DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ


HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ

03 Eylül 2020

Rum Yunan ikilisinin, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de, Kıbrıs Türkünün ve Anavatan Türkiye’nin haklarına karşı kışkırtıcı girişimleri sürerken, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın uluslararası anlaşmaları yok sayan tutumu mevcut gerilimi daha da artırıp iki ülkeyi heran savaşa sürükleyecek bir ortam varken, Avrupa Birliği’nin üyeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın kışkırtmaları ile Türkiye’ye ağır yaptırım uygulama hazırlığı içinde olduğu bir ortamda, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Kıbrıs’ta Rumlarla nasıl ortak devlet kuracağı, federasyonu gerçekleştireceği merak konusudur. Akıncı, 11 Ekim’deki cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıp KKTC halkı beni seçti, halkın iradesi federasyon istiyor ben de bunu gerçekleştireceğim diye Türkiye’ye rağmen bir düşünce ve hesap içerisinde ise bundan şimdiden vazgeçmelidir. Kıbrıs’ta yukarıda da vurguladığım gibi Rumlarla federasyon bir yana işbirliği yapacak bir ortam dahi yoktur. Bunun sorumlusu, daha doğrusu ortamı bu duruma getiren Rum-Yunan ikilisinin bölgeyi hegemonyasına alma arzusu ve bu yöndeki maksimalist talepleridir.

Son günlerdeki iki gelişme, KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında müzakerelerin yeniden başlama olasılığını ve federasyonun tesis edilmesini tamamen ortadan kaldırmıştır.

***

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, önceki gün Rum lider Anastasiadis’i telefonla arayarak 1987’den beri ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı Silah Ambargosu’nu kaldırdıklarını bildirmiştir. Pompeo’nun ‘Dünya Barış Günü’nde’ böyle bir açılım yapması, bölgemizde barış ve huzur ortamını berhava edecek bir kararı duyurması oldukça anlamlıdır. Bana göre, Silah Ambargosu’nun kaldırılması emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı savaş ilanıdır. ABD, her ne kadar da ‘sadece savunma amaçlı silahların Rum tarafına satış kısıtlamasını 1 Ekim 2020’den 30 Eylül 2021 tarihine kadar kaldırdığı’ gibi bir sınırlamadan bahsetse de bu düşmanca bir tutumdur ve başka türlü izah edilemez.

Başbakan Ersin Tatar, "Amerika Birleşik Devletleri’nin bir yıl süreyle de olsa Güney Kıbrıs’a silah ambargosunu kaldırmasının Rum uzlaşmazlığının artması ve ABD’nin para kazanmasından başka işe yaramayacağını" vurgulayarak ABD’yi protesto etmiştir. Tatar, Bölgedeki Rum-Yunan tahriklerinin arttığı bir dönemde böyle bir karar alınması ABD gibi BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi bir ülkeye yakışmamıştır ifadesini kullanarak "Bu kararın barışa değil, Rum tarafının uzlaşmazlığına katkı sağlayacağı açıktır. ABD’yi kınıyor, derhal bu yanlıştan dönmeye davet ediyorum. Ancak herkes şunu bilsin ki, Türkiye ve onun desteklediği KKTC asla haklarından vazgeçmeyecektir. Yapılması gereken gerginliği artırmak değil gerçekleri görerek barış yoluna gelmektir." diye tepkisini ortaya koymuştur.

Bu olay vahimdir ve Kıbrıs’ta anlaşma ve federasyon umutlarını ortadan kaldıran bir gelişmedir. Diğer bir gelişme ise Avrupa Komisyonu’nun birkaç gün önce gerçekleştirdiği gayrı resmi toplantı sonrasında yapılan açıklamalardır.

***

Avrupa Birliği’nin politika üreten ve icra eden organı Avrupa Komisyonu, Türkiye ile Yunanistan arasında tırmanan Doğu Akdeniz kriziyle ilgili geçtiğimiz Pazartesi günü açıklama yaptı. Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de diyalog ve barışçı çözüm çağrısı yapan Avrupa Komisyonu, aksi takdirde yeni yaptırımların yolda olacağı uyarısında bulundu. Avrupa Komisyonu’ndan adı açıklanmayan bir sözcü ise önceki gün yaptığı açıklamada haddini aşarak AB’nin, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinden caydırmak için ‘havuç ve sopa politikası’ uygulayacağını söyledi. AB’nin ortaya konan yeni ahlaksız teklifine göre Anavatan Türkiye’ye havuç olarak ‘yeni bir Gümrük Birliği için ilerleme’ ve ‘mülteci programı için daha fazla para’ önerilmektedir.

Türkiye’nin ve KKTC’nin, Rum-Yunan ikilisi ile bunların destekçisi Fransa’nın dayatması ile Komisyon’un ortaya koyduğu teklifi kabul edip haklarından vazgeçmesi, geri adım atması mümkün değildir. Önümüzdeki süreçte Türkiye ile AB arasında yaşanacak gerilim Kıbrıs’taki olası müzakere masasının kurulmasını da şimdiden imkansız kılmaktadır.

Ortam ‘Kıbrıs’ta federasyonu’ tamamen imkansız kılmaktadır ve bu olumsuz konjonktür uzunca yıllar sürecek gibidir. AB ve ABD, Kıbrıs’ta anlaşma olasılığını tamamen berhava etmiştir. Dolayısı ile KKTC’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde gerçekleşmesi imkansız federasyon peşinde koşan Akıncı yerine ada gerçeklerine göre, iki devlete dayalı çözüme inanan ve Anavatan Türkiye ile milli politikamızı yürütecek bir kardeşimizin bu göreve seçilmesi en doğrusu olacaktır.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Yunanistan-Mısır MEB Anlaşması


YUNANİSTAN, TÜRK ADALARINI ÖNCE İŞGAL ETTİ, SONRA KITA SAHANLIĞINA KATTI !…

*Kamuoyuna zafer diye sunulan Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası’nın artçı sarsıntıları devam ediyor.

*Muhtıra ile Girit Adası etrafındaki adalarımız ile birlikte 80 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı da Yunanistan’a terk edilmişti.

*Bu durumu değerlendiren Yunanistan, 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzaladı.

*Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de belirlediği Münhasır Ekonomik Bölge Sınırları, Türk Kıta Sahanlığı içinde yer alıyor. Ayrıca Yunanistan, 2004 yılında işgal ettiği Dionisades ve Koufonisi adalarının kıta sahanlığını da kendi deniz sınırları içine kattı.

*Girit Adası’nın etrafında bulunan Dionisades ve Koufonisi adaları Yunanistan’ın işgal ettiği 18 Türk Adası arasında bulunuyor.

TÜRKİYE NE YAPMALI ?

*Yunanistan, Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge tezlerini işgal ettiği Türk adaları ile Girit Adası ve Onikiada grubunda yer alan Çoban, Kerpe, Rodos ve Meis adalarına dayandırıyor.

*Türkiye, başta 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere taraf olduğu uluslararası antlaşmalardaki hak ve menfaatlerine sahip çıkarak bölgedeki egemenlik haklarını yeniden tesis etmelidir.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Yunanistan-Mısır MEB Anlaşması


YUNANİSTAN, TÜRK ADALARINI ÖNCE İŞGAL ETTİ, SONRA KITA SAHANLIĞINA KATTI !…

*Kamuoyuna zafer diye sunulan Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası’nın artçı sarsıntıları devam ediyor.

*Muhtıra ile Girit Adası etrafındaki adalarımız ile birlikte 80 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı da Yunanistan’a terk edilmişti.

*Bu durumu değerlendiren Yunanistan, 06 Ağustos 2020’de Mısır ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Anlaşması imzaladı.

*Yunanistan’ın 06 Ağustos 2020’de belirlediği Münhasır Ekonomik Bölge Sınırları, Türk Kıta Sahanlığı içinde yer alıyor. Ayrıca Yunanistan, 2004 yılında işgal ettiği Dionisades ve Koufonisi adalarının kıta sahanlığını da kendi deniz sınırları içine kattı.

*Girit Adası’nın etrafında bulunan Dionisades ve Koufonisi adaları Yunanistan’ın işgal ettiği 18 Türk Adası arasında bulunuyor.

TÜRKİYE NE YAPMALI ?

*Yunanistan, Kıta Sahanlığı ve Münhasır Ekonomik Bölge tezlerini işgal ettiği Türk adaları ile Girit Adası ve Onikiada grubunda yer alan Çoban, Kerpe, Rodos ve Meis adalarına dayandırıyor.

*Türkiye, başta 1923 Lozan Antlaşması olmak üzere taraf olduğu uluslararası antlaşmalardaki hak ve menfaatlerine sahip çıkarak bölgedeki egemenlik haklarını yeniden tesis etmelidir.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

NÜKLEER DOSYASI : Nükleer Silahlanma Yarışı ve START Anlaşması


Nükleer Silahlanma Yarışı ve START Anlaşması

Yazan Suinbay Suyundikov

30 Temmuz 2020

Giriş

Uluslararası düzeyde nükleer silahlanmanın önlenmesi ve bu soruna ilişkin kapsamlı çözüm bulunabilmesi tartışmasız dünyanın en önemli meselelerinden biridir.

Nükleer silahsızlanma yolunda çabalanan tüm çalışmalar, bir sonraki gelişmeler için ön adım olmuştur. Nükleer silahsızlanmayla ilgili ümitleri artıran, geleceklere yönelik beklentileri taze tutan en mühim girişimlerden biri de START Anlaşmasıdır. 8 Nisan 2010 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya Federasyonu arasında imzalanan ve 5 Şubat 2011 tarihinde ise yürürlüğe giren anlaşma yeterince uzun ve oldukça zor bir sürecin neticesidir. Çalışmada Yeni START Anlaşması kısaca tarihsel kronolojik bir perspektifte ve dünya gündemini meşgul etmekte olan mevzu bahis ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları ele alınarak incelenecektir. Soğuk Savaş döneminden günümüze dek süregelen, süreç içinde bu anlaşmanın bugün gelinen gelişmeler kapsamı, amacı ve geleceğe yönelik öngörüleri çalışma çerçevesinde değerlendirilecektir. Bununla beraber özellikle START Anlaşması çerçevesinde Amerikan-Rus tarafının çaba ve politik süreçlerine ağırlık verilecektir.

Sivil toplum kuruluşları koalisyonu olan Nükleer Silahların Kaldırılması için Uluslararası Kampanya’nın (The International Campaign to Abolish Nuclear Weapons -ICAN-) Mayıs 2020 tarihinde yayınladığı raporda, sadece 2019 yılında 9 nükleer silahlı ülkenin 13 bini aşkın nükleer silaha 72,9 milyar dolar harcama yaptığını rapor açıklamasında bildirdi. ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Fransa, Çin, Hindistan, İsrail, Kuzey Kore ve Pakistan’ın 2019’da yaptığı harcamaların incelendiği rapora göre, dünyada her dakikada nükleer silahlara harcanan 138.699 dolar. Küresel nükleer harcamalar, 2018’den 2019’a dramatik bir şekilde yükselen toplam askeri harcamalara paralel olarak 7,1 milyar dolar artış gösterdi.[1] İstatistik sayıları incelediğimizde son derece ürkütücüdür.

2019 yılında nükleer silahlanmaya yaşanan ve nükleer silahlara harcamaların artışı hem dünya toplumunu uçurumdan doğru sürüklemekte hem de siyasi ve diplomatik çabaları olumsuz etkilemektedir.

Nükleer ve nükleer silahlanmaya karşıtlarının endişesinin temeli nükleer enerjinin nükleer korkuyla birlikte anılmasından kaynaklanır. Nükleer bombası ilk defa II. Dünya Savaşı esnasında ABD tarafından icat edilmişti.[2] Dünya nükleer silahlarla ilk kez bu dönemde tanışmıştır. Yer kürede insanoğlu ilk kez 6 Ağustos 1945 tarihinde Japonya şehirleri olan Hiroşima’ya ve 9 Ağustos 1945 tarihinde ise Nagazaki’ye atom bombası atılmasıyla o güne dek eşi ve benzeri görülmemiş çok acı bir şekilde nükleer korkuyla yüzleşmiştir. Mevzu bahis bu iki kentte dakikalar içinde en az 260,000 kişi imha edilmiştir. Bu acı ve utanç verici olaydan sonra, insanlık bir taraftan bu dehşeti bir daha yaşamamak kaydıyla uluslararası hukuk düzenlemesi çalışmasına başlamış, diğer taraftan da ne yazık ki silahlanmayı güç olarak benimsenenler tarafından nükleer silahların geliştirilmesi çeşitlenerek ve emperyalist güçler tarafından artarak yaygınlaşmıştır. Günümüzde uluslararası barış ve güvenlik, nükleer tehdit altında devamını sürdürmektedir.[3] ABD tarafından Japonya’ya karşı kullanılan Atom bombası, uluslararası ilişkiler tarihinde yeni bir kırılma noktasını oluşturmuştur. Bu ölümcül teknolojinin ve kitle imha silahın bir savaş aracı olarak kullanılması askeri alanda caydırıcılık açısından en güçlü ekonomik, askeri alternatif olarak benimsenmişti. ABD’nin Japonya’ya karşı kullandığı atom bombası güvenlik kavramının uluslararası kamuoyunda sık sık çok gündeme gelmesine yol açmıştır.[4]

Soğuk Savaş Dönemi’nde nükleer silahların kullanılması iki kutuplu dünya arasındaki güvenlik politikalarının belirlenmesinde ve algıların şekillenmesinde belirleyici unsur olmuştur. İki blokta da kitle imha silahlarının var oluşu ve iki tarafın da birbirlerine ilişkin olarak nükleer saldırı gerçekleştiği zamana ikinci vuruş kapasitesine sahip olmaları, olasılığı savaşları önlenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Soğuk Savaş döneminde tehdit algısı net olarak bellidir, tehdit olarak sayılan unsurlar sabittir ve tehditlerin gelişim dinamiği tam olarak bilinmekte idi. İki kutuplu dünya sistemde süper güç olan ABD ve SSCB’nin ordu envanterinde binlerce nükleer silah vardı ve bu kitle imha silahların kullanılma olasılığı güvenlikle ilgili endişelenmeyi beraberinde getirmiştir. Bunun en önemli örneği Küba Füze Krizi’dir. Dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren bu krizin temeli, ABD’nin Türkiye’ye “Jüpiter” adlı uzun menzilli nükleer başlık taşıyabilen füzeler yerleştirmesine dayanmaktadır. SSCB kendi sınırlarına yakın bir bölgeye yerleştirilen bu füzelerden çok tedirgin olduğunu bildirmişti. Aynı şekilde SSCB de ABD coğrafyasına yakın bir bölgeye nükleer başlıklı füzeler konumlandırmakta gecikmedi. 1962 yılının Ağustos ayında ABD istihbarat birimleri Küba’nın orta menzilli Sovyet menşeli füzeleri satın aldığını ve eylül ayında da “U2″ uçakları ile füze rampalarının Küba’ya yerleştirildiğini tespit etti. Bu gelişmeyi, ulusal güvenliğine bir tehdit olarak algılayana ABD, öncelikle Küba’daki Sovyet yapımı füze rampalarının kaldırılmasını istedi. Ancak Küba, bu isteği geri çevirdi. Bu demeçlere karşılık olarak ABD, 24 Ekim 1962‘den başlayarak bu ülkeyi denizden ablukaya aldı. ABD ablukasının uygulandığı tarihte Sovyet gemilerinin de Küba limanlarına doğru seyretmekte olması doğrudan bir çatışma olasılığı doğurdu. Bu endişe verici olaya bütün dünyada bir nükleer savaş korkusu yarattı. Ancak Birleşmiş Milletlerinin aracılığı ile taraflar arasında diplomatik müzakereler kurulması sağlandı. Bu görüşmeler sonucunda, Sovyetler Birliği, BM denetiminde füzelerini geri çekmeyi ve Küba’ya gelecekte de saldırı silahları satmamayı prensip olarak kabul etti. Sovyetler Birliği buna karşılık olarak, ABD’nin Küba’yı istila etmeyeceği konusunda taahhüt vermesini ve kendi güvenliği açısından karşılıklı olarak Türkiye’de konuşlandırılmış olan füzelerin kaldırılmasını talep etti. Böylece bu krizin önemi yer küre gerçekten nükleer silahlarla gerçekleşebilecek olan bir III. Dünya Harbi’nin eşiğinden dönmüştür. Özellikle bu kriz Soğuk Savaş’ın kırılma noktalarından biri olmuştur. İki süper gücün savaşı göze almamaları caydırıcılık etkinliğini öne çıkarmıştır ve daha sonra ise 1962 yılından sonraki süreç süper güçler detente (yumuşama) dönemini başlatmıştır.[5]

START Anlaşması’nın Kısaca Tarihi

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (The Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons (NPT) 1 Temmuz 1968’de imzaya açılan Anlaşma, 1970 yılında yürürlüğe girdi. O tarihten itibaren Anlaşma, nükleer enerjiden barışçıl amaçlarla yararlanmayı kolaylaştırmak açısından nükleer silahların yayılmasını önlemeye ve sonucunda ortadan kaldırılmasını sağlamaya ilişkin uluslararası çabaların temelini oluşturur.[6] 11 Mayıs 1995’te Anlaşma süresiz olarak uzatıldı. Anlaşmaya beş nükleer silahlı ülke de dâhil olmak üzere toplam 191 ülke tarafından imzalanmıştır.

1968 tarihinde imzalanan NPT Anlaşması’nın ardından ABD ve Sovyetler Birliği, nükleer silahlarını taşıyan her türlü savunma ve taarruz füzelerinin sınırlandırılması ve daha sonra sayısının azaltılması için müzakerelere başlayacaklarını açıklamıştı. Böylece, ABD ve Sovyetler Birliği yetkilileri bu silahların sadece yayılmasını önlemenin yeterli olmadığı düşüncesiyle Stratejik Silahların Sınırlandırılması (The Strategic Arms Limitation Talks-SALT) müzakerelerini başlatmıştır. Stratejik saldırı ve savunma silahlarının sınırlandırılmasına yönelik ilk görüşmeler 1969 tarihinde Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de başlamıştır.

Haziran 1982 yılında ABD-SSCB arasında imzalanan ancak ABD Kongresi’nden geçmeyen SALT-2 Anlaşması’nın yerine geçecek olan Stratejik Silahların Azaltılması START (Strategic Arms Reduction Treaty), (Rusçası: СНВ-III, SNV-III) (START) müzakerelerine Cenevre’de başladı. Toplantıda ABD Başkanı Reagan, ABD ve SSCB’nin uzun menzilli nükleer silahlarını üçte bir oranında azaltmasını önermiş, SSCB Genel Başkanı Brejnev ise tüm nükleer silahların üretimi ve kullanılmasını dondurmak yolunda bir çağrıda bulunmuştur.

30 Temmuz 1991 tarihinde START’ın önündeki son engelin de 16-17 Temmuz tarihlerinde İngiltere’de gerçekleştirilen G-7 Zirvesi sırasında Bush ve Gorbaçov tarafından giderilmesi ile ABD ve SSCB liderleri Moskova’da bir araya gelmiştir. Üzerinde yıllardır çalışılan Stratejik Nükleer Silahların İndirimi Anlaşması’nın (START) imzalanacağı Moskova Zirvesi’nin açılış konuşmalarında George Bush, START Anlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte iki büyük devletin Soğuk Savaş’tan “bir büyük adım daha uzaklaşmış” olduğunun altını çizerek, bunun bir başlangıç olduğunu belirtmiştir. Mikhail Gorbaçov ise, bu toplantının hem ABD hem de SSCB halklarının beklentilerine karşılık verecek şekilde sonuçlanacağını umduğunu ifade etmiştir. Zirve’nin ikinci günü 31 Temmuz’da iki ülke liderleri George Bush ve Mikhail Gorbaçov Stratejik Nükleer Silahların İndirimi Anlaşması’nı imzalamıştır. Mikhail Gorbaçov, Soğuk Savaş dönemlerinden kalan karşılıklı güvensizlik ortamının da geride kaldığının altını çizerek, “bu Anlaşmayla, güvensizliğin yerini güven almıştır. START’taki denetleme koşulları da bunun bir kanıtıdır” demiştir. İki ülke arasında imzalanan 700 sayfalık START Antlaşması ile ilk kez uzun menzilli nükleer silahlarda azaltma yapılan anlaşma imzalanmıştır. İki ülke envanterinde bulunan uzun menzilli nükleer silahlarda ortalama yüzde 30’luk bir azaltmaya gitmiş, Antlaşma ile SSCB nükleer savaş başlıklarında yüzde 48, ABD ise yüzde 39, nükleer saldırı silahlarında SSCB yüzde 35, ABD ise yüzde 28 azaltma yapmakla yükümlü kılınmıştır.[7] Anlaşma ile iki taraf kıtalararası balistik füze (ICBM), denizaltı platformuna konuşlu balistik füze (SLBM) ve ağır bombardımanların sayısının 1.600 âdete kadar indirimini hedeflemiştir. Bu hedeflerin yerine getirilmesi için de iki tarafın birbirlerini kontrol etme maddesi getirilmiştir.

Rusya Federasyonu’nun ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin, ABD’nin dönem Başkanı George Bush ile START-2’yi 3 Ocak 1993 tarihinde Moskova’da imzalanmıştır imzaladı. Antlaşma, Rusya ile ABD’nin nükleer silahlarının üçte ikisinin kullanım dışı bırakılmasını hedefliyordu. ABD Kongresi tarafından START-2’yi 1996 yılında onaylandı. Rusya parlamentosu, 1993 tarihinde imzalanan anlaşmayı onaylamadı ve daha sonra 14 Nisan 2000 tarihinde, yıllardır onay bekleyen START–2 Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma’da yapılan oylamada onaylanmış, dönemin yeni Devlet Başkanı Putin, oylamanın ardından yaptığı açıklamada, ABD’nin Anti Balistik Füze Anlaşması’nı (ABM) bozmamasını ümit ederek, aksi halde START–2 dahil, nükleer silahsızlanmayla ilgili tüm anlaşmalardan çekileceklerini ve Rusya’nın nükleer caydırıcılık politikası yeniden geliştirmeye koyulacakları uyarısında bulunmuştu.[8] 2001 yılında Rusya ve ABD, START-I Anlaşmasının gereklerini yerine getirdiklerini duyurmuşlardı. Fakat anlaşmanın süresi 2009 yılında son bulacaktı.

24 Mayıs 2002 tarihinde ABD Başkanı Bush ve Rusya Devlet Başkanı Putin dünyadaki nükleer silah sayısını üçte iki oranında indiren, her iki ülkenin nükleer füze başlıklarının sayısını 2012 yılı sonuna kadar 1700–2200 sınırına azaltılmasını isteyen stratejik silahların indirimi ile ilgili Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nı (SORT) imzalamışlardır.[9]

2007 yılında Putin ile Bush yaptığı görüşmede iki lider, taraflar arasında oldukça uzun bir zamandır sorun haline gelen ABD’nin füze savunma sistemi konusunda yine anlaşmaya varamamış, ancak görüşmede iki ülke arasında 2009 tarihinde sonlanacak olan START’ın devamı için görüşmelerin başlatılması amacıyla bir anlaşmaya varılmıştı.

5 Aralık 2009 tarihinde sona eren Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması’nın (START) tarafların stratejik silahların azaltılması konusunda işbirliğine gitme yönündeki inisiyatifleri sonucunda 8 Nisan 2010 yılında ABD Başkanı Obama ve Rusya Devlet Başkanı Medvedev, Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da START-3 anlaşmasını imzaladılar. Anlaşma gereği, iki ülke, stratejik nükleer silah başlıklarını üçte birlik, nükleer başlık taşıyan füze, denizaltı ve bombardıman uçaklarının sayısını ise %50’den fazla azaltmayı kabul etmişlerdi. Anlaşma kapsamında dünyadaki nükleer silahların %90’ını elinde bulunduran iki ülke 7 yıl içinde sahip olabileceği nükleer başlık sayısını 1550’ye azalacakmış olacaktır. Barack Obama, ABD’nin Doğu Avrupa’da kurmayı planladığı füze kalkanı sisteminin amacının Rusya ile "stratejik dengeleri" değiştirmek olmadığını vurguladı. ABD Başkanı, nükleer silahların başka ülkelerde de yayılmasının, Ortadoğu ve Doğu Asya’da silahlanma yarışını artırabileceğini ve bunun dünya güvenliği için kabul edilemez bir risk olduğunu ifade etti. Medvedev de anti balistik füze kapasiteleri artmadığı sürece yeni anlaşmanın uygulanabilir olacağını belirtti. Prag’da imzalanan anlaşmanın tatminkâr olduğunu ifade eden Medvedev, "Elde ettiğimiz sonuç iyi" dedi. Medvedev, ABD’nin füze kalkanı planıyla ilgili olarak da "uzlaşmaya varacakları konusunda iyimser olduğunu" kaydetti.[10] Daha önceki nükleer silahlarla ilgili anlaşmalar ile kıyaslandığında Yeni START’ın en geniş kapsamlı nükleer silahsızlanma anlaşması olduğu görülmektedir. Dünyadaki nükleer silahların önemli bir bölümünü ellerinde tutan ABD ve Rusya arasında imzalanan bu anlaşma ile iki ülke arasında işbirliği yönündeki adımlar için uygun zemininin oluşturulmuştur.[11]

START-3 Anlaşma süresi Şubat 2021’de sona erecektir. Bu anlaşma müzakereleri dünya kamuoyu tarafından sıkı bir şekilde takip edildiği görülmektedir. Eğer bu anlaşma müzakereler sonucu uzatılmaya gidilmezse, dünya yeni bir silahlanma yarışı ile karşı karşıya kalacaktır. Aynı zamanda uluslararası alanda silah kontrolünü denetleyecek bir mekanizma ortadan kalkmış olacaktır. ABD ve Rusya tarafından anlaşma süresi uzatılmadığında iki ülke üzerinde uluslararası alanda silah kontrolünü sağlayacak bir mekanizma olmayacaktır. Elbette ki dünya genelinde ve diğer nükleer silahlı ülkelere kıyasla en çok nükleer silah stokuna sahip bu iki gücün kontrolden muaf ve en azından birbirlerini denetleyemeyecek olmaları endişeyi daha da arttıracaktır. Bu yönüyle Yeni START Anlaşması’nın uzatılıp uzatılmama kararı küresel düzeyde silah kontrolünün kaderi için belirleyici unsur olacaktır. Anlaşmanın Washington ile Moskova tarafından uzatılması son dönemde iki ülkenin karşılıklı olarak restleşme konusu haline gelen nükleer silahlanma yarışı hız kesmiyor.

Geçtiğimiz ay, Washington Post gazetesine konuşan ABD’li üst düzey bir yetkili, Washington’un Rusya ile imzalanan ve Şubat 2021’de bitecek olan Stratejik Silahların Azaltılması Yeni Sözleşmesi (Yeni START) "tamamen çekilmeye hazır olduğunu" ifade etmişti. Yetkiliden alınan bilgiye göre ABD tarafı, hala Çin’in de nükleer silahların azaltılmasını öngören bu anlaşmaya ilişkin müzakerelere dahil olmasını istiyor. Ancak Pekin, ABD’nin Washington-Rusya-Pekin arasındaki üçlü anlaşma planına şu ana kadar olumlu yanıt vermedi.

START-3 uzatılmazsa, dünya yeni bir tehditle karşı karşıya kalacaktır. Uzmanlara göre, Rusya ve ABD stratejik nükleer silahlar ve bunların teslimat yöntemleri konusunda benzer potansiyele sahip olduğunu yorumlamakta.

Bu bağlamda, bilgi politikasında son iki yılda, Moskova modern hipersonik silah sistemleri, nükleer enerjili füzeler ve savaş robotları konusuna odaklanmıştır (bu özellikle nükleer enerji santrali olan denizaltı insansız bir araç). Böylece Rus strateji uzmanları, dünyaya Rusya’nın varsayımsal bir gelecek savaşında çok önemli bir rol oynayabilecek modern (hipersonik) silahlar üretebileceğini bildiriyorlar. Son yıllarda böyle bir ihtiyaç ortaya çıkarsa nükleer bavulunu kullanmaya hazır olduğu hakkında birkaç kez konuşmuş olan Putin’in savaş benzeri yorumlarıyla desteklenmektedir.

Rus bağımsız analist Pavel Luzin, “Uraja Daily Monitor” gazetesinde Rusya’nın START III gelecek yıl Şubat ayında gücünü kaybederse gerçekten neler yapabileceğini tahmin ediyor. Ona göre, stratejik nükleer silahlar ve bunların teslimat araçları alanında, Rusya ve ABD’nin kuvvetleri yaklaşık olarak eşittir. Amerikalılar 1.372 nükleer başlığına ve antlaşma tarafından belirlenen sınırı aşmayan Rus 1.326’ya (1.550) sahiptir. ABD, teslimat araçlarıyla biraz daha iyidir. 655 füzesi ve stratejik bombardıman uçağı var ve Rusya’nın 485 nükleer savaş başlığı var. Şu anlık Rus için hiçbir tehlike oluşturmadığı söylüyor.

START-III sona ermesinden sonra, Ruslar öncelikle nükleer cephaneliğin modernizasyonu ile ilgili zor bir görevle karşı karşıya kalacaklar. Şimdi Rus stratejik kuvvetleri, örneğin 91 eski kıtalararası füze ile donatılmış durumda: 46 adet P36M2 ve 45 Topol füzesi. Bu, Rusya’nın stratejik potansiyelinin neredeyse %30 oluşturmakta ve anlaşma gücünü kaybederse, hızla yenileriyle değiştirilmesi gerekecektir. Ancak, Rus savunma sanayinin bu alandaki üretim kapasiteleri sınırlıdır. Rus kaynaklarına göre, Votkinsk tesisi yılda sadece 12-16 PC-24 Yars füzesi yapma kapasitesine sahiptir. Ruslar yeni bir stratejik füze sistemi RS-28 Sarmat üzerinde çalışıyorlar.

23 Haziran’da dünyanın iki nükleer gücü ABD ve Rusya arasında, nükleer silahların kontrolüne yönelik Avusturya’nın başkenti Viyana’da yapılan görüşmelerin ilk turu tamamlandı. Çin’in katılmadığı görüşmelerde Amerika olası bir anlaşmanın yalnızca stratejik değil tüm nükleer silahları kapsamasını ve Çin’in de bu anlaşma müzakerelerine dahil olmasını ısrarla tekrara etti. Rus tarafı ise Çin’in anlaşmaya dahil olması olasılığını “gerçekçi” bulmadı.

“Çalışma grubu oluşturulacak”

Müzakerelerde ABD’yi temsil eden diplomat Marshall Billingslea, tarafların anlaşmanın içeriği konusunda daha ayrıntılı çalışmalar yürütmek üzere birden fazla teknik çalışma grubu oluşturulması konusunda uzlaşma sağladığını, görüşmelerin ikinci turunun da Temmuz ayı sonu ya da Ağustos ayı başlarında yapılmasının hedeflendiğini belirtti.

ABD’li diplomat, “Her iki taraf da görüşmelerin sonunda Yeni START’ın imzalanmasından bu yana stratejik ortamın önemli ölçüde değiştiği konusunda mutabık kaldı. Bundan 10 yıl önce dünyanın bambaşka bir yer olduğunu anımsıyoruz” dedi.

“Anlaşma sadece stratejik değil bütün nükleer silahları kapsamalı”

ABD’li diplomat Marshall Billinglsea, yeni anlaşmanın yalnızca stratejik nükleer silahları değil tüm nükleer silahları kapsaması gerektiğini ve anlaşma kapsamında Çin’e de kısıtlamaların getirilmesi gerektiğini ifade etti. Tüm seçeneklerin masada olduğunu belirten Billingslea, “Nihai karar Başkan’ın. Başkan’ın Yeni START süresini uzatıp uzatmayacağına ilişkin vereceği karar sadece Ruslarla değil Çinli mevkidaşlarımızla da ne kadar ilerleme sağladığımıza bağlı olacak” dedi.

ABD yeni anlaşmanın Çin’i de kapsamasını istiyor

Çin’in gizlice nükleer silah kapasitesini güçlendirdiğini savunan Washington, Pekin’in de yeni bir nükleer silah antlaşmasına dahil olmasını istiyor. ABD’li diplomat Çin’i Viyana’daki görüşmelere davet etmiş ancak Çin daveti geri çevirmişti. Marshall Billingslea, uluslararası toplumun Pekin’e bu görüşmelere önümüzdeki dönemde katılması yönünde baskı uygulamasını umduğunu belirtti. Billingslea, “Amerika bir silah yarışı içinde değil. Elbette geride kalmayacağız ancak bundan kaçınmayı amaçlıyoruz. Bu nedenle de bizim görüşümüze göre, ciddi şekilde istikrarsızlığa sebep olacak üç taraflı bir nükleer silah yarışını, ancak üç taraflı bir nükleer silah kontrolü anlaşması önleyebilir” ifadelerini kullandı.

Viyana’daki görüşmelerde Rus heyetine başkanlık eden Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Sergey Ryabkov, Rus Interfaks haber ajansına yaptığı açıklamada, “Görüşümüzü sunduk, öyle yapmaya da devam edeceğiz. Zamanımız daralıyor” dedi.

Rus yetkili, ABD ile yapılan görüşmelerde çalışma gruplarının oluşturulması kararını da “önemli bir adım” olarak niteledi, görüşmelerin olumlu bir ortamda gerçekleştiğini ve iki tarafta da ilerleme sağlanması konusunda ortak bir irade olduğunu söyledi.

Rusya Dışişleri Bakanı Yardımcısı Ryabkov, “Çin’in duruşunu hepimiz biliyor ve buna saygı duyuyoruz. Çin’in bu duruşunu öngörülebilir bir gelecekte ABD’nin arzu ettiği şekilde değiştireceğine dair bir işaret görmüyoruz” diyerek altını çizdi. Marshall Billingslea, her şeyin ihtimal dahilinde olduğunu söylese de ABD’nin daha küçük nükleer cephaneye sahip olan İngiltere ya da Fransa’nın, Rusya’nın talep ettiği gibi antlaşma kapsamına alınması gerektiği görüşünde olmadığını vurguladı.

ABD ve Rusya’dan sonraki nükleer güç olan Çin’in silah kontrolü ve nükleer silahsızlanma alanında ki önemi en az diğer iki ülke kadar kritik durumdadır. Uluslararası düzeyde silah kontrolü alanının sadece ABD ve Rusya’yı kapsayan değil aynı zamanda Çin’i ve diğer nükleer güce sahip diğer ülkelerin de yeni silah kontrol anlaşmalarına dâhil edilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, Çin’in nükleer silahlarının gelişimi ve modernleşmesi alanlarında ayırdıkları bütçe (2019 yılı içini nükleer:10,4 milyar dolar) harcamaları[12] kritik bir noktayı işaret etmektedir. Diğer taraftan nükleer silahsızlanma ve bu silahların yayılmasının önlenmesinde tek taraflı olmaktan ziyade ancak dünya genelinde toplu bir girişim uygulanması nükleer silahların önlenmesini durdurabilir.[13]

Diğer nükleer silahlara sahip ülkelerin tercihleri nedir? Şimdiye kadar hiçbir ülke antlaşmadan çekilme niyetini açıklamadı. 11 ülke ABD’nin anlaşmadan çekilmesini eleştirmişti ve Rusya ile müzakerelerin devam etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 26 Mayıs’ta "öncelikle ulusal çıkarlarımıza ve müttefiklerimizin çıkarlarına dayanarak bu durumun analizine son derece dengeli bir yaklaşım benimseyeceğini söylemişti. Avrupa ve Kanada için, Hamburg Üniversitesi Barış Araştırmaları ve Güvenlik Politikası Enstitüsü’nün verilerine göre, uçuşlarının çoğu Rus toprakları üzerinde olduğu için Rusya’nın sürekli katılımı son derece önemli olduğunu söyledi.

Anlaşmanın uzatılıp uzatılmaması konusunda katılımcı ülkeler önümüzdeki iki ay içinde yapılacak konferansta karar verecekler. Anlaşmanın süresinin uzatılması tüm dünyanın ortak çıkarları ve güvenliği için son derece önemlidir. Yeni korkunç nükleer ve nükleer olmayan askeri teknolojilerin çoğalması ve çok sayıda devlet ve devlet dışı aktör için kullanılabilirliği, küresel nükleer silahların yayılmasını önleme rejimini önemli ölçüde zayıflatabilir. ABD ve Rusya bu konuda her seferinde anlaşmaya varamasalar da her iki ülke de nükleer silahların daha fazla yayılmasını önlemekle ilgileniyorlar. İran ve Kuzey Kore’den gelen nükleer tehdide karşı anlaşmak zorundadır. Önümüzdeki on yıl içinde, olasılığı düşük olsa da Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve belki Güney Kore ve Japonya – nükleer silah edinmeye çalışacaktır. Bu arada, Kuzey Kore nükleer cephaneliğini inşa etmeye devam edecek ve İran bir nükleer silah programı uygulama girişimlerine devam etmeyi sürdürecektir. Bu nükleer silahların ileriye dönük analiz edilmesi bile tüm insanlık için korkutucudur.

Önümüzdeki on yıl içerisinde Kuzey Kore, bölgeye ve muhtemelen ABD’yi de etkileyen ciddi bir nükleer tehdit haline gelebilir. İran, JCPOA tarafından getirilen tüm kısıtlamaları kaldırmayı başarırsa ve başka bir anlaşma yapılmazsa nükleer silah programına dönebilir. ABD ve Rusya Kuzey Kore’nin nükleer silahlardan arındırılmasıyla ilgileniyor, bu nedenle ciddi müzakereler başlarsa burada işbirliği potansiyeli var. Ayrıca, her iki ülke de Kuzey Kore ve İran’ın nükleer potansiyelini geliştirmeye yardımcı olan teknolojileri bu iki ülkenin elde etmesini istemiyorlar.

Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır, BAE barışçıl amaçlarla nükleer reaktörlerin geliştirilmesi ve işletilmesinin çeşitli aşamalarındalar. Diğer ülkeler de nükleer enerji geliştirmeye teşvik edilecektir. Rusya, nükleer enerji alanında bir dizi uluslararası işbirliği programı yürütmektedir. ABD, Fransa ve diğer ülkeler nükleer malzeme ve teknolojilerin barışçıl amaçlarla ihracatını durdurmaktadır. İleriye dönük bakıldığından, Rusya ve Çin bu pazara hâkim olacaktır. Moskova’nın mevcut normlara uyma ve güçlendirme yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyeceği henüz belli değil, ancak devletlerin yeni nükleer silahlarla ortaya çıkması hiç kimsenin yararına değildir.

Kaynak:

ELİF BEYZA KARAALİOĞLU, “Nükleer Silahlanma Yarışı Nereye Gidiyor?”

https://www.perspektif.online/nukleer-silahlanma-yarisi-nereye-gidiyor/

Dong-Joon Jo and Erik Gartzke, ‘Determinants of Nuclear Weapons Proliferation’, Journal of Conflict Resolution, Vol. 51(1), February 2007, s. 186.

LİNK : http://www.whitehouse.gov

LİNK : https://www.cnnturk.com

LİNK : https://www.un.org

LİNK : https://www.voanews.com

İşbilen, E. Nükleer Satranç, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 49

James P. Terry, “The 2002 Moscow Treaty:Marking a New Strategic Relationship Between the United Dtates and Russia,” Army Lawyer Issue 381, 2005-2, 5-10.

Özgür, S. Geleceğe Yönelen Tehdit? Kitle İmha Silahları, 1. Baskı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul. 2006. S. 22

Remarks by President Obama and President Medvedev of Russia at New START Treaty Signing Ceremony and Press Conference, April 08, 2010, (Erişim tarihi 21.10.2012),

Said Vakkas Gözlügöl “Nükleer Korku Gölgesinde Uluslararası Barış ve Güvenlik” Ankara Barosu Dergisi, 2013/2, s. 223-245.

Sibel Kavuncu, Nükleer Silahsızlanma Yolunda Start SÜRECİ The START Process in the Way of Nuclear Disarmament, Bilge Strateji, Cilt 5, Sayı 8, Bahar 2013, ss.119-148

Tilman Ruff, ‘From Hiroshima and Nagasaki towards a World without Nuclear Weapons’, Australian Journal of Peace Studies, Vol. 3, December 2008.

Tuğba Doğanalp “Uluslararası Hukukta Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanmaya Yönelik Girişimler” Journal of International Management and Social Researches Uluslararası Yönetim ve Sosyal Araştırmalar Dergisi ISSN:2148-1415

[1] https://d3n8a8pro7vhmx.cloudfront.net/ican/pages/1549/attachments/original/1589365383/ICAN-Enough-is-Enough-Global-Nuclear-Weapons-Spending-2020-published-13052020.pdf?1589365383

[2] Özgür, S. Geleceğe Yönelen Tehdit? Kitle İmha Silahları, 1. Baskı, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul. 2006. S. 22

[3] Dong-Joon Jo and Erik Gartzke, ‘Determinants of Nuclear Weapons Proliferation’, Journal of Conflict Resolution, Vol. 51(1), February 2007, s. 186. Bkz. Said Vakkas GÖZLÜGÖL “Nükleer Korku Gölgesinde Uluslararası Barış ve Güvenlik” Ankara Barosu Dergisi, 2013/2, s. 223-245.

[4] Tilman Ruff, ‘From Hiroshima and Nagasaki towards a World without Nuclear Weapons’, Australian Journal of Peace Studies, Vol. 3, December 2008, s. 8-9. Bkz. Tuğba DOĞANALP “Uluslararası Hukukta Kitle İmha Silahları ve Silahsızlanmaya Yönelik Girişimler” Journal of International Management and Social Researches Uluslararası Yönetim ve Sosyal Araştırmalar Dergisi ISSN:2148-1415

[5] İşbilen, E. Nükleer Satranç, Ozan Yayıncılık, İstanbul, 2009, s. 49

[6] https://www.un.org/disarmament/wmd/nuclear/npt/

[7] Sibel KAVUNCU, NÜKLEER SİLAHSIZLANMA YOLUNDA START SÜRECİ The START Process in the Way of Nuclear Disarmament, Bilge Strateji, Cilt 5, Sayı 8, Bahar 2013, ss.119-148

[8] A.g.e.

[9] James P. Terry, “The 2002 Moscow Treaty:Marking a New Strategic Relationship Between the United Dtates and Russia,” Army Lawyer Issue 381, 2005-2, 5-10.

[10] https://www.cnnturk.com/2010/dunya/04/08/abd.ile.rusya.start.anlasmasini.imzaladi/571286.0/index.html

[11] “Remarks by President Obama and President Medvedev of Russia at New START Treaty Signing Ceremony and Press Conference,” April 08, 2010, (Erişim tarihi 21.10.2012), http://www. whitehouse.gov/the-press-office/remarks-president-obama-and-president-medvedev-russia-newstart-treaty-signing-cere.

[12] Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) 2019 Çin’in askeri harcamalar için 261.082 milyar dolar harcadı. 7 261.082 milyar dolar yüzde dördü 2019’daki Çin nükleer harcamalarına ilişkin 10,4 milyar dolar. Nükleer silahlarda 2019’un her dakikasında 19.786 dolar. Bu metodolojiye dayanarak, Çin 2018’de nükleer silahlara 10 milyar dolar harcadı.

[13] Elif Beyza Karaalioğlu, “Nükleer Silahlanma Yarışı Nereye Gidiyor?”

LİNK : https://www.perspektif.online/nukleer-silahlanma-yarisi-nereye-gidiyor/

LİBYA DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Libya Anlaşmasının 10 Yıllık Hikâyesi !..


MÜYESSER YILDIZ : Libya Anlaşmasının 10 Yıllık Hikâyesi !..

08 Aralık 2019

Yazan: Müyesser Yıldız, 3 Aralık 2019, Odatv

Bir haftadır Türkiye ile Libya arasında imzalanan Denizdeki Alanların Sınırlandırılması, diğer adıyla Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Mutabakatı’nı konuşuyoruz.

Bu anlaşma ile denizlerdeki Sevr’in yırtıldığı, Doğu Akdeniz’deki dengelerin değiştiği ve artık oyun kurucu olduğumuz söyleniyor.

Emperyalizmin çöreklendiği Libya’nın hali ortada. İnşallah bu anlaşma eksiksiz, gediksiz tamama erer. Ve gönül ister ki, bu anlaşmayla eşzamanlı olarak, daha fazla gecikmeden KKTC’de de Münhasır Ekonomik Bölge ilân edilir.

Konumuz, anlaşmanın içeriği değil. Bunu uzmanları konuşuyor, tartışıyor, yazıyor.

Bizim anlatmak istediğimiz, anlaşmanın 10 yıllık hikâyesi.

Sözkonusu anlaşmayla ilgili olarak 2 isim ön plana çıkıyor. Birisi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, diğeri de Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz sorunları çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren.

Her ikisinin de yıllardır durmadan, bıkmadan, usanmadan Türkiye ile Libya arasında anlaşma imzalanması için çalıştığı vurgulanıyor; ki doğru. Yaycı’nın bu konuda, daha Komodor iken yaptığı “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasında Libya’nın Rolü ve Etkisi” isimli bir çalışması olduğu da biliniyor.

-Komutan Kimdi?-

Ancak bu başarı tablosunda adı nedense hiç anılmayan bir isim daha var. O isim dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit.

Yiğit adını nereden hatırlıyoruz?

Kendisine suikast hazırlığı yapmakla suçlandığı için kumpasa ve adaletsizliğe isyan edip, canından vazgeçen merhum Yarbay Ali Tatar’ın cenaze törenine katılıp, naaşını selamlayan Komutan olmasından…

Başka?

Kumpasların alabildiğine devam ettiği 2011’de, dönemin Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’le birlikte emekliliğini isterken silah arkadaşlarına yayınladığı veda mesajında, masumiyetine inandığı yüzlerce silah arkadaşının tutuklandığını, bu durumun Deniz Kuvvetleri’nin kurumsal yapısını ve görev fonksiyonlarını derinden etkileyecek boyuta ulaştığını belirtip, “Vicdani huzur ile bugüne kadar attığım her imzanın ve aldığım her kararın arkasındayım. Komutanınız olarak, Atatürk ilke ve devrimlerinin rehberliğinde, Cumhuriyetin temel değerlerine bugüne kadar olduğu gibi sahip çıkarak, emir komuta yapısı içinde daima birlik, beraberlik ve dayanışma ruhu ile birbirinize kenetlenmenizi, Bahriyemiz’in bu zorlukların üstesinden gelip, daha da güçleneceğine olan güvenle, var gücünüzle çalışmanızı, son bir kez emrediyorum. Bahtınız açık, denizleriniz sakin, pruvanız neta olsun” demesinden.

2013 yılında silah arkadaşları hapis cezasına çarptırıldığında, şunları söylemesinden:

“Ben 52 sene üniforma giymiş, 45 sene fiili görev yapmış bir komutan olarak, bu arkadaşlarımın masumiyetlerine olan inancımı görevdeyken olduğu gibi, bugün de koruyorum. Görevdeyken, bu inancımı yetkili merciler nezdinde ve yasal zeminlerde açık ve samimi olarak, defalarca vurguladım. Bir insan, masumum diyen evladının masumiyetine nasıl inanırsa, ben de arkadaşlarımın masumiyetine öyle inanıyorum. Yıllarca, canları pahasına, ülkesine ve milletine sadakatle hizmet etmiş bu arkadaşlarımı suçlayanların da bir an düşünüp empati yapmalarını istiyorum.

Benim indimde, değil 16 sene, 18 sene ceza almaları; silah arkadaşlarımın cezaevinde bir gün bile yatmalarını fazla bulurum, büyük bir üzüntüyle karşılarım. Silah arkadaşlarım, dünyanın değişik denizlerinde ve ülkelerinde görev icra ederken, savcılıkların daveti üzerine geldiler. Deniz Kuvvetleri personeli, her onurlu subayımız gibi Türk yargısına güvendi, gelip teslim oldu. Emri altında görev yaptığım, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere tutuklu silah arkadaşlarımın terörist olarak suçlanmaları ve böyle bir iddia ile yargılanmaları kabul edilebilir bir durum değildir. Tarih bunu böyle kaydedecektir. TSK’ya PKK muamelesi yapılamaz. Ordumuza ve komutanlarımıza ‘terörist’ suçlaması yöneltilemez.”

Yiğit’in o açıklamasında, Türk Deniz Kuvvetleri’nin Karadeniz ve Akdeniz’de başlattığı inisiyatiflerin, öncelikle olarak ise Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının paylaşım mücadelesinde ulusal hak ve menfaatlerimizi koruma kararlılığının, bir kısım odakları kaygılandırdığına dikkat çektiğini de kaydedelim.

Libya anlaşması ile emekli Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in bağlantısına gelince;

Deniz Kuvvetleri Komutanı’yken, Doğu Akdeniz ve Ege ile ilgili bir toplantı düzenler. Toplantıda sunumu da Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren yapar. İşte o zaman Yiğit, Libya ile anlaşma konusunu gündeme getirir ve bununla ilgili bir çalışma yapılmasını ister.

Gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra da Yiğit, konuyu dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a aktarır.

-Kaddafi’nin Katli-

Sonra mı? Aynı zamanda hem Libya’nın hem de Türkiye-Libya ilişkilerinin başına gelenlerin hikâyesi niteliğindeki bu kısmı da anlatalım.

Erdoğan, 13 yıl sonra Libya’yı ziyaret eden ilk Türk Başbakanı olarak Eylül 2009’da bu ülkeye gider ve Kaddafi ile görüşür. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da katıldığı tam 2.5 saat süren görüşmede, Türkiye ile Libya arasında Doğu Akdeniz’de anlaşma imzalanması da konuşulur.

Kaddafi, buna olumlu bakar. Erdoğan, Kaddafi ile görüşmelerine ilişkin olarak, “Uzun uzadıya bir görüşme yaptık. Atılacak adımları birlikte tezekkür ettik. Kendilerini Türkiye’ye de davet ettik. Öyle zannediyorum ki, kısa zamanda kendileri de Türkiye’ye geleceklerdir” der.

Erdoğan 6 ay sonra Mart 2010’da 32. Arap Ligi Zirvesi vesilesiyle bir kez daha Libya’ya gider. Kaddafi ile yaptığı basına kapalı görüşmenin çok verimli geçtiği, her alanda çok yoğun bir işbirliği perspektifinin öngörüldüğü bildirilir.

Sonrası malûm… “Arap Baharı”nın başlaması…

Fransa’nın, Libya’ya “Haçlı seferi” düzenleneceğini açıklaması…

Erdoğan’ın, “NATO’nun Libya’da ne işi var” dedikten bir gün sonra NATO’nun Libya’ya müdahalesine yeşil ışık yakması…

Yine Erdoğan’ın, Kaddafi’nin görevini bırakıp, Libya’dan uzaklaşmasını istemesi… Beyaz Saray’ın da Obama ve Erdoğan’ın bu konuda görüş birliğine vardığını duyurması…

Nihayetinde Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi… Libya’nın şimdilik üçe bölünmüş olması…

-Yiğit 8 Yıl Önce de “Libya” Dedi-

Peki Yiğit, görevden ayrıldıktan sonra konunun peşini bıraktı mı? Hayır. Eylül 2011’de KKTC’de düzenlenen “Doğu Akdeniz Petrol Arama Stratejileri ve Kıbrıs” konulu çalıştaya onursal konuk olarak katıldığında da şu uyarılarda bulundu:

“Bölge ülkeleri arasında bir ekonomik paylaşım mücadele alanı olan Doğu Akdeniz’in, kıyıdaş ülkelerdeki mevcut politik istikrarsızlıklar ve yaşanan deniz yetki alanları anlaşmazlıklarıyla, önümüzdeki dönemde bir sorunlar demeti haline gelmesi kaçınılmazdır. Tarihin her döneminde ciddi çatışmalara sahne olan Doğu Akdeniz, bugün olduğu gibi, yakın gelecekte de dünyanın gündemine gelerek, 21. yüzyılın en keskin hesaplaşmasının yapılacağı bir bölge olacaktır.

KKTC’nin yanısıra Türkiye’nin de Kıbrıs’ın güneyinde vazgeçilmez hakları bulunmaktadır. Bu nedenle öncelikle KKTC başta olmak üzere Mısır, Libya, Suriye ve Lübnan gibi diğer kıyıdaş ülkelerle bir an önce Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması yapılması ve Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmesi gerekmektedir. Bölgedeki mücadelenin tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC’nin, muazzam imkanlara, doğal zenginliklere ve enerji kaynaklarına sahip bu denizden haklı beklentileri vardır.

Bu beklentilerin gereği olarak balıkçılıktan deniz ürünlerine, petrolden doğal gaza kadar bizlere sınırsız imkânlar sunan mavi vatana sahip çıkmak, buradaki hak ve menfaatlerimizin bilincinde olmak Türk Milleti olarak hepimizin en temel sorumluluğudur.”

Özetle; Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in öncülüğünde ve Kaddafi döneminde temeli atılan ancak “Arap Baharı” ile kesintiye uğrayan Libya anlaşması 10 yıl sonra hayata geçirilmiş oldu.

“Yiğidi öldür, hakkını yeme” deriz ya, biz de hak teslimi adına hatırlatalım istedik!..

Müyesser YILDIZ
3 Aralık 2019

AVRUPA DOSYASI : Yunanistan-İtalya MEB Anlaşması


Yunanistan-İtalya MEB Anlaşması

27 Haziran 2020

Türkiye’nin Libya’daki Fayiz es-Serrac hükümetiyle 27 Kasım’da imzaladığı Deniz Yetki Alanlarının Aınırlandırılması anlaşmasından rahatsız olan Yunanistan ve İtalya’dan münhasır ekonomik bölge anlaşması hamlesi geldi.

Anlaşma Yunanistan Dışişleri Bakanlığında, Yunanistan Dışişleri Bakanı Nikos Dendias ve İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio tarafından imzalandı. Anlaşmadan sonra düzenlenen basın toplantısında, Dendias, iki ülke arasında varılan anlaşmanın, aslında Yunanistan ile İtalya arasında kıta sahanlığı ile ilgili 1977’de imzalanan anlaşmanın devamı olduğunu belirterek, yeni anlaşmayla MEB alanlarındaki adaların haklarının belirlendiğini söyledi. (Hatipoğlu, 2020)

Basın toplantısından sonra Dendias, Ankara ile Trablus arasında yapılan anlaşmaya karşı çıktığını belirterek, "Deniz bölgelerinin belirlenmesi geçerli anlaşmalarla başarılır, Türkiye ve Libya tarafından imzalananlar gibi geçersiz, dayanaksız ve tek taraflı olarak Birleşmiş Milletler’e sunulan haritalarla ve koordinatlarla değil." ifadelerini kullandı. (Euronews, 2020)

Avrupa Birliği (AB) üyesi olan iki ülkenin, Adriyatik Denizi ile Akdeniz arasındaki İyon Denizi’nde Münhasır Ekonomik Bölge ile ilgili yaptığı anlaşma, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de savunduğu kıta sahanlığı ve MEB sınırlarını içeriyor. Ankara ile Serrac’ın belirlediği MEB’in batıda Girit adasına teğet geçmesine tepkili Atina yönetimi söz konusu bölgenin kendi MEB’ine dahil olduğunu iddia ediyordu. (Sudagezer, 2020)

Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki kararlı adımlarının önünü kesmek için İtalya ile imzaladığı anlaşma, Atina ile Roma arasındaki anakara sahilleri esas alınarak yapıldı. Atina hükümetinin Türkiye sınırına yakın bölgelerdeki her bir adası için 200 millik tam yetki MEB iddiasında bulunmasının uluslararası hukuka aykırı olduğu belirlendi.

Yunanistan uzmanı ve İtalyan gazeteci Francesco De Palo da Roma ile Atina’nın imzaladığı anlaşmanın amacını, “Bu anlaşmanın herşeyden önce, İtalya’yı enerji konusunda bir aktör olarak sunmayı amaçladığını ifade etti. Bildiğiniz gibi Roma, Eastmed Boru Hattı projesinde aktif bir pozisyon aldı, ancak ön planda değildi. ‘Ekibin’ ana kısmı Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Mısır’dan oluşuyor ve aslında bu ülkeler Türkiye karşıtı bir motivasyonla hareket ediyor. Başlangıçta bu anlaşma, İtalya’daki başarısızlığı ortadan kaldırmayı amaçladı. Salento ve İyon Denizi’nin Yunanistan kıyısı arasındaki sınırda, Yunanistan’ın düne kadar hak iddia ettiği bir yeraltı kaynağı bulunduğunu anımsatmak isterim. Ancak haritaya bakıldığında, herhangi bir kişi bu kaynağın tam olarak iki ülke arasında bulunduğunu ve bu nedenle müşterek olarak işletilmesi gerektiğini anlar” diye anlattı. (Sudagezer, 2020)

İtalya ve Yunanistan’ın yaptığı anlaşma 3 ana unsura dayanıyor;

  • İlk aşamada iki ülke arasında MEB anlaşması imzalanacak.
  • Taraflar arasında İtalyan balıkçıların Yunan kara sularındaki faaliyetlerinin devam etmesini güvence altına alacak ek bir sözleşme imzalanacak.
  • Yunanistan’ın İyon Denizi’nde kara sularını 12 mile çıkarması durumunda İtalyan balıkçıların endişelerini karşılayacak bir tasarı Atina ve Roma tarafından ortaklaşa hazırlanarak Avrupa Konseyine sunulacak. (Euronews, 2020)

Yunanistan’ın İtalya ile İyon Denizi’nde imzaladığı Deniz Yetki Alanları anlaşması ile kendi ayağına sıktığına dikkat çeken Terör ve Güvenlik Uzmanı Abdullah Ağar, ‘Türkiye’ye karşı adaları kullanan, sadece Meis adasının 4 bin katı deniz alanı isteyen Yunanistan,İyon denizinde bu iddiasından vazgeçmiş görünüyor’ şeklinde konuştu. (Yalçınkaya, 2020)

Bu anlaşmada adalar göz ardı edildi. Yunanistan ile İtalya arasında imzalanan anlaşmanın ‘deniz alanlarında hakkaniyet’ ilkesine uygun çizildiğini hatırlatan Çubukçuoğlu, "Yunanistan’a ait İyon Adaları olarak adlandırılan Zakintos, Kefalonya, Lefkada, Korfu ve Diapontia adaları Yunan anakarasına çok yakın mesafede bulunmaktadır. İtalya ve Yunanistan anakaraları arasındaki kabaca kuzey-güney doğrultusunda uzanan ortay hattın doğu tarafında ve Yunan anakarasına bitişik denebilecek kadar yakın bir bölgede yer aldıkları için MEB sınırının belirlenmesinde göz ardı edilebilir etkiye sahiptirler. Dolayısıyla kıyı uzunluklarına bakılmaksızın bu adaların Yunanistan lehine ek bir kazanım getirmeleri söz konusu olmamıştır" ifadelerini kullandı. (Çubukçuoğlu, 2020)

Bunların yanısıra son olarak, Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ; ‘İyon Denizi’nde olduğu için bizi ilgilendiren bir durum yok. Bu anlaşma esasen, gerçekleri görme bakımından çok anlamlı bir anlaşmadır. Yunanistan bugüne kadar adaların hatta kayaların ana kara gibi kabul edilmesini istiyordu’ şeklinde açıklamada bulunmuştur.

Yazan: İlayda DEMİRTAŞ

REFERANS

LİNK : https://tr.euronews.com/2020/06/11/yunanistan-ile-italya-arasinda-imzalanan-deniz-anlasmasi-ne-anlama-geliyor

LİNK : https://www.aa.com.tr/tr/dunya/yunanistan-ve-italya-meb-anlasmasi-imzaladi/1870790

LİNK : https://tr.sputniknews.com/columnists/202006101042227117-yunanistan-ve-italyanin-imzaladigi-meb-anlasmasi-ne-anlama-geliyor/

LİNK : https://www.yenisafak.com/dunya/yunanistan-italya-meb-anlasmasi-atina-hukuksuz-taleplerini-kanitlamis-oldu-3544402

LİNK : https://www.gzt.com/jurnalist/yunanistan-ve-italya-arasindaki-deniz-anlasmasi-ne-anlama-geliyor-3546216

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// GÖKHAN GÜLER : Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya Anlaşması /// Dünyada neler olmaya/değişmeye başladı !!!


GÖKHAN GÜLER : Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya Anlaşması /// Dünyada neler olmaya/değişmeye başladı !!!

Doğu Akdeniz’de Türkiye-Libya Anlaşması sonrasında bakın dünyada neler olmaya/değişmeye başladı;
– Enerjinin uluslararası alandaki referans kuruluşlarından Rystad Energynin 2018 ve 2019’daki Dogu Akdeniz haritaları incelenecek olursa Türkiye ve KKTC’nin ortaya koymuş oldukları tezlerinin Mavi Vatan) onaylandığını görülebilecektir.
-Böylelikle oldubittilerle sorunların çözülmeyip uluslararası hukuk zemininde çözümlenebileceği görülmüş oldu!
– Mavi Vatan kazanmış, Seville Haritasını ileri süren üst akıl kaybetmiştir.
– Enerjinin referans kuruluşlarına milyarlarca dolar verseniz bir tek santim dahi değişiklik yaptıramazsınız!
– Haritada görüldüğü üzere KKTC’nin ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Deniz Yetki Sınırları tanımlanmış durumda…
– Yıllardır(2000’lerin başından buyana) dayatılmaya çalışılan Sevilla haritası artık yok.
Hatırlanacağı üzere Rum yönetimi Sevilla Haritasına dayanarak 2004’de geçerliliği tartışmalı sözde MEB’sini ilan etmişti.
– ABD ve AB; Ortadoğu, Ege ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını koruyabilmek adına Yunanistan ve Rum yönetiminin sözde MEB’leri üzerinden sonuç elde etmeye çalışmışlardı!
-Türkiye-Libya anlaşması ile son 20 yıldır oynanmaya çalışılan tüm kirli tezgahlar ve oyunlar çökertilmiştir.
– Tümamiral Dr. Cihat Yaycı başta olmak üzere bu konuda her kimin emeği geçmişse sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.
– Sonuç itibarı ile Yunanlıların Türkler için kullandıkları meşhur atasözlerinde de söyledikleri gibi; ” Türkler Yaban Tavşanını Kağnı İle Yakalar”

Zaten öyle de olmadı mı?


Gökhan Güler

Kafkassam Kıbrıs

AK PARTİ DOSYASI /// AKP, Mavi Marmara anlaşmasında Kudüs’ü başkent olarak zaten tanımış : İşte belgesi !!!


AKP, Mavi Marmara anlaşmasında Kudüs’ü başkent olarak zaten tanımış: İşte belgesi !!!

ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını ilan etmesine tepkiler devam ediyor. Karara en çok tepki veren ülkelerin başında ise Türkiye geliyor. Ancak Mavi Marmara olayında İSrail ile varılan…

07 Aralık 2017 Perşembe 00:55

ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ü tanıdıklarını ilan etmesine tepkiler devam ediyor. Karara en çok tepki veren ülkelerin başında ise Türkiye geliyor. Ancak Mavi Marmara olayında İSrail ile varılan tazminat anlaşmasında AKP hükûmetinin imzaladığı belgede bakın ne ifadeler yer alıyor…

Türkiye ile İsrail arasında tazminata ilişkin usul anlaşmasının 6 maddesinin yer aldığı belgede son paragrafta, aynen şu cümleler yer alıyor:

ANKARA VE KUDÜS İFADELERİ

"Bu Anlaşma, Ankara ve Kudüs‘te 28 Haziran 2016 tarihinde her biri eşit derecede geçerli Türkçe, İbranice ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha halinde akdedilmiştir. Yorum farklılığı halinde İngilizce metin esas alınacaktır."

Belgede açıkça görüldüğü üzere, Türkiye Kudüs’ü başkent olarak kabul etmese de, AKP Hükûmetinin imzaladığı anlaşmada Kudüs başkent veya yönetim yeri olmadığı halde anlaşmaya bu şekilde giriyor. AKP hükûmeti, uluslararası anlaşmalarda imzaladığı belgelerde, neye imza attığını biliyor mu?

EREN ERDEM MECLİS KÜRSÜSÜNDE AÇIKLADI

CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem de, Meclis’te yaptığı konuşmada Mavi Marmara anlaşmasını göstererek, anlaşmada İsrail’in başkenti olarak Kudüs’ün yazıldığını gösterdi.

Erdem konuşmasına şöyle devam etti

“Mavi Marmara Anlaşması’na gelin beraber bakalım, bizim Dışişlerimiz İsrail’in başkenti olarak nereyi görüyormuş, beraber okuyalım: “Bu anlaşma, Ankara ve Kudüs’te 28 Haziran 2016 tarihinde her biri eşit derecede geçerli Türkçe, İbranice ve İngilizce dillerinde ikişer nüsha hâlinde akdedilmiştir.”

Kaynak: AKP, Mavi Marmara anlaşmasında Kudüs’ü başkent olarak zaten tanımış: İşte belgesi!