ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “KIBRIS SORUNU” İFADESİNİ KULLANMAYALIM !!!


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : “KIBRIS SORUNU” İFADESİNİ KULLANMAYALIM

Kıbrıs konusu yıllardır gündemden düşmemektedir. Birçok ülke GKRY’yi, 1963’den itibaren meşruiyetini kaybeden Kıbrıs Cumhuriyeti olarak görmeye devam etmekte ısrarlıdır. Bunlardan Bazıları özellikle Doğu Akdeniz’deki doğal enerji kaynaklarının ortaya çıkmasından sonra, KKTC’yi hiç hesaba katmadan, onunla anlaşmalar yapmışlardır.

Kıbrıs konusunda bugüne kadar bir seri müzakereler yapılmış, sonuç alınmamıştır. Artık Kıbrıs konusunun Türkiye için bir sorun olmadığı kararlılıkla ve açık olarak ortaya konmalı, özellikle Türk tarafınca bu konu bir daha “Kıbrıs sorunu/meselesi” olarak ifade edilmemelidir. Sorun bunu istemeyenlerin meselesidir.

Müzakereler bir sonuç getirmez

Kıbrıs konusunun özünde, Rumların Türkleri Ada’da sindirmek, yollamak ve siyasi varlığını yok etmek amacı yatar. Müzakerelerden ve çözümden Türk tarafının çıkarı yoktur. Türkler için çözüm, her yönüyle tavizdir. Verilecek tavizler, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve menfaatlerinden, güvenliğinden, çıkarlarından ve prestijinden götürür. Taviz, Kıbrıs Türkünün de bağımsızlıktan, egemenlikten, can ve mal güvenliğinden, KKTC’den, yani vatanından vazgeçmesidir.

KKTC egemen bir devlettir. Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin hakkını kullanmasıyla kurulmuştur. Uluslararası hukukta ve ilişkilerde bir devlet olarak işlem görme hakkına sahiptir. 1974’den beri adada sükûnet ve barış vardır. Kıbrıs konusu 1974’de çözülmüş, 1983’de bitmiştir.

KKTC Cumhurbaşkanı’ndan skandal öneri

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı, Türkiye’nin garantörlüğü yerine İngiltere ve Yunanistan’ın da dahil olduğu ortak bir gücün Kıbrıs’ta konuşlanmasını teklif etmiş, Rum Kesimi de hemen teklife sıcak baktığını duyurmuştur.

Kıbrıs sadece KKTC’yi değil, ondan daha da fazla Türkiye’yi ilgilendirir. Kıbrıs Türkiye için tarihi mirastır, güvenlik ve güvenirlik konusudur. Kıbrıs; Ada’daki Türkler için, siyasi haklara sahip, güven içerisinde, hür ve egemen olarak varlıklarını devam ettirebilecekleri bir vatana sahip olunması, Türkiye için de ulusal güvenliğinin tehdit edilmesine ve Doğu Akdeniz’deki etki alanının kısıtlanmasına engel olunması ve milli menfaatlerinin korunması konusudur.

Akıncı’nın buna benzer çıkışları olmuş, sözleri ve önerileri karşı tarafta heyecan ve beklenti yaratmıştır. Her liderin Kahraman Denktaş ve onun düşüncesindekiler gibi olamayacağı, bu nedenle konunun sadece Kıbrıs’taki iki liderin inisiyatifine bırakılamayacağı, şimdiki ve daha önceki örneğinde görülmüştür.

Kapalı Maraş

46 yıldır kullanıma kapalı olan Maraş bölgesinin açılması yönünde karar alındığı ve bunun Türkiye tarafından da desteklendiği bildirilmiştir. Kahraman Denktaş döneminde bir ara açılması söz konusu olmuş, ancak buna çeşitli yollardan engel olunmuş ve devamında da Denktaş’ın yönetimden uzaklaştırılması için türlü baskılar yapılmıştır.

KKTC egemen bir ülkedir. Maraş’ı açmak onun inisiyatifindedir. Bu karar ve ona olan destek, artık müzakerelerden bir sonuç alınmayacağı kanaatinin oluştuğunu gösteren olumlu ve sevindirici bir yaklaşımdır. Umarım bundan geri dönülmez.

Ancak açmak için, Maraş’ın şehir alt ve üst yapı planının yapılması, kapsamlı bir inşaat faaliyetinin programlanması, ne şekilde ve nasıl kullanılacağının hukuki bir esasa bağlanmasına ihtiyaç vardır. Bugünde yarına halledilecek bir konu değildir. Önce kararın arkasında durmak sonra da planlı, programlı hareket etmek gerekir.

Bundan sonra uluslararası tanınma

Kıbrıs’ta elde edilen haklar ve onun yarattığı etkinlik, hiçbir şeye feda edilemez. Elden kaçarsa bir daha ele geçirilemez. Hiçbir konuda pazarlık yapılamaz.

Pazarlık yapanların, mevcut statüye ilişkin hiçbir emeği ve katkısı yoktur. Sonra Rumlar tarafından katledilen ve kaybolan Kıbrıslı soydaşımız, Barış harekâtında TSK ve TMT’dan şehit olan, yaralanan ve engelli kalan kahramanlarımız haklarını helal etmez. Kıbrıs gazisi olarak ben de etmem.

Bundan sonraki aşamada, KKTC’nin uluslararasıalanda tanınması yönünde çaba gösterilmesinde, federasyon yönünde bir çağrışım olmaması için adının da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTC) olarak değişmesinde de yarar görülmektedir.

Kıbrıs Barış Harekâtının 46 ncı yıldönümünde beklentimiz bu yöndedir. Harekâtta şehit olanları rahmetle, gazilerimizi de şükran ve minnetle anıyoruz.

17 Temmuz 2020 Yeniçağ Gazetesi

ANALİZ /// Armağan KULOĞLU : Türkiye geniş bir cepheyle karşı karşıya


Armağan KULOĞLU : Türkiye geniş bir cepheyle karşı karşıya

E-POSTA : oakuloglu

03 Temmuz 2020

Türkiye, PKK’yla içeride ve Irak’ın kuzeyinde, Suriye’de PYD/PKK’yla fiili mücadele içindedir. Bunlara destek olan ABD ve Rusya’yla anlaşmazlık yaşamaktadır.

Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları ve doğal kaynaklar konusunda GKRY, Yunanistan, İsrail, Mısır ve onlara bu konularda destek olan AB ve ABD’ye karşı, durumlarına göre güç gösterisi veya diplomasiyle mücadele vermektedir.

Deniz yetki alanları konusunda bu mücadele alanına Libya da eklenmiştir. Türkiye burada BM’nin de meşru olarak tanıdığı Sarrac yönetimine destek vermiş, isyancı Hafter’i destekleyen Rusya, Mısır, Fransa, S.Arabistan ve BAE’ni de kapsayan geniş bir cepheyi de karşısına almıştır.

Dolayısıyla mücadele alanı, sahada Libya’dan Irak’a kadar uzanmış, saha dışında da çıkarlarına ters düşen ülkeleri de içine alarak genişlemiştir.

Türkiye’nin amacı güvenliğini sağlamak, ulusal hak ve menfaatlerine sahip çıkmak

Türkiye, güvenliği tehlikede olmadığı, ulusal hak ve menfaatleri uluslararası hukuk çerçevesinde zarar görmediği sürece, diğer ülkelere karşı herhangi bir eylemde bulunmaz. Ancak güvenlik endişesi varsa, hak ve menfaatleri gasp ediliyor ve zarar görüyorsa, bunun gereğini yapmakta da tereddüt etmez.

Türkiye bu çerçevede, Irak ve Suriye’deki mücadelesini güvenliğini sağlama, Libya’dan Suriye’ye kadar Doğu Akdeniz’deki mücadelesini ise güvenlik faktörünün yanında her türlü ulusal hak ve menfaatlerine sahip çıkma kapsamında sürdürmektedir.

Libya’daki durum üstünlüğünü pekiştirmek gerekiyor

Libya’yla meşru hükümetle yapılan anlaşmaları müteakip, Türkiye’nin her türlü desteğini alan Sarrac güçleri üstünlüğü ele geçirmiş, ilerleyen kuvvetler kritik mevki olan Sirte’ye yaklaşmıştır. İsyancı Hafter ve onu destekleyen ülkeler endişe içindedir. Mücadelenin aleyhlerine gelişmesi üzerine ateş kes isteğinde bulunmuşlar ve uluslararası kuruluşlara çağrı yapmışlardır. Ancak asıl maksatları, Hafter güçlerinin yeniden toparlanması, Sirte ve çevresinin korunması, şartlar elverişli olursa kaybedilen yerlerin de geri alınmasıdır.

Bu amaçla Rusya, Hafter yönetimine uçak ve malzeme takviyesinde bulunmuş, Wagner Grubu paralı askerlerini artırmıştır. Ayrıca Sudan ve Çat’tan binlerce paralı asker gelerek Bingazi-Sirte arasında konuşlanmıştır.

İttifakta çatlaklar görülüyor

Türkiye’yi, Libya meşru hükümetine sağladığı destekler nedeniyle hedef yapan Macron, şimdi de bölgedeki petrol sahalarına konuşlanan isyancı Hafter yanlısı Rus paralı askerlerini kınamış, bölgedeki yabancı askerlerin varlığının devam etmemesi çağrısında bulunmuştur.

Fransa’nın Libya’da, sömürge geleneğinden gelen menfaat peşinde koşma düşüncesi açığa çıkmıştır. Macron, kendi iç basınından da, ağır eleştiriler almaktadır.

Arap Birliği’nin, dışişleri bakanları seviyesinde yapılan olağanüstü toplantısında da Libya, Tunus, Katar ve Somali, Libya meşru yönetimi aleyhinde alınan bazı kararlara çekinceler koyarak meşru hükümete destek olmuşlardır.

Cepheyi ülkeler bazında daraltmak gerekiyor

Yunanistan yalan iddialarla, Libya’da Türkiye’nin blöf yaptığını, Mısır karşısında kaybetmeye mahkûm olduğunu söyleyerek Mısır’ı tahrik etmektedir.

Yunanistan İtalya’yla deniz yetki alanları anlaşması yapmış, şimdi de Mısır ve Arnavutluk’la anlaşma yapma ihtimali vardır. Buna GKRY ile yapabileceği anlaşma da eklenirse Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki yetki alanları aleyhinde bir durum oluşması kaçınılmazdır.

Bu durumda Türkiye’nin, ideolojik yaklaşımlardan ve inattan vazgeçip, Doğu Akdeniz yelpazesindeki ülkelerle diplomatik temasa geçip cepheyi daraltması gerekli görülmektedir.

Başta Mısır’ı, Sarraç yönetimine İhvan geleneğinden gelen Müslüman Kardeşler yanlısı olduğu için değil, meşru olduğu ve kendi deniz alaka ve menfaatlerini korumak için destek verdiğine ve Türkiye ile yapacağı deniz yetki alanı anlaşmasıyla kendisinin de avantaj elde edeceğine ikna etmelidir.

İsrail, Lübnan ve hatta Suriye ile de aynı şekilde anlaşma yollarını aramalı, fiili müdahalelerin yanında, diplomasiyi de harekete geçirerek, Libya’dan Suriye’ye kadar olan Mavi Vatan’ına sahip çıkmalıdır.

Tabii Yunanistan’ın haksız ve hukuksuz bir şekilde işgal ettiği Ege’deki 18 adanın geri alınması için de Yunanistan’a anlayacağı yöntemler uygulanmalıdır. Bu adalarda göz göre göre yaptıkları, en son Yunan Cumhurbaşkanının Eşek Adası’na gelişi ve 16 yıldır burada olduklarını söylemesi gururumuzu rencide etmektedir.

Kaynak Yeniçağ: Türkiye geniş bir cepheyle karşı karşıya – Armağan KULOĞLU

ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan” Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1 V E 2)


Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1)

01 Haziran 2020

2020 yılına Covid-19 salgını tüm dünyayı etkiledi. Sağlık krizi şeklinde başlayan etkilenme süreci dönüşerek insanlık ve ekonomik kriz olma yoluna girdi.

Genel olarak salgının dünya ülkelerinden seyri şu şekilde gerçekleşmiş veya gerçekleşmeye devam etmektedir. İlk aşaması “sağlık şoku”, ikinci aşaması “arz şoku” üçüncü aşaması “talep şoku” ve “insanlık krizi”, dördüncü aşaması “komşuyu fakirleştirici politikalar” ve son aşaması “finansal şok” olarak geldi veya gelecektir.

Küresel dünyanın neredeyse tamamı ilk dört aşamayı yaşamıştır. İlk aşama “sağlık şoku”, dünyadaki küreselleşmenin boyutuna bağlı olarak yüksek yayılma hızı ile birlikte tüm ülkeleri etkilemiştir. Özellikle ülkelerde geç gelen önlemlerden dolayı yayılma hızı bir kat daha artmıştır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında geç alınan tedbirler, sahip oldukları nüfusun yaşlılığı ve sağlık sistemlerindeki eksiklikten dolayı yüksek düzeyde kayıplar yaşanmıştır. Gelişmiş olmayan ülkelerin neredeyse tamamındaki ise, imkansızlıklar ve sağlık sektöründeki geri kalmışlık sonuçların vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. İkinci aşama ise ekonomik anlamda “arz şoku” ile kendini göstermiştir. Özellikle salgının çıkış noktası Çin’de alınan tedbirlerden dolayı yaşanan üretim kayıpları, arz şokunun oluşmasına büyük katkı yapmıştır. Çünkü Çin, küresel ekonomiye önemli miktarda girdi sağlayan(ara ve yarı mamül üreten) sağlayan ana tedarikçi konumundaydı. Ayrıca salgına maruz kalan her ülkede tekrar eden üretim kayıpları küresel ekonomide tedarik zincirinin bozulmasına neden olurken, üretim kayıplarını daha da üst noktaya çıkarmıştır. Üretim kayıplarının ekonomide meydana getirdiği gelir ve servet kayıpları ile ülkelerde alınan tedbirler “talep şoku” nun oluşmasına neden olmuştur. Bu aşamada gelişmiş ve gelişmiş olmayan bütün ekonomilerde artan işsizlik, azalan karlar, düşen hisse senetleri ve emtia fiyatları küresel ekonomilerin tamamını etkilemiştir. Bu aşamada ülkelerin dayanışma ve birbirine destek olmaktan ziyade her anlamda(öncelikle sağlık ve ekonomi) düşmanca tutum sergilemesi, salgının “insanlık krizine” dönüştüğü açıkça görülmüştür. Ülkelerin kendilerini dış dünyaya kapatması ve diğer ülkelerin ihtiyaç hissettiği en temel tıbbi araç gerekleri dahi paylaşmaması bunun en güzel örneğidir. Bu durum ülkelerin tamamının “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulamasını sonucunu ortaya çıkarmıştır. Dünyada ülkelerin tamamı öncelikle salgının önlenmesi için gerekli olan tıbbi ve diğer dezenfektan ürünlerin yurt dışına satışını engelledi. Daha sonra kendi ülke ekonomik yapılarını korumak adına pek çok üründe gümrük vergilerini artırarak yerli üretimi teşvik edecek uygulamalara ağırlık verdi. Salgın süresince devam eden bu tür uygulamalar, küresel dünya normalleşme sürecine dönerken bile artarak devam ettiği görülmektedir. Bu dört aşamanın bütün unsurları dünya ülkelerinin tamamında somut bir şekilde görülmüştür. Ülkeler ellerindeki kaynakları sonuna kadar öncelikle salgını kontrol etmeye sonra ise “sağlık şokunun”, bir “finansal şok”a dönüşmemesi için kullanmışlardır. Bugün gelişmiş ülkeler sahip oldukları gelir ve rezerv fazlalıklarını ekonomiye aktarmakta ve oluşabilecek finansal şokun etkisini en aza indirmeye çalışmaktadır. Örneğin ABD’nin 3 trilyon dolara ve AB 2 trilyon dolara yakın bir finansmanı ekonomilerine aktarması bunun çabasıdır.

Bu kadar büyük finansal desteklere rağmen uluslararası kuruluşlar 2020 yılında ABD’nin -%6 ve AB’nin ise -%8,2 ekonomik küçülme yaşayacağı tahminlerinde bulunmaktadır. Küresel ekonominin büyüme motoru olan Çin bile 2020 yılının ilk çeyreğinde -%6.2 küçülmesi, 2020 yılında pozitif bir büyüme elde edilse de bu oranın çok düşük olacağının tahminlerinin artması, küresel ekonomi için finansal şokun oluşabileceğinin en somut göstergesidir. Gelişmiş ülkeler bir taraftan ekonomilerine yüksek miktarlarda para girişleri sağlarken diğer taraftan artan bütçe açıklarını finanse etmektedir. Gelişmiş olmayan ekonomiler bu üstünlüklerin tamamından mahrum vaziyettedir. Çünkü bu ülkelerin gelir ve rezerv fazlalıkları bulunmamakta, dolayısıyla ne ekonomilerine para girişi ne de artan bütçe açıklarını kapatacak finansmanları bulunmamaktadır. Bu ülkelerin tamamı küresel finansal oyunculardan tekrar borçlanmaya veya merkez bankalarının son dönemde fazlaca kullandığı kısa süreli ödünç para olan swap anlaşması yapmaya çalışılmaktadır. Küresel finansal oyuncular dünyadaki ekonomik gelişmelere paralel olarak artan risklerden dolayı borç verme konusunda gönüllü davranmaması ve büyük ülkelerin merkez bankalarının swap anlaşmalarından her ülkeyi faydalandırmaması, gelişmiş olmayan ülkeleri finansal şoka doğru sürüklemektedir.

Bugün Arjantin ekonomisinin finansal anlamda zor durumda olmasının en önemli nedeni budur. Çünkü küresel finansal oyuncular riskli olarak gördükleri gelişmiş olmayan ekonomilere gitmemekte ve hatta çıkmaktadır. Bu durum ülkelerde üç temel sorunun derinleşmesine katkı yapmaktadır. Birincisi, salgın ile birlikte gelir ve servet kaybına maruz kalan ekonomik oyunculara gerekli miktarda finansman desteğinin sağlanamamasıdır. Bu durum hem toplam talebi yavaşlatma hemde toplam arzın artışına engel olmaktadır. İkincisi, azalan kamu gelirlerine karşılık artan giderlerin yani bütçe açığının finanse edilmesini imkânsız kılmaktadır. Üçüncüsü ise, yabancı sermaye kaçışları ile ödeme zamanı gelen dış/iç borçların geri ödenmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bu ortadan hemen kaldırılamayan üç sorun, gelişmiş olmayan ülkelerde “finansal şok” un oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla salgının yarattığı olumsuzluklar önümüzdeki zaman diliminde yani 2021 yılında gelişmiş ülkeler için sonlanma ihtimali bulunsa da gelişmiş olmayan ülkeler için 2021 yılında da devam edeceğini göstermektedir. Çünkü şuan için gelişmiş olmayan ülkelerin bir kısmı gerekli olan finansmanı borç veya swap yoluyla kısa süreli( 1 yıl) ötelese de, 2020 yılında yaşanma ihtimali olan ekonomik küçülmeler ve artan gelir kayıpları nedeniyle 2021 yılında bu borçları ödeyecek finansmanı bulamayacaktır. Bu dönemde yeni borç veya swap yoluyla ödünç para bulamayan ülkelerin tamamında ise finansal şoklar oluşacaktır. Bu finansal şoklar gelişmiş olmayan ülkelerin aralarındaki ticari bağımlılık ölçüsünde yayılarak, dış ticaret krizine ve nihayetinde küresel bir borç krizinin oluşmasına neden olma ihtimali yüksek görülmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 2)

Öncelikle Türkiye ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014 yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul edilmektedir.

Türkiye ekonomisi 2003-2014 döneminde özelleştirme, net hata noksan, yabancılara gayrimenkul satışı ve kamu/özel borçlanma artışlarından elde edilen sermaye girişleri ile hızlı bir ekonomik dinamizm sağladı. Bu dönem içerisinde ekonomideki sermaye yoğunluğunun reel katma değer üreten sanayi ve tarım sektöründen ziyade yerli katma değer anlamında reel getirisi daha düşük olan inşaat ve tüketim alanlarına yönlendirilmesi, sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek olası sorunlar hakkında işaret vermekteydi. 2014 yılı sonrası bu sorunların gözle görünür hale gelmesi ayrıca yurtiçi ve yurtdışında oluşan konjonktürler ülke ekonomisinin makro ekonomik göstergelerindeki istikrarsız yapıyı daha da kötüleştirmiştir. En basit şekilde bunu görebilmenin ekonomik kanıtı; 2014 yılından beri neredeyse her yıl gerçek veya tüzel kişiliklere getirilen, vergi muafiyetleri, ekonomik af, yapılandırma ve borç erteleme süreçleri ile birlikte bu sürece konu olan finansmanın büyüklüğüdür. Bu durum reel ekonominin asıl oyuncuları olarak görülen firmaların ve bireylerin artan borçlanma düzeylerinden dolayı borç ödeme konusunda zayıflıklarını ortaya koymaktadır. Reel ekonomik unsurların kolay bir şekilde borçlandığı ancak borcu ödemede zorlanması, yapılan tercihlerin rasyonel olmadığının açıkça göstergesi olmuştur.

Bu durumun diğer bir kanıtı ise, varlık yönetim şirketlerine geçen takibe düşmüş borç (KGF garantili dışındaki) miktarların her yıl artarak gelmesi, ekonominin reel oyuncularının finansman sorunlarını açıkça ortaya koyan bir başka gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, reel milli üretim ve yerli katma değer üreten bir ekonomik yapının piyasada yeteri kadar oluşturulamaması ve dış ticarette ithal oyunculara sağlanan giriş kolaylıkları neticesinde ithalata bağımlı bir üretim yapısı ile endüstriyel bağımlılık en üst noktaya taşınmıştır. Diğer taraftan reel oyuncuların mal üretimi yerine daha fazla kazanç sağlayan inşaat sektörü gibi alanlarda yatırımlarını yoğunlaştırması, ithal bağımlılığın daha da artmasına neden olmuştur. Bu ithal bağımlılığın ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı da kamu veya özel sektör dış/iç borçları ile karşılanmıştır. Bu sayede elindeki kaynakları inşaat sektörüne yönelterek yatırım yapmaya çalışan firmalar ile bankacılık sektöründen kolay bir şekilde borç alan ve çoğunlukla ithal malı satın alarak tüketen tüketicilerin olduğu bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu kaotik yapı yabancı döviz girişlerinin devam ettiği 2014 yılına kadar ekonomide bir sorun yaratmamıştır. Ancak 2014 yılından sonra hem yabancı sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlama hemde azalan özelleştirme gelirleri nedeniyle sorunlar başlamıştır. Bu dönemde ülkenin döviz ihtiyacı(yaklaşık 41 milyar dolar) 2015, 2016 ve 2018 yıllarında net hata noksan kaleminden ve yabancılara gayrimenkul satışı(yaklaşık 15 milyar dolar) gelirlerinden karşılanmıştır. Buna karşılık uluslararası finansal oyuncuların Türkiye’ye borç verme konusunda eskisi kadar gönüllü olmaması, 2018 yılında döviz krizine girilmesine neden olmuştur. 2018 yılında yaşanan döviz krizinin etkilerinin son çeyrek dönemde meydana getirdiği ekonomik küçülme, 2019 yılında da birinci ve ikinci çeyreğinde de devam etmiştir. 2019 yılı son çeyrek dönemde sağlanan pozitif ekonomik büyüme ile yılı düşükte olsa pozitif bir büyüme oranı ile kapanmasına neden olmuştur. Bu durum ülke ekonomisinin borçlanabildiği veya ithal girdi temin edebildiği ölçüde büyüyen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Grafik . GSYH ( Zincirlenmiş Hacim Endeksi 2009)*

* Bir önceki yılın aynı dönemine ait değişim oranı (%)

Bir önceki yılın aynı dönemi ile o yılın aynı dönemi arasındaki değişim oranını veren GSYH rakamları incelendiğinde, Türkiye 2020 yılının ilk çeyreğinde %4.5 oranında ekonomik büyüme sağladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türk ekonomisinin 2020 yılının ilk üç aylık dönemi, 2019 yılının ilk üç aylık dönemine göre %4,5 oranında artış göstermiştir. Yani -%2.3’lük bir küçülme yaşadığımız 2019 yılı ilk üç ayına göre 2020 yılında %4.5 daha iyi olduğumuzu göstermektedir. 2019 yışı üç ayında meydan gelen %2.3’lük daralmaya karşılık, 2002 yılının il üç ayında meydana gelen %4.5 oranındaki büyümenin belli bir kısmının baz etkisi ile ortaya çıktığı görülmektedir.

Türkiye ekonomisinde 2014 yılından bu yana yaşanan yavaşlamanın getirdiği sorunlar daha aşılamamışken 2020 yılında salgının getirdiği sorunlar, ülkenin daha çok baskı altında kalmasına neden olduğu görülmektedir. Özellikle uluslararası ekonomik kuruluşların dünyadaki ekonomik daralmaya(ABD -%6, AB -%8.2 gibi) paralel olarak Türkiye’nin de 2020 yılında yaklaşık -%3 küçüleceğine yönelik tahminler yapması sorunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Önceki yazımda belirttiğim gibi bütün ülkeler salgınla beraber “sağlık şoku”, “arz şoku”, “talep şoku”nu ve komşuyu fakirleştirici politikalar aşamasını yaşadılar.

Türkiye salgının diğer ülkelere göre daha geç gelmesi ile kazanılan deneyimler, alınan politikaların düzeyi, eskiden beri gelen sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığı, nüfusunun daha genç yapıya sahip olması gibi nedenlerden dolayı daha az sıkıntıyla atlatmaya çalışmaktadır. Ancak sağlık şoku ile beraber gelen tedarik zincirindeki kopmalar ve alınan tedbirler sonucunda yaşanan üretim kayıpları arz şokunu yaşamasına neden olmuştur. 2020 yılı ilk üç aylık ekonomik büyüme oranı %4,5 olarak açıklanması, sanki salgın döneminde böyle bir büyüme elde edildiği düşüncesini hakim kılmaktadır. Salgının Türkiye’de Mart ayının ortalarında başlaması ve değerlendirmeye esas alınan 2019 yılı ilk üç ayında ekonomik küçülmenin olması esas alındığında, salgının üretimde meydana getirdiği etkinin önümüzde dönemlerde net bir şekilde karşımıza çıkacağını göstermektedir. Salgınla beraber Türkiye’de yaşanan arz şokunun asıl sonuçları önümüzdekiüççeyrek dönemde daha net görülecektir. Başka bir ifade ile önümüzde dönemlerde üretim, yatırım, ticaret, işsizlik, gelir ve servet kayıplarının boyutu hakkında net bilgiler ortaya koyacaktır. Gelir ve servet kayıplarının yüksekliği konusunda salgın başlangıcından buyana toplam talepteki daralmalar ile yaşanan talep şokundan aslında anlaşılmaktadır. Bu dönemde hem gelir/servet kayıpları hemde uygulamaya konulan tedbirler neticesinde temel gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan ürünleri dışında neredeyse tüm sektörlerde tüketim azalmış ve talep şokları yaşanmıştır. Haziran ayıyla beraber normalleşme sürecinin başlaması, yaşanan talep şokunun ne kadarlık kısmının gelir ve servet kaybından ne kadarlık kısmının alınan tedbirlerden oluştuğunu net bir şekilde gösterecektir. Diğer taraftan salgın boyunca tüketici alışkanlıkların ne kadar ve ne yönde değiştiği de toplam talebin belirleyicisi olacaktır. Özellikle salgın boyunca tüketicilerin stoklama alışkanlığı ve öncelikli ihtiyaç konumunda olan, üretimlerine devam edilen özellikle gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan üretimlerinin normalleşme ile birlikte üretim kayıplarıyla karşılaşacağına kesin gözle bakılmaktadır. Ayrıca salgın boyunca hizmet sektörünün tamamında karşı karşıya kalınan arz ve talep şoklarının, normalleşme döneminde de hızlı bir şekilde artmayacağı bilinmektedir. Örneğin, turizm, kafe, lokanta, kuaför, çay bahçesi, dayanıklı eşya veya otomobil sektörlerinde gelir ve servet kayıplarından dolayı hem arz hem talep eş zamanlı olarak eski seviyesine hemen gelmeyecektir. Özellikle gelir ve servet kayıplarının yeniden borçlanma ile telafi edilmeye çalışılması, bu süreci bilanço yapısını salgın öncesi güçlendiren bankacılık sektörünün, müşteri kalitesinin bozulma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sektörde, özel bankalar güçlü bilanço yapısını koruyarak daha seçkin müşterilere veya KGF garantili krediler kullandırma yolunu seçerken, kamu bankalarının ayırım yapmaksızın kredi kullandırması veya yapılandırma yapması, önümüzdeki dönmelerde bilanço kabiliyetlerini etkileyecektir. Ayrıca Türkiye, salgın süresince kısmi vergiler ile dış ticarete koyduğu engelleri, diğer ülkeler gibi genişleterek artırdı ve “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulayan ülke kervanına katılmıştır. Böylece yüzlerce ithal ürüne uygulanan ek vergiler ile yerli üretimi korumaya çalışmaktadır. Ancak ithal ürünlere konulan ek verginin; konulan oran, uygulama süresi, uygulanacak ürünler ve uygulanacak ülkelere göre yurt içi üretimin artmasına katkı sağlayacaktır. Bu vergilerden bazı ülkelerin istisna tutulması ve hem ihraç hemde yurtiçi piyasa sunulan malların ithal girdi bağımlılık oranlarının yüksek olması, yurtiçinde istenilen üretim artışının hemen elde edilemeyeceğini göstermektedir. Bu dönemde ülkelerin sadece sanayi sektörü değil aynı zamanda tarım sektörünün de koruma altına alındığı düşünüldüğünde, tarım sektöründe öncelikle ürün yeterlilik düzeyi düşük olan üretimlerin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir. Son aşama olan finansal şokun Türkiye yaşanıp yaşanmayacağını, finansman ihtiyacını karşılama kabiliyeti belirleyecektir. Türkiye’nin ne kadarlık bir finansman ihtiyacına sahip olduğunu tahminen şu şekilde belirleyebiliriz.

1. Kamu bütçe giderleri artmış ve Ocak-Nisan döneminde 72,8 milyar TL yani 7 milyar dolar bütçe açığı oluşmuştur. Bu bütçe açığı ilk dört aylık dönemi kapsamaktadır. Yapılan destek kapsamında kamu gelirlerin ötelenmesi, bütçede gelir azalışlarının devam edeceğini göstermektedir. Başka bir ifade ile sağlanan genel desteklerin yanında faiz, sağlık ve sosyal transferdeki artışlar giderleri artırırken, bütçe gelirlerindeki azalış (özellikle doğrudan gelir ve kurumlar vergisi ve dolaylı vergiler kdv, ötv gibi vergi gelirleri ) bütçe açığının artmasına neden oldu.Buna karşılık her nekadar normalleşme sürecinin başlamasına rağmen salgının hala devam etmesi kamu giderlerinin daha da artacağı yani bütçe açığının yükselerek devam edeceğini göstermektedir. Ayrıca KÖİ kapsamında döviz bazlı garanti kar ödeme yükünün tamamen kamu bütçesi üzerine kaldığı düşünüldüğünde, bütçe açığının tahmin edilenden çok fazla artacağını işaret etmektedir. 2020 yılında ekonomik yavaşmanın devam edeceği veya ekonomide küçülme yaşanma ihtimalinin yüksek olması, 2021 yılının da bütçe gelir artışlarını engellemekte ve bütçe açığı sorunun 2021 yılına taşınacağını göstermektedir. 2020 yılının tamamı esas alındığında öngörülen bütçe açığı olan 139 milyar TL’nin çok üzerinde olacağını göstermektedir. Çünkü yavaşlayan ve hatta küçülen ekonomi, artan borçlanma maliyetleri, KÖİ ödemeleri, sosyal giderler ve yapılacak teşvik maliyetleri dahil artan gider karşılığında azalan toplam gelirlerden dolayı en iyimser tahmini bütçe açığının bile 200 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşeceğidir. Bu durum bütçe açığının ortadan kaldırılması için ek finansman ihtiyacının şiddetini artırmaktadır.

2. Salgınla beraber dünya ülkelerinin tamamında dış ticaret kazançları da azalmış veya azalmaya devam etmektedir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bundan dolayı dış ticaret açığımız artmakta, kötüleşen hizmet dengesi nedeniyle de cari açığımız yükselecektir. Türkiye ithal girdi bağımlılığı ve küresel ekonomide yaşanan talep şoklarından dolayı mal ihracatı önemli ölçüde azalmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin salgınla beraber ihracatta en önemli yerli katma değeri yüksek döviz kaynağı olan hizmet dengesi yani Turizm sektöründe meydana gelecek bir daralma, cari açığımızın büyük oranlarda artmasına neden olacaktır. Örneğin 2019 yılında yaklaşık 30 milyar dolar döviz geliri getiren turizm sektörünün bu sene göstereceği performans, Türkiye’nin finansman ihtiyacını belirleyecek ikinci önemli unsurdur. Turizm sektörüne bağlı olarak Havayolu şirketlerinden otellere, acentalardan turistlere yönelik faaliyet gösteren firmalara kadar yüzlerce alt sektör bundan etkilenecektir. Turizm ve genel olarak hizmet sektörünün önünde en önemli engel; salgının ülkelerde farklı zamanlarda ve farklı şiddetle ortaya çıkması yani salgının başlangıcı, şiddeti, şekli ve sona ereceği zamanların dünyada eş zamanlı olmamasıdır. Ayrıca salgın hakkında ikinci bir dalganın olma ihtimalinin sürekli olarak konuşulması hizmet sektörünün bu yılını tamamen zora gireceğinin göstergesi olarak karşımızdadır. Dış ticaretteki diğer bir tehlike ise, ihracatımızın önemli bir kısmını yaptığımız AB’dir. Çünkü AB’de yaşanan gelir ve servet kayıpları, Türk ihraç mallarına yönelik toplam talebin de azalacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla daralan AB pazarı yerine, alternatif pazarların oluşturulamaması ihraç gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. 2019 yılında 180 milyar doları aşan ihraç gelirimizin %50’sini yani 90 milyar dolarlık kısmını AB ülkelerinden elde ettiğimiz düşünüldüğünde, yaşanacak olası %10’luk bir daralmanın Türkiye’ye maliyeti 9 milyar dolar olacaktır. Bu da Türkiye’nin ek finansman ihtiyacını kuvvetlendirecektir. Dış ticaret açığın artması, hizmet dengesindeki gelir azalışları, ülkeye giren döviz miktarının azalmasına, dolayısıyla dış finansmana olan ihtiyacın artmasına neden olacaktır.

3. Türkiye’nin toplam dış borç servisinin büyüklüğüdür. Başka bir ifade ile 2020 Mart-2021 Mart ayı(bir yıl içerisinde) itibariyle yaklaşık 168 milyar dış borç ödemesi yapacaktır. Kamunun(MB dahil)yaklaşık 47 milyar dolar, finansal kuruluşların yaklaşık 51 milyar dolar ve finansal olmayan kuruluşların 70 milyar dolar borç geri ödemesi bulunmaktadır. Salgın nedeniyle gelir yetersizliği yaşayan kamunun ve üretim kayıpları nedeniyle finansal olmayan kuruluşların toplam yaklaşık 117 milyar dolar ödemeyi gerçekleşmek için yeniden borçlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu bu borç yükünü rasyonel olmayan bir şekilde yüksek faiz ödeyerek karşılayabilir. Ancak finansal olmayan kuruluşların bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle finansal olmayan kuruluşların bu borçlarının önemli bir kısmının KÖİ yatırımları nedeniyle oluşan borçlar olduğu düşünüldüğünde, kamunun borç yükü bir kat daha artmaktadır. Ayrıca yaşanan gelir ve servet kayıplarından dolayı borç geri ödeme sorununun çıkma ihtimalinin bulunması, finans sektörünü de zorlayacaktır. Bu dönemde, tekrar başvurulan borç yapılandırma veya öteleme süreci sektörün bilanço üzerinde karlılığının artmasına neden olurken, müşteri kalitesindeki bozulma ve ekonomideki daralma bankacılık sektöründeki sorunu ertelemiştir. Çünkü tüzel ve gerçek kişilere 2014 yılından buyana neredeyse her yıl uygulanan bu tür yapılandırmalar, kredi kalitesinin bozulduğunu göstermektedir ki buda borcun geri dönmeme ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

4. Salgın ile birlikte gelişmiş olmayan piyasalardan 100 milyar doların üzerinde bir sermaye kaçışı yaşanmış ve bu ülkelerde yabancı sermaye girişleri de ani kesilmelere maruz bırakılmıştır. Salgının başlangıcından buyana yaklaşık 10 milyar dolara yakın finansman çıkışı da, Türkiye ekonomisi üzerindeki finansman baskısını artıran bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Küresel finansal oyuncular küresel risk ve belirsizliklerden dolayı Türkiye gibi ülkelerden bir taraftan çıkışları artarken diğer taraftan ülke CDS’ini yükselterek tekrar borçlanma maliyetini artırmaktadır.

Salgın ile birlikte pek çok gelişmiş olmayan ülkenin yaşadığı aşırı döviz ihtiyacından dolayı finansal şoka gireceği muhtemeldir. Türkiye’nin 2020 yılı içerisinde ihtiyaç hissettiği finansmanın temini konusunda daha kalıcı ve sürdürülebilir adımlar atmasına gerek vardır. Merkez Bankasının swap anlaşmaları ile kısa süreli finansman ihtiyacını karşılasa da, son iki, üç yıldır devam eden ulusal ekonomik sorunlar ve salgından dolayı var olan küresel konjonktür, bu şekilde finansman ihtiyacının karşılanabilmesini sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve sorunu kısa bir sürede olsa ötelemektedir. Türkiye, önümüzde aylar içerisinde daha da artacağı tahmin edilen bütçe ve cari açıkları ile dış ve iç borç geri ödemeleri konusunda sorunlar yaşamaya devam edeceği ihtimali kuvvetlenmektedir. Çünkü yabancı sermaye girişlerindeki ani kesilmelerin devam ettiği görülmektedir. Bundan dolayı, döviz kazandırıcı işlemler bakımından dış ticaret politikasını yeniden yapılandırmalı, yerli katma değeri ön plana çıkaran firmaları öncelikli ve yüksek düzeyde teşvik etmeli, bütçe içerisindeki öncelikli olmayan harcamaları durdurmalı, döviz bazlı kar garantili KÖİ anlaşmalarını Türk Lirasına çevirmeli, dış ticarette AB dışında yeni Pazar arayışlarına başlanması konusunda özel sektöre lider olmalıdır. Teşvik ve destek paketlerinin ithal girdi bağımlılığı düşük olan sektörlere daha fazla imkan tanıyacak şekilde revize edilmelidir. Ancak bu şekilde gelişmiş olmayan ülkelerde çıkma ihtimali olan ve küresel boyut kazanması muhtemel olan finansal şoka karşı daha dayanıklı bir ekonomik yapı oluşturabilecektir. Oluşması muhtemel küresel finansal krizden ekonominin en az şekilde olumsuz etkilenmesinin zeminini hazırlayacak ve ülke ekonomisini bir finansal krizine maruz bırakmayacaktır. Aksi takdirde piyasanın geleceğe yönelik iyimser beklenti satın alma davranışı ortadan kalkar. Aksi takdirde son yıllardaki ekonomik yavaşlama, 2018 4. çeyreğinde, 2019 1. ve 2. çeyreğinde görülen ekonomik küçülmenin 2020 yılının son üç çeyreğinin tamamında devam etmesi kuvvetle ihtimal gözükmektedir. Böyle bir durum ekonomide çift dipli bir krizin oluşmasına imkân verecektir. Ekonomide çift dipli bir resesyonun oluşması halindeki duruma, “W” tipi krizler yani çift dipli krizler olarak adlandırılır. Böyle bir durum ekonomide şu şekilde kendini gösterir; Bir ekonomi önce resesyona girer (en az üç çeyrek dönem küçülür), daha sonra resesyondan çıkıp, kısa bir süre pozitif büyüme kaydettikten sonra tam bir iyileşme sağlamadan yeniden resesyona girmesi (en az üç çeyrek dönem küçülür) durumunu ifade etmektedir. Türkiye 2018 yılında 4. çeyrekte başlayan ekonomik küçülme yani resesyon 2019 yılı 1. ve 2. Çeyrek dönemlerinde de devam etti. 2019 yılı son çeyrek dönemi ve 2020 yılı 1. Çeyrek dönem ekonomi resesyondan çıkış sinyali vererek ekonomik büyüme sağlamıştır. Ancak 2020 yılının kalan dönemlerinde yüksek düzeydeki üretim kayıplarından dolayı(gıda, tıbbi sektörler hariç) yaşanması muhtemel ekonomik resesyonlar 2., 3. ve 4. çeyrek dönem büyüme rakamlarını negatif çıkarma ihtimali yüksek gözükmektedir. Türkiye ekonomisindeki tahmini küçülmeler çift dipli kriz olarak tanımlanabilecek bir krizin oluşmasına neden olma ihtimali oluşacaktır. Özellikle ülke ekonomisinin 2020 yılı döviz ihtiyacında karşı karşıya kalınacak yetersizlikler W tipi yani çift dipli krizin oluşmasını belirleyecek en temel faktör olacaktır.

ANALİZ /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : SÖYLENENLERİN TAM AKSİNE HERŞEY ESKİSİ GİBİ OLACAK


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : SÖYLENENLERİN TAM AKSİNE HERŞEY ESKİSİ GİBİ OLACAK

Korona virüsünün dünyayı etkisine almasının beşinci ayındayız. Sosyal açıdan büyük sarsıntılar geçirildi. Ekonomik boyutu ise ağır hasar yarattı. Anlaşıldığı üzere tam etki sağlayacak ilacın ve aşının bulunmasına daha aylar var. Bulunsa dahi bunların etkin olarak kullanılması ve sonuç alınması da zaman alacak. İyimser bir tahminle, bu arada başka bir virüsle karşılaşmazsak, bir yıl daha bu pandemiyle yaşayacağız.

Vaka sayılarında önemli bir değişiklik yok. Bilakis yer yer artış da göstermesine rağmen tedbirler gevşetiliyor. Hatta araya başka olaylar girdiğinde konunun ikinci plana itildiğini ve hatta kanıksanmaya başladığını da görmekteyiz. Bu da bize, virüs gündemden düşecek kadar etkisini kaybettiğinde, yeni bir dünya düzenine geçileceği, ülkelerin ilişkilerinin değişeceği, yeni bir yaşam tarzı oluşacağı beklentilerinin doğruyu yansıtmadığını göstermektedir.

Ülkeler arasındaki ilişkilerde değişim var mı?

Bu pandemiden en fazla etkilenen, sosyal ve ekonomik açıdan çok kayıp yaşayan ABD’nin, Çin’le ekonomik savaşında fazla bir değişiklik olmamıştır. Rusya’yla rekabetini her fırsatta uygulamayı sürdürmektedir. Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki politikası aynen devam etmektedir. Türkiye’yle ilişkilerinde, anlaşmazlıklarında veya Libya’da olduğu gibi, menfaati olan yerlerde işbirliğinde bir değişiklik yoktur.

Rusya’nın ve Çin’in de durumu ABD’den pek farklı değildir.

Pandemiden çok zarar gören AB ve diğer Avrupa ülkeleri de, ekonomiyi canlandırmak uğruna birçok riski göze alarak, rekabette diğer ülkelerden geri kalmamaya çalışmaktadır. Genel dış politikalarında da fazla bir değişim görülmemektedir.

Sosyal alanda ve iç politikalarda değişim var mı?

ABD’de siyahi bir insanın polis tarafından öldürülmesinin yarattığı infial yıkıcı gösterilere, hatta yağmalara sebep olmuş, olaylar dünyada da yankılanmış ve gösteriler yapılmıştır. İkinci bir siyahinin öldürülmesi olayları daha da tırmandırmıştır. Buna ABD’de yaklaşmakta olan başkanlık seçimi gerginliğinin de eklenmesi, tepkileri daha da değişik boyutlara taşımıştır.

Bu aşırı infialde, gerek ABD’de gerekse diğer ülkelerde, pandeminin insanlar üzerinde yarattığı sosyal, psikolojik ve ekonomik baskının rolünün olduğu da bir gerçektir.

Türkiye’deki iç politik gelişmelere ve konulara bakıldığında da, pandemiden dahi siyasi çıkar sağlamaya çalışıldığına şahit olunmaktadır.

Türkiye açısından bir değişim olacak mı?

Dış politika ve güvenlik konularındaki gelişmeler, pandemi başlangıcında ve devamında 1-2 ay süreyle önemini ve aktivitesini kaybetmemekle birlikte, sadece ikinci planda konuşulan konular olmuştur. Ancak daha sonra, virüs etkisini devam ettirmesine rağmen, gündemde yeniden birinci planı işgal etmeye başlamıştır.

Suriye’de kuzey bölgede ABD, otonom Kürt yönetimi kurma çabalarını PYD/YPG/PKK üzerinden sürdürmektedir. Türkiye’nin bunu önleme mücadelesi devam etmektedir.

İdlip’de değişen bir şey yoktur. Rusya destekli rejim güçleri ilerlemesini sürdürmektedir. Rusya’yla Türkiye’nin M-4 karayolundaki devriye faaliyeti göstermelikten ileri gitmemektedir. Anlaşmazlık devam etmektedir.

Doğu Akdeniz’deki deniz sahalarının kontrolü ve kullanımındaki hak arama mücadelesi ve Libya’daki girişimlerimiz başarıyla sürdürülmektedir. Ancak bunun, İsrail ve Mısır’la yapacağımız karşılıklı Deniz Alanlarının Sınırlandırılması anlaşmalarıyla taçlandırılarak bütünleştirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu ülkelerin de anlaşmaya istekli oldukları dikkate alınmalıdır.

Libya’da Rusya’yla yaşadığımız düşünce farkı sahaya da yansımıştır. Anlaşmazlık daha da artmıştır. Bunun diğer konulara bulaşma olasılığına karşı politik tedbirlere ihtiyaç bulunmaktadır. Dışişleri ve Savunma bakanlarının Türkiye’ye ziyaretlerini ertelemeleri manidardır.

İç politikada da, ekonomik durumun yarattığı karamsarlığı kamufle etmek için yaratılan suni gündemlerle kamuoyu meşgul edilmeye çalışılmaktadır.

Görüldüğü üzere şu anda dahi değişen fazla bir şey yoktur. Gelecekte ise, “Allahkorusun” başka bir afetle karşılaşmazsak, hiç olmayabilir.

19 Haziran 2020 Yeniçağ Gazetesi

ANALİZ /// ALİCAN TÜRK : AMERİKAN (PANKREAS) GÜREŞİ


ALİCAN TÜRK : AMERİKAN (PANKREAS) GÜREŞİ

18 Haziran 2020

Yazan: Alican TÜRK, Sun Savunma Haber

11 Nisan 2017’de TELE1’de yayınlanan 5. BOYUT programına konuk olan Merkez Partisi Genel Başkanı Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI’nın AKP ile ilgili açıklamaları hiç aklımdan gitmez…

AKP’nin kuruluş sürecinin yakın tanıklarından biri olan Abdurrahim Bey, o programda AKP’nin bir “ABD-İngiltere- İsrail projesi” olduğunun altını kalın çizgilerle çizerken, partinin kuruluş aşamasındaki toplantılara kimlerin katıldığını, görüşmelerde nelerin konuşulduğunu vs. açıklamış ve proje kapsamında AKP’ye şu 3 misyonun verildiğini söylemişti:

  1. Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) gerçekleştirilmesi,
  2. Bölgede İsrail’in güvenliğinin artırılması,
  3. İslâm’ın yeniden yorumlanmasına yardımcı olunması… Yani “ılımlı İslâm”ın yaygınlaştırılması. (1)

Karslı, işte bu 3 ana hedefi gerçekleştirmek için “iktidara engel olacak her kesimin pasifize edilmesinin” öngörüldüğünü, örneğin askerlere yönelik Ergenekon – Balyoz vb. kumpasların da bu proje çerçevesinde gerçekleştirildiğini uzun uzun anlatmıştı.

Programın yöneticisi Merdan YANARDAĞ da kendi yazdığı “Bir ABD Projesi Olarak AKP” adlı kitabında aynı konulara değindiğini, şimdi o kitaptaki görüşlerin birinci ağızdan tanıklarla doğrulanmasından duyduğu memnuniyeti vurguluyordu.

Tabii AKP’nin bir Amerikan-İsrail projesi olduğunu ilk defa dile getirenler sadece onlar değil… Çok sayıda yazar, düşünür yıllardır aynı görüşü paylaşıyor, kitaplarına aktarıyor, makaleler yazıyor. Dahası, rahmetli Erbakan bile AKP için “Amerikalıların ve Siyonistlerin kurdurduğunu” söylemiyor muydu?

Peki, şimdi işin bir başka tarafına bakalım…

AKP bir Amerikan projesiyse, FETÖ kimin projesi?

O da Amerikan projesi değil mi?

Eğer öyleyse, Amerika kendi kontrolü altında olan iki grubun gerçekten kanlı bıçaklı kavga etmesini ister mi? Veya böyle bir kavgaya seyirci kalır mı? Veya ne kadar süreyle seyirci kalır?

Bu iki gücün gerçek anlamda kavga etmesi aslında ABD tarafından planlanan projelerin sekteye uğraması anlamına gelmez mi?

Gelir tabii…

O zaman düşünüyorum da, AKP ile FETÖ’nün kavgası tam anlamıyla halk arasında “Pankreas Güreşi” olarak bilinen bir çeşit “Amerikan Güreşi” mi? Hani bir ringin içinde yapılan, tarafların birbirini kıyasıya hırpaladığı, kaldırıp kaldırıp yere vurduğu, ringin iplerine çıkıp rakibinin üzerine uçtuğu bir tür dövüş sporu (!) yani…

Aslında bilindiği üzere Amerikan güreşi bir dövüş sporu değil, bir “eğlence gösterisi”dir. Maçta sanırsınız ki her biri ızbandut gibi olan adamlar birbirinin kafasını gözünü patlatıyor, kolunu bacağını kırıyor… Yani o müsabakandan kesin bir sakatlık çıkacağını, ortalığın kan gölüne döneceğini düşünürsünüz. Ama hiç biri olmaz, onca “sertliğe” (!) rağmen bir damla kan dökülmez. Neden? Çünkü her hamle göz boyamadır, her “uçuş” tasarlanmıştır, her tekme bir senaryodur. Maçı kazanacak taraf bile önceden belirlenmiştir, fakat sonucu güreşçiler, senaryo ekibi ve yetkililer dışında kimse bilmez. (2)

İşte 15 Temmuz’dan sonraki ilk birkaç aylık kritik süreci müteakip yaşananlara bakınca “acaba AKP – FETÖ mücadelesinde bize bir Amerikan güreşi mi izletiyorlar?” diye düşünmeden edemiyor insan… Zira her şeyin “-mış gibi” yapıldığı izlenimi yaygın… Rakipler birbirini yerden yere vuruyor-muş gibi, canını çıkarıyor-muş gibi, darmadağın ediyor-muş gibi görünüyor, ama sonuçta dişe dokunur bir zarar verişten söz edemiyoruz. Sadece ortada bir tantana var. Kaç kişi bu mücadelenin ciddiyetine inanıyor?

İşin garibi, AKP – FETÖ kavgasında bir “tuhaflık” olduğunu söyleyen, hatta somut örnekler vererek bunları yazan Barış Terkoğlu’lar, Barış Pehlivan’lar, Murat Ağırel’ler ve daha birçokları cezaevini boyluyor.

Sözün özü: FETÖ’nün bir Amerikan projesi olduğunu biliyoruz. Eğer – Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI’nın dediği gibi – AKP de bir proje ise, o zaman dört yıldır tam bir “Amerikan (pankreas) güreşi” izliyoruz demektir.

NOTLAR:

(1) Söz konusu programı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. https://www.youtube.com/watch?v=xEqbuwxXyRc&t=1614s

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Profesyonel_g%C3%BCre%C5%9F

ANALİZ : Geçen Yüzyılın Kavramlarıyla Düşünüp TartışMak


Geçen Yüzyılın Kavramlarıyla Düşünüp TartışMak

18 Haziran 2020

Bu ülkede hala geçen yüzyılın kavramlarıyla düşünüp tartışıyorlar. Dünya küreselleşti halen Doğu, Batı diyorlar. Bir virüs doğu batı ayrımı yapmadan bütün dünyayı terbiye etti… Fiziki olarak kağıt üzerindeki sınırları önemseyenler dijitalizmin sınır tanımayıp yatak odasına kadar girdiğini görmezden geldiler. Bugün doğu batı ayrımı değil, dijitalizmin inşa ettiği birleşik, sınırsız ve küresel bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın bir ucundaki kadınla diğer ucundaki erkek aracıya gerek duymadan görüşüp, konuşup, evleniyorlar. Bir zamanlar Kazanova’nın ahlaki olmayan ve sınır tanımayan evrensel zamparalığı kendi deyişiyle “dünya insanı” tanımlaması artık dijital dünyanın ahlaki kavramıdır. Geçen yüzyılın Amerikasında “Altına Hücum” eylemi dijital dünyada dakika dakika borsayla, tahville ve faize hücumla yer değiştirmiştir. Antik dünya tanrısının faiz yasağı dijital dünyanın varoluş nedeni olmuştur. Geçen yüzyılın savaşları dijital dünyanın çocuk oyunlarıdır. Kumarhaneler işlevini artık kaybetmiştir. Kerhaneler günah olduğu için değil, anlamını yitirdiği için buharlaşmıştır. Bir telefon kadar yakınımızda artık. En büyük kumar masası ceplere girecek kadar küçülmüştür. Dijitalizmin dilini çözene zenginliğin kapısı açılmıştır. İlginç para kazanma yolları, profesyonel hırsızlık, sapıklık, teşhircilik, röntgencilik, düşünce suçları dijital dünyanın olmazsa olmazı. Eskiden suçla cehalet arasında bağ kuruluyordu şimdi suçla bilgi arasında bağ kuruluyor. Bilmeyen adam suç işleyemez artık! Paranız, bankanız, işiniz, oyununuz, eğlenceniz, çan sesiniz, ezanınız mabediniz artık elinizde tutuğunuz dijital aletlerin içinde. Vatikan ile katolik ayini, Mekke’de Kabeyi tavafı aynı anda yapabilirsiniz. Ölülerin ardından yas bir siyah kurdela, taziye bir mesaj ile sınırlı. Eşiniz, dostunuz, akrabanız artık bu sanal dünyanın içinde. Çetleşmek de çiftleşmek de bu dünyada…

Sanat diyorlar, kültür diyorlar, medeniyet diyorlar, tasavvur diyorlar. Yeni bir idealmiş gibi klasik devirlerin kavramlarıyla konuşuyorlar. Oysa dünyanın on bin yıllık birikiminin tamamı dijital çağla birlikte antikite oldu. Milattan öncenin, milattan sonranın yerini dijitalizmden önce, dijitalizmden sonrası alacak. Dünyanın geleceği, yeni medeniyet tasavvuru dijital dünyanın inşa ettiği akılda saklı. Kültür artık kitap ve gazetelerden edinilmiyor. Savaşlar meydanlarda değil sığınıklarda bilgisayarın başında, parmağınızı dokundurduğunuz tuşlarla yapılıyor. Öyle ise klasik dünyanın düşünce ve kavramlarıyla değil, dijital dünyanın kavramlarıyla düşünmeliyiz. Virüs hem biyolojimizi hem dijital dünyayı tehdit eden en büyük tehlike. Bilgi bir güç geleceğin dünyasında. Şiir bitmiş, sanat evirilmiş ama bizimkiler halen şiir, hikaye ile oyalanıyor. Yüz kişinin okuduğu bir kitapla dünyayı değiştereceğini sanıyor. Oysa dijital dünyada boğazına bir polis tarafından bastırılmış bir zenci fotoğrafı paylaşıldığı anda dünyayı ayağa kaldırabiliyor. Dijitalizmin teslim aldığı yabancılaşmış, tanrısızlaşmış, yepyeni nevrozlarla yaşayan birey ve toplumun psikolojisini, düşüncesini konu edinmeyen sanat eserleri dijital dünyada yer bulmadıkça kaşılığı olmayacağı gibi kalıcılığı da olamayacaktır. Geleceğin sanatı yalnızlaşan, travmalar geçiren, tanrısız dünyayı ve insanı tanımlamak için çabalamak olacaktır. Dünya yeni tanrı ve din tavavvuruyla karşı karşıya. Şüphe edilen Tanrıyı somutlaştırmak isteyen, gökten yere indirmek isteyen gizli bir irade var. Bunu görmemek körlüktür. Freud gibi bilinçaltı ve bilnçüstünün lağım çukuruyla uğraşan bir zihniyet, inancı sorgulayan bir dünya…
Bilgi-sayarın yazılımını kim yaparsa verisini o alır. Görselliğe kim daha derin anlam yüklerse kültürü o şekillendirir. Dijital dünyanın senaryosunu kim yazarsa oyuncuları o seçer. Yeni bir dünyanın eşiğindeyiz. Medeniyet kurucu olabilmek sözcüklerle tasvir edilen bir cenneti değil, resmedilen çizilen bir cenneti vadetmeliyiz. Çünkü yeni nesil görerek inanmak, dokunarak sevmek istiyor. İnsanlık dünyevi ve maddeci bir akla teslim olduğundan hemen içine gireceği bir cennet arıyor. 1400 yıl önce Kuran sözcüklerin hakim olduğu dünyada kelimelerden meydana gelen Arap aklının alabileceği bir cennet tasviri yapmıştı. Şimdi görselliğin hakim olduğu dünyadayız. Gençler görerek inanmak istiyor. Dijitalizm insanı teskin etsin diye kendi cennetini dayatıyor. Ve insanlar bu yalancı cennette oyalanıyorlar. Onları hakikat ile yüzleştirecek inanç ve kavramlar yeniden üretilmedikçe bu oyun ve oyalanma devam edecektir…
.
Mehmet Kurtoğlu

ANALİZ : Adana mutabakatına karşı Montrö sözleşmesi


Adana mutabakatına karşı Montrö sözleşmesi

Yazan Cahit Armağan Dilek

25 Şubat 2020

İktidarın iç ve dış politikadaki başarısızlıklarına ve ülkeyi içine düşürdüğü açmazlara baktığımda, Dünya Ekonomik Forumunun Küresel Rekabetçilik Endeksinin (2019) referanslarından olan eğitimde Eleştirel Düşünme (critical thinking) endeksi aklıma geldi.

Listeye baktım. Türkiye endekste yer alan 141 ülke içinde 134. sırada. Konuyla ne ilgisi var derseniz eleştirel düşünme tanımına ve gelişmelere bakın derim.

Eleştirel düşünme akıl yürütme, analiz ve değerlendirme gibi zihinsel süreçlerden oluşan bir düşünme biçimidir. Gerekçeli bir karar verme yeteneğini ifade eder, bağımsız düşünme becerisini içerir.

Hal böyle olunca dış politikada da açmazlar, geri adımlar, U dönüşleri peşpeşe yaşanıyor.

Daha önce de yazdık. Türkiye’nin Libya’ya asker göndermesini perde arkasından teşvik eden ABD idi. Şimdi de ABD’nin Libya’ya asker göndermesi söz konusu.

Bingazi’de büyükelçisi öldürülen ABD’nin Libya travması var ama Amerikan çıkarları söz konusu olduğunda Libya’ya asker göndermekten, üs kurmaktan çekinmeyecektir.

Nitekim Libya’dan diğer ülkelerin ülkeye müdahale etmemesi için ABD’nin Libya’ya üs kurması teklifinde bulundukları açıklaması geldi.

Son haftaların sıcak gündemi İdlib bahanesiyle başlayan Türk-Amerikan ortaklığı, Suriye’den sonra Libya’da da yeniden derinleşiyor.

Hem de öyle derinleşiyor ki, ABD’nin PKK’ya 50 bin TIR silah verdiği 2-3 aydır hiç seslendirilmiyor.

Suriye politikasını Erdoğan’ın Esad ile barışmayacağı varsayımına dayandıran ABD, şimdi de Türkiye’nin İdlib’te Suriye ordusunun ilerlemesini durdurmasını gerekirse savaşmasını istiyor.

Bu hem de öyle bir istek ki Türkiye’nin İdlib’teki gözlem noktalarını tahliye etmemesini isteyenin de ABD olduğu izlenimi var bende.

Bu fotoğraf ABD’nin Türkiye’ye ortak değil taşeron muamelesi yaptığına işaret ediyor.

Eleştirel düşünüp bunun böyle olabileceğini Cumhurbaşkanına söyleyebilecek birileri var mı yakın çevresinden acaba?

İdlip’teki bu pozisyonun ve Libya’da Rusya’nın oradaki savaşı en üst seviyede yönettiğini söylemenin Türkiye’nin Suriye yanında Rusya ile de savaşa girilebileceği anlamına geldiğini birileri veya ilgili kurumlar Cumhurbaşkanına rapor edebilmiş midir?

Tam bu ortamda birkaç "tane" şehit söyleminin Türk Milletini ve şehitleri incittiği Cumhurbaşkanına söylenebilmiştir?

Sözde Suriye’de kendi topraklarını korumak ve kurtarmak için oluşturulan silahlı grupların "Libya’da ne işi var?" diye sorulup, hiçbir ülkenin yetkililerinin Libya’daki resmi askeri varlıklarını veya getirttikleri silahlı grupların Libya’daki varlığını kabul etmedikleri gibi dile de getirmediklerini, çünkü bunun uluslararası alanda bir suç olarak görülme tehlikesinin olduğu Cumhurbaşkanına hatırlatılabilmiş midir?

Bu ortamda ilerleme ivmesi yakalamış Suriye ordusu operasyonlarını Rus destekli olarak aralıksız sürdürüyor. Bu yazı hazırlanırken bile ciddi bombalama haberleri geliyordu. Yeni şehitlerimiz olabileceğinden endişe ediliyordu.

Bu bombalamalar Astana ve Soçi mutabakatlarının çoktan çöktüğünün kanıtı. Rusya, Türkiye’nin gözlem noktalarına destek ve alan hakimiyetini sağlamak maksadıyla yaptığını söylediği yeni destek konvoylarını İdlib’deki silahlı/terörist gruplara destek olarak görüyor. Ve bu desteği kesmek için konvoy rotalarını ve bazen çok yakınlarını Suriye ile birlikte bombalıyor. Keskin bir duruş gösteriyor.

Böyle giderse bir iki gün içinde M4 güneyinde kalan 10 numaralı Türk gözlem noktası ve son yığınaklarla birlikte kurulan birkaç geçici Türk kontrol noktası da Suriye ordusunun kuşatmasına girecek. Hatta kuzeyde Afrin-İdlib sınır hattının kontrolü de Suriye ordusuna geçebilir. Oradaki 1 ve 2 nolu gözlem noktalarımızda kuşatılabilir.

Buna karşılık Erdoğan’ın Şubat sonuna kadar süre eğer rejim geri çekilmezse operasyon başlatırız sözünü yerine getiremediği görülüyor. Eleştirel düşünce hakim olsaydı, sahadaki durum iyi analiz edilip tarafların imkan ve kabiliyetleri iyi değerlendirilseydi, Rusya’nın Suriye’nin yanında durmayacağı gibi yanlış bir kanıya sahip olunmasaydı Erdoğan Suriye ordusuna Suriye toprağında karşı bir harekat başlatmaktan söz eder miydi?

Sanki olup bitenler başka ülkelerde yaşanıyormuş gibi hiç ders almadan şimdi de İdlib’teki savaş durumu nedeniyle Möntrö’nün devreye sokulacağı, Türk boğazlarının Rus askeri geçişlerine kapatılacağına ilişkin sızdırmalar yapılıyor. Aklınca Rusya’ya geri adım attırılması hesaplanıyor.

Sizce Montrö kartı Rusya’ya geri adım mı attırır yoksa daha da hırçınlaştırır mı?

Sizce Montrö kartını hatırlatan kimdir? Esad ile görüşme, İdlib’te Suriye ordusunun zafer kazanmasını engelle, gerekirse savaş diyen ABD olmasın?

Rusya, Adana Mutabakatını hatırlatmıştı. ABD de Montrö Sözleşmesini hatırlatarak Rusya’ya nazire mi yapıyor yoksa başka bir şey mi?

Biri Suriye’de Suriye ile barışa ve işbirliğine yönlendirirken diğeri Suriye ve Rusya ile savaşa yönlendirmiyor mu?

Montrö kartı sızdırması Rusya’nın İdlib’te Türk birliklerini de hedef alan bombalamalarının yoğunlaşmasını tetiklemiş olabilir mi?

Eleştirel düşünce hakim olsaydı Rusya’ya karşı Montrö kartı Türkiye’nin muhtemel İdlib yol haritasında yer alır mıydı? Umarım sadece dedikodudur ve seçeneklerde yoktur.

MİT DOSYASI : HAVUZ MEDYASINDAN ODA TV ANALİZİ /// Yıldız Lokantası’nın seçkin müşterileri !


Yıldız Lokantası’nın seçkin müşterileri !

26 Mayıs 2020

Son günlerde yazdığı her satır ile gündem olmayı başaran Hakan Soylu, bu kez yine herkesin merakla okuyacağı bir analiz kaleme aldı.

İŞTE O ANALİZ

“Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) personellerini ve operasyonlarını deşifre eden ve bundan dolayı iki personeli tutuklu bulunan ODA TV hakkında birçok analiz kaleme aldık. Bu analizimizde ODA TV’nin bilgi akışı ve akışı sağlayan politikacı, danışman, teknokrat, bürokrat, asker, polis ve avukatları incelemeye alacağız.

O konuya girmeden önce ODA TV’nin ters operasyonların merkez üssü olduğu tezimizi önceki günlerde medyaya yansıyan haberler doğruladı. Medyaya yansıyan haberlerden biri Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) görevlileri ve ailelerinin ifşa edilmesiyle ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan Oda TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ı cezaevinde FETÖ’den hakkında işlem yapılan Avukat Akelke Abdykalyova Onat’ın ziyaret ettiği haberiydi.

Medyaya yansıyan ikinci haber ise yine aynı şekilde ODA TV’de köşe yazıları yazan ve söz konusu MİT davasından dolayı haklarında soruşturma olan ODA TV’nin iki personelinin avukatlarının FETÖ’nün finans ayağının çok kritik isimleri olan işadamlarını da savunduğu yönündeki haberlerdi. Hüseyin Ersöz, Serkan Günel ve Kâzım Yiğit Akalan isimli bu avukatların savundukları kişiler arasında TUSKON sanıkları ile ünlü FETÖ sanıkları Kavurmacı ve Kavuk ailelerinin bulunduğu da medyadaki haberlere yansımıştı. Söz konusu avukatların ODA TV’de FETÖ ile mücadele adı altında kamuoyu oluşturup arka planda FETÖ’nün finans ayağının çok kritik isimlerinin avukatlığını üstlenmesi olayı incelemeyi ve araştırmayı hak eden bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Gelelim asıl konuya: Peki “Yıkıcı Ve Bölücü Medya Faaliyetleri” kapsamında ODA TV’ye söz konusu bilgilerin akışını kimler sağlıyor? Kısaca buna da değinelim. Öngörülerimize göre bu yapılanmanın birden fazla kolu olduğu görülüyor. Söz konusu akışı sağlayan politikacı, danışman, teknokrat, bürokrat, asker, polis ve avukatların kimler olduğu, casusluk suçu kapsamında hangi bilgi ve belgeleri sızdırdıkları, bu bilgiler karşılığında hangi operasyonları icra ettikleri, örtülü olarak kimlerin ne kadar kayıt dışı ve kayıtlı ödeme yaptıkları hususunda öyle tahmin ediyoruz ki devlet kayda almış ve arşivlemiştir.

Her analizimizde alışkanlık haline getirdiğimiz tamamen karakterler ve olayları hayal ürünü olarak kaleme aldığımız sürükleyici yeni bir hikaye ile analizimizi sonlandıralım.

Yıldız Lokantası

Her olayda kolaylıkla ortaya çıkan Dolunay isminde bir gazeteci hayat hikayesini değiştirecek bir telefon alır. Telefonun başucunda Taner isminde başka bir meslektaşı vardır. Taner, her olayda kolaylıkla ortaya çıkan Dolunay ismindeki bu gazeteciye bir teklifte bulunur. Konunun detaylarını görüşmek üzere Dolunay, Taner ile buluşmaya karar verir. Taner ile Dolunay alkollü bir ortamda buluşur. Yemekler yenir, içkiler içilir. Dolunay, Taner’e işi sorar. Taner ise bir lokanta açtığını, isminin Yıldız Lokantası olduğunu, yemeklerin taze ve güzel olduğunu, lokantanın ise tuttuğunu söyler. Dolunay, Taner’in neden bahsettiğini anlamaz. Taner’e sorar:

-Taner hayırdır, sen ne anlarsın lokanta işinden. Ne zaman açtın?

Taner cevap verir:

– Çok oldu açalı. Lokantanın ismi de tuttu. Yıldız Lokantası. Burada özel yemekler pişiriyoruz. Bir gelenin tadı damağında kalıyor. Tekrar geliyor. Çok para kazanıyoruz. Burada sana ihtiyacımız var.

Dolunay, Taner’in neden bahsettiğini anlamaz ve tekrar sorar:

– Taner, sen iki viski içtin, kafan güzel oldu. Şu olayı net bir şekilde anlatır mısın? Ben hiçbir şey anlamadım.

Bunun üzerine Taner konuyu açar ve Dolunay’a şunu söyler:

– Biliyorsun benim bir sitem var. Burasını bir lokanta olarak düşün. Bu lokantaya parası olmayan giremez. Karnı aç olan gelir. Parasını ödemeden de yemek yiyemez. Lokantamın müşterileri üst segment. Polis, savcı, bürokrat, teknokrat, hakim, siyasetçi ve hatta yabancı misyonlar. Burada özel yemekler pişirdiğimizi, bir tadanın bir daha o yemekleri tatmak için geldiğini ve devamlı müşteri olduğunu düşün. Bu lokantada yapılacak yemeklerin malzemesini oluşturacak senin gibi birine ihtiyacımız var. Sadece yapman gereken güzel yemeklerin servis edilmesi için malzemeleri getirip aşçıya vermen. Senin getirdiğin malzemeler ile özel yemekler pişirilecek, o yemeği yemek isteyen ise parasını ödeyip o yemeği yiyecek.

Dolunay, Taner’e konuyu anladığını söyler ve teklifi kabul eder. Aralarında söz konusu site Yıldız Lokantası olarak kalır. Bunun üzerine Dolunay, ilk olarak bir strateji üzerine çalışır. Uzun yıllardır tuttuğu ve o aşamada belirli görevlerde olan isimlerin listesini çıkarır. Bu listede savcısından tutun da askerine, polisinden tutun da üst düzey emniyet amirine, hakimden tutun da savcıya, üst düzey görevde ve emekli olan yabancı dış misyon görevlilerinden tutun da yabancı diplomatlara kadar listesini hazırlar. Ertesi gün Lokanta’ya gider ve listeyi Taner ile paylaşır. Taner söz konusu listenin üzerinden geçerken Dolunay’a bir strateji belirler. Söz konusu isimler ile her gün görüşmesini elde ettiği bilgileri kendisine aktarmasını ve hatta köşe yazısında yazması talimatı verir. Taner, üst düzey güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemek için bütün görüşmeleri normal telefon hattı üzerinde yapmasını, sade bilgiye erişimi olan bir gazeteci olarak görünmesini ve bütün irtibatlarının açık olması talimatını verir.

Dolunay bu talimat doğrultusunda yıllarca çoğu üst düzey yönetici ile telefon görüşmesi ve randevu sistemi ile normal hatlardan arayarak iz bırakır. Telefonda hal hatır ve gündeme dair gazetecilerin soracağı soruları sorarken, arka planda devletin gizli bilgi ve belgelerini, operasyonlarını öğrenir. Bunları Taner ile başka iletişim kanalı kullanarak paylaşır. Taner ise bu bilgi ve belgeleri lokantanın özel müşterilerine servis eder. Dolunay bilgi getirdikçe, lokantanın müşterileri her geçen gün artar. Müşterilerin kimisi bavul dolusu para verip lokantayı o gün yemek servis edilmemesi için kapatır, kimisi ise lokantanın menüsüne yeni yemeklerin pişirilmesini ister.

Dolunay’ın bu sistemi yıllarca işler. Sistem işledikçe bilgi ve belgeler akmaya devam eder. Dolunay bir hafta sonu gezerken bir kitapçıya uğrar. Bu kitapçıda Muharrem KARABAY’ın yazdığı Aşkı Üveysi isminde üç ciltlik bir kitap alır. Sonrasında eski bir plakçıya girer. Mualla Şentop’un “Seni gönlüme yazdım” kaset çalarını alır. Muharrem Karabay’In Aşk-ı Üveysi kitabından çıkardığı notları Taner ile paylaşırken, Mualla Şentop’un kaset çalarını da dinlemeye devam eder.

Hakan SOYLU