GRU (RUS ASKERİ GİZLİ SERVİSİ) DOSYASI : Sovyet ajanından çarpıcı Adnan Menderes iddiası !!!! Darbeciler bakın ne talep etmiş


Sovyet ajanından çarpıcı Adnan Menderes iddiası !!!! Darbeciler bakın ne talep etmiş

Leonid Medvedko adlı eski Sovyet askeri istihbaratının (GRU) eski bir ajanı, Rusya basınına verdiği demeçte bir grup emekli Türk subayın, 61 darbesi sonrası idam edilen dönemin başbakanı Adnan Menderes’i devirmek için Moskova’dan yardım talep ettiği iddia etti.

Aynı zamanda yazar ve askeri tercüman olan 91 yaşındaki Leonid Medvedko, Türkiye ile ilgili anılarını Rusya’nın çok okunan gazetelerinden Moskovskiy Komsomolets’e anlattı.

Medvedko, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nin, Türkiye sınırına yakın topraklarında büyük bir askeri tatbikat yapmak için acilen Türkiye’nin dev askeri haritalarını aradığını söyledi. Kendisine haritaları bulma görevi verildiğini belirten Medvedko, ordudan ayrılmış bir diş hekimine tedavi olan eşi sayesinde adını açıklamadığı emekli Türk albayı ile tanıştığını ileri sürdü.

Medvedko, "Önce araştırma yaptım. Söz konusu kişiyi soruşturdum, hakkında bilgi toplamaya çalıştım. Defalarca onunla lokantaya gittik, farklı konularda sohbet ettik. Sonunda eski albayın haritaları bulma işinde bana yardım edebileceğini anladım. Elbette para karşılığında! Ardından, Türk Genelkurmayının haritalarına olan ilgimi açık bir şekilde ima ettim" dedi.

‘Menderes’in devrilmesine yardım ederseniz haritalar sizin’

Ancak emekli albayın haritalar karşılığında Sovyetler’e karşı bir teklifte bulunduğunu iddia eden eski ajan Medvedko, “Onun kafasında başka meseleler vardı. Diğer birçok görevdeki ya da emekli Türk subayı gibi o da dönemin Başbakanı Menderes’ten nefret ediyordu. Bana, ‘Menderes’in devrilmesine yardım ederseniz haritalar sizin’ dedi. Bunun üzerine kendisine Türk başbakanını devirmenin bizim işimiz olmadığını anlattım” diye konuştu.

Eski Sovyet askeri istihbaratı ajanı Leonid Medvedko

Teması kes talimatı

Medvedko, yaptığı görüşmelerin ve emekli albayla aralarında geçen konuşmanın GRU’nun Türkiye’deki istihbarat şefi tarafından Moskova’ya aktarıldığını belirtti. Medvedko, GRU merkezinin yaşananların Sovyetler Birliği’ni darbe aracılığıyla Türkiye’deki siyasi hesaplaşmaya sürüklemek isteyen Türk istihbaratının bir planı olabileceği kanısına vardığını ve kendisine emekli albayla teması acil olarak kesme talimatı verdiğini anlattı.

Eski ajan yine de böyle bir olasılığa inanmadığını belirterek, Moskova’dan gelen talimata rağmen riskleri de göz önüne alarak söz konusu kişi aracılığıyla haritaları ele geçirme çalışmalarına devam ettiğini söyledi.

Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre Medvedko, sonunda para karşılığında emekli albayın İstanbul’daki bir limanın bagaj emanet odasına bıraktığı toplam 400 sayfayı bulan dev askeri haritaları aldığını ve Moskova’ya ulaştırdığını iddia etti. Eski ajan, "Haritaları almaya giderken çok heyecanlandım. Bu bir tuzak da olabilirdi. Ama değilmiş. Hatta 400 sayfanın içinde Suriye’nin haritaları da vardı" dedi.

Merhum Başbakan Adnan Menderes

Bazı ülkelerde gazeteci görünümüyle görev yapan Medvedko, SSCB’nin Ankara Büyükelçiliği’nde askeri ataşenin tercümanlığını yaptığını, ayrıca İstanbul’da askeri deniz ataşeliğinde tercüman olarak toplam 6 yıl çalıştığını anlattı. Medvedko aynı zamanda, bir dönem dış istihbarat servisini de yöneten eski başbakanlardan Yevgeniy Primakov’un yakın arkadaşıydı.

ADALET PARTİSİ DOSYASI /// NE UÇAN NE DE KAÇAN BIRAKAN BİR BAŞBAKAN – ADNAN MENDERES VE İLGİNÇ YAŞAMI


CAHİT ÇATALOĞLU : KARINI SEVİYORUM ARAMIZDAN ÇEKİL !. .

Günün birinde adamın biri sizi karşınıza çektirse ve aynen "Karını seviyorum ve onunla birlikteyim. Seni aramızda görmek istemiyorum. Karından derhal boşanacaksın" derse tepkiniz ne olur?. .

Bu yerli bir dramada film repliği değildir.

Yaşanmış gerçek bir hikayedir.

Olayın baş kahramanı gözü dönmüş kart zampara erkek dönemin kudretli T. C. Başbakanı Adnan Menderes’tir.

Yeryüzünde çok az evli erkeğin başına gelebilecek nitelikteki bu olayda açık tehdit alan adam donar kalır.

Çaresizdir.

Şiddetli bir kroşe alan boksörün abandone haline döner.

Karısıyla birlikte olduğunu onu sevdiğini ve aralarından çekilmesi gerektiğini yüzüne tokat gibi haykıran kişi muktedir bir tek adamdır.

Direktifi havada asla asılı kalmayacak sevilen sayılan korkulan bir Başbakan’dır.

************

Genç bir avukat olan 1899 doğumlu Adnan Menderes İzmir’in saygın ailelerinden Evliyazadelerin eğitimli güzel kızları Fatma Berin hanımefendiyle 1929 yılında evlenir.

Adnan bey 30 Berin hanım 24 yaşındadır.

1905 doğumlu Berin hanım zarif bakımlı güzel bir kadın olmasının yanısıra evinde hamarat şefkatli bir annedir.

Biri bebek sayılabilecek (Aydın Menderes) sağlıklı 3 erkek çocuk annesidir.

Adnan Bey 2 yıl sonra 1931 yılında CHP Milletvekili olarak parlamentoya girmiş ve peşpeşe 4 ayrı seçimde Aydın Milletvekili olarak seçilmiş 1945 yılında toprak reformu konusundaki aykırı çıkışları sonucu CHP’den ihraç edilmiştir.

Onu siyasete sokan kişi ise ulu önder Atatürk’tür.

Atatürk bir toplantıda izlediği genç hukukçuyu beğenir ve etrafındakilere "Bu çocuğa sahip çıkın. Önemli vazifelere gelebilir. . " demiştir ve dedikleri de kısa yaşamının her evresinde görüldüğü gibi aynen gerçekleşmiştir. .

Adnan Menderes bir süre sonra kendisi gibi CHP’ye küskün Celal Bayar Fuad Köprülü Refik Koraltan ve Fatin Rüştü Zorlu ile Demokrat Parti’yi kurar.

Türkiye’nin çok partili ilk seçimi olan 1950’de yüzde 52.7 oy almalarına rağmen seçim sisteminin bir lütfu olarak 420 milletvekiliyle Meclis’e girerler.

Türkiye artık -izleri bugün de net görülen- yeni bir döneme adım atmıştır.

Türkiye’nin sevk ve idaresi hızla değişmekte kamu yönetimini DP yandaşları doldurmaktadır.

Aynı yıl yani 1950’nin Sonbaharı’nda Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge Ankara’da görkemli bir resepsiyon verir. Onur konuğu olarak Başvekil Menderes’te kalabalık salonda bulunmaktadır.

Gözleri salonda genç bir kadına zumlanır.

Ceylan görünümlü bu afet Adnan beyimizin adeta kalp ritmini bozar.

Kimdir bu eşsiz peri kızı?. .

Yanındaki DP Sakarya Milletvekili Rıfat Kadızade’ye sorar. Rıfat bey daveti veren Mithat beyin yeğeni henüz tanınmayan genç opera sanatçısı Ayhan Aydan olduğunu söyleyince Adnan bey cazibeli güzel kadına doğru yönelir.

Adnan bey o akşam Ayhan hanımla sohbeti koyulaştırır ve protokol kurallarını bir yana bırakarak yanına kimseyi yanaştırmaz birlikte bahçeye çıkıp içkilerini yudumlarlar.

Romantik bir birlikteliğin ve drama senaryolarına konu olacak görülmemiş aşkın ilk adımı atılmıştır artık.

Menderes henüz öğrenmemiştir ama Ayhan hanım evlidir üstelik 6 yaşında bir de oğlu vardır.

Sıhhıye semtinde Sağlık Bakanlığı’nın yanındaki sokakta bir apartmanın giriş katında kiracı olarak oturmaktadır.

Ve ertesi gününe bambaşka bir Ayhan olarak başlar.

**********************

Sabah kapı çalar.

Karşısında takım elbiseli asker gibi saygılı duran bir kişi önüne bakarak Başvekilin selam ve hürmetleriyle naçizane hediyesini getirdiğini söyler.

Hediye dediği nesne kapıda duran son model bir Amerikan otomobildir.

1950 yılında Ankara kaşık kadar bir yerdir.

Bir ucundan diğer ucuna yarım saatte yürümen mümkün. Ulus Sıhhıye ve Kızılay. . neredeyse hepsi bu.

Nüfus desen sahil köyü kadar. Birbirini tanımayan yok.

Özel aracı olan insan sayısı ise parmakla sayılacak kadar az.

Buzdolabının bile henüz evlere girmediği 1950 yılından söz ediyoruz.

Bugün bir çılgın aşığın sevgilisine Boeing uçak hediye ettiğini düşünün. Olay aynen bu.

Bu beklenmedik yıldırım aşk çok kısa sürede Ankara’da duyulurken Başvekilimiz de çocuklu evli bir kadına aşık olduğunu öğrenmiştir artık.

Ancak gönül ferman dinlemez.

Sevda şerbetini içmiştir artık.

Adnan bey 51 yaşında 21 yıllık evlidir.

Bu ilişki onu bir anda sanki 30 yaşına döndürmüştür.

Ayhan hanımla her gün görüşmeye konuşmaya başlar.

Dahası bazı önemli resmi görüşmeleri ve randevuları bile iptal edip makam aracıyla sevgilisine gidip saatlerce orada kalmaktadır.

Devlet adamlığı ciddiyetiyle bağdaşmayan bu davranışları Başbakan’ın yakın çevresi de onaylamamaktadır ancak hiç kimse ona dur deme cesaretini gösterememektedir.

Sadece Ayhan hanımın annesi kızını kenara çekerek bu ümitsiz aşktan hemen kopmasını yoksa herkes için katlanılması çok zor sonuçlar doğuracağını söyler.

Ana hissiyatıdır işte bu. .

Kimselerin göremediğini bilemediğini duyamadığını ve hissedemediğini görebilen annenin hissiyatıdır.

Öyle bir terazidir ki gerçekleri miligramla tartar. Asla şaşmaz.

Ve tarihin akışında anne haklı çıkacaktır.

*************************

Ayhan hanımın kocası evden uzaklaşır oğlu Londra’ya gönderilir ve 14 yaşındayken trafik kazasında ölür.

Opera sanatçısı Ayhan hanımla Başbakan Adnan beyin aşklarının meyvesi ise beklenenden çok erken dünyaya gelir. Evde doğan erkek bebek ancak 7-8 saat yaşadıktan sonra gözlerini kapatır. Bu bebek halen Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatmaktadır. Mezarlık ve defin kayıtlarında sadece annesinin yani Ayhan Aydan’ın adı geçer.

Bu olay Yassıada duruşmalarının ünlü "Bebek Davası" olarak anılarda yerini korumaktadır.

Bu davada sanık olan Adnan Menderes kendisine yöneltilen kasıtlı ve anlamsız suçlamalara rağmen suçsuz görülüp beraat etmiştir.

Duruşmada tanık olarak dinlenen anne Ayhan Aydan kalabalık mahkeme heyetinin karşısında dimdik durarak Menderes’i çok sevdiğini ondan çocuk sahibi olmayı çok arzu ettiğini bunun da gerçekleştiğini ancak kaderin önüne geçilemeyeceğini yaralı ama gururlu bir kadın olarak mertçe dile getirir.

Bu korkusuz ve yürekten gelen dürüst ifadenin hem mahkeme heyetini hem de tribünlerdeki dinleyicileri derinden etkilediğini salonda duygusal kesitler yaşandığını anımsarız.

Zaten o günlerin gazete haberleri ile yorumlardan da kamuoyunda "Keşke yaşanmasaymış. Ne talihsizlikmiş bu böyle. . " havasının estiği hatırlardadır.

*********************

Gelelim işin bir başka yönüne. . Ayhan hanımın talihsiz kocası o dönemin ünlü müzisyeni Hasan Ferit Anlar’dır.

Dünya klasik müziğinin mabedi sayılan Viyana’da eğitim görmüştür. Kanun virtüözüdür.

Deyim yerindeyse telleri okşamaya başladığı zaman kanun kimi zaman hüzünle kimi zaman coşkuyla adeta konuşmaya başlar.

O dönemde dünya müzik otoriteleri "Muhteşem Türk Beşlisi"nden söz etmekte ve yetişen bu müzisyenlerin yeni eserler sunmasını beklemektedir.

Bu yetenekli grubun abisi otoritesi kıdemlisi hocası Hasan Ferit Anlar beydir.

Grubun gelecek vaadeden diğer dört müzisyeni ise; Ahmet Adnan Saygun Cemal Reşit Rey Ulvi Cemal Erkin Necip Kazım Akses’tir.

Bu dört müzisyenimiz genç yaşta "Devlet Sanatçısı" ünvanını almış ancak Menderes’in talimatıyla Hasan Ferit Anlar’ın hakkı çiğnenmiştir.

Atatürk ilk operanın bestelenmesini emretmiş sofrasında her fırsatta sanatçılara yer vermiş ve sanatı olmayan bir toplumun asla yücelemeyeceğini defalarca tekrarlamış bir önder. . ve onun aramızdan ayrılışından 13 yıl sonra bir Başbakan’ın sevgilisinin kocasını cezalandırmak adına aldığı basit aptalca haksız bir karar.

Hasan Ferit Alnar sanatçı duygusallığı ve yaşamın kendisine sunduğu çarpıklık içinde doğal olarak hayata küser.

Bu olay Cumhuriyet tarihimizde bir siyasinin bir sanatçıyı keyfi cezalandırdığı ilk kötü örnek olaydır.

Ne yazıktır ki; İyi örnekleri kopyalamakta acemi ama kötü örnekleri kopyalamakta usta olan bazı siyasetçilerimiz günümüzde de sırf kendi meşreplerine uymadığı gerekçesiyle makul ve mantıklı bir açıklama bile yapmaktan aciz şekilde sanat insanına karşı gaddar ve kindar olabiliyorlar.

Her neyse. . tarih en yüce hakimdir.

********************

Adnan Menderes Yassıada’da vatana ihanet suçlamasıyla idama mahkum edildi. Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile beraber İmralı adasına nakledildi.

Tarih 17 Eylül 1961. Öğlen saat 13.20 sularında Adnan Menderes beyaz kefeniyle boynunda idam fermanıyla darağacına çıkarıldı.

Bir dönem kapanmıştı artık.

İmralı’da izbe bir köşeye Polatkan Zorlu ve son olarak Menderes’in naaşları gömüldü.

Kimdi bu Adnan Menderes?

Çok eşli olabilen hiperaktif bir doyumsuz erkek mi?

Seksüel fantazileri sınır tanımayan bir maceraperest mi?

Gerçek mutluluğa erişememiş kişiliğini bulamamış arayış içindeki zavallı çocuksu bir aşk kölesi mi?

Gizli ilişkilerden müthiş keyif ve heyecan duyarak iç dünyasında yarattığı fırtınalarla kendini fenomen yerine koyan bir manyak mı?

Her çiçekten bal toplamaya yatkın sıradan bildik bir kart horoz zampara mı?

Yoksa daha farklı daha renkli bir hasta bir klinik vaka mı?

Bilemiyoruz.

Öğrenmek için vakit artık çok geç.

Zira Adnan Menderes’in tutkulu aşkı sadece Ayhan hanımla sınırlı değil.

Onunla tanışmadan önce evli olmasına rağmen Ankara’da milletvekili olmadığı 1946 yılında Mukaddes isimli bir kadınla bir süre kaçamak aşk yaşıyor. Dönemin derin devleti bunu belirliyor.

Menderes’in beklenmedik şaşırtıcı aşk bombası ise İstanbul’da 1953 yılında patlıyor.

İstanbul Emniyet Müdür muavini Ferit Avni Sözen’in normal tayini çıkar.

Karısı Suzan hanım bu tayini isterse Başbakan Menderes’in durduracağını öğrenince ricacı olur.

Suzan hanım Rus anneden ve Türk babadan olma sarı saçlarıyla ince belli fiziğiyle erkeklerin rahatça başını döndürebilecek fiziki kapasiteye sahip bir kadındır.

Roman yazarıdır. Genellikle aşk romanları kaleme alır.

Menderes ilk görüşte Suzan hanıma da adeta vurulur.

Polis kocasının tayinini durdurmakla kalmaz emniyet teşkilatında ona derece kazandırır.

Suzan hanım romantik olduğu kadar gücü seven ihtiraslı bir kadındır.

Çok kısa sürede ikisi arasında ilişki başlar.

Suzan hanım Teşvikiye’de İstanbul’un en gözde apartmanlarından biri olan Belveder Apartmanı’nda 4. katta oturur. Menderes sık sık eve gelmektedir.

Bu apartmanın kapıcısının şimdilerin holding patronu İbrahim Polat olduğu süreç içinde Menderes sayesinde o dönemler bomboş olan Beşiktaş Fulya’da arsalar ve yüklü bahşişler aldığı ve hatta oğlu Adnan Polat’ın adının Menderes’in izniyle konulduğu dedikodusu yaygındır.

Taksim’de İstanbul’un panoramik manzarasına sahip ünlü Park Otel’in kral dairesi de Menderes’in çok sık kullandığı mekanlardan biridir.

Burada Suzan hanımla rakısını yudumlayıp İstanbul’un imarı konusunda sohbet ederken eşi polis müdürü resmi kıyafetiyle aşağıda nöbet beklemektedir.

Sonuç olarak Adnan Menderes nikahlı karısını aldatan kaçamak aşk yaşayan hercai bir erkektir.

Daha sonra evli ve çocuklu bir kadına aşık olur.

Sevgilisini paylaşamayacağını belirterek nikahlı kocayı tehditle uzaklaştırır.

Gözü kimseleri görmeyen kazanova Başbakan bir süre sonra İstanbul’da bu kez yine evli bir kadına sırılsıklam aşık olur.

Gönül maceraları dizi filmlere senaryo olacak kadar ilgi çekicidir.

Hayatına giren farklı kadınlarla mutlu bir beraberelik ve yaşam kuramamış bu fırtınaları doğal olarak kimi zaman görevine yansıtmış kişidir.

Yargılanırken özel hayatı ve sevgilileri elbette konu olmuş bu kadınlar ile yakın çevresine milletin parası olan örtülü ödenekten nasıl harcamalar yaptığı sorulmuştur.

Kararı verecek hakimlerin yargılanan kişinin özel hayatından veya konumundan artı veya eksi yönde etkilenmemesi söz konusu olabilir mi?

Bu durumda; Menderes’in kaderini belirleyen mahkeme kararında ortalığa saçılan özel hayatındaki renkli yaşamın acaba etkisi var mıdır?

Hayır demek mümkün mü?

Yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Adnan Menderes’i görmemiş tanımamış o günlere olaylara tanık olmamış pek çok kişi onu bugün "Demokrasi şehidi" olarak tanımlamaktadır.

Bu tamamen anlamsız tutarsız ve cahilce bir yaklaşımdır.

O günün muhalefet partisi olan CHP ile lideri rahmetli İnönü’yü yıpratmayı karalamayı hedef alan ucuz bir propaganda taktiğidir.

Menderes kendisinden kaynaklanan inanılmaz hatalarla sonunu hazırlamış kudretli ama çok talihsiz mutsuz bir insandır. "Demokrasi şehidi" ünvanını alacak tek bir girişimi veya olayı yoktur.

O’nu rahmetle ve siyasi geçmişimizde izler bırakan bir Başbakan olarak anmak yaşanmışlardan dersler çıkarmak tarihimiz adına sanırım daha yerinde ve gerçekçi olacaktır.

CAHİT ÇATALOĞLU

18/08/2018

LİNK : http://www.gazeteinsan.com/insan/karini-seviyorum-aramizdan-cekil/

LİNK : http://ekonomikdurum.com/yazarlar/cahit-cataloglu/yalan/608/

DP DOSYASI /// ADNAN PELVANLAR : Adnan Menderes örnek alınacak, örnek gösterilecek bir siyasetçi değildir.


ADNAN PELVANLAR : Adnan Menderes örnek alınacak, örnek gösterilecek bir siyasetçi değildir…

Günümüz siyasetçileri, taraf kazanmak amacıyla zaman zaman Adnan Menderes’i överler, örnek aldıklarını söylerler…

Devlet adamlarımıza saygı başka bir şey onların hatalarını konuşmak, bilmek ayrı bir şeydir. Tarihimizden ders çıkarmak için siyasilerimizin hatalarını bilmek ve konuşmak zorundayız…

M. K. Atatürk, 1923’te Cumhuriyeti kurduğunda şekeri, bezi, unu, kiremidi ve birçok ürünü yurt dışından satın alıyorduk… Okul yüzü görmemiş halkımız yoksulluk içindeydi…

M. K. Atatürk, bu zor koşullarda ülkenin kıt kaynakları ile 15 yılda 46 fabrika kurdu; tarım ve hayvancılıkta yatırım ve üretimi başlattı. Siyasi ve ekonomik bağımsızlığımızı korudu, karşılıksız para bastırmadı; enflasyona ve devalüasyona izin vermedi.

1945’te 2. Dünya Savaşı’ndan güçlü çıkan ABD, kendine göre yeni bir dünya düzeni kuruyordu.

ABD’nin bu yeni dünya düzenine ilk yanaşan CHP oldu. CHP’li Recep Peker hükümeti, IMF’nin beklentisine göre Eylül 1946’da yüzde 116 oranında devalüasyon yaptı. Ardından IMF’ye üye olduk.

14 Mayıs 1950 seçimlerini DP kazandı. Başbakan olan Menderes, Mecliste yaptığı ilk konuşmada kendisini milletvekili yapan Atatürk’ten tek kelime bile söz etmedi. Yönü belli olmuştu: ABD

ABD rüyası içindeki Menderes “her mahallede bir milyoner yaratacağız”, “küçük Amerika olacağız” diyordu.

Mayıs-1950’de başta Genelkurmay Bşk. olmak üzere tüm kuvvet ve ordu komutanları dahil 15 general ve 150 albayı emekli etti. TBMM’ye sunmadan aldığı kararla Eylül 1950’de 4500 kişilik Türk Tugayını Kore’ye gönderdi; ardından 1500 askerimizi daha gönderdi.

1950-1953 arasında Türk Tugayı, Kore’de katıldığı 14 vuruşmada, toplamda 721 şehit, 2147 yaralı, 234 esir, 175 kayıp verdi.

Menderes Hükümetinin başvurusu üzerine Türkiye, 8 Eylül 1952’de NATO’ya kabul edildi. Mart-1953’te İzmir’de NATO Karargahı kuruldu.

Menderes’in ekonomi politikasını belirleyen Dünya Bankası’nın Türkiye için hazırladığı raporlardı. Bu raporlarla ABD, Türkiye’ye ‘tarım ve yeraltı maden üreticisi’ ve Avrupa’nın ‘tahıl deposu’ olma görevini vermişti. Güya savaş sonrası açlık çeken Avrupa’nın Türkiye’nin tarım ürünlerine ihtiyacı vardı.

Aslında, ABD Türkiye’ye oyun oynamıştı. ABD’nin Avrupa ülkelerine yönelik Marshall yardımının 3,8 milyar dolarlık kısmı, Avrupa ülkelerine yapılacak tarımsal ürün yardımıyla ilgiliydi. Marshall Yardımı, bu tarımsal ürünlerin ABD’den yapılmasını öngörüyordu. Nitekim, Marshall Programı, o yıllarda ABD’de tarım kesiminin gelişmesini sağlamıştı.

Oysa, Türkiye’nin, o tarihlerde tarımsal ürün ihracatçısı bir ülke olarak Avrupa pazarına girmesi ve pazar ele geçirmesi oldukça güçtü ve hatta olanaksızdı.

ABD dayatmasıyla 1950’den itibaren demiryolu yerine karayoluna ağırlık verildi. Böylece ABD’nin otomobil ve petrolüne iyi bir müşteri olduk.

ABD telkinleri ile 4 Ekim 1950’de dış ticaret serbestleştirildi. İthalatın serbest bırakılmasıyla ABD’nin otomobil, kamyon, traktör, buzdolabı, çamaşır makinesi, elektrikli fırın gibi malları Türkiye’ye dolduruldu. Ama altın ve döviz stoklarımız erimişti.

Dış ticaretini serbest bırakan, tarımda Avrupa’ya ihracatı göremeyen Menderes Hükümeti 1952 yılı sonunda döviz darboğazına girdi. İkinci yılın sonunda serbest dış ticarete son verdi. Fakat ipin ucu bir kez kaçmıştı.

7 Mart 1954’de metnini ABD’nin hazırladığı Petrol Yasası ile yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi.

Başbakan Menderes, 1954-Mayıs ayında, iktisadi yardımların artırılmasını istemek üzere ABD gezisine çıktı. Fakat, Menderes, ABD’ye giderken hedeflediği 300 milyon dolarlık ekonomik yardım konusunu, gündeme dahi getiremeden Türkiye’ye döndü.

ABD ile yapılan gizli anlaşmalar gereği; 1955’ten itibaren; Buğday, arpa, mısır, konserve sığır eti, peynir, süt tozu, pamuk tohumu, soya fasulyesi yağı satın almaya başladık.

Radyolarda dini duygulara seslenen programlarla halkın desteğini aldı…! Köy enstitülerini kapatıp İmam Hatip okullarına ağırlık verdi.

1957 seçimlerinden beklediği oyları alamayan DP, Vatan Cephesi’ni kurdu. Radyoda her gece Vatan Cephesi’ne katılanların isimleri okundu; ülkede kavgalara, çatışmalara giren karşıt topluluklar oluştu.

1958’de, IMF’nin dayattığı devalüasyonu %218 olarak yaptık ama ABD’nin taahhüt ettiği krediler, Menderes Hükümetine kullandırılmadı.

MİT’in maaşlarını bile CIA ödemeye başladı…! Ordumuz, ABD yönetimine girdi…! Darbeler, muhtıralar hep ABD kontrolünde gelişti…!

Menderes hükümeti, 11 Mayıs 1959’da IMF ile borç erteleme anlaşmasına gitti; taksit ödemeleri 2001 yılına kadar sürdü.

Bu gelişmeler üzerinden sonra Menderes, ekonomik konularda görüşme yapmak üzere Sovyetler Birliği’ne gitme kararı aldı. Ancak, 27 Mayıs darbesi geldi…

Atatürk’ün önümüze koyduğu ve uyguladığı ilkelerden; “Yurtta barış, dünyada barış” ve tam bağımsız olarak eğitimde, sanayide ve tarımdaki kalkınma politikalarından ayrılmamış olsaydık, Türkiye bugün bu durumda olur muydu?

Kaynaklar:

Türkiye Kısa İktisat Tarihi, Nazif Eksen- ODTÜ Yayınları

Türkiye İktisat Tarihi, Korkut Boratav- İmge Yayınları

Türkiye’nin İktisadi Gelişme Tarihi-1914-2001, Erdinç Tokgöz, İmaj Yay.

Cumhuriyet Tarihi, N. İlter Ertuğrul- ODTÜ Yayınları

ANALİZ /// Osman Başıbüyük : REİS MENDERES’İN DÜŞTÜĞÜ TUZAĞA DÜŞMEMELİ


Osman Başıbüyük : REİS MENDERES’İN DÜŞTÜĞÜ TUZAĞA DÜŞMEMELİ

Sun Savunma Net

28 Aralık 2018

Türkiye’de birçok cemaat ve tarikatta çok ciddi bir Mustafa Kemal Atatürk İsmet İnönü ve Lozan düşmanlığı var. Acaba neden? Bu cevreler düşmanlıklarının gerçek nedenini bilmezler. Son zamanlarda medyada Fethullah Gülen ve Mehmet Şevki Eygi’nin zamanında Seferberlik Tetkik Kurulu’nun elemanı olduğu yönünde bazı yazılar yer aldı. Bu arada gençlik döneminde Necip Fazıl Kısakürek ile resimleri olan Sayın Savunma Bakanı Hulusi Bey’in Kumpas kurbanı silah arkadaşlarına aynı ihtimamı göstermezken Atatürk düşmanlarına hasta ziyaretlerinde bulunması mecliste ciddi atışmalara neden oldu. Bütün bunlar birbiriyle iç içe geçmiş konulardır. Gelin anlatalım.

Lozan’ın Kilit Cümlesi

İsmet İnönü Lozan görüşmelerinde Türk heyetinin başkanıydı. İngiltere’yi temsil eden Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile aralarında çok çetin pazarlıklar geçiyordu. İnönü’yü kandırmak mümkün değildi; Türkiye’nin kırmızı çizgilerinden hiç taviz vermiyordu. Bir gün çok sinirlenen Lord Curzon’un ağzından şu sözler döküldü:

“…Hiçbir sözümüzü kabul etmiyorsunuz hepsini reddediyorsunuz. Hepsini cebimize atıyoruz. Yarın harap bir memleketi imar etmek için önümüzde diz çökecekseniz. Bizden yardım istediğiniz zaman bugün reddettiklerinizi birer birer çıkarıp önünüze koyacağım…”

Bu sözler İnönü’nün hafızasına bıçakla kazınır gibi kazındı. O sözleri ömrü boyunca unutmayacak ve ülkenin en sıkıntılı anında bile 1 kuruş borç için müttefiklerin kapısını çalmayacaktı(1). Atatürk İnönü ve Lozan düşmanlığını dinde imanda değil Lord Curzon’un yukarıdaki sözlerinde aramak gerek.

ABD’ye Bağlanan Kalkınma Umutları

İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Türkiye’nin hazinesinde İnönü’nün biriktirdiği 245 milyon dolar değerinde o zaman için çok ciddi bir rezerv duruyordu. Savaş sonrasında Türkiye üzerinde Sovyet tehdidinin artması İnönü’nün bu rezervi kullanamamasına sebep oldu.

1950 seçimlerini kazanan Adnan Menderes’in ilk işi bu rezervi bol keseden harcamak oldu. Ülkede her şey birden bollaşıvermişti. Güçlü ekonomi imajının sürmesi için devletin harcama yapmaya devam etmesi gerekiyordu. Harcamaları karşılamak amacıyla 1951 yılı itibariyle iç borçlanma yolu seçildi. Bu arada Amerika’dan gelen Marshall yardımları da artmıştı. Menderes ülkenin ihtiyaç duyduğu ekonomik kalkınmanın ABD desteğiyle gerçekleşebileceğini zannediyordu.

Türkiye’nin önde gelen girişimcilerinin bazı Amerikan şirketlerinin mümessilliklerini almasıyla Amerikan malları ülkeye girmeye başladı. Tarımı geliştirecek olan on binlerce traktörün yanında bir o kadar da Amerikan otomobili ülkeye geliyordu. Demiryolu yapımını bırakmış petrol tüketecek otomobiller için asfalt yol yapmaya başlamıştık. Ülkeye Amerikan beyaz eşyalarıyla birlikte coca-cola ve bluejeanler de girmiş Hollywood filmlerinin etkisiyle Amerikan hayat tarzı moda olmuştu. 3-4 yıl içerisinde ülkede gözle görülür bir kalkınma oldu; artık insanlar daha mutluydu. Ama bu rüya kısa sürecekti.

Bu arada Amerika’nın hibe ettiği hurda silahları idame ettirmek için ciddi paralar harcıyorduk. Ülkeyi saran Amerikan traktör ve otomobillerinin hatta beyaz eşyaların dahi yedek parçası ciddi paralar tutmaya başlamıştı. Ülkenin dış ticaret dengesi bozulmuş döviz ihtiyacı inanılmaz ölçüde artmıştı. Artık Amerikan dış yardımları yetmez olmuştu. Menderes’in en önemli seçim kazanma araçlarından biri olan güçlü ekonomi algısı giderek bozulmaya başlamıştı. Mart ve Haziran 1954’te sırasıyla Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Menderes ABD’ye ziyaretlerde bulunarak ekonomik yardımın artırılmasını istediler. Menderes’in 300 milyon dolarlık ek yardım isteğini geri çeviren ABD Türk ekonomisinin düzelmesinin ancak tarıma uygulanan sübvansiyonların azaltılmasıyla başarılabileceğini vurgulamış ve böylece ilk kez Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmeye başlamıştı. Menderes enflasyondaki artışı önlemek bozulan dış ticaret dengesini kurmak Türk Lirası’nın değerini korumak için ekonomiye çekidüzen vermek yerine bunalımı atlatmak ve seçim kazanabilmek için sürekli borç para arama yolunu seçti. Bu dönemde Türk dış politikasının yürütülmesinde İnönü’nün sürdürdüğü imparatorluk geleneğinin devamı olan gurur boyun eğmeme dik durma ve inatçılık ruhu artık ölmüş yerini dilencilik almıştı. Döviz ihtiyacını karşılamak için düşünülen tek çare dış borç bulmaktı(2).

Menderes Küresel Baronların Kucağına Düşüyor

Nelson Rockefeller 1950 yılında Başkan Harry Truman tarafından Uluslararası Kalkınma Tavsiye Kurulu’nun (International Development Advisory Board) başına getirilmişti. 1952 yılında benzer göreve Hükümet Kurumlarına Tavsiye Komitesi’nin (Advisory Committee on Government Organization) başkanı olarak devam etti. Takiben aynı amaç doğrultusunda bir sonraki Başkan Dwight David Eisenhower’ın danışmanı oldu. Rockefeller’in asli görevi komünizmle mücadele kapsamında Sovyetler Birliği’ni kuşatmak komünizmin yayılmasını önlemek maksadıyla ekonomik sıkıntı çeken ülkeleri dış yardım ve borçlandırma yoluyla kapitalizme ve dolayısıyla ABD’ye göbeğinden bağlamaktı(3). Rockefeller dönemin ABD Başkanı Eisenhower’a 1956 yılında bir mektup yazarak “Türkiye’nin oltaya takılmış bir balık olduğunu bu nedenle de daha fazla yeme gereksinim duymadığını” yazarak Türkiye’ye verilen kredilerin kesilmesini tavsiye etti(4).

Paranın kesilmesiyle birlikte Türk ekonomisi ciddi bir krizin içine girdi. Menderes hükümetleri döneminde ülkeyi Amerikalı ekonomi danışmanları sarmıştı. İstanbul’da bu uzmanlarla toplantılar yapılıyor ABD’nin şarta bağladığı krediler yine bu uzmanların taleplerinin yerine getirilmesiyle ödeniyordu. Örneğin; yabancı bir şirketin hazırladığı petrol işletmeciliğini yabancı sermayeye açan “Petrol Yasası” mecliste kabul edildi. Parasızlıktan maliye İstanbul’da hazineye ait 10 bin arsa ve 500 binayı satışa çıkarmıştı. Kamu mallarının satışına böylece başlanmış oldu.

Menderes 18 Ocak 1954’te Amerikalı iş adamları ve iktisatçıların önerileri doğrultusunda hazırlanan 6224 sayılı Yabancı Sermayeyi Teşvik Kanunu’nu yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Yalnızca yabancı girişimcilerin bireysel ve ortaklaşa kâr transferi üzerindeki engelleri tamamen kaldırmakla kalmayan bu kanun ek olarak yabancı girişimcilere Türk yatırımcılara verilen hakların tamamından yararlanması için de düzenleme getirmekteydi. Dönemin ABD Dış Ekonomik Politika Komisyonu Başkanı Clarence B. Randall yabancı sermayenin ülkeye girişine ve elde edilen kârın ülkeden çıkarılmasına sağladığı olanakların çok geniş olmasından dolayı söz konusu kanunu “dünyanın en liberal yabancı yatırım kanunu” olarak nitelendirmişti(5). Doğal olarak yabancıların verdiği tavsiyelerin hiçbiri ekonomiyi kurtarmak için yeterli oymayıp tam tersi planlandığı üzere batırdı.

Ülkede gıda sıkıntısı dahi çekilmeye başlanmıştı. Yeni Zelanda’dan koyun eti ithal eder olmuştuk. 1958 yılına gelindiğinde artık ekonomi dibe vurmuştu. Dış borca şiddetle ihtiyaç duyan Menderes daha fazla dayanamadı ABD’nin dayatmalarına boyun eğerek ve IMF (Uluslararası Para Fonu) tavsiyesine uyarak 3 Ağustos 1958’de devalüasyon yaptı. 1946’dan beri değeri değişmeyen 1 doların fiyatını 2 80 liradan 9 liraya çıktı. Böylece ABD Dünya Bankası IMF ve Avrupa Ödemeler Birliği’nden toplam 359 milyon dolar borç alınarak küresel baronların kucağına düşülmüş oldu(6). Bu tarihten sonra Türkiye bir türlü belini doğrultamayacak günümüzde de devam eden ekonomik krizler halk hareketleri darbe ve muhtıralarla dolu çalkantılı bir döneme girecekti.

Komünizmle Mücadele Kandırmacası

Lord Curzon Lozan’da İnönü’nden istediklerini alamamıştı. Ama Rockefeller Menderes’e diz çöktürerek yeni kapitülasyonların yolunu açmayı başarmıştı. Bu dönemde muhalefet partisi CHP’den “kapitülasyonlar yeniden hortluyor” şeklinde cılız sesler duyuluyordu. Hatta CHP 1954 seçim kampanyasını bu tema üzerine kurmuştu. Fakat bu yakarmaları duyan olmadı. Çünkü milletin kulağını tıkayan güçlü bir afyonlama projesi el altından devam ediyordu.

1952 yılında ABD Başkanı olan Eisenhower Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ile beraber o dönemde Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti üzerinden yükselen komünizm tehdidine karşılık “Yeni Bakış Stratejisi” (New Look Strategy) isimli Ulusal Güvenlik Konseyi kararlarını yürürlüğe koymuştu. Bu stratejinin en temel unsuru psikolojik savaş faaliyetleriyle bağlantılı olarak komünist tehdit altındaki ülkelerde CIA’nin gizli operasyonlar yürütecek olmasıydı(7).

Sovyetler Birliği bütün dünyanın komünist olmasını arzulayan bir ütopya peşindeydi. Bu ütopya çerçevesinde uzun yıllar yeni bir insan tipi yaratmaya çalıştılar. Onlara göre; farklı din ve mezhep inançları insanların bir araya gelmesinin önündeki en büyük engellerden biriydi. Herkesin kendi “Tanrı”sı diğerlerininkinden daha üstün olacağından farklı inançlar insanlar arasında çatışmaya sebep oluyordu. Aynı şekilde etnik kimlikten kaynaklanan üstünlük duygusu da ciddi bir düşmanlık nedeniydi. Bu sorunları aşmak adına komünizmin yayıldığı ülkelerde dini inanç ve etnik kimliği silmeye çalıştı. Kapitalist ABD ise komünizmle mücadelesini stratejisini işte bu zayıf nokta üzerine bina etmişti. Bütün dünyada hangisi olursa olsun dini inançlar teşvik edilecek şoven milliyetçilik desteklenecekti. Bu şekilde komünizmin yayılmasının önüne geçilebilirdi.

Türkiye’nin Komünizmle Mücadelesi

Bu strateji Menderes’in 1950 tarihinde iktidara gelmesiyle hemen karşılığını bulmuştu. Menderes meclis kürsüsünde hükümet programı okurken söylediği şu sözlerle “aşırı cereyanların ve solculuk” üzerine kararlılıkla gidileceğini belirtmişti(8):

“Bilhassa üzerinde duracağımız mesele memleket içinde yıkıcı ve aşırı sol cereyanları kökünden temizlemek için icap eden tedbirleri almaktır. Biz günün şartları altında aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaa etmek gafletinde bulunmayacağız”.

1950 yılından itibaren Türkiye’de “komünizmle mücadele dernekleri” kurulmaya başladı. Komünizmle mücadele derneklerini aynı amaç için kurulmuş başka isimdeki dernek vakıf ve talebe birlikleri takip etti. Bunlardan bir tanesi de bu günkü iktidar kadrolarının içinde yetiştiği Milli Türk Talebe Birliği idi. O dönemde dini ve milliyetçi yayınlarda patlama yaşanmaya başladı.

ABD’nin komünizmle mücadele kapsamında dini duyguları ve milliyetçiliği kullanma stratejisi ile birlikte Türkiye’de yaşanan dönüşümü anlayabilmek için Ticanilerin lideri Kemal Pilavoğlu’ndan bir örnek verelim. Pilavoğlu “Komünizme Hücum” adlı eserinde komünizmle mücadele konusunda dinin rolüne dair şu görüşleri ileri sürüyordu(9):

“…Türkler Büyük Millet. Dünyayı bir veba gibi sarıp tahrip eden komünizme karşı uyanık ol. Zira komünistlik dini ve milli kültürün en büyük düşmanıdır. (Yaşamak için) komünistliği ezmek milli olduğu kadar da dini ve insani bir borçtur… Komünistliğin hududu insanlığın sinelerine kadardır. İman dolu bir sine hiçbir zaman bu kuvvete yer vermez. O halde Bolşevikliği yıkacak atom kuvveti değil Din ve Millet kuvvetidir…”

Menderes döneminde ABD ile şu an sayı ve içeriğini halen bilmediğimiz bir sürü ikili anlaşma yapıldı. Muhtemelen bu anlaşmaların biri veya birkaçı kapsamında devlet komünizmle mücadelenin destekçisi ve finansörü olmuştu. Millî İstihbarat Teşkilâtı da (MİT) bu işin içindeydi. Bugün açığa çıktığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevki Eygi gibi daha nicesini öğreneceğimiz isimler Özel Harp Dairesi’nin elemanıydı(10).

Ayrıca bu iş için doğrudan Menderes’ten para alan Necip Fazıl Kısakürek Orhan Seyfi Orhon Yusuf Ziya Ortaç Peyami Safa gibi yazarlar da vardı. Örneğin Yassı Ada yargılamalarında “örtülü ödenek” davasında açığa çıktığı üzere Necip Fazıl Kısakürek Menderes’e yazdığı bir mektupta kalemini onun adına kullanmak için şöyle yalvarıyordu(11):

“…Reklam ve sair ihtiyaçlarım için 10 bin lira lütfedilirse… Ayda 6 bin lire tahsis olunursa… Akis Kim Form gibi mecmuacıklarla bütün muhalefet matbuatını saf fikirle çürütücü muazzam bir içtimai ve edebi ideoloji bina edici kaalara ve yüreklere nüfuz edici bir mecmua kuracağıma emin olunabilir. Bu da olmazsa tam altı aydır bir tek yardım görmeyen beni vazife günüme kadar her ay muayyen ve mukarrer bir mikyas altında kurmaktan ve göz yaşları içende yalnız ibadet ve mücerret eserler kaleme almaya terk etmekten başka iş kalmaz…”

Devlet ve hükümetin desteğini arkasına alan bu ekip durmaksızın kışkırtıcılık yapmaya başladı. 22 Kasım 1952 tarihinde gazeteci Ahmet Emin Yalman’a Malatya’da Hüseyin Üzmez bir suikast düzenlemişti. Büyük Doğu dergisinin sahibi Necip Fazıl Kısakürek ve Serdengeçti dergisinin sahibi Osman Yüksel Serdengeçti suikastla ilgili oldukları iddiasıyla tutuklandı. Said-i Nursi mahkemeye verildi ve İslam Demokrat Partisi kapatıldı. Düzenlediği pek çok toplantı ve yayınladığı beyanname nedeniyle ırkçı ve mürteci ithamlarının merkezi olarak görülen Türk Milliyetçiler Derneği yapılan tahkikatlarda Malatya Suikastı ile ilişkili bulundu ve “kanuna aykırı faaliyetlerde bulunmak” “din ve ırk esasları üzerine kurulmuş olmak” gerekçesiyle 4 Nisan 1953 tarihinde kapatılarak mallarına el koyuldu”(12).

Komünizmle Mücadele Kandırmacası İslam İnancını Nasıl Kirletti

O dönemde yeni devletin bazı uygulamalarına tabandan gelen çok ciddi tepkiler vardı. 1922’de saltanat kaldırılmış 1923’te Cumhuriyet ilan edilmişti. 1924’te halifelikle birlikte şeriat mahkemeleri de kapatılmış din anayasadan çıkartılmıştı. Aynı yıl Öğretim Birliği Yasası (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ile medreseler de kapatıldı. Bu süreci 1925 yılında Tekke ve Zaviyelerin kapatılması takip etti. Yine 1925 yılı şapka kanunu ile fes terkedildi. 1928 yılında ezan Türkçeleştirildi. 1932 yılında ibadet Türkçe yapılmaya başlanmıştı. Devletin radikal ve bazısı yanlış laiklik uygulamaları halkın yürütülen modernleşme çalışmalarına mesafeli durmasına neden oldu. Bu arada bazı tarikat ve cemaatler halkın bu memnuniyetsizliğini istismar ediyordu.

Osmanlı döneminde devletin mahkemeleri eğitim kurumları bürokrasisi lafın kısası devletin tamamı tarikatlarla teşkilatlanmış dünyaya sadece inanç ekseninden bakan elit bir tabakanın “Beyaz Türkler”in elindeydi. Mustafa Kemal yukarıda saydığımız kanunları çıkararak devleti eski sahiplerinin elinden almış sıradan vatandaşların Türk halkının eline teslim etmişti. İnanç ekseninde çeşitli tarikatlarda örgütlenmiş bu insanlar devletin mahkemelerinden eğitim kurumlarından bürokrasisinden ekmek yiyor bu sayede makam-mevki şan-şöhret sahibi oluyorlardı. Mustafa Kemal devleti laikleştirerek eski elit tabakanın hâkimiyetine son vermişti. Doğal olarak tarikat ve cemaatler kaybettikleri bu gücü yeniden kazanmak istiyordu. 1924 yılında bu maksatla kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (İlerici Cumhuriyet Partisi) Mustafa Kemal tarafından kapatılmıştı. Bu gidişata bir tepki olarak 1925 yılında çıkan ve İngilizler tarafından kışkırtılan Şeyh Said isyanı Mustafa Kemal yönetimini devirmek isteyen Nakşibendiler tarafından tezgâhlanmıştı. Bu girişim başarısız olunca bu sefer 1926 yılında Mustafa Kemal’e bir suikast planı yapıldı fakat bu plan da deşifre oldu. Mustafa Kemal tarafından muhalefet partisi olarak kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası da eskiye dönmek isteyenlerin merkezi haline gelince o da kapatıldı. Bu sefer 1930’da Menemen’de Nakşibendilerin kışkırttığı bir isyan provası daha yapıldı. Amaç yine Mustafa Kemal yönetimini devirmekti. Yeni Cumhuriyet bütün bu girişimleri şiddetle bastırınca devletin eski sahipleri bir müddet yer altına çekilmek zorunda kaldı(13).

1950’de Menderes iktidarı ile yürürlüğe koyulan Amerika’nın komünizmle mücadele planı devletin eski sahiplerinin imdadına yetişmişti. Hemen hemen hepsi saklandıkları yerden çıkıp var gücüyle iktidar mücadelesine tutuştu. Asıl bu durumdan siyaseten faydalanan Menderes’ti. Kendisini daha milli ve daha dindar bir iktidarmış gibi göstererek halkın hoşnutsuzluğunu istismar ediyor ve böylece oy devşiriyordu.

Konuyu daha iyi anlatabilmek için bir örnek verelim. Said-i Nursi 1959 yılı Aralık ayının sonunda dini propaganda yapmak ve Menderes Hükümeti’ne destek vermek için başladığı yurt gezisi kapsamında Ankara’ya gelmişti. Bu duruma çok sinirlenen İnönü 8 Ocak 1960’ta Meclis’te yaptığı konuşmada Menderes hükümetine şu sözlerle yüklendi(14):

“…Sizler Said-i Kürdi’yi neden Türkiye’de şehir şehir dolaştırıyorsunuz? İrticayı seçim kazanmak için mi hortlatıyorsunuz? Atatürkçüleri bilerek mi hiddete getiriyorsunuz? Amacınız nedir?… Dinin siyasete en yaldızlı şekilde alet edilmesi yüzünden memleketin iki defa battığını görmüş benim gibi bir adamın din istismarcılarının zararı karşısında duyduğu heyecanlı hassasiyeti paylaşmanızı istiyorum…”

Kürsüye gelen Menderes İnönü’nün sözlerine şöyle cevap verdi(15):

“…Said-i Nursi gibi bir pir-i fani bütün hayatını iman ve Kuran davasına vakfetmiş; dünyayı bu derece bırakmış bir insandır. Bütün dünyasını ilme Kuran’a ve ahirete feda etmiş bir zattır. Siz bundan ne istiyorsunuz?… Vatandaşların bir kısmı medeni terakkiperver velhasıl ne kadar makbul sıfatlar varsa hepsi onlarda mevcut diğer kısım vatandaşlar ise geri zararlı ve her manası ile fena vatandaşlar. Hatta bu kısım vatandaşlar vaktiyle iki defa devleti batırmışlar ve bu defa yine batırabilirlermiş. Demek oluyor ki Halk Partisi’ne rey verecek olanlar ileri faydalı iyi vatandaşlar diğerleri yani iktidarın lehine reyini kullanacaklar devleti batıran kişilerdir. Vatandaşların milyonlarcasını içine alan muazzam bir topluluğa hatta büyük ekseriyete bu kötü sıfatları takmak vatandaşları böyle iki zıt karargâha bölmek kimin haddine? Bu cüret nereden geliyor?… Laikliğin manası maalesef bu memlekette yanlış anlaşılmış yanlış anlatılmış tatbik ve tezahüratı da bir din düşmanlığı şeklinde tecelli etmiştir… Tek parti tahakkümü daima “irtica vardır” bahanesiyle lüzumundan çok fazla devam ettirilmiş ve laiklik öyle bir tahakküm ve teaddinin aleti haline getirilmiştir. Vatandaşlar irtica töhmeti altında bulundurularak korkutulmak istenmiştir. İsmet İnönü’nün iftira ve isnatları ve bunun arkasında gizlenen tehditleri hak ve hakikat üzerinde en ufak bir tesir icra etmez. Yapılacak şey bu muhterem milleti dininde vicdanında ibadetinde tahtında rahat bırakmaktır. İkide bir bu uydurma ve düzmece irtica teraneleri ile mazinin hadiselerini hatırlatarak dehşet salmaya kalkışmak bunda muvaffak olunacağını zannetmek hüsran olur. Laiklik ve irtica. Anlaşılıyor ki bunlar son kozlarıdır. 10 senedir kullana kullana eskitip tüketemedikleri mevzuu hemen hemen kalmamış gibidir…”

Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim. O günlerde mecliste memleketin çöken ekonomisi ABD ve Batı’ya verilen tavizler konuşulmuyor böylece kapitülasyonların yeniden ülkeyi avcunun içine almakta olduğu halkın gözünden kaçıyordu. Bu arada yabancı istihbarat boş durmuyor devşirdiği sözde din adamları ile masum halkın temiz İslam inancının içine sızıyordu.

Günümüzden bir örnekle ne demek istediğimizi anlatmaya çalışalım. Saray tarihçisi Fesli Kadir müritlerine yaptığı bir konuşmada Kurtuluş Savaşı’na ilişkin(16):

“Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiçbiri olmazdı” diyor.

Konuyu daha iyi anlamamızı sağlayacak iki örnek daha verelim(17):

“Burada Büyük Ortadoğu Projesine taraftarım. Burada Amerika bir menfaat elde edecekmiş etmeyecekse bana niye yardım etsin zaten? Babasının hayrına amcanın oğlu değilsin. Elbette onun da bir menfaati olacak. Amerika’nın ihtiyacı petrole. Benim de ihtiyacım tarihi müesseselerime dönmeye. Bu menfaati mukabilinde bana yardımcı oluyorsa Allah kâfirden razı olmaz ama mefhumu kastederek söylüyorum. Allah razı olsun. Ya Amerika’nın desteğiyle gelen Amerikan kuklası bir halife gelse gelsin de kim gelirse gelsin. Hilafeti geri getirelim. Bunun ispatı nedir? Bu iş için Clinton zamanında çalışan heyetten bana da teklif geldi bu iş nasıl gerçekleşir. Fesuphanallah ben durup dururken bu raporu yazmadım ki. ”

“Dünyada süper güç olacak Türkiye. Çin Yahudi emperyalizminin kaptan gemisi Türkiye İslam enternasyonal gücünün kaptan gemisi olarak milattan evvelki gibi iki süper güç olarak karşı karşıya gelecek. Ne Amerika kalacak ne Avrupa Birliği kalacak. İkisini de Yahudi yıkacak. Azami 15 sene sürer bu dediğim. 21. Asrın lider ülkesi Çin ve Türkiye’dir. ”

Bu üç örnekten sonra şimdi gelelim sadede. İspanya’nın başkenti Madrid’deki ARCO Çağdaş Sanat Fuarında yer alan İspanyol sanatçı Eugenio Merino’nun “Cennete Giden Merdiven” isimli bir heykeli var. Bu heykelde secdeye gelmiş bir Müslümanın sırtında diz çözmüş dua eden bir Hristiyan onunda omuzlarına basarak ayakta Tevrat okuyan bir Musevi tasvir edilmiş. Fesli Kadir işte Cennete Giden Merdiven heykelinin verdiği mesajı Müslümanların beynine kazımaya çalışıyor. Verilmek istenilen mesajı tercüme etmeye çalışalım:

“Türkiye çok büyük olacak denilerek gururlar okşanıyor bu arada bu işin ancak dindarlıkla alacağı yalanı pompalanıyor. Diğer yandan bilinçaltına; “gâvurlar” dünyayı ele geçirmiş memleketinizi işgal etmişler ülkenizin yeraltı yerüstü bütün kaynaklarına el koymuşlar yabancı şirketler her şeyinizi satın almış dükkânlarınızı yabancı mallar basmış sizi asgari ücretle köleliğe mahkûm etmişler bunlar önemli değildir yeter ki siz cennete gidebilmek için şart olan ibadetinizi yerine getirin” mesajı veriliyor. “Bu sizin için yeterlidir. Dinin sadece ritüellerini yapın Kuran’ın ne emrettiğini unutun. Özgürlük bağımsızlık barış adalet adil paylaşım bütün bunları yok sayın” mesajı genç beyinlere kazınıyor”.

Bütün dünyada Müslümanların sefalet içinde yaşıyor olmasının ana sebebi işte bu din anlayışıdır. Allah yolunda Cihat bu mudur? İslam bütün yeryüzünde tüm insanlığın kula kulluktan kurtulmasını emreder. Bütün İslam ülkeleri geri kalmış yarı sömürge haline gelmişken Müslümanlar birbirlerini kesip Hristiyan dünyaya sığınırken “i’lâ-yı kelimetullah”ı yani Allah’ın hükümlerini dünyaya nasıl hâkim kılacaksınız? Bütün insanlığı Müslümanlaştırıp cenneti dünyaya nasıl getireceksiniz?

Sözün özü Menderes’in yol verdiği “komünizmle mücadele” kılıfıyla şekillen yeni din anlayışı Türk İslam inancını kökünden değiştirmeye başlamıştı. Dinin sadece namaz oruç başörtüsü gibi çok küçük bir kısmını kapsayan ritüellerine takılıp kalındı. Hızla Araplaşmaya başlamıştık.

Menderes’in sonunu hepimiz biliyoruz. Menderes iktidarda kalmak için her yol mubah şeklinde bir yaklaşım sergilemeye başlamıştı. Muhalefetin üzerinde korkunç bir baskı kurdu. Sendikalar kapatılıyor sivrilen muhalif siyasetçi gazeteci ve sanatçılar hapse atılıyordu. “Vatan Cephesi” adı altında vatandaşlar muhalefetle sokak mücadelesi için örgütleniyordu. Muhalefetin lideri İnönü dahi memlekette dolaşamaz hale gelmişti. Ülke patlama noktasına doğru hızla ilerlerken Batı’dan yeterince borç para bulamayan Menderes Sovyetler Birliği’nden borç alma girişimlerinde bulununca ABD tarafından ipi çekildi(18).

Menderes iktidar olduğu ilk 7 yıl içerisinde 15 bin yeni cami açtırmış tarikat ve cemaatlere büyük destek vermiş din ve milliyetçilik üzerinden politika yapmıştı. Onun bu politikaları sayesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin en gayri milli hükümeti halk tarafından en milli ve en dindar hükümet zannedildi. Bu arada kapitülasyonlar tekrar geri gelirken Türkiye kendi kaynaklarıyla kalkınmaya devam etmek yerine borçlanma ile yalancı refah peşinde koşmaya başlayarak yavaş yavaş bağımsızlığını yitirmeye başladı.

Türklerin İnancına Sızmak İçin Kullanılan Guguk Kuşu Taktiği

1950’li yılların sonuna doğru Ortadoğu’da sosyalist hareketler güçlenerek Mısır Suriye ve Irak gibi ülkelerde iktidarı ele geçirmişti. Batı’nın sömürgesinden kurtulmuş olan bu ülkeler ayakta kalabilmek için Sovyetler Birliği’ne yöneliyordu. Bu yönelim Batı’nın can damarı olan Ortadoğu petrollerini tehlikeye sokmuştu. Anglo-Amerikan istihbaratı bu yönelimle mücadele için bildik yöntemi; “İslam’ı politize etmeyi” seçmişti. Desteklenecek grup olarak Müslüman Kardeşler hareketi belirlendi. Hareketin himaye ve finansman görevi Suudi Arabistan’a verildi. Bu operasyon kapsamında 1962 yılında Rabıta (Dünya İslam Birliği) örgütü kuruldu. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında kurulan Rabıta kısa süre sonra Türkiye’de de etkili olmaya başladı.

Örneğin bugün ismi tartışmaya açılan Mehmet Şevki Eygi’nin Bugün Gazetesi Suudi Arabistan kökenli din inancının propaganda araçlarından birisiydi. Salih Özcan’ın sahip olduğu İttihat gazetesi bu işin merkezinde yer alıyordu. Aynı şekilde Topbaş ailesinin sahip olduğu Sabah gazetesi de aynı istikamette çalışıyordu. İlim Yayma Cemiyeti ve Bereket Vakfı gibi kuruluşlar Müslüman Kardeşler Örgütünün inançları doğrultusunda yayın yapıyorlar ve bu sayede Rabıta’dan parasal destek alıyorlardı. O yıllarda Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) de milliyetçi çizgiden hızla “Suudi İslam”ı çizgisine kaydı. Bu kayışta MTTB’nin başkanı sıfatıyla AKP’li meclis eski başkanı İsmail Kahraman’ın da önemli bir katkısı olmuştu. MTTB “düşman evimize girmiştir” bildirileriyle anti-komünizmin bayraktarlığını yapıyordu. Bugün iktidarda olan kadroların MTTB’de yetişmiş olduğunun altını çizelim. Bu dönemin kilit oyuncusu Nurcu Sahil Özcan Suudi sermayesinin desteğiyle Müslüman Kardeşler’in ideologları Hasan el Benna Seyyid Kutub Mevdudi’nin eserlerini Türkçeye çevirerek yayımlıyordu. Bu operasyon kapsamında Anglo-Amerikan istihbaratı tarafından seçilmiş bu kitaplar zamanla Elmalılı Babanzade Çantay gibi Osmanlı ilim insanlarının klasiklerinin yerini almaya başladı(19).

Aslında yapılan operasyon çok basitti. Yabancı istihbarat “guguk kuşu” taktiğini uyguluyordu. Guguk kuşu kendisi kuluçkaya yatmaz. Başka bir kuşun yumurtalarını yuvadan atarak kendi yumurtaları onların yerine yerleştirir. Böylece yavrularına bedavadan başkasının bakmasını sağlar. Kandırılarak başkasının yavrularına bakan annenin halini düşünün!

Türkiye’de tepeden inme şekilde birdenbire laik düzene geçmenin sıkıntıları vardı. Halk daha laikliğin kıymetini anlayamamıştı. Bu arada tarikatlar ve cemaatler eski güçlerine kavuşmak istiyordu. Bütün bu hisler bir çeşit eskiye dönüş özlemi yaratmış yıkılan Osmanlının sanki boşuna yıkılmış olduğu gibi bir hava doğmuştu. İşte bu havadan Anglo-Amerikan istihbaratı çok iyi faydalandı. Bizim Osmanlı’dan kalmış dini kitaplarımızı Arap ideologlarının kitaplarıyla değiştirdiler. Böylece bir süre sonra yumurtadan çıkan civcivler bize benzememeye başladı. İşin kötüsü onlar kendilerini Osmanlı zannediyor diğerlerini Batı taklitçisi olarak suçluyordu. Aslında kendilerinin de Osmanlı ile pek alakası yoktu. Artık mutasyon geçirmiş yeni bir İslamcı kuşak piyasaya çıkmıştı. Bu operasyon nedeniyle 600 yıl İslam’a önderlik etmiş Türklerin İslam inancı hızla değişmeye başladı. Genç beyinler Arap Sabunuyla yıkanıyor Türkiye hızla Araplaşma yolunda ilerliyordu.

Artık dindar insanların bir kısmı ne olursa olsun iktidarın kendilerine ait olmasını istiyordu. Makyavelist bir yaklaşım benimsenmişti. Cihat sadece inançsız veya başka inanca sahip olan insanlara karşı değil sözde İslam toplumlarına karşı da uygulanmalıydı. Bir başka deyişle laik yönetimler altında ezilen Müslümanlar Cihat kavramını kendi yönetici ve devletlerine karşı da kullanabilirlerdi. Böylece mutasyon geçirmiş bu kadro Cihat’taki Darül Harp kavramını Türkiye’ye getirmiş oldu. Artık din karşıtı olarak gördükleri iktidarları yıkmak için her şey mubahtı. Hatta kumpaslar kurulabilir yalan söylenebilir çalınabilir sahtekârlık yapılabilirdi. Kısacası dinin yasakladığı her şey düşman gördükleri toplumun diğer kesimlerine karşı iktidarı ele geçirmek adına caiz olmuştu. CIA yumurtalarından çıkan bu kadrolar bahse konu yöntemle hızla iktidara yürümeye başladılar.

Komünizmle Mücadeleden Atatürk İnönü ve Lozan Düşmanlığına

Menderes’in yürüklüğe koyulmasına sebep olduğu “Arap İslam anlayışı” ondan sonra da tüm hızıyla yoluna devam etti. Günümüzde de devam ediyor. Yabancı istihbaratın amacı Batı’ya olan kızgınlığı içeri döndürerek tarafları dinci-laik çatışmasında birbirlerine boynuzundan bağlarken Türk milletinin başına gelenlere uyanmasını önlemekti.

Takvimler 1964’ü gösterdiğinde Fesli Kadir “Lozan Zafer mi hezimet mi” kitabının ilk cildini piyasaya çıkardı. Ona göre Lozan Anlaşması bir hezimetti. Misak-ı Millî’nin hedeflerine ulaşılamamış Batum’u Antakya’yı Adaları Batı Trakya’yı alamamış; Kıbrıs’ı Mısır’ı ve Sudan’ı İngilizlere bırakmıştık. Fesli Kadir Lozan’a sadece sınırları belirleyen bir anlaşma olarak bakıyordu. Oysaki Lozan ekonomik ve hukuki temelli bir bağımsızlık anlaşmasıydı.

Türkiye Cumhuriyeti Lozan Anlaşması’yla yarı sömürge olmaktan kurtulmuştu. Atatürk ve İnönü Serv Antlaşması’nı yırtıp çöpe atmıştı. Osmanlı’nın borçları ayrılan devletler arasında paylaştırılarak yeni Cumhuriyetin borç yükü azaltılmıştı. Bizi sömüren Düyun-u Umumiye İdaresi’ne son vermiştik. Azınlıklara tanınan ayrıcalıklar kaldırılarak yabancı devletlerin içi işlerimize karışmasının önüne geçilmişti. En önemlisi kapitülasyonlar kaldırılarak ülkemizde faaliyet gösteren yabancı ticaret kuruluşlarının T. C. yasalarına uyması sağlanmış gümrüklerimiz bizim kontrolümüze geçmişti. Ülkenin ithalat ve ihracatı artık bizim denetimimizdeydi. Hristiyan kiliselerinin siyasi faaliyetleri bitirildi. Yabancı okullara Türkiye’nin koyduğu yasalara uyma zorunluğu getirilerek dini ve siyasi içerikli eğitim yapmaları ve misyonerlik faaliyetlerinde bulunmaları önlendi. Lozan tam bir bağımsızlık anlaşmasıydı.

Yabancı istihbaratın amacı Lozan’ı sadece bir sınır anlaşmasına indirgeyerek kapitülasyonların tekrar gelmiş olduğunu Türkiye’nin bağımsızlığını yeniden kaybetmeye başladığını inançlı insanların fark etmesini önlemekti. Bugün küçücük İsrail’in bütün dünyada sözü geçiyor. ABD’nin hiç kimsenin toprağında gözü yok ama dünyanın her yerinde askeri üssü var. Türkiye’deki otomobillerin neredeyse yarısı Alman malıdır. Taşımızı toprağımızı yaylalarımızı derelerimizi madenlerimizi bütün şirketlerimizi yabancılara satmışız borç para bulamasak ekmek yapacak buğday alamayacağız. Durum bu kadar vahimken oturmuş hâlâ “Lozan’da şu adaları keşke kaybetmeseydik” tartışması yapıyoruz! Başımıza neler geldiğinden haberimiz yok. Gücünüz varsa Musul-Kerkük petrollerini sizin şirketleriniz çıkartır; dünya sizin cep telefonlarınızla konuşur; Avrupa sizin tarım ürünlerinizle karnını doyurur. Artık savaşın boyutu değişti; dünyada hiçbir ülke toprak kazanmanın peşinde değil. Hepsi halklarının refahını sağlamak için teknoloji yarışından kopmamaya çalışıyor.

Tekrar konumuza dönelim. Eğer yabancı istihbaratın bu yöndeki faaliyetleri devam etmeseydi İnönü hükümetleri veya benzer düşüncedeki bağımsızlıkçı hükümetler iktidarda kalır maazallah inançlı insanlar da dönen tezgâhın farkına varabilirlerdi.

Operasyonun devamında Fesli Kadir’in “Hatıratım” kitabı piyasaya sürüldü. Hikâyeye göre Lozan görüşmelerine 2’nci delege olarak katılan Rıza Nur Atatürk’e suikast ile suçlanınca 1926 yılında Fransa’ya kaçmıştı. Yurt dışında yaşarken 1935 yılında hatıralarını kaleme alarak 1960 yılına kadar yayınlanmamak kaydıyla “British Museum”a göndermişti. Her nasılsa 1968 yılında Rıza Nur’un British Museum’a teslim ettiği hatıralarının mikro filmleri Fesli Kadir’in eline geçti!

Rıza Nur hatıralarını birilerinin etkisi altında mı kaleme almıştı veya kafası yerinde miydi ya da İngilizler uydurma Ermeni soykırımı iddialarını içeren kendi yazdıkları Mavi Kitap’taki gibi Rıza Nur’un hatıralarında da oynamalar mı yapmıştı? Bilemiyoruz. Fesli Kadir’e bu mikro filmleri kim ne amaçla verdi? O da meçhul!

Atatürk ve İnönü’ye inanılmaz iftiralar atan bu kitap yayınlanınca büyük ses getirdi. “İki Ayyaşın kirli çamaşırları ortaya dökülmüştü!” Bu cümleyi mecazi anlamda kullanıyorum. Bu kitap sayesinde dini çevreler Atatürk’ün emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi unuttu; yok içki içerdi yok kadına düşkündü yok dinsizdi gibi hurafelerin peşinde güncelden ve dünya meselelerinden koptu.

Atatürk’ün özel hayatından bize ne? Bizim bakmamız gereken onun devlet hayatında yaptığı icraatlardı. Dindar insanlar kendi geleceklerini şekillendirecek Atatürk’ün yaptığı örnek icraatları unutmuş o günkü politik durumla hiç ilgisi olmayan fuzuli düşüncelerin içine dalmıştı. Bu kitap Türkiye’ye yapılan sömürgeleştirme operasyonunun en önemli parçasıydı. Türk milletinin dini duyguları istismar edilerek bağımsızlık fikrini unutturmak için yazılmıştı. Atatürk ve onun yolunu devam ettiren İnönü’nün ne yapmaya çalıştığı dindar çevreler tarafından o zaman anlaşılmış olsaydı yabancı istihbaratın Türkiye’yi bu günkü durma getirmesi mümkün olmazdı.

BOP Tuzağına Uşaklık Etmek Müslümanlık mıdır?

Şimdi yavaş yavaş günümüze gelelim. 12 Eylül darbesi tüm partilerle birlikte Milli Selamet Partisi’ni kapatınca Necmettin Erbakan dâhil bugün Saadet Partisinin lideri olan Temel Karamollaoğlu gibi partinin birçok yöneticisi hapse girerken Fesli Kadir yurt dışına kaçtı. Önce Almanya’ya gitti sonra 1983 yılında İngiltere’ye iltica etti. Oradaki koruyucusu Şeyh Nazım Kıbrısi’idi. Kıbrısi’nin MİT ve Genelkurmay arşivlerinde “İngiliz casusu” belgesi vardı(20).

Bakın bu şeyh Arap Baharı (Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştırma operasyonu) başlamadan önce 20 Eylül 2010 tarihinde http://www.osmanli.de internet sitesinde Osmanlı Dergâhı New York başlığıyla yayınlanan röportajında şöyle diyordu:

“…Bu muharremden gelen muharreme kadar bize olan bir haber olduğu da Türk çökecek Şam çökecek Bağdat çökecek İran çökecek Mısır çökecek Libya çökecek Hicaz çökecek Yemen çökecek Sudan çökecek Somali çökecek Pakistan çökecek Afganistan çökecek Kafkaslar çökecek. Bitti bu rejimler yürümez. İnişi bulduğu için böyleydi. Bütün memleketlerde demokrasi dediğin berbat şey; bitecek. Çünkü yokuşa geldi çıkamadı. Şimdiye kadar inişi buldu gidiyor. Şimdi millet birbirini yiyor. İki parti var Türk’te mesela. Biri o birini beğenmiyor. Öteki o birini beğenmiyor. E bunun getireceği nizam da aynıdır öbürünün üstünde durduğu nizam da aynıdır. Ne faydası var. Onun için değişecek. Şimdi demokrasi yerine hiyerarşi yani saltanat gelecek. Saltanatı bir kişi idare eder; bunlar bin kişi idare edemiyor berbat ediyor. Bitti; Alaman da çöker. Fransız çökmeye hazır. İspanya çöker. İngiliz imparatorluktur. Daha fazla salahiyetler gelecektir. Hör majestiden sonra yerine gelecek oğlu tam salahiyetle şeye gelecek hükme gelecek. Ne parlamento dinler ne öteki lordlar-mortlar falan onun tarafıdır zaten. Süpürecek parlamenterleri. Rus zaten terelelli oldu sallanıp duruyor yıkılacak. Çin içinden kaynayor. Japon imparatorluktur. Hindistan tek olacak. Afganistan tek olacak. İran tek olacak. Yemen’deki muzur gavun gidecek. Gene imam gelecek. Efenim halife meselesinde yine orta şarka hükmedecek on devlete hükmedecek bir sultan gelecek… Dünya sallanıyor böyle kopacak düşecek yere hepsi. Beceremediler idare edemediler demokrasiden millet memnun kalmadı zulüm sistemi oldu; zulüm rejim bitti…”

Halk hareketi Tunus’ta 17 Aralık 2010 Mısır’da ise 17 Ocak 2011 tarihinde başlamıştı. Her ne hikmetse New York’taki dergâhında yaşayan Şeyh Nazım Kıbrıs-i Hazretleri’ne bir yerlerden vahiy gelerek yaklaşık 3 ay önce bu olayları tahmin etmesini sağlamıştı!

Gelin şimdi de Fesli Kadir’in Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) hakkındaki düşüncelerine bakalım. Bu arada Büyük Doğu Projesi ile Büyük Doğu dergisinin arasındaki isim benzerliği de çok ilginç. Galiba birileri nelerden hoşlanacağımızı çok iyi biliyor. Kendisine “AKP’nin Irak’ın işgaline destek vermesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye soruyorlar:

“Amerika’nın Irak’ı işgali mi? AKP’yi ben ona ikna etmeye çalıştım. İki saatten fazla Tayyip ile ben konuştum. Bu iş için Ankara’ya gittim” diyor.

Bir başka konuşmasında şu görüşleri dile getiriyor(21):

“Bu Büyük Ortadoğu Projesi Türkiye için bir nimettir. Bunu tenkit edenlerin kulakları çınlasın… Clinton zamanında ben de rapor verdim bana da sordular. …İslam âlemi üzerinden ben bir ameliyat yapmak istiyorum diyemiyorlar. Bunu Ortadoğu adıyla yapmak istiyorlar…. Ortadoğu ismi altında İslam âlemi projesidir. Nedir o İslam âlemi? Bütün enerji kaynakları İslam âlemindedir. Cumhuriyetçi parti diyor ki ben kuvvetliyim buraya girerim vururum kırarım bu kaynakları silah kuvvetiyle alırım. Demokrat parti diyor ki hayır bu doğru değildir. Biz yabancı olarak orada bulunduğumuz zaman bize tabii olarak bir aksi emel doğar dayak yeriz diyorlar yani. Buraya bir taşeron kullanarak girelim diyorlar; o taşeron Türkiye’dir”.

Bu hayallerle çıktığımız Şam seferinde başımıza neler geldiğini hepimiz görüyoruz. Federal yapıya geçmeyi düşünürken açılım hikâyesiyle binin üzerinde şehit verdik. Bu arada PKK’nın kandırdığı binlerce genç heba oldu. Suriye sınırımızda PKK kantonları kuruldu. Şimdi onları temizlemeye çalışıyoruz. 4 5 milyon Suriyeli ülkemize sığındı; 30 milyar dolardan fazla para harcadık. Irak ve Suriye parçalanmak üzere. Bu arada İsrail Kudüs’ü başkent ilan etti!

Merak ediyorum acaba Fesli Kadir bu projeyi desteklemek için Amerikalılara yazdığı rapordan veya Erdoğan’ı ikna çabası karşılığında para almış mıdır? 1968 yılında yayınladığı “Hatıratım” kitabından da çok büyük paralar kazanmıştı. Acaba bu kazancın hepsi kitap satışlarından mıydı? Kendisi hayattayken cevap verse de biz de bilsek.

Bu arada aynı paralelde Adnan Hoca lakaplı Adnan Oktar’ın da bir sürü açıklaması var. Hatta eski istihbaratçı Mahir Kaynak da Adnan Oktar’ın A9 kanalına çıkarak benzer açıklamalarda bulunmuştu. Konu uzamasın diye onların örneklerine burada yer vermiyoruz.

Burada kimseye casus falan da demek istemiyoruz. Yabancı istihbaratın görevi doğru adamı tespit edip ona yol vermek önünü açmaktır. Kullanılan elemanlar bir şizofren gibi kendi hayallerine öylesine inanmalılar ki başkalarını da inandırabilsinler. Yoksa operasyon başarılı olmaz. Yabancı istihbarata doğrudan çalışan bir kişi bu işi başaramaz. Bu kişiler çoğu zaman kendilerinin kullanıldığının farkında bile değildir.

Bakın bugün Komünizmle mücadele projesi kapsamında devşirilen Fethullah Gülen’in kime çalıştığını açıkça görebiliyoruz. Geçmişte Şeyh Nazım Kıbrısi’nin dizinin dibinde oturan şimdi hapiste olan Adnan Hoca’nın kimler tarafından desteklendiği ortaya çıktı. Yarın bir gün bu kervana başkaları da eklenecektir.

Menderes döneminden başlayıp ondan sonra da devam eden Atatürk İnönü ve Lozan Anlaşması’nın niçin kötülendiğini anlatmaya çalıştık. Bir cümle ile bu konuyu özetledikten sonra günümüze gelelim: Yabancı istihbaratın uzun ve yoğun çabaları sonucu Türkiye’de halkın bir kesiminde Atatürk ve İnönü düşmanlığı yapan siyasetçilerin daha milliyetçi daha dindar olduğu yönünde yanlış bir algı oluştu.

Menderes’in Düştüğü Tuzağa Reis de Düşüyor

Geçenlerde birileri Erdoğan’ın eline İnönü’yü Amerikan bayrağı ile gösteren manipüle edilmiş bir fotoğrafı tutuşturup kürsüye çıkarttı. Acaba bunu niye yaptılar? Yine Erdoğan’a miting meydanlarında; “…Tarihte olduğu gibi meydanda kazanırsınız ama masada kaybedersiniz. Lozan’da öyle olmadı mı? Şimdi Kılıçdaroğlu’na sorarsan Lozan’da kazandığımızı söyler. (Halktan yuh sesleri geliyor) Ondan sonra da adaların faturasını AK Partiye kesmeye kalkar(22)…” gibi Lozan’ı küçümseyen sözleri kimler söyletiyor? Bu metin yazarlarının amacı nedir?

Aynı Menderes döneminde olduğu gibi bugün de tekrarlanan Atatürk İnönü ve Lozan düşmanlığı operasyonunun iki amacı vardır: 1) Oy devşirmek 2) Memlekettin başına gelen vahim olayları vatandaşın gözünden kaçırmak. Bu operasyonun birinci amacı siyasetçilerin; ikinci amacı dış güçlerin işine yarar. Bu ikinci yönün üzerinde biraz duralım.

Erdoğan iktidara gelir gelmez ultra-neo-liberal politikalar izlemeye başladı. O dönemde McKinsey’den veya bir başka yabancı kuruluştan danışmanlık hizmeti alınıp alınmadığını bilemiyoruz! Ama kamu iktisadi teşekküllerinin (KİT) haraç mezat satıldığını hep birlikte gördük. Yaptıkları bu işi “parayı veren düdüğü çalar” sözleriyle sevinçle anlatıyorlardı. Gerçekten Nasrettin Hoca’nın bu sözü çok doğrudur. Ama düdüğü kimin çalacağına gelin biraz bakalım.

ABD menşeili Chas. T. Main Stratejik Danışmanlık Şirketi Dünya Bankası Birleşmiş Milletler IMF ABD Hazine Departmanı ve Fortune 500 gibi şirketlere Afrika Asya Latin Amerika ve Orta Doğu’daki ülkelerle nasıl işbirliği kurulacağına dair danışmanlık hizmeti veriyordu. Şirket aynı zamanda hedef ülkelere de danışmanlık hizmeti vermekteydi. Şirkette uzun yıllar baş ekonomist olarak çalışan John Perkins’in “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” isimli üç ciltlik bir kitabı var(23). Perkins kitabında özetle; hedef ülkelere döviz getirmeyecek büyük projeler için milyarlarca dolar kredi verildiğini bu projelerin kısa süre sonra döviz yokluğu sebebiyle ülkeleri ekonomik krize soktuğunu ekonomik krizi aşmak ve dolayısıyla iktidarda kalmak hevesiyle hükümetlerin yeni borçlanmalara ihtiyaç duyduğunu yeni borçların ise askeri ekonomik ve politik dayatmaların kabulüyle verildiğini anlatıyor.

AKP hükümetlerinin özelleştirilme adı altında devlet ve milletin malını satıştan elde ettiği 66 2 milyar dolar yabancıların verdiği akılla yürürlüğe koyulan “beton politikası” için yeterli değildi. Uluslararası finans kuruluşları kesenin ağzını açtılar. Erdoğan “yap-işlet-devret” modelini muhalefetin bilmediğini bu işi bir tek kendisinin bildiğini iddia ediyordu. Bu modelle devlet hiç para harcamadan yollar köprüler tüneller yapacaktı. Erdoğan’ın bu modeli uyguladığı dönemde Türkiye’nin borç stoku 129 6 milyar dolardan 2017 sonu itibariyle 453 2 milyar dolara çıktı(24). Evet Erdoğan çok sayıda yol köprü ve tünel yaptı. Bu projeler kapsamında devletin cebinden para çıkmaması gerekiyordu. Ancak her ne hikmetse kimin yaptığı bilinmeyen yanlış hesaplamalarla verilen köprü tünel geçiş garantileri devleti çok büyük bir borçla karşı karşıya bıraktı. Bu tuzaktaki en kritik nokta bu projelerin ülkeye 1 kuruş döviz kazandırmazken inanılmaz ölçüde kredi geri ödemesi sebebiyle döviz çıkışına sebep olmasıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde yabancı finans kuruluşları sıcak para akışını birdenbire kesince Dolar anında 4 93 TL’ye fırladı. Paniğe kapılan Erdoğan koşa koşa Londra’nın yolunu tutu ağırlandığı Chatham House’da bir konuşma yaptı. Chatham House’un Rothschild ailesinin kurduğu bir düşünce kuruluşu olduğunun altını çizelim. Erdoğan’ın Londra ziyaretinin amacı para dilenmekti. Erdoğan da II. Abdülhamit gibi küresel para baronlarının kucağına düşmüştü. Parayı verenin düdüğü çalma zamanı böylece gelmiş oldu. Erdoğan ne yazık ki Nasrettin Hoca’nın fıkrasını hiç anlamamıştı; borç alan emir alır…

Cambaza Bak Taktiği Müslümanlara mı Hizmet Ediyor?

Yerel seçimlerden sonra Erdoğan’ın hangi dayatmaları kabul ettiğini hep beraber göreceğiz. Bir tahminde bulunacak olursak; borç para bulmak için “Varlık Fonu”na devredilen Ziraat Bankası BOTAŞ PTT TÜRKSAT ETİ Maden ÇAYKUR ve THY gibi şirketler birer birer “özelleştirilme” adı altında yabancılara satılacak. İç ve dış politikadaki dayatmaları ise “kazan kazan” yöntemiyle bize yutturmaya çalışacaklar. Mesela 1 milyonu geçmeyen Kürt nüfusu ile hiçbir zaman Suriye’nin 1/3’ünü elinde tutmayı başaramayacak PKK’yı bölgeden temizleyeceğiz. Bu bizim kazancımızmış gibi gözükecek ama karşılığında yeni bir çözüm süreci ile federal sisteme geçme tartışmaları yeniden başlatılarak böylece Kürt meselesi ve Türkiye’nin parçalanması canlı tutulacak. Bu gidişin ilk işarlarını AKP’li yetkililerin katılımıyla İngiltere merkezli düşünce kuruluşu Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün (DPI) Oslo ve Londra’da düzenlediği toplantılarda gördük. Mesela dış politikada Kıbrıs’a deniz üssü kuracağız; bu bir başarı gibi algılanırken Kıbrıs’ın bizden kopmasıyla Akdeniz’de çok geniş deniz alanlarını ve altında yatan doğalgaz rezervlerini kaybedeceğiz. Erdoğan’a ise bütün bu yapılanların iyi olduğunu metin yazarlarının hatiplik yeteneğiyle Türk milletine pazarlamak düşecek.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama sadede geri dönelim. Erdoğan’a yaptırılan Atatürk İnönü ve Lozan düşmanlığı bu kötü gidişi örterek onu iktidarda tutmaya yöneliktir. Konuyu iyi anlaşılması maksadıyla biraz daha açmamız gerekiyor. Sömürgecilerin Afrika kıyılarına

ilk çıktıkları dönemi tasvir eden bir resmi zihninizde canlandırmaya çalışın. Avrupalı sömürgecilerin ellerinde top tüfek tabanca kılıç vardı. Zavallı kabileler ise kendilerini ilkel ok ve mızraklarla savunmaya çalışıyordu. Teknolojideki geri kalmışlıkları onların köleleşmesine neden oldu. Günümüzün mücadelesinde silahlar değişti. Sömürgeciler bu sefer topraklarımıza ellerinde cep telefonları bilgisayarlar otomobiller ve GDO’lu tohumlarla geliyorlar. Uluslararası şirketler özelleştirme yoluyla kendimizi az da olsa savunmamıza yarayacak mızrak ve oklarımızı bile satın alıyor. Sümerbank’tan şeker fabrikalarına kadar hepsini özelleştirdik. Sırada silah fabrikalarımız var. Hatırlayın zamanında sigara fabrikalarımızı da özelleştirmiştik bugün yerli sigara markamız kaldı mı? Silah fabrikalarımızın ve diğerlerinin de başına aynı şeyler gelecektir.

Bu saldırı karşısında Erdoğan ne yapıyor dersiniz? Ben size ne yaptığını söyleyeyim. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2019 yılı bütçesi %34 36 oranında artırılarak 10 5 milyar liraya çıkarıldı. Bilim ve Teknoloji Ulaştırma ve Altyapı Enerji bakanlıklarının bütçelerinde %56’yı aşan kesintiler yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın bütçesinin tam 4 1 katı(25). Hatırlanacak olursa sırasıyla Erdoğan meclis eski başkanı İsmail Kahraman ve son olarak 10 Kasım’dan bir gün önce Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş hastanede yatan Kadir Mısıroğlu’nu ziyaret etmişti. Fesli Kadir’in talebelerinin ne yapmasını bekliyordunuz? Onlar Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesini artırarak ülkede kendi İslam anlayışlarının daha fazla yayılması yoluyla sürekli iktidarda kalmayı hesaplıyorlar. Peki bu yaptıkları Müslümanlara hizmet midir?

Emperyalizm elinde silahla kapınıza dayanmış insanlarınız 300 doları geçmeyen asgari ücretle köle olmaya başlamışken siz ona aynı silahla karşı koymak yerine cami ve imam hatiplere yatırım yapıyor Kanal İstanbul gibi projeleri hayata geçireceğim diyerek parayı betona gömmeye devam etmek istiyorsunuz. Bir tane küresel marka yaratamamışsınız. Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının resmi bütçesi haricinde dernek vakıf kuran kursu sadaka kurban camiye yardım vb. yollarla dine harcadığımız paraların yarısını bilim teknoloji ve araştırma-geliştirmeye harcasak inanın ki Müslümanlar bu dünyada daha onurlu ve daha refah içinde yaşardı. Dik durmanın yolu buradan geçiyor. Artık devletçiliğe yeniden dönmek zorundayız. 21’ici Yüzyılın devletçiliği devletin bilime teknolojiye ARGE ve eğitime yatırım yapmasından geçiyor.

Erdoğan’ın iktidarda kalmak uğruna din ve milliyetçilik üzerinden yürüttüğü politikalar T. C. tarihinin gelmiş geçmiş en gayri milli hükümetinin saf Türk halkı tarafından en milli ve en dindar hükümet olarak algılanmasından başka bir işe yaramıyor. İnönü; “Dinin siyasete en yaldızlı şekilde alet edilmesi yüzünden memleketin iki defa battığını gördüm” demişti ya galiba üçüncüsünün yolunda hızla ilerliyoruz vatandaşın gidişattan haberi yok.

Dinin siyasete alet edilmesi aslında çok daha büyük bir tehlikeyi beraberinde getiriyor. Ülkede ne olduğu belirsiz yeni yeni bir sürü tarikat ve cemaat türedi. İslam ile yakından uzaktan alakası olmayan birbirine iple bağlanan zikir törenlerinde hoplayıp zıplayan histeri nöbetleriyle kendinden geçip yerlerde yatıp yuvarlanan Müslüman tipleri çıktı ortaya. Gelecekte aydınlarımızı öldürecek vatandaşımızı kesecek canlı bomba olup patlayacak özel kuvvetler bu tiplerin arasından çıkacak. Emperyalizm nereye yatırım yapacağını iyi biliyor. Devlet ise dönen tezgâhın farkında dahi değil. Erdoğan iktidardan düştüğünde bu tipleri kim durduracak? Müslüman uyan uyan birileri senin inancınla oynuyor! Ortadoğu ülkesi olmaya üçüncü kere batmaya çok az kaldı.

Erdoğan’ın çevresini bir danışmanlar ordusu kuşatmış ona kimlerin akıl verdiğini bilemiyoruz; maalesef önünü görmekte zorlanıyor. Tek adam yönetimleri böyledir. Denge ve denetim mekanizması olmadan bu tuzaktan kurtulamayız. Acilen parlamenter sisteme geri dönmemiz gerekiyor.

Sonuç

Yazılımı yabancı istihbarat tarafından yapılan Menderes’in önünü açtığı ve Erdoğan ile zirveye ulaşan Türkiye’yi Araplaştırma tuzağı o kadar başarılı oldu ki “BEYAZ TÜRKLER”in yerini alan “BEYAZ ARAPLAR” siyasetten bürokrasiye medyadan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kadar ülkenin bütün kadrolarını ele geçirdi. Üstelik bu kadrolar kendilerinin CIA yumurtalarından çıktığının farkında da değiller. Bu acı gerçekten hareketle şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz:

Ne yazık ki AKP Hükümetleri ne yerlidir ne de milli.

Ne Osmanlılıkla ne de Türklükle bir alakaları yoktur.

Yaptıkları icraatlar Müslümanlara zerre kadar fayda sağlamamakta onları asgari ücretle köleliğe mahkûm etmekten başka işe yaramamaktadır. Tek amaçları iktidarda kalmak olan bu hükümetler hızla ülkeyi batırmakta millet ise başına gelenin farkında değildir. Batı imalatı Arap Sabunu beyinlere kalıcı hasarlar vermektedir…

LİNK: https://www.youtube.com/watch?v=3GNXun50MeQ

Furkan Arda 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi Yüksek Lisans Tezi 2018 Trakya Üniversitesi

https://study.com/academy/lesson/nelson-rockefeller-the-cold-war.html

• Emin Değer Oltadaki Balık Türkiye

• Furkan Arda 1950-1960 Döneminde Türkiye-ABD İlişkilerinin İncelenmesi Yüksek Lisans Tezi 2018 Trakya Üniversitesi

• g.e

• g.e

• Ertuğrul Meşe Komünizmle Mücadele Dernekleri İletişim Yayınları 2386 1. Baskı 2016 İstanbul

• g.e

https://odatv.com/fethullah-gulen-ve-mehmet-sevket-eygi-elemanimizdi-10121819.html

https://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/808111-necip-fazildan-menderese-yalvaran-mektuplar

• Ertuğrul Meşe Komünizmle Mücadele Dernekleri İletişim Yayınları 2386 1. Baskı 2016 İstanbul

https://odatv.com/6-kisi-nasil-koca-kasabada-isyan-cikardi-2212171200.html

https://www.risalehaber.com/inonunun-saldirdigi-said-nursiyi-menderes-savundu-206182h.htm

• g.e

https://www.youtube.com/watch?v=sMfvVzRXXj8

https://www.youtube.com/watch?v=wpyl-LHYfAc

https://odatv.com/menderesin-ipini-abd-mi-cekti-1909151200.html

https://www.birgun.net/haber-detay/yarim-yuzyillik-orgutlenme-rabita-nin-cocuklari-125021.html

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/soner-yalcin/ingiliz-parmagi-2241413/

https://www.youtube.com/watch?v=pNLoBxsiA2M

https://www.youtube.com/watch?v=485OZaDN2vo

https://www.timeturk.com/john-perkins/biyografi-774052

http://www.diken.com.tr/murat-muratoglu-turkiyenin-2002-sonunda-129-6-milyar-dolar-olan-dis-borcu-2017de-453-2-milyar-dolara-yukseldi/

https://odatv.com/2019-butcesinde-skandal-rakamlar-10121806.html

MİLLİ SANAYİ DOSYASI /// Mehmet Arif DEMİRER : “Menderes sorumsuzca para bastı enflasyon da azdı”


Mehmet Arif DEMİRER : “Menderes sorumsuzca para bastı enflasyon da azdı”

Gazeteci, Araştırmacı-Yazar

Ankara: 11 Ekim 2018 Perşembe, ANAYURT GAZETESİ


27 Mayıs’tan sonra çok sık tekrarlanmıştır bu iddia. Sinan Meydan da yazısında bu tür kulaktan dolma bilgileri şekerin 1955 yılında karneye bağlanması ile irtibatlandırmıştır:

“1954’teki kuraklık nedeniyle tarımsal üretim % 20 oranında düştü. Öyle ki, Türkiye 1954’de buğday ithal etmek zorunda kaldı.

Birçok mal karaborsaya düştü. 1954 sonunda piyasada nal çivisi bulunmuyordu. 14 Mart 1955’de kişi başına 250 gr şeker dağıtımı başladı.”


Şimdi gerçeklere bakalım ve şeker ile başlayalım. 1950 yılı başında şekeri fiyatı 160 krş/kg idi. Üretim (ATATÜRK döneminden kalan dört fabrikada) zorlanarak, 137 bin tona çıkmıştı. Karaborsa ya da şeker bulamama sorunu yoktu.
1953 yılında Adapazarı, 1954 yılında Amasya, Konya ve Kütahya fabrikalarının yatırımları tamamlanarak üretime geçmeleri sağlanmıştı. Bunlar ATATÜRK Döneminde kurulan şeker fabrikalarından daha büyük kapasiteli fabrikalardı.


1954/155 şeker üretimi 370 bin tona çıkmıştı.

Buna rağmen 1955 yılı Mart ayında şeker neden talebi karşılayamamıştı da dağıtımı sınırlanmıştı? (Fiyatı 1950 yılının ikinci yarısından beri değişmemişti: 130 krş)


Bu soru elli yıldır ne sorulmuş ne de cevabı aranmıştır !


Karayolu – Demiryolu Dengesinin Tarihçesi, 1923 – 2015 başlıklı kitabımda ayrıntılı bir şekilde anlattığım gibi, ellili yılların ortalarından itibaren artan motorlu taşıt araçları (traktör, kamyon ve tenteli Jeep taksiler) ve köy yollarının yapımının hızlanması sonucu, daha önce ulusal üretimden pay alamamış (örneğin, şeker ile tanışmamış) köylü tüketici konumuna geçmeye başlamıştı. 1950’de 16 milyon köylü, 5 milyon kentli var iken 1955 yılında bir yanda genel nüfus artışı öte yanda yeni kurulmaya başlayan köy bakkalları sayesinde ulusal üretimden köylü nüfus da payını almaya başlayınca hiçbir mal yetmez olmuştu.


Ancak; 1956 yılı sonunda Kayseri, Burdur, Susurluk, Erzurum, Erzincan, Elazığ ve Malatya şeker fabrikaları da üretime başladıktan sonra, 1960 yılında 28 milyona çok yaklaşmış olan genel nüfusun tamamı şeker tüketebilmiş ve darboğaz sona ermişti. 1960 şeker üretimi 644 bin ton olmuştu. Türkiye 1950 – 1960 arasında çok hızlı büyümüştür. Üç çarpıcı örnek (rakamlar yuvarlanarak):


Toplam Bitkisel Üretim (Buğday – arpa, elma – armut, üzüm – zeytin vs.) 15 milyon tondan 35 milyon tona çıkmıştır.


Sanayide tüketilen elektrik enerjisi: 500 milyon kwst’ten 1 750 000 kwst’ ‘e yükselmiştir.
Çimento üretimi: 400 bin tondan 2 040 bin tona çıkmıştır.


Bunlar 8 milyar dolar karşılığı toplam yatırım sayesinde gerçekleşmiştir. O tarihte en büyük yatırım, ilk kapasitesi 500 bin ton yassı çelik (saç) olan ERDEMİR yatırımı, 300 milyon $ idi.


Bütün bu gerçekler 27 Mayıs’tan sonra yalnız Yassıada rezaleti tartışıldığı, Demokrat Parti iktidarı döneminde Menderes Hükümetlerinin yaptıkları hiç anlatılmadığı, belgelenmediği için, Sinan Meydan gibi Atatürkçüler ATATÜRK’ü tekellerine almış, Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı 1961’deki idamlar yetmezmiş gibi sürekli asmaya devam etmişlerdi

DEMOKRAT PARTİ DOSYASI /// Gazeteci Andrew Tully : ABD, Menderes’e ihanet etti


Gazeteci Andrew Tully : ABD, Menderes’e ihanet etti

Gazeteci Andrew Tully kitabında, ABD‘nin Türkiye‘deki darbeden bir hafta önce haberi olduğunu, Menderes’e bildirmediğini anlattı

ABD’li gazeteci-yazar Andrew Tully, 1962’de yazdığı "CIA: The Inside Story" adlı kitabında, 27 Mayıs darbesini anlattı. Tully, Menderes ve 27 Mayıs 1960’ı anlatırken özetle şöyle demekteydi. "Uluslararası politika açısından Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, tam da Wahington’ın istediği ikiliydi. Popüler bir güçleri vardı ve ülkenin kurucusu Atatürk’ün kurmaylarına da sempatik geliyorlardı. Komünizme karşı da çok şiddetli bir muhaliftiler. Üstelik orduları çok büyüktü ve disiplinliydi. Kore’ye asker göndermişler ve NATO’nun ileri karakolu durumunda ABD üslerinin topraklarında konuşlanmasına izin vermişlerdi.

Ne var ki Menderes’in muhaliflere olan tutumu ve ordunun saygı duyduğu İnönü’ye karşı tutumu, ülkede gerginlik yaratmıştı. Üstelik ekonomik durum çok kötüydü. CIA, Washington’u ülkede darbe olabileceği konusunda çok önceden uyarmaya başlamıştı. Darbeden bir hafta önce de haberdar oldular. CIA ve ABD, Menderes’i darbeden haberdar etmeyerek bir dostuna ihanet etti. Sadece cuntanın başına Cemal Gürsel’in geçeceğini tahmin edemediler çünkü onu politika dışı birisi olarak görüyorlardı."

Tully yaşadığı dönem itibarıyla ABD’nin darbeler karşısındaki tavrını tam göremediği için Türkiye’de serbest seçimle gelen bir hükümeti darbeyle devirmeyi, üstelik de müttefiki olan yönetim ve kişileri korumamayı ihanet olarak görüyordu. Oysa ABD’nin sadece menfaatleri vardı ve hiçbir zaman da demokrasi diye tutarlı bir ilkesi olmadı. En kanlı ve baskıcı rejimleri bile çekinmeden desteklediğini hepimiz biliyoruz. Üstelik tarihte İran örneği var. CIA, İran’da 19 Ağustos 1953’te askeri darbeyle görevden uzaklaştırılan Başbakan Muhammed Musaddık’ın devrilmesindeki sorumluluğunu 50 yıl sonra kabul etti.

2013’te açıklanan belgelerde, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’in darbeyi gerçekleştirmek için uyguladığı planını ayrıntıları da yer aldı. CIA, Musaddık’ı devirmek için halk arasında kampanya yaptıklarını, Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi ikna ettiklerini, milletvekillerine rüşvet verdiklerini, güvenlik güçlerini organize ettiklerini ve gösteriler düzenlediklerini kabul etti. Şah Pehlevi, ABD’nin kuklası durumundaydı ve doğal olarak da kulağı delikti. Şah, 1971’nin ilk günlerinden Dışişleri Bakanı Çağlayangil’i çok ivedi olarak, resmi kanalları kullanmadan Tahran’a davet etti. Bu alışılmadık davet yöntem üzerine şaşıran Çağlayangil, İran’a uçtu. Pehlevi kendisini karşıladıktan hemen sonra "Birkaç ay içinde ordu size darbe yapacak" dedi. 12 Mart 1971’de verilen muhtıradan bahsediyordu ve haklı çıktı. İran Gizli Servisi de zaten CIA’nin bir şubesi gibi çalışıyordu. 27 Mayıs’ı destekleyen ve daha sonra da 9 Mart 1971’de darbe yapmayı planlayan Doğan Avcıoğlu, darbe ve CIA arasındaki ilişkiyi şöyle yazar: "27 Mayıs tablosunu tamamlamak için, Amerika ile olan ilişkileri de hesaba katmak gerektir. ABD istihbarat servislerinin bir askeri müdahaleyi kaçınılmaz saydıkları anlaşılmaktadır. CIA 27 Mayıs hazırlıklarından haberdar olduğu halde, bundan Menderes Hükümeti’ni haberdar etmemiştir."

ABD’de yapılan yayınlarda 27 Mayıs hareketi şöyle değerlendirilmektedir: ‘CIA, ihtilalden aylarca evvel, Washington’a raporlar göndermiştir: ‘Menderes’in günleri sayılıdır.

DP DOSYASI : ADNAN MENDERES İLE İLGİLİ BİR ANALİZ /// KARINI SEVİYORUM ARAMIZDAN ÇEKİL !. .


KARINI SEVİYORUM ARAMIZDAN ÇEKİL !. .

Günün birinde adamın biri sizi karşınıza çektirse ve aynen "Karını seviyorum ve onunla birlikteyim. Seni aramızda görmek istemiyorum. Karından derhal boşanacaksın" derse tepkiniz ne olur?. .

Bu yerli bir drama da film repliği değildir.

Yaşanmış gerçek bir hikayedir.

Olayın baş kahramanı gözü dönmüş kart zampara erkek dönemin kudretli T. C. Başbakanı Adnan Menderes’tir.

Yeryüzünde çok az evli erkeğin başına gelebilecek nitelikteki bu olayda açık tehdit alan adam donar kalır.

Çaresizdir.

Şiddetli bir kroşe alan boksörün abandone haline döner.

Karısıyla birlikte olduğunu onu sevdiğini ve aralarından çekilmesi gerektiğini yüzüne tokat gibi haykıran kişi muktedir bir tek adamdır.

Direktifi havada asla asılı kalmayacak sevilen sayılan korkulan bir Başbakan’dır.

************

Genç bir avukat olan 1899 doğumlu Adnan Menderes İzmir’in saygın ailelerinden Evliyazadelerin eğitimli güzel kızları Fatma Berin hanımefendiyle 1929 yılında evlenir.

Adnan bey 30 Berin hanım 24 yaşındadır.

1905 doğumlu Berin hanım zarif bakımlı güzel bir kadın olmasının yanısıra evinde hamarat şefkatli bir annedir.

Biri bebek sayılabilecek (Aydın Menderes) sağlıklı 3 erkek çocuk annesidir.

Adnan Bey 2 yıl sonra 1931 yılında CHP Milletvekili olarak parlamentoya girmiş ve peşpeşe 4 ayrı seçimde Aydın Milletvekili olarak seçilmiş 1945 yılında toprak reformu konusundaki aykırı çıkışları sonucu CHP’den ihraç edilmiştir.

Onu siyasete sokan kişi ise ulu önder Atatürk’tür.

Atatürk bir toplantıda izlediği genç hukukçuyu beğenir ve etrafındakilere "Bu çocuğa sahip çıkın. Önemli vazifelere gelebilir. . " demiştir ve dedikleri de kısa yaşamının her evresinde görüldüğü gibi aynen gerçekleşmiştir. .

Adnan Menderes bir süre sonra kendisi gibi CHP’ye küskün Celal Bayar Fuad Köprülü Refik Koraltan ve Fatin Rüştü Zorlu ile Demokrat Parti’yi kurar.

Türkiye’nin çok partili ilk seçimi olan 1950’de yüzde 52.7 oy almalarına rağmen seçim sisteminin bir lütfu olarak 420 milletvekiliyle Meclis’e girerler.

Türkiye artık -izleri bugün de net görülen- yeni bir döneme adım atmıştır.

Türkiye’nin sevk ve idaresi hızla değişmekte kamu yönetimini DP yandaşları doldurmaktadır.

Aynı yıl yani 1950’nin Sonbaharı’nda Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge Ankara’da görkemli bir resepsiyon verir. Onur konuğu olarak Başvekil Menderes’te kalabalık salonda bulunmaktadır.

Gözleri salonda genç bir kadına zumlanır.

Ceylan görünümlü bu afet Adnan beyimizin adeta kalp ritmini bozar.

Kimdir bu eşsiz peri kızı?. .

Yanındaki DP Sakarya Milletvekili Rıfat Kadızade’ye sorar. Rıfat bey daveti veren Mithat beyin yeğeni henüz tanınmayan genç opera sanatçısı Ayhan Aydan olduğunu söyleyince Adnan bey cazibeli güzel kadına doğru yönelir.

Adnan bey o akşam Ayhan hanımla sohbeti koyulaştırır ve protokol kurallarını bir yana bırakarak yanına kimseyi yanaştırmaz birlikte bahçeye çıkıp içkilerini yudumlarlar.

Romantik bir birlikteliğin ve drama senaryolarına konu olacak görülmemiş aşkın ilk adımı atılmıştır artık.

Menderes henüz öğrenmemiştir ama Ayhan hanım evlidir üstelik 6 yaşında bir de oğlu vardır.

Sıhhıye semtinde Sağlık Bakanlığı’nın yanındaki sokakta bir apartmanın giriş katında kiracı olarak oturmaktadır.

Ve ertesi gününe bambaşka bir Ayhan olarak başlar.

**********************

Sabah kapı çalar.

Karşısında takım elbiseli asker gibi saygılı duran bir kişi önüne bakarak Başvekilin selam ve hürmetleriyle naçizane hediyesini getirdiğini söyler.

Hediye dediği nesne kapıda duran son model bir Amerikan otomobildir.

1950 yılında Ankara kaşık kadar bir yerdir.

Bir ucundan diğer ucuna yarım saatte yürümen mümkün. Ulus Sıhhıye ve Kızılay. . neredeyse hepsi bu.

Nüfus desen sahil köyü kadar. Birbirini tanımayan yok.

Özel aracı olan insan sayısı ise parmakla sayılacak kadar az.

Buzdolabının bile henüz evlere girmediği 1950 yılından söz ediyoruz.

Bugün bir çılgın aşığın sevgilisine Boeing uçak hediye ettiğini düşünün. Olay aynen bu.

Bu beklenmedik yıldırım aşk çok kısa sürede Ankara’da duyulurken Başvekilimiz de çocuklu evli bir kadına aşık olduğunu öğrenmiştir artık.

Ancak gönül ferman dinlemez.

Sevda şerbetini içmiştir artık.

Adnan bey 51 yaşında 21 yıllık evlidir.

Bu ilişki onu bir anda sanki 30 yaşına döndürmüştür.

Ayhan hanımla her gün görüşmeye konuşmaya başlar.

Dahası bazı önemli resmi görüşmeleri ve randevuları bile iptal edip makam aracıyla sevgilisine gidip saatlerce orada kalmaktadır.

Devlet adamlığı ciddiyetiyle bağdaşmayan bu davranışları Başbakan’ın yakın çevresi de onaylamamaktadır ancak hiç kimse ona dur deme cesaretini gösterememektedir.

Sadece Ayhan hanımın annesi kızını kenara çekerek bu ümitsiz aşktan hemen kopmasını yoksa herkes için katlanılması çok zor sonuçlar doğuracağını söyler.

Ana hissiyatıdır işte bu. .

Kimselerin göremediğini bilemediğini duyamadığını ve hissedemediğini görebilen annenin hissiyatıdır.

Öyle bir terazidir ki gerçekleri miligramla tartar. Asla şaşmaz.

Ve tarihin akışında anne haklı çıkacaktır.

*************************

Ayhan hanımın kocası evden uzaklaşır oğlu Londra’ya gönderilir ve 14 yaşındayken trafik kazasında ölür.

Opera sanatçısı Ayhan hanımla Başbakan Adnan beyin aşklarının meyvesi ise beklenenden çok erken dünyaya gelir. Evde doğan erkek bebek ancak 7-8 saat yaşadıktan sonra gözlerini kapatır. Bu bebek halen Cebeci Asri Mezarlığı’nda yatmaktadır. Mezarlık ve defin kayıtlarında sadece annesinin yani Ayhan Aydan’ın adı geçer.

Bu olay Yassıada duruşmalarının ünlü "Bebek Davası" olarak anılarda yerini korumaktadır.

Bu davada sanık olan Adnan Menderes kendisine yöneltilen kasıtlı ve anlamsız suçlamalara rağmen suçsuz görülüp beraat etmiştir.

Duruşmada tanık olarak dinlenen anne Ayhan Aydan kalabalık mahkeme heyetinin karşısında dimdik durarak Menderes’i çok sevdiğini ondan çocuk sahibi olmayı çok arzu ettiğini bunun da gerçekleştiğini ancak kaderin önüne geçilemeyeceğini yaralı ama gururlu bir kadın olarak mertçe dile getirir.

Bu korkusuz ve yürekten gelen dürüst ifadenin hem mahkeme heyetini hem de tribünlerdeki dinleyicileri derinden etkilediğini salonda duygusal kesitler yaşandığını anımsarız.

Zaten o günlerin gazete haberleri ile yorumlardan da kamuoyunda "Keşke yaşanmasaymış. Ne talihsizlikmiş bu böyle. . " havasının estiği hatırlardadır.

*********************

Gelelim işin bir başka yönüne. . Ayhan hanımın talihsiz kocası o dönemin ünlü müzisyeni Hasan Ferit Anlar’dır.

Dünya klasik müziğinin mabedi sayılan Viyana’da eğitim görmüştür. Kanun virtüözüdür.

Deyim yerindeyse telleri okşamaya başladığı zaman kanun kimi zaman hüzünle kimi zaman coşkuyla adeta konuşmaya başlar.

O dönemde dünya müzik otoriteleri "Muhteşem Türk Beşlisi"nden söz etmekte ve yetişen bu müzisyenlerin yeni eserler sunmasını beklemektedir.

Bu yetenekli grubun abisi otoritesi kıdemlisi hocası Hasan Ferit Anlar beydir.

Grubun gelecek vaadeden diğer dört müzisyeni ise; Ahmet Adnan Saygun Cemal Reşit Rey Ulvi Cemal Erkin Necip Kazım Akses’tir.

Bu dört müzisyenimiz genç yaşta "Devlet Sanatçısı" ünvanını almış ancak Menderes’in talimatıyla Hasan Ferit Anlar’ın hakkı çiğnenmiştir.

Atatürk ilk operanın bestelenmesini emretmiş sofrasında her fırsatta sanatçılara yer vermiş ve sanatı olmayan bir toplumun asla yücelemeyeceğini defalarca tekrarlamış bir önder. . ve onun aramızdan ayrılışından 13 yıl sonra bir Başbakan’ın sevgilisinin kocasını cezalandırmak adına aldığı basit aptalca haksız bir karar.

Hasan Ferit Alnar sanatçı duygusallığı ve yaşamın kendisine sunduğu çarpıklık içinde doğal olarak hayata küser.

Bu olay Cumhuriyet tarihimizde bir siyasinin bir sanatçıyı keyfi cezalandırdığı ilk kötü örnek olaydır.

Ne yazıktır ki; İyi örnekleri kopyalamakta acemi ama kötü örnekleri kopyalamakta usta olan bazı siyasetçilerimiz günümüzde de sırf kendi meşreplerine uymadığı gerekçesiyle makul ve mantıklı bir açıklama bile yapmaktan aciz şekilde sanat insanına karşı gaddar ve kindar olabiliyorlar.

Her neyse. . tarih en yüce hakimdir.

********************

Adnan Menderes Yassıada’da vatana ihanet suçlamasıyla idama mahkum edildi. Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile beraber İmralı adasına nakledildi.

Tarih 17 Eylül 1961. Öğlen saat 13.20 sularında Adnan Menderes beyaz kefeniyle boynunda idam fermanıyla darağacına çıkarıldı.

Bir dönem kapanmıştı artık.

İmralı’da izbe bir köşeye Polatkan Zorlu ve son olarak Menderes’in naaşları gömüldü.

Kimdi bu Adnan Menderes?

Çok eşli olabilen hiperaktif bir doyumsuz erkek mi?

Seksüel fantazileri sınır tanımayan bir maceraperest mi?

Gerçek mutluluğa erişememiş kişiliğini bulamamış arayış içindeki zavallı çocuksu bir aşk kölesi mi?

Gizli ilişkilerden müthiş keyif ve heyecan duyarak iç dünyasında yarattığı fırtınalarla kendini fenomen yerine koyan bir manyak mı?

Her çiçekten bal toplamaya yatkın sıradan bildik bir kart horoz zampara mı?

Yoksa daha farklı daha renkli bir hasta bir klinik vaka mı?

Bilemiyoruz.

Öğrenmek için vakit artık çok geç.

Zira Adnan Menderes’in tutkulu aşkı sadece Ayhan hanımla sınırlı değil.

Onunla tanışmadan önce evli olmasına rağmen Ankara’da milletvekili olmadığı 1946 yılında Mukaddes isimli bir kadınla bir süre kaçamak aşk yaşıyor. Dönemin derin devleti bunu belirliyor.

Menderes’in beklenmedik şaşırtıcı aşk bombası ise İstanbul’da 1953 yılında patlıyor.

İstanbul Emniyet Müdür muavini Ferit Avni Sözen’in normal tayini çıkar.

Karısı Suzan hanım bu tayini isterse Başbakan Menderes’in durduracağını öğrenince ricacı olur.

Suzan hanım Rus anneden ve Türk babadan olma sarı saçlarıyla ince belli fiziğiyle erkeklerin rahatça başını döndürebilecek fiziki kapasiteye sahip bir kadındır.

Roman yazarıdır. Genellikle aşk romanları kaleme alır.

Menderes ilk görüşte Suzan hanıma da adeta vurulur.

Polis kocasının tayinini durdurmakla kalmaz emniyet teşkilatında ona derece kazandırır.

Suzan hanım romantik olduğu kadar gücü seven ihtiraslı bir kadındır.

Çok kısa sürede ikisi arasında ilişki başlar.

Suzan hanım Teşvikiye’de İstanbul’un en gözde apartmanlarından biri olan Belveder Apartmanı’nda 4. katta oturur. Menderes sık sık eve gelmektedir.

Bu apartmanın kapıcısının şimdilerin holding patronu İbrahim Polat olduğu süreç içinde Menderes sayesinde o dönemler bomboş olan Beşiktaş Fulya’da arsalar ve yüklü bahşişler aldığı ve hatta oğlu Adnan Polat’ın adının Menderes’in izniyle konulduğu dedikodusu yaygındır.

Taksim’de İstanbul’un panoramik manzarasına sahip ünlü Park Otel’in kral dairesi de Menderes’in çok sık kullandığı mekanlardan biridir.

Burada Suzan hanımla rakısını yudumlayıp İstanbul’un imarı konusunda sohbet ederken eşi polis müdürü resmi kıyafetiyle aşağıda nöbet beklemektedir.

Sonuç olarak Adnan Menderes nikahlı karısını aldatan kaçamak aşk yaşayan hercai bir erkektir.

Daha sonra evli ve çocuklu bir kadına aşık olur.

Sevgilisini paylaşamayacağını belirterek nikahlı kocayı tehditle uzaklaştırır.

Gözü kimseleri görmeyen kazanova Başbakan bir süre sonra İstanbul’da bu kez yine evli bir kadına sırılsıklam aşık olur.

Gönül maceraları dizi filmlere senaryo olacak kadar ilgi çekicidir.

Hayatına giren farklı kadınlarla mutlu bir beraberelik ve yaşam kuramamış bu fırtınaları doğal olarak kimi zaman görevine yansıtmış kişidir.

Yargılanırken özel hayatı ve sevgilileri elbette konu olmuş bu kadınlar ile yakın çevresine milletin parası olan örtülü ödenekten nasıl harcamalar yaptığı sorulmuştur.

Kararı verecek hakimlerin yargılanan kişinin özel hayatından veya konumundan artı veya eksi yönde etkilenmemesi söz konusu olabilir mi?

Bu durumda; Menderes’in kaderini belirleyen mahkeme kararında ortalığa saçılan özel hayatındaki renkli yaşamın acaba etkisi var mıdır?

Hayır demek mümkün mü?

Yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen Adnan Menderes’i görmemiş tanımamış o günlere olaylara tanık olmamış pek çok kişi onu bugün "Demokrasi şehidi" olarak tanımlamaktadır.

Bu tamamen anlamsız tutarsız ve cahilce bir yaklaşımdır.

O günün muhalefet partisi olan CHP ile lideri rahmetli İnönü’yü yıpratmayı karalamayı hedef alan ucuz bir propaganda taktiğidir.

Menderes kendisinden kaynaklanan inanılmaz hatalarla sonunu hazırlamış kudretli ama çok talihsiz mutsuz bir insandır. "Demokrasi şehidi" ünvanını alacak tek bir girişimi veya olayı yoktur.

O’nu rahmetle ve siyasi geçmişimizde izler bırakan bir Başbakan olarak anmak yaşanmışlardan dersler çıkarmak tarihimiz adına sanırım daha yerinde ve gerçekçi olacaktır.

MİLLİ SANAYİ DOSYASI /// MEHMET AKİF DEMİRER : ATATÜRK’ten MENDERES’e ŞEKER FABRİKALARI


MEHMET AKİF DEMİRER : ATATÜRK’ten MENDERES’e ŞEKER FABRİKALARI

26 Şubat tarihli ANAYURT yazımın başlığı, “Şeker Fabrikaları Bir Atatürk Projesidir” idi.

ATATÜRK döneminde dört şeker fabrikası kurulmuştu:1926 yılında, gün farkı ile art arda açılan Alpullu ve Uşak fabrikaları ile 1933 yılı sonunda üretime geçen Eskişehir ve bir yıl sonra Turhal şeker fabrikası.

ATATÜRK, 17 Kasım 1937 günü Pertek’te şeker ile ilgili ortaya şöyle bir hedef koymuştu:“Şeker fabrikalarının sayısı yirmiye çıkmaz ve şekeri ekmek kadar kolay alınır hale getirmezsek, gürbüz çocuklara hasret kalacağız”

Hedef, dört şeker fabrikasına, on altı yeni fabrika ekleyerek, yirmi fabrikaya ulaşmaktı.

Başbakan Celal Bayar’ın 17 Eylül 1938 günü ATATÜRK’e arz ettiği 1938 Kalkınma Planında (4 Senelik 3 Numaralı Plan) ikisi Doğu illerinde olmak üzere dört senede dört yeni şeker fabrikası vardı. Dört yılda dört yeni şeker fabrikası.

2. Dünya Savaşı’nın araya girmesi ve başka nedenlerle 1950 yılına kadar yeni bir şeker fabrikası kurulamamış ve dört fabrikanın üretimi talebi karşılayamadığı için Başbakan Hasan Saka, 18 Eylül 1948 tarihinde, tüketimi kısmak amacı ile şeker fiyatlarına “Ölçülü bir zam” yapılacağını açıklamıştı. Ölçülü zam % 60 idi !

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde iktidar değişti ve Demokrat Parti 416 milletvekili ile tek başına iktidar oldu. CHP’nin milletvekili sayısı 61 idi.

22 Mayıs 1950 tarihinde Başbakan olan Menderes, 1946 – 1950 döneminde, vatandaşlara (nüfusun yüzce sekseni köylerde yaşıyordu) elinde tuttuğu kesme şekeri göstererek, “Bu şekerdir. İktidara gelince ben size Türk Şekerini sunacağım” sözü vermişti.

ATATÜRK’ün Pertek’te koyduğu hedefe Menderes’in vatandaşlara verdiği söz de eklenince 1951 yılından itibaren Şeker Şirketi (Türkiye Şeker Fabrikaları A. Ş.) fazla mesai yapmak zorunda kalmış ve şu fabrikalar peş peşe açılarak üretime geçmişlerdi.

Adapazarı 1953,

Konya, Amasya ve Kütahya 1954,

Susurluk, Burdur, Kayseri 1955,

Erzurum, Erzincan, Elazığ ve Malatya 1956.

1954 seçimlerinde T. C. siyasi tarihinin rekor oyunu (% 58.4) alarak yeniden Başbakan olan Menderes’in fotoğrafını AKİS Dergisinin kapağına alan rahmetli Metin Toker,Menderes’i okuyucularına şöyle tanıtmıştı: “Cumhuriyetimizin en muktedir Başvekili: ADNAN MENDERES” ‘En muktedir’ derken hem Menderes’in seçimde aldığı % 58.4 oyu hem de 12 aylık bir süre içinde açılan ilk dört şeker fabrikasını dikkate almıştı AKİS başyazarı.

Menderes, 27 Mayıs Darbesinden önce iki yeni şeker fabrikasının temelini daha atmıştı:

1957’de Kastamonu-Taşköprü ve 1958’de Ankara fabrikaları.

Kastamonu fabrikasının temel atma töreninde şöyle konuşmuştu, Menderes:“İktisadi İstiklal Mücadelesinin Meydan Muharebesi kazanılmıştır.”

ATATÜRK’ün on altı yeni fabrika hedefine on üç fabrika ile % 81 oranında yaklaşan Menderes, Adapazarı fabrikasının açıldığı 1953 yılı ile Malatya fabrikasının açıldığı 1956 yılı arasında sadece üç yılda on bir şeker fabrikasını kurup üretime geçirerek bir rekor kırmıştı.

Altmış yıl sonra bugün ATATÜRK’ten ve Menderes’ten kalan şeker fabrikalarını tartışırken iktisadi istiklal mücadelemizin meydan muharebelerini unutmuş gibiyiz.

Yarın: ATATÜRK’ten Menderes’e Tayyare Fabrikası

***

ATATÜRK’TEN MENDERES’E KAYSERİ TAYYARE FABRİKASI

1926 yılında Türkiye’de üç fabrika kuruldu:

Alpullu ve Uşak Şeker Fabrikaları ile Kayseri Tayyare Fabrikası.

Aşağıdaki satırlar, 18 Mart 2018 günü gelen bir eposta iletisinin ilk satırları:

“Atatürk’ün büyük hayallerinden biri havacılıktı.

“6 Ekim 1926 yılında ilk uçak fabrikası Atatürk tarafından Kayseri’de kuruldu.

“1950’li yıllarda Türkiye ABD ile çok yakınlaşmıştı.

“ABD Hükümetini Marshall yardımı adı altında uyguladığı yardım çerçevesinde hazır uçak ve motor verince Türk yetkililer uçaklarının üretimi durdurmuştur.

“Dönem Adnan Menderes dönemidir…”

Bunlar da gerçekler:

Kayseri Tayyare Fabrikası Türkiye ile Alman Junkers A. G. Şirketi arasında ortak kurulan Tayyare ve Motor Türk Anonim Şirketi’nin kuruluşu idi. Şirket 1929 yılında mahkeme kararı ile iflas etti. Fabrikada üretim 1928 yılı Mayıs ayında adı geçen şirketin Alman müdürü Sachsenberg tarafından durdurulmuştu.

Fabrika 1931 yılında yeniden üretime başladı. Bu defa Amerikan Curtiss şirketi ile bir antlaşma imzalanmıştı. Bu antlaşma da 1934 yılında sona erdi.

1936 yılında fabrikada bu kez de Alman Gotha eğitim uçakları ile Polonya’nın PZL av uçaklarının montajına başlandı. 2. Dünya Savaşı başlayınca bu faaliyet de durdu.

Kayseri Tayyare Fabrikasında en son 1941 yılında İngiliz eğitim uçağı Miles Magisterlerin üretimine başlandı. Ancak 1942 yılında Türk Hava Kurumu’nun (THK) talebi üzerine bu eğitim uçaklarının üretimi, Kurum’un; vatandaşların Bağış Paraları ile Etimesut’ta kurmakta olduğu uçak fabrikasına kaydırıldı ve Kayseri’de uçak üretimi 1942 yılında sona erdi.

Bu tarihte (1942) Adnan Menderes CHP milletvekili idi. ABD Marshall Planı uygulaması 1947-1948 yıllarında başladı. Türkiye Savaş’a girmediği için plan kapsamına alınmamıştı ancak acil yatırımları için dövize ihtiyacı vardı. Israrlı bir şekilde Plan kapsamına alınması için ricacı oldu ve 4 Temmuz 1948 tarihinde ABD ile imzalanan Ekonomik İş Birliği Antlaşması ile Plan kapsamına (adeta zorla) girdi. İlk kredi dilimi 10 milyon dolar idi.

Türkiye, Marshall Planı kapsamında proje bazında para (hibe veya kredi) aldı. Uçak muçak almadı.

THK’nun Bağış Paraları ile kurduğu ve yönetimini Türkiye’ye iltica eden Polonyalı Havacılara teslim ettiği Uçak ve Uçak Motorları Fabrikasının 1948 yılında Başbakanlık Umumi Murakabe Heyeti Raporları (2 Rapor toplam 90 sayfa) ile “tamamen mefluç ve muattal” olduğu tespit edildi ve Raporların önerileri doğrultusunda MKEK’na devredildi.

1948 yılında bu raporlar düzenlendiğinde Adnan Menderes muhalefet partisi milletvekili idi.

Kaynaklar: 2017 yılında yayımlanan “ATATÜRK’ün Tayyarelerinin Tarihçesi” başlıklı kitabım (2 cilt 704 sayfa, Türkiye’de ilk kez adı geçen raporları da içeriyor), ve 2015 yılında yayımlanan “II. Dünya Savaşı’nda Ankara’da Polonyalı Havacılar” (Dr. Osman Baş ile ortak yayın) başlıklı kitabım.

SONSÖZLER: ATATÜRK Alpullu Şeker Fabrikasını 1930 yılında ziyaret etti. Ve gördüklerinden çok memnun kaldığını yazdı. Kayseri Tayyare Fabrikasına 1934 yılımda gitti. Yirmi dakika kaldı. Memnun kaldığını belirten tek bir satır yazmadı, fotoğraf çektirmedi.

Gönderen Mehmet Arif DEMİRER