MİT DOSYASI : HAVUZ MEDYASINDAN ODA TV ANALİZİ /// Yıldız Lokantası’nın seçkin müşterileri !


Yıldız Lokantası’nın seçkin müşterileri !

26 Mayıs 2020

Son günlerde yazdığı her satır ile gündem olmayı başaran Hakan Soylu, bu kez yine herkesin merakla okuyacağı bir analiz kaleme aldı.

İŞTE O ANALİZ

“Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) personellerini ve operasyonlarını deşifre eden ve bundan dolayı iki personeli tutuklu bulunan ODA TV hakkında birçok analiz kaleme aldık. Bu analizimizde ODA TV’nin bilgi akışı ve akışı sağlayan politikacı, danışman, teknokrat, bürokrat, asker, polis ve avukatları incelemeye alacağız.

O konuya girmeden önce ODA TV’nin ters operasyonların merkez üssü olduğu tezimizi önceki günlerde medyaya yansıyan haberler doğruladı. Medyaya yansıyan haberlerden biri Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı (MİT) görevlileri ve ailelerinin ifşa edilmesiyle ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan Oda TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ı cezaevinde FETÖ’den hakkında işlem yapılan Avukat Akelke Abdykalyova Onat’ın ziyaret ettiği haberiydi.

Medyaya yansıyan ikinci haber ise yine aynı şekilde ODA TV’de köşe yazıları yazan ve söz konusu MİT davasından dolayı haklarında soruşturma olan ODA TV’nin iki personelinin avukatlarının FETÖ’nün finans ayağının çok kritik isimleri olan işadamlarını da savunduğu yönündeki haberlerdi. Hüseyin Ersöz, Serkan Günel ve Kâzım Yiğit Akalan isimli bu avukatların savundukları kişiler arasında TUSKON sanıkları ile ünlü FETÖ sanıkları Kavurmacı ve Kavuk ailelerinin bulunduğu da medyadaki haberlere yansımıştı. Söz konusu avukatların ODA TV’de FETÖ ile mücadele adı altında kamuoyu oluşturup arka planda FETÖ’nün finans ayağının çok kritik isimlerinin avukatlığını üstlenmesi olayı incelemeyi ve araştırmayı hak eden bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Gelelim asıl konuya: Peki “Yıkıcı Ve Bölücü Medya Faaliyetleri” kapsamında ODA TV’ye söz konusu bilgilerin akışını kimler sağlıyor? Kısaca buna da değinelim. Öngörülerimize göre bu yapılanmanın birden fazla kolu olduğu görülüyor. Söz konusu akışı sağlayan politikacı, danışman, teknokrat, bürokrat, asker, polis ve avukatların kimler olduğu, casusluk suçu kapsamında hangi bilgi ve belgeleri sızdırdıkları, bu bilgiler karşılığında hangi operasyonları icra ettikleri, örtülü olarak kimlerin ne kadar kayıt dışı ve kayıtlı ödeme yaptıkları hususunda öyle tahmin ediyoruz ki devlet kayda almış ve arşivlemiştir.

Her analizimizde alışkanlık haline getirdiğimiz tamamen karakterler ve olayları hayal ürünü olarak kaleme aldığımız sürükleyici yeni bir hikaye ile analizimizi sonlandıralım.

Yıldız Lokantası

Her olayda kolaylıkla ortaya çıkan Dolunay isminde bir gazeteci hayat hikayesini değiştirecek bir telefon alır. Telefonun başucunda Taner isminde başka bir meslektaşı vardır. Taner, her olayda kolaylıkla ortaya çıkan Dolunay ismindeki bu gazeteciye bir teklifte bulunur. Konunun detaylarını görüşmek üzere Dolunay, Taner ile buluşmaya karar verir. Taner ile Dolunay alkollü bir ortamda buluşur. Yemekler yenir, içkiler içilir. Dolunay, Taner’e işi sorar. Taner ise bir lokanta açtığını, isminin Yıldız Lokantası olduğunu, yemeklerin taze ve güzel olduğunu, lokantanın ise tuttuğunu söyler. Dolunay, Taner’in neden bahsettiğini anlamaz. Taner’e sorar:

-Taner hayırdır, sen ne anlarsın lokanta işinden. Ne zaman açtın?

Taner cevap verir:

– Çok oldu açalı. Lokantanın ismi de tuttu. Yıldız Lokantası. Burada özel yemekler pişiriyoruz. Bir gelenin tadı damağında kalıyor. Tekrar geliyor. Çok para kazanıyoruz. Burada sana ihtiyacımız var.

Dolunay, Taner’in neden bahsettiğini anlamaz ve tekrar sorar:

– Taner, sen iki viski içtin, kafan güzel oldu. Şu olayı net bir şekilde anlatır mısın? Ben hiçbir şey anlamadım.

Bunun üzerine Taner konuyu açar ve Dolunay’a şunu söyler:

– Biliyorsun benim bir sitem var. Burasını bir lokanta olarak düşün. Bu lokantaya parası olmayan giremez. Karnı aç olan gelir. Parasını ödemeden de yemek yiyemez. Lokantamın müşterileri üst segment. Polis, savcı, bürokrat, teknokrat, hakim, siyasetçi ve hatta yabancı misyonlar. Burada özel yemekler pişirdiğimizi, bir tadanın bir daha o yemekleri tatmak için geldiğini ve devamlı müşteri olduğunu düşün. Bu lokantada yapılacak yemeklerin malzemesini oluşturacak senin gibi birine ihtiyacımız var. Sadece yapman gereken güzel yemeklerin servis edilmesi için malzemeleri getirip aşçıya vermen. Senin getirdiğin malzemeler ile özel yemekler pişirilecek, o yemeği yemek isteyen ise parasını ödeyip o yemeği yiyecek.

Dolunay, Taner’e konuyu anladığını söyler ve teklifi kabul eder. Aralarında söz konusu site Yıldız Lokantası olarak kalır. Bunun üzerine Dolunay, ilk olarak bir strateji üzerine çalışır. Uzun yıllardır tuttuğu ve o aşamada belirli görevlerde olan isimlerin listesini çıkarır. Bu listede savcısından tutun da askerine, polisinden tutun da üst düzey emniyet amirine, hakimden tutun da savcıya, üst düzey görevde ve emekli olan yabancı dış misyon görevlilerinden tutun da yabancı diplomatlara kadar listesini hazırlar. Ertesi gün Lokanta’ya gider ve listeyi Taner ile paylaşır. Taner söz konusu listenin üzerinden geçerken Dolunay’a bir strateji belirler. Söz konusu isimler ile her gün görüşmesini elde ettiği bilgileri kendisine aktarmasını ve hatta köşe yazısında yazması talimatı verir. Taner, üst düzey güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemek için bütün görüşmeleri normal telefon hattı üzerinde yapmasını, sade bilgiye erişimi olan bir gazeteci olarak görünmesini ve bütün irtibatlarının açık olması talimatını verir.

Dolunay bu talimat doğrultusunda yıllarca çoğu üst düzey yönetici ile telefon görüşmesi ve randevu sistemi ile normal hatlardan arayarak iz bırakır. Telefonda hal hatır ve gündeme dair gazetecilerin soracağı soruları sorarken, arka planda devletin gizli bilgi ve belgelerini, operasyonlarını öğrenir. Bunları Taner ile başka iletişim kanalı kullanarak paylaşır. Taner ise bu bilgi ve belgeleri lokantanın özel müşterilerine servis eder. Dolunay bilgi getirdikçe, lokantanın müşterileri her geçen gün artar. Müşterilerin kimisi bavul dolusu para verip lokantayı o gün yemek servis edilmemesi için kapatır, kimisi ise lokantanın menüsüne yeni yemeklerin pişirilmesini ister.

Dolunay’ın bu sistemi yıllarca işler. Sistem işledikçe bilgi ve belgeler akmaya devam eder. Dolunay bir hafta sonu gezerken bir kitapçıya uğrar. Bu kitapçıda Muharrem KARABAY’ın yazdığı Aşkı Üveysi isminde üç ciltlik bir kitap alır. Sonrasında eski bir plakçıya girer. Mualla Şentop’un “Seni gönlüme yazdım” kaset çalarını alır. Muharrem Karabay’In Aşk-ı Üveysi kitabından çıkardığı notları Taner ile paylaşırken, Mualla Şentop’un kaset çalarını da dinlemeye devam eder.

Hakan SOYLU

ANALİZ /// GÜRSEL TOKMAKOĞLU : Fenomenolojiyle Gelecek İnşası


GÜRSEL TOKMAKOĞLU : Fenomenolojiyle Gelecek İnşası

COVID-19 ile birlikte sosyo-ekonomik yaşamda el freni çekildi ve dünya kendini sorgulamaya başladı. Peki kısa, orta ve uzun vadede olacaklar neler? Bu analizi yaşanan 11 Eylül, Avustralya büyük yangını ve pandemi fenomenolojisiyle ele alacağım. 2008 krizinin ve Ticaret Savaşı’nın konuya ilişkin değerlendirmesini yapacağım.

Dani Rodrik, dünya ekonomisinin kaderini virüse değil, nasıl tepki vermeyi seçtiğimize bağlıyor. Böyle de açıklanabilir, ama asıl olan insanlığın çizdiği bir ilerleme yolu ve bunu belirginleştiren bir metodunun varlığıdır.

Sadece ekonomiye ve politikalara bakarak neler olabileceğini kestirmeye çalışmaktansa, insanlığın ilerleme metoduna bakmanın daha sağlıklı olacağına inanıyorum. Elbette insanlık toplu refleks gösterir büyüklükteki bir fenomenle karşı karşıya kalınca, bunu mevcutlar, etkiler ve beklentiler üzerine koyarak bir analiz yapıyor, sonra da sonuçlar çıkarıyor. Kolay olan bu!

Eğer fenomenin kaynağı hakkında emin olunacak biçimde bir sebep-sonuç ilişkisi kurmakta eksiklik var ise onun meydana getirdiği etkiler üzerinden bir yapı inşa etmek ne derece doğru olabilir? Bu tartışmalıdır. Eğer bu tartışmayı bitirmeden geleceği işaret eden türden yargılar ifade ediliyorsa, o zaman şöyle anlıyorum, yazar görülmesi istenenleri kendi tarzıyla anlatıyor.

Bunun en iyi örneğin 11 Eylül fenomenidir. Olay oldu ve peşinde George W. Bush hemen açıkladı, radikal İslami teröre karşı küresel savaş ilan ediyorum diye. Ama insan nüfusunun neredeyse üçte birini kapsayan büyüklükteki coğrafyada yaşayanlar olarak bizler henüz 11 Eylül’ü bu COVID-19’daki kadar tartışmamıştık. Olaydaki her nokta kabul edildiği üzere idi. Ama ondan sonra terör örgütleri sağanağı vesilesiyle Afganistan’dan Fas’a kadar bölgede yeni bir düzen inşası süreci yaşandı.

11 Eylül’de ekonomik kriz yoktu, yıkım vardı ve bu yıkım bilakis küresel ekonomiyi canlandırdı. Ekonomistler bir tez ileri sürmediler. Ama sonuçta tırmanan bir ekonomik yozlaşma sayesinde, ABD kaynaklıdır, 2008 krizi yaşatıldı dünyaya. Bu başlatılan terör savaşıyla ilgili olarak 2001-2020 yılları arasında ne kadar insan kaybı var? Milyon mertebesinde. Peki, bir savaş başlatıldı dendi, buna karşılık bittiği söylendi mi? Hayır, yirmi yıldır savaş sürüyor ve kimsenin ses çıkardığı yok. Hatta adını Uzun Savaş veya Sonu Gelmeyen Savaş şeklinde hafızalara kazıdılar bile. Demek ki 11 Eylül fenomeni yerleşik bir fikir kaynağı olmuş!

COVID-19 pandemisinin sağlıkla ilgili kısmına değinmeyeceğim. Sosyo-ekonomik yaklaşımlarla ilgileneceğim. Bu başlık altında bugüne dek konu edilenlere tekrar bakalım. 2008 ekonomik krizinin olumsuzlukları henüz etkisini sürdürmekteydi. Üstelik dünyada bir Ticaret Savaşı vardı. Yanı sıra diğer savaş türlerini sıralamayayım. Herkes bekler oldu, bu ekonomik model artık doygun hale geldi ve bir şekilde değişmeli diye. Ama uzmanlar bunun hangi olaydan sonra ve kısa bir süre içinde mümkün olabileceğini açıklayamıyordu. Bütünüyle insanlığı bir değişime sürükleyeceğini net bir senaryo ile belirginleşmiyordu.

Hatta Dördüncü Sanayi Devrimi konuları ele alınıyorken, bazı meslekler sonlanacak, yıldızı parlayacak iş kolları şunlar olacak şeklinde bilgimiz de oldu. Ama zamanını sorsalar, kimse tam olarak yarın diyemezdi.

Böyle bir durumda, örneğin Aralık 2019 başında, bir ekonomiste senaryo nasıl olur diye sorsanız, ne karşılık verirdi? Ancak, biri çıksa da bu gidişata bir düzen getirse, diyebilirdi. Kim, ne zaman, nasıl yapacak? Soru bu zaten. O ekonomiste ne zaman diye sorunca, belki beş, belki on yıl sonra şeklinde cevaplardı herhalde. Kesinlikle üç-beş gün sonra asla demezdi. Konu malum, herkesin cebini, borcunu, ekmeğini, geleceğini, planlarını ilgilendiren, çok karmaşık bir çıkar piyasası ile yüklüyken, bunu üç-beş gün diye söylemek sadece bir faraziyedir. Ancak Ocak 2020’de her dili olan söylemeye, kalemi olan yazmaya başladı, postcorona diye. Fırsat çıkagelmişti. Ne tesadüf, öyle değil mi? Tam beş aydır, Ocak-Mayıs dönemi, yazılıp çizildiğine, yayınlar, konferanslar yapıldığına göre, hem de ne fırsat öyle değil mi?

Yakın zaman önce yaşanan bir doğa olayı aklıma geldi. Avustralya’nın tamamını içeren ve aylarca süren büyük yangını birileri çıkarmadı. Bu çaptaki bir yangın dünyada neredeyse pandemi gibi az görülen bir fenomendir.

Şimdi soracaksınız herhalde, insanlığın çizdiği yoldaki metodun karşılığı böylesi bir pandemi miydi diye. Birikim sözcüğü bunu açıklayabiliyor mu dersiniz? Biriken ne o zaman? 1) Ekonomide doygunluk, 2) Dördüncü Sanayi Devrimi, 3) küresel plütokrasinin beklentileri ve 4) Wuhan’daki laboratuvarın bu konuda çalışıyor olması.

Bu dört konu üst üste gelince geçerli bir metot ortaya çıkıveriyor ve yol kendiliğinde çiziliyor olsa gerek! Bu bir plan mıdır? Hayır. Plan olmasına da gerek yok. Dünyada kendiliğinden olan bir fenomen her nasıl gerçekleşiyorsa, bu da öyle bir şey! Üst üste çakışan olayların neticesinde bir zorlama.

Burada en kritik olan zorlayıcı ise küresel plütokrasidir. Bu bir gerçek ve dolayısıyla fenomenin doğal açıklamasında yeri var. Çünkü bu küresel plütokrasinin zamanı ve mekânı sıkıştırmasındaki etkisi görülür bir gerçektir. Aslında küresel ekonomide gelinen noktanın sıkışması da IV. Sanayi Devrimi için teknolojik yatırımlara verilen destek ve öncelikler de Wuhan’daki Viroloji Laboratuvarı’na çalışılsın diye verilen program ve ödenek de küresel plütokrasiyle açıklanabilir.

O zaman 11 Eylül için de benzer bir ifade kullanılabilir mi? Neden olmasın? İnsanlık yol haritası çizdiğinde böyle olur.

Şimdi başka bir noktaya geldik. 11 Eylül, yirmi yıldır etkisini sürdüren peşi sıra değişik etkiler yarattı ise pandemi de öyle düşünülebilir mi? Tam da öyle, önümüzdeki onlarla ifade edilecek yıl içinde çok şey değişecek. Biz bunlara kısa, orta ve uzun vade diyeceğiz, bildik prosedürle. En sonunda ne inşa edilecek o halde? Küresel plütokrasi. Elbette neoliberal uygulamalar üzerine çalışılacak ve ekonomide yeni performans kriterleri ve standartlar üzerine belirginleşen hususlar olacak. Elbette bütün bunlar postkapitalist bir düzeni kuvvetlendirecek. Tamamına Küresel Çağ diyeceğiz.

Kısa vade malum, herkes can derdinde, yaralar sarılacak, pansuman tedaviler harekete geçirilecek. Sağlıkta yeni düzenlemeler, ekonomide mahsuplaşmalar, borçlar, temerrütler, krediler, siyasette seçimler olacak. Hukuk sistemi devreye girecek, arabulucular da devrede olacak. Devlet organizmasına yeni sorumluluk ve yükümlülükler verilecek. Bu geçici bir kaotik düzen olarak açıklanabilir. Hem bir nedeni daha var, orta vadede gelecek olan yeni sistemleşme politikalarına dönük itirazların azaltılması da göz önünde tutulacak. Kısa vade dediğimiz konu yukarıda açıkladığımız on yıllar dediğimiz süreyi bütünüyle içine alır. Orta vadeden de başlangıç zaman dilimi o yeni küresel sistemin oturması açısından kullanılır.

Orta ve uzun vadede küresel arz-talep dengeleri tekrar düzenlenmiş olacak. Yeni iş kollarının ve iş yapma biçimlerinin yerleşmesi süreci bittiğinde bu arz ve talepteki yeni usullere göre bir sosyo-ekonomik yapılanma ve bununla bağlantılı olarak, hükümetlerin küresel hesap yöntemleri ile daha belirgin biçimde denetlenmesi yolu sistemleşmiş olacak. Ekonomiler şimdiki gibi büyük büyüme oranlarına açık değil, küresel anlayışla ve belli bir mantıkla büyüme yolunu seçecek. Küresel ekonomik kilitlenmelere müsaade edilmeyecek bir düzen kurulacak. Dış kaynak kullanma ve ödeme biçimleri bütünüyle düzenlenecek. Sebebi, üretilecek mal ve hizmetin sonuca etkisi göz önünde tutulacak olmasıdır. Sonuçta üretimin verimliliği, esnekliği ve güvenirliği esas olacak. Sürdürülebilirlik temel bir faktör olarak hesabın içinde bulunacak. Yeşil enerjiye önem artacak. Küresel kapsayıcılık ilkesi benimsenecek. Devlet gibi organizasyonların temel görevi uzlaştırıcılık olacak. Sosyal düzende David Chaney’in işaret ettiği gibi, “türdeş” olunacak. Türdeşten kasıt şöyle: Birbirinden tamamen farklı bir grup, şey ya da sürecin, paylaştıkları bir ortak nokta aracılığıyla bir araya gelerek, ortak bir kimlik duygusu oluşturmalarıdır. Çoktan türdeş olma sürecine girdik bile, ama daha fazla nüfus ve belli unsurlar olması gerekiyor. Örneğin henüz parada türdeş olamadık, beklenen bir konu. Büyük nüfus küresel mega kent merkezlerinde birikecek. Bunların etrafındaki varoşlarda yaşam başka akacak. Varoşlar ile devletin hâkim olduğu diğer alanlar (mesela tarım alanları, ormanlar, vs.) hükümetlerin asıl ilgilendiği alanlar olurken, mega kent yönetimlerinin küresel ağ ile birbirleriyle irtibatta olmaları önemli görülecek. Özellikle varoşlar küresel güvenlik sistemleri ile kontrol altında tutulacak.

Gürsel Tokmakoğlu

ANALİZ /// ARSLAN BULUT : DARBE, ÖYLE DEĞİL BAKIN NASIL OLDU ????


ARSLAN BULUT : DARBE, ÖYLE DEĞİL BAKIN NASIL OLDU ????

09 Mayıs 2020

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak, “Sağlık Bakanlığı, liglerin 12 Haziran’da yeniden başlaması konusunda bakanlığın ya da Bilim Kurulu’nun herhangi bir önerisi ya da katkısı olmadığını ifade etti. Türkiye Futbol Federasyonu kendi özgür iradesi ile ligleri başlatma kararı alıyormuş. Sorumluluk federasyondaymış. TFF, devlet içinde devlet de bizim mi haberimiz yok?” dedi.

Öztrak, “Eğer salgından çıkış böyle yönetilecekse, isteyen istediği gibi özgür iradesiyle hareket edecekse bu Bilim Kurulu neden var? Sağlık Bakanlığı neden var, bakan olarak siz neden varsınız? Yarın, restorant, kafe ve eğlence mekanı sahipleri kendi özgür iradeleri ile işe başlamak isterse ne diyeceksiniz?” diye sordu.

Öztrak, “Diğer bir garabet de Saray hükümetinin salgından çıkış stratejisi kapsamında AVM’lerin 11 Mayıs’ta açılacağına yönelik açıklaması oldu. Sağlık Bakanı’nın ‘Bunları biz kapatmadık ki biz açalım’ şeklindeki muğlak ifadelerinden, kararın Bilim Kurulu’nun Saray hükümetine yaptığı tavsiyeler arasında olmadığı ortaya çıktı.” dedi.

***

Öte yandan, sosyal medyada, Furkan Derneği, “Cami ve Cuma namazlarını bu kadar önemsiz mi görüyorsunuz? Şartlar her yer için uygun hâle getiriliyor da bir tek camiler için mi uygun değil? AVM’lerin sahibi var da camileri sahipsiz mi buldunuz? Diyanet işleri neden camilere sahip çıkmıyor?” diye mesaj yayınladı.

Mücahit Avcı imzalı başka bir mesajda “Ligleri başlatmak TFF’nin kendi kararıdır bizi bağlamaz, AVM’leri açmak yönetimlerin kendi kararıdır bizi ilgilendirmez! CHP’li belediyeler korona virüs sürecinde karar alınca; ‘Kime sordunuz? Devlet içinde devlet misiniz siz?’ diyordunuz. TFF ve AVM’ler devlet içinde devlet mi?” deniliyor.

Ünlü şarkıcı Semiha Yankı da öfkeli: “Deniz kenarında yürümek yasak… AVM açık… Deniz kenarında ya da sahil kasabalarında lokantalar kapalı AVM’ler açık… Bu nasıl bir iş anlamak mümkün değil… Kapalı alanlar açık, açık hava mekânları kapalı… Aklıma mukayyet olun…”

***

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, “Devlet içinde devlet”e örnek gösterilebilecek bir de yönetmelik yayınlandı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, “Finansal Piyasalarda Manipülasyon ve Yanıltıcı İşlemler Hakkında Yönetmelik” yayınladı. Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren yönetmelikte “Bir finansal aracın arzına, talebine veya döviz kuru ve faiz dahil fiyatına ilişkin yanlış veya yanıltıcı izlenim uyandıran ya da uyandırabilecek olan ya da bu fiyatın anormal veya yapay düzeyde tutulmasını sağlayan ya da sağlayabilecek olan yanlış veya yanıltıcı bilgi veya söylentileri, internet dahil herhangi bir kitle iletişim aracı yoluyla ya da başka bir yolla yaymak” manipülasyon kapsamına alındı.

Oysa Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun, basın özgürlüğünü denetleme ve düzenleme yetkisi yoktur. Anayasa ve yasayla düzenlenen bir konuda, BDDK’nın hüküm vermesi söz konusu bile edilemez ama ediliyor.

Bari, Futbol Federasyonu da bir yönetmelik yayınlasın ve “futbol maçları öncesinde maç sonuçları ile ilgili tahminde bulunmak şike kapsamına alınmıştır” desin bari…

***

Devletin çivisini gerçekten çıkardılar ama kendileri de raydan çıktı, uçuruma gidiyorlar, haberleri yok…

Tabii iktidarın raydan çıktığını söylemek de “darbe çağrısı yapmak” diye nitelendirilmezse…

15 Temmuz darbe girişimini lehine kullanarak, usulsüz oylama yaptırarak ve milletvekilleri üzerinde baskı kurarak, şaibeli bir referandum yaparak devletin sistemini değiştiren, demokrasiden “ılımlı otokrasi”ye geçen ve basın üzerinde hapis, para cezası gibi tahakküm yöntemleri uygulayan iktidar, bu şekilde özgürlüklere vurduğu darbeyi, muhalefeti darbecilikle suçlayıp kapatmaya çalışıyor.

KÖY ENSTİTÜLERİ DOSYASI : MUHAFAZAKAR VE DİNCİ SİTEDEN KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİ HAKKINDA BİR ANALİZ /// KAYNAK : WWW (.) FIKIRCOGRAFYASI (.) COM


ÖZEL BÜRO NOTU : DEĞERLİ YURTSEVERLER ŞU ANA KADAR SİZLERE KÖY ENSTİTÜLERİ PROJESİ İLE İLGİLİ ÇOK MİKTARDA VİDEO VE MAKALE AKTARDIK. ANCAK AKTARDIKLARIMIZIN ÇOĞUNLUĞU KEMALİST SİTELER KAYNAKLI İDİ. ŞİMDİ İLK DEFA OLARAK MUHAFAZAKAR VE DİNCİ BİR GÖRÜŞ İHTİVA EDEN BİR SİTEDEN BU KONUDA BİR MAKALE AKTARIYORUZ. BUNU YAPMAMIZIN NEDENİNİ DAHA ÖNCE AÇIKLAMIŞTIK, YİNE AÇIKLAYALIM. ÖZEL BÜRO GRUBU OLARAK TEK TARAFLI BİLGİ VERMEK İSTEMİYORUZ. BİZ SİZLERİN HERHANGİ BİR KONUDA SADECE BİR GÖRÜŞÜN YANSIMASINI DEĞİL TÜM PERSEKTİFLERİN YANSIMALARINI GÖRMENİZİ İSTİYORUZ. TABİ BUNDAKİ KRİTERİMİZ İÇİNDE DÜŞÜNCE VE FİKİR BARINDIRMASI. AMİGOLAR GİBİ TEK DÜZE HEP AYNI SLOGANI TEKRARLAYAN BİLGİ İLETMEK İSTEMİYORUZ. BU YAZIYI DA KEMALİZM KARŞITI GÖRÜŞLER İHTİVA ETTİĞİ İÇİN DİKKATİNİZE SUNMAK İSTEDİK.

Salih Cenap Baydar : Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

22 Nisan 2020

ABD’li meşhur Eğitim Profesörü John Dewey, 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından Türkiye’ye davet edilmiş, kendisinden “Türkiye de Eğitim Nasıl Olmalıdır” sorusuna cevap veren bir rapor hazırlanması istenmişti.

Dewey’e ait olan “kırsal bölgelerdeki okulların toplum yaşam merkezi haline getirilmesi” ve “iş ve eğitimi birleştirme” fikirleri devlet katında “tutulmuştu”. Bu fikir yaklaşık 15 yıl sonra bugün hala tartışılan bir projede vücut bulacaktı.

Köy Enstitüleri, 1940 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından görevlendirilen İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla kendi köylerinde eğitilip kendi köylerinde çalışacak ilkokul öğretmenleri yetiştirmek üzere kuruldu.

17 Nisan 1940 tarihli Köy Enstitüleri Kanunu, bir tarafıyla cumhuriyet yönetiminin modernleşme/batılılaşma çabalarını diğer tarafıyla zamanının ekonomik sıkıntılarla kol kola girmiş faşist ruhunu yansıtıyordu.

Köy Enstitüleri tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında açılacak ve buralarda yetişen öğretmenler köylülere modern tarım teknikleri öğreteceklerdi.

Çocuğunu Köy Enstitüsünde okutup okutmama kararı velilere bırakılmamıştı. Öğrencileri devlet seçiyordu:

Madde 3 — Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid köylü çocuklar seçilerek alınırlar.

Enstitülerde zorunlu eğitime başlayan çocuklar ayrılmaya kalkmasınlar diye maddi cezalar düşünülmüştü:

Madde 4 — Enstitülere kabul edilenler sıhhî sebebden gayri sebeblerle müesseseden ayrıldıkları veya çıkarıldıkları takdirde okudukları müddete isabet eden masraf, kendilerinden veya kefillerinden alınır.

Köy Enstitüsünde okuyup bitirenler en az yirmi sene devlette öğretmenlik yapmaya mecburdular. Ayrılmaya kalacaklar yüklü bir fatura ile tehdit ediliyordu:

Madde 5 — Bu müesseselerde tahsillerini bitirerek öğretmen tayin edilenler, Maarif Vekilliğinin göstereceği yerlerde yirmi sene çalışmaya mecburdurlar. Mecburî hizmetlerini tamamlamadan meslekten ayrılanlar Devlet memuriyetlerine ve müesseselerine tayin edilemezler. Bu gibilerin kendilerinden veya kefillerinden müessesede bulundukları zamana aid masrafın iki misli alınır.

Öğretmenlerin kalacakları lojmanları ve eğitim verecekleri okulları yapma külfeti köylülere yüklenmişti:

Madde 16 — Köy öğretmenlerinin tayin edilecekler i okulların binaları ve öğretmen evleri Maarif Vekilliğince verilecek plânlara göre Köy Kanununa tevfikan, bölge ilk tedrisat müfettişi ile gezici başöğretmenin nezaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır ve Öğretmen tayin edilecek köylere keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinde de on a göre tedbirler alınır, Öğretmen işe başlamadan evvel okul binası ile Öğretmen evi tamamen bitirilir. Köy okulları binalarının tamiri ve okulun daimî masrafları köy ihtiyar heyetlerince temin edilir.

Bütün bunlar işin teknik ve ekonomik yönleriydi. Eğer proje bu çerçeve ile sınırlı kalsaydı, içerdiği zorbalıklara rağmen yaşanan zamanın şartlarında hoş görülebilir, iyi niyetli bir atılım hamlesi sayılabilirdi.

Fakat madalyonun diğer bir yüzü vardı.

Yöneticiler köylülere sadece modern zirai teknikleri öğretmek istemiyorlardı, aynı zamanda onları devşirmek, modern, batılı, pozitivist, Kemalist bireylere dönüştürmek, partilerinin birer neferi haline getirmek istiyorlardı.

Enstitüler okuldan çok kışlalara, içindekiler ise öğretmen ve öğrencilerden çok askerlere benziyorlardı. Öğrenciler de öğretmen de enstitü müdürü de tek tip üniforma giyiyordu.

Image

“Cahil köylülerin” aydınlatılması, adam edilmesi için müfredata teknik dersler oranında “kültürel” dersler konulmuştu.

Öğrenciler batı klasiklerini okuyacak, en az bir müzik aleti çalmayı ve halkoyunları oynamayı öğreneceklerdi. Tabi bir yandan da vatandaşlık bilgisi adı altında yoğun ideolojik endoktrinasyona tabi tutulacaklardı.

1954’ de de Demokrat Parti Köy Enstitülerini ilköğretmen okullarına çevirerek varlıklarına son verene kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti.

Proje yakın tarihimizde derin izler bıraktı.

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluşun sekseninci yıldönümü münasebetiyle sosyal medya ve basında birçok şey yazılıp çizildi.

Çok kimse bu “muhteşem” projeyi hasretle anarken projeyi sonlandıranlara ateş püskürdü.

Bir kesim de artık toplumsal hafızadan silinmeye başlayan acı tecrübeleri hatırlatarak o ah vah edenlere cevaplar verdi.

Image

Sanırım mesele, projenin ideolojik yönünü ne kadar görüp ne kadar önemsediğimiz noktasında düğümleniyor.

İnsanların ideolojik projeler karşısında birbirine taban tabana zıt tavırlar alması şaşırtıcı değil. Çünkü iktidar yanlıları, verdikleri “tali hasarları” (collateral damage) göz ardı edip projelerinin müspet taraflarını ön plana çıkartırken muhalifler sağlanan faydalardan sarfınazar edip yol açılan olumsuzluklara odaklanıyorlar.

Projeyi iyi niyetli, nötr, ideolojik yönü olmayan bir bilinçlenme, cehaletten/fakirlikten kurtulma, dayanışma ve modern teknikleri öğrenip uygulama yönünde atılmış “hayırhah” bir adım olarak görenler -kendilerince haklı olarak- bu kadar güzel bir çabaya muhalefet edenlere kızıyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. O yılların Türkiye’si düşünüldüğünde çok büyük, önemli ve hayati bir proje,
  2. Daha önce devlet tarafından adam yerine koyulmayan köylülerin ilk defa devlet tarafından adam yerine konulduğu bir proje,
  3. Devlet eliyle köylülere nitelikli, ücretsiz ve pratik esaslı eğitimin ilk kez sağlandığı bir proje,
  4. Bugün hâlâ yaka silktiğimiz tembellik, cehalet ve yobazlıkla mücadele etme amacıyla atılmış cesur ve kararlı bir adım,
  5. Köylerde doğup büyüyen zeki gençler için dünyayı tanımak yönünde fırsatlar sunan, onlara yeni kapılar açan bir proje,
  6. Mevcut iktisadi şartlarda, eğitimin ağır mali yükünü devletle vatandaş arasında başarıyla paylaştıran bir proje,
  7. İkinci dünya savaşı yıllarında, iktisadi buhranların ortasında, elde avuçta para pul bulunmayan günlerde en makul maliyetlerle yapılabilecek ideal bir proje,
  8. Uygulamalarda görülen arızi, münferit bir takım işgüzarlık ve çarpıklıkların ana fikrine gölge düşürmemesi gereken bir projeydi.

Projenin ideolojik yönünü görüp, bundan rahatsızlık hissedenler ise asıl derdin nüfusun o dönem yüzde seksenini teşkil eden köylülere yardım ve eğitim götürmek değil ideolojik endoktrinasyon yapmak olduğunu ileri sürüyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. Devleti o zaman yöneten elitlerin "cahil" köylü halkı, "aydınlanma" idealleriyle adam etmek için uygulamaya koyduğu,
  2. Pozitivist ve jakoben bir anlayışla planlanmış ve uygulanmış olduğu için zorbalıkların normal görüldüğü, dönemin faşist ruhuna son derece uygun,
  3. Asırlar boyu nesilden nesle aktarılan kültürü, bir an önce kurtulmak gereken çöp kalıntıları gibi gören, köylünün atalarından tevarüs ettiği hiçbir şeyin yeni dünyada yeri olmadığına inanan, köylüleri o “hurafelerden” kurtarmak gerektiğine iman etmiş idarecilerin ortaya attığı,
  4. Köylüleri zorla Bach, Mozart dinleterek, mandolin, armonika, flüt ve bulunabilirse piyano çaldırarak Batılılaştırmayı amaçlayan
  5. Devleti yönetenlerin köylüleri “adam yerine koyduğu” için değil “adam etmeye çalıştığı” için hayata geçirdikleri

bir projeydi.

Ben şahsen ikinci gruba yakın hissediyorum kendimi.

Image

O yıllarda tarihi tecrübemizi, eski medeniyetimizi bilen, ona kıymet veren ve milli/dini haysiyet iddiası olan az sayıda yerli entelektüel ve din adamının bu hoyrat yok sayışa, topyekûn sıfırlamaya tepki göstermeleri gayet anlaşılır bir durum. Bugün tepki gösterenler aynı hassasiyetin temsilcileri aslında.

Proje sosyolojik açıdan değerlendirilirse açık bir öngörüsüzlük örneği ile karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir.

1940’larda gelişen dünyanın tarım toplumundan sanayi topluma, dolayısıyla kırdan kente doğru yolculuğu gözlerinin önündeyken insanlar hep köylerinde kalacakmış, ülkemiz hiç sanayileşmeyecekmiş gibi köye, ziraata, hayvancılığa yatırım yapmak hiç de akıllıca bir hareket sayılmaz. Devrin idarecileri feraset gösterip, köyden kente gelecek kaçınılmaz göçün planlamasını yapmak, şehirlere göçecek köylülerin yaşayabilecekleri uydu kentleri tasarlamak, şehir hayatına onları nasıl adapte edeceklerini düşünmek yerine köylülerin hep köylerinde kalacakları varsayımında bulunarak büyük bir hata yapmışlardır.

Kendi toplumlarına yabancılaşmış idarecilerin daha fazla kişiyi topluma yabancılaştırma esasına dayalı çabasının başarısız olmasının mukadder olduğu da aşikâr.

Savaşta yenilmiş, perişan olmuş, milli gururu incinmiş kitleleri milli/dini hisler üzerinden mobilize etmenin kitabını Hitler yazmıştı. Bizim idarecilerimiz dini dışlayan, pozitivist/Kemalist ideallerinin endoktrinasyonu esasına dayanan bir retoriği tercih ettiler. Yaptıklarının ters tepmemesi mucize olurdu.

Köy Enstitüleri bir tarafıyla "Halk Partili" nüfusu arttırma projesiydi. Siyasi bir projeydi. Taraftarlarının ve karşıtlarının bu kadar çok ve keskin olmasının sebebi sanırım bu.