihin Sümerlerde başladığını öne süren batılı tarihçiler , Mezopotamya öncesi Asya uygarlıklarını görmezden gelmişler ama daha sonraki aşamada , tek tanrılı dinler kutsal kitaplar aracılığı ile insanlığın gündemine girince , Asya uygarlıklarından gelen bilgi birikimini yansıtan Sümer tabletleri kaynak olarak kullanılmıştır .Uygarlığın beşiği olarak kabül edilen Mezopotamya döneminde , insanlığın ilk yerleşim denemelerinin ortaya çıktığı ve bunların daha sonraki aşamalarda Avrupa kıtasında gündeme gelen uygarlıklar için yön gösterici olduğu görülmüştür . Bugün dünyanın en büyük gücü olarak ABD’nin , Irak’a gelerek işgal etmesi , bazı çevrelerin bakış açıları doğrultusunda , bir anlamda uygarlığın doğduğu topraklara çağdaş uygarlığın son aşamasında geri döndüğü biçiminde yorumlanabilmektedir . Üç büyük dinin çıktığı kutsal topraklara batı uygarlığı her türlü askeri ve teknik birikimi ile çıkarma yaparken ,insanlığın toplu geleceği tartışma ortamına girmektedir . Uygarlık içinden çıktığı bölgeye geri dönerken , dünyanın sonunun gelmesi ile birlikte yeni bir dünya düzeninin kuruluşu da , siyasal gündemin ortasına ana tartışma konusu olarak girmektedir . Geleceğini arayan insanlık , uygarlığın başlangıcına dönüş noktasında ,kendisini yok edebilecek üçüncü cihan savaşı ya da nükleer silahların kullanılması gibi , çok ciddi tehlikeler ile karşı karşıya bulunmaktadır .

Yeniden var olma ya da yok olma çelişkisi ile karşı karşıya kalan insanlık ,tarih boyunca daha iyinin peşinde koşmuş , daha gelişmiş bir toplum düzenine kavuşabilmek için her türlü mücadeleyi vererek , olağanüstü çabalar ile büyük özverilerde bulunmuştur . İnsanlık tarihi böylesine çabaların çeşitli örnekleri ile dolu olmasına rağmen, yaşanan olaylar doğrultusunda bir çok olumsuz durumlar ,karışıklıklar ya da sorunlar birbirini izlemiş ve her zaman için idealize edilen sürekli barış ve mutluluk ortamı bir türlü gerçekleştirilememiştir . Doğal yaşam döneminde birbirinin kurdu olarak sürekli kavga ve çekişme içinde yaşayan insanlık , toplum düzenine geçtikten sonra ,gene istediği gibi düzenli bir barış ortamına ya da güvenlik yapılanmasına sahip olamamıştır . Bir yanda olumlu gelişmeler devam ederken , diğer yandan da sürekli olarak olumsuz gelişmeler öne çıkarak insanlığın siyasal gündemini meşgul etmiştir . Kıskançlık , çekemezlik ve bencillik gibi insanların olumsuz karakter özellikleri , toplumsal barış ve düzenin oluşturulması önünde ,her zaman için en büyük engeller olarak ortaya çıkmışlardır . Olumsuz özellikler insanları birbirinin kurdu haline dönüştürdüğü zaman tam anlamıyla düzensizlik ortamları yaşanmış , böylesine kaos dönemlerini savaşlar ve çatışmalar izlemiştir . Her türlü çatışma ya da çekişmeye rağmen hayat gene devam etmiş ve yıllar geçtikçe insanların nüfusu artmıştır .İnsanların sayısı binlerden yüzbinlere , milyonlara doğru ilerlerken ,genişleyen toplumsal yapıları yönetme konusunda büyük sorunlar çıkmış ve milyonlarca insanı daha kolay ve düzenli bir biçimde yönetebilmenin arayışı aşamasında tek tanrılı dinler insanlık tarihi içindeki yerini almıştır .

İnsanların inanma ihtiyacını karşılama noktasında ortaya çıkan dinler toplumsal yaşama egemen olunca , kamusal alanın yönetiminde din merkezli bir dönem başlamıştır . Önce peygamberler aracılığı ile ortaya çıkan tek tanrılı dinler daha sonraki aşamada papalar ya da halifeler aracılığı ile sürdürülerek , milyonlara varan insan toplumlarının düzenli bir biçimde yönetimi sağlanabilmiştir . Merkezi coğrafyadan ortaya çıkan tek tanrılı dinlerin dünya ülkelerine doğru yayılmasından sonra , insanlık dinler üzerinden yönetilmeye başlanmıştır . Kitlelerin tek tanrılı dinlere bağlanması sağlanınca , üç tek tanrılı din arasındaki çekişmeler ve bazen da çatışmalar dünya tarihini belirleyen olayların gelişmesine giden yolu açmıştır . Asya merkezli dünyayı sonraki aşamada Avrupa merkezli dünya yapılanmasının izlemesiyle ,doğu batı dengelerinde tek tanrılı dinleri öne çıkarmıştır . Yahudiler Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’ya gelmesi üzerine bütün dünyaya dağılmışlar ,merkezi coğrafyada ortaya çıkan ikinci tek tanrılı din olarak Hrıstıyanlık ,bütün batı bölgesini işgal ederken , merkezde ortaya çıkan üçüncü tek tanrılı din olarak Müslümanlık da ,Orta Doğu ve Asya bölgesinde hızla yaygınlık kazanarak , doğu batı dengelerinin yeniden kurulmasına katkı sağlamıştır . Din faktörü böylece insanlığın yönlendirilmesinde en önemli unsur olarak öne çıkmıştır .

Uygarlık Mezopotamya üzerinden Eski Mısır’a , Yunan’a ve Roma İmparatorluğuna doğru gelişirken , ortaya Avrupa merkezli bir dünya çıkmış ve bu düzende beş yüz yıl küresel düzen yönlendirilmiştir . Dinleri devre dışı bırakan bilimsel devrimlerin Avrupa kıtasında gerçekleşmesi üzerine insanlık bu kıta üzerinden okyanuslara açılmış ve yeryüzünde bulunan beş büyük kıta ele geçirilerek dünyanın her bölgesi , batı Avrupalı sömürge imparatorluklarının eline geçmiştir . İngiltere,Fransa,İspanya gibi üç büyük , Hollanda,Belçika ve Portekiz gibi üç küçük batı Avrupa ülkesi, dünya kıtalarını bölüşerek altı büyük sömürge imparatorluğu aracılığı ile dünyanın yönetilmesini sağlamışlardır . Rönesans ve Reform hareketleri ile aydınlanma çağına giren Avrupa uygarlığı zaman içinde güçlenerek bütün kıtalara egemen olmuş ama aynı zamanda dünya kıtalarının başına bir emperyal hegemonya düzeninin kurulmasına neden olmuştur . Bilimsel devrimlerin getirdiği modernizm akımı , birkaç yüz yıllık gelişme sonucunda modern bir dünyanın ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur .Bilim ve hukuk alanındaki pozitif gelişmeler modern bir dünya düzenini çağdaş uygarlık anlamında insanlığa kazandırırken , sömürgecilik daha da ilerlemiş ve batı ülkelerinin kıtalar üzerindeki sömürge düzenleri üzerinden fazlasıyla zenginleşmelerinin yolları açılmıştır . Modernleşme süreci insanlığın dünyasında eşitlik getirmemiş ,aksine sömürgecilik ve emperyalizm üzerinden eşitsizlikçi bir dünya düzeninin ortaya çıkmasına yol açılmıştır . Millattan sonra başlayan uygarlık sürecinde ,insanlık iki bin yıl sonra haksız ve eşitliksiz bir olumsuz duruma sürüklenince iki büyük dünya savaşı kendiliğinden gündeme gelmiştir . Yüzyıllar geçtikce , belirli ülkelerde yaşamını sürdüren insan toplulukları ortak kültür,vatan,din ve ekonomiye sahip olmaya başlamış ve bu yüzden de ulus devletlere giden bir yeni oluşum dönemi gündeme gelmiştir .

Avrupa merkezli dünyada önce Yahudiler ile Hrıstıyanların savaşları , daha sonraki aşamada Müslümanlar ile Hrıstıyanların çatışmaları ve bir süre sonra da mezhep savaşları olarak, Katolikler ile Protestanların birbirlerini yok etmek üzere bir mücadeleye girmeleri üzerine ,yerleşik devlet düzenleri ile insanlığın dünya barışına hiçbir zaman erişemeyeceği gibi bir korku giderek yaygınlık kazanmıştır . Roma İmparatorluğunun Orta Doğu’daki Yahudi devletini Milat sıralarında yıkması üzerine, gündeme gelen devlet dışı kapalı örgütlenmeler, bugünün gizli dünya devleti oluşumuna doğru giden yolu açmıştır .Süleyman Mabedinin yıkılmasından sonra ortaya çıkan bir gizli yapılanma olan Tapınak Şövalye’lerini , Sion Kardeşleri izlemiş , daha sonraları da Opus Dei ve İlluminati gibi gizli örgütler üzerinden bir küresel dünya düzeni arayışı , var olan devletler ve imparatorlukların ötesinde geliştirilmeye çalışılmıştır . Bir yandan sömürgecilik devam edip giderken ,diğer yandan da var olan sömürgeler üzerinden evrensel bir ekonomik düzen oluşturularak , bütün insanlık yönetilmek istenmiştir . Avrupa kıtasında oluşan devletlerin yanı sıra diğer kıtalarda da var olan sömürgeler de merkez ülkelere bağlı bir düzen içerisinde yönlendirilmeye çalışılmıştır . Dünya nüfusunun kıtalar üzerinden milyonları geçerek milyarlara ulaşması üzerine , küresel bir düzen oluşturulması giderek zorlaşmıştır .Bir yandan mevcut devletler düzeni ile sorunlar çözülmek istenmiş ama devletler arası çekişmeler yeni bir düzen oluşturulmasını engelledikçe , bu sefer , kapitalist düzenin zenginlerinin kurdukları gizli örgütler , yavaş yavaş dünya devleti görünümünde insiyatif kullanmaya başlamışlardır . Yer altı ya da yer üstü yapılanmalar ile yönlendirilmeye çalışılan dünya halkları ,bekledikleri barış ve mutluluk düzenine hiçbir zaman sürekli olarak sahip olamamışlar , barış dönemlerini her zaman savaşlar izlemiştir . Savaş ve sıcak çatışmalar dünya gündeminden eksik olmayınca , istikrarlı bir evrensel düzen ile beklenen sürekli barış ortamına kavuşulamamıştır .İnsanlar arasında doğal yaşamdan bu yana gelen çekişme ve rekabet , önce toplumsal yapılara daha sonraları da devlet düzenlerine yansıdığı zaman ,sonunda kazançlı çıkabilmek için her türlü oyun ,senaryo ve komplo devreye sokularak zafere ulaşılmak istenmiştir . İnsanlık tarihi böylesine oyun ve senaryoların yer aldığı bir geçmişin olayları ile doludur .

Dinler arası çekişmeler yüzünden dünya barışı gerçekleştirilemeyince , bu kez dinlerin ötesine gidilerek , belirli bölgelerdeki halkların uzun süre birlikte yaşamaktan dolayı kazandıkları yeni yapılanmalar olarak ulus gerçeğinden hareket edilerek bir sonuç elde edilmeye çalışılmıştır .Din kavgasını geride bırakmak üzere laik devlet gerçeği gündeme getirilmiş ,uluslaşma yolu ile insanlar arasındaki din ve mezhep kavgalarının üzerine çıkılmak istenmiştir . Fransız devrimi bu konuda tam bir dönemeç olmuş ,bir Hrıstıyan toplumunda Yahudi örgütlenmesi olarak Jakobenler bir sosyal devrim gerçekleştirerek ,din kavgasına son vermek üzere laik devleti hedefleyen yeni bir rejim anlamında cumhuriyet ilan etmişlerdir . Devletin dinin dışına çıkarılması ve laik bir siyasal yapılanmaya geçiş ile dinsel toplumlar, ulusal topluluklara doğru dönüştürülmüştür . Giderek kalabalıklaşan ülkeler dinler üzerinden yönetilmez bir aşamaya geldiğinde bu kez uluslar gerçeği üzerinden yönlendirilmeye çalışılmıştır . Dine dayanan kutsal imparatorluklar devre dışı bırakılırken ulusal toplum gerçeğine dayanan ulus devletler öne çıkmıştır .İmparatorluklardan ulus devletlere geçilirken , devlet dışı gizli örgütlenmeler daha da güçlenmiş ve uluslar arası kapitalist sistemin zenginleri bu kez üstünlüklerini ulus devletler aracılığı ile dünya halklarına kabül ettirmeye çalışmışlardır .Görünürde ulus devlet düzenleri gelişerek devam ederken , kapitalist sistemin para babaları da kendi aralarında kurdukları gizli örgütleri üzerinden ,siyasal gelişmeler üzerinde etkinliklerini artırarak sürdürmüşlerdir . Devletlerin yanı sıra bu gibi devletimsi yapılanmaların topluma kapalı bir doğrultuda sürdürülmesi ,zaman zaman devletler ile bu gibi örgütleri karşı karşıya getirmiş ve bunun sonucunda da ciddi çatışma olayları yaşanmıştır . Zenginlerin çıkarları ile halkların çıkarlarının karşı karşıya geldiği aşamalarda , devletler üzerine baskılar artırılarak zengin azınlıkların çıkarları doğrultusunda meseleler çözüme kavuşturulmak istenmiştir .

Her insanın diğer insanlar ile rekabet halinde olduğu yaşam düzeninde her zaman için güçlü görünmek zorunda olması gibi , bir benzeri çekişme ortaya çıkarak zamanla hem devletler arası hem de gizli örgütler arası rekabet düzeninde yeni gelişmelere neden olmuştur . Her insanın daha güçlü olarak yaşamını anlamlandırmak eğilimi , devletler için de geçerlilik kazanmış ve her devlet yapısı zaman içerisinde daha da güçlenerek ,diğer devletler ile olan rekabet sürecinde öne geçmiştir . Uluslar arası devletler düzeninde öncelikle her devlet ortaya çıktıktan sonra varlığını güçlendirmeye çalışmış , diğer devletler ile var olan rekabet düzeninde her devlet daha iyi ve güçlü bir konuma gelebilmek üzere yarışa kalkışmıştır . Bu normal çekişme sürecinin ötesinde bir de anormal boyutlarda rekabet öne çıkınca ,devletler birbirlerine karşı çeşitli komplolara girişmişler ya da uygulamaya koydukları farklı senaryolar doğrultusunda birbirlerinin önünü keserek ,çelme atarak ,arkadan vurarak ve de her türlü hukuk dışı yolları zorlayarak sonuç almaya çalışmışlardır . Bu yüzden normal devletlerin ötesine giden derin devlet yapılanmaları da ortaya çıkmış , devletlerin istihbarat servisleri normal haber toplamanın ötesinde operasyonel bir biçimde yapılanarak, her türlü hukuk dışı eylemin uygulamaya konulmasında , görünmeyen derin devlet misyonunu oynamaya başlamıştır . Özellikle , küresel dünya hegemonyası peşinde koşan batının önde gelen emperyalist devletlerinin ,kendi aralarında sömürge savaşlarını yürütürken ,hukuk dışı yollara saparak kendi üstünlüklerini diğer ülkelere zorla kabül ettirme çabası içinde, akla gelebilecek her türlü hukuk dışı senaryoları kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirebilmek için uğraştıkları , zaman içinde yayınlanan anı kitapları ya da araştırmalar aracılığı ile kesinlik kazanmıştır . Amaca giden her yolu mübah gören bir Makyavelist zihniyetin, hem devletlerde hem de devlet dışı örgütlerde ana prensip haline gelmesi yüzünden, dünya ve insanlık bir türlü kalıcı bir barış düzenine ulaşamamıştır .

Batılı sömürge imparatorlukları arasındaki kıtalar üzerinde egemen olabilme doğrultusundaki çekişmeler dünyayı birinci cihan savaşına götürmüş ,kıtaları fetheden batılılar dünyanın merkezi coğrafyasına doğru bir hegemonya girişimi başlattıkları aşamada , üç doğu imparatorluğunu ortadan kaldıracak bir dünya savaşını insanlığın gündemine zorla dayatmışlardır . Savaş sonrasında doğu imparatorlukları ortadan kalkarken , batının sömürge imparatorlukları da dağılma aşamasına gelmiştir .Yirminci yüzyıla girerken var olan yirmi devlet , bu yüzyıldan çıkarken iki yüz devlet haline gelmiş ve böylece ulusalcılık akımları sayesinde imparatorlukların yerini ulus devletler almıştır .Uluslararası düzende ulus devletler arasındaki çekişmeler de çeşitli sorunlara yol açmış , her ulus devlet önce varlığını koruma doğrultusunda kendisini güçlendirmeye çalışmıştır . Güçlenen ulus devletler, daha sonraki aşamalarda kendi bölgesindeki diğer devletler üzerinde etki ve baskısını artırmaya çalışmıştır . Her ulus devlet diğerleri ile rekabete girerken , büyük ulus devletler küçük ve orta boy devletler üzerinde rekabete girerek ,bunları kendilerine bağlayabilmenin yollarını aramışlardır . Büyük ulus devletler komşuları üzerinde hegemonya kurarak yeni bir tür sömürge imparatorluğunu kendi çevrelerinde oluşturabilmenin yollarını ararken , bazıları da çeşitli senaryolar doğrultusunda dünyanın diğer kıtaları üzerindeki devletler ile yakın ilişkiler oluşturarak ,geleceğe yönelik imparatorluk arayışlarının örneklerini ortaya koymuşlardır . Ulus devletlerin çekişmeleri zamanla küçük ve zayıf olanların tasfiyesine giden yolu açmış , orta boy ulus devletler ise , ayakta kalabilmek için daha da güçlenerek büyüyebilmenin arayışı içinde olmuşlardır . Orta boy ulus devletler sahip oldukları jeopolitik konumlarını küresel gelişmeler karşısında iyi ve doğru değerlendirebildikleri aşamada büyüyebilmişler, aksi durumda giderek zayıflayarak yeniden sömürgeleşme bataklığına düşmüşlerdir .

Orta çağ sonrasında bütün dünyaya egemen olan batı sömürgeciliğinin temsilcisi olan büyük devletler , aradan geçen zaman dilimi içinde bağımsızlık kazanan eski sömürgelerini ellerinde tutabilmek için ellerinden gelen her yolu denemişler , eskiden olduğu gibi yakın ilişkileri ve bağlantıları yeni dönemlerde de sürdürebilmenin yollarını aramışlardır . Devlet kapitalizminin ötesinde batılı ülkelerin şirketleri fazlasıyla büyüyerek ,dünya sahnesine çıkmışlar ve kendi devletlerinin desteği ile şirket emperyalizmi olarak piyasa kapitalizmini yer kürenin bütün halklarına ve ülkelerine yeni emperyal düzen olarak dayatmışlardır . Bu doğrultuda , dünya ülkelerinin hem maddelerine ve enerji kaynaklarına uluslar arası tekeller el koyarken, çeşitli senaryolar ve komplolar sahneye konulabilmiştir . Uluslar arası bir bakır tekeli olan İTT şirketi , Şili’nin bakır madenlerine el koymak isteyince , sosyalist yönetimi iktidardan indirmek üzere darbe senaryosu düzenlenebiliyor , genel kurmay başkanı darbe senaryosuna direnince , onu bir trafik kazasıyla bertaraf edebilmenin yolu bulunup ,istihbarat servislerinin aracılığı ile sosyalist yönetimi işbaşından uzaklaştıracak darbenin önü açılabiliyordu .Yirminci yüzyılda Asya ve Afrika ülkelerinin bütün yer altı kaynaklarına el konulurken ,her ülke için ayrı bir senaryo hazırlanıyor , dünyanın bütün ülkeleri ile ilgili bütün bilgiler toplanarak düşünce kuruluşlarında her ülke için en uygun senaryolar üretilerek , bu gibi planları uygulayacak işbirlikçi politikacılar, ya mevcutlar içinden işbirlikçi kadrolar olarak seçiliyor, ya da bu doğrultuda yetenekli gençler bulunarak batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda yetiştirildikten sonra devreye sokularak yeni sömürge düzenleri bu tür taşeronlar aracılığı ile kurulabiliyordu . Özellikle dünya enerji sorunu , enerji kaynakları bol olan ülkeler üzerinden çözülmek istendiği için , doğalgaz ve petrol sahibi ülkelerde çok uluslu enerji şirketlerinin çıkarlarını gerçekleştirecek senaryolar hazırlanarak uygulama alanlarına aktarılabiliyordu . Orta Doğu bölgesi bu konuda en önde gelen çekişme ve sıcak çatışma alanı olarak enerji kavgasının ana merkezi konumuna geliyordu . Enerji tekeli olan şirketler , kaynaklara el koyabilmek için her yolu denerken , darbeler ve savaşlar birbirini izliyordu . Yirminci yüzyılın başlarında merkezi alana İngiltere ve Fransa imparatorlukları kendi çıkarları doğrultusunda biçim veriyorlardı . İkinci dünya savaşı sonrasında , savaşın galibi olan Amerika Birleşik Devletleri bölgeye gelerek Nato üzerinden yerleşiyor ve daha sonra da iki bin yıllık rüya olan İsrail’i kurdurarak , kutsal topraklar ilan edilen merkezi alana farklı bir biçim vermeye yöneliyordu . Bu nedenle , Büyük Orta Doğu projesi ABD’nin bölgeye geldiği yıl ,Büyük İsrail projesi de bu devletin kurulduğu sene başlatılıyordu . Sovyetler Birliği varken geçerli olan soğuk savaş döneminde ABD-İsrail ikilisi geleceğe dönük planlarını gizli gizli Türkiye ve bölge devletleri üzerinden yürütürken , küreselleşme aşamasına gelinmesinden sonra daha açık yollara giderek ,merkezi alanı Atlantik emperyalizmi ile Siyonizm ortaklığının hegemonyası altına sokabilmenin girişimlerini, birbiri ardı sıra bölge halklarını zorlayıcı bir biçimde gündeme getiriyorlardı . Lübnan’ın Bekaa vadisini terör merkezi yapan bu ortaklık sonucunda ,İsrail’in beka sorununun çözümü için bütün bölge ülkelerinin başına terör belası sardırılıyordu . Terör ile bölge düzeni çökertilerek gelecekte ABD-İsrail ikilisinin planları doğrultusunda bir yeni yapılanma oluşturulmak isteniyordu . Terörü kullanmasını iyi bilen ABD-İsrail ikilisi merkezi alanın ötesine giderek tüm Müslüman ülkeler ile Asya ve Afrika devletlerinin işgal ettiği topraklarda her türlü terörü ve savaşı geçerli bir hale getiriyorlardı . Terör emperyalizmin en büyük silahı olurken , yeniden sömürgeleştirmek istenilen ülkelerin halkları da yok pahasına ölüme mahkum ediliyorlardı .

Emperyal güçler, tam bir dünya hegemonyası için, dünya halklarını korkutma ve sindirme doğrultusunda terörü en büyük silah olarak acımasızca kullanıyorlardı .Terör onlar için oyuncak olduğundan , Orta Doğu bölgesi ve İslam dünyasına kolayca saldırabilmek üzere kendilerini mağdur duruma düşürecek II Eylül saldırılarını da ,gene kendi kendilerine yaparak dünya kamuoyunu aldatabilmenin yollarını arıyorlardı . Önceleri çok korkan , geçmişten gelen pasifliğini bir türlü kaldırıp atamayan dünya halkları önceleri bu oyunlara kanmışlar , televizyon programları ile Hollwood üzerinden insanlık Siyonizmin emelleri doğrultusunda kandırılmaya ve de uyutulmaya çalışılmıştır . Birbiri ardı sıra yaşanan olaylar ,artık gerçekleri gün ışığına çıkarınca mızrak çuvala sığmamaya başlamış ve gerçekler belirginleşince dünya kamuoyu uyanarak , batı emperyalizmi ve Siyonizm ortaklığının suçunu görebilmiştir . Dünya enerji kaynaklarının toplandığı yer olan merkezi coğrafyada bir düzen kurmuş olan eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa ikilisine karşı ,yeni emperyalistler olarak ABD ve İsrail ikilisi yeni siyasal senaryolar ile devreye girmişlerdir . Terörün yetmediği yerde savaş ,sıcak çatışmaların yetersiz kaldığı aşamalarda ekonomik kriz ve siyasal baskı yöntemleri ile emperyalizm sürekli olarak sonuç almaya çalışmış ve bu yüzden de milyonlarca masum insan katledilmiştir .Zengin iş adamlarının masalarının önünde dünya küresi ile oynadıkları gibi ,emperyalizm ve Siyonizm ikilisi de bütün dünya devletleri ve halkları ile oynamayı adet haline getirmişlerdir . Gizli dünya devletinin kurucusu olan büyük patronlar her zaman için kendi devletlerine emirler vererek ,her türlü saldırganlığı beş kıta üzerinde sergilerken ,uluslar arası ilişkiler artık bir oyun haline gelmiştir .Batılı ülkeler bu aşamadan sonra daha da ileri giderek ,oyun teorileri oluşturmuşlar ve uluslar arası alanda hangi oyunları oynarlarsa daha fazla kazançlı çıkabileceklerinin hesaplarını yapmışlardır . Her emperyal güç dünyanın gelmiş olduğu yeni aşamada genel durum tespiti yaparak , en üst düzeyde çıkarlarını korumak ve daha fazla kazanabilmek üzere her türlü senaryo üzerinden çeşitli oyunları hedefledikleri ülkelerin, ya da halkların başına çorap ağı gibi örerek sonuç almak istemişlerdir . Onların bu oyunculuğu yüzünden dünya halklarının başı beladan hiçbir zaman kurtulamamıştır .

Yirminci yüzyılın başlarında batılı emperyalistlerin Orta Doğu’ya gelerek merkezi alanda çekişme içine girmesine,uluslar arası ilişkiler dalında Büyük Oyun adı verilmiştir .Eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye gelirken , diğer emperyal güçler olan Almanya ve Rusya ,bu duruma karşı çıkmaya başlamışlar ve böylece , dünyanın merkezinde kendi hegemonyasını kurmak isteyen emperyal güçler arasında bir Büyük Oyun oynanmaya başlamıştır . İkinci dünya savaşının galibi olarak ABD’nin merkeze gelmesi ve iki bin yıl sonra üçüncü kez İsrail devletini kurdurmasıyla ,yüz yıl önce başlamış olan Büyük Oyun yeniden sahnelenmeye başlamıştır .Uluslararası ilişkiler devletler arasında geliştirildiği için , her devletin sahip olduğu jeopolitik konumu ve özel durumları ,ilişkilerin gelişmesinde belirleyici olmaktadır . Her devlet bu nedenle kendi ülkesinin merkezi gücü olarak ülkenin ulusal çıkarları doğrultusunda politikalar geliştirerek, bunları uygulamak ve diploması yolu ile de bu yaklaşımlarını uluslar arası alanda tanıtarak ,kendi etkinlik alanını genişletmek doğrultusunda yaygınlaştırmak zorundadır . Bu nedenle kendini bilen her devlet kendi plan ve programlarını belirli senaryolar doğrultusunda gerçekleştirmeye çalışır . Kendi merkezi gücünü koruyamayan ya da iç bünyesinde paralel devlet yapılanmalarının oluşumunu önleyemeyen devletler ise, emperyalistlerin taşeronu ya da sömürgesi olmaktan kurtulamazlar . Oyun kuran her büyük devlet , kendi oluşturduğu senaryoda küçük ve orta boy devletleri diğer büyük güçlere karşı kullanabilmenin hesaplarını yaparak adımlarını atmaktadır . Bu yüzden de , küçük ve orta boy devletler büyük güçlerin ve emperyal devletlerin çekişme ve çatışma alanı konumundadır . Çatışmaların çok şiddetli bir aşamaya geldiği noktada ise ,dünyanın her yeri emperyalist devletler için savaş alanı olarak öne çıkmaktadır .

Birinci dünya savaşı ile beraber dünya politikaları Avrasya bölgesine gelerek kilitlenince , İstanbul’un doğusunda başlayan çekişmeler ve rekabet düzeni tam anlamıyla bitmeyen bir oyun olarak öne çıkmıştır . Bu alanda oyunlar başlamış ama bitmemiş , soğuk savaş döneminde devam ettiği gibi küreselleşme aşamasında da oyunlar başka biçimlerde devam ettirilerek ,sahnelenen oyunlar, giderek bir Büyük Oyun’a dönüşmüştür .Avrupa kıtasının ortalarından başlayan çekişme macerası doğuya doğru açılım olarak anlaşılmış , Asya’nın her bölgesi batı ülkelerinin doğuya açılışının başlıca konusu haline gelmiştir . Osmanlı,Rus ve Avusturya –Macaristan İmparatorluklarının çöküşü ile ortaya çıkan otorite boşluğu alanlarında batılı devletler kendi hegemonyalarını kurabilmenin arayışı içinde olmuşlar ve bu yüzden de iki cihan savaşı aracılığı ile büyük bir çatışma dönemi yaşamışlardır . Birinci dünya savaşı imparatorlukları ortadan kaldırınca eski emperyalistler olarak İngiltere ve Fransa bölgeye yerleşmişler , ikinci dünya savaşı sonrasında ise ABD ve İsrail ikilisinin merkezi alana gelmesiyle beraber de ciddi biri çekişme yaşandığı için , bitmeyen oyun her aşamada tırmandırılarak bir Büyük Oyuna dönüştürülmüştür . Orta Doğu ülkelerinden bölgeye giren emperyal güçler , Kafkasya ve Hazar’a doğru ilerlemeye başlayınca , Orta Asya ve çevresi Büyük Oyun’un ana hedefi haline gelmiştir .Bu aşamada , Rusya’da gerçekleştirilen Sovyet devrimi , Büyük Oyun’u bir süre için durdurarak yarım yüzyıllık bir statüko oluşturunca ,bölgede sakinlik sağlanabilmiştir . Demirperde uygulaması , batılı güçlerin doğu bölgelerine ulaşmasını önleyebilmek üzere ideolojik imparatorluğa yaptırılan bir uygulama olmuştur . Yeni emperyalistler olan ABD ve Yahudi lobileri İngiltere,Fransa ve Almanya’nın önlerini kesmek üzere Sovyet devrimine dolaylı yollardan destek sağlayarak , Büyük Oyun’un soğuk savaş döneminde de sürdürülmesini sağlamışlardır .Osmanlı topraklarını ele geçiren İngiltere ve Fransa ikilisi , Kafkaslar bölgesinden Rusya’ya tam girme aşamasına geldiği noktada , New York Yahudi lobisinin verdiği yüzbinlerce dolar ile Kızıl Ordu kurdurularak , Alman destekli Osmanlı ordusunun Azerbaycan’dan çıkartılması sağlanabilmiştir .Sarıkamış’ta 90 bin asker bu kavga yüzünden şehit olmuştur .Amerika’nın dolaylı desteği ile ,eski emperyalistlerin Rusya’yı ele geçirmesi önlenerek , yeni emperyalistlerin gelecekte , merkezi alanı ele geçirmesini hazırlayacak bir geçiş dönemi soğuk savaş süreci olarak devreye sokulmuştur .

Sovyetler Birliği’ni zamanı gelince bir tek kurşun atmadan , insan hakları emperyalizmi ile dağıtan Atlantik emperyalizmi ve Siyonizm ikilisi ,Demirperde kalkınca Orta Doğu üzerinden Orta Asya’ya doğru geçişin girişimlerini gündeme getirmiştir .Ne var ki , çeyrek asırlık zorlamalara rağmen tek merkezli dünyayı ABD bir süper güç olarak kuramayınca , Rusya,Çin,Hindistan ve Brezilya gibi dört büyük devlet yeni emperyal merkezler olarak bir araya gelerek ,ABD öncülüğündeki batılı ülkeler hegemonyasına karşı savaş açmışlardır . Yeni gelinen noktada artık batılı güçlere karşı doğulu güçler de bir denge unsuru olarak ortaya çıkmışlardır . Dünya nüfusunun yarısının yaşadığı Çin ve Hindistan gibi ülkelerin büyüklüğü karşısında batı ekonomisi doğuya doğru kalmaya başlamış ,dünya topraklarının altıda birini sınırları içinde kontrol eden Rusya Federasyonu yeni süper güç olarak ,tüm batılı güçlere meydan okuyarak hegemonya alanını genişletmeye başlamıştır . Daha önceleri batının büyük devletleri arasında sürdürülen hegemonya çekişmeleri bitmeyen bir büyük oyun olarak devam ederken , şimdi ortaya çıkan doğunun ve güneyin dört büyük emperyalist gücü ,bitmeyen büyük oyunun daha da büyümesine giden yolu açmışlardır . İran,Endonezya,Nijerya,Meksika ,Güney Afrika gibi ikinci derece büyük ülkeler de ,yarışma alanına yeni merkezler olarak girince , ortalık iyice karışmış ve bitmeyen oyun iyice büyüyerek dev bir kapışma sürecine doğru dünyayı sürüklemiştir .

Yeni dönemde her büyük devlet kendi bölgesinin tam patronu olmak istemekte , arada kalan bölgelerde ise diğer güçlere karşı ön planda yer alarak, buralar da da etkinlik alanlarını genişletmeye çalışmaktadırlar . Yeni emperyal güçler eskileri ile takışıp dururken , doğu güçlerinin de devreye girmesiyle birlikte tam anlamıyla bir büyük oyun dünya sahnesinde oynanır hale gelmiştir . Şimdiye kadar oynanan büyük oyunları geride bırakacak düzeyde bir yeni büyük oyun, küresel imparatorluk peşinde koşan ABD-İsrail ikilisi tarafından sahneye konulmaktadır . Rusya’nın Kırım’ı işgal ederek Tatarları tasfiyeye yönelmesi ile , bunu izleyen günlerde Işid isimli Neocon destekli aşırı terör örgütünün Musul’dan Türkleri tasfiye etmesiyle içine girilen yeni dönemde , merkezi coğrafyanın hem kuzey bölgesi hem de güney sahasında sıcak savaş tehlikeleri tırmandırılmaya başlanmıştır . Rusya’nın elinden eski hegemonya sahasını almak , Çin’in Avrasya bölgesine girişini önlemek , Türklerin yeni bir imparatorluğa yönelmelerine izin vermemek , Arap dünyasını eskisine oranla daha fazla parçalı bir yapıya getirmek ,Hindistan’ı bulunduğu yarım adaya hapsetmek ,diğer büyük devletlerin dünya ülkeleri üzerinde etkinliklerini artırma girişimlerinin önünü kesmek ,bütün dünyayı ABD-İsrail ortaklığında yeni bir küresel imparatorluğa dönüştürmek üzere , Atlantik okyanusunun doğu ve batı kıyılarında yeni senaryolar hazırlanmakta ve şimdiye kadar oynanan büyük oyun bu doğrultuda en büyük oyuna dönüştürülerek,bütün dünya küresel sermayenin diktatörlük düzeni altına alınmaya çalışılmaktadır . Avrasya satranç tahtasında her büyük güç kendi oyununu oynayarak merkezi coğrafya hegemonyası peşinde koşarken ,şimdiye kadar oynanan büyük oyun tam anlamıyla bir büyük satranç çekişmesine dönüştürülmektedir . Asıl büyük oyunun Avrasya satranç tahtası üzerinde bir büyük satranç maçına dönüştüğü bu aşamada ,satrancın ortaya çıktığı Hindistan ile ,ruletin Rus ruletine dönüştüğü Rusya ve ilk uygarlığın sarı ırmak kenarlarında doğduğu Çin gibi üç büyük Asya gücünün , son sözü söyleyebileceği yeni bir dünyaya doğru gezegenin yol aldığı görülmektedir . Sekiz milyarlık bir dünyanın yönetim sorumluluğunu üstlenmek istemeyen batılı emperyalistler , Avrasya alanında bir üçüncü dünya savaşını büyük oyunun yeni senaryosu olarak devreye sokmaya çalışmaktadırlar . Dünya halkları ve bütün insanlık böylesine bir büyük oyunun getirdiği tehditler ile karşı karşıyadır . İnsanlığın birleşmesiyle bu tür bir felaket önlenebilecektir .

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU İLETİŞİM LİSTE’MİZE BEKLİYORUZ !!! /// BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI VE VİDEO !!!


ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU MAIL GRUBU LİSTESİ LİNKİ : https://groups.google.com/forum/#!forum/ozel-buro-istihbarat

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yazışmalarını anlık ve ücretsiz olarak takip edebilmek isterseniz ÖZEL BÜRO İLETİŞİM LİSTE’mize bekliyoruz.

G-mail adresinizle hemen üye olabilirsiniz. Günlük olarak 40-70 arası mail trafiğimiz bulunuyor. Dünya ve ülkemizdeki gündemle paralel olarak bu sayıda artış yada azalış olabilir. Yazışmaları ister anlık (Arşivlemek isterseniz bu seçeneği tavsiye ederiz), ister ÖZET olarak (Günlük toplu ve özet olarak 2 yada 3 mail alırsınız. İlginizi çeken iletiye tıklayarak okuyabilirsiniz) takip edebilirsiniz. Yoğun çalışanlar ve internete fazla vakit ayıramayan yurtsever dostlarımıza ise bu seçeneği tavsiye ederiz.

BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI, MAKALE, VİDEO sadece bir tık uzağınızda ….

Katılacaklara şimdiden HOŞ GELDİN der, saygılarımızı sunarız.

Not : Eğer zaten üye iseniz ve paylaşımları grubumuzdan alıyorsanız lütfen bu iletiyi göz ardı edin. Bu ileti mail grubumuza abone olmayanlar için gönderilmiştir.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Admini

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU İLETİŞİM LİSTE’MİZE BEKLİYORUZ !!! /// BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI VE VİDEO !!!


ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU MAIL GRUBU LİSTESİ LİNKİ : https://groups.google.com/forum/#!forum/ozel-buro-istihbarat

Değerli Yurtseverler,

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU yazışmalarını anlık ve ücretsiz olarak takip edebilmek isterseniz ÖZEL BÜRO İLETİŞİM LİSTE’mize bekliyoruz.

G-mail adresinizle hemen üye olabilirsiniz. Günlük olarak 40-70 arası mail trafiğimiz bulunuyor. Dünya ve ülkemizdeki gündemle paralel olarak bu sayıda artış yada azalış olabilir. Yazışmaları ister anlık (Arşivlemek isterseniz bu seçeneği tavsiye ederiz), ister ÖZET olarak (Günlük toplu ve özet olarak 2 yada 3 mail alırsınız. İlginizi çeken iletiye tıklayarak okuyabilirsiniz) takip edebilirsiniz. Yoğun çalışanlar ve internete fazla vakit ayıramayan yurtsever dostlarımıza ise bu seçeneği tavsiye ederiz.

BİNLERCE ARAŞTIRMA DOSYASI, MAKALE, VİDEO sadece bir tık uzağınızda ….

Katılacaklara şimdiden HOŞ GELDİN der, saygılarımızı sunarız.

Not : Eğer zaten üye iseniz ve paylaşımları grubumuzdan alıyorsanız lütfen bu iletiyi göz ardı edin. Bu ileti mail grubumuza abone olmayanlar için gönderilmiştir.

Yusuf Özbek

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU Admini