ANALİZ /// Ercan Caner : Hayvan Çiftliğinin Yedi Emri


Ercan Caner : Hayvan Çiftliğinin Yedi Emri

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

14 Eylül 2020

Kara Mizah-Stalin Eleştirisi

Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha fazla eşittir.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

George Orwell tarafından kaleme alınan Hayvan Çiftliği adlı kitapta, Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanların başından geçenler anlatılır. Kitabın başlığına bakıldığında ana konusunun bir çiftlikte yaşayan hayvanlar olduğu düşünülür. Fakat hikâye okundukça, okuyucular yazılanların derinliğini ve vermek istediği mesajları anlamaya başlar. Orwell kitabında, insanları, Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanlarla karşılaştırmıştır.

Çiftlikte Devrim

Bay Jones’un Manor Çiftliğinde yaşayan bütün hayvanlar, bir gece ağırda Major adlı yaşlı domuzun, hayvanların insan efendilerinin zulmü altında yaşamadıkları bir dünya ile ilgili rüyasını dinlemek üzere bir araya gelirler. Yaşlı domuz Major bu toplantıdan sonra çok geçmeden ölür, fakat onun hayvanlık felsefesinden ilham alan hayvanlar, çiftlik sahibi Bay Jones’e karşı bir darbe planlarlar.

Snowball (Kartopu) ve Napoleon (Napolyon) adlı iki domuz bu tehlikeli girişimin önemli figür ve planlayıcıları olarak öne çıkarlar. Bay Jones bir gün hayvanları beslemeyi unuttuğunda devrim gerçekleşir ve Bay Jones ve adamları çiftlikten uzaklaştırılır. Manor Çiftliğinin adı Hayvan Çiftliği olarak değiştirilir ve Hayvanlığın Yedi Emri ağırın duvarına yazılır.

Başlangıçta devrim tam bir başarıyla sonuçlanmıştır. Hasadı bitiren hayvanlar, her Pazar günü bir araya gelerek çiftlik politikasını tartışmaktadır. Zekâları nedeniyle domuzlar çiftlikte lider olmuştur. Fakat kendisini ve diğer domuzları beslemek için ineklerin sütünü ve birkaç elma çalan Napoleon adlı domuz ne kadar güce susamış bir lider olduğunu gösterir. Napoleon ayrıca, diğer hayvanları domuzların daima ahlaklı ve isabetli karar verdiklerine inandırma yeteneği olan Squealer (İspiyoncu) adlı domuzu da hizmetine almıştır.

Sonbaharın sonlarına doğru Jones ve adamları geri almak maksadıyla Hayvan Çiftliğine geri dönerler. Snowball adlı domuzun taktikleri sayesinde hayvanlar Jones ve adamlarını o tarihten itibaren Cowshed (İnek Ahırı) olarak anılacak olan savaşta yenilgiye uğratırlar.

Yel Değirmeni İnşası

Kış mevsimi gelir ve ilgi alanı sadece kurdele ve şekerlemeler olan Mollie adlı gururlu at bir insan tarafından kandırılarak çiftlikten uzaklaştırılır. Snowball, elektrik sayesinde hayvanlara daha çok boş zaman sağlayacak olan bir yel değirmeninin planlarını çizmeye başlar. Napoleon adlı domuz ise yel değirmeni inşasının onlara yiyecek üretmek için daha az zaman sağlayacağını ileri sürerek bu düşünceye şiddetle karşı çıkar. Napoleon, vahşi köpeklerden oluşan bir sürüye Snowball adlı domuzu çiftlikten atmaları için emir verir.

Napoleon daha sonra artık tartışma olmayacağını ve bütün olan bitenlere rağmen de yel değirmeninin inşa edileceğini ilan eder ve yel değirmeni inşa düşüncesinin aslında kendisine ait olduğunu ve Snowball adlı domuzun onu kendisinden çaldığı yalanını söyler. Napoleon, artık Snowball adlı domuzu çiftlikteki hayvanların çektiği bütün zorlukları üstüne yıktığı bir günah keçisi olarak kullanmaktadır.

Yılın kalan kısmının çoğu yel değirmeninin inşasıyla geçer. Boxer adlı inanılmaz derecede kuvvetli bir at yel değirmeni inşasında en değerli hayvan olarak öne çıkar. Bu arada Bay Jones çiftlikten ümidini kesmiş ve ülkenin başka bir yerine taşınmıştır. Hayvanlık ilkelerine aykırı olarak Napoleon bir aracıyı kiralar ve komşu çiftliklerle ticarete başlar. Bir fırtına, yarısı bitmiş yel değirmenini yerle bir ettiğinde, Napoleon tahmin edebileceğiniz gibi yine Snowball adlı domuzu suçlar ve hayvanlara yel değirmenini yeniden inşa etme emrini verir.

Totaliterlik Başlıyor…

Napoleon adlı domuzun güce olan tutkusu giderek artarak, masum hayvanları itiraf etmeye zorlayan ve onları bütün hayvanların önünde köpeklere öldürten totaliter bir diktatöre dönüşmesine neden olur. Napoleon ve diğer domuzlar Jones’in evine taşınır ve yatakta uyumaya başlarlar. Domuzlar şişmanlarken, diğer hayvanlar giderek daha az yiyecek almaya başlamıştır. Ağustos ayında yel değirmeni tamamlandıktan sonra Napoleon Bay Jones’e bir miktar kereste satar, fakat ödemeyi yapan komşu çiftlik sahiplerinden Frederick ödemeyi sahte banknotlarla yapmıştır. Frederick ve adamları çiftliğe saldırarak yel değirmenini tahrip ederler, fakat sonunda yenilgiye uğrayarak kaçarlar. Hayvanlığın Yedi Emri domuzlar tarafından ihlal edildikçe revize edilir. Örneğin bir gece domuzlar çok içip sarhoş olduklarında ‘‘Hiçbir hayvan içki içmeyecek’’ emri, ‘‘Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek’’ şeklinde değiştirilir.

Hayvanlığın Yedi Emri

İki ayağı üstünde yürüyen herkes düşmandır.

Dört ayak üzerinde yürüyen veya kanatları olan dosttur.

Hiçbir hayvan yatakta uyumayacaktır.

Hiçbir hayvan alkollü içki içmeyecektir.

Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir.

Hiçbir hayvan elbise giymeyecektir.

Bütün hayvanlar eşittir.

İhlal Edilen Emirler Değişiyor…

Bu emirlere çiftlikte yaşayan bütün hayvanlar tarafından her zaman uyulacaktır. Yedi emir aslında; ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ şeklinde basite indirgenebilir. Zaman geçtikçe bu emirler çiftliğin yöneticileri tarafından değiştirilmeye başlanır. Devrim sonrası hayvanların lideri olan Napolyon, ‘‘dört ayak iyidir, iki ayak daha iyidir’’ değişikliğinde olduğu gibi çok zeki manevralarla bunları değiştirir. İlk iki emir iki ayaklı her şeyin kötü olduğunu ve çiftliğe sokulmaması gerektiğini ifade ediyor olsa da devrim sonrası daha ilk yılda çöpe atılmışlardır. Domuzlar iki ayakları üzerinde yürümeye başladıklarından ilk emir ihlal edilmiştir ve bunun da ötesinde Cowshed Savaşının kahramanı Snowball, Napoleon tarafından kovularak çiftliğin düşmanına dönüştürülmüştür.

Domuzların çiftliğin eski sahiplerinin evine yerleşmeleri ilk emirlerin değiştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Üçüncü emir çiftlikteki hayvanların yatakta uyumalarını yasaklamaktadır. Napoleon bu emri de ‘‘çarşaflar ile’’ ibaresini ekleyerek değiştirir. Çiftlikte devrim gerçekleştikten sonra ‘‘Bütün Hayvanlar Eşittir’’ kuralı çiğnenmiştir.

Domuzlar, hikâye boyunca değiştirilemeyen kuralları, yatakta uyuma işinde olduğu gibi kendi rahatları için sürekli olarak değiştirmeyi sürdürürler. Napoleon’a göre yatakta uyumak büyük ve köklü bir değişiklik değildir, devrimin hemen sonrasında izin verilmemesinin nedeni de çiftlikte yaşayan insanların yatakta uyumalarıdır. Domuzlar emir ve kuralları öylesine ustalıkla değiştirirler ki çiftlikte yaşayan diğer hayvanlar emir ve kuralların ihlal edildiklerinin farkına dahi varmazlar.

Değişecek bir sonraki emir ‘‘Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecektir’’ emridir. Bu olay, çiftlikte hain denilen ve Snowball ile birlikte hareket eden hayvanların itirafları ve infazlarından sonra gerçekleşir. İnfazlardan sonra Muriel, Clover, Benjamin ve birkaç hayvan daha infazların emirler ile bağdaşmadığını düşünürler. Domuzlar bir kez daha emirleri yaptıklarını haklı göstermek için değiştirmiştir. ‘‘Hiçbir hayvan diğerini sebepsiz öldürmeyecektir’’ şeklinde değişen emri okuyan hayvanlar aynı düşüncede değildir ve o andan itibaren emirlerin nasıl ihlal edildiğini anlarlar.

Napoleon gücü istismar ederek ve hayatı diğer hayvanlar için zorlaştırarak emirleri değiştirmeye devam eder. Domuzlar kendileri için koydukları ayrıcalıkları muhafaza ederek diğer hayvanlar üzerindeki kontrolü artırırlar. Squealer (İspiyoncu) adlı domuz, domuzların Hayvanlığın Yedi Emirde yaptıkları değişiklikler dâhil Napoleon’un her söylediğini onaylamaktadır. ‘‘Hiçbir hayvan alkollü içki içmeyecektir’’ emri domuzlar çiftlikteki viskinin yerini keşfettiklerinde; ‘‘Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek’’ şekline dönüştürülür.

Domuzlar diğer hayvanları yönetecek kadar güçlü olduklarından giysilerle ilgi emri değiştirdikleri de düşünülmez. Yedinci emir dünyadaki bütün hayvanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin eşit olduklarını açıklamaktadır. Sözde değiştirilemeyen bu emir de ‘‘Bütün hayvanlar eşittir, fakat bazıları diğerlerinden daha fazla eşittir’’ şekline dönüştürülür.

Orwell okuyucularının vermek istediği mesajları tam olarak anlayabilmesi için olayları kullanır. Okuyucu hikâyeyi okurken duygusal olarak üzüntü hisseder. Orwell, çiftlikteki hayvanların çektikleri acıları görebildikleri ve hissedebildikleri için bir anlamda okuyucuların duygularına hitap eder. Bu sahne okuyucularda güçlü bir üzüntüye yol açar. Napoleon, köpeklerin yardımıyla kendisine sadık olmayan herkesi katleder. İtiraf ve infaz hikâyeleri, Napoleon’un ayakları dibinde bir ceset yığını oluşana ve havayı kan kokusu kaplayana kadar sürüp gider.

George Orwell’in kitabında kinayeli bir şekilde Rus Devriminin kişi ve olaylarını anlattığı ve Çar Nicholas olarak Bay Jones, Karl Marx olarak Old Major ve Joseph Stalin olarak Napoleon karakteriyle Hayvan Çiftliği adlı kitabın gücün kötüye kullanımıyla ilgili derin mesajlar verdiği çok açık ve nettir.

Hayvanlar devrime çok iyi niyetlerle başlamıştır. Fakat bütün hayvanların eşit yaratıldığı hayali bir topluma yönelik soylu fikirleri zaman içinde zalim ve adaletsiz bir diktatörün hüküm sürdüğü totaliter bir devlete dönüşmüştür. Bu dönüşüm hiç şüphesiz Marx’ın sınıfsız toplumunun Stalin’in zalim rejimine dönüşmesindeki olaylar zincirini yansıtmaktadır. Bu isyan, iktidar ve sonrasında gelen yozlaşma döngüsü en güzel Barbara Tuchman’ın ‘‘Her başarılı devrim zamanla devirdiği zalimin elbiselerini giyer’’ sözleriyle anlatılmaktadır.

Yedi emri, Snowball ile birlikte kaleme alan Napoleon adlı domuzun ‘‘hayvanlığı öne çıkarmak’’ gibi bir ideali kesinlikle yoktur. Napoleon adlı domuza göre çiftlikte düzeni sağlamanın tek yolu, erklerin tümünü elinde bulunduran birinin vereceği kararlardır. Dikkat edilirse Orwell’in hikâyesinde yargı görevini yürüten bir kurum bulunmamaktadır. Yargıyı etkisiz hale getirmek totaliter rejimlerin kilit özelliklerinden bir tanesidir.

Koyun Karakteri Neyi Temsil Eder?

‘‘RAB çobanımdır, Eksiğim olmaz. Beni yemyeşil çayırlarda yatırır, sakin suların kıyısına götürür. İçimi tazeler, adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder. Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile, kötülükten korkmam. Çünkü sen benimlesin. Mezmur 23’’

Koyunlar çiftlikteki hayvanlar arasında en az zeki olanlardandır. Okumayı asla tam olarak sökemezler ve Yedi Emri dahi hatırlayamazlar, fakat Snowball onlara çok sevdikleri ve her zaman meledikleri ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ özlü sözünü öğretir. Propagandaya karşı çok elverişlidirler ve hiçbir şeyi sorgulamadan bütün emirlere uyarlar. Orwell’in hikâyesinde koyunlar totaliter bir devletin aldatılmış vatandaşlarını temsil ederler.

Çiftliğin en aptal hayvanları oldukları için Napoleon tarafından indoktrine edilmeleri ve kendi maksadı için manipüle edilmeleri çok kolaydır. Mesela yedi emri öğrenmeleri ve ezberlemeleri çok zor olduğundan Snowball koyunlar için ‘‘Dört ayak iyidir, iki ayak kötüdür’’ şeklinde basitleştirmiştir.

Koyunlar bu kısaltılmış özdeyişi ezberledikten sonra çok beğenmiş ve kırlarda uzandıklarında hiç bıkmadan saatlerce melemişlerdir. Bu aralıksız melemeyi fark eden Napoleon ise özellikle Snowball kritik konuşmalar yaparken ve öne çıktığı anlarda onlara melemeyi gizlice öğretmiştir.

Çiftlik Evi Neyi Simgeler?

Aşağıdaki bölüm; Sayın Kerem BOZKURT, Sayın Ahmet GÜNAY ve Sayın Rukiye ÇELİK tarafından kaleme alınan ‘‘HAYVAN ÇİFTLİĞİ ROMANINDAKİ AST ÜST İLİŞKİLERİNİN EFENDİ-KÖLE DİYALEKTİĞİ BAĞLAMINDA İNCELENMESİ’’ başlıklı makaleden alıntıdır:

‘‘Çiftlik evi isyan öncesi hayvanların korka korka ve hayranlıkla baktığı bir ev iken; isyan sonrası domuzların mesken tuttuğu bir karargâh haline gelir. Dolayısıyla çiftlik evi başlarda köleliği ve başkaldırıyı simgelerken isyandan sonra domuzların statüsünü belirleyen bir göstergeye dönüşür. Yine isyandan önce hayvanların kendilerini gerçekleştirmek için onlara sunulan bir erek olarak yel değirmeni, onlara domuzlar tarafından dayatılan bir iş haline gelir. İsyandan önce Balbadem diyarı domuzlar tarafından yasaklanan uzamsal bir mekân göstergesi iken isyandan sonra kontrolü ellerinde tutmak için hayvanları gönderdikleri akıbeti belirsiz korkutucu bir mekâna dönüşür.

Tüm bu öğelerden hareketle isyandan önce çiftlik; aralarında babacan bir liderin bulunduğu ve zekâya göre düzenlenmiş ancak günlük hayatta çok belirli olmayan bir statünün olduğu, tüm üyelerin ayrı bir kimliklerinin olduğu ve birbirlerine saygı duydukları görev kültürü ve destekçi kültür odaklı bir örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu örgütte yaşlı domuz Major’un tecrübesi ve bilgeliğine atıfla sözü dinlenirken; bunun haricindeki ilişkiler ast ya da üstün olmadığı, her bireyin düşüncelerini özgürce söylediği, farklı bir düşünceleri olduğunda rahatlıkla Major’a söyleyebildikleri ve bunlar üzerinde tartışabildikleri demokratik bir ilişki söz konusudur. Elbette çiftlik sahibi Bay Jones’la olan ilişki emir komuta şeklinde ilerleyen, işlerin yapılmasının baskı ve korkuyla yapıldığı monarşik bir ilişki mevcuttur. Ancak tüm astlar görevlerini yapabilecek yeterlikte, gücünü işine veren, becerikli, sorumluluk sahibi ve gerektiğinde örgütsel amaçlar için güdülenebilen bireylerdir. Dolayısıyla isyan öncesi çiftliğin örgütsel yapı modeli yatay örgüt modeli olarak tanımlanabilir. Zira uzmanlık ve görevlerin ön planda tutulduğu yatay örgüt yapılarında belirli bir hiyerarşi yoktur ve sorumluluklar paylaşılır. Örgütü kendi içinde değerlendirdiğimizde yatay örgütsel yapı karşımıza çıkıyorken; çiftlik sahibi ve örgütü birlikte ele aldığımızda dikey bir örgüt yapısı karşımıza çıkmaktadır. Bu açıdan baktığımızda isyan öncesi Major hariç diğer tüm örgüt üyelerin kimlikleri örgüte ve Bay Jones’a bağlı ve bağımlı olan kimliklerdir. Kendilik bilinci olmayan, efendiye karşı eyleme geçecek praksis bilinci olmayan, kendi hakikatini efendinin iradesinde ve onun hizmetinde çalışmakta bulan tüm örgüt üyeleri bireysel varoluş bakımından özgür olmayan köle tavrı içerisindedir.’’

ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : BURADAN GERİYE DÖNÜLEMEZ


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : BURADAN GERİYE DÖNÜLEMEZ

Türkiye’nin hak ve menfaatlerini uluslararası hukuk çerçevesinde korumaya yönelik girişimleri Yunanistan’ı, Türkiye’yle menfaati çatışan ve bölgesel güç olmasından rahatsızlık duyan birçok ülkeyi rahatsız etmiştir. Bu rahatsızlığın boyutları AB’den ABD’ye, oradan da gözdemiz (!) Arap ülkelerine kadar uzanmıştır.

Türkiye haklı olmasına rağmen yalnız kalmıştır. Bunun çıkar ilişkilerindeki çatışmalardan ve zamanında uygulanan hatalı politikalardan kaynaklandığı malum. Ancak bunun üzerinde durmak mevcut şartlar itibariyle bir mana ifade etmiyor.

Mevcut şartlar hak ve menfaatlerimizi, askeri güç uygulaması ve tedbirlerimizi devam ettirerek korumayı gerektiriyor. Buradan bir adım geri adım atarsak sonunu alamayız. İyi niyetle olsa dahi atılan bir tek geri adım, karşımızdaki güçler tarafından üstünlük olarak algılanacak, aleyhimizdeki hukuk dışı davranış ve uygulamalarından kesinlikle vazgeçmemelerine sebep olacaktır.

Tehditler devam ediyor

Türkiye kararlılık gösterdikçe karşımızda bulunan ülke ve örgütlerin tehditleri artmıştır.

Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma isteği, demeçleri, Yunan Cumhurbaşkanının anlaşmalar hilafına askeri statüye geçirilen Meis adasına gidişi tahrik edicidir.

AB, 24 Eylül’deki toplantıda Türkiye’ye yaptırım uygulanabileceğini açıklamıştır. AB dış politika sorumlusunun, AB-Türkiye ilişkisinin dönüm noktasında olduğunu söyleyerek Ankara’yı Doğu Akdeniz’deki çatışmadan geri adım atmaya çağırması esef vericidir. Akdeniz ülkeleri toplantısından (M-7) buna benzer sonuçlar çıkmış, GKRY lideri de AB, M-7 ve ABD’den aldığı destekle sesini yükseltmiştir.

En önemli hamleler de ABD’den gelmektedir. ABD’nin Yunanistan ve GKRY’yle işbirliği içine girmesi kaygı vericidir. Askeri statüde olmaması gereken Dedeağaç’ta üs kurması, Yunanistan’la denizde ve karada ortak tatbikat yapması, F-16 modernizasyon anlaşması imzalaması, GKRY’ne uygulanan silah ambargosunu kaldırması, dışişleri bakanının GKRY’yi ziyareti ve Rum-Yunan ikilisini koruyan, Türkiye’yi haksız gösteren demeçler vermesi, karşı tarafın cüretini artırmaktadır. Bir ABD senatörünün, Türkiye’nin tutarsız davranışları nedeniyle ABD’nin İncirlik üssü yerine bir Yunan adasının tercih edilebileceğini söylemesi de işin boyutunun nereye geldiğini gösteren önemli bir gelişmedir.

Yunanistan’ın askeri gücünü arttırma teşebbüsleri

Yunan F-16’larının modernizasyonu, Fransa’dan uçak ve gemi almak için sağladığı mutabakatlar, askerlik süresini arttırma girişimi, elindeki Rus yapımı S-300 füzelerinin kapasitelerini arttırmak için Rusya’yla görüşme yaptığı haberi ve diğer faaliyetleri, onun uzlaşmasız tutumunun sadece bugüne ait kalmayacağını, gelecekte de devam edeceğini gösteriyor. Batı da Yunanistan’ı bu konuda teşvik ediyor.

S-400’ler için Türkiye’ye yapmadığını bırakmayan ABD ve Batı’nın, Yunanistan’daki S-300’ler için bir şey söylememesi, şimdi de kapasite artırımına ses çıkarmaması çifte standarttır. Bunun, Rusya’dan silah alımının 2014’de yasaklanmasına bağlanması ise tam bir trajikomedidir.

Geri adım atılamaz, taviz verilemez

Yunanistan’ın uluslararası hukuk dışı davranışları, anlaşmalar hilafına hareketleri had safhadadır. Kıta sahanlığı ve hava sahası anlayışı, adaların askeri statüsü kabul edilemez. MEB anlaşmaları geçersizdir. Kendisine ait olmayan, Türkiye’ye ait olduğu bilinen adaları işgalinden derhal vazgeçmesi gerekir.

Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını korumakta, anlaşmalara uyulmasını talep etmektedir. Yunanistan ise hakkı olmayanların peşindedir. Bu durumda Türkiye, söylemlerinin arkasında durmak mecburiyetindedir. Geri adım atılamaz, taviz verilemez. Aksi olursa bundan sonra kimse Türkiye’nin söylemlerini ciddiye almaz.

NATO’daki toplantılar çatışma çıkmasını önlemeye yöneliktir. Türkiye ancak karşı taraftan bir müdahale olursa veya 1995 de ilan ettiği üzere, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarması halinde bunu savaş nedeni olarak kabul eder. O zaman bu durum, haklarımızın tümüne sahip çıkma, hatta zaman içinde erozyona uğrayan haklarımızı da gözetmek için bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

Bu arada Kıbrıs’ta da müzakere rüzgârları estiriliyor. Sakın! Başladığı anda kaybederiz.

18 Eylül 2020

ANALİZ : Covid-19’un Yaratacağı Yeni Düzene Hazır Olmalıyız


Covid-19’un Yaratacağı Yeni Düzene Hazır Olmalıyız

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Ağustos 2020

ABD’DE HAMLE HAZIRLIKLARI

Amerikalı Avukat Larry Klayman, Freedom Watch (Özgürlük Takipçisi) isimli sivil toplum örgütü ve Buzz Photos isimli şirket adına Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı Amerikan mahkemelerinde 20 trilyon dolarlık bir tazminat davası açtı. Avukatın iddiası, Wuhan şehrindeki yasadışı bir laboratuvarda, biyolojik silah olarak geliştirilen Covid-19 virüsünün, Çin yönetimi tarafından kasıtlı olarak bütün dünyaya yayıldığı yönünde. İddiaya göre, Buzz Photos gibi birçok şirket, bu operasyondan zarar görmüş ve çalışanlarını işten çıkartmak zorunda kalmıştır, bu zarar tazmin edilmelidir.

Covid-19 virüsünün biyolojik bir silah olup olmadığını bilemeyiz. Uzmanların genel kanısı, biyolojik silah olamayacağı yönündedir. Çünkü bu tür virüsler mutasyon geçiriyorlar. Birkaç sene sonra mutasyona uğramış virüsün dönüp dolaşıp operasyonu yapanı vurmayacağını kimse garanti edemez.

Bu tartışmayı bir kenara bırakıp önümüze bakmamız gerekiyor. Covid-19, ister biyolojik silah olarak üretilen ister doğal yolla üreyen bir virüs olsun, insan ilişkilerinden, toplumsal hayatta, milli ekonomiden, küresel ekonomiye kadar bütün dünyayı derinden etkileyecek, değişimlere neden olacaktır. Yapmamız gereken, bu etkilerin ne yönde olabileceğini tahmin ederek önceden tedbir almaktır.

TEDBİR MAHALLEDEN BAŞLAR

Kişisel tedbirleri bir kenara bırakıp en küçük toplumsal ölçek, mahallemizden başlayalım sonra küresel ölçekten bahsederiz. Bu salgının altı ay veya daha uzun süre etkili olduğunu ve ciddi can kayıplarına yol açtığını düşünelim. İnsanlar eve kapanmak zorunda olduğu için günlük ekonominin çarkları durmuş vaziyette. Bu durumun devam etmesi, belli kesimler için ciddi geçim sıkıntısı yaratacaktır.

Sorun, marketlerde yiyecek bulunup bulunmaması değildir. Sorun, insanların o yiyecekleri alacak parayı nereden bulacağıdır. Milyonlarca emekçi ve esnaf günlük kazançla yaşamlarını sürdürmektedir. Berber, şoför, garson, iki ay sonra ne yiyecek? Üç ay sonra mağaza sahibi, oto tamircisi, kahveci eve ne götürecek? Salgının uzun sürmesi toplumsal olaylara hazırlıklı olmamız gerektiğini bize söylüyor.

Tedbiri alması gereken kimdir? Tabi ki devlet? Peki devlette para var mı? Yok! Peki, sorunu çözecek etkili bir plan var mı, bir hareket, bir hazırlık var mı? O da yok! Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu günler için gereken “ihtiyaç akçesini” yani Merkez Bankasındaki acil durum parasını bile harcamış durumda. Karşılıksız para basmaya kalksa, hiper enflasyon tehlikesi her şeyi daha da berbat edebilir. Hükümetin açıkladığı tedbirler, maalesef üç ay sonra başımıza gelebilecek yağma gibi toplumsal olayları önleme kapasitesine sahip değil.

O zaman tedbiri bizler almak zorundayız. Yiyeceğini stoklayıp elinde silahla evinde beklemek sorunu çözmeyecektir. Hali vakti yerinde olan insanlar, ellerini cebine atmalılar.

Mesela herkes her hafta gönlünden koptuğu miktarda ihtiyaç malzemesini mahalle muhtarına teslim edebilir. Buna benzer veya Ankara Belediyesi’nin başlattığı “Yardım Kolisi Bağışı Kampanyası” gibi geliştireceğimiz yöntemlerle bu krizden toplumsal düzeni bozmadan, paylaşımımızı ve dayanışmamızı artırarak çıkarmak zorundayız. Bunu başardığımız takdirde, kriz sonu kurulacak yeni dünya düzenine de millet ve devletçe daha hazırlıklı olmuş oluruz. Gün dayanışma günüdür.

ABD – ÇİN KAPIŞMASI NASIL SONUÇLANIR KAFA YORMAK LAZIM

Şimdi gelelim küresel boyuta. Bu krizden sonra mevcut küresel düzen de değişecek. Burası çok açık. Çin’de otoriter, tek parti yönetimi var. Ekonominin kontrolü büyük ölçüde devletin elinde. Çin merkez bankası, ağzına kadar döviz, tahvil ve altınla dolu. Merkezi yönetimin talimatları askeri hiyerarşiye benzer bir mekanizmada tepeden aşağı tüm birimlerde en kısa sürede ulaşıyor ve uygulanıyor. Çin, finans gücü ve merkezi otorite sayesinde, Covid-19 salgınını kolay atlatmış gibi gözüküyor.

Rakibi ABD’nin durumu ise tam bir felaket. ABD, vahşi kapitalizmin beşiği. Paran varsa hayattasın, yoksa ölmende bir sakınca yoktur. Amerika’da sağlık sistemi bile bu mantık üzerine kurulmuş. Hastanelerin neredeyse tamamı özel sektöre ait ve sağlık sigortası için ne kadar para ödüyorsan sistemden o ölçüde yararlanabiliyorsun.

Eğer ön görümüzde yanılmazsak, bu sistemde, Covid-19 salgınından en çok etkilenecek ülkelerden birisinin ABD olduğunu göreceğiz. Özel hastaneler, sigortası olmayan ya da yeterli kapsamı bulunmayan hastalara bakmayacaklar. Trump, bu sorunu çözmek için önce 50 milyar dolar civarındaki acil durum fonunu erişime açtı, sonrasında 2,2 trilyon dolar değerindeki tarihin en büyük kurtarma paketini onayladı. Tabi bu kurtarma paketleri batan şirketler için; ne kadarının sağlık sektörüne aktarılacağını bilmiyoruz. Sağlık sektöründe ciddi tedbir almazlarsa Amerika’da insanlar sokaklarda ölebilir. Umarım böyle bir şey olmaz.

Şimdi bazılarınız, “biz ihtiyaç akçesini harcamışız, ABD 2,2 trilyon para bulabiliyor” diye şaşırıyordur. Beyaz Saray’ın elinde böyle bir para yok. Amerikan Devleti zaten 23,6 trilyon dolar gibi insan aklının almayacağı büyüklükte bir borç yüküne sahip. Bahsettikleri o para, 2,2 trilyon dolar daha borçlanma limitini artırdıkları anlamına geliyor; bir başka deyişle 2,2 triyon dolar daha karşılıksız para basacaklar. Washington bu hamleyi doların dünya rezerv para birimi olma gücüne dayanarak yapabiliyor. Peki, bu kadar karşılıksız para basmaya Amerikan doları ne kadar dayanacak?

Aşağı yukarı ABD’nin yıllık gayrisafi mili hâsılası 18 trilyon dolar civarındadır. Bunun sadece 5 trilyon doları gerçek ekonomiye, yani üretime ait olup, geri kalan 13 trilyon dolar, finans sektörü tarafından üretilen paradır. Amerikan devleti ciddi ölçüde borçlu, buna karşılık özel sektör ciddi ölçüde zengindi. Fakat Covid-19 zenginleri de vurdu. Krizle birlikte borsalar, bankalar, finans kurumları, şirketler kısacası herkes en az %30 kaybetti. Bu kayıp sadece Amerika’ya has değil, Avrupa ve Çin’deki şirketler de kaybetti.

Ekonomik krizlerde sermaye el değiştirir. Covid-19 salgını ciddi bir ekonomik kriz yarattı. Dünya çapındaki bu krizde, her ülkede irili-ufaklı binlerce şirket batacak. Parası olan, yok pahasına satılan, bu batık şirketleri toplayacak. Özel sektörün yanında bazı devletlerde bu kervana katılacak. Stratejik varlıklarını para bulup toplumsal patlamayı önleme adına elden çıkaracaklar. İşte biz, toplum olarak olası patlamayı önleyebilirsek, kriz esnasında Kanal İstanbul Projesi ihalesine çıkan bu basiretsiz AKP yönetiminin yapacağı hataların bir kısmını telefi etmiş oluruz.

Bu küçük uyarıdan sonra konumuza tekrar geri dönelim. Bu krizden üretim gücüne sahip olan ve nakit parası bulunanlar kazançlı çıkacak. En büyük üretim gücüne sahip ülke kim? Çin. Nakit kimde var? O da Çin’de.

Çin’de küresel sermayenin ciddi yatırımları var. Onlar da bu krizde en az %30 kaybettiler. Pekin yönetimi, bırakın Amerika ve Avrupa’daki batık şirketleri satın almayı, kendi ülkesindeki yabancı yatırımları bile ele geçirse, bu krizden büyük kârla çıkacaktır. İşte ABD’de, Çin yönetimine karşı 20 trilyon dolar değerinde tazminat davası açılmasının arkasında bu mücadele yatmaktadır.

Gerilimin tırmanması kaçınılmazdır. Silahlı bir çatışmayla sonuçlanmasa bile yeniden dünyanın iki kutuplu bir yapıya doğru sürükleneceği beklenmelidir. ABD, çok yakında “ya bendensiniz ya da Çin’den yana” diye herkesi bir tercih yapmaya zorlayacaktır. Washington, aynı Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi bu sefer Çin tehdidi ile korkuttuğu ülkeleri kendine bağlayarak, kendisine yeni bir dünya yaratmaya çalışacaktır. Diğer yandan Çin’e de hiç kimse sempatiyle bakmasın. Elindeki ekonomik gücü emperyal niyetleri için kullanacağından emin olabilirsiniz.

MERKEZİ DEVLET HALEN ÇOK ÖNEMLİ

Son olarak bir teoriye de daha değinerek bitirelim. Bazı araştırmacılar, bu süreci üst aklın tek dünya devletine gidişi hızlandırmak için kullanacağını iddia ediyor. Onların iddialarına göre, bir süre sonra kripto paraya geçilecek. İnsanlar sağlık ile tehdit edilerek çip takmaya zorlanacak. Böylece her bir birey her an her yerde mali ve sosyal ilişkiler açısından çok sıkı takip altına alınacak. Böylece yeni bir dünya düzeni kurulacak. Üst aklın böyle bir niyete sahip olduğu doğrudur. Ancak üst aklın paradan başka elinde önemli bir aracı yok. Halk siyasette söz sahibi olduğu müddetçe, silahlı gücü elinde bulunduran merkezi otorite, kurulu düzeni devam ettirecek ve bir müddet daha devletler küresel rekabetin ana aktörleri olmaya devam edecektir.

Bu konular tüm açıklığıyla tartışılmalı ve böylece salgın sonrası yeni dünya düzenine hazırlanmalıyız.

ANALİZ /// Rıza Talebi : Ruh halimin haritası, Rusça yazılıp İngilizce Okunmaz !!!!!


Rıza Talebi : Ruh halimin haritası, Rusça yazılıp İngilizce Okunmaz !!!!!

27 Nisan 2020

Yanlış Anlamayın, Rusya’da aynısını yapıyor. Cia’ın 1948 tarihinde azınlıklar raporunda, yayınlanan harita, 1960 yılında Sovyetler’in etnik haritasi ile eşleşiyor. Ruslar ve Amerikaların rekabeti sadece bununla yetinmiyor, onlar Türk bölgelerini kürdleştirme projesini yıllar önceden ateşlemişler. ‘’Khachatur aboviyan’ ‘’gibi Ermeni asıllı Yazar ilk Rusya kürdologu olarak ortaya çıkıyor.
Ermeniler ilk defa 1930lu yıllarında, Laçin bölgesinde Kürdistan yaratmağa çalıştılar, ‘’OKRUGKÜRDİSTAN’ adındaki bu teşebbüs yenilgiye uğratıldı ve kürtlerin çok az olduklarından kaynaklanarak Ermenilerin istediği gibi bu bölge Ezidi-Ermeni toprağına dönüşmedi.
Hatta Reklama geçtiler, İlk Kürt filmi olan Zare (1926), Sovyetler Birliği’nde Sovyet Ermeni film stüdyosu Armenkino tarafından üretildi. Genç bir Yezidi Kürt kızı, Zare ve Rus Devrimi arifesinde çoban Saydo’ya olan sevgisiyle ilgiliydi. onlar meseleyi bukadar romantik görmüyorlardı, şimdi onlar pratiğe geçmiş biz Zare gibi filimler yapıyoruz!
Daha önce Lozan antlaşmasında, Lord Kürzon himayesinde, Ermenilerin ve kürtlerin birlşemesi söz konusu oluyor. Öyle ki İran dişişleri bakanı Nüsrettüddüle Firuz, hain bir tavırda Kürzona mektup yazarak İran devletinin Büyük Kürdüstan hayalini gerçekleştirme isteğini desteklemesini yazıyor.
”’’’Mirza bala Mehemmedzade’nın ‘’İran ve Ermeniler’ kitabında yazdığı gibi, Ermeniler Türklerden çok kürtlere yakınlık his ediyorlar, ‘’Troşak’’ gibi gazetelerinde sürekli Ari bir birlik yaratmağla kürtlere sorgusuz sualsız bir ittihadi öneriyorlardı.
1918 yıllarda, İranın Azerbaycan eyaletinde, Süryanı ver Ermeni çeteleri Binlerce Müslüman Türkü katlediyorlar. Süryani ‘’Ağa Petros ‘’ve ‘’Marşimon’’, Ermeni ‘’Anderanik’’ Kalıntıları ve Kürt ‘’Semko’’ işbirliği ile ‘’Ahmet Kesrevi’’ Ünlü İran Tarihçisinin yazdığı gibi, Urumiye’de, Hoy’da, Salmas’ta binlerce insanı vahşicesine katl ediliyor.
Türkiye’de, Kafkasya’da ve İran’da yapılan vahişilikleri izah etmeye gerek yok, bin sayfalık kitaplar buna yetmez.
Ermeni çeteleri her zaman kürtleri kullanarak, onları çirkin amaçları için alet etmişler, Kürtlere Arilik birliği altında, Islami ümmet mefkûresinden kopararak kendi Büyük Ermenistanları’nın bir işçisine dönüştürmüşler.
Kürt-Ermeni işbirliğni, Asala’da, Taşnak’ da, Hınçak ve hatta günümüzdeki siyasi Kürdi Partilerinde görmekteyiz.
Çok uzağa gitmeyelim, İran devriminden sonra, ‘Sulduz ‘ve ‘Urumiye’ katliamları, Silahlanmış Kürt Partileri tarafından yapılmadı mı?
‘Şeyh Sait’, ‘Şeyh Übeydüllah’, ‘Barzanı’ gibi ünlü kürt isyancıları, bölgenin huzuruna bu düşünceler ve mekanizmalarla darbe vurmadılar mı?

Hala işgal edilmiş Karabağ’da, PKK terör örgütünün eğtim kampları yok mu, ‘Şivan Perver’ şarkılarında hala, Kerkük, Urumiye Kürdistan sologanları atmıyor mu? Bernard Lewisin haritası yahut Sevr antlaşmasının Çizdiği sınırlar, milli mücadele şehitleri, Misak-i-milli, Binlerce Türk Askerin kanı, ne kadar erken unutuldu.
‘Bağırhan’ ve ‘Mirze Küçüğün’ Kesilmiş başlarınının acısını hiseden olmadı mı?
Kafkassam İslam ordusunun Laleri, ‘Eminüşşer-e-hoyi’nin ‘yazdığı gibi, Mehmetçiği gören köylülerin sevinç feryadını hoy’dan duymadınız mı acaba, O karadenizin Kime çırpındığını, ‘‘Elçibeyin ‘’ yalnızlığı mı söyliyelim.
Telaferlinin Kimsesizliğini mi, Ezidilerin ‘Erbile’ sığınmasını mı?
24 Nisan’da Ermenilerin Türk büyükelçiği karşında, dayak, tekme, balta yiyen Türkiye Türkiye sloganı atan dostlarımı, Hatta zor kullanarak ve istismarla PKK, pjak, Ypg, örğütlerine götürülen küçük yaşlı çocukuları, her gün duyulan şehit haberini, bunları’da mı….
Çok uzağa gitmiyorum, İşgal olunmuş Karabağın içinde sahte seçimlere karşı sessizliği mi?
Bunların hiç birisini söylemiyeceğim, asla şikayet etmiyeceğim, kardeşim!
Bu haritaya isyanım var, Canlı bir şahit olarak, 1071 yılından daha önce bir Türk olarak, isyanım var.
Haritaları biz çizeriz, bin yıldır da biz çiziyoruz, CİA ve KGB yahut Mossad değil, kan vere vere çiziyoruz.
Kabil, Lahur yahut Her hangi bir Üniversite bana harita çizemez, sadece benim için değil Türkiye için de harita çizemez, Toprağımı aldığı sahte Akademik biligiler’le bölemez, Bu kadar net, Bu kadar basit!
Azeri demekle, Şii demekle, Mecusi demekle biz hiçbir zaman Türkiye’mizden kopmayız, Ama bu haritalar bizim istediğimize rağmen bizi fiziksel olarak Atayurt’dan koparıyor.
Hikayelere, Muziğe, saza, sürviver’a, o sese yetinmeyiz ve Ayrica bir Kerkük olmaya hiç niyetimiz yoktur!
Vesselam

Rıza Talebi

ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “KIBRIS SORUNU” İFADESİNİ KULLANMAYALIM !!!


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “KIBRIS SORUNU” İFADESİNİ KULLANMAYALIM

Kıbrıs konusu yıllardır gündemden düşmemektedir. Birçok ülke GKRY’yi, 1963’den itibaren meşruiyetini kaybeden Kıbrıs Cumhuriyeti olarak görmeye devam etmekte ısrarlıdır. Bunlardan Bazıları özellikle Doğu Akdeniz’deki doğal enerji kaynaklarının ortaya çıkmasından sonra, KKTC’yi hiç hesaba katmadan, onunla anlaşmalar yapmışlardır.

Kıbrıs konusunda bugüne kadar bir seri müzakereler yapılmış, sonuç alınmamıştır. Artık Kıbrıs konusunun Türkiye için bir sorun olmadığı kararlılıkla ve açık olarak ortaya konmalı, özellikle Türk tarafınca bu konu bir daha “Kıbrıs sorunu/meselesi” olarak ifade edilmemelidir. Sorun bunu istemeyenlerin meselesidir.

Müzakereler bir sonuç getirmez

Kıbrıs konusunun özünde, Rumların Türkleri Ada’da sindirmek, yollamak ve siyasi varlığını yok etmek amacı yatar. Müzakerelerden ve çözümden Türk tarafının çıkarı yoktur. Türkler için çözüm, her yönüyle tavizdir. Verilecek tavizler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinden, güvenliğinden, çıkarlarından ve prestijinden götürür. Taviz, Kıbrıs Türkünün de bağımsızlıktan, egemenlikten, can ve mal güvenliğinden, KKTC’den, yani vatanından vazgeçmesidir.

KKTC egemen bir devlettir. Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasıyla kurulmuştur. Uluslararası hukukta ve ilişkilerde bir devlet olarak işlem görme hakkına sahiptir. 1974’den beri adada sükûnet ve barış vardır. Kıbrıs konusu 1974’de çözülmüş, 1983’de bitmiştir.

KKTC Cumhurbaşkanı’ndan skandal öneri

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Türkiye’nin garantörlüğü yerine İngiltere ve Yunanistan’ın da dahil olduğu ortak bir gücün Kıbrıs’ta konuşlanmasını teklif etmiş, Rum Kesimi de hemen teklife sıcak baktığını duyurmuştur.

Kıbrıs sadece KKTC’yi değil, ondan daha da fazla Türkiye’yi ilgilendirir. Kıbrıs Türkiye için tarihi mirastır, güvenlik ve güvenirlik konusudur. Kıbrıs; Ada’daki Türkler için, siyasi haklara sahip, güven içerisinde, hür ve egemen olarak varlıklarını devam ettirebilecekleri bir vatana sahip olunması, Türkiye için de ulusal güvenliğinin tehdit edilmesine ve Doğu Akdeniz’deki etki alanının kısıtlanmasına engel olunması ve milli menfaatlerinin korunması konusudur.

Akıncı’nın buna benzer çıkışları olmuş, sözleri ve önerileri karşı tarafta heyecan ve beklenti yaratmıştır. Her liderin Kahraman Denktaş ve onun düşüncesindekiler gibi olamayacağı, bu nedenle konunun sadece Kıbrıs’taki iki liderin inisiyatifine bırakılamayacağı, şimdiki ve daha önceki örneğinde görülmüştür.

Kapalı Maraş

46 yıldır kullanıma kapalı olan Maraş bölgesinin açılması yönünde karar alındığı ve bunun Türkiye tarafından da desteklendiği bildirilmiştir. Kahraman Denktaş döneminde bir ara açılması söz konusu olmuş, ancak buna çeşitli yollardan engel olunmuş ve devamında da Denktaş’ın yönetimden uzaklaştırılması için türlü baskılar yapılmıştır.

KKTC egemen bir ülkedir. Maraş’ı açmak onun inisiyatifindedir. Bu karar ve ona olan destek, artık müzakerelerden bir sonuç alınmayacağı kanaatinin oluştuğunu gösteren olumlu ve sevindirici bir yaklaşımdır. Umarım bundan geri dönülmez.

Ancak açmak için, Maraş’ın şehir alt ve üst yapı planının yapılması, kapsamlı bir inşaat faaliyetinin programlanması, ne şekilde ve nasıl kullanılacağının hukuki bir esasa bağlanmasına ihtiyaç vardır. Bugünde yarına halledilecek bir konu değildir. Önce kararın arkasında durmak sonra da planlı, programlı hareket etmek gerekir.

Bundan sonra uluslararası tanınma

Kıbrıs’ta elde edilen haklar ve onun yarattığı etkinlik, hiçbir şeye feda edilemez. Elden kaçarsa bir daha ele geçirilemez. Hiçbir konuda pazarlık yapılamaz.

Pazarlık yapanların, mevcut statüye ilişkin hiçbir emeği ve katkısı yoktur. Sonra Rumlar tarafından katledilen ve kaybolan Kıbrıslı soydaşımız, Barış harekâtında TSK ve TMT’dan şehit olan, yaralanan ve engelli kalan kahramanlarımız haklarını helal etmez. Kıbrıs gazisi olarak ben de etmem.

Bundan sonraki aşamada, KKTC’nin uluslararasıalanda tanınması yönünde çaba gösterilmesinde, federasyon yönünde bir çağrışım olmaması için adının da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTC) olarak değişmesinde de yarar görülmektedir.

Kıbrıs Barış Harekâtının 46 ncı yıldönümünde beklentimiz bu yöndedir. Harekâtta şehit olanları rahmetle, gazilerimizi de şükran ve minnetle anıyoruz.

17 Temmuz 2020 Yeniçağ Gazetesi