NÜKLEER DOSYASI /// Mehmet Zeki Bodur : ABD, İncirlik’teki Nükleer Silahlarını Çekebilir mi ???


Mehmet Zeki Bodur : ABD, İncirlik’teki Nükleer Silahlarını Çekebilir mi ???

Yunan haber sitesi Greek City Times’ın haberine göre, ABD’nin Türkiye’nin Adana ilindeki İncirlik Hava Üssü’nde depoladığı 50 nükleer savaş başlığını Yunanistan’a taşımaya hazırlandığı yönündeki söylentilerde son zamanlarda artış yaşandığına dikkat çekti.

ABD, Soğuk Savaş sona erdikten sonra NATO ülkelerinden nükleer bomba çekmeye zaten başlamış, 2000’li yıllardan beri Türkiye’den 40 nükleer bombayı geri çekmiş ancak 50’si halen Türkiye’dedir.

Haberde, “İncirlik Hava Üssü, 1955 yılından bu yana Türk-Amerikan ortak kontrolü altında. Üs, Arap dünyasına kapı eşiğinde bulunması ve Sovyetler Birliği’ne yönelik Amerikan nükleer bombalarını depolamak için uygun bir yer olması nedeniyle NATO ittifakının en stratejik varlıklarından biridir” denildi.

Washington Examiner’a konuşan Avrupa Senatosu Dış İlişkiler alt komitesine başkanlık eden Wisconsin Senatörü Ron Johnson ve Amerikalı analistlere göre, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın "rahatsız edici" dış politikası, ABD’li yetkilileri İncirlik Hava Kuvvetleri üssünden çekilme hazırlıklarını yoğunlaştırmaya teşvik etti .

Wisconsin Senatörü Ron Johnson yaptığı açıklamada, “İncirlik’e ne olacağını bilmiyoruz. En iyisini umuyoruz, ancak en kötüsünü de planlamalıyız" dedi. ABD’li Senatör Johnson, "Türkiye’deki varlığımızı ve işbirliğimizi sürdürmek istiyoruz. Bu stratejik değişimi yapmak istediğimizi sanmıyorum, ama sanırım, Erdoğan’ın gittiği yolun iyi olmadığı durumun gerçekliğine savunmacı bir duruşla bakmalıyız" yorumunda bulundu.

Erdoğan, geçmişte Amerikalıları İncirlik’ten atabileceğini; 50 kadar nükleer savaş başlığının bölgede yeni bir eve ihtiyaç duyabileceğini ifade etmekten çekinmedi” diyen Senatör Johnson, “İncirlik’ten olası bir çıkış yapmayı düşünürken, hali hazırda Yunanistan’a alternatif olarak bakıyoruz" dedi.

Johnson, "Erdoğan’ın Türkiye’yi tuttuğu yol çok talihsiz bir durum. Rahatsız edici. Bu çok endişe verici. Kesinlikle Yunanistan ile askeri işbirliğimizi artırmamızın ve geliştirmemizin nedenlerinden biri de bu. Suda Körfezi’ndeki varlığımızı güçlendiriyoruz; dürüst olmak gerekirse, Türkiye’deki varlığımız kesinlikle tehdit altında" dedi.

Öte yandan emekli Hava Pilot Tümgeneral Beyazıt Karataş’ta yaptığı açıklamada, ABD’nin zaman zaman nükleer silahları Romanya ve Yunanistan’a taşınmasını gündeme getirdiğini belirterek, "Yunan halkı bu talep karşısında ayağa kalktı. ‘Topraklarımızda nükleer bomba istemiyoruz’ dediler. Nükleer bombalar uçaklar aracılığıyla atıldığı için, İncirlik menzil açısından hedef ülkeye yakınlık açısından olağanüstü kolaylık sağlıyor. Siz bombaları buraya koyduğunuz anda, 1-2 saat menzilden kazanıyorsunuz" ifadelerini kullanmıştı.

ABD’nin Türkiye’nin izni olmadan bu nükleer silahları çekemeyeceğinin altını çizen Karataş, "Nükleer bombaların taşınması için öncelikle ev sahibinin onayı gerekli. Taşıyabilmeleri için emniyetli bir yer bulmaları lazım ki, bu şu anda yok." ifadelerine yer vermişti. ABD nükleer silahları, elektronik sistemler ve ağır silahlı ABD birlikleri tarafından korunan sertleştirilmiş sığınaklarda saklanıyor.

Bilindiği üzere ABD’nin İncirlik’in dışında halen İtalya, Belçika, Hollanda ve Almanya nükleer silahları bulunuyor. Soğuk Savaş sırasında ABD, diğer NATO ülkelerinin yanı sıra Türkiye’ye de B-61 nükleer bomba yerleştirmişti.

Bu silahların yerleştirilmesindeki esas fikir ABD’nin, bombalara ev sahipliği yapan bir ülkenin Sovyet işgalini engellemek için nükleer savaşı göze alacak bir hareketi engellemek, Sovyet kara kuvvetlerini caydırmak ve ABD müttefiklerini güvence altına almaktı.

Hala Türkiye’nin güneyinde, İncirlik Hava Üssü’nde ve Belçika, Almanya, İtalya ve Hollanda’da bulunan 50 bomba, Soğuk Savaş stratejisinin son nükleer kalıntıları olarak durmaktadır.

Aslında ABD, Soğuk Savaş sona erdikten sonra NATO ülkelerinden nükleer bomba çekmeye başlamıştı. Wisconsin Senatörü Ron Johnson yaptığı açıklama belirtilen hususlar nükleer silahların kaldırılması için ana neden olarak gözükmemekte, aslında zaten ABD politikası olarak zaten uygulanmaktaydı. ABD bu silahları 2016 darbe girişiminden sonra Türkiye’de bırakmış ancak bu olay nükleer silahların güvenlikleri konusunda ABD’de ciddi endişeler uyandırmıştı. Bu olaydan sonra, ABD Savunma ve Enerji departmanları onları nasıl kaldıracaklarını planlamaya başlamışlardı.

Ancak bu nükleer silahların Türkiye dışına çıkarılması bazı fiziksel riskler taşımaktadır. Bombalar çok ağır değildir, ancak nükleer malzemenin taşınması önemli güvenlik önlemleri gerektiriyor. Buna ek olarak, Türk hükümetinin nakliye uçaklarının inişine veya karadan veya denizden kargo konvoylarının gönderilmesine yardım etmesi gerekecektir.

ABD’nin nükleer silahları Türkiye’den kaldırmasına yönelik endişeleri politiktir. ABD’nin endişelerinden biri, Türkiye’nin bu hareketi NATO’dan uzaklaşma olarak algılayabilmesidir. Bu, Türkiye’nin Rusya ile daha yakın bağlar aramasına yol açabilir.

Buna ek olarak, nükleer silahların Türkiye’den çekilmesi, diğer bombaların kamuya açık bir şekilde popüler olmadığı Belçika, Hollanda ve Almanya’dan da kaldırılması taleplerine yol açabilir. Bu ise ABD’yi korkutmaktadır. ABD ayrıca nükleer silahların gideceği ülkelerdeki kamuoyunun da bu silahlara karşı tepki göstereceğinden endişe duymaktadır.

Sonuç olarak nükleer silahların başka bir ülkeye taşınması Wisconsin Senatörü Ron Johnson’ın açıklamasında belirttiği hususlara bağlı olarak değil ABD politik endişelerine bağlı olarak şekillenecektir.

Kaynak: https://greekcitytimes.com/2020/09/12/is-the-us-about-to-move-its-50-nuclear-bombs-from-turkey-to-a-greek-island/

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// ERCAN CANER : ABD-Kıbrıs İlişkileri


ERCAN CANER : ABD-Kıbrıs İlişkileri

14 Eylül 2020

Çember Daralıyor

ABD ve Kıbrıs Cumhuriyeti; Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği Merkezi (CYCLOPS[1] Cyprus Center for Land, Open-Seas & Port Security) olarak adlandırdıkları bir ortak eğitim merkezi kurdu.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 14 Eylül 2020

ABD-Yunanistan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu

Birleşik Devletler ve Yunanistan yönetimleri, 29 Haziran 2020 tarihinde, iki ülke arasında oluşturulan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu ikinci üst düzey toplantısını gerçekleştirdiler. ABD Delegasyonu Başkanı olan ABD Enerji Kaynakları Dışişleri Bakan Yardımcısı Francis R. Fannon, ABD Enerji Bakanlığı Enerji Bakan Yardımcısı Mark Menezes, Yunanistan Ekonomik Diplomasi Dışişleri Bakan Yardımcısı Konstantinos Fragkogiannis ve Enerji Bakan Yardımcısı Gerassimos Thomas; aşağıda belirtilen alanlarda Yunanistan ve Birleşik Devletler’in birlikte çalışma taahhüdünü yeniden teyit ettiler.

  • Güneydoğu Avrupa’da enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesine destek sağlamak.
  • Enerji kaynaklarını geliştirmek maksadıyla Doğu Akdeniz’de bölgesel ortaklarla birlikte hareket etmek.
  • Bölgesel enerji güvenliğine katkı sağlamak.

Birleşik Devletler ve Yunanistan yönetimleri arasında, 29 Haziran 2020 tarihinde yapılan Stratejik Diyalog Enerji Çalışma Grubu Enerji Çalışma Grubu toplantısı, Aralık 2018 ve Ekim 2019 tarihlerinde yapılan Stratejik Diyalog toplantılarının devamı niteliğindedir.

Birleşik Devletler ve Yunanistan delegasyonları, Doğu Akdeniz bölgesindeki tüm devletlerin faaliyetlerini; enerji kaynakları ve rotalarının çeşitlendirilmesine yardımcı olacak şekilde, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesinde yer alan uluslararası yasalar dâhil bütün uluslararası yasalara uygun şekilde sürdürmesi ve bölgesel istikrar ve güvenliğin sağlayacağı faydalar için iyi komşuluk ilişkilerine katkı sağlaması gerektiğinin altını çizmiştir.

EastMed Boru Hattı

Birleşik devletler ve Yunanistan delegasyonları, Doğu Akdeniz (EastMed) Boru Hattı gibi yeni altyapı projelerini içeren bölgesel ve Avrupa enerji güvenliğine geliştiren ve ticari açıdan uygulanabilir olan Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ihraç seçeneklerini çeşitlendirmeye sağlayacakları desteği yeniden teyit etmişlerdir.

Çalışma grubu ayrıca; Yunanistan enerji sektörü, yapılabilecek potansiyel ABD özel sektör yatırımları, petrol pazarındaki fırsatlar ve yenilenebilir enerji sektöründeki artan işbirliği imkânlarını da görüşmüştür. Bunun, ABD Uluslararası Kalkınma Finansmanı Kurumu tarafından oluşturulan yeni ABD yatırım fırsatları altında yapılacağı vurgulanmıştır.

Her iki taraf da ExxonMobil şirketinin; Girit Adası Batı ve Güneybatısında yer alan iki açık deniz keşif lisans alanında, TOTAL ve Hellenic Petroleum şirketiyle işbirliği yapmasını memnuniyetle karşılamıştır ve bu sektörde işbirliğini sağlamlaştırmayı hedeflemektedir. İki taraf ayrıca, kısa bir süre önce onaylanan ‘‘Çevre Mevzuatının Modernizasyonu’’ başlıklı Yunan Yasası kapsamında yenilenebilir enerji sektörüne yapılabilecek potansiyel ABD yatırımlarını da görüşmüştür.

Kıbrıs Cumhuriyeti Silah Ambargosu

Bu arada; Birleşik Devletler Kıbrıs Cumhuriyetine uyguladığı 30 yıllık silah ambargosunu kısmen de olsa kaldırmıştır. Bundan sonra öldürücü olmayan silahlar bu ülkeye satılabilecektir. ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Nicos Anastasiades’i telefonla arayarak bu gelişme hakkında bilgilendirmiştir. 01 Ekim 2020 tarihinden itibaren ABD, bir yıl süre ile savunma maksatlı sistemleri ve hizmetlerini Kıbrıs Cumhuriyetine satabilecek ve transfer edebilecektir.

Washington Kıbrıs’a uyguladığı silah ambargosunu; 1974 yılındaki Türkiye’nin askeri müdahalesi sonrasında ikiye bölünen adada yeniden birleşme görüşmelerini desteklemek ve bir silah yarışını caydırmak maksadıyla 1987 yılında uygulamaya başlamıştır. Adada halen 35.000-40,000 kadar Türk askeri bulunmaktadır ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sadece Ankara tarafından tanınmaktadır.

CYCLOPS- Kıbrıs Kara, Açık Deniz ve Liman Güvenliği Merkezi

Son iki yıldır Birleşik Devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti son derece verimli bir güvenlik işbirliği geliştirmiştir. İki ülke, Akdeniz ülkelerinden ekipleri çeşitli güvenlik konuları hakkında eğitmektedir. Örneğin Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Güvenlik ve Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Bürosu (ISN-International Security and Nonproliferation), Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında Lübnan ve Mısır hükümet yetkililerinin katıldığı bir dizi eğitim faaliyeti icra etmiştir.

Kıbrıs Cumhuriyetine ait Ionnides savaş gemisinden çekilen fotoğrafta; Sivil-Asker İşbirliği (CIMIC) Tatbikatına katılan İngiliz Kraliyet Donanmasına ait Lynx modeli helikopter görülmektedir. 30 Mayıs 2019 tarihinde icra edilen tatbikata Kıbrıs Cumhuriyetinin yanı sıra Yunanistan, İngiltere, İsrail, Almanya ve Birleşik Devletler unsurları da katılmıştır. Foto: Iakovos Hatzistavrou/Getty Images.

Birleşik Devletler ve Kıbrıs Cumhuriyeti; bu işbirliğini geliştirmek ve kendi ülkelerinde eğitim yapmaları mümkün olmayan ülkeleri desteklemek maksadıyla Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarında bir bölgesel sınır güvenliği eğitim merkezi kurma konusunda anlaşmıştır.

CYCLOPS eğitim merkezinde; gümrük, ihracat kontrol, liman ve deniz güvenliği dâhil emniyet ve güvenlik alanlarında talep eden ülkelere teknik destek sağlanması da planlanmaktadır.

Eğitim tesislerinde uygulamalı eğitime imkân veren; kara sınırı geçiş, yolcu görüntüleme ve taşınabilir bir siber güvenlik laboratuvarı dâhil farklı eğitim platformları bulunacaktır.

CYCLOPS, bölgedeki kötü niyetli aktörler ve şiddet yanlısı organizasyonların oluşturduğu yayılma risklerini caydırmayı da hedeflemektedir. İki ülke tarafından yapılan açıklamada CYCLOPS’un gerçek bir ortaklık eseri olduğunun altı çizilmiştir. Birleşik Devletler eğitmen, donanım ve diğer kapasite geliştirme desteği sağlarken Kıbrıs Cumhuriyeti tarafı da arazi ve eğitmen sağlayacak ve seyahatleri kolaylaştıracaktır. Eğitim tesisinin inşasına bu yıl içinde başlanması öngörülmektedir.

Oruç Reis

Bu arada; çeşitli basın organlarında, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmişte ifade ettiği; ‘‘Kıta sahanlığımızda haydutluğa asla boyun eğmeyeceğiz, yaptırım ve tehdit dili karşısında geri adım atmayacağız” sözlerine rağmen, Türk sismik araştırma gemisi Oruç Reis’in 13 Eylül 2020 tarihinde Antalya Limanına demirlediğine yönelik haberler yer almıştır.

Yunan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, Selanik kentinde yaptığı açıklamada; Oruç Reis’in problemli sulardan geri dönmesinin olumlu bir gelişme olduğunu ve Türk tarafı ile provokasyonların olmadığı bir ortamda görüşmek istediklerini ifade etmiştir.

Türkiye Savunma Bakanı Hulusi Akar ise yaptığı açıklamada; Oruç Reis sismik araştırma gemisinin Antalya’ya dönmesinin ‘‘geri adım’’ anlamına gelmediğini ve planlı geliş-gidişler kapsamında olduğunu ifade etmiştir. Anadolu Ajansına yaptığı açıklamada Bakan Akar, Yunan halkının Macron liderliğindeki girişimlere kapılmaması ve Macron’un kendini kurtarma operasyonlarına meze olmaması gerektiğinin de altını çizmiştir.

[1] CYCLOPS: Tek Gözlü anlamına gelen bu kelime antik Yunan mitolojisinde görünen bir deve verilen isimdir. Yunanlılar uzaklarda kanun ve düzen olmadan yaşayan bir cycplos ırkı olduğuna inanmaktadır.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// Mehmet Zeki Bodur : ABD Fırat’ın Doğusunda Ne Yapmaya Çalışıyor ???


Mehmet Zeki Bodur : ABD Fırat’ın Doğusunda Ne Yapmaya Çalışıyor ???

16 Eylül 2020

Step News’in haberine göre, ABD Dışişleri Bakanlığı koordinatörü Zahra Pelly, Fırat’ın doğusundaki Kürt müzakerelerinin iki tarafını, nihai bir anlaşmaya varıldıktan sonra siyasi otoritede temsil oranlarının açıklanmasına ve Suriye’deki Kürt unsurları arasında bir ortaklığa çağırdı.

Pelly, Kürt müzakerecilerden "referans oranlarını çözmelerini ve en önemlisi Özerk Yönetim, savunma ve kendini koruma ve diğer ulusal ve dini bileşenlerin katılımı olmak üzere öne çıkan tartışmalı konulara geçmelerini" istedi.

Kürt İlerleme Partisi’nin siyasi bürosu üyesi Ahmed Süleyman ise Kürt partilerinin Marjaiya sandalyelerinin sayısında farklılık gösterdiğini, bazıları her partinin% 40 pay aldığını ve % 20’yi bağımsızlara bıraktığını, diğerleri ise yüzdeyi eşit olarak gördüğünü söyledi.

Süleyman, ikinci görüş kabul edilirse bunun bağımsız partilerin rolünün ortadan kaldırılması anlamına geldiğini ve anlaşmanın kapsayıcı bir Kürt anlaşması değil iki taraf arasında olacağını vurguladı.

Kürt Ulusal Konseyi Başkanlığı üyesi Muhammed İsmail, Demokratik Birlik Partisi (PYD) liderliğindeki Kürt birlik partileriyle müzakerelerin halen "devam ettiğini" söyledi. Tarafların idari işler konusunda iyi adımlar attığını, ancak bazı engellerin varlığını sürdürdüğünü, Suriye Kürt bileşenleri arasındaki müzakerelerin başarılı olmasından bir yıl sonra kuzey ve doğu Suriye bölgelerinde genel seçimlerin yapılacağını sözlerine ekledi.

Geçen Nisan ayının sonundan bu yana, Ulusal Konsey ve Demokratik Birlik, birleşik anlayış ve vizyona ulaşmak ve bölgedeki siyasi ve idari meseleler için ortak bir referans oluşturmak amacıyla, Kuzeydoğu Suriye’de Amerikan himayesinde bir diyalog başlattı.

Amerika, gelecekte olası bir ayrılıkçılığı önlemek için Kürtlerin Suriye devletine entegre olması gerektiğini anlayınca, harekete geçmeye başladı. ABD, Rusya ile Türkiye sınırlar konusunda anlaştıktan sonra Kürt müttefiklerine birden fazla kez ihanet etti ve ardından harekete geçti. Suriye rejimine karşı savaşmış olsalar da birçok Kürt birimi Suriye rejiminin yanında yer alıyor.

ABD’in en temel amacının, Fırat’ın doğusundaki Kürt grupların iki tarafını, Suriye’deki Kürt unsurları arasında bir ortaklığı sağlamak için nihai bir anlaşmaya varılmasını temin etmek ve bu esnada siyasi otoritede temsil oranlarının belirlenmesi olduğu görülmektedir. ABD Kürt müzakerecilerden referans oy oranlarını çözmelerinden sonra, özerk yönetim, savunma ve kendini koruma ve diğer ulusal ve dini bileşenlerin katılımı olmak üzere öne çıkan tartışmalı konuları çözmelerini amaçlamaktadır.

ABD bilindiği üzere, Washington başlangıçta Beşar Esad’a sadık hükümet güçlerine karşı savaşan isyancı gruplara silah ve askeri eğitim vermişti, ancak ABD 2017’de askeri yardımı sonlandırdı. ABD, Suriye’nin kuzeyindeki "İslam Devleti" (İD) militanlarına karşı savaşan Kürt ve Arap güçlerinin ittifakı olan PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı, Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) hava desteği ve silah sağladı.

ABD, 2014’ün sonlarından bu yana IŞİD’i ve diğer aşırılık yanlısı grupları hava saldırılarıyla hedef alan, Almanya da dahil olmak üzere yaklaşık 60 ülkeden oluşan uluslararası bir koalisyona liderlik ediyor. ABD, rejim yanlısı güçlerle doğrudan çatışmadan büyük ölçüde kaçındı, ancak 2017’de ABD Başkanı Donald Trump, hükümetin sivillere yönelik kimyasal silah saldırısına yanıt olarak Suriye hava üssüne hava saldırısı düzenledi. Aralık ayında ABD birliklerinin Suriye’deki tek taraflı geri çekildiğini açıklayarak müttefikleri şaşırttı ve "Suriye’de IŞİD’i yendik" dedi.

ABD’li "Delta Crescent Energy LLC" şirketinin, Suriye’nin kuzeyinde Kürt grupların liderliğindeki SDG ile petrol anlaşması imzalaması PKK terör örgütünün Suriye’deki uzantısı SDG’nin özerkliğini güçlendirmesi açısından önemli bir adım olarak görülmektedir.

Anlaşmanın uluslararası hukuk açısından geçerliliği tartışılmakla beraber ABD’nin bölgedeki unsurları önce siyasi ve idari bir yapı altında birleştirme sonrasında bağımsız bir Kürt devleti amacıyla hareket ettiği görülmektedir.

KAYNAK: Step News, Amerika bir adım geri çekiliyor ve Kürtleri "siyasi referans" üzerinde anlaşmaya çağırıyor, https://stepagency-sy.net , Erişim Tarihi: 15.09.2020

DEMOKRASİ DOSYASI /// Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi


Fatih Bengi : Suriye ve ABD Demokrasisi

E-POSTA : fatihbengi

1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

15 Ekim 2019

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 15 Ekim 2019

İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan demokrasi rüzgârı, ABD’nin yolunu açmak için kullanışlı bir argüman oldu. Amerika, demokrasi kılıcını Uzakdoğu’da kullandı. Kore’de 3,5 milyon, Vietnam’da 6 milyon olmak üzere toplam 9,5 milyon insan hayatını kaybetti. Yakın zamanlardan hatırlandığı gibi ABD’nin; Afganistan, Irak, Mısır, Libya ve Suriye’ye demokrasiyi götürmesi toplam 13 milyon insan hayatını kaybetmesine neden oldu. Onlar demokrasi ve insan haklarından yararlanamasalar da ölen bu 13 milyon insanın çocukları, torunları Amerikan tipi demokrasinin bütün faziletlerinden eksiksiz faydalanarak birbirlerini katletmeye devam ediyor. Son 60 yılda 25 milyon insan sadece “Amerikan demokrasisi ile tanışsın diye” katledilirken, Amerika’nın dostları ülkeler de alkışlarla bu katliama katkı sundular.

Suriye gündemi Dünya kamuoyunu tam 9 yıldır meşgul ediyor. Mart 2011 tarihinde, Dera şehrinde Arap Bahar’ından etkilenen “demokrasi yanlısı” gösterilerin başlaması ve Esad rejiminin bu gösterilere müdahale etmesiyle başlayan Suriye iç savaşında gelinen nokta tam bir felâket.

9’uncu yılına giren Suriye’deki iç savaşta yüzbinlerce insan vefat etti, 6 milyona yakın sivil savaştan kaçıp yerini yurdunu bırakarak komşu ülkelere sığındı. Suriye’de kalan siviller de sürekli korku içinde hayatlarını devam ettiriyor. Şu anda Suriye’de “Küresel güçler” tıpkı Irak’ta olduğu gibi pay kapma telâşındalar. Suriye’de barış olması ve insanların hayatları kimsenin umurunda bile değil! Suriye’deki iç savaştan en çok etkilenen ülke ise hiç şüphe yok ki Türkiye. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğine göre, Suriye’deki karışıklıktan kaçan 6 milyondan fazla kişinin 3 milyon 644 binine Türkiye tek başına ev sahipliği yapıyor. Türkiye’nin başından itibaren uyguladığı Suriye politikası eleştiriliyor. Birçoğu da haklı eleştiriler.

Humus, Suriye. Reuters

Günümüzde Suriye, bütün dünyanın gözü önünde cereyan eden bir dış politika laboratuvarı oldu. Suriye’deki oyuncular ülkelerinin menfaatlerini tüm güçleriyle maksimize etmeye uğraşıyorlar. Sergilenen politikalar tarafların dünya siyasetine bakış açılarını da birebir yansıtıyor. Suriye’de gizli hesabı olmayan millet ve devlet yok gibi. Bu analizi sağlıklı yapabilmek için öncelikle tarafların amaçlarını ve isteklerini bilmek gerekiyor.

İsrail-ABD;

İsrail, 1948 yılında kurulduğunda en büyük tepkiyi Suriye’den aldı. 1948, 1967 ve 1973 savaşlarında Suriye Arap Cumhuriyeti başrol oyunculardan biriydi. Diğer ülke ise Mısır’dı. Suriye, İsrail ile yapılan bütün savaşlarda hep en ön cephede yer aldı. Bu uğurda Golan Tepelerini kaybetti. İsrail’in amansız düşmanı olduğunu her fırsatta gösterdi. İsrail karşıtlığı politikalarından hiç vazgeçmeme uğruna Filistin’e onlarca yıl inanılmaz yardımlar yaptı, direniş örgütlerine her türlü desteği verdi.1982 yılından sonra bölgede etkinliğini artıran Hizbullah’a koşulsuz destek verdi. ABD ve İsrail, Suriye’nin parçalanmasını ve başta Kürt devleti olmak üzere Alevi, Sünni ve Dürzi devletçiklere bölünmesini istiyor. Esad’ın gitmesini ve yerine İsrail politikalarını hayata geçirecek kukla bir rejim hayali kuruyorlar. Şii bloğunun yok olması ve Şii-Sünni savaşı da en önemli projeleri olarak öne çıkıyor. ABD ve İsrail, Suriye’deki İran etkisini kırmak ve İran askeri varlığını sıfırlamak hedef ve isteklerini gizlemiyorlar.

Rusya

Rusya, Rus Çarı Deli Petro’dan beri hayal ettiği Akdeniz’e inme projesini gerçekleştirdi. Deniz üsleri ve kara üslerine kavuştu. Bu sayede ABD’nin karşısında elini güçlendirdi. Bu sayede Kırım’ın ilhakını kabul ettirme yolunda önemli bir mesafe aldı. Ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerji savaşlarında önemli bir oyuncu sıfatını elde etti.

İran

1979 devriminden beri ABD’nin hedefinde olan İran, 40 yıldır ambargolarla terbiye ediliyor. İran, Suriye’de nefsi müdafaa yapıyor. 40 yıldır ABD saldırılarından korunmaya çalışan İranlıların savunma becerileri ve refleksleri üst düzeye çıkmış durumda. Bu süreçte dost düşman ayırımını başarılı bir şekilde yapmaları İran’dan başlayan Irak ve Suriye’de devam ederek Lübnan’da biten Şii hilalinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu blok Yemen’e kadar uzandı. İran’ın Suriye’deki varlığı Rusya’nın varlığından çok farklı bir mahiyet taşıyor. Rusya’nın Suriye’deki varlığı yüzyıllık hayallere ulaşmaktan ibaretken, İran’ın Suriye’deki varlığı tamamen yaşamsaldır.

Rusya’nın Suriye’den çekilmesi Rusya’yı temelden sarsan bir etkiye sebep olmaz. Fakat İran’ın Suriye’den çekilmesi hem Suriye hem de İran’ın varlığı ve güvenliği açısından büyük bir felaket anlamına gelmektedir. O halde Esad, Rusya’dan ziyade İran’la beraber olmak zorunda kalacaktır. Suriye, Rusya için kullanışlı bir karttan öteye gitmezken, İran için Suriye’nin anlamı inanç birliğini de temsil eden bir coğrafyadır. Ortak düşmanları olan ABD ve İsrail’e karşı durmak her iki ülkenin mevcudiyeti için zorunludur. Rusya’nın böyle bir zorunluluğu yoktur. Rusya diğer çıkarlarına karşılık Suriye’yi pazarlık konusu yapabilir. Fakat Suriye, İran için pazarlık konusu yapılamayacak bir öneme sahiptir.

Bu yüzden ABD’nin Suriye’deki varlığı Suriye sorununun çok önemli bir kısmını oluşturuyor. Türkiye, Suriye konusunda ABD’nin izlediği politikaları güvenilmez olarak görüyor. Çünkü ABD Suriye’de bir sorun çözmek üzere değil, bölge ülkeleri ve halkları için sorunu daha da derinleştirmek, yeni sorunlar üretmek maksadıyla bulunuyor. Bir terör örgütünü allayıp pullayarak “Demokratik Güç” olarak lanse edip, bu örgüte meşru bir devlete parayla satmadığı tonlarca silahı verip bir “Silahlı Güç” yaratmaya çalışıp hem Suriye’nin hem de bölgenin bütün siyasi dengelerini altüst ediyor. Bu durumdan en büyük zararı Türkiye görüyor, en ağır faturayı da başta Suriye halkı olmak üzere Türkiye ödemek durumunda kalıyor.

Trump ve Mike Pence, Beyaz Ev’de İran yaptırımları belgesini imza basın toplantısında görülürken. Foto: AFP

ABD, Türkiye’yi güneyden kuşatan bir stratejiyi devreye sokmuş olmasına karşın bu durumu IŞİD’le mücadelenin gereği olarak sunuyor. ABD, NATO’da müttefiki olan Türkiye ile değil terör örgütü olarak kabul ettiği PKK ile bağlantılı PYD ile Suriye’de iş tutuyor. ABD, Suriye’de Türkiye’yle işbirliği yapmıyor, çünkü böyle bir birlikteliğin Türkiye’yi bölgede söz sahibi yapmasından korkuyor. ABD, Türkiye’ye oyun içinde oyun oynuyor, Türkiye’nin Suriye’deki her adımına karşı ABD’den karşı adım geliyor. ABD bu adımları meşru ve makul nedenlerin arkasına saklıyor. PYD’ye binlerce TIR dolusu silah veriyor, eğitiyor, donatıyor, bölgede yirmiyi aşkın üs inşa ediyor, PYD/PKK’lılardan sınır güvenlik güçleri oluşturuyor ve bütün bunları IŞİD’le mücadele adına “geçici ve taktiksel” olarak yaptığını ve PYD’ye hiçbir vaatlerinin olmadığını söylüyor.

ABD’li bir asker Türk hava saldırıları sonrasında Al-Malikiyah yakınlarındaki bir YPG kampını ziyaret esnasında görülürken. 25 Nisan 2017. Foto: AFP

Türkiye Fırat’ın doğusunu PKK/PYD’den temizleyeceğini ve bu bölgede hiçbir oldubittiye müsaade etmeyeceğini, sınırından terörist sızmaları olduğunu söylüyor. ABD Savunma Bakanı Jim Mattis “Suriye’nin kuzey sınırı boyunca birkaç yerde gözlem noktası kuracağız” diyor. Bunu da ‘Türkiye’ye yönelik her türlü tehdidi takip etmek, Türkiye’ye istihbarat vermek ve Türk ordusuyla iletişim içinde olmak için’ yapacaklarını söylüyor. ABD’nin gözlem noktası inşa etmekteki gerçek amacı PKK/PYD’yi, TSK’nın yapması muhtemel operasyonlara karşı korumak ve Türk ordusunu caydırmaktır. TSK, obüs toplarıyla sınırdan PKK/PYD mevzilerine ateş açınca Amerikan güçleri de YPG ile ortak devriye turu atarak bir kez daha Türkiye’nin önüne set çekiyor. Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak için bir adım atar atmaz ABD derhal PKK/PYD’yi koruyucu karşı tedbir alıyor. Aslında ABD bu tavrıyla “PKK’ya karşı istediğini yap ama Suriye’deki PYD/PKK’ya dokunma” mesajını Türk tarafına vermiş oluyor.

ABD’nin Suriye’de on binlerce TIR dolusu silahla teçhiz ettiği taşeron terör örgütler üzerinden Suriye’de uyguladığı plan, Suriye’nin fiilen bölünmesinden başka bir sonuç doğurmuyor. Üstelik böyle bir ortamda bölgeden milyonlarca insan başta Türkiye olmak üzere birçok ülkeye göç etmek zorunda kalıyor.

ABD’nin planı böyle devam ettiği takdirde bu bölgelerden göç etmiş insanların kendi topraklarına dönme yolları tamamen kapanmaktadır. Kendi ülkesinde göçmenlere karşı bin bir türlü tedbir almasını bilen ABD’nin uyguladığı bu zorlama politikalarla başka ülkelere göç üretmesi başlı başına büyük bir sorumsuzluk örneğidir. Sadece bu çelişki dahi Türkiye’ye bugün söz konusu müdahaleyi yapmak için her türlü meşruiyeti vermektedir.

ABD destekli Suriye Demokratik Güçleri unsurları doğu Suriye’de ISIS tarafından tutulan son yerlerden bir tanesi olan Baghouz’da ele geçirilenlerin başında nöbet tutarken. 22 Şubat 2019. Foto: Felipe Dana/AP

ABD’nin Suriye’de bulunmak için gösterdiği en önemli gerekçe olan DAEŞ tehdidi, Trump’ın tabiriyle bertaraf edilmiş durumda olduğuna göre, ABD’nin Suriye’den gitme zamanı çoktan gelmiştir. Zaten Trump daha bu yılın başlarında aynı sözleri sarf ederek, Suriye’de daha fazla vakit ve ABD askeri, parası, enerjisi kaybetmenin hiçbir anlamı kalmamış olduğunu söyleyerek Suriye’den çekileceğini açıklamıştı. ABD’nin Suriye’deki varlığını bugün ABD halkına bile izah etmesi çok zor hale gelmiş durumdadır. Peki, CIA ve Pentagon çevreleri, hatta Cumhuriyetçi Kongre üyeleri Trump’ın ifadesi ve tespitiyle Suriye’de bulunma gerekçesi olan DAEŞ tamamen bitmiş olduğuna göre neden kalmaya devam etmeyi savunuyorlar?

Görünürde öne sürdükleri gerekçe DAEŞ’e karşı savaşta yardımını aldıkları PYD’yi Türkiye’ye karşı korumasız bırakmamak. Bu noktada Cumhuriyetçilerin kudretli Senatörü Lindsey Graham dahi bu dili kullanıyor. Oysa aynı Graham daha önceleri Demokrat Partilileri ve Pentagon yetkililerini Kongre’deki bir oturumda ABD’nin tasniflerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD’yi desteklemek suretiyle hem müttefik Türkiye’ye karşı yanlış yapmakla hem de terör örgütleriyle iş tutmakla suçlamıştı. Graham’daki bu tutum değişikliğinin arka planını iyi takip etmek ve anlamak lazım.

Türkiye ve Suriye liderleri eşleriyle birlikte mutlu günlerinde görülürken. Kaynak: INTELLINEWS

Doğrusu, ABD’nin Suriye’ye giriş, kalış ve çıkış gerekçeleri konusunda kafası hiç net olmadı. Hatırlarsak, Suriye’ye önce kimyasal silah kullandığı ve halkını katlettiği için diktatör Esad’ı devirmek üzere girmişti ABD. Onu devirerek, Suriye’de yeni, demokratik bir yönetimin önünü açacak bölgenin ve dünyanın istikrarına yeterince hizmet etmiş olacaktı. Ne var ki, ABD ne terörü toptan bitirmeyi ne de bölge istikrarını ne de akan kanın durmasını önemsedi. Suriye’ye girer girmez buradaki bulunuş sebebini bir anda değiştirdi. Esad yerine DAEŞ’le mücadele etmeyi öncelikli hedef kıldı ve onunla savaşmak için de başka bir terör örgütünden kendine müttefik edindi. Suriye’de sorun çözmek yerine var olan sorunları daha da derinleştirmek, iyice işin içinden çıkılmaz hale getirmek yolunda ilerledi.

Ve şimdi ABD içindeki savaş lobileri Suriye’de kalmak için başka bir gerekçe ileri sürüyorlar, Kürtleri korumak. Kimden? Türkiye’den. Nereden çıktı Kürtleri Türkiye’ye karşı koruma gerekçesi? Türkiye’nin tepkisi Kürtlere değildir, PKK nın uzantısı PYD terör örgütünedir. Türkiye’de, Ürdün’de ve Irak’ta bu bölgeden PYD zulmü dolayısıyla göç etmek zorunda kalmış olan Arap ve Kürtler bunun fiili şahidi. ABD’nin bu politikası Kürtleri korumuyor, onların birçoğunu ateş çemberinin içine atıyor. ABD Kürtleri korumaktan bahsediyorsa aslında bunu sadece “kullanmak” diye anlamak gerekiyor. Kürtleri şimdi Suriye’de daha uzun kalmanın, Suriye’deki istikrarsızlığı İsrail lehine daha fazla sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanacak demektir. Zira hiçbir dostuna, müttefikine ne vefası ne koruma duygusu olmayan ABD’nin, Kürtlere gösterebileceği bir vefası ve merhameti de yoktur.

Türkiye için doğru soru şudur: Nasıl bir Suriye Türkiye’nin çıkarlarına uygundur? ABD ve İsrail’in isteklerine göre parçalanmış Suriye coğrafyasının Türkiye’ye faydası var mı?

Bence Türkiye’nin Suriye politikası, Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan ve bu amacın tahakkuk etmesi için hem sahada hem de masa başında mücadele eden bir anlayışta olması gerekir. Bu gün Türkiye’de sayıları 4 milyonu bulan mültecilerin güven içinde Suriye’ye geri dönmelerini sağlayacak siyaset, Suriye Devleti’yle ortak koordinasyon çerçevesinde belirlenmelidir. Diğer taraftan PYD’yi güney sınırımıza yerleştiren ABD’nin planlarından Suriye’den sonra en fazla zarar gören ve görecek olan Türkiye’dir. Bu proje ABD’nin Suriye’yi bölerken Türkiye’yi de kısa vadede bölme planının deşifre olması anlamına geliyor. ABD bu konudaki iradesini saklama gereği dahi duymuyor.

ABD ve onunla birlikte hareket eden AB’nin orta doğuda uygulamaya koydukları ve ülkemizi de hedef alan bu planı bozmak, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekâtından sonra Kobani ve Cizre bölgelerine çekilen ve Fırat nehrinin doğusunda teşkilatlanan PKK ve PYD terör örgütlerini bu bölgeden söküp atmak, güvenli bölge oluşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak ve ülkemizde bulunan Suriyeli mültecilerin bir kısmının bu bölgeye dönüşünü sağlamak maksadıyla “Barış Pınarı Harekâtı” Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından 09 Ekim saat 16.00’dan itibaren uygulanmaya başlandı. Harekât, ülkemizin uluslararası hukuktan kaynaklanan hakları, BM sözleşmesinin 51’inci maddesinde yer alan “Meşru Müdafaa Hakkı” çerçevesinde, Suriye’nin toprak bütünlüğüne saygılı olarak icra edilmektedir. Harekât ile başlangıçta Resulayn ve Tel Abyad arasındaki 120 kilometrelik bölgede, 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge oluşturmak hedeflenmektedir.

IŞİD saldırılarından korunmak maksadıyla Türkiye’ye sığınan Kürt mülteciler. 23 Eylül 2014. Kaynak: Bülent Kılıç/AFP/Getty Images.

TSK ve Suriye Milli Ordusunun (SMO) Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği operasyona çeşitli ülkelerden tepkiler gösterilmiştir. Mısır’ın çağrısıyla toplanan Arap Birliği, operasyonu “işgal” olarak nitelemiş, Almanya ve Fransa Türkiye’ye silah satışını durdurmuş, operasyon İsviçre’de protesto edilmiş, Arap Birliği, Türkiye’nin Suriye’de Fırat’ın doğusuna düzenlediği operasyonu “işgal” ve “Suriye’nin egemenlik hakkının ihlali” olarak değerlendirmiş, Harekâtın başlamasının ardından Mısır, Arap Birliği’ni Türkiye’ye karşı acil toplantıya çağırmıştır. “Arap dünyasının ve Arap sokağının sesi olması gereken Arap Ligi Genel Sekreteri’nin, Suriyeli Arapların hak ve hukukunu savunmak yerine, Suriye’de Araplara karşı işlenen suçların müsebbiplerine ve “Arap vatanını” parçalamaya çalışan teröristlere arka çıkması ibret vericidir. Türkiye yaklaşık 40 yıldır aralıksız olarak bölücü terörle mücadele ediyor. 40 yılda müttefiklerimizin ve dost bildiğimiz ülkelerin türlü oyunlarına şahit olduk ancak terörle mücadele konusunda Suriye krizindeki kadar çifte standarda maruz kalmadık.

TSK sahada görevini başarıyla yapıyor ama Kamu Diplomasimiz yeterli olmadığı için dünyaya haklı davamızı anlatamıyoruz ve giderek yalnızlaşıyoruz. Haklı davamızı doğru yöntemlerle anlatmalıyız.

Avrupa ve ABD, Türkiye’yi Kürtleri katletmekle suçluyorlar. Oysa Suriye’deki PKK, kendine itaat etmeyen Kürtlerin 300 binini Irak’a, 200 binini Türkiye’ye göçe zorlamış. Suriye Milli Ordusunun bünyesinde 2000 Kürt savaşçı var. Batı bunları görmüyor ya da görmek istemiyor, biz de anlatamıyoruz. Bizim düşmanımız Kürtler değil, PKK. Maalesef propaganda da hep zayıf kalıyoruz. Protesto eden ülkelere baktığımızda demek ki doğru yoldayız. Bu günlerde Suriye meselesi ile boğuşurken Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve İsrail yanlarına bazı Arap ülkelerini ve elbette ki emperyalist batıyı da alarak Doğu Akdeniz’deki doğal gaz ve petrol arama, çıkarma ve ticaretini yapma çalışmalarını sürdürmektedirler. Bu faaliyetleri yürütürken Türkiye’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) hakkı olan alanlara da tecavüz etme girişimleri vardır. Amaçları ülkemizi tamamen saf dışı bırakarak denizin altındaki tüm enerji sahalarına ve doğal kaynaklara sahip olmaktır. Doğu Akdeniz’de yukarıda zikredilen ülkeler dışında Rusya’nın da tasavvurları vardır. Suriye’deki mevcut durum da bu konudan bağımsız düşünülemez, Rusya’nın Suriye’de Tartus deniz üssü olduğu da unutulmamalıdır.

Çin ise bir küresel güç olarak hem genel manada hem de Bir Kuşak Bir Yol (One Belt One Road-OBOR) projesi gereği bölgeyle üst seviyede ilgilidir. İngiltere’nin GKRY’deki askerî üssü yetmezmiş gibi Fransa da GKRY’de askerî üs inşası için faaliyete geçmiştir. Eksiksiz ve istisnasız bütün dünya Doğu Akdeniz’dedir. Tüm bunlara ilave olarak ve ilişkili biçimde, Doğu Akdeniz, dünya siyasetinde müthiş bir paylaşım, varlık gösterme ve güç ispatı alanı olarak ortaya çıkmış, bu bölge askerî çatışma riskini de barındırmaktadır. Doğu Akdeniz, çok önemli bir devlet konusudur ve devlet politikaları uygulanarak tüm haklarımız korunarak çözülmeli, ülkemiz aleyhine bir oldubittiye de asla müsaade edilmemelidir.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ


HÜSEYİN MACİT YUSUF : ANLAŞMA OLASILIĞINI AB VE ABD YOK ETTİ

03 Eylül 2020

Rum Yunan ikilisinin, Doğu Akdeniz’de ve Ege’de, Kıbrıs Türkünün ve Anavatan Türkiye’nin haklarına karşı kışkırtıcı girişimleri sürerken, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın uluslararası anlaşmaları yok sayan tutumu mevcut gerilimi daha da artırıp iki ülkeyi heran savaşa sürükleyecek bir ortam varken, Avrupa Birliği’nin üyeleri, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın kışkırtmaları ile Türkiye’ye ağır yaptırım uygulama hazırlığı içinde olduğu bir ortamda, KKTC Cumhurbaşkanı Akıncı’nın Kıbrıs’ta Rumlarla nasıl ortak devlet kuracağı, federasyonu gerçekleştireceği merak konusudur. Akıncı, 11 Ekim’deki cumhurbaşkanlığı seçimini kazanıp KKTC halkı beni seçti, halkın iradesi federasyon istiyor ben de bunu gerçekleştireceğim diye Türkiye’ye rağmen bir düşünce ve hesap içerisinde ise bundan şimdiden vazgeçmelidir. Kıbrıs’ta yukarıda da vurguladığım gibi Rumlarla federasyon bir yana işbirliği yapacak bir ortam dahi yoktur. Bunun sorumlusu, daha doğrusu ortamı bu duruma getiren Rum-Yunan ikilisinin bölgeyi hegemonyasına alma arzusu ve bu yöndeki maksimalist talepleridir.

Son günlerdeki iki gelişme, KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında müzakerelerin yeniden başlama olasılığını ve federasyonun tesis edilmesini tamamen ortadan kaldırmıştır.

***

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo, önceki gün Rum lider Anastasiadis’i telefonla arayarak 1987’den beri ABD’nin Güney Kıbrıs’a uyguladığı Silah Ambargosu’nu kaldırdıklarını bildirmiştir. Pompeo’nun ‘Dünya Barış Günü’nde’ böyle bir açılım yapması, bölgemizde barış ve huzur ortamını berhava edecek bir kararı duyurması oldukça anlamlıdır. Bana göre, Silah Ambargosu’nun kaldırılması emperyalist Batı’nın, özellikle ABD’nin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye ve Kıbrıs Türk halkına karşı savaş ilanıdır. ABD, her ne kadar da ‘sadece savunma amaçlı silahların Rum tarafına satış kısıtlamasını 1 Ekim 2020’den 30 Eylül 2021 tarihine kadar kaldırdığı’ gibi bir sınırlamadan bahsetse de bu düşmanca bir tutumdur ve başka türlü izah edilemez.

Başbakan Ersin Tatar, "Amerika Birleşik Devletleri’nin bir yıl süreyle de olsa Güney Kıbrıs’a silah ambargosunu kaldırmasının Rum uzlaşmazlığının artması ve ABD’nin para kazanmasından başka işe yaramayacağını" vurgulayarak ABD’yi protesto etmiştir. Tatar, Bölgedeki Rum-Yunan tahriklerinin arttığı bir dönemde böyle bir karar alınması ABD gibi BM Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi bir ülkeye yakışmamıştır ifadesini kullanarak "Bu kararın barışa değil, Rum tarafının uzlaşmazlığına katkı sağlayacağı açıktır. ABD’yi kınıyor, derhal bu yanlıştan dönmeye davet ediyorum. Ancak herkes şunu bilsin ki, Türkiye ve onun desteklediği KKTC asla haklarından vazgeçmeyecektir. Yapılması gereken gerginliği artırmak değil gerçekleri görerek barış yoluna gelmektir." diye tepkisini ortaya koymuştur.

Bu olay vahimdir ve Kıbrıs’ta anlaşma ve federasyon umutlarını ortadan kaldıran bir gelişmedir. Diğer bir gelişme ise Avrupa Komisyonu’nun birkaç gün önce gerçekleştirdiği gayrı resmi toplantı sonrasında yapılan açıklamalardır.

***

Avrupa Birliği’nin politika üreten ve icra eden organı Avrupa Komisyonu, Türkiye ile Yunanistan arasında tırmanan Doğu Akdeniz kriziyle ilgili geçtiğimiz Pazartesi günü açıklama yaptı. Türkiye’ye Doğu Akdeniz’de diyalog ve barışçı çözüm çağrısı yapan Avrupa Komisyonu, aksi takdirde yeni yaptırımların yolda olacağı uyarısında bulundu. Avrupa Komisyonu’ndan adı açıklanmayan bir sözcü ise önceki gün yaptığı açıklamada haddini aşarak AB’nin, Türkiye’yi Doğu Akdeniz’deki sondaj faaliyetlerinden caydırmak için ‘havuç ve sopa politikası’ uygulayacağını söyledi. AB’nin ortaya konan yeni ahlaksız teklifine göre Anavatan Türkiye’ye havuç olarak ‘yeni bir Gümrük Birliği için ilerleme’ ve ‘mülteci programı için daha fazla para’ önerilmektedir.

Türkiye’nin ve KKTC’nin, Rum-Yunan ikilisi ile bunların destekçisi Fransa’nın dayatması ile Komisyon’un ortaya koyduğu teklifi kabul edip haklarından vazgeçmesi, geri adım atması mümkün değildir. Önümüzdeki süreçte Türkiye ile AB arasında yaşanacak gerilim Kıbrıs’taki olası müzakere masasının kurulmasını da şimdiden imkansız kılmaktadır.

Ortam ‘Kıbrıs’ta federasyonu’ tamamen imkansız kılmaktadır ve bu olumsuz konjonktür uzunca yıllar sürecek gibidir. AB ve ABD, Kıbrıs’ta anlaşma olasılığını tamamen berhava etmiştir. Dolayısı ile KKTC’de yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde gerçekleşmesi imkansız federasyon peşinde koşan Akıncı yerine ada gerçeklerine göre, iki devlete dayalı çözüme inanan ve Anavatan Türkiye ile milli politikamızı yürütecek bir kardeşimizin bu göreve seçilmesi en doğrusu olacaktır.

AMERİKA DOSYASI : ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???


ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı ???

01 Eylül 2020

Demokles’in Kılıcı

ABD Yaptırımlarına Karşı Türkiye’nin Cevabı Ne Olmalı?

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 14 Aralık 2019 (Güncelleme: 01 Eylül 2020)

Türkiye-ABD İlişkileri Giderek Geriliyor

Türkiye, Rusya Federasyonu’ndan (RF) S-400 hava savunma sistemleri alarak bölgedeki askeri dengeyi lehine değiştirdi. Arkasından Barış Pınarı Harekâtı ile Suriye’ye girerek, Kürtlere devlet vadetme kandırmacasıyla bütün bölgeyi istikrarsızlaştırmayı amaçlayan İsrail’in planlarını bozdu. Bu durumdan en çok rahatsızlık duyan ülkelerden birisi de Suriye’nin parçalanmasıyla Kuzey Irak’tan Akdeniz’e bir enerji koridoru açmayı hayal eden Fransa’ydı. Doğal olarak bütün bu gelişmeler Washington üzerindeki Türkiye’yi cezalandırma baskılarını artırdı.

Sonunda ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi, S-400 alımı ve Barış Pınarı Harekâtı sebebiyle Türkiye’ye yönelik hazırlanan yaptırım tasarısını geçtiğimiz günlerde kabul etti. Karşılık olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD’den yaptırım kararı gelmesi halinde; “Gündeme İncirlik de Kürecik de gelir, her şey gelir. Kötü senaryoyu varsayımlar üzerine konuşmak istemiyoruz” diyerek Türkiye’nin üst düzeyde karşılık vereceğini ilan etti. Bu arada ABD Senatosu sözde Ermeni soykırımı tasarısını kabul ederek gerginliği biraz daha tırmandırdı.

Baskı Kurma Stratejisi

Çavuşoğlu’nun söylemlerinden Türkiye’nin ABD’ye karşı elindeki en önemli iki kozun İncirlik ve Kürecik olduğunu anlıyoruz. Bu yazımızda İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini anlatmaya çalışacağız. Ama önce Washington’un izlediği baskı kurma stratejiden kısaca bahsedelim.

Washington, hedef ülke üzerinde baskı kurmak için önce bir yaptırım kararını Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’ne getireceğini ilan ediyor. Sonra giderek tehdidin dozunu artırıyor. Bu arada kendisi zaman kazanırken karşı tarafa da zaman tanımış oluyor. Takiben sırasıyla Temsilciler Meclisi kararı kabul ediyor. Karar Senato’ya geliyor. Senato Kararı kabul ederse, Temsilciler Meclisi ile Senatonun yaptırım metinleri aynı olmadığı için ortak metin yazılması için yeni bir zaman ve dolayısıyla rakibe baskı imkânı yaratılıyor. Sonra karar Senato’da onaylanıyor. Son aşamada Başkanın onay süreci başlıyor. Başkan, yaptırım tasarını bekletebilir veya onaylamayarak Senato’ya geri göndererek yeni bir baskı adımı daha oluşturabilir. Anlayacağınız Washington yaptırım tehdidini hedef ülke üzerinde Demokles’in kılıcı gibi sallayıp duruyor.

Türkiye’ye yaptırım uygulayacaklarmış! Kıvırtıp duruyorlar! Arkadaş bu kadar top çevirmeye gerek yok! Maçanız yiyorsa inceldiği yerden kopsun! Fazla naz âşık usandırır! (Bu cümleyi tercüme ederlerken zorlansınlar diye yazdım)

Espri bir yana, bizim de benzer bir taktik uygulamamız gerekiyor. Karşı tarafın hamlelerine göre adım adım izlenmesi gereken bir stratejimiz olmalı. Örneğin Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamaya başlayınca Ankara, 1975 yılında birdenbire bütün ABD üslerini kapatmıştı. Bu sefer ABD’ye karşı biz de kademeli yaptırımlar uygulamalıyız.

İncirlik’in Önemi Nükleer Silahlardan Kaynaklanıyor

Bu tespitlerden sonra şimdi sırasıyla İncirlik ve Kürecik’in ABD için ne anlama geldiğini açıklayalım. İncirlik üssü, kurulduğu 1954 yılından beri ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli üssü oldu. Her türlü imkân ve kabiliyete sahip olan bu üsten ABD, stratejik bombardıman uçakları veya havada yakıt ikmali ile taktik av bombardıman uçaklarını kullanarak Ortadoğu, Kuzey Afrika, Kafkaslar veya Balkanlardaki hedef ülkelere operasyon yapabilir. İncirlik üssü, şu anki kriz bölgeleri Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’e yakınlığı sebebiyle Pentagon’un ateş gücünü bölgeye yönlendirmek için elinde tutmak isteyeceği en önemli üslerden birisidir.

Bütün bunların yanı sıra üste bulunan, NATO’ya tahsisli, ABD’ye ait, uçaklardan atılabilen B61-12 nükleer silahları, üsse ayrı bir önem katmaktadır. 1975 yılında bütün Amerikan üsleriyle birlikte kapatılan İncirlik üssünde nükleer silahların kalmasına ve ihtiyaç halinde kullanılmasına izin verilmişti. Üssün asıl önemi işte bu nükleer silahlardan kaynaklanmaktadır.

Daha önce yazmıştık ancak tekrar etmekte fayda var. Olası bir nükleer savaşta karşı tarafın nükleer silahlarını etkisiz hale getirmek en öncelikli hedeftir. Nükleer silahları etkisiz hâle getirmek için yine nükleer silahlar kullanılır. Örneğin RF ile ABD arasında çıkabilecek nükleer bir savaşta, İncirlik üssü ilk gün Ruslar tarafından nükleer silahlarla vurulacaktır. Barış döneminde bu üste bulunan nükleer silahlar, otomatikman Türkiye’yi Amerikan taraftarı yapmaktadır. Nükleer silahlar, Türkiye ile ABD arasındaki en önemli bağdır. Nükleer silahlar İncirlik üssünden çıkartılırsa iki ülke aradaki bağ da büyük ölçüde zayıflayacaktır[1].

Kürecik Radar Üssünün Asli Görevi İsrail’i Korumaktır

NATO’ya tahsisli olmasına rağmen tamamen ABD tarafından işletilen Malatya Kürecik’teki radar üssüne gelince, bu üs de Washington için olmazsa olmazlar arasındadır. Bu üsteki etkili menzili yaklaşık 1000 km olan radarın asli görevi bölgedeki balistik füze tehditlerini tespit etmektir. Balistik füzeler, ateşlendikten sonra dikine atmosfer dışına çıktıktan sonra hedeflerine yönelmektedir. Bu radar, balistik füzeleri ateşlenmesiyle birlikte takibe alarak hangi hedefe yönlendiklerini tespit edebilmekte ve hedef yakınındaki hava savunma sistemlerine bilgi aktararak, hava savunma sistemlerine reaksiyon süresi kazandırmaktadır. Bu radarın menziline bakıldığında gözlem altında tutulan asıl ülkenin Rusya değil İran olduğu görülecektir. İran’ın bölgede hangi ülke veya ülkelere balistik füzeler ile saldırabileceği düşünüldüğünde Kürecik radarının da kimi korumayı amaçladığı ortaya çıkacaktır. Kürecik radarının asli vazifesi, olası bir savaşta İran’dan İsrail’e atılabilecek balistik füzeleri tespit ederek, İsrail hava savunma sistemlerini önceden bilgilendirmektir.

Bu radarın diğer bir görevi ise Türkiye’yi gözetlemektir. NATO üyesi olan Türkiye, kendi radarları ile oluşturduğu hava resmini NATO ile paylaşmaktadır. Yani Türkiye’nin radarlarının gördüğü uçakları NATO karargâhı da görebilmektedir. Fakat Türkiye istediği izleri NATO’ya aktarmakta, istemediklerini filtreleyerek NATO’nun görmesini engellemektedir. Örneğin Barış Pınarı Harekâtı’na katılan uçaklarımızın nerede, ne yaptığı, NATO’ya gösterilmeyebilir. Ancak ABD’nin Kürecik’teki radarı, uçaklarımızın hangi üsten kalktığını, nerede operasyon yaptıklarını, tanker ve havadan erken ihbar uçaklarımızın nerede beklediğini biz istemesek de görebilmektedir. Üstelik bizim bu radar üzerinde hiçbir yetkimiz yoktur. Kontrol tamamen ABD’nin elindedir. Bu radarın kapatılması, İsrail’in savunmasını önemli ölçüde baltalayacak ve aynı zamanda ABD’nin içimizdeki gözünü kör edecektir.

Diğer yandan İran’a yönelik bir harekâtta muhtemelen bu radar, İran’ın vurmak isteyeceği hedefler listesinin tepesinde yer almaktadır. Dolayısıyla Kürecik radarının varlığı, İran’a yapılacak bir müdahalede Türkiye’yi istemeden savaşın içine çekme potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye’nin ABD Yaptırımlarına Karşı Atacağı Adımlar

İncirlik ve Kürecik’in ABD için önemini bu şekilde özetledikten sonra olası ABD yaptırımlarına karşı kademeli olarak neler yapabileceğimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

1) ABD’nin yaptırımlarına karşı ilk önce Kürecik radar üssü hiç vakit kaybetmeden kapatılmalıdır. Zaten bu radarın varlığı Türkiye için tehdit teşkil etmektedir.

2) Washington krizi tırmandırmayı tercih ederse ikinci aşamada İncirlik Üssü kapatılmalıdır.

3) Karşılıklı restleşme durumuna gelindiğinde inceldiği yerden kopsun diyerek Atlantik bağın son halkasını oluşturan nükleer silahlar ABD’ye geri gönderilmelidir.

Yaratıcı düşünüldüğünde çok daha başka tedbirlerin değişik sıralamalarla alınabileceği görülecektir. Burada yapılmak istenilen, Washington’a karşı kozlarımızın neler olduğunun anlaşılmasını sağlamak ve giderek tırmanan bir sıralama ile karşı tedbirlerin alınması gerektiğini vurgulamaktır.

Zorda Olan Türkiye Değil ABD’dir

ABD’nin yaptırımlarına karşı korkması gereken Ankara değil Washington’dur. Washington’un zorlamaları Türkiye ile ABD arasındaki bağları giderek kopma noktasına doğru ilerletecektir. Türkiye’de hiç kimse ABD gibi küresel bir gücün düşmanlığını kazanmak istemez. Ancak bu Ankara’nın seçimi olmayacaktır. Türkiye bekası için kendisini korumak durumundadır. Dünya dengeleri değişirken Washington’un dayatmaları, ister istemez Türkiye’yi RF, Çin ve İran’a yanaşmaya yönlendirir.

Türkiye-ABD ilişkilerinin bozulması en çok Putin’i sevindirecektir. Bir NATO müttefikini yanına çekmek, RF’ye çok ciddi avantajlar sağlar. Diğer yandan İncirlik ve Kürecik’in kapatılması, İran’ın Türkiye’den tehdit algılamasını giderek azaltacak ve iki ülke ilişkilerinin gelişmesini sağlayacaktır. Zamanla bu iki ülke İsrail’e karşı müttefik haline gelir. Türkiye, İran ve RF’nin beraber hareket etmesi, Çin’in bu üçlüyü dışarıdan desteklemesi, bütün bölge ülkelerini yeni oluşan bu kutba çekecektir. Böylece hem ABD’nin hem de Avrupa’nın, Ortadoğu, Kafkaslar, Kuzey Afrika ve Balkanlardaki etkinliği kırılacaktır.

Washington, Türkiye’yi kaybetmek istemiyorsa dikkatli davranmak zorundadır. Trump yönetiminin Türkiye’ye yaptırım uygulama konusunda baskı altında olduğu açıktır. Trump’ın hem Türkiye’yi çok üzmeyecek hem de baskı gruplarını susturacak bir formül bulması gerekmektedir. En iyi formülün Türkiye’ye yönelik bir silah ambargosu olabileceği gözükmektedir. Örneğin, Türkiye F-35 programından tamamen çıkartılabilir. Bu uçakları Türkiye’ye vermemek baskı gruplarını biraz olsun susturacaktır. Aynı zamanda ödediği parayı geri almak kaydıyla Türkiye de bu işten karşı çıkabilir. Böylece bir çeşit kazan kazan formülü yaratılmış olur.

Bu arada Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun dozu artırılır ve Türkiye milli olarak geliştirdiği sistemlerin uluslararası piyasadan tedarik ettiği parçalarına ulaşamazsa bu sefer Ankara, Moskova ve Pekin’e yönelmek zorunda kalır. Bu sürecin devamı, Türkiye’nin RF ve Çin ile askeri ittifaka yönelmesidir. Bu konuyu da Türkiye’ye ambargo koymak isteyenlerin göz önünde bulundurması gerekir.

ABD’nin şimdiye kadar Türkiye’ye uyguladığı silah ambargoları hep Ankara’nın işine yaramış, bu sayede silah sanayindeki millilik oranı %70’leri ulaşmıştır. Bundan sonraki ambargo veya kısıtlamaların da aynı istikamette etki göstereceği açıktır. Washington’un olası yaptırımlar çerçevesinde Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarını vermekten vaz geçmesi, bu projeye ayrılan kaynağın Milli Muharip Uçak TF-X’e aktarılmasını sağlayacaktır.

Washington’un Türkiye’ye yönelik bir başka seçeneği de ekonomik yaptırımlar olabilir. Ekonomik alanda yaptırım uygulanması, Türkiye-ABD ilişkilerini bir daha onarılmamak üzere bozabilir. Çünkü ekonomik zorluklar, Türkiye’yi giderek artan oranda Çin’e bağımlı hale getirecektir. Türkiye’nin 453 milyar dolar civarında dış borcu vardır. Ekonomik yaptırımlar sebebiyle Türkiye ciddi bir krize girerse, ekonomisini tamamen Çin’e açmak durumunda kalır. Bu durumda Çin, Türkiye’nin bütün ulaşım ve enerji alt yapısını kolayca ele geçirecektir. Giderek tırmanan ticaret savaşlarında Çin’in Türkiye ve coğrafyasında etkin olması hem ABD hem de AB’nin işine gelmeyecektir.

Washington’un şimdilik Türkiye’ye yönelik ilk tercihi sözde Ermeni soykırım tasarısını Kongresinde kabul etmek olmuştur. Türklerin işlemediği bir suçu sanki gerçekmiş gibi dünyaya ilan etmek sadece ve sadece Türk halkının gözündeki ABD algısını daha da kötüleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Uluslararası baskı gruplarını tatmin etmek için ABD ulusal çıkarlarını göz ardı etmemelidir. Bu oyundan zararlı çıkacak Washington’dur.

Bizden söylemesi…

LİNK : [1] https://odatv.com/turkiyenin-kaderi-o-nukleer-silahlardan-kurtulmasina-bagli-0610161200.html

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR


MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR

13 Ağustos 2016

15 Temmuz gecesi FETÖ’nün kalkıştığı hareket, ilk Türk Devleti kurulduğundan bugüne kadar Türk Milletinin gördüğü ve bundan sonra da göremeyeceği en cüretkâr kalkışma, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi sona erdirme girişimiydi.

Fethullah Gülen, en ucuz ve en kolay istismar yolu olan Din ve İnanç Faktörünü yıllardır pervasızca kullanarak ve istismar ederek Türkiye’de örgütlenmişti. Bu gücün ve teşkilatın farkına varan Emperyalist ABD, Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak için CIA vasıtasıyla bu şahsı kullanmaya ve gütmeye başlamıştı.

Bugün CIA Fethullah Gülen’i maddi ve manevi olarak desteklemekte ve Dünya’da 160 Ülkede, 2000 den fazla okulda, İngilizce Öğretmeni (Native Speaker) kisvesiyle yüzlerce CIA ajanı görev yapabilmektedir. Yani CIA ve dolayısıyla ABD Fethullah Gülen Okulları vasıtasıyla ve öncelikle tüm İslam ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede yasal casuslar/ajanlar bulundurmaktadır.

Sizce durumu bu şekilde kullanan ABD, Fethullah Gülen’i geri verir mi? verebilir mi?

Küresel Güçler; Özellikle İslam ülkelerinde aşiret, cemaat ve Hamas, Hizbullah, El Kaide, El Nusra ve IŞİD gibi terör örgütlerinin çıkarttığı iç karışıklıkların yanı sıra, dil, din, yerel kültür, etnik köken ve mezhep çatışmaları çıkartılarak ülkelerin bölünmesi istemektedir.

15 Temmuz girişimi bunu açıkça ortaya koymuyor mu?

Şu hususun altı koyu harflerle çizilmeli ve hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olsaydı, tıpkı İran’da Humeyni’nin dini lider olarak Fransa’dan Tahran’a gelip uçaktan indiği gibi, Fethullah Gülen de yeşil Hilafet kaftanını giyerek Amerika’dan Ankara’ya dini lider olarak inmiş ve bugün ülkemizde şeriat hükümleri uygulanmaya başlanmış olacaktı.

Böylece 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim‘in Memluk Devleti‘ne son vermesinden sonra Osmanlı Devleti‘ne taşınan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 Mart 1924’te görülen lüzum üzerine Halifeliği kaldırmasından 92 sene sonra ülkemize tekrar Hilafet gelecek ve tüm Cumhuriyet kazanımları bir gün içinde yok edilmiş olacaktı.

1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasıyla laik düzene geçiş kolaylaşmış, devrimlere karşı dinin istismar edilmesi engellenmiş, bağımsız bir dış politika izleme imkânı doğmuş, Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, Ümmetçi devlet anlayışından Ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.

Fethullah Gülen’in dini lider olarak Türkiye’nin başına geçmesi sonrasında da tüm İslam âleminin lideri olmasını temin etmek için önce İran ve sonra Suriye ile bir savaşa girişilmek kaçınılmaz olacaktı. Böylece İran’da Humeyni, Suriye-Irak’ta Ebu Bekir El-Bağdadi halifelikleri sona erdirilmeye çalışılacak, Fethullah Gülen’in tek İslam Halifesi olarak ilan edilmesi amaçlanacaktı.

Tabii İran’a karşı bir savaşta; bu terörist darbecilerin yöneteceği bir ordu ile ne derecede başarılı olunabilecekti? Bu da apayrı değerlendirilmesi gereken bir sorudur.

Bu dönemde, yurt içinde tüm Ulusalcı, milliyetçi askerler ve siviller ile Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda önceden yargılanan kişiler de ya tasfiye edilecek, ya da yok edilecekti.

Türkiye neden bu duruma geldi? Getirildi?

Mustafa Kemal Atatürk; bu tip tehlikeleri ve ileride oluşabilecek girişimleri görerek, TBMM’nin, 30 Kasım 1925’te kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbeleri kapatmıştır. Aynı kanunla bütün tarikatlarla birlikte şeyh, derviş, dede, mürit gibi bir takım unvanların kullanımı da kaldırılmış, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi din dışı uygulamalar yasaklanmıştır. Zira; Tekke ve zaviyeler siyasi çalışmalar içerisine girmeye hatta çatışmalarda bulunmaya ve halkın dinî duygularını kullanarak çıkar elde etmeye başlamıştı. Çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk milleti için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılmalıydı. Tıpkı bugün Fethullah Gülen Terör Örgütünün yapmak istediği gibi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu dini istismar çevreleri tekrar eski günleri hortlatmaya çalışmış, her defasında da ya Siyasetçilerin önemli bir kesiminden destek görmüş veya siyaset bizzat bu çabaların içinde olmuştur.

Aslında Türkiye’de Askerin tüm hassasiyeti ve girişimleri de, 15 Temmuz Darbe girişimi dışında, genelde hep bu noktada olmuştur. Laiklik olgusu; tarikata bulaşmamış, içine sızdırılmamış askerlerin en büyük hassasiyetidir ve bu son darbe girişimi de bu hassasiyetin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kere daha ortaya çıkarmıştır.

Eğer sağ kesimdeki birçok siyasetçinin yaptığı ve güttüğü gibi asker bu derecede sindirilmese, yetkileri elinden alınmasa, askeri okullar merkezi sınav sistemlerine zorla dâhil edilmese, Atatürk’çü ve vatansever askerler hakkında kumpaslar düzenlenmese, devletin en üst düzeyindeki yetkilileri bu kumpaslara kucak açmasa, bugün ne bu kadar FETÖ’cü orduya sızabilir ne de ordu bu kadar itibarsızlaştırılabilirdi.

Ne yazık ki son dönemlerde Orduyu itibarsızlaştırmak çok sıradan ve Moda bir hal aldı. Sanki Polis gücüyle uluslararası bir savaş kazanılabilirmiş gibi.

Ülkenin bu duruma gelmesinde ve getirilmesinde en büyük sorumlu hiç şüphesiz ki son 14 yıldır ülkeyi yöneten AKP hükümetleridir. Asker ve Ordu sindirilsin. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun itibarsızlaşsın ve siyasi iktidar ülkeyi nereye çekerse çeksin bir daha müdahale edemeyecek hale getirilsin diyerek meydan FETÖ Kumpasçılarına bırakılmış, onların sahtekâr savcılarına zırhlı makam araçları tahsis edilmiş, kumpas davalarının savcılığına soyunularak ülkemiz bir uçurumun, kaosun eşiğine getirilmiştir.

Bu duruma getirilmede, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, Necdet Özel ve Hulusi Akar gibi son dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgenerallerin ve onların yanında aciz ve sünepelik içinde bu gelişmeleri izleyen tüm Kuvvet Komutanlarının da büyük sorumluluğu vardır. Tarih bunları asla affetmeyecektir. Emir subayını bile seçip yönetmekten yoksun kişilerin Dünyanın en büyük ordularından birinin Kuvvetlerini yönetmesini beklemek en basit ifade ile aşırı saflıktır.

Biraz da Askeri okul Komutanlarına değinmek gerekir. Onlar yıllardır içlerine sızan, sokulan bu FETÖ’cüleri bulup ortaya çıkarıp ihracı için işlem yapmak yerine kendi istikbal ve geleceklerini ve alacakları rütbeleri düşünmüştür.

Deniz Harp Okulu Eski Komutanı E.Tuğamiral Türker Ertürk ve onun gibi 1-2 kişi dışında hiçbiri Askeri Liselere veya Harp okullarına sahip çıkmamış ya da bir şey yapamamışsa en azından onuruyla istifa etmeliydi?

Tüm bu kötü ve sorumsuz yönetime rağmen eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olmadıysa, olamadıysa bunun en büyük nedeni, tüm tasfiyelere, aşağılanmalara rağmen ordu içerisindeki Ulusalcı ve Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsemiş kesimlerin bu darbe girişimine katılmadığı gibi hafta sonu bir gece olmasına rağmen ciddi bir karşı koyuş göstermesidir.

Kamera kayıtlarından bir tankın onlarca aracı kâğıt gibi ezdiği, ezebildiği, hatırlandığında, bir makinalı tüfeğin onlarca kişiyi bir anda saf dışında bırakacağı düşünüldüğünde, aslında halkın bu şekilde sokağa sürülmesinin de ne derece mantıklı ve gerçekçi olduğu önümüzdeki dönem uzunca bir süre tartışılacağa benzemektedir. Darbe başarılı olsa sonrasında on binlerce kişiyi gözünü kırpmadan öldürecek sapıklık ve kararlılıktaki bu kişileri sadece halkın sokağa çıkarak durdurduğunu söylemek safdillik ve bu darbe girişiminin amacını hiç anlamamış olmak olur.

Yapılan yanlışlıklar ve uygulamalar ne olursa olsun sonucunda bu darbe girişiminin bastırılmış olması ülkeyi uçurumun dibinden alıp uçurumun tepesine geri çıkarmıştır. Ancak Türkiye her an uçuruma tekrar düşmeye yakındır. Bunu çok iyi görüp anlamak gerekir.

Orduya sızan FETÖ’cülerin yetiştiği Askeri Liseler kapatılırken, görevine son verilen 3500 Diyanet Görevlisinin mezun olduğu, bürokrasiye ve devlete sızan on binlerce FETÖ’cünün okuduğu İmam Hatip Okulları ile ilgili herhangi bir karar alınmamıştır.

Son yıllarda düz ortaokul ve Liselerin neredeyse tamamının İmam Hatip Okullarına dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, gelecekte başka tarikat ve gurupların benzer girişimlerde bulunmayacağını kimse söyleyemez ve iddia edemez.

Askeri Liseler bir Subayın yetişmesinde temel askeri bilinç ve eğitimlerin verilebileceği, ülke sevgisinin aşılanabileceği en uygun kurumlardır ve yüzlerce yıldan beri bu misyonu yerine getirmişlerdir. Askeri Liseden gelenlerle doğrudan dışarıdan Harp Okullarına alınan öğrencilerin mesleki başarıları incelendiğinde, askeri liseden yetişenlerin çok ciddi üstünlükleri olduğu bilinen ve genel kabul gören bir gerçektir.

Bırakın askerler 1980 öncesinde olduğu gibi Atatürk’ün çizdiği yolda yetişen laik, bilgili, vatansever, dürüst askerler olsunlar. Askeri Liseleri kapatmak yerine niteliklerini ve hatta niceliklerini arttırıcı tedbirler alınmalıdır. Siyasiler sürekli laikliği kaşımaktan, dindar asker yetiştirme sevdasından vazgeçerek asker gibi asker yetiştirme ülküsünü ve ilkesini benimsemelidir.

Din insanların kendi tercihleri ve ailelerinin yönlendirmesiyle oluşmalıdır. Siyasiler art niyetli ve ümmetçi zihniyetteki ellerini toplumun üzerinden çekerek, ulusalcı, tek bayrak, tek vatan, tek millet ülküsünde askerlerin ve vatandaşların yetişmesine katkıda bulunmalıdır.

Bu ülkede yaşayan gayrimüslimlerin de olduğu, onların büyük çoğunluğunun bu ülkeye en az dini İslam olanlar kadar sahip çıktığı unutulmadan söylemlerde sürekli “İslam” vurgusundan vazgeçilmeli, daha çağdaş, daha kucaklayıcı ve daha insani olunmalıdır. Aksi takdirde zaten oldukça yalnız bırakıldığımız Batı Dünyasında daha da yalnızlaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

FETÖ izlediği politika ve yol ile önce Adli Tıp ve TÜBİTAK’ı ele geçirmiş ve böylece istediği gerçek kanıtı sahte veya istediği sahte kanıtı gerçek diye sunabilmiştir. Adalet sistemine soktuğu savcı ve hakimlerle istediği kararları alarak kendisine ve hedeflerine zarar verecek kişileri tasfiye etmeye başlamıştır. Bununla paralel olarak Emniyet teşkilatına, Valilik ve kaymakamlıklara sızmış, maliyeye ve bakanlıklara girmiş, YÖK ve sınav sistemlerini ele geçirmiş, orduya soktuğu yüzlerce yandaşıyla en üst komutanları dinler ve o makamlara ulaşır hale gelmiş, siyasete adam sokmuştur. Siyaset için fazla çaba göstermesine gerek kalmamıştır. Zira AKP Kadroları, Fethullah Gülen’in kendine biat eden siyasetçisi gibi o ne istediyse onu yapmışlardır. Bunu bizzat eski Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 8 Ağustos 2016 gecesi CNN Türk’e gönderdiği yazılı açıklamasında itiraf etmektedir.

Yani ülkenin bu hale gelmesinde ve uçurumun dibine düşürülmek istenmesinde başta AKP Kadroları ve Komuta heyetleri olmak zere hepimizin ayrı ayrı sorumluluğu veya ihmali mevcuttur. Şimdi yeniden kenetlenelim ve birleşelim derken, Laik olduğunu iddia ettiğimiz Meclisimizin koridorlarında ve Parti Divanlarında atılan “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” nidaları ne yazık ki gelecekte de benzer durumlarla karşılaşılacağının ve hala 15 Temmuz girişiminden hiçbir ders alınmadığının en açık göstergesidir.

Atatürk’ün kurduğu Ulusal ve LAİK mecliste “Dini nida ve bağırışların” anlamı nedir?

Bu genel değerlendirmeden sonra bu makalenin yazılmasına neden olan başlığa gelecek olursak.

ABD Fethullah Gülen’i iade edecek midir?

Elbette HAYIR.

Siz ABD’nin yerinde olsanız, emperyalist amaçlarınız için sonuna kadar kullandığınız bir kişiyi, yıkmaya, parçalamaya, yok etmeye çalıştığınız bir ülkeye iade eder misiniz? ABD gibi Küresel Emperyalist bir güç bu hatayı yapar mı?

Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat Lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.

Fethullah Gülen şu anda Türkiye’ye iade edilmemek için ABD’ni tehdit etmekte, beni iade ederseniz ben de Türkiye üzerindeki Planlarınızı ve beni nasıl kullandığınızı anlatırım demektedir. Fethullah Gülen şu anda kendi için en uygun yolun bir başka Batı Ülkesine gönderilmek olduğunu düşünmektedir.

Fethullah Gülen’in “Evet, ABD beni Türkiye’deki rejimi, hükümeti yıkmak için kullandı dediğini düşününüz” Böyle bir durumda neler olacaktır. Türkiye;

  • İncirlik üssünü ve ABD tesislerini kapatacaktır,
  • ABD ile siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri askıya alacaktır,
  • Türkiye muhtemelen NATO’dan ayrılacaktır,
  • Türkiye ister istemez Doğu Blokuna ve muhtemelen Rusya ve Çin’e yanaşacaktır,
  • Daha bir çok şey sayılabilir.

Bunları göze alması mümkün olmadığına göre ABD’nin önümüzdeki günler için iki seçeneği ortaya çıkmaktadır;

  1. Fethullah Gülen’i bir başka ülkeye göndermek (Böyle bir seçenek yukarıda yazılı sonuçları birebir doğurmasa da buna yakın neticeler ve ilişkiler için hoş olmayan ABD’nin tercih etmeyeceği bir durum oluşturacaktır.)
  2. Fethullah Gülen’i öldürecektir. Bunu da kendini bu işten tamamen sıyırmak ve farklı anlamalara sebep olmamak için; ya Pensilvanya’da yanında bulunan bir Türk’e veya Müslümana yaptıracak, ya da ABD’de bir başka bölge de yaşayan bir Türk veya Müslüman aracılığı ile bu işi bitirecektir.

Sonucunda Türkiye en fazla Fethullah Gülen’in cesedini Türkiye’ye getirtebilir ama Fethullah Gülen’in kendisini canlı olarak asla getirtemeyecektir. Bu kehanetin doğru olup olmadığını önümüzdeki günler daha açık gösterecektir.

Milletçe gerekli ve doğru dersleri çıkarıp bir an önce Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çok net ve açık olarak çizdiği Cumhuriyetin ve Türkiye’nin KURULUŞ/BAŞLANGIÇ AYARLARI’na dönülebilmesi ümidiyle,

Esen kalınız.

AMERİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI


Mehmet ASAL : ABD’NİN TÜRKİYE ÜZERİNDE BİTMEYEN OYUNLARI

10 Temmuz 2020

İkinci dünya savaşından sonra “yenidünya düzeni” olarak iki kutuplu bir dünya kuruldu. 1945 yılı Haziran’ında yapılan San Francisco Konferansı’yla İngiltere – dünyayı ‘düzenleme’ işini – Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne devretti… O günden beri ABD, görevini tam olarak yapmaktadır. Gerçek şu ki, günümüzde ‘Orta Doğu’da yaşanan kargaşanın ve katliamların baş mimarı; ABD’nin küresel emperyalist siyasetidir! Güney sınırımızdaki tehlikeli ‘oyunlar’ ABD’nin Türkiye’ye bir ‘armağanı’dır!

Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin rejim ihraç etmesine karşılık, ABD dünyanın diğer ülkeleriyle ekonomik ittifaklar kurarak, bu rejim ihracını önlemeye çalışmıştır. Bu çerçevede IMF, Dünya Bankası ve GATT’ın kuruluşlarına şahit olduk. Sovyetler Birliğinin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı ve Boğazların denetimini talep etmesiyle birlikte, Türkiye ABD ile ilişkilerini sıkılaştırmış, Rusya’ya karşı ABD müttefiki olmaya karar vermiştir. SSCB’nin bu taleplerinin ardında dönemin CIA mensubu ajanların “istemenin tam zamanıdır” şeklinde Sovyet Liderine (Stalin) yem sunmuş ve onları kışkırtmış ve böylece Türkiye’yi ABD’nin kucağına çekmek isteyebileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Stalin’in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953’te Ankara’ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz" açıklamasını bir de bu gözle değerlendirmemiz gerekir.

Türkiye güçlendikçe, bağımsız dış politikalara yöneldikçe; ABD, NATO, AB gibi emperyalist ülkelerin istekleri dışında hareket ettikçe ve zaman zaman ayaklarına/nasırlarına bastıkça Türkiye üzerinde oynanan oyunlar da biteceğe benzememektedir.

8 Temmuz 2020 günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo; ABD ve GKRY (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) arasındaki güvenlik ilişkileri kapsamında, Rum yönetimine askeri eğitim ve öğretim fonu sağlayacaklarını açıklamış ve “bu adım, Doğu Akdeniz’de istikrarı sağlama adına anahtar bölgesel ortaklarla ilişkileri geliştirme çabalarımızın bir parçasıdır." demiştir.

Biraz öncesine gidersek aslında ABD; 2019 yılı aralık ayında Kongresinde kabul edilen tahsisatlar yasa tasarısında, GKRY’ne belirli koşullar ve sınırlamalar altında silah ambargosunu kaldırmasını istemiştir.

Bu tasarıda ABD’nin müttefikleri arasında enerji güvenliğini sağlaması gerektiği kaydedilirken, Türkiye’nin Ada’da 40 bin askerinin bulunduğu, ABD’nin ambargosundan dolayı GKRY’nin Rusya ve başka ülkelerden silah aldığı, bunun da ABD’nin çıkarlarıyla uyuşmadığı belirtilmektedir.

GKRY kime karşı silahlandırılmakta ve eğitilmektedir? Rum komşularımız burada kendilerine oynanan oyunun da farkında değil midir?

1,2 milyon nüfusla ve ana vatanına 300 mil uzakta iken 83 milyonluk ve Türkiye’ye 40 mil mesafedeki ülkeye karşı silahlanabilecek kadar saf mıdır bu komşu?

Aslında burada ABD açısından öncelikle Ticari çıkarlar ve sonrasında da Lobilere şirin görünmek hedeflenirken, Türkiye’ye de “ayağını denk al, seni desteklemiyorum ve dostun değilim” mesajı çok açık olarak verilmektedir.

"Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İş birliği Yasası" olarak da bilinen ve bir bölümünde GKRY, İsrail ve Yunanistan’ın önemine vurgu yapılan tasarıda, Akdeniz, Ege ve Orta Doğu’da "tek taraflı, uluslararası hukuku ihlal eden ve iyi komşuluk ilişkilerini zedeleyen davranışlara karşı olunduğu" ifade edilmektedir. Yani Hedef Türkiye’dir.

ABD’de bulunan Yunan, Ermeni ve son zamanlarda da Yahudi Lobileri, tam bir Türk ve Türkiye düşmanlığı gütmektedir. Bunun altında Türkiye’nin bir İslam Ülkesi olması ve İslamofobi de yatmaktadır.

Türkiye 1952 yılında NATO’ya üye olmasının ardından ABD’nin stratejik ortağı olarak anılmasına rağmen ABD hiçbir zaman stratejik ortaklığın gerektirdiği şekilde olaylara bakmamıştır.

“Türkiye’nin NATO üyeliği, Soğuk Savaş şartlarındaki konjonktürel bir gelişmedir. Bahsi geçen dönemde Türkiye, NATO ittifakına dahil edilmiştir. Ancak hiçbir zaman müttefik olarak değerlendirilmemiştir. Nasıl ki uluslararası ilişkilerde “psödo-devlet (pseudostate)” şeklinde tanımlanan, devlet görünümündeki devletçiklerden bahsedilirse, Türkiye de NATO için bir müttefikten ziyade, müttefikimsi bir ülke konumunda olmuştur. NATO’ya girişi takiben Amerikan – Türk ilişkilerine bakılırsa hiç te memnun edici bir durum görülmez. Bunları özetle hatırlayalım:

  • 1962, Küba Krizi; İlk olarak Türkiye, 16-28 Ekim 1962 Küba Krizi esnasında ABD tarafından gözden çıkarıldı ve yalnız bırakıldı. Amerikan Hükümeti’nin Fidel Castro rejimini devirmek istemesi sonucu ABD ve SSCB, iki nükleer süper güç ilk defa karşı karşıya kaldı. ABD’ye ait bir U-2 casus uçağının 1 Mayıs 1960’ta düşürülmesiyle ABD-SSCB ilişkileri gerginleşirken Küba-SSCB dostluğu giderek sıkılaştı. SSCB 1962 sonbaharında Küba’ya Sovyet füzelerinin konuşlandırılmasına başlandı. ABD’de Türkiye ve İtalya’ya ya Nükleer füzeleri koymuştu. ABD 1959 yılında Türkiye ile anlaşmış, 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzeleri yerleştirmişti, (Füze durumları Türk halkına 40 yıl sonra açıklandı veya belgelendirildi.)
  • 1964, Johnson Mektubu; Amerika Birleşik Devletleri başkanı Lyndon B. Johnson tarafından Türkiye başbakanı İsmet İnönü’ye 5 Haziran 1964 tarihinde gönderilen, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini önlemek amacıyla yazılmış mektup ile Türkiye tehdit edildi. Önü kesildi ve harekât yıllarca geciktirildi. Bu da Kıbrıs’ta Türklere karşı Rumların katliam yapmasının önünü açtı. Mektupta, Türkiye’nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmişti. Bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmişti. Ayrıca. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmişti. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmek zorunda kaldı. 10 yıl içinde Kıbrıslı Türkler katledildi. Yaşamakta oldukları 237 yerleşim yerinden 103’ünü terk ederek daha büyük ve nispeten güvenli olan yerleşim yerlerine sığındılar.
  • 1974, Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası AMBARGO; Kıbrıs barış Harekâtı sonrası ABD, Türkiye’ye 5 Şubat 1975 tarihinde başlayan ve 3 yıl sürecek olan silah ambargosu uygulamaya başladı. Ambargo Türkiye’ye Amerikan silahlarının satışını ve askeri yardımını yasaklıyordu. İki müttefik ilişkileri bakımından bu ağır bir yaptırımdı. Emsali de yoktu. Türkiye o zor dönemde 60 dolarlık bir uçak parçasını 600 dolara alabiliyordu.
  • 1992, TCG Muavenet Olayı; 2 Ekim 1992 günü Türk muhribi TCG Muavenet durup dururken 2 adet Sea Sparrow mermisi ile bir ABD Uçak Gemisi USS Saratoga tarafından vuruldu 300 kişilik gemi kullanılmaz hale geldi. Gemi Komutanı dahil 5 şehit verildi. ABD, kurguladığı yenidünya düzeni içinde Ortadoğu’yu şekillendirecekti. Bunun için Türkiye’yi kaybetmemek ve iliklerine kadar kullanmak istemekteydi. TCG Muavenet’i vurarak “soğuk savaş dönemi sonrası liderliğimde yeni dünya düzeni kurulmaktadır, farklı yol arama kıpırdanmalarının farkındayım” Mesajı veriyordu. İkinci olarak ta “Çekiç gücün Türkiye’deki varlığı ve yapacağı görevler benim için hayati öneme haizdir. Engellenmesi kabul edilemez “diyordu.
  • 1993, 17 Şubat, Orgeneral Eşref Bitlis’in öldürülmesi; Eşref Bitlis’in uçağı, Türkiye, İran, Irak ve Suriye Dış İşleri Bakanlarının Şam’da bir araya gelmelerinden tam yedi gün sonra düşmüştü. Pentagon, ABD-İsrail ikilisinin karşısında olan bu üç ülkeyle Türkiye’nin iş birliğine girme ihtimaline karşı Ankara’yı uyarıyordu. Bu suikastın, CIA ve onlarla iş birliği içinde olan bazı Türkler tarafından organize edildiği çok açıktır. O günlerin gazetelerine bir göz atacak olursanız Eşref Bitlis’in neden hedef tahtasına oturtulduğunu çok daha rahat anlayabiliriz.
  • 1999, Fetullah Gülen’in Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere ABD’ne kabulü; 1999 yılının mart ayında, 28 Şubat sürecindeki Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer ve sağlık durumu bahanesiyle Amerika Birleşik Devletleri Fetullah Gülen’i CIA aracılığı ile Amerika’ya çağırdı. Eski Ankara Büyükelçisi Morton Abromowizt Gülen’in ileride Türkiye’ye karşı güçlü bir koz olarak Amerika’nın elinde tutulması gerektiğini açıklayan rapor yazmıştı. Göçmen Bürosu bazı zorluklar çıkardı ise de CIA aracılığı ile bunlar aşıldı. Gülen, o tarihten bu yana Pennsylvania eyaletindeki Salisburg kasabasında büyük bir malikâne de krallar gibi yaşamaktadır.
  • 2003, Çuval Olayı; 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ve Türkmen mihmandarları, Irak’taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir şekilde sürpriz bir baskın sonucu derdest edildiler, başlarına çuval geçirildi ve 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekildiler. Bu olayın sebebi, Irak krizi konusunda hükûmet tarafından 25 Şubat 2003’te TBMM’ye sunulup genel kurulda reddedilen ve tam adı "Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması için Hükümet’e yetki verilmesine ilişkin başbakanlık tezkeresi" nin reddedilmesinin intikamı idi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu.
  • 2008, Balyoz ve Ergenekon Kumpasları; Fetullah Gülen ve CIA iş birliği ile ABD; 2008 yılında işbirlikçi Türk hâkim ve savcılarının da büyük komplo planları ile Türkiye’de ki aydın, çağdaş ve bağımsızlık yanlısı tüm ilerici subaylar ve aydınlar tasfiye edildi, rütbeleri söküldü, yıllarca hapiste yattılar. Bir kısmı da bu esnada hayatını kaybetti.
  • 2009, Kozmik Odaya girilmesi ve tüm harekât planlarının ABD’ne götürülmesi; 26 Aralık 2009 günü, ABD’li işbirlikçilerin kışkırtıp planlarını hazırladığı şekilde FETÖ Hainleri Ankara Bölge Seferberlik Başkanlığının Kozmik Odasına girdiler. Türkiye Cumhuriyeti için hayati önemi haiz onlarca Silahlı Kuvvetler Savaş ve hazırlık planını alıp kopyalayarak ABD’ne ve işbirlikçilerine ilettiler. Tüm savaş ve seferberlik planları ve kişiler ifşa oldu.
  • 2013, 17-25 Aralık olayları; Balyoz ve Ergenekon Kumpasları ile aydınları tasfiye eden Gülen ve CIA, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 3 soruşturmada, iş adamı, bürokrat ve memurların da bulunduğu çok sayıda kişiye yönelik "kara para aklama", "altın kaçakçılığı" ve "kamu görevlilerine rüşvet" iddialı operasyonlara başladı. MIT Müsteşarı ve Başbakan Vatana ihanet suçlaması ile tutuklanmak istendi.
  • 2014 yılından itibaren YPG/PYD’ye destek, silah ve eğitim; PYD’yi terör örgütü olarak nitelendirmeyen ABD, PYD/YPG’nin seküler yapıya sahip bir bölgesel aktör olmasını ve Suriye’yi Bölme çabalarında bir güç olarak görmesi nedeniyle, YPG/PYD’yi Türkiye’nin karşı çıkmasına rağmen destekledi, bölge üzerindeki stratejik hamle ve çabaları ile YPG/PYD birliklerinin daha da güçlenmesine fırsat verdi. Suriye İç Savaşı’na küresel aktörlerin dâhil olması, YPG’ye uluslararası arenada kendisini tanıtma şansı verdi ve böylece daha fazla lojistik destek elde etme imkânı sundu. Yani Türk askerini ve vatandaşını hedef gözetmeksizin öldüren terör örgütü, sözde müttefikimiz ABD tarafından teşvik ve destek gördü.
  • 2015, 24 Kasım, Rus uçağının düşürülmesi; Türkiye – Rusya yakınlaşmasını istemeyen ABD ve CIA, FETÖ mensubu hain kişileri kullanarak Rus Su-24 uçağının Türkiye tarafından düşürülmesini sağladı. Bu olay ilişkileri ciddi biçimde etkiledi ve ekonomik olarak ta Türkiye’ye büyük zarar verdi. Neyse ki durum kısa süre sonra anlaşıldı ve ilişkiler normale döndü.
  • 2016, 15 Temmuz Darbe girişimi; hükümeti 17-25 Aralık 2013 operasyonu ile indiremeyen ve artık AKP ile de araları da iyice açılmış olan Fetullah Gülen; yine ABD ve CIA Desteği ile önceden Silahlı Kuvvetler kadrolarına soktuğu işbirlikçi hainleri kullanarak bir askeri darbe girişiminde bulundu. Amaç, Devleti ve ülkeyi ele geçirmek, kalan son ilerici ve aydınları bertaraf etmek, AKP’nin artık Fetullah Gülen’i dinlemeyen lider kadrosunu tasfiye etmekti. Böylece Humeyni’nin İran’a dönüşü gibi, Fetullah Gülen’in de Yavuz Sultan Selim tarafından Mısırdan getirtilen Halife kaftanını giyerek Türkiye’ye dönmesi ve yönetimi ele alması amaçlanıyordu.
  • 2016, 19 Aralık, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un öldürülmesi, FETÖ Terör Örgütü mensubu bir polis tarafından Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisi açılışı sırasında düzenlenen saldırı sonrası Andrey Karlov hayatını kaybederken, Ankara Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’nde görevli saldırgan Mevlüt Mert Altıntaş özel harekat polisleri ile girdiği çatışma sonrası öldürüldü. Amaç Türkiye ile Rusya’nın arasını açmaktı. Suikastı planlayanlar CIA ve FETÖ.
  • 2016- Bugün, Fetullah Gülen’in iade edilmemesi; Türkiye’de ki 15 Temmuz Darbe girişimi planlayıcısı CIA – Fetullah Gülen’dir. Kırmızı Bültenle aranıyor olmasına rağmen ABD’nin Terör örgütü başını Türkiye’ye iade etmemesi, bunu gündeme dahi almamasının nedeni, bu darbeyi ABD ile ortaklaşa planlamış olmalarıdır. Dünyayı karıştırmak üzere Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.
  • 2018, Rahip Brunson Krizi; ABD’li Pastör Andrew Craig Brunson’ın İzmir’de "terör örgütü adına suç işlemek ve casusluk" suçlamalarıyla yargılandığı davada Brunson, Ekim 2016’da sınır dışı edilmek üzere gözaltına alınmış ve Aralık 2016’da da Fethullah Gülen Cemaati’ne üye olmak suçlamasıyla tutuklanmıştı. Temmuz ayındaki duruşmada Brunson’ın tutukluluğu ev hapsine çevrilmişti. North Carolina eyaletinde doğan 50 yaşındaki Brunson, 23 yıldır eşiyle birlikte Türkiye’de yaşıyor ve Misyonerlik ve kışkırtıcılık faaliyetleri içinde idi. ABD için Misyonerlik faaliyetleri, 18.nci YY’dan itibaren sadece dini olmaktan çıkmış siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel ve istihbarat boyutları olan bir tür nüfuz ve sömürü aracı haline gelmişti. Brunson, tutuklandığı sırada süresiz oturma izni başvurusunu sonucunu bekliyordu. ABD, Brunson’ın serbest bırakılmamasının ardından "insan hakları ihlallerinin sorumluları" oldukları gerekçesiyle İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’e yaptırım uygulamaya başladı. Başkan Donald Trump, daha sonra Türkiye’den çelik ve alüminyum ithalatına uygulanan gümrük vergilerini ikiye katladı. Türkiye de dolar fırladı, ekonomik kriz baş gösterdi. ABD gene yapacağını yaptı, Türkiye’yi tehdit etti.
  • 2019, 12 Aralık, ABD Parlamentosunun Ermeni Soykırım Yasasını Onaylaması; Kongre’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi de 1915’te yaşananları soykırımı olarak tanıyan bir yasayı onaylamıştı. ABD Senatosu da tarihinde ilk defa bu yasayı onaylayarak, tarihi bir olaya siyasi görüş koyan, insafsız ve vicdansız bir kararı onaylayarak Türkiye Düşmanlığını açık ve seçik bir şekilde tüm dünyaya ilan etti. Aslında ABD yıllardır “Demoklesin Kılıcı” gibi (Efsaneye göre; Siraküza Kralı Dionysos, kral olmanın çok rahat ve güzel olduğunu savunan Demokles’e ders vermek için onu yemeğe davet eder. Onu ince bir sicimle tavana bağlanmış ağır bir kılıcın altındaki koltuğa oturtur ve ona iktidarın aslında ne kadar zor olduğunu gösterir.) Türkiye’nin kafasına doğru tuttuğu, her yıl Nisan ayı yaklaştığında önce Türkiye’yi tehdit edip sonunda onaylamayarak “Güya kıyak ağabeylik yaptığı” kozunu da kaybetmiş oldu. Tabii Türkiye’yi de tamamen kaybederek.

Tüm akıldışı, dostluk ve müttefiklik dışı girişimlerinde de başarıya ulaşamayan, Türkiye’yi güçsüz, tamamen kendisine bağlı “sözde Stratejik Ortak” yapamayacağını anlayan ABD’nin çuval giderek kendi ayağına dolaşmaya başladı.

Obama Başkan seçildiğinde, 4 Nisan 2009’da Türkiye’yi ziyaret etmişti. Ziyaret sonrası yapılan anketlerde ABD sempatimiz %50 seviyesinde idi. Oysa Obama, rengine ve Müslüman kökleri olduğuna ilişkin sempatimizi kullanarak bizleri istismar etti. Obama, Ortadoğu’nun tek “laik-sosyal-hukuk devleti Türkiye’ye karşı, kendi ülkesinin planlayıp organize ettiği “Ilımlı İslam modeli” ni dayatıp gitti.

Bugün artık “maymunun gözü açıldı”. Türkiye’de ve Türk insanında ABD karşıtlığı tarihin en yüksek düzeyine ulaşmış durumda. Bunu geri döndürebilmek te artık hiç kolay değil.

Buna rağmen ABD arayı düzeltmek yerine bu karşıtlığı sürekli olarak körüklemeye devam ediyor. ABD, Avrupa Birliği ve hatta NATO Türkiye’yi sürekli doğuya doğru itmekte ve yalnız bırakmaktadır. Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı hiçbir sorunda ve Kıbrıs’ta Türkiye’ye hiç hak verilmemiş ve hep karşısında olunmuştur.

Bunun sonucunda Türkler, tarihte de örneği birçok kez görüldüğü üzere; vakur ve mağrur tavırlarıyla “Türkün Türk’ten başka dostu yoktur” sloganıyla bölgelerinde bir Bölgesel Süper Güç olmaya doğru ivmelenmektedir. Bknz. : https://www.youtube.com/watch?v=u390lW1XTLM

Bir süre önce bir Rus Televizyonundaki tartışmada da gündeme geldiği gibi, Türkiye yakın gelecekte kendi Nükleer Silahlarına sahip olacaktır, bence olmak ta zorundadır. Bknz. https://youtu.be/lrNfib2OdG8

Aslında yukarıda kronolojik ve özet olarak verilen olaylara bakıldığında ABD; Kore Savaşı da dahil, Uluslararası politikada kalıcı dostluklardan ziyade; çıkarların önemli olduğunu ve bu nedenle değişen koşullar temelinde şekillenen ortaklıklardan bahsedilebileceğinin en açık örneğini Türkiye’ye sürekli göstermiştir.

Türkiye son dönemde kuzey komşusu ve aslında çok daha fazla iş birliği içinde olması gereken Rusya ile yeni bazı çıkar ortaklıkları geliştirmiştir.

Bu iş birliği ABD’nin; kendi emperyalist çıkar ve amaçlarına hizmet ettiremediği, ya da ettirmekte zorlandığı Türkiye’ye karşı daha da düşmanca tavırlar almasına neden olmuştur.

Aslında ABD ile stratejik ortak konumunda olmaması, Türkiye için herhangi bir sorun teşkil etmemesi gereken bir durumdur. Türkiye’nin de bu tarihi gerçeklere göre kendini konumlandırması ve ABD’den pozitif yönde bir beklenti içerisinde olmaması gerekir. Aslında;

Türkiye, neden stratejik bir ortak arayışı içinde anlamak mümkün değildir.

Son dönemde gelişen Türkiye-Rusya yakınlaşmasına rağmen ne Rusya ne de ABD Türkiye’nin stratejik ortağı değildir ve olmamalıdır.

Akıllı Devletler, konjonktürel durumun gerektirdiği şekilde zaman zaman yan yana gelebilirler.

Aslında Türk – Rus ilişkilerine de bu gözle bakmak gerekir. Türkiye ve Rusya; Ortadoğu, Karadeniz ve Doğu Akdeniz’de örtüşen çıkarlara sahiptir. Ankara ve Moskova, örtüşen çıkarları doğrultusunda birlikte hareket etmektedir ki bu da son derece normaldir. Türkiye’nin ikili ilişkilerdeki heyecanlı yaklaşımına rağmen; Rusya itidalli tutumundan ödün vermemektedir. Bu da Türkiye için bir örnek ve alınacak ders olmalıdır.

“Rusya’nın PKK/PYD gibi terör örgütlerine ilişkin tutumu, ne yazık ki bizim istediğimiz noktada değildir. Bu da Moskova’nın, tıpkı ABD gibi kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini göstermektedir. “Aslında Türkiye’nin yapısal anlamda Rusya’yla ilişki kurmasına; yani ikili münasebetleri derinleştirmesine içinde bulunduğumuz ittifak sistemi de izin vermemektedir.

ABD, Ortadoğu’daki ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

ABD’nin bölgede kısa ve uzun vadeli çeşitli hedefleri vardır ve bu kapsamda ulus-devletleri tasfiye etmek istemektedir.

Arap Baharıyla başlayan süreç te buna işaret etmektedir.

Söz konusu plan; Libya, Mısır ve Irak gibi ülkelerde halihazırda uygulamaya geçirilmiş, Suriye’de de uygulanmak istenmektedir. Sonrasında da İran’ın hedef alınacağı kesindir.

Şu aşamada Türkiye açısından sıcak savaşa dönüşecek bir tehdit olmasa da ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı baskı stratejilerinden vazgeçmediği ve geçmeyeceği çok açıktır. Bunun en yakın örneğini de 8 Temmuz günü ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun GKRY ile ilgili yaptığı askeri eğitim anlaşmasına dair açıklama teşkil etmektedir.

“Türkiye-ABD ilişkileri, stratejik ortaklık seviyesinde asla değildir ve olmamıştır. Müttefiklik düzeyinde de değildir. Biz, ABD’nin gözünde müttefikimsi bir ülke durumundayız.”

“NATO’ya girmemiz stratejik bir hata olarak düşünülebilir. Ancak şu aşamada NATO’dan çıkılması bundan daha da büyük bir hata olur. Türkiye’nin NATO sistemi içerisinde bulunması sıcak savaşı engelleyici bir faktördür.

Bu nedenledir ki ABD; Türkiye’ye karşı Sıcak Savaşı değil, soğuk ve sinsi savaşı seçmek durumunda kalmıştır. Türkiye, bugüne kadar, orta büyüklükte bir devlet olarak denge politikası uygulamaya çalışmış, dengeyi göz ardı ettiği zamanlarda da çeşitli sorunlarla yüzleşmiştir.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı silah ambargosunun ardından 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulduğu açıklarken, yine aynı yıl Türkiye, ABD’ne nota vererek ABD Savunma İş birliği Anlaşması’nı yürürlükten kaldırmıştır. ABD’ye karşı en büyük gözdağı ise, Türkiye’deki bütün Amerikan üs ve tesislerinin TSK’nın “kontrol ve gözetimi” altına alınması olmuştur. (İncirlik hariç. onun statrüsü ve konumu farklıdır) 3 yıl süren silah ambargosu sonrası kendine çeki düzen veren Türkiye, savunma sanayini geliştirmeye başlamış ve 1975’te ASELSAN kurulmuştur.

Aslında ABD’nin Türkiye’ye karşı uyguladığı her düşmanca hareket Türkiye yi biraz daha kendine getirmiş, bazı yeni adımlar atılmış ve hepsinden de öncesine göre daha güçlenerek ve akıllanarak çıkılmıştır.

Tarihe dikkatli bakarsak, 250 yıllık geçmişi yüzkarası olaylarla dolu olan ABD’nin zulüm ve soykırımları saymakla bitmez.

Unutmayalım ki karşımızda Birleşik Devletler, bağımsızlığını ilan etmeyi başardıktan sonra, topraklarını genişletmek amacıyla, 1830 yılında çıkarılan “Kızılderili Tehcir Yasası ile bölgede yaşayan tüm yerlileri kendi topraklarından çıkarıp Kızılderili kellesi başına 5 $ ödeyen zalim bir ülkedir”.

Karşımızda; “Japonya’da yüzbinlerce sivilin üzerine atom bombası atabilen, büyük çoğunluğun ölümüne birçoğunun da yaralanmasına yol açan emperyalist ve acımasız bir devlet var.”

Başta Batılı güçleri desteklemek bahanesiyle Fransa’nın işgaline izin veren sonrasında kendi emelleri için “Vietnam’ı baştan sonra yakıp yıkan ABD, 3 milyon insanı kimyasal bombalarla hunharca katleden, 1955’de başlayan ve 1973’te son bulan 18 yıllık Vietnam işgalinde 643 bin ton bomba kullanan” bir ABD var.

1 Aralık 1955 Perşembe günü Otobüste Bir Beyaza Yer Vermediği İçin Tutuklanan Rosa Parks’ın yaşadıkları var. Bu makalenin yazarı ben, Mayıs 1979’da Florida Tampa’da iken otobüslere hala arka kapıdan binip arka tarafta oturmak zorunda olan Siyahi insanlar var.

ABD’yi ateşe veren protestolar beyaz bir polisin siyahi bir Amerikalıyı gözaltı sırasında boğarak öldürmesi gibi görülse de bu olayların arkasında, gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin ırkçı tavırlarının birikiminden kaynaklanan bir kin ve hınç var. Bu görüntüleri tarihsel bir kalıtım olarak devam edegelen bir durum olarak sadece siyahilere değil, “ABD’deki “makbul beyazlar dışındaki tüm renkli ırklara ya da başka dini inançtaki insanlara karşı ayrımcılık yapan” bir ABD var.

Saddam Hüseyin “Kimyasal silah üretiyor” bahanesiyle 20 Mart 2003’te Irak’ı işgale başlayan, füze saldırılarıyla yerle bir eden, “Irak’ta 1 milyon sivil öldüren, 2 milyon Iraklının mülteci durumuna düşmesine ve Ortadoğu’nun kaosa sürüklenmesine neden olan” bir ABD var.

ABD başta olmak üzere emperyalistlerin uyguladığı her operasyon Türkiye’yi bölmek, yükselişinin önüne geçmek, ekonomik olarak diz çökertmek için planlanıyor.

Bu emperyalist, zalim, ayrılıkçı ve çıkarcı devletin hedefleri ve ilkeleri kolay kolay değişmeyecektir. Bu nedenle Türkiye çok dikkatli, çok akıllı ve tarafsız olmak ve bundan sonra ABD’nin kuracağı tuzaklara düşmemek zorundadır. Ancak ABD’ye karşı dikkatli olmak, yüzümüzü Batıdan doğuya çevirmek te olmamalıdır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye; yeni düzene dâhil olarak bunun yürütücüsü ABD’yle birlikte hareket etmeyi seçmiştir. Oysa şu anda, SSCB gibi tek ve belirgin bir tehdit kaynağı bulunmamaktadır. Bununla birlikte şimdi Türkiye, eskisinden daha fazla tehdit altındadır.

Türk ekonomisi eskisine göre oldukça güçlü olmakla birlikte, küreselleşme sürecinde rekabet edebilmek için gerek ABD ile gerekse AB ile dengeli ekonomik birliktelikler kurmak zorundadır.

Yüksek teknoloji ürünü askeri malzemenin sağlanabileceği en önemli kaynak yine de Batı’dır. Bu nedenle; Türkiye Batıdan kopmamak için iç sisteminde küresel değerler paralelinde önemli değişiklikler yapmak durumundadır.

Bu nedeenlerle klasik denge politikamızın değişmez ilkelerini hayata geçirmeye çalışmalı ve devam etmeliyiz.