SAĞLIK DOSYASI /// Ercan Caner : Kırmızı ve Mavi Amerika Aynı Pandemiyi Yaşamıyor


Ercan Caner : Kırmızı ve Mavi Amerika Aynı Pandemiyi Yaşamıyor

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

28 Mart 2020

Virüs Salgını Amerika’yı İkiye Böldü!

Bilim ve aklın gereklerini yerine getirmediğimiz ve çeşitli nedenlerle ortak bir tepki ortaya koyamadığımız sürece, katil virüsün neden olduğu tehdit bizim alacağımız tedbirlerden çok daha büyüktür ve bizi öldürmeye devam edecektir.

RONALD BROWNSTEIN, The Atlantic, 20 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mart 2020

Korona virüs gibi binlerce insanı etkileyen bir hastalık dahi kırmızı ve mavi Amerika arasındaki uçurumun tamamen kapanmasını sağlayamadı.

Virüs salgının ilk aşamaları birkaç temel açıdan, ülkenin Cumhuriyetçi ve Demokrat parti eğilimli kesimleri arasında çok farklı bir şekilde algılanmaktadır. Ülkenin bugüne kadar benzeri görülmeyen, böylesine devasa bir soruna gösterdiği tepkiyi şekillendiren, hatta aksatan iki parti taraftarları arasındaki bu kopukluk, salgının gelecekte nihai politik sonuçlarının belirlenmesinde de rol oynayabilir.

Hafta içinde açıklanan yeni ulusal anket dalgasının sonuçları; partizan bölünmenin her iki tarafında da endişelerin giderek arttığını gösterirken, Demokratların Cumhuriyetçilere nazaran çok daha fazla endişe duyduklarını ve bunun sonucunda da kişisel davranışlarını değiştirdiklerini daha fazla ifade etme eğiliminde olduklarını gözler önüne sermiştir. Benzer bir uçurum, Demokrat parti seçim koalisyonunun temeli haline gelen büyük metropol merkezlerinde yaşayan insanlar ile Cumhuriyetçilerin modern tabanının yaşadığı küçük kasabalar ve kırsal alanlardaki insanlar arasında da mevcuttur.

Eyalet yönetimlerinin virüs salgınına karşı gösterdiği tepkiler de partileriyle aynı yönde olmuştur. Özellikle Ohio gibi birkaç önemli istisna dışında Cumhuriyetçi valiler, salgın tehdidine karşı tepki göstermekte ağır davranmış veya Demokrat valiler tarafından yönetilen eyaletlere nazaran sakinlerine kısıtlamalar getirmeleri çok daha az olmuştur. Muhafazakâr ‘‘The Bulvark’’ yayın organı tarafından geçenlerde kanıtlandığı gibi Donald Trump, bu hafta başına kadar hastalık tehlikesini hafife almış ve Birleşik Devletlerin salgını kontrol etme becerisini de abartmıştır. Rush Limbaugh ve Sean Hannity dâhil muhafazakâr medya figürleri de aynı yönde hareket ederek, haftalarca medya ve Demokratların, Trump’ı zayıflatmak maksadıyla tehlikeyi abarttığı yönünde ısrarlarını sürdürmüştür. Federal halk sağlığı yetkilileri tam aksini söylerken, Cumhuriyetçi partiden seçilmiş birkaç yetkili seçmenlerini bar ve restoranlara gitmeleri yönünde teşvik dahi edebilmiştir.

Partiler arasındaki ayrılık, Perşembe günü her ikisi de Demokrat olan Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve California Valisi Gavin Newsom tarafından, önce Los Angeles kentinde sonra da 39,5 milyon insanın yaşadığı eyalette gerekli olmayan bütün işyerlerinin kapatılması yönünde verdikleri acil uygulama talimatlarıyla iyice ortaya çıkmıştır.

Bu bölünme, ideolojik olanların yanı sıra coğrafik gerçekleri de yansıtmaktadır. Bugüne kadar hastalığın yayıldığı en geniş yerler ve gösterilen en şiddetli tepkiler; sadece Seattle, New York, San Francisco ve Boston gibi birkaç Demokrat eğilimli büyük anakent alanlarında yoğunlaşmıştır. Perşembe günü düzenlenen Beyaz Ev basın bilgilendirme toplantısında, yönetimin korona virüs salgınından sorumlu koordinatörü Deborah Birx, bugüne kadar halkta görülen vakaların yarısının sadece 10 yerleşim biriminde görüldüğünü ifade etmiştir. Salgının nihai politik etkileri, virüsün tutunmayı başardığı bu ilk yerleşim birimlerinin ötesine ne kadar yoğun yayılmasına bağlı olarak önemli ölçüde değişkenlikler gösterebilir.

Eğer virüs bu büyük kentlerin dışına yayılmaz ise bu durum Cumhuriyet parti taraftarı birçok seçmen ve devlet memurları arasında tehdidin abartıldığı hissine neden olabilir. Fakat bunun yanı sıra Trump ve Arkansas Senatörü Tom Cotton gibi diğer Cumhuriyetçi liderlerin, hastalığı Çin Virüsü veya ‘‘Wuhan Virüsü’’ olarak etiketleyerek teşvik ettikleri bir tür yabancı düşmanlığını da körükleyebilir.

Hillybilly Enerjisi

Niskanen Center politik çalışmalar direktörü ve modern Cumhuriyetçi partinin tarihini anlatan ‘‘Rule and Ruin’’ adlı kitabın yazarı olan Geoffrey Kabaservice; muhafazakârlar arasında kentleri, saf ve temiz anayurdu tehdit eden hastalıkların kaynağı olarak kötülemenin uzun bir tarihsel geçmişi olduğunu ifade etmektedir. Bu oldukça eski bir hikâyedir. Ve nasıl ortadan kalkmış ise Cumhuriyetçiler arasındaki bu yaklaşım da benzer şekilde ortadan kalkabilir.

Diğer taraftan, Trump’ın yeterince hızlı hareket etmediği yönündeki suçlamalar; hastalığın yükü Trump’ın en çok destek aldığı daha küçük toplumlarda daha ağır bir şekilde hissedilirse, Trump bu durumdan daha fazla zarar görebilir. Birçok tıbbi uzman, salgının önünde sonunda, hâlihazırda daha az etkilenmiş durumdaki Cumhuriyetçi eğilimli küçük kasabalar ve kırsal kesimler dâhil ülkenin her köşesine yayılacağını düşünmektedir.

Johns Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezinden üst düzey akademisyen Eric Toner, daha küçük toplulukların virüsün yayılmasından korunacaklarını düşünmek için hiçbir neden olmadığını, salgının bu kesimlere ulaşmasının biraz zaman alabileceğini, fakat insanlar bir yerden bir yere hareket ettiği sürece virüsün sonunda kırsal kesimlere de ulaşacağını ifade etmektedir.

Yine de bazı uzmanlar salgın boyunca en büyük ve olumsuz etkilerin büyük anakent merkezlerinde sınırlı kalacağını düşünmektedir. UCLA David Geffen Tıp Fakültesinden tıp ve halk sağlığı profesörü Jeffrey D. Klausner; asıl önemli olanın her salgının yerel olduğu ve belirli bir coğrafik alandaki sosyal ağlar ile fiziki altyapının salgının o alanda yayılma seviyesini belirleyeceğini ifade etmektedir. Klausner’e göre; özellikle solunum yolu virüsleri, yakın sosyal ağlara bağlıdır ve kalabalık ve nüfusun yoğun olduğu kent merkezlerinde çok daha etkin bir şekilde yayılabilirler.

Dünyanın en kalabalık kentlerinden olan New York’tan bir görünüm. Foto: Neo_II / Flickr

Salgının etkisinin ilk olarak Demokratik partiye yatkın yerlerde fark edilme ve hissedilme eğilimi, iki parti arasındaki büyük ekonomik ayrımı yansıtmaktadır. Demokratlar halen ülkenin küresel ekonomiye en çok entegre olmuş kesimlerinde hâkim durumdadır, bu da daha fazla uluslararası ziyaretçi alacakları veya buralarda yaşayanların daha çok yurt dışına seyahat edecekleri anlamına gelmektedir.

John Hopkins Üniversitesi Sistemler Bilim ve Mühendislik Merkezi tarafından açılan ve virüs vakalarının takip edildiği web sitesine göre; en fazla korona virüs vakası Demokrat eğilimli kıyı bölgelerinde yer alan New York, Washington, California ve New Jersey eyaletlerinde görülmüştür. Beşinci sırada, yine kıyı bölgesinde bulunan uluslararası ekonomiye entegre olmuş az bir farkla daha Cumhuriyetçi eğilimli olan Florida eyaleti yer almaktadır. Bu eyaletlerin arkasından; her birinde, ticaret ve turizm için giriş kapısı vazifesi gören en az bir tane büyük kent merkezi olan Illinois, Lousiana, Massachusetts ve Texas eyaletleri gelmektedir. Ve her ne kadar John Hopkins Üniversitesinin projesi, salgının yayıldığı yerleşim birimi ve belediyeler bazında hassas bilgiler içermiyor olsa da en büyük salgın demetleri birkaç büyük anakent alanlarında patlak vermiştir.

Sadece 21 kişinin yaşadığı Montana Eyaletinde yer alan Ismay kasabasının havadan görüntüsü. Kaynak: 103,7 The Hawk

Johns Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezinden üst düzey akademisyen Eric Toner, her ne kadar genel olmasa da salgınların en çok uluslararası seyahatlere açık olan yerlerde yayılma eğiliminde olduğunu ve genel bir kural olarak bu salgının da aynı şekilde ilerleyeceğini ifade etmektedir. Toner, virüsün insanlarla birlikte seyahat ettiğini, bu nedenle insanların seyahat ettikleri yerlerin virüsün de ilk olarak gittiği yerler olduğunu ve girdikleri bu yerlerden başka bölgelere yayıldıklarını ifade etmektedir.

Buna karşılık, sadece birkaç istisna dışında en az sayıda vakanın doğrulandığı eyaletler, ülkenin iç kesimlerinde bulunan ve farklı popülasyon ve küresel ekonomiyle en az bağlantısı olan Cumhuriyetçi eğilimli olanlardır. Bu listede; Wyoming, Idaho, Missouri, Montana, South Dakota, Oklahoma ve Kansas eyaletleri bulunmaktadır.

Burada önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekmektedir. Birleşik Devletlerde yapılan virüs test sayısı hâlâ çok yetersizdir, bu nedenle de birçok vaka halen radar ekranlarında görünmemektedir. Toner’e göre bu durum, ülkenin diğer yerlerinde virüs vakalarının olmadığı anlamına gelmemektedir, sadece vakalar henüz tespit edilmemiş durumdadır.

Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyetçi eğilimli eyaletler virüs salgını hakkında dikkati çekecek kadar daha az acil durum tedbirleri uygulamaktadır. Eyalet sağlık girişimlerini inceleyen bir programı yönettiği Amerika İlerleme Merkezinde, sağlık politikası başkan yardımcılığı görevini yürüten Topher Spiro’nun araştırmasına göre; Eyaletin genelinde insanların bir araya gelmeleri veya restoran hizmetlerini sınırlandırma gibi birkaç en düşük seviyedeki tedbirleri uygulamaya koyan Texas, Missouri ve Alabama gibi eyaletlerin hepsinin yönetiminde Cumhuriyetçi valiler görev yapmaktadır.

Bu durum, Houston, Tucson, Nashville ve Atlanta gibi Demokratlar tarafından yönetilmekte olan kentleri, halkın bir araya geldiği toplantılar konusunda kendi kurallarını koymaya itmiştir. Yine de koyulan bütün yerel kısıtlamalar, eyaletin diğer yerlerinden insanların bu bölgelere seyahat edebilmesi gibi belirgin bir problemle karşı karşıyadır. Houston’u da içine alan Texas eyaletinin Harris County baş yöneticisi Lina Hidalgo, Pazartesi günü ilan ettiği eyalet çapındaki sokağa çıkma yasaklarını duyurduğunda, sınırların kapatılmasının mümkün olmadığı bilgisini vermiştir.

Eyalet çapında kuralların uygulanmasına yönelik isteklilik parti görüşleriyle tam olarak bağdaşmamaktadır. Örneğin, California Valisi Demokrat partiden Gavin Newsom, Perşembe günü eyalette yaptığı duyurudan önce, restoranlar, okullar ve diğer tesislerin kapatılmasını zorunluluk olarak değil de tavsiye niteliğinde yaparak, yerel karmaşıklara neden olmuştur. Fakat genel olarak bakıldığında, Spiro tarafından yapılan araştırma; New York, New Jersey, Connecticut, Rhode Island ve Illinois gibi eyalet genelinde en erken ve dramatik eylemleri uygulamaya koyanların neredeyse tamamının yönetiminde Demokrat valiler olduğunu göstermiştir.

Halkın salgın karşısındaki tutumu da aynı şekilde ayrılıklar göstermektedir. Cumhuriyetçi ve Demokratlar arasındaki büyük farklılıklar sadece Trump’ın salgına gösterdiği tepkiyle sınırlı kalmamakta ve tehdide verilen önem ile kişisel davranışlarda da belirgin bir şekilde görülmektedir. Ortada olan bir gerçek varsa, o da bu boşluğun giderek genişlediğidir.

Örneğin, Pazartesi günü açıklanan, ülke genelinde yapılan Gallup anketinin sonucuna göre; Demokratların %73’ü ve bağımsızların %64’ü kendileri veya ailelerinden birisinin korona virüsünden etkilenmiş olabileceğinden korktuklarını söylerken, Cumhuriyetçilerin sadece %42’si bu korkuyu hissetmektedir. İki parti taraftarları arasındaki %31 oranındaki büyük fark, Şubat ayında Cumhuriyetçilerde %30 ve Demokratlarda %26 seviyelerinde olan endişe oranlarını çoktan gölgede bırakmıştır.

Diğer anket ve araştırmalar nispeten şaşırtıcı farklılıkları ortaya çıkarmıştır. Pazar günü açıklanan NBC/Wall Street Journal anket sonucuna göre; büyük toplantılara katılmayı durdurduklarını söyleyen Cumhuriyetçilerin sayısı Demokratların yarısı kadardır, restoranlarda yemeyi bırakacaklarını açıklayanlarda ise bu oran sadece üçte bir kadardır.

NPR/PBS NewsHour/Marist tarafından Salı günü sonucu açıklanan ankete göre de Cumhuriyetçilerin yarıdan biraz fazlası virüs tehdidinin abartıldığına inanmaktadır, Demokratlarda bu oran beşte bir, bağımsızlarda ise beşte iki oranındadır.

Kaiser Family Foundation tarafından ülke genelinde yapılan bir ankette, Demokratların ve Demokrat eğilimli bağımsızların yaklaşık yarısı virüs salgınının bir şekilde hayatlarını olumsuz yönde etkilediğini düşünmektedir. Fakat Cumhuriyetçiler ve Cumhuriyetçi eğilimlilerde bu oran sadece üçte birdir. Demokratların yaklaşık yarısı seyahat planlarını değiştirdiklerini ve büyük toplantılara katılmamaya karar verdiklerini söylerken, Cumhuriyetçilerde bu oran üçte bir seviyesindedir.

Hawaii Sağlık Bakanlığı tarafından yiyecek ve ihtiyaçlarını depolamaları konusunda yapılan uyarı sonrasında Honolulu’da Costco mağazası önünde oluşan uzun kuyruk. Kaynak: Reuters/Duane Tanouye

Kabaservice, Cumhuriyetçi seçmen ve yetkililerin riski önemsiz gibi gösterme eğiliminin, kısmen de olsa Başkan Trump’ın kriz hakkında başlangıçta topluma verdiği önemsemeyen mesajı yansıttığını ifade etmektedir. Fakat bu durum, federal hükümet bünyesindeki bilim adamları, medya ve alan uzmanlarının çok daha derin ideolojik kuşkularıyla da ilgili olabilir.

Kabaservice, bunun bir süredir Cumhuriyetçiler arasında gözlemlenen bir durum olduğunu ve Cumhuriyetçilerin giderek artan bir oranda uzmanlar ve medyanın, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve daha az eğitimli ve fakir insanları hor gören ve de gerçekleri söyleme konusunda güvenilmeyecek elit sınıfın bir parçası olduğunu düşündüklerini ifade etmektedir. Kabaservice ayrıca bu dinamiğin, seçkinleri bir tehdit olarak lanse eden muhafazakâr medya ekosisteminin ortaya çıkmasıyla iyice pekiştiğinin de altını çizmektedir.

Partilerin birbiri ile çelişen coğrafi destek merkezlerinin de etkisi olabilir. Son kamuoyu anketleri, kentsel ve banliyö bir tarafta küçük kasabalar ve kırsal alanlar öbür tarafta olmak üzere, halk arasında çok büyük bir uçurum oluştuğunu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Washington merkezli Gallup şirketi tarafından yapılan ayrıntılı bir araştırmanın sonuçlarına göre; kentsel alanlarda yaşayanların üçte ikisi ve banliyölerde yaşayanların beşte üçü, etraflarındaki insanlardan bazılarının virüse yakalandığı yönünde kaygı duyarken, kırsal alanlarda yaşayan insanların sadece yarısı aynı kaygıyı taşımaktadır.

Kaiser anketinde; kırsal alanlarda yaşayanların üçte ikisinden fazlası virüs salgınının hayatlarını çok az veya hiç etkilemediğini söylerken, kentlerde yaşayan insanların neredeyse yarısı, hayatlarında meydana gelen aksamaları hissettiklerini ifade etmiştir. Bunlara ilave olarak, Trump’ın virüs krizini ele alış biçimine güven duyduklarını söyleyen kırsal alanlarda yaşayan insanların sayısı, kentlerde yaşayan insanlara oranla iki kat daha fazladır.

Michigan Eyalet Üniversitesinden küresel – kentsel çalışmalar alanından Profesör Eva Kassens-Noor, 1918 yılında Hindistan’da meydana gelen grip salgınında kentsel/kırsal patern çalışmalarını üzerinde çalışmıştır. Profesör Kassens-Noor araştırmasında, belirli bir yoğunluk üzerindeki kentlerdeki ölüm oranının, kırsal alanlara nazaran çok daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Profesör Kassens-Noor, ABD topluluklarının korona virüs salgınını aksi yönde, fakat karmaşık bir şekilde yaşayacağını düşünmektedir. Salgın muhtemelen kentsel alanlarda daha hızlı yayılacaktır, fakat kentsel alanlarda yaşayan insanlar, kırsal alanlarda yaşayanlara oranla daha genç ve sağlıklıdır. Kentsel alanlar kadar olmasa da kırsal Amerika’da salgının yayılması, buralarda yaşayanların yaşlı ve kaliteli sağlık hizmetlerine daha az erişimleri olması nedeniyle çok daha kötü sonuçlara neden olabilir.

Profesör Kassens-Noor, ölüm oranlarının sonuçta toplumların sosyal mesafe tedbirlerini uygulayarak diğer insanlarla etkileşimi ne kadar titizlikle asgariye indirmesine bağlı olacağını ifade etmektedir. Kassens-Noor’a göre her şey, bireylerin sosyal ağlarının tamamını kapatmasına bağlıdır.

Virüsün Cumhuriyetçi kırsal bölgelere daha fazla yayılması da tehlikenin algılanmasındaki partizanca uçurumu muhtemelen ortadan kaldırmayacaktır. Firması Public Opinion Strategies, NBC/WSJ araştırmasının katılımcılarından olan Cumhuriyetçi anketör Bill McInturff, büyük kentler içinde ve çevresinde yaşayan Cumhuriyetçilerin dahi virüs tehdidi hakkında Demokrat komşularına nazaran çok daha fazla kararsız ve şüpheci olduklarını ifade etmektedir.

Ancak salgının zaman içinde daha fazla yayılması durumunda, en muhafazakâr valiler için dahi harekete geçmeye direnmek veya Trump’ın başlangıçta sergilediği önemsemez tepki ve tavrının sonuçlarından kaçması çok daha zor olabilir.

Eric Toner; Seattle, San Francisco, New York ve Boston eyaletlerinin ülkenin diğer kesimlerinden sadece birkaç hafta ileride olduğunu ve çok şaşırtıcı yerlerin de virüs salgınından etkileneceğine inandığını ifade etmektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

İnsanların hayatlarını tehdit eden böylesine büyük bir tehdit karşısında dahi, eğitim seviyeleri ve inançları ne olursa olsun bir araya gelmeleri ve görünmeyen katil virüse karşı birlikte hareket etmeleri gerekirken, sadece farklı iki partinin taraftarı olmaktan kaynaklanan nedenlerle bu kadar derin bir şekilde ayrılması gerçekten inanılmaz bir durumdur.

Unutmayalım, bu katil virüs ülke, milliyet, ırki din, dil ve cinsiyet ayrımı yapmadan hepimizi öldürmektedir. Şimdi, doğamızda olan savunma mekanizmalarını harekete geçirmenin tam zamanıdır.

Bilim ve aklın gereklerini yerine getirmediğimiz ve çeşitli nedenlerle ortak bir tepki ortaya koyamadığımız sürece, katil virüsün neden olduğu tehdit, bizim alacağımız tedbirlerden çok daha büyüktür ve bizi acımasızca öldürmeye devam edecektir.

LİNK : https://amp.theatlantic.com/amp/article/608395/

GÖÇMEN DOSYASI /// 12 Milyon Göçmenin Amerika’ya Girmeden Önce Sağlık Kontrolüne Girdiği Yer : Ellis Adası


12 Milyon Göçmenin Amerika’ya Girmeden Önce Sağlık Kontrolüne Girdiği Yer : Ellis Adası

Şimdilerde turistik geziler düzenlenen Ellis Adası’ndan 1892’den 1924 yılları arasında yaklaşık 12 milyon göçmen geçmiş.

ellis island immigration museum gibi insanin ruhunda urperti uyandiran bir muzeyi de icinde barindiran manhattan, staten island ve new jersey arasinda yer alan amerikalilar acisindan cok tarihi bir ada.

Ellis adasında bulunan göçmen müzesi.

20. yuzyilin ilk yarilarinin ortalarina kadar amerika’ya gelen gocmenlerin ilk kabul edilerek bir sure saglik taramalari ve resmi islemler icin zorunlu ikamete tabi tutuldugu binanin yatakhanelerinde ya da koridorlarinda dolasirken, goc kavraminin ne demek oldugunu daha iyi anlamaniza neden olur.

yoksulluktan kacan fakirler, mezhepci baskilardan kacan dindarlar, dini baskilardan kacan allahsizlar, yeni bir hayata baslayarak gecmislerini silmek isteyen orospular, katiller, hirsizlar, eski mahkumlar, sikici gundelik islere dayanamayacak kadar macera duskunu maceraperestler, ailesinden kacanlar, ulkesinden kacanlar, kendinden kacanlar, nicin goc ettigini bile tam bilmeyenler, oylesine takilayim derken bir daha donmeyenler, yani bugunku milyonlarca amerikalinin atalari…

sonuclari iyi olmustur kotu olmustur ayri ama insanlik tarihinin en buyuk goclerinden birinin hikayesinin onsozudur bu ada. buralara kadar gelinmisse 8 dolar feribot ucreti odeyip gidip gormeye deger.

ben

yaklasik 30 yillik bir sure icinde bu adadan gecen gocmen sayisi 12 milyondur. bu kadar insanin arasinda sadece yuzde 2’lik bir kesim saglik veya yasal sorunlardan oturu geri cevrilmistir.

adadayken olenlerin sayisi o kadar cok degildir, yanlis hatirlamiyorsam 3500 civarindadir. 1920’lerden sonra gocmen islemleri yurtdisindaki elciliklere devredildiginden bu ada da islevini yitirmis ve o gunun kosullarini yansitacak sekilde binalari muzeye donusturulmustur.

stormbringer

aslen polonyalı ve yahudi bir aileden gelen ancak fransa’da doğduğu için fransız isim ve soyad aldığından yahudi olduğu isminden anlaşılmayan ama zaten inanış olarak herhangi bir dine bağlı olmayan georges perec‘nin derleme denemelerinden oluşan doğdum kitabındaki aynı adlı denemesinde;

“orası tam bir sürgün yeri benim için, yani mekansızlığın yeri, dağılıp savrulma yeri. bu anlamda, sanki kimlik arayışım, yorgunluktan canı çıkmış memurların kürek kürek amerikalı yarattıkları bu hurdalığı özümsemekten geçiyor, sanki o, benim tarihim olabilecek bir tarihin bir yerlerinde yazılıymış gibi, sanki olası bir otobiyografinin, potansiyel bir belleğin parçasıymış gibi ilgilendiriyor beni, büyülüyor, zorluyor, sorguluyor”

şeklinde nitelendirdiği ada.

sadikaj

sahsi kanaatimce dunyanin en onemli adalarindan..

sebebi su: 12 milyon insan ve bu 12 milyona bagli daha bir cok gocmenin amerikaya giris kapisi.. su an amerikanin bulundugu konumda olmasina neden olan milyonlarca kisi.. ulkelerindeki zulumden ve fakirlikten kacip "en azindan karnimiz doyar" diye dusunerek ulkelerinden kacan milyonlar. bu insanlar amerikan vatandasi olduklarinda ulkenin en alt kademe islerinde calisip aslinda ulkeyi insa etmislerdir. new york sokaklarinda uzakdogulu avrupali rus kuzeyli bir yerli yuz gordugunuzde ister istemez icinizden sunu gecirirsiniz: acaba onun da ailesi ellis adasindan mi cikti?

TARİH : Amerika Kıtasını Kristof Kolomb’tan Önce Kim Keşfetmiş Olabilir ????


Amerika Kıtasını Kristof Kolomb’tan Önce Kim Keşfetmiş Olabilir ????

İspanyol hükümetinin göreviyle Amerika kıtasına ulaşan Kolomb’tan önce de bazı kavimler orada yaşamlarını sürdürmekteydi. Peki o dönemde nasıl oldu da Amerika’ya ulaşabildi insanlar? Sözlük yazarı Harry Tuttle, ihtimalleri sıralıyor.

amerika’yı kim keşfetti?

fenikeliler’in veya çinliler’in ortaçağ’da amerika’yı ziyaret etmiş oldukları iddiasından, norveçli etnograf thor heyerdahl‘ın balsa ağacından yapılmış yelkenli gemilerde peru’luların, kolomb’dan çok önce, amerika ve polinezyalar arasında ileri geri gidip geldiklerini iddiasına kadar pek çok keşif iddiası var. aslında burada durum biraz da sanırım bakış açısıyla ilintili. yani, amerika’yı kimin keşfettiği hususu, bakış açısı farklılığından ötürü biraz karmaşık.

thor heyerdahl

mesela iddialardan bir diğeri, venedikli gezgin ve kaşif john cabot‘un (1450-1499), kolomb’un 1498’e kadar amerika’ya ulaşmadığı iddiasıdır. yani 1492’deki kolomb’un amerika’yı keşfi tarihine itiraz edilmektedir. bir yıl önce, yani 1497’de, kuzey amerika kıtasına cabot’un, kolomb’dan daha önce ulaştığı iddia edilmektedir.

john cabot

1966’da bir ingiliz bilim adamı alwyn ruddock, john day adındaki ingiliz bir tüccar tarafından kolomb’a yazılan 1498 tarihli bir mektup olduğunu iddia etmiştir. iddiaya göre kolomb’a yazdığı bu mektupta john day, cabot’un (kolomb’dan bir yıl evvel amerika’yı keşfeden) bristol’lı denizcilerin (ruddock’un doğduğu kasaba) amerika’yı 1470’lere kadar geçmişte ziyaret ettiğini söylediğini yazmaktadır. ne yazık ki 2005’te ölen ruddock, vasiyetinde bu belgelerin imhasını istemiş. tabii bunlar hep havada kalan iddialar oluyor böyle olunca.

alwyn ruddock

bu iddiaların dışında, vikinglilerin henüz 10. yüzyılda grönland’dan kanada’ya geçtiği, yerlilerle orada savaşmış olabilecekleri ve hatta orada yerleşmiş olduklarından ötürü amerika’yı keşfedenler olarak nitelenmeleri gerektiği iddiaları bulunmaktadır. örneğin bjarni herjólfsson amerika’ya ilk kez geçen avrupalı olarak görülmektedir. daha sonra bjarni’nin gemisini alan leif erikson’un 35 mürettebatıyla kanada’nın newfoundlan bölgesinde ilk kez yerleşik hayata geçen avrupalılar oldukları söylenmektedir.

"Leif Eriksson Amerika’yı keşfediyor" / Christian Krohg (1893).

peki tam olarak keşfetmek hangisi denebilir?

bilinçsiz bir şekilde anakaraya yapılmış ziyaretler mi? yoksa amerigo vespucci’nin kolomb’dan sonra gerçekleşen, ama amerika’yı ziyaretten öte, amerika’nın geniş bir kıta olduğunu fark etmesi midir gerçek keşif?

americo vespucci

bu sorunun bakış açısına yanıt bulmadan evvel 973’te özbekistan’da doğan biruni’nin işleri biraz daha karmaşıklaştırdığı söylenebilir

çok yönlü bir bilim adamı olan biruni, antik yunan eserlerinden, öncülü olan al-farghani’nin dünyanın çevresi hesaplamalarından, coğrafya’dan, mineralojiden ve astronomi, matematik gibi pek çok ilimden haberi olan bir alimdi. sonuç olarak dünyanın en eski kıtasının, dünyanın toplam yüzölçümünün beşte ikisini kapladığını hesaplamıştı. buradan hareketle dünyanın 5’te üçünü kaplayan o büyük okyanusta’da mutlaka yükselmiş kıta veya büyük adalar olması gerektiğini düşünüyordu.

minerallaerin sudan daha ağır olduğunu bilen biruni, beşte üçü sudan oluşan bir dünyada dengesizlikler olması gerektiğini biliyordu. bu hipotezi sürdürmek için biruni kendi saha gözlemlerinin ötesine geçti ve aristoteles mantığını kullandığı önermelerden oluşan bir akıl yürütme süreci tasarladı. avrasya kara kütlesinin kabaca dünya’nın kemerinin etrafına gerildiğini belirterek, bunun kesinlikle başka bir yerde elde edilebilecek güçlü süreçlerin sonucu olması gerektiğini varsaydı.

peki öyleyse biruni, 11. yüzyılda amerika’yı ilk keşfeden miydi?

SAVAŞLAR DOSYASI /// Cesaretlerine Rağmen Amerika’nın Irkçılığına Yenilen Savaş Birliği : Harlem Cehennem Savaşçıları


Cesaretlerine Rağmen Amerika’nın Irkçılığına Yenilen Savaş Birliği : Harlem Cehennem Savaşçıları

Müthiş bir cesaret örneği olmasına rağmen Amerika’nın ırkçı yaklaşımlarından nasibini alan bu savaş birliği aynı zamanda Avrupa’ya caz müziği getiren kişiler olarak da bilinmekte.

1.dünya savaşında savaşan herhangi bir alaydan çok daha uzun süre savaşmalarına rağmen(191 gün) ve savaşın en cesur birliklerinden biri olmalarına rağmen; harlem hellfighters hak ettikleri değeri 1920’lerin amerikasının yıkıcı ve şiddetli ırkçılığı sebebiyle alamamışlardı tarihin önde gelen sayfalarında..

aslında amerikan tarihi açısından, amerikalılar için oldukça utanç verici bir yer kaplayan dramatik bir olayın bir parçasıdır bu grup.. yaklaşık 370.000 afro-amerikan “dünyaya eşit vatandaşlık vermeyi reddeden demokrasi için, dünyayı güvence altına almak için savaşmış ve ölmüştü”. gerçekten de, linçlerin(kendi ırkına karşı) çok yaygın bir ölüm yolu olduğu bir ülke için, amerika için can vermişlerdi..

işte bu dramatik senaryonun içinde az bilinen ama çok büyük bir hikayeydi harlem hellfighters… ilk olarak 15. new york alayı olarak bilinen fakat daha sonrasında amerika’daki ırkçılık dalgası sonucu ve ordu komutanlarının bu siyahi grubu istememesi sonucu fransa cephelerine gönderilerek fransız ordusuna bağlı 369. piyade alayı ismini almışlardı..en sonunda ise “harlem hellfighters” olarak bilinen bir milli muhafız alayının hikayesi bu hikaye..

savaştıkları ülke tarafından istenmeyen ve kendilerine yapılan bağnazlık kalmamasına rağmen kitlesel alman güçlerine karşı savaşın en ön saflarında yer alacak kadar cesur ve organize adamların hikayesi…

bu birliği anlatırken 2 başlık üzerinden (savaş ve müzik) ve grubun iki ünlü ismi üzerinden gitmek uygun olacaktır sanırım..

1) savaş

bu başlıkta harlem hellfighers’tan önemli ve oldukça ünlü bir isim karşımıza çıkıyor;
henry johnson…

henry johnson, fransa’da batı cephesi’nin ön cephesinde düşmana karşı yapılan harekatlar sırasında c grubu 369. piyade alayı, 93. bölüm, amerikan seferi kuvvetleri’nin bir üyesi olarak görev yaptı. gece nöbetçi görevindeyken, 15 mayıs 1918, johnson ve diğer bir asker (needham roberts,) en az 12 askerden oluşan bir alman grup tarafından sürpriz bir saldırıya uğradı.yoğun düşman ateşi altındayken ve önemli yaralar almasına rağmen, birkaç düşman zayiatıyla sonuçlanan cesur bir misilleme başlattı.diğer asker kötü bir şekilde yaralandığında, johnson onun alman kuvvetleri tarafından esir alınmasını engelledi.

ayrıca bu mücadelesinde düşman bir askere savunmasız girme pozisyonundan ilerleyerek kendisini büyük bir tehlikeye maruz bıraktı. sadece bir bıçakla ve ciddi şekilde yaralanarak, savaşmaya devam etti… bolo bıçağını aldı ve bir düşman askerini kafasından bıçakladı.

Olayın resmediliş anı

bu büyük cesareti sergileyen johnson, düşman kuvvetini geri çekilinceye kadar devam etti. düşman baskınının başarılı olmamasının nedeni, johnson ve yoldaşlarının cesareti ve direnişiydi. şiddetli mücadelelerinin etkisi, 369’uncu piyade alayı’nın artan saygınlığına ve güvenine katkı sağladı.

savaş meydanı için johnson, fransa’nın valor için en yüksek ödülü olan fransız croix de guerre avec palme’ye layık görülen ilk amerikalılardan biri oldu.. johnson eve döndüğünde gidişindeki yalnızlığının aksine yüzbinlerce insan arasında new york sokaklarında karşılanmıştı.

johnson 21 ciddi savaş yarası sebebiyle savaş öncesi pozisyonuna geri dönemedi ve karşılamada görmüş olduğu coşkunun dışında döndükten sonra da gerekli vefayı alamamış ve oldukça fakir bir şekilde 1929 yılında öldü.. virginia’daki arlington ulusal mezarlığı’na gömüldü. johnson, amerika devleti tarafından vefasını yıllar sonra alacaktı; 1996’da mor kalp ödülü ile ödüllendirilirken 2002’de seçkin hizmet haccı ile ödüllendirildi.. daha sonrasında amerika devletinin ilk afro amerikan başkanı obama’nın göreve gelmesiyle birlikte 2015 yılında “sana teşekkür etmek için asla geç değildir” sözleriyle ülkenin en büyük övgü göstergesi olan medal of honor ‘a layık görülmüştür.

Obama’dan Henry Johnson adına ödül alma anı

2) müzik

harlem hellfighters’ ın bir diğer önemli başlığı tabii ki de müzikti. öyle ki kendileri bir çok kaynakta avrupa’yı jazz müziğiyle tanıştıran grup olarak bilinirler.. bu başlıkta da karşımıza aynı birlikte görev almış bir isim çıkıyor ; teğmen james reese europe ya da kısaca jim europe. 1918 yılında, jim europe alayı ile birlikte fransız toprağına ayak basan ilk afrikalı-amerikan savaş birliğindendi ve inişe geçtiklerinde, grup, fransa’nın ulusal marşı olan “marsellaise” adlı bir melodiyi vurdu. jim orkestra şefiydi…

harlem hellfighters’ın sergilemiş olduğu müzik fransızlar arasında büyük şaşkınlık yaratmıştı… hatta müziğe tanık olan bir muhabir müziği tanımlamak için “ bandın trompetlerinde sanki ses bir sıvı gibi akıyor ve sonra dalgalanıyor..sonra ise bir tür boğulma hissi var daha sonrasında ise gelen zonklama ve son olarak yarım inilti , yarım hallelujah…” tarzı kendilerine gerçekten çok enteresan geldiğini ifade eden bu karmaşık sözleri kullanmıştı..

jim europe’un şimdinin harlem hellfighters olarak bilinen alaydan gelen grubu paris’te prestijli tiyatro des champs’ta konserler verdi..

fransız garde republicain’in lideri ve müzisyenlerinden bazıları kendi avrupalı öğrencilerine grubun çaldığı enstrümanları incelemelerini istediler. onlardan aldıkları seslere inanamadılar. yine grupla ilgili bir tarihçinin “ bu grup makineli tüfeklerden sonra b-düz tramponlarla fransa’da her yeri jazz ile dolduruyordu” sözleri vardır. harlem savaşçılarıın dağılmasından sonra jim en yakın arkadaşı noble sissle ile müzik yapmaya ve avrupa turnelerine devam etmiştir..

müzik başlığıyla ilgili dönem örnekleri

jim europe’s 369th ınfantry ” hellfighters ” band memphıs blues:

VİDEO LİNK : https://youtu.be/pJPztEjzf6s

jim europe "jazz baby" 369th:

VİDEO LİNK : https://youtu.be/KZN4yD_Isdk

işte böyle bir grupmuş , harlem hellfighters. amerika’nın ünlü new york ulusal muhafızları’nın vedahası “gökkuşağı bölümü” olarak bilinen şehrin veda törenine katılmaya davet edilmediler.

o zamanki liderleri hayward’ın ifadesine göre “ gökkuşağında siyah renk yok ki!” diyerek davet edilmemelerine rağmen ve ayrıca ülkesinde kendi renklerinden olan insanlara karşı ölümcül linçlere rağmen kahramanca ülkeleri için savaşmış ve gönderilişlerindeki sessizliğe rağmen milyon kadar insanla karşılanmışlardı..

her ne kadar döndüklerinden sonra ırkçı saldırılar devam etse de günümüzde her renkten amerikalıların büyük bir vefayla andığı bir gruptur ..

ilgili belgeseller:

harlem hellfighters – 369th ınfantry new york national guard -african american soldiers

VİDEO LİNK : https://youtu.be/xNhi2pN2zk4

ve kısaca; the harlem hellfighters | history

VİDEO LİNK : https://youtu.be/eEuoAl1elLU

GÜNDEM ANALİZİ /// Mehmet Bedri Gültekin : “Amerika’dan kurtulalım da Rusya’ya, Çin’e mi bağlanalım!”


Mehmet Bedri Gültekin : “Amerika’dan kurtulalım da Rusya’ya, Çin’e mi bağlanalım!”

25 Haziran 2020

Dış politika deyince bir büyük güce dayanarak ayakta kalınabileceğini sanmak, Osmanlı devletinin son döneminden, Tanzimat sonrasından kalma bir hastalıktır. Dönemi anlatan kitaplar Osmanlı Hariciyesi içinde Rusçu, Almancı veya İngilizci olan “devlet adamları”nı yazarlar.

Mahmut Nedim Paşa Rusçu’dur, Ali ve Fuat Paşalar Fransızcı, Reşit Paşa İngilizci’dir.

17. yüzyılın sonunda Viyana önlerinde başlayan ve bütün bir 18. ve 19. yüzyıllar boyunca devam eden askeri yenilgiler dizisi, yabancı güçlerle baş edilemeyeceği ve ayakta kalmak için mutlaka bir yerlere dayanılması gerektiği fikrini güçlendirmiştir. Tanzimat sonrasında Osmanlı hariciyesine damgasını vuran tablo, işte bu yaklaşık 150 yıllık gelişmenin sonunda ortaya çıkmıştır.

Saydığımız “düveli muazzama” muhiplerine, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından “Amerikancıların” eklendiğini de biliyoruz.

Bu eğilim o denli güçlü idi ki Kurtuluş savaşına başlarken Mustafa Kemal ve arkadaşlarının daha ilk adımlarını atarken mücadele etmek ve baş etmek zorunda kaldıkları fikir “manda ve himaye” fikriydi. Aralarında Halide Edip’in de olduğu Osmanlı yurtsever aydınlarının küçümsenmeyecek bir kısmı Amerikan mandası istiyorlardı. Onun içindir ki Sivas kongresinin en önemli kararlarından biri, “manda ve himaye kabul edilemez” olmuştu.

Cumhuriyetin özgüveni ve karşı devrim

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi, bu anlayışlara büyük bir darbe vurdu. Cumhuriyet Türkiyesi; her bakımdan kendine güvenli, en büyük zorlukların altından bile özgücümüzle kalkabileceğimize inanan bir nesil yetiştirdi. 10. Yıl Marşı’nda dile getirilen inanç, özgüven ve kararlılık; “düveli muazzama”ya karşı elde edilen zaferin ürünüdür.

Ama yüzyılların tortusu olan kendine güvensizlik, “büyük bir güce” yaslanarak ayakta durma fikri, elbette öyle birden bire yok edilemezdi. Toplum ve devlet içinde bu yönde var olan ama Kurtuluş Savaşı başarısı ile sinen fikirler, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden Atlantik ittifakına bağlanma sürecinde yeniden canlandı.

12 Eylül sürecinde bu anlayışın daha da derinleştiğini biliyoruz. Türkiye’de iktidara talip olanların ilk olarak Vaşington’u ziyaret ettikleri, Atlantik ötesinden gerekli icazeti aldıktan sonra işe koyuldukları günlerin arasından daha fazla bir zaman geçmedi.

Söz konusu anlayışlar hala da devlet katlarında ve siyasi hayatımızda çok güçlü olarak yaşamaya devam etmektedir.

Kurtuluş Savaşımızın dış politikası

Türkiye, 28 Şubat süreciyle başlayan yeni dönemde, aradaki bazı kesintilere rağmen adım adım Atlantik kampından kopuyor ve çıkarlarının hayat bulacağı Avrasya’daki yerine yerleşiyor. Bu yeni konumlanışın ilk şartı, elbette, arkada kalan dönemde ABD’nin çıkarları doğrultusunda izlenen politikanın sonucu olarak komşularıyla bozulan ilişkilerini karşılıklı yarar ve eşitlik temelinde yeniden düzeltmesidir.

Rusya, İran, Irak, Suriye ve Asya coğrafyasının önemli ülkesi olarak Çin ile ilişkileri eşitlik ve karşılıklı yarar ve saygı temelinde düzeltmek en başta Türkiye’nin çıkarları gereğidir.

Türkiye’nin ABD kampına bağlı olarak kalmasını savunanlar ise bu gelişmeye “ABD’den kurtulalım da Rusya ve Çin’e mi bağlanalım” itirazları ile karşı çıkmaktadırlar. Çünkü dış politika denince bir yere bağlanmak dışında bir seçenek akıllarına gelmemektedir.

Kurtuluş savaşı yıllarında Mustafa Kemal’in Sovyetlerle izlediği dostluk ve işbirliği politikası iki ülkenin de yararınaydı. Bu sayede biz, sırtımızı yaslayacağımız çok güvenli bir “dayanak” elde ettik. Ayrıca, Sovyetlerden aldığımız para ve silah ile Kurtuluş Savaşımızı başarıya ulaştırdık.

Öte yandan Sovyet Rusya ise, 1918 – 1921 yıllarında 14 yabancı ülkenin elbirliği ile gerçekleştirdiği saldırılara, Türk Milli Kurtuluş Savaşı’nın güneyini güvenceye alması sayesinde başarıyla karşı koyabildi. Yani bir karşılıklı yarar söz konusuydu. Türkiye’nin 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği sanayileşme hamlesinde, Sovyet Rusya’nın büyük katkıları da biliniyor.

Hiç kimse, Atatürk Türkiye’sinin Sovyetlere bağımlı bir politika izlediğini iddia edemez.

Doğru işbirliğinin zemini

Aynı şekilde bugün de Çin ve Rusya dahil olmak üzere komşularıyla Türkiye’nin nesnel çıkarları ortaktır ve birlikte hareket etmeleri bir zorunluluktur. Bütün bu ülkeler;

-Gelişmekte olan ülkelerdir. Bu özellikleriyle emperyalist-kapitalist dünyanın hedefidirler.

-Türkiye ve komşuları (Rusya ve Çin de dahil) emperyalizmin etnik ve gerici hareketleri kullanarak yürüttüğü bölme ve parçalama faaliyetlerinin hedefidirler.

-Bu ülkelerden hiçbiri, nesnel durumu itibariyle bugün emperyalist politika izleyebilecek durumda değildir.

-Türkiye ve komşuları ekonomik bakımdan da her bakımdan birbirlerini destekleyecek ve bütünleyecek durumdadırlar.

-Söz konusu ülkelerin hepsi çok güçlü ortak tarihi bağlara sahiptir. Ve aynı kültür coğrafyasının ülkeleridir.

-Gelinen aşamada eşitlik, karşılıklı yarar, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı temelinde ilişki, komşularıyla Türkiye arasında bugün var olan ilişkiyi tanımlayacak doğru ifadedir.

BİYOGRAFİ DOSYASI : Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk Adanalı İrfan Mavruk


Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk Adanalı İrfan Mavruk

KAYNAK : https://beyinsizler.net/irfan-mavruk/

Yazar Berk KESKİN

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk ‘un hikayesi. Ülkemizde bilime gerektiği değer bir türlü verilmedi, verilemiyor. Bilime yoğunlaşmış üretken zihinler, ülkemizde ya kıymeti bilinmiyor ya da daha kötüsü deli olarak görülüyor. Hâl böyle olunca, beyin göçünün en fazla görüldüğü ülkelerden oluyoruz. Sonra deli dediklerimiz, projelerini ve fikirlerini saçma gördüklerimiz hayallerinin peşinden gidip yurtdışında başarılı olunca ne cevherler kaybettiğimi görüyoruz.

İrfan Mavruk da ülkemizdeyken değerini bilemediğimiz cevherlerden sadece birisidir.

İrfan Mavruk – Biyografi

1940 yılında Adana’da dünyaya gelen Mavruk, İlk ve ortaokulu bitirdikten sonra Adana Erkek Sanat Enstitüsüne devam ederken roket tasarımları yapıp onları denemeye başlar ancak hakkında çok fazla şikayet gelmektedir ve sürekli gözaltına alınır.

Projelerine hiç destek çıkan olmaz. Bir gün projelerine destek çıkılması ümidiyle Adana Elektrik Mühendisleri Odasına başvurur. Heyet eşliğinde Mavruk’un projelerini dinlerler ama sonuç yine aynıdır, projelerini imkansız olarak değerlendirirler.

Hatta 1959 yılında odanın dergisinde yayınlanan bir makalede Mavruk’un projeleri ile ilgili, “İrfan Mavruk’un elinde dolaştırdığı füze projesi, meraklı bir çocuğun çizdiği karmaşık bir takım şekillerden ibaret olup, teknik bir makine resmi ile herhangi bir alakası yoktur. Verilen izahattan anlaşıldığına göre İrfan Mavruk, maalesef geniş fantezisi ile mevcut olmayan şeyleri olmuş gibi göstermekte ve hiç bir hesaba dayanmayan bir takım iddialar ileri sürmektedir” yani kısacası “Başımıza yeni icat çıkarma” denildi.

O, bunların hiç birine kulak asmaz projelerini azimle yapmaya devam eder. Daha sonra ağabeyi Abit Mavruk’un anlatımına göre, bir gün okulda atom dersi işlenirken kardeşinin anlatımının kendisine ABD’nin kapısını açtığını söylüyor “Bunun üzerine öğretmen idareye haber veriyor, konu valiye kadar gidiyor. (O zamanlarda yeni açılan İncirlik Hava Üssünden) ABD mühendisleri geliyor ve tepkili motorları soruyorlar, kardeşim de izah ediyor. ‘Bunda bir fevkaladelik var’ diyorlar.’’

Üstün zekalı çocuklar fonu ile ABD’ye gönderilir

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk

Bu gelişmelerin üzerine dönemin Valisi, eski TBMM Başkanı Refik Koraltan’a bir mektupla gönderir ve Koraltan da durumu dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e anlatır. Okuduğu mektuptan oldukça etkilenen Menderes, İrfan Mavruk’u Dolmabahçe Sarayı’na davet eder.

Dolmabahçe Sarayında Koraltan, bakanlar ve Menderes vardı. Koraltan ‘Bahsettiğim çocuk bu ‘ der ve kurulun aldığı karara göre İrfan’ı üstün zekalı çocuklar fonundan ABD’ye gönderirler.

1959 yılında New York’a giden Mavruk, orada teste tabi tutulup Columbia Üniversitesine kaydedilir. Abisine yazdığı mektuba göre üç ay gibi kısa sürede İngilizceyi öğrenmiş ve arkadaşlar edinmiş.

Ülkemizde 27 Mayıs 1960 günü İhtilal olunca, İrfan Mavruk ’un aldığı öğrenci bursu kesilir ve Amerika’da beş parasız kalır. Aynı üniversitede öğrenim gören İspanyol kız arkadaşının maddi desteğiyle öğrenimine devam eder ve okulundan mezun olunca bu İspanyol kız ile evlenir.

Türkiye’de Deli Amerika’da Dâhi Türk: İrfan Mavruk

Mezun olduktan sonra Houston’da bir nükleer araştırma merkezinde çalışmaya başlayan Mavruk’un çalıştığı merkezde hidrojen bombasını icat eden bilim insanı Edward Teller da vardı. Daha sonra, nükleer silahların parçalarını üreten fabrikalarda çalışan Mavruk, uzaydaki atom yükünü ölçen bir cihaz da geliştirdi.

Nasa’da Apollo Projesindeza görevlendirilir. Mavruk, ailesine yazdığı mektuplarda, atom bataryası geliştirdiklerinden ve füzelerin uzaya çıktıklarında patladığını ve bunun sebep ve çareleri üzerine çalışmalar yürüttüğünden bahseder. Daha sonra çalışmalarını başarıyla tamamlar ve uzaya çıkan füzelerin patlamasını önleyen projesini geliştirir.

Sonraki yıllarda da Apollo projelerinde önemli görevler alır, özellikle yerden kumanda edilmeyen roketler alanında üstün başarılar sağlar. Ay’a ilk çıkan Apollo Mekiğindeki astronotlarla yerden bizzat kendisi telsizle konuşur.

Tarihler 5 Ağustos 2010’u gösterdiğinde Türkiye’de ‘deli’ Amerika’da ‘dâhi’ olan İrfan Mavruk, geçirdiği kalp krizi sonucu dünyaya gözlerini yumdu.

TARİH : Osmanlı Devleti Neden Zamanında Amerika Kıtasına Gitme Girişiminde Bulunmadı ???


1827 Navarin Deniz Muharebesi’nin Bir Tasviri

Osmanlı Devleti Neden Zamanında Amerika Kıtasına Gitme Girişiminde Bulunmadı ???

Sözlük yazarı "balamir1", Osmanlı’nın neden o zamanlar Amerika girişiminde bulunmadığını, hem Osmanlı’nın o zamanki şartlarıyla hem de diğer ülkelerin durumlarıyla kıyaslayarak zihin açıcı bir şekilde anlatıyor.

belirli bir tarihin sonrasında yaşananları ancak tamamen unuttuğumuz vakit, o dönemde nelerin akıldan geçtiğini anlayabileceğimizi vaaz eder fustel de coulanges; özünde bir kara imparatorluğu olan devlet-i aliyye, günümüzün modern atlantik ekonomisinden ve ticaretinden doğal olarak haberdar olabilecek değilken ve 15. yüzyılda en zengin ve işleyen ticaret yollarının üzerinde bulunuyorken, neden lüzumsuz bir girişime onca emek ve para yatırarak risk alsın? (alternatif rota keşfetmenin büyük riskini almak zorunda olanlar avrupalılar, osmanlı değil.) böylesi riskli bir girişim için gereken motivasyon teşviğinin (incentives) avrupalı devletler haricinde başka bir coğrafyada bulunmasını gerektirecek herhangi bir sebep yok; sultan ikinci beyazıt’ın içkisine ilaç karıştırıp da doğu hindistan şirketi filo yönetmeliğini imzalamasını engellemiş değil hiç kimse bu yüzden.

osmanlı’yı değil avrupalıyı konuşmak gerekiyor; neden avrupalının her konuda risk alabildiği dönemde dünyanın geriye kalanı tüm konforuyla içine çekildi?

aslında "osmanlı neden amerika’ya gitmedi?" sorusu kendimize olan özgüven ve kibirden kaynaklandığı için çok da önemli değil, dünyayı asıl değiştirebilecek olan sürecin suali aslında şu şekilde sorulabilirdi: neden mezoamerika’daki aztek imparatorluğu’nu yakıp yıkan kişi ispanyol cortez‘di de, misal zhengtong değildi? (veya çin’deki ming hanedanından bir general?) günümüzde "uzakdoğu" adını verdiğimiz coğrafya, o zamanlar dünya ekonomisinin asıl merkeziydi halbuki, osmanlı salt bir çevre ekonomisi sayılır. çin, 11. yüzyılda rönesans da yaşamıştı, okuma yazma oranlarına avrupa ancak üç yüzyıl sonra ulaşabiliyordu. sosyal gelişim açısından da, ticaret ve kentleşme açısından da dünyanın kuşkuya yer bırakmayan merkezi, o lise ders kitaplarında birkaç satırlık yerden fazla bölüm ayırmadığımız çin dünyasıydı.

İmparator Zhengtong.

öyle ki, tüm kibriyle 14. yüzyılda dış ticareti yasaklayabilmiş ve kendi içine, kendi zenginliğine çekilebilmişti (bunun ise yeni iktisadî tehditlerden, bilhassa yaratıcı yıkımdan kaçmak için olduğunu yazar daron acemoğlu (why nations fail). yani tüm göstergelere göre amerika kıtasını keşfedebilecek "doğru insan", gerçek damat adayıydı çin, bu potansiyele sahipti, ancak o da yapmadı, yapamadı. oldukça doğal bir davranıştı bu, çünkü coğrafyanın öğrettiği pek çok şey var bizlere; hint okyanusu’ndaki ekonomik merkezde zenginleşmek varken, çin dünyası neden meçhul ve bomboş pasifik okyanusu’nda gemi yüzdürsün ki? bir zaman yolcusu, imparator hongzhi’ye günümüz atlantik ekonomisinden bahsetse, cevaben candan erçetin’in biz neler gördük geçirdik gülüşünü alabilirdi. enfes limonlu süngeriye tatlısına ne diye lüzumsuz yere ilaveten bir de kekik katarak karıştırasınız?

osmanlı için ise ticaretten ziyade tarım önemliydi; şevket pamuk hatta dış ticaretin önemli bir gelir olarak da görülmediğini yazar (osmanlı imparatorluğu’nda paranın tarihi’nde); etkili olduğu istanbul ve anadolu haricinde vergi toplayamayan (şevket pamuk’un ifadesiyle "mali merkezileşmeyi başaramayan"), vergi alabilmek için anlaştığı ceberrut yerel otoritelere üçte ikiye oranda halktan vergi toplattıktan sonra bunun üçte birini yine o otoriteye vermek zorunda kalan, kanun ve düzeni kendi merkezi haricinde kuramayan bir mali otorite, büyük bir koloni ağını yönetmeyi nasıl düşünebilirdi? sadece keşfetmek yetmiyor. keşifler için indiana jones’a ihtiyaç duyduğunuz gibi, uygun kurumsal yapılara ve teşviklere de ihtiyacınız var.

Kristof Kolomb’un Amerika keşfindeki gemisi Santa Maria’nın bir tasviri.

geri kalmışlığın büyük iktisadî seçenekler sunduğu da bir gerçek; avrupalıların bütün köşeleri tutmuş ticaret yolları karşısında risk almaları gerekiyordu. bunun haricinde pek çok niteliğe de sahiptiler; örneğin werner sombart, burjuva eserinde 16. yüzyıl avrupası için "projeler devri" der, herkesin bir projesi vardır. herkes yeni bir girişim için krala, lordlara gider. ilk patent yasası ingiltere’de 1623’te yapılır örneğin; icatların ve fikir mülkiyetinin korunması fikrinin bu kadar erken dönemde olması ile, coğrafi keşiflerin aynı elden yapılması bir tesadüf mü?

istatistikçi stephen stigler’ın kendi adıyla anılan stigler kanununa göre hiçbir icat, onu icat eden tarafından adlandırılmamıştır; calculus’u newton çıkarır, ancak aynı zamanlarda ondan bağımsız olarak leibniz de bulmuştur. o kadar büyük bir buluş şelalesindeki ilk yaradanı aramak bile imkansız gibidir, icat ve keşiflerin hızında bir orantısızlık vardır yani. ancak böylesi bir arkaplan ile amerika kıtasının keşfi ve kolonizasyonu mümkün, yoksa çok öncesinde vikinglerin de kıtaya uğradıklarına dair arkeolojik kalıntı var. ancak "yeni dünya" bu keşifle doğmadı (vikingler gibi, osmanlı imparatorluğu da tesadüf eseri kıtaya uğramış olsaydı bundan pek farklı gelişmeyecekti olaylar).

sözün hülasası, avrupa, gece buzdolabından aşırdığı cipslerle büyüyerek birden kendini yeni dünyada bulmadı.

ARKEOLOJİ DOSYASI /// Amerika Kıtasının 5500 Yıl Önce Kurulan İlk Şehri : Huaricanga


Amerika Kıtasının 5500 Yıl Önce Kurulan İlk Şehri : Huaricanga

Sadece Amerika’nın değil, dünyanın da ilk şehirlerinden biri kabul edilen bu güzide yerleşkeyi inceleyelim.

huaricanga hem amerika’nın tamamının, hem de özellikle andların, ilk şehridir, mö 3500 civarında kurulmuştur. bölgede daha önce küçük yerleşimler kurulmuş olsa da, ilk şehir diyebileceğimiz şehir huaricanga’ydı.

Günümüzde Peru içinde kalıyor.

bu şehrin sakinleri de, mö 1800 yıllarında çöküşe geçecek norte chico insanlarıydı (norte chico uygarlığı ya da caral-supe uygarlığı denir). bölgede bulunan yuvarlak çukur meydanlar, norte chico insanlarının bir tür dini anlayışa sahip olduğuna işaret eder. ama norte chico, netliğini, 3200’lerden itibaren kazanmaya başlar. uzun zamanlar boyunca andlar’ın en eski kompleks uygarlığının chavin kültürü olduğu düşünülmüş, fakat norte chico’nun keşfiyle güney amerika uygarlığı çok daha eskilere dayanmıştır.

norte chico’nun bilinen en önemli iki şehri caral ve aspero’dur. bulunmuş büyük taş ambarlar, norte chico uygarlığının bir tür sosyal sınıfa sahip olduğuna işaret eder. muhtemelen materyaller bu ambarlarda toplanıyor, gerek olduğu şekilde dağıtımı yapılıyordu. ayrıca, kimilerine göre, ilk güney amerika uygarlıkları, dünyanın diğer ilk uygarlıkları gibi tarıma değil, deniz mahsüllerine dayanıyordu.

Norte Chico uygarlığının Caral şehrindeki mimari, Huaricanga’dan izler taşıyor.

genelde, sonraki uygarlıklarda iki elinde bir asa tutarak resmedilen asa tanrısı (staff god)’nın ilk izlerine de norte chico uygarlığında rastlanır ve mö 2250 yıllarına tarihlenir. bu buluntu, sadece asa tanrısı’nın ilk izi değildir, tüm amerika’nın ilk tanrı izidir. andlar’da, norte chico uygarlığını izleyen ilk büyük uygarlık, mö 900’lerde kurulan chavin kültürü olur.

Amerika Kıtasında, Maya ve Azteklerden de Önce Hüküm Süren Uygarlık: Olmekler

Amerika’nın ilk organize topluluklarından biri diyebileceğimiz Olmekler’e (MÖ 1200-MÖ 500) dair bilmeniz gereken faydalı bilgiler.

olmekler amerika’nın ilk büyük uygarlığıdır, sümerler’idir. mö 1500 yılı civarında mezoamerika’da kurulmuştur. mezoamerika = amerika’nın ortası (‘meso’), yani güney’le kuzey arasındaki bölge. mezopotamya gibi. hep ortalarda kuruluyor zaten böyle şeyler! tabii, amerika’da daha önce yaşamış topluluklar vardı, ama bunlar olmekler kadar büyük topluluklar değildi. .

efenim olmekler varlığını mö 400’e kadar sürdürmüştür, sonrasında da ünlü mayalar ve aztekler gelir, oraya kadar geleceğim. olmek’in kalıntıları da başlarda mayalara ait sanılsa da sonrasında farklı bir kültür olarak ele alınmıştır.

olmek’in etimolojisi, oynamalık toplar ve oynamalık komplolar

olmek kelimesini ortaya atanlar azteklerdir. aztekler, kendi zamanında bu topraklarda yaşayanlara "kauçuk insanlar" manasında böyle seslenirlerdi. buradaki insanlar, kauçuk ağaçlarında kauçuk yetiştirip, azteklere tedarikini yapıyorlardı ki ‘tlachtli’ dedikleri geleneksel/dini top oyunlarında kullansınlar. bu açıdan, olmeklerin bölgesine de aynı şekilde olman denirdi, yani "kauçuk ülkesi".

olmeklerin kendileri ise, kendilerine xi (‘si’ diye okunur) derdi. bu kauçuklu top oyununu mayalar da pokatok adı altında oynardı. taa olmeklere dayandığı bellidir. bildiğimiz böyle seyirciler olurdu, büyük bir saha olurdu, top olurdu, hatta bahisler bile olurdu. muhtemelen kavgalar bile olmuştur. top da epey ağır bir toptu, yaklaşık 3 kilo civarı. yüksekte taştan bir çember bulunur, takım da topu bu çemberden geçirmeye çalışırdı. ama farklı olarak, yenilen takımın kaptanının kafası kesilir ve tanrıya sunulurdu. bir de ayakla ya da elle oynanmaz, topa kalçayla vurulurdu. tam doğasını bilmiyoruz ama voleybola benziyor biraz, takımlar karşı karşıya durur ve pek içe içe geçmeden oynarlar.

olmek uygarlığı, eğlenceli komplo teorilerine de konu olmuştur. çünkü tıpkı mısırlılar gibi, piramitler inşa etmişlerdi (la venta’da iki adet bulunmuştur). yine tıpkı mısırlılar gibi, hayvan-insan karışımı figürleri barındıran heykellere sahiptiler. doğal olarak bu, uzaylılar gibi bizim pek itimat etmeyeceğimiz çeşitli teorilere gebe olmuştur.

takvimleri var bir de bunların, biraz kompleks, long count deniyor. takvimlerinin başlangıcı, bizim takvimimizle mö 3114’ün 13 ağustos’una denk gelir. mezoamerika’nın ilk yazı sistemi de olmeklere aittir (bunun en büyük kanıtı san andres’te bulunan silindirdir). bu yazı sistemi, mısırlılarda olduğu gibi hiyerogliflere dayanıyordu. olmeklere ait, anlamlı en az 182 sembol keşfedilmiştir.

Harita üzerinde Olmek uygarlığı.

la venta ve san lorenzo

başkentleri, meksika körfezi’nin yakınlarındaki la venta‘ydı. ama la venta en eski şehirleri değildir, daha eskiye dayanan şehirler vardır, bunlardan biri 1500-1200 yılları arasına tarihlenen san lorenzo‘dur ki bu şehir o 300 yıllık dönem boyunca mezoamerika’nın açık ara farkla en büyük şehriydi. la venta ankara’ysa san lorenzo istanbul’dur, bern’se zürih’tir, bern resmi olarak başkent değil ama la venta öyle mi ki sanki? aslında, bizim meselemiz bern’den daha karışık, san lorenzo üç ayrı arkeolojik bölgenin kolektif adıdır: loma del zapote, san lorenzo tenochtitlan ve potrero nuevo.

san lorenzo 1500-1200’e tarihleniyor dedik, la venta da 1200-400’e dayanır. neden san lorenzo’dan la venta’ya bir geçişin gerçekleştiği bilinmemektedir. eski bir teoriye göre, buna bir isyan ya da herhangi bir çatışma sebep olmuş olabilir. çünkü, 1200 civarlarında san lorenzo’da kasıtlıca yıkılıp yakılmış, hatta sonrasında da gömülmüş heykeller bulunmuştur. bazıları bu yıkımın isyanla alakalı olmadığını, bir ritüelle ilişkili olabileceğini öne sürmüştür. olan şey, nehrin yönünü değiştirmesi ve böylece şehirde tarımsal düzenin bozulması olsa gerek.

aslında, san lorenzo döneminde de la venta’da bir nüfus vardı, fakat burası bir yerleşim yerinden ziyade küçük nüfuslu bir dini merkezdi, sonralarda değişim kazanmış ve ilgi görmüştür. bu şehirleri, günümüz şehirleri gibi de düşünmemek gerek. bunlar, daha çok, muhtemelen bir dinsellikle ilişkili olan aristokratik kesimin yönettiği dini merkezlerdi. yani bir tür dini toplanma, ritüel merkeziydiler. çevre yerleşim yerlerinde yaşayan kimseler, ritüel dönemlerinde buraya gelirlerdi. mesela, her iki şehirde de, muhtemelen dini ritüeller için kullanılan, birçok yapay höyük bulunmuştur. san lorenzo biraz daha merkez bir yer olduğu için, erken dönem la venta ile karşılaştırıldığında nüfusu daha fazlaydı. şehrin kendisinin nüfusu muhtemelen bin civarıydı ve yöneticiler ile işçilerden oluşuyordu. çevre köylerde ise toplamda bunun on katı bir nüfus olduğu tahmin edilir.

tarım ve olmek’lerin keşfi

ne diyor horatius:

"beatus ille qui procul negotiis,
ut prisca gens mortalium,
paterna rura bobus exercet suis,
solutus omni faenore."

çevirelim:

"ne mutlu ki işlerden uzak olana,
tıpkı eski insanlar gibi,
atalarının tarlasını kendi öküzüyle sürene,
hiçbir para derdi olmadan."

olmek olmak güzeldir. lakin, ne kazandırırsa kazandırsın, zor elde edileni terk etmeyi biz insanlar beceremiyoruz. tarım nihayetinde kendisine ihanet ediyor. olmekleri yükselten şey de bu tarımdır. her yerleşik hayata geçmiş toplum gibi, tarım da onlar için çok önemliydi. bunu, tapındıkları tanrılardan biri olan yağmur tanrısı‘ndan ve mısır tanrısı‘ndan görebiliriz. amerika’ya özgü besinler olan mısır, patates, kabak ve fasulye yetiştirmişlerdir. kakao ve tuz ürettikleri de düşünülür. arada domuz, geyik yedikleri görülse de av peşinde koştukları pek görülmez. yerleştikleri kıyı da, tarım için son derece verimli bir bölgeydi. özellikle san lorenzo tarım için son derece verimliydi. bolluk, yüksek yerlerde yağmur sayesinde, alçak yerlerde de nehir sayesinde gerçekleşiyordu. la venta ise deniz ürünleri için daha uygundu. genel olarak olmek kalbi, yani olmeklerin çekirdek bölgesi, sıcak, nemli ve tropik bir bölgeydi. bol su bulunurdu ve bitkiler capcanlıydı.

toprağı daha da verimlileştirmek için, tüm ağaçları ve bitkileri kesip bunları yakarlardı. yakılan ağaçlarla bitkilerin alana yaydığı besin maddeleri, toprağı besler ve verimleştirirdi. bu ortam tabii olmek kalıntılarının nem yüzünden zarar görmesine sebep olmuştur. coğrafik yapının zararları burada bitmez. olmeklerin geç keşfedilmesinin nedenlerinden biri de buraya dayanır, kimse bataklık olan o bölgelere inip araştırma yapma zahmetine girmemiştir. 1930’larda olmeklere büyük bir tutku duyan matthew stirling, bir farklılık sergileyip gözünü karaya bulamış, la venta’yı kazma işine girişmiş ve ortaya çıkardığı buluntular olmeklerin muhtemelen varlığını muhtemellikten kesinliğe çekmiştir. ama yeni bir problem ortaya çıkmaktan çekinmemiştir: o dönemlerdeki teknolojinin yetersizliği, arkeolojik tarihlendirmeyi de çıkmaza sokuyordu. mayalar mı önce geliyordu olmekler mi? tartışmalar tarih boyunca sürmüştür, kesin sonucu veren ise radyokarbon testleri olmuştur: olmekler!

Olmeklerden geriye kalan bazı tarihi buluntular.

tanrılar ve kozmogoni

hazır adları geçmişken, tanrılardan da bahsedelim. (a) yağmur tanrısı aslında (b) jaguaradam tanrısıyla (öyle diyorlar ne yapayım?) eşleştirilir, ama bu iki tanrı birbirinden farklı tanrılar da olabilir.

(c) mısır tanrısı, bildiğimiz yediğimiz mısırın tanrısıdır. mısır bize sonradan gelmiştir, amerika’ya ait bir sebzedir. mezopotamyalılar için nasıl buğday bereketin sembolüyse, olmekler için de mısır öyleydi. bu yüzden mısır tanrısı, yarılmış kafasından filizlenen bitkilerle sembolize edilir. bu ikiliyle birlikte, olmeklerin bilinen toplam 8 tanrısı vardır. dördüncüsü, (d) şerit gözlü tanrı‘dır, aynı şekilde bu da mısır tanrısı’nın tezahürlerinden biri olarak yorumlanabilir. bir başkası da (e) tüylü yılan‘dır.

geri kalan üçü de şöyle: (f) ejder olmek, (g) yaratık kuş ve (h) yaratık balık. tüm bu tanrıların yorumlandırılmaları sıkıntılıdır. zira dinleri hakkında da pek bir şey bilmiyoruz. insanları (hatta bazen özellikle çocukları) kurban verdiklerini, kimi zaman onları yediklerini biliyoruz; nitekim parçalanmış ve yanmış insan kemikleri bulunmuştur. kardeş kardeşi yer mi?

dinin sınıfsal bir etkisi olduğunu da biliyoruz. mesela, rahipler sınıfı vardı. bu rahipler çeşitli ritüeller gerçekleştirirdi ve halk da gelip bu ritüelleri izlerdi. muhtemelen kral da bir rahipti. antik kültürlerin birçoğunda olduğu gibi, rahiplerin bir tür şaman (mezoamerikan dinlerinde ‘nahual‘ denir) olduğu ihtimali üzerine durulur. bu şamanların ana görevi, ruhlarla iletişim kurarak toplumun yararını gözetmekti. büyük ihtimalle, halüsinojenik bitkiler kullanarak transa geçiyorlardı.

bu transla şamanlar kendilerini bir tür hayvan ruhuna (özellikle jaguarın) çevirip, mağara gibi çeşitli doğal yerleri bir kapı gibi ele alıp spiritüel bir dünyaya geçiyorlardı. mesela adak taşlarının önünde bir oyuk olurdu, mağara girişi olarak varsayılan bu oyuğun içine, bazen elinde bir ip tutan küçük bir insan figürü yerleştirilirdi.

tüm bu öğelerin, şaman olan hükümdarın ruhsal dünyayla bağını sembolize ettiği düşünülür. daha önemlisi, tıpkı mezopotamyalılar ve mısırlılar gibi kozmogoni görüşleri vardı. yani, dünyanın nasıl oluştuğuna dair teorilere sahiplerdi. bu çerçevede, klasik bir şekilde evrenin üç bölgeden oluştuğunu düşünürlerdi: yer-gök-yeraltı. bu üç bölgenin her birinin bir tanrısı vardı: yer için ejder olmek, gök için yaratık kuş, sularla kaplı olan yeraltı için de yaratık balık.

sanatta figürler

heykellerin varlığından bahsetmiştim. bunların oraya buraya taşınması, amerika’da mezopotamya’daki gibi yük hayvanları bulunmadığını düşünürsek, halkın bir tür işçilik yükümlülüğüne sahip olduğuna işaret eder. taş aletlere yapılmış taş olmek heykelleri kendi içerisinde özgün ve uzaktan baktığınızda tanıyabileceğiniz bir tarza sahip değildir. ama karakterize objeler vardır tabii. bunlardan ilk akla gelenler, bir kafadan ibaret olan devasa taş heykellerdir.

özellikle geniş dudak ve burunlarıyla zencilerin karakteristik yüzlerini andıran, metrelerce yükseklikteki bu heykellerin, kralları ifade ettiği düşünülür. zencilere benzemesi gereği, eskiden olmeklerin afrikalı oldukları iddia edilmiştir. öteki dikkat çekici özelliklerinden biri de, kafaların bir başlıkla tasvir edilmesiydi. bu başlığın, aslen top oyunlarında(kauçuk da burada kullanılırdı) takılan bir başlık olduğu düşünülür.

heykeller için planlanan taşların geldiği yer muhtemelen tuxtla dağları’ydı, yaklaşık 100 km mesafedeydi. bu taşları, büyük ihtimalle mısırlılar gibi nehre kadar taşıyıp, nehir aracılığıyla istedikleri yere götürmüşlerdir. bir de jaguaradam şeklinde tasvir edilegelen bir bebek vardır. jaguar sembolü olmeklerde en yaygın bulunan sembollerden biridir. bunun kökensel bir mitosla ilgili olabileceği düşünülür. olmekler belki de kendilerinin bir jaguardan geldiğini düşünüyordu. zira şöyle bir inanca sahip oldukları çıkarımı yapılır: insanlık, başlangıçta dişi bir insan ve eril bir jaguarın çiftleşmesiyle ortaya çıkmıştır. başlangıçta dişi insan nasıl ortaya çıkıyor onu bilemiyorum. nasıl olursa olsun, kozmogoni ve kozmoloji belli ki olmekler için özel bir yeri vardı. baktığınızda, la venta şehri de güneşin doğuşu ve batışına göre dizayn edilmiştir.

heykeller dışında taştan ve yeşimtaşından(yeşimtaşı muhtemelen kutsal varsayılıyordu; yeşil oldukları gibi beyaz da olabiliyorlardı) yapılmış küçük figürlere, takılara ve maskelere de rastlanmıştır. tüm bunlara rağmen, dediğim gibi olmek heykelleri çeşit çeşitti ve çıplak gözle bir bütünlüğe sahip değildi. çoğu heykel insan figürüydü. ama dediğim gibi, olmek sanatı için kullanılan figürler arasında hayvanlar da vardı. çoğunlukla jaguar, bazen köpek balığı, bazen timsah, bazen de kuş-kadın. kedi de en yaygınlarından biridir, ve aklımıza mısır’ı getirir. san lorenzo’da bir sürü çıkar bu kedi figürlerinden. heykellerin bir anlamı varmışçasına gruplar halinde, bir düzenle dizilmesinden dolayı, olmeklerin heykelleri bir tür mitolojik ya da tarihsel hikaye anlatmada kullanıldıklarını düşünürüz.

sosyal sınıflar

sınıfsal olarak, ‘rahipler ve ötekiler’ gibi bir ayrımın varlığı dışında, aristokrat-köylü ayrımı da yapılıyordu. seçkin kesim tepelerde kurulmuş saraylarında yaşarken, alt sınıf daha mütevazi bir yaşam sürüyordu ve onların evleri ayrı bir alanda toplanıyordu. özellikle bu, san lorenzo’da net bir şekilde gözlemlenmiştir. sınıf ayrılıklarının kökeninin ticaret geleneğinde olduğu düşünülür. olmekler ticarete meraklıydı, zamanla kimi insanlar ticarette daha fazla başarılı olmuş ve böylece zenginlikleriyle ötekilerin üzerinde üstünlük kurmuş olsalar gerek. bir başka teori de ticaret yerine tarımı ele alır, en iyi topraklara sahip olmuş gruplar ötekiler üzerinde zamanla hakimiyet kurmuştur.

teknoloji, bilim

san lorenzo’da keşfedilmiş bir başka önemli şey de teknolojiyle ilişiktir. olmeklerin, gelişmiş bir kanalizasyon sistemi vardı. sadece bu değil, dolaylı olarak su taşıma sistemleri de epey gelişkindi. dekoratif havuzlar, depolama havuzları, taze içme suları ve banyo suları için inşa edilmiş su yolları vardı. bir de, michael coe, 1960’larda san lorenzo’da yaptığı ilk kurcalamalarda, yerleşimin olduğu platonun, yani yüksek düzlüğün tepesinde yapay bir tepe olduğunu keşfetmiştir. işçiler, burayı daha da yükseltmek için yüzlerce toprak getirmiştir.

ayrıca, matematik ve astronomi bilgilerinin olduğu görülür. mesela bildiğimiz kadarıyla çizgi ‘5’ anlamına gelirken, nokta ‘1’ anlamına geliyordu. ama sadece bilmekle bitmiyor, teorik bir gelişkinliklerinin olduğu da görülüyor. bu, pratiğin ötesinde gelişmiş bir matematik sistemi isteyen ‘0’ kavramına sahip olmalarından çıkarılır. ben 0 kavramının gelişmiş bir matematik sistemi istediğini sanmıyorum gerçi, zannımca 0’ın gelişmiş matematikle ilişkilendirilmesi tarihsel paralellikten doğan bir uydurma. astronomide de gezegenlerin yörüngelerini gözlemledikleri görülür, bu da ilk uygarlıkların bir klasiğidir zaten.

Günümüzde o bölgedeki insan fenotipinden yararlanarak neye benziyor olabileceklerini kestirebiliriz.

ticaret ve kaynaklar

olmekler ticaretle de epey ilgiliydi. yarattıkları kapsamlı ticaret ağları, izinin kolay kolay silinmeyeceği bir bölge kültürü yaratmıştır. ticaretin önemi, ticaret yolları üzerine denetim amaçlı askeri karakollar kurulmasına neden olmuştur; bu karakollardan en büyüğü, olmeklere ait önemli mağara resimleri barındıran guerrero ile oaxaca’yı birbirine bağlayan chalcatzingo‘daydı (chalcatzingo’nun bulunduğu dağ, mezoamerikan dinlerinde insanların ilk defa ortaya çıktığı dağ olarak düşünülür). ticaret demek kültürel yayılım demektir; bu yüzden, olmeklere mezoamerikan uygarlıkların kültürel annesi denir. hem mayalarda hem de azteklerde, olmeklere dayanan kültürel öğelere rastlanır. bu yüzden, olmeklerle ilgili birçok çıkarım da, ters mühendislik gibi bir yaklaşımla, mayalar ve aztekleri yorumlayarak sağlanabilir.

sonraki uygarlıkları açıklayan en azından birkaç bir şey, olmeklerle de ilgili olmalıdır. sanatsal çalışmalarında taş ve yeşimtaşı kullanan olmekler, ticarette de lüks objeler satmak için kaynakları kontrol altına almaya çalışmıştır. bu kaynak öğeleri arasında bıçak gibi sivri şeylerin yapımında kullanılan obsidyen de vardı. bu obsidyen de guatemala dağlıklarından çıkarılıyordu. obsidyenler hassas oldukları için son derece keskin bir alete kolaylıkla şekillendirilebiliyorlardı. ticarette kullandıkları bir başka madde de demirdi, boyuna takılan aynaların yapımında kullanılırdı. bu aynalar olmek sanatında görülebilir. yeşimtaşı ve yılantaşı gibi değerli taşlar da takı yapımında kullanılır. bir ticaret merkezi olan chalcatzingo’dan çıkarılan beyaz kil ise seramik yapımı için kullanılırdı.

olmek’lerin çöküşü, epi-olmek’lerin yükselişi

olmek döneminin sonunda, yani mö 400’lerin sonunda, san lorenzo’nun geçmişteki görkemini sollamış la venta, onunla aynı kaderi paylaşarak tarihe karışmıştır. şehir bir yıkımdan geçmiş, heykeller yakılıp parçalanmıştır. bu büyük ihtimalle, san lorenzo olayında olduğu gibi, olmeklerin sonu olmamış, sadece bir göçle sonuçlanmıştır. yine de, asla la venta görkemi geri gelmemiştir. bu seferki yeni başkent tres zapotes’ti, artık olmek kültürü diyebileceğimiz bir kültür yoktu. ona benzer olan, yine de büyük değişikliklere sahip olan epi-olmek(‘olmek sonrası’) kültürü gelmişti. bu şehir, la venta’dan 160 kilometre uzaktadır. arkeolojik olarak da çok önemli belgelere ev sahipliği yapmıştır.

mesela, cobata head adındaki en büyük kafa heykeli burada bulunmuştur, yaklaşık 3 metre boyundadır. ama en önemli buluntu, 1939’da matthew stirling tarafından bulunmuş stela c adındaki dikilitaştır. bu dikilitaş mö 32’ya tarihlenir ve bu yönden en eski mezoamerikan yazmalarından biri ve en eski long count takvimi olarak adlandırılır. 1998 itibariyle en eski yazı, epi-olmeklere değil de bizzat olmeklere aitti ve san andres‘te bulunmuştu, mö 650’lere kadar dayanır. burada bulunan silindirin, krallığa ait bir tür mühür oyma olduğu düşünülür. bir yerine bir kuş resmedilmiştir, bu kuşun ağzından, günümüzdeki çizgi romanlardaki konuşma baloncuklarını andırarak iki sembol çıkar. mayalara ait olan hiyerogliflerle karşılaştırıldığında, bu iki sembolün "kral 3 ajaw" gibi bir şey dediği ileri sürülmüştür. lakin, 2006 yılında veracruz’da bulunan bir yazıt, olmek’lerin yazı sistemlerini mö 900 civarına kadar götürmüştür. henüz bu yazıyı okuyamamış olsak da, varlığı bile heyecanlandırıcı! yok lan ne heyecanlanacağız.

olmeklere yakın olan öteki epi-olmek yazmalarını şöyle kısaca sıralayabiliriz: biri, la mojarra dikili taşıdır. bunun üzerinde iki tarih vardır: ms 143 ve ms 156. nitekim, mezoamerikan takvim sistemleri, çifte takvimden oluşuyordu; biri 365 günlük güneş takvimiyken, ötekisi 260 günden oluşan kutsal takvimdi. kaufman ve justeson‘un çalışmalarıyla, la mojarra‘da yazılan şeyin harvester mountain lord adında bir savaşçının krallığa yükselişi olduğu keşfedilmiştir. bunlar dışında tuxtla heykelciği (ms 162), stela 1(mö 36) de kaydadeğer yazılar barındırır.