ANALİZ /// E. Kur. Alb. V. Murat Tulga : 2020’DE GEORGE ORWELL’İ N ‘1984’ÜNÜ YAŞAMAK


E. Kur. Alb. V. Murat Tulga : 2020’DE GEORGE ORWELL’İN ‘1984’ÜNÜ YAŞAMAK

8 Mart 2020

George Orwell’in “1984” adlı romanı bilim kurgu türünün klasik örneklerinden biri olmanın yanı sıra geleceği karanlık olan gerçeklerin doğruların saptırıldığı konuşma özgürlüğünün yok edildiği modern dünyayı protesto eden bir romandır. 1949 yılında basılmıştır ve gelecekte her şeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu belleksiz muhalefetsiz bir toplum tehlikesine karşı yürekten bir uyarı niteliğindedir.

“1984” Okyanusya adı verilen bir ülkede geçer. Bu ülke “Büyük Birader” denilen bir diktatör ve partisi tarafından yönetilmektedir. “Büyük Birader” her yerdedir sanki “Büyük Birader” tek tek her vatandaşı izlemektedir. İnsanlar kişiliksizleştirilmiş ve korku kültürünün egemenliği altına girmişlerdir.

Büyük Birader ve Partisi üç temel slogan altında Okyanusya’yı baskı ve faşizm altında inletmektedir.

1. SAVAŞ BARIŞTIR.

2. ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.

3. BİLGİSİZLİK KUVVETTİR.

Temelde Parti size beş duyu organınıza inanmamanızı söylemektedir. Bu onların temel ve en önemli emirleridir. Öyle ki sonunda parti iki kere ikinin beş ettiğini duyuracak ve insanda buna inanmak zorunda kalacaktır.

Kitap Düşünce Polisi tarafından düşünce suçu ile muhaliflerin nasıl yok edildiklerini de tasvir eder. Kitabın bir yerinde şöyle anlatır; “…Düşünce suçu sonsuza kadar gizlenebilecek bir suç değildi. Bir süre saklanabilirdiniz ama yıllar sonra bile olsa eninde sonunda sizi yakalamalarını engelleyemezdiniz. Tutuklamalar her zaman gece yapılırdı. Uykudan ansızın sarsılarak uyanma omzunuzu dürten kaba bir el gözlerinize tutulan ışık yatağınızın çevresinde katı yüzlerden bir halka. Olayların büyük çoğunluğunda yargılama olmaz tutuklama gerekçesi gösterilmezdi. İnsanlar geceleri kayboluverirlerdi o kadar. Adları sicillerden silinir o güne kadar yaptıkları kayıtlardan silinir bir zamanlar var oldukları yadsınır sonra unutulurdu. Böyle ortadan kaldırılanlara yok edilenlere genellikle buharlaştı denirdi…”

Tam bir korku imparatorluğu değil mi?

Şimdi kitabı bir kenara bırakalım ve 2020 Türkiyesinde son günlerde yaşananlara gelelim.

Libya’da Hafter güçleri tarafından vurulan bir gemide personelimiz şehit oldu bir tören bile yapılmadan sessizce cenazeleri defnedildi. Şehitlerin cenaze törenleri sosyal medyadan öğrenildi.

Normal bir hayat devam ederken üç günde Suriye/İdlib’de 39 şehit verdik. Şehit haberlerini Hatay Valisi verdi. Şehit haberleri önce dokuzla başladı sonunda 36’aya çıktı.

Şehit haberleri öncesi Suriye rejim güçlerine ait onlarca askerin öldürüldüğü ve silah ve teçhizatının imha edildiği duyuruldu. Oysa TSK Adana Mutabakatı kapsamında Suriye’de bulunuyordu. Meclisten bir savaş teskeresi verilmemişti. Yoksa normal bir hayat sürer gibi yaparken Suriye ile savaşa mı girmiştik?

Şehit haberleri nedeniyle internet ansızın yavaşlatıldı sosyal medyaya kısıtlama getirildi.

Şehit cenazesinde Muhalefet Partisi liderinin taziye için el sıkma isteği Cumhur İttifakının küçük ortağı MHP lideri tarafından geri çevrildi. Muhalefet liderinin eli havada kaldı.

Partili Cumhurbaşkanı şehitler ile ilgili tam iki gün sonra açıklama yaptı. Bu açıklama esnasında espri yaptı salondakiler kahkahalarla güldüler.

ODATV yazarlarından Barış Terkoğlu Libya’da şehit edilen personele ait yaptığı bir haber nedeniyle sabaha karşı gözaltına alındı daha sonra tutuklandı.

Mecliste kapalı oturumda kavga çıktı milletvekilleri yumruklaştı. CHP Milletvekili hakkında Partili Cumhurbaşkanına yönelik sözleri nedeniyle Ankara Cumhuriyet Savcılığınca soruşturma açıldı.

ODATV yayınlarına erişim yasaklandı.

Yine ODATV yazarlarından Barış Pehlivan gazeteci yazar Murat Ağırel ve bir tiyatrocu ifade için Savcılığa davet edildiler. Barış Pehlivan tutuklandı Ağırel kontrol tedbiri ile serbest bırakıldı. Tiyatrocunu ifadesi alındı ve serbest bırakıldı.

İçişleri Bakanı bir muhalif gazetecinin sorusuna karşılık gazeteciyi “Bırak Yunan ağzıyla konuşmayı” diye azarladı.

==>>*

Nasıl yaşananlar 1984’ü aratmıyor değil mi? Barış ortamındayız ama sanki savaşıyor gibiyiz. Özgürlükler dibe vurdu basın ciddi şekilde baskı altında sosyal medya kontrol altında. Ve internet çağında bilgiye ulaşamıyoruz bilgisizliğin kuvveti bir kılıç gibi kafamızın üstünde sallanıyor. Ama bilim kurgu ve fantastik bir hikâye değil hepsi gözümüzün önünde yaşanıyor.

Yine “1984”e dönelim. Romanın ana karakteri Winston her şeye rağmen akıl ve mantığın peşinden gider. Ve şöyle der; “…Her şeye karşın haklı olan benim. Gerçekler savunulmalı somut dünya yaşıyor ve yasaları değişmez. Taş sert su ıslak ve destek almayan cisimler dünyanın merkezine düşerler. Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verirse gerisi kendiliğinden gelir…”

O halde bizde gerçeklerin peşinden gidelim. Beş duyumuzu kullanalım ve Winston gibi yapalım.

SAVAŞA HAYIR!

BARIŞLARA VE BASINA ÖZGÜRLÜK. İKİ KERE İKİ DÖRT EDER.

BİLGİ KUVVETTİR. ER YA DA GEÇ GALİP GELİR.

ANALİZ /// ERGÜN DİLER : Yedi düvel


ERGÜN DİLER : Yedi düvel

ORTALIK toz duman… Çok eskiye gitmeden gelin bugünü anlamaya çalışalım. Ve tarafları artık net olarak yazmaya gayret edelim…
İçeriden giderek, isimlere, bilinen şahıslara işaret ederek gitmek kolay.
Kimse alınmasın, kırılmasın diye dışarıdan yazıyorum. Yine öyle yapacağım.
Örneklerle yürüyelim ve anlayalım…
2019’un ARALIK başında Londra’da NATO’nun 70. yıl törenleri vardı. Aklımda Kraliçe Elizabeth’in BUCKINGHAM’da liderlerle verdiği aile fotoğrafı kaldı…
Oradaki resepsiyon önemliydi. Zaten NATO için toplanılsa da 4 lider, yani ERDOĞAN-MERKELMACRON- JOHNSON, ayrıca LİBYA ve SURİYE zirvesi yaptı…
Açıklamalar harika görünüyordu.
Ama sahadaki sonuçlar aksini gösteriyordu… Peki neler oluyordu?
Londra’daki zirveden sonra MOSKOVA’da HAFTER’in de katıldığı ve toplantının ortasında uçağına atlayıp kaçtığı bir zirve daha yapıldı. Ateşkes isteniyordu ama GENERAL HAFTER sırra kadem basıyordu. 2020’nin Ocak ayında bu oluyordu. Hafter kaçınca birkaç gün sonra BERLİN Konferansı devreye giriyordu. Merkel sahne alıyordu… Ne Libya’da ne Suriye’de çözüm bulunuyordu! Ama SAFLAR artık netleşiyordu… Önemli olan da burasıydı! Biz de bunu İDLİB’de Mehmetçiğimize yapılan saldırıyla anlıyorduk…
Açalım…
Günlerce CORONAVİRÜS’ü ve etkilerini yazdım… Çin’in yani İNGİLTERE ile doğrudan bağı olan koca bir üretim makinasının devre dışı kaldığını aktarmaya çalıştım. ÇİN STOP ETTİ Mİ?
Etti! Bu birkaç satırla anlatılacak bir şey değildi. Çok ama çok önemli bir adımdı… Ardından LİBYA ve SURİYE’nin büyük arenalarda konuşulduğu toplantılar geldi. Sonuç çıkmadı… Aynı zaman diliminde RUSYA’da Putin’e DARBE oldu!
Mihail Vladimiroviç Mişustin BAŞBAKAN oldu. Putin tasfiye etmek istediği ismi BAŞBAKAN yapmak zorunda kaldı. Bu BERLİN’den WASHINGTON’a uzanan DERİN KOL’un emriydi.
Berlin, Washington üzerinden Rusya’da PUTİN’i kenara itiyordu…
"Burada sözü ben söylerim. Sen ileri gittin" diyordu. Doğruydu!
Alman derin yapısı RUSYA’da çok önemli mevziye sahipti. Lenin’i de gönderen onlardı, parayı da veren… Arkada o zaman da bu zaman da Washington’un bir kolu bulunmaktaydı… Putin durumu anladı, kabul etti… Siyaseten ömrü ne kadar bilemiyorum… Sallantıda ama… Son İDLİB saldırısında gördük ki FRANSA da ALMANRUS ittifakının hemen yanında, içinde yer aldı. İstihbarat verdiği gibi Suriye’nin sahibi olduğunu, oradaki askerleri yönettiğini gösterdi… Türk askerine yönelik hareketlerin arkasındaki akıllardan biri FRANSA’ydı! Tabii büyük akıl ALMANLAR’DI! Ruslar’ın içinde güçlü olan BERLİN’deki akıldı.
Akımdı! Ekoldü!
NATO’nun 70. YIL TÖRENLERİNDE Merkel ile Kraliçe ayrı düşmüştü… Britanya BREXIT ile AVRUPA’dan ayrılmış, kendi DOSTLARIYLA birlikte yürüyeceğini ilan etmişti. Bunu bizzat Başbakan Boris Johnson yapmıştı. Aslında ALMANYA, FRANSA ve RUSYA’yı yanına alıp ayrılıyordu! Olan buydu! Hedefe de İNGİLİZLER’i koyuyorlardı…
AVRUPA BİRLİĞİ ORDUSU PESCO zaten 4 büyük ülke ile hayata geçecekti. Almanya-Fransa- Rusya’nın yanında TÜRKİYE de olacaktı. Ama olmadı. Türkiye ayrı kaldı. İNGİLTERE ile yakın durmayı tercih etti… Onlar da ABD’deki bir kolla yan yana geldi! Olan buydu!
İDLİB’de bize saldıran, canımızı yakan aslında bu koalisyondu.
İngiltere ile yan yana gelişimize itiraz ediyorlardı. Türk Devleti böyle karar veriyor ancak kabul etmiyorlardı.
İDLİB, AVRUPA’nın RUSYA’yı da yanına alarak üzerimize gelmesiydi…
Zaten mülteciler için kapılar o gece bu nedenle açılıyordu.
ALMANYA, Rusya içinde çok güçlüydü. Bir eli ABD’de olan yapı WAGNER’i PUTİN’e rağmen kurduruyor ve LİBYA’da karşımıza dikiyordu. Düşünün!
LİBYA TOPLANTISI NEDEN BERLİN’DE YAPILIYORDU?
Almanya orada mıydı! Alman askeri gören var mıydı! YOKTU!
Peki Putin ne diyordu; "Wagner bize bağlı ama parasını ben vermiyorum…" Putin RUS DERİN YAPISINI İTİRAF EDİYORDU…
ALMANYA’yı işaret ederek… ABD’yi işaret ederek… Hafter’in ALMANYA’daki temaslarına bakın ne dediğimi anlarsınız.
Hafter orada LİDER gibi herkesle görüştü…
Eksiksiz her makamla oturup kalktı…
Avrupa içindeki bu oluşumun asıl hedefi İNGİLTERE’ydi…
Öteden beri de böyleydi. İKİ BÜYÜK SAVAŞIN ŞARTLARI yine oluşuyordu. İttifaklar da hızla netleşiyordu… DERİN ALMAN DERİN ABD ittifakı İNGİLTERE’yi ORTADOĞU’dan, AKDENİZ’den ve KIBRIS’tan atmak istiyordu…
DERİN ABD birebir görev almasa da RUSLAR’ın saldırısına karşı yardımda bulunmayıp ÖRTÜLÜ DESTEK VERİYORDU!
Putin’in de fatura ödemesini istiyordu. David Rockefeller’ın varisi Richard Rockefeller’in uçak kazasında ölmesinden önce başlayan kavga şimdilerde TAVAN yaptı. Derin ABD o kazadan DERİN İNGİLTERE’yi sorumlu tutuyordu. İNGİLTERE büyük akıl, büyük tecrübe… Bunu bilmeyen yok. Ancak karşıdaki ekol de ARAPLAR’ı da yani PARAYI da yanlarına alarak gelmekte… İDLİB bu buluşmanın, silahlı zirvenin yapıldığı yerin tam adresi… Türkiye orada aslında YEDİ DÜVELLE savaşıyordu.
Ama Ankara devlet aklını öne alarak "REJİM GÜÇLERİ" diyordu. Tırmandırmamak için…
Ama gerçekte saldıran büyük koalisyondu… İSİM İSİM vererek aklınızı karıştırmak istemem ama karşıdakiler BÜYÜK İTTİFAKIN GÖRÜNEN YÜZLERİYDİ…
Bütün bunların arasında OCAK ayında önemli bir buluşma daha yaşanıyordu. İtalya Başbakanı Giuseppe Conte Ankara’ya geliyor, Erdoğan’la buluşuyordu.
Açıklamaları ERDOĞAN’ın yanında olduğunu gösteriyordu. Zaten ÇİN ile yakınlıkları, İPEK YOLU’nda aldıkları görev ortadaydı. Bu nedenle olsa gerek ÇİN’i kasıp kavuran CORONAVİRÜS İTALYA’ya iniyordu. Ülkeyi durma noktasına getiriyordu… Hayatı felç ediyordu…
Derken ŞUBAT ayı geldi… Şubat önemliydi. İsim vermek istemesem de OSMAN KAVALA’dan söz etmek zorundayım. GEZİ DAVASI nedeniyle 3 yıldır tutuklu bulunan Kavala BERAAT etti. Ertesi gün başka suçtan tekrar alındı… Buna tepki geldi. Gecikmeden hem de…
Frankfurt yakınlarındaki bir TÜRK KAFE’sine silahlı saldırı gerçekleşti. Saldırıda 9 kişi hayatını kaybetti. Katil Tobias Rathjen, arkasında mektup bırakarak ortadan kalkıyordu!
İDLİB’den önce bu oluyordu…
Erdoğan’ın bağımsız karar alması istenmiyordu. İttifaklara kendi rızasıyla girmesi istenmiyordu…
Bunu içerideki basınçtan da dışarıdaki operasyonlardan da anlayabiliyorduk… İTTİFAKLAR böylesine netleşmişken İDLİB’den uzun süreli bir barış çıkar mı?
Ben sanmıyorum… Aksine İran’ı da yanlarına alan bu ittifakın SURİYE’de REJİMİ güçlendirmesi ihtimal… Şu an zamana oynama olasılığı hiç de az değil…
Sadece ABD TAM OLARAK BU YAPININ İÇİNDE DEĞİL GİBİ… BİR KOLU VAR… TAMAM… AMA TÜMÜ YOK…
İşte Washington’un alacağı karar bu açıdan önemli. YÜZDE yüz olarak DERİN ALMANYA ile mi olurlar, yoksa bir elleriyle BRİTANYA’ya mı uzanırlar kestiremiyorum.
Şu an için net değil… Almanlar’ın ABD’de çok güçlü olduğunu yazmama gerek yok sanırım…
Tıpkı İngilizler gibi… Bilmemiz gereken tek bir şey var! SAVAŞ BAŞLADI! Amerika’nın bütünüyle vereceği karardan sonra DENGE belli olacaktır… CORONAVİRÜS’e de PETROL FİYATLARININ DÜŞMESİNE DE Putin’e yapılan darbeye de böyle bakın. Savaş ÖNCESİNDE BİR YERDEYİZ…

ANALİZ /// GÖKHAN GÜLER : Geleceğe Ne Kadar Hazırız ???


GÖKHAN GÜLER : Geleceğe Ne Kadar Hazırız ???

Dünyanın yaratılışından itibaren insan hayatını en köklü biçimde etkileyen değişim ve dönüşümler göz önünde bulundurulacak olursa, son 15/20 yıl içerisinde meydana gelen değişim ve dönüşümlerin en etkili olduğunu ifade edebiliriz.
Bundan 15/20 yıl önce şu an sahip olduğumuz teknolojik imkânları acaba kim hayal edebilirdi? Dünya internetle yeni tanışmış, cep telefonu hayatımıza henüz yeni yeni girmeye başlamış ve bugünkü daha birçok teknoloji ise bizlere çok uzaktı.
İnsanlar bugün oturduğu yerden bir zamanlar akla hayale bile gelmeyecek sayısız hizmeti artık internet üzerinden satın alabiliyor. Birçok sanal mağazayı saniyeler içerisinde karşılaştırıp en ucuz tespit ettiği yerden alışveriş yapabiliyorlar. Öyle ki bulunduğu yerden para kazanabiliyor, pek çok kişiyle eş zamanlı biçimde iletişim kurabilip, yazışabiliyor.
Çağımız teknoloji çağı. Çağımız bilgisayar çağı. Çağımız bilgisayar programcılığı, yazılımlar ve buna bağlı teknolojik gelişmeler çağı. Dünyamız çok çok hızlı bir biçimde değişim ve dönüşümler yaşamakta. Hatta öyle ki dünyada yaşanan değişim ve dönüşümleri takip edebilmekte zorlanmaya bile başladık.
Geçtiğimiz on yılda teknolojinin, bilgisayarların, arabaların ve telefonların ne şekilde değişim yaşadığını hep birlikte görerek yaşadık. Gelecek 15/20 yılda acaba bizleri ne gibi yeni gelişmeler bekliyor?
Önümüzdeki 10 yıl içerisinde robotların niteliksiz işgücünün yüzde ellisinin yerine geçeceğinden, hatta birçok yönetici pozisyonda bulunan beyaz yakalı olarak nitelendirilen kişileri işsiz bırakacağından ve bunun da çok ciddi sosyo-politik sonuçlara neden olacağı iddia edilmektedir.
Tüm çalışanları robotlar olan karanlık fabrika olarak nitelendirilen iş yerlerinin sayılarının önümüzdeki 10 yıl içerisinde artacağı belirtiliyor.
İnsan gibi düşünebilen ve davranabilen, akıllı sistemler yapay zekâlar artık devrede. Giyilebilen bilgisayarlar başta sağlık, askeri vb birçok alan olmak üzerek kullanılmaya başlandı.
Önümüzdeki 10 yıl içerisinde fosil(benzin/dizel) yakıtlı araçların yerini elektrikli ve alternatif enerji kaynaklarına dayalı son derece akıllı araçların almaya başlayacağı uzmanlar tarafından ifade edilmektedir.
Türkiye ve KKTC kim ne derse desin etle tırnak gibidir. Bu nedenle yazımda Türkiye ve KKTC demek yerine Türk tarafı tabirini kullanacağım. Türk tarafı, Fetö darbe girişimi sonrasında birçok konuda çok ciddi değişim ve dönüşüm yaşayarak her şeyden önce bölgesel aktör olmanın ötesine geçerek küresel ölçekte bir aktör olma yönünde çok ciddi girişim ve adımlar atmaya başlamıştır.
Türk tarafı özellikle bölgesinde son derece önemli ciddi ve güvenilir bir enerji koridoru olma yolunda önemli girişim ve hamlelerde bulunmaya devam ediyor.
KKTC, bu bağlamda bölgesinde önemli bir enerji terminali olmaya yönelik alt yapı çalışmalarını sürdürüyor. KKTC, günün sonunda bölge ülkelerine su ve elektrik satıp, bölge ülkelerine ait hidrokarbon kaynaklarının Türkiye ve Avrupa ülkelerine ulaştırılmasında son derece kritik görevler üstlenmenin eşiğindedir.
Türkiye, sahip olduğu ve dışarıdan uygun şartlarda temin ettiği madenler ile yerli ve milli yazılımlarla birbirinden değerli teknolojik üretimlerde bulunmaya başlamıştır.
Geleceği yakalamak isteyen devletler hiç zaman kaybetmeden yüksek katma değerli ürünleri yerli ve milli olarak geliştirerek üretmeye yönelik girişimleri hedeflemelidir.
Geleceği yakalamak isteyen devletlerin mutlaka gerek mevcut sahada bulunan neslini gerekse gelecek nesillerini göz önünde bulundurarak teknoloji, bilgisayar programları ve yazılımlar konusunda kendilerini geliştirmeye yönelik plan ve programları geliştirerek uygulamaya sokmalıdır. Bu bağlamda özellikle milli teknolojik bilgisayar program ve yazılımlarına büyük önem vermeliyiz.
Yerli ve milli olmayan tüm teknolojileri iyi analiz etmemiz gerekiyor. Yeni teknoloji ve yazılımları üretenlerin perde gerisindeki esas gayelerini zamanında doğru biçimde kavrayamazsak ileride çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalabiliriz!
Sonuç itibarı ile şunu iyi idrak etmeliyiz ki günümüzdeki mesleklerin birçoğu önümüzdeki süreçte geçerliliğini yitirecek. Gelecekte hem de çok yakın bir gelecekte çağımızın yeni meslekleri öne çıkmaya başlayacaktır. Burada en önemli mesele bugünden gelecekte neler olabileceğini ön görerek kendimizi buna hazırlamamız gerektiğidir. Geleceğe gerek bireysel gerekse millet olarak ne kadar hazırlıklıyız? Esas can alıcı nokta budur…

Gökhan Güler

ANALİZ /// Ahmet TAKAN : Meclis’e mehdici paşa gelsin !!!..


Ahmet TAKAN : Meclis’e mehdici paşa gelsin !!!..

3 Mart 2020

Meclis bugün İdlib için kapalı toplanacak. Genel Kurul oturumunda neler anlatılıp konuşulduğunu 10 yıl öğrenemeyeceğiz. Savunma ve Dışişleri Bakanları mebuslara bilgi verecek. Bilgilendirmenin hangi makam (!) tarafından yapılması gerektiği konusunda iktidar ile ana muhalefet arasında gereksiz bir tartışma yaşandı. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın bizzat kendisinden “bilgilendir” talebinde bulunmakta saçma sapan bir işti. Aslında yapılması gereken iş; SADAT’ın başı ile SETA’nın başının Meclis’e gelip bilgi vermeleriydi!..

Acımız büyük… Erdoğan ve AKP hükümetlerinin devlet aklını ve kurmay aklını yok sayarak yaptığı planlamalar ile Türk Ordusu dört cephede harekat icra ediyor. Tanrı yardımını esirgemesin. Yurt dışında Irak, Suriye ve Libya’da harekat icra eden Türk Ordusu yurt içinde İç Güvenlik Harekatı icra ediyor. İktidarın SETA ve SADAT’çıların dışında akla ihtiyacı yok!.. Ancak, bugünkü kapalı görüşmede muhalefet belki nasiplenir diye devlet hizmetine ömrünü vermiş bir kurmay görüşüne başvurdum. MilliSavunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri emekli Kurmay Albay Ümit Yalım, “Türk Ordusu’nun aynı anda dört cephede harekat icra etmesi ve harekat devam ederken askerlik süresinin altı aya düşürülmesi stratejik bir hatadır. Yunanistan, Adalar (Ege) Denizi’ndeki askeri yığınağını sürekli olarak artırırken dört cephede harekat icra etmek Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye atmaktır. Adalar (Ege) Denizi’nde işgal edilen adalarımıza ilave olarak yeni krizler gündeme gelirse Türkiye nasıl müdahale edecek?” dedi. Ümit Yalım, yurt içinde icra edilen İç Güvenlik Harekatı’nın yakın hava desteği ile başarılı bir şekilde sürdürüldüğünün altını çizdi. Ümit Yalım’ın yurt dışında 3 cephede sürdürülen mücadelelerle ilgili değerlendirmeleri başlıklar halinde şöyle;

IRAK CEPHESİ

“Türk askeri, 1926 ve 1946 Anlaşmaları ile Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51. Maddesi gereği, 1990’lı yıllardan bugüne kadar Kuzey Irak’ta konuşlu olarak görev yapıyor. İhtiyaç duyulduğunda Türk birliklerine yakın hava desteği veriliyor ve Türk savaş uçakları ABD ile koordine edilerek Irak hava sahasını kullanıyor. Kuzey Irak’ta konuşlu birliklerimiz, Kandil Dağı ve sınırımıza yakın bölgelerde bulunan PKK terör örgütünün Türkiye’ye yönelik saldırılarına karşı önemli ölçüde koruma sağlıyor. Türk askerinin Irak’ta bulunması hayati öneme haiz olup Türkiye’nin güvenliği için harekat ihtiyacıdır. Türk askerinin Irak’taki mevcudiyeti devam ettirilmelidir.”

LİBYA CEPHESİ

“Erdoğan ve AKP hükümeti, 27 Kasım 2019’da, Libya ile imzalanan Deniz Yetki Alanları Anlaşması’ndaki sözde kazanımlarımızı korumak maksadıyla, 2 Ocak 2020’de Libya Tezkeresini Meclis’ten geçirerek Libya’ya asker gönderdi. Anılan anlaşma ile toplam 80 bin kilometrekarelik Türk Kıta Sahanlığı, Yunanistan, Libya ve Mısır’a terk edildi. Türk askeri, anlaşma ile terk edilen kıta sahanlığımızın neresini koruyacak?

Mevcut durum itibarıyla Libya hava sahası Hafter’in kontrolünde ve Libya hava sahasını kullanamıyoruz. Libya’ya gönderilen askerlerimiz Hafter birliklerinin tehdidi altında. Libya’da şehit edilen askerlerimizin kamuoyundan gizlendiği ve gizlice defnedildiği ortaya çıktı. Türkiye, Libya’da barışı desteklemeli ve Türk askeri en kısa zamanda Libya’dan geri çekilmelidir.”

SURİYE CEPHESİ

“Erdoğan ve AKP hükümetleri barışı desteklemek yerine muhalifleri ve savaşı destekledi. Suriye’deki terör örgütü PYD’nin lideri Salih Müslim, 3-5 Ekim 2014’te Ankara’da ağırlandı. 29 Ekim 2014’te Habur Sınır Kapısı açıldı ve 80 araçlık peşmerge konvoyu Türkiye üzerinde Suriye’ye geçiş yaparak terör örgütü PYD’ye destek verdi. 22 Şubat 2015’te Süleyman Şah Türbesi 37 km. geri çekilerek Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan İsrail koridorunun önü açıldı.

Adana Mutabakatı ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nin 51. Maddesi gereği, Fırat’ın batısındaki terör unsurlarını temizlemek maksadıyla 2016-2018 yılları arasında Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekatı icra edildi. Fırat’ın doğusunda bulunan terör unsurlarını temizlemek maksadıyla 9 Ekim 2019’da başlatılan Barış Pınarı Harekatı, ABD’nin girişimiyle durduruldu.

Soçi Mutabakatı kapsamında Suriye’nin İdlib bölgesinde TSK tarafından gözlem noktaları tesis edildi. Fırat batısındaki hava sahası Rusya’nın kontrolünde olduğu için İdlib bölgesindeki birliklerimize savaş uçakları ile yakın hava desteği veremiyoruz. Hava desteği olmadan ve hava sahasının kontrolü sağlanmadan müşterek harekat yapılamaz. Devlet aklı ve kurmay aklı yerine belediye kafası ve cahil cesareti ile hava desteği olmadan birliklerimiz İdlib’te konuşlandırılarak ateşin ortasında bırakıldı. Bu durumdan istifade eden Esad rejimi, İdlib’teki birliklerimize hava saldırısı yaparak 33 askerimizi şehit etti.

Müşterek harekatın gereğinin yerine getirilmemesi halinde ağır kayıplar verildiğini gösteren tarihi örnekler var. Tinian Adası’na atom bombasının bileşenlerini bırakan USS-Indianapolis Kruvazörü’ne dönüş yolunda Taktik Hava Desteği (TASMO) ve denizaltı savunma harbi nitelikli muhrip/ destroyer desteği verilmedi. USS-Indianapolis Kruvazörü, 30 Temmuz 1945’te Filipinlere doğru tek başına seyir halindeyken Japon denizaltısından atılan torpidolarla Büyük Okyanus’ta batırıldı. 300 kadar mürettebat gemi ile birlikte batarak hayatını kaybetti.

İdlib olayından sonra Erdoğan’ın, ‘Şehitler tepesi hiçbir zaman boş kalmayacaktır’ söylemi tam bir akıl tutulmasıdır. Yurt içinde ve yurt dışında yapılan askeri harekatın maksadı en az kayıpla verilen hedefe ulaşmaktır.

Mevcut durum itibarıyla Suriye’de icra edilen harekat düşük yoğunluklu çatışmadan Esad rejiminin ordusu ile bölgesel savaşa dönüşmüştür. Anayasa’nın 117. Maddesi gereği Başkomutanlık görevi Genelkurmay Başkanı’na devredilmelidir.

Esad rejiminin alçakça saldırısı sonrasında Bahar Kalkanı Harekatı ile misliyle müdahale edilmiş ve rejim birliklerine çok ağır zayiat verdirilmiştir. Türkiye, bu aşamadan sonra itidalli davranmalı ve Esad ordusuyla yapılan bölgesel savaşın genel savaşa dönüşmesinin önüne geçilmelidir.

Suriye’deki birliklerimizin güvenliği için hava sahasının kontrolü ve yakın hava desteği sağlanmalı, birliklerimiz Suriye vatandaşlarının göçünü önleyecek şekilde Suriye içinde yeniden tertiplenmelidir.”

ANALİZ /// CAN UĞUR : “VAHDETTİN HANEDANININ DERDİNDEYDİ MUSTAFA KEMAL CUMHURİYET’İN…”


CAN UĞUR : "VAHDETTİN HANEDANININ DERDİNDEYDİ MUSTAFA KEMAL CUMHURİYET’İN…"

28.10.2019

Cumhuriyet’in yıldönümüne ilişkin görüştüğümüz Feroz Ahmed “Mustafa Kemal’in yeni Türkiye’si Osmanlı’dan devrimci bir kopuşu simgeliyordu. Vahdettin ise hanedanının derdindeydi” diyor.

29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet bugün 96 yaşında… Osmanlı Devleti’nin yıkılma süreciyle Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının başlattığı mücadele halkın desteği ile bir kurtuluş savaşı halini aldı. Başarıya ulaşan bu mücadele bugün birçok kazanımın da temeli olma özelliğini taşıyor. Ancak Cumhuriyet’in 96’ncı yılında cumhuriyete yönelik birçok tehdit de söz konusu. Özellikle Genç Cumhuriyet’in gelişiminin ardından başlayan tartışmalar Türkiye’nin ABD ile olan ilişkileri ve Türkiye’yi ‘küçük Amerika yapma sevdaları’ bu tehditlerin başlangıç adımları olarak okunabilir.

AKP’nin söylemlerine bakıldığında ‘manda ve himaye kabul edilebilir’ diyen Osmanlı Devleti’nin yöneticilerinin neredeyse ‘kurtarıcı’ diye sunulduğu görülüyor. Laiklik ve devrimcilik gibi söylemler Cumhuriyet’in kurucu söylem ile pratikleri değilmiş gibi davranılıyor. Kimi zaman Atatürk’ün kurucusu olduğu CHP içinden de AKP’nin söylemlerine çanak tutulabiliyor. 96 yıllık Cumhuriyet ve öncesinde yaşananlar bilinmeden geleceğe dair ışık tutmak da mümkün olmuyor. Türkiye siyasal tarihi ve Osmanlı’nın son dönemindeki politik hareketlenmeler denince aklımıza ilk gelen isimlerden tarihçi Feroz Ahmed ile bu konuları masaya yatırmak için buluştuk. Modern Türkiye’nin Oluşumu İttihat ve Terakki gibi alanında referans kabul edilen birçok kitabın yazarı olan Hindistan doğumlu ve Türk vatandaşı Ahmed “Mustafa Kemal devrimciydi ve Yeni Türkiye’yi de bu fikir zemininde inşa etmek istiyordu. Vahdettin ise hanedanının derdine düşmüştü. Amacı onları kurtarmaktı” ifadelerini kullandı.

>> Osmanlı’nın yıkılışı ve Cumhuriyet’in kuruluşu… Bunlar toplum için ne anlama geliyor?

1. Dünya Savaşı berabere bitmedi. Osmanlı Hanedanı’na ne olacağını bilmiyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu bitmiş toprakları İngiliz ve Fransızlar arasında bölüştürülmüştü. Osmanlı Hanedanlığı ise bu durumdan sıyrılabileceğini ya da kurtulacağını umuyordu. İngilizlerin kendilerini kurtaracaklarını umuyorlardı. Mustafa Kemal o dönemde İstanbul’daydı. Sultan Vahdettin’i iyi tanıyordu çünkü Vahdettin tedavi için Almanya’ya gittiğinde onunla gitmişti. Mustafa Kemal İstanbul’dayken Vahdettin’den kahvaltı daveti aldı. Büyük ihtimalle bazı konularda ona danışmak istedi ama konuşmaların içeriğini tam olarak bilmiyoruz. Mustafa Kemal Vahdettin’in milli mücadelenin lideri olmasını istiyordu. Yunanlılar İzmir’i işgal ettiğinde Mustafa Kemal onlara ve İngilizlere karşı bir milli mücadele olacağını biliyordu. Hâlâ Vahdettin’in bunun lideri olması gerektiğini düşünüyordu. İngilizler Anadolu’daki Kazım Karabekir’in ordusu da dahil Sultan’ın bütün ordularının silahsızlandırılmasını istiyordu. Vahdettin Mustafa Kemal’i gönderdi ve Mustafa Kemal Samsun’a 19 Mayıs’ta vardığında ulusal mücadelenin başlaması gerektiğini biliyordu ve artık Sultan’dan umudunu kesmişti çünkü Sultan İngilizlere güveniyordu. Bu arada milli mücadele denmese de bir tür direniş hareketi İttihat ve Terakkiciler tarafında yürütülüyordu. İttihat ve Terakkiciler iktidarda olduğu sürece birçok şey kazanmıştı şirketler kurmuştu ve bunları kaybetmek istemiyorlardı. O yüzden bir direniş vardı ama buna kimin liderlik yapacağı bir soru işaretiydi. Mustafa Kemal kısa sürede bu hareketin lideri oldu. Sonra mücadele gerçekleşti ve hikâyenin geri kalanını herkes biliyor. 1922’ye Yunanlılar mağlup olana kadar sürdü.

>> Cumhuriyet’in bir toplum için anlamı ne burada? Türkiye için anlamı neydi Cumhuriyet’in?

Cumhuriyet kolay kurulmadı. Milli Mücadele Sultan’ın destekçileri tarafından da yürütülüyordu. Karabekir Cebesoy Orbay; Cumhuriyet olduğu takdirde bunun Sultan tarafından yönetilmesi gerektiğine inanıyordu. Neden? Çünkü sürekliliğe inanıyorlardı. Anadolulular Osmanlı Sultanı’nın dünyayı yönettiğini zannettikleri için onların Sultan’ı önemsediklerini biliyorlardı. Sultan’ı tanıyorlardı. Sultan ve halifenin tanındığını düşünüyor seküler bir liderin tanınmayacağını düşünüyorlardı. Bu yüzden Halk Partisi’ne karşı Terrakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular. Ancak sonra Şeyh Said Ayaklanması yaşandı. O zamanki Meclis de Terrakkiperver Fırkası’nı kapattı. Böylece Mustafa Kemal tarafından yönetilen bir Cumhuriyet ortaya çıktı. Bu iki parti arasındaki farkı şöyle tanımlayabiliriz: Mustafa Kemal tarafından yönetilen parti devrimciydi. Yeni Türkiye’nin eskiden tamamen farklı olması gerektiğini düşünüyorlardı. Karabekir ise İttihad ve Terakki’nin yürüttüğü tarzda bir reformu destekliyordu. Sultan meclis ve anayasayı birlikte istiyorlardı. Mustafa Kemal ile Karabekir’in arasındaki fark buydu. Tabii Türkiye Mustafa Kemal’in önderliğinde inkılapçı bir ülke oldu.

>> Türkiye’de şu an İslamcı kesim Vahdettin’i aslında bir ‘kahraman’ ve ‘yurtsever’ olarak görüyor. ‘Osmanlı’nın yıkılışında Vahdettin’in rolü yok’ diyorlar. Siz ne derseniz bu konuda?

Vahdettin tabii ki yeni kurulan Cumhuriyet’in başkanı olmak isterdi. Hilafetin de başta ilga edilmediğini hatırlamak gerek. 1922’de sultanlık kaldırıldı. 1924’te hilafet kaldırıldı. Mustafa Kemal hilafetin İstanbul’da politikaya karışmayacak bir kurum olmasını umuyordu. Ancak Terrakkiperverciler halifenin politikada olması konusunda ısrarcıydı ve bu yüzden hilafet de kaldırıldı. Yine de Mustafa Kemal dinin Türk halkı arasındaki önemini bilir tanırdı. Bu yüzden de hâlâ mevcut olan Diyanet İşleri’ni kurdu. Vahdettin’in endişeleri daha çok hanedanın bekasıyla ilgiliydi. O ve damadının temel amaçları buydu. Cumhuriyet’in kurulmasında rol almak da istemezlerdi seküler ve inkılapçı bir Cumhuriyet’e karşı çıkarlardı. Eğer daha az reformcu bir Cumhuriyet olsaydı bunu kabul edebilirlerdi.

cukurda-defineci-avi-540867-1.

>> Türkiye’de tek partinin ardından Demokrat Parti’yle başlayan bir süreç var. Demokrat Parti’yle başlayan süreçte Türkiye’nin ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerle geliştirdiği ilişkileri değerlendirmenizi isteyeceğim. Burada nasıl bir süreç izlendi?

Demokrat Parti 1946’da kuruldu. 2. Dünya Savaşı yeni bitmişti ve Amerika dominant güç olarak ortaya çıkmıştı. Demokrat Parti benim görebildiğim kadarıyla merkez sağ bir partiydi. Cumhuriyet Halk Partisi de merkez sol partiydi. Demokrat Parti aslında CHP’nin bir parçasıydı sekülerdi. İnkılapçı değillerdi çünkü inkılaplar bitmişti. İnkılaplar 1923’ten 1938’de Mustafa Kemal’in öldüğü yıllar arasında yapılmıştı. Bundan sonra Türkiye bir güçle daha yakından ilişki kurmak durumundaydı. Türkiye’nin tercihi de Amerika’dan yana oldu. Türkiye’nin ekonomik anlamda yardıma ihtiyacı vardı. 1. Dünya Savaşı’nda Almanya kazansaydı İTC Türkiye’nin ilerleme sağlayabilmesinin tek yolunun Alman yardımı olduğuna yönelik karar verirdi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra da Türkiye’nin ilerleme sağlayabilmesinin yolunun Amerikan yardımları olduğuna karar verildi. Amerikalılar da bu gerçeği kabul ettiler. ABD Türkiye’nin Sovyetler Birliği’nin ortadoğuda genişlemesinin önüne geçebileceğini bir bariyer görevi göreceğini biliyorlardı. Diğer bir taraftan da ABD Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin farklı bir şekilde kullanışlı olabileceğini düşünüyordu. Ancak Truman Doktrini açıklandıktan sonra Türkiye Amerikan parasını aldı. Bundan sonra da Amerikan yardımıyla Türkiye’nin tarımı dönüştü. Traktör gibi aletler ithal edilerek tarım mekanize edildi. 1954’e doğru da köylüler Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlere gitmeye başladı. Artık tarlada bu insanlara ihtiyaç yoktu. Bunlar yaşanmadan önce ise tarımda hep bir işçi yetersizliği yaşanıyordu. Sonra ise makineler köylülerin yaptıklarını yapmaya başladı. Yani Türkiye değişiyordu. Amerikalılar “Ordunuz 1. Dünya Savaşı silahları kullanıyor” dedi ve Türkiye’ye modern silahlar ve uçaklar verdi. Türkiye değişti yani.

>> Bu değişim de Türkiye ve Amerika arasında bir bağımlılık ilişkisi yarattı. Bu ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Türk politikacılar Halk Partililer ve Demokrat Partililer Türkiye’nin geleceğinin batıyla olduğunu düşünüyordu. Türkiye’nin NATO’ya katılmasını ele alalım. 1949’da CHP hâlâ iktidardayken İsmet İnönü ABD elçisini arayıp ‘Türkiye’nin NATO’ya katılmak istediğini’ söyledi. Elçi de Washington’a yazdı ve Washington da Türkiye’nin Kuzey Atlantik’e dahil olmadığını söyleyip bu teklifi reddetti. Celal Bayar elçiyi arayıp Hindistan Mısır Endonezya gibi bağlantısız ülkelerin oluştuğunu söyledi. Bayar dedi ki ‘Bizim de bağlantısız bir ülke olmamızı isteyenler var ve eğer NATO’ya katılamazsak biz de bağlantısız oluruz’. ABD elçisi de bu sefer olumlu cevap verdi. İnsanlar Türkiye’nin NATO’ya katılabilmesinin sebebinin Kore Savaşı’na asker göndermek olduğunu düşünüyor. Bunun belki bir rolü olmuş olabilir ama bağlantısız ülkelere katılma tehdidi daha büyük bir rol oynuyor. Böylece Türkiye NATO’nun ve Batı’nın bir parçası oldu.

>> İslamcılarla ilgili bir soru sormak istiyorum. İslamcıların dünyanın şekillendirilmesinde emperyalizmle yani ABD’yle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz? Yeşil kuşak vs. ?

Bu çok fazla bilinmez. İslamcılık nasıl oluştu? Amerikalılar Nasır’ın başını çektiği Arap milliyetçiliğiyle olan savaşı kaybettiklerini anladıkları zaman oluştu. 1957’de Amerikalı istihbarat teşkilatı National Security Agency (Ulusal Güvenlik Dairesi) şu tespiti yaptı: “Yanlış savaşın içindeyiz. Arap Dünyası’nda komünizmle savaşmaya çalışmak saçma çünkü Arapların komünizmle deneyimleri yok. Türkiye’nin ise komünizmle geçmişi Sovyet nüfuzu komünist partisi var. Araplarda bunlar yok. ”

Bunun ardından ise “Arap milliyetçiliğiyle nasıl mücadele ederiz?” sorusu doğdu. Cevap da İslam oldu. Ama ne tür bir İslam? Suudi Arabistan’da bulunan türde bir İslam… Eğer Suudi Arabistan’ı tarafımıza çekersek ve Suudi Arabistan bize bağlı olursa biz de İslam’ı dünyanın geri kalanına karşı kullanabiliriz. Sadece Arap milliyetçilerine karşı değil her yerde. Türkiye’de Pakistan’da… Suudi Arabistan’ın bu fikre onay verdiğini görebilirsiniz. 1960’ta da ilk İslami Üniversite’nin açıldığını görürsünüz. Uğur Mumcu Rabıta adında bir kitap yazdı bununla ilgili. Suudi Arabistan bundan sonra misyonerler göndermeye başladı. Önce camiilere ve imamlara kendi İslam türünü yaymak için para vermeye başladılar. Ne tür bir İslam? Vahabbi ya da Selefi İslamı… Bunlardan bir kısmı Amerika’ya geldi ve ben de onlarla tanıştım. Beni de kendi davalarına davet etmişlerdi. Bu Afganistan’da yaşanan ilk cihada kadar devam etti. Bu cihadı kim organize etti? Amerikalılar ve Suudiler… Bunu organize eden kişilerden biri hakkında Hollywood filmi bile var.

>> Türkiye’deki siyasal İslamcıları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu insanlar [misyonerleri kastediliyor] Suudiler camiileri finanse etmeye başladığı zaman geldi. Ancak Türkiye seküler… Mustafa Kemal’in devrimini hâlâ birçok Türk benimsiyor. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir bilmiyorum ama Pakistan’da olduğu kadar bu misyonerler Türkiye’de büyük bir tehdit oluşturmuyor. Bu misyonerler Pakistan’da mücahitleri eğittiler. İslam Cumhuriyet’in başından beri Türk halkının önemli özelliklerinden biriydi.

>> Türkiye’nin şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şehirler üniversiteler okulların hâlâ seküler dünyaya bağlı olduğunu düşünüyorum. Anadolu’da problem olabilir.

>> Cumhuriyetin geldiği konumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye çok yaşlı değil. Cumhuriyet fikri de birçok kişinin benimsediği bir şey. Türkiye’nin önemli bir özelliği olduğunu düşünüyorum.

LİNK : https://www.birgun.net/haber/vahdettin-hanedaninin-derdindeydi-mustafa-kemal-cumhuriyet-in-274260

ANALİZ /// AHMET DAĞLAR : KUMPASIN BİR ÇOK AYAĞI VAR /// AK PARTİLİLER DİNLESİN !!!


AHMET DAĞLAR : KUMPASIN BİR ÇOK AYAĞI VAR /// AK PARTİLİLER DİNLESİN !!!

İlker Başbuğ 2009 da ceza mahkemesi kanununda anayasaya aykırı olarak yapılan değişikliği hazırlayanların FETONUN siyasi ayağı olduğuna işaret ediyor. Eksik veyetersiz değerlendirme.

Kumpasın bir çok ayağı var. Özetleyeyim.

1-30.06.2004 tarihli RG de yayınlanan CMUK değişikliği ile DGM ler kapatıldı.Hakimleri başka yerlere atandın Yerine daha geniş yetkili özel mahkemeler kuruldu. Bu mahkemelere yandaş ve Feto cu hakimler atandı.

2-Müsteşar toplantılara katılmayarak HSYK bloke edildi.

3-Askerler ve muhaliflere karşı karalama kampanyası başlatıldı.

4-2009 İlker Başbuğun işaret ettiği değişiklik yapılarak askerler feto cu. Savcı ve hakimlerin kucağına atıldı

5-Kozmik oda aranarak Türkiye nin savunma planları çalındı.

6-Millet aldatılarak 2010 Referandumu ile anayasa değiştirildi. Anayasa Mahkemesinin 367 kararı ayasa değişikliğine kılıf yapıldı.

7-Ergenekon ile ordunun komuta kademesi ve muhalifler hedef alındı. Karşı çıkan herkese darbeci dendi.

Balyoz ile donanma hedef alındı.

Amirallere suikast ve askeri casusluk davaları ile fetocu olmayan tüm subayların önü kesildi.

Yüksek Askeri şura bloke edilerek feto cu subay ve astsubaylar korumaya alındı.

Askeri okullarda fetocu olmayanlara olmayacak şekilde eziyet edilerek okulu bırakmaları sağlandı.

8-İblis Feto nun talimatı ile hileli 2010 referandumu ile HSYK ele geçirildi. Yüzlerce feto cu hakim savcı yargıtay ve danıştaya seçildi. (aslında atandı)

Bunlar olurken birileri müsiad genel kurulunda yarım bırakılmaz diyordu. Bir başkası Rabbim verdikçe veriyor diyordu.

Bütün bunlar olurken yetki kimde yada kim lerde idi.

Bütün bunlar ortada iken FETONUN siyasi ayağı varmı yokmu yada kimdir tartışması bana göre abesle iştigalden başka bir şey değildir.