SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Ali ŞAHİN : Körfez’deki Tanker Krizi Kimin İşine Yarar ????


Ali ŞAHİN :Körfez’deki Tanker Krizi Kimin İşine Yarar ????

KAYNAK : http://turpav.org/milli-politikalar-enstitusu/dis-politika/korfez-deki-tanker-krizi-kimin-isine-yarar-.html

13 Haziran Perşembe sabahı Umman Deniz’inde iki tankerde meydana gelen patlamalar gündeme bomba gibi düştü. Gemiler İngiltere Deniz Ticareti Operasyonlarına ait Marshall Adaları bayraklı Front Altair ve Panama bayraklı KokukaCourageous gemileriydi. Saldırının Japonya Başbakanı ShinzoAbe’nin kritik İran ziyareti ve dini rehber Ayetullah Hamenei ile görüşmesi esnasında olması gözden kaçmadı.

Saldırı Kimin İşine Yarar?

Körfezde meydana gelen bu saldırının ardından akıllara gelen ilk soru bu saldırıyı kimin gerçekleştirdiğidir. Fakat meydana gelen bu saldırıyı hiçbir devlet ya da örgüt üstlenmemiştir. Bu durum karşısında olayın kimin işine yarayacağı düşünülmesi gerekmektedir. Hal böyle olunca çeşitli senaryoların ortaya konulup değerlendirilmesi gerekli gözükmektedir.

Mezkur olayın ardından ilk akla gelen aktörler kuşkusuz ABD’nin bölgedeki müttefikleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleridir. Trump’ın başkanlığından itibaren İran’ı kendi güvenlikleri için tehdit olarak algılayan mezkur devletler, İran’a karşı ABD’nin bölgede sıkı müttefiki olmuşlardır. Bu süreçte bölgede İran’a karşı zirveler düzenleyen iki devlet, İran’ın saldırmazlık pakt önerisine net cevap vermemiştir. Ayrıca ABD’nin İran’a karşı uyguladığı ambargo ve agresif politikayı desteklemişlerdir.

Fakat Trump’ın İran ile diplomasi kanallarını kapatmaması ve Japon Başbakan’ın arabuluculuk rolünü üstlenmesi mezkur devletlerin çıkarlarına aykırı görülebilir. Zira Japon Başbakanı ShinzoAbe’nin İran’daki en üst düzey makam olan dini rehbere getirdiği mektup önemli mesajlar içeriyor olabilir. Bu açıdan düşünüldüğünde ABD-İran arasında gerilen ilişkilerde en ufak bir yumuşama dahi ABD’nin Suudi Arabistan ve BAE’ye desteğinin azalmasına yol açabilir. Bu durum iki devlet tarafından güç kaybına neden olabilecektir. Böylece mezkur devletler tanker faciasıyla görüşmeleri sabote etmiş olabilirler. Bunun yanında patlama meydana geldikten sonra gerek Suudlu yetkililer gerekse BAEli yetkililer patlamaların arkasında İran’ın olduğu konusunda şüphe olmadığını belirterek İran’ı suçladılar[1].

Öte yandan saldırıdan kısa bir süre sonra bölge devletleri ve ABD’nin meydana gelen olaydan İran’ı sorumlu tutmuştur. Bu çerçevede, saldırının gerçekten de İran tarafından gerçekleştirilmiş olması olasılığını değerlendirmek gerekmektedir.

İran içinde önemli bir iç aktör olan muhafazakarlar ABD ile müzakereye her fırsatta karşı çıkmışlardır. ABD ile ilişki kuran reformist hükümetlere de vatan hainliği ithamlarında bulunmuşlardır. ABD ile müzakere masasına oturmak istemeyen muhafazakarların, Japon Başbakanı ShinzoAbe’nin arabuluculuğunu baltalamak adına böyle bir saldırıya kalkışmış olabileceği ihtimali ortaya çıkmaktadır. Fakat olay aydınlatıldıkça bunun bir ihtimal olduğu görülmüştür. Zira olaydan kısa bir süre sonra Washington Post’a konuşan Japon mürettebatlar saldırının denizden değil havadaki insansız hava araçları tarafından gerçekleştiğini söylemişlerdir. Ayrıca olayın diğer mağduru Rus mürettebatlar da bu durumu doğrulamışlardır[2].

ABD’nin Hedefleri

Umman Denizi’nde meydana gelen tanker faciasından sonra gözler ABD’nin vereceği tepkiye çevrildi. ABD beklenen tepkiyi vererek saldırıdan İran’ı sorumlu tutmuştur. ABD Savunma Bakanlığı yetkilisi David Martin saldırının İran tarafından gerçekleştiğini söylerken, ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo da failin İran olduğunu vurgulamıştır. Pompeo, İran’ın uzun zamandır Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını sabote ettiğini, şimdi ise her noktada benzer saldırılar düzenlediğini öne sürmüş, son 2 ayda İran tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen saldırılara da atıfta bulunmuştur[3].

Öte yandan ABD’nin Bahreyn’de bulunan donanması 5. Filo, olayları yakından takip ettiğini dile getirmiştir. ABD’nin olaylara bu şekilde reaksiyon göstermesi baskılanan İran’ın üzerindeki baskıyı daha da artırma hamlesi olarak değerlendirilebilir. Özelde bu hamle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapama kozunu elinden almak amacıyla yapılmış olabilir

Öte yandan dünyanın dört bir tarafına nüfuz eden ABD’nin bölgeye nüfuz etmesinin meşrulaştırılmasının önü açılabilir. Ayrıca ABD ile müzakereye yanaşmayan İran’a karşı savaş kartını da göstermiş olabileceği ihtimaller arasındadır. Fakat gerek İran’ın gerekse ABD’nin savaşmak gibi bir hedefinin olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü agresif bir politika izleyen Trump İran’a karşı diplomatik kanallarını kapatmadığını her fırsatta dile getirmektedir. Ayrıca BM gibi uluslararası örgütler bölgede yükselen tansiyonu düşürmek ve savaş ihtimalini ortadan kaldırmak için çabalar harcamaktadır.

Bunun yanı sıra mezkur olay İran’ın üzerine yıkılarak İran’ın terör devleti olarak gösterilmesi hedeflenmiş olabilir. Bu minvalde ABD’nin uyguladığı ambargo meşrulaştırılarak geniş çapta yayılması hedeflenmiş olabilir. Ayrıca patlayan gemilerden birinin İngiltere Deniz Ticareti Operasyonlarına ait olması önemli bir ayrıntı olabilir. Zira İngiltere yaptırımlara karşı çıkan ve henüz yürürlüğe girmeyen İNSTEX’in yürütücülüğünü üstlenen önemli bir aktördür.

Son tahlilde bölgede meydana gelen olaylar bölgesel aktörlerin, İran’ın iç dinamiklerinin önemli bir parçası olan muhafazakarların ve küresel güç olan ABD’nin işine gelmektedir. Bu süreçten sonra İran’ın üzerindeki baskı daha da artabilir. Bu süreçte İran sağduyulu davranarak yumuşak güç kullanmalıdır. İran’ın yumuşak gücü olan diplomatik kanallarını kullanması gerekmektedir. Ayrıca İran’ın gerek Ortadoğu’da gerekse Körfez’de Şii milis güçlerini kullanarak saldırılar yapması da olası bir ihtimaldir.

[1]Cubeyr: İran’ın Umman Körfezi’ndeki saldırının arkasında olduğu konusunda şüphe yok, https://aawsat.com/turkish/home/article/1766941/cubeyr-iran%E2%80%99%C4%B1n-umman-k%C3%B6rfezi%E2%80%99ndeki-sald%C4%B1r%C4%B1n%C4%B1n-arkas%C4%B1nda-oldu%C4%9Fu-konusunda-%C5%9F%C3%BCphe?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter , 15,06.2019

[2]Umman sabotajında CIA izleri,http://www.ulusal.com.tr/dunya/umman-sabotajinda-cia-izleri-h231833.html

[3]ABD, Umman Körfezi’ndeki saldırıdan İran’ı sorumlu tuttu, https://www.trthaber.com/haber/dunya/pompeo-umman-korfezindeki-iki-petrol-tankeri-saldirisindan-irani-sorumlu-tuttuklarini-soyledi-419227.html

KÖRFEZ ÜLKELERİ DOSYASI /// Ali ŞAHİN : Körfez’deki Tanker Krizi Kimin İşine Yarar ?


Ali ŞAHİN : Körfez’deki Tanker Krizi Kimin İşine Yarar ?

13 Haziran Perşembe sabahı Umman Deniz’inde iki tankerde meydana gelen patlamalar gündeme bomba gibi düştü. Gemiler İngiltere Deniz Ticareti Operasyonlarına ait Marshall Adaları bayraklı Front Altair ve Panama bayraklı KokukaCourageous gemileriydi. Saldırının Japonya Başbakanı ShinzoAbe’nin kritik İran ziyareti ve dini rehber Ayetullah Hamenei ile görüşmesi esnasında olması gözden kaçmadı.

Saldırı Kimin İşine Yarar?

Körfezde meydana gelen bu saldırının ardından akıllara gelen ilk soru bu saldırıyı kimin gerçekleştirdiğidir. Fakat meydana gelen bu saldırıyı hiçbir devlet ya da örgüt üstlenmemiştir. Bu durum karşısında olayın kimin işine yarayacağı düşünülmesi gerekmektedir. Hal böyle olunca çeşitli senaryoların ortaya konulup değerlendirilmesi gerekli gözükmektedir.

Mezkur olayın ardından ilk akla gelen aktörler kuşkusuz ABD’nin bölgedeki müttefikleri Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleridir. Trump’ın başkanlığından itibaren İran’ı kendi güvenlikleri için tehdit olarak algılayan mezkur devletler, İran’a karşı ABD’nin bölgede sıkı müttefiki olmuşlardır. Bu süreçte bölgede İran’a karşı zirveler düzenleyen iki devlet, İran’ın saldırmazlık pakt önerisine net cevap vermemiştir. Ayrıca ABD’nin İran’a karşı uyguladığı ambargo ve agresif politikayı desteklemişlerdir.

Fakat Trump’ın İran ile diplomasi kanallarını kapatmaması ve Japon Başbakan’ın arabuluculuk rolünü üstlenmesi mezkur devletlerin çıkarlarına aykırı görülebilir. Zira Japon Başbakanı ShinzoAbe’nin İran’daki en üst düzey makam olan dini rehbere getirdiği mektup önemli mesajlar içeriyor olabilir. Bu açıdan düşünüldüğünde ABD-İran arasında gerilen ilişkilerde en ufak bir yumuşama dahi ABD’nin Suudi Arabistan ve BAE’ye desteğinin azalmasına yol açabilir. Bu durum iki devlet tarafından güç kaybına neden olabilecektir. Böylece mezkur devletler tanker faciasıyla görüşmeleri sabote etmiş olabilirler. Bunun yanında patlama meydana geldikten sonra gerek Suudlu yetkililer gerekse BAEli yetkililer patlamaların arkasında İran’ın olduğu konusunda şüphe olmadığını belirterek İran’ı suçladılar[1].

Öte yandan saldırıdan kısa bir süre sonra bölge devletleri ve ABD’nin meydana gelen olaydan İran’ı sorumlu tutmuştur. Bu çerçevede, saldırının gerçekten de İran tarafından gerçekleştirilmiş olması olasılığını değerlendirmek gerekmektedir.

İran içinde önemli bir iç aktör olan muhafazakarlar ABD ile müzakereye her fırsatta karşı çıkmışlardır. ABD ile ilişki kuran reformist hükümetlere de vatan hainliği ithamlarında bulunmuşlardır. ABD ile müzakere masasına oturmak istemeyen muhafazakarların, Japon Başbakanı ShinzoAbe’nin arabuluculuğunu baltalamak adına böyle bir saldırıya kalkışmış olabileceği ihtimali ortaya çıkmaktadır. Fakat olay aydınlatıldıkça bunun bir ihtimal olduğu görülmüştür. Zira olaydan kısa bir süre sonra Washington Post’a konuşan Japon mürettebatlar saldırının denizden değil havadaki insansız hava araçları tarafından gerçekleştiğini söylemişlerdir. Ayrıca olayın diğer mağduru Rus mürettebatlar da bu durumu doğrulamışlardır[2].

ABD’nin Hedefleri

Umman Denizi’nde meydana gelen tanker faciasından sonra gözler ABD’nin vereceği tepkiye çevrildi. ABD beklenen tepkiyi vererek saldırıdan İran’ı sorumlu tutmuştur. ABD Savunma Bakanlığı yetkilisi David Martin saldırının İran tarafından gerçekleştiğini söylerken, ABD Dış İşleri Bakanı Mike Pompeo da failin İran olduğunu vurgulamıştır. Pompeo, İran’ın uzun zamandır Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışını sabote ettiğini, şimdi ise her noktada benzer saldırılar düzenlediğini öne sürmüş, son 2 ayda İran tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen saldırılara da atıfta bulunmuştur[3].

Öte yandan ABD’nin Bahreyn’de bulunan donanması 5. Filo, olayları yakından takip ettiğini dile getirmiştir. ABD’nin olaylara bu şekilde reaksiyon göstermesi baskılanan İran’ın üzerindeki baskıyı daha da artırma hamlesi olarak değerlendirilebilir. Özelde bu hamle İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapama kozunu elinden almak amacıyla yapılmış olabilir

Öte yandan dünyanın dört bir tarafına nüfuz eden ABD’nin bölgeye nüfuz etmesinin meşrulaştırılmasının önü açılabilir. Ayrıca ABD ile müzakereye yanaşmayan İran’a karşı savaş kartını da göstermiş olabileceği ihtimaller arasındadır. Fakat gerek İran’ın gerekse ABD’nin savaşmak gibi bir hedefinin olması uzak bir ihtimaldir. Çünkü agresif bir politika izleyen Trump İran’a karşı diplomatik kanallarını kapatmadığını her fırsatta dile getirmektedir. Ayrıca BM gibi uluslararası örgütler bölgede yükselen tansiyonu düşürmek ve savaş ihtimalini ortadan kaldırmak için çabalar harcamaktadır.

Bunun yanı sıra mezkur olay İran’ın üzerine yıkılarak İran’ın terör devleti olarak gösterilmesi hedeflenmiş olabilir. Bu minvalde ABD’nin uyguladığı ambargo meşrulaştırılarak geniş çapta yayılması hedeflenmiş olabilir. Ayrıca patlayan gemilerden birinin İngiltere Deniz Ticareti Operasyonlarına ait olması önemli bir ayrıntı olabilir. Zira İngiltere yaptırımlara karşı çıkan ve henüz yürürlüğe girmeyen İNSTEX’in yürütücülüğünü üstlenen önemli bir aktördür.

Son tahlilde bölgede meydana gelen olaylar bölgesel aktörlerin, İran’ın iç dinamiklerinin önemli bir parçası olan muhafazakarların ve küresel güç olan ABD’nin işine gelmektedir. Bu süreçten sonra İran’ın üzerindeki baskı daha da artabilir. Bu süreçte İran sağduyulu davranarak yumuşak güç kullanmalıdır. İran’ın yumuşak gücü olan diplomatik kanallarını kullanması gerekmektedir. Ayrıca İran’ın gerek Ortadoğu’da gerekse Körfez’de Şii milis güçlerini kullanarak saldırılar yapması da olası bir ihtimaldir.

[1]Cubeyr: İran’ın Umman Körfezi’ndeki saldırının arkasında olduğu konusunda şüphe yok, https://aawsat.com/turkish/home/article/1766941/cubeyr-iran%E2%80%99%C4%B1n-umman-k%C3%B6rfezi%E2%80%99ndeki-sald%C4%B1r%C4%B1n%C4%B1n-arkas%C4%B1nda-oldu%C4%9Fu-konusunda-%C5%9F%C3%BCphe?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter , 15,06.2019

[2]Umman sabotajında CIA izleri,http://www.ulusal.com.tr/dunya/umman-sabotajinda-cia-izleri-h231833.html

[3]ABD, Umman Körfezi’ndeki saldırıdan İran’ı sorumlu tuttu, https://www.trthaber.com/haber/dunya/pompeo-umman-korfezindeki-iki-petrol-tankeri-saldirisindan-irani-sorumlu-tuttuklarini-soyledi-419227.html

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : Türk-İngiliz İlişkilerinde Yeni Perde


ALİ ŞAHİN : Türk-İngiliz İlişkilerinde Yeni Perde

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2017/01/31/turk-ingiliz-iliskilerinde-yeni-perde/

Türk-İngiliz İlişkilerinde yeni dönem başladı. İngiliz Başbakanı Theresa May, ABD ziyaretinden sonra soluğu Türkiye’de aldı. Bu ziyaret çerçevesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım ile görüştü. Bu görüşmeler çerçevesinde bölgesel konular savunama sanayi ve serbest ticaret anlaşması görüşüldü. İki ülke arasında 125 milyon dolarlık savunma antlaşması imzalandı.

İngiliz Başbakan’nın bu ziyaret çerçevesinde en çok üzerinde durduğu mesele hiç şüphesiz serbest ticaret antlaşması ve stratejik ortaklık olmuştur. May, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yaptığı ortak basın toplantısında sözlerine Türk-İngiliz İlişkilerinin 400 yıllık geçmişinden sahip olduğunda bahsederek giriş yapmıştır. Bu bağlamda Türk İngiliz İlişkileri 1583’de William Harborne’nin İstanbul’a İngiliz elçi atanması ile başlamıştır. Bu sayede İngiltere, Osmanlı pazarına girmiştir. Bu süreçte İngilizler bu topraklarda ekonomik çıkarlarını düşünerek siyasi adımlar atmışlardır. Özellikle 1757’de Hindistan Bölgesi’nde sömürge edinmeye başladıktan sonra Osmanlı Devleti ile ilişkilerini sıkı tutmuştur. 1787-1792 Osmanlı-Rus Savaş’ında sonra Rusların sıcak denizlere inme politikası ve İngiltere’nin Hindistan sömürgelerine göz dikmesi, İngiliz dış politikasında değişime yol açmış, Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasına sebep olmuştur. 19. Yüzyılda Osmanlı toprak bütünlüğünün korunmasının pek bir anlam ifade etmeyeceğini anlayan İngilizler Osmanlı Devleti’ni parçalama politikası güderek 1881’de Mısır’ı işgal etmişlerdir. Bu süreçten sonra I.Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı topraklarında payına alan İngilizlerin II. Dünya Savaşı ile birlikte Dünya’da yıldızı sönmüştür.

Bu süreçten sonrada Türk-İngiliz ilişkileri ekonomik düzeyde devam etmiştir. 2015 yılında 16 milyar dolarlık ticaret hacmimiz 2016’da 14,3 milyar dolara düşmüştür.

May bu ziyareti ile birlikte 15 Temmuz’daki darbe kalkışmasında Türkiye’nin yanında olduklarını dile getirmiş, bölgede Türkiye’nin terör örgütlerine karşı başarılı bir biçimde mücadele verdiğini ve Türkiye ile sivil havacılık, istihbarat ve güvenlik konusunda işbirliği içinde olacaklarını ifade etmiştir. Ayrıca ticaret hacmini 20 milyar dolara çıkarma hedefi içinde olduklarını da sözlerine eklemiştir. Bununla birlikte Suriye’de kalıcı barışın sağlanması ve Esadsız bir çözüm yolu bulunması gerektiğini dile getirmiştir.

May’ın açıklamaları göz önünde bulundurulduğunda, İngiltere’nin Brexit kampanyası paralelinde ABD ve Türkiye ziyaretleri çok önemlidir. Zira geleneksel İngiliz dış politikası incelendiğinde, ekonomik odaklı siyasi manevralar yapılmaktadır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda İngiltere, AB’den bağımsız bir pazar oluşturmak istemektedir. Bunun için Türkiye’nin içinde bulunduğu durum ve stratejik konum İngiltere açısından gayet mühimdir. Bu yüzden İngiltere’nin ABD’den sonraki durağı Türkiye olmuştur. Ayrıca Türkiye’nin son dönemlerde savunma sanayisinde gösterdiği büyük gelişmeler İngiltere’nin dikkatini celb etmiştir. Özellikle Antlaşmayı imzalayan İngiliz firması BAE System yetkililerinin 2010’da “ Uyuyorduk uyandık, Türkiye’yi yakından takip ediyoruz” şeklindeki ifadeleri, İngilizlerin Türkiye’deki faaliyetlerinin devamını gösterecektir. Zira BAE System Savunma Sanayi şirketleri arasında ilk beş içinde yer almaktadır.

Öte yandan İngiliz Başbakan’ın sivil havacılık konusunda işbirliği yapılması gerektiğini dile getirdi. Zira Türkiye Suriye gibi terörist yuvasına sınır olan bir ülkedir. Konum itibariyle Avrupa’nın kapısı durumundadır. IŞİD gibi terör örgütlerinin Avrupa’daki faaliyetleri göz önünde tutulduğunda İngiltere ülkesinin güvenliğini düşünmektedir. Bu yüzden böyle bir işbirliğine girmiştir.

Bununla birlikte ekonomik açıdan zor günler geçiren Türkiye kendisine yeni sermaye bulmuştur. Bu sayede ekonomisini canlandırma imkanı sağlamıştır. Bununla birlikte Esadsız bir Suriye talep eden İngiltere’yi İran ve Rusya’ya karşı denge unsuru oluşturma imkanı bulmuştur. Bununla birlikte PYD’ye karşı destek veren ABD’ye karşı aracı pozisyonuna sokma imkanı oluşturmuştur.

KIBRIS DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : Milli Davamız Kıbrıs


ALİ ŞAHİN : Milli Davamız Kıbrıs

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/06/28/milli-davamiz-kibris/

Sözün neresinden başlasam bilemiyorum. Son zamanlarda herkesin gözü kulağı Ortadoğu’da özellikle Suriye topraklarında bulunmaktadır. Fakat Ortadoğu üzerine devlet politikası kuran milletlerin stratejik konumunu göz önüne bulundurduğumuzda Kıbrıs’ı es geçmeleri söz konusu bile olamaz.
Stratejik konumdan kastımız bugün Akdeniz’de bulunan ve Ortadoğu’nun karakolu konumunda olan Kıbrıs Hz. Osman döneminde İslam nuruyla tanışmış sonraki dönemlerde III. Haçlı seferi sırasında İngiliz Kralı Arslan yürekli Richard zamanında İngilizlerin eline geçmiş, sonraki dönemlerde Richard burayı tapınak şovalyelerine satmış fakat buralardaki halkı zapt edemeyeceğini anlayan Şovalyeler Richard’a adayı tekrardan satmıştı. Sonraki yıllarda ise bir Kıbrıs Krallığı kurulmuş ve bu krallık varlığını üç yüz yıl kadar sürmüş, 14.yüzyılda ada Cenevizlilerin ve Memlûklerin eline geçmiştir. Fakat 1571’de ise bu topraklar Osmanlı Devleti’nin hegemonyasına katılmıştır.
Amacım burada Kıbrıs’ın tüm tarihini anlatmak değil ki zaten böyle bir amacım olsa satırlar yetmez ciltler dolusu kitaplar yazmam gerekir. Fakat Kıbrıs’ın yakın tarihine baktığımız zaman Kıbrıs üzerinde oynanan oyunlar Türkiye Cumhuriyeti üzerinde oynanıyor demektir. Bu yüzden dolayı bu ay ilk defa yazacağım köşemde Kıbrıs meselesi üzerine bir şeyler karalayıp siz değerli okurlarıma sunmak istedim.
19.yy sömürgeci bir politika izleyen İngiltere’nin gözü Kıbrıs’taydı. Çünkü Kıbrıs yukarıda belirttiğimiz gibi stratejik açıdan Akdeniz’in göbeğinde bulunan Kıbrıs, İngiltere’nin sömürgesi olan Hindistan’ı kontrol etmek açısından kilit noktada bulunmaktaydı. Bu açıdan diplomatik zekasını kullanan İngilizler Rusya’nın Ayestefanos Antlaşması’nda ki ağır şartları engel olması karşılığında Kıbrıs’ı istedi. Rusya’nın İstanbul önlerine gelmesi Kıbrıs konusunda bizi İngiltere’nin kucağına atmış oldu. Bu olaydan sonra Kıbrıs İngiltere’ye kiralanmıştı. Fakat sözde kiralamaktı bu artık adada İngiliz hakimiyeti başlamıştı. I. Dünya Savaşını fırsat bilen İngilizler adayı işgal ettiklerini resmen ilan ettiler.
İngiltere’nin ilhak ettiği Kıbrıs, Lozan Anlaşmasının 21. Maddesi gereğinde kabul edilerek bölgeye antlaşmadan iki yıl sonra Türk elçisi atanmıştı. Kısacası 1571’de Osmanlı hakimiyetine giren Kıbrıs 1923’de Türk hakimiyetinden resmen çıkarak İngiliz hakimiyetine geçmişti.
Tarihler 1930’lu yılları gösterdiğinde Adada Rumlar İngilizlere karşı büyük bir ayaklanma çıkarmışlardı. Amaçları ENOSİS ideolojisi çerçevesinde Yunanistan’a bağlanmaktı. Üstelik buna Yunanlılarda destek vermekteydiler. Kıbrıslı Rumlar EOKA adı altında bu ideolojilerini gerçekleştirmek için bölgede birde silahlı örgüt kurmuşlardı. 1959’da İngiltere adadaki olayların altından kalkamadı ve 1959’da Londra ve Zürih Antlaşmasıyla birlikte adanın bağımsızlığını vermişti. 1960’da Kıbrıs’ta nüfusun çoğunluğunu Rumların ve Türklerin oluşturduğu ortak bir Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kurulmuştu. İngilizlerde bölgede iki askeri üs elde edip sürekli stratejik durumundan bahsettiğimiz Kıbrıs’tan elini ayağını çekmemişti. Ayrıca İngilizler II. Dünya Savaşından sonra bağımsızlığını verdikleri sömürgeleri arasında çözülmez bir problem bırakarak ileride oranın sömürüsüne devam etmek amacıyla bölgede ya etnik ya da mezhepsel problemler bırakmışlardır. Aynı stratejiyi Kıbrıs’ta da uygulayarak Rum ve Türkleri arasında çözülmez bir problem bırakarak günümüzde dahi çözemeyeceğimiz Kıbrıs sorunu ortaya çıkarmışlardı. Rumlar bölgede Türkleri her zaman bir azınlık olarak görmüş kendilerini Türklerden üstün görmüşler ki zaten kurulan ortak cumhuriyet fazla uzun sürmemiş, anayasaya aykırı olarak Rumlar Türkleri devletin tüm organlarından ber-taraf etmişlerdi. Bölgede EOKA’da faaliyetlerini artırmış Türklere karşı bir etnik temizlik faaliyetlerine başlatmışlardı. Üstelik bu etnik temizlik Yunanistan tarafından destekleniyor ve bölgeye Yunan Devleti’nde görev yapan yedek subaylar gönderilerek bu soykırım organize ediliyordu. Lafı fazla uzatmadan bölgeye Türkiye’nin müdahalesi ile 1974’te Kıbrıs Barış Harekatı gerçekleştirilerek Kıbrıslı Türklerin can güvenliği sağlanmış bağımsız bir KKTC Devleti kurulmuştur. Bu harekatla birlikte 21.yüzyılda Türkler son kez toprak kazanmıştı.
Tarihsel perspektifte Kıbrıs’ta yaşanan bu olayların ardından Kıbrıs sorun haline gelmiş ve uzun yıllar çözülemez bir kangren halinde kalmıştır. Fakat 2004 yılında Cumhur Başkanı M.Ali Talat ve Rum Cumhur Başkanı Tassos Papadapulos arasındaki müzakerelerin ardından adada yeni bir referandum yapılmış, Annan Planları ortaya atılmış fakat yinede çözüm bulunamamıştı. Yapılan referandumda Kıbrıs adasının birleştirilerek yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti kurulması planlamıştı. Fakat tarihteki tecrübelere dayanarak bu iki milletin bir arada yaşamasının söz konusu olmayacağını zannımca düşünmekteyim. Eğer bu gerçekleşecekse Kıbrıslı Rumların ve Yunanlıların ENOSİS iddialarından vazgeçmeleri gerekmektedir. Fakat bunun mümkün olmadığını izlenen politikalarla görmekteyiz. Kıbrıs’ı AB’ye sokarak Türkiye’den uzaklaştırıp tek lokma halinde yemeye çalışan Rumlara karşı Kıbrıslı diplomatlar uyanık durmaktadırlar. 2010 yılında Kastamonu Üniversitesinden okuduğum dönemde, üniversitemizi ziyaret eden dönemin KKTC Dışişleri bakanı Hüseyin Özgürgün bu oyunları bize anlatarak sözlerine “Türkiye’nin olmadığı bir toplulukta bizim olmamız söz konusu bile olamaz” diyerek sözlerini tamamlamış ve tüm salon ayakta alkışlamıştı
Fakat öte yandan Kıbrıs’ta Türkiye karşıtlığı baş göstermeye başlamıştı. Özellikle 2010 yılında meydanlara dökülen halk Türkiye’nin bölgeden askerini çekmesini istemiştir. Fakat bu halk yeni jenerasyon gençlerden oluşmaktadır. Bölgede ciddi bir şekilde asimilasyon çalışmaları olduğunu görmekteyiz. Biz her şeyden önce bunun önüne geçmeliyiz aksi takdirde ileriki dönemlerde Kıbrıs’ta hakimiyetimiz söz konusu olmayacaktır. Eğer Kıbrıs elimizden çıkarsa bölgede Rumların etkinliği artacak ve kendimize yeni bir cephe daha açmış olacağız ve ileride belki de Eğe kıta sorunu adalar problemleri gibi yeni problemler ortaya çıkacaktır.
Bunun önüne geçmek içinde her şeyden önce adada bir sosyolojik anketler yapılmalıdır. Halkın Türkiye’den beklentileri nelerdir ve Türkiye karşıtı ve yanlısı ne kadar insan var bunları tespit etmek ile işe başlamak gerekir. Her şeyden önce bölgede faaliyet gösteren misyoner dernekleri tespit edip bunların sağlıklı çalışmaları engellemek gerekir. Bunun içinde istihbaratın sağlam çalışmalar yapması gerekir. Bölgede yabancı unsurunu asgariye düşürmemiz gerekir. Bölgede kültürel ve dini faaliyetler gösteren Türk Dernekleri kurulmalı ve bunların faaliyetlerini artırmamız gerekmektedir. Eğitim sistemini baştan düzenleyip özellikle kültür dersleri olan tarih gibi derslerin müfredatını düzenleyip bölgede Türklerin varlıklarını, Türklerin üzerinde oynanan oyunları ve Türkleri bölgeden atma çalışmalarını yeni yetişen nesillere küçük yaşta entegre etmeliyiz kısaca milli bilinci uyandırmalıyız. Bu sistem ve politikayı Ermeniler çok güzel bir şekilde bize karşı uygularken bizde Avrupalılara Yunanlılara uygulayabiliriz. Başbakanımızın dediği dindar gençlik faaliyetimizi çeşitli yollarla Kıbrıs’a da sıçratabiliriz. Ayrıca Kıbrıs’a yönelik akademik çalışmalarımızı artırmalı çeşitli kongre, konferans, sempozyumlarla bunları halka açık bir şekilde anlatmalıyız. Akademik yayınlarımızı yabancı dilde yaparak bunu Dünya’ya da duyurmalıyız.
Bunların dışında medyayı sinemayı güzel bir biçimde kullanabiliriz. Kıbrıslı Türklere uygulanan soykırımını anlatan filmler diziler yapabiliriz. Kıbrıs kültürünü anlatan programlar yapabiliriz. Bu konuda TRT’ye çok fazla iş düşmektedir. Son yıllarda yaptığı atılımlarla Ortadoğu’ya Balkanlara ve Türk coğrafyasına açılan TRT bu iş için tam bir biçilmiş kaftandır. Bu konuda tecrübelere sahip olan TRT daha önce “Mavi Kelebekler” adıyla Bosna Soykırımını anlatan bir dizi yapmıştı. Fakat Kıbrıs üzerine herhangi bir atılım içerisine girmediğini görmekteyim. Ayrıca Kıbrıs Savaşını anlatan sinema filmleri de neredeyse yok denecek kadar azdır. Hatırladığım kadarıyla Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Yeşilçam’da çekilen “Küçük Mücahit” ve birkaç tane filmin dışında hatırımda iz bırakan maalesef başka bir yapıt bulunmamaktadır. İki devletin kardeşliğini ortaya koyan müzikler yapılmalıdır.
Bunun yanında Türkiye’nin de bölgesel olarak ekonomik yatırımlarını artırmalı ve bölgede kendini daha fazla hissettirmelidir. Son dönemde Kıbrıs’ın su sorununu ortadan kaldıran ve asrın projeleri arasında sayabileceğimiz “ Türkiye’den Kıbrıs’a su temin projesi” Türkiye’nin Kıbrıs’a ne kadar değer verdiğinin göstergesidir. Unutmayalım ki Kıbrıs Türkiyesiz, Türkiye Kıbrıssız olmaz. Kıbrıs her zaman milli davamız olmuş ve bundan sonrada milli davamız olmaya devam edecektir.

KAFKASYA DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : Rusya’nın Kafkasya’ya Yayılması


ALİ ŞAHİN : Rusya’nın Kafkasya’ya Yayılması

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/01/21/rusyanin-kafkasyaya-yayilmasi/

Köklü bir devlet geleneğine sahip Rusya Devleti günümüz Dünya siyasetinde aktif rol oynamaktadır. Sovyetlerin dağılması ile birlikte belli bir süre Dünya siyasetinden çekilen Rusya, özellikle 2009 yılından itibaren eski gücüne tekrardan kavuşmaya başladı.

1547 yılına kadar Ruslar Knezlikler halinde kendi aralarında mücadele etmekteydiler. Bu tarihe kadar bölgenin kontrolü Altınordu Devleti’nin elinde bulunmaktaydı. Bölgedeki siyasi istikrarı sağlıyor, Rusların güneye inmesine engel oluyordu. Timur’un Altınordu Devleti’nin mağlup edip yıkması üzerine bölgede siyasi otorite boşluğuna neden oldu. Bölgede Türk Hanlıkları ortaya çıktı. Bu hanlıklardan biri Kırım Hanlığı belli bir süre bu otorite boşluğunu doldurmaya çalışıyordu. Öte yandan ise Ruslar bölgede güçlenmeye başlamışdı. Kafkasya’da zulümlere başladılar. IV. İvan kendi Çarlığını ilan etmişti. İvan yaptığı zulümlerden dolayı Korkunç İvan lakabını almış, Altınordu Devleti’nin parçalanmasıyla oluşan Hanlıkları Rus topraklarına katarak büyük Rusya hedefleri doğrultusunda topraklarını genişletiyordu. İlk iş olarak stratejik bir nokta olan Kazan Hanlığını ele geçirdi, daha sonra ise Astrahan’ı Rus topraklarına kattı. Astrahan’ı alarak Hazar’a açılarak İpek yolu ticaretini de ele geçirmişti. 1555 yılında Moskova Knezliği, Rusları ve bölge halkını egemenli altına alarak siyasi birliğini sağlamıştı. Kadim bir millet olan Ruslar ilk olarak bu devirde siyasi teşekküllü bir devlet kurmuştu.

Bu süre zarfında Kafkasya’da iki Müslüman Türk Devleti Osmanlı-Safavi mücadelesi hüküm sürmekteydi. Ruslar, Osmanlı’nın dikkatini çekmemek için Kırım’a saldırmıyor bölgedeki halkları egemenlikleri altına almaya çalışıyorlardı. Bölgedeki etnik gruplar ise klanlar halinde yaşıyor ve sürekli olarak kendi aralarında mücadele ediyorlardı. Öte yandan Ruslar bölgedeki etnik grupların kendi aralarında birleşmelerini önlemek amacıyla bu etnik gruplar arasını bozacak fitneler ortaya atıyordu. Bölgede Hıristiyan prenslik olan Gürcülerde Rusların boyunduruğunu kabul etmişti.

1700 ise Ruslar açısından bir dönüm noktasıydı. Rus iktidarında bulunan I.Petro Rusya’nın kadim devlet politikasını çizecek ve bu politika 21.yüzyılda dahi devam edecekti. Bu politika Rusların sıcak denizlere inmesini amaçlayan bir politikaydı. Öte yandan Rusya bu her devir Dünya’nın gidişatına göre bu projeyi restore ediyordu.

Öte yandan Rusya’nın güçlendiğini gören Osmanlı Devleti bölgede direniş gösteren Müslüman Kafkas halklarına destek vermeye başlamıştı. Müridizm akımıyla başlayan ve ilk direnişi sağlaya İmam Mansur’un önderliğinde Kafkas milletleri teşkilatlanarak Ruslara karşı koymaya çalışıyordu.

Osmanlı Devleti’nde ise bölgeye atanan bir vali olan Soğucaklı Ali Paşa bölgeyi kendi memleketi gibi imar edip bölgeyi elinden geldiğince sahip çıkmıştı.Hatta bölgedeki etnik unsurları Rusya’ya karşı birleşmesi konusunda da faaliyetler göstermişti. Soğucaklı Ali Paşa’dan sonra bölgeye atanan valiler bölgeye gitmemiş gitseler dahi bölgeyi sahiplenmeyerek, bölgenin Ruslara kalmasına imkan vermişlerdi. Ruslar bölge halkının birleşmesini önlediler.

Kırım Savaşı’na kadar Osmanlı Devleti bölgedeki Kafkas milletlerine yeteri kadar yardım yapamamış, Ruslar bölgede yerine göre büyük katliamlar yapmıştır. Rusların büyük komutanı Yarmelenkof 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşında büyük katliamlar yaparak, özellikle bölgedeki çocukları kılıçtan geçirdi. Yarmelof’un bu katliam sırasında “Kafkasya’da bir dağlı çocuğun asılması, yüz Rus askerinin sağ kalması demektir” söylemesi, Rusların bölgedeki halktan ne kadar çekindiğinin bir göstergesidir.

Kırım Savaşı’nda sırasında Osmanlı Devleti’nin İmam Şamil’e serdar-ı Ekremlik payesi vermesi ve savaş stratejisini birlikte hazırlamaları Rusya’yı iki ateş arasına alınmak istendi. Rusya’nın bu politikayı boşa çıkarmak için cephe gerisinde asker bırakması gerekmekteydi. Fakat Osmanlı Devleti’nin Şamil ile ters düşmesi bu fırsatı değerlendirememesine neden oldu. Bu dönemden itibaren Rusya ile Çerkesler arasında mücadele kanlı bir şekilde sekiz yıl kadar daha sürmüştü. Son savaş 21 Mayıs 1864’te Kbaada’da yaşandı. Çerkesler son ana kadar memleketlerini savundular. 21 Mayıs 1864’te Çarlık birlikleri Kbaada’da zafer töreni düzenlediler. Bu günden sonra Kbaada’nın adı Krasnaya (Kızıl Çayır), Saşe’nin adı Sochi’ye olarak değiştirildi. Bu tarihten itibaren 1.5 milyon Çerkes ya katledildi ya da sürgüne yollandı. Artık Rusya Kafkasya’nın hakimiyeti sağlamıştı.

TARİH /// Ali ŞAHİN : Tarihsel Süreçte Osmanlı ve 20.Yüzyıl


Ali ŞAHİN : Tarihsel Süreçte Osmanlı ve 20.Yüzyıl

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/06/29/tarihsel-surecte-osmanli-ve-20-yuzyil/

KASTAMONU ÜNİVERSİTESİ

YAKINÇAĞ TARİHİ

Giriş

İnsanlığın ortaya çıkmasıyla birlikte, insanlar avcılık ve toplayıcılık yaparak mağaralarda birlikte yaşamaya başladılar. Daha sonraki dönemlerde insanların ferdileşmesi ve nüfusun çoğalmasıyla birlikte, tarım ve hayvancılık sistemini öğrenerek sosyalleşmişlerdir. İnsanların sosyalleşmesinin bir sonucu olarak ilkçağlarda Dünya’da devletleşme sistemine gidilmiştir. Anadolu’da Hititler, Mısır’da Mısır İmparatorluğu Mezopotamya’da ise Asurlular gibi büyük devletler ortaya çıkmıştır. Bu devletler kendi aralarında savaşarak topraklarını genişletme politikasına girmişlerdir. Ayrıca mezkûr devletlerde monarşik sistem hakim olup kölelik müessesi mevcuttu. Bu devletler siyasi birliklerini tamamladıktan sonra, kendi aralarında savaşmaya başlıyorlardı. Örneğin Hitit Devleti Arzava Krallığı’nı ve Mitannileri kendisine bağladıktan sonra Mısır’a savaş ilan etmiştir.

Bu devletler ilerleyen sürelerde zayıflamış ve tarih sahnesinden silinmişlerdir. Bu sefer devletlerin yerine tarih sahnesinde yeni devletler hatta daha geniş bir ifade ile imparatorluklar ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Mezopotamya’da Persler, Avrupa’da Romalılar Orta Asya’da ise bir Türk hakanlığı olan Hunlar ortaya çıkmıştır. Bu imparatorluklar Dünya hâkimiyeti için savaşmışlardır. Çağdaşlarına göre Dünya siyasi tarihine damgasını vuran Romalılar olmuş ve topraklarını Avrupa’dan Asya’nın içlerine ve Afrika’ya kadar genişletmişlerdir. Roma İmparatorluğu tabiri caizse kendi çağında Dünya süper gücü haline gelmişti. Fakat İbn-i Haldun’un devlet teorisi devreye giriyor (her toplum önce doğar gelişir ve ölür), Romalılar güç kaybederek tarih sahnesinden silinmeye yüz tutuyor. Tabi ki bu dönemde Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Avrupa’ya yerleşmesi ve Kavimler göçü ile Avrupa’da ki güç kaymasını gözden kaçırmamak gerekir. Avrupa’da ki barbar kavimlerin Roma İmparatorluğu’na yağma hareketlerinde bulunması, Romalıların bunları kendi bünyesinde kontrol edememesi ve bu dönemde Avrupa’da yeni bir güç haline gelen Hunların lideri Papa’nın deyimiyle Tanri’nın kırbacı Atilla ile baş edememeleri Romalıların sonunu getiren bir etmen haline gelmiştir. Roma’nın yerini daha sonraki dönemde yine Dünya tarihi bakımından önemli bir yere sahip olan ve Ortaçağ’ın diplomasi konusunda ki devi olan Bizans alacaktır.

Ortaçağ’da Bizans İmparatorluğu Anadolu’daki Ermenileri, Gürcüleri hükümranlığı altına almış ve Bulgar ile mücadele etmiştir. Bulgarların Hıristiyanlığı kabul edip güç kaybetmesi, Bizans’ı rahatlatmıştı. Fakat Bizans sarayları iç karışıklılar ve entrikalarla doluydu. Sürekli bir darbe hareketi geçirmekteydi. Ayrıca Bizans’ın başına bela olacak Türkler güçleniyordu.

1040 yılında kurulan Selçuklu İmparatorluğu 1071 yılına Anadolu’yu Türklere hediye etmiş ve akın akın Türk boyları Anadolu’ya gelerek burayı yurt haline getirmiş ve ileride Dünya’ya hakim olacak Türklerin temellerini atmıştır. Artık Bizans’ın en azınlı düşmanı Türkler olmuştur. Süleyman Şah’ın İznik’i Bizans’ın elinden alıp başkent yapmasıyla Anadolu’da ilk Türk devletini kurmuştu. Moğol istilasına kadar olan süreçte Selçuklular, Bizans ve Selçuklularla baş edemeyen Haçlı orduları arasında savaşlar meydana gelmiştir. 1243 yılında Moğolların Anadolu’ya gelmesi ve Selçuklularla Kösedağ Savaşını gerçekleştirmesi, Anadolu’da Türk hakimiyetini kısa bir süre ara verip Moğolların Anadolu’da hakim olduğunu gösterir. 1308 resmi olarak yıkılan Selçukluların yerini Osmanlılar alacaktır.

Osmanlıların Dünya Siyasetine Hakimiyeti

1299 yılında Osmanlı beyliği bağımsızlığını ilan etmiştir. Orhan Gazi’nin devletleştirdiği beyliğine 1326 yılında Bursa’yı katarak topraklarını genişlettiğini görmekteyiz. Osmanlılar diğer beyliklerle olan mücadelelerini bir iç mesele olarak görerek kendine en büyük düşman olarak Bizans’ı görmüş ve toprak genişletmesini Bizans üzerine yapmıştır. Orhan Gazi’nin Kantakuzen’in elinden Çimpe kalesini almasıyla Osmanlılar’ın Avrupa’ya adım atma imkanı bulmuştu. I. Murat Döneminde Edirne gibi önemli bir şehir Bizans’tan alınarak başkent yapılması Avrupa’da ilerleme konusunda ikinci adımdı. Avrupa’ya yapılacak gaza hareketleri için bir üs noktası olacaktı. Ayrıca I. Murat içeride de Hamitoğulların’dan Isparta ve Akşehir’i para ile alarak, Germiyanoğullarında’da Kütahya,Simav ve Emet’i alarak savaşmadan topraklarını genişletmişti. Bu faaliyetler Avrupa’da bir korku havası yaratmış ve Haçlı faaliyetleri ortaya çıkmıştır.

I.Bayezid’in iktidara gelmesiyle bu faaliyetler devam etmiş, İstanbul kuşatılmıştır. Ayrıca içeride de birçok beyliği topraklarına katarak siyasi birliği sağlamış ve Avrupa’ya yönelmeye niyetlenmiştir. Fakat bu dönemde Orta Asya’da hüküm süren ve cihan hakimiyeti mefkûresi güden diğer bir Türk beyi Timur ile karşı karşıya gelen Osmanlı Ankara Savaşı’nda yenilmiş ve Osmanlı Devleti fetret dönemi geçirerek içeride bölünme ile karşı karşıya kalmıştır. Fakat Çelebi Mehmet’in kardeşleri ile yaptığı mücadeleyi kazanıp devletin başına geçmesi, Osmanlı için vahim bir durumu engellemiş oldu. Çelebi Mehmed ve II. Murat Osmanlı’nın yayılmacı politikasını devam ettirmişlerdi.

Osmanlı tahtına II. Mehmed’in geçmesi Osmanlı tarihi açısından bir dönüm noktasıydı. II. Mehmed tahta geçer geçmez Bizans’ın başkenti olan Kostantinapolis’e göz dikmişti. Niyeti Bizans’ı tarih sahnesinden silerek Osmanlı’nın Anadolu ve Balkanlar’da ki topraklarını birleştirmek ve Hz. Peygamberin meşhur hadis-i şerifine nail olmaktı. 6 Nisan’da kuşatılan İstanbul 29 Mayıs 1453’te fethederek Bizans’ı tarih sahnesinde silmişti. Ayrıca Fatih unvanını almıştı. Ayrıca Fatih hükümdarlığı döneminde Karamanlıları hükümarnlığına almış Karadeniz’i Türk gölü haline getirmiş ve Otranto’yu fethederek Bizans’ı diriltme ümitlerini sona erdirmişti. Fatih’in ölümüyle tahta II.Bayezid geçmiş ve bu dönemde pek fazla fetih gerçekleşmemiştir. Yavuz’un iktidarı döneminde İslam Dünyasında bir fitne hareketi ortaya çıkmış ve bu fitne Osmanlı’yı da parçalama aşamasına getirmiştir. Yavuz’un faaliyetleri Ortadoğu’da İran’da hüküm süren ve bir Türk hükümdarı olan Şah İsmail üzerine olmuştur. Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup eden ve dönüşte Turnadağ’da Dulkadirlileri kendi hakimiyetine alarak Türk siyasi birliğini tamamlayan Yavuz 1520 yılında hayatını kaybetmiştir. Osmanlı tahtına artık oğlu Süleyman geçecektir. Süleyman’ın faaliyetleri direk olarak Avrupa’ya yönelik olacaktır. Bu dönem Osmanlı’nın altın devridir. Süleyman 1526 yılında Mohaç’ta Macarları mağlup ederek Macarları kendi hükümlığını aldı. Artık Osmanlı Avrupa ile komşu idi. Bu dönemde Hıristiyanların hamisi Avusturya İmparatorluğu idi ve Osmanlı Avusturya ile sınır olmuşu. Bu Haç ile hilalin karşı karşıya gelmesi anlamına da gelmekteydi. Osmanlı Devleti bu dönemde diplomatik olarak hiçbir devleti kendine denk olarak görmüyordu. Avusturya ile yapılan savaşlarda 1533 İstanbul Antlaşmasıyla Avusturya Arşidükü Osmanlı sadrazamına denk olacak ibaresi ile Avusturya’yı ayaklar altına almışt. Ayrıca bu dönemde yeni yeni ortaya çıkan Rus İmparatorluğu’nu da Moskova Prensliği olarak görüyordu. Osmanlı Devleti bu dönemde dünyaya damgasını vurmuş vaziyetteydi.

Bu süreç 1606 Zitvatoruk Antlaşmasına kadar süre gelmişti. 1606 yılında Avustuya ile yapılan Zitvatoruk Antlaşmasında Osmanlı Devleti toprak kaybetmedi fakat 1533 İstanbul anlaşmasında kazandığı üstünlüğü kaybederek prestij kaybetti, ayrıca gerilediğinin de sinyallerini vermiş oldu. Akabinde II.Viyana bozgunu Osmanlı Devleti için bir hezimet olmuş ve Sakarya Savaşına kadar Osmanlı Devleti sürekli bir geri çekilme politikasına giderek ofansif siyasetten, defansif siyasete geçmiş oldu. Bu dönemde artık dünya siyasetinde bir güç olarak Ruslar ortaya çıkmış ve 1700 İstanbul Antlaşması ile Azak kalesini almış ve İstanbul’da elçi bulundurma hakkı kazanmışlardı. 1711 Antlaşması ile Osmanlı Devleti bu hakları onlardan almıştı. Fakat Ruslar giderek Osmanlı üzerinde hakimiyetlerini artırma çabasındaydı. Amaçları sıcak denizlere inmekti. Bunun içinse gözleri sürekli boğazlardaydı. 1736 Belgrad Antlaşması ile Osmanlı Devleti 18.yy son kez toprak kazanmıştı.

1768-74 Osmanlı-Rus harbi neticesinde Osmanlıların bu savaşı kaybetmeleri, Osmanlı için fecaat sonuçlar ortaya koymuştu. Bu dönemde Küçükkaynarca Antlaşması yapılmış ve bunun sonucunda Kırım’ın bağımsızlığı kabul edilmişti. Ayrıca Ruslar Osmanlı Devletin de bulunan Ortodoksların haklarını koruyacak ibaresi ile Ruslar bu dönemde Osmanlıların içişlerine karışma hakkına sahip olmuştu. Azak kalesini alarak da Karadeniz’e inme imkanı bulmuş ve Osmanlı için büyük tehditler oluşturmaya başlamışlardı.

Fransız İhtilali’nin Getirdiği Yeni Sonuçlar

19.yy en önemli olayı hiç şüphesiz Fransız İhtilali olmuştur. Bu olay dünya tarihini değiştiren bir olay olmuştur. Bu olay Dünya’da İmparatorluk sisteminin sonunu getirmişti. Bu sıralarda 1787-92 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı cereyan ediyordu. Avusturya’nın Fransız İhtilalinden etkilenmesiyle savaştan çekilmek zorunda kalmıştı, bunun akabinde Rusya’da savaştan çekilmek zorunda kalmıştı. Bu dönemden itibaren sürekli savaş halinde olan Avusturya ve Osmanlı Devleti artık müttefik olacaktı. Ayrıca bu dönemden itibaren Dünya siyasetinde İngiltere, Fransa ve Rusya olacaktı. 1815 Viyana Kongresi ile Dünya’da artık İmparatorlukların yerini milli devletler almaya başlıyordu. Dünya’da milliyetçilik hakimdi. Osmanlı Devleti’de bu fikir akımından nasibi almıştı. İlk olarak 1804 yılında Sırplar ayaklanmış, 1829’da ise ilk olarak Yunanlılar bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Bu çorap söküğü gibi geliyordu. Ruslarında Osmanlı topraklarında uyguladığı Panslavizm politikası ile Osmanlı sınırları sürekli olarak daralıyordu. 1878 Berlin Antlaşması ile Sırplar, Bulgarlar da bağımsız birer devlet haline gelmişti. Osmanlı Devleti bu ayrılıkları önlemek amacıyla çeşitli fikir akımları ortaya atıyordu fakat hiç biri işe yaramıyordu. 1912 yılında son olarak Arnavutlarda bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi.

Ayrıca sanayi devrimiyle sömürgeci devletlerde Osmanlıyı bir açık pazar ve hammadde yatağı olarak görüyor ve gözlerini bu coğrafyaya dikiyorlardı. Bağımsızlığını kazanan devletleri galeyana getirip ayaklandırıyorlardı. Özellikle Ortadoğu ve Hindistan yoluna gözünü dikiyorlardı. İngilizler ve Fransızlar bu bölgede Araplara hilafet ve bağımsız büyük Arap İmparatorluğunu vaat ediyorlardı. 1881 yılında İngilizler Mısır’ı, 1882’de ise Fransızlar Tunus’u ele geçiriyorlardı. Osmanlı Devleti Ortadoğu’da diğer taraftan bedevi kabilelerin ayaklanmaları ile uğraşıyordu.

1911 Balkan ve 1912 Trablusgarb savaşlarında Osmanlı devleti Kuzey Afrika’da ki son toprak parçasını da kaybediyordu. Bu dönemde Avrupa karışmış durumdaydı. Bloklaşmalar oluşuyordu. Bir dünya savaşı kapıdaydı fakat bir sadece bir bahaneye bakıyordu. İstenen olmuştu, bir Sırp milliyetçisinin Avusturya veilahtını öldürmesi sonucunda I.Dünya Savaşı ortaya çıktı başta tarafsız olan Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında savaşa girdi. Başarılı bir portre çizen Osmanlı Devleti müttefiki olan Almanların yenilmesiyle savaştan çekilmek zorunda kaldı. Bu dönemde Almanlara şartları ağır olan Versay, Macarlarla Triyanno, Bulgarlarla Nöyyi, Avusturya ile Sent Germen Antlaşmaları imzalanmıştı. Osmanlı Devleti’ne ise Sevr dikta ettirilmeye çalışılmıştır. Fakat Türk halkı bunu kabul etmeyerek ulusal direniş savaşı olan Kurtuluş Savaşına girişmiş ve kazanmıştır.

21.Yüzyılda İmparatorluklar

Sevr ile bir milleti yok edip en eski haçlı zihniyetiyle Ceyhun ötesine sürmeye çalışan Avrupalılar yine başaramamışlardı. Lozan ile Türkiye Devleti’nin kuruluşu tescillenmişti. Bu dönemde 1917 Rus Devrimiyle birlikte Çarlık Rusyası sona ermiş ve yerine Sovyet Rusya kurulmuştu. I. Dünya Savaşından sonra Dünya dengeleri değişmiş ve yeni devletler ortaya çıkmıştı. Balkanlarda Yugoslavya, Doğu Avrupa ve Orta Asya’da Sovyet Rusya gibi büyük devletler egemen olmaya başlamışlardı. İngiltere ise sömürdüğü ülkelerin bağımsızlıklarını vermişti. II.Dünya Savaşından sonra Dünyada komünist ve kapitalist sistem egemendi. Kapitalist sistemi ABD, komünist sistemi ise Sovyetler temsil etmekteydi. Fakat bu sistemde uzun sürmedi 1991’de Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla birlikte ülkeler bağımsızlıklarını kazanmaları ile birçok devlet ortaya çıktı. Dünya tek kutuplu hale dönüştü. 2003 yılında Yugoslavya’nın da dağılmasıyla birlikte dünyada ki son imparatorluk sona ermişti. Rusya’nın başına Vlademir Putin’in geçmesiyle birlikte Rusya eski günlerini aramaya başlamıştı. 2009 yılında ki güvenlik konseyinde Putin’in “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sözüyle Dünyanın eski sistemine dönüşeceğinin sinyallerini veriyordu. Kosova’nın bağımsızlığı meselesinde Rusya’nın Sırplara, Amerika’nın ise Kosovalılara destek vermeleri iki büyük devleti karşı karşıya getiriyordu. Kosova’nın bağımsızlığını kazanması Rusya’nın diplomatik anlamda darbe yediğini göstermiştir. Fakat Rusya ise Güney Osetya ve Abhazya’nın bağımsızlığı meselesinde Amerika’nın Gürcistan’ı desteklediği bir ortamda Oset ve Abhazlara destek vererek Amerika’yı saf dışı bırakmıştı. Daha sonraki dönemde Abhazların Rusların boyunduruğuna girmesiyle Rusya’nın eski Sovyet sınırlarını tekrardan elde etmeye çalıştığı fikri ortaya çıkardı. 2014 yılında Ukrayna’da çıkan ihtilafta Rusya’nın Kırım’ı elde etme çalışmaları Rusya’nın 1700 yılında ki sıcak denizlere inme politikasını tekrardan gündeme getirdi. Ayrıca Rusya’nın Ortadoğu’da Esad’a verdiği destek ile Amerika’nın karşısında durduğunun göstergesidir.

Ayrıca bilindiği üzere Dünya üzerinde global ittifaklar mevcuttur. Avrupa Birliği, NATO, Birleşmiş Milletler bunlardan bilinenlerdendir. Orta Asya’da da Rusya ve Çin’in başını çektiği Şangay İşbirliği Örgütünü kurarak Orta Asya’da Kazakistan, Kırgızistan,Özbekistan ve Tacikistan’dan oluşmaktaydı. Rusya ve Çin bu örgüt vasıtasıyla Orta Asya’yı kontrol altında tutmaktadır.

Sonuç

İnsanlık tarihi ile başlayan süreçte ilkçağda insanların bir arada yaşamaları ve akabinde insanların tarım ve hayvancılığı öğrenmeleri ve insanların bireyselleşmesi ve sosyalleşmesiyle devletleşme serüveni başlamıştır. Ortaçağda Türklerin, Romalıların ve selefi Bizanslıların döneme damgalarını vurmalarından söz edilmiştir. Osmanlıların kurulmasıyla birlikte fethettiği topraklardan ve diplomatik faaliyetlerden söz edilmiştir. Daha sonra ki dönemlerde Osmanlı Devleti’nin giderek zayıflaması toprak kayıpları ve diplomatik olarak gerilemesinden söz edilmiştir. Rusya’nın Osmanlı üzerindeki politikalardan bahsedilmiştir.

İRAN DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : İran Tarihinde Türkler


ALİ ŞAHİN : İran Tarihinde Türkler

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2018/02/17/iran-tarihinde-turkler/

Ortadoğu’da son yıllarda etkisini artıran İran’ın kökeni Perslere medeniyetine dayanıyor. Sonraki dönemlerde Sasani hâkimiyeti altına giren Fars milleti, İslam Devleti’nin bölgede yayılmacı bir politika izlemesiyle birlikte İran sınırlarına dayandı. Hz. Ömer’in Horasan’ı fethiyle birlikte Sasaniler yıkıldı, bölge İslam Devleti hegemonyası altına girdi. Bölgenin İslam Devleti’nin eline geçmesiyle birlikte Mecusi İranlılar kitleler halinde İslamiyet’e girdi. Bölgede İslam Devleti’nin egemenliğinin son bulmasının ardından İran, sırasıyla Tahiriler, Saffariler, Samaniler, Gazneliler ve Şii Büveyhoğulları’nın egemenliği altına girdi. 11.yy sonlarına doğru bölge, büyük Türk Devletlerinden Selçukluların hakimiyeti altına girdi. Ülkenin önemli şehirleri olan Rey, Hemedan, Nişebur Selçuklulara başkentlik yaptı. Selçuklu Devleti’nin yıkılmasının sonra bölgede irili ufaklı birçok Atabeylik kuruldu. Bu süreçten sonra bölge dönemin önemli devletlerinden olan Harezmşahlar’ın kısa süreli hâkimiyetine girdi. Fakat bu hakimiyet fazla uzun sürmedi. Çünkü bu dönemde dünyayı kasıp kavuran tabiri caizse çekirge sürüsü halinde dünyayı saran Moğollar İran’ı istilasına uğradı. Bu süreçten sonra İran’da kısa bir süreliğine Moğolların bir kolu olan İlhanlı hakimiyeti altına girdi.

Moğolların izlerinin bölgeden silinmesinin ardından bölgede uzun süre Akkoyunlu ve Karakoyunlu mücadelesi ve akabinde Akkoyunlu hakimiyeti oluştu. Akkoyunlular bölgeyi 11 Ağustos 1471 yılında meydana gelen Otlukbeli Savaş’ına kadar elinde tuttu. Akkoyunlular’ın bölgeye hakim olduğu dönemde Sefiyyuddin Erdebili, Safevi Devleti’nin temelini oluşturacak olan Safevi Tarikatı kurdu. Fakat kuruluş döneminde hiçbir siyasi kimliği olmayan tarikat tamamen Sünni itikada bağlılık içerisinde hayatını idame ettirdi. Hoca Ali döneminden itibaren ise tarikat yavaş yavaş siyasileşerek, Şii itikada doğru kaymaya başladı. Bunun sebebi ise Hoca Ali döneminden itibaren tarikatın kendi bünyesine Şii unsurları alamaya başlamasından kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte tarikatın Şiileşme süreci tarihçiler arasında ihtilaf konusu oldu. Faruk Sümer gibi önemli tarihçiler tarikatın Hoca Ali değil, Şeyh Cüneyd’den itibaren siyasileştiğini öne sürdü.

Bununla birlikte tarikata başta Akkoyunlular olmak üzere, Osmanlılar ve Timurlular saygı gösterdi, hatta Osmanlı Devleti II. Murad Döneminde tarikata bağışta bulundu. Timur ise Safevi tarikatının etkisi altına girerek, Erdebil Şehrini Safevilere hibe etti. Hatta tarikatı fiilen içişlerinde serbest hareket etmesine göz yumarak, tabiri caizse otonomluğunu kabul etti. Sonraki dönemlerde sırasıyla iktidara Şeyh İbrahim, Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar geçti. Şeyh Cüneyd dönemi tarikatın Şeyhlikten Şahlık’a geçişinin ilk adımını oluşturdu. Şeyh Haydar döneminde ise hanedan içerisinde bir yapılanmaya gidildi. Tarikat içinde müritlerin sayısı artırılmaya çalışılarak, tekkede bir taraftan ders verildi, öbür taraftan ise savaş taktikleri anlatılarak çeşitli coğrafyalara halifeler yollandı. Bu sayede tarikat geniş coğrafyalara yayılarak etki alanı artırılmaya çalıştı. Bununla birlikte Şeyh Haydar müritleri arasında istihbarat ağları oluşturmuş, müritlerini tanıyabilmek için başlarını kızıl börk taktırmıştır. Bu yüzden Kızılbaş tabiri ortaya çıkarak günümüze kadar geldi. Ayrıca bu dönemde toprak genişletme politikası güdüldü.

Şeyh Haydar’ın ölümü üzerine oğullarından Şeyh Ali belli süre tarikatın başına geçti. Bu sırada Akkoyunlular’ın hakimiyeti altında bulunan Şeyh Ali isyan etti ve akabinde öldürüldü. Şeyh Ali sonunu bilircesine ölmeden önce kardeşi İsmail’i veliaht gösterdi. Şeyh Ali’nin ölümünün ardından tarikat kısa bir süre kabuğuna çekildi. Bu sırada yaşı küçük olan Şeyh İsmail Lahican ve Gilan bölgesinde saklandı. Şah İsmail yaşının büyümesi ve tarikatın genişlemesinin ardından tekrar ortaya çıkma vaktinin geldiğine inandı. 1501 yılında tarikatını Erzincan’da toplayarak Şirvanşahlarla savaşa girişti. Bu savaşı kazan Safeviler, Şirvanşahların topraklarını ele geçirdi. Böylece tarikat net bir şekilde “Şeyhlikten Şahlık’a” adım attı. Böylece tarikatın şeyhi olan İsmail, tahta geçerek Şah İsmail oldu. Bu süreçten sonra Safeviler bölgede Sünnilere baskı yaparak bölgeyi Şiileştirme politikasına gitti. Böylece Azerbaycan coğrafyasında Şiilik baskı ve zulümle yayılmaya başladı.

Bu süreçte Şiilik bölge açısından gerek dini gerekse siyasi bakımdan büyük bir tehlike olarak görüldü. Osmanlı Devleti’nde Şah İsmail’in halifeleri tarafından çıkarılan isyanlar Osmanlı yönetimini zor duruma soktu. Bu durum karşısında Osmanlı Devleti İran’a karşı seferi zaruri bir durum olarak gördü. Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim Şah İsmail’e mektuplar yazarak bu yoldan dönmesini söyledi. Fakat Şah İsmail bu yoldan dönmeyeceğini bildirdi. Bu durum karşısında Yavuz gerekli fetvaları aldı. Osmanlı-Safevi arasında bir savaş kaçınılmaz hale geldi. İki ordu Çaldıran Ovası’nda karşı karşıya geldi. Osmanlı Devleti’nin askeri techizat ve savaş tekniği karşısında Safevi Devleti karşı koyamadı. Netice olarak Osmanlı Devleti savaşı kazandı. Böylece kendi ülkesini garanti altına aldı.

Çaldıran Savaşından mağlup olan Safevilerin toprak genişletme politikası belli bir süre durdu. Akabinde Tahmasb’dan itibaren dokuz hükümdar daha iktidara geçtikti. III. Abbas döneminde İran’da bir darbe hareketi gerçekleştirildi, iktidarı Kaçar Hanedanlığı eline geçirdi. Bu hanedanlık 1794 yılından itibaren başlayan iktidar 1925 yılına elinde tuttu. 1925’ten sonra İran, bölgenin ilk sahipleri olan Farslıların hakimiyeti altına girdi. Bölgede Pehlevi hanedanı darbe yaparak iktidarı ele geçirdi. Şah Rıza Pehlevi devletin yeni sahibi oldu.

Sonuç olarak İran tarihi genel hatları ile ele alındı. Tarihsel süreç bağlamında İran’ın 8. Yüzyıla kadar ilk sahipler Farsların yönettiği görüldü. Bu süreçten sonra İslam fetihleri bölgede dini yapıyı değiştirdi. İslamiyet kitleler halinde bölgede yayıldı. Bununla birlikte 11. Yüzyıldan itibaren bölgeye Türklerin hakim olduğu görüldü. İran’ın önemli kentlerinden Rey, Hemedan, Nişabur Büyük Selçuklu Devleti’ne başkentlik yaptı. Sonraki süreçler diğer Türk Devletlerinin bölgesel faaliyetleri ve Moğol istilasında kısaca bahsedildi.

Son olarak İran’ın Şiileşmesini sağlayan Türk hanedanı Safevilerin kuruluş evresi, Şiiliğe geçiş süreci ve bölgeyi Şiileştirme politikalarına değinildi. Akabinde bölgede büyük bir tehdit unsuru olduğu görüldü. Bu süreçten sonra iki Müslüman Türk Devleti olan ve farklı mezheplere mensup Osmanlı-Safevi Devleti arasında meydana gelen Çaldıran Savaşına değinildi. Bu süreçten sonra Safevilerin toprak genişletme politikalarının durduğunu sonraki yıllarda da hanedanlar arasındaki darbe harekatlarına değinildi. Sonuç olarak 1926 devrimiyle birlikte bölgede Selçuklu ile başlayan Türk hakimiyetinin 900 yıl sonra son bulduğu görüldü.

İRAN DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : İran’ın Avrasya Devleti Projesi


ALİ ŞAHİN : İran’ın Avrasya Devleti Projesi

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/07/01/iranin-avrasya-devleti-projesi/

1979 yılında İran’da Humeyni liderliğinde İran Devrimi gerçekleştikten sonra, İran’da rejim değişerek İslam Cumhuriyeti kuruldu. Bu cumhuriyet ile Şii devlet politikasına oluştu. Ayrıca Güney Azerbaycan bölgesinde hüküm süren Azerbaycan Türklerine asimilasyon politikası uygulanmıştır. İran Devriminden sonra bölgede radikal hareketler baş göstermiş, İran Devleti’de buna her zaman destek vermiştir. Bu devrimden sonra İran, ABD ve İsrail karşıtı söylemleri ile muhalif yönlerini ortaya çıkarmış, Avrupa’ya karşı kapılarını kapatmıştır. İran-Irak Savaş’ında Batı İran’a karşı Irak’ı desteklemiştir.

İran Devrimden sonra dış politikada da şii devlet politikasını uygulamıştır. Bölgede Şiilik propagandası yaparak hem Şiiliği yaymayı amaçlamış ve bölge devletlerini kendi hâkimiyeti altına alarak bölgenin yükselen gücü haline gelmek istemiştir. Fakat bu politika yaklaşık olarak beş yüz yıllık bir politikadır. Çünkü İran topraklarında kurulan Safevi Devleti kuruluş aşamasında iken hükümranlığını yaymak amacıyla bölgelere Şii halifeler göndererek, bölge halklarını ayaklandırılmayı amaçlamış ve kendi bünyesine katmak istemiştir.

  1. ve 21.yüzyılda özellikle İran cumhurbaşkanlığına Ahmedi Nejat’ın gelmesiyle birlikte İran siyasi politikası daha katı bir hal almıştır. Özellikle İran’ın nükleer enerjiye geçmesi Dünya kamuoyunu rahatsız etmiş batı camiası ve BM tepkisini sık sık dile getirmiştir. İran’a bir takım ambargolar uygulamıştır.

Arap Baharı’nın meydana gelmesiyle birlikte Ortadoğu’da siyasi dengeler değişmiş, Ortadoğu ülkelerinde halklar ayaklamış, diktatörler devrilmeye başlamıştır. Sırasıyla Tunus, Libya ve Mısır derken Arap Baharı Suriye’ye de sıçradı. İçerisinde Türkiye’nin de bulunduğu batı camiası muhalif kesimi desteklerken Çin, Rusya ve İran’da ESED’i desteklemekteydi. Bu desteğin asıl sebebi Esed’in Nusayri Şii olması ve Suriye üzerinden çıkarlarının olmasıydı. Bu sıralarda İran’da iktidar değişmiş Ahmedi Nejat’ın yerine Hasan Ruhani iktidara gelmiştir. Hasan Ruhani’nin iktidara gelmesiyle İran politikasında yumuşamalar meydana geldi. İlk iş olarak Avrupalı devletlerle görüşülerek nükleer sorun tatlıya bağlandı. Daha sonraki dönemde ise 4 yıl aradan sonra İngiltere ile karşılıklı mukim elçilikler tesis edildi. Fransa ve Hollanda ile ticari anlaşmalar gerçekleşti. Böylelikler İran Devleti uzun bir aradan sonra Avrupa pazarına açılmayı sağladı.

Öte taraftan da bölgede siyasi faaliyetlerine devam eden İran, Şii Lübnan Devleti ve silahlı kuvvetleri Hizbullah’ı kendi saflarına çekmişti. Yemen’de meydana gelen karışıklılarda Yemen’e egemen olmak isteyen Şii Husileri desteklemiş, Irak’ın Şii kanadına destek vermiş ve Suriye’de de yukarıda belirttiğimiz üzere Nusayri Esed’e destek vererek dört devleti avuçlarının içine alarak, Sünni Türk Devleti’nin Ortadoğu’ya açılmasını engelleyecek Seddi de kurmuşlardı. Böylece asırlardan beri süre gelen Sünni-Şii kavgasının da hala devam ettiğini göstermiştir.

Ayrıca Suriye eksenli Rus-İran ittifakı İran’ın Orta Asya sahasına açılması için fırsattı. Her ne kadar Batı blok ile aralarında anlaşmalar olsa da İran ile Rusya’nın arasında en ufak bir çatlaklık meydana gelmedi. Yıllardan beri gözlemci statüsü ile Şangay İş Birliğine üye olan İran’ın tam üyelik başvurusu kabul edilmese de Suriye politikasında Rusya’ya yakın olması bu isteğini gerçekleştireceğe benziyor. Bu konuda Şangay İşbirliği Örgütünde söz hakkı yüksek devlet olan Rusya’nın da bu üyeliğe sıcak baktığını görmekteyiz. Çünkü Vladimir Putin’in özel temsilcisi Bahtiyar Hekimov Brükselde Asya-Afrika liderleri zirve toplantısı çerçevesinde yaptığı açıklamada, İran’ın bölgede kilit rol oynadığını ve Şanghay İşbirliği Örgütüne üyeliğine isteğini gösterdiğini belirtti. Yakın zamanda Kırgız Devlet Başkanı Almazbak Atambeyev’in İran ziyareti sonrası birçok alanda ticari anlaşmalar yapması ve Ruha’nin “İran’ın ŞİÖ’ye üye olmasının önündeki engeller kalkmıştır Diğer üyeler de bu konuya sıcak bakmaktadır” şeklinde açıklamalar yapması İran’ın Orta Asya pazarına da girerek Avrasya Devleti olma yolunda emin adımlar attığının göstergesidir.

İRAN DOSYASI /// ALİ ŞAHİN : İran’da Dini Liderlik Makamı ve Geleceği


ALİ ŞAHİN : İran’da Dini Liderlik Makamı ve Geleceği

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/06/28/iranda-dini-liderlik-makami-ve-gelecegi/

Akşam saatlerinde haber ajanslarına İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’in öldüğü haberi düşmüştür. Bu haberden sonra İran’dan yalanlama gelmiştir. Fakat 77 yaşındaki Ayetullah Ali Hamaney’in sağlık problemleri olduğu bilinmektedir.
Bununla birlikte haberden sonra herkesin kafasında İran’daki dini liderliğin konumu sorgulanmaya başlanmıştır. Zira İslam devriminden sonra İran’ın yönetim mekanizması değişmiştir. Humenyi tarafından geliştirilen doktrin ile din ve siyasetin ayrılamayacağı bu yüzden İran siyasi otoritesinin en tepesine dini liderin oturtulacağı bir sistem getirilmiştir. Böylelikle İran’daki dini lider ülkedeki iç ve dış politikaları da denetimi altında tutmaktadır. Bununla birlikte Humeyni hem devletin siyasi lideri hem de dini lider olmuştur. Bununla birlikte Humeyni ölmeden kısa bir süre önce İran anayasasında revizyona giderek bazı değişiklikler yapmıştır. Bu değişiklikler neticesinde egemenliğin, yasama, yürütme, yargı organlarının dini liderin gözetimi altında kullanılacağı ifade edilmiştir. Humenyni’nin ölümünden sonra liderliğe Ayetullah Ali Hameni seçilmiştir.

Dini liderlik müessesi ömür boyu sürmektedir. İran’da dini lider başkomutan olarak savaş açma hakkına ve barış yapma hakkına sahiptir. Cumhurbaşkanını alma yetkisini de elinde bulundurmaktadır. Yargı ve polis onun elindedir. Orduya atanacak komutanları da o seçmektedir.

İran’da dini lideri seçen kurum uzmanlar meclisidir. Bu meclis 88 kişiden oluşup, halk tarafından seçilmektedir. Ayrıca uzmanlar meclisi, dini lideri denetleme ve azletme hakkına da sahip tek kurumdur. Uzmanlar meclis dini lidere daha çok dini konularda danışmanlık yapmakla görevlidir. Bu yüzden tamamı din adamlarından oluşmaktadır. Bu meclis ülkenin dini liderini seçtiği için meclisin başkanının siyasi görüşü önemlidir.

Ayrıca İran geçtiğimiz Şubat ayında kritik bir seçim geçirmiştir. Bu seçimde reformcular muhafazakarları hezimete uğratarak büyük zafer kazanmıştır. Ayrıca 88 sandaleyden oluşan uzmanlar meclisinin 52’sin kazanarak büyük avantaj elde etmiştir. Seçimden önce meclis başkanlığı muhafazakarların elinde bulunurken, seçimden sonra reformistlerin eline geçme eğilimindedir. Ayrıca meclis başkanlığı için en kuvvetli adayın Rafsancani olduğu göze çarpmaktadır.

Muhafazakar zihniyetli olan Ayetullah Hamaney’in reformist kanatla bir türlü anlaşamadığı ve sürekli ters düştüğü medyaya yansımıştır. Hatta Hamaney, Ruhani’nin Avusturya ziyaretlerini erteletmesinde etkin olmuştur. Bununla birlikte birkaç konuda sağlık sorunlarını bahane etmiştir. İran’ın batıya entegrasyonuna karşı olan Hamaney, Ruhani’nin sağlıklı çalışmasına engel olmaktadır.

Seçimden sonra uzmanlar meclisinin çoğunluğunu elinde bulunduran reformistler Hamaney’in vefat etmesi halinde ülkenin yeni liderinin seçilmesinde baş aktör olacaktır. Reformistler yeni lider seçiminde muhtemelen Haşimi Rafsancani’yi destekleyeceklerdir. Bununla birlikte eski cumhurbaşkanı olan Haşimi Rafsancani, devrimden sonra İran’a yeni bir soluk getirmiştir. Liberal bir zihniyete sahip olan Rafsancani İran’ın batıya açılmasında soluk olmuşutur. İran’da burjuva sınıfı oluşturmuş, İran’ın dünyaya açılmasında kilometre taşı olmuştur. Haşimi Rafsancani’nin dini lider olması halinde bugünlerde batıya entegre olan İran’ın ve Ruhani’nin işini kolaylaştıracaktır.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Ali ŞAHİN : İran Sahasında PJAK


Ali ŞAHİN : İran Sahasında PJAK

KAYNAK : https://siyahcizgi.wordpress.com/2016/06/28/85/

İran’da Devrim muhafızları ile PJAK arasında çatışma çıkmış ve 5 PJAK militanı öldürülmüştür. Böylece Türkiye’de faaliyet gösteren PKK, Suriye’de faaliyet gösteren PYD’den sonra uzun süreden sonra sesi soluğu çıkmayan PJAK’ı da sahalarda yerini almıştır.

İran’daki bu terör olayı ile birlikte uzun süredir kafamı kurcalayan sorulardan bir tanesi olan PJAK sorusu tekrar aklıma geldi. Ortadoğu’da PKK ve PYD aktif olarak sahada bulunurken PJAK neden sahada görünmemekteydi. Bunu kendimce yorumladığımda İran’ın baskıcı rejiminin PJAK’ı sindirmesi, Suriye’de gizliden PYD’nin ve Türkiye’de PKK’nın desteklenmesi olarak düşünmekteydim. Zira Türkiye Suriye konusunda İran ile farklı düşünmekteydi. İran ESAD’ın kalmasını desteklerken, Türkiye gitmesinden yana tavır sergilemekteydi. Bu yüzden Türkiye ve İran arasında yer yer diplomatik gerilimlerin meydana geldiğini görmüştük. Hatta İranlı Bakanlardan birisinin Kandil’e çıktığı çarşaf çarşaf gazete gipürlerine yazıldığını görmüştük. Fakat burada çift kutuplu dünyanın getirdiği durum çerçevesinde Türkiye’nin ABD ile İran’ın ise Rusya ile müttefik olmasından kaynaklanan bir durumdu. Kısacası bu durumu iki devlette kendi çıkarları çerçevesinde değerlendirmekteydi.

Lakin Ortadoğu’da iki rakip ülke olan Rusya ve ABD’nin masaya oturup IŞİD’e karşı PYD’yi desteklemesi, bölücü terör örgütünün meşruiyet kazanmasına sağladı. Hatta PYD’nin IŞİD’e karşı başarılar kazanmasıyla birlikte neredeyse kahraman ilan edildi. Bu durumdan gerek Türkiye, gerekse İran rahatsız oldu. İki devlet arasında görüşmeler başladı. Eski Başbakanımız Davutoğlu’nun sürpriz İran ziyareti, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ve Başbakan Hasan Ruhani’nin Türkiye ziyaretleri bunun önüne set çekmek için yapılmış görüşmelerdi. Çünkü PYD bu meşruyetini kullanarak Suriye’de bağımsız bir Kürt Devleti’nin önünü açacaktı. Ayrıca bu meşruiyetten ilk aşamada PKK’ya sonra da PJAK faydalanacaktı. Bu meşruiyetle birlikte PKK’nın Türkiye’de faaliyetlerine artıracak ve sonraki aşamada İran’a sıçratılacaktı.

Zira İran, Ortadoğu’da aktif bir role bürünmüştü. Yemen konusunda Suudi Arabistan ile rekabete girişirken, Suriye konusunda da Rusya ile ittifak kurarak kendi çıkarları çerçevesinde at koşturmaya çalışmaktaydı. Lakin Skys Picot’un yüzüncü seneyi devriyesinde Ortadoğu yeniden şekillenip, paylaştırılırken İran’ı bu pastadan pay istememekteydi. Lakin bölgeyi paylaşan dev emperyalist devletler, ambargodan yeni kurtulmuş gelişmekte ve büyümekte olan İran’ı bölgede istememekteydi. Bu yüzden İran’ı belli sebeplerle bölgeden uzaklaştırmaya çalışmaktaydı. Bunun için İran’da bir iç sorun çıkararak Suriye’den geri çekip kendi iç sorunuyla meşgul etmeye çalışmaktaydı. Bu iç sorun etnisite kullanılarak bölgedeki Azerileri Türklerini ayaklandırıp Güney Azerbaycan’da çatışma çıkararak ya da Ortadoğu’da kahraman ilan ettikleri Kürt milisleri harekete geçirerek gerçekleştirebilirlerdi.

İlk aşamada Güney Azerbaycan’da bunu denediler fakat bu plan tutmadı. Belli bir süre sessizliğe bürünen emperyalist güçler Kürtler üzerinde durdular. Öncelikli olarak PYD’nin meşruiyetini sağlayarak bundan PKK ve PJAK’ı da güçlendirmeye çalıştılar. Suriye’de ABD’nin PYD üniforması giyerek onlara destek vermesi gerek Kürt milislere öz güven verirken güçlenmesinin de önünü açtı.

Bununla birlikte İran’da mevcut çatışmanın Türk ve Irak sınırında gerçekleşmesi bölgede yeni güçlenen PJAK’ın Türkiye’de faaliyet gösteren PKK ve İran’da özerk durumda bulunan Barzani milislerinden de yardım alabileceği düşünülebilir. Zira PKK ve Barzani milislerinin aktif olarak sıcak çatışmaya girdiği için savaş stratejilerini iyi bilmekteydi. PJAK milislerine yol gösterici unsur olarak tanımlanabilirdi. Bununla birlikte İran’ın PJAK saldırılarına karşı bölgeyi sıkı denetimi altına alması ve istihbaratının disiplinli bir biçimde çalışmasını gerektirebilirdi. Zira PYD ve PKK’nın sahada aktif olması ve yeni savaş stratejileri geliştirmesi PJAK’ı da etkileyebilir. Buda İran’ın çeşitli yerlerinde canlı bomba vs.. gibi unsurlarla istikrarı bozabilir.

Ayrıca İran’a bu saldırılarla birlikte, haddini aşıyorsun imajı da verilmiş olabilir. Çünkü bunun benzerini biz Ankara’daki PKK saldırısıyla görmüştük. Zira İran’ın Ortadoğu ve Suriye’de etkinliğini artırmasıyla birlikte Kürt dinamikleri kullanarak etkisi azaltılacağı düşünülebilir. Bu süreçte İran’ın Türkiye ile rekabetini ikinci plana atarak teröre karşı ortak hareket planı yapması gerekmektedir. Bu plan çerçevesinde iki devlet ortak işbirliği ile bölgeden PKK ve PJAK’ı temizleme harekatına girişmelidir. Ayrıca Rusya ve ABD’yi de PYD’ye destek konusunda uyarmalıdır. Aksi takdirde PJAK’ın İran’da güçlenmesi muhtemeldir.