SAĞLIK DOSYASI : ABD’de korona tedavisi için 35 bin dolarlık fatura


ABD’de korona tedavisi için 35 bin dolarlık fatura

Sağlık sisteminin pahalılığı nedeniyle sık sık eleştirilen ABD’deki hastane faturaları koronavirüs salgını nedeniyle bir kez daha gündeme geldi.

22.03.2020

ABD’de koronavirüs teşhisi konulan ve daha sonrasında tedavi olan Danni Askini isimli bir kadın, yaşadığı süreci Twitter hesabından paylaştı.

Nefes darlığı, ateş, öksürük ve baş ağrısı gibi belirtileri olan Askini, ilk olarak Boston’da bir hastanenin acil servisine gittiğini ve burada kendisine "zatürre" olabileceği ve evine gidebileceğinin söylendiğini anlattı.

Belirtilerinin sürmesi ve kötüleşmesi üzerine iki kere daha hastaneye gittiğini ve son gidişinde kendisine koronavirüs testi yapıldığını belirten Askini, testten 3 gün sonra aldığı sonuçlarda kendisinde virüse rastlandığını kaydetti.

YAKLAŞIK 35 BİN DOLARLIK FATURA

Test ve tedavi sürecinde sağlık sigortası olmadığına ve o dönem Başkan Donald Trump’ın testlerin ücretsiz olmasını öngören yasayı onaylamadığına işaret eden Askini, "Daha sonra önüme 34 bin 927 dolarlık bir fatura geldi. Tam anlamıyla şok olmuştum. Çevremde kimsenin bu kadar parası yoktu." ifadelerini kullandı.

Koronavirüsü atlattığını ancak yine de tedbiri elden bırakmadığını kaydeden Askini, söz konusu ücretin karşılanması için devlet destekli sağlık sigortasına (Medicaid) başvurduğunu ve bekleme sürecinde olduğunu aktardı.

FATURA, HASTANEYE GÖRE DEĞİŞİYOR

ABD’de koronavirüs testleri, Trump’ın imzaladığı yasa tasarısının ardından ücretsiz hale getirildi.

Ancak yine de ilk muayene ve tedavi süreci için hastalara çıkacak faturanın ne kadar olduğu, testin hangi laboratuvarda yapıldığına, tedavi uygulanan hastaneye ve kişinin sağlık sigortasının kapsamına göre farklılık gösteriyor.

9 BİN DOLARDAN 20 BİN DOLARA…

Kaiser Family Foundation’ın yayımladığı bir araştırmaya göre, koronavirüs testleri ve tedavisi için ABD’lilere ortalama 9 bin dolar fatura çıkarken, kişinin tedavi sürecine göre bu rakam 20 bin doları bulabiliyor.

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI : S-400 Alımı ve Türkiye – ABD Arasında Yaşananlar


S-400 Alımı ve Türkiye – ABD Arasında Yaşananlar

Stajyer Verda ŞENSOY

03 Eyl 2019

Uluslararası kamuoyu tarafından da yakından takip edildiği üzere; Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın alması, bir federal yasa olan CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Yaptırım Yasasıyla Mücadele) Kanunu’nun 231. maddesinde yer alan yaptırım tehditleri ile karşı karşıya kalmasına sebep olmuştur. …

Analiz: S-400 Alımıyla Birlikte ABD ve Türkiye Arasındaki Süreçte Neler Yaşandı?

S-400 Alımı ve Türkiye – ABD Arasında Yaşananlar

Uluslararası kamuoyu tarafından da yakından takip edildiği üzere; Türkiye’nin Rusya’dan S-400 Hava Savunma Sistemi’ni satın alması, bir federal yasa olan CAATSA (Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act; Amerika’nın Düşmanlarına Karşı Yaptırım Yasasıyla Mücadele) Kanunu’nun 231. maddesinde yer alan yaptırım tehditleri ile karşı karşıya kalmasına sebep olmuştur. 2017 yılında ABD’de yürürlüğe giren CAATSA Kanunu’nun amacı öngördüğü yaptırımlar aracılığı ile hasımlarına karşı korunmayı sağlamaktır. Türkiye’nin de engeline takıldığı 231. madde; Rusya Federasyonu’nun savunma ve istihbarat sektörleriyle önemli iş yapan kişi ve kurumlara yaptırımlar uygulanacağıdır. İlk olarak üzerinde durulması gereken nokta ise yaptırımın uygulanmasının koşulu olarak gösterilen “önemlilik” şartını S-400 HSS’nin taşıyıp taşımadığıdır. Kanunda “önemli iş” kavramının tanımı yapılmamıştır fakat yakın bir tarihte aynı sebepten uygulanmış olan bir yaptırım örneği mevcuttur. Çin’in Rusya’dan S-400 HSS’ni satın alması neticesinde Çin’e ait Donanım Geliştirme Dairesi’ne ve başkanı Li Shangfu’ya yönelik ABD’de ihracat lisansına başvurmaktan ve ABD finansal sistemini kullanmaktan men etme kararı alınmıştır. Bu karar S-400 HSS’nin Çin bağlamında satın alınmasının “önemli iş” kavramı kapsamına girdiğini göstermektedir.

Kanunun amacı doğrultusunda ilerlendiğinde CAATSA kanunu hasımlara karşı caydırıcı bir tedbir olmakla birlikte tek amacı bu değildir. Bu kanun aynı zamanda, kendi devlet başkanlarının yetkisini kısıtlayarak ona karşı bir önlem alma çabasıdır. Bu gayeler kanunun tatbik edilmesi konusundaki ısrarları da açıklar niteliktedir. Türkiye’nin hava savunma sistemini Rusya’dan satın almasındaki en önemli gerekçe ise “Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi (T-LORAMIDS)” ihalesindeki yaşanan sorunlar olarak gösterilebilir.

Türkiye S-400 HSS’ni Rusya’dan almaya karar vermeden önce yurtdışı hazır alıma dayalı tedarik usulü ile hava savunma sistemi ihtiyacını karşılamak istemiştir. Bu ihaleye Çin, ABD, Rusya, İtalya ve Fransa katılmıştır. Teklifler arasında en makul olan Çin’in teklifi olmuştur. Fakat bu teklif Türkiye’nin savunma sistemi konusunda isteklerini yeterince karşılamamıştır. Bu sebeple Türkiye, ek süre vererek diğer ülkelerin tekliflerini yineleyebileceğini ilan etmiştir. Sonraki süreçte yapılan görüşmeler sonuçsuz kalmıştır. En nihayetinde Türkiye ihale kararını iptal etmiş ve Rusya ile görüşmelere başlamıştır. Sürece gereken önemin ilgili ülkeler tarafından gösterilmemesi Türkiye’yi Rusya’yla bir araya getiren etkenler birisi olarak gösterilebilir. Bununla birlikte Türkiye stratejik konumunun kullanılması gibi gerekli olan tüm sorumluluklarını, NATO müttefiki ülkeler için üstlendiği hâlde ihale süreci devam ederken gerçekleşen Türkiye’nin güvenliği için ABD, Hollanda ve Almanya tarafından Türkiye’ye konuşlandırılmış olan Patriot sistemlerinin geri çekilmesi de Türkiye’yi hava savunma sistemi edinme konusunda zorunlu hâle getirmiştir. Sayılan sebeplerin sonucu olarak da Türkiye, S-400 HSS’ni satın almaya karar vermiştir. Sonuç aşaması Türkiye’nin kararı olsa da gelişme aşaması Türkiye’nin menfi şekilde etkileneceği şekilde gerçekleşmiştir. ABD Senatosunun Türkiye’nin haklılık paylarını göz önünde tutarak, bu süreci ikili ilişkilere en az zarar verecek şekilde bir sonuca bağlayacağı düşünülmektedir.

İhtimaller Üzerinden

Türkiye hükümeti ve tüm dünya “ABD Türkiye’ye ne tür yaptırımlar uygulayabilir?” sorusunu merak etmektedir. Bu soru farklı ihtimaller üzerinden düşünülerek cevaplandırılabilir. İlk ihtimal olarak girişte de bahsedildiği gibi Türkiye ile benzer sebepten Çin’e uygulanmış bir yaptırım mevcuttur. Bu yaptırımın içeriği Çin’deki satın almayla ilgili kurumların ABD’de ihracat lisansına başvurmaktan ve ABD finansal sistemini kullanmaktan men etmesini içermekteydi. Türkiye-ABD ilişkileri de göz önünde bulundurularak bu ihtimal üzerinde düşünüldüğünde; 20,7 milyar dolar olan ABD-Türkiye ticaret hacminin 3,1 milyar dolarlık kısmını askeri harcamalar oluşturmaktadır. Türkiye Ticaret Bakanı Ruhsan Pekcan’ın açıklamasına göre ABD ile hedeflenen ticaret hacmi ise 75 milyar dolardır. Bunun anlamı ise ABD ile olan ticari ilişkilerin uzun vadede iyi tutulmak istendiğidir. ABD’nin de ticari anlamda isteğinin aynı doğrultuda olduğunu söylemek mümkündür. Buna rağmen ticari ilişkilerin yanı sıra ikili arasındaki askeri anlaşmazlıklar, İran yaptırımları, terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ye yapılan ABD yardımları ve FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in iadesinin yapılmaması gibi hususlar nedeniyle gergin bir ilişki de süregelmektedir. Her ne kadar ABD Başkanı Donald Trump açıklamalarında Türkiye ile ilişkilerin iyi olduğunu, yaptırım uygulamayı düşünmediğini ifade etse de bu gerginlik Amerikan Senatosunca farklı şekilde yorumlanmaktadır. Durumların ortak sonucu olarak ise Türkiye için de Çin ile aynı yaptırımlar uygulanabileceği gibi döviz üzerinden işlem yapılmasının yasaklanması, uluslararası mali kuruluşlardan kredi verilmemesi gibi benzer mali yönü ağır gelecek yaptırımlar uygulanması söz konusu olabilir. Bu tür yaptırımlar Türkiye’nin ticaret hacminin tahmin edilen düzeye gelmesinde büyük bir engel olacaktır.

İkinci ihtimal ise yakın geçmişte ABD ile yaşanmış olan Rahip Brunson krizi ve sonucunda Türkiye’ye uygulanan yaptırımlar üzerinden düşünülmesidir. Rahip Brunson krizinde iki ülke arasında gergin bir süreç yaşanmış olmasına karşın yaptırımlar ilişkileri yıpratıcı nitelikte olmamıştır. İçişleri ve Adalet Bakanlarının ABD’ye gitmesinin yasaklanması gibi Türkiye için zor sonuçlar doğurmayacak yaptırımlar uygulanmıştır. ABD Başkanı Trump ve Senatonun açıklamaları göz önünde tutulduğunda benzer bir yaptırımın uygulanması ihtimali daha yüksek görünmektedir. Diğer bir ihtimal üzerinde ise ABD Başkanı Trump’ın iyimser açıklamaları üzerinden düşünülmektedir. Yaptırım uygulanmaması bu iyimserliğin sonucudur. Yaptırım uygulanmaması için ABD Başkanı Trump’ın yasada yer alan usule uygun olarak hareket etmesi, yaptırımlardan muafiyet kararı vermesi gerekmektedir. Bu kararı verebilmesi için Kongre’nin ilgili komisyonuna yaptırımlardan muafiyet tanımanın ülke için hayati önem taşıdığını anlatması ve ispatlaması gerekir. 231. maddeden farklı olarak kanunun bir diğer maddesinde ise daha kolay bir çözüm sunulmaktadır. 236. madde milli güvenlik çıkarlarına uygunluk durumunda Başkan Trump’a bu muafiyeti sağlayabilme yetkisi vermiştir. Bunun anlamı yaptırımın uygulanmasının, ABD güvenliğinin fonksiyonlarına bir tehdit teşkil etmesi hâlinde Başkan tarafından yaptırım kararı durdurulabilecektir. Fakat Başkan’ın yetkisini kullanması sonuç almak için yetmemekte, aynı zamanda Kongre’nin onayı gerektiğinden Türkiye için uygulanabilir bir madde olup olmadığı muallaktadır.

Başlanılan Süreç

Başkan Trump ve ABD Senatosu bazı konularda görüş ayrılığı içerisinde olsalar da hemfikir oldukları Türkiye’nin S-400 HSS’ne ve F-35 savaş uçaklarına aynı anda sahip olamayacağı fikri vardır. Bu doğrultuda ABD Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin F-35 savaş uçaklarının üretim ortaklığından çıkarılacağını açıklamıştır. Bu durum Türkiye’nin 1,5 milyar dolarlık yaptığı harcamanın ve bu üretimden elde edeceği 9 milyar dolarlık iş hacminin kaybı anlamına gelmektedir. ABD’nin bu durumla ile ilgili kaygısı ise S-400 HSS aracılığıyla Rusya’nın F-35 savaş uçaklarının zafiyetinin tespit etmesi ve aleyhe olarak kullanmasıdır. Türkiye böyle bir riskin olmadığını defaten çeşitli açıklamalarda izah etse de ABD bu durumu güvenlik tehdidi olarak görmektedir. F-35 savaş uçakları Türkiye için sadece silahlı kuvvetler olarak değil, ekonomik anlamda da çok büyük bir öneme sahiptir. Sürecin Türkiye aleyhine sonuçlanması halinde ekonomide yaşanılacak zafiyet büyük olacaktır. ABD ile imzalanan anlaşmada uluslararası mahkemelere başvurma imkânından feragat edildiği ve ABD’ye tek taraflı tasarruf yetkisi verildiği için durumla ilgili olarak Türkiye’nin ABD ile müzakere yapmaktan başka bir çözüm yolu kalmamaktadır. Bu sebeple müzakerelere devam edilmekte, yaptırımların farkındalığında başlanılan bu süreç en az hasarla atlatılmaya çalışılmaktadır.

Sonuç

Türkiye’nin Rusya ile anlaşma yapacağının ilan edilmesine müteakip, ABD Türkiye’ye indirimli olarak Patriot HSS vermeyi teklif olarak sunmuştur. Fakat Türkiye gecikmiş bu teklifi kabul etmemiştir. T-LORAMIDS sürecinde çıkılmış olan ihale, sunulan teklifler, kabul edilmeyen makul istekler, ek süre verilmesi, ihalenin iptali vb. yaşanmış en nihayetinde Türkiye’yi Rusya ile masaya oturmaya yönlendirmiştir. Riskler, tehditler, maliyetler hesaplandığında bunun doğru bir adım olmadığı söylenebilir. Her şeye rağmen Türkiye’nin hava savunma sistemleri konusunda kaybedecek zamanı yoktur. Bu sebeple S-400 HSS alımının atılması gereken bir adım olduğu ortadadır. Fakat Türkiye için farkındalığın önlemleri de beraberinde getirmiş olması hayati öneme haizdir. İleriki aşamalarda Türkiye’nin uluslararası konumunun menfi şekilde etkilenmemesi için yapılacaklar açısından sürecin yeni başladığı söylenebilir.

Kaynaklar

https://www.amerikaninsesi.com/a/turkiyeyi-s400-alimindan-sonra-neler-bekliyor/4996208.html
https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-48365138
https://www.dw.com/tr/abdden-rusya-ve-%C3%A7ine-yapt%C4%B1r%C4%B1m-karar%C4%B1/a-45587635
https://tr.euronews.com/2019/06/19/abd-den-kuzey-kore-ye-yardim-ettigi-iddiasiyla-rus-finans-kurumuna-yaptirim
https://www.bagimsizhavacilar.com/abdnin-turkiyeyi-tehdit-ettigi-caatsa-yaptirimlari-nedir-neleri-kapsiyor/
https://tr.euronews.com/2019/07/19/trump-turkiyeye-karsi-yaptirimlari-engelleyebilir-mi
https://tr.euronews.com/2019/07/19/abd-senatosuna-turkiyeye-yaptirim-uygulanmasi-icin-yeni-onerge-sunuldu
https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-49006630
https://tr.euronews.com/2019/07/25/abd-kongresi-s-400-satin-alan-turkiye-ile-ilgili-ne-yapacagimizdan-emin-degiliz
https://gercekgazetesi.net/karsi-manset/bir-insan-iyi-polis-kotu-polis-oyununu-kac-defa-yutar
https://www.sozcu.com.tr/2019/gundem/abdnin-f-35-karariyla-turkiye-uretilen-her-f-35in-yuzde-6sini-kaybetti-5234819/
https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/07/17/pentagon-turkiye-f-35-programindan-cikarildi/
https://www.independentturkish.com/node/23751/d%C3%BCnya/reuters-t%C3%BCrkiye-rusya%E2%80%99yla-f%C3%BCze-anla%C5%9Fmas%C4%B1nda-yapt%C4%B1r%C4%B1mlardan-ka%C3%A7%C4%B1nmak-i%C3%A7in-trump%E2%80%99

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Suriye-İdlip pozisyonu : ABD-İngiltere…


Suriye-İdlip pozisyonu : ABD-İngiltere…

KAYNAK : İNTERNET ALINTI

5 Mart öncesi ilk olarak ABD-İngiltere ve İsrail’in pozisyonunu inceleyelim. ABD-İngiltere denklemi Suriye’de aynı pozisyonda olduğu için onları aynı kategoride işleyeceğim.

1-ABD’nin Türkiye özelinde genel bir planı var. Bu plan Türkiye’nin jeopolitik-jeostratejik konumunu küresel meselelerde kullanabilmesi üzerine gelişmektedir. Bu bağlamda ABD merkezli ‘bölgeselleşme’ projesinin Ortadoğu, Balkanlar ve Orta Asya ayağının mihenk taşı Türkiye’dir.

2-ABD’nin dünya liderliğini devam ettirmesi için bu bölgelere AB ve Çin’i sokmaması ve bu iki gücün bu bölgelerdeki etkisini kırması gerekmektedir. Bunun için de Türkiye’yi mutlaka ama mutlaka bu denklemin içine özellikle ordusuyla birlikte sokması gerekmiştir.

3-Bu proje kapsamında Türkiye’nin ordusuyla birlikte küresel denklemdeki yerini alması amaçlanmış ve gün itibariyle projenin belirbir aşamaya kadar başarıyla yürütüldüğü görünmüştür. Bundan sonra da iktidarın bu projenin dışına çıkmasını beklemek afaki olur.

4-Çünki, iktidar bu projenin dışına çıktığı an koltuğu kaybedecektir. Mesela; ABD Talibanla anlaşarak Afganistan’dan çıkacağını söyledi. Peki, ABD’nin boşalttığı alanı kim dolduracak? Ben söyliyeyim: Türkiye. Neyse bu konuyu burada bırakıp Suriye özeline geçelim.

5-İdlip meselesinde ABD-İngiltere’nin tutumu Türkiye ile paralellik göstermektedir. Bu parellikte iki tarafın farklı istek ve kozları olduğunu görüyoruz. ABD PYD’yi koz olarak kullanmak istemektedir. Bu koz PYD’nin IKBY angaje edilip Türkiye tarafından tanınmasıdır.

6-Dikkat edilirse İdlip için Türkiye’ye gelen ABD’li yetkililer bizden sonra Irak’ın kuzeyine ve daha sonra PYD’li Mazlum’un yanına gitmişlerdi. Anlaşılan o ki ABD İdlip’teki destek için Türkiye’ye IKBY ve PYD’nin ağabeyliğini teklif etmiştir.

7-Bu plan dahilinde ABD PYD’yi tasfiye edip IKBY’nin içine katacak ve Barzani üzerinden Kürt görünümlü bir devletçik Fıratın Doğusundan Irak’ın Kuzey doğusuna kadar uzanacaktır. ABD’nin İdlip desteğini bu plana bağlamış olması nedeniyle destek gelmemektedir.

8-Çünki, Türkiye böyle bir teklifi kesinlikle kabul etmiyecektir.

Peki, ABD Türkiye’nin bu teklifi kabul etmeyeceğini bilmiyor mu?

Evet, ABD Türkiye’nin bu teklifi kabul etmeyeceğini bildiği için İdlip’te Türkiye’ye sunni bir devletçik için yol veriyor.

9-Yol veriyor ancak, ne askeri açıdan ne de ekonomik açıdan destek vermiyor. ABD Türkiye’nin bu tuzağa düşmesi halinde Suriye’nin parçalanma sürecinin nihayete ereceğini ve Türkiye’nin işin içinden çıkamayacağı bir 20 yılı hesap etmektedir.

10-ABD bu sayede Türkiye’yi her alanda istediği gibi kullanmayı amaçlamaktadır. Yani, buradan anlaşıldığı üzere ABD-İngiltere birlikteliğinin her kozu aslında Türkiye’yi kullanabilmek için geliştirdiği taktiksel hamlelerdir. ABD için ne İdlip ne de PYD’nin önemi yoktur.

11-ABD’nin temel stratejisi Türk Ordusu’nu Somali, Katar, Libya ve Suriye’de olduğu gibi farklı sahalara yayıp ekonomik gücünü zayıflatmak ve istediği her alanda kullanmaktır. Bunun için bazen ekonomik bazen siyasi bazen de moral desteği vererek Türkiye’nin sırtını sıvazlamaktadır.

(12-‘Madem öyle Türkiye bu plana uymayarak ABD’yi kendi hizasına getirseydi’ diyenler olabilir. İşte o zaman da 15 Temnuz gibi, terör olayları gibi, halkın içinde patlayan bombalar gibi meseleler yaşanıyor. Zaten bu projeyi kabul etme tarihimiz de 1 Ocak 2017’deki Reina saldırısıdır.

13-Bu tip gelişmeler hükümetler düşüreceği gibi ekonomik açıdan da ülkeyi zora sokacağı için Türkiye’nin büyük bir istikrarsızlık içine girmesi kaçınılmaz olacaktır. Irak ve Suriye’yi görüyoruz…

Neyse, biz devam edelim)

14-Aksi bir durum olduğunda ise Türk Ordusu’nun olduğu sahadaki gerilimi yükseltip gerek şehit vermesini sağlayarak gerekse de ekonomisini daha da zorlayarak iktidarı hem siyasi hem de ekonomik olarak yıpratmaktır, isterse de değiştirmektir.

15-ABD-İngiltere’nin enerji planıda Türkiye’yle uyuşmaktadır. Bu minvalde

Türkiye’nin güneyinden Suriye toprakları içerisinde bulunan ‘’M4 Karayolu’’nun hakimiyeti büyük önem arz etmektedir

16-M4 Karayolu Irak sınırından yola çıktığınızda Akdeniz sahiline bir ucu ulaşan bir hattır.

ABD bu karayolu ekseninde gaz boru hattı ve petrol boru hattı döşenerek Akdeniz’e kıyısı olan Lazkiye Limanına kadar ulaşmasını hedeflenmektedir

17-Lazkiye söylemlerini de sanırım anlıyorsunuz:)

Yani Arap Petrol ve gazının Kuzey Suriye’den Akdeniz’e ulaştırılıp, buradan tanker gemiler ile dünyaya servisi. Yani para için…

18-ABD-İngiltere eksininin bu hamlesi Rusya-Almanya ve İran’ın aynı hattan geçirmek istediği plana karşı geliştirilmiştir. Tabii ki onların bu hedefi için Türkiye kullanıma en el verişli ülkedir.

19-En nihayetinde ABD son yaşanan olaylar sonrasında İdlip için Türkiye’yi Rusya’yla anlaşmaya mecbur bırakmış gibi görünüyor. Zira, ABD’nin bölgeselleşme planının bölgemizdeki diğer mihenk taşı ise Rusya’dır. Onları da kırmak istemektedirler. İngiltere razı olmasa da…

SON: Sanırım ABD ve İngiltere meselesini çok derinlere inmeden anlaşılabilecek bir düzeye getirdim. Bundan sonra AB’nin İdlip pozisyonunu inceleyelim…

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Mustafa Bag : Darbeler, çatışmalar, gizli anlaşmalar : ABD-İran ilişkilerinin son 50 yılı


Mustafa Bag : Darbeler, çatışmalar, gizli anlaşmalar : ABD-İran ilişkilerinin son 50 yılı

03/01/2020

On yıllardır diplomatik ilişkiye sahip olmayan ve her fırsatta birbirini terörist olarak tanımlayan Amerika Birleşik Devletleri ile İran yönetimlerinin General Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta öldürülmesinin ardından nasıl tepki verecekleri merak konusu.

Washington ile Tahran, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gemi saldırılarının ardından karşı karşıya gelmişti. Hürmüz Boğazı’nda 2019’un 13 Haziranı’nda meydana gelen petrol gemisi yangınları ve ABD’nin olaydan İran’ı sorumlu tutması, Washington – Tahran hattında var olan mevcut gerilimin daha da tırmanmasına neden oldu.

İki ülkenin yarım asrı aşkın bir süredir fikir ayrılığı yaşaması, karşılıklı tehditler savurması ve zaman zaman savaşın eşiğine gelmesine neden olan meselelerin başında ‘İran’ın teröre destek verdiği iddiası, 444 gün süren rehine krizi, 1953 darbesi ile demokratik yollardan seçilen Muhammed Musaddık hükümetinin devrilmesi, İran’ın nükleer programı, Irak – İran savaşında Saddam’a destek verilmesi, İsrail’in varlığı ya da haritadan silinmesi, ABD’nin ekonomik yaptırımları ve enerji yolu güvenliği’ gibi konular geliyor.

İşte gergin bir seyir izleyen iki ülke ilişkilerinde iz bırakan olaylar silsilesinden bazıları;

1953: Musaddık hükümetinin CIA destekli darbe ile devrilmesi

ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), İngiliz istihbaratı ile koordineli olarak İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirdi. Demokratik seçimlerin ardından iktidara gelen Musaddık’ın darbeci subaylar tarafından devrilmesinin ardından otoriter yönetimiyle bilinen ABD yanlısı Şah Rıza Pehlevi göreve getirildi.

ABD’de 2000 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, yaptığı bir konuşmada, ülkesinin demokratik olarak seçilmiş Başbakan Musaddık’ın darbeyle devrilmesindeki rolünden dolayı özür diledi. Ancak İran rejimi söz konusu özür konuşmasını kınamakla yetindi.

1957: ABD – İran nükleer anlaşması imzaladı

Şah Rıza Pehlevi yönetimindeki İran, Washington’la 5 Mart 1957’de "Barış için Atom" politikası kapsamında sivil amaçlı atom enerjisi kullanımına ilişkin nükleer anlaşma imzaladı.

1979: İran nükleer anlaşmayı iptal etti

Pehlevi döneminin son başbakanı Şahpur Bahtiyar, 29 Ocak 1979’da yaptığı açıklama ile ABD ile yapılan 6.2 milyar dolar değerindeki 2 nükleer santralın anlaşmasını iptal ettiğini duyurdu. Bahtiyar’ın görevi bu açıklamadan 13 gün sonra sona erdi. Eski başbakan daha sonra Paris’te kaldığı evde uğradığı suikast sonucu hayatını kaybetti.

1979 – 1981: Rehine Krizi

İran İslam Devrimi’nden kısa süre sonra, 4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği’ni basan rejim destekli İranlı öğrenciler, 52 diplomatı rehin aldı. Başkan Ronald Reagan ile İran arasında görüşmeler yapıldı. ABD, baskıyı arttırmak için İran’dan petrol ithalatını askıya aldı ve İran’a ait milyarlarca dolar donduruldu. Modern tarihin en uzun süreli diplomatik rehine krizi olarak kayıtlara geçen hadisede Amerikalı diplomatlar, Cezayir Anlaşması kapsamında 444 gün sonra, 20 Ocak 1981’de serbest bırakıldı. Washington, diplomatların serbest bırakılması karşılığında İran siyasetine müdahale etmeme sözü verdi.

1985 – 1986 İran-Kontra Skandalı

ABD, Lübnan merkezli, İran yanlısı Şii Hizbullah örgütü gerillaları tarafından kaçırılan Amerikalı rehineleri kurtarmak için İran’la karmaşık bir anlaşma çerçevesinde gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Anlaşma, İsrail üzerinden Amerikan yapımı tanksavar füzeleri, F-14 savaş uçağı yedek parçaları ve diğer silahların teslimatına karşılık İran’ın Hizbullah üzerindeki nüfuzunu kullanarak ABD’li rehineleri serbest bıraktırmasını içeriyordu. Ayrıca ABD’nin talebiyle İran’ın Nikaragua’daki anti-Komünist (Kontra) gerillalara para göndermesi istendi. Washington – Tahran hattındaki 3 yönlü gizli anlaşma ortaya çıktı. Başkan Ronald Reagan zor durumda kaldı. Reagan önce reddettiği anlaşmayı daha sonra televizyonda kabul etmek zorunda kaldı. İran, Amerika kamuoyunda ABD’yi masaya oturtmak için Hizbullah’ı kullanarak adam kaçırmakla suçlandı.

1980 – 1988 İran Irak Savaşı

İran – Irak Savaşı, 22 Eylül 1980’de Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak’ın, komşusu İran’ın Abadan ve Hürremşehr kentlerine saldırmasıyla patlak verdi. Sekiz yıl süren, galibi olmayan ve en az 1 milyon insanın hayatını kaybettiği savaş boyunca ABD, İran’a karşı Irak’ın yanında yer aldı. İsrail ise İran’ı destekledi. Savaşta Suriye ve Libya hariç tüm Arap ülkeleri Irak’ın yanında yer aldı.

ABD’nin desteğini arkasına alan Saddam, Sovyetler Birliği’ne yakınlaşan Humeyni’nin "Dünya mazlumları istibdat ve diktatörlüğe karşı ayaklanmalıdır" sloganının tehlike arz ettiğini ve İran’ın devrimini Irak’a da ihraç etme niyetinde olduğu tezini savundu. İran’ın bu amaçla Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de de İslami Cihad gibi örgütlerin kurulmasına öncülük ettiğini dile getirdi.

1988: Basra Körfezi gerginliği

Amerikan savaş gemileri, Basra Körfezi’nde İran’a ait bir fırkateyni batırdı. Ayrıca ABD, Hürmüz Boğazı yakınlarındaki iki İran petrol platformunu bombaladı.

Misillemede bulunan İran, ABD’ye ait USS Samuel B. Roberts fırkateynine mayın saldırısı ile karşılık verdi.

Birkaç ay sonra ABD Donanması, 290 kişinin bulunduğu bir İran yolcu uçağını ‘yanlışlıkla’ düşürdü. ABD hükümeti, uçağın savaş jeti olarak yanlış anlaşıldığını bildirdi ancak özür dilemeyi reddetti.

2003: Irak’ın işgali

George Bush yönetimindeki ABD, kimyasal silahlara sahip olduğu iddiasıyla Irak’a savaş açtı. Tahran yönetimi, ezeli düşmanı Saddam’ın görevden uzaklaştırılması için sessiz kalarak ABD’ye dolaylı destek verdi. Ancak nüfusunun yüzde 60’ı Şii olan ülkede, Tahran ile Washington arasında savaşın başından bu yana nüfuz çatışması yaşanıyor.

2011: Suriye iç savaşı

Arap Baharı olarak adlandırılan kitlesel halk hareketlerinin Suriye’de başlaması ve kısa süre içerisinde silahlı çatışmaya dönüşmesi ile birlikte İran, bölgede aktif rol aldı. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın en güçlü destekçisi konumundaki İran, müttefiki Rusya gibi doğrudan müdahale etmese de gerek Hizbullah gibi silahlı Şii milis grupları örgütleyerek gerekse lojistik destek sağlayarak savaşın seyrini değiştirdi.

Bu süre zarfında İsrail, İran’la bağlantılı hedeflere sık sık hava saldırıları düzenledi. ABD de İran’ın bu ülkedeki varlığından duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

2015: Yemen iç savaşı

Yönetim karşıtı toplumsal halk hareketlerinin isyana, ardından iç savaşa dönüştüğü bir başka ülke olan Yemen’de de İran ile ABD karşıt cephelerde yer alıyor. Washington, Suudi Arabistan liderliğindeki Arap Koalisyonu’nu desteklerken İran, başkent Sana dahil önemli büyük kentlerin kontrolünü elinde tutan Şii Husilerin yanında yer alıyor. On binlerce kişinin hayatını kaybettiği, milyonlarca kişinin mülteci durumuna düştüğü savaşta taraflardan herhangi birisi ilerleme sağlanamıyor.

2018: Trump, nükleer anlaşmadan çekildi

ABD Başkanı Donald Trump, 8 Mayıs 2018’de, eski Başkan Barack Obama döneminde 2015’te İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıkladı. Trump daha sonra İran’a yönelik enerji sektörünü de içine alan ağır yaptırımları yeniden hayata geçirdi.

2019: İran Devrim Muhafızları ordusu terör listesine alındı

Başkan Trump, nisan ayında İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu terör örgütü olarak tanıdığını duyurdu. Washington böylece ilk kez bir ülkenin askeri gücünü terör örgütü olarak nitelemiş oldu.

Bu kararın hemen ardından İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nı (CENTCOM) terör örgütleri listesine aldı. Milli Güvenlik Konseyinden yapılan açıklamada, ABD hükümeti "terörizmin destekçisi" olarak nitelendirildi, ABD Merkez Kuvvetlerinin (CENTCOM) ve onunla bağlantılı güçlerin terör örgütleri listesine alındığı belirtildi.

‘İran rejiminin varoluş felsefesi, ABD karşıtlığı üzerine’

Orta Doğu uzmanları, İran’daki mevcut yönetimin varoluş felsefesini ABD karşıtlığı üzerine bina ettiğini belirterek, Washington’la yaşanan her gerilimin molla rejiminin işine yaradığını dile getiriyor. Yine uzmanlar, ABD’nin de İran’la yaşanan gerilimin ardından petrol zengini Körfez ülkelerine silah satma fırsatı yakaladığını belirtiyor.

Rusya ile paralel bir siyaset izleyen İran yönetimi, Yemen’den Suriye’ye, Körfez’den Filistin, Lübnan Irak ve Afganistan’a kadar birçok noktada ABD karşıtı vekalet savaşı veriyor.

KÖRFEZ ÜLKELERİ DOSYASI /// SALİH KALLAB /// ABD ve İran : Sözlü tehditler yeterli değil eylemler gerekiyor


SALİH KALLAB /// ABD ve İran : Sözlü tehditler yeterli değil eylemler gerekiyor

ABD’nin İran’a karşı ima etmeyi adet haline getirdiği şeyi “siyasi taciz”den ibaret sayarsak bunun, İran liderliğinin tüm hesaplarını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini anlaması için yeterli olduğu kesindir. Bu bölgenin gerçekliğinin aynı kalmayacağını ve bazı Arap ülkelerindeki bölgesel genişlemesinin er geç yok olmaya mahkum olduğunu dikkate alması gerektiğini idrak etmesi için kuşkusuz yeterlidir. Son seçimlerden sonra üst düzey İranlı yetkililerin en radikallerinin bile birçok tehlikeli değişimi beklemeleri gerektiğini keşfettiklerini kavraması için yeterlidir.

Bu kişiler, söz konusu “gösteriye benzer” seçimlerin düzenlenmesine kendilerini kaptırmışken muhtemelen ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklamalarına da kulak vermişlerdir. Pompeo, ülkesinin İran’a baskı politikasına bağlı olduğunu, bu baskının devam edeceğini, ekonomik meseleler ile sınırlı kalmayacağını, diplomatik izolasyon da olacağını ifade etmişti.

ABD’nin bu konuda oldukça kararlı ve ciddi bir tutum benimsediği, bu konuda birçok değişkenin gerçekleşmesinin beklendiği aşikardır. Mollalar rejimi ise geçmişte olduğu gibi hala “takiyye” politikasını benimsiyor. Gizlediklerinden farklı şeyler söylüyor. ABD ve diğerleri daha önce de bu rejimin birçok manevra ve oyununa kanmıştı. Bilindiği gibi George Bush döneminde Washington, Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra 2003 yılında Irak’ın doğu sınırlarını aralıksız insan dalgaları şeklinde akan İran seline açarak en büyük politik ahmaklığı işlemişti. Bunun sonucunda, bugün mevcut olan durum, Sünnilerden önce Şii Iraklıların ceremesini çektiği siyasi “demografik” dengesizlik ortaya çıktı.

Bugünkü İran’ın dünkü İran’dan farklı olduğunun kanıtı, açıklanan sonuçlarına göre en radikal ve kibirli olanların kazandığı son seçim tiyatrosudur. Bunun içeride daha fazla çatışma şeklinde sonuçlanacağına şüphe yoktur. Çünkü en ön sırada yer alan liderler arasında bile tüm bu yaşananlara artık tahammül edemeyenler, ekonomik, siyasi ve aynı zamanda sosyal alanda kapsamlı bir çöküşü bekleyenler var.

Elbette, Tahran’da en radikallerin bile takiyyeye başvurarak ABD’nin şartlarını göstermelik bir şekilde kabul etme yoluna gitmelerinin olası olduğunu düşünenler de var. İranlıların bu konuda uzman oldukları geçmişte birçok kez kanıtlandı. Ayetullah Humeyni döneminde, öncesinde ve sonrasında bu, birçok kez yaşandı.

Buradaki sorun, ABD Dışişleri Bakanı’nın bu konuda gösterdiği tüm bu kararlılığa rağmen Başkan Donald Trump’ın siyasi tutumlarını sık sık değiştirmekle ünlü olmasıdır. Trump’ın bu konuda katı olmasına rağmen birçok kez İran’a açılmaya hazır olduğunu açıklamasıdır. İdaresinin bazı sembol isimlerinin, Ortadoğu denkleminde geçmişte olduğu gibi hala önemli bir rakam saydıkları bu ülkeye bu tür bir açılımın zorunlu olduğunu ve Rusya’nın tekeline bırakılmaması gerektiğini düşünüyor olmalarıdır. Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, eski Rus çarlarının ve mütevazi bir şekilde olsa da ülkelerinin nüfuzunu Suriye, Mısır, Güney Yemen, Libya ve Cezayir gibi bölgedeki birçok ülkeye yayan komünist Sovyetler Birliği’nin büyük liderlerinin emellerinden bazılarını gerçekleştirebildi.

Buradaki asıl mesele, ABD’lilerin hesaplarının şu ana kadar Arapların hesaplarından farklı olmasıdır. Arap ülkeleri, İran nüfuzunun bu Arap bölgesindeki genişlemesinin en az İsrail tehlikesi kadar gerçek bir tehlike oluşturduğuna inanıyorlar. Ayrıca İran’ın bu bölgede şimdiye kadar sürdürdüğü faaliyetlerinin, Kum, Tahran ve Meşhed Mollalarının, Pers ve Safevi dönemlerinin ihtişamını geri getirmeye çalıştıklarını teyit ettiğini düşünüyorlar.

İster dini ister askeri olsun İranlı liderler, ABD’yi eski ilişkilerine dönmeye ikna etmeye çalışacaklardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi ABD, 2003 yılında Irak’ın sınırlarını İran’a açmıştı. Bu tarihten sonra Irak, Sünni ve Şii olsun tüm halkına yasak olan ve İran’a bağlı bir “manda” devletine dönüşmüştü. Ülkenin yönetimi bugün gördüğümüz mezhepçi “oluşumlar”ın eline geçmişti. Bu oluşumların arkasında duranların ve onları yönetenlerin “Farisiler” olduklarına ve bunların gerçekte Şii mezhebi ile hiçbir ilgisi olmadığa şüphe yok.

Dolayısıyla eğer Başkan Donald Trump’ın başında olduğu mevcut ABD yönetimi, İran’a yönelik baskı politikasına bağlılık konusunda samimi ise söylemleri bırakıp eyleme geçmelidir. İran’ın Yemen’deki Husiler aracılığıyla Kızıldeniz’e ulaşma ve kuzeyine doğru ilerleme girişimlerine bir son vermelidir. Yemen’in Hudeyde şehrinden başlayıp Akdeniz kıyılarındaki Lazkiye şehrinde sona eren, bazı Körfez ülkeleri ve elbette Irak ve Suriye’den geçen Şii Hilali adı verilen projenin tamamlanmasını engellemelidir.

ABD’liler İran’a yönelik tehdit ve gözdağında samimi olduklarını göstermek istiyorlarsa Babu’l Mendeb’e ulaşmasını engellemelidirler. Yemen’deki varlığını bitirmelidirler. Katar Emirliği’nin sadece Türkler için değil birçok Arap Körfez ülkesine karşı tehditlerini sürdürmeleri için İranlılar için de gelişmiş bir üs olmasına bir son vermelidirler. İran’ın Arap ülkelerine yönelik bu tehditleri açıkça dile getirilmekte, bilinmekte ve sürekli tekrarlanmaktadır.

İranlılar Yemen’in bir bölümünü işgal etmiş ve kendisini her gün hatta her an Babu’l Mendeb, Kızıldeniz ve başta Suudi Arabistan olmak üzere tüm Körfez ülkelerini tehdit eden bir İran askeri üssüne dönüştürmüşken ABD’nin İran’a yönelik baskı politikasına bağlı olduğuna nasıl inanabiliriz?

İranlılar askeri, siyasi, güvenlik ve ekonomik olarak Irak’ın tamamını, Suriye ve Lübnan’ın büyük bir bölümünü kontrol ederken, Hamas, Müslüman Kardeşler ve uluslararası örgütü ile ittifakı sayesinde artık Gazze Şeridi’ni de kontrol etmeye başlamışken ABD’nin baskı politikasına bağlı olduğuna nasıl inanabiliriz? Libya’nın başkenti Trablus’u kontrol eden (Müslüman Kardeşlere bağlı) Fayez es-Serrac grubunun arkasında İran’ın durduğu bilinirken buna nasıl inanabiliriz?

ABD’nin uzaktan kaynatıp köpürtmek, Washington’un İran’a baskı politikasına bağlılığından bahsetmekle yetindiği aşikardır. Buna karşılık İranlılar, bu stratejik bölgede istedikleri gibi hareket ediyorlar. Fiili olarak Irak’ın tamamını, Suriye ve Lübnan’ın ise büyük bir bölümünü kontrol ediyorlar. Müslüman Kardeşler aracılığıyla Libya ve Tunus’a kadar ulaşmış bulunuyorlar. Nitekim bugün gördüğümüz gibi Raşid Gannuşi liderliğindeki Müslüman Kardeşler, Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said ve Tunus siyasi sürecine engeller çıkarıp duruyorlar.

Bu yüzden, İran’a baskının Irak, Suriye, Lübnan, Yemen, Gazze’deki tüm varlığının sona erdirilmesini gerektirdiğini anlamaları için bütün bunlar, dost ve müttefik ABD’lilerin önüne konulmalıdır. Bunun yanında, Katar’ın da üç öküz hikayesinde siyah öküzün “beyaz öküzün öldürüldüğü gün ben de öldüm” sözünü hatırlayıp, sıranın kaçınılmaz olarak bir gün kendisine geleceğini ve hedef tahtasında olduğunu bilmesi gerekir.

Son olarak, çiviyi ancak çivinin sökebileceğinin, ABD’nin Hamaney İranına uygulamayı sürdürdüğü tüm bu yaptırımların kendisini bölgeye nüfuz etme girişimlerini sürdürmekten caydıramadığının üzerinde durulmalıdır. Dolayısıyla yapılması gereken en azından son dönemde gelecek vaat eden üniter bir formül üzerinde anlaşmış olan İran muhalefet güçlerinin gerçek bir biçimde desteklenmesidir.

Salih Kallab

Ürdünlü yazar. Eski Enformasyon, Kültür ve Devlet Bakanı
Şarkulavsat

CIA DOSYASI /// TUNCA BENGİN : CIA VE PENTAGON ABD’DE YAŞAYAN TÜRKLERİ DEVŞİRİP AJAN YAPIYOR !!!!


FETÖ temizliği CIA’nın kulaklarını tıkadı mı ???

Fetullahçı Terör Örgütü’nün ABD ve AB ülkeleri istihbarat servislerinin kontrolünde gelişip büyütülen bir yapı olduğu belgeleriyle malum. FETÖ’cüler dünyanın her yerinden topladığı bilgileri CIA, MOSSAD ile Alman ve İngiliz istihbaratına aktarıyorlardı. Özellikle de Türkiye üzerine olan kritik gelişmeleri ve bilgileri. Dahası, Türkiye’yi sıkıntıya sokacak yönlendirmeler de söz konusuydu. Yani MİT başta olmak üzere ülke güvenliğiyle ilgili en hassas noktalardaki CIA’nın koca kulakları full time faaliyetteydi. Şimdilerde ise FETÖ temizliğiyle beraber devlete sızan çok sayıda köstebek deşifre edildi, ayıklandı. Dolayısıyla da CIA’nın koca kulakları tıkandı ancak bu tamamen sağır oldu anlamına gelmiyor. Çünkü hainlik üzerine yeni devşirme durumları var. Nasılını Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı, Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:

“Geçenlerde ABD belgelerinden okudum. CIA’nın istihbarat aldığı gazeteciler var, başka mesleklerden adamlar var, üniversitelerde de var. Hatta sadece istihbarat sağlamıyor, ona uygun ortam yaratan basın yayın organları da var. Maalesef böyle bir para ilişkisi söz konusu. Bu konunun da üzerine gidilmesi lazım. Belki de biliniyordur…”

Belge derken?

“ABD’li bir emekli diplomatın yazdığı doküman, orada böyle bir şey var.”

MİT, Emniyet ve askeri istihbarat içinde de CIA’nın paralı elemanları var mı?

“Vardır. Sadece maaşlı değil başka türlü adamları da vardır. Şantajla kontrol altına aldığı adamlar mesela. Bu konuda emin olabilirsiniz, yani Türk istihbaratının içerisinde, polis istihbaratta, jandarmada da vardır. Dolayısıyla, bu adamların bulunması lazım. Karşı casusluk olayı, yani istihbarata karşı koyma çok önemli. Bu konularla ilgili köstebekler vardır. Tabii istihbarat teşkilatımızın bir aralar CIA ile çok içli dışlı olduğu dönemlerde belki buna gerek yoktu, bir sürü evrakları onlara veriyorlardı, biliyorsunuz. Hatta geçmişte bu konuda yakalananlar oldu. Evraklar veriliyor, alınıyor, maalesef bu var ve devam ediyor. Bunu bırakmazlar ve mutlak birilerini devşirirler.”

Nasıl?

Kaset şantajı yaparlar, para verirler, çocuğu orada okuyordur, onunla ilgili bir şey yaparlar. Bütün bunlar yapılan şeyler. Çok sayıda insanımız ABD’ye gidiyor, askerler, polisler, üniversite görevlileri de gidiyor. Oralarda eğitim gören, doktora, mastır yapan ve bir süre sonra Türkiye’ye dönen bir sürü insan var. Bunların bir kısmına çengel atılmıştır. Bunları ister istemez haber elemanı olarak kullanırlar. Yani sadece istihbarat örgütlerinde değil, bütün sistem içinde bunlar vardır. Buna belki FETÖ devrede olduğu için uzun bir süre ihtiyaç duymadılar. Çünkü FETÖ’nün elemanları her yere sızmıştı, devletin bütün sırlarını bir şekilde ABD istihbaratına götürüyordu. Şimdi bunlar devletten temizlenince, onlar da yeni cemaat, tarikat, topluluklara yöneldiler. Bu gibi toplulukların dışarıyla olan ilişkilerini gözden geçirmemiz gerekiyor. Çünkü bunların arkasında birtakım faaliyetleri yürütmeleri için ciddi para destekleri var. Bir kısmını devlet, belediyeler veriyor diyelim ama bir kısmı da dış istihbarat teşkilatları tarafından sağlanıyor. Sadece CIA değil, MOSSAD, İngiliz istihbaratı MI6 ya da Alman istihbaratı. BND de aynı şekilde. Servisler bütün bu gruplarla irtibatlıdır, bunların içerisinde mutlaka adam bulundururlar ve yönlendirirler, etkilerler…”

Özetle; FETÖ gibi profesyonel bir şebekeden olan CIA ve MOSSAD yeni devşirmeler peşinde. Kaldı ki FETÖ’nün ne kadarının deşifre olduğuna dönük kuşkular da söz konusu. O nedenle de temizliğe tam gaz devam.