ANALİZ /// ÖMER FARUK ERTEM : DEVLET ADAMI NASIL OLUNMAZ ??


ÖMER FARUK ERTEM : DEVLET ADAMI NASIL OLUNMAZ ??

Ülkemizin, Devletimizin, aynı bayrak altında yaşayan milyonlarca yurttaşımızın ve çocuklarımızın geleceğini güvence altına almak, birliği ve beraberliği üzerine oynanan oyunları bertaraf etmek adına, vatanımızın bölünmez bütünlüğünü tıpkı Kurtuluş Savaşımızda haykırdığımız gibi, yeniden tüm emperyalist sömürgen ülkelere tekrar haykırmak ve hatırlatmak üzere son derece önemli bir harekat olan Barış Pınarı Harekatı’nı başlattık. Allah Devletimizin, Milletimizin ve Mehmetçiğimizin yardımcısı olsun.

Türkiye’nin güney sınırında oluşturulmaya çalışılan terör koridorunu yok etmek ve Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmak ise bu harekatımızın haklı ve meşru dayanağının temel amacıdır. Ki bu durum, safha safha bu aşamaya gelinceye kadar ulusal ve uluslararası tüm platformlarda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanı başta olmak üzere konuyla ilgili tüm kurum, kuruluş ve yetkilileri tarafından sürekli yazılı ve sözlü olarak deklare edildi.

Ve tabii ki, beni hiç de şaşırtmadığı üzere, hemen akabinde AB ülkeleri, ABD, İran ve Arap Birliği ülkeleri derhal (!) bu harekatın durdurulması ve teröre karşı yapılan meşru engelleme operasyonumuzu/ harekatımızı "işgal" olarak tanımlayıp, kınama kararları çıkardılar. Ve sırasıyla sözüm ona NATO bünyesinde müttefiklerimiz(!) olan başta Almanya, Fransa olmak üzere, Norveç, Hollanda, Finlandiya ve diğerleri sıraya girerek, silah satışlarında ambargo uygulama kararları aldılar. Kolay gelsin.

Tabii ki haklılar. Zira son 40 yıldır özene bezene ördükleri, Irak’ın kuzeyinde oluşturdukları uçuşa yasak bölge ile devreye sokulan Çekiç Güç, STK Destekleri, İnsani Yardımlar vs perdelemeleri ile büyüttükleri ve nihayet tüm Güney sınırımız boyunca ele avuca gelen terör koridoru ve sonrasındaki terör devleti, yaptığımız "Barış Pınarı Harekatı" ile bir anda paramparça oldu. 40 yılın emeği bir başka "gelmeyecek olan" bahara kaldı. Dolayısıyla bu bağırış çağırış kendileri açısından acınacak bir haykırıştır. Zira, on yıllarca bu ülkelerin verdiği mayınlar, silahlar, mühimmatlar, parasal destekler, bize on binlerce şehide, yaralıya, yaklaşık 500 milyar dolarlık ekonomik kayba neden oldu. Ülkemiz aleyhine yapılan organizasyonlarda kendi ülke sınırlarında verdikleri her türlü fiili yardım ve yataklık da cabası. İşte tüm bu çirkin oyun ve sahne yerle yeksan oldu. Çünkü kuramadılar, kurduramadılar. Bunların niyetini, asıl amaçlarını görmemek, anlamamak en masum tabiri ile ahmaklık ve saflık olur. Görmemek ve anlamamakta ısrar etmek ise, bu kurulan oyuna destek ve payanda olmaktır. Bizi şaşırtmadı, üzmedi.

Ancak, bizi üzmekten, şaşırtmaktan da öte, ciğerimizi yakan, hatta göz yaşı dökmemize neden olan bu haklı harekatımızı adeta " yapılmaması gereken bir yanlış harekat" konumuna sözleriyle düşüren biri var. Ki kendisi Devlet Başkanı makamında oturuyor.

Bahse konu zat, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı. Bu haklı ve meşru harekatımıza karşı, düşünmüş/ taşınmış, saatler harcamış, ne yumurtlayabilirim diye zaman harcamış ve nihayet bulmuş. Bu Devletlü Zat-ı Muhterem bakın ne buyurmuşlar okuyalım;
"1974’de biz adına Barış Harekatı desek de bu bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır. Bu nedenle bir an önce dialog ve diplomasinin devreye girmesi en büyük dileğimdir."

Bir Devlet Başkanı düşünün ki, oturduğu makamın varlık nedeni, önünde poz verdiği bayrağın varlık nedeni, kendi halkının can-mal-namus güvencesi ve özgürlüğünün hayat sürmesinin yegane nedeni o tam yürekten diyemediği, yarım ağızla güya hümanist bir davranış zannederek AB ve diğerlerine hoş görünmek adına adeta önemsemez bir duygu ile sözünü ettiği " Şehitlerimizin Kanıdır".

Bulunduğu makamın, temsil ettiği halkın, yaşadığı toprakların tarihsel, sosyolojik, psikolojik derinliğinden ve gerçeklerinden bu kadar uzak ve bu kadar bihaber mi olunur?

45 yıldır ( hatta 1974’ün 10 yıl öncesinden başlarsak 55 yıldır ) oradaki Türk soydaşlarımızın yaşamış olduğu zulüm ve soykırımı, tarihsel süreç içinde dayatılan onca izolasyon ve kültürel kıyımları, ve hala tanınma noktasında hem bizim Türkiye olarak hem de sizin KKTC olarak hangi zorlukları göğüslediğimizi bilmiyor musunuz?

Sizin ve sizi seçen Kıbrıs Türk Halkı’nın soykırıma uğramamasının, bugün özgür bir halk olarak kendi bayrağınız altında yaşamanızın, tüm bunların ve dahi fazlasının tek nedeni, sizin de mensubu olduğunuz Kıbrıslı Türk Soydaşlarımızın EOKA’ya, ENOSİS’e kurban edilmemeniz için "DÖKÜLEN O KANLARDIR".

Evet, yarım ağız ile söyleyip de küçümseniz de, ve içten içe onaylamasanız da o harekatın adı " Kıbrıs Barış Harekatı"dır. Ve akıl ve vicdan sahibi, mankurtlaşmamış temiz yürekler tarafından da hep öyle anılacaktır.

Bu muhterem zata sormazlar mı; o oturduğunuz makam ile önünde durduğunuz bayrak için dökülmedi mi o kanlar? Madem diyaloğa bu kadar önem veriyorsunuz 45 yıldır neden bir adım atılmadı Kıbrıs’ta? Madem diyaloğu öne çıkarıyorsunuz, siz bu güzel düşüncelerinizle çözebildiniz mi Kıbrıs’ı da akıl veriyorsunuz, varlık nedeniniz olan ülke Türkiye’ye?

Sizin bu düşüncenize göre akan kandır madem, akmasın diye Kıbrıs’a gitmemeliydik, oradaki sizin de mensubu olduğunuz Türk soydaşlarımızı kaderlerine bırakmalıydık öyle mi? Belki de size göre biz, madem ki kan akacak diye, Kurtuluş Savaşımızı da yapmamalıydık. Öyle ya kan akmamalı. Aman kimseler ölmesin, çözüm hep olmuştur !

Bu sizce günümüz Dünyasında geçerli mi? Hiç mi görmüyorsunuz, duymuyorsunuz, konuşmuyorsunuz danışmanlarınızla, bakanlarınızla? Dünya üzerindeki hangi kirli oyunlar diyalog ve diplomasiyle barış içinde sonuçlandı? Sadece öteleme ve halı altına süpürme işlemi yapılır. O da yeniden ısıtılacağı ve gündeme alınacağı bir başka zamana kadar.

Buyurun size taze bir konu.
Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanımızda, hem bizim hem Kıbrıs Türk Halkı’nın siyasi ve ekonomik hakları gaspedilmek isteniyor. Biz sorunu hakkaniyetle çözelim diyoruz, konuya dahil hiç bir devlet yanaşmıyor. Eee diyalog istiyoruz gelmiyorlar.

Sizce sonu nasıl bitecek, bu konuda bir hazırlığınız var mı? Yoksa yine bize mi soracaksınız, gelmiyor musunuz diye?

Veya sizin düşüncenize göre; aman kan olmasın da diyalog/diplomasi falan filan, biraz oyala, ver kurtul at kapağı AB’ye mi olmalı. Güzel iş.

Bir devlet adamının nasıl olmaması gerektiğinin son derece açık ve net şekilde vücut bulmuş halinizle, sizi Kıbrıslı kardeşlerimize havale ediyorum. Onlar mutlaka gereken tepkiyi verecektir. Çünkü dökülen o kanlar, Onları da bağlar.

Lütfen özür dilemeyin. Demeç verip, mesaj yayınlamayın. O makamın, o bayrağın ve o vatanın daha fazla zarar görmemesi için istifa edin. Zira Türkiye gibi size yar ve can olan bir babayı, şahıs olarak düşünce ve sözlerinizle kaybettiniz. Çünkü yürüdüğümüz yolda, çakıl taşlarına dahi tahammülümüz yok artık.

ANALİZ /// MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK VE SAVAŞ


MUSTAFA SOLAK : ATATÜRK VE SAVAŞ

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” cümlesi savaş karşıtlığına yorumlanabilir mi?

Barış Pınarı Harekatı’na karşı olmak için “savaşa hayır” sloganını kullanan kesimin önemli iddialarından biri Atatürk’ün 1. Dünya Savaşı’na katılmaya karşı çıktığıdır.

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’na katılmayı zorunlu gördü

İddianın aksine Atatürk, devleti yöneten İttihat ve Terakki’nin bu savaşta, devleti tarafsız bırakamayacağını İtilaf devletlerinin şu niyetleriyle ortaya koymuştur:

“Tamir olunmaz felaketlere ve elim neticelere vardığından, bugün milletin memnuniyetsizliğini çeken Harbi Umumi’ye iştirak etmemek elbette son derece arzuya değerdi. Fakat buna maddi imkân mevcut değildi. Çünkü iştirak etmemek silahlı bir tarafsızlığı yani Boğazlar’ın kapalı bulundurulmasını icap ettiriyordu. Halbuki vatanımızın coğrafi mevkii, İstanbul’un stratejik vaziyeti, Rusların İtilaf hükümetleri yanında mevki almış olması, bizim seyirci kalmamıza asla müsait değildi. Bundan başka, silahlı bir tarafsızlığın devam ettirilmesi için paramız, silahımız, sanayimiz, özetle lazım olan vasıtalarımız mevcut değildi. İtilaf devletlerinin bilhassa İngilizlerin para vermemesi bir yana, gemilerimizi zapt ve milletin dişinden tırnağından artırarak biriktirdiği İnşaatı Bahriye’ye ait yedi milyon liramızı da gasp eylemeleri ve İtilaf Devletlerinin harp ilanıyla beraber bizim harbe girişimizden daha dört ay evvel tamamen Osmanlı hükümeti zararına bir Ermenistan cumhuriyeti teşkiline karar verdiklerini ilan eylemiş olmaları ve hatta Bolşeviklerin yayımladığı gizli antlaşmalardan anlaşıldığına göre, İstanbul’un Çarlık Rusya’sına vaat edilmiş olması, harbe İtilaf devletleri aleyhine girmekliğin kaçınılmaz olduğunu gösterir açık delillerdendir. Bir de İngiltere ve Fransa’nın, kendisine İstanbul’u vaat eyledikleri Rusya dururken, uğursuz Balkan Harbi’nden sonra hiçbir askeri kıymet ve milli mevcudiyet atfeylemedikleri milletimizi, kendilerine iltihak eylemeyi farz etsek bile, tercih edeceğini tasavvur eylemek elbette doğru olamaz.” [1]

Atatürk, 1. Dünya Savaşı’nı, padişahın tahtını kurtarma savaşı olarak değil vatan savaşı olarak gördü. Padişaha mı hükümete mi yarar, diye düşünmedi. “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” dedi.

Çünkü Çanakkale’nin geçilmesi, İstanbul’un ele geçirilmesi ve devletin sonu demekti. Sofya’da askeri ateşe iken görev istedi ve Çanakkale’ye atandı.

Ya da 19 Mayıs 1919’ta Samsun’a çıkmadan önce “padişahın beni Anadolu’ya yollatmasını istiyorum ama Türklerin elindeki silahları alarak padişahın yararına çalışıyorum, vazgeçeyim” veya “savaşmadan, emperyalistlerden ne koparırsam kardır” demedi. İşin en sonunda silaha dayanacağının bilincindeydi. Anadolu’ya gitmenin vatan savaşının başarısı için şart olduğunu biliyordu.

İstanbul Hükümeti adına Salih Paşa’yla imzaladığı Amasya Görüşmeleri’nin maddeleri için “milli mücadeleyi veren benim, şimdi bu görüşme ve mutabakatla padişahı ve İstanbul Hükümeti’ni milli mücadelenin ortağı haline getirerek otoritelerinin pekişmesine neden oluyorum” demedi.

Diyalektik düşünmek ve esası (önceliği) tespit önemlidir

Atatürk’ün önemli özelliğidir süreci diyalektik değerlendirmek. Diyalektik düşünmek, tek tek olayların birbiriyle bağlantısını kurmak, sürecin neye evrildiğini görebilmektir. Kısaca ağaçları değil, ormanı görmektir. Yaşananların esasını tespit etti. Milli mücadelenin en sonunda halife-padişahlığı önüne katacağını gördü. Padişah ve İstanbul Hükümeti ya mücadeleye katılıp meclisin belirlediği düzende etkisiz şekilde yer alacaktı ya da tasfiye olacaktı.

Atatürk de padişaha, hükümete yarar gibi görünen tek tek olayları değil sürecin bütününe baktı. Mücadeleye önderlik edenin milletin güvenini kazanacağını gördü. Önceliği vatana verdi. Padişah ve hükümetle anlaşırsa cumhuriyet kuramam, laikliği tesis edemem, kadın-erkek eşitliğini sağlayamam kaygılarını tali mesele gördü. Aslolan vatandı. Vatan savaşı tüm tali meseleleri çözecek ana meseleydi.

Çanakkale’de “padişahın tahtını koruması derdim olamaz” deyip ataşe olduğu yerde kalabilirdi. O zaman da milli kahraman olarak ortaya çıkamazdı.

Kurtuluş Savaşında Millet Meclisi’nin ve milletin padişaha bağlılık bildirilerine, ortak mücadele isteklerine sırt çevirip “bunlar hain, ben cumhuriyet kuracağım, ne diyorsunuz siz” deseydi, tüm çabalarına rağmen padişahın emperyalizm işbirlikçisi olduğunu millete ve meclise kanıtlayamaz ve saltanatın kaldırılmasına ikna edemezdi.

Hayat, niyetlerle değil zorunluluklarla ilerliyor

Atatürk de her mücadelede, padişah, hükümetin niyetlerinin, hesaplarının farklı olacağını biliyordu ama mücadelesinin esasını başkasının hesapları, tavizleri, tutarsızlığı değil vatan savunması belirliyordu.

Atatürk milli mücadeleye başlamadan önce, meseleyi “saray savaşı” olarak görüp,

önceliğini vatan yerine, milli mücadele başarıya ulaşır mıydı?

Ulaşamazdı. Diyalektik düşünelim. Süreç, iktidarın ABD’ye verdiği tavizlere, tutarsızlıklarına, milleti birleştirmekte yetersizliklerine, Esad ile anlaşmamasına rağmen ABD’den bağımsızlaşmaya, Suriye ile işbirliğine doğru ilerliyor. ABD, harekata razı olmadığı belirterek şimdilik 30 km geri çekilmiştir. Süreç ABD’nin daha da gerilemesine ilerliyor. İran, Çin, Rusya Adana Mutabakatı’na, Esad ile işbirliğine dikkat çektiler. Bu, her şeyin iktidarın hesaplarıyla yürümeyeceğini, zorunlulukları dikkate alması gerektiğini gösteriyor.

Diplomasiyi etkili kılan silahtır

Atatürk, savaştan kaçmadığı gibi, sava içinde de diplomasiyi kullanmıştır ama diplomasiyi etkili kılanın silah olduğunu bilmektedir.

Ülkemiz yıllardır diplomasi uygulamış ama ABD, PYD’ye silah vermekten vazgeçmemiştir. Şimdi ordumuz Fırat’ın doğusuna girince ABD çekilmiş ve karşımıza çıkamamıştır. Harekat içinde de diplomasi uygulanmaktadır, uygulanmalıdır. Fakat ABD ve işbirlikçileri silahtan anlamaktadır. Bu bizim değil tüm diplomatik çabalara rağmen ABD’nin tercihi olmuştur.

Atatürk’ün “savaş, zorunlu olmadıkça cinayettir” cümlesi, diplomasinin sonuç vermemesi, ABD’nin PYD ordusu kurması, devlet kurmaya çalışması, Suriye’yi bölmesi nedenleriyle güvenliğimize yönelik tehdit içermesi dolayısıyla vatan savunması durumu oluşmuştur. Dolayısıyla harekat zorunludur.

Atatürk’ün bu cümlesi, bu şartlar altında savaş karşıtlığına değil, vatan savunması için harekatın zorunluluğuna yorumlanmalıdır.

Yapılması gereken Esad ile el sıkışıp bölge ülkeleriyle koordineli şekilde PYD’yi ve ABD’yi Suriye’nin tümünden çıkarmak, daha sonra Suriyelilere yerleşim yerleri kurmanın yanlışlığı anlatılarak Esad’ın tüm Suriye’de egemen olmasını sağlamaktır. Muhalefet bu eksende yapılarak tavizler, tutarsızlıkların giderilmesine çalışılmalıdır.

Not: Atatürk’ün savaşa dair fikirlerini bu ayın sonunda çıkacak “100 SORUDA ATATÜRKÇÜLÜK” kitabımdan daha geniş okuyabilirsiniz.

Tarihçi

Mustafa Solak

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.4, 3. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, s.254; Emperyalizm ve Tam Bağımsızlık, Der: Musa Sarıkaya, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, s.61.

ANALİZ /// RİFAT SERDAROĞLU : CUMHURİYETİN ÇÖMEZ DEVLETİ


RİFAT SERDAROĞLU : CUMHURİYETİN ÇÖMEZ DEVLETİ

(Karşınızda ne Osmanlı’nın ‘Hasta Adamı’, ne Cumhuriyet’in ‘Çömez Devleti’

ne 1970’lerin-1990’ların güçsüz ülkesi var!) R.T Erdoğan.Çömez; (Medreselerde, müderris adı verilen kimselerden ders alan ve onların hizmetine bakan acemi talebe.)Hem Osmanlı’ya hem Türkiye Cumhuriyetine, hem de çok partili demokratik döneme, yani Türk Tarihine şimdiye kadar hiç yapılmamış en ağır hakareti,

11 Ocak 2018’de 43’üncü Muhtarlar Toplantısında T.C Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı!Şimdiye kadar Osmanlı Devleti’ne kimler “Hasta Adam” dedi?

-Türk Milletini boğmaya kararlı, ülkemizi işgal eden emperyalist devletler.

-Hilafet savunucusu yobazlar.

-Arap-Kürt milliyetçisi bölücü emperyalist uşaklar.

Ve son olarak maalesef Türk Milleti sayesinde Cumhurbaşkanı olan Erdoğan!

Aziz Türk Milleti, bu yazılanları bir daha okuyup, beyninize kaydeder misiniz?Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm dünyada saygıyla karşılandı. Özellikle İslam ülkeleri ve sömürge devletlerinde, “Özgürlük Umudu” oldu. Kurtuluş Savaşımız, dünyaya “Türkleri öldürebilirsiniz ama mağlup edemezsiniz” dedirtti. Bu güne kadar, T.C Devletine hiç kimse “ÇÖMEZ DEVLET” demeye cüret edemedi.

Ta ki T.C Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi devletini aşağılamasına kadar!

Aziz Türk Milleti, bu yazılanları bir daha okuyup, beyninize kaydeder misiniz?1970-1990’ların güçsüz ülkesi!

1965-1971 yılları arasında, %5 enflasyon, %7 büyüme oldu.

Ta ki Natocu subayların verdiği askeri Muhtıraya kadar.

Bu yıllarda, Türkiye dev yatırımlar gerçekleştirdi. Keban Barajı ve GAP projesi, Petro-Kimya tesisleri-demir-çelik tesisleri-sanayi tesisleri gibi.

Çıkarma gemisi olmayan Türkiye 1974’te Kıbrıs çıkartmasını yaptı.

  • Güçsüz denen Türkiye o yıllarda Kıbrıs’ta devlet kurdu, devlet.
  • Güçsüz denen Türkiye, 150 bin askerle sınır ötesi harekat yaptı, defalarca!
  • Güçsüz Türkiye, bir gecede tüm ABD üslerini kapattı!
  • Güçsüz denen Türkiye, ABD’nin haşhaş yasağını yırtıp attı!
  • Güçsüz denen Türkiye, PKK başını teslim aldı.
  • Güçsüz denen Türkiye’de PKK ile müzakere yapılmadı, mücadele yapıldı.
  • Güçsüz denen Türkiye’de bölücü katilin kardeşi televizyona çıkartılmadı.

Bu dönem sonunda terör sıfıra yakın bir seviyeye düşürüldü.

Aziz Türk Milleti, bu yazılanları bir daha okuyup, beyninize kaydeder misiniz?AKP döneminde, Barzani’ye Kürt Devletinin ilk parçası kurduruldu.

Şimdi AKP-ABD işbirliği ile Suriye’de Kürt Devletinin ikinci parçası ABD Eşbaşkanı sayesinde kuruluyor.AKP döneminde, 4-5 milyon kaçak Suriyeli ülkemize alınarak hem 40 Milyar dolar harcandı, hem de önümüzdeki on yıllar boyunca çekeceğimiz belalar başımıza sarıldı.AKP döneminde ilk kez bir Cumhurbaşkanı, bir parti için “Buradan size kemik çıkmaz” diyerek Türk Milletinin bir partisini köpek yerine koydu!AKP döneminde, ilk kez seçimi kaybettiği için Hamidiye Suyu ile kavga eden bir Cumhurbaşkanı gördük.Değerli Okurlar;

AKP Yöneticileri “Suriye ile savaş yapmıyoruz, terörle mücadele ediyoruz” yalanı ile Türk Milletini kandırmaya çalışıyorlar.

Çözüm süreci denen “İhanet sürecini” yapanlar, terörle mücadele etmez.

Barzani’yi “Türkiye seninle gurur duyuyor” diye alkışlatanlar mücadele etmez.

Barzani’nin kaçak petrolünü taşıyıp satanlar, terörle mücadele etmez.

Her seçim öncesi İmralı’ya gidip yalvaran adamlar, terörle mücadele etmez.

Türk Tarihine Habur ve Oslo rezaletini yaşatanlar, terörle mücadele etmez.

ABD Başkanının hakaretlerine ses çıkaramayan biri, terörle mücadele etmez, edemez…Aziz Türk Milleti;

Bu cennet vatanı seven herkes, Suriye’deki bu ikili savaş oyununa karşı çıkmalıdır. Karşı çıkmazsanız, yarın AKP, toplum üzerindeki baskısını arttıracak, ülkede barındırdığı ve gelecek IŞİD gibi silahlı unsurlarla Federe İslam Devletini kurabilecektir…

Lütfen bu yazılanları bir daha okuyup, beynimize kaydedelim ve yayalım.

Takdir sizin! Not; Bugün Balıkesir’deyiz. Yetiştirebilirsek, yarın da önünü bile göremeyen muhalefet partilerini yazarız…Sağlık ve başarı dileklerimle 10 Ekim 2019

Rifat Serdaroğlu

ANALİZ /// YILMAZ ÖZDİL : Beraber yürüdük biz bu yıllarda…


YILMAZ ÖZDİL : Beraber yürüdük biz bu yıllarda…

1992…

ABD “davet edeceksiniz” dedi.

Bizimkiler “peki” dedi.

Barzani tarihte ilk kez Ankara’ya geldi.

Cumhurbaşkanı Özal’ın himayesindeydi.

MİT tesislerinde kalıyordu.

Başbakan Demirel tarafından ağırlandı.

Süklüm püklümdü.

Kürtçe konuşmasına izin verilmedi, Arapça konuşuyor, tercüman Türkçe’ye çeviriyordu.

TC pasaportu verdik.

Para verdik, silah verdik, buğday verdik, elektriğini vermeye başladık.

ABD öyle istediği için, elimizi vermiştik, şimdi sıra kolumuzu kaptırmaya gelmişti.

Sekiz ay sonra…

Ege Denizi’nde ortak tatbikat yapıyorduk. Amerikan uçak gemisi Saratoga’dan iki adet sea sparrow füzesi fırlatıldı, Türk muhribi Muavenet’in köprüüstü vuruldu. Beş şehit verdik, 22 yaralımız vardı.

ABD “pardon” dedi.

Yanlışlıkla vurulduğunu söyledi.

Halbuki, sea sparrowlar “yanlışlıkla düğmesine bastık” denebilecek türden füzeler değildi. Ateşleme için altı aşamadan geçiyordu, komutan onayı şarttı. “At ve unut” türünden, güdümlü mermi değildi. Ateşlendikten sonra hedefini vurabilmesi için rehbere ihtiyacı vardı, fırlatan geminin hedef gemiyi radarla aydınlatması gerekiyordu. Yanlışlıkla fırlatma ihtimali, milyonda bir bile mümkün değildi.

Peki neydi?

Irak’ı bölebilmek için, Kürdistan kurabilmek için, İncirlik ve Pirinçlik’te konuşlanan “çekiç güç” şarttı.

Ankara ayak diretiyordu.

Muavenet zart diye vuruldu.

Ankara mesajı aldı!

TBMM çekiç güç’ün süresini uzatmak zorunda kaldı.

Bir daha hiç ayak diretmedik…

Her defasında başımıza aynı şeyin geleceği belliydi.

(O nedenle, 2003 yılında Amerikan askerleri Irak’a girene kadar çekiç güç’ün süresini hep uzattık, hiç itiraz etmedik.)

Üç sene sonra, 1995…

CIA peşmergeleri örgütledi.

Saddam’ı devirmek için darbe organize etti.

Beceremediler.

Peşmerge aşiretlerinden değil silahlı kuvvetler, zabıta teşkilatı bile kurmak mümkün değildi, eğitimleri yoktu, savaşabilme yetenekleri yoktu, fiyaskoyla sonuçlandı.

CIA apar topar tahliye operasyonu başlattı.

Saddam hepsini imha etmesin diye, maşa olarak kullandıkları 10 bin civarında peşmergeyi yurtdışına kaçırdılar.

Aileleriyle birlikte Habur’dan Türkiye’ye soktular, Batman’dan nakliye uçaklarına bindirdiler, tee Pasifik Okyanusu’ndaki Guam adasına götürdüler.

Niye tee oraya götürdüler?

Çünkü, adeta Allah’ın unuttuğu yerdeki bu adada, ABD’nin en önemli hava ve deniz üslerinden biri vardı.

Bu sefer başarısız olan peşmergeleri, bir dahaki sefere başarılı olmaları için eğiteceklerdi.

Bazılarını Special Activities Division, Özel Operasyon Bölümü tarafından eğitip, adı üstünde, örtülü operasyonlarda kullanacaklardı.

Bazılarını da, akademik konularda eğitip, merkez bankası, nüfus idaresi, tapu dairesi, vergi dairesi gibi, yakında kurulacak olan Kürdistan’ın bürokrat kadrosunu yetiştireceklerdi.

Küçük bi pürüz vardı…

CIA’in peşmergeleri, ABD Adana Konsolosluğu denetiminde sınırdan geçirilip Silopi’deki hac konaklama tesislerine yerleştirilmişlerdi ama, pasaportları yoktu, nüfus cüzdanları yoktu.

Daha doğrusu, elbette vardı ama, Amerikalılar yok diyor, yok dedirtiyordu, maşalarının kimlik bilgilerini Türkiye’ye vermek istemiyorlardı.

Ne yapıldı?

Amerikalılar bize akıl öğretti.

“Sizin pasaport kanununuzda bu tür durumlara uygun madde var, parmak izlerini alın, geçirin” dediler.

Bizimkiler hık mık etti ama, geçirmiyoruz birader diyemediler.

Ankara’dan beş kişilik uzman ekip getirildi, peşmergelerin tek tek parmak izleri alındı, buyrun geçin denildi.

Parmak izi bilgileri, MİT arşivine kaldırıldı.

Üç sene sonra, 1998…

Guam’a götürülen peşmergeler artık iyice pişmiş, olgunlaşmış, “Guamerge” olmuşlardı.

Gene Türkiye üzerinden, bazıları da Ürdün üzerinden, Kuzey Irak’a sokuldular.

Bu dönemde… Kuzey Irak’taki otorite boşluğundan en fazla PKK faydalanmıştı, Kandil dağına iyiden iyiye yerleşmişti.

Özellikle Guamergeler döndükten sonra, PKK’nın bölgeye geçişi hızlanmıştı.

Peşmergeyle PKK’nın işbirliği ayyuka çıkmıştı.

Acaba… Guam’a götürülenler arasında PKK’lılar da var mıydı?

Bu sorunun cevabını bulmaya çalışan Türk istihbaratı, Barzani’ye haber saldı, PKK faaliyetleri hakkında konuşmak üzere, bölgedeki aşiret liderlerini toplantıya davet etti.

Randevu ayarlandı.

Kuzey Irak’ta, bizim kontrolümüzdeki bir adreste buluşuldu.

Biraz sohbet edildi, bilahare mevzuya gelindi.

Türk tarafı rahatsızlığını dile getirdi, aşiret liderleri sessizce dinledi.

O sırada çay servisi yapılıyordu.

Garsonlar, tabii ki garson değildi.

Çaylar içildi, çay bardakları garsonlar (!) tarafından toplandı, mutfağa götürüldü, o bardağı kim kullandıysa onun adıyla etiketlendi, kolilendi, Ankara’ya getirildi.

Guam’a götürülenlerin parmak izleriyle eşleştirildi.

Bingo…

PKK’ya açık destek veren 17 aşiret lideri, Guamerge’ydi!

Dört sene sonra, 2002…

ABD yönetimi Saddam’ın örtülü operasyonlarla devrilmeyeceğini idrak etmişti. Amerikan askerini getirip, bizzat savaşmak şarttı.

Amerikan askerleri girmeden önce, CIA’nin paramiliter güçleri öncü kuvvet olarak devreye sokuldu, Amerikan Kongresi paramiliter güçler için 189 milyon dolar ödeneğe onay verdi.

Saddam’ın ordusundan altı bin vatan hainini parayla devşirdiler.

Dile kolay, altı bin vatan haini satın aldılar.

Her birine uydu telefonu verdiler, mükemmel istihbarat ağı kurdular.

Saddam’ın ordusunu saniye saniye, konum konum takip etmeye başladılar, Saddam tuvalete gitse, Pentagon’un haberi oluyordu!

Bu operasyonu yürüten CIA ekibi, Türkiye’den yola çıkmıştı.

Kendilerine “kırık oyuncaklar grubu” diyorlardı.

Dünyanın pekçok ülkesinde görev yapmış, çok tecrübeli bir ekipti.

Arazi araçları ve cephane kamyonlarından oluşan konvoyla Süleymaniye’ye geldiler, üs kurdular.

Yeşil badanalı üsse “Antep fıstığı” adını verdiler!

Onların peşinden, para kamyonları geldi Süleymaniye’ye.

Yine Türkiye’den yola çıkmışlardı, konvoy konvoy geliyordu.

Karton kutuların içinde 100 dolarlık banknotlar vardı.

Bir milyon dolar, 20 kilo geliyordu.

Yaklaşan savaşın altyapısını hazırlamak, milis güç kurmak, sabotajlar yapmak için 100 milyon dolardan fazla nakit dağıttılar.

Hatta bir ara Talabani rica etti…

“100 dolarlık vermeyin, mümkünse 1’er 5’er 10’ar dolarlık banknotlar halinde verin” dedi.

Niye diye sordular?

“Herkeste 100’lük dolar var, kimsede 100 doların altında para yok, bir kahve içiyorsun, 100 dolar veriyorsun, kahvecinin elinde bozukluk olmadığı için üstünü veremiyor” dedi!

Amerikalıların cömertliği, rüşvetin bolluğu, peşmergeleri sıkıntıya sokmuştu yani!

Bu arada Türkiye ne yapıyordu derseniz… CIA raporlarına göre, Süleymaniye’deki üssü takip etmeleri için dört Türk istihbaratçı görevlendirilmişti, Amerikalıları takip etmek yerine, bir odaya kapanıp porno film seyrediyorlardı!

CIA ekibinin lideri, Türk istihbaratçılar hakkında şu hazin notu düşmüştü: “Ne yaptığımıza dair, amacımıza dair en ufak bilgileri bile yoktu, onlar odaya kapandıklarında biz Kürtlerle işbirliğini geliştiriyorduk.”

1 Mart 2003.

Akp “tamam” dedi ama, TBMM direndi.

CHP sayesinde ABD tezkeresi geçmedi.

Vay sen misin…

Hem TSK’nın hem CHP’nin imhası için düğmeye basıldı.

(Ergenekon, Balyoz, kaset.)

Ama ilk hamle 4 Temmuz 2003’teydi.

Tarih özel olarak seçilmişti.

4 Temmuz, Amerikan bağımsızlık günüydü.

Kafamıza çuval geçirdiler!

– Asrın liderimizin durumdan o kadar haberi yoktu ki, kafamıza çuval geçirilmeden bir gün önce ABD Ankara Büyükelçisi’ni resmi konutunda ağırlamış, onuruna yemek vermiş, kapıya kadar uğurlamıştı.

– Akp’nin durumdan o kadar haberi yoktu ki, kafamıza çuval geçirilmeden saatler önce, Akp’nin bakanları ve Akp’nin milletvekilleri, ABD Ankara Büyükelçiliği’ndeki bağımsızlık günü resepsiyonuna katılmışlar, Amerikalıları tek tek tebrik etmek için kuyruğa girmişlerdi.

– Genelkurmay başkanlığımızın o kadar haberi yoktu ki, kafamıza çuval geçirildiğinde, dönemin genelkurmay başkanı Hilmi efendi gezmeye gitmişti, İsrail’deydi.

– Türk Silahlı Kuvvetleri’nin o kadar haberi yoktu ki, Süleymaniye’de kafamıza çuval geçirilirken, Kerkük’teki ABD üssünün içinde bulunan Türk Özel Kuvvetler ofisinde, Türk subayları barbekü partisi veriyordu.

Süleymaniye’deki irtibat büromuz, ağır silahlı Amerikan askerleri tarafından basıldı, bordo bereli 11 subay ve astsubayımız kafalarına çuval geçirilerek, ters kelepçe takılarak, dipçiklenerek tutuklandı.

Binbaşımızın kaburgası kırıldı.

Turuncu renkli mahkum kıyafeti giydirdiler.

57 saat esir tuttular.

Mesaj gayet açıktı…

“Burası artık Kürdistan, burnunuzu sokmayın, kurcalamaya çalışmayın, defolun gidin” deniyordu.

Türkiye ayağa kalktı, Akp hariç!

ABD’ye nota verdiğimiz iddia edildi, üç saniye sonra bizzat asrın liderimiz yalanladı, “müzik notası değil bu, öyle her aklınıza estiğinde verilmez, ciddiyeti vardır” dedi!

Milletin kafasına çuval geçirilmiş, onurumuzla oynanmıştı ama, asrın liderimiz hâlâ yeteri kadar ciddi bulmuyordu!

– Kafamıza çuval geçiren Amerikalı askerlerin tercümanlığını biri kadın dört Türk vatandaşı yapmıştı, CIA görevlisi bir kadına bağlı olarak çalışıyorlardı, ilk mülakatları Ankara Hilton otelinde ABD tarafından kiralanan bir salonda yapılmıştı, eğitimleri ise yine Amerikalılar tarafından Mardin’de yapılmıştı, çuval hadisesinden sonra Türk tercümanlardan ikisi ABD’ye iltica etti.

– Kafamıza çuval geçirilirken, bir İngiliz vatandaşı da tesadüfen bizim karargahtaydı, maceracı bir kızı vardı, kısa süre önce Irak’a gelmişti, kayıptı, İngiliz baba kızını arıyordu, Amerikalılar baskın yaptı, bizim askerlerle birlikte İngiliz’i de tutukladılar… İngiliz’in yanlışlıkla tutuklandığı anlaşıldı, bırakıldı, İngiliz ülkesine döndü, ABD’de avukat tuttu, hırpalandım, aşağılandım, gururum kırıldı diyerek ABD’yi mahkemeye verdi, 10 milyon dolarlık tazminat davası açtı, ABD yönetimi İngilizle masaya oturdu, kaç para olduğunu bilmediğimiz miktar üzerinde anlaştılar, ABD tazminatı ödedi, üstüne İngiliz vatandaşından resmi olarak özür diledi.

– Hulusi bey kara kuvvetleri komutanıyken, ABD’ye gitti, kafamıza çuval geçiren Amerikalı komutanın eliyle “liyakat madalyası” taktılar, genelkurmay başkanı oldu, şimdi milli savunma bakanı.

2006…

İlk kez “Kürdistan haritası” ortaya çıktı.

Roma’daki NATO savunma koleji’nde brifing veren Amerikalı albay, Ortadoğu haritasını açtı, Türkiye’nin yarısında alenen “Kürdistan” yazıyordu!

Brifingi izleyen Türk subayları topluca salonu terketti, genelkurmay başkanlığımız olayı protesto etti ama… Açık ve seçikti, Kürdistan NATO projesiydi.

Gene 2006…

Akp hükümeti sayın ahalimizin gazını almak için “terörle mücadele koordinatörlüğü” icat etti.

Güya Amerikalı dostlarımızla (!) terörle mücadeleyi koordine edecektik, güya bize anlık istihbarat bilgileri vereceklerdi.

Bize nasıl anlık bilgi verdiklerini, bizzat terörle mücadele koordinatörümüz orgeneral Edip Başer anlattı…

“PKK’ya silah mühimmat nereden geliyor? Barzani’nin kontrolündeki Kuzey Irak’tan geliyor. Barzani kimin kontrolünde? ABD’nin kontrolünde… ABD tarafıyla dokuz defa toplantı yaptık, en son Beyaz Saray’da başkanın güvenlik başdanışmanıyla konuştuk, bir CD verdik, PKK’ya malzeme taşıyan kamyonun şoför mahallinde bir Amerikan askeri oturuyordu! Biz bunu Türk kamuoyuna anlatamayız dedim, biz hâlâ ‘Amerika bizim dostumuz’ diyebilir miyiz dedim. Bu toplantıdan sonra Türkiye’ye döndüm, üç maddelik rapor hazırladım, ABD’deki muhatabım orgeneral Ralston’a bildirdim, 15 gün içinde cevap bekliyorum dedim, beni o gün görevden aldılar!”

Edip Başer’in yardımcılığını yapan tümgeneral ise, sayın hükümetimizin terörle nasıl mücadele ettiğini şöyle anlattı…

“Başbakanlıktan oda istedik, vermediler, fotokopi makinesi istedik, taa 6.5 ay sonra verdiler, faksımız bile yoktu, yan odalardan faks çektik, bilgisayarımız bile yoktu, cep telefonu vermediler, sorunları görüşmek için randevu istedik, randevu vermediler, hatta selam bile vermediler, bir tane sim kart verdiler, onu da yedi ay sonra verdiler, çay paralarını bile cebimizden ödedik, çayın şeker parasını bile biz ödedik.”

Sayın hükümetimiz PKK’yla işte bu şekilde mücadele ederken, Kandil dağında Murat Karayılan’la röportaj yapan İngiliz Daily Telegraph gazetesinin muhabiri Damien McElroy açık açık yazdı…

“Kandil dağında helikopter pisti var, spotlarla aydınlatması yapılıyor, Irak’ta görevli Amerikalı subaylar sık sık Kandil’e geliyor, örgütün lider kadrosuyla görüşmeler yapıyorlar, ABD hükümetinin Irak’ta çalıştırdığı özel güvenlik firmasına ait cipler de Kandil’deki kamplarda park halinde duruyor.”

2012…

Suriye’de içsavaş çıkartıldı.

Suriye’deki otorite boşluğundan faydalanmak isteyen Barzani, Kobani’ye girmeye karar verdi.

Sayın hükümetimiz esti gürledi.

Barzani’ye haddini bildiririz filan dendi.

Zırrr… Telefon çaldı.

Obama arıyordu.

Asrın liderimiz açtı, konuştular.

Beyaz Saray’ın resmi internet sitesine, bu telefon konuşmasıyla alakalı fotoğraf konuldu.

Obama’nın elinde beyzbol sopası vardı!

Kızılcık sopasının İngilizcesiydi!

“Barzani’ye dokunanın kafasını kırarım” mesajıydı.

E tabii, anında yelkenleri suya indirdik.

Barzani güçleri, Irak’tan Suriye’ye geçti.

Yetmedi…

Aynı sene, Barzani onur konuğu olarak Akp kongresine davet edildi.

Kürsüye çıkarıldı.

Kürtçe konuşma yaptı.

“Türkiye seninle gurur duyuyor” tezahüratıyla ayakta alkışlandı.

Yetmedi…

Barzani, Akp’nin Diyarbakır mitingine davet edildi.

Şivan Perver’e düet yaptırıldı.

Asrın liderimizle Barzani el ele kürsüye çıktılar, halkı selamladılar.

Asrın liderimiz ilk defa orada “Kürdistan” dedi.

Barzani, Kürtçe konuşma yaptı.

Yetmedi, 2014…

TBMM’den “yabancı silahlı askerlerin Türkiye’de bulunmasına izin veren tezkere” çıkarıldı.

Alenen, Kürdistan tezkeresiydi.

Takvimde başka gün yokmuş gibi, onurumuzla alay ederek, tam 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramı’nda… Barzani’nin silahlı kuvvetleri topuyla füzesiyle, Kürdistan bayraklarıyla, Türkiye topraklarında resmi geçit yaptı.

Habur’dan girdiler, Silopi, Cizre, Nusaybin, Suruç güzergahını katedip, Mürşitpınar sınır kapımızdan Suriye’ye, Kobani’ye geçtiler.

Bir bölümü THY uçaklarıyla geldi.

Kürdistan silahlı kuvvetlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrak taşıyıcısı THY taşıdı.

Erbil’den bindiler, Şanlıurfa’ya indiler, karayoluyla devam ettiler.

Resmen şov yaptılar.

Kurbanlar kesildi, havayi fişekler fırlatıldı, halaylar çekildi.

Bazılarının üniformasında ABD bayrağı vardı.

Biji serok obama sloganları atıldı.

MİT eskortluk yaptı.

Mardin-Urfa yolunda acıktılar, benzin istasyonunun dinlenme tesisinde lahmacun yediler, lahmacunun parasını bile Türkiye Cumhuriyeti Devleti ödedi.

Türk milletinin haysiyeti böylesine ayaklar altına alınırken, Akp’nin başbakanı, stratejik Ahmet ne diyordu?

“Kobani’ye selam ediyorum, Kobani’deki kardeşlerimin alnından öpüyorum” diyordu!

2016…

Pentagon gizlisi saklısı olmadan, PKK’ya açık açık silah ve mühimmat vermeye başladı.

Şimdilik en az 5.000 tır gönderdiler.

Yazıyla beş bin tır!

2017…

Barzani, Ankara’ya geldi.

Başkentimizde, tarihte ilk kez, Kürdistan bayrağı göndere çekildi.

Akp’nin başbakanı Binali bey ne dedi?

“Kürdistan parlamentosu var, başbakanı var, kendine ait bayrağı var, tanınır” dedi!

25 sene önce Ankara’da Kürtçe konuşmasına bile izin verilmeyen süklüm püklüm Barzani, artık aynı Ankara’da bayrak çeker hale gelmişti.

(Aynı Akp iktidarında… PKK tanık, TSK sanık yapıldı, Pkk’yla Oslo’da masaya oturuldu, Kandil’le müzakere yapıldı, üniformalı PKK militanları Habur’da davul zurnayla karşılandı, Apo posteri taşımak ve PKK bayrağı açmak, kanunen suç olmaktan çıkarıldı, Murat Karayılan’ın Kandil’deki basın toplantısı Anadolu Ajansı tarafından naklen yayınlandı, TSK’nın PKK’ya operasyon yapması Akp valileri tarafından engellendi, Apo’nun Akp’ye oy isteyen mektubu Anadolu Ajansı tarafından servis edildi, Osman Öcalan TRT’ye çıkarıldı.)

Ve 2019…

Trump dümdüz söyledi.

“PKK bizimle birlikte çalıştı, onlar kendi toprakları için savaşıyorlar, silah ve büyük miktarda para verdik” dedi!

Dangalak mangalak ama, seviyorum ben bu Trump’ı.

Türk milletinin nasıl tufaya getirildiği bin sayfa bile yazılsa…

Onun bu kısacık itirafı kadar net anlatılamazdı!

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/yilmaz-ozdil/beraber-yuruduk-biz-bu-yillarda-3-5382746/

ANALİZ /// Ahmet Mutluoğlu : MÜSLÜMAN DİYARI NEREYE DENİR ???


Ahmet Mutluoğlu : MÜSLÜMAN DİYARI NEREYE DENİR ???

Ağabeyim, Paris Eski Eğitim Ataşesi, Bern Eski Müşaviri Sayın Ahmet MUTLUOĞLU’nun kaleminden dedem Kutrioğlu Ahmet Mutluoğlu:

Değerli okuyucular! Farkındaysanız, köyümüz ve köylülerimizle ilgili yazdığımız yazılar, babadan çocuğa, dededen toruna, günümüze kadar ulaşan olayları kapsamaktadır. Doğal, yaşanmış, iz bırakıp zihinlerde kalan ve daha çok komik, alışılmışın dışında olaylardır bu olaylar. Çünkü yaşandıkları andan sonra anılabilmeleri için, sıradan olaylar olamazlardı. Sıradan olaylar sürekli tekrarlanarak yaşanmış ve yaşanmaktadır, her toplumda olduğu gibi, köyümüzde de. Sohbetlerde sıradan olaylar anlatılmaz. Bir olayın üç gün sora, üç ay sonra, üç yıl sonra ve üç asır sonra anlatılabilmesi için çok sıra dışı olması, çok farklı olması, ders verici olması gibi özellikleri taşıması lâzımdır. Biraz da güldürmesi veya nadiren de olsa düşündürmesi gerekir, uzun yıllar canlı kalabilmesi için. Bunu şu ana kadar yazdığımız daha çok eğlendirici ve güldürücü yazılardan da anlamak mümkündür. Bu gün biraz da düşündürücü bir olayı aktararak, köyümüzde insanların sadece şakalaşıp gülmediklerini, ciddi olayları da konuşup tartıştıklarını, ve hassas bazı konuları günümüz insanından, yani bizlerden çok daha objektif bir şekilde değerlendirebildiklerini görelim.

Kutri Ahmet Efendi (Mutluoğlu); 1872 yılında Zeleka (Taşören) Köyü’nde doğdu. Doğduğu ev, halen işlevini sürdürmekte olan Kutri Camii’nin altındaki üç eski evin ortasındaki evdir. Çocukluğunun nasıl geçtiği konusunda detaylı bilgi sahibi olmamamıza rağmen, ilk tahsiline, hoca olan Babası Kutri Mehmet Efendi’nin yanında başladığı bilinmektedir. Orta öğrenimi diyebileceğimiz devamındaki eğitimini de, Yeşilalan Köyü’nden Meşhur Hoca Ferşat Efendi (1866-1929)’den aldıktan sonra, tahsilini devam ettirip ilerletmek ve tamamlamak için İstanbul’a geldiği, Süleymaniye’de Kepenekçi Medresesi’nde tahsil gördüğü ve aynı Medrese’de dersiamlık (hocalık) yaptığı da bilinmektedir.

30 yaşına gelince İstanbul’daki eğitim faaliyetlerini sonlandırıp köye dönen Ahmet Efendi, ilk evliliğini, Amcası Kutri Hasan’ın kızı Altuna Hanım (1882-1930) ile yapar. Bundan sonraki çalışmalarını Ankara civarında ve o zamanki adıyla Âsi Yozgat, şimdiki adıyla Elmadağ’da devam ettirir. Muhtelif aralıklarla, ömrünün kırk yıla yakın bir kısmı burada geçer. Fadime (1903-1971), Ayşe (Sakine) (1908-1944), Mahbube (Makbule) (1911-1985), Şerife (1920-2006) ve Kafiye (1924-2001) adlarında beş kızı doğar. Yaşı dolayısı ile eşinin bir başka doğum yapamayacağını ve o zamanın değer yargılarına göre erkek evladının olmamasının, hanesinin kapanacağı düşüncesi ile ve yine o zamanlar normal olarak değerlendirilen şekli ile ikinci evliliğini aynı adlı, Kadahorlu Dündar Hamit Çavuş’un kızı Altuna Hanım (1888-1980) ile gerçekleştirir. II. Altuna’dan ilk oğlu Mahmut Sait (Eset) (1925-1992) doğar. Bir yıl sonra ise ilk eşi I. Altuna’dan ikinci oğlu Mehmet Hulüsi dünyaya gelir (1926-…). Daha sonra II. Altuna’dan Mustafa (1927-1993), Feride(1935-…) ve Saniye (1937-1949) dünyaya gelirler.

Çok iyi bir din alimi olmanın yanında, iyi bir hattat olan Ahmet Efendi’nin gerek el yazısı gerekse levhaları meşhurdur. Derin bilgisi ve güzel yazısı dolayısı ile Elmadağ’da, nahiyenin değişik alanlarda kayıt memurluğunu da üstlenmiştir. Elmadağ’da çalıştığı camiiyi ve bölgeyi, 2007 yılı Aralık ayında ziyaret eden torunu Mehmet Mutluoğlu’nun bire bir mülakat yaptığı yaşlı dedeler, kendilerinin nüfus kaydını O’nun yaptığını söylemişlerdir.

Ahmet Efendi aynı zamanda saatçılık ve eczacılık da yapardı. Saatçı takımlarına yakın zamana kadar, bölük pörçük rastlanılmaktaydı. Keza kendisinin imal ettiği "Efendi’nin Kara Merhemi" diye adlandırılan yuvarlak teneke bir kutudaki acı kokulu merhemi; doktor, hoca, kocakarı ilacı, muska, tütsü v.s. her türlü devayı deneyip iyi olamayanların yaralarına son çare olarak, iki sabah sürülünce yaranın iyileştiğine, halen yaşayan bir çok kişi şahittir.

Köyde bulunduğu zamanlar birinden diğerine geçilen iki odada oturur; birincisinde misafirlerini kabul eder ve öğrencilerini okutur, ikincisinde ise kitaplarını, özel eşya ve aletleri ile ikram malzemelerini bulundururdu. Günümüze kadar ulaşan ve fakat henüz değerlendirilemeyen bir kütüphanenin de sahibiydi

Çevresinde bilgisine başvurulan, akıl danışılan Ahmet Efendi, İstanbul’da iken I. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için, o zamanki ilçemiz Of”a gelerek imza topladığı, İstiklal Savaşı esnasında bizzat Kuvva-i Milliye’ye iştirak ettiği, İlk Meclis’in açılış törenlerine katıldığı (Atatürk ve arkadaşlarının el kaldırıp dua ettiği fotoğrafta, Atatürk’ün hemen sağında, İsmet Paşa’nın arkasındadır), yaşı dolayısı ile İstiklal Savaşı’nda "ambar memuru" olarak görevlendirildiği bilinmektedir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yeni icat olan "gramofon" hakkında bilgisine başvurulması üzerine "İyi, yararlı bir alettir. Ancak bazı kaynaklarda belirtildiğine göre ahır zamanın alâmetlerindendir" (Bazı kitaplarda Peygamberimizin, "ahır zamanda demirler konuşacak," dediği rivayet edilir.) yorumu ile "Ankara İstiklal Mahkemesi"nce tutuklanıp yargılanır. Kuvva-i Milliye mensubu olduğu, İstiklâl Savaşı’na katıldığı ve Elmadağ Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi) mensubu olduğu belgelenince beraat eder. Kendisine dini kıyafetle serbest dolaşım ruhsat ve belgesi verilir. Ölünceye kadar her yerde sarık ve cübbesi ile seyahat eder.

Cumhuriyet’in oturmasından sonra, tekrar Ankara’ya döner ve Elmadağ’daki görevini sürdürür. 1950 yılında, 78 yaşında hac farizasını îfa ederken vefat eder ve orada kalır.

2008 Yılı Haziran Ayı’nda İstanbul-Kuzguncuk’ta mülâkat yaptığımız Resul Atalay (1915-…) Ahmet Efendi’yi şöyle anlatır: "Biz O’nu büyük bir din alimi olmasının yanında, son derece cömert bir insan olarak tanırız. Özellikle meyve zamanlarında köyün girişindeki bol meyveli arazisinden topladığı meyveleri, iki taraflı, büyük heybesine doldurur, güçlü omuzlarına alır, köy çıkışındaki evine gitmek için kat ettiği iki kilometrelik yol boyunca rastladığı yediden yetmişe, kadın erkek, çoluk çocuk ayırt etmeksizin dağıtması, O’nun hatıralarda kalan en önemli hasletlerindendir. Köyde "Kutri"nin meyvelerinden yemeden büyüyen hiç kimse yoktu." Ayrıca zamanın özellikle kız çocukları O’nu gurbet dönüşü dağıttığı, incik boncuk ile hatırlayıp anmıştır yıllar boyu. Hatta, oğlu Mahmut Sait (Eset) de bu geleneği devam ettirmiştir, milletin zenginleştiği 1980’li yıllara kadar.

2007 Yılı Ekim Ayı’nda uzun bir söyleşi yaptığımız Asırlık Çınar Mehmet Asanoğlu (1905-…) Ahmet Efendi’yi anlatmaya sıra gelince, diklenir, derin bir nefes alır ve anlatmaya başlar:

"Bildiğimiz sıradan bir hoca değildi. Cüsseli, ak sakallı, iyi kumaştan dikilen, dinî kisve ile gezen, az ve öz konuşan, çevresinde ileri derecede saygı duyulan bir kişiydi. Köyde bulunduğu zamanlar, cemaatin ısrarı ile zaman zaman, Büyük Cami’de vaaz verir, köylüye nasihatte bulunurdu. Vaazlarında konuştuklarının etkili ve kalıcı olmasını sağlamak için, sorular sorarak dinleyicileri de sohbete katar, dikkatleri canlı tutardı. Hatırladığım son vaazlarından birinde, konu, ‘Müslümanlık’ idi. Ahmet Efendi, kürsüde doğruldu, arkasına yaslandı, sevecen bir tavır ve hafifçe gülümseyen bir eda ile ‘Muhterem cemaat, sizce bir beldenin Müslüman beldesi olduğu, orada yaşayan insanların Müslüman oldukları nasıl anlaşılır?’ diye sordu. Aldığı cevaplar şöyleydi:

– O beldede cami varsa, Ezan-ı Muhammedi okunuyorsa, o belde Müslüman beldesidir.

– Namaz vakti camisinde cemaat kalabalık bir şekilde namaza iştirak ediyorsa, o belde Müslüman memleketidir.

– Bir beldenin erkek ve kadınları, İslâmî kıyafetlerle dolaşıyorsa, o belde Müslüman memleketidir.

– Bir beldede ramazanda oruç tutuluyor, teravih kılınıyorsa, o belde Müslüman beldesidir…

"Verilen cevapları teker, teker not aldıktan sonra, derin bir nefes alarak şöyle devam etti:

‘Muhterem cemaat, bir memlekette caminin bulunması, o camide namaz kılınması, o memleketin Müslüman memleketi olduğu anlamına gelmez. Zira biliyoruz ki; Müslüman olmayan bir çok ülkede, azınlık olarak yaşayan Müslümanlar için camiler vardır ve o camilerde ezan okunur, namaz kılınır. Ama bu memleketler Müslüman memleketleri değildirler. Keza bu memleketlerde Müslümanlar İslamî kıyafet de giyerler, ama o memleketler İslâm diyarı değildir.

‘Sözü geçen yerlerde, Ramazan’da oruç tutulur, teravih kılınır, kurban kesilir; yine de oralar Müslüman diyarları değildir. Olamazlar! Çünkü onların kimi Hıristiyan, kimi Budist, kimi de Yahudi memleketleridir.

‘Muhterem cemaat! Müslümanlık, sadece camilerle, sadece ezanlarla, sadece ibadetlerle olmaz. Bunlar Müslüman olmak için elzem olan araçlar ve akidelerdir. Hakîki mümin, tavır ve hareketinden tanınır, çevresine verdiği güven duygusu ile bilinir. İşte muhteremler, işin can alıcı noktası buradadır. Eğer bir köyde, bir beldede, bir kasabada, bir şehirde veya bir memlekette, kuşlar insanların avucundan çekinmeden yemlerini yiyebiliyorlarsa, karınlarını doyurabiliyorlarsa, o diyar Müslüman diyarıdır Aziz Cemaat, gerçek ölçü budur. Allah bizlere de böyle diyarlarda yaşamayı nasip eylesin. Amin,’ diyerek ve göz yaşları içinde vaazını tamamlamıştır.”

Şimdi hemen soruyorsunuz sessizce: Acaba böyle bir memleket var mıdır? Vardır, vardır değerli okuyucular, vardır. Bu satırların yazarı; kuşların, insan avucundan yem yediklerini bizzat görmüştür. Ve o manzaraya hem çok şaşırmış, hem de çok sevinmiştir. Nerde mi? Boş verin, onu söylemeyelim, moraller bozulmasın.

Ahmet MUTLUOĞLU

Üsküdar, 11.10.2008

Kaynaklar:

1. Mehmet Asanoğlu, Mehmet oğlu, (1905-…) 2. Ahmet Yavuz, İbrahim Şükrü oğlu, (1915-…) 3. Resul Atalay, Mehmet oğlu, (1915-…) 4. Mehmet Hulûsi Mutluoğlu, Ahmet oğlu, (1926-…) 5. Mehmet Mutluoğlu, Mustafa oğlu, (1958-…