GÜNDEM ANALİZİ /// HÜSNÜ MAHALLİ : ABD kılavuz olunca !!!!


HÜSNÜ MAHALLİ : ABD kılavuz olunca !!!!

16 Ağustos 2019

Kuveyt savaşında yenilgiye uğrayan Saddam ordusunun Kuzeyde Kürtlere operasyon yapacağı söylentileriyle Kürtler komşu ülkelere kaçtı.

Bunun üzerine ABD İngiltere ve Fransa’dan 77 uçak Çekiç Güç; adı altında Türkiye’ye geldi ve Saddam’a ‘36. Paralel’in kuzeyine geçemezsin’ dedi.

Üç aylığına gelen; Çekiç Güç’e itiraz eden Demirel Ecevit ve Erbakan daha sonra başbakan olunca tezkereyi uzattılar.

Mart 2003’te Irak işgal edildiğinde Çekiç Güç gitti ama Kürtler Kuzey Irak’a egemen oldu.

1 Mart 2003’te TBMM tezkereyi reddetti ama Erdoğan Başbakan olunca Amerikan uçaklarının Türk hava sahasını kullanmasına izin verildi ve Irak işgali sonrasında Kuzey Irak federal bir bölge olarak yarı bağımsız oldu.

Şimdi sıra Suriye’de.

Hesaplar yine Türkiye üzerinden.

Haziran 2015 seçimlerine kadar Suriye’de PYD ve Türkiye’de HDP/PKK ile iyi geçinen AKP o tarihten sonra her ikisine düşman kesildi.

O gün bugün; AKP’nin Suriye politikası iki eksen üzerinde gelişti:

1-Kürtler.

2-Silahlı İslamcı gruplar.

Birincileri Fırat’ın doğusunda diğerleri Fırat’ın batısında.

Ağustos 2016’da önce; ABD; sonra da; RUSYA’nın onayıyla Cerablus’a oradan da El-Bab Azez ve son olarak Afrin’e giren Türkiye hiçbir şekilde Esad’la barışmaya yanaşmıyor.

Oysa barışsa tüm sorunlar kendiliğinden çözülecek.

Türkiye; Cerablus’tan Afrin’e kadar uzanan 350 kilometre sınır boyunca en az 50-60 bin ÖSO militanına maaş veriyor tüm gereksinimlerini karşılıyor hastane okul fabrika ve cami kuruyor ve hiç çıkmayacakmış gibi davranıyor.

Şimdi sıra Fırat’ın doğusunda.

ABD ile anlaştık.

Güvenli Bölge Tampon Bölge ya da Barış Koridoru adıyla oluşturulacak bölgede TSK 500 kilometre sınır hattında ABD ile işbirliği yapacak.

Böylece TSK Irak sınırından idlib’e kadar uzanan hat boyunca 5-70 km derinliğinde bölgelerde fiilen bulunmuş olacak.

Sonuç olarak;

1- İmzalanan anlaşmayla Türkiye Fırat’ın doğusunda ABD’yi muhatap alarak onun Suriye işgalini kabullenmiş oldu.

2- Bu anlaşmayla Türkiye PYD’nin ABD koruması altında ‘Barış Koridoru’ altında varlığını ve dolayısıyla olası bağımsızlığını onaylamış oldu.

Böylece Türkiye Çekiç Güç olayında olduğu gibi bu kez Suriye’nin kuzeyinde benzer durumun yaratılmasına katkı sağlamış oldu.

3- Bu anlaşma ile Türkiye PYD/PKK’nın yanısıra Suriye Demokratik Güçleri’nin de Rakka ve çevresinde olası bağımsızlığını da onaylamış oldu.

Üstelik bu bölgede işbirliği yapılan ülke yani ABD şimdiye kadar onlarca kez Türkiye’ye kazık atmış PYD/PKK’yı orduya dönüştürmüş ve hiçbir konuda güvenilmeyeceğini onlarca kez kanıtlamıştır.

İşin içinde AKP’nin ABD sevdası olunca her şey normal.

Bu sevda olmasaydı Türkiye gidip Katar’da ABD’nin askeri üssüne 30 kilometre uzaklıkta askeri üs kurmazdı.

Bu üsten kalkan Amerikan uçakları Suriye’yi bombalıyor YPG/PKK’ya silah taşıyor ve ABD Irak’ın işgal operasyonunu buradan yönetmişti.

Garip işler oluyor.

Olup bitenlenlere kızan Putin ve Ruhani 11 Eylül’de İstanbul’a geliyor.

Ama gelmeden önce her ikisi Esad’a ‘Biz İstanbul’a gidinceye kadar İdlib’in işini bitir’ demişe benziyorlar.

Suriye ordusu son bir hafta içinde İdlib çevresinde tüm stratejik bölgeleri ele geçirdi.

Böyle devam ederse Fırat’ın doğusunda ABD’ye yanaşan Ankara Fırat’ın batısında çok ciddi sıkıntılarla karşılaşacak demektir.

Ankara nasıl bir hesap yapıyor bilinmez ama ne düşünüyorsa yanlış düşünüyor.

Anlaşılan son sekiz yılın tüm yanlışlarından ders almamış.

Göreceli olarak ‘zafer ya da kazanım’ gibi görünen her şey er ya da geç hüsranla bitecektir.

Görünen köy kılavuz istemez.

Kılavuzu ABD olanın başı beladan kurtulmaz.

Bunu önlemenin bir yolu olmalı.

Onu da CHP bulmalı.

Hemen.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/husnu-mahalli/abd-kilavuz-olunca-5283764/

HAARP DOSYASI : 17 Ağustos 1999 depremi ABD’nin gizli silahıyla mı gerçekleştirildi ???


17 Ağustos 1999 depremi ABD’nin gizli silahıyla mı gerçekleştirildi ???

Gölcük depremi ile ilgili ‘Gölcük Depremi bir HAARP saldırısıdır. HAARP ilk defa ‘Gölcük Depremi’nde denenmiştir.’ iddiasında bulunuluyor.

Türkiye Eski Başbakanı Bülent Ecevit depremin bir komplo olabileceğini düşünüp araştırılmasını istemişti. Bunu Ecevit hayatını kaybettikten sonra sonra bir Tv Programına katılan Afete Hazırlık ve Deprem Derneği Başkanı Ahmet Mete Işıkara açıklamıştır. Ecevit, deprem sonrası arayıp araştırmasını istemiştir. Depremden önce ve sonra gelişen birkaç enteresan olay da depremin normal bir deprem olmadığı düşüncesini sağlamlaştırıyor.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, Ahmet Mete Işıkara’ya “Depremi Amerikalılar yapmış olabilir mi?” diye sorması ve cevap alamaması meselesi, deprem esnasında görülen alev topu, Gölcük Deniz Üssündeki devir teslim törenine üst düzey Amerikan ve İsrailli subayların ilk defa gelmiş olması, depremden sonra bölgenin dalışa yasak ilan edilmiş olması dikkat çekiyor.

Depremden önce denizde büyük bir ateştopu ortaya çıktı. Bunu depremden sonra birçok balıkçı doğruladı ve birçok görgü tanığı var. Bunun dışında HAARP’ın en büyük belirtisi olan gökyüzü renginin değişmesi de depremden önce herkesin ilgisini çeken bir olaydı. Depremin beklenenden uzun sürmesi, telefonların çalışmaması bunlar hep şüphe uyandıran olaylar… HAARP ortaya çıkmadan önce bazı belirtiler gösterir. Yani burada tam tersi "Bela geliyorum der."

Komplo Teorisyenlerine göre, Gölcük depremi sırasında yaşanan ve acaba deprem bir HAARP saldırısı mı dedirten ‘tesadüfler’:

– Deprem günü Gölcük’de basit bir devir teslim töreninde ABD’li ve İsrail’li üst düzey komutanların oluşu,
– Deniz üssünde hiç bir Türk subaya giriş izni verilmeyen bir ABD deniz altısının oluşu,
– Olay daha dünya basınına yansımamışken İsrail’lilerin yardım çalışmalarına başlamış olması,
– Depremden önce denizde büyük bir ateş topu ortaya çıkması,
– Gökyüzü renginin değişmesi,
– Depremin beklenenden uzun sürmesi,
– Telefonların çalışmaması.

TERÖR DOSYASI /// Cahit Armağan DİLEK : ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği


Cahit Armağan DİLEK : ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği

E-POSTA : cahitdilek

19 Ağustos 2019

Kurumsal karar sürecinin ortadan kalkmış olması, tek bir noktadan gelecek talimatın beklenmesi yani sistemsizlik, krizlerin kişilere emanet edilmesi devletin kurumlarının ve sorumlu makamların olaylara tepki ve karşılık vermesini de geciktiriyor veya engelliyor. Ülkeyi açmaza sürüklüyor.

Örneğin, Rum Yönetiminin terör örgütü PKK ile birlikte 4 Temmuz’da, Güney Lefkoşa’da düzenlediği panelde yapılan konuşmalar ortaya çıktı. Bunlar medyaya geç yansıyabilir ama devletin istihbarat ve dışişleri birimleri bunları anında tespit edip deşifre etmeli ve gereken yanıtı verebilmeliydi.

Panelde Rum siyasi partilerden milletvekillerinin yanında PYD’li terörist Salih Müslüm de katılımcılardandı. Terörist Müslüm panelde "Kürtlerin ve Rumların yaşadığı sorunlar aynıdır" deyip Türkiye’ye karşı ortak mücadele çağrısında bulunmuş.

Rum milletvekilleri ise PKK’yı terör örgütü olarak görmediklerini, özgürlük mücadelesini desteklediklerini ifade etmişler.

Teröristbaşı Öcalan’ı koruyan kollayan siyasi-askeri destek aktaran pasaport veren Yunan-Rum ikilisi şimdi de Suriye kuzeyindeki PKK/YPG terör yapılanmasına destek vermeye devam ediyor.

Size karşı ortak mücadele cephesi kuran bu iki (Rum-PKK) işgalci-terörist yapı ortadayken Türk tarafı halen Kıbrıs’ta sözde birlikte yaşamı öngören federasyon müzakerelerini tamamen gündemden çıkarıp iki devletli çözümü, bağımsız bir Kıbrıs Türk Devletini hedefine alamıyor.

Bunu yapamadığı gibi gazetemiz Yeniçağ’ın Ankara temsilcisi Ahmet Takan‘ın son iki yazısında gündeme getirdiği Ege ve Kıbrıs’ta Yunan işgalini savunan, Türkiye’yi işgalci gösteren sözde bir Yunan diplomatı konuşmacı olarak Türk Büyükelçiler Konferansına davet etmekte mahzur görülmüyor. Bu nasıl bir körlüktür anlamak mümkün değil.

Kıbrıs, Doğu Akdeniz ve Ege’de Yunan-Rum ikilisinin bu pervasız girişimlerini şimdilerde sözde enerji güvenliği ve bölgesel istikrar bahanesiyle askeri kanatları altına da alanın ABD olduğunu bir kez daha yazalım.

ABD kanatları altına aldığı bu yapılarla anavatan ve yavru vatanı hedef almış durumda.

İşte o ABD’nin kanatları altına aldığı diğer işgalci-terörist yapı PKK/YPG için Suriye kuzeyinde tesis etmeye çalıştığı güvenli bölge konusuna geçelim.

ABD ile varılan mutabakatın en somut sonucu Şanlıurfa’da kurulacak müşterek harekat merkezi.

Görüntüde sanki her şey iyi ama gelin görün ki harekat merkezinin neye hizmet edeceği tartışmalı.

Türk tarafı tesis edilecek harekat merkeziyle Fırat doğusunda kurulacak 32 km derinliğinde bir alanının güvenli bölge olacağını, buradaki PKK/YPG’nin bölge dışına çıkarılacağını, silahlarına el konulacağını, bölgenin kontrolünün Türkiye’de olacağını iddia ediyor. Talepleri de bu yönde.

ABD tarafından bu konuda en net açıklama Şanlıurfa’ya gelen USEUCOM komutan yardımcısı Korgeneralin ziyaretine ilişkin olarak USEUCOM’dan yapılan açıklama.

Ara bilgi verelim. CENTCOM ve USEUCOM operasyonel komutanlıklardır ve görevleri açısından doğrudan ABD Başkanına bağlıdır.

Açıklamanın tercümesi aynen şöyle:

"Devam eden müzakereler, geçtiğimiz hafta Ankara’da düzenlenen ve Türkiye’nin güvenlik endişeleri, IŞİD’in yeniden birleşmesini önlemek için Suriye’nin kuzeydoğusunda güvenliği sağlama ve Koalisyon ve ortaklarımızın IŞİD’in tamamen bozguna uğratma başarısına odaklanmasını sağlama konularına değinen askeri görüşmelerin hemen ardından gerçekleştirildi. Müşterek harekat merkezi bu çaba için planlama ve bilgi vermeyi sürdürecektir."

Ne diyor ABD? Kurulacak harekat merkezi Türkiye’nin sınır güvenliği ve Suriye kuzey doğusunda IŞİD’le mücadele hedeflidir. O kadar.

Harekat merkezinin amacına ilişkin olarak Türkiye ile ABD’den gelen açıklamalarda bir örtüşme görüyor musunuz? Hayır.

ABD açıklamasında PKK-YPG-SDG’den hiç tek kelime bahsedilmemesi, uzaktan yakından ima bile edilmemesi dikkat çekici.

Böyle olunca da güvenli bölgenin kim için bir güvenli bölge olacağı deşifre edilmiş oluyor.

Bu durum, ortak hedefler ve tehditler konusunda mutabakat olmadan müşterek harekat merkezi kurmakla ABD’nin Türkiye’yi bir kez daha kandırdığının ve Fırat doğusunda kendi hedefleri doğrultusunda Türkiye’yi alet ettiğinin açık ilanıdır.

ABD Avrupa Komutanlığının açıklaması da bunun resmen duyurusudur.

Tabi burada sadece ABD’yi suçlamakla, kandırıldık denilerek bu vahim gelişmeden kurtulunamaz.

Bunca uyarılara rağmen iktidarın bir ABD-PKK planı olan güvenli bölge uygulamasını hayata geçirmek için ABD ile mutabık kalmayı başarı olarak sunması ve körü körüne ısrar etmesi anlaşılmaz.

Devletin de bu oyunu görememesi skandaldır.

Güvenli bölge uygulaması bu haliyle, BM’nin yanında Uluslararası Kriz Grubu gibi STK’ların raporlarında resmen özerk yerel yönetim olarak tanımladıkları, ABD ve AB’nin siyasi ve askeri olarak tanıdığı PYD/YPG özerk devletçiğinin yeni Suriye anayasasında resmileştirmesinin önünü açacaktır. Bu da büyük Kürdistan projesinin ikinci parçasının kurulmasıdır.

Yol yakınken, henüz harekat merkezi açılmamışken PKK’ya hizmet edecek bu mutabakattan dönülmeli, Suriye’de ABD değil Şam yönetimiyle işbirliği yapılmalıdır.

Kaynak Yeniçağ: ABD himayesinde PKK-Rum işbirliği – Cahit Armağan DİLEK

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : ABD-İRAN GERGİNLİĞİNİN ANATOMİSİ – ABD – İRAN KRİZİ NASIL AŞILIR ???


ABD-İRAN GERGİNLİĞİNİN ANATOMİSİ

KAYNAK : http://politikaakademisi.org/2019/07/11/abd-iran-gerginliginin-anatomisi/

Siyaset Bilimi/Uluslararası İlişkiler gibi Sosyal Bilimler disiplinleri arasında popülerleşmiş alanlarda çalışmanın en zor tarafı, günlük tartışmaların arasında yer almak ve medyanın küresel ve ulusal ölçekte etkisi altında kalmaktır. Bunun bir adım ötesinde, sosyal medya da buna eklendiğinde, kamuoyu baskısı ve algısal yöntemler de işi daha da güç kılmaktadır.

ABD-İran gerginliği, neredeyse 40 yıldan beri dünya gündeminde olan bir konudur. İnişli çıkışlı grafik izleyen bir periyotta, işin sonu nedense olası savaş senaryolarıyla sonuçlanmaktadır. Güncel zeminde iki ülke arasındaki sorunları, sözgelimi şimdiki ABD Başkanı Donald Trump’ın ‘çılgınlığı’yla açıklamak, gazetecilik açısından tiraj/rating getirebilir; ancak işin özünü gözden kaçırmamıza da neden olabilir. 1950’lerin başında İran Başbakanı Musaddık, Şah/CIA işbirliğiyle yapılan bir darbeyle görevden uzaklaştırılmıştı. En büyük ‘günah’ı ise petrolü millileştirmekti. Şah Rıza Pehlevi, o zamandan 1979’a kadar, Batı siyasalarını sonuna kadar tatbik etti; Körfez güvenliğini Batı açısından sağladı, 1960’larda başlattığı ‘beyaz devrim’le, köyden kente göçü iktisadi ve polisiye tedbirlerle zorlayarak, kısa zamanda sanayileşmeyi hedefledi. Bunun sosyolojik bedeli ise ağır oldu. Karşısındaki ‘benzemezler koalisyonu’, sosyolojik bir çerçevede ortaya konuldu. Sovyet yanlısı gizli TUDEH partisi, beyaz yakalılar ve akademik çevrelerde ön plana çıkarken, başkent Tahran’da yığılmış ve köyden kente gelmiş kitlesel işsizler, varoşlarda zor yaşam koşullarında yaşadı. 1960’lardaki toprak reformuyla sadece köylüler, kentlerin yeni işsizi olmadı, aynı zamanda büyük toprak sahipleri de bu yüzeyde husumet cephesine katıldı. Toprak zenginlerinden mali destek alma şansını kaybeden ‘mollalar’, sanayileşme karşıtı esnaflar (Bazari grubu) ile maddi anlamda yeni bir destek buldu. Nihayetinde, ‘demir yumruk’ ve ‘yolsuzluklar’ ile anılan rejim, bu sosyolojik koalisyonun toplumsal patlamasıyla yıkıldı, dünyadaki dengeler değişti.

Zira İran, 1955’te Bağdat Paktı ve 1958 CENTO ile, Türkiye ve Pakistan’la birlikte ABD’nin SSCB’yi çevreleme projesinde önemli bir görev üstlenmişti. Kuzey Kuşağı ya da Yeşil Kuşak olarak anılan bu hat, Türkiye ile Akdeniz, İran’la Basra Körfezi ve Pakistan’la Hint Okyanusu’nda SSCB’ye karşı bir ‘baraj’ oluşturuyorlardı. İran’ın her ne kadar Suudilerle ABD müttefikliği altında bile çelişkileri sürse de, dünya ham petrol üretimi ve küresel piyasalara ulaşmasında ABD açısından başat bir rolü vardı. İran devrimindeki sosyolojik koalisyon, aralarındaki en örgütlü kesimin etkisi altına girerek, ‘mollalar’ın vesayetinde İslam Devrimi’ne dönüştü. ABD’nin korktuğu gibi sosyalist bir rejim değişikliği olmasa da, ABD karşıtı bir Şii teokrasisi kuruldu. İran-Irak Savaşı’nda görüldüğü gibi, ‘molla rejimi” hep devrim ihracına dönük bir siyaset izledi. Irak’taki Şii Arap çoğunluğu etkileyeceğini düşünen İslam Cumhuriyeti, her ne kadar hesap hatası yaşasa da, Suriye’de Esad rejimiyle ‘bölgesel ittifak’ kurdu, Lübnan’da Esad-İran işbirliği, Hizbullah örgütünün kurulmasını sağladı. Öyle ki, Hizbullah, 1990’da Lübnan iç savaşını bitiren Taif Anlaşması’nda silah bırakmayan tek grup oldu; devlet içinde devlet haline geldi, öte yandan Lübnan parlamentosunda güçlü bir grup oldu, ittifaklarda belirleyici bir siyasal güç olarak odaklandı. Silahlı yapısıyla Lübnan Ordusu’nu ‘anlamsız’ hale getirirken, meşruiyetini de ‘İsrail’e karşı ülkeyi savunmaya dayandırdı. Bu gelişmeler, İsrail’e karşı bir ‘vekalet savaşı’ başlığında İran’ı öne çıkardı ve sadece Basra’da değil, Doğu Akdeniz’de de bir güç haline geldi. Sözde Arap Baharı’na kadar da Gazze’deki Hamas’la aralarındaki mezhepsel farklılıklara rağmen, siyasi-askeri bağ kurdu. Doğu Akdeniz siyaseti, biraz daha genişledi. Her ne kadar Gazze’de eski etkisi sürmüyorsa da, Lübnan ve kaosun sürdüğü Suriye’de, Devrim Muhafızları’nın ‘seçkin birlikleri’ ile, savaşın içinde fiilen yer aldı. General Kasım Süleymani’nin adı, sıklıkla dünya kamuoyuna yansıdı.

1990’ların sonundan itibaren, İran’ın konuşulan nükleer çalışmalarının temeli, ABD’nin Şah rejimi döneminde, 1970’lerin başında İran’a yaptığı yatırımlarla başladı. Her ne kadar ‘molla rejimi’ ilk zamanlarda ‘nükleer çalışmalar’a soğuk baksa da, SSCB ve ardından Rusya Federasyonu ile birtakım işbirlikleri geliştirdi. ABD’nin İran’la temel sorunu sadece nükleer silah geliştirme olasılığı değil, yukarıdaki paragraflarda aktardığım biçimiyle, Doğu Akdeniz’den, Yemen’e uzanan ‘vekil güçleri’ ve takip edilemeyen ‘hücreleri’dir. Öte yandan, 1979 İran devrimi sırasında, başarısız olsa da Başkan Jimmy Carter’ın öncülüğünde oluşturulan Körfez Doktrini, Basra Körfezi’nden ‘ham petrol ihracı’nı durduracak herhangi bir hamleyi, ABD açısından ‘savaş nedeni’ saymıştır. Dolayısıyla, Hürmüz Boğazı’ndaki gerilimler, bu aşamada çarpıcı bir biçimde öne çıkmaktadır.

Trump’ın ‘ilkeli realizm’ doktrininde, ABD-Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri-İsrail-Ürdün-Mısır çerçevesinde örgütsel bir zemine dayanmadan, pragmatik bir ABD kuşağı vurgulanmaktadır. Adı geçen ülkelerin tamamında, ‘bölgesel tehdit’ olarak, İran, ortak bir başlık haline gelmektedir. ‘Yüzyılın Anlaşması’ gibi ABD patentli İsrail-Filistin barışına yönelik olduğu savlanan toplantılar da zaten Körfez ülkelerinin öncülüğünde gerçekleşmiştir. Rusya’nın Suriye’ye indiği ve İran’la işbirliğini geliştirdiği zeminde, Çin de ekonomik ilişkileriyle bölgede daha fazla rol üstlenmektedir. Türkiye’nin ABD ile daha da gerginleştiği S-400 füzeleriyle sınırlı olmayan gerilim hattında, Türkiye-İran arasında ölçülü de olsa karşılıklı bir anlayış vardır. Ancak bu ikili arasında rekabet de elbette sürmektedir.

Peki ABD, medyatik deyimiyle Trump’ın öncülüğünde bir ‘çılgınlık’ yapar mı? Asıl maksat, bir önceki tümcenin dile getirilmesini sağlamaktır. Zira ABD, kendi müttefikleriyle geliştirdiği işbirliklerinde İran’ın ’vekil güçleri’ni zayıflatmaya ve İran’ı pasifize etmeye çalışmaktadır. Halbuki bu siyasa, Suriye’de çökmüş, ayakta kalan oğul Esad, İran’ın sınırlı da olsa askeri-istihbari varlığını Suriye içinde kabul etmiştir. Bu da, doğrudan İsrail için bir ‘beka sorunu’ olarak algılanmıştır. Tehlikeli kumarda, sıcak çatışmaya dönüşecek hamleler, senaryo ve tiraj/rating açısından verimli olabilir. ABD için Körfez Doktrini korunurken, İran’la sona erdirilen ‘nükleer anlaşma’, bu ülke için bir siyasal meşruiyet konusu haline getirilecektir. Vekil güçler de ‘meşru hedef’ olarak ön plana çıkacaktır.

Doğu Akdeniz, Basra ve Hint Okyanusu denkleminde, ABD ve müttefikleri sadece İran’la değil, Rusya ve Çin ile de karşı karşıyadır. Türkiye mi? O da başka bir yazının konusu…

Dr. Deniz TANS

ABD-İRAN KRİZİ NASIL AŞILIR ???

KAYNAK : http://politikaakademisi.org/2019/07/10/abd-iran-krizi-nasil-asilir/

ABD ile İran arasındaki gerilimin artmasıyla birlikte iki ülke arasında gelişen agresif üsluplu diplomasi, birçok bölgesel ülkeyi ve Avrupalı devletleri gelecek konusunda endişelendiriyor. ABD, bir yıldan fazla bir süre önce, İran ile P5+1 arasında imzalanmış “Ortak Geniş Kapsamlı Eylem Planı” (JCPOA) nükleer mutabakatından tek taraflı olarak geri çekildi. ABD’nin nükleer anlaşmadan ayrılmasıyla, İran ve ABD arasındaki gerilimler yeni bir aşamaya girmiş oldu. ABD, sürekli olarak askeri eylemden ve bu konuda farklı seçeneklerin masada olduğundan bahsederken, İran da buna karşılık olarak savaştan yana olmadığını, ancak haklarını korumak amacıyla her türlü koşula (savaş da dahil olmak üzere) hazırlıklı olduğunu ifade etmektedir. İranlı yetkililer, Amerika bir savaş başlatırsa, bunun kolay sona ermeyeceğini ve ABD’nin tüm stratejik çıkarlarını yok edene kadar mücadeleye devam edeceklerini açıkça beyan ediyorlar. Bilindiği üzere, İran’ın balistik füze geliştirme potansiyeli reddedilemez bir durumdadır. Ayrıca Tahran’ın savunma stratejisi gereği her türlü tehdide karşı tetikte olduğu da biliniyor. Bu bağlamda, gerçekten bir savaş söz konusu olursa, ABD’nin stratejik mevzilerinin yanı sıra, Ortadoğu’daki müttefiklerinin de askeri konumları tehdit altında olacaktır. Nitekim bir hafta önce Tahran’da gerçekleşen Cuma namazı töreninde, Tahran’ın Cuma İmamı Ayetullah Muvahhidi Kirmani,hutbesinde açık şekilde ABD’nin bir yanlışı karşısında İsrail’in birkaç dakika içinde yerle bir edileceğini ifade etmiştir.

Birçok siyasi gözlemci ve farklı ülke liderlerine göre, İran ile P5+1 grubu arasındaki nükleer anlaşma etkili bir diplomasi hamlesi olarak kabul ediliyordu. Fakat şu anda ABD’nin nükleer anlaşmadan geri çekilmesinden bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, İran, anlaşmada lehine olan hiçbir haktan yararlanamamaktadır. Yaptırımlar öyle bir aşamaya gelmiştir ki, artık ABD tarafından İranlı siyasi otoriteler ve üst düzey yetkililere de (örneğin Dini Lider Ali Hamaney) ambargoların başlatılması gündeme gelmiştir. ABD haricindeki P5+1 ülkeleri, sürekli olarak İran’ı JCPOA’ya sadık kalmaya çağırmakta ısrar ediyorlar. Ancak İran da, diğer taraflardan, özellikle de Fransa, İngiltere ve Almanya’dan, İran’a karşı yükümlülüklerini gerçekleştirmesini istemektedir. Bunun yanı sıra, İran’ın Batılı ülkelerden isteği, petrol satışlarına imkân sağlanması ve bundan elde edeceği finans kaynaklarına erişimine engel çıkarılmamasıdır.

Yaklaşık bir yıl boyunca, üç ülkeden oluşan Avrupa Troyka’sı, Fransa, Almanya ve İngiltere, İran’ın ekonomik ve finansal işlemlerini gerçekleştirmesini sağlamak için INSTEX adlı bir mekanizmayı gündeme getirdiler. Ancak bu mekanizma, şimdiye dek İran’ın memnuniyetini karşılayamadığı gibi, mevcut durumda İran’a hiçbir yararı da yok ve petrol satışlarını gerçekleştiremiyor. Ayrıca ABD’nin maddi cezalandırmasından çekinen küçük çaplı Avrupa şirketleri bile İran ile ticaret yapmaya yanaşmıyorlar. Bu nedenle, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, 8 Mayıs 2019’da resmi olarak 60 günlük bir süre tanıyarak, AB ülkelerine JCPOA içeriğine dayalı olarak sorumluluklarını yerine getirmek için fırsat tanıdı. Bu süre sonunda gerekli adımların atılması mümkün olmadığı durumda ise, İran’ın da kendi taahhütlerine başka kısıtlamalar getireceğini söyledi. Zaten artık İran, JCPOA anlaşmasını P5+1 değil, P4+1 şeklinde kabul etmektedir. Zira ABD bu mutabakattan geri çekilmiş bulunuyor. AB ülkeleri ise, anlaşmayı devam ettirebilmek için, INSTEX mekanizması için gerekli finansal ve bankacılık işlemleri ve petrol satışları için olanak sağlamak mecburiyetindedir. Unutulmamalıdır ki, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), anlaşma sonrasında İran’ın yükümlülüklerine uyum sağladığını kendi raporlarında kamuoyuna açıkça bildirmiştir. Bilindiği üzere, ABD, İran’ı uranyum ve ağır suyun satışından men ettiği gibi, önceden İran petrolünü alan 8 ülkeyi bile (hatta Türkiye de buna dahildir) artık petrol ticaretinden muaf tutmayarak, İran’ın petrol ihracatını sıfıra indirme politikası yürütmektedir. Dolayısıyla, İran’ın ekonomisi, sert yaptırımlar karşısında artık kırılgan bir ekonomiye dönüşmektedir.

Tabii ki, ABD’nin İran’a karşı olan bu siyasi yaklaşımı rasyonel bir yaklaşım sayılmıyor. Çünkü Trump’ın devleti (ABD), daha birkaç sene önce bu anlaşmayı Amerikan çıkarlarına uygun bulurken, kısa süre sonra bu anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmiştir. Uluslararası siyasette bu kadar hızlı ve farklı yaklaşımlarla barış ve istikrarın korunması mantıklı değildir. Dahası, devletler her yeni yönetimde önceki anlaşmalarını hiçe sayacaklarsa, bu, ciddiyetli bir diplomasi tavrı kabul edilemez ve dünyaya istikrar da sağlamaz. İran, bu olay sonrasında anlaşmayı P4+1 formatında devam ettirebilmek için oluşturulan INSTEX mekanizmasından da şu ana kadar hayal kırıklığına uğramıştır. Bunun üzerine, Tahran, 7 Temmuz’daki ilk 60 günlük sürecin sonunda, kendi yükümlülüklerini kısıtlayarak, uranyum rezervlerini 300 kilogramın üzerine çıkarmıştır. Ayrıca yüzde 3,67 civarında olması gereken uranyum zenginleştirme seviyesini yüzde 4,5’a ulaştırıp, bu konuyu UAEA’na da resmen bildirmiştir. Bu bağlamda, adı geçen kurumun müfettişleri tarafından da bu iddianın doğruluğu rapor edilmiştir. Ancak İran, bu eylemini de nükleer anlaşma hükümlerinin 26. ve 36. paragraflarına dayanarak yapmış durumdadır. Zira JCPOA içeriğine göre, İran’a karşı diğer taraflar sorumluluklarını gerçekleştirmediklerinde, İran da aşamalı olarak kendi yükümlülük seviyesini azaltabilir. İlk 60 günün sonunda, Avrupalıların itinasızlığı sonucunda, bu kez İran yeniden 60 günlük bir süreyi gündeme getirdi. Yani, 8 Eylül’de ikinci sürenin sona ermesiyle birlikte, İran da yeni kısıtlamalara başvuracaktır. Büyük olasılıkla, bu kez santrifüj sayısını arttırabilir ya da ağır su üretimini çoğaltabilir. Bir diğer ihtimal ise, kapattığı nükleer araştırma ve geliştirme merkezlerini yeniden çalıştırmaya başlamasıdır.

İran tarafından taahhütlerin kısıtlanması, aslında bir tercihten ziyade bir zorunluluktur. Bu doğrultuda, İran, aslında Batılı devletler ve bölgesel ülkeleri İran’a karşı taahhütlerini gerçekleştirmeye zorluyor ve barışı kurtarmaya çalışıyor. Bu, bir anlamda politik psikolojik bir oyundur. Çünkü bölgesel ülkeler ve Avrupa ülkeleri sürekli küresel güvenliğin önemine vurgu yaparak, dünyayı ve özellikle Ortadoğu’yu nükleer faaliyetlerden arındırmaya çalışıyorlar. Bu bağlamda, devamlı İran’a JCPOA’ya sadık kalması talebinde bulunuyorlar. Ancak İran da, bu talep ve ideale yönelik olarak, kendisini kurallara uyması gereken tek taraf olarak görmemekte ve tarafların hepsinin sorumluluğunu hatırlatmaktadır. Diğer taraftan, İran toplumunda yaptırımlar nedeniyle gelişen ekonomik zorluklar da İran devletini tedirgin etmektedir. İran devleti, siyasi-sosyal krizlerin talihsiz koşulları konusunda endişelere kapılmaktadır. Bu durum, İran halkını da zor koşullara sürüklemekte ve kimseye bir fayda sağlamamaktadır.

Bilindiği üzere, JCPOA içeriğine dayalı olarak, İran, kendi sorumluluklarını kısıtlamayı ancak bir aşamaya kadar sürdürebilir. Alternatiflerin tükendiği yerde ise, artık anlaşmadan geri çekilmek zorunda kalacaktır. ABD hükümetine yakın olarak görev yapan bazı radikal danışmanların da tercih ettiği yaklaşım -bana kalırsa- bundan ibarettir. Zira İran, herhangi bir nedenle JCPOA’dan geri çekilirse, ABD, bu kez de Tahran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve nükleer silah üretimi konusunda gündem yaratarak şiddetli baskı için küresel bir uzlaşma sağlamaya çalışacak ve gerekirse BM anlaşmasının 7. bölümü zeylindeki 39., 40., 42. ve 44. maddeleri kullanacaktır. Elbette, iki ülke arasında askeri seçenekler de gündeme gelebilecektir. Bu ise, kuşkusuz sadece İran’ı değil, tüm Ortadoğu bölgesini ateşe atacaktır. ABD ve İran’daki radikal unsurların arzuladıkları da zaten budur. Öte yandan, İsrail, Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkelerinin amacı da bu doğrultudadır.

Bu nedenle, İran şu anda savunma potansiyelini kullanmak zorundadır. Nükleer faaliyetlerin arttırılması, anlaşmanın kurtarılması için atılan bir adımdır. Zira ancak bu şekilde, ABD, yeniden bir anlaşma için masaya oturmak konusunda ikna edilebilir. Birkaç hafta önce, ABD iha’sının Umman suları üzerinde İran hava savunma sistemi tarafından düşürülmesi de bu yaklaşıma bir örnektir. ABD, artık İran’ın savunma sistemini test etmiş ve bu ülkenin gücünü anlamış durumdadır. Amerikan iha’sı, 60.000 fit yükseklikte uçabilen ve hatta radardan kaçabilen bir araç olarak bu füzelere denk geldi. Bu nedenle, ABD, artık İran’la olan krizi çözmek için mantıklı yolları denemeli ve çok yönlü düşünmelidir. Sonuç olarak, mevcut durumda, taraflar savaştan ziyade politik ve diplomatik çözümü denemeli ve arabulucu ülkelere başvurmalıdırlar.

İran, ikinci defa 60 günlük bir ültimatom süreci tanıyarak, ABD’yi AB aracılığıyla diplomasiye zorlamaktadır. Bu bağlamda, barışa yönelik rasyonel yaklaşım ancak diplomasiden geçiyor. Dolayısıyla, AB ülkelerinin önünde tek bir yol bulunmaktadır. Buna “Freeze Planı” diyebiliriz. Yani, bir taraftan İran artık uranyum zenginleştirmeyi bir tarafa bırakarak ve JCPOA’ya sadık kalarak sorumluluklarını gerçekleştirecek, öte yandan ABD de en azından önceki 8 ülkeyi İran’dan yeniden petrol alımında muaf tutarak, Tahran’ın gelir kaynaklarına ulaşmasına kısmen imkân sağlamış olacaktır. Bu durumda, yeni pozitif adımlar atılarak yeniden müzakereler söz konusu olabilir.

Zaten İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de, birçok defa, ABD’nin sert politikaları bir kenara bırakarak kendilerine iyi niyetli bir yaklaşım sergilemesi durumunda, müzakerelerin başlamasına olanak sağlayacağını açıklamıştır. Zira agresif siyasi yaklaşımlar ne yazık ki bu iki ülkeyi açmaz noktasına taşıdığı gibi, bölgedeki birçok başka ülkeyi de ateş çemberine yaklaştıracaktır. Eğer ABD, diğer ülkelerin İran ile ticaret yapması konusundaki engelleri kaldırırsa, en azından taraflara yeniden bir diyalog ortamı yaratacak ve gerekli sorunların çözümü için de zemin hazırlayacaktır. Aksi taktirde ise, her türlü baskı, Tahran yöneticilerinde rejim değişikliği algısını güçlendirmiş olacaktır. Bu da, tüm yolların tıkanması demektir.

Prof. Dr. Ghadir GOLKARIAN

Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Öğretim Üyesi

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Arslan BULUT : ABD oyalamıyor; iktidar, Türkleri uyutmaya çalışıyor !!!!


Arslan BULUT : ABD oyalamıyor; iktidar, Türkleri uyutmaya çalışıyor !!!

E-POSTA : arslanbulut

16 Ağustos 2019

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, ABD ile varılan güvenli bölge mutabakatı ile ilgili olarak "Ön mutabakatın bir başlangıç olduğunu söyledik" dedi ve "Henüz daha detaylandırılması gereken birçok konu var. Buradaki amaç bir güvenli bölgenin oluşturulması ve Trump’ın da burada ’20 mil sözü’ vardır ve bu güvenli bölgeden de YPG ve PKK’lıların çıkartılmasıdır ancak o zaman güvenli bölge olabilir." diye konuştu.

Çavuşoğlu, "Maalesef Münbiç’te oyalamaya gittiler, sözlerini tutmadılar. Fırat’ın doğusundaki bölge terör yuvası oldu. Bunları görüşürken ABD bu teröristlere silah yardımını devam ettiriyor. Geçenlerde de yine tırlarca silahları getirdiler. Burada bir, samimi olmaları gerekiyor, iki, bir oyalama sürecinin Türkiye tarafından tolere edilmeyeceğini anlamaları gerekiyor." dedi.

***

Konunun uzmanı Abdullah Ağar ise Türkiye ile ABD arasında mutabakatın sağlandığı güvenli bölge planının, PKK/YPG’nin planının aynısı olduğunu ifade etti.

Ağar "Habertürk’ten Muharrem Sarıkaya’nın gündeme getirerek; ‘ABD’nin Türkiye’ye dayattığı 3 bantlı plan’ olarak tanımladığı, şu ana kadar tekzip edilmeyen ve güvenli bölgenin derinliğine, genişliğine, bileşenlerine, kurgusuna, meskûn mahallerin statüsüne ve yönetimine dair olası plan, YPG/PKK’nın; ‘ABD’ye sundum’ dediği planın neredeyse birebir aynısı!" dedi

Ağar, Fehim Taştekin’in BBC Türkçe’de manşetten yayınlanan YPG/PKK’nın Suriye’deki sözde komutanı ile röportajını hatırlattı.

***

Aslında biz James Jeffrey’in Ankara’ya PKK önerisini getirdiğini, uzlaşmaya varılmadan önce aynı kaynağa dayanarak gündeme getirmiştik.

2 Ağustos tarihli "Oslo’dan sonra şimdi de PYD açılımı!" başlıklı yazıda şu bilgileri vermiştik:

"Ankara’da garip işler dönüyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin, 22 Temmuz’da Ankara’da Milli Savunma Bakanlığı’nda yaptığı görüşmelerde 5 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge önerdiği basında çıkmıştı. Öneri, ABD’nin SDG dedikleri güçlerin komutanı Mazlum Kobani’ye ait çıktı.

Al Monitor-Türkiye’nin Nabzı bölümün yazarlarından Fehim Taştekin, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Kobani ile Haseke’deki karargâhında görüştüğünü yazdı.

Kobani, Taştekin’e Amerikalılar aracılığıyla Türkiye’den görüşme talep ettiklerini ve çözüm olarak beş kilometre derinliğinde bir güvenli bölge planı sunduklarını söyledi."

Kobani’nin önerileri kısaca şöyleydi:

* "Türkiye’nin istediği 30 kilometre derinliğinde bir güvenli bölge olamaz. Ama beş kilometre olabilir.

* Halk Savunma Birlikleri (YPG) beş kilometrelik alandan çekilir. Bu alana yerel askeri meclis olarak oluşturulan güçler yerleşir.

* YPG beş kilometre içindeki ağır silahlarını çekebilir. Menzili Türkiye’ye ulaşan silahlar da çekilebilir. Hatta 20 kilometre menzilli silahlar da 20 kilometre uzağa indirilir.

* Buna karşılık Türkiye saldırmayacağını taahhüt eder.

* Bu alanda uluslararası gözlemciler yer alabilir.

* Türkiye uluslararası gözlemcilerin parçası olamaz. Uluslararası gücün tarafsız olması gerekir."

Mazlum Kobani bu önerileri, Jeffrey aracılığıyla sunduklarını da belirtmişti.

***

Fehim Taştekin’in SDG komutanı ile bu röportajını bile bile ABD ile PKK önerisi üzerinde uzlaşmaya varmak ne demek oluyor peki?

Şu demek:

İktidar bloğu, Türk kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor. Eldeki veriler, oyalamayı yapanın ABD veya PKK/PYD olmadığını gösteriyor. Zira ne yaptıklarını ve ne yapacaklarını açık açık söylüyorlar.

Mutabakattan önce, "getirilen öneri PKK önerisidir" diye adeta bağırdılar ama PKK önerisi yine de kabul edildi!

Bu durumda Türk kamuoyunu oyalayan, PKK metnine imza atanlar ve attıranlardır. Özetle, Türkleri uyutmaya çalışıyorlar!

Kaynak Yeniçağ: ABD oyalamıyor; iktidar, Türkleri uyutmaya çalışıyor! – Arslan BULUT

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// AYTUNÇ ERKİN /// AKAR : PKK EŞİTTİR YPG – ABD : YPG TERÖRİST DEĞİL !!!!


AYTUNÇ ERKİN /// AKAR : PKK EŞİTTİR YPG – ABD : YPG TERÖRİST DEĞİL !!!!

14 Ağustos 2019

“PKK-YPG bunların hiçbirinin birbirinden farkı yok. Bunlar Kandil’deki sözde karargahtan bunların yaptıklarını bir şekilde duyuyoruz görüyoruz biliyoruz. Burada herhangi bir şekilde PKK’nın bir uzantısı olan YPG’nin ilişkisi olmadığını söylemek. YPG’nin PKK olmadığını söylemek her şeyden önce bizim aklımıza hakarettir. Her zaman dediğimizi tekrarlıyorum PKK eşittir YPG. ” Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar önceki gün TRT Haber’de adını net bir şekilde koydu: “PKK eşittir YPG!” Peki Bakan Akar’ın bu değerlendirmesi “Güvenli Bölge” konusunda ‘uzlaştığımız’ ABD tarafında nasıl yankılanacak? Göreceğiz…;Çünkü ‘stratejik ortak’ terör örgütü PKK’nın Suriye kolu YPG’yi terör örgütü olarak görmediğini her fırsatta resmi kanallarıyla dile getirdi.

ANKARA GÜVENMİYOR

Peki… ‘Güvenli Bölge’ ya da ‘Barış Koridoru’ nun geleceği bu açıklamadan sonra hangi düzlemde ilerleyecek? Ankara’daki hava şu: ABD’ye güven yok. Bu da zaman zaman iktidara yakın köşe yazarlarının yazılarına yansıyor. Ancak … Şu anda Fırat’ın Doğusu’nda Amerika ile karşı karşıya gelmek istenmiyor. Bürokrasinin NATO’ya yakın kanadıysa “ABD bu kez oyalamazsa ilişkiler dengeye girer” diye düşünüyor! Bakan Hulusi Akar’ın açıklaması da “ABD elini çabuk tut. Yoksa kamuoyundan gelecek tepkileri göğüsleyemeyiz” diye okunabilir… Bir not daha verelim: ABD dış politikasına paralel bir çizgi izleyen Washington Post Gazetesi’nde 3 Temmuz’da PKK terör örgütünün kurucularından Cemil Bayık’ın makalesinin yayınlanması ne anlama geliyor? Ki… Cemil Bayık ABD Dışişleri Bakanlığının “Adalet için Ödül” adlı Terörle Mücadele Ödül Programında başına ödül koyulmuş teröristler listesinde bulunuyor. Başına da 4 milyon dolar ödül konulmuş!

Yani ABD için PKK da YPG de aynı! Devam edelim…

“Güvenli bölge koalisyon ve ortaklarının (YPG) IŞİD’i yenilgiye uğratmaya odaklanmasını sağlayacak. ” Bu cümle ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’dan dün Irak’ın kuzeyinde yayın yapan Rudaw’ın muhabirine yapılan açıklama!

Yani…;Türkiye ile ABD arasındaki ‘uzlaşma’nın PKK/YPG’yi korumak için olduğunun da itirafı! Pentagon’un bu açıklamasına şaşırmamak gerekiyor. Çünkü… 2018’de Savunma Bakanlığı Başmüfettişi’nin ABD Senatosu’nun bütçe görüşmelerine sunmak üzere hazırladığı raporda YPG’nin de içinde bulunduğu Suriye güvenlik programına 2019 için 550 milyon dolar harcanması uygun bulunmuştu!

Buradan da Ankara’da ABD’ye güvenmeyen; kesimin şu tezinin haklı çıktığı görülüyor: “ABD PKK/YPG’nin yok olmasını engellemek için her çözüme başvurur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin olası operasyonu ‘koridor’la engellendi. ”

20 Eylül 2018…

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yayımlanan “Terörizm 2017 Ülkeler Raporu’nun Türkiye bölümünde Fetullahçı Terör Örgütünden (FETÖ) bahsedilirken 2016’da raporda yer alan terör örgütü PKK’nın Suriye uzantısı PYD/YPG ile ilgili bölüm rapordan çıkarılmıştı. Türkiye’nin içeride PKK dışarıda da IŞİD ile mücadele ettiği vurgulanan raporda “Türkiye’nin YPG’yi PKK’nın uzantısı olarak gördüğü” şeklindeki ibarelerin metinden çıkarılması çok net bir mesajdı!

Raporda “Türkiye’nin FETÖ’yü terör örgütü olarak tanımladığı” belirtilerken FETÖ elebaşı Fetullah Gülen için “din adamı” ifadesi kullanıldı. Hatta “Türkiye’nin terörle mücadele çabalarının FETÖ’ye yönelik soruşturma nedeniyle etkilendiği” iddia edildi FETÖ soruşturmaları dolayısıyla yapılan bazı operasyonlar eleştirildi.

Şimdi Fetullah Gülen’i ‘din adamı’ gören YPG’yi terör örgütü olarak görmeyen Amerika’ya nasıl güveneceğiz? Aslında… 1990’lardan bu yana Türkiye ile ABD arasında örtülü bir savaş var!

“PKK eşittir YPG” tezini itiraf eden kuruluşlardan birisi de ABD merkezli Carnegie Enstitüsü’ydü. Enstitü ABD’deki en etkili beş ‘düşünce kuruluşundan’ biri. Carnegie Enstitüsü’nce “Kuzeydoğu Suriye’de Kürt-Arap Güç Mücadelesi” başlıklı çalışmada “Kandil’den gelen üst düzey PKK’lılar Suriye’nin kuzeydoğusunda karar verme merciinde yer alıyor. Bu kişiler Kandil’de eğitim almış Türkiye’ye karşı ya da Avrupa’da PKK adına aktif olan kadın ve erkek kadrolardan çoğunluğu da PKK’ya katılmış Suriyelilerden oluşuyor” ifadeleri kullanılmıştı.

Terör örgütü YPG/PKK’nın Suriye’de işgal ettiği bölgelerde Araplara yönelik uyguladığı ayrımcı politikalara ve baskılara ilişkin analiz 29 Temmuz 2019’da Elizabeth Truskov ve Esam al-Hassan imzasıyla yayınlanmıştı. Örgütün kurduğu sözde yerel yönetimlerde Kandil’den gelen teröristlerin etkisinin bulunduğu belirtilmişti.

Sonuç: Türkiye Fırat’ın Doğusu’nda YPG’yi bitirmek istiyor. ABD askerleriyle ise karşı karşıya gelmek istemiyor. 2003’ten bu yana her alanda ‘stratejik düşman’ın ABD olduğu ise unutuluyor.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/aytunc-erkin/akar-pkk-esittir-ypg-abd-ypg-terorist-degil-5281003/

AMERİKA DOSYASI /// Bülent ESİNOĞLU : ABD ile ortak iş yapmak !!!!


Bülent ESİNOĞLU : ABD ile ortak iş yapmak !!!!

Son söyleyeceğimi önceden söyleyerek işin içinden çıkmak isterdim. Lakin bu iş o kadar kolay bir iş değildir. Amerika ile yaklaşık elli senedir sözde ortak iş yaparız. Lakin her seferinde çırak çıktığımız, tarihin şahitliğinde yaşanmıştır. Hep, karlar ABD’ye, zararlar Türkiye’ye yazılmıştır.

Amerika çok uluslu şirketlerin çatı örgütüdür. NATO ittifakındakiler de , bu çatı örgütünün küçük üyeleridir. Taşeronlar diyebilirsiniz.

Amerika’yı bir büyük şirket gibi düşünürsek, diğerleri de bu büyük şirketin taşeronlarıdır.

Biz şimdilerde, Suriye’nin Kuzeyinde Amerika ile Ortak Hareket Merkezi kuracakmışız. Bir Büyük şirket ve taşeronu yeni bir ihaleye ortak zarf atmışlar.

İhalenin genel dosya kapsamını soracaksanız, ihale Suriye devletinin parçalanması ve yerine bir Sünni, bir Şii, bir de Kürdistan kurulmasından oluşmaktadır. Anlayacağımız, 2011 yılında Amerika ile birlikte başladığımız projeyi tamamlama ihalesi.

Türkiye’nin bu işten elde edeceği çıkar; sözde Türkiye’deki Suriyelileri Suriye’ye iade etmekmiş!

Yani Türkiye’deki Suriyeli göçmenleri Amerika ile ortak bir iş yaparak, Suriye’ye geri gönderecekmişiz.

Amerika’nın çıkarı ne diye sorarsanız; Suriye devletini birkaç parçaya bölmek ve Rusya/İran-ı Suriye’den atmak olarak görünüyor.

İşte ihalenin en zor ve kritik yeri de burası olsa gerek. Rusya ve İran meselesi. Ah… şu İran ve Rusya olmasaydı! Ne de kolay Suriye topraklarını paylaşırdık!

Bu fotoğraf, ABD ile 2011 yılında Eğit Donat Ortak İşine başlarken de böyle görünüyordu. Lakin ihalenin içinde görünmeyen yeni ilave işler ortaya çıkmıştı.

Ama konuşmalara bakarsanız Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda hem ABD hem de Ankara aynı cümleyi kuruyor. Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız.

Hayatımda hiç inanmadığım cümle “toprak bütünlüğünden yanayız” cümlesidir.

Suriye toprakları üzerinde Amerika ile Ankara’nın yapacağı işbirliği Suriye topraklarının parçalanması ile sonuçlanır.

Suriye’de, ABD ile Ankara işbirliği: Rusya ve İran’ının Ankara ile çatışmasını getirir. Şimdilik görünen denklem budur.

Amerika’nın Suriye’de başka taşeronlarının da olduğunu unutmayalım. PKK/PYD/SDG gibi ABD taşeronları varken biz nasıl olacakta ABD’nin diğer taşeronu olacağız?

Bir çıkmaz sokağa daha girdik. Çıkmamız epey zaman alacak.

13 Ağustos 2019,

bulentesinoglu