ARAP DOSYASI /// Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????


Ercan Caner : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ????

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

21 Mart 2018

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…

ARAP DOSYASI : Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ???


Araplar Neden Suriye’de Bizi İstemiyorlar ???

Bizim özgürlüklerimizden nefret etmiyorlar. Kendi ülkelerinde petrol için ideallerimize ihanet ettiğimiz için bizden nefret ediyorlar.

Yazar Robert F. Kennedy, Jr. Politico Magazine, 22 Şubat 2016

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mart 2018

John Foster Dulles (solda) ve Başkan Eisenhower, 1952. | Foto: Getty

Kısmen de olsa babam bir Arap tarafından öldürüldüğünden, Birleşik Devletler politikasının Orta Doğu üzerindeki etkilerini ve özellikle de ülkemize karşı ara sıra İslam dünyasından gelen kana susamış tepkilere neden olan faktörleri anlamak için bir çaba gösterdim.

İslami Devlet terör örgütünün yükselişine ve Paris ile San Bernardino’da bu kadar çok masum insanın ölümüne neden olan vahşetin kaynağını araştırmaya odaklandığımızda, din ve ideolojinin ötesinde uygun açıklamalar aramamız daha iyi olabilir. Geçmişe ve petrolün çok daha karmaşık gerekçelerine ve bunların nasıl sık sık suçlayan parmakların bizi işaret etmesine neden olduklarına odaklanmalıyız.

Amerikan halkı tarafından az bilinen, fakat Suriyelilerin çok iyi bildikleri, Amerika’nın Suriye’ye şiddet içeren müdahaleleri, günümüzde İslami Devlet terör örgütü tehdidine karşı koyma yönünde, hükümetimiz tarafından alınması planlanan herhangi bir etkili tepkiyi karmaşıklaştıran, şiddetli İslam cihadı için elverişli bir ortam hazırlamıştır.

Amerikan halkı ve politika yapıcıları bu geçmişten habersiz oldukları sürece yapılacak ilave müdahaleler, durumu daha da karmaşıklaştırmaktan öte hiçbir işe yaramayacaktır. Dışişleri Bakanı John Kerry, bu hafta içinde yaptığı bir açıklama ile Suriye’de geçici bir ateşkes ilan etmiştir. Fakat Birleşik Devletlerin Suriye’deki gücü ve itibarı asgari seviyede olduğundan ve ateşkes, İslami Devlet ve El Nusra gibi ana savaşçıları kapsamadığından, en iyi olasılıkla bu ateşkes sallantılı bir ateşkes olmaya mahkûmdur.

Benzer şekilde Başkan Obama’nın Libya’ya artan askeri müdahalesi de (ABD, geçtiğimiz hafta içinde bir İslami Devlet terör örgütü eğitim kampına hava saldırısı düzenlemiştir), büyük bir olasılıkla radikalleri zayıflatmaktan ziyade güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayacaktır.

Tarihte bir dönüm noktası olarak nitelendirilen konuşmasını yaptığı 1957 yılında John F. Kennedy. Foto: Pinterest

New York Times dergisinin, 8 Aralık 2015 tarihli ön sayfa haberinde belirttiği gibi İslami Devlet terör örgütünün siyasi liderleri ve stratejik planlamacıları, bir Amerikan askeri müdahalesini provoke etmektedir. Onlar, deneyimlerine dayanarak, böyle bir müdahalenin kendi saflarına gönüllü savaşçıların akın etmesine neden olacağını, ılımlıların seslerini bastıracağını ve İslam dünyasının Amerika’ya karşı birleşmesini sağlayacağını çok iyi bilmektedirler.

Bu dinamiği anlamak için tarihe; özellikle de mevcut çatışmanın tohumlarına, Suriyelilerin bakış açısından bakmak zorundayız. Irak’ı işgal ettiğimiz 2003 yılından çok önce CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi İstihbarat Teşkilatı), şiddet yanlısı cihatçılığı bir Soğuk Savaş silahı olarak beslemiş ve Birleşik Devletler ile Suriye ilişkilerinin içini zehirle doldurmuştur.

Bütün bu yapılanlar ülke içinde de tartışmalara neden olmuştur. Amcam Senatör John F. Kennedy (JFK), 1957 yılı Temmuz ayında, CIA tarafından Suriye’de düzenlenen başarısız darbe sonrasında, Arap dünyasının kendi kendisini yönetme hakkını destekleyen ve Amerikan emperyalizminin Arap ülkelerinde faaliyetlerine son vermesini talep eden bir konuşma yapmıştır. JFK, tarihte bir dönüm noktası niteliğinde olan bu konuşması ile Eisenhower yönetimindeki Beyaz Ev’i, her iki siyasi partinin liderlerini ve Avrupalı müttefiklerimizi öfkeden deliye döndürmüştür.

Hayatım boyunca ve özellikle de Orta Doğu’ya sık sık yaptığım ziyaretler esnasında, sayısız Arap bana o konuşmanın, Birleşik Devletlerden bekledikleri idealizmi en net şekilde ifade eden açıklama olarak hatırladıklarını ifade etmişlerdir. Kennedy’nin yaptığı konuşma, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bütün eski Avrupa kolonilerinin, kendi kendilerini yönetme hakkına kavuşmaları için, resmi bir söz verme niteliği taşıyan Atlantik Bildirisinde ifade edilen yüksek değerleri savunan ülkemizin, tekrar o değerlere dönmesi yolunda yapılan bir çağrıdır.

Franklin D. Roosevelt, eli çok güçlü olan Winston Churchill ve diğer müttefik liderlere, Birleşik Devletlerin faşizme karşı sürdürülen Avrupa savaşına desteğinin ön koşulu olarak, 14 Ağustos 1941 tarihinde Atlantik Bildirisini imzalatmıştır.

1948 yılında Dulles Kardeşler: Allen (solda) ve John Foster (sağda). Foto: Bettmann/Corbis

Fakat büyük ölçüde Allen Dulles ve dış politika entrikaları ile sık sık direkt olarak ulusumuzun siyaseti ile ters düşen CIA nedeniyle, Atlantik Bildirisinde ifade edilen idealist yola hiçbir zaman girilmemiştir. 1957 yılında büyükbabam Büyükelçi Joseph P. Kennedy, CIA’nin Orta Doğu’daki örtülü pis işlerini soruşturan gizli bir komitede görev almıştır. Büyükbabamın altında imzası olduğu 1956 tarihli Bruce-Lovett raporu (David Bruce ve Robert Lovett iki deneyimli devlet adamıdır), bütün Araplar tarafından bilinen, fakat görünürde, hükümetin inkâr politikasına inanan Amerikan halkının bilmediği, CIA’nin Ürdün, Suriye, İran, Irak ve Mısır’daki darbe komplolarını açıklamaktadır. Raporda CIA, günümüzde dünyanın birçok ülkesinde görülen ve o zamanlar anlaşılmaz bir biçimde yayılmaya başlayan Amerikan aleyhtarlığına neden olmakla suçlanmaktadır.

Bruce-Lowett Raporu, bu tür müdahalelerin Amerikan etik değerlerine aykırı olduklarına işaret etmekte ve Amerika’nın uluslararası alandaki liderlik ve ahlaki otoritesini, Amerikan halkının bilgisi dışında tehlikeye attığını ortaya koymaktadır. Raporda bunun yanı sıra, CIA’nin başka yabancı ülkelerin aynı şeyleri bizim ülkemizde yapması durumunda bu tür müdahalelere karşı ne yapılması gerektiğini asla düşünmediği de ifade edilmektedir.

Bu geçmiş, George W. Bush, Ted Cruz ve Marco Rubio gibi modern müdahalecilerin, Orta Doğu milliyetçilerinin, bizden özgürlüklerimiz nedeniyle nefret ettiklerine yönelik kendi narsistik masallarını anlatırken gözden kaçırdıkları kanlı tarihtir. Oysa Arap milliyetçilerinin genel olarak bizden nefret etmelerinin nedeni kesinlikle bu değildir; onların bizden nefret etmelerinin asıl nedeni, kendi sınırları içinde o özgürlüklere, bir anlamda kendi ideallerimize ihanet etmemizdir.

Amerikalıların neler olup bittiğini gerçekten anlaması için aşağılık ve çıkarcı, fakat çok az hatırlanan tarihin ayrıntılarını incelemek gerekmektedir. 1950’li yıllarda Başkan Eisenhower ve Dulles biraderler- CIA direktörü Allen Dulles ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles- Orta Doğu’yu Soğuk Savaşta tarafsız bölge olarak bırakma ve Arap ülkelerini Arapların yönetmesi yönündeki Sovyet antlaşma tekliflerini geri çevirmişlerdir.

Solda yazarın amcası Joseph P. Kennedy 1955 yılında. İki yıl sonra Büyükelçi Kennedy, CIA tarafından düzenlenen ve Orta Doğu’da Amerikan aleyhtarlığını kışkırtan operasyonları denetleyen gizli bir komitede görev yapmıştır. Aynı yıl, sağdaki fotoğrafta kardeşi Robert ile Senato’da icra edilen bir duruşmada görülen çiçeği burnunda Senatör John F. Kennedy Senato’da, benzer şekilde Eisenhower yönetimini, bölgede kendi kendini yönetme hakkını engellediği için yerden yere vuran ‘‘Emperyalizm- Özgürlüğün Düşmanı’’ başlıklı bir konuşma yapmıştır.

Bunun yerine, Allen Dulles tarafından Komünizm ile bir tutulan Arap milliyetçiliğine karşı, özellikle de Arapların kendi kendilerini yönetmesi hakkına karşı ve bu talepler petrol ayrıcalıklarını tehdit ettiğinde, gizli bir savaş başlatmışlardır. Suudi Arabistan, Ürdün, Irak ve Lübnan’daki despotlara, Sovyet Marksizm tehlikesine karşı güvenilir bir panzehir olarak gördükleri muhafazakâr cihatçı ideolojilere sahip zalim hükümdarlara, gizlice Amerikan askeri yardımı pompalamışlardır.

Beyaz Ev’de, CIA planlama direktörü Frank Wisner ve Dışişleri Bakanı John Foster Dulles’in de katıldığı 1957 yılı Eylül ayında yapılan bir toplantıda, General Andrew J. Goodpaster tarafından alınan bir nota göre; Eisenhower CIA’ye verdiği tavsiyede, ‘‘Kutsal savaş özelliğini vurgulamak için mümkün olan her şeyi yapmalıyız’’ ifadelerini kullanmıştır.

CIA, Suriye’ye aktif olarak müdahalelerine, neredeyse kurulmasından (18 Eylül 1947) sadece bir yıl sonra, 1949 yılında başlamıştır. Suriyeli vatanseverler, Nazilere karşı savaş ilan etmiş, Vichy Fransa’sının sömürgeci yöneticilerini ülkelerinden atmış ve Amerikan modelini esas alan kırılgan bir laik demokrasi oluşturma becerisini göstermişlerdir.

Fakat 1949 yılı Mart ayında Suriye’nin demokratik yöntemlerle seçilen başkanı Shukri-al-Quwatli, bir Amerikan projesi olan ve Suudi Arabistan’daki petrol yataklarını Suriye üzerinden Lübnan limanlarına ulaştırmayı öngören Trans Arap Boru Hattını onaylamakta tereddüt göstermiştir.

Trans Arap Boru Hattı üzerinde uçuş. Foto: Wikimedia.

CIA tarihçisi Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ isimli kitabında, Al-Quwatli’nin Trans Arap Boru Hattını onaylamadaki isteksizliğine misilleme olarak CIA’nin, kendi elleriyle seçtiği eski bir hükümlü olan Husni al-Zaim’i iktidara getirdiği bir darbeyi anlatmaktadır. İktidara gelen Al-Zaim, henüz parlamentoyu dahi dağıtmadan, iktidarda kaldığı dört buçuk aylık süre içinde, vatandaşları onu azletmeden önce, Amerikan projesi boru hattını onaylamıştır.

CIA tarafından istikrarsızlaştırılan ülkede meydana gelen birkaç karşı darbe sonrasında Suriye halkı 1955 yılında, al-Quwatli ve Milli Partisini iktidara getirerek yeniden demokrasiyi denemiştir. Al-Quwatli hâlâ bir Soğuk Savaş dönemi tarafsızı yaklaşımını korumaktadır, fakat iktidardan uzaklaştırılmasındaki Amerikan müdahalesi nedeniyle artık Sovyetlere daha yakındır. Bu tutumu da CIA Direktörü Dulles’in ‘‘Suriye bir darbe için olgunlaşmıştır’’ diyerek, iki darbe sihirbazı Kim Roosevelt ve Rocky Stone’u Şam’a göndermesine neden olmuştur.

İki yıl öncesinde Roosevelt ve Stone, İran’da demokratik yöntemlerle seçilen Cumhurbaşkanı Mohammed Mosaddegh’e karşı onun İran’ın, İngiliz petrol devi Anglo İran Petrol Şirketi (şimdiki adı British Petroleum) ile olan dengesiz sözleşmeleri yeniden müzakere etmeyi denemesi sonrasında düzenlenen bir darbeyi yönetmişlerdir. Mosaddegh, İran’ın 4,000 yıllık tarihinde seçimle iktidara gelen ilk lider ve gelişmekte olan ülkede popüler bir demokrasi destekçisidir.

Büyük Üçlü: Josef Stalin, Franklin D. Roosevelt ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill 1943 yılında Tahran Konferansında.
Foto: Democracy Chronicles.

Mosaddegh, İngiliz petrol devi British Petroleum ile birlikte hareket eden Birleşik Krallık istihbarat servisi tarafından düzenlenen darbe girişimi sonrasında, ülkedeki bütün İngiliz diplomatları sınır dışı etmiştir. Bununla birlikte Mosaddegh, danışmanlarının haklı olarak şüphelendikleri ve İngiliz komplosunda parmağı olan CIA elemanlarını da sınır dışı etmesi yönündeki tavsiyelerine karşı çıkarak ölümcül bir hata yapmıştır.

Birleşik Devletleri, İran’ın yeni demokrasisinde bir rol model olarak gören Mosaddegh, böylesine büyük hainlikleri ne yazık ki görememiştir. Dulles’in iğnemelerine rağmen Başkan Harry Truman, İngilizlerin Mosaddegh’i devirmek için planladıkları oyuna CIA’nin aktif olarak katılmasını yasaklamıştır.

Eisenhower ise 1953 yılı Ocak ayında iktidara geldiğinde, hiç vakit kaybetmeden Dulles’lerin tasmalarını çıkararak onları serbest bırakmıştır. Ajax Operasyonu ile Mosaddegh’in görevinden uzaklaştırılması sonrasında Stone ve Roosevelt, Birleşik Devletler petrol şirketlerinin çıkarlarını gözeten Şah Rıza Pehlevi’yi iktidara getirmiştir. Fakat Pehlevi’nin, CIA desteğinde kendi insanlarına karşı uyguladığı ihtişamlı vahşet, 20 yıl sonra, en sonunda 1979 yılındaki İslami devrimi ateşlemiş ve bizim 35 yıllık dış politikamızın allak bullak olmasına neden olmuştur.

Ajax Operasyonu: Daima açık bir sırdı. Foto: Mohammad Mossadegh

John Prados tarafından kaleme alınan ‘‘Safe for Democracy: The Secret Wars of the CIA’’ kitabına göre; Ajax Operasyonunun büyük başarısı ile şımaran Stone, cebinde 3 milyon dolar ile 1957 yılında İslami militanları silahlandırarak harekete geçirmek ve Suriyeli üst düzey subaylar ve politikacılara, al-Quwatli’nin demokratik yollarla seçilmiş laik rejimini iktidardan uzaklaştırmak maksadıyla rüşvet vermek üzere Şam’a gelir.

Cebindeki milyonlarca dolar ile Müslüman Kardeşler örgütüyle birlikte çalışan Rocky Stone, Suriye istihbarat başkanı, Genelkurmay Başkanı ve Komünist Parti başkanını ortadan kaldırmak ve Irak, Lübnan ve Ürdün’de, suçun Suriyeli Baasçılar üzerine yıkılacağı ulusal komplolar ve şiddetin kullanıldığı çeşitli provokasyonlar düzenlemek için entrikalar tasarlar.

Tim Weiner, ‘‘Legacy of Ashes’’ adlı kitabında, CIA’nin planının Suriye hükümetini istikrarsızlaştırmak ve hükümetleri zaten CIA’nin kontrolünde olan Irak ve Ürdün tarafından işgali için bir bahane yaratmak olduğunu ayrıntıları ile anlatmaktadır.

Guardian gazetesinde açıklanan, sonradan gizliliği kalkan CIA belgelerine göre; Kim Roosevelt, CIA tarafından yeni göreve getirilen kukla hükümetlerin, her şeyden önce ‘‘baskıcı önlemler ve keyfi iktidar uygulamalarına’’ dayanması gerektiği öngörüsünde bulunmuştur.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

Geçmişi hatırlayalım: Kısaca JFK olarak anılan Birleşik Devletler Başkanı John Fitzgerald Kennedy, 22 Kasım 1963 tarihinde Dallas eyaletinde vurularak öldürülmüştür. Kimse JFK’yi kimin öldürdüğünü kesin olarak bilmemektedir. Fakat resmî açıklamaya göre, Kennedy’nin katili olarak suçlanan Lee Harvey Oswald olaydan kısa bir süre sonra yakınlardaki bir sinemada polis tarafından tutuklanır.

Tutuklanmasından iki gün sonra eyalet hapishanesine polis eşliğinde götürülen Oswald, Jack Ruby adında biri tarafından vurularak öldürülür. Ruby daha sonra yargılanır ve cinayet suçundan ölüme mahkûm edilir. Temyize başvuran Ruby davası görülmeden bir hastalık nedeniyle hapishanede hayatını kaybeder.

Warren Komisyonu, 1964 yılında, Kennedy’i yalnız başına Oswald’ın öldürdüğünü açıklar ve 1979 yılında yapılan diğer bir kongre soruşturmasında CIA’nin Kennedy suikastı ile ilgili olduğu yönündeki iddialar hakkında bir kanıt bulunamadığı açıklanır.

Fakat bazıları bütün bunların örtülü bir operasyonun parçası olduğunu iddia etmektedir. Kennedy suikastı ile ilgili belgeler üzerindeki gizlilik, 26 Ekim 2017 tarihinde Trump yönetimi tarafından kaldırılır. Fakat Trump bir açıklama yapar ve bütün belgelerin açıklanmasının ulusal güvenliğe zarar vereceği gerekçesiyle son birkaç yüz sayfalık belgenin açıklanmadığını ifade eder.

Solda gazetecilere JFK’in katili olmadığını söyleyen Lee Harvey Oswald ve sağda çok yakın mesafeden vurulma anı. Foto: The Sun

Başkan Donald Trump daha sonra yaptığı bir açıklamada, kalan 300 kadar belgenin CIA dahil yetkili makamlara tarafından incelendikten sonra, hala yaşayanların isimleri ve adreslerini gizli tutmak kaydıyla, tamamını açıklayacağını ifade etmiştir.

Donald Trump, bu sözünü bugüne kadar yerine getirmemiştir…

ARAP DOSYASI /// ERKAN MACİT : Lübnan’ın şifresi Turab din


ERKAN MACİT : Lübnan’ın şifresi Turab din

Büyük savaşa hazır mıyız?

Anlaşılan o ki fitili ateşlediler Armageddon timleri büyük plan için devreye sokulmuş..
Ben bunları yazarken şimdi duyar gibiyim.. Hadi canım yok artık..

**Evet evet ARMAGEDDON!!

Eski düzenin sonu ve yeni düzenin başlangıcını oluşturan bir dönüm noktası … Onlar fitili ateşlediler

Armageddonun uzun uzun yazmama gerek yok artık herkes biliyor

Beyrut Limanında patlama olduğunda herkes çok yorum yaptı dikkati İSRAİL’E çekmek isteyenler oldu. Evet İSRAİL pası attı ama golü kim attı?

Kimler attı?

Neden LÜBNAN ?

Lübnan’ın şifresi TURAB DİN de ondan

Büyük savaşın esas kıyamet gibi kopacağı yer TERÖR DEVLETİNİN orada kan emici örgütlerle kaos çıkaracağı yer TURAB DİN..

**MEZOPOTAMYA ‘nın kutsal topraklarında bu hainler yer altında ayin yapıp and içtiler.

Şöyle bir analizde yapabiliriz..

Saddam Hüseyin’in Halepçe katliamına ilişkin kimyasal silah maddelerinin tedarigini yapan şirketler (arkalarındaki gizli yöneticiler) önce neyi amaçlıyordu? İran – Irak savaşında kullanılmasını sağlamak amacıyla fakat ne oldu?

Halepçe katliamında kullanıldı.Sonuç hezeyan
Hedef yine o bölge üzerinden Türkiye’ye mesajdı…

O kadar kimyasalın transferi ne amaçla yapılmıştı? Nerede kullanılmıştı?
Gelelim Lübnan’a

**Saddam’ın Irak devlet başkanı olmadan önce LÜBNANDA AVUKAT OLMASI TEKRAR HATIRLANMAK
Z O R U N D A

Bunu not edelim..
Lübnan da limanda olan o kadar yük ton amonyum nitrat İst boğazından geçmişti.

Ne zaman önce 6 yıl önce!
O kadar zaman o tonajlı kimyasal Beyrut limanında depoda bekletilmez. Bu traji komik bir olay ..

O kadar tonajlı amonyum nitrat limandan kısım kısım çoktan başka bölgelere transfer edilmiştir..

Bu durum Beyrut ta kalan limandaki az bir kısmı olan amonyum nitratin bekletilmesi ve onun zamanı geldiğinde şov ile patlatılması ile asıl izlerin silinmesi olayıdır. 2750 bin ton amonyum nitrat Lübnan’ın altını üstüne getirirdi.. Eğer hepsi patlasaydı!

Amonyum nitrat çoğu transfer edilen yerlerde
Başta Kuzey Suriye otonom bölgesi ve bizim güneyimiz…

Kullanılacaktır. Alev Alev olacak olan bir savaş senaryosu var..
**Barış Pınarından rahatsız olan Rusya ve ABD KUZEY VE DOĞU SURİYE OTONOM BÖLGESİ ( PKK -YPG TERÖR DEVLETİ ) üzerinden TÜRKİYE’Yİ BM KARARI İLE Suriye’den çıkaracak safhayı adım adım dokuyorlar !

Mesela YPG: Yerel bir örgütten, NATO ülkelerinin desteklediği bir güce nasıl dönüştü?

**Türkiye’nin Suriye stratejisinde en önemli tehdit olarak gördüğü YPG, NATO üyeleri de dahil birçok ülke için Irak Şam İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı savaşın en önemli aktörü oldu, birçok Avrupa ülkesinde ve ABD’de, siyasi kanadının temsilcilikleri açıldı. Peki yerel bir güç olarak kurulan ve kamuoyuna kurulduğu 2012’de açıklanan YPG bugüne nasıl geldi?

**Demokratik Birlik Partisi (PYD), 2003’te Suriye’de kuruldu. Kuruluş bildirisinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ifadelerine de yer veriliyor; Suriye’nin kuzeyi için "kutsal Rojava" deniliyordu.

Sezar yasası ile ABD’nin resmen tanıdığı terör devleti ile petrol antlaşması yaparak TERÖRE FİNANSI meşrulaştırmak safhasından SDG ( PKK-YPG ) ile ENKS Suriye Kürt Ulusal Meclisi
( Barzani ) yi birleştirme safhasına geçti !!!

Sadece petrol değil , tüm konularda Rus ABD şirketleri orda TERÖR DEVLETİNİ her konuda inşa etmek için sıraya girdi …. !!!

3. safhada ABD nin TERÖR SEVİCİLİĞİNİN SEVİYESİ …; TURAB DİN platosunun daha kuzeyde kalan parçası Mardin ve Diyarbakır’ı da oraya katmak olacağı bu gidişatın varacağı durumdur

Benden söylemesi.. Anadolu, Mezopotamya ve Suriye’nin kesişme noktasında yer alan Tur Abdin bölgesi…

Turabdin Platosu
Turabdin, yukarı Mezopotamya’da bulunan, inişli-çıkışlı yüksek bir kalker platosu. ‘Tanrı Hizmetkarları Dağı’ olarak da biliniyor. Bunun nedeni ise, 4. yüzyıldan itibaren burada kurulan 80 manastırda, keşişlerin yaşaması ve ibadet etmesi. Turabdin Platosu, Mardin’in 30 km güneydoğusunda, Mardin – Nusaybin yolunun (Tarihi İpek Yolu) 9 km doğusunda bulunuyor. En büyük özelliği Süryaniler tarafından kutsal ilan edilmesi. Arkasında Anadolu Dağları, önünde ise ucu bucağı bilinmeyen Mezopotamya Ovası yer alıyor.

Kutsal Topraklarda
Tanrıyı Kıyamete zorlamak ..

DİYARBAKIR ZERZEVAN KALESİ VE MİTHRAS TAPINAĞI bu bağlamda da çok önemli !

Diyarbakır tarihinde 36 medeniyetin izleri var !!!
Bölgede kazılar 2014 yılında başlamış, üç yıl sonra da yer altında çok önemli bir yapı keşfedilmiş.

Burası, İllüminatinin doğduğu yer olarak görülen Mithras tapınağı.

Zerzevan’da keşfedilen alan da bazı ipuçlarını veriyor.
Bugüne kadar yapılan araştırmalar, Mithras inancının milattan önce beşinci yüzyılda İran’da doğduğunu gösteriyor.

Mithras tapınağındaki İşaretler, Tapınak Şövalyeleri ve tarihin en karanlık tarikatlarından biri olan İllüminati gibi örgütlerin buralarda doğduğu iddialarını kuvvetlendiriyor.

İşaretler, Tapınak Şövalyeleri ve tarihin en karanlık tarikatlarından biri olan İllüminati gibi örgütlerin buralarda doğduğu iddialarını kuvvetlendiriyor.

Rotschild’lerin, Rockefeller’lerin gözdesi; Zerzevan Kalesi
Şimdi parçaları birleştirmek bize düşüyor!!

ABD her türlü kara – gri parayı aklayacağı / her türlü piş işleri yaptıracağı TERÖRİSTLERE TERÖR DEVLETİ KURDU !!!
17 25 Aralık
Hendekler
15 Temmuz

İle içerden alamadıklarını almak için güneyimizden geliyor !!! ABD nin BM nezdinde halen tanımamış olduğu GÜNEY SINIRIMIZI şekillendirmek istiyor…. Tabiî ki bizi daha kuzeye sürerek !!!

ŞİFRE TURAB DİN!!!

Kaynak: Lübnan’ın şifresi Turab din – Erkan MACİT

ARAP DOSYASI /// ERCAN CANER : Arap Seks Turizmi


ERCAN CANER : Arap Seks Turizmi

08 Eylül 2016

FrontPageMagazine.com

7 Ekim, 2005

Hindistan medyası, bir süredir, Körfez Araplarının Hindistan’ın güneyinde bulunan Haydarabat kentindeki kirli çamaşırlarını ortaya döken belgeler yayınlamaktalar. R. Akhilehwari tarafından kaleme alınarak Deccan Herald gazetesinde yayınlanan ‘‘Tek Gecelik Damatlar’’ ile Mohammed Wajihuddin tarafından kaleme alınarak Times of India gazetesinde yayınlanan ‘‘Küçük bir kız ve bir sürü Arap’’ isimli yazılar iki önemli örnektir. Wajihuddin’in tasvirine göre:

Şehvetle dolu yaşlı vahşiler. Genellikle sakallı, üzerlerinde her zaman giydikleri dökümlü elbiseler ve başlarında pahalı sarıklar. Zengin ve orta yaşlı Araplar, ortaçağ hükümdarlarının bir zamanlar haremlerinde yaptıkları gibi, giderek artan sayıda Haydarabat kentinin mahrumiyetin hüküm sürdüğü sokaklarında kol geziyorlar. Viagra takviyeli bu Araplar, evliliğin İslami kuralı olan ‘‘nikâh maskesi altında’’ bariz bir suç ve günah işliyorlar.

Wajihuddin sonrasında problemi ayrıntılarıyla anlatıyor:

Bir Müslümanın aynı anda dört kadın ile evlenebilmesine izin veren hükmü istismar eden birçok yaşlı Arap, sadece Haydarabat kentindeki reşit olmayan kızlarla evlenmekle kalmıyor, bir imam nikâhında birden fazla küçük kızla aynı anda nikâh kıyıyorlar. Genç kadınları bu kötülüğe karşı uyaran ve onları duyarlı hale getirmek için çabalayan Jameela Nishat’a göre; ‘‘Araplar 13-19 yaşları arasındaki bakire gelinleri tercih ediyorlar’’.

Araplar kızlarla genellikle kısa süreler, bazen tek gece için evleniyorlar. Aslında Wajihuddin’e göre evlenme ve boşanma formaliteleri genellikle aynı anda hazırlanmakta, bu şekilde olaya dâhil olanların hepsi için süreç hızlandırılmaktadır. Akhileshwari’nin öne sürdüğüne göre; ‘‘Bunak ve yaşlı Arap erkeklerinin şehvetlerini tatmin etmek için küçük kız çocuklarının fiyatı sadece 5000 rupi.’’ Bu arada 5.000 rupi 100 dolardan biraz fazla ediyor.

Bir Hindistan televizyonu geçenlerde, Arap taliplerine sunulacak, çoğunluğu çocuk yaşta olan sekiz gelin adayı ile ilgili bir program yayınlamıştır. ‘‘Ortam tıpkı bir genelev gibidir. Çocuk yaştaki kızlar, yüzlerini dahi kafesle örten çarşaflarını açarak hatlarını kontrol eden, parmaklarıyla saçlarını yoklayan ve bir tercüman aracılığı ile kendileriyle konuşan Arapların önünde adeta resmigeçit yapmaktadırlar.’’

Satılık Değil

Wajihuddin spesifik bir olaydan da bahsetmektedir:

Ağustos ayının ilk gününde, Birleşik Arap Emirliği vatandaşı şeyh 45 yaşındaki Al Rahman İsmail Mirza Abdul Jabbar, tarihi Char Minar şehri yakınlarında, bu tür işleri düzenleyen 70 yaşındaki Zainab Bi adlı arabulucuya başvurur. Arabulucu yaşları 13 ve 15 olan Farheen Sultana ve Hina Sultana’yı 20.000 rupiye (yaklaşık olarak 450 ABD doları) şeyh için ayarlar. Sonra nikâhı kıymak üzere, Mohammed Abdul Waheed Qureshi isimli imamı kiralar. İmam, İslami bir hükme dayanarak kızları Arap’la evlendirir. Geceyi çocuk yaştaki kızlarla geçiren Arap şafakta ortadan kaybolur.

Prajwala adlı, insan kaçakçılığı ile mücadele eden organizasyonun yöneticisi olan Sunita Krishman, çok bariz bir noktaya parmak basarak, kız çocuklarının toplum nezdinde hiçbir değerlerinin olmadığını, ‘‘Bir kız çocuğu satıldığında veya yaşamı karartıldığında bunun ulusal bir kayıp olarak algılanmadığını ve bu nedenle bu tür olayların cemaat ve toplum nezdinde bir problem olarak görülmediğini’’ ifade etmektedir. Sahte evliliklere karşı çıkan Millat-e-Islamia isimli organizasyonun yöneticisi olan Maulana Hameeduddin Aqil hariç, herkes bu duruma razıdır. Aqil’e göre yapılanlar büyük bir günahtır, imamların kıydıkları kesinlikle nikâh değildir ve bütün yapılanlar bir anlamda fahişelikten başka bir şey değildir. Hindistan’daki İslami otoriteler ise şeriatın düştüğü bu komik ve acınası durum karşısında ne yazık ki sessizliklerini muhafaza etmektedirler.

Haydarabat kentinin Müslüman politikacıları görünüşe bakılırsa bu olaylarla hiç ilgilenmiyorlar. Bir sosyal refah organizasyonun olan Gönüllü Dernekler Konfederasyonunun yöneticisi Mazhar Hussain’e göre ‘‘Bu olaylar hiçbir politikacının gündeminde dahi değildir.’’ Haydarabat Müslümanlarının ana partisi konumundaki Majlis-e-İttihadul Muslameen partisi anlaşılması güç bir şekilde bu olaylara kayıtsız kalmaktadır. Parti başkanı Sultan Salahuddin Owaisi ‘‘Bu evlilikler sayesinde birçok ailenin kaderlerinin değiştiği gerçeğini inkâr edemezsiniz’’ diyebilmektedir.

Yazarın İlave Yorumları:

(1) İronik bir şekilde, Araplara sunulan kızların tamamının Müslüman oldukları görülmektedir – Hindu ve diğerlerinin bir gecelik evlilikler için başvurmalarına gerek yoktur.

(2) Arapların Hindistan’daki davranışları, Hindistan olayında görüldüğü gibi evliliğin olmaması ve bekârete verilen önem hariç, bir anlamda Japonlar ve Batılıların Tayland’da yaptıkları ile paraleldir ve ne yazık ki yerel otoriteler, çocuk yaştaki kızlarını seks turizminin hizmetine sunmaktan memnun gibi görünüyorlar.

(3) Arap seks turizmi sadece Hindistan’a özgü değildir, diğer fakir ülkelerde de aynı türden olaylar yaşanmaktadır.

(4) İnsanlar arasındaki ticaret, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde çok yaygın olan bu işin sadece bir boyutudur. Problemin diğer bir boyutu için “Saudis Import Slaves to America” konulu yazıya bakınız.

(5) Cariyelik, zorla çalıştırma, sözleşmeli hizmetçilik, kölelik gibi olaylara dünyada en çok Körfez Bölgesinde rastlanılmaktadır ve bu problemlerin bugüne kadar çok azı çözülebilmiştir. Ünlü bir Suudi din bilgini öylesine ileri gitmiştir ki ‘‘Kölelik İslam’ın bir parçasıdır ve kaldırılmasını isteyen herkes kâfirdir’’ diyebilmiştir. Bu tür yaklaşımlar sansür edilmeden topluma duyurulduğu sürece kız çocukların istismar edilmeleri asla sona ermeyecektir.

(6) Bu ticaretin ikiyüzlülüğü belki de onun en iğrenç tarafıdır. Fahişelik, açık sözlü olmak gerekirse dini açıdan onaylanmış sahte evlilikten çok daha iyidir

(7) Wajihuddin, Arapları ‘‘ortaçağ hükümdarları’’ ile karşılaştırmaktadır ve bu benzetme çok yerindedir. Müslüman çocuk yaştaki kızların kullanıldığı ve İslami yasaların himayesi altında yapılanlar, Müslüman dünyasında çağdışı değerlerin hala egemen olduğunu ve İslam dinini modernize etmenin gerekliliğini göstermektedir.

ÇN: Bu yazı Daniel Pipes tarafından 7 Ekim 2005 tarihinde kaleme alınmıştır ve onun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten ulaşılabilir.

LİNK : http://www.danielpipes.org/3022/arabian-sex-tourism

Yazar: Daniel Pipes, Middle East Forum’un başkanıdır. Yazı ve makaleleri iki haftada bir Washington Times ve dünyanın her yerinden Israel Hayom (İsrail), La Razón (İspanya), L’Opinione (İtalya), National Post (Kanada) ve Australian dâhil gazetelerde yayımlanmaktadır. Özel ilgi alanları İslam’ın kamu hayatındaki rolü, Türkiye, Arap-İsrail savaşları ve ABD dış politikasıdır. Web sitesi DanielPipes.org geçmiş yazıları için bir arşiv ve güncel yazılarının kayıt yapılıp abone olunarak e-mail ile alınabileceği fırsatlar sunmaktadır. 69 milyon sayfa ziyaret rakamı ile Orta Doğu ve Müslüman tarihi ile ilgili özel bilgilerin bulunduğu web sitesi, İnternet’in en çok erişilen sitesidir. A.B. derecesini 1971 yılında, doktora derecesini 1978 yılında tarih alanlarında Harvard Üniversitesinden almıştır. Üç yılı Mısır’da olmak üzere toplam altı yıl yurt dışında çalışmalarını sürdürmüştür. Pipes Fransızca konuşmayı ve Arapça ile Almanca okumayı bilmektedir. Harvard, Pepperdine, ABD Deniz Harp Okulu, Chicago üniversitelerinde ders vermiştir. ABD hükümeti çeşitli birimlerinde görev almış, iki kez başkan tarafından atanan pozisyonlarda, Fullbright Dış Burslar Yönetim Kurulunda ve U.S. Institute of Peace yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuştur. 1986-1993 yılları arasında Foreign Policy Research Institute yöneticiliği görevini üstlenmiştir. Yazıları 100’den fazla gazetede yayımlanan Pipes 16 adet kitap yazmıştır.

Çeviren: Ercan Caner, Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 39 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO ile savunma sanayii deneyimlerine sahiptir.

E-mail:ercancaner @ercancaner1963

ARAP DOSYASI /// Levent Kağan : ABD’nin Kudüs Kararına Karşılık Mekke Şerifliğinin Kurulması Gündeme Getirilebilir mi ???


Levent Kağan : ABD’nin Kudüs Kararına Karşılık Mekke Şerifliğinin Kurulması Gündeme Getirilebilir mi ???

E-POSTA : levent

Sun Savunma Haber sitesinin imtiyaz sahibidir ve aynı zamanda sitenin editörlüğünü yapmaktadır.

16 Aralık 2017

ABD’nin Kudüs Kararına Karşılık Mekke Şerifliğinin Kurulması Gündeme Getirilebilir mi?

Filistin-Ürdün Konfederasyonu Olabilir mi?

Yazar: Yakup Battal, Sun Savunma Net, 16 Aralık 2017

Soldan sağa: Rustum Haidar, Nuri as-Said, Prens Faisal (önde), Yüzbaşı Pisani (arkada), T. E. Lawrence, Faisal’ın esiri (adı bilinmiyor), Yüzbaşı Hassan Khadri.

Mekke Şerifliğinin kurulması fikri, kimilerine göre uçuk, kimilerine göre ise kovana çomak sokmak gibi bir şey olabilir. Resmi olarak gündeme getirilemeyecek kadar ağır, acemi strateji oyuncuları için çok zor, ancak strateji uzmanları tarafından aba altından sopa göstermek ve geleceği şekillendirmek maksadıyla, sivil toplum kuruluşları ve düşünürler tarafından, gayri resmi olarak gündeme getirilebilecek bir konudur.

Osmanlı döneminde Mekke Şerifliği ve bugünkü İsrail ve Filistin’i kapsayan Kudüs Sancağı özerk bölgelerdi.

Ürdün ise eski Şam ve Hicaz Vilayetlerinin bir kısmını kapsayan yapay olarak yaratılmış bir devlettir. Ürdün’ün resmi ismi Ürdün Haşimi Krallığıdır. Hz. Peygamber soyundan bir kabile olan Haşimilerin, Hz. Hasan soyundan gelenlere ‘‘Şerif’’, Hz. Hüseyin soyundan gelenlere ise ‘‘Seyyid’’ denilmektedir. Hicaz, Osmanlı zamanında imtiyazlı bir eyalettir; devletten nasiplenir, vergi vermez ve asker göndermezdi. En son Osmanlı Hicaz Valisi ve Mekke Şerifi olan Şerif Hüseyin, Osmanlı’ya ihanet ederek, 1916 yılında kendisini Hicaz Kralı ilan etmiş, İngilizler ile işbirliği yapmış ve Arapları Osmanlı İmparatorluğuna karşı isyan ettirerek, Osmanlı Ordusunu yandan ve cephe gerisinden vurmuş, yenilgimize neden olmuştur. 1924 yılında Suudiler tarafından Şerif Hüseyin’in Krallığına son verilmiş, Şerif Hüseyin Kıbrıs’a sürgüne gönderilmiş ve 1931 yılında da ölmüştür. Oğullarından Kral Faysal Irak Kralı, diğer oğlu Abdullah ise Ürdün Kralı olmuştur.

Suudilere gelince, bunlar Vahabi/Selefi olup, daima Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan etmiş bir kabiledir. Hatta liderlerinden Abdülaziz Bin Suud, Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tarafından 1848 yılında yakalanmış, İstanbul’a gönderilmiş ve idam edilmiştir. Osmanlığı egemenliğini kabul eden ve paşa unvanı verilen İbni Suud lakaplı Abdülaziz, 1915 yılında Osmanlıya ihanet etmiş, İngiltere ile Darin Antlaşması imzalamak suretiyle ittifak yapmış ve Osmanlı Ordusu ile mücadeleye girişmiştir. 1915-1927 döneminde İngiliz egemenliğini kabul etmiş olan Abdülaziz, önce kendisini “Necid Sultanı” ve “Hicaz, Necid ve Çevresinin Kralı” olarak, 1932 yılında ise Suudi Arabistan Kralı olarak ilan etmiştir.

Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu zamanında özerk olan Mekke Şerifliği, Haşimi ve Suudi kabilelerinin Osmanlıya hıyanet ederek İngilizler ile işbirliği sonucu bugün Suudi Arabistan sınırları içinde kalmıştır. Mekke ve Medine, tüm İslam alemi için kutsal olduğu için Vatikan gibi ayrı bir devlet olabilir. Mekke Şerifliği propagandası, özellikle ABD ve İsrail olmak üzere Batı Dünyasını ürkütebilir, görüş ayrılıkları yaratabilir, belki de Kudüs konusunda geri adım attırabilir.

Mekke ve Medine Kentlerinin Görünümü

Suudi Arabistan kendisini hedefte hisseder ve İslam Dünyasına yanaşmak zorunda kalır. Amma velakin bu strateji ateşle oynamak gibidir, yanlış hareket edildiği takdirde Türkiye dâhil İslam dünyasını daha fazla hedef tahtası haline getirebilir. Diğer yandan böyle bir stratejinin, bugün Batı sermayesi ile iç içe olan zengin Arap otokrasisi nedeniyle uygulanması çok zordur ama kafaları karıştırmak için propaganda açısından iyidir, kim bilir belki de gelecek için umut olabilir.

Filistin sorununa gelince, Doğu Kudüs ve Batı Şeria, 1967 Arap-İsrail savaşı öncesinde Ürdün’e aittir. Ürdün, 1988’de İsrail’in Doğu Kudüs’teki hâkimiyetini kabul etmemesine karşın, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki haklarından feragat etmiştir. 1993 Oslo Anlaşması ile Kudüs’ün kalıcı statüsünün belirlenmesinin, görüşmelerin sonuna ertelenmesi kararlaştırılmış, fakat günümüze kadar sürdürülen barış görüşmelerinden İsrail’in kasıtlı tutumu nedeniyle sonuç alınamamıştır.

Bugünlerde, Doğu Kudüs’ün Filistin’in başkenti olarak tanınması, gecikmeli de olsa güzel ve yerinde bir karardır. Bu karar kesinlikle sözde kalmamalı ve altı doldurulmalıdır, tabii ki bir de İslam Dünyası tarafından yok sayılan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTTC)’nin statüsünü hatırlatmakta fayda vardır. Bu konuda ne yazık ki hiçbir din kardeşi ülke kılını kıpırdatmamakta ve üç maymunu oynamaya devam etmektedirler.

Doğu Kudüs kararına paralel olarak, Ürdün-Filistin Konfederasyon görüşmelerine hız verilebilir, fakat bunun gerçekleştirilmesi çok güçtür, Ortadoğu’da iktidar demek, nema demektir ve kimse payını paylaşmak istememektedir. Ürdün, yapay ve küçük bir ülkedir, belki de gelecekte öngörülen yeni savaş alanıdır. Resmi olarak açıklanmasa da Ürdün halkının yarısının, hatta daha fazlasının Filistinli olduğu rivayet edilmektedir. Şimdiki Kral Abdullah’ın Filistin asıllı Kraliçe Raina evlenmesinin bir nedeni de ülkenin nüfus kompozisyonu olabilir. Halen 1,5 Milyon Filistinlinin komşu ülkelerdeki mülteci kamplarında, yaklaşık 4 Milyon Filistinlinin de mülteci kampları dışında yaşadığı tahmin edilmektedir.

Eski Filistin topraklarının %79’u halen İsrail’in, kalan %21’i ise Filistin Devletinin elindedir. Filistin Devleti, Gazze (%1) ve Batı Şeria (%20) olarak, birbirinden iki ayrı kısımdan oluşmaktadır. Filistin’in tahmini nüfusu yaklaşık 4,95 Milyon olup, Batı Şeria’nın tahmini nüfusu 3.01 Milyon, Gazze Şeridinin tahmini nüfusu ise 1.94 Milyondur. Gazze Şeridi daha önce Mısır’a dâhil iken, 1967 Arap-İsrail Savaşında İsrail’in kontrolüne geçmiştir. Gazze’nin, Filistin’den ziyade Mısır ile irtibatı vardır. İki parçalı Filistin’in geleceği hiç parlak görülmemektedir. Gazze’nin bağımsızlığı ya da özerk bölge olarak Mısır’a katılımı konusunda propaganda yapılırsa bu yaklaşım hem İsrail ve ABD’yi hem de Mısır’ı rahatsız edecektir.

Antik Türkiye’den Kudüs’e göç eden Aşkenaz Yahudileri. Yaklaşık olarak 1885. Foto: Getty Images

Diğer taraftan Kudüs ve Filistin konusunda uluslararası ortamda gündeme getirilecek diğer bir konu da İsrail’in ülkede nüfus çoğunluğunu sağlayabilmek için çatışma çıkararak Filistinlileri ülke dışına göçe zorladığıdır. Halen yaklaşık 5,5 Milyon Filistinli yerinden yurdundan edilmiş, başka ülkelerde yaşamaktadır. Aslında Filistin Devleti’nin kuruluş nedenlerinden biri de İsrail’de nüfus çoğunluğunun tekrar Filistinlilere geçmesinin önlenmesidir. İsrail’e başka ülkelerden Yahudi (hatta ırksal olarak Yahudi olmayan) göç ettirilmekte, ülkeden de Filistinliler başka ülkelere göçe zorlanmaktadır. İsrail-Filistin sorununun çözümsüz bırakılmasının ana nedenlerinden biri de barış olduğu takdirde nüfus kompozisyonunun tekrar İsrail aleyhine bozulacağıdır.

1922 sayımlarına göre İsrail/Filistin Halkının %78’i Müslüman %11’i Yahudi ve %10’u Hristiyan’dır. Bölgeye gönderilen Yahudiler ile denge bozulmuş ve 1950’de nüfus kompozisyonu %47 Müslüman, %50 Yahudi, %3 Hıristiyan oranına dönüştürülmüştür. 2014 oranları ise %47 Müslüman %50 Yahudi ve %2 Hıristiyan olup, mülteciler de dâhil edildiğinde %53 Müslüman, %45 Yahudi ve %2 Hıristiyan’dır. Halen İsrail’in yıllık doğum oranı %1,8 Filistinlilerin ise %2,4’dür, hatta daha yüksek olduğu söylenmektedir. Buna göre 2025 yılında mülteciler hariç olmak üzere Filistinlilerin %50, Yahudilerin %48 Hristiyanların %2; 2035’de ise Filistinlilerin %52, Yahudilerin %46 ve Hristiyanların %2 oranında olacağı tahmin edilmektedir. Yani şayet Filistin Devleti kurulmasaydı, Yahudiler İsrail’de 2025’de tekrar azınlık durumuna düşecekti. İsrail Devletinde halen %25 seviyesinde olan Filistinli oranı zaman geçtikçe artmaktadır.

Sonuç olarak; Türkiye, Kudüs konusunda yapılması gerekenden fazlasını yapmaktadır. Kraldan fazla kralcı, Arap’tan çok daha fazla Arap olmaya gerek yoktur. Strateji, kuvvet, yer ve zaman faktörlerini dikkate alarak hedefi ele geçirmeye yöneliktir. Ortadoğu’da zemin kaygan, devlet başkanları zengin ve uğraşılması zor liderlerdir, zaman ise Türkiye açısından kritiktir. Türkiye’nin ne Arap otokrasisini yıkacak ne de Ortadoğu’da hâkim olacak milli gücü vardır. Türkiye, milli gücü oranında Kudüs ve Filistin için elinden geleni yapmaya devam edecektir, ancak bu konuda asıl sorumlular Osmanlı’ya çıkar uğruna ihanet eden Arap ülkeleridir.

ARAP DOSYASI : XIX. Yüzyılın Başından XX. Yüzyılın Başlarına Arap Coğrafyasında Mevlevihaneler


İslâm inancının muhtelif coğrafyalarda yayılmasıyla birlikte zamanla İslam toplumu içerisinde tasavvufî akımlar da ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu tasavvufi akımlardan biri de Mevleviliktir. Mevlevilik, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin fikirleri ve öğretileri etrafında şekillenen ve Anadolu’da 13. yüzyılda ortaya çıkmış bir tarikattır. Mevleviliğin usul âdâb ve kaidelerinin belirlenmesi ve bir tarikat olarak teşkilatlanması ise büyük ölçüde Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled ile başlamıştır. Mevlevilik, ortaya çıkmasından sonra bilhassa Anadolu’da, Balkanlarda ve Arap coğrafyasında önemli ölçüde yayılmıştır. Söz konusu bölgelerde birçok Mevlevihane açılarak Mevlânâ’nın fikirleri, hayat felsefesi ve öğretilerinin yayılması ve kalıcı olması sağlanmıştır. Arap Coğrafyasında Mevlevihânelerin açılışında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin yedinci nesil torunlarından Afyonkarahisar Mevlevihanesi şeyhlerinden Semâî Mehmet Çelebi’nin önemli katkıları olmuştur. Onun XVI. yüzyılda, Irak, Suriye ve Mısır’a yaptığı seyahatler sonucunda muhtelif Mevlevihaneler açılmıştır. XVII. ve XVIII. yüzyıllarda da Arap coğrafyasında Mevlevihaneler açılmaya devam etmiştir. Bu süreçte, Bağdat, Kerkük, Musul, Şam, Şehrizor, Trablusşam, Halep, Hama, Humus, Kudüs, Lazkiye, Mekke, Medine ve Kahire gibi yerleşim yerlerinde Mevlevihaneler açılmıştır.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

ARAP DOSYASI : Amr bin Âs ve Arapların Deveden Denize Macerası


Kimi insanlar vardır ki onlar için savaş ve mücadele, hayatın ta kendisidir. Onlar savaşmak, mücadele etmek, olağanüstü maceralara girişmek, yeni ülkeler ve diyarlar fetih etmek için can atarlar. Savaş ve fetih onların ruhunda var. Tarihin kritik dönemlerinde ortaya çıkan bu şahsiyetler, tarihine akışına yön verirler. Bu tarihi kişilerin adları bazen Kleharkhos, bazen İskender, bazen Hannibal, bazen Sezar ve bazen ve Selahaddin şeklinde değişse de, genellikle varmak istedikleri hedefler değişmiyor. Tarihe mal olmuş bu lider ve kahramanlardan biri de, Mısır fatihi olarak bilinen Amr bin Âs’tır. Amr bin Âs’ın, Roma İmparatorluğunun en önemli ikinci kenti Mısır’ı fetih etmesi, tarih boyunca çöl hayatı yaşamış Arapları deniz gücüne kavuşturdu. Böylece çok kısa bir zaman zarfında muazzam bir donanma oluşturan Araplar, Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti tehdit edecek bir konuma geldiler. Amr bin Âs, Arapların deve sırtından denizlere açılmasını sağlarken, muazzam bir Arap imparatorluğuna giden yolun taşlarını da döşedi.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.