ANALİZ /// ALİCAN TÜRK : AMERİKAN (PANKREAS) GÜREŞİ


ALİCAN TÜRK : AMERİKAN (PANKREAS) GÜREŞİ

18 Haziran 2020

Yazan: Alican TÜRK, Sun Savunma Haber

11 Nisan 2017’de TELE1’de yayınlanan 5. BOYUT programına konuk olan Merkez Partisi Genel Başkanı Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI’nın AKP ile ilgili açıklamaları hiç aklımdan gitmez…

AKP’nin kuruluş sürecinin yakın tanıklarından biri olan Abdurrahim Bey, o programda AKP’nin bir “ABD-İngiltere- İsrail projesi” olduğunun altını kalın çizgilerle çizerken, partinin kuruluş aşamasındaki toplantılara kimlerin katıldığını, görüşmelerde nelerin konuşulduğunu vs. açıklamış ve proje kapsamında AKP’ye şu 3 misyonun verildiğini söylemişti:

  1. Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) gerçekleştirilmesi,
  2. Bölgede İsrail’in güvenliğinin artırılması,
  3. İslâm’ın yeniden yorumlanmasına yardımcı olunması… Yani “ılımlı İslâm”ın yaygınlaştırılması. (1)

Karslı, işte bu 3 ana hedefi gerçekleştirmek için “iktidara engel olacak her kesimin pasifize edilmesinin” öngörüldüğünü, örneğin askerlere yönelik Ergenekon – Balyoz vb. kumpasların da bu proje çerçevesinde gerçekleştirildiğini uzun uzun anlatmıştı.

Programın yöneticisi Merdan YANARDAĞ da kendi yazdığı “Bir ABD Projesi Olarak AKP” adlı kitabında aynı konulara değindiğini, şimdi o kitaptaki görüşlerin birinci ağızdan tanıklarla doğrulanmasından duyduğu memnuniyeti vurguluyordu.

Tabii AKP’nin bir Amerikan-İsrail projesi olduğunu ilk defa dile getirenler sadece onlar değil… Çok sayıda yazar, düşünür yıllardır aynı görüşü paylaşıyor, kitaplarına aktarıyor, makaleler yazıyor. Dahası, rahmetli Erbakan bile AKP için “Amerikalıların ve Siyonistlerin kurdurduğunu” söylemiyor muydu?

Peki, şimdi işin bir başka tarafına bakalım…

AKP bir Amerikan projesiyse, FETÖ kimin projesi?

O da Amerikan projesi değil mi?

Eğer öyleyse, Amerika kendi kontrolü altında olan iki grubun gerçekten kanlı bıçaklı kavga etmesini ister mi? Veya böyle bir kavgaya seyirci kalır mı? Veya ne kadar süreyle seyirci kalır?

Bu iki gücün gerçek anlamda kavga etmesi aslında ABD tarafından planlanan projelerin sekteye uğraması anlamına gelmez mi?

Gelir tabii…

O zaman düşünüyorum da, AKP ile FETÖ’nün kavgası tam anlamıyla halk arasında “Pankreas Güreşi” olarak bilinen bir çeşit “Amerikan Güreşi” mi? Hani bir ringin içinde yapılan, tarafların birbirini kıyasıya hırpaladığı, kaldırıp kaldırıp yere vurduğu, ringin iplerine çıkıp rakibinin üzerine uçtuğu bir tür dövüş sporu (!) yani…

Aslında bilindiği üzere Amerikan güreşi bir dövüş sporu değil, bir “eğlence gösterisi”dir. Maçta sanırsınız ki her biri ızbandut gibi olan adamlar birbirinin kafasını gözünü patlatıyor, kolunu bacağını kırıyor… Yani o müsabakandan kesin bir sakatlık çıkacağını, ortalığın kan gölüne döneceğini düşünürsünüz. Ama hiç biri olmaz, onca “sertliğe” (!) rağmen bir damla kan dökülmez. Neden? Çünkü her hamle göz boyamadır, her “uçuş” tasarlanmıştır, her tekme bir senaryodur. Maçı kazanacak taraf bile önceden belirlenmiştir, fakat sonucu güreşçiler, senaryo ekibi ve yetkililer dışında kimse bilmez. (2)

İşte 15 Temmuz’dan sonraki ilk birkaç aylık kritik süreci müteakip yaşananlara bakınca “acaba AKP – FETÖ mücadelesinde bize bir Amerikan güreşi mi izletiyorlar?” diye düşünmeden edemiyor insan… Zira her şeyin “-mış gibi” yapıldığı izlenimi yaygın… Rakipler birbirini yerden yere vuruyor-muş gibi, canını çıkarıyor-muş gibi, darmadağın ediyor-muş gibi görünüyor, ama sonuçta dişe dokunur bir zarar verişten söz edemiyoruz. Sadece ortada bir tantana var. Kaç kişi bu mücadelenin ciddiyetine inanıyor?

İşin garibi, AKP – FETÖ kavgasında bir “tuhaflık” olduğunu söyleyen, hatta somut örnekler vererek bunları yazan Barış Terkoğlu’lar, Barış Pehlivan’lar, Murat Ağırel’ler ve daha birçokları cezaevini boyluyor.

Sözün özü: FETÖ’nün bir Amerikan projesi olduğunu biliyoruz. Eğer – Prof.Dr.Abdurrahim KARSLI’nın dediği gibi – AKP de bir proje ise, o zaman dört yıldır tam bir “Amerikan (pankreas) güreşi” izliyoruz demektir.

NOTLAR:

(1) Söz konusu programı aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. https://www.youtube.com/watch?v=xEqbuwxXyRc&t=1614s

(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Profesyonel_g%C3%BCre%C5%9F

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// ALİCAN TÜRK : TERÖRLE MÜCADELEDE SOSYAL MEDYA VE YAPILAN VAHİM HATALAR


ALİCAN TÜRK : TERÖRLE MÜCADELEDE SOSYAL MEDYA VE YAPILAN VAHİM HATALAR

By Alican Türk on 5 Ağustos 2019 – Sunsavunma. Net

Artık hiç bir olayın gizliliği söz konusu değil…

Özellikle iletişim teknolojisindeki gelişmelere paralel olarak dünyanın neresinde ne oluyorsa anında sosyal medyada yer aldığını ve dünyanın öbür ucuna ulaştığını biliyoruz.

PKK terör örgütüyle 1984’ten beri sürdürülen mücadelede dünyada belki hiçbir ordunun elde edemeyeceği başarılarla beraber çok önemli tecrübeler de edinildi. Bu tecrübelerden çıkarılan dersler yapılan tespitler askerî talimnamelere girdi eğitim programlarına alındı derslere konu oldu üzerinde konferanslar verildi.

Bu tespitlerden biri de terörle mücadelede belki de en önemli faktörün “güvenlik güçleri ile bölge halkı arasındaki ilişkiler meselesi” olduğuydu. Buna göre terörle mücadelede başarının temel koşulu halkı kazanmaktı. Nitekim halk faktörünün önemini çok iyi bilen PKK terör örgütü 1980’li yılların ortalarından itibaren bilhassa devletle / güvenlik güçleriyle halkın arasını açmak amacıyla son derece ustalıkla çeşitli eylemler düzenlemiş propagandalar yürütmüş bunun sonunda da bölge halkıyla güvenlik güçleri arasındaki ilişkiler oldukça zedelenmişti. 1990’ların ortalarında karşılıklı inançsızlık ve güvensizlik had safhadaydı. (*)

Bu ilişkileri onarmak üzere Genelkurmay Başkanlığı’nda bizzat proje subayı olarak içinde yer aldığım sosyolojik bir çalışma yürütüldü.

Projenin sonunda 1996 yılı Mart ayında “İç Güvenlikte Halkla İlişkiler ve Halkın Kazanılması – Davranış İlkeleri Rehberi” adıyla bir cep broşürü hazırlandı ve tim komutanı seviyesinde dağıtılmak üzere jandarma dahil bütün birliklere gönderildi. Broşür bölgede her seviyedeki birliğin / birlik komutanının vatandaşlarla ilişkilerde nelere dikkat etmesi gerektiği konusunda bir kılavuz idi. Temeli; bölge halkıyla karşılıklı iyi niyeti sevgi ve saygıyı esas alan; kin nefret öfke dilini kesin çizgilerle reddeden bir çalışma idi.

Çalışma etkisini kısa sürede gösterdi; broşürdeki ilkeler çerçevesinde oluşturulan iletişim atmosferiyle birlikte bölge halkı ve güvenlik güçleri arasında yer yer yıkılmış gözüken köprüler tekrar ve çarçabuk onarıldı ilişkiler güçlendirildi vatandaşların doğru ve zamanında bilgilendirilmesine önem verildi. Birlikler başta OHAL Valiliği olmak üzere bütün mülki makamlarla koordineli olarak – adı daha sonra Toplumsal Gelişime Destek Faaliyetleri (TGDF) olarak anılan faaliyetlerle bölge halkının her türlü sosyal ve ekonomik sorunlarını gidermeye dönük çok önemli işlere imza attılar. Vatandaş ile güvenlik güçleri arasında geliştirilen sıcak ilişkiler sonucunda PKK terör örgütünün propagandaları giderek etkisizleşti ve nihayet örgüt halk desteğini önemli ölçüde kaybederek hızla bir çöküş / çözülüş sürecine girdi.

İlki 1996 yılında çıkarılan broşür Genelkurmay’dan ayrıldığım 2005 yılında “Halkın Kazanılmasında Davranış İlkeleri Rehberi” adıyla – yine tarafımdan güncellenerek hazırlanıp – bütün birliklere gönderildi.

(Proje subayı olarak ilki 1996 ikincisini 2005 yılında tarafımdan hazırlanan Halkla İlişkiler broşürü)

Broşürde değinilen davranış ilkelerinden biri de ölü ele geçen teröristlerle ilgiliydi. Önceleri bazı birlikler çatışma sonrası ölü ele geçen teröristleri (ki bir kısmının bedenleri parçalanmış olabiliyordu) araçlara doldurup çatışma yakınlarındaki köy meydanlarında teşhir ediyorlardı. Tabii buradaki asıl amaç ölen teröristleri tanıyan varsa kimlik tespiti yapabilmekti; ama diğer taraftan da halka “işte devlete silah çeken teröristin sonu budur” şeklinde dolaylı mesaj vermek teröre / teröriste yardım ve destek sağlayanların gözünü korkutmak da hedefleniyordu.

Ancak her halükârda bu görüntüler vatandaşlar üzerinde çok olumsuz etki yapıyordu.

Bazen de bazı erbaş ve erlerin çatışmalarda öldürülen teröristlerin cesedi üzerine ayağını koyup ya da kopmuş bir uzvu elinde tutar bir şekilde poz verip fotoğraf çektirdikleri sonra da o fotoğrafları övünç vesilesi olarak yakınlarına gönderdikleri tespit edildi.

Ne var ki teröristlerin cesetleri başında hoş olmayan görüntülerle çekilen fotoğraflar bir şekilde örgüt yandaşlarına ulaşıyor onlar da bunları yurt içi ve yurt dışındaki İnsan Hakları örgütlerine dağıtıp ülkemiz ve TSK aleyhinde karşı propagandalara çok önemli malzeme sağlamış oluyorlardı.

İşte birliklerin bu olumsuz davranışlarını engellemek üzere de broşürümüzde şöyle demiştik:

Dahası; örgütten kaçmak ve teslim olmak isteyen ancak terör örgütünün “teslim olursanız TC’nin askerleri size her türlü işkenceyi yapıp sonunda öldürür yaralı ele geçirdiklerini daha hemen orada infaz ederşeklindeki yoğun propagandalarından çekinerek teslim olmak istemeyen teröristlerin mevcut algılarını değiştirebilmek amacıyla Türk askerinin aman dileyene müşfik olduğu” mesajlarını içeren fotoğrafları da broşüre eklemiştik. Böylece hem terör örgütünün kendi elemanları üzerindeki olumsuz propagandalarını kırmak hem de kendi askerimizi doğru davranışa yönlendirmek istiyorduk.

(Halkla İlişkiler broşürümüzde yer alan bir fotoğraf)

Gelelim bugüne…

Son zamanlarda sosyal medyada çatışma bölgelerine ve ölü ele geçirilen teröristlere ilişkin çok sayıda fotoğraf ve / veya video filminin yayınlandığına tanık oluyoruz. Bir kısmı bakmaya bile tahammül edilemeyecek içerikte olan bu video ve fotoğrafları görünce canım çok sıkılıyor doğrusu… Belli ki o çekimleri yapanlar ve özellikle görüntüleri sosyal medyada paylaşanlar kendilerince ne büyük kahramanlık yaptıklarını gösterip bundan bir övünme ya da böbürlenme payı çıkarmaya çalışıyorlar.

Oysa o yaydıkları görüntülerle bu ülkeye bu devlete bütün güvenlik güçlerine ve terörle mücadeleye ne kadar büyük zarar verdiklerini keşke bilebilseler…

Kimsenin kuşkusu olmasın ki o görüntülerin hepsi PKK terör örgütü ve yandaşları tarafından dünyanın bütün platformlarında kendilerini mazlum Türk askerini veya polisini de barbar vahşi kana susamış caniler olarak göstermekte kullanılacaktır. Üstelik bu görüntülerin sadece bugün – yarın değil 30 yıl 50 yıl 100 yıl sonrasında bile kullanılacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Kısacası; eğitimsiz bilgisiz ve bilinçsiz personelimiz resmen kendi elleriyle terör örgütüne olağanüstü etkili propaganda malzemesi sağlamaktadırlar. Yaptıkları kahramanlık değil ihanet derecesinde “gafil muhbirlik”tir.

Kaldı ki parçalanmış ceset görüntülerini paylaşmanın insanî boyutta da onaylanacak hiçbir tarafı yoktur.

İşin bir başka yanı sosyal medyada gördüğüm o görüntüler bende birliklerin sadece eğitim açısından değil disiplin açısından da büyük bir zafiyet içinde olduğu algısını uyandırmıştır. Cesetlerin başındaki adamlar Türk askerinden veya Türk polisinden ziyade bir çapulcu güruhunu andırmaktadır. Genelkurmay Başkanlığı Kuvvet Komutanlıkları ve İçişleri Bakanlığı bu sorumsuzluğa bu disiplinsizliğe derhal ve mutlaka bir son vermelidir.

Velhasıl anlaşılan o ki terörle mücadelede yıllar yılı iğneyle kuyu kazarcasına biriktirdiğimiz bilgiler dokümanlar dersler tecrübeler ilkeler bir yana bırakılmış unutulup gitmiş… Kimsenin bilgiyi ya da tecrübeleri önemsediği yok anlaşılan…

Unutmayın 2002 yılı sonunda AKP iktidarı iş başına geldiğinde PKK terörü sıfırlanmıştı. Yani AKP “sıfır terör” devralmıştı. Lakin 17 yıl boyunca gerek siyasî alanında gerekse operasyonel alanda yapılan hatalar PKK’yı küllerinden doğurmuş tekrar baş belâsı bir canavar haline getirmiştir.

Yukarıda değinilen broşürlerin tekrar ve acilen bütün güvenlik güçlerimizin eğitiminde kullanılması yanlış davranışlar içinde bulunan personel hakkında mutlaka yaptırımlar uygulanması zorunludur.

Alican TÜRK

(*) PKK terör örgütünün bölge halkıyla güvenlik güçlerinin veya devletin arasını açmak amacıyla uyguladığı yöntemler“Doğu ve Güneydoğuda Faili Meçhul Cinayetler ve Gerçekler” adlı kitabımızda örnekleriyle anlatılmıştır.

LİNK : https://sunsavunma.net/terorle-mucadelede-sosyal-medya-ve-yapilan-vahim-hatalar-2/

28 ŞUBAT DAVASI /// ALİCAN TÜRK : 28 ŞUBAT DAVASI SÜRECİ /// KUMPAS DAVALARI GERÇEKLERİ


ALİCAN TÜRK : 28 ŞUBAT DAVASI /// KUMPAS DAVALARI GERÇEKLERİ

28 Şubat soruşturması ve davası; TSK’nin yalnızlaştırılması itibarsızlaştırılması halktan koparılması ve “susturulması” amacıyla çeşitli kumpaslarla başlatılıp sürdürülen Ergenekon Balyoz Poyrazköy Amirallere Suikast Askeri Casusluk vb. bir dizi davanın son halkasıdır.

Davanın adı 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) alınan bir dizi tedbire dayandırılarak “28 Şubat Davası” olarak konmuştur. Cumhuriyet tarihimiz açısından oldukça önem taşıyan bu dava her ne kadar bir “darbe davası” olarak adlandırılmaktaysa da soruşturma iddianame ve dava sürecine bakıldığında aslında bu davanın cumhuriyetin temel değerlerini ve bilhassa lâiklik ilkesini taviz vermeden savunan – TSK dahil – bütün kişi kurum ve kuruluşlara bir “gözdağı verme” ve bir “intikam alma” davası olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Soruşturma 28 Şubat döneminin Başbaka- nı Necmettin ERBAKAN’ın 27 Şubat 2011’deki vefatından sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Nisan 2011’de başlatılmıştır. Hiç kuşkusuz bu davayı açabilmek ve o dönemde iktidarda olan 54’üncü Cumhuriyet Hükûmetinin (kısaca REFAHYOL Hükûmeti) 18 Haziran 1997 tarihinde istifa etmesini bir darbe ile ilişkilendirebilmek için dönemin Başbakanı Erbakan’ın ölmesi beklenmiştir. Erbakan’ın sağlığında böyle bir soruşturma ve dava açmaya kimse kalkışmamıştır zira merhum Erbakan yaşadığı müddetçe başında bulunduğu 54’üncü Hükûmet’in istifa gerekçesini hiçbir şekilde ve hiçbir yerde askeri darbeye bağlamamış askeri darbe ile düşürüldüğünü söylememiş bir askerî darbeden şikâyetçi olmamıştır.

Başlatılan soruşturma – ne tesadüftür ki tıpkı diğer kumpas davalarda olduğu gibi – “vatansever” bir şahsa (ki bu şahıs “Fethullah Gülen Nur Tarikatı üyeliği” gerekçesiyle 1997 yılında TSK’nden atılan Tamer TATAR adlı bir Tabip Binbaşı’dır) (1) gönderilen bir klasör belge ile bir DVD ve bir CD’nin 22 Aralık 2011’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na ulaştırılmasıyla derinleştirilmiştir. Davanın savcısı Mustafa BİLGİLİ (ki kendisi aynı zamanda “Kozmik Oda” soruşturmasını da yürüten savcı olup 15 Temmuz “ihanet kalkışması” sonrası FETÖ üyeliği gerekçesiyle halen cezaevindedir) yine tıpkı diğer davalarda olduğu gibi – kendisine gönderilen belgelerin doğruluğunu araştırmaya bile gerek görmeden gözaltı ve tutuklamalar için düğmeye basmış 12 Nisan 2012’de ilk gözaltı ve tutuklamalar başlamıştır.

İrili ufaklı 12 dalga halinde yürütülen gözaltı ve tutuklamalar sonunda 103 kişi sanık sandalyesine oturtulmuş bunların 76’sı tutuklanmış aralarında dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı KARADAYI’nın da bulunduğu 23 asker tutuksuz yargılanmak üzere adli kontrol tedbirleri ile serbest bırakılmış haklarında tutuklama kararı çıkarılan 4 kişi teslim olmamış ancak tutuklama kararı kaldırılınca – biri hariç diğerleri – duruşmalar sırasında mahkemeye gelip ifade vermişlerdir.

Yargılananlardan sadece biri – dönemin YÖK Başkanı Prof. Dr. Kemal GÜRÜZ – sivil olup diğerlerinin tamamı asker kökenli kişilerdir. Aralarında Kuvvet Komutanlığı yapmış ve yaşı 80’i geçmiş orgenerallerin de bulunduğu toplam 102 asker sanığın son rütbelerine göre dağılımı şöyledir: 14 Org. / Ora. 17 Korg. / Kora. 15 Tümg. / Tüma. 15 Tuğg. / Tuğa. 37 Alb. 1 Bnb. 3 Astsb. . Sanıklardan 6’sı (Org. Çetin DOĞAN Org. Şükrü SARIIŞIK Korg. Engin ALAN Korg. Metin Yavuz YALÇIN Korg. Doğan TEMEL ve Korg. Tevfik ÖZKILIÇ) aynı zamanda Balyoz kumpasında da yargılanmışlardır. Dava kapsamında tutuklanan 76 sanıktan 65’i Sincan 1 No’lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevinde muvazzaf olan 11’i Mamak Askeri Cezaevinde kalmıştır.

Sanıkların büyük çoğunluğuna isnat edilen suç Batı Çalışma Grubu (BÇG) üyeliğidir. Savcılık BÇG’yi “hükümeti yıkmak üzere oluşturulmuş yasadı- şı bir cunta yapılanması” olarak görmüş ancak Gnkur. Bşk. Org. İ. H. KARADAYI dahil tüm sanıklar “T. C. Hükümetini cebren devirmek hükümetin görevlerini kısmen veya tamamen engellemek engellemeye teşebbüs etmek darbeye teşebbüs etmek” suçuyla yargılanmıştır. Soruşturma sürecinde Savcı Bilgili’nin hukuk dışı ve keyfî yaklaşımlarında en büyük desteği veren Genelkurmay Adli Müşaviri Hâkim Albay Muharrem KÖSE olmuştur.

Davanın “BÇG – 28 ŞUBAT” adını taşıyan 1309 sayfalık iddianamesi ilk tutuklamalardan yaklaşık 13 5 ay sonra çıkmış olup 355 Ek Klasörden oluşmaktadır.

Duruşmalar 02 Eylül 2013 tarihinde Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesinde başlamıştır. Duruşmaların ikinci günü (03 Eylül 2013’te) dönemin Jandarma Genel Komutanı E. Org. Teoman KOMAN tam 15 aylık tutukluluğun ardından ağır sağlık durumu gözetilerek tahliye edilmiştir. Cezaevine girdiğinde de Parkinson hastası olan ve yürüme problemi nedeniyle kaldığı hücrede ayrı bir yatma tedbiri alınan E. Org. Koman tahliye edilir edilmez hastaneye kaldırılmış ancak bir daha çıkamamış tam 3 ay sonra – 14 Aralık 2013’te vefat etmiştir.

Mahkeme sürecinde sanıklardan dördü daha vefat etmiş [(E) Dz. Alb. Eser ŞAHAN – vefatı 13 Şubat 2015 (E) J. Alb. Salih ERYİĞİT – vefatı 05 Nisan 2016 (E) Korg. Tevfik ÖZKILIÇ – vefatı 08 Ağustos 2017 ve (E) Tümg. Çetin DİZDAR – vefatı 24 Temmuz 2018]; böylece soruşturma sürecinde yaşamını yitiren Alb. Mehmet HAŞİMOĞLU ile birlikte davanın sonucunu göremeden yaşamını yitirenlerin sayısı 6 olmuştur.

28 Şubat soruşturması kapsamında ilk dalgada gözaltına alınan ve en son tahliye edilen Çevik BİR ve İdris KORALP yaklaşık 21 aylık tutukluluk süresi ile en uzun süre tutuklu kalan kişiler olmuşlardır.

Bir dava içinde hiçbir makul gerekçe olmadan üç kez hakim değiştirilmiştir. Son heyetin yaklaşık 90 celseden sonra yani artık duruşmaların sonlarına gelindiğinde değişmesi “siyasetin davaya parmağı” olarak değerlendirilmiştir.

Duruşmalar sırasında 28 Şubat sürecinde başbakanlık bakanlık ya da üst düzey bürokratlık görevi yapan birçok şahsiyet dinlenmiştir. Bunlar arasında REFAHYOL Hükûmetinin Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Tansu ÇİLLER İçişleri Bakanı Meral AKŞENER Adalet Bakanı Şevket KAZAN Milli Savunma Bakanı Turhan TAYAN eski Orman Bakanı ve DYP Gn. Bşk. Yrd. Hasan EKİNCİ eski Milli Eğitim Bakanı Köksal TOPTAN REFAHYOL Hükûmetinden sonra kurulan ANASOL-D Hükûmetinin (55’inci Hükûmet) Başbakanı Mesut YILMAZ eski Devlet Bakanlarından Hasan Celal GÜZEL İlhan AKÜZÜM Edip Safter GAYDALI dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör ÖZDEN dönemin Başbakanlık Basın Başdanışmanı Mehmet BİCAN Emniyet İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı Bülent ORAKOĞLU T. Çiller’in danışmanlarından ve eski AKP İzmir Milletvekili Hüseyin KOCABIYIK gibi isimler de bulunmaktadır.

Öte yandan sanıkların taleplerine rağmen 28 Şubat döneminde REFAHYOL Hükûmetinin yıkılmasında oldukça etkin roller oynayan eski TBMM Başkanlarından Hüsamettin CİNDORUK DYP’den ayrılıp ANAP’a geçen eski Sağlık Bakanlarından Rifat SERDAROĞLU ile Bayındırlık ve İskân Bakanı Yaşar TOPÇU dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ gibi son derece önemli tanıkların dinlenmesi mahkemece reddedilmiştir.

Duruşmalarda sanıkların nihai savunmalarının başladığı günlerde siyaset eliyle mahkemeyi etkilemeye dönük baskıların arttığı gözlenmiştir. Nitekim 11.01.2018 tarihinde 43. Muhtarlar Toplantısı’nda bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı; “28 Şubat cuntacılarının yeni bir kardeş kavgası çıkarmak için kurdukları tuzakları milletimizle birlikte birer birer bozduk. ” diyerek 28 Şubat’ın bir cunta hareketi olduğunu ilan etmiş aynı gün Adalet Şûrasında konuşan Başbakan ise “tankları demokrasiye karşı yürüten 28 Şubat darbecileri adalet önünde hesabını vermektedirler. ” diyerek 28 Şubat’ı bir “darbe” yargılananları da “darbeci” olarak gördüğünü hem kamuoyuna hem de davaya bakan hâkimlere duyurmuştur. Ancak bunlardan daha vahimi 28 Şubat’ın 21’inci yıldönümünde Parti Genel Merkezi’ndeki bir etkinlikte konuşan Başbakan’ın 28 Şubat sanıkları için “hukuk içinde hak ettikleri en ağır cezayı alacaklar. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. ” şeklindeki sözleri son derece talihsiz ve doğrudan mahkemeyi etkileyen sözler olarak kayıtlara girmiştir. Nitekim söz konusu açıklamanın ertesi günü (01.03.2018) Kumpas Mağdurları Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (KUMPASDER) olayı kınayan bir basın açıklaması yapmış bir sonraki gün ise sanıklardan (E) Korg. Yıldırım TÜRKER’in avukatı Aytekin EROL da “Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs” suçunu işlediğini ileri sürerek Başbakan hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. (2)

Mamafih müştekiler arasında Cumhurbaşkanı’nın o dönemde biri 14 diğeri 12 yaşındaki iki kızının bulunması bile başlı başına yargı üzerinde bir baskı oluşturduğu değerlendirilmektedir.

Tüm sanıkların son savunmaları 13 Mart 2018 tarihinde yapılan duruşma ile sona ermiş bir ay sonra 13 Nisan 2018 tarihinde yapılan 106’ncı duruşmada ise mahkeme heyeti kararını açıklanmıştır.

Buna göre;

 Aralarında Prof. Dr. Kemal GÜRÜZ’ün de bulunduğu 21 sanığa önce ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesine ancak yargılama sürecindeki iyi halleri nedeniyle cezanın müebbet hapis cezasına çevrilmesine; sanıkların yaş ve sağlık durumları dikkate alınarak karar kesinleşinceye kadar yurt dışına çıkmamak ve her ayın ilk günü en yakın güvenlik birimine imza vermek suretiyle “adli kontrol tedbirleriyle” salıverilmelerine

 10 sanık için davanın zaman aşımı nedeniyle düşürülmesine

 68 sanığın beraatlerine

 vefat eden 4 sanık için ise davanın düşürülmesine hükmedilmiştir. (3)

Davanın “Gerekçeli Kararı” 03 Temmuz 2018 tarihinde yayınlanmıştır. 3833 sayfa tutan gerekçeli kararda; iddianamede yer alan çarpıtılmış / tahrif edilmiş belgelerin bile geçerli kanıt sayıldığı duruşma-

larda açığa çıkan pek çok bilgi ve belgenin görmezden gelindiği sanıkların son savunmalarının hiç dikkate alınmadığı sonuçta siyasi baskıların etkisinde kalan bir karar verildiği çok açık ve net biçimde görülmüştür.

Bu karardan yaklaşık 2 5 ay sonra (25.09.2018’de) davanın savcısı Mehmet Hanifi YILDIRIM tarafından karara itiraz ederek istinaf dilekçesi verilmiş ve beraat edenlerden 27 kişi ile zaman aşımı nedeniyle davası düşen 10 kişi için kararın kaldırılması talebinde bulunmuştur.

Bu yazının hazırlandığı Mart 2019 tarihi itibariyle dava halen istinaf aşamasındadır.

Dava ile ilgili diğer hukukî prosedüre bakıldığında; 15 Temmuz’un yargı ayağını oluşturmak ve FETÖ üyeliği ile suçlanan eski Savcı Mustafa BİLGİLİ tarafından hazırlanan iki cilt halinde ve toplam 1309 sayfalık iddianamenin hukuk adına utanç duyulacak bir belge olduğu görülmüştür. Şöyle ki;

1. Normalde sanıklar lehine olabilecek bilgi ve belgeleri de toplaması gereken savcılık sanıkların lehine olabilecek tek bir bilgi ya da belgeyi bile iddianameye almamış aksine bu tür bilgi ve belgeleri sümen altı etmiştir.

2. Adı “28 Şubat Davası” olan bir iddianamede 28 Şubat 1997 tarihinde MGK’da alınan “406 sayılı MGK Kararları”na ve o kararların “Rejim Aleyhtarı İrticai Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlıklı 18 maddelik ekine ilişkin tek bir cümle dahi edilmemiştir.

3. MGK kararlarının görüşüldüğü ve tereddütsüz kabul edildiği 13 Mart 1997’deki Bakanlar Kurulu Toplantısı ile o toplantı sonucuna göre ertesi gün (14 Mart) Başbakan Erbakan’ın imzasıyla bütün bakan(lık)lara / icracı kuruluşlara yayınlanan BAŞBAKANLIK DİREKTİFİ tamamen görmezden gelinmiştir.

4. Söz konusu Başbakanlık Direktifi’ni müteakip irtica ile mücadele esaslarını içeren ve dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER tarafın- dan imzalanarak bütün il valilikleri ve emniyet teşkilatına gönderilen 28 Mart 1997 tarihli “ANAYASA VE YASALARIN UYGULANMASINDA UYULACAK USUL VE ESASLAR” başlıklı GENELGE yine yok sayılmıştır. (Oysa o dönemde kamu personelinin kılık kıyafet konusu da dahil bütün uygulamalar bu genelge çerçevesinde valiliklerce emniyet müdürlüklerince gerçekleştirilmiş ancak bazı çevreler bu işi sanki TSK yapmış gibi bir izlenim oluşturmuşlardır. )

5. Aynı şekilde Adalet Bakanı Şevket KAZAN tarafından imzalanarak Cumhuriyet ve DGM Başsavcılıklarına gönderilen 11 Nisan 1997 tarihli “KANUNLARIN TİTİZLİKLE UYGULANMASI HAKKINDA” konulu GENELGE sanki hiç yazılmamıştır.

6. O dönemde MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nce Cumhurbaşkanı’na ve Hükûmete verilen ve irtica tehdidini açıkça ortaya koyan brifinglerden raporlardan eser yoktur.

7. Başbakan ERBAKAN’ın 18 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Demirel’e verdiği ve “Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasındaki Koalisyon Protokolü’ne uygun olarak bu bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisi’ne geçebilmesi için yapmış olduğumuz taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak üzere başbakanlık görevinden istifa ediyorum. ” şeklindeki istifa dilekçesine tek kelime ile değinilmemiştir

8. Aynı şekilde söz konusu istifa mektubundan üç gün sonra merhum ERBAKAN’ın Başbakan Yardımcısı Tansu ÇİLLER ve hükûmeti destekleyen BBP Genel Başkanı merhum Muhsin YAZICIOĞLU ile birlikte bütün kameraların önüne çıkıp istifa gerekçesini detaylı biçimde açıkladığı basın toplantısı görmezden gelinmiştir.

9. Cumhurbaşkanı DEMİREL’in Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda söylediği ve o dönemde tüm sorumluluğun kendisine ait olduğuna ve tüm faaliyetlerin anayasa ve yasalar çerçevesinde yürütüldüğüne ilişkin hiçbir beyanı iddianameye alınmamıştır.

10. Dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN’ın bizzat kendi yazdığı “Öncesi ve Sonrası ile 28 Şubat” ve “Refah Gerçeği” adlı kitaplarda hükümetin istifasının tamamen iki parti arasındaki protokole dayalı bir ahde vefa ilişkisi olduğuna ilişkin açıklamalarının hepsi es geçilmiştir.

11. Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iç ve dış tehditlerin belirlendiği ve başta TSK olmak üzere devlet çapında güvenlikten sorumlu bütün kurumlara düşen görevlerin yer aldığı en önemli ve en temel kaynak olan Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB) hiç gündeme bile getirilmemiştir. (Duruşmalar sırasında söz konusu belgenin Başbakanlık ve/veya MGK Genel Sekreterliğinden getirtilmesi taleplerinde bulunulmuş ancak mahkeme bu konuda gerekli özeni göstermemiş MGK’nın gönderdiği ve bilerek ya da bilmeyerek hedef şaşırtıcı birkaç cümlelik cevabı yeterli görmüştür. Mahkemenin MGSB konusundaki bu tutumu da anlaşılamamıştır. )

12. Bütün bu gayrı hukukî tutum yetmezmiş gibi iddianameyi hazırlayan savcıların hukuka aykırı biçimde delil topladıkları sırf sanıkları suçlu göstermek için resmî belgelerdeki cümleleri / ifadeleri bile tahrif etmekten kaçınmadıkları; dahası sorguya çağırdığı bazı sivil memurları sanıklar aleyhinde ifade vermeleri için korkuttukları ve psikolojik baskı kurdukları ortaya çıkmıştır.

13. Ve nihayet gerek iddianamede gerekse gerekçeli kararda müşteki mağdur ve katılan olarak yer alan asker kökenli şahıslardan bir bölümünün geçmişte Fethullah Gülen Cemaatiyle ilişkisi nedeniyle TSK’dan Yüksek Askeri Şûra kararıyla ihraç edildiği anlaşılmıştır. Bu tespit sayıları askerlerden çok daha fazla olan sivil müşteki mağdur ve katılanlar arasında da FETÖ’cüler olabileceği konusunda kuvvetli şüphe uyandırmaktadır.

14. Sonuç olarak denebilir ki; 28 Şubat kumpas davasının – başta FETÖ olmak üzere siyasal İslâm’ı savunan köktendinci tarikat ve cemaatlerle neden mücadele ettiniz?” davası olduğu ve TSK’ya karşı ideolojik intikam güdüsü ile açılmış siyasi bir dava olduğu tüm çıplaklığıyla açığa çıkmıştır.

15. (1) GATA’da göz doktoru iken TSK’dan ihraç edilen Tamer TATAR’ın bilahare FETÖ’nün Afrika’daki faaliyetleri kapsamında birçok hastanede 100’den fazla göz ameliyatı yaptığı tespit edilmiştir.

(2) Söz konusu suç duyurusu hakkında savcılığın 12.03.2018 tarihinde “Soruşturma ve kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verdiği öğrenilmiştir. Ancak Av. Aytekin EROL bu konuyu AİHM’ne kadar götüreceklerini beyan etmiştir.

Sanıklardan (E) Tümg. Çetin DİZDAR mahkeme kararından sonra vefat ettiği için mahkeme kararında “4 sanık” görünmektedir.

Link : http://www.tesud.org.tr/uploads/yayin/dosya/1558524230c81e728d9d4c2f636f067f89cc14862c.pdf

BİYOGRAFİ DOSYASI : TÜRK ORDUSUNUN “BAŞARI MADALYASI” SAHİBİ PSİKOLOJİK HARP UZMANI SUBAYI ALİCAN TÜRK’Ü TANIYALIM


Alican Türk

(E) Albay Alican TÜRK’ün ÖZGEÇMİŞİ

Bilecik‘li bir baba ile Diyarbakır‘lı bir annenin oğlu olarak – 1962’de Ankara’da doğdu.

1980 yılında girdiği HACETTEPE ÜniversitesiSOSYOLOJİ Bölümü‘nü Türk Silahlı Kuvvetleri adına “askerî öğrenci” olarak okuyarak 1985’de mezun oldu ve teğmenliğe naspedildi.

İlk görev yeri olan BURSA – IŞIKLAR Askerî Lisesi‘nde sekiz yıl (1985-1993) Sosyoloji – Psikoloji dersleri öğretmenliğini müteakip, sırasıyla 1993-1996 yılları arasında GENELKURMAY ÖZEL KUVVETLER KOMUTANLIĞI‘nda; 1996-2005 yılları arasında GENELKURMAY PSİKOLOJİK HAREKÂT DAİRE BAŞKANLIĞI (sonraki adıyla Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı)’nda görev yaptı.

2005 yılında atandığı BALIKESİR – K.K. ASTSUBAY MYO KOMUTANLIĞI‘nda beş yıl görev yaptıktan sonra Ekim 2010’da “Kıdemli Albay” rütbesiyle emekli oldu.

Meslekî yaşamı süresince; yurt içindeki çeşitli kurs, eğitim ve görevlerin yanı sıra yurt dışında da AMERİKA, İNGİLTERE, ALMANYA, BELÇİKA gibi ülkelerde çeşitli kurs ve eğitimlere katıldı. Ayrıca BOSNA-HERSEK‘te konuşlu Çokuluslu NATO gücü STABILISATION FORCE (SFOR)‘un Psikolojik Harekât biriminde iki ayrı dönemde (1999-2000 ve 2002-2003) toplam 16 ay görev yaptı.

* Sınır ötesi (IRAK) bir harekât olan “ÇEKİÇ 97 Harekâtı”nda TSK BAŞARI MADALYASI aldı.

* Aldığı eğitim ve katıldığı kurs ve görevlere binaen TSK’da açılan çeşitli kurslarda eğitmenlik / öğretmenlik yaptı. Ayrıca TSK dışında da – aralarında İÇİŞLERİ BAKANLIĞI (Emniyet Genel Md.lüğü), DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI,MİLLİ GÜVENLİK AKADEMİSİ,MGK GENEL SEKRETERLİĞİ gibi kurumlar olmak üzere – birçok resmî kurumun açtığı kurslarda ders ve konferanslar verdi.

* En son görev yeri olan BALIKESİR – K.K. Astsubay Meslek Yüksek Okul Komutanlığı’nda “İletişim ve Halkla İlişkiler” ile “Askerî Liderlik” derslerine girdi.

2007-2008 eğitim öğretim yılında Anadolu Üniversitesi “İletişim Bölümü”nde başladığı yüksek lisans eğitimini tez aşamasında bıraktı. Tez konusunu “Doğu ve Güneydoğu’daFAİLİ MEÇHUL CİNAYETLER VE GERÇEKLER” adlı bir kitaba dönüştürdü ve 2011’de yayımladı. (Kitap Mart 2014’te 3’ncü baskıyı yapmıştır.)

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 28 Şubat Soruşturması kapsamında 12 Nisan 2012’de Eskişehir’de gözaltına alınarak tutuklandı; SİNCAN 1 No’lu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde 14 ay kaldıktan sonra 14 Haziran 2013 tarihinde tahliye oldu. (Mahkemesi devam etmektedir.)

Cezaevi’nde iken yazıp gönderdiği 30’a yakın yazı ve makalenin önemli bir bölümü HÜRRİYET, MİLLİYET, CUMHURİYET, SÖZCÜ, SABAH, POSTA, VATAN, YURT, YENİÇAĞ ve AYDINLIK gibi gazetelerin köşe yazarlarınca yayımlandı.

Cezaevinde tuttuğu günlükleri, “28 Şubat soruşturması”nın tüm detaylarıyla anlatıldığı ilk ve tek “anı – belgesel” kaynak olarak “28 ŞUBAT – SİNCAN’DAN TARİHE NOTLAR” başlıklı 2 ciltlik kitap halinde Haziran 2017’de çıktı.

Alican TÜRK evli ve 2 çocuk babasıdır.

28 ŞUBAT DAVASI SANIĞI ALİCAN TÜRK’ÜN MAHKEMEYE VERDİĞİ SAVUNMA AŞAĞIDADIR

5. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

ANKARA

21.12.2017 TARİHLİ SAVCILIK MÜTALÂASINA YANIT OLARAK

KİŞİSEL SAVUNMAMDIR

(Alican TÜRK, Sanık)

Sayın Başkan ve Değerli Heyet;

Ben de bundan önceki tüm sanıklar gibi sözlerime mahkemenizi ve salondaki herkesi saygı ile selamlayarak ve ayrıca bu soruşturma ve dava sürecinde yaşamını yitiren değerli komutanlarım (E) Org. Teoman KOMAN, (E) Korg. Tevfik ÖZKILIÇ’a, (E) Albaylar Mehmet Haşimoğlu, Eser ŞAHAN ve Salih ERYİĞİT’e ve dahi son 10 yıldır TSK’ya kurulan kumpaslarda yaşamını yitiren komutan ve silah arkadaşlarım ile çeşitli mesleklerden sivil dostlara Allah’tan rahmet dileyerek sözlerime başlamak istiyorum.

Ayrıca, geçen duruşmada bir hasta bakım evinde, bilinci kapalı biçimde yaşama tutunmaya çalıştığı söylenen (E) Tümg. Çetin DİZDAR’a da şifalar diliyorum.

Aslında savunmam hazır… Şu elimde gördüğünüz iki ciltlik "28 Şubat – Sincan’dan Tarihe Notlar" kitabı… Bunlar okunmak ve dosyaya konmak üzere başkanlığınıza iletilmişti, ama sanıyorum bazı teknik nedenlerden dolayı mahkemeye ulaşmamış. Okunmadığını tahmin etmiştim, zira Savcı Bey en azından ilk sayfalardaki "Adalet Personeline Bir Sesleniş" yazısını okusaydı belki biraz ürperir, böyle bir mütalaa hazırlayamazdı diye düşünmüştüm.

Bundan önce savunmamı yaptığım tarih Ocak 2014’ün ilk günleriydi. O günlerde 17 / 25 Aralık olayları ve FETÖ meselesi çok gündemdeydi, ama bugünkü kadar ayyuka çıkmamıştı. Hele Savcı Bilgili ve yardımcısı Kemal Çetin’in FETÖ ile bağlantısı hiç meydanda yoktu. O zamanki savunmamda savcıları kastederek şunları söylemiştim:

"Hz. Mevlâna’nın ‘Başkalarının kusurlarını örtmede gece gibi ol’ sözünü çok sever ve günlük yaşamımda uygulamaya çalışırım; ama korkarım bu kez bunu yapamayacağım. Kusurları örtmek bir yana, aksine, hepimize büyük acılar yaşatan bu davayı, davanın iddianamesini ve iddia makamını eleştirmede elimden gelen en sert tutumu takınmaktan imtina etmeyeceğim."

Evet, o savunmamda savcılar Mustafa Bilgili ile Kemal Çetin’i en ağır biçimde eleştirmiştim. Hatta o gün iddia makamının yerinde oturan Savcı Kemal ÇETİN’e;

-Şu anda sanık kürsüsündeyim… Burada olmayı kimse istemez. Ancak şerefimle temin ederim ki, şu anda bu kürsüde bulunmayı sizin oturduğunuz o yerde olmaya tercih ederim, diye seslenmiştim.

Haklı çıktım!

Korkarım şimdi savunma yaparken yine iddia makamı hakkında güzel, hoşa gidecek sözler söylemeyeceğim. Tabii elbette kabalığa kaçmadan, "nezaketin bir erdem olduğu" bilinciyle…

Sayın Başkan ve Değerli Heyet,

Ben bir askerdim. Hâlâ askerim… Çünkü askerlik bir "yaşam biçimidir" denir… Emekli olsanız bile o yaşam biçiminizden sıyrılamazsınız.

Bir askerin icabında vatan, millet ve görev (vazife) gibi değerler uğruna gözünü kırpmadan ölüme gidebilen yüksek bir ruh yapısına, doğruluk ve mertlik gibi sağlam bir karaktere sahip kişi olması beklenir.

Meslek yaşantım içinde bana bu öğretildi, ben de öyle olmaya çalıştım. Astlarıma, öğrencilerime de her koşulda mert, doğru, özü – sözü bir kişiler olmalarını, ceza almak pahasına bile olsa asla doğruluktan ayrılmamalarını öğütledim.

Nitekim cezaevinde kaldığım sürece en çok ağrıma giden konu, hâkimlerin doğru söylediğim(iz)e inanmamalarıydı. Yani bizleri cezaevine atmaları ve tutukluluk sürelerimizi uzatmaları bana göre "Sen koskoca bir albay olarak yalan söylüyorsun! Sana inanmıyorum!" anlamına geliyordu, yani ben öyle algılıyordum. (Evet, cezaevinde en çok buna üzülüyordum, ama işin içerisinde başka işler, kirli tezgâhlar varmış, sonradan öğrendik.)

Sayın Başkan, ne bugüne kadar mahkemeye yalan söyledim ne de bundan sonra söylerim. Bilmenizi isterim ki ceza benim için hiçbir ortamda caydırıcı, ürkütücü, korkutucu bir faktör olmadı. Mesleki yaşantım sürecinde de ne ödül beklentisiyle görev yaptım, ne de ceza korkusuyla… Şimdi de ceza alırım korkusuyla mesleki onurumu,kişiliğimi ayaklar altına alıp da size yalan söyleyecek değilim. Bu konuşmalarımın sonunda da bana verilebilecek bir cezadan korkuyorsam da namerdim.

O yüzden tane tane, ama açık ve net konuşacağım.

Gelelim savunmama…

Sayın Başkan ve Sayın Heyet!

İddia makamı, hakkımda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istediği son mütalâasında bana 4 adet suçlama getiriyor:

1.1996 – 2005 yılları arasında Genelkurmay Psikolojik Harekât Daire Başkanlığında görev yapmak,

2.BÇG Cari Harekât Bölümünde Psk.Hrk. Plân Subayı olarak görev yapmak,

3. REFAHYOL Hükûmetini takip ve düşürmek için faaliyet göstermek üzere kurulan BÇG’nin faaliyet yürüttüğü alana giriş yetkisi verilen personele ait isim listesinde ismimin bulunması,

4. BÇG telefon rehberinde ismimin geçmesi…

Önce kısaca 2-3 ve 4 no’lu suçlamalar üzerinde durayım: Kısaca diyorum, zira aynı kapsamda suçlanan birçok sanık var ve hepsi de isimleri şu meşhur 5 No’lu CD içinde geçtiği için sanık konumundalar. Ben de onlarla aynı durumdayım, adım o CD içinde geçtiği için sanığım. Ve herkes savunmasında bu 5 No’lu CD’nin üretilmiş ve üzerinde oynanmış olduğunu söyledi, bununla ilgili bilirkişi raporlarına değindi. O nedenle ben değinmeyeceğim.

Ancak önce BÇG üzerinde biraz durmak ve bir tespitimi aktarmak istiyorum.

BATI ÇALIŞMA GRUBU

2012’deki ilk gözaltılarla birlikte BÇG konusunda biz sanıkların farklı tutumları, söylemleri oldu. Özellikle bazı üst seviyedeki komutanlarımızın iddianameye de yansıyan savcılık ifadelerine bakıldığında, sanki "BÇG’den kaçılıyormuş" izlenimi doğacak anlatımlar ortaya çıktığını gördük. Bunun nedenini çok geçmeden anladım. Mesele, savcının soruları hazırlama,sorgulama biçimi ve oluşturduğu psikolojik atmosfer ile ilgiliydi.

Savcının taktiği şuydu: Önce sizin önünüze altında Çevik Paşa’nın imzası görünen 4-5 adet yazıyı peş peşe koyuyor ve sonra söze şu girişle başlıyordu:

Genelkurmay Başkanlığından gelen belgelerden de anlaşıldığı gibi… Veya,

Soruşturma kapsamında gözaltına alınan sanıkların ev ve iş yerlerinde yapılan aramalardan ele geçen belgelerden anlaşıldığı üzere… Ve dahi

Bu yazının altında imzası görünen Çevik Bir’in de kabul ettiği gibi

İşte bu kalıp haldeki üç cümle ile söze girip, devamını şöyle getiriyordu:

Genelkurmay’da oluşturulan Batı Çalışma Grubu’nun 28 Şubat’ta mevcut Hükûmeti devirmek için yasadışı biçimde kurulmuş bir cunta yapılanması olduğu anlaşılmıştır.

Sonra da ifade şöyle sürüyor:

Söz konusu belgelerden, sizin de bu yasadışı oluşum içinde yer aldığınız anlaşılmıştır.

İşte bu girişten sonra bir anda bütün işin rengi değişiveriyor. Savcının kendi yargısını size "kanıtlanmış gerçek" olarak sunması, önünüze koyduğu yazıları da "yasak", "yasa dışı" ve "ele geçmiş belgeler" olarak empoze etmesi önce sanığı bir anda demoralize ediyor, ardından sanık "demek benim bildiğim BÇG’nin bilmediğim başka derin ve yasadışı uzantıları varmış, adamlar onu tespit etmişler herhalde" vehmine kapılıyor, sonra da "iyi ama benim bunlardan haberim yok, bunlar yapılmışsa yanlış yapılmış" diyerek geri çekilmeye, BÇG’yi reddetmeye, hatta giderek belki başkalarını suçlamaya başlıyor. Eh, zaten olayların, dönemin, evrakların üzerinden 15 yılı aşkın bir zaman da geçmiş… Yani hatırlan(a)mayan olayların, evrakların stresi de işin cabası…

İşte savcılar, ilk başta sanıklar üzerinde kurdukları bu psikolojik baskı ve ortam ile belki aralarında Genelkurmay Başkanımız İsmail Hakkı KARADAYI da dahil olmak üzere bazı sanıkları "bilmiyorum, duymadım, görmedim" deme noktasına sürüklediler. Tabii zamanla gerçek anlaşıldı, olayın savcıların empoze etmeye çalıştığı gibi olmadığı, Bilgili ve Çetin’in sorguya aldığı kişilere kötü bir tuzak kurduğu ortaya çıktı. (Nitekim ilk ifadelerinde BÇG’yi bilmediğini söyleyen Karadayı Paşam bile avukatı aracılığıyla "BÇG’nin karargâhın amiri olan 2. Başkan tarafından kurulmuş yasal bir çalışma grubu olduğunu, kendisinin bu gruptan haberdar olduğunu, aradan bu kadar çok zaman geçtiği için detayları haliyle hatırlamadığını beyan etmiştir.)

Şimdi, bu açıklamayı niye yaptım? Çünkü BÇG konusunda kafalarda oluşan soru işaretleri giderildikten sonra da "BÇG’ye gitmedim" diyen çok sayıda sanık oldu. Yani başlangıçta birçok sanık tuzağa düşürüldükleri için BÇG’den korkup kaçmaya yönelmişlerdi, ama daha sonra durum anlaşıldıktan sonra da birçok sanık "Ben BÇG’de görev almadım" ya da "BÇG’ye gitmedim" dediler. Niye? Hâlâ o korkunun etkisi mi var? Hayır! BÇG’de görev yapanlar zaten "Evet, gittim, görev yaptım" dediler. Ama "Orada görev yapmadım" diyenlerin farklı bir nedeni var ki o da şu meşhur CD 5 faktörü…

Bu kapsamda ben de hemen bir parantez açıp huzurunuzda ifade edeyim ki;

Ne 28 Şubat döneminde, ne de daha sonra, ne BÇG’de görev aldım, ne BÇG’ye gittim, ne de toplantılarına katıldım… O tarihte Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesinde "eğitim öğretim" faaliyetleri ile görevli bir yüzbaşıydım ve hiç kimse “Haydi Yüzbaşım, seni BÇG’de görevlendirdik, gidip – kısmen ya da tam gün – şurada (BÇG Cari Harekât Bölümünde veya başka bir alanında) çalışacaksın, şu şu görevleri yapacaksın”diye ne şifahen, ne de yazılı olarak bana hiçbir emir / görev vermedi. Bana gösterilen görevlendirme çizelgesinde adımın karşısında yazılı telefonu da hiç bir zaman kullanmadım. (Benim Genelkurmay’daki telefonum çok özel bir numaraydı: 1881… Onu nasıl unuturum? Bu numarayı kullandığım için kendimi çok şanslı hissediyordum.) Orada görev yapan personel de benim BÇG’de görev YAP-MA-DI-ĞI-MI net olarak ifade ettiler. Tuzağa düşürülerek ve korkutularak ifadesi alınan ve benim BÇG’ye gelip gittiğimi söyleyen üç sivil memur ile bir astsubay arkadaşımız da huzurda verdiği beyanlarında savcılıktaki ifadelerini reddetmiş, benim BÇG’de görev yapmadığımı açıkça belirtmişlerdir.

İşte tam bu noktada, bir başka hususa dikkat çekmek istiyorum:

Duruşmalar süresince gerek iddia makamının tezlerinden, gerekse müşteki ve müşteki avukatlarının ifadelerinden BÇG hakkında akla hayale gelmedik senaryolar üretildiğini gözledim. Her şeyden önce bu BÇG sanki ülkenin her yerine, her kurumuna, bütün kılcal damarlarına kadar kadar sızmış, her yerde eli – kolu, gözü kulağı olan bir yapılanma olarak tasavvur edilip öyle anlatılıyor; böyle bir algı oluşmuş ya da oluşturulmuş. Size bir örnek vereyim: Geçtiğimiz celselerde müşteki olarak burada sizin huzurunuzda ifade veren, sık sık bir kısım televizyonlarda ve gazetede açıklamalarda bulunan asker kökenli bir müştekinin Aralık 2017 sonlarında gazetelerde çıkan bir demecini okuduğumda çok şaşırdım. Diyor ki bu arkadaşımız, “Ben 28 Şubat sürecinde generallik bekleyen albaydım. Beni ‘Gaziantep Batı Çalışma Grubu (BÇG) Komutanı’ dönemin yüzbaşısı (falan kişi) ‘irticacıyım’ diye ihraç etti"… Yazıyı okuyunca "yuh!" dedim içimden… İnsaf! Birincisi bu kişi benim alt devrem biri… Yani ben o tarihte yüzbaşıyken o albaymış. İkincisi, bu zatın sınıfı da benim gibi "öğretmen"… Biz yardımcı sınıf personeliz ve öğretmen sınıfından general olmaz (ya da çok çok nadir olur; meslek yaşantım süresince general olan öğretmen subay sayısı sanıyorum 2 idi). Üçüncüsü, "Gaziantep BÇG Komutanı" diyor… Bakın Sayın Başkan ve Değerli Heyet, TSK’nde ne 28 Şubat döneminde ne de sonrasında ne BÇG Komutanlığı diye bir komutanlık var, ne BÇG’nin böyle görevlendirdiği personel var, ne de böyle bir kadro var… Yani insanlar BÇG üzerine kendilerince obsesif bir dünya kurmuşlar, tam bir "takıntı" halinde BÇG’yi her yeri ahtapot gibi saran, her yerde insanları takip eden ve TSK’dan ayırmaya çalışan bir birim olarak kendi hayal dünyalarında bir yerlere oturtmuşlar.

Oysa öyle bir gerçeklik yok!

TSK’da şüpheli bir personelin takibi, gözlenmesi ve gerekirse ihraç edilmesi işlemlerinin neye göre ve nasıl yapıldığı, bu konuda hangi raporların ve formların tanzim edileceği vs. burada defalarca anlatıldı. En son Erkan YAYKIR Albayım da Mehmet AYGÜNER Albayım da (hatta birkaç kişi daha) bunu teferruatlı olarak ortaya koydular. Kısaca özetlemek gerekirse, bütün bu faaliyetlerin;

-Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde (MGSB) belirtilen İç Tehdit Dokümanı çerçevesinde tanımlanan tehditler kapsamında, (Ne yazık ki savunma açısından yasal dayanak niteliğindeki bu belgenin getirilmesine onay vermediniz.)

-İç Hizmet Kanunu ve Yönetmeliğinde "Garnizon K.lıklarının yetkilerini" belirleyen maddeler çerçevesinde,

-TSK’da İstihbarata Karşı Koyma Koruyucu Güvenlik ve İşbirliği Yönergesi (MY 114 -1) esaslarına göre,

-En son da 13 Nisan 1990 tarih ve 20491 sayılı Resmi Gazetede yayınlanıp yürürlüğe giren Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yönetmeliği esaslarına uygun olarak yürütüldüğünü açıkladılar. (Hatta halen de aynı mevzuata göre yürütülmekte olduğunu belirttiler.)

Erkan Albay’ım çok çarpıcı örnekler de verdi… Örneğin İKK Koruyucu Güvenlik ve İşbirliği Yönergesi’ndeki formlara göre, bir personelin örneğin şu özelliklerine bakılır dedi:

-Yıkıcı – Bölücü ve İrticai amaçlı toplantılara katılıyor mu? Temasta olduğu sivil ve asker kişilerden yıkıcı – bölücü ve irticai faaliyetleri tespit edilenler var mıdır?(TSK literatüründe "yıkıcı" kavramı ile "aşırı sol" ideolojiler, "bölücü" kavramı etnik kökenleri ön plana çıkararak yapılan siyaset ve ideolojiler, "irticai" kavramı ise mevcut anayasal sistemi ve Anayasamızla teminat altına alınan lâik düzeni değiştirerek yerine şer’i hükümlere dayanan ya da din eksenli bir sistem getirmeye dönük çabalar kastedilmektedir.)

-Özellikle yıkıcı – bölücü ve irticai türdeki yayınları izlemekte midir? Bunların isimleri nedir? Bu yayınları ast ve arkadaşlarına öneriyor mu?

-Yüksekokul veya fakültelerdeki yıkıcı – bölücü ve irticai çevrelerde teması var mıdır?

-Ailesinin (anne, baba, kardeş eş ve çocuklarının) ideolojik görüş tutum ve davranışlarının tespiti ile bunlardan haklarında yasal işlem yapılan ve tespit edilen var mıdır? Kendisi veya ailesinden çağdaş olmayan inkılap kanunlarına aykırı siyasi dini bir akım ve ideoloji belirleyen kılık ve kıyafette olanlar var mıdır?

-Eşi çalışıyor ise çalıştığı işyerinde ideolojik faaliyeti var mı? Başka yan geliri var mı? Gelir – gider arasında denge var mı?

-Çocuklarından yıkıcı – bölücü ve irticai faaliyet yürüttüğü tespit edilen yurt, okul ve dershanelere giden var mıdır?

-Son günlerde meydana gelen politik ve siyasi gelişmelerle ilgi yorum yapıyor mu? Yapıyor ise konu ile düşüncelerini hangi yönde savunur? Düşüncelerinde ısrarcı mıdır?

gibi hususların da incelenmesinin emredildiğini belirtti. İşte bunların İKK Güvenlik ve İşbirliği Yönergesi gereği bir görev olarak yapıldığı açıklandı. Yani bu faaliyetler 28 Şubat döneminde değil, 1970’lerden beri, 1980’lerden beri TSK’da yapılan, yürütülen işlemler…

Şimdi bakın, bu kapsamda bir noktaya daha değineyim. Terörist olduğu iddiasıyla halen cezaevinde bulunan Bilgili adlı şahıs iddianamede diyor ki:

"Müştekinin YAŞ’a sevk yazısında ‘Fethullah GÜLEN Nurcu grubu mensubu’ olduğu, (…) suç olarak değerlendirilebilecek bir faaliyetinin ortaya konamadığı, ileri sürülen iddiaların müştekinin askerlik görevi dışında, suç teşkil etmeyen, toplum içerisindeki özel yaşamı konusundaki tercihleri ile ilgili olduğu, bunların TSK’dan atılmasına gerekçe yapıldığı…"

Yani "Kardeşim, bunlar kişinin özel yaşamıyla ilgilidir, askerlikle ne alakası var, sana ne, seni ne ilgilendiriyor? Bunlara dayanarak insanları TSK’dan ihraç ettiğin için suç işlemişsin" diyor.

Sayın Başkan, Sayın Heyet… Bu adam ya askerlik kurumunun ne olduğunu bilmiyor, ya burada da çarpıtma, bir algı operasyonu yapıyor, ya da ikisi de… Bakın az önce belirttiğimiz yönergeye göre personelin güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılırken başka neler deniyor:

"Şeref ve haysiyetini ihlal edecek ve görevine yansıyacak şekilde kumara, uyuşturucuya, içkiye, paraya ve aşırı şekilde menfaatine düşkün olup olmadığı, ahlâk ve adaba aykırı davranıp davranmadığı…"

Şimdi bunlar özel yaşamla ilgili değil mi? Peki bir asker şahıs kalkıp, "Sana ne kardeşim, ben mesaiden sonra kör kütük, zil zurna sarhoş oluncaya kadar içerim, kalkıp gider kumar salonlarında sabahlarım, kadınlarla düşüp kalkarım, seni ilgilendirmez" diyebilir mi? Diyemez! Bu hususlar da özel yaşamla ilgili olmasına rağmen komutanlar astlarının bu gibi özel durumlarını da takip etmekle yükümlüdür ve – personel uyarılara rağmen kendisine çeki düzen vermediği takdirde – bu gibi haller de yasal dayanakları gereğince TSK’dan ihraç nedenidir.

Bir başka husus derneklerle ilgili… Yasalarımıza göre herkes dernek kurma ve üye olma hakkına sahiptir. Ancak kanun TSK personelini muaf tutuyor… "Türk Silahlı Kuvvetleri her türlü siyasi mülahaza ve tesirlerin üstündedir." denilerek şu ilke yasal bir norm olarak konmuştur: Silahlı Kuvvetler mensuplarının hükümet tarafından tasdikli veya tasdiksiz siyasi parti ve derneklere girmeleri ve bunların siyasi faaliyetleriyle münasebette bulunmaları ve her türlü siyasi gösteri,toplantı ve seçim işlerine karışmaları ve bu maksatla nutuk, beyanat vermeleri ve makale yazmaları, kanunla kurulan meslek kuruluşlarına üye olmaları ve organlarında görev almaları yasaktır. (Yani, ben şimdi kalkıp örneğin "Sosyologlar Derneği"ne gidip üye olamam. Üye olunabilecek bütün dernekler MSB’lığınca belirlenmiştir, başka bir derneğe üye olunamaz.)

Hal böyleyken hiçbir TSK personeli çıkıp "Yahu kardeşim, ben günlük mesaimde hiçbir siyasi faaliyete katılmam, ama mesai sonrası benimsediğim partinin rozetini yakama asıp gezerim ya da onun sembollerini üzerimde taşırım, buna kimse karışamaz, o benim özel yaşamımla ilgilidir" diyemez.

Evet, semboller sözsüz iletişimin en önemli öğeleridir. TSK’nın özellikle siyasi simgeler konusundaki duyarlılığı en üst noktadadır. Asla taviz verilmeyen bir husustur. Bu konuda çok çarpıcı örnekler vardır. Örneğin bıyık meselesi… TSK’da 1970’lerin ortalarına kadar personelin bıyık bırakması serbestti. Yani bizim subay – astsubaylarımızdan isteyen bıyık bırakabilirdi. Ama dikkat edin, bıyık bir dönemde bir siyasi simge haline geldi, insanların siyasi tercihleri bıyıklarının şekline göre anlaşılır oldu. İşte olay bu mecraya dökülünce TSK’da bıyık yasaklandı. (Sahi, şimdi personel "kardeşim, bıyık benim özel yaşamımla ilgilidir, TSK benim bıyık bırakıp bırakmama ne karışırmış" diyebilir mi? Saç uzunluğu, saç kesimi bile kurallara bağlanmıştır, "ben saçımı böyle keseceğim, şöyle uzatacağım" diyebilir mi?)

Yine bir başka simge kot pantolon… Burada bir sayın avukat arkadaşımız da kısmen değinmişti, 1990’ların ortalarına kadar kot pantolonla orduevlerine girmek bile yasaktı… Neden? Çünkü kot pantolon 12 Eylül döneminde sol grupların bir simgesi olarak kabul ediliyordu. Yani düşünebiliyor musunuz, bir siyasi simge olduğu için yasaktı. Peki, türban konusu farklı mı? Hayır! Geçmişte Anayasa Mahkemesi türbanın bir siyasi simge olduğu konusunda karar vermiş. Hem de üç kez… Tıpkı bıyık meselesinde olduğu gibi, tıpkı kot pantolon meselesinde olduğu gibi, "eğer devletin en üst yargı mercii bunun bir siyasi simge olduğunu söylüyorsa ben kışlamdan içeri siyaset sokmam" mantığı işlemiştir burada… Yani sembollerin iletişimdeki yeri ve önemi TSK’yı belli tutum ve davranışlara sevk etmiştir. Sosyoloji eğitimi almış biri olarak benim bu konudaki kişisel tespitim ve kanaatim budur.

Şimdi buraya kadar anlattıklarımıza şöyle bir bakacak olursak; yürürlükteki mevzuata göre TSK’da İKK Koruyucu Güvenlik ve İşbirliği Yönergesi kapsamındaki faaliyetleri kimler yürütüyor? İstihbarat ve İKK kadrolarına atanan personel… Yani onların asli görevi bu yönergeye göre gerekli kontrolleri yapmak… Yani BÇG’ye gerek yok ki! Savcılık (İddia makamı) TSK’daki işleyişi bilmediği için bu görevi yapan herkesi BÇG’ci diye görüyor, öyle tanımlıyor.

Sadece savcılık mı? İşte yukarıda örneğini verdiğim öğretmen arkadaşım da, diyelim ki Gaziantep’te kendi birliğindeki İsth. İKK Subayını BÇG Komutanı olarak tanımlıyor. Çünkü TSK’dan ihracından sonra kafasında öyle bir algı şekillenmiş.

İsth. ve İKK subayları BÇG personeli değildir. Neden? Çünkü ikisi ayrı başkanlıklara bağlıdır. İsth. ve İKK Subayları İstihbarat Şubelerine bağlıdır. Onları silsile ile takip edersek en üstte Genelkurmay’da J2 olarak tanımlanan İstihbarat Başkanlığına bağlıdır. Hâlbuki BÇG nereye bağlıydı? J3’e, yani Harekât Başkanlığına… Şimdi bunu ete kemiğe büründürürsek, İsth. ve İKK subayları Korg. Çetin SANER’e, BÇG ise Korg. Çetin DOĞAN’a bağlıdır.

Yani görüldüğü gibi BÇG’nin istihbaratla organik hiçbir bağı yok… Komutanları farklı… Dolayısıyla ilgi alanları da farklı… BÇG’nin bu durumda TSK personelini "şüpheli personel", "sakıncalı personel", yok şu – bu diye ayırma, tasnif etme, "fişleme" vs. gibi bir görevi yok, hiçbir zaman da olmamış.

İşte burada savunmalarını yapmak için söz alan kişiler "Ben BÇG’de çalışmadım" derken doğru söylüyorlar Sayın Başkanım! Çünkü BÇG personelinin sayısı binlerce falan değil… Her birlikte BÇG personeli falan yok! Esas BÇG personeli Genelkurmay İç Güvenlik Harekât Dairesinde ve sayıları 7-8 civarında… Bazı ifadelerde 17 rakamı zikredildi, ama o sayının da dışarıdan takviyelerle gelip günde 10.00 – 10.45 saatleri arası BÇG’de görev yapanlarla birlikte olduğunu düşünüyorum. (Hatta 17 kişiye bile hiçbir zaman erişilemediğine kalıbımı basarım, ki İç Güvenlik Harekât Dairesi (İGHD)’nde görevli İdris Koralp Paşam da bunu açıkça zikretti.) Oysa iddianamede ve CD 5’te BÇG personeli olarak adı geçen 45 – 46 kişi var. E ne yapsın şimdi insanlar? Gitmediği yere gittim mi desin? Sonra da birileri çıkıp "yok efendim sanıklar inkâr yoluna sapıyorlar" falan diye haber ve propaganda yapıyor. Hayır, kimse burada inkâr yoluna sapmadı… Çalışanlar "ben çalıştım" dedi, çalışmayanlar ise kendilerine yöneltilen bu durumu "hayır, çalışmadım" diye yanıtladı.

Ben de bir asker olarak BÇG’de görev yapmadığımı belirtiyorum. Eğer yapsaydım ben de asla bunu saklamazdım. En nihayetinde biz askeriz, bizde emir verilir ve yerine getirilir! "Evet, ben böyle bir emir aldım, gittim, şurada şu şu görevleri yaptım" derdim.

Sayın Başkan, Ocak 2014’te yaptığım savunmamda – ki o zaman CD 5 ile ilgili bilirkişi raporları yoktu – neden BÇG’ye gitmediğimi açıklarken bu belgenin ya sahte ya da taslak bir belge olabileceğini söylemiştim. Gerçekten de – iyi niyetimi muhafaza ederek – belki böyle bir evrak hazırlanmış olabileceğini, ama bana tebliğ edilmediğini söyledim. Ve kendi kendime düşündüğümde böyle bir emrin bana şu nedenlerle tebliğ edilmemiş olabileceğini değerlendirdim:

1.O günleri oturup düşündüğümde, 28 Nisan – 02 Mayıs 1997 tarihleri arasında İngiltere’de NATO Psikolojik Harekât Kursuna katıldığımı hatırladım. Kendi kendime, "herhalde bu kursa tefrik edildiğim için bana tebliğ etmediler" dedim. Evet, Sayın Başkanım, bizde bir personel yurtdışı bir kursa tefrik edildiğinde adama "hadi yarın sabah yurt dışında şurada kursa gidiyorsun" diye akşamdan tebliğ etmezler. O kişinin kursa gideceği en geç 1 ay, hatta daha da öncesinden bellidir. Kurs tarihi yaklaştığında o kişi "NATO Seyahat Emri" çıkarılması, görev yolluğu ve harcırahının alınması, yurtdışı görev brifingi, vb. bir sürü bürokratik işlemler için en az 15 gün öncesinden göreviyle ilişkisi kesilir, kurs ve yol hazırlıklarına koyulur. Dolayısıyla benim de en geç Nisan ortalarında görevden kopmuş olmam gerekir. Buradan şu sonucu çıkardım: "İşte, eğer BÇG görevlendirme listesi diye bir liste gerçekse ve beni BÇG’ye seçmiş olsalar da, belki İngiltere’deki kurs nedeniyle bana böyle bir görev verilmemiş / tebliğ edilmemiş olabilir." dedim. (O zaman bütün iyi niyetimle böyle düşünmüş ve bunları söylemiştim. Söz konusu kursun belgesini EK-A’da sunuyorum.)

2. Peki İngiltere’den dönüşümde (ki muhtemelen 03 veya 04 Mayıs’ta dönmüş olmalıyım) niye tebliğ edilmedi? O zaman şunu hatırladım: Mayıs ortalarına doğru TSK’nın Kuzey Irak bölgesinde bölücü terör örgütü PKK’ya yönelik ÇEKİÇ 97 Harekâtı vardı. Bu harekât bildiğim kadarıyla 12 Mayıs – 07 Temmuz 1997 tarihleri arasında icra edildi. Ve ben de bu harekâtın psikolojik harekât desteğini sağlamak amacıyla – dairemizden Cengiz ÇETİNKAYA ve Kürşat Sezai ÖKTE ile birlikte – ki o tarihte onlar binbaşı rütbesindeydiler – Güneydoğu’ya gittim. İşte "belki de Güneydoğu’ya gideceğim için BÇG görevlendirilmesi bana tebliğ edilmemiş olabilir" diye düşündüm. (Sayın Başkanım, anılan harekât sonrası döndüğümde oradaki çalışmalarımızdan dolayı ödüllendirildik. Tarafıma dönemin Gnkur.Bşk.Org.İsmail H.KARADAYI imzasıyla TSK Başarı Madalyası tevcih edildi. Söz konusu madalyaya ilişkin 15 Temmuz 1997 tarihli Madalya Beratını EK – B’de sunuyorum.)

Yalnız burada bir hususu daha vurgulamak isterim. Anılan operasyon her ne kadar Temmuz’un ilk haftasına kadar sürse de, ben o tarihlerde operasyon bölgesinden daha erken döndüğümü hatırlıyorum. Tabii aradan epey zaman geçtiği için önceleri neden erken döndüğümü hatırlayamamıştım, ama – sağ olsun – Sezai ÖKTE Alb. bu konuda bana yardımcı oldu ve kendisinin 09 Haziran – 18 Temmuz 1997 tarihleri arasında Psikolojik Harekât kursuna katıldığını, benim de o kursta "Kurs Komutanı" olduğumu söyleyince o zaman kafamda taşlar yerine oturdu. Evet, Çekiç 97 Harekâtı’ndan Kurs Komutanlığı görevim nedeniyle Sezai ÖKTE ile birlikte erken dönmüştük. Kurs yeri de Genelkurmay karargâhında değil, karargâhın yaklaşık 3 – 4 km. ötesinde Kirazlıdere Kışlasındaydı. Dolayısıyla "09 Haziran – 18 Temmuz 1997 tarihleri arasında da karargâhta olmadığım için BÇG emri bana tebliğ edil(e)medi" diye düşündüm. (Söz konusu tarihler arasındaki kurs komutanlığım Sezai ÖKTE’nin EK-C’de sunduğum kurs diploması üzerindeki imzamdan anlaşılabilir.)

Sayın Başkanım, bakın tekrar altını çizmek istiyorum ki, şu anda bu sözleri söylemek, "Efendim şu tarihte şuradaydım, buradaydım" demek gerçekten çok ağrıma gidiyor. Kendimi olaydan kaçıyormuş gibi hissediyorum. O nedenle konuyu burada kapatıyorum, bu konuda söyleyecek başka sözüm yok!

Tabii burada bir noktaya tekrar değinmek gerekecek sanıyorum. Vasıflarını biraz sonra sayacağım malum savcı, iddianamesinde, benim BÇG’ye gidenler arasında olduğumu bazı sivil memurlar ile sanıklardan Hamza ÖZALTUN’un beyanlarına dayandırmaya çalışmıştır. Oysa huzurda tanık olarak dinlenen sivil memurlar da Hamza Özaltun da isimlerin baskı altında alındığını, adını zikretmediği kişilerin bile ifade tutanağına eklendiğini gördüklerini belirtmişlerdir, benim BÇG’de görev yapmadığımı onaylamışlardır.

Bu konuda belki son olarak şunu vurgulamak isterim. Bir kısım sanıkların altını çizdiği gibi, savcının "beraat" ve "ceza" tasnifine benim de aklım mantığım ermedi… Çok garip gerçekten… BÇG’ye Giriş Listesinde ve Telefon Rehberinde adım geçiyor diye hakkımda ağırlaştırılmış müebbet talep eden Savcı Bey’in aynı listede ve rehberde adı geçen birçok sanık hakkında beraat istemesi sizce de garip değil mi? Böyle hukuk, böyle adalet, yasalar karşısında böyle eşitlik mi olur?

Takdir heyetinizindir.

PSİKOLOJİK HAREKÂT

Sayın Başkanım, Değerli Heyet;

Şimdi gelelim Psk.Hrk.D.’nde görev yapma meselesine…

Savcı Bey, mütalâasında Genelkurmay Psikolojik Harekât Daire Başkanlığında görev yapmış olmayı bir suç olarak gösteriyor. Ben mi yanılıyorum, yoksa burada benim anlamadığım başka bir durum mu var diye avukatıma birkaç kez sordum, ama yanılmamışım; gerçekten bunu bize bir suç olarak isnat etmiş.

Görünen o ki, Psikolojik Harekât Dairesi bir suç mekânı olarak ve orada görev yapan bizler de suçlu olarak görülmüşüz. Gerçekten dikkat ettim de, geçmişte o dairede görev yapan 6 kişi de cezalandırılması istenenler arasında yer alıyor. Bu durum çok ilginç geldi bana… Bu konuda az sonra başka bir değerlendirme yapacağım (Daire üzerine oynanan oyunlar ve dairede görev yapanlar üzerine kumpaslar), ama önce şu hususun altını çizmek istiyorum: Sayın Başkanım, sizin, heyetinizin ve Savcı Bey’in görev yaptığınız bu 5. Ağır Ceza Mahkemesine atanmanız ne kadar yasal ise, benim ve benim gibi burada yargılanan 6 subayın Genelkurmay Psikolojik Harekât Daire Başkanlığı’na atanması da o kadar yasaldır. Adalet Bakanlığı nasıl ki bir tasarrufta bulunarak sizi bu mahkemeye atamışsa, Genelkurmay Başkanlığı da benzer bir tasarrufla bizleri o daireye atayıp istihdam etmiştir. Hiçbir fark yoktur. Siz bu mahkeme heyeti olarak görevinizi ne kadar onur duyarak yapıyorsanız, ben de atandığım görevde aynı onuru duyarak görev yaptım.

Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi de – Silahlı Kuvvetler karargâhlarında oluşturulan bütün diğer kısım, şube, daire, başkanlık vb. gibi tamamen yasal prosedüre göre oluşturulmuş bir birimdir, atamaları bütün diğer birimlere yapılan atamalar gibidir. Yani gizli saklı kurulmuş, atamaları özel yapılan bir birim değildir.

Peki, nedir Psikolojik Harekât? Bu bize özgü bir yapılanma mıdır, yoksa başka ülkelerin ordularında da var mıdır? Bunun net olarak açığa çıkmasını önemsiyorum Sayın Başkan! Şimdi kısaca herkesin bunu rahatlıkla anlayabileceği bir şekilde anlatmaya çalışacağım.

Askerlikte hedef kitleler 3’e ayrılır: 1) Dost unsurlar, 2) Düşman, 3) Tarafsız kesimler…

Bir muharebe alanını şekillendirirken dost unsurların moral ve motivasyonunu yükselten, mücadele azim ve kararlılıklarını artıran, onları sevindiren vs. aklınıza gelen her eylem psikolojik harekâttır. Örneğin, muharebe öncesi komutanın ortaya çıkıp askerlerine "Haydi yiğitlerim, sizden bu millete lâyık evlatlar olduğunuzu göstermenizi istiyorum; ölürsek şehidiz, kalırsak gazi…" diye seslenmesi, onları motive etmesi dahi…

Buna mukabil düşmanın moral ve motivasyonunu bozan, üzen, korkutan, savaş azmini baltalayan, kaçmaya ya da teslim olmaya yönlendiren her şey yine psikolojik harekâttır. Örneğin muharebe sırasında düşmana teslim olması için atılan bildiriler, "etrafınız sarıldı, kaçacak yeriniz yok, gelin teslim olun!" şeklindeki bir hoparlör harekâtı, düşman zayiatıyla ya da firar eden askerlerle ilgili haberler, düşman askerleri arasında emir komuta zincirini bozmaya dönük girişimler vs. hepsi bu kapsamdadır.

Nihayet tarafsız kesimlerin desteğini almak, güvenini kazanmak en azından düşman safında yer almasını önlemek amacıyla yapılan her şey yine psikolojik harekâttır.

Yalnız burada da küçük bir parantez açacağım:

"Her şey psikolojik harekattır" dedik ama, yine de küçük ama çok önemli bir ayrıntıya da değinelim: Bir faaliyetin psk.hrk. olup olmadığının en temel ölçütü, öncelikle, o faaliyetin davranışları etkileme amacıyla bilinçli veplanlı bir çaba olup olmamasıyla ilgilidir. Yani eğer bir faaliyet insanları, toplumu etkilemek amacıyla bilinçli olarak planlanıp icra edilmişse işte buna psk.hrk. faaliyeti diyebiliriz.

Ancak bir de normal günlük yaşamda aslında planlı olmayan ama bireyler ya da toplum üzerinde psikolojik etkisi olan davranışlar vardır. Örneğin siz tamamen sıradan, gelişigüzel, plansız programsız biçimde, yaşamın olağan akışı içinde bir davranışta ya da faaliyette bulunursunuz, ama bir bakarsınız o davranışın bireyler ya da toplum tarafından algılanışı ve etkisi bambaşka olur. İşte buna psk. hrk. değil, "ETKİSİ PSİKOLOJİK OLAN DAVRANIŞ / FAALİYET" adı verilir.

Bu olayın çok somut, çok tipik bir örneği Sincan’daki tanklar meselesidir… Sincan’da 30 Ocak’ta düzenlenen Kudüs Gecesi’nden 4-5 gün sonra tankların tatbikat amacıyla Akıncı üssüne giderken Sincan’dan geçmek zorunda kalması (ki yoldaki bir menfez onarımı nedeniyle şehir merkezinden geçtiği açıklanmıştır) tam da "etkisi psikolojik olan faaliyet"in tipik örneğidir. Yaşamın olağan akışı içindeki bir davranışınız toplum ya da belli kesimler tarafından bambaşka şekilde algılanmıştır.

Peki, işin psk. hrk.’a ilişkin boyutu ya da kısmı var mı?

Evet var! Bu faaliyeti medyanın reytinglerini ya da tirajlarını artırmak, sansasyon yaratmak maksadıyla kullanması bir psk.hrk’tır.

Şimdi parantezi kapayıp devam edelim:

Psikolojik harekât işlevi itibariyle bir ordunun en önemli silahlarından biridir. Dostun savaş azmini yükseltirken düşmanın moralini bozan bu silah, bir silahlı kuvvetler için tam anlamıyla kuvvet çarpanıdır, güce güç katan bir silahtır; düşmanı savaşmadan alt etmenin bir yöntemidir.

Dost, düşman ve tarafsız gruplarda arzu edilen davranış değişikliklerini oluşturmak üzere yürütülen bu faaliyetler yeni değildir, bütün insanlık ve harp tarihi boyunca vardır ve var olmuştur.

Günümüzde de modern orduların hepsinde söz konusu amaca hizmet etmeye dönük birimler vardır. Örneğin NATO’da ve Amerikan ordusunda bu birimlerin adı yine "Psikolojik Harekât" (Psychological Operations – PSYOPS) iken, Almanlar bu birimlerine "Bilgilendirme Harekâtı" (Informational Operations – Info Ops), İngilizler "Bilgi Destek Harekâtı" (Information Support Operations) demektedir. Üstelik bu ülkelerdeki yapılanma personel, teçhizat – araç – gereç, bütçe ve bu birimlere verilen önem TSK’nin kat kat üzerinde büyüklüğe sahiptir.

Psikolojik harekât belki askeri bir terimdir, ama sivil hayatta da karşılığı vardır. Örneğin son zamanlarda herkesin çok iyi bildiği "algı operasyonu" kavramı tam anlamıyla psikolojik harekâtı anlatır. Siyasi partilerin aklınıza gelen bütün açıklama ve eylemleri (örneğin grup toplantıları, mitingler, seçim çalışmaları, vs.), ticaret dünyasındaki "reklâmlar" psikolojik harekâttır. Ayrıca devletler arasındaki ilişkilerde "Kamu Diplomasisi" kavramı da psikolojik harekât kavramının karşılığıdır.

Böylesine önemli bir kavram, bizde ne yazık ki – bilhassa belli çevrelerin yönlendirmesiyle – hep olumsuz anlamlar çağrıştırmakta kullanılmış, psikolojik harekât personeline de kötü gözle bakılmıştır. Örneğin yakın geçmişte yaşanan bazı faili meçhul cinayetlerin dahi "psikolojik harekâtçılar" tarafından işlendiği teması bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılmıştır. 2004 yıllında Taraf gazetesinin (ki bu gazetenin ne olduğu, neye / kime hizmet ettiği herkesçe malûmdur) "Uğur Mumcu’nun öldürülmesi de psikolojik harekât mıydı" şeklindeki bir manşetini dehşetle hatırlıyorum. Sonuçta bunlar Genelkurmay’da en üst düzey komutanlar arasında bile öyle kafa karıştırdı ki, 1995 yılı sonlarında kurulan Psikolojik Harekât Daire Başkanlığı, 2005 yılı başında adını değiştirmek zorunda kaldı ve İngilizlerdeki gibi "Bilgi Destek Dairesi" adı verildi. (Tıpkı Özel Harp Dairesi gibi… Oranın adı da belli çevrelerce kasıtlı olarak "kötü ve pis" işlerle anılarak gösterilince nihayet Özel Kuvvetler olarak değiştirilmişti.)

Şimdi, bakın, burada bir tahlilde daha bulunacağım:

2006 yılında Atabeylerle başlatılan kumpas davalarla üç önemli hedef esas alınmıştır. Bunlardan birinci grup, TSK’nde başarılı, kendi alanında temayüz etmiş ve terfi etmesine kesin gözüyle bakılan ama FETÖ üyesi olmayan personeldir. Kumpas davalarla bu personele saldırılarak önleri kapatılmış, çeşitli kumpaslarla cezaevlerine düşürülmüş ve böylece FETÖ’cü subaylara yer açılarak o makamlar ele geçirilmiştir. Yani birinci saldırı noktası bunlardır. (Bizim davada var mı? Elbette var! Örneğin rahmetli Tevfik ÖZKILIÇ, Berkay TURGUT, Mehmet Ali YILDIRIM ve Lokman EKİNCİ Paşalar ile Seyfullah SÖNMEZ, M.İhsan TAVAZAR, Mustafa KÖSEOĞLU, Cumhur YATIKKAYA gibi albaylar aslında kendi alanlarında terfi etmesine kesin gözüyle bakılan komutan ve arkadaşlar olarak biliyorum. 28 Şubat soruşturması ile bunların terfi etmeleri engellenmiş, bir arkadaşımız hariç geri kalan hepsi emekliliğe mecbur bırakılmışlardır.)

İkinci hedef Özel Kuvvetler ve bilhassa ona bağlı Seferberlik Daire Başkanlığıdır. Kozmik Odaya girme meselesinin özü budur; Kozmik Oda olayı ile bir savaş ve / veya işgal durumunda işgale karşı direnişi yürütecek kesimlerin (yani Kurtuluş Savaşımızda Kuvva-i Milliye olarak anılan ve direnişi örgütleyecek kesimlerin) ortaya çıkarılması hedeflenmiştir. Bu, çok önemli bir savunma kalkanımızdı(r). Ne var ki Mustafa Bilgili denen hainin yine bir hain olan Muharrem Köse ile birlikte yürüttükleri süfli (sefilce) gayretlerle en önemli savunma kalkanımız delinmiş, yılların birikimi ile oluşturulan ÇOK GİZLİ bilgiler "birilerinin" eline geç(iril)miştir.

Biliyor musunuz, yurt savunması açısından böylesine önemli ve kritik bir birlik, yani Seferberlik Daire Başkanlığı 2013’te lağvedilmiştir, şu anda böyle bir birlik yoktur.

Saldırı altında bulunan üçüncü hedef ise psikolojik harekât birimidir. Yani düşmanın yıkıcı propagandalarını bertaraf edecek ve o propagandalara karşı önlem geliştirecek en önemli savunma kalkanlarından diğeri de bu kumpaslarla delinmiştir. Evet, kumpas davaların en büyük hedeflerinden biri Psikolojik Harekât Dairesi ve o dairede görev yapan, psikolojik harekâttan anlayan, bu konuda iyi kötü bir eğitim almış personel olmuştur. İşte Alb. Dursun ÇİÇEK ile başlayan saldırılarla o dairenin personelinden Tümg. İhsan BALABANLI, Alb. Mücahit ERAKYOL, Alb. Fuat SELVİ, Alb. Cemal GÖKÇEOĞLU, Alb. Ziya İlker GÖKTAŞ, Alb. Sedat ÖZÜER, Alb. Hulusi GÜLBAHAR ve adını daha burada sayamadığım birçok personelin kimi sözde İnternet Andıcı ve Ergenekon, kimi Balyoz, kimi Kafes ve Poyrazköy gibi kumpas davalarla gözaltına alınmış, her biri bir davaya monte edilerek bazısının terfii engellenmiş, nihayet sonuçta TSK’da psikolojik harekât birimi çökertilmiştir. O dairede görev yapan ve dairenin kurucusu Oğuz Kalelioğlu, Cengiz Çetinkaya, K.Sezai Ökte, Ahmet Aka ve Serdar Çelebi Albaylar, yani bu davada yargılanan bizlerin nasibine de 28 Şubat davası düşmüştür.

Evet, bizler Atabeyler, Ergenekon, Balyoz, Kozmik Oda, Amirallere Suikast, Askeri Casusluk gibi bütün diğer kumpas davaların son halkası olan 28 Şubat kumpas davasına monte edilen personeliz.

Evet, dediğim gibi, TSK’nın psikolojik harekât birimleri yok edilmiştir. 27 Ağustos 2009 tarihli bir emir ile Harekât Başkanlığı bünyesindeki Bilgi Destek Daire Başkanlığı önce teşkilat değişikliği yapılarak ve personel sayısı birkaç kişiye indirilerek Genelkurmay Genel Sekreterliğine bağlanmış, 11 Ağustos 2010 tarihinde de lağvedilmiştir. Yani dünyanın bütün gelişmiş ordularında mevcut olan ve bir savaş sırasında silahlı kuvvetlerin en önemli destek silahlarından biri olan psikolojik harekât birimi şu anda TSK’nde yoktur. Bu ne demektir? Örneğin halen sürmekte olan Afrin harekâtının bilimsel anlamda psikolojik harekât desteğini sağlayacak bir psikolojik harekât birimi yoktur, biliyor musunuz?

Sahi, Silahlı Kuvvetlerin en önemli savunma kalkanlarının böylesine tasfiyesi, yok edilmesi sizce tesadüf mü?

İşte benim kişisel kanaatim, bu kumpaslar bu işe yaramıştır, bu amaçla tezgâhlanmıştır.

Şimdi gelelim bu Dairenin işleyişine…

Genelkurmay Psikolojik Harekât Başkanlığında görev yaptığım 1996 – 2005 yılları arasında yasadışı hiçbir iş yapılmamıştır. Yapılamaz da… Çünkü Sayın Başkan, TSK’da psikolojik harekât bağımsız olarak planlanmaz… Bütün psikolojik harekât planları devlet çapında hazırlanan ana planlar çerçevesinde olur. Yani ana çerçeveyi devlet çizer… Ana psikolojik harekât planlarının altında başbakanların imzası vardır; başbakanın onaylamadığı hiçbir plan Genelkurmay’a gelmez, Genelkurmay da o planı icra etmez! Devletin bütün birimleri de işte o planda kendisine verilen görevlere göre alt planlar hazırlar ve icra eder.

Peki, kim hazırlar bu plânları? O tarihte "devlet çapında psikolojik harekât planlarının hazırlanmasından, takibinden, kontrol ve koordinesinden" sorumlu makam Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği ve onun bünyesinde bulunan Toplumla İlişkiler Başkanlığı idi. Burası, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB – ki bakın işte, MGSB burada da karşımıza çıktı. Sabahki oturumda Kenan DENİZ Paşam "MGSB, TSK için bir emirdir!" demişti.) ve diğer özel milli siyasetler doğrultusunda Psk.Hrk. plânlarını hazırlar, gelişen koşullara uygun hale getirir ve BAŞBAKANIN onayına sunar. Her bir planın bir adı olur. Plan Başbakan tarafından onaylandıktan sonra da icracı kurum ve kuruluşlara gönderilir. Başbakan tarafından onaylanmayan hiçbir plan geçerli değildir.

Peki, icracı kurum ve kuruluşlar neresidir? Başta İçişleri Bakanlığı olmak üzere aklınıza gelen bütün bakanlıklar (ki buna sizin de bağlı bulunduğunuz Adalet Bakanlığı da dahildir), Gnkur. Bşk.lığı, MİT, YÖK, Diyanet, TRT, Basın Yayın Enformasyon, Anadolu Ajansı Genel Müdürlükleri vs … (Her hükûmette Devlet Bakanlıklarından biri "devlet çapındaki psikolojik harekâttan" sorumludur.)

İşte iddianamede adı geçen ve bütün detayları sıralanan YAVUZ PSK.HRK. PLANI da bunlardan bir tanesidir. Bu planda VAZİFE; "TC Devletinin mevcut anayasal rejimini yıkarak, yerine şer’i esaslara dayalı bir ‘İslâm Devleti’ kurma amacını güden irticai unsurlarınyurt içi ve dışındaki hedef kitleleri üzerindeki etkilerini yok etmek veya azaltmak maksadıyla; Türk toplumunu irticai unsurlara karşı yapılan mücadele hakkında bilinçlendirmek ve irticai faaliyetlere karşı devlet çapında psikolojik harekâtın koordinasyonunu, icrasını ve denetlenmesini sağlamak" olarak belirlenmiştir. Plan ilk olarak 1992 yılında dönemin Başbakanı Süleyman DEMİREL tarafından imzalanarak yürürlüğe girmiş, 1995 yılında Başbakan Tansu ÇİLLER, en son 1999 yılında da dönemin Başbakanı Bülent ECEVİT tarafından imzalanarak güncellenmiştir.

Yani düşünün, irticai faaliyetler konusu 1992’lerde dahi devletin gündemindeymiş.

Peki, başka planlar var mı? Evet, bu kapsamda örneğin PKK ile mücadelenin psikolojik harekât desteği için hazırlanan plan olduğu gibi, çevre ülkelerden gelebilecek tehlikelere karşı (örneğin Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Suriye, Irak, İran, Ermenistan, Bulgaristan ve Romanya gibi), hatta "aşırı sol "unsurlara karşı ve ayrıca "üniversite gençliğini iç ve dış tehdit odaklı faaliyetlere karşı korumak" amacıyla oluşturulmuş planlar dahi vardı ve yukarıda değindiğim gibi bunların her birinin kendi adı olurdu. (Örneğin Kartal,Şahin,Ayyıldız, Ümit,Selçuk, Dicle, Fırat, Bakır vs. gibi.)

Bu planların tamamı TSK’nın değil, devletin psikolojik harekât planlarıdır ve GİZLİ gizlilik derecelidir. Bilgili denen zat sadece art niyetliliğinden değil, aynı zamanda cehaletinden, yani devletin nasıl çalıştığını, kurumlar arasındaki işleyişi ve işbirliğini de bilmediğinden, devletin gizli kalması gereken bilgilerini de ifşa ederek bu iddianameyle ayrı bir suç işlemiştir ki bu da ayrı bir ihanettir. (Bunu ilk savunmamda da söylemiştim.)

Yukarıda da arz etiğim gibi Psk.Hrk. planları 2004 yılına kadar MGK Genel Sekreterliği bünyesinde hazırlanıyorlardı. O tarihten sonra MGK Genel Sekreterliği Kanununda değişiklik yapıldı, Toplumla İlişkiler Başkanlığı kapatıldı. Peki bu durumda devlet çapında Psk.Hrk. planlaması bitti mi? Tabii ki hayır! İhtiyaca binaen bu görev bildiğim kadarıyla bir Müsteşarlık seviyesinde kurulan özel bir birime verildi.

Şimdi iddianameye dönecek olursak; deniyor ki, "efendim Psikolojik Harekât Dairesi Doğruyol Partili Milletvekillerinin partilerinden istifa etmesinin sağlanmasında ve Refahyol Hükümetinin düşürülmesinde rol almış"mış. Bu konuda milletvekillerine "Paşamızın selâmı var mümkünse istifanızı istiyorlar" demek yeterliymiş.

Bunu yazan adamın bir ruh hastası olduğu belli… Genelkurmay’da görev yaptığım yaklaşık 10 yıl boyunca tek bir milletvekilini dahi tanımadım, tanışmadım, konuşmadım. Zurnanın son delikleri olan yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki birileri olarak mı gidip milletvekillerine haber götürecekmişiz? O dönem Daire Başkanımız olan Oğuz Kalelioğlu Albay huzurunuzdaki ifadesinde "Ben emekli olduktan sonra DYP’ne gidip görev yaptım… Görev yaptığım partiye mi darbe yapacakmışım?" diye ifade vermişti.

Sayın Başkan, bu konuda şunu arz edeyim: Dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER Hanım buraya gelip tanık olarak ifade verdiğinde "O dönemde otel odalarında milletvekili pazarlıkları yapıldığı, bazılarının baskıyla, bazılarının başka yollarla istifa ettirildikleri kulağımıza geliyordu" mealinden sözler demişti. Ben de bir vesileyle kalkıp söz istediğimde, Başkan Fevzi Bey’e "Sayın Başkan, o dönem istifa eden bütün milletvekillerinin tek tek buraya çağrılıp ifadesine başvurulmasını ve istifa gerekçelerinin kendilerine sorulmasını talep ediyorum" demiştim. Evet, bu benim talebimdi. Ve söz konusu milletvekillerinin büyük bir kısmı buraya geldi, bir kısmının ifadesine de bulundukları illerdeki mahkemelerde başvuruldu. Sonuçta istifa eden milletvekillerinin tek biri bile vazgeçtim Psikolojik Harekât Dairesinden söz etmeyi, askerlerle ilgili hiçbir yerden en küçük bir baskı ya da telkin gelmediğini açıkça ifade ettiler.

Psikolojik Harekâtla ilgili oluşturulan algılardan biri de Aczmendiler meselesiydi… Sözde Aczmendiler psikolojik harekât amacıyla ve toplumda "irtica algısı varmış" imajı oluşturmak üzere yine psikolojik harekâtçılar tarafından kullanılmışlar ve üstelik onların arasında % 40’ı da askermiş falan… Sayın Başkan, bu Aczmendi meselesi üzerinde de şu salonda yine en çok duran bendim. Çünkü bu adamların bizle, yani psikolojik harekâtla bağlantılı olduklarının söylenmesi çok ağrıma gidiyordu. Bu adamları şu kitaplarda da yazdım, TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na çağrılmamalarını alabildiğince eleştirdim. (Evet, söz konusu Komisyon 28 Şubat dönemiyle ilgili 113 kişiyi çağırıp dinlerken, dönemin en sembol isimlerinden Müslüm GÜNDÜZ, Fadime ŞAHİN ve Ali KALKANCI’yı çağırıp dinlememiştir. Çünkü bence o Komisyon görevini doğru dürüst yapmamış, hatta 28 Şubat’la ilgili bazı konuların aydınlatılmasını istememiştir. Söz konusu kişilerle görüşmemesine rağmen hazırlanan rapora "Bu kişilerin provokasyon amacıyla kullanılmış oldukları yapılan tetkiklerde görülmüştür" diye yazmaktan kaçınmamışlardır.)

Şimdi bakın, bu Aczmendiler meselesi ile ilgili olarak sizin olmadığınız dönemde bu mahkemede yaşanan bir olayı anlatacağım: 73’ncü celsede buraya tanık olarak dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER Hanım geldi. Konuştu. Soru cevap periyodunda ben de söz istedim ve kendisine çok net olarak şu soruyu sordum:

Sayın Bakanım, siz dönemin ülkenin iç güvenliğinden sorumlu en üst yetkili idiniz. Bakanlığınız döneminde size bağlı kurumlardan (valiler, emniyet, jandarma, hatta MİT vs.) Aczmendilerin TSK tarafından manipüle edildikleri ve psikolojik harekât amacıyla kullanıldıklarına, bunlar arasında askerler olduğuna ilişkin resmi ya da gayrı resmi bir bilgi geldi mi?

Sayın Akşener "Hayır, gelmedi" dedi.

Ondan iki gün sonra – 75’nci celsede – dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN Bey tanık olarak geldi. Yaklaşık bir saatlik konuşmasının sonunda Başkan Fevzi Bey kendisine sanıklardan şikâyetçi olup olmadığını sordu. Şevket Bey, kısa bir duraklamadan sonra "Ben vicdan sahibiyim, hayır, şikâyetçi değilim!" diye yanıtladı. Onun bu sözü üzerine avukatı atılarak "Bir dakika Sayın Başkan, önünüze koyduğumuz dosyada şikâyetçi olduğumuzu belirtmiştik. Bunu müvekkilime bir daha sormak istiyorum" deyince Başkan aynı soruyu tekrar sordu, Şevket Bey aynı şekilde "Hayır, dediğim gibi, ben vicdan sahibiyim, şikâyetçi değilim" diye tekrarladı. Öyle olunca bizim avukatlarımız da "Madem Sayın Kazan şikâyetçi değil, o halde bizim de sorumuz yok!" dediler. Ben el kaldırdım. Burada bizim avukatlarımız hepsi "Hayır, gerek yok, sorma!" diye tepki gösterdiler. Ben ısrarla söz aldım ve önce Sayın Kazan’a merhum Mehmet Ali BİRAND’ın "Son Darbe: 28 Şubat" adlı belgeselinde Aczmendilerle ilgili yaptığı açıklamayı hatırlattım. Belgeselde Şevket Bey "O dönemde birden Aczmendiler denen bir grup ortaya çıktı. Biz bunlar nereden çıktı derken öğrendik ki meğer bunları JİTEM organize ediyormuş. Sisi adında kadın mı erkek mi biri vardı, o bunları ayarlıyormuş. Gazetelerde çıktı bunlar" mealinde açıklaması vardı. (Belgeseldeki açıklamasını aynen bir kâğıda yazıp kendisine okudum.) Ve sonra Sayın Akşener’e sorduğum soruyu, yani "Bakanlığınıza bağlı birimlerden (mahkemeler, savcılıklar falan) size bu konuda ulaşan herhangi bir bilgi, belge, doküman olup olmadığını" sordum. Cevaben, "O günlerde ZAMAN gazetesinde çarşaf çarşaf yayınlandı bunlar" dedi. İtiraz ettim, "Sayın Bakanım, gazete kupürleri ile değil, ben size gazete kupürlerinin dışında bakanlığınıza ulaşan bir bilgi olup olmadığını soruyorum" dedim. Sayın Kazan da "Hayır, başka bilgi gelmedi" dedi. Ve o zaman Mahkeme Başkanına dönerek:

-Sayın Başkan, bu bilgiler sadece tutanaklara değil, tarihe girecek bilgilerdir… İki gün önce dönemin İçişleri Bakanı Aczmendilerin askerlerle bir ilgisine dair kendilerine ulaşan bilgi – belge olmadığı söyledi, şimdi de dönemin Adalet Bakanı bunu teyit etti. Evet, ben de emindim zaten Aczmendilerin askerlerle bağlantısı olmadığına. Artık bundan sonra kimse Aczmendilerin askerlerle bağlantısı olduğunu, psikolojik harekât maksadıyla kullanıldıklarını ileri süremez,

diye konuştum. Dahası, hatırlayacağınız üzere aynı soruyu burada Sayın Çiller’e de yönelttim ve Tansu Hanım da "onlarla ilgili bazı duyumlar vardı ama askerlerle ilgisi yoktu" demişti.

İşte bugüne kadar hep psikolojik harekâtçıların üzerine atılan Aczmendi meselesi ile ilgili gerçekler de böyle.

Bir başka konu: Neymiş Efendim, Psikolojik Harekât Dairesinde RP aleyhinde broşür hazırlanarak basına gönderilmişmiş… Sayın Başkan, Dairemiz işte bu alan kadar bir yerdi. Ve eğer Dairemizde böyle bir broşür hazırlansa mutlaka benim de haberim olurdu. Ama ne ben böyle bir broşür hazırladım, ne dairemizde böyle bir broşür hazırlanmasına tanık oldum.

Peki, görev yaptığım dönemde gazetecilerle de tanışıp görüşmüşlüğüm oldu mu? Evet, oldu! Genelkurmay Genel Sekreterliği’nce 1998 yılı içinde biri Güneydoğu’ya biri de TSK eğitim kurumlarına olmak üzere iki gezi düzenlendi. Bu gezilerde yerli ve yabancı basın mensupları topluca Diyarbakır ve Şırnak çevresine götürülüp kendilerine terör örgütünün bölgede verdirdiği zararlar ve örgütün içyüzü anlatılacaktı. Bizim daireden de takviye personel istendi. Daire Başkanımız beni görevlendirdi, Genel Sekreterliğe katıldım – ki o dönemde Genel Sekreter Erol ÖZKASNAK Paşam, Basın Halkla İlişkiler Daire Başkanı Hüsnü DAĞ Albayım, devre arkadaşım M.İhsan TAVAZAR ile birlikte – o görev çerçevesinde gazetecilere mihmandarlık yaptım, birlikte yemek yedik, çay içtik, sohbetler ettik. (O gazeteciler arasında burada tanık olarak ifade veren İlnur ÇEVİK de vardı. İlnur Bey’in o dönem TSK hakkında yüceltici, övücü yazılarını hatırlıyorum, bir de burada söylediklerini düşünüyorum da, bu değişim karşısında şaşırmadım desem yalan olur. Neyse, yorum yapmayacağım.)

Neyse, konuyu çok uzatmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Sonuç itibariyle belki kısaca şunu söyleyebilirim: İddianamede Genelkurmay Psikolojik Harekât Daire Başkanlığı’na atfedilen bütün suçlamalar baştan aşağı deli saçmasıdır, gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Yukarıda da arz ettiğim üzere, o dairede benim ilgi alanım eğitim öğretim faaliyetleri ile PKK terörüydü. Tek bir gencimizin terör örgütü saflarına katılmasını önlemeyi ya da örgüte katılmış bir teröristin dahi dağdan in(diril)mesini sağlamayı çok önemsiyorduk; çünkü bir teröristin örgütten kopması demek bizim için bir Mehmetçik’in şehit olmasını, bir ocağa ateş düşmesini önlemek demekti. Yine yukarıda dediğim gibi o tarihlerde Dairemizden en az üç kişi Güneydoğu’da teröre karşı yürütülen Çekiç 97 Harekâtında, kandırılarak dağa çıkan bir teröristi bile nasıl teslim olmaya ikna edebiliriz, nasıl örgütten kaçmasını sağlayabiliriz diye düşünüyor, o yönde bildiriler hazırlamaya çalışıyor, Zaho bölgesinde Beyaz Dağlarda kıytırıktan bir muhabere jipini radyo vericisi olarak kullanıp, yanımıza aldığımız örgütten kaçmış bir teröriste teslim ol çağrıları yaptırmakla uğraşıyorduk. Bizim ilgi alanımız çok büyük ölçüde PKK terörüydü. Bir de Oğuz Kalelioğlu Albay’ın dediği gibi, o dönemde bilhassa Rumların Kıbrıs’a S-300 füzelerinin yerleştirilmesi konusundaki faaliyetlerine engel olmak üzere Yunanistan ve Kıbrıs üzerinde çalışma yürütüldüğünü hatırlıyorum, ama ben o çalışmalarda yer almadım.

Bu konuyla ilgili bir bilgi daha vermek isterim: Genelkurmay Psikolojik Harekât Dairesi’nde yanlış hatırlamıyorsam 1998 yılı sonlarında Grup Komutanlığı kuruldu, bunun icra organı olarak da 3 adet Psikolojik Harekât Taburu teşkil edildi. Bu taburlar nerelerde konuşlandırıldı, biliyor musunuz? Biri İstanbul, biri Diyarbakır diğeri de Elazığ’da… Niye buralarda? Çünkü bunların her biri bir Ordu Komutanlığı’nın (1’inci, 2’nci ve 3’ncü Ordular) görev sahasında, onların askeri hedeflerinin psikolojik harekât desteğini sağlamak amacıyla kuruldular. (Bizde her bir Ordu Komutanlığı kendi bölgesindeki çevre ülkelerden gelebilecek saldırılara karşı koymak üzere teşkil edilmiştir.) Görev tanımları buna göre yapıldı. Yani tamamen askeri görevleri icra etmek ve askeri harekât planlarının psikolojik harekât desteğini sağlamak üzere… Ama az önce de dediğim gibi, bu taburların hepsinin 2010’da lağvedildiğini öğrendim. Yazık oldu! 28 Şubat davası da dahil olmak üzere bütün o kumpas davalarla Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik psikolojik harekât uygulandı ve nihayet o birlikler kapattırılarak TSK çok önemli bir destek silahından ve savunma kalkanından daha mahrum bırakıldı.

Son olarak, madem konu psikolojik harekât üzerine yoğunlaştı, bu konudaki son sözlerimi şöyle bitirmek istiyorum:

Psikolojik harekât mı dediniz? Söyleyeyim… Asıl psikolojik harekât;

-TSK’nin halktan koparılması, etkisizleştirilmesi ve susturulması amacıyla bu dava da dahil açılan bütün kumpas davaların her biridir.

Psikolojik harekât mı dediniz? Asıl psikolojik harekât;

-Aslında içerik itibariyle toplasanız 130 sayfa bile etmeyecekken köpürtüle köpürtüle 1300 sayfaya çıkartılan böyle bir iddianamenin ta kendisidir. (Sayın Başkan, öyle ki bu iddianame okunurken bile Mahkeme Başkanı Tayyar Bey, çoğu yerde "Tamam, orayı atlayalım, daha önce aynısı okunmuştu" diye geçiştirmek durumunda kalmıştı.)

Evet, psikolojik harekât mı dediniz? Asıl psikolojik harekât;

-99 sanıktan 60’ına ağırlaştırılmış müebbet, 39’unun beraatinin istenmesidir.

Psikolojik harekât mı dediniz? Söyleyeyim… Asıl psikolojik harekât;

-28 Şubat meselesinin muhatabı olan dönemin Başbakanının "biz iki parti arasındaki mutabakat nedeniyle başbakanlığın ortağımıza geçmesi için ve bir ahde vefa gereği istifa ettik" diye bütün kameralar önünde son derece net ifadelerle yaptığı açıklamalara rağmen, bu olayı ısrarla "darbe" olarak tanımlamak ve topluma öyle yansıtmaktır.

Psikolojik harekât mı dediniz? Asıl psikolojik harekât;

-İyi niyetli, hatta o günleri yaşamamış insanları otobüslerle Türkiye’nin değişik yerlerinden mahkeme salonlarına getirip, avukatlar arasında oturan milletvekilleriyle mahkemeye baskı yapma girişimleridir.

Psikolojik harekât mı dediniz? Asıl psikolojik harekât;

-Kendisine "gazeteci" diyen bazı tetikçilerin "Kahraman savcılarımız ve hâkimlerimiz adım adım bu tiplere cezasını veriyor ve verecek. 28 Şubat’ın alçak darbecileri de çok yakında ağırlaştırılmış müebbet cezalarını yiyecekler. Milletimiz müsterih olsun,dinimize ve inançlı insanlarımıza yaptıklarının bedelini ödemeyenkimse kalmayacak!" şeklinde fütursuzca, pervasızca, vicdansızca kaleme alınan makalelerdir.

Psikolojik harekât mı dediniz? Söyleyeyim… Asıl psikolojik harekât;

-Milletvekili seviyesindeki bazı siyasetçilerin "Büyük bir insanlık suçu olan 28 Şubat darbesinin hainlerinin yargılandığı mahkemeleri yakından takip ediyoruz. 60 hainin hak ettikleri en ağır cezaları alacaklarına inanıyoruz."şeklinde yaptıkları basın açıklamalarıdır.

Bu sözlerin hepsini kendilerine iade ediyorum!

Bu listeyi o kadar uzatabilirim ki… Ama anlaşıldığını düşünüyorum.

Mustafa BİLGİLİ

Şimdi savunmamın bu bölümünde, bu davanın soruşturmasını yürüten, iddianamesini yazan Mustafa BİLGİLİ ve yardımcısı Kemal ÇETİN hakkında bazı açıklamalar yapmak istiyorum.

Sayın Başkan, başta da söylediğim gibi, ben nezaketin bir erdem olduğuna inanırım. Gerçekten insanlar hakkında kötü konuşmayı sevmem. Eşim, yakınlarım bana çoğu kez "Yahu senin için kötü insan yok mudur?" diye kızarlar. Ayrıca insanların arkasından konuşmayı da gerçekten sevmem. Hatta öyle ki, cezaevindeyken hâkimlere yazdığım mektuplarda dönemin Başbakanı hakkında olumsuz sözler sarf ettiğim için o mektupları "Sayın Başbakanım, yazdıklarım hoşunuza gitmeyecek, ama bu mektupları size göndermeseydim hakkınızda dedikodunuzu yapmış hissedecektim" diyerek kendisine de göndermiştim.

Şimdi, bu Mustafa BİLGİLİ için söyleyeceklerimi, sayacağım nitelikleri kesinlikle hakaret amacıyla ya da o kasıtla söylemiyorum Sayın Başkan… Bunlar bir tespit! Size tek tek açıklayacağım bunları… Keşke kendisi de burada olsaydı da söyleyeceklerimi yüzüne karşı söyleyebilseydim.

1.Bu adam bir savcı değil, teröristlik suçlamasıyla yargılanan bir örgüt mensubu ve kulu olduğu o örgüt aracılığıyla vatana kasteden, vatanın en gizli sırlarının başka yerlere kaçırılmasında rol oynayan bir haindir…

2.İnsanlar hakkında sahte belgeler uyduran, devletin resmi belgelerini bile tahrif etmekten çekinmeyen bir sahtekârdır.

3.İnsanları icabında ölüme götürecek iftiralar atan bir tetikçidir.

4.Medyaya bile gerçek dışı bilgiler vererek bilerek kamuoyunu yanıltan bir yalancıdır.

5.Sanıklara karşı gerçek anlamda kin, nefret ve husumetle hareket eden bir kindardır.

Her halükârda bu adam bir "kanun adamı" olamaz!

Bakın ben şimdi onun FETÖ’cülüğünü falan gündeme getirmiyorum, kendimi aklamak için onun FETÖ’cülüğüne, örgüt bağlantılarına falan sığınmıyorum; lanet olsun, yerin dibine batsın onun FETÖ’cülüğü! Ama ben şimdi onun sahtekârlığından söz ediyorum, insanlara attığı iftiralardan söz ediyorum, yalanlarından söz ediyorum, bir savcı değil bir tetikçi oluşundan, kısacası kişiliğinden söz ediyorum.

Evet, sahtekâr… Çünkü devletin resmi belgelerini bile istismar eden, bambaşka anlamlar çıkarılacak biçimde evraklar üzerinde oynayan birine başka ne denir? Bunun birçok örneğini ilk savunmamda verdim, oradan çıkarılabilir. Cumhurbaşkanlığı’ndan gönderilen belgelerde dahi tahrifat yapmış, kelime ve cümlelerle tamamen farklı anlamlar çıkacak şekilde oynamıştır. İşte örnek olsun diye sadece 3-4 tane bilgi vereceğim. Örneğin belgenin orijinalinde:

ØLaiklik aleyhtarı yayın yapan radyo, televizyon ve yazılı basın neşriyatını,

1. Takip etmek ve izlemek,

2. Yayınların kanunlara uygun olup olmadığını tespit etmek,

3. Varsa yasalara aykırı hareket edenler hakkında ilgili mülki makamlarla koordine ederek tahkikat başlatılması,

şeklinde geçen yazıyı iddianameye "Batı Çalışma Grubunun basın yayın organlarını takip ve denetim suretiyle sansüre tabi tuttuğu görülmüştür." şeklinde geçirmiş. Orijinalde BÇG’nin adı bile geçmiyor… Kırptığı yerleri ve anlamın nasıl değiştiğini görüyor musunuz? Kaldı ki takip ve denetim ne zamandır "sansür" diye tanımlanıyor?

Veya orijinali;

ØDevletin laik ve demokratik yapısını hedef alan irticai faaliyetlere destek veren,

1. Siyasi parti, vakıf ve dernekler,

2. Kurum kuruluş ve teşekküller,

3. Basın-yayın organları,

4. Finans kuruluşları ve holdinglerin ülkeye zarar veren eylem ve yatırımlarını incelemek, ortaya çıkarmak ve bu olumsuz çalışmalarını kamuoyuna vermek."

şeklinde geçen bir yazıyı "Batı Çalışma Grubunun, siyasi parti, vakıf ve dernekler, kurum, kuruluş ve teşekküller, basın yayın organları, finans kuruluş ve holdingleri takip ederek kendi düşüncelerine uygun olmayan kurumları ve faaliyetleri olumsuz olarak kamuoyuna yansıtmayı planladıkları görülmüştür."

şeklinde iddianameye yazmış. Orijinalinde BÇG var mı? Yine kırpılan ve bambaşka anlama gelecek yerlere bakar mısınız? Birinde "olumsuz çalışmalar"dan söz ediliyor, diğerinde "çalışmaları olumsuz olarak vermek"ten…

ØYine Ruhsar Amiral’in de anlattığı gibi slaytların yeri ile oynayıp işine gelenleri alt alta dizerek özel bir anlam çıkmasını sağlamış,

Ø"Tesettür ve simgesel kıyafet ile halk tipi giyim ve başörtüsü" arasındaki farkı belirtmek için ilgili makamlardan görüş talebinde bulunulan yazıyı bile iddianameye "Bayanların giyimi ile ilgili olarak tesettür, simgesel kıyafet, halk tipi giyim, başörtüsü şeklinde fark ve ayrımlara gidilmiş, kendilerinin istediği şekilde giyinmeyenlere de çağdışı, irticacı damgası vurulmuştur."şeklinde değerlendirerek koymuştur.

Ve daha neler neler…

Dediğim gibi bunların daha uzun ayrıntılı örneklerini, sayfa numaralarıyla, yerleriyle ilk savunmamda vermiştim. Nitekim sadece ben değil, burada savunma yapan hemen herkes bu türden çarpıtma, saptırma, tahrifat, kelime oyunları, işine gelen yerleri alıp gelmeyenleri ayıklama, son derece masum bir olayı sanki büyük bir suçmuş gibi algı yaratarak sunma vb. olaylardan örnekler verdiler.

En azından sanıkların lehine olabilecek tek bir belgeyi alıp değerlendirmemesi bile bu adamın sanıklara karşı nasıl kin, nefret, husumet dolu olduğunu gösterir. Bir savcı bunu yapabilir mi Sayın Başkan? Sanık hakkında bir tane lehte belge olmaz mı?

Kim olursa olsun bir hukuk adamı karşısındakine kin ve nefretle yaklaşamaz. Her şeyden önce adil olması gerekir. Hele ki din adına, Müslümanlık adına, İslâm adına hareket ediyorsa… Öyle ya, bizim dinimiz değil midir ki birilerine olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin" diye emreden? Peygamberimize en başta adaletle yönetmesi emredilmemiş mi? Hatta adalet konusunda Müslümanlarla Yahudiler, Hıristiyanlar hatta putperestler arasında eşit olacaksın denmemiş mi?

Şimdi bu şahsın benimle ilgili olarak toplumu nasıl yanıltmaya çalıştığına dair iki somut olayı daha burada açıklamak istiyorum.

Cezaevinde iken, 3’ncü Yargı Paketi ile 28 Şubat soruşturmasına "Özgürlük Hâkimi" olarak atanan 3 hâkime (Nihal USLU,Abdullah BAHÇECİ,Halil İbrahim KÜTÜK), göreve başladıklarında bu süreçte yaşanan gelişmeleri anlatmak amacıyla 27 Eylül 2012 tarihinde bir mektup yazdım. Aynı mektubu dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL başta olmak üzere Başbakan, Meclis Başkanı, Adalet Bakanı vb. 30’u aşkın üst düzey devlet yetkilisine de BİLGİ olarak gönderdim. Amacım, ülke yönetiminden sorumlu kişi ve kurumların buradaki hukuksuzluk konusunda dikkatlerini çekmekti. Zira bir ülkenin hukuk ve adalet sisteminde ciddi yanlışlıklar oluyorsa, bunda en az yargıçlar kadar ülkenin yönetici ve yasa koyucularının da sorumlu olduğuna inanıyordum.

Gönderdiğim mektubun hiç bir yerinde Bilgili denilen zat ile ilgili tek kelime "şikâyet" yoktu.

Lakin çok ilginçtir, 05 Mayıs 2013 tarihinde TARAF Gazetesi’nde Mustafa Bilgili’ye atfen, "Emekli Albay’dan Savcı’ya İlginç Mektup" başlığıyla şöyle bir haber çıktı: Sözde ben soruşturmayı yürüten Savcı Mustafa Bilgili’ye 2 sayfalık bir mektup göndererek "Sizi HSYK Başkanvekili Ahmet HAMSİCİ, HSYK Üyesi Nesibe ÖZER, Adalet Bakanı Sadullah ERGİN, Başbakan R.Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL de dahil 30 ayrı yere şikâyet ettim. Ancak tamamından şikâyetiniz işleme alınmamıştır"yanıtı geldi diyen Türk, ayrıca "Amacım sizi şikâyet etmek değil, hukuk ve yargılama sistemindeki yetersizliklere dikkat çekmektir. Şikâyetimin siz ve şahsınızla alâkası yok"demişim.

Bu haberi okuyunca şaşırdım ve 27 Mayıs 2013’te Bilgili’ye kısa bir mektup daha yazdım. Mektupta, gazetenin bir paragraflık haberini yazdıktan sonra aynen şunu belirtmiştim:

"1. Sayın Bilgili, kısacık bir paragraf içinde bile bu kadar yalan, bu kadar çarpıtılmış, tahrif edilmiş bilginin yer alması sizin işiniz mi, yoksa TARAF’ın malûm gazetecilik anlayışının sonucu mu?

2.Eğer haberi bu haliyle siz verdiyseniz, sahi, 28 Şubat iddianamesini de böyle mi hazırladınız?

Neyse, göreceğiz bakalım."

Yani görün işte… Bu sefil adamın nasıl bir iddianame hazırlayacağı daha iddianame ortaya çıkmadan anlaşılmış. Çünkü görünen köy kılavuz istemiyordu.

Bir başka sahtekârlığın sahipleri de Bilgili ile kol kola girerek bizlere bu kumpasları tezgâhlayanlar arasında yer alan, şu anda hepsi meslekten atılmış olan adları az önce yukarıda zikredilen sözde Özgürlük Hâkimleri ile ilgilidir.

Hemen bir hatırlatma yapmak istiyorum. Gözaltına alındığımda bize şu meşhur 5 tane evrakı göstermişler ve ona ilişkin bildiklerimiz sormuşlardı:

-10 Nisan 1997 tarihli BÇG konulu emri,

-29 Nisan 1997 tarihli BÇG Rapor Sistemi,

-06.05.1997 tarihli Batı Harekât Konsepti,

-27.05.1997 tarihli Batı Eylem Plânı

-BÇG Çalışma alanı ve oluşumunu gösteren kroki

Gerek gözaltına alındığımızda, gerekse cezaevi sürecinde her yerde bu belgeleri ilk defa gördüğümü, GİZLİ – KİŞİYE ÖZEL yazılmış bu belgeleri o günkü rütbe ve pozisyonum gereği görmemin mümkün olmadığını, BÇG’de hiç görev yapmadığımı, o telefon rehberinde belirtilen numara ile ve BÇG’ye Giriş kartımın hiç olmadığını defalarca, defalarca belirtmiştim.

Oysa biz cezaevindeyken avukatım Atila BİNGÖL’ün "Özgürlük Hâkimlerine" Ocak 2013 ayı içinde verdiği tahliye dilekçesine şu anda firari konumda olan hâkim kılığına girmiş terörist Halil İbrahim KÜTÜK "ret" cevabı verirken gerekçesinde ne diyordu, biliyor musunuz? "Şüphelinin de kabul ettiği gibi…" Yani hâkim diye atanan ve sonradan kim olduğunu öğrendiğimiz bu şahıslar ret kararını yazarken benim bu belgelerden haberdar olduğumu ve bana atfedilen suçlamayı kabul ettiğimi yazmışlardı.

Bu kez oturup onlara da bir mektup yazdım ve şöyle dedim:

"Sayın Hâkimler, siz ya ellerinizdeki ifadelerimizi hiç okumuyorsunuz, ya Allah’tan korkmuyorsunuz, ya da ikisi de"…

Dipnot olarak şunu ekledim:

"Bir diğer seçenek olarak ‘veya okuduklarını anlamıyorlar’ desem ben ayıp etmiş olurum; öyle ya, koskoca hâkim okuduğunu anlamıyor olabilir mi hiç?"

İşte Sayın Heyet… Buradaki ben dahil bütün sanıklar böyle bir tezgâhın içinden geçerek bugüne geldik.

Şimdi düşünebiliyor musunuz? Böyle sefil, terörist olduğu iddiasıyla cezaevinde tutulan, en gizli ve hayatî vatan sırlarının bile bir yerlere gitmesine önayak olan hain, yalancı, kindar, sahtekâr insanların hazırladıkları iddianame kabul görüyor… Milletin emrinde değil, ama kulu olduğu örgütün emelleri doğrultusunda, ayarlarıyla oynanmış hukuk terazisiyle tetikçilik yaparcasına hazırlanan "şey" ile cezalandırılmamız isteniyor. Evet, bu bir iddianame değil, bir "şey"dir… İnanılacak gibi değil! Teşbihte hata olmaz derler; düşünün şimdi, ben hırsızlık yaparak (ya da suç işleyerek) bir araba ediniyorum, o arabayla – "nasıl olsa çevremdeki polisleri tanıyorum, onlardan bana zarar gelmez" düşüncesiyle 2-3 yıl geziyorum, sonra da arabayı ve anahtarları götürüp bir arkadaşıma "Al, bu arabaya ben epey bindim, bundan sonra senin olsun, sen bin, güle güle kullan!" diye veriyorum. Ve o kişi de, o arabanın çalıntı (ya da haksızlıkla veya suç işlenerek edinilmiş) bir mal olduğunu bile bile, en azından böyle söylentiler olduğunu bile bile hiç umursamadan o arabayı sahipleniyor, çıkıp gezip dolaşıyor.

İşte şimdi Savcı Bey’in böyle bir iddianame ile, yani suç işlenerek, ahlâksızlık yapılarak, suçlu üretmek için evraklarda sahtecilik yapılarak, örgüt bağlarıyla hukuk çiğnenerek ve hukuk dışı belli bir maksada dönük (TSK’ya kumpas) hazırlanmış iddianame üzerinden bizim idam fermanımızı talep etmesi tıpkı bunlara benzer bir durumdur. İddia makamı "Hey, bir dakika kardeşim, bu araba suç barındırıyor, ben bu arabaya ne binerim, ne gezerim" diyeceği yerde gayet normalmiş gibi bunu kabulleniyor, anahtarı almış geziyor.

Ne diyebilirim ki? Elbette takdir yine sizindir. İsterseniz siz de Savcı Bey’i onaylayabilirsiniz. Ama "Bir dakika arkadaş, burada bir yanlışlık var!" diyeceğinizi umuyorum.

SONUÇ

Sayın Başkan, Sayın Heyet;

Yaklaşık 6 yıldır süren 28 Şubat kumpas davasının bugün 104’ncü duruşmasındayız.

Ankara dışında yaşamama rağmen bu 104 duruşmanın 103’üne geldim, katıldım ve sonuna kadar sabırla oturup izledim. Sanıyorum bütün sanıklar, avukatlar, hatta müştekiler arasında bile bu davanın en daimi üyesiyim. (Sahi, buradan bazıları bir kısım medyaya açıklamalar yapıp biz sanıkların kaçacağımızı ileri sürmüş ve tutuklanmamızı bile istemişlerdi. Tabii ki o da bir psikolojik harekâttı.)

Sayın Başkan, yaklaşık 10 yıldır TSK üzerinde FETÖ eliyle kurulan tezgâhlarda çok sayıda insan suçsuz yere büyük acılar yaşadı. Aileler perişan oldu. Yargılanırken vefat edenler ya da intihara sürüklenenler, kalıcı hastalıklara duçar olanlar oldu.

Bizler de 6 yıldır bu dava ile cebelleşiyoruz. Burada yargılanan birçok sanık gibi ben de 6 yıldır kendime, aileme doğru dürüst zaman ayıramadım. Bazı konularda iş önerileri aldım, ama halen devam eden bir davada sanık olmaktan dolayı, hele hele 28 Şubat gibi bir davada yargılanıyor olmaktan dolayı sırf insanları zor durumda bırakmamak için kabul etmedim / edemedim. Ailemin rızkının önemli bir kısmını yol paralarına, barınma ücretlerine harcamak zorunda kaldım. Yazık!

Ama aynı zamanda bu süreç yarın öbür gün öyle kolayca geçiştirilemeyecek… Nitekim bütün bu kumpas davalara ilişkin yazılan kitaplar, romanlar, makaleler, şiirler, resimler büyük bir külliyat oluşturdu, tarihe çok önemli notlar düşüldü. Ve orada en çok yakınılan konular haksızlık ve adaletsizliklerin bizzat hukuk ve adaleti sağlamak üzere görevlendirilen savcı ve hâkimler aracılığıyla yapılması oldu. Söz konusu davalarda görevli pek çok isim lanetle anılmak üzere hukuk tarihinin sayfalarına yerleşti / yerleştirildi. "Babanı Sana Şikâyet Ediyorum" diye kitaplar yazıldı. Yani bazı insanlar kendi çocuklarına, torunlarına reddi miras bile edemeyecekleri çok kötü miraslar bıraktılar.

İşte söz konusu miraslar elimdeki şu kitaplara da girdi.

Cezaevine girişimizin 1’nci yılında Özgürlük Hâkimlerine (yani Nihal USLU, Abdullah BAHÇECİ ve Halil İbrahim KÜTÜK adlı zevata) yazdığım mektupta aynen şunları belirtmiştim:

"Her halükârda bu soruşturma sürecinin tarihine adınızı yazdırdınız. Üstelik Türkiye’nin ilk Özgürlük Hâkimleri olarak… Tabii ki Sayın Başbakan’ın propaganda konuşmalarında Ziya Paşa’dan alıntıyla sık sık dile getirdiği ‘Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri’ sözü sizler için de geçerli… Yani görevde başladığınızdan beri 10 aydır verdiğiniz kararlar eseriniz olarak tarihe yazıldı bile ve bundan sonrakiler de yazılacak.

Elbette Sn. Savcı M.Bilgili ve K.Çetin’in hazırlayacakları 28 Şubat iddianamesi de onların eseri olarak hukuk tarihine girecek.

Herkes bu eserleriyle anılacak.

Anılacak da, herkes eseriyle övünebilecek mi, işte doğrusu bundan pek emin değilim."

Evet, böyle yazdım ve böyle düşünüyorum… İşte şu elimdeki 2 ciltlik "28 Şubat – Sincan’dan Tarihe Notlar" kitabı da benim eserim. Ben onu çocuklarıma, torunlarıma ve bütün Türk Milletine büyük bir iç huzuruyla bırakacağım… Çok uzun yıllar sonra bu dönemi inceleyen, 28 Şubat soruşturmalarını merak eden birileri bunları okuyacak ve kitapta adı geçenler hakkında hüküm verecek.

İşte bu iki ciltlik iddianame de Mustafa Bilgili’nin eseri… O, bu eseriyle çocuklarının, torunlarının yüzüne nasıl bakacak bilmiyorum.

Ve dahi şu 40 sayfalık "Duruşma Tutanağı"nın 35 sayfalık "Mütalâa" kısmı da Savcı Bey’in eseri… Keşke Sayın Savcım bu eserinde Mustafa Bilgili denen ve niteliklerini yukarıda saydığım o adamın eserine meşruiyet sağlayan, onu ibra eden, onaylayan bir tutum içinde olmasaydı. Bu anlamda Savcı Bey’in mütalâasını da kötü bir eser sayıyorum.

Bundan yaklaşık 1,5 ay kadar önce Sayın Cumhurbaşkanımıza uzunca bir mektup yazdım. Çünkü yılbaşından önce Afrika gezisine çıkarken 28 Şubat davası ile ilgili olarak yargılama sürecinin tekrar başladığını, bu davada bazılarının beraat ettiğini söylemişti. Eyvah, dedim, tıpkı "yanıldık" dediği diğer konular gibi bu dava konusunda da yanıltılmaya çalışıldığını hissettim. Ve mektubumda kendisine şöyle dedim:

"Sayın Cumhurbaşkanım, bu dava gerçekten her yönüyle sakat, düzmece bir dava… Savcısından hâkimine, adli müşavirinden bilirkişisine ve hatta polislerine kadar davada görev üstlenmiş neredeyse tüm aktörler FETÖ’cülük suçlamasıyla cezaevinde iken bu davayı sahiplenmeniz inanın çok yanlış olacaktır ve 3-4 yıldır mücadele etmeye çalıştığınız FETÖ’nün ekmeğine yağ sürecektir. Bir taraftan FETÖ’yle mücadele ederken öte yandan bu ahlâksız, sefil adamların hazırladığı iddianameyi kabul ediyor olmanız FETÖ’cülerin tuzağına düşmeniz anlamına gelir. Ya siz ya da Sayın Adalet Bakanımız talimat versin, savcılarımız – eğer gerçekten bizleri darbecilikle suçlayabilecek deliller bulabilirlerse – yeniden adil ve hukuka uygun bir iddianame hazırlasınlar ve bizler o iddianame ile yargılanalım."

Evet, Sayın Başkanım, bu iddianameyle yargılanmak gerçekten hukuksuzluktur, adaletsizliktir. Gerçekten ortada bir suç olduğu düşünülüyorsa yeni bir iddianame hazırlanmalıdır. Mevcut iddianameyle hiçbir hukukçu tarih huzurunda "hukuk insanı" kavramıyla anılamayacaktır.

Mektuba devam edelim:

"2012 – 2013 dönemindeki 14 aylık cezaevi süreci de dahil olmak üzere, 28 Şubat kumpas davasına bulaştırıldığım ve haksızlıklara uğradığım süreçte susup kenara çekilmeyi hiç düşünmedim. Gerçekleri öğrendikçe bu davanın bir kumpas dava olduğunu topluma duyurmaya çalıştım. (…) Çoğu kez en yakınlarımdan tepki aldım. Bana "sus, konuşma, başına belâ mı arıyorsun? O kadar kişi varken o tarihte bir yüzbaşı olarak 28 Şubat’la ilgili konuşmak sana mı kaldı? Bir şey olsa davanın 1 Numaralı sanığı Karadayı Paşa’dan bile önce ilk seni tutuklayacaklar!" diye tepki gösteriyorlar, uyarıyorlar. Hatta suçum olmasa bile sırf çok konuştuğum için bana ceza çıkarılacağını düşünüyorlar.

Ama benim için bu bir kişilik meselesi… Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanmış, adaletsizlik karşısında eğilen şerefini kaybedermiş. Çok şükür ki suçsuzum ve o nedenle 6 yıldır bize dayatılan bu sıkıntılara onurlu bir asker tavrıyla göğüs germeye çalışıyorum. Masumiyetin gücü her türlü zorluğa galebe çalmaya yetiyor da artıyor bile…Eğer hapis cezası almak, cezaevine düşmek beni tırnak ucu kadar korkutuyorsa namerdim! Kendim için üzülüyorsam da namerdim… Ama hukuk ve adalet adına kederliyim. Geçmişte bizi içeri atan ve içeride tutan hâkim ve savcılar ile o süreçte "emeği geçenlere" hep şunu söyledim: "Sizin yerinizde olmaktansa ömür boyu içeride kalmayı tercih ederim!" Evet, aynen böyle düşünüyorum; çünkü ben Allah’tan korkarım! Kendi çıkarlarım, ikbalim için birilerinin yaşamıyla oynayamam."

Evet, Sayın Cumhurbaşkanı’na böyle yazdım. Ne yazık ki söylediklerim doğru… "Kardeşim, sana mı kaldı?" diyorlar… "Senden başka çıkıp konuşan var mı?" diyorlar… Ve Sayın Başkanım, sırf bunun için, yani konuştuğum için sizin bana ceza vereceğinizi söylüyorlar.

İyi de, niye? İnsanın masumiyetini haykırması suç mu? "Yahu burada hukuka uygun olmayan bir şeyler var, hain adamların, sahtekârların, yalancıların hazırladıkları bir tezgâh var, işte bunlar da kanıtları" diye feryat etmek suç mu? Adaleti aramak ve istemek suç mu?

Dedim ya, bu bir kişilik meselesi… Eğer haksızlıklara karşı suskun kalsaydım işte o zaman kendimi bağışlamazdım… İşte o zaman kendimi asker gibi görmez, yüksek bir ruh yapısına, doğruluk ve mertlik gibi sağlam bir karaktere sahip hissetmezdim.

Sayın Başkan ve Değerli Heyet,

Sayın Cumhurbaşkanı’na yazdığım gibi, eğer cezaevine düşmekten, "ağırlaştırılmış müebbet hapsi" almaktan tırnak ucu kadar korkuyorsam namerdim. Hatta – belki biliyorsunuzdur, çünkü dosyada olması lazım – cezaevinden de Özgürlük Hâkimlerine yazdığım bir mektupta "Özgürlük Hâkimi olarak bizim bu davaya baktığınız sürece sizden hiçbir şekilde tahliye talep etmediğimi, hakkımda herhangi bir şekilde tahliye kararı vermemenizi özellikle rica ediyorum. Zira açıkça belirtmek isterim ki, Temmuz 2012’deki ilk kararınızdan beri yaklaşımlarınızı hakka ve adalete aykırı buluyorum. O nedenle bugüne kadarki kararlarıyla adaletsizliğini defalarca kanıtladığı için saygı duymadığım birinden tahliye yazısı almak beni ancak üzer!"diye yazmıştım.

Evet, o hâkimlerden tahliyemi istemedim. Çok şükür ki onların elinden de tahliye olmadım.

Şu kitapta 04 Ocak 2013 tarihli günlüğüme ise şöyle bir not düşmüşüm:

"Bizi içeri atanlar ve bundan nemalanmak isteyenler bize ceza verdiklerini düşünüyorlar. Oysa burada olmak benim için bir ceza değil ancak bir onur olur. Beni cezaevinde tutmakla korkutamazlar. Dolayısıyla hâkimler hakkımda adli kontrol tedbirleriyle tahliye ya da hatta beraat kararı verseler bile savcı beni suçlamaya devam ettiği sürece kendi isteğimle burada kalmayı, tahliye ya da beraat kararını kabul etmemeyi düşünüyorum.

Yani ya savcı hata yaptığını kabul edecek ya da ben buradan çıkmayacağım!

Bundan iki muradım var:

Birincisi, bilsinler ki masum biri olarak onların verecekleri cezayı olsa olsa bir madalya olarak kabul ederim.

İkincisi, savcılar bir insan için öyle kolayca ceza talep edememeli… Bir takım telkinlerle ya da siyasi mülâhazalarla dava açarken biraz düşünmelerini, insan hayatına ilişkin kararların basitçe geçiştirilemeyeceğini onlara anlatmak istiyorum.

Anlarlar mı bilmem! Hiç umurlarında bile olmayabilir. Varsın olmasın!"

Evet, cezaevine girişimin 9’uncu ayında günlüğüme işte böyle yazmışım.

Bu kapsamda, işte son sözlerim:

Sayın Başkan, Sayın Heyet!

Ben suçsuzum! Bana atfedilen suçla en küçük bir ilgim dahi olmadı. Buna rağmen 14 ay cezaevinde yattım, 6 yıldır mahkeme kapılarındayım.

Bu ülkede şu anda en büyük sorunun adalet sorunu olduğu artık herkes tarafından açık açık telaffuz ediliyor. Artık arkanızdaki ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR yazısı sadece harflerden ibaret bir metal yığını olarak algılanıyor… Ve mülk, adaleti koruması gereken insanların eliyle çatırdıyor, çöküyor.

İşte hukuk ve adalet adına kılı kırk yarması gereken biri, devletin "hukuk adamı" olan Sayın Savcı görüyorum ki elinde beni suçlayacak hiçbir belge, hiçbir kanıt olmamasına rağmen, terör örgütü üyeliğiyle yargılanan bir adamın, bir hainin,bir yalancının,bir sahtekârın,bir kindarın sözleriyle hareket edip hakkımda ağırlaştırılmış müebbet istiyor!

Savcının bu tavrını kabul etmiyorum… Bir insanın hayatıyla oynamak öyle kolay olmamalı…

Sayın Başkanım, tabii ki bu duruşma sonunda kararı verecek olan heyetinizdir. Ancak; usule uygundur veya değildir – çok da umursamıyorum, bu noktada öncelikle ve özellikle muhatap olarak İddia Makamını kabul ediyorum. Buna göre Cumhuriyet’in adalet terazisi eline teslim edilmiş devletin koskoca savcısı hakkımdaki mütalâasından vazgeçmediği taktirde, onun dediği gibi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmamı talep ediyorum.

Savcı mütalâasından vazgeçmediği ve siz de bana böyle bir ceza verdiğiniz takdirde bunu temyiz yoluna gitmeyeceğimi de mahkemeniz ve bu salondaki tanıkların huzurunda beyan ediyorum!

Ve kendimi hariç tutarak bir öngörüde bulunmak istiyorum: Böylesi bir iddianame ile mahkûmiyet verilmesi halinde, bu mahkûmiyetle sanıkların değil, bilhassa hukuk tarihi önünde kararda imzası olanların zor durumda kalacağını değerlendiriyorum.

Saygılarımla…

Alican TÜRK

Sanık