SAVAŞLAR DOSYASI /// Nazi Almanyasının En Hüzünlü Savaş Gemisi : DKM Tirpitz ve Bismarck Gemisi


Nazi Almanyasının En Hüzünlü Savaş Gemisi : DKM Tirpitz

II. Dünya Savaşı’nda Bismarck’nin batırılmasından sonra Almanların elinde kalan en büyük gemi olan Tirpitz’in hikayesi.

1939 yılında hizmete giren "tirpitz", alman açık deniz filosunun en büyük iki gemisinden biriydi. müttefikler bu devasa gemiye tıpkı sonu gibi son derece hüzünlü bir isim takmışlardı: "kuzeyin yalnız kraliçesi". hemen neredeyse son 3 yılını norveç fiyortlarında, buzlu denizlerde geçiren bu nazlı, güzel ve yalnız kraliçe’nin ona yoldaşlık eden ve hazin sonuna ortak olacak 2608 yoldaşı, mürettebatı bulunmaktaydı…

efsanevi "bismarck" zırhlısıyla "eş gemi" olarak inşaa edilmişti. almanya adına çıktığı seferlerde hemen hemen hiç bir önemli başarısı bulunmamasına rağmen müttefik devletler donanmasına varlığıyla bile korku salmaya yetiyordu. ingilizler 2.5 yıldır hemen hiç hareket etmeden altafjord’da demirli duran bu gemiye göz kulak olması için hatırı sayılır bir büyüklükte bir filoyu etrafında beklemede tutmaktaydılar…

çıkmış olduğu açık deniz seferlerinde bir çok defalar hava saldırılarına maruz kalan "tirpitz" bunları başarıyla atlatmış, ikizi olan "bismarck" zırhlısının akibetinden savaşın neredeyse sonuna kadar uzak kalmayı başarmıştı. dahilindeki mürettebat da neredeyse 2.5 yıldır norveç limanlarında tıpkı kraliçeleri gibi hareketsizdiler…

ingiliz hükümeti ve donanması halihazırda hareketsiz bile olsa tirpitz’i bir tehdit olarak görmekteydi. hala hatıralarında eş gemi "bismarck" zırhlısının ingiliz donanmasına vermiş olduğu korkunç hasar tazeydi. ( bu hasar arasında ingiliz donanmasının en büyük gemisi olan hood’un batırılması da vardır)…

12 kasım 1944 günü hüzünlü kraliçe için korkunç olacaktı. iskoçya’daki lossiemouth hava üssünden 29 adet lancaster uçağı havalandı. tirpitz inanılmaz bir talihsizlik içindeyken bu hava hücumuna yakalanmıştı. alman avcı uçakları kara tarafından yaklaşan ingiliz uçaklarını beklemiyordu hava açıktı. ve sis yoktu. güvertesinden iki tam isabet alan tirpitz iskele tarafına yatmaya başladı. personel gemiyi düzeltmeye çalışırken ana cephanelik korkunç bir şekilde havaya uçtu. tirpitz tamamen ters döndü üst kısmı dibe dayandı…

içeride 1000’den fazla personel sıkışıp kalmışlardı. çok çok azı tekrar soğuk norveç havasını tekrar içine çekebildi. "kuzeyin yalnız kraliçesi" yüzlerce askerin ebediyen uyuyacağı yer olmuştu. tirpitz’in son anlarında epik bir kahramanlık da diyebileceğimiz anlar da yaşanmıştı. gemi ters döndüğü sırada üstten delmeye çalışarak içeride kalan askerleri kurtarmaya çalışan ekibin şefi mühendis binbaşı helmuth scheer anılarında o anları şöyle yazar: "- içeri dolan suyun sesi bastırmadan önce açtığımız deliklerlerden içeride sıraya girmiş alman milli marşını ( deutscland uber alles) okuyan askerlerimizi görebildik. ama azgın sular onları bir süre sonra susturmuştu"…

hüzünlü kraliçe tirpitz’in kıyıdan az ilerideki bu dramatik batışı sırasında 2608 mürettebatından sadece 80 tanesi kurtulabildi. kalan yüzlerce asker marşlar eşliğinde kraliçeyle birlikte buzlu sulara gömüldüler. savaş korkunç yüzünü bir kez daha göstermişti…

dip not: 251 metrelik dev "tirpitz" gemisi, 2.5 yıl boyunca neredeyse hiç kımıldamadığı halde ingiliz filosunun başka yerlerde çok daha faydalı olabilecek 2 uçak gemisi, 2 zırhlı, onlarca destroyerden oluşan filosunu başında bekçi olarak tutarak savaşın dışında kalmalarına neden olmuştur…

Hitler’in Açık Denizlere Hükmetmek İstemesinin Vücut Bulmuş Hali : Bismarck Gemisi

Adını Almanya’nın Kurucusu Olan Otto Von Bismarck’tan alan 2. dünya savaşanın 9 günlük kahramanı olan gemi Bismarck’ın hikayesi.

kaptanı ernst lindemann bu gemi için, daha ona ayak bastığı ilk günden itibaren tüm mürettebatına onu standardın aksine dişil(her) değil de eril(him) olarak çağırması emrini vermiştir. açıklaması da "bu kadar güçlü ve büyük bir savaşçı ancak bir erkek olarak çağırılabilir" şeklinde olmuştur.

batışına dair birçok efsane bulunmaktadır ve hemen hepsi gerçektir:

ilki, son savaşında royal navy‘nin hms hood battıktan sonraki bayrak gemisi ve an itibarıyla en güçlü gemisi hms king george v ile hms rodney, 3 km yakınına kadar gelip attıkları her top atışı 100% isabetle vurmasına rağmen bismarck inatla batmayınca o an ingiliz ağır kruvazörü hms norfolk‘un kaptanı amiral frederic wake-walker’a yaveri "komutanım, toplarımız ve torpidolarımız etkili bir hasar veremiyor. ne yapalım?" diye sorunca "bana dartlarımı getirin. belki onlar işe yarar" demiştir.

ikincisi royal navy, hms hood‘un intikamını almak için öyle bir hırslı ve kanlı yemin etmiştir ki bismarck‘ı batırmak uğruna ingiliz denizcilerin gözü dönmüştür. bismarck‘ın dümenini kilitleyip yavaşlatan torpidonun hms ark royal uçak gemisinden kalkan royal air force uçağından atılması bile onların kırmızı çizgisini aşmıştır. bismarck’ın son savaşında tüm ingiliz donanması ne var ne yok saydırırken, ufukta yaklaşan torpidolu uçakları gören hms king george v‘in mürettebatı "siz bulaşmayın" mesajını en net şekilde vermek için kendi hava kuvvetleri uçaklarına çekinmeden ateş açmıştır: "o bizim!"

üçüncüsü, bismarck iskele tarafına doğru ters dönerek batarken kaptanı ernst lindemann, geminin yan yatmakta olan burun kısmına tutunarak kendisini gören bir erine asker selamı vererek sulara gömülmüştür.

ek olarak, bismarck’ın hms hood‘u batırdığı düellodaki top atışlatının seslerinin taa izlanda’nın başkenti reykjavik’ten duyulduğunu da belirtelim.

ancient aliens hair guy

toplam uzunluğu 251 metre, maximum draft’ı 10 metre civarında olan devasa savaş gemisi. 50.000 tonluk dolu ağırlığına rağmen 30 knot gibi muazzam bir hız yapabilmektedir. sadece bu manevra kabiliyeti bile muhteşem bir avantaj sağlamıştır. gemiyi bu hıza çıkartmayı başaran motor tabii ki büyük olacaktır, motorunun uzunluğu 22 metredir, 12 vagner kazan ve 3 blohm & voss turbin motoru oluşturur, sadece motorla ilgilenen 50 kişi vardır gemide. motorun ürettiği güç tam olarak 150,170 beygir gücüne eş değerdir (evet 150 bin beygir). 8200 metre ton yakıt alabilir. mürettabatı 2200 kişidir. hms hood‘un boyu 261 metre ağırlığı 60 bin tona yakındır ancak gerek manevra yeteneği, gerekse muhteşem tasarlanıp yerleştirilmiş silahları ve eşi benzeri görülmemiş dayanıklılığı ile bismarck , hood’un kaldırabileceğinden çok daha dişli bir düşmandı.

NAZİZM DOSYASI /// Sadece Almanya Değil, Diğer Batı Avrupa Ülkelerinde de Popüler Olan Görüş : Nasyonel Sosyalizm


Sadece Almanya Değil, Diğer Batı Avrupa Ülkelerinde de Popüler Olan Görüş : Nasyonel Sosyalizm

Çoğunlukla Yahudi soykırımı ile ilişkilendirilen Nasyonel Sosyalizm hakkında "nedir, ne değildir, nasıl ortaya çıkmıştır" gibi soruları cevaplayan bir görüş bildirisi.

Kısa sözlük tanımını verelim önce

Nasyonal sosyalizm (Milliyetçi sosyalizm veya ulusal sosyalizm, Almanca: Nationalsozialismus), etnik milliyetçilik ile sosyalizmi birleştiren, ırkçı, anti-kapitalist, antisemitik ve anti-Marksist bir dünya görüşüdür. İtalya’da Benito Mussolini önderliğinde kurulan faşizm akımından etkilenerek ortaya çıkmıştır.

nasyonel sosyalizm, sıkıcı metinlerden türeyen tehlikeli bir ideolojidir

ülkemizde bu konu hakkında çok ciddi bir uzmanlık geliştiren var mıdır bilmiyorum. açıkçası ben pek bilmiyorum çünkü 2. dünya savaşı’nın fiili çatışmasına girmemiş olmamız bizleri bazı kavramlardan uzak tutarak yabancı kalmamıza neden olmuş. ondan sonra nazilik nedir, işin iç yüzünde neler vardır falan çok fazla kulaktan dolma öğrenmişiz. bugünlerde de zaten nazilere hayran (!) olmaya çok meraklı yığınlarla çevriliyiz.

nasyonal sosyalizm bizim buralarda genelde yahudi soykırımı ile aynı anlamda olarak görülür ama arkasında, yanında, önünde ne var pek bilinmez. genel kanıya göre olay sadece ırkla ilgilidir ve pat diye ortaya çıkıp küt diye bitmiştir. soykırım ile öne çıktığından buna bağlı bazı kavramları (for ekzampıl sosyal darwinizm) da kendisiyle birlikte az-çok bilinirliğe sürüklemiştir o kadar… halbuki bu tamamen doğru bir düşünce değil çünkü nasyonal sosyalist ideoloji, ırksal bir temel ve çıkış noktası içerse de aslında bireyin tüm hayatına hakim olmayı amaçlayan uygulamalar içerdiğinden ideolojinin mantığının ve ne olduğunun net olarak kavrayabilmek adına günlük sıradan adamın hayatına direkt etki ettiği yönleriyle bakmak gerekir ki ben bu durumun avrupalı tarihçiler arasında bile gayet zor ulaşılan bir mertebe olduğunu düşünürüm. çünkü nasyonal sosyalizmin genel resmini çıkarmaya çalıştığınızda kelimeler yığını, detay dağları arasında kayboluyor ve eninde sonunda bir tarafını geride bırakıyorsunuz. ayrıca bu ideoloji almanya’da egemen olduğu 12 sene boyunca öylesine derinlemesine ve farklı yönlerde hem almanların hem de diğer ulusların hayata sızmış ki bir noktadan her şey birbirine geçiyor, sonra neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar vermiyor ve gerçeklik algınızı kaybedebiliyorsunuz. elbette bu duruma etki eden en büyük faktör propaganda çünkü hem nazi propaganda makinesi hem de müttefiklerin savaş sonrası yerleştirmeye gayret ettikleri fikirlerin propagandaları konuyu çok farklı boyutlara sürüklemiş ve odak noktalarını ıskalamanıza neden olabiliyor.

papağan gibi tekrarlanan bir söz öbeği var: "nasyonal sosyalizmin kurucusu adolf hitler’dir ve kitabı kavgam ile bunu kurmuştur"

bu lafın milyon tane farklı versiyonunu herkes defalarca duymuştur. gelgelelim bu şekilde olaya girmek konuyu çok hafifletiyor. unutmayınız ki böyle bir ideoloji hapisten yeni çıkmış şarlo bıyıklı birinin yazdığı karmakarışık bir kitap ile bir anda kurulmaz, eşyanın tabiatına aykırı bu. nasyonal sosyalizmin kökenlerine bakmaya başladığınızda şunu fark ediyorsunuz ki adolf hitler bu işin aslında son noktası. bir çorba halindeki fikirlerini anlattığı, editörlerin bir kitaptan ziyade "okunabilir bir metin" haline sokmak için çabaladıkları ve neticede kavgam isminde 2 ciltlik bir kitap olarak satışa sunulan şey, temelde kişisel bir manifestodan ibaret. benim için amerika’da milleti vurmadan önce internet sitelerinde aklında geçen zırvaları paylaşanların yazdığı metinler gibi bir metin. çok fazla ama temelsiz ve plansız okumaktan karışmış bir aklın yetersiz akademik yeteneklerine ve entelektüelizmden yoksunluğuna rağmen ortaya attığı analizleriyle abuk sabuk tarihi çıkarımlar yaptığı, ırksal palavraların frengiye bağlandığı, gerçek bilimsel bilginin gözardı edilip anlamsız beylik çıkarımların insan hayatını etkileyen sonuçlara vardığı karman çorman bir toplama, daha fazlası değil… dolayısıyla şu noktayı kaçırmayın, kavgam kitabı size nasyonal sosyalizmin ne olduğunu anlatmaz, onun karmaşıklığını gösterir. kitabı yazdıran (yazan değil çünkü kitabın çoğu kısmı adolf hitler hapiste gevezelik yaparken yanındakilerin (bkz: rudolf hess) aldığı notlardan oluşur) adolf hitler’in en başından beri amacı da "nasyonal sosyalizm diye bir şey kuracağım gençler, hadi bakalım!" falan değildir. hitler’in nihai amacı iktidarı ele geçirmektir ve bu yoldaki her türlü fikir, her insan ve her türlü yol kendisinin başa geçip tek ve değişmez lider olmasına yardımcı olan bir unsurdur. çünkü kendi inandığı fikre göre demokrasi denilen şey ulusu yıkmak için almanya düşmanlarınca ortaya atılan bir zayıflıktır ve bu nedenle tek ve güçlü bir liderin ortaya çıkıp bu zayıflığı ortadan kaldırması gerekir. hitler işte bunu aklından geçirmektedir ve olayın ideoloji haline sokulması işi gibi bir angarya yanındakilere düşen bir görevdir. zaten bu işe gönüllü yığınla adam mevcuttur.

nasyonal sosyalizm en basit ifadesiyle alman tarihindeki temelleri daha gerilerde olan yığınla acayip, uçuk, saçma ve sapkın fikrin vardığı nihai sonuçtur

bu ideolojinin bir numaralı adamı olan adolf hitler’in yaptığı şey alman toplumunda yüzyıllar içinde oluşan tüm aykırı, uçuk ve aşırı siyasi ve sapkın sosyal fikirleri bir araya toplamak ve 1914-1918 arasında çözül(e)meyen, 1918’den sonra uyduruk barış! anlaşmalarıyla ertelenen ve 1929 ekonomik buhranının etkisiyle iyice tavan yapan ekonomi temelli siyasi sorunları da kullanarak bunları alman halkına empoze etmektir. hitler, temelde, alman halkının kontrolünü ele geçiren etkili bir ajitatördür. hareketinin fikri temellerini kendisi atmıştır ama bu harekete ideolojik derinlik kazandıranlar kişiler alfred rosenberg, heinrich himmler, joseph goebbels, hermann goering, ernst röhm gibilerdir. hitler karakteri itibariyle çok konuşmayı seven birisidir ama gerek kafasının cidden karışık olması gerek başladığı bir iş üzerindeki hevesinin çabuk geçmesi gibi nedenlerden ötürü ortaya attığı bu ideolojiye oturup kalın kalın ideolojik kitaplar yazacak durumda değildir. bu görev ideolojiye daha meraklı insanlara ihale edilen bir angaryadır ve bu angaryanın en büyük uygulayıcısı da nasyonal sosyalist ideolojinin temellerini yazıya döken enteresan bir baltıklı olan alfred rosenberg tarafından atılmıştır. bu adamın adı bizdeki nazi hayranları ve wehraboo tayfası arasında pek bilinmez ama kendisinin yazdığı myth of the twentieth century almanya’da kavgam’dan sonra en fazla satan ikinci ideolojik kitaptır. hitler’in başa geçmesinden sonra kavgam kitabı her yeni çiftin evlenirken birbirine hediye ettiği, her evde mutlaka bir kopyası olması gereken bir kitaba dönüşmüştür. gelgelelim alfred rosenberg’in kitabı da en az kavgam kadar ilgi gören, hitler’in bizzat kendisi tarafından yüceltilen ve kopyaları nazi tapınaklarından baş köşelere konulan bir kitap olmuştur. rosenberg’in kendisi nazi çevrelerinde bile sevilmeyen, sosyal hayatta gayet uyuz, soğuk ve pasif bir tip olarak görülebilir ama öyle ya da böyle nasyonal sosyalist ideolojinin felsefi temellerini de atan bir adamdır. ayrıca bu fikrin çerçevesinin çizilmesinde nazi gazetesi völkischer beobachter‘ın da çok ciddi bir etkisi var çünkü belli başlı naziler en başından beri bu gazetede takma isimlerle ya da kendi adlarını kullanarak ideolojik derinlikli yazılar yazdılar.

rosenberg’den başka genelde havacılık ve luftwaffe denilince akla gelen hermann goering de ideolojinin temellerini atan birisi

goering özellikle 1939’dan sonra biraz geri planda kalsa da aslında münih’teki birahane darbesi rezaletinden sonra neredeyse yıkılan nazi hareketini ortaya yeniden çıkartan, hareketi sürekli ivmelendiren, nazilerinde devlet kademelerine ilk sızmasını yapan, ırksal kararlarda ciddi etkisi olan birisi. bu süreçlerde nasyonal sosyalist ideolojinin siyasi ve ırkçı tarzını belirleyip başlangıçta sa’larda daha sonra nsdap’nin diğer organlarında yaygınlaştıran, bu ideolojiyi farklı araçlar kullanarak topluma empoze etmede ciddi etkisi oldu goering’in. rosenberg gibi basını bol bol kullanmışlığı da vardır bu adamın. sonradan işi keyif pezevenkliğine vurup götü göbeği salması, kendisini taşak olanı seviyesine indirmesi sizi yanıltmasın, ciddi ciddi hastalıklı bir tiptir kendileri. almanya’yı hukuksuzluk bataklığına sokan, devleti parti ile bütünleştiren ekibin en önemli üyesidir.

onun dışında ideolojiyi ortaya çıkartıp yönlendiren diğer adamlar aslında herkesin bildiği lider kadrodakiler değil. özellikle ikinci seviye insanlar nasyonal sosyalizmi inşa eden asıl tayfa. bunlardan en bilindik olanlardan reinhard heinrich, julius streicher, hermann esser gibi kişiler. bu seviye tipler bürokrat olarak devletin fiilen iş yapan kademelerine ya da gündelik hayatın gündemi belirleyen noktalarına yerleştiği için ideolojiyi pratiğe dökerek yaşananları fiziki hale sokan asıl tehlikeli kesim. zaten işin doğası budur. lider fikri ortaya atar, altını doldurmak ikinci kademe tiplere kalır. almanya’da yaşanan da budur. mesela bir heinrich himmler ss subaylarının işgal edilen bölgelerdeki halka nasıl davranacağını genel ifadelerle belirler ama ss subayının bir mahalleye girdiğinde oradaki insanlara ne şekilde hitap edeceğinin esaslarını belirleyen reinhard heinrich’tir. dolayısıyla ideolojinin pratiğini aslında 2. seviye oluşturur.

Hermann Goering

ana konuya geri dönelim, bu adamların aklına bu ideoloji pat diye gelmedi elbette

beslendikleri bir köken mevcut. alman tarihine baktığınızda da yavaş yavaş yükselen bir süreç var. mesela modern almanya’nın temeli olan prusyalıların kendilerine komşu olan slav ırklarına bakışları nasyonal sosyalizmin slav ırkına olan kaba ve merhametsiz yaklaşımının kökenini oluşturuyor. şöyle ki 1700 ve 1800’lü yıllardaki büyük alman toprak sahipleri (bkz: junkerler) kendilerine ait uçsuz bucaksız topraklarda çalıştırmak üzere binlerce slav kökenli insanı yarı köle olarak çiftliklerine aldı. temelde topraksız köylüler olan bu insanlara karşı sürekli aşağılayan bir tonda yaklaşan bu büyük toprak sahipleri ırkçı fikirlerini gittikçe diğer alman toplum katmanlarına, bilhassa üst katmanlara yaydı çünkü orduyu ellerinden tutan subay sınıfı, ticari hayatı yöneten işadamları ve hayatın diğer alanlarında hakim olan hukuk adamları ve/veya akademi kökenliler genelde junkerlerin okumuş dokumuş, büyük maddi imkana sahip çocuklarıydı. bu nedenle nazileri iktidara taşıyan asıl kişiler de bunlar oldu çünkü bir ideoloji halkta ne kadar kabul görmüş olursa olsun egemen sınıflar arasında yayılmazsa ve bu sınıflar tarafından desteklenmezse iktidara yürümesi ya imkansızlaşır ya da iktidara gelse bile maddi desteği olamayacağı için bir süre sonra başarısızlığa uğrar. bu nedenle nazileri besleyen en önemli fikri kaynaklardan biri de junkerlerin zaman içinde geliştirdiği bu ırkçı önyargılardır.

ayrıca nasyonal sosyalizm deyince almanlardaki volk kavramına da değinmeden geçmemeliyiz

volk’u sokağa çıkıp sorsak alacağımız yanıtların%99’u volkswagen olur. biz bu kadar uzak bir kavram işte ama nasyonal sosyalizm’in en temel noktası. şimdi volk’un kelime anlamı "halk" ya da "toplum" gibi çevrilebilir ama ideolojik açıdan belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan ve bu toprak parçası ile toprağın üzerinde yaşayan insanların hem fiziken hem de kan bağı ile birbirine bağlı olmasını ifade eden bir kavram. biraz mitolojik bir tarafı var anlayacağınız. volk denildiğinde nazilerin anlatmak istediği birlik olmuş ve birbirine kenetlenmiş ama aynı zamanda toprakları için kanlarını dökebilecek bir insan topluluğu. bu topluluğun da farklı ırksal unsurlarla ya da ırkın saflığını? bozacak hastalık ya da kötü huylara sahip bireylerle kirlenmemesi gerekmekte. dolayısıyla hitler "ein volk, ein reich, ein führer" diye mitinglerde tepinirken anlatmaya çalıştığı şey de bu.

almanların ırkçı bir ideoloji geliştirmesinde fikri açıdan etkisi olan 2 adam daha vardır. bunlardan ilki aslen bir fransız olan kont joseph arthur de gobineu, diğeri de kafası oldukça karışık bir ingiliz olan houston stewart chamberlain‘dir. bu iki adam yazdıkları ile 1800’lü yıllarda dağınık halde olan ırkçı fikirleri kitap haline sokup insanlara yazılı eserler olarak aktaran iki önemli figürdür.

Chamberlain

gobineu, yazmış olduğu an essay on the inequality of the human races isimli kitabında ırklar arasındaki eşitsizliği konu alır. ırkların karışması ve ırksal saflık hakkında yazdığı bu kitabından kitabında almanlar için dolaylı da olsa ortaya koyduğu olumlu fikirler neticesinde özellikle almanya’da oldukça popüler olmuştur. ama nazileri fikri açıdan etkileyen asıl eser hayatına bir ingiliz olarak başlayıp bir alman olarak sonlandıran chamberlain’ın yazdığı the foundations of the nineteenth century isimli kitaptır. chamberlain bu kitapta uzun uzun almanların neden ari ırk olduğunu yazar, hristiyanlık tarihinden de bahsederek yahudilerin ne şekilde bir yol izlediğinden bahsedip durur, tötonlardan girer bilmem nerden çıkar ve neticede "dünyayı kurtarırsa almanlar kurtarır aga" diye mevzuyu bağlar. elbette bu bağlama sonucunda milliyetçiliği bol bol kullanan kayzer 2. wilhelm’in de dikkatini çeker ve 1. dünya savaşı öncesi bol bol milliyetçi propagandaya yardımcı olur.

bu noktaya geldiğimize göre işin enteresanlığı da başlıyor

enteresanlık şu; kabul etmeliyiz ki avrupa’da 1800’lü yıllar boyunca ve 1900’lü yıllarda giderek yükselen milliyetçiliğe paralel olarak artan bir ırkçılık mevcut. bu ırkçılık sadece almanya’da değil fransa, ingiltere gibi büyük ülkelerde dahi yükseliyor. ancak bu erken dönemde ırkçılık henüz yıkıcı bir ideolojiye dönüşmemiş ve günlük hayatı çok da fazla etkilemeyen, genelde aşırı uçların kafayı taktığı ve toplumun büyük bir bölümünde de önyargı olarak değerlendirebileceğimiz bir seviyede.

nasyonal sosyalizm felsefe açıdan baktığınızda feci saçma genellemeleri bol bol bulunduran, bazı yerlerde bilimsel bilgi kırıntılarından yola çıkıp neticede abuk sabuk sonuçlara varan, okuması gayet sıkıcı, insan doğasını hiçe sayıp kişiyi robotlaştırmayı, çok dar kalıplar içine sokmayı amaçlayan bir fikirler bütünü. propagandadan sıyrılıp ayık kafayla olaya baktığınızda yüzyıllar için nice sanatçı, felsefeci, bilim adamı vs. çıkartan alman ulusun nerede kısa devre yapıp bu saçmalığa prim verdiğini anlayamıyorsunuz. ancak şeytan ayrıntıda gizli ve işin özünde hepimizin hayatını yönlendiren içimizdeki minik ama gayet kötü olabilen o küçük çocuk yatıyor. insan doğası gereği çoğu zaman maddi çıkarların elde edilmesi için bir kılıf bulunması normal bir olaydır. işte bu anda da nasyonal sosyalizm çıkar odaklı düşünenlerin bir kılıfı olmakta ve bunun neticede harekete olan destek bir anda patlayıveriyor.

İsveç Nasyonel Sosyalizm Partisi

nasyonal sosyalizm’in bu kadar popüler olmasındaki en önemli etken hiç kuşkusuz 1929 dünya ekonomik buhranının tüm ülkeleri gibi almanya’yı vurması

şu andaki tarih yorumunda bu buhran olmasaydı nasyonal sosyalist hareketin en azından bu kadar çabuk almanya’yı ele geçiremeyeceği ve günlük liberal politikalar ile sosyal demokrasi arasında bir noktada pik yapıp neticede kaybolup gideceği fikri hakim. fakat işler öyle yürümedi maalesef.

hareketin münih’te küçük bir birahane odasında doğan öyküsünü anlamak için öncelikle şunu kabullenmeniz gerekir: adolf hitler bir ideoloji kurmak amacıyla yola çıkmış falan değil. kavgam’da yazdığı zırvaları ve beylik lafları boşverin, asıl amacı iktidarı ele geçirip kafasındaki fikirleri uygulayabileceği bir hakimiyet kurmak. bunu yapma yolu da, kendisi gibi yüzlerce insanın o dönemde almanya’nın her yerinde yaptığına ve istediğine benzer bir şekilde, "memleketin kötü gidişatına karşı" bir şeyler yapmak ve bu yolda kendince gördüğü aksaklıkları topluma gösterip bir şekilde yönetime geçerek almanya’yı eski seviyesine getirmek söylemini kullanıp, insanların karşısına çıkmak. o dönemde yani 1918 sonrasında alışılageldik bir durumdur çünkü almanya’nın bu döneminde siyasi parti kurmak ve siyasi mitingler yapmak çok kolay bir iş olduğundan yüzlerce insan benzer amaçla yola çıkıp yüzlerce siyasi parti kurmuş, birahanelerde toplantılar yapıp ülkeyi içine düşülen buhrandan kurtaracak kişilerin kendileri olacağı konusunda insanları ikna etmeye çalışmıştır. hitler’in bu insanlardan farkı ise şudur; iyi konuşması, gayet yetenekli bir örgütçü olması alışılageldik usüller yerine farklı propaganda metodlarını kullanması. onun dışında kendi işine yarayacak hemen herkese mavi boncuk dağıtmayı çok iyi bilen biridir ve çoğunluğun hoşuna gidecek ajitasyonları çok rahatça yapabilir. çok okuyan ve okuduklarından kendince (yanlı, çok yanlış, feci seviyede yanlış seviyede) dersler çıkartan keskin zekalı, geveze ama dar kafalı bir adam olmasına rağmen bitmeyen hırsı ve bu hırsın güdülediği çalışma azmi sayesinde kısa sürede tüm bu siyasi karmaşa çöplüğünden sıyrılıp yükselir ve kendisini tüm almanya’ya tanıtacak olan olaya yani birahane darbesi komedisine kadar durmaksınız yükselir.

bu noktada önemli olan diğer şey ve nasyonal sosyalizmin yayılmasının en önemli etkeni şudur

kim olursanız olun eğer adı çıkmış, koyu bir komünist veya sosyal demokrat değilseniz nasyonal sosyalizm için çalışabilir, bir şekilde bu hareket içinde kendinize rahatça bir yer bulabilir ve "kariyer" yapabilirdiniz. bunun anlamı şudur; hitler partisini ve ideolojisini oluştururken neredeyse tek kıstas olarak kendisini alman hisseden herkesin kendisine katılabileceğini var saymıştır. işe başlama mantığı böyle olunca uyuşturucu müptelaları, savaşta kafayı yemiş eski askerler, psikopatlar, katiller, tecavüzcüler, savaş sonrası hayatları mahvolmuş insanlar bu harekete kabul edilir çünkü nasyonal sosyalizmin sokakta savaşacak kişilere ihtiyacı vardır çünkü dönemin "alman siyasi parti yasaları ve gelenekleri" uyarınca her parti spor kolu altında kendi siyasi fikirlerini karşı tarafa nazikçe! kabul ettirecek serseri takımları beslemektedir. nsdap’de bu hakkı sonuna dek kullanır. partinin spor kolu olan sa giderek güçlenirken bu güçlenme elbette tamamen ideolojik nedenleri kapsamıyordu. sa’ya girip kavga-dövüş içinde geçecek bir hayata evet diyen insanlar
her şeyden önce kendilerine verilecek düzenli bir maaşın hayalini kurmaktaydı. bununla birlikte partiye dahil olanlar daha sonra yoğun bir ideolojik eğitime maruz kaldığından çok geçmeden inanmış bir nazi haline geliyordu.

bunun yanında nasyonal sosyalizm’in okumuş takımını da kendi yanına çekmesi için partinin entelektüel bir tarafa da ihtiyacı vardır ve bu taraf subaylar, üniversitelerde çalışan üniversite hocaları, sanatçılar (wagner etkisini ihmal etmemek gerekir) tarafından tamamlanır. nasyonal sosyalizm toplum katmanları arasına yayılırken okumuş tayfanın sa’ya katılan serserilere nazaran maaş yerine nsdap ve hitler’in ciyak ciyak bağırarak sürekli bir şekilde tekrarladığı "düzenli bir ülke, istikrarlı bir hayat" vaadine inanarak bu harekete yönelik seçimini yapmıştır. bu noktada bir emniyet subabı olarak akıllarından geçen hitler’in alışılmışın dışında bir lider olduğu ancak zaman içinde ordunun da etkisiyle liberal politik düzene uyum sağlayıp aşırılıklarını törpüleyeceği yönündedir çünkü sa’ların ve diğer bazı ahlaksız parti üyelerinin yaptıklarıyla ilgili sürekli hitler’e şikayetler gitmektedir. ancak güvendikleri dağlara kar yağar, orduyla bir şekilde anlaşan hitler kendisine karşı duracak yegane silahlı gücü önünden çektikten sonra ciddi seviyede azgınlaşır.

Alman Nasyonel Sosyalist Partisi

kapital tarafı ise işe şöyle bakmıştır

sosyal demokratlar ve komünistler kendilerine düşmandır. hele ki komünistlerden zerre hazzetmemişlerdir çünkü 1918 sonrası karmaşa ve terör döneminde, sovyet rusya’nın da etkisiyle yer yer ilan edilen komünist yönetimler kendi malvarlıklarını ciddi şekilde tehdit etmiştir. hitler ve peşindekiler, kapitalistler için bulunmaz nimettir. hitler’i yüksek sosyete ile tanıştıranlar ve kapitalist patronları nsdap ideolojisine yaklaştıranlar (unutmayınız ki kapitalizmin ideolojisi olmaz sadece iyi geçindikleri ideolojiler olur) hitler’in ardından bu adamlarla yaptıkları konuşmalarda bu cahil, görgüsüz ve kaba avusturyalı askerin kolayca dizginlenip kendi güdümlerine gireceğini öngörerek patronları nsdap’ye yardım etmeleri konusunda teşvik etmiştir. hitler ve nasyonal sosyalizmin paraya ihtiyacı vardır çünkü iktidarı ele geçirmeden önce devlet olanakları ellerinden olmadığından sa ve diğer parti memurlarının her ay milyonlarca mark tutan maaşları için ciddi bağışlara ihtiyaçları vardır. bu noktada yine bir win-win durumu oluşur. hitler sokaklardan solcuları temizleyecektir patronlar da hitler’e istediği kadar para verecektir. bu açıdan bakarsak patronlar sınıfı nasyonal sosyalizme "iş" gözüyle bakmış ve desteklemeye karar vermiştir.

bazı noktalarda isteseniz de tarihe müdahale edemezsiniz

kimi insanlar bazı ulusların kaderidir, engellenemezler (lafın orijinali için (bkz: walther heinrich alfred hermann von brauchitsch))… hitler de böyle biridir. iyi bir örgütçüdür çünkü serserilerden, ayyaşlardan, sokak kavgacılarından, cinsi sapıklardan oluşan bir güruh ile normalde bu seviyedeki ayak takımı ile yan yana bile gelmeyecek olan burnu büyük sınıfları, akademik kariyeri olan üniversite hocalarını, burnundan kıl aldırmayan alman subay sınıfını, çeşitli seviyelerde soyluları, alman kapitalini ellerinde tutan sanayicileri, öyle ya da böyle biraraya getirmeyi başarmış ve hepsini bir şekilde harekete dahil etmiştir. hitler nasyonal sosyalist ideoloji için ironik bir şekilde sonuna dek karşı olduğu komünizm’in vazgeçilmez lafı "devrim" kelimesini bol bol kullanmıştır. her devrim dediğinde kendisine bağlı alman işveren sınıfını korkudan hop hop hoplatmış olsa da aslında bu kelimenin anlamını boşaltıp milyonları kendi fikirlerine uydurmuştur.

nasyonal sosyalist ideoloji, temelinde çelişkiler olan bir fikirdir

toplumu oluşturan bireyi hem önemser hem yok sayar. birey önemlidir çünkü toplumun sağlamlığı bireyin sağlam, sağlıklı ve safkan olması ile doğru orantılıdır. aynı zamanda birey önemsizdir çünkü hem evrim süreci hem de toplumun iyiliği için birey kolayca yok edilebilir ya da yok olmasına izin verilebilir. bu noktada 1900’lerin erken dönem aşırı milliyetçi bir söylemi olan "tereyağından önce top" mantığına girer nasyonal sosyalizm ve kişileri devleti yüceltmede harcanacak kolay bir unsur olarak görür. fakat reel hayatta çoğu nazi söylemi insanlara değer verildiğine yönelik ifadeler de içermektedir. nazilerin özellikle aile, çocuk ve gençlere yönelik propaganda faaliyetinde bu kesimlerin toplumun genel yapısı için ne kadar önemli olduğu tekrarlanıp durur.

işin ekonomik yönüne de bakmamız lazım

hitler’in ideolojisini alman ekonomik hayatına sokanlar, aynen diğerleri gibi 1. ve 2. seviye nazilerdir ve hatta diğer nazi liderlerinden daha etkilidirler çünkü hitler ekonomik konulardan zerrece anlamayan bir adamdır. bu yöndeki bilgisi çok kısıtılıdır. onun için önemli olan 2 şey vardır; birincisi alman halkının karnını doyurabilmek ve ikincisi de silahlanma programının başarılı bir şekilde sürmesidir. işte hitler sadece bu iki amacı öne çıkarır ve nazilerin ekonomik kurmaylarından olan gottfried feder, hjalmar schacht gibi isimler ekonominin dizginleri ellerinde tutar. 1929’dan sonra düzelmeye başlayan ekonomik durumdan ve dünyada dönen kapitaldan maksimum seviyede yararlanmak isteyen naziler türlü ekonomik numara ile ülkeye daha fazla para çekip çok daha fazla üretim yapabilmenin yolunu arar durur. bu anda akıllarına işçilerin neredeyse çağdaş köleler haline gelecekleri "iş karnesi" uygulamasını getirirler ve bu şekilde işçi hareketlerinin önüne geçilip verilen 1 lokma ekmek için devamlı şükreden bir işçi sınıfı yaratılır. nasyonal sosyalizm için işçiler için de farklı çalışmaz ve bir işçi hem önemli hem de önemsiz hale sokulur.

toparlamakta fayda var

neticede nasyonal sosyalizm çıkarları öne alıp insan doğasını inkar eden bir sistemdir. bu çıkarlar ırksal soslu bir söylemle ortaya atıldığında sonuçlarını tahmin etmek zordur çünkü insan aklının vahşet seviyesi sonsuzdur. bu vahşet günlük hayatta tembelleri hapse atmaktan tutun da belli bir bölgedeki ekonomik yaşamı ele geçirmek için oradaki tüm insanları öldürüp yakmayı da normal görebilir. nasyonal sosyalizmin "güçlü olan her şeyi hak eder, gidip kendine ait olanı alması kadar doğal bir şey yoktur!" mantığı ve bu yönde ilerletilen propaganda bugün dahi çoğu insanı etkilemekte. bunu çok tehlikeli buluyorum çünkü hem burada hem de farklı platformlarda "ya tamam hitler yahudileri öldürdü ama…." diye temelinde nasyonal sosyalist propaganda olan lafları sıralayan çok insan var. bu insanlar düşünmeden konuşuyor çünkü işin arka planı, başta da dediğim gibi, net bir şekilde anlatılmamış durumda.

son bir lafım da ideolojideki "sosyalist" lafına. bu laf aslında sosyal demokrat insanları da bir şekilde cezbedip harekete çekmek adına söylenmiş bir kelime, hitler’in gece sohbetlerinde bu durum defalarca ifade edilmiş durumda. nasyonal sosyalizm’in sosyalist tarafı uzun bıçaklar gecesi‘nde ortadan kaldırıldı çünkü bu kanadın hitler’in mutlak liderliğine yönelik potansiyel bir itiraz tehlikesi vardı. ancak bu ideoloji bunu kaldırmaz çünkü lider kültü nasyonal sosyalizmin değişmez temel taşıdır.

Koyu Bir Faşist Olan Hitler’in Partisinin İsminde Neden "Sosyalist" İbaresi Bulunuyordu ???

Adolf Hitler’in iktidara yükselen Nazi Partisi’nin uzun ismi, Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi idi. Partinin iktidar süresince uyguladığı politikalar ise ibretlik olmakla beraber sosyalizmin tam tersi. Sözlük yazarı "mr know it all" bu durumu anlatırken sol görüş içinde neden bu tarz zıtlıklar olduğunu da açıklıyor.

her fırsatta marksizme küfreden hitler için sosyalizm fikrinin bir araç olduğunu söylemek mümkün.

partisinin sosyalist kanadı (sa’lar, goebbels vs.), alt sınıflar için burjuvanın alaşağı edilmesinden yanayken, buhran sonrası işsizlik fırlamışken dış borçların ödenmeyeceğini, herkese iş ve ekmek sağlanacağını taahhüt etmişti. 30′ seçimi sonrası hitlerin oyları patlamışken, benzer söylemleri kullanan komünistlerin de oylarında artış olmuştu. iktidarı hedefleyen hitler, ortaklık için burjuvaya yönelme amacını güderken ilk işi, sa’lardaki antisemitist, milliyetçi fakat antikapitalist subayları, güçleri tasfiye etmek oldu. birahane ayaklanmasında başı çeken ernest röhm ve gregor strasser gibi "işçi sınıfı siyasetini" diline dolayan kişileri tasfiye etti veya öldürttü.

hitler, yanına çekemediği sosyalistleri öldürtürken burjuvayla olan ilişkilerini sağlamlaştırdı. maden sahipleri, çelik tröstleri, sanayiciler, banka sahipleri, sigorta şirketleri hitler için maddi ve manevi destek konumuna geldiler.

hitler iktidarı ele geçirdikten sonra, sosyal demokratlar ve komünistler için zor günler başladı.

gazeteleri toplatıldı, toplantıları, binaları basıldı. malvarlıklarına el kondu. uydurma davalarla, sahte tanıklarla birçok komünist idamla yargılandı. 1 mayıs’ı ulusal işçi bayramı ilan eden hitler, bunun ertesinde tüm sendika liderlerini toplama kampına attı. toplu sözleşmeler yasaklandı, tüm mukaveleler nazi partisinin atayacağı kişilerce belirlenecekti. burjuva doğru ata oynamıştı! alman işçi cephesini kurmakla görevlendirilen robert ley‘in 1 mayıs söylevi yaşananların zıddıydı;

"işçiler! sizin kurumlarınız bir nasyonal sosyalistler için kutsaldır. ben kendim yoksul bir köylü çocuğuyum ve yoksulluğun ne demek olduğunu biliyorum. adsız kapitalizmin sömürüsü nasıldır onu da bilirim. işçiler! size söz veriyorum, biz yalnız mevcut olanı korumakla kalmayacağız. işçinin korunmasını ve haklarını daha da ileri götüreceğiz!"

Robert Ley

tüm bunlara rağmen, nazi’lerin "milliyetçilikten, antisemitizmden muaf olmayan sosyalist kanadı", sanayii devletleştirecek, toprak üzerinde mülkiyeti kaldıracak ikinci ihtilalin gerekliliğini vurgulamaktaydı.

böylece kâr eşitçe paylaşılabilecekti. birçoğu işsiz sa birlikleri ikinci ihtilalin motoru olma niyetindeydi. hitler ise generallere yönelip sa’ların gücünü azaltarak kapitalist iktidarını güçlendirme amacındaydı. iktidarın kolluk kuvveti sa miadını doldurmuş, 150’ye yakın üst düzey sa lideri kurşuna dizilmiş, ilk uluslararası görüşmelerle "eşit silahlanma" vurgulanarak generallerin çağı başlamıştı. yeni çağda sosyalizmin, antikapitalizmin esamesi okunmadı.

haliyle, nasyonal sosyalizmi marksizmle eş tutmaya çalışmak, aynı politik tavrın farklı pratikleri olarak değerlendirmek imkansız. fakat, her mağlup ideolojinin sığındığı dolchstosslegende olgusunun soldaki izdüşümü olarak sovyetlerin çökmesi gösterilebilir. nitekim her ikisi de iç güçler, ajanlar, karşı devrimciler yüzünden çökmedi mi? baştakilerin vebalden sıyrılma çabaları her ideolojide aynı maalesef.

geçen gün aramızda birtakım ideolojik farklılıklar olan bi arkadaşımla solun neden bu kadar çok fraksiyonlara bölündüğünü tartışıyorduk. vardığımız sonuç şu ki; aradaki benzerlikleri bahane ederek bir birlik oluşturmaktansa farklılıkları kalın çizgilerle belirtip ayrışmak daha doğru. bundan da rahatsız olmamak lazım. misal; bir yanda işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır diyen marksizm diğer yanda iktidarı kolluk kuvvetleri ve sanayi patronlarıyla pekiştiren, ele geçiren nazizm! benzer söylemlerden yola çıkıp ortaklık kurmaktansa ana çelişkiyi vurgulamak daha yerinde. böylece sol içinde işçi sınıfının yerine başka sınıfları ikame etme anlayışındaki sol geleneklerden de sıyrılmak mümkün.

ha bi de, mussolli’nin tam adı benito amilcare andrea mussolini. babası sıkı komünist. isimleri özenle seçmiş, meksika ayaklanmasında bir liderlerinden benito juarez, anarşist amicare caprini, sosyalist bi figür andrea costa‘dan derlemiş. gel gelelim sonuç ortada. bu tip romantik sembolik hezeyanların zerre önemi yok. en büyük kanıtı.

Nasyonel Sosyalizm Simgesi Olarak Bildiğimiz Gamalı Haçın Aslında Binlerce Yıldır Kullanılması

Genelde Hitler ve partisi Nasyonel Sosyalist Parti’nin sembolü olarak bildiğimiz bu imge, aslında çıkış noktası çok daha eskilere dayanan ve başka anlamları da olan bir işaretmiş.

gamalı haç, yunanca’daki gammadion kelimesinden gelir

ilk olarak m.ö 3000’de pakistan civarlarında kullanıldığı bilinmektedir. daha sonraki tarihlerde sümer krallığından çin‘e, iskandinavya‘dan maya medeniyetine kadar birçok yerde kullanıldığı görülmüştür..

Pakistan bölgesinde bulunan antik parçalar.

2.dünya savaşına kadar ingiltere, abd gibi ülkeler dahil bir çok ülkenin tebrik kartlarında lucky star adıyla uğur getirmesi için kullanılmıştır. hatta 1.dünya savaşı’nda amerikan uçakları bu sembolü taşımıştır. vakt-i zamanında musevilerin de kullanmış oldukları bir semboldür.

hitler‘in bu sembolü aryan ırkının sembolü olarak lanse etmesi ve aryan kelimesi ile bağdaştırması ise bu sembolün aynı zamanda antik çağa ait aryan güneş tanrısının sembolü olmasıdır… ayrıca hitler’in üyesi olduğu "black order of thule" adını taşıyan okültist hareketin de sembolü gamalı haç idi..

öte yandan kore‘de günümüzde halen kiliselerde gamalı haç işareti vardır, anti-christ kavramıyla özdeşleşip paganizmin sembolü olan bir işaretin kiliselerde görülmesi ise ayrı bir ironidir…

ares kelimesinden türeyen ve manası aristokrasiye tekabül eden aryanlığa gelince, kökenlerinde hindistan ve iran vardır. hatta muhtemelen ilk aryanın derisinin siyah olması olasılığı generation x aryanistlerini hasta etmektedir.

alemde kendini tek sanmak fikriyatıyla yola çıkan bazı almanlar 5000 yıllık bir işareti kendilerine mal etmektedirler. (bkz: ah be abi)

2. DÜNYA SAVAŞI DOSYASI /// II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Birleşik Krallık’ı Mütemadiyen Bombaladığı Dönem : The Blitz


St. Paul Katedrali, Londra / Fotoğraf: Imperial War Museum

II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın Birleşik Krallık’ı Mütemadiyen Bombaladığı Dönem : The Blitz

Dünya tarihinin karanlık dönemlerinden biri… İnsanların metrolarda yaşamak zorunda kaldığı ve şehre bombaların aralıksız yağdığı bu dönemi aktarıyoruz.

the blitz, ikinci dünya savaşı sırasında birleşik krallık’ın almanya tarafından 7 eylül 1940 ile 16 mayıs 1941 tarihleri arasında aralıksız bombalandığı döneme verilen isimdir.

blitz, birleşik krallık çapında birçok kent ve kasabayı etkiledi. ancak asıl saldırı başkent londra’yı hedef aldı. 1941 yılının mayıs ayı sonunda 40 bini aşkın sivil ölürken bir milyondan fazla kişi evsiz kaldı.

hitler, 1941’de rusya’ya karşı saldırı başlatacağı güne kadar ingiltere’yi 7 eylül 1940 ile 16 mayıs 1941 tarihleri arasında neredeyse her gün bombaladı. blitz saldırılarının asıl amacı londra’yı düşürmekti. halk gece evlerinde saklanırken, gündüz yer altındaki metrolarda saklanıyordu.

ikinci dünya savaşı’nın başlamasından sonra hitler’in tam olarak alamadığı yerlerden sadece britanya kalmıştı. fransa zaten teslim olmuştu ve avrupa kıtası almanya’nın kontrolü altına girmişti. hitler büyük bir bombalama kampanyasıyla ingiltere’yi savaştan atmayı ya da işgale hazırlık için hava kuvvetlerini imha etmeyi planlıyordu.

hitler, 19 temmuz’da “ben britanya imparatorluğu’nu yıkmak istemiyorum. benimle barış yapın, pazarlığa oturalım” dedi ama ingilizler bu ültimatomu dinlemediler, savaşmaya devam ettiler.

Broadgate, Central Coventry, 1940 / Fotoğraf: Imperial War Museum

almanya ve ingiltere arasındaki savaş artık denizlere de taşmıştı

almanlar, deniz gücü olarak da ilginç bir şekilde ingilizlere üstünlük sağlıyorlardı. özellikle fransız limanlarını kullanmaları ingilizlerin atlantik’teki hakimiyetini bitiriyordu. ingilizlerin korkulu rüyası alman denizaltıları tam bir baş belası olmuştu. almanlar öylesine denizaltılar üretmişlerdi ki bu denizaltıları 200 metre derinliğe kadar inebiliyor, o basınca bile dayanabiliyordu. alman denizaltılarının en büyük düşmanı da ingiliz destroyerleriydi. denizaltıları takip eden destroyerler, deniz altıların üst hizasında durup sualtı bombaları atıyor, denizaltı mürettebatına adeta kabus yaşatıyorlardı. buradaki en önemli faktör sayı üstünlüğüydü. savaşın başlarında alman denizaltıları sayıca ingiliz destroyerlerine üstünlük sağlıyordu, fakat bu durum atlantik savaşı süresince değişecekti.

Güney Londra’da bir otobüs yıkıntısı. / Fotoğraf: Imperial War Museum

almanlar, ingiltere’nin masaya oturacağından emindi ama bu bir türlü gerçekleşmiyordu

en son şansları deniz aslanı adını verdikleri operasyondu. deniz aslanı operasyonu ingiltere’nin doğrudan işgal edilme operasyonuydu. fakat nazi generallerine göre bu hiç de karlı bir operasyon olmayacaktı. almanya’nın bunun için fazlasıyla harcama yapması, çok güç sarf etmesi lazımdı. bu nedenle de hiçbir zaman bu plan devreye alınmadı. almanlar, ingiltereyi ara verilmeyen bombardımanlarla psikolojik olarak çökerterek masada sonlandırmaya çalıştılar. belki de bu, nazilerin en büyük yanlışlarından birisiydi. çünkü eğer almanya deniz aslanı operasyonunda başarılı olup da ingiltere’yi işgal etseydi, abd dahi almanya ile masaya oturup ortak çıkar hesapları yapmak zorunda kalabilirdi.

Elephant and Castle metro durağında uyuyan insanlar, Kasım 1940 / Fotoğraf: Imperial War Museum

zaman geçtikçe ingiltere’nin direnişi sonuç vermeye başlıyordu

başta luftwaffe’nin üstünlüğüyle başlayan hava savaşı şimdi yavaş yavaş el değiştiriyordu. kraliyet hava kuvvetleri, luftwaffe’nin üstünlük kurmasına izin vermemişti. o dönemde kraliyet hava güçleri yeni yeni radar sistemlerini kullanmaya başlamıştı, alman uçaklarını 5 km öteden tespit edebiliyorlar ve buna göre önlem alabiliyorlardı. bu savaş dünya tarihine radarların kullanıldığı ilk savaş olarak geçti.

işgal için hem hava kuvvetlerinin hem de donanmanın daha güçlü olması gerekiyordu, fakat alman hava kuvvetleri bu şartı şu anda sağlamıyordu. ekonomik nedenlerin yanında, deniz aslanı operasyonu’nun devreye alınama sebeplerinden birisi de buydu aslında.

Londra Oxford sokağında dışarı dağılmış vitrin mankenleri. / Fotoğraf: Imperial War Museum

fakat yine de almanya psikolojik baskı yapıp blitz döneminde ingiltere’yi bombalamaya devam etti

hitler, ingiltere’nin hava kuvvetleri direncini bir türlü kırıp da ateşkese ikna edemiyordu. aslında bu nazilerin ii. dünya savaşı’ndaki ilk büyük yenilgisi ve savaşın seyrini değiştiren ilk direnişti. keza, bu direniş haziran 1941’e kadar sürdü. her ne kadar hitler umudunu ekim sonu gibi kesmiş olsa da haziran 1941’e kadar blitz dönemini devam ettirdi, savaşı artık psikolojik oynuyordu. öte yandan ingiltere de boş durmuyordu. kraliyet hava kuvvetleri, almanya semalarında dolaşıp almanya’nın stratejik noktalarına mermiler yağdırıyordu. tersaneler, fabrikalar, cephaneler. net bir üstünlüğün kurulamadığı bu savaş sonuç vermiyordu ve dışarıdan da balkanlara inen bir sovyet tehlikesi geliyordu. bu nedenle almanya, haziran 1941’de ingiltere’den tamamen elini eteğini çekmek zorunda kaldı.

bu süre zarfında ingilizler büyük başarılar elde ettiler. denizlerde gerçekleşen atlantik savaşı’nda ingiliz destroyerleri, alman denizaltılarına korku dolu anlar yaşattı. birçok denizaltı mürettebatı batan denizaltılarında yaşamını yitirdi.

blitz’in sonuna gelindiğinde yaklaşık 30 bin londra’lı ölmüş ve 50 bin kişi yaralanmıştı.

II. Dünya Savaşı’nda Alman Ordusunun Uyguladığı Savaş Taktiği : Blitzkrieg

Blitzkrieg, Türkçe adıyla Yıldırım savaşı, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin uyguladığı bir savaş biçimi. Taktiğin detaylarını ”delikan76” anlatmış.

alman ordusu 1. dünya savaşı’nın son dönemlerinde siper savaşlarının aldığı statik durumdan kurtulmak için elit ‘sturmtruppen – şok birlikleri yaratmış, bunları düşman mevzilerine sürpriz yaparak hızla saldırtmış ancak piyadenin hareket kabiliyeti istenilen seviyede olmadığı için başarısız olmuşlardı. 1920’lerde ingiliz askeri düşünürleri yüzbaşı sir basil liddell hart, general j. f. c. fuller ve general martell ‘hareket savaşı’nın prensipleri üzerine yazılar yayınlamaya başlamışlardı. hepsinin ortak noktası tankların kendi başlarına alan ele geçiremeyeceği fakat savaş stratejilerinde önemli bir etken olduklarıydı.

hızla hareket ettirilebilirlerse, bir noktaya yoğunlaştırılmış tanklar düşmanın ön hatlarını yarıp cephe gerisindeki topçu mevzilerine ve ikmal kollarına darbe vurabilirler böylece düşmanın savaş direnci kırılabilirdi. tank, onlar için, düşman bölgesine derin yarmalar yapacak mükemmel bir silahtı. 1920’lerin sonunda ve 1930’ların başlarında charles de gaulle, hans von seekt ve heinz guderian ‘hareket savaşı’ ile ilgilenmeye başladılar ve ordularında bu tarz harekatlar yapabilecek birlikleri oluşturmaya çalıştılar. ne var ki, ilk başlarda, hepsi engellerle karşılaştılar. ne ingilizler, ne fransızlar ne de almanlar tankın önemini kavrayamamışlardı, hala eski taktiklere bağlıydılar.

muhafazakar subaylar piyadenin her zaman ordunun vurucu gücü olduğunu savunuyor, tankın ise sadece piyadeyi destekleyen bir araç olarak kalacağını, asla kendi başına hareket edemeyeceğini savunuyorlardı. bu öncülerden en şanslı olanı guderian’dı. alman ordusundaki bazı ileri görüşlü subaylar sayesinde kendi ‘hareket savaşı’ prensipleri uyarınca birlikler oluşturma şansına ulaşmıştı. guderian’a göre tank önemlidir ve başlı başına bir silahtır ancak diğer birimlerin de desteğine ihtiyacı vardır. bu yüzden topçu, piyade ve ikmal kollarının da tankların hızına ve de hareket kabiliyetine ulaştırılmaları lazımdır. bunun tek yolu da bu destek birimlerini zırhlı ve paletli araçlarla donatmaktır.

bu noktada şurası çok önemlidir, ingiliz ve fransızlar da tankın önemini kabul etmişler fakat onları piyadeyi destekleyen bir araç olarak kabul ettikleri için piyade, topçu veya diğer birimlerin mekanizasyonuna önem vermemişler, tankları cephe hattı boyunca piyade birliklerine eşit sayıda dağıtmayı uygun görmüşlerdi. guderian böylece ilk panzer tümenlerini (unsurları mekanize/zırhlı olan zırhlı tümen) yarattı. blitzkrieg ortaya çıkmış sayılırdı. panzerler demir yumruk gibi düşmana tek noktadan vuracak, piyade ise bölgenin ele geçirilip kalan direnişi temizlemekten sorumlu olacaktı. guderian, tanklarını kendi başlarına kullanmanın yanı sıra onları arazinin elverdiği derecede mümkün olan en dar cephe hattında mümkün olduğunca çok sayıda savaşa sokmanın önemini vurgulamıştır. (fransız ve ingilizler’in prensiplerinin tam tersi). blitzkrieg’in en önemli prensiplerinden biri de budur.

şimdi de gelelim blitzkrieg’ı blitzkrieg yapan en önemli unsura: pike bombardıman uçakları ve hava kuvvetlerinin rolü. hava kuvvetleri ile kara birliklerinin koordinasyonu çalışmaları ilk önce ispanya içsavaşı’nda denenmişti. haberleşmeye birinci dereceden önem veren almanlar tanklarını telsizlerle donatmışlardı. taaruz bir noktada takılırsa tanklar luftwaffe‘yi yardıma çağırıyorlardı (ispanya iç savaşı’ndaki alman tankları karşılarındaki düşman tanklarına oranla çok zayıftılar). bu savaşta hava-kara koordinasyonunun ve mekanize kuvvetler arasındaki haberleşmenin önemini bir kez daha kavrayan almanlar bu savaşta ilk blitzkrieg denemelerini yapmışlardı. tabii ki bunlar oldukça küçük ölçekliydi. ju-87 ‘stuka’ pike bombardıman uçaklarının geliştirilmesi ile blitzkreig iyice şekillenmişti. daha sonra polonya, fransa, norveç, rusya ve afrika’da kullanılan blitzkrieg alman ordusuna büyük zaferler kazandırdı.

blitzkrieg anlayışını şu şekilde özetleyebiliriz:

1. ilk önce hava kuvvetleri düşmanın belirlenen ana direniş noktalarına, gerideki topçu mevzilerine, anayollara havaalanlarına ve haberleşme merkezlerine saldırır. piyade cephe boyunca duman bombaları yardımıyla bir sis perdesi kurar ve birçok noktadan ufak-tefek taaruzlarda bulunur. bu düşmanın saldırının ağırlık merkezinin neresi olacağını anlamaması içindir.

2. tek noktada yoğunlaştırılmış tanklar ileri atılır ve o noktadan ilk yarmayı yaparlar. piyade ise bu aşamada hala küçük saldırılar yapmayı , düşmanı yanıltmak için, sürdürür.

3. piyade düşmanın kanatlarına saldırır açılan yarıktan ilerleyerek kalan direnişi temizler.

4. panzerler daha da ileri giderler, düşman topçusunu susturup kanatlara yönelerek düşmanı kuşatırlar. kanatlardan saldıran piyade ile tanklar arasında sıkışan düşman felç olur.

5. kuşatılan düşman piyade tarafından yok edilirken, ordunun diğer birimleri ve saldırıyı sürdürecek taze kuvvetler açılan yarıktan içeri girerler.

KOMUNİZM DOSYASI : “Almanya’yı İkiye Ayırıyordu” Diye Bilinen Berlin Duvarı Aslında Neden Yapıldı ???


"Almanya’yı İkiye Ayırıyordu" Diye Bilinen Berlin Duvarı Aslında Neden Yapıldı ???

1961 yılında yapılan ve 1989 yılında yıkılan Berlin Duvarı, genel olarak hafızalarda "Almanya’yı ikiye ayıran yapı" olarak yer edinmiş durumda ancak aslında konu bundan biraz daha detaylı.

avusturya’da olduğu gibi bağımsız ve tarafsız bir almanya’nın oluşturulmasına muhalefet eden sovyetlerin ortaya çıkardığı bir problemdir berlin duvarı.

malum almanya ingiliz, fransız, amerikan ve sovyet olarak 4 bölgeye ayrılmış; sovyet tarafında kalan berlin’e de özel bir statü verilmişti. ilk plan tüm bölgelerin -berlin de dahil- birleştirilip bağımsız ve tarafsız bir almanya oluşturulması yönündeydi. gel gör ki doğu tarafından çıkmak istemeyen stalin ve müttefiklerin uzlaşmaz tutumu birleşince karşılıklı restleşmeler başladı ve sonunda doğuda demokratik alman cumhuriyeti ilan edilmiş oldu. fakat yeni alman cumhuriyeti sınırları içindeki berlin’in müttefiklere ait kesimi bir çıban başıydı.

sovyetler, müttefiklerin erzak ve lojistikten mahrum kalıp şehrin batısını boşaltmaları için berlin’i ablukaya aldı. ama birleşik devletler hava kuvvetleri’nin havadan batı berlin’e lojistik erzak ve malzeme yardımı yapmasıyla plan başarısız oldu.

1952’de kesin sınırlar çizildi, berlin’in batı kesimi müttefik işgali altında ne federal almanya’ya ne doğu almanya’ya bağlı özel bir statüye kavuşmuş oldu.

1961’e gelindiğinde müttefik kesimle hiç bir ilgisi olmadan, "sadece doğulu sivillerin batı’ya, daha iyi bir yaşama geçişlerini engellemek için doğu almanya, sınıra dikenli tel çekti. birkaç gün sonra da (13 ağustos 1961) berlin duvarı’nı ördü.

lukstar

duvarın kendisi 1961’de kurulmuştur ancak doğu ile batı almanya arasındaki katı sınır 1952’de çizilmiştir. amaç; sistemin ihtiyaç duyduğu ama sisteme ihtiyaç duymayan eğitimli ve genç insanların kaçmasını engellemektir. duvar dikmeyi akıl edenler yeraltı gerçeğini akıl edemedikleri için sırf berlin metrosu yoluyla 1955 yılına kadar 50’lerin başında inanılmaz bir ekonomik büyüme ve tüketim toplumu yoluna girmiş olan batı almanya’ya 270 bin insan kaçmıştır. berlin duvarı bunun üzerine dönemin sed lideri walter ülbricht’ın "bir şeyler yapılması gerektiği" konusunda sovyet liderlerine danışması ve onaylarını alması sonucu kurulmuştur.

yıkılışı ise gerçekten de ilginçtir. birçok insanın belgesellerde görmüş olabileceği o sahnelere (duvarın üstüne çıkmış onlarca insan, aşağıdan onlara bağıran yüzlerce insan, duvarın üzerinde grafitiler, sloganlar, koskocaman heyecan ve eline ne geçmişse onunla betona vuran insanlar) giden tarihe kısaca bakacak olursak;

doğu blokunun tümüne bakıldığında glasnost ve perestroyka dönemini en az kaale alan ülkenin doğu almanya olduğu görülür. doğuda gorbaçov halka inmekten, şeffaflıktan, yeniden yapılanmadan söz ederken, "gelin kendimizi kandıralım" yöntemine son verilmesi gerektiği anlaşılmışken, macaristan avusturya sınırını açmaya karar vermişken, polonya’da solidarnosc geri gelmişken, çekoslovakya ve romanyada halk kaynarken doğu almanya hiçbir şekilde istifini bozmadan 40. yıl kutlamalarını geçirmekteydi; hani şu kremlin meydanı görüntülerinden bildiğimiz tipte kutlamalar. görkemli birlikler, yer gök kırmızı, komünizmin geleceği piyanerler, gülümseyen yüzler ve mükemmel bir imaj. tek fark bu sefer almanya’da yüzlerin gülmemesi idi. doğu almanya "gorbaçov gorbaçov" diye bağırıyordu, her taraf kutlamalar şerefine moskova’dan gelen gorbaçov’un resimleriyle doluydu; insanlar perestroyka’dan umutluydu.

kendi yönetimlerinin tinlamadığını gördükçe diğer doğu avrupa ülkelerinde olanlardan ve gorbaçov’dan deyim yerindeyse (ki gerçekten yerinde) gazi alan insanlar berlin ve diğer önemli doğu almanya şehirlerinde sokağa döküldüler. sosyalizmin tarihine bakıldığında bu tip bir protestonun tek ihtimalli bir sonu olurdu: kızıl ordunun o ülkeye girmesi, başkaldırıyı sindirmesi, geri gitmesi. ama bu sefer durum farklıydı: doğu almanya liderleri moskova’dan bekledikleri yardımı alamadılar ve geri adım atmak zorunda kaldılar. gorbaçov, doğu almanya’nın özgürlük sembolü olmuştu.

işte bu olayların fonunda, macaristan’ın avusturya sınırını açmasının etkisiyle -çin almanlar açık olan macaristan sınırından geçip avusturya üzerinden batı almanya’ya ulaşma yolunu çoktan keşfetmiştiler- doğu almanya hükümeti 90 günlük bir ziyaret izni çıkarmaya karar verdi; bir nevi deneme niteliğinde.

9 ağustos 1989’da bu kararı halka açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenlenir. toplantı odasında sadece almanlar değil birçok ülkenin basın mensupları vardır. açıklama yapılır ve habercilerin birinden şöyle bir soru gelir: peki bu değişiklik ne zaman yürürlüğe girecek? alman bakan önce şaşkınca şöyle bir bakar, sonra kağıtlarını karıştırmaya başlar ve şöyle der: "ee, sanırım, evet sanırım şu andan itibaren".

tabii kendisi "şu an" derken, o saniye basın odasından haberi dünyaya geçmek için habercilerin koşarak fırlayacağını, televizyonları başında toplantıyı izleyenlerin çığlık çığlığa sokaklara döküleceklerini, tam o an, belki birkaç dakika sonrasından itibaren duvarın dibinde sabahlıkları içinde askerlere yalvaran kadınların olacağını kestirememiştir. hiçbir direktif veya uyarı almadıkları halde aniden sınırın iki tarafında biriken her yaştan insanın tek ses olmuş "bırakın bizi" diye çığlığı karşısında sınır muhafızlarının çaresiz kalacağını, "yeter artık dayanamıyorum" diye bağıran kadının göğsünü yumruklayışı karşısında sonradan işinden olacağını bilmesine rağmen o askerin tek çaresinin sınırı açmak olacağını, son 30 yılda binlerce insanın aşmak uğruna canını verdiği o duvarın o gün insan eliyle yıkılacağını öngörememiştir.

doğu almanya da duvardan sonra çok fazla dayanmamış, 13 ekim 1990’da resmen sona ermiştir.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Alma nya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaş ımları Çalıştay, ABD, Büyük Destek


Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Almanya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den Büyük Destek Var

PROF. DR. RIDVAN KARLUK

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2017/09/21/turk-universitelerinin-katkilariyla-almanyada-duzenlenen-sozde-ermeni-soykirimi-icin-avrupa-yaklasimlari-calistayina-abdden-buyuk-destek-var/

Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi geçen hafta Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Türkiye için sözde Ermeni soykırımı önemli bir sorun olmasına rağmen Türk basınında bu konu yer almamıştır. İlk ilanda Çalıştay’ın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi idi. Türkiye’den diğer katılımcılar ise Koç, Bilgi, Kemerburgaz (Altınbaş), Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleridir.

Çalıştay’a Sabancı Üniversitesi’nin katkıda bulunacağı ve ev sahipliği yapacağı anlaşılınca Üniversite, geniş bir kesimden tepki almıştır. Koç Üniversitesi Çalıştay’a katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini açıklamıştır. Sabancı Üniversitesi ise “Biz ev sahibi değiliz” diyerek işin içinden çıkmış, Çalıştay’ın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri Çalıştay’a katılabileceklerini açıklamıştır.

Çalıştay’ın hangi amaçla yapılacağını önceden tahmin ettiğim için Kemerburgaz Üniversitesi’nden katılması öngörülen öğretim üyesi hakkında Rektör, meslektaşım Prof. Dr. Çağrı Erhan’a bir bilgilendirme notu gönderdim. Sayın rektörden gelen cevap aşağıdadır:

“Sayın Hocam merhaba,

Nazan Hanım ücretsiz izinle yurt dışında bulunmaktadır. Toplantı programının en son halinde şu an araştırma yapmak için bulunduğu kurumun adını kullanmaktadır. Tebliğci değil tartışmacıdır. Söz konusu konferansla uzaktan yakından ALTINBAŞ ÜNİVERSİTESİ’nin ilgisi yoktur. Şahıs olarak da bu konuda hangi çizgide bulunduğum izahtan varestedir. Konferansla ilgili daha önce bana yollanmış hiçbir maile, konu kurumumuzu ilgilendirmediği için, cevap vermedim. Sizin dostluğunuza istinaden cevaplıyorum. Bu vesileyle saygılarımı sunuyorum.

Prof. Dr. Çağrı Erhan”

Çalıştay’dan haberdar olunca, Türkiye’den katılacak olanlara biri İngilizce olan iki çalışmamı göndererek görüşlerimi açıkladım, bu konuda objektif olmalarını sağlamak istedim. Bunlardan sadece Ankara’dan katılacak olan öğretim üyesinden cevap gelmiştir. Çalıştay’a sadece “soykırım var” diyenler çağırılmış, karşı görüşü savunanların başvuruları ise kabul edilmemiştir. Çalıştay’ın konuşmacıları arasında bulunan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Zeynep Türkyılmaz Ermeni Diasporası’na çok yakın isimlerdir.

Hülya Adak, Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihlerinde Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da yapılan toplantının organizatörleri arasındaydı. Zeynep Türkyılmaz ise Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of California at Los Angeles-UCLA) eğitim almış, 2009’da doktorasını vermiştir. UCLA, Atatürk’ü, ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine İnkarın Yüzü (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlayan üniversitedir.

Hülya Adak ve Zeynep Türkyılmaz hakkında; Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama (TCK md. 301), Devletin Birliğini ve Ülke Bütünlüğünü Bozma (TCK md. 302) ve Temel Milli Yararlara Karşı Faaliyette Bulunmak İçin Yarar Sağlama (TCK md. 305) maddeleri kapsamında suç duyurusunda bulunulmuştur.

Bu akademisyenlerin akademik özgürlük adı altında Türk milletini karalamaya hakları yoktur. Mahkeme Kararı olmadan yapılmayan bir sözde soykırım için Türk milleti suçlanamaz.

Katılımcı öğretim üyelerinin ve destek veren üniversitelerdeki diğer öğretim üyelerinin bir kitabı okumalarını öneririm: Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok, Kaynak Yayınları, 2005. Kitap, 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi’nin Başkanı ve 1918 yılında Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanın 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu rapora dayanmaktadır. Ermenilerin insanlık dışı katliam yaptıkları kitapta yer aldığı için Ermenistan’da yasaklanmış, İngilizce baskıları da Batı kütüphanelerinden toplatılmıştır. Türkiye aleyhine olan bir Çalıştay’da Sabancı gibi dünya sıralamasına giren seçkin bir Türk Üniversitesi’nin adının program afişinde geçmesi hoş olmamıştır.

Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Grigor Suny, Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Prof. Dr. Gerard Libaridian’ın katkılarıyla Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) ilk defa 2000 yılında düzenlemiştir. Daha sonra 2000-2013 döneminde Şikago (2000), Michigan (2002), Minnessota (2003), Salzburg (2004), New York (2005), Cenova (2008), Kaliforniya (2010) ve Amsterdam’da (2013) yapılmıştır. Bu etkinliklere karşıt görüştekiler alınmamıştır. 9’su, Türkiye’de Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir.

Hülya Adak; Berlin Hür Üniversitesi (Haziran 2016-), Potsdam Üniversitesi (Haziran 2016), Carleton Üniversitesi, Ottawa (Haziran 2016-Haziran 2017), Edebiyat, Sanat ve Kültür (ICSLAC) Karşılaştırmalı Araştırmalar Enstitüsü, Freie University of Berlin, (2012- 2013), Şikago Üniversitesi’nde (1993-2001) çalıştığı dönemlerde sözde Ermeni Soykırımı tezini savunmuştur. Adak, Prof. Fatma Göçek ve Prof. Ronald Suny ile birlikte Ekim 2015’de İstanbul Richmond Otel’deki WATS 2015 etkinliğinde de görev almıştır.

WATS toplantıların en önemli özelliği, Ermeni Soykırımı yoktur diyen karşıt görüştekilerin toplantılara alınmamasıdır. Toplantıyı haber alınca katılım başvurusunda bulundum ama hayal kırıklığına uğradım. Çünkü başvurum reddeldildi. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap aşağıdadır:

“[WATS 2017- Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de] 05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels. Kind regards, Roy Knocke, Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam, Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624Fax: 0331 – 58164519, Email: knocke

Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Çalıştay’a alınmayan sadece ben değilim. Dr. Ali Söylemezoglu da benim gibi toplantıya alınmayanlardandır. Söylemezoğlu’nun şahsıma gönderdiği mail şöyledir:

“Berlin’deki Çalıştay meselesi şöyle oldu. Çalıştay’ın yapılacağını işittiğimden 4 Eylül günü hem faks ve hem de mektupla Lepsius Haus’a başvurup katılacağımı bildirip kaydedilmemi ve neticeyi bana eposta ile bildirmelerini rica etmiştim. Aradan iki hafta geçip de ses seda çıkmayınca telefon ettim, bu defa ‘ben burada yeni işe başladım, bilgim yok’ diyen bir genç cevap verdi ve ‘kayıtlar kapandı’ dedi. Bunun üzerine Hosfeld’in kişisel eposta adresine yazıp Çalıştay’a katılacağımı ve olumlu cevabını beklediğimi bildirdim. Buna da cevap vermediler.

Başka işlerim olduğundan Cuma akşamı değil de Cumartesi günü saat 9:15 gibi Çalıştay’ın yapılacağı Europäische Akademie’ye gittim, resepsiyondaki hanıma selam verip içeri girdim. Kimsin, nesin diye sormadı. Ben de paltomu gardıroba asıp salona girdim. Tahminen 25-30 kişi vardı ve salonun yarısından çoğu boştu. İsviçreli Prof. Kieser Talat Paşa hakkındaki tebliğini İngilizce olarak okuyordu. Gayet harc-ı alem şeyler anlattığından not almaya değer bulmadım. Daha sonra Kieser’e ‘sana ayrılan vakit bitti’ dediler, o da tebliğini tamamlamadan yerine oturdu.

Ardından orta yaşlı gözüken bir hatun kişi kürsüye gelerek konuşmaya başladı. Daha hangi konuyu işlemek istediğini anlayamadan genç bir hanım yanıma gelerek İngilizce ‘biraz gelir misiniz?’ dedi. Peşine düşüp kahvaltı ettikleri salona gittim, orada Lepsius Haus’ta istihdam edildiğini bildiğim Lepsius Haus websitesindeki fotoğrafından Roy Knocke isimli şahıs (bana mail gönderen kişi) olduğunu tahmin ettiğim zat-ı muhterem ‘siz kayıtlı değilsiniz, bu toplantıya katılamazsınız’ dedi.

Kaydımı yaptırttığımı söyleyince ‘Hosfeld size eposta ile katılamayacağınızı bildirdiydi’ dedi, ben ise böyle bir eposta almadığıma işaret ederek dedim ki ‘burası ne biçim akademi, akademi demek farklı fikirlerin tartışıldığı yer demektir, siz ise bırakın tartışmayı, farklı fikirden bir kişinin dinleyici olarak katılmasına bile tahammül edemiyorsunuz’. Karşımdaki ise ‘bu Çalıştay’ı tertip eden Europäische Akademie değil, onlar yalnızca mekanı tahsis ettiler’ dedi.

Ben de Almanca olarak ‘bu usülle başarılı olmanız mümkün değildir’ mealinde ‘so kommen Sie auf keinenen grünen Zweig’ diyerek ayrıldım. Hadise bundan ibaret. Kanaatimce karşı tarafın bizim sessizce dinlememizden bile bu kadar çekiniyor olması iddialarının ne kadar çürük temellere dayandığını gayet iyi bildiklerine işaret etmektedir. Fikir düzeyinde yenik düştüler, fakat propaganda düzeyinde henüz bizden üstünler. Dr. Ali Söylemezoglu, Peterstal 18 47051 Duisburg.”

Çalıştay’a Türkiye’den katılan öğretim üyelerine 19 Mart 2012 tarihinde Marmara Grubu Vakfı toplantısında sunduğum bildirimi göndererek onları aydınlatmak istedim ama başarılı olamadım. Bildirimden aldığım aşağıdaki değerlendirmeleri, belki şimdi okuyabilirler diyerek sizlerle paylaşıyorum. Katılımcılar, Türk diplomatlarını şehit eden Ermeni canilerinin Hocalı’da nasıl soykırım yaptıklarını kendi ağızlarından okusunlar da utansınlar.

“Sözde Ermeni soykırımını gündeme getirenler, Hocalı’da Ermenilerin yaptıklarını neden görmezden gelmektedirler? Katliamda babası ve 22 aile üyesini kaybeden 20 yaşındaki Zarife Guliyeva, Hocalı katliamının 20’nci yıldönümü sebebiyle Nicolas Sarkozy ve Serj Sarkisyan’a birer mektup göndermiştir. Sarkozy’ye yazdığı mektupta, ‘Siz söyleyin, eğer bu soykırım değilse, sormak lazım soykırım nedir?’ sorusunu yönelten Guliyeva, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddinin suç sayılmasının öngören yasanın tasarısın Fransa Senatosu tarafından kabul edilmesinden sonra Azerbaycan halkının Sarkozy’nin taraflı olduğunu düşündüğünü açıklamıştır.

Guliyeva, Serj Sarkisyan’a gönderdiği mektupta ise Azerbaycan’ın işgal altında bulunan Hocalı kasabasında Ermeni askerler tarafından yapılan soykırım sebebiyle Sarkisyan’ın yapacağı itiraf durumunda, Azerbaycan-Ermenistan ilişkisi ve Yukarı Karabağ sorunun çözümünde yeni bir sayfanın açılabileceğini belirtmiştir.

Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubat’ı 26 Şubat’ta bağlayan gece Hocalı kasabasında 83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 Azeri Türkünü öldürülmüş, 487 kişi bu saldırıda ağır yaralanmış, 1275 kişi rehin alınmış, 150 kişi kaybolmuştur.

Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başlarının kesildiği görülmüştür. Eski ASALA eylemcilerinden Monte Melkonian, Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır.

Melkonian’ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to Armenia, I. B. Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi. Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından (1994 Bakü metro bombalaması suçu) tüm dünyada aranan Zori Balayan 1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell, Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını şöyle itiraf etmiştir:

Arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım.

Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, bunun için de Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı.

Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Osmanlı Devleti 27 Mayıs 1915 tarihinde devlete isyan eden Ermenileri tehcire (göçe) tabi tutarken, bölgenin dışında yaşayan Ermeniler yerlerinde kalmış, 30 Aralık 1918’de tehcire tabi tutulanlar geri dönmüşlerdir. Lozan Anlaşması ile 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş ve sorun Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla çözümlenmiştir.

Tarihte kalan tehciri soykırıma dönüştürme çabalarının altında Sevr (Sevres) Anlaşması’ndaki büyük Ermenistan hayali yatar. Tıpkı 25 Eylül’de Barzani’nin referandum yaparak kurmak istediği büyük Kürdistan gibi.

Sevr Anlaşması, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 10 Ağustos 1920 tarihinde Paris’in batı banliyösü Sevr kasabasındaki Seramik Müzesi’nde (Musée National de Céramique) imzalanmıştır. Bu müze, Türkiye için Anlaşma’nın imzalandığı yer olması bakımından önemlidir. Bir diğer önemi de Ermenilerin müzenin önüne 8 Mart 2001 tarihinde sözde Ermeni Soykırım Anıtı dikmesidir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu ifade Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla: 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Bu, uluslararası intihaldir.

Sevr Anlaşması, günümüzde en az Lozan Anlaşması kadar önemlidir. Çünkü Anlaşma’da Kürdistan’ın ve de Batı Ermenistan’ın kurulmasına ilişkin hükümler vardır. Sevr Anlaşması’nın 62-63’ncü maddeleri Kürdistan ile ilgilidir. Kürdistan, Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.

Sevr Anlaşması’nın 88-93’ncü maddeleri Ermenistan ile ilgilidir. Anlaşma’da Kars, Erzurum dahil ülkenin Doğusu tümüyle Bağımsız Ermeni Cumhuriyeti adıyla Ermenilere verilmiştir. Paris Barış Konferansı sürecinde Ermenistan’ın sınırları konusu ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmıştır. Wilson, General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye’ye göndermiştir. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’de incelemeler yapan Harbord, vardığı sonuçları bir raporla ABD Kongresi’ne sunmuştur.

Rapor’da; Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Ermenilerin Türkiye’de hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların yanlış olduğu tespit edilmiştir. ABD Kongresi rapor üzerine 1920 Nisan ayında Ermenistan’a mandater olunmasını reddetmiştir. Fakat Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir.

Batı Ermenistan da, tıpkı Kürdistan gibi Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur.

Ermenistan Milli Marşı’nda ”Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır. Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır. Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü Kurultayına katılan Serj Sarkisyan’ın, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” dediğini unutmayalım.

Sevr Anlaşması, Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’ne kurulan büyük suikasttır. Lozan Anlaşması ile Kürdistan ve Büyük Ermenistan hayali bitmiştir. Lozan Anlaşması Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Tapu delme hareketine Ermeni diasporasına çok yakın olan bazı Türk akademisyenlerin katkıda bulunması üzücüdür. Mesut Barzani de Kırım’ı örnek alarak 25 Eylül’de aynı amaçla referandum yapmaya kararlı görünmektedir.

Tüm bu çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması ile garanti altına alınan tapuyu deldirmeyecek güçtedir ama Türkiye’ye yönelik sistematik saldırılara mutlaka organize bir şekilde cevap verilmelidir.

Aşağıda, Başbakan Binali Yıldırım ile Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a 15 Eylül’de yazılan, Çalıştay’a katılanları aklayan ve Türkiye’yi eleştiri yağmuruna tutan şikayet dolu mektup, ABD’den gönderilmiştir. Acaba Türkiye’deki muhataplar bu mektuba ne cevap verecekler, merak etmekteyim.

September 15, 2017

Prime Minister Binali Yıldırım Office of the Prime Minister Başbakanlık 06573 Ankara Turkey

H.E. Recep Tayyip Erdoğan President of the Republic of Turkey T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara Turkey

Dear Prime Minister Yıldırım and President Erdoğan: We write on behalf of the Middle East Studies Association (MESA) of North America and its Committee on Academic Freedom to express our deep concern about the Council of Higher Education’s (YÖK) steps to prevent scholars based in Turkey from participating in a conference in Berlin entitled “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide.” We consider this action to be an assault on the academic freedom of scholars in Turkey and a disturbing new instance of a broader trend of stifling scholarship on topics deemed taboo by your government. MESA was founded in 1966 to promote scholarship and teaching on the Middle East and North Africa. The preeminent organization in the field, the Association publishes the International Journal of Middle East Studies and has nearly 3000 members worldwide. MESA is committed to ensuring academic freedom and freedom of expression, both within the region and in connection with the study of the region in North America and elsewhere. The Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) is an academic workshop series that was founded by the University of Michigan in 2000 as the “first forum where Turkish, Armenian and other historians could conduct an informed debate” relating to the controversy surrounding the relocation of Ottoman Armenians during World War One. The latest workshop in this series is scheduled to take place on 15-18 September at the European Academy Berlin and is being co-organized by the University of Michigan, USC Dornsife Institute of Armenian Studies and Lepsiushaus Potsdam, under the auspices of Dr. Martina Münch, Minister for Science, Research and Culture of the State of Brandenburg. The topic of the conference has come under sustained attack by ultra-nationalist political leaders in Turkey. Doğu Perinçek, the head of the ultra-nationalist “Vatan Partisi,” and a long-time denier of the Armenian Genocide in the international arena, declared that the conference will “serve imperialism and the interests of Kurdistan,” the latter of which he has termed “the second Israel.” Following Perinçek’s denunciation of the workshop, the event was targeted in a broad campaign by right wing, nationalist and pro-government media in Turkey. Perinçek has threatened to go to Berlin on 14 September, to join the workshop, provide his own “presentation”

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 2 September 15, 2017 (despite not being an invited participant) on what he deems to be the “truth” of the events of 1915. As part of his broader campaign against the conference, Perinçek brought the topic and list of participants to the attention of YOK, which subsequently rescinded permission for Turkey-based academics to travel to the conference. In line with this policy, Dr. Murat Cankara, who is on the faculty at the Ankara Social Sciences University, was subjected to a travel ban preventing him from participating in the conference. In addition, ultra-nationalist Turkish diaspora organizations, in apparent coordination with Perinçek’s party, have mobilized against the conference and are threatening a show of force at the Lepsuishaus, the main organizer of the event in Germany. No doubt, anyone who attends the conference is at risk of being filmed/photographed, blacklisted, and hounded by social media trolls in Turkey. The smear campaign led by the daily Aydınlık, associated with Perinçek and his party, targets the private Koç and Sabancı Universities and accuses especially the latter of treason. The atmosphere of intimidation and threats has grown so alarming that the cancellation of the conference is being considered. We strongly condemn the private and public harassment of academics for their planned participation in this conference and call on YÖK to immediately reverse its policy of preventing academics from traveling from Turkey to attend the conference.

The conduct of independent research and the presentation of research findings at academic meetings are, of course, fundamental to academic freedom. Targeting academics on the grounds that their research findings are not in line with the official government position on a matter of historical significance and banning academics from presenting their findings at conferences are clear violations of academic freedom.

Such violations of academic freedom by Turkish authorities are all the more disturbing when considered in light of Turkey’s reputation, until recently, of aspiring to maintain a standard of protection of civil and political rights in keeping with the European Convention of Human Rights.

The events surrounding the WATS conference in Berlin represent another depressing instance of your government’s failure to respect basic human rights’ protections under Turkish law despite Turkey’s clear international obligations. As a member state of the Council of Europe and a signatory of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms,

Turkey is required to protect freedom of thought, expression and assembly. Turkey is also a signatory to the Universal Declaration of Human Rights, the International Covenant on Civil and Political Rights, and the Final Act of the Conference on Security and Cooperation in Europe (OSCE), all of which protect the rights to freedom of expression and association, which are at the heart of academic freedom.

Moreover, the rights being trampled in these actions are enshrined in articles 25-27 of the Turkish Constitution. We urge your government to take all necessary steps to reverse the decision taken by YÖK and restore the right of Turkish academics to travel to the Berlin conference and other international scholarly meetings to present their findings.

In the aftermath of the 16 April referendum, your government has an opportunity to restore confidence in its commitment to democratic rights and freedoms by taking steps to protect academic freedom, right to education, freedom of expression and freedom of association.

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 3 September 15, 2017

Thank you for your attention to this matter. We look forward to your positive response.

Yours sincerely, Beth Baron

MESA President Professor, City University of New York

Amy W. Newhall

MESA Executive Director

cc:

İsmail Kahraman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (President of the Turkish National Assembly) Abdülhamit Gül, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı (Justice Minister of the Republic of Turkey) Yekta Saraç, Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı (President of the Turkish Higher Education Council) Elena Valenciano, Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Barbara Lochbihler, Vice-Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Monika Kacinskiene, Member of the Cabinet of Federica Mogherini, High Representative of the European Union for Foreign Affairs and Security Policy Johannes Hahn, Commissioner for European Neighborhood Policy and Enlargement Negotiations Nils Muižnieks, Council of Europe Commissioner for Human Rights Kati Piri, Member, Committee on Foreign Affairs, European Parliament Zeid Ra’ad Al Hussein, United Nations High Commissioner for Human Rights David Kaye, United Nations Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression Kishore Singh, United Nations Special Rapporteur on the right to education Serdar Kılıç, Turkish Ambassador to the United States John R. Bass, United States Ambassador to Turkey”

LİNK : https://mesana.org/pdf/Turkey20170915.pdf, https://www.gazete.taz.de/article/?article=!5449040, https://mirrorspectator.com/2017/09/18/turkish-government-harasses-international-scholars-berlin/

Yazar Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk

1948 yılında Eskişehir’de doğdum .1970’de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Kısa bir süre Maliye Bakanlığı ve Sayıştay’da çalıştıktan sonra 1972 yılında Eskişehir İTİA İktisat Bölümü’nde akademik kariyere başladım. 1975’te doktor, 1979’da doçent oldum. 1975 – 1976’da İngiltere Sussex Üniversitesi’nde doktora üstü çalışmalar yaptım.

1982 yılında Devlet Planlama Teşkilatı Başbakan Turgut Özal’ın direktifleri doğrultusunda kurulan AET Genel Müdürlüğü’nün (şimdiki AB Bakanlığı) başkanlığını yaptım. 1984 – 1985 döneminde İktisadi Kalkınma Vakfı Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum, 1982 – 1985 yılları arasında İstanbul Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı’na (Nuh Kuşçulu) danışmanlık yaptım. Bu dönemde Türkiye’de Yabancı Sermaye Yatırımları konusunda iki kitabım (biri İngilizce) ile İhracatta Vergi İadesi kitabım İTO tarafından yayınlandı.

1985 yılında Paris’te OECD nezdinde Türkiye Büyükelçiliği’ne Planlama Müşaviri sıfatıyla tayin edildim. Görev yaptığım dönemde Türkiye’yi 4 Komite’de temsil ederek, Türkiye’de kalkınmakta olan bölgeler konusunda OECD’nin önemli bir araştırmasının (Regional Problems and Policies in Turkey) basılmasına katkıda bulundum. 1990 yılında yurda dönüşümde DPT Müsteşar Müşavirliği’ne getirildim. Daha sonra Başbakanlık Başmüşavirliğinde Türkiye ile Türk Cumhuriyetlerinin ekonomik ilişkilerinin gelişmesinde bir model olan “Türk Ödemeler Birliği” kurulması için bir proje geliştirdim.

1991 yılında profesörlüğe atanarak Anadolu Üniversitesi’ne geçtim. Anadolu Üniversitesi’nde Türkiye Ekonomisi, Uluslararası İktisat, Uluslararası Ekonomik Kuruluşlar, Avrupa Birliği, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri , Dış Ticaret Teorisi ve Politikası, Uluslararası Entegrasyonlar derslerini kendi eserlerimi esas alarak yürüttüm. Akademik kariyerimde 23 yüksek lisans, 16 doktora tezi yönettim. Bu öğrencilerim arasında çeşitli üniversitelerde görev yapan çok sayıda profesör, doçent ve yardımcı doçent bulunmaktadır. Üniversite Senato ve Yönetim Kurulu üyeliği yaptım, İktisat Fakültesi Dekanlığım döneminde AÖF kapsamında bulunan tüm iktisat kitaplarının yeni formata göre yazılmasına yazar ve editör olarak katkıda bulundum.

İkinci (1981), Üçüncü (1992) ve Dördüncü (2004) Türkiye İktisat Kongrelerine bildiri sunarak katılan tek öğretim üyesiyim. Dördüncü Türkiye İktisat Kongresi Bilim Komisyonu üyeliği yaparak Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) Bilim Kurulu Başkanlığı görevinde bulundum. 1996 yılında TOBB Milletlerarası Ticaret Odası (International Chamber of Commerce: ICC) Uluslararası Ticaret ve Yatırım Politikaları Komisyonu’nda (Commission on Trade and Invesment Policy) ICC Türkiye Temsilciliğine getirildim. Son 10 yıldır TOBB ICC IFO World Economic Survey kapsamında her üç ayda Türkiye ekonomisindeki gelişmeler ile ilgili olarak gönderilen sualnameleri cevaplandıran 12 uzmandan biriyim.

“Uluslararası Ekonomi: Teori ve Politika”, “Türkiye Ekonomisi: Cumhuriyetin İlanından Günümüze Yapısal Değişim”, “Avrupa Birliği”, “Türkiye Avrupa İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak” ve “Uluslararası Kuruluşlar” başlıklı temel ders kitaplarım dahil yayınlanmış 24 kitabım, 300’den fazla makalem, 12 ortak ve 3 çeviri eserim vardır. Beş ders kitabım (642-908 sayfa aralığında) 42 baskı yapmıştır. Tüm üniversitelerde ders kitabı ve yardımcı kitap olarak okutulmaktadır.

Ortak yazarlı bir ders kitabım TÜBA üniversite ders kitapları 2012 yılı telif ve çeviri eser ödülü olmak üzere 6 “bilimsel araştırma ödülüne” sahibim. Diğer araştırma ödüllerim şunlardır: 1984: Enka Vakfı, “Türk Ekonomisinin Dünya Ekonomisine Entegrasyonu,” Bilimsel Araştırma Yarışması Üçüncülük Ödülü, 1982: Türkiye Milli Kültür Vakfı: Teşvik Armağanı, Dal: İktisat, 1981: İktisadi Kalkınma Vakfı, “AET ile İlişkilerimizin Atatürkçü Ekonomik Politika Açısından Değerlendirilmesi,” Behçet Osmanağaoğlu İnceleme Yarışması Birincilik Ödülü, 1979: Pamukbank, “Dışsatımın Özendirilmesinde Ticari Bankalarımızın Yeri” Bilimsel Araştırma Yarışması İkincilik Ödülü.

ABD ABI Enstitüsü’nün Yılın Eğitimcisi (Man of the Year 2011) ödülü sahibiyim. Özgeçmişim WHO’s WHO Dünya, Asya ve Türkiye baskılarında yer almıştır. (Who’s Who in Asia 2012, Asya’da Kim Kimdir 2’nci baskı, 01/11/2011, Who’s Who in the World 2011, Dünyada Kim Kimdir, 28’nci baskısı, 03/12/2010, Günümüz Türkiyesi’nde Kim Kimdir, 01/05/2005). Özgeçmişim Turkischer Biographiscer Index/Turkish Biographical Index’te (2004, s.563) yer almıştır. Google Akademik’te 1.070 (05.02.2018) atıfım vardır.

Eskişehir Sanayi Odası, Eskişehir Ticaret Odası, İstanbul Sanayi Odası, Ankara Ticaret Odası, Ankara Sanayi Odası, Kayseri Sanayi Odası, İşveren Dergisi, İktisadi Kalkınma Vakfı Dergisi gibi oda dergilerinde yazılarım yer almıştır. Türkiye’de yayınlanan çok sayıda bilimsel derginin hakem heyetinde yer almaktayım. Ders kitaplarım: 42 baskı yapmış olup 3.884 sayfadır. Ana sayfa » Yazarlar » Prof. Dr. Rıdvan Karluk » Türk Üniversitelerinin Katkılarıyla Almanya’da Düzenlenen Sözde Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den Büyük Destek Var

SAĞLIK DOSYASI : Almanya’da ölüm oranları neden daha düşük ???


Almanya’da ölüm oranları neden daha düşük ???

İtalya ile birlikte Avrupa’nın en yaşlı nüfuslarından birine sahip olan Almanya’da, korona virüsünden ölüm oranları çok düşük seyrediyor. Peki Almanların sırrı ne?

Korona virüsü salgını Avrupa’da İtalya, İspanya, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde hız kesmeden ölümler devam ederken, Almanya’daki düşük ölüm oranları dikkat çekiyor. Ülkedeki ölüm oranı, İtalya’da yüzde 9’u, İngiltere’de de yüzde 4.6’yı bulan istatistiklere kıyasla, yüzde 0.3’te seyrediyor.

Gazete Duvar’ın haberine göre Almanya’daki bu kısmen düşük oran, esasında uzmanların da kafasını karıştırıyor. İtalya ile yaşanan büyük fark özellikle şaşırtıcı bulunuyor. Zira Almanya, Avrupa’da İtalya’dan sonra en fazla 65 yaş üstü vatandaşa sahip ülke. Dahası, birçok endekse göre, İtalyanların Almanlardan çok daha sağlıklı yaşadığı hesaplanıyor.

Peki Almanya’nın sırrı ne? 23 bin 129 tespit edilen vakada ölümlerin 93’te kalması nasıl sağlandı?

Bazıları, bu durumu Almanya’nın çok test yapmasının hem oranı düşürmesine, hem de yayılma hızını kontrol altına almasına bağlıyor. Bazılarıysa istatistiklerin toplanma yöntemini sorguluyor.

‘HASTALARIN TEMAS HARİTASINI ERKEN ÇIKARDIK’

Hamburg’daki Medical Centre Üniversitesi’nin Enfeksiyon Bölümü Başkanı Marylyn Addo düşük ölüm oranlarını, Almanya’nın hastaların kimlerle temas kurduğunu belirleyerek, hastanelerin İtalya’dakinin aksine tam kapasiteye ulaşmasını engellemesine bağlıyor. Addo, “Almanya’nın avantajlarından biri, profesyonel temas taramasını ilk vakaların bildirilmesinden sonra yapmaya başlamamız. Bu sayede, kliniklerimizin yaklaşan fırtınaya hazırlanması için zaman kazandık” diyor.

‘GÜNDE 12 BİN TEST YAPABİLİYORUZ’

Almanya’nın çok sayıda test yaparak semptomları göstermeyen vakaları bile izole etmeyi başarması bir diğer neden olarak gösteriliyor. Ülkede en hafif belirtileri bile gösterenler test ediliyor. Günlük test kapasitesinin 12 bine, haftalık kapasitenin de 160 bine kadar çıktığı belirtiliyor. Yaklaşık bir aydır, enfekte bir kişiyle teması olan veya İtalya ile Çin gibi yüksek riskli yerleri ziyaret eden herkese test yapılıyor.

‘ÖNCE GENÇLERDEN BAŞLADI, ONLARI DA İZOLE ETTİK’

Düşük ölüm oranları için gösterilen sebeplerden bir diğeri, ilk haftalarda enfekte olduğu anlaşılıp izole edenlerin büyük kısmının genç olması. Alman basınına göre, virüse ilk yakalananların İtalya veya Avusturya’ya kayak tatili için gidenler olması da ülkeyi avantajlı duruma getirdi. Uzmanlar, bu durumun çok sayıda test politikası ile birleşmesi sayesinde zaman kazanıldığını söylüyor.

‘ORANLAR YAKINDA ARTACAK’

Ancak Berlin’deki Charité hastanesinde çalışan ve Alman hükümetine danışmanlık yapan virolog Christian Drosten, ülkedeki ölüm oranlarının önümüzdeki haftalarda artmasının beklendiğini de gizlemiyor. Drosten, bu beklenti hakkında “Sanki virüs daha tehlikeli hale gelmiş gibi görünecek ama bu esasında istatistiksel bir yanılsama olacak. O sayılar sadece, şimdiden olmaya başlayan şeyi yansıtacak: Giderek daha fazla enfeksiyonu kaçırıyoruz” diyor.

VERİ TOPLAMADA SORUN OLABİLİR Mİ?

Alman hükümetinin veri derleme yöntemi de uzmanlar arasında sorgulanıyor. Uzmanlar, İtalya’da test yapılmamış hastalara ölümden sonra bile olsa korona testi yapıldığına, Almanya’da ise böyle bir uygulama olmadığına dikkat çekiyor. Dolayısıyla birçok kişinin korona virüsünden ölmüş olsa bile başka gerekçelerle ölmüş gibi görünüyor olabileceği yorumu yapanlar var. Ancak Addo gibi uzmanlar, bildirilmeyen vakaların istatiklerde büyük bir değişime yol açacak kadar yüksek olduğuna inanmıyor.

Addo, “Korona bağlantılı olup da test yapılmadığı için istatistiklerde yer almayan çok sayıda ölüm olduğuna dair bir veri henüz görmedim. Solunum yolu hastalıklarıyla ilgilenen klinikler haftalardır virüs konusunda alarm halinde, dolayısıyla raporlanmayan önemli sayıda vaka olmasını çok şaşırtıcı bulurum” diyor.

SAĞLIK DOSYASI : ALMANYA’NIN CORONA İLE MÜCADELESİ


ALMANYA’NIN CORONA İLE MÜCADELESİ

Almanya

Robert Koch…

Alman hekimdi.

Profesördü.

Şarbon bakterisini keşfetti.

Tüberküloz bakterisini keşfetti.

Kolera bakterisini keşfetti.

Bakteriyoloji biliminin babası oldu.

Nobel Tıp Ödülü kazandı.

Şarbona çare bulduğunda, padişah Abdülhamid tahtına daha yeni oturmuştu, vereme çare bulduğunda Atatürk henüz bir yaşındaydı.

Tüberküloz bakterisini keşfedip, verem hastalığına çare bulduğunda, dünyada her yedi ölümden biri veremdi… Yani kaba hesap, bugüne kadar bir milyardan fazla insanın hayatını kurtardı.

Teee 1891 yılında, Almanya’da Berlin’de, Bulaşıcı Hastalıklar Enstitüsü kuruldu, başına Robert Koch getirildi.

Robert Koch beş yıl yönetti.

Robert Koch ölünce, bulaşıcı hastalıklar enstitüsünün adı Robert Koch Enstitüsü olarak değiştirildi.

1891’de kuruldu.

İmparatorluklar yıkıldı.

Birinci Dünya Savaşı geçti.

İkinci Dünya Savaşı geçti.

Berlin Duvarı yıkıldı.

2020 oldu.

Robert Koch Enstitüsü bunların hepsinde yerinde durdu, faaliyetine devam etti, hastalıklarla mücadelesine ve araştırmalarına devam etti.

129 yıl…

Aralıksız devam etti.

Almanya’daki tüm mikrobiyoloji laboratuvarlarıyla entegre edildi, sürekli modernize edildi, Alman halkının tüm sağlık verilerini toplama ve takip etme yetkisi verildi, 2001 yılında çıkarılan Enfeksiyon Koruma Yasası’yla güçlendirildi, biyoterörizm dahil, tüm bulaşıcı hastalık riskleriyle mücadelenin odak noktası haline getirildi, Almanya’nın sağlık kriz yönetim merkezi oldu. Alman halkının daimi aşılanmasından sorumludur. İlaç araştırmalarından sorumludur. Genetik testlerden sorumludur. Kök hücre onay otoritesidir.

450 biliminsanı çalışır.

Özerktir.

Kendi kendisini yönetir.

Kendi yönetimini kendisi seçer.

Bütçesini devlet verir ama, yönetimine karışmaz, karışamaz.

Siyasi kararları elbette hükümet ve sağlık bakanlığı alır ama, tüm bilimsel kararları Robert Koch Enstitüsü’nün biliminsanları verir.

Devleti, siyasiler yönetir.

Bilimi, biliminsanları yönetir.

Şöyle örnek vereyim…

Almanya’nın şu anki sağlık bakanının tıp’la alakası yok, kendisi siyaset bilimci, bundan önceki sağlık bakanı hukukçuydu, ondan önceki sağlık bakanı iktisatçıydı, ondan önceki sağlık bakanı öğretmendi, ondan önceki sağlık bakanı ekonomistti.

Robert Koch Enstitüsü’nün şu anki başkanı mikrobiyoloji profesörü, bundan önceki başkan immünoloji profesörüydü, ondan önceki mikrobiyoloji profesörüydü, ondan önceki viroloji profesörüydü.

Devleti, siyasiler yönetir.

Bilimi, biliminsanları yönetir.

Almanya’nın sağlık politikası, hükümetlerden bağımsızdır.

Alman halkının sağlığının emanet edildiği, 129 yıllık köklü geçmişe sahip Robert Koch Enstitüsü, partilerüstü, siyasetüstü kurumdur.

Ve, hani Almanya’da çok yüksek coronavirüs vakasına rağmen, ölüm oranı çok az görülüyor ya…

Almanya’daki bu mucizevi mücadeleyi, işte bu Robert Koch Enstitüsü yürütüyor.

– Almanya hükümeti daha virüs lafını duyar duymaz, bir gecede, sağlık sistemine 36 milyar euro aktardı.

– Henüz Almanya’da bir kişi bile ölmemişken, ülkedeki bütün hastanelerin yoğun bakım ünitelerini derhal dört katına çıkardı.

– Her gün 22 bin kişiye test yaptı, dünyada Almanya’dan daha fazla test yapabilen, böyle bir kapasiteye sahip başka ülke yok.

– Hastanelerinde 25 bin adet solunum cihazı vardı, henüz bir kişi bile ölmemişken, derhal 15 bin adet solunum cihazı daha satın aldı.

– Almanya, Japonya’dan sonra dünyanın en büyük tıbbi cihaz üreticisi… Bu yüzden, test kitlerini, solunum cihazlarını ithal etmedi, kendi şirketleri üretti. Böylece, şu anda paradan çok çok daha önemli olan zamanı kaybetmedi.

– Saldım çayıra mevlam kayıra demedi, pozitif çıkan herkesi iki gün hastanede tuttu, belirti göstermeyenleri evinde karantinaya aldı, belirti gösterenleri 14 gün daha tuttu, çok erken teşhisle, çok erken müdahale etmiş oldu.

– Henüz bir kişi bile ölmemişken, sağlık sistemindeki tüm izinleri iptal etti. Yurtdışında tatilde olan doktorlarını, o ülkeye uçuşlar yasaklanmış bile olsa, Alman devletinin gücünü kullanarak, getirdi. Mecbur kalınan durumlarda, yurtdışındaki Alman vatandaşlarının tahliyesini bile öteledi ama, dışarda bir tek doktor bırakmadı.

– Eğitimli, bilinçli Alman toplumu, Robert Koch Enstitüsü ne diyorsa harfiyen uydu, tokalaşma, sarılma, öpüşme, birarada bulunma filan, bıçak gibi kesildi, Alman toplumundaki disiplin kültürü sayesinde, ikinci bir uyarıya gerek bile kalmadı.

– “Bencil” zannedilen Alman toplumunda, aslında en üst düzeyde “toplumsal dayanışma ruhu” hakimdir. Coronavirüs krizinde bir kez daha ortaya çıktı. Hükümetten veya belediyelerden talimat almadan, “fahri gönüllüler” devreye girdi, özellikle gençlerden alışveriş ekipleri kuruldu. Virüs taşıdığı için evinde karantinaya alınan vatandaşların, risk grubunda oldukları için dışarı çıkmaması gereken yaşlıların market alışverişleri, bu gönüllüler tarafından yapılıyor. İhtiyacı olanlara destek için para toplanıyor.

– İtalya, özelleştirme şehvetine kapıldı, 2007 yılından itibaren sağlık sistemini özelleştirdi, hastanelerini sattı, sağlık sisteminin yüzde 80’i özel sektörün eline geçti, devletin tek elden yönetme kabiliyeti ortadan kalktı. Bugün, bunun bedelini çok ağır ödüyorlar.

– İspanya hakeza… Hastanelerini, hatta sağlık ocaklarını bile özel sektöre sattı. Bugün, bunun bedelini çok ağır ödüyorlar.

– Maalesef, Türkiye de aynı yolu izledi.

– Almanya ise, asla böyle bir adım atmadı. Bugün Almanya’da hastanelerin yüzde 80’inden fazlası, bizzat devletin… Özelleştirme adı altındaki rant politikalarının ne kadar hayati olduğunu kanıtladı.

“Almanya bizi kıskanıyor” denilen Almanya, işte bu.

Küresel felaketin hepimize tekrar tekrar hatırlattığı tek gerçek var.

Siyasete biat edersen, ölüyorsun.

Bilime emanetsen, yaşıyorsun.

NEONAZİ DOSYASI : SON GELİŞMELER IŞIĞINDA ALMANYA’DA TÜRKLERE YÖNELİK IRKÇI ŞİDDETİN SİYASAL SONUÇLARI


ALMANYA’da saldırı sonucu hayatını kaybeden başta Türk vatandaşlarımız olmak üzere tüm kayıplarımıza Allahtan rahmet, yakınlarına sabır dileriz.

Almanya’nın Hanau kentinde düzenlenen korkunç saldırıda 9 kişi hayatını kaybetti, 4 kişi de yaralandı. Saldırıyı gerçekleştiren aşırı sağcı Tobias R. evinde ölü bulundu, polis ayrıca saldırganın yanında bir cesetle daha karşılaştı. İtiraf mektubu ve bir video bırakan saldırganın mektubuna ‘bazı halkların yok edilmesi gerektiğini’ yazdığı belirlendi. Hayatını kaybedenler arasında resmi olarak açıklanmasa da Türklerin de olduğu iddiası sürerken saldırıya uğrayan büfenin sahibi Kemal Koçak Hürriyet’e konuşarak bu iddiayı doğruladı. Koçak, "Gökhan’ım gitti, Ferhat’ım gitti. Kardeşlerimizi çocuklarımızı vurdular" dedi. Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Ali Kemal Aydın, Almanya’daki aşırı sağcı terör saldırısında 5 Türk vatandaşının hayatını kaybettiğini söyledi.

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

SAĞLIK DOSYASI /// Arslan BULUT : ALMANYA, NEDEN 100 MİLYON MASKE İSTEDİ ???


Arslan BULUT : ALMANYA, NEDEN 100 MİLYON MASKE İSTEDİ ???

E-POSTA : arslanbulut

Elektrik mühendisi ve yazar Semih Kalkanoğlu, şu ana kadar 100 milyon kişinin denetim ve gözetim altına alınmasına, binden fazla kişinin ölümüne sebep olan ve Çin’de hayatı durduran corona virüs salgınıyla ilgili bizzat yaşadığı bir olayı yazdı:

"Çin dünya yüz maskesi üretiminde pazarında yaklaşık yüzde 70’lik paya sahip. Ne var ki, Çin’in dış dünya ile kapıları kapatıldığı için dünyanın tüm ülkelerinde ‘yüz maskesi’ sıkıntısı had safhada.

Almanya’dan, sağlık alanında ticaret yapan ve iyi görüştüğümüz bir kişi telefonla arayıp 100 milyon adet yüz maskesi aradıklarını söyleyip bizim bulup bulamayacağımızı sordu. Cevap vermek için üç gün süre istedik.

Pazartesi günü, basında Çin ile 2 milyon adet üretim için anlaşma yaptığı bildirilen Zonguldak’taki maske fabrikasını aradım, ‘Çok doluyuz, yapamayız’ dediler.

Google’da basit bir tarama yaptım, İzmir’de ve Nazilli’de birer firma buldum. Bu kadar ürünü veremeyeceklerini belirtiler.

‘Belki doktorlar odası bilgi verebilir’ diye düşünerek İstanbul Tabip Odası’nı aradım, tek kelime bilgi alamadım.

Son olarak olsa olsa dedim, Sağlık Bakanlığı bana üretici birkaç firma adı verebilir, diye düşündüm, uzun aramalardan sonra Genel Müdür makamındaki ilgili kurum çalışanı bir yetkili ilgilendi, meramımı dinledi ve kurum içinde bir çalışma yapıp size döneyim, dedi ve telefonumu aldı.

Tekrar aradığımda ‘Bakanlık olarak firma adı veremeyiz’ dedi ama bu konudaki üretici firmaları nasıl bulabileceğimi tarif etti.

Bakanlığa bağlı ‘Ürün Takip Sistemi’ adlı web sitesine girilecek. Ana Sayfada sağ taraftaki ‘Bilgi Bankası’ tıklanacak. Açılan sayfada sol tarafta ‘daha fazla kriter’ linki tıklanıp açılacak.

Sonuçta bir form çıkıyor, tıbbi ürünlerle ilgili iki ayrı kod numarası var. Birinci kodu yazdığımda tek bir firma çıktı. İkinci kodda ise 334 firma sıralandı.

Açılan sayfada ‘Ürün Adı’ yazan kutucuğa ‘Maske’ diye yazdım, bu kez maske üreticisi ve ithalatçısı toplam 98 firma çıktı. İş edindim, üşenmedim ve bu firmaları tek tek telefonla aradım, tümüyle konuştum. Birisi ‘Haziran’a kadar doluyuz’ dedi. Bir tanesi ‘üretim makinemiz bozuk, hammaddemiz de yok’ dedi. Çoğu ‘Biz üretim yapmıyoruz, ithalatçıyız’ dedi. Biliyorum, Çin’den geliyordu maskeler, şimdi gelemiyor…

83 milyonluk Türkiye’de bırakınız 100 milyonluk bir üretimi, 1 milyonluk dahi üretim yapılamıyor.

Allah korusun, bir salgın bizi vursa, halimiz nice olur?

Türkiye, son teknoloji ile bu sektöre yatırım yapmalı ve Çin ile rekabet edebilecek ürünlerle dünyada yer ve isim kazanmalıdır."

***

Şimdi bu girişimlerden, Türkiye’de yüz maskesi üretiminin planlanmamış olduğu anlaşılıyor. Fakat Almanya’da bir şirketin acilen 100 milyon maske araması, ilginç değil mi?

Almanya, Türkiye ile hemen hemen aynı nüfusa sahip: 83 milyon 200 bin… Almanya’nın nüfusundan fazla maske sipariş edilmesi, salgının Avrupa’ya sıçrayabileceği öngörüsüne dayanıyor olsa gerek. Bu sipariş, sadece bir şirketin risk analizine dayalı yatırımı değilse Alman devletinin, kendi halkını koruyabilmek için her türlü ihtimali değerlendirdiği sonucu çıkarılabilir.

Türkiye, şimdilik bu konularla meşgul değil. "Göç yolda düzülür" mantığını genetik yapısında taşıyan Türk Milleti, önemli işlerini hep son dakikaya bırakır ama devletin, her türlü ihtimali düşünerek gereken önlemleri alması gerekir.

Virüs salgını Türkiye’ye sıçrarsa, FETÖ’nün siyasi ayağını da İdlib’i de vurabilir; haberleri olsun!