ANALİZ /// MUSTAFA SOLAK : AYDIN TANIMI VE UĞUR MUMCU


MUSTAFA SOLAK : AYDIN TANIMI VE UĞUR MUMCU

Aydın üzerine çeşitli tanımlar yapılır. Bu tanımlar arasında Prof. Dr. Ahmet Özer’in tanımı dikkatimi çekti. “Aydın, aklını ve enerjisini kullanırken, bencil davranmayan, kendisi dışındaki insanları ve toplumu da düşünen kişidir” diyen Özer, aydını toplumsal sorumluluk ve risk üstlenmekle, müdahale etmekle tanımlar. Aydının bilmekten ziyade müdahale eden olduğuna dair şunları belirtir:

“Diyelim ‘kişi biliyor’ ama müdahale etmiyor, o taktirde bu durumu nasıl değerlendireceğiz? Burada ‘aydın olmanın namusu’ devreye girer. Aydın olmanın namusu bilmeyi yeterli görmez, müdahale etmeyi de görev sayar. Müdahale aydın için bir etik sorunudur.

Bu yanıyla aydın, entelektüelden, uzmandan, bürokrattan ve akademisyenden ayrılır. Bu anlamda koşulları yerine getirdiği takdirde bir torna ustası aydın olabilir, koşulları yerine getirmediği takdirde bir üniversite profesörü bile aydın olamaz. Demek ki akademik kariyer aydın olabilmek için yeterli bir koşul değildir.”

Daha çok bilmek mi? Daha çok mücadele etmek mi ?

Özer’in bilmekle müdahale etmek arasındaki ayrımda müdahil olmayı önemsemesi yerindedir. Dünyayı daha çok bilenler değil, bildiği için mücadele edenler değiştiriyor. Bu sebeple daha az bilmekle beraber daha fazla müdahil olmayı, çok bilgili olmakla birlikte mücadele etmemeyi veya az etmeye tercih ederim. Zaten mücadele edenlerin harcadığı zaman ve girdiği risklerden dolayı olabileceğinden daha az bilgilenmesi normaldir. Bu sebeple, bazı kişilerin mücadelenin içinde olmakla birlikte daha az bildiği için kendinde eksiklik hissetmesi, doğru yaklaşım değildir.

Aydının toplumsal sorumluluğunun risk yüklenmesini beraberinde getirdiğini ve aydın müdahalede bulunduğunda egemenlerin gazabına uğrayabileceğini belirtir. Özer, aydının riske girdiği için ile düzenle çatışacağını belirtir. Dolayısıyla Özer’e göre aydının çatışması devletledir. Bu hususta şunları belirtiyor:

“Bu çatışmada aydın egemen güçlerin, düzeninin yanında yer almaz. Tersine düzene muhalefet eder. O nedenle güçlü güçsüz mücadelesinde, aydın, güçsüzlerin yanında yer almalı, kimsesizlerin kimsesi, güçsüzlerin sesi olmalıdır. Bu ister istemez aydını risk altına sokacaktır. İşte aydın için asıl zor aşama budur. Bu yüzden devletle başı hep derttedir.”[1]

Sonuç olarak Özer aydını; toplumsal sorumluluk için müdahil olan, düzenle (devleti yönetenlerle) çatışmayı göze alan ve bunun için risk üstlenen kişi olarak tanımlamaktadır.

Aydın tanımındaki eksiklik

Bu, eksik bir tanımlamadır. Aydın sadece düzenle (devleti yönetenlerle) çatışma içinde olmaz. Aydın yanlış, eksik, hatalı davranan her kesimle çatışmada olur.

Aydın, kendini toplumun her kesimine sorumlu hissettiği için hata, eksik, yanlış yapan her kesimle çatışmayı göze alır. Çatışma yaratacak durumlar sadece egemen düzenin yani devlet yöneticilerinden gelmez. Kendini önemseyen, birlikte hareket ettiği kesimlerin de hataları vardır ve onları da eleştirebilmelidir.

Bu eksiklik şunun için önemlidir. Eğer aydın, sadece devlet yöneticileriyle çatışırsa, fikirleri muhalefette olan aydın, sadece muhalefetin aydını haline dönüşür. İktidarın aydını, muhalefetin aydını olmaz. Aydın tanımı tektir ama fikirlerinin konumunu belirlemek açısından fikirlerinin iktidarda veya muhalefette olmasına göre aydın adlandırması yapılabilir. Yani iktidardaki aydın veya muhalefetteki aydın olur.

Aydın, kendini sadece belli kesimin (iktidarın veya muhalefetin) aydını sayarsa, bu, aydının nabza göre şerbet vermesine neden olur. Kendini takip eden kesimlerin hatalarını önemsemeyen, görmezden gelen kişi, aydın değildir. Çünkü aydın doğru düşündüğü fikirlerin savunucusudur. Fikrin doğruluğu için mücadele eder. Muhalif kendisini takip edenlerin fikri yanlışa yöneliyorsa doğruya getirmek için bu kesimlerle de çatışmayı göze almalıdır.

Muhalefet saflarında nabza göre şerbet veren aydın (!)

Bugün muhalefette yer alan kimi aydınlar, kendini önemseyenlerle çatışmayı göze alamıyor. En basitinden iktidar yanlısı olmakla suçlanacaktır. Kendini takip edenlerin psikolojik saldırısından korkmaktadır. Onun aydın sınırı bu kadardır.

Bazıları hesapçıdır. Takip edilirliğinin azalmaması kaygısı vardır. Konferans, panel, tv programı gibi etkinliklere davet edilmeyeceğini, kitaplarının satışının azalacağını hesaplar. Milletvekili, belediye başkanı gibi makamlara aday olacaksa, adaylıklarının kabul görmeyeceğini düşünür. Dolayısıyla çıkarcıdır. Böyle kişilere aydın denebilir mi!

Bu kişiler takipçilerinin nabzına göre şerbet verir. Neredeyse sadece iktidar partisi ve etrafında kümelenen parti, dernek, sendika gibi kurumları eleştirirler. Çelişkileri yakalanınca veya gerçek ve halkın tepkisi görmezden gelinemeyecek kadar ortada ve büyük olunca, düşük tonlu “haklısınız, orası da var” deyip konuyu geçiştirirler. Onların gerçeklik vurgusu en fazla yanındakinin duyabileceği kadar yüksektir!

Örneğin muhalif kurumlar, emperyalizme tavır almadığında bu aydınlar (!) da tavır almamaktadır. İktidar “İncirlik’i, Kürecik’i kapatabiliriz” dediğinde muhalif bir parti lideri “ABD ile ilişkilerimizi bozmayalım” diye tepki gösterdiğinde, “iktidara muhalefet emperyalizm destekçiliğine neden olmamalı” diye itiraz etmemektedirler. Ya da Atatürkçü olduğunu belirten aydınların Diyarbakır’da evlatları için nöbet tutanların yanında olmamasının önemli bir nedeni budur. Muhalif kesimler, ailelerin nöbetinin iktidar kurgusu veya iktidara yaradığını düşündüğünden, aydınlar, bu algıyla mücadele ederlerse muhalif kesimlerin tepkisinden veya çıkarlarının tehlikeye gireceğinden çekinmektedirler.

Yine “Öcalan’ın heykelini dikeceğiz”, “sırtımızı PKK’ye yaslıyoruz” diyen mecliste PKK marşı söyleyen HDP’liler “şu kadar oy aldı”, “yasal parti” HDP’ye siyaseten tavır almamaları da bu sebeple. Bu kaskatı gerçekleri söylediğimizde en fazla, “HDP, PKK ile arasına mesafe koymalı” gibi kendilerin de inanmadığı öneri sunup konuyu kapatmaları da bu nedenledir. Muhalif partiler HDP’ye tavır alsa, ikinci gün bu aydınlar (!) da tavır alır. Başkasına göre sürekli tavır belirleyene aydın denir mi!

Uğur Mumcu’da aydın sorumluluğu

Bir de Uğur Mumcu gibi gerçeği yüksek sesle ve olduğu gibi açıklayan, muhalif kesimleri omuzlarından tutup sarsan aydınlar vardır. Emperyalizmin niyetlerini, Kürtçülük yapan solun yüzüne karşı şöyle söylemişti:

“Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa, ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”

Dahası şunları söylüyordu:

“ABD için sorun, İran, Irak ve Türkiye’nin birer bölümünü kapsayacak bir Kürt devleti üzerinde şimdiden egemen olmak ve olası petrol yataklarını bu Kürt devleti aracılığı ile elinde tutmaktır.

Kürtler üzerinde ‘Amerikan mandacılığı’ hazırlığına kimse ‘Sosyalizm’, ‘Marksistlik’ ya da ‘Devrimcilik’ etiketi yapıştırmamalıdır.

ABD emperyalizmi, gerçekten ‘emperyalizm’ ise Kürt sorunun bu kadar canlı tutulmasında da bu emperyalist siyasetin güttüğü amaç niçin göz ardı ediliyor?”

Bugünse bazı Atatürkçülerimiz, ABD’nin “kara gücüm” dediği PYD’ye tavır almamaktadır. Çünkü muhalif kesimlere PYD, “IŞİD’e karşı savaşan laik, vatansever örgüt” olarak tanıtılmıştır.

Kimi sosyalistlerimiz, Kemalistlerimiz, sosyal demokratlarımız FETÖ’yü “Türk dilini yayıyor, okullar açıyor” diye kutlar, Fetullah Gülen ile poz verirken Mumcu yıllar öncesinden, tepkilerini çekmek onları uğruna “tarikatlara ve cemaatlere alınan genç çocuklar, 30 yıl sonra general olacaklar ve Cumhuriyete karşı ayaklanacaklar” diye uyarmıştı.

Aydın; mutluluğunu halkın mutluluğunda arayan, bu bakımdan kendini halkın sadece muhalefette yer alan kesimine değil tümüne karşı sorumlu hisseden, doğruları savunmak için kendini önemseyenlerin dahi tepkisini, çıkarlarının tehlikeye girmesini göze alan kişidir. Aydının temel derdi övülmek, popüler olmak, makam-mevki, mal-mülk, takipçi artırmak değildir. Aydının önemsediği; güç (önemsenme, seslendiği mahallenin büyük olması) değil gerçektir.[2]

İşte Uğur Mumcu, bu tanıma uyduğu için aydındır ve bir aydın sorumluluğuyla hareket etmiştir.

Muhalefetteki aydınların muhalif kesimleri daha fazla sarsması gerekir. Çünkü, aydın, ulaşabildiği kesimler üzerinde etkilidir. Muhalefetteki aydını da muhalif kesim önemsediği için bu kesimi uyarmak sonuç alıcıdır. Peki kaç aydınımız kendini takip edenleri sarsacak?

Bu sorunun yanıtına verilen sayıyı artırdıkça ülkemizin esenliği de o miktarda artacaktır.

Tarihçi

Mustafa Solak

ANALİZ /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : İNSANLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN ÜÇ ŞEY NEDİR ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/insanlar-icin-onemli-olan/

İnsanların önem verdiği şeyler; insanına ve toplumuna göre değişiklik göstermekle birlikte, genel olarak üçü diğerlerine göre daha çok öne çıkar. Bunlar; varlıkları (parasal, taşınır, taşınmaz), emekleri ve zamanlarıdır. Bu üçü arasındaki hiyerarşi bile insanına göre değişir. Özellikle insan nitelikli oldukça, zamanının ve emeğinin değeri yükselir. Nitelik azaldıkça, bu ikisinin değeri de düşer. Günümüzde ise insanlığın ezici bir çoğunluğu için en değerli şey; maddi varlıklarıdır.

İnsanlar, bu önemli kaynakları kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını sürdürebilmek, refahlarını arttırabilmek ve sosyal pozisyonlarını güçlendirebilmek için kullanırlar. Bunları yaparlarken de azımsanamayacak bir çoğunluk, zorluklarla karşılaştıklarında hedeflerine ulaşmak için ne yazık ki ahlaki kuralları eğip bükmekten ve çiğneyip yok saymaktan geri durmazlar.

Canan And

Ancak az sayıda insan sahip olduğu bu üç önemli kaynağı (varlıkları, zamanı ve emeği) kendisi ve ailesi dışında, içinden çıktığı toplum, yurttaşlığını taşıdığı ülkesi ve insanlık için kullanır ve onlar için katma değer yaratmaya çalışır.

23 Kasım 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi’nin Dr. Canan And Etkinlik Merkezi açılışındaydım. Bu etkinlik merkezi, içinden çıktığı toplum için hala çırpınan ve yararlı olmaya çalışan iki erdemli insanımızın bağışları sayesinde satın alındı. Etkinlik merkezinin adından da anlaşılacağı gibi bağışın aslan payını Dr. Canan And, diğer bölümünü de İhsan Kurdoğlu vermiş.

AKP’li Belediye Sokağa Atmış

Etkinlik merkezi; Zeytinburnu’nda yeni bir binanın bir dairesi satın alınarak yapılmış ve içi gerçekten de çok iyi tasarlanarak döşenmiş. Bu bağışı yapanları ve emeği geçenleri kutluyoruz. Ayrıca; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Zeytinburnu Şubesi, eski yerlerinden Zeytinburnu’nun AKP’li Belediyesi tarafından atılmış ve yeni bir yer gösterilmemişti. Bu nedenle; bağışla alınan bu yer onlara ilaç gibi geldi. AKP’li belediyelerin hangi tip derneklere ve vakıflara yardım ettiğini ama çağdaş derneklere ve vakıflara düşmanlık ettiğini bildiğimizden, bu öğrendiklerimiz de bizi şaşırtmadı.

Beni bu açılış törenine bağışın aslan payını yapan Canan And davet etmiş ve küçük bir konuşma da yapmamı istemişti. Tabii ki bu isteğini seve seve yerine getirdim. Esasında kendisinin varlığını bu yıl Şubat ayında fark etmiştim. 23 Şubat 2019 Cumartesi günü, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Ataşehir Şubesi, burs verdiği gençlere konuşma yapmam için davet etmişti. Konuşmamın sonunda gençlerle ve üyelerle sohbet ederken “Buraya ne kadar kira ödüyorsunuz?” diye sormuştum. Sormamın nedeni; daire büyük ve güzeldi, dolayısıyla kirası da fazla olurdu ve kirayı ödeme sıkıntısı çekebilirlerdi. Ancak yanıtları; “Bu daire bizim, kira ödemiyoruz’’ şeklinde oldu. “Nasıl aldınız?” diye sorduğumda ise duvardaki hanımefendinin fotoğrafını göstererek “O bize aldı ve bağışladı” dediler ve adının da Canan And olduğunu söylediler.

Atatürk’e Borçluyum!

Duvarda fotoğrafı asılı olan bu hanımefendiyi bir yerden anımsıyordum ama bir türlü çıkaramıyordum. Ertesi günü öğrenmiştik ki; bu hanımefendi 3 yıl önce Almanya’da verdiğim bir konferansı dinlemeye gelmiş ve hatta konferans sonunda benimle fotoğraf bile çektirmişti.

Canan And, bir diş hekimi ve Almanya’da yaşıyor. Tüm birikimlerini ve mal varlığını Almanya’da diş hekimi olarak kazanmış ve yapmış. Annesinden, babasından ve Türkiye’den bir kuruş kendisine intikal etmemiş ama kendisini Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı ve borçlu olduğunu hissediyor. “Atatürk ve onun temellerini attığı laik ve çağdaş düzen olmasaydı; ben kadın olarak okuyamaz, Almanya gibi bir ülkede başarılı olamaz ve halen sahip olduğum birikimleri edinemezdim” diyor. Zeytinburnu’nun diğer bağışçısı İhsan Kurdoğlu da Almanya’da yaşıyor ve kendisinin 40 yıl evvel cebinde 50 Alman Mark’ı bile yokmuş.

Haklarını Yemeyelim, Cami Yaptırıyorlar!

Ne yüce bir duygu değil mi? İnsanlığa, içinden çıktığı topluma ve onun geleceğine katma değer yaratmak… Her iki erdemli insanımızla uzun uzun konuştum. Yardımlarında dinsel motivasyon yok, cennet beklentisi yok, daha da önemlisi herhangi bir karşılık beklemek de yok.

Bir bu erdemli insanlara, bir de Türkiye’de, kazancını iktidara olan yakınlığına, hileli ihalelere, karşılığında verilen komisyonlara, hırsızlığa, kamu malının peşkeşine borçlu olanların yaptığına bakın. Bu erdemsiz insanlar; çoğunlukla haksız edinimlerini yurt dışına kaçırıyorlar ve yurt dışında gayrimenkuller alıyorlar. Ama haklarını da yemeyelim; Türkiye’de de cami yaptırıyorlar ve malum vakıflara “hayır” adı altında pay veriyorlar.

Türker Ertürk

ANALİZ /// Arslan TEKİN : Millî Mücadele’yle hesaplaşma !!!!


Arslan TEKİN : Millî Mücadele’yle hesaplaşma !!!!

R. T. Erdoğan’ın 10 Kasım günü, Osmanlı’yı öne çıkardığı konuşmasını kimler hazırlamışsa, Reis’i fena hâlde yanıltmışlar. Reis acaba, metne önceden göz atmadı mı?

10 Kasım’da Osmanlı’yı öne çıkarmak "Cumhuriyet"i tartışmaya açmak anlamına gelmiyor mu?

R. T. Erdoğan, konuşmasında Türk tarihinin uzun evresinde, lütfedip Cumhuriyet’i araya sıkıştırıyor. Elbette "Gazi" diyerek birtakım hizmetlerden bahsediyor ama bu söyledikleri millet üzerimize gelmesin babında. AK Parti Grup Toplantısı’nda yapacağı konuşmayı, 10 Kasım günü, M. Kemal’i anma gününde yapıyor.

Diyor ki: "Sürekli Atatürk denilerek onun mirasına sahip çıkılamaz, sürekli cumhuriyet denilerek cumhuriyet güçlendirilemez. Bu yıl 96’ncı yıl dönümüne ulaştığımız Cumhuriyetimize en büyük katkıyı şahsımın başında bulunduğu hükümetler yapmıştır. Biz bu kavramın lafla istismarını yapmadık sadece icraatımızla hakkını vermeye çalıştık."

Sözün bittiği yerdeyiz diyeceğim ama, daha sözün bittiği yer diyeceğimiz öyle sözler ediyor ki…

"Cumhuriyetimizi, Osmanlı’dan kurtarabildiğimiz miras üzerinde kurduk. O olmasa, kök olmazsa, ağaç olur mu? Olmaz. Onun üzerinde yükseldik. Bu mirasa sadece topraklarımız değil, kurumlarımız da, geleneklerimiz de dâhildir. Gazi Mustafa Kemal, Samsun’a, bir Osmanlı subayı olarak çıkmış, Ankara’daki Meclis’i yine Osmanlı adına faaliyete geçirmiştir. Cumhuriyetin inşası da Osmanlı’dan devralınan mevcut idarî sistem üzerinde gerçekleştirilmiştir. Bu hakikatler, apaçık ortadayken sürekli olarak Osmanlı’ya hakareti ve aşağılamayı bir siyaset tarzı hâline getirmek ya cehalettir ya gaflettir ya da art niyettir."

İstanbul’u İtilaf Devletleri’nin işgal ettiğinden, Padişah/Halife’nin İngilizlerin "emir eri" olduğundan söz etmiyor! (Vahîdedin, sonra, Halifelik kaldırılırken ABD’den yardım isteyecektir. Mektubu bir utanç vesikasının daha ötesindedir. Adını siz koyun!)

Reis, Prof. Dr. Kemal Karpat’ın yazdıklarını örnek göstererek, "Geçen asrın başında Osmanlı’da okuma yazma oranı nüfusun yarısından fazla idi." diyor.

Kemal Karpat’ın "Osmanlı Nüfusu 1830-1914" kitabında verdiği %66 oranının yanlış değerlendirildiği ortaya kondu. Girip okursunuz.

1927’de yapılan araştırmaya göre; okuma-yazma oranı erkeklerde %12.99, kadınlarda ise %3.67’dir.

"Peygamberin kim?" (17 Ağustos 2012) başlıklı yazımda Şevket Süreyya Aydemir’in"Suyu Arayan Adam" kitabından bir not aktarmıştım:

"[Aydemir] Birinci Dünya Savaşı’nda askerdir… Makineli bölüğündedir… Askerlerine ders verirken sormuş, hangi dinden olduklarını, çok azı ‘İslâm dininden’ demişti.

Devam ediyor: / ‘-Peygamberiniz kimdir? / deyince onlar da pusulayı şaşırdılar. Akla gelmez peygamber isimleri ortaya atıldı. Hatta birisi: -Peygamberimiz Enver Paşa’dır! dedi. İçlerinden Peygamberin adını duymuş olan birkaçına da: / -Peygamberimiz sağ mı? Ölümü? / deyince iş gene çatallaştı. Herkes aklına gelen cevabı veriyordu. Bir kısmı sağ, bir kısmı ölüdür tarafını tuttu. Fakat birisinin kuvvetle konuştuğunu, yahut bir tarafın daha ağır bastığını görünce, diğer tarafın da kolayca o tarafa kaydığı görülüyordu…" (Suyu Arayan Adam, İst. 1967, s. 110)"

Ölçüyü buradan koyun. Cehalet içindeydik.

Osmanlı da bizim, Cumhuriyet de. Sürekli Osmanlı’yı öne çıkarma, Cumhuriyet’i geri plana itme, Millî Mücadele’yle hesaplaşmanın bir diğer adıdır.

Bu böyle biline!

ANALİZ /// Esfender KORKMAZ : Dünya neden karıştı ???


Esfender KORKMAZ : Dünya neden karıştı ???

Bolivya’da, ilgili mahkeme, 20 Ekim seçimlerini 14 yıldır başkan olan Evo Morales’in kazandığını ilan etti. Ancak seçimlerde hile yapıldığını söyleyen halk sokağa döküldü ve 3 kişi öldü 383 kişi de yaralandı. Morales asker ve polis baskısı ile istifa etmek zorunda kaldı.

Bu konuda sağ ve sol kendine göre yorum yapıyor… "Morales’in sosyalist yükselişi, ABD müdahalesi ve faşist darbe ile sonlandı” şeklinde dramatik yorumlar yapılıyor.

Gerçekte tartışılması gereken; "Morales, Bolivya’ya ne getirdi?” sorusudur.

Madenler ve doğal imkanlar açısından zengin olmasına rağmen, Bolivya nüfusunun yüzde 53’ü yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Fert başına gelir düşük seviyede, 3.500 dolardır.

Bolivya Anayasasına, Morales’in partisi önerdi ve halk oylaması ile "bir kişi iki defadan fazla başkan adayı olmaz” şeklinde madde konuldu. Ancak kendisinin süresi bitince bu defa Morales yasayı 2016 yılında insan haklarına aykırıdır şekinde mahkeme kararı aldırdı. Kendisi için sürekli başkanlığın önünü açtı. Sık sık ta, kendisi dışında bir yönetim olursa, Bolivya’nın beka sorunu yaşayacağını söylüyordu.

Dünya Özgürlükler Evi-Dünya özgürlük raporu (Freedoom in The World)na göre, Bolivya da, siyasi haklar ve demokratik özgürlükler derecesi 7 üstünden 3’tür. Yarı özgür ülke statüsündedir. (Aşağıdaki Tablo)

Bolivya halkının siyasi geçmişi temiz değildir. İşine geldiği zaman demokrasi talep eden bir toplumdur. Ancak benim dışımda olmaz sendromu yaşayan bir başkanın zaafı daha da fazladır.

Dünya Adalet Projesi, hukukun üstünlüğü endeksine göre de Bolivya, 126 ülke içinde geri sıralarda, 119. sıradadır. Temel haklarda da geridir. (Aşağıdaki tablo)

Özet olarak; 14 yıl başkanlık yapan Morales, Bolivya’ya, demokrasi ve refah getirmedi. Sosyalist olması, ülkesinin demokraside ve ekonomide kaybetmesini önemsiz kılmaz.

Siyasi ve ekonomik sorun yaşayan ülkeler, Lübnan dışında, başkanlık sistemi ile yönetiliyor.

Venezuela artık gerek demokrasi ve gerekse ekonomik endekslerde, endeks dışı kaldı.

Arjantin de başkanlık sitemi var… Demokratik olarak özgür statüdedir. Buna rağmen Dünyada en ağır ekonomik sorunu yaşayan ülkedir.

Şili’de de başkanlık sistemi var… Endekslerde özgür statüde ve demokratik bir ülke olarak görünüyor. Ancak, metro zammı ile başlayan gösteriler. Kargaşaya dönüştü. Şili ateşler içinde.

Hong-Kong ayrı yönetim antlaşmasına rağmen, Çin’deki tek parti Komünist partisinin ağır baskısı altındadır.

Dünyanın kargaşa içinde olmasının bir nedeni, demokrasi talebi olmayan ülkelerde başkanlık yönetiminin otokrasiye dönüşmesidir. Bir diğer neden de küreselleşmenin; hem dünyada hem de aynı ülke içinde, gelir dağılımını bozması, zengin-fakir farkını artırmasıdır.

Ve nihayet dünyada zaman zaman akıl tutulması yaşanıyor. Hitler ve Mussolini seçimle gelmiştir. Bugün de seçimle gelen çok sayıda diktatör var.

ANALİZ : Gazi, nasıl idare etmişti ülkeyi ???


Gazi, nasıl idare etmişti ülkeyi ???

Tayyip Erdoğan, AKP genel başkanı olarak yaptığı konuşmada “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden rahatsız olanlar var, bunu biliyorum. Diyorlar ki ‘Bu geleneğimize ters bir yapı’, yeri geliyor, diyorlar ki ‘Biz Atatürk’ün partisiyiz.’ Acaba Gazi, parlamenter demokrasiyle mi idare etmişti ülkeyi?” diye sordu.

Erdoğan‘ın kendi kurduğu sistemi meşrulaştırmak için de olsa “Gazi, ülkeyi nasıl idare etmişti?” diye bir sorgulamadan faydalanmak istemesi, başlangıç olarak faydalı bir yaklaşımdır.

***

Erdoğan, ayrıca Meclis’teki Anayasa değişikliği oylamasının usulsüz olduğunu, referandumda mühürsüz oyların son dakikalarda geçerli sayıldığını, yani yüzde 52 kabul oyuna şaibe karıştığını herkesin unuttuğu veya artık üstünde durmadığı varsayımıyla, “Bunlarda dürüstlük diye bir şey yok. Milletimiz, Cumhurbaşkanlığı sistemine yaklaşık yüzde 52 ile ‘Evet’ dedi mi? Dedi. Bundan sonra sizin konuşmanız lafügüzaftır.” dedi.

Güzel de Anayasa oylamasında gizli oy kullanılması gerekirken, görevli milletvekillerinin kontrol etmesiyle açık oyama yapılması dürüstlük müdür?

Referandumda sandıklar kapanırken, Yüksek Seçim Kurulu’nun mühürsüz oyları geçersiz sayması, dürüstlük müdür? Bu oyların sonucu değiştirecek derecede etkili olduğunu herkes biliyor değil mi?

***

“Gazi ülkeyi nasıl yönetmiştir?”e gelelim…

Sadece Tayyip Erdoğan‘ın değil, siyasetle uğraşan herkesin düşünmesi gereken bir konu bu!

Mesela Gazi, Amerikan projesiyle Libya’ya müdahale eder miydi? Yoksa Libya’ya müdahale edilmesini önlemeye mi çalışırdı?

Gazi, Amerika’nın Büyük İsrail projesini uygulamak için önce Irak’ı sonra Suriye’yi parçalamasına izin verir miydi? Bu kirli saldırıda Türkiye topraklarını ve hava sahasını kullandırır mıydı? Teröristlerin, Türkiye üzerinden Suriye’ye geçerek burada IŞİD diye bir devlet kurmasına seyirci kalır mıydı? Gazi, muhalifleri silahlandırıp, “lojistik destek” ve askeri eğitim vererek Suriye devletini çökertmeye çalışır mıydı?

Dünyada herhangi bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Gazi‘ye “Akıllı ol, benim çizdiğim sınırların dışına çıkarsan ekonomini yerle bir ederim” diyebilmeyi aklından geçirebilir miydi?

Dünyada herhangi bir ülkenin parlamentosu, Gazi‘nin malvarlığının araştırılmasını isteyebilir miydi?

Dünyada herhangi bir ülkenin yargı sistemi, bir Türk bankasının kullandığı kaynaklar ve yöntemler hakkında dava açabilir miydi?

Dünyada hangi ülkenin Dışişleri Bakanı, Ankara’ya kadar gelerek, Gazi‘ye, “Kurduğun şeker fabrikalarını sat ve kapat, benim ülkemin şirketlerinin ürettiği tatlandırıcıyı kullan” diye baskı yapabilirdi?

Dünyada hangi ülkenin Cumhurbaşkanı, Gazi’ye, “Kırıkkale silah fabrikasını ve Kayseri uçak fabrikasını kapat” diyebilirdi?

Gazi, bir Arap emirliğinin 500 milyon dolarlık uçak hediye etmesi karşılığında, ülkenin tank-palet fabrikasını onlara devreder miydi?

***

Polatlı’dan top sesleri gelir ve kendisi de cephede kaburgaları kırık bir durumda orduya başkomutanlık yaparken, Ankara’da milli eğitim şurası toplayan ve sonra da “Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister” diye hitap ettiği öğretmenleri seferber eden onları halk nazarında en yüksek mertebeye yerleştiren Gazi, üniversitelere çalınmış sorular verilmiş kişilerin girmesine izin verir miydi?

Bir Türk devleti kurduktan sonra Türk çocuklarının, güne, “Türküm, doğruyum, çalışkanım” diye başlamasını isteyen Gazi, “Andımız”ı yasaklayan, “Ne mutlu Türküm diyene” sözünü dağlardan, taşlardan silmekle, TC tabelalarını kaldırmakla övünen, Cumhuriyet dönemine “reklam arası” diyen hatta “AKP sayesinde Türk olmaktan kurtulduk” diye sevinen kadroların, dini kullanarak halkı kandırmasına ve sahte sınavlarla, sahte diplomalarla, sahte seçimlerle, “Atı çalanın Üsküdar’a geçmesiyle” ülke yönetimini ele geçirmesine izin verir miydi