DIŞ POLİTİKA DOSYASI : GÜNÜMÜZDE İRAN-ABD İLİŞKİLERİ


GÜNÜMÜZDE İRAN-ABD İLİŞKİLERİ

Yazan Köksal Taşkent

24 Şubat 2020

Özet

2020 yılı, İran ve ABD arasındaki ilişkilerin büyük ölçüde gerginleşmesiyle başladı. Bu iki ülke arasındaki gerginliğin olmayacağına dair hiçbir gösterge mevcut değil. Aksine, iki taraf arasındaki gerginliğin azalmadan, 2020 yılıyla birlikte yükselebileceği görülmektedir. 2019 yılı, ABD-İran ilişkilerinde yüksek tempolu bir yıl oldu.

2019 yılında Beyaz Saray, İran’a yönelik "tarihteki en güçlü yaptırımlar" olarak adlandırdığı, birtakım yaptırımları uygulamaya geçirdi. Bu bağlamda ABD, 2019 Mayıs ayında İran’a büyük petrol yaptırımı uyguladı ve tüm İran petrol satış muafiyetlerini kaldırdı. Bu, İran’ın petrol ihracatında keskin bir düşüşe neden oldu. İran’ın petrol ihracatındaki düşüşünün bir sonucu olarak da Umman Denizi ve Hürmüz Boğazı’ndaki gerginlikler arttı. ABD ile birlikte Basra Körfezi’nde ekonomik ve güvenlik çıkarlarına sahip olan diğer ülkeler, bu hassas bölgedeki varlıklarını artırdı. Ancak bu gerilimlerin ortasında, bazı ülkeler ABD ve İran arasında arabuluculuk yapmaya çalıştılar. Fakat şimdiye kadar bu konuda somut bir başarı elde edemediler. İran-ABD ilişkileri, tüm çabalara rağmen gergin olma özelliğini sürdürüyor. Birçok gözlemci Tahran-Washington ilişkilerinin yeni yılının nasıl olacağı sorusunun cevabını arıyor.

Giriş

ABD-İran ilişkileri son kırk yıldır birçok zorlukla karşılaştı. Aslında, Pehlevî döneminde iyi müttefikler olan iki ülke, Humeyni Devrimi’nden sora can düşmanı oldular. İki ülkenin ilişkilerini daha da geren faktör, dış politikasında İran’a karşı düşmanlığı artırmaya yönelik hamleler yapmasıdır. Bu nedenle İran-ABD ilişkilerinin geleceği ve önümüzdeki günlerde nelere gebe olabileceği belirsizliğini korumaktadır. Alexander Went’in bakış açısını ve “anarşinin üçlü kültürünü” göz önünde bulundurarak, bu bilinmezlik senaryolarına dair tanımlayıcı-analitik yaklaşımla birkaç hipotez sunulabilir. Bir hipotez, bazı stratejik ve bölgesel gereksinimler göz önüne alındığında iki ülke arasındaki dostluk ilişkisinin gelişeceği yönündedir. Bir diğer hipotez, Tahran’ın Washington ile uluslararası alanda, büyük güç oyunları kapsamında rekabetin git gide artacağını öngörüyor. İran ve ABD arasında ideolojik temelli çatışmanın gerçekleşeceğine dayanan üçüncü hipotez, iki ülke arasındaki düşmanlığın artarak devam etmesini en olası senaryo olarak görüyor. Tanımlayıcı-analitik araştırmanın bulguları, ABD-İran ilişkilerinin geleceğinin rekabet ve düşmanlığın bir karışımı şeklinde gerçekleşeceğini işaret ediyor. İki ülke arasındaki rekabet, birçok alanlarda gözlemlenebilir. İran’ın Ortadoğu’da Amerika’ya yönelik sürdürdüğü rekabet daha da artabilir, en nihayetinde Amerikan etkisini mümkün olan en düşük seviyeye sınırlamayı hedefleyebilir. Aslında İran, ABD’nin bölgedeki varlığını bölgesel güvenlik sisteminin temel bir yapıtaşı olarak değil, aksine bir güvenlik sorunu olarak tanımlamıştır. İran; Irak ve Afganistan ile komşuluğu, Suriye ve Lübnan ile sürdürdüğü yakın ilişkileri nedeniyle Ortadoğu ve Körfez Havzası denklemlerinde etkili bir aktör olarak kabul edilir. Bu yüzden Washington, İran’ın bölgedeki etkisini görmezden gelerek kendi bölgesel hedeflerine tam anlamıyla ulaşamaz. Aynı zamanda iki ülke, dünyanın diğer bölgelerinde de rekabet halinde olmayı sürdürüyor. İran, ABD’nin Afganistan ve Pakistan’da nüfuz kazanmasına karşı çıkmaktadır.

Bununla birlikte, bölgesel bir güç olarak İran’ın, ABD ile rekabet gücünün daha geniş bir kapsamda analiz edilmesi gerekmektedir. Bir yandan İran, Rusya, Çin ve bazı bölgesel ve bölgeler arası aktörler ve gruplar; diğer yandan ABD, ABD’nin müttefikleri ve bölgede işbirliği halinde olduğu muhalif gruplar bu yarışmada aktif bir rol oynamaktadır. Suriye’de son birkaç yılda yaşanan gelişmeler bu tezin en iyi tezahürü olmuştur.

Aynı zamanda iki ülke arasındaki düşmanlık, öngörülebilir bir gelecekte de muhtemelen devam edecektir. ABD yönetimi İran’ı, müttefiki İsrail ve kendi çıkarları için bir tehdit olarak görmektedir. Washington’ın İran rejimini yıkma politikası bu tehdit algısının sonucudur. ABD’nin İran’a insan hakları, terörizm ve silahlanma konularında artan yaptırımlar da büyük olasılıkla devam edecektir. Ancak, büyük çaplı bir askeri saldırı/çatışma olasılığı düşüktür. Öte yandan bir diğer senaryo da, iki ülke arasında bir dostluk ve kolektif bir güvenlik sistemi kurma girişimine yöneliktir; fakat bu senaryo şimdilik neredeyse imkânsız görünmektedir. Buna rağmen, İran ve ABD arasında büyük bir anlaşma olasılığına yönelik bazı spekülasyonlar öne sürülmektedir. Bugünden bakıldığında yakın gelecekte böyle bir senaryonun meydana gelme olasılığı çok düşüktür. Aslında, iki ülkenin bölgesel işbirliğinde birçok ortak çıkarı mevcuttur. Ancak yakın gelecekte ikili işbirliğinin genişlemesine şahit olmamız mümkün görünmemektedir. Bölge ülkeleri arasındaki ideolojik rekabetler ve sahadaki ihtilaf iki ülke arasında kolektif bir güvenlik sisteminin ve geniş siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğinin kurulmasını mümkün kılmamaktadır.

Trump döneminde ABD-İran ilişkileri

Donald Trump’ın göreve başladığı günden bu yana üç yıldan fazla süre geçti. Gelinen nokta itibariyle, Washington’ın oldukça değişken ve öngörülemez bir dış politika sergilediği gözlemlendi. ABD dış politikasının "öngörülemez" bir karaktere bürünmesine sebep olan temel faktörlerin başında Trump’ın yönetim tarzı gelmektedir. Öte yandan İran hükümeti de Trump döneminde Amerika’ya karşı kendi gücünü ve cesaretini göstermeye yönelik hamleler yaptı. Fakat İran’ın yürüttüğü bu dış politika sürecinde aşılmaması gereken birtakım kırmızıçizgiler çok dikkatli bir şekilde çizildi. En belirgin kırmızıçizgi, herhangi bir şekilde Amerikan kanının dökülmemesi idi. Böylece Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın İran’a karşı sert bir cevap verme ihtimalinin önüne geçilmeye çalışıldı.

Son aylara kadar İranlı yetkililer, hazırlamış oldukları programa bağlı kaldılar. Hürmüz Boğazı’nda Batı ülkelerinin sahip olduğu petrol tankerleri İran tarafından durduruldu ve bir ABD İnsansız Hava Aracı (İHA) vurularak düşürüldü. İran tarafından yapılan tüm bu hamlelerin altında yatan; ABD iç kamuoyunda Trump’ı zor durumda bırakarak, hem siyasi rakiplerine hem de dış politikadaki rakiplerine karşı güçsüz gözükmesine sebep olması hedefiydi.

İran’ın ABD’ye yönelik dış politika planı, başlangıçta Trump yönetimi içinde birtakım anlaşmazlıklar çıkarmaktı. Çünkü İran, temel sorunun yalnızca Trump’tan kaynaklanmadığını, daha ziyade kendisini yönlendiren danışman çevresinden de kaynaklandığına inanıyor.

İran’ın hedefi, gelecek seçimde Biden veya Sanders’in kazanması için Trump’ı zor duruma düşürmekti. Bu fikir bağlamında, Trump’ın iç kamuoyunda destek kazanmasını sağlayabilecek toplu bir İran karşıtı tepkiden ziyade, Trump’ı sarsarak sahip olduğu mevcut desteğini azaltmak İran’ın asıl planıydı.

2019 Eylül’de ABD İHA’sı düşürüldüğünde, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Başkan Trump’a, İran’a yanıt vermesine yönelik baskı yaptılar. Ama Trump, son dakikada kararından geri dönüp, bir kez daha kırmızıçizgisinin Amerikalıların hayatı olduğunu ilân etti.

İran’ın dış politika planı bir süreliğine istenen şekliyle devam etti, fakat bir noktadan sonra bu plan da yolundan saptı. Amerikan vatandaşlarını öldürmek ve büyükelçiliğe saldırmak kırmızıçizgiydi ve Trump’ın buna sert tepki vermekten başka seçeneği yoktu. Çünkü bu durumda sessiz kalmak ona çok pahalıya mal olabilirdi. Sonuç olarak İran Devrim Muhafızları Komutanı Kasım Süleymani, ABD’nin planlı bir operasyonu sonucunda öldürüldü. Daha sonra kamuoyuna yansıyan bilgilerle birlikte, bu operasyonun planlanmasının yaklaşık 18 ay sürdüğünü ve bu operasyon sırasında Kudüs Gücü Komutanı’nın teknolojik imkânlarla bu süre boyunca izlendiğini biliniyor.

Ancak Trump, Süleymani’nin ölümünden sonraki süreçte, İran’a yönelik tavrında birtakım nedenlerle geçmişe göre daha iddialı ve cesur oldu. Washington yönetimi en ağır yaptırımları uygulamasına ve ABD’nin terörizm listesine çok sayıda kişi, kurum ve hatta şirket eklemesine rağmen; Trump’ın bazı tweetlerinin ardından, önceki başkan Obama’nın imza atmış olduğu Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nı (KOEP) yürürlükten kaldırarak Trump’ın inisiyatifinde yeni şartlar içeren bir anlaşma ortaya koydu. Oysa Trump bunu tarihi bir diplomatik zafer ilan edip seçimlerde kullanmak istedi.

Ancak Süleymani’nin öldürülmesi ile tüm bu şüpheler ortadan kayboldu. Süleymani öldürülmeden önce Trump’ın sarf ettiği sert sözler, ABD’nin müzakereleriyle ilgilenmediğine işaret ediyordu. Süleymani suikastı ile birlikte Trump’ın son Tweet’leri ve yorumları çok daha net bir şekilde anlaşılmış oldu.

Öte yandan da İran’da sürekli devam eden protesto gösterileri, Trump’ı İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik daha da sert bir tavır alması konusunda cesaretlendirdi, seçimi kazanmak için bu konuyu iç kamuoyunda bir başarı olarak sunması beklenmeli.

ABD’nin KOEP’ten çıkışı ve İran’a karşı yaptırımlar

"Viyana Kapsamlı ve Nihai Anlaşması" olarak bilinen "Kapsamlı Ortak Eylem Planı" veya "KOEP" kurumu” P5+1 (ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya) iradesinin sonucuydu. Ayrıca bu plan, Güvenlik Konseyi 2231 Kararının desteği ile uluslararası hukuk bağlamında bir boyut da kazanmıştı. Anlaşma, 14 Temmuz 2015 Salı günü İran, Avrupa Birliği ve P5 + 1 arasında Viyana’da yapıldı. Bunu takiben, bazı Avrupa ülkeleri ve ABD İran’a yönelik bazı nükleer yaptırımları kaldırıldı ve bazıları da askıya alındı. Sonuç olarak, Total, Airbus ve Peugeot gibi çeşitli alanlarda faaliyet gösteren bazı şirketlerin İran ile ekonomik işbirliğine girmesine izin verildi.

Ancak, yaklaşık 34 ay sonra 8 Mayıs 2018 Salı günü, ABD Cumhurbaşkanı Donald Trump, ABD’nin anlaşmaya katılımını sona erdireceğini açıkladı. Trump’ın anlaşmayı terk etme kararını açıklamasından saatler sonra, ABD Hazine Bakanı Steven Munchin, gazetecilere İran’ın yaptırımlarının nasıl eski haline getirileceğini açıkladı. Munchin, İran yaptırımlarının derhal uygulanacağını duyurdu. Bu yaptırımların 90 ila 180 gün içinde gerçekleşeceği, bu arada da "şirketler" ve "bankalar" kapsamında İran’la ilgili ekonomik faaliyetlerin azaltılacağını açıkladı.

BM Antlaşması’nın çok sayıda maddesi göz önünde alındığında ABD`nin bu eyleminin meşru olmadığı ve kuralları ihlal ettiği söylenebilir. Ancak bu kuralların işlerliğinin zayıflaması ve bu şekillerde görmezden gelinmesi; küresel manada uluslararası kurumların ve hukuksal normların gerilemesine, bir diğer yandan da uluslararası politikada barış ve istikrarın zayıflamasına sebep olacaktır. Başka bir deyişle, uluslararası arenaya düzen getiren şey; sözleşmeyle ilgili normlar ve sürdürme taahhüdüdür. Bu temelde, Washington’un yasadışı eylemleri; uluslararası hukuku ve özellikle BM Antlaşması’nı baltalayabilir ve uluslararası barış, düzen ve güvenliğin bozulmasına sebep olabilir.

Öte yandan, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği; ABD’nin davranışını onaylamadığını belirtseler de; ABD’nin Güvenlik Konseyinin, 2231 sayılı Kararını ihlal etmesine rağmen bu ülkelerin pratikte bir adım atmaması, Washington’un bu eylemlerini kolaylaştıran bir faktör oldu.

Duygunun Jeopolitiği ve Rehine Krizi

Rehine krizi, ABD-İran ilişkileri tarihindeki en önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. İstisnai olma duygusu üzerine kurulan Amerikan stratejik kültürü, bu olayla birlikte ortaya çıkan aşağılanma duygusuyla çelişir hâle gelmiştir. Amerikalı siyasi yetkililerin açıklamalarına ve pozisyonlarına bakınca, ABD büyükelçiliğinin işgalinin hepsi tarafından ulusal bir aşağılanma olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Bu anlayış Tahran’daki ABD Büyükelçiliği personelinin en düşük siyasi-askeri düzeyden Dışişleri Bakanı, Ulusal Güvenlik Danışmanı ve ABD Başkanı’na kadar uzanıyor. Amerikalılar tarafından böylesi bir ulusal aşağılanma duygusunun yaşanmış olması, ABD’nin stratejik konumunu istisnai olarak tanımlayan genel algı ile çelişir hâle gelmiştir.

Amerikalı askerlerin ve diplomatların ellerinin başları üstünde olduğu görüntüsü, ABD’nin hafızasından kolayca silinmeyecektir. ABD’nin İran’a yönelik dış politikasında, bu politikanın Cumhuriyetçiler veya Demokratlar tarafından formüle edilip edilmediğine veya uygulanıp uygulanmadığına bakılmaksızın bir çeşit misilleme araması bekleniyor. Bu düşüncenin, gelecekte Amerikan dış politikası davranışında yer bulacağı da öngörülebilir. Amerika’nın KOEP’ten çıkma tavrının altında yatan sebeplerden birisi de bu olabilir. ABD’nin İran’a karşı uluslararası yaptırımlar uygulaması ve Trump’ın İran’a hiçbir taviz vermeyecek kapsamlı müzakereleri dayatma ısrarı, Duygunun Jeopolitiği açısından değerlendirilebilir.

Tabii ki, hükümetlerin uluslararası arenadaki politik tutum ve davranışları tek bir değişken özelinde incelenemez. Bu bağlamda, devrimden sonra ABD’nin İran’a karşı cezalandırıcı tedbirleri uygulamaya geçirmesinin gerekçesi, başlı başına Duygunun Jeopolitiğinden ibaret değildir.

ABD üssüne füze saldırısı

İran İslam Cumhuriyeti’nin Eyn al-Esad askeri üssüne 8 Ocak 2020’de gerçekleştirdiği füze saldırısı, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana bölgede yaşanan en önemli olaylardan biridir. 11 Eylül olayları veya Irak ve Afganistan’ın işgali ile IŞİD’in oluşumu gibi olaylar da son derece önemlidir. Fakat hepsi en nihayetinde Amerikan askeri gücüyle alakalı bir sonuçtur. Başka bir deyişle, İran İslam Cumhuriyeti’nin ABD’ye yönelik doğrudan bir cephe açmasının önemi; Amerika’nın askeri, politik, ekonomik ve kültürel açılardan büyük bir süper güç teşkil etmesinden kaynaklanmaktadır. Hiçbir ülke şimdiye kadar ABD ile doğrudan askeri çatışmaya varacak bir politikaya cesaret edemedi veya en azından yeterli kabiliyete sahipse de, savaştan kaçındı.

Bir diğer önemli nokta da, ABD başkanının İran’ın Orta Doğu ve Orta Asya’daki eylemlerine ve askeri hamlelerine tepki olarak İran’ın 52 önemli noktasına saldırı yapma tehdidine başvurdu. Ancak İran’ın Eyn el-Esad’a yaptığı füze saldırısından sonra pratikte bu gerçekleşmedi. En nihayetinde de ABD başkanı, ülkesinin askerî harekâta başvurmayacağını, sadece daha fazla yaptırım uygulayacağını duyurdu; bu durum da şimdilik bu şekilde sona erdi.

İran füze saldırılarının ardından da ABD hükümeti, herhangi bir şekilde bölgedeki güçlerinin zarar görmediğini, sadece tesislerin ve binaların hasar gördüğünü ve ABD birliklerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu açıkladı. Ancak aynı vakitlerde basın toplantısı yapan Devrim Muhafızları Havacılık Komutanı, ABD üslerine ve bölgedeki birliklere verilen zararın boyutlarını duyurmaktaydı. Bundan birkaç gün sonra, ABD üssü medyaya açıldı ve üssün son durum raporu da açıklanmış oldu. Öte yandan, ABD’nin askeri kayıplarına yönelik haber, saldırının ayrıntıları hakkında yeni spekülasyonlar başlattı.

Donald Trump, İran’ın doğrudan ABD pozisyonlarına yönelik bir saldırı başlatılmasını pek muhtemel görmemekteydi. Sonrasında ABD’nin İran’ın 52 önemli noktasına saldırabileceğini gündeme getirdi. ABD hükümeti, herhangi bir misilleme eylemi olacaksa, bunun İran’ın müttefikleri tarafından gerçekleştirileceğini ve İran’ın doğrudan ABD ile askeri bir çatışmaya girmeyeceğini düşündü. Ancak İran’ın bölgedeki en büyük ABD üslerinden birine doğrudan saldırması ve yirmiden fazla füze ateşlemesi tüm denklemleri bozdu.

İran’ın ABD kuvvetlerine saldırmasından sonra ABD’nin üç seçeneği vardı:

  1. ABD başkanının daha önce de bahsettiği karşı saldırı
  2. Sessizlik, hareketsizlik ve olayı geçiştirme
  3. Saldırıyı küçümsemek ve İran’a karşı uluslararası bir baskı oluşturmak

ABD, yaygın bir şekilde propaganda yürütmesi ve olası İran müdahalesine yönelik tehditlerde bulunmasına rağmen, üçüncü çözümü seçerek sorunu daha az önemli hale getirdi. Buna bağlı olarak ABD kuvvetlerinden herhangi bir kaybın bildirilmediğini ve askerlerin durumunun iyi olduğunu, yalnızca bazı tesislerin zarar gördüğünü açıkladı.

Ancak ortaya çıkan soru, ABD’nin neden askeri olarak yanıt vermediğiydi. Askeri bir süper güç olarak dünyanın birçok yerinde askeri üssü olan ve şimdiye kadar hiçbir ülkenin doğrudan yüzleşmeye cesaret edemediği bir ülke olarak bu yolu seçmesi ilginçti.

İran’ın on balistik füze ateşleyerek ABD’nin pozisyonlarına saldırmasının amacı, ABD askeri gücüne zayiat verdirmekten ziyade, ABD’ye karşı kendi askeri gücünü ve kararlılığını beyan etmekti.

Öte yandan, ABD’nin İran füzelerine karşı savunmasının zayıf olduğunun ortaya çıkması, İsrail ve bölgedeki diğer ABD üslerine karşı olası geniş çaplı bir eyleme dair korku oluşması, İran’ın saldırılarına yanıt vermeme noktasında etkili olmuştur. Ancak kazanan taraf kartları her zaman sırayla kullanmak isteyeceği için, hiçbir ülkenin savaş durumunda, hatta en kötü koşullarda bile elinden gelen her şeyi bir anda yapmayacağı akıllardan çıkarılmamalıdır. Herhalde İran, bu operasyonla, ABD’ye karşı gücünü kanıtlamaya ve dünyadaki itibarını yükseltmeye çalıştı.

İran-ABD İlişkilerine Genel Bakış ve Etkili Faktörler

Japon hükümeti, Orta Doğu’ya petrol taşımak için kullanılacak yolların "güvenliğini sağlamaya" yönelik asker göndermeyi onayladı. Helikopter taşıyan bir gemi ile birlikte 260 askeri personel, bir yıllık istihbarat toplama görevi için Ocak ayı sonunda Umman Denizi ve Bab El-Mandib Boğazı’na gönderildi. Japon basını Hasan Ruhani’nin Tokyo’ya yaptığı son yolculukta Japonya’nın asker göndermesini kabul ettiğini söyledi. Bununla birlikte, Japonya’nın Orta Doğu’da askeri üs kurması bir yana, aslında Japonya’nın kısa vadede İran-ABD gerginliğini çözmeye yönelik büyük bir umudu olmadığı görülmektedir. Çünkü Japonya, İran ve ABD arasında bir arabuluculuğa soyunduğunda, Tahran ve Washington arasında diyalog yoluyla gerginliği azaltma olasılığının ne kadar az olduğunu çok iyi bilmektedir.

İronik bir şekilde, Fransa’nın da, Japonya gibi İran ve ABD arasında arabuluculuk yapacağına yönelik benzer değerlendirmeler ortaya konuyor. Fransa Dışişleri Bakanlığı o günlerde İran’ın Paris Büyükelçisini, İran’daki Fransız vatandaşlarının gözaltına alınması meselesiyle ilgili olarak çağırdı. Fransa, İran’la son temasların ardından Fransız mahkûmlar sorununu gündeme getirdi. Ancak bu, İran’la ilişkileri kapsamında Fransızların birinci önceliği değildi. Esasında Fransa, ABD-İran müzakerelerini sürdürmek için arabuluculuk yapmayı amaçlamaktaydı. Bu nedenle mahkûmlar meselesinin olası arabuluculuk rolü üzerinde olumsuz bir etki yaratmasından endişe edildi. Sonuç olarak da Fransız arabuluculuğu gerçekleşmezken, İran’daki Fransız mahkûmlar konusu yavaş yavaş daha çok ön plana çıktı. Japonlar gibi, Fransızların da ABD ve İran arasında arabuluculuk yapma konusunda çok az umutları bulunmaktadır.

Yeni Gelişmeler Işığında İran-ABD İlişkileri Perspektifi

Konulara ve gelişmelere bilimsel bir bakış açısıyla ele almak ve altında yatan sebeplerin ne olduklarını düşünmek, doğru bir değerlendirme yapmak için olmazsa olmazdır. İran’da tarih, geleceğin geride kalmasına neden oldu. Diğer bir ifadeyle İran’ın genel algısında yer alan geçmişe takıntılı olma durumu, İran’ın önündeki risk ve fırsatları görememesine sebep olmaktadır. Fakat konulara ve süreçlere stratejik bir bakış açısıyla bakmak önemlidir. Stratejik yaklaşım, bir konunun farklı yönlerinin uzun vadeli bir tutumla analiz edilmesini gerektirir. İran`da İslam Devrimi’nden bu yana kırk bir yıl geçti. Fakat bu sürecin sonuna gelindiğinde görüldü ki İran’ın ABD’ye yönelik dış politikada herhangi bir değişim ve gelişim olmadı. Ancak unutulmaması gereken bir diğer durum da İran ve ABD’nin hikâyesi tek taraflı bir mesele olmaması ve buna karar verip uygulayanın ABD’den ibaret olmamasıdır. İran da bu denklemde pasif değildir; bu süreç, etki ve tepki yoluyla gerçekleşmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin davranışı da ABD’nin kararlarında çok etkili olmaktadır. Bir başka önemli nokta, koşulların modern öncesi, modern veya post modern olmadığı, aksine küreselleşmeye doğru ilerlediğimizdir. Bu durum, zaten küreselleşme aşamasında olan ABD ve İranlıların, şimdi küreselleşmenin tersine ilerledikleri anlamına geliyor. Donald Trump küreselleşmeye karşı olduğunu iddia ediyor, ancak böyle bir tutum ABD için mümkün değil. Amerikalı bir siyaset bilimci ve araştırmacı olan Joseph Nye’ye göre, ABD başkanlarının tutumları küreselleşme karşıtı olabilir, ancak bilimi teknoloji ve tarihin ilerleyişine karşı gelinmesi mümkün değildir. İran ve ABD arasındaki ilişkiler bu bağlamda analiz edilmeli ve egemenlik gibi birçok kavram gözden geçirilmelidir. Bazen ABD bile iddia ettiği gibi ulusal egemenlik konusunu ele alamıyor. Aksine, bağımsızlık, egemenlik ve diğer birçok kavram, değişen geleceğin beraberinde getirdiği bakış açısıyla birlikte yeni bir biçime bürünüyor.

Dikkate alınması gereken başka bir konu, hem İran hem de ABD’nin bir kimlik kriziyle karşı karşıya olduğudur. Soğuk Savaş sonrasında, Amerikan dış politikasındaki kimlik krizi daha da fark edilir hâle gelmiştir. Öte yandan İran, da 1979 devriminden sonra bu sorunla karşılaştı. İki taraf da bu ikilemle karşı karşıya kaldığından dolayı, öncelikle iki taraf arasında dostluk ve düşmanlık ilişkilerinin içeriği tanımlanmalıdır, ancak bu şekilde karşılıklı ulusal çıkarlar tanımlanabilecektir. Diğer bir ifadeyle, koşullar aynı olmadığı sürece, ulusal çıkarlar kolayca tanımlanamaz.

Kavram yanlış kullanılırsa, politik çıkarımlar da doğru olmayacaktır. Bir zamanlar Amerikan duvarlarında "no black, no dog"[i] yazılırdı. Sonrasında ise siyahi bir adam Amerika Birleşik Devletleri başkanı oldu. Esasında bu çok derin ve büyük ölçekli bir değişime işaret etmektedir. Bununla birlikte bu değişim, Amerikan toplumunun son derece akıcı ve değişken bir karakteri olduğunu da göstermektedir. İran’da devrimci bir ivmeye muhafazakâr iktidar müsaade ederse veya yeni bir anlayışa sahip iktidar İran yönetimine gelirse İran-ABD ilişkilerinde de değişiklik olabilir.

ABD, farklı insanların başkanlık dönemleri sırasında dış politikada bazı açılardan farklı hareket etti. Dolayısıyla, ABD başkanlarının kırmızıçizgileri farklılık gösterebilir. Örneğin Obama dönemi iki taraf ilişkilerini geliştirmek için en fazla fırsata sahip olan dönemdi.

KOEP’e kadar, Amerikan siyasi gruplarının İran konusundaki fikir ayrılığı da mevcuttu; İran’ı düşmanca gören radikal kısım aşırılık yanlısı kanattaydı ve politik tutumlarında düşmanlığı daha az merkeze alanlar dengeli kanattaydı. Obama, KOEP anlaşmasının onayı için aşırıcılardan birinin imzasını bile alamadı, bu yüzden Trump da Cumhuriyetçi çizgiyi takip etmeye devam etti. Buna karşılık, o dönemde bu anlaşmaya yönelik itirazda bulunan Demokratlar bile, aşırıcı hizbin bugünkü tutumu nedeniyle artık KOEP alanında ciddi bir şekilde bir araya geliyorlar. Bu durum, Amerika’nın homojen bir topluma sahip olmadığını, toplumun her kesiminin İran konusunda aynı düşüncede olmadığını gösterir. Bu sebeple İran’ın davranışındaki herhangi bir değişim Amerikan toplumunda fark yaratabilir. Bir diğer önemli nokta, ABD’nin son 40 yıldır İran için stratejik bir varoluşsal tehdit olmadığıdır. Saddam stratejik bir varoluşsal tehditti çünkü İran’ı yok etmek ve elinden geldiğince saldırmak istemekteydi. Çarlık Rusya’sı ve Osmanlı Türkiye’si de o sırada stratejik tehditler olarak görülmekteydi. Fakat ABD örneğinde bunu söylemek zordur. Çünkü ABD’nin bu varoluşsal tehdidi ne gerçekleştirme niyeti ne de kabiliyeti vardır. Bunun yerine; Sovyetler Birliği, Saddam ve Taliban gibi varoluşsal tehditler İran’ın dört bir yanından ortadan kaldırıldı. Önemli olan tehditlerin motivasyonları değil, İran’ın çevresindeki tehditleri temizlemiş olmasıdır.

Öte yandan İran’ın tutumu da büyük önem taşımaktadır. Gelecekte doğru kararı alabilmek için İran’ın rolünün iyi tanımlanması gerekmektedir. Fakat şimdiye kadar bu rol iyi tanımlanmamıştır.

Sonuç Yerine

İran, ABD yerine ABD’nin müttefiklerini hedefleyebilir veya Washington’u Irak’tan çıkışa zorlamak için başka yolları kullanarak baskı yapabilir. Amerikalılara doğrudan saldırırsa, Trump sonunda doğrudan harekete geçmek durumunda kalabilir. Bu durum da hızla bir savaşa evirilebilir. Hiç şüphe yok ki Trump çok farklı bir kişiliğe sahip bir liderdir ve çoğu zaman da çevresinden kaynaklanan yanlış tavsiyelerin etkisine tabidir. Bununla birlikte Trump, en az deneyimli ulusal güvenlik ekiplerinden birine sahiptir. Şayet ABD İran’la savaşacak olursa, uluslararası arenada çok fazla müttefiki de olmayacaktır. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu bile ABD saldırısından sonra yaşanabilecek olaylardan uzak durmaya çalışmıştır. Ancak şüphe yok ki ABD, savaşı kazanacağına ve büyük ölçüde hasar almayacağına güvenseydi, bunu yapmakta tereddüt etmez, ismini tarihe kaydetmek için bu yola başvurabilirdi.

İran Amerikalılara doğrudan saldırarak yanıt verirse, Trump buna yanıt vermek için kendini kritik bir durumda bulur ve bu durum kuşkusuz önlemeye çalıştığı daha geniş bir savaş tehlikesini beraberinde taşır. Oysa İran’ı misilleme ile tehdit etmeye çalışırsa da, bunun başarılı olması muhtemel görünmemektedir. Her şekilde, ABD ve İran arasındaki savaşın pek de olası olmadığını söylemek gerekmektedir.

KAYNAKÇA

Wight, Thomas, (Ocak 2020) Donald Trump İran hakkında nasıl düşünüyor?, Available at: Brookings

af.reuters.com, (May 31, 2018) U.S. withdrawal may halt nuclear nonproliferation work in Iran – diplomats, Available at: https://af.reuters.com/article/energyOilNews/idAFL5N1T17QN

Cnbc.com, (June 20, 2018) US sanctions mean no big oil company can risk doing business with Iran, Total CEO says, Available at: https://www.cnbc.com/2018/06/20/no-big-oil-company-can-risk-doing-business-with-iran-total-ceo-says.html

independent.co.uk, (May 22, 2018) BP halts work on North Sea gas field due to reintroduction of US,, Available at: https://www.independent.co.uk/news/business/news/bp-north-sea-gas-trump-iran-nuclear-deal-latest-sanctions-a8362806.html

Grenell, Richard(May 11, 2018) U.S. wants Germany to halt trade with Iran, Available at: www.foxnews.com/world/2018/05/11/u-s-wants-germany-to-halt-trade-with-iran.html

Pompeo, Michael (May 21, 2018) After the Deal: A New Iran Strategy, Available at: https://www.heritage.org/defense/event/after-the-deal-new-iran-strategy

Total.com, (2018/05/16) US withdrawal from the JCPOA: Total’s position related to the South Pars 11 project in Iran, Available at: https://www.total.com/en/media/news/press-releases/us-withdrawal-jcpoa-totals-position-related-south-pars-11-project-iran

Reuters.com, (June 28, 2018) Exclusive: India preparing for cut in oil imports from Iran – sources, Available at: https://www.reuters.com/article/us-india-iran-oil-exclusive/exclusive-india-preparing-for-cut-in-oil-imports-from-iran-sources-idUSKBN1JO18L

Reuters.com,)June 23, 2018(Pompeo warns Iran on nuclear arms; hopes military force will never be needed, Available at: https://www.reuters.com/article/us-usa-iran-pompeo/pompeo-warns-iran-on-nuclear-arms-hopes-military-force-will-never-be-needed-idUSKBN1JJ0IN

Reuters.com, (May 10, 2018) Eni has recouped all outstanding Iran payments: CEO, Available at: https://www.reuters.com/article/us-eni-iran/eni-has-recouped-all-outstanding-iran-payments-ceo-idUSKBN1IB2DY

Secretary Statements & Remarks, (May 8, 2018) Statement by Secretary Steven T. Mnuchin on Iran Decision, Available at: https://home.treasury.gov/news/press-releases/sm0382

Sheppard, David(JUNE 7, 2018), S&P Global Platts lifts ban on Iranians at London even, Available at: https://www.ft.com/content/fbdb68fa-698f-11e8-b6eb-4acfcfb08c11

sputniknews.com, (May 28, 2018) India Not Bound to Abide by US Sanctions – Foreign Minister, Available at: https://sputniknews.com/asia/201805281064880913-india-not-bound-us-sanctions/

FAQs-Treasury Department (May 8, 2018) Frequently Asked Questions Regarding the Re-Imposition of Sanctions Pursuant to the May 8, 2018 National Security Presidential Memorandum Relating to the Joint Comprehensive Plan of Action (JCPOA), Available at: https://www.treasury.gov/resource-center/sanctions/…/jcpoa_winddown_ faqs.pdf

Resoloution of 2231(2015) Available at: http://www.un.org/en/ga/search/view_doc.asp? symbol=S/RES/2231

MİLLİ SAVUNMA DOSYASI /// Bülent ERANDAÇ : Dün, İHA İçin ABD-İsrail’in Gözüne Bakardık. Bugün.


Bülent ERANDAÇ : Dün, İHA İçin ABD-İsrail’in Gözüne Bakardık. Bugün…

20 Nisan 2020

Dünlerde İnsansız Hava Aracı almak için, ABD’nin, İsrail’in gözünün içine bakardık. Bugün, TÜRK İHA‘ları Türk semalarında, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Akdeniz’de tarih yazıyor. Dün yalvardığımız ülkeler, bugün Türkiye’yi gıptayla izliyorlar. Nereden nereye?

Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın YERLİ VE MİLLİ GÜÇLE kendisini gelecek savaşlara hazırlamakta olan TÜRK ORDUSU, ”dostlarına müşfik, düşmanlarına karşı kahredici ‘’ özelliklerini geliştiriyor. SİHA’larımız Türkiye’nin 21. yüzyıl yeni savaş mantığını ortaya koymayı sürdürüyor.

DÜN

ABD ile İsrail, terörle mücadelede en etkili araçlardan biri olan Silahlı İnsansız Hava Aracı’nın (SİHA) satışı ve kiralanması konusunda Türkiye’ye çok kötülük yaptılar.

Türkiye, 1990’lı yıllarda terörle mücadelede ABD’nin GNAT ile İsrail’in Heron adı verilen insansız hava araçlarını kullanmak için, çırpındı, durdu.

Ancak bu araçların kullanımı konusunda ABD ile İsrail sürekli sorun çıkardı. Türkiye, 2008’de MQ-1 Predator ve MQ-9 Reaper silahlı insansız hava aracı alımı için ABD yönetimine talep mektubu göndermişti.

Ancak, ABD yönetimi Türkiye’yi oyalayarak, bu SİHA’ların Türkiye’ye satışına onay vermedi.

ABD, PKK hedeflerinin havadan vurulmasında etkili olan akıllı mühimmatların satışı konusunda da, Türkiye’ye devamlı sorun çıkardı.

Türkiye, bir dönem İsrail’den 10 Heron’u kiralamıştı. Ancak İsrail, Türkiye tarafından görüntü sistemi yerleştirilecek silahlı Heron projesini daha sonra iptal etti.

Milli Savunma Bakanlığı bir acı gerçeği açıklamıştı:

“İsrail’den aldığımız İHA’ların ürettiği bilgilere dayanarak yapılan bu bombalamaların önemli bir bölümünün isabetsiz olduğunu sonradan anladık. Sonradan anladık ki dağı taşı bombalamışız aslında”

BUGÜN

Türkiye, ABD ve İsrail’in bu tavırlarının ardından yerli İHA ve SİHA üretimine yöneldi. Yüzde 96 yerlilik oranı ile üretilen İHA’lar 2015’ten itibaren kullanılmaya başlandı. 2016’dan itibaren de SİHA’lar terörle mücadelede etkin bir şekilde devreye sokuldu.

İçinde bulunduğumuz süreçte, Üçüncü dünya savaşı (Küresel salgın) cephelerini tek tek kazanmakta olan Türkiye, günümüzde ve gelecekte çatışmaların asli unsuru olacak insansız sistemlere yatırım yapmayı çok akıllı hamlelerle yürütüyor.

Havadan gözlem ve üzerindeki patlayıcı ile hedeflere kamikaze dalışı yapacak YERLİ VE MİLLİ KARGU-2 Vurucu İnsansız Hava Aracı (İHA)’nın teslimatı, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne gerçekleştirildi.

TÜRK Ordusu, düşman İHA’larına karşı da İHASAVAR ‘larla da donatılıyor. Bir gün gelecek, KAMİKAZE İHA’LARIMIZ GÖKTEN YAĞACAK.

Yerli ve Milli İHA VE SİHA’LARLA Türkiye’mizi yabancıların eline bakmaktan kurtaran Milli Teknokratımız Selçuk Bayraktar’ın hakkını teslim edelim. Helal olsun Selçuk Bayraktar.

TÜRK SİHA’LARI DÜNYA GÜNDEMİNDE

Geçen aylarda Suriye’de, TÜRK SİHA’LARI SURİYE’DE TARİH YAZDI. Türkiye’nin Bahar Kalkanı Harekâtı kapsamında Suriye ordusuna karşı kullanıldığı Silahlı İnsansız Hava Aracı (SİHA), birçok dünya basınında geniş yer bulmuştu.

Bahar Kalkanı Harekâtı ile teknolojik üstünlüğünü ortaya koyan Türkiye’nin operasyon kabiliyeti Amerika’nın ünlü dergisi Forbes tarafından analiz edildi. “Türk yapımı İHA’lar ve topçu atışları İdlib’de Esed rejimini yıkıma uğrattı” başlıklı yazıda "Türkiye 21. yüzyılın yeni savaş mantığını ortaya koydu" değerlendirmesi yapıldı.

“Türkiye bu alanda dünya lideridir”başlıklı yazıda,1 Mart’ta rejime ait Su-24 tipi uçakların düşürülmesinden bahsedilirken, "Sadece 3 gün içinde Türk drone’ları ve topçu atışları 100’den fazla zırhlı aracı ve düzinelerce topçu sistemini imha etti ve yüzlerce rejim yanlısı askeri öldürdü" ifadeleri kullanıldı.

"Türk saldırıları neden Esad’ın güçlerine bu kadar kısa sürede çok zarar vermeyi başardı ve neden bu kadar yıkıcıydı?" ifadeleri kullanılırken açıklamada, operasyon kapsamında kullanılan İHA ve SİHA’ların başarısına dikkat çekildi.

Burnundan kıl aldırmayan, emperyalist Fransa’nın L’Opinion gazetesi içinden gelmese de Türk SİHA’larına övdü. "Bir haftadır, Türk ordusu SİHA konusundaki kapasitelerini çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Türkiye on yıldır ulusal sanayi kapasitesini geliştirdi. Türkiye bu alanda Fransa gibi ülkeleri geçti" ifadelerini kullandı.

Fransız haber ajansı AFP (Agence France-Press), " Dünyada öncü üreticilerinden olan Türkiye, silahlı drone sürüsünü kullanıyor. İHA’lar İdlib’de rejim güçlerine büyük kayıp yaşatıyor.İHA’lar Türk pilotların hayatını tehlikeye atmadan Suriye’yi devamlı vuruyor’’ diyordu.

Türkiye dostu Polonya Gazeta.pl adlı haber sitesi, "Türk drone’ları pençelerini gösterdi. Rusya’nın zafer yerine baş ağrısı var Avrupa, Türk SİHA’larını gördükçe, acizliğini çok iyi anlıyor’’ diye yazmıştı.

KAMİKAZE TÜRK SİHA’LARI GÖKTEN YAĞMAK ÜZERE BEKLİYOR

(Kamikaze: Japonca ’da kami ALLAH, kaze ise RÜZGÂR demektir. Türk kamikazeleri, ALLAH’IN RÜZGÂRI demektir)

Hem Esad ve Hafter’in insan kasaplarını, hem de Batı’nın kuklası PKK’yı mezara gömmeye kararlı Türk SİHA’ları devamlı geliştiriliyor. TSK’ya menzili 10 km olan 356 adet KARGU-2 Vurucu İHA teslım edıldı. TSK’ya 500’den fazla İHASAVAR VAR.

KAMİKAZE YERLİ VE MİLLİ SİHA ,tek er tarafından taşınabiliyor,, otonom veya uzaktan kumanda ile çalışabiliyor,, döner kanatlı, gövde içerisindeki 40 mm’lik bombaatar mühimmatı kamikaze dalışı ile kendisini hedef üzerinde de patlatabiliyor.

Hassas noktaları İHA’lara karşı koruyacak. İHASAVAR’lar, drone/mini-İHA’ların, uzaktan komuta, GPS/ GLONASS uydu seyrüsefer, veri ve görüntü aktarım frekanslarının tamamını aynı anda karıştırarak drone/mini-İHA kullanılarak oluşturulabilecek tehditleri bertaraf edebiliyor.

LİBYA SEMALARINDA TÜRK SİHA’LARI DENGE DEĞİŞTİRDİ

Türkiye’nin rolü

Trablus’u düşürmek için 4 Nisan 2019’da büyük bir kampanya başlatan Hafter, Eylül 2019’dan itibaren BAE’nin askeri yığınağı ve Rus Wagner paralı askerleri sayesinde önemli ilerlemeler kaydetmişti; az kalsın amacına ulaşıyordu. Libya’da güç dengesini değiştiren ve UMH’ye son başarıyı da getiren Türkiye’nin Kasım ayından itibaren denkleme müdahil olmasıdır.

Cumhurbaşkanımız Tayyıp Erdoğan-Türk Devlet Aklı’nın geleceğiğ ıyı okuyarak yürüttüğü LIBYA STRATEJISIsonucu, 26 Kasım 2019’da Serrac Hükümeti ile imzaladığımız güvenlik mutabakat muhtırasının sahaya yansıması müthiş oldu.

Libya’daki iç savaşın seyrini TÜRK SIHA’LARI ,Kukla Hafter’ın elınden aldı.Trablus açıklarındakı TÜRK DONANMASI-HAVA-DENIZ harekatını başarı ile yürütüyor.

Hafter’e kadım Lıbta toprakları mezar olacak.

BM çağrısıyla 22 Mart’ta "insani ATEŞKES " ilan edilmesine rağmen Fransa-Rusya-Mısır-BAE kuklası Hafter,

Trablus’u ele geçirme tezgahlarını hızlandırmıştı. Satılmış adam Hafter, Hafter, Mart ve Nisan ayında Trablus’taki hastaneleri, ilaç depolarını ve sağlık çalışanlarını hedef almıştı. Sadece Nisan ayında 61 sağlık tesisine zarar verdi.

Hatta 6 Nisan’da Kovid-19 hastalarının tedavi edildiği Hadra hastanesini vurdu. 7 Nisan’da 2 milyonu aşkın insanın yaşadığı başkentin suyunu kesti. 10 Nisan’da doğalgaz vanalarını kapatarak, elektrik üretilmesini engelledi. Hafter’in hukuk ve insanlık tanımayan saldırıların karşılıksız kalması mümkün değildi.

BAE , İsrail, Mısır üzerinden Hafter’e hava savunma sistemleri ulaştırıyor. Rusya, Suriye’den Wagner şirketi vasıtasıyla milis toplayarak Hafter’e gönderiyor.

Hafter’e anlayacağı dılden bir ders verılmesı zamanı gelmiştı. Nisan ayında, Türk Özel Kuvvetlerı’nin çok akıllı savaş planlarıyla hareket eden UMH güçleri 25 Mart’taki "Barış Fırtınası" adlı karşı saldırıyla Hafter’in hücumlarını durdurdu. Nisan aylarında Trablus’un batısında, güneybatısında ve doğusunda çatışmalar devam etti. Güneybatı cephesinde iki taraf da bir ilerleme sağlayamazken doğu cephesinde UMH güçleri, Hafter milislerinin saldırısını 27 Mart’ta Abu Grein bölgesinde püskürttü.

Hafter’in Sirte Operasyon Odası vurularak Tümgeneral Salim Diryak ve ekibi etkisiz hale getirildi.13 Nisan’da UMH, batı cephesinde daha önce kaybedilen Rikdalin, el-İsa, Ajaylat, Zlatan, Sabrata ve Surman’ı yeniden ele geçirdi. Böylece Tunus ile sınır kapısının olduğu Ras Ajdir ile yeniden kara bağlantısı sağlanmış oldu.

İNGİLTERE VE TUNUS’TAN TÜRK DOSTU SERRAC’A DESTEK

Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan-Türk Devlet Aklı’nın çok akıllı manevraları,Lı9bya savaş cephesınde önemli denge değişikliklerine sahne oldu.

Libya’nın komşusu Tunus ve Ortadoğu’nun kılcal damarlarında sesizce gezmekte olan Ingıltere,Türkıye hamlelerının tesiriyle,Lıbya’lı kardeşimiz Serrac’ı destekleme kararı aldılar.

16 NİSAN 2020: Tunus Cumhurbaşkanı Said: Libya’da meşru hükümetten yanayız’açıklaması yaptı.

Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said, Libya’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki temsilcisi Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayiz es-Serrac ile telefon görüşmesinde Tunus’un Libya meselesinde ‘yasal meşruiyetten’ yana olduğunu ve aksi yöndeki hiçbir beyanın gerçeği yansıtmadığını belirtti.

Brexit sonrası(Avrupa Birliğinden ayrılan) İngiltere’nin bu hamlesi çok dikkate değerdir.

17 Nisan 2020: İngiltere’nin Orta Doğu’dan Sorumlu Devlet Bakanı James Cleverly, ülkesinin Libya’da Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde meşru Ulusal Mutabakat Serrac Hükümeti’nin (UMH) yanında olduğunu belirtti.

İngiltere’nin bu açıklamayı,Türk Özel Kuvvetlerı’nın çok akıllı savaş manevralarıyla yürüttüğü UMH güçlerinın , 13 Nisan’da "Barış Fırtınası" operasyonu kapsamında yaklaşık 3 bin kilometrekarelik alanı Hafter milislerinden temizleyerek büyük bir başarıya imza atması, Başkent Trablus’tan Tunus sınırına kadarki bölgede Sabrata ve Surman başta olmak üzere 7 belde ve bir şehri, Hafter milislerinden geri alan UMH, ülkenin batısındaki sahil şeridi boyunca kontrolü sağlaması üzerıne gerçekleştırdığını anlamak yeter.

SONUÇ,

ORTADOĞU’NUN KOD’LARINI ANLATAN ÇOK İYİ BİR TARİHİ ANEKDOT VARDIR. ‘Ortadoğu’da, önemli bir yemeğin davetli listesinde adınız yoksa, bir de menüye bakın. Adınız orada olabilir’

TÜRKİYE HEM SAHADA,HEM MASADA.OLMAK VEYA OLMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE BUDUR….

ÇİN DOSYASI /// Merve KARACAER ULUSOY : Çin Dışa Açılırken Batı ve ABD İçine mi Kapanıyor ???


Merve KARACAER ULUSOY : Çin Dışa Açılırken Batı ve ABD İçine mi Kapanıyor ???

02 Nisan 2020

COVID-19 Salgınıyla birlikte Çin PMı endeksleri rekor düşük seviyede idi ancak mart ayı itibariyle beklentilerin üzerine çıkarak toparlama gösterdi. Endeks rakamlarındaki bu toparlanma, koronavirüsün ülkedeki etkisinin azalmaya başladığına ve ekonomik hayatın normalleşmeye başladığına işaret ediyor.

Salgınla birlikte piyasada küreselleşme bitiyor mu soruları gündeme gelmeye başladı. Çin yavaşlayacak mı yoksa dünya yavaşlarken Çin hızlanacak mı sorusu ön plana çıkıyor.

Bu salgın aslında ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. 2020 yılı için global anlamda resesyon gündeme gelmişti zaten. Resesyon durumunda ise Merkez Bankalarının ellerinde yeterli araç olup olmadığı tartışılıyordu. COVID-19’la birlikte öncelikle Çin ekonomisinin ağır bir darbe aldığını gördük. Ancak Çin’in üretim üssü oluşu ve dünyanın ikinci büyük ekonomisi oluşu tüm piyasalara yansıdı. Küresel tedarik zincirleri zedelendi, hava taşımacılığı sektörü adeta durdu. Ülkeler sınırlarını kapattılar. Finansal piyasalar ise adeta 2008 yılında yaşadığı kayıplara geri döndü. Birçok ülkede üretimin yanı sıra lokantalardan alışveriş merkezlerine çok sayıda iş yeri kapandı. Bu durumu şöyle özetleyebiliriz, ekonomi bir arz şoku ile karşı karşıya kaldı ve gelinen son noktada buna talep şoku da eklendi. Arz da yetersiz talep de yetersiz kalıyor.

İşsizlik ise oldukça büyük bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu da bir borç krizi olasılığını artırıyor. Sadece Çin’de 2020’nin ilk iki ayında yaklaşık 5 milyon insan işini kaybetti. Evet Çin’de veriler toparlıyor gözüküyor ancak unutmamak gerekir ki bir işletmenin yeniden açılması kapanmadan önceki kapasitesiyle çalışabileceği anlamına gelmiyor. Üstelik Çin’in toparlaması ve büyüme hedefine ulaşabilmesi için global ekonominin toparlaması gerekiyor. Koronavirüs salgınının hızla yayılmasının ardından ABD tarafında mart ayı başında 216 bin olan işsizlik maaşı başvuruları Mart sonun itibariyle 3,3 milyona ulaştı. Oysa ki ABD işsizlik oranı şubat ayında %3,5 ile son elli yılın en düşük seviyesine gerilemişti.

Peki böyle bir ortamda Merkez Bankaları ne yapıyor?

Merkez Bankaları virüsün ekonomideki olumsuz etkilerini en aza indirmek amacıyla hızlıca faizleri düşürmeye, piyasayı milyar hatta trilyon dolarlık likiditeye boğmaya başladılar. Bu durum para politikasına işaret ederken bunun ekonomiyi kurtaramaya yetmeyeceği de belli oldu.

Yeni uygulama eğilimlerine geçmeden önce bu noktada kısaca neo-liberalizmi biraz açmakta fayda var. Neo-liberalizm, ekonominin kontrolünü kamudan özel sektöre devreden bir sosyoekonomik politika modelidir. Devletlerin sübvansiyonları sınırlandırmasını ve devletin işlettiği işletmeleri özelleştirmeyi hedefler. Yani mali tasarruf, serbest ticaret ve özelleştirme üzerine kurulu bir yapıdır ve bireylerin ve toplumun ekonomik sorunlarına asgari miktarda devlet müdahalesini öngören bir politika olan laissez-faire ekonomisi ile ilişkilendirilmektedir.

Salgının ilerlemesinin ardından neo-liberalizmin, yani serbest piyasa ekonomisinin merkezlerinden İngiltere yüksek miktarda borçlanma, harcama yapma, yatırım ve talep yönetimi politikaları içeren Keynesyen bir ekonomi programı açıkladı. Yani neo-liberalizmin merkezi, merkezden çıkarken küreselleşmeye ilişkin de soru işaretlerini başlattı.

Maliye politikalarıyla devletler ulusal ekonomik çıkarlarını koruma eğilimine girerlerken, ticaret ve sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamalarla ulusal kaynakları milli sınırlar içerisinde tutma isteği içerisine de girdiler.

Çin’in ekonomik yapısına baktığımızda son 30 yılda dünya ekonomisinde ikinci sıraya yerleştiğini, global ticaret merkezi haline geldiğini, başta ABD ve Avrupa’nın üretim üssü görevi üstlendiğini görüyoruz.

Çin’in Kuşak ve Yol projesi Pasifik’ten Atlantik’e kadar ulaşmayı hedeflediği bir proje. Ancak bu proje küreselleşmenin bir parçası. Her ne kadar 2018 yılının ikinci yarısı itibariyle ABD’nin korumacılığa döndüğünü izlesek de Çin için bu durum geçerli değil. Bunu anlamak için biraz geçmişe gitmek gerekiyor, ticaret savaşlarının özüne inmek lazım.

ABD, kapitalizmin yayılmasının kendisinden daha çok Çin, Almanya, Güney Kore gibi ülkelere yarar sağladığı şeklinde bir tespit yaptı. Ardından uluslararası örgütlerden çekilme, Amerikan sermayesini ülkeye geri getirecek önlemler alma ve ticaret savaşı açarak küreselleşmeyi yavaşlatmaya çalıştı. Kısacası ABD küreselleşmeye mesafe koyarken Çin, Hindistan gibi ülkeler küreselleşmeyi sahiplendi.

Aslında Çin’in bugünkü gücünü ABD kendisi yarattı diyebiliriz. Başta en büyük rakibi Japonya idi. Dolayısıyla ABD; yatırımlarını ve teknolojisini Çin’e aktardı. Zaman içinde de Çin Japonya’nın teknoloji üstünlüğünü elinden alarak kendisine yapılan yatırımlar ve aktarılan teknolojiyle birlikte yükselişe geçti ve hızla büyüyerek ABD’nin en büyük rakibi oldu.

ABD eskiden beri karşılıklı ticarette açık verdiği ekonomilere belirli ölçülerde baskı uygulasa da bu en çok Çin’e yönelikti. Çin de bu baskılara yuanı değersiz tutup ihracatını artırarak karşılık veriyordu. Tabii bunlar ticaret savaşı niteliğinde değildi, sözlü diyalog yaşanıyordu. Trump, başkan seçildikten sonra korumacılığa dönüş yaptı, dışarıdaki Amerikan sermayesinin ülkeye geri dönmesi için vergi indirimleri uyguladı ve “Önce Amerika” sloganını başlattı.

ABD açısından Çin yalnızca ekonomik açıdan değil aynı zamanda de stratejik alanlarda da tehlike arz ediyor. Çin’in son yıllarda savunma harcamalarını artırması, Rusya ile yakın ilişkiler kurması, Asya Yatırım Bankası gibi alternatif kaynaklarla IMF ve Dünya Bankası’nın yerini alabilecek projelere girişmesi Çin’in gücünü artırırken ABD’yi ise yeni önlemler almaya itiyordu.

Tüm bu gelişmelerin ardından Çin’in aslında kapitalistleştiği konuşuluyordu, hatta yeni kapitalist düzenin liderinin Çin olacağı gündeme geliyordu. Çin aslında 2001 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu ve küresel ticaret sitemine katıldı. Bir yandan ekonomisini yabancı yatırımlara açarken bir yandan da Batı’ya çevreyi kirletmeye başlayan emek yoğun sektörlerden de kurtulma imkânı doğmuştu. Öte yandan Çin sermayenin devlet kontrolünün dışına çıkmasını engelledi ve Batıya bağımlı bir sermaye sınıfı oluşmadı. Ayrıca Çin ekonomisi ağırlıklı olarak emek yoğun ve ucuz işçiliğe dayanırken ülke teknolojide de hızla ilerledi. Bunu Huawei örneğinde gördük. Kısacası Çin başlangıçta ABD’nin sermayeyi verip üretim yaptırdığı bir ülke konumundayken bugün teknoloji bakımından ABD’ye rakip firmalar çıkarttı.

İşte bu noktada Başkan Trump, ticaret savaşları altında Çin’in ABD’den yaptığı ithalatı artırmaya zorluyordu. Çünkü ABD’nin büyümesinde dış ticaretin önemi Çin’in büyümesindekinden çok daha fazla. Aslında korumacılık önlemleriyle dış ticareti kısıtlamak ABD ekonomisine Çin’den daha fazla zarar veriyordu. Bu kapsamda uzun süren bir dönemin ardından 2020’nin ilk ayında iki ülke arasında Faz 1 anlaşması imzalandı ve Faz 2’nin detayları görüşülmeye başlandı.

Dünya ticaret savaşları ile yorgun düşmüşken üzerine piyasaların hiç beklemediği COVID-19 salgını ile karşı karşıya kaldı. Evet bu salgın Çin’de başladı ve başlangıçta yani dünyaya yayılmamışken büyük şirketler Çin’in üretim merkezi olmasını sorguladılar. Sonrasında ise Çin bu süreci iyi yönetti ve salgın dünyada, özellikle Avrupa’da ve Amerika’da, oldukça hızlı ilerlerken Çin toparlanma eğilimi içerisine girdi. Hatta tıbbi malzeme ve doktor yardımında bulunan ülke konumuna geçti.

Bu noktada şunu söylemek mümkün, Çin bu krizi yönetim biçimiyle aslında dışa açılırken, Batı ve ABD içine kapanıyor. Ancak yine de Çin’in bir handikabı var o da batı ve ABD tarafından şeffaf olarak algılanmayışı. Çin eğer şeffaf olduğunu kanıtlayabilir ve tüm dünyaya güven aşılayabilirse üretim üssü olmaya devam etmesinin yanı sıra ekonomik açıdan lider koltuğuna oturması da an meselesi olabilir. Tabii bunun için yanında güçlü müttefiklere ihtiyacı var. Tedarik zincirlerinin sarsılması gösterdi ki iç içe geçmiş piyasa koşullarında tek bir hegemonya oluşu olumsuz koşullarda tüm dünyayı hızlı bir şekilde ve derinden etkiliyor. Kapitalist sistemin sorgulandığı bugünlerde Türkiye gibi dinamik bir nüfusu olan, Asya ve Avrupa’yı bağlayan oldukça önemli jeopolitik konuma sahip ve turizmin adeta cenneti olan bir ülkenin yeniden inşa edilmesi beklenilen dünya düzeninde büyük pay alması sadece Türkiye açısından değil global sistem açısından da oldukça avantajlar sağlayacaktır.

BALKANLAR DOSYASI : Kosova’da ABD Fırtınası


Kosova’da ABD Fırtınası

Yazan Gözde Kılıç Yaşın

22 Nisan 2020

Kosova’da Albin Kurti hükümeti, kurulduktan 51 gün sonra koalisyon ortağının verdiği gensoru önergesiyle düşürüldü.

Balkanlarda siyasi hayat çalkantılıdır, seçim sonuçlarına itirazlar, erken seçimler, gizli anlaşmalar, büyükelçiliklerden gelen direktifler eksik olmaz. Bu nedenle iki ay önce 3 Şubat 2020’de, 120 vekillik parlamentodan 66 oyla güvenoyu alan Kurti’nin 25 Mart’ta gece yarısı yapılan oylamada, sadece 35 oy çıkarabilmesi normal görülebilir. Hatta temsili demokrasi esaslarıyla da uyumludur. Ama arka planında devletin egemenlik haklarını, tam bağımsızlık esaslarını ilgilendiren bir dizi sebep bulunuyorsa konunun aslında sadece Kosova’yı ya da sadece Balkanların devlet geleneği zayıf ülkelerini ilgilendirmediğini söyleyebiliriz.

Elbette karşılıklı bağımlılık ve bağlılıkların etkisiyle günümüz devletlerinde “egemenlik hakkı”, klasik anlamından farklı bir uygulamaya sahip. Ancak bazıları için tek yönlü bağımlılık aşırı belirgin. Geleneğiyle bağı koparılmış devletler, çeşitli kancalarla iradesi sakatlanmış siyasilerin yönetimindeki milletler, ekonomik kriz batağındaki ülkeler bunların başında geliyor. Bazı devletler sınırlarına çekilip ulusal menfaatlerini ön plana çıkarabilirken dünyanın başka coğrafyalarında “bağımlı bağımsız devletler”in sayısı artıyor. Bu da devletler arası ilişkilerde aranan egemen eşitlik ilkesini zedeliyor. Aynı zamanda anlamını büyük ölçüde yitiren demokrasi de kıymetini kaybediyor. Oy kullanmanın yasal zorunluluk olmadığı ülkelerde sandığa gidiş oranının yüzde 50’lerin altına düşmesinin en büyük nedeni de bu zaten. Sandık sonuçlarına güvenilmiyor, seçilenlerin vatandaşın ihtiyaçlarını merkeze alacağına ve ulusal çıkar esaslı hareket edeceğine inanılmıyor.

Balkanlar zaten devlet, kurumlar, vatandaşlık bağı gibi pek çok açıdan yeniden dizayn edilmek istenen bir coğrafya. Makedonya, Bosna Hersek ve Kosova yeni devlet modellerinin denendiği ülkeler. Bir anlamda laboratuvar görevi görüyorlar. Kosova ise zaten daha başında “uluslararası gözetim altında” olacak bir bağımsızlığı kabul etmişti. Sırbistan’ın “görülmedik denli genişlikte özerklik” teklifini kabul etmeyen Kosova’nın Batı’dan gelen “görülmemiş denli dar bir egemenlik” teklifini kabul etmesi, kuşkusuz önceliğini Sırbistan’dan kurtulmaya vermiş olmasıyla ilgili. BM Güvenlik Konseyinin 1244 sayılı kararıyla Sırbistan’ın toprak parçası kabul edilen Kosova’ya –BM gözetiminde 8 yıl süren müzakerelerde taraflar ortak çözümde uzlaşamadığı için- bağımsızlık ışığı yakılmıştı. Ancak bu koşullu bir bağımsızlık olacaktı. Hazırlanan Ahtisaari Planı anayasasının ve bağımsızlık bildirgesinin bir parçası olacaktı. Kosova Anayasası uluslararası sivil temsilciler danışmanlığında hazırlandı; seçim sonuçları uluslararası yetkililer tarafından onaylanarak geçerlilik kazanıyordu; NATO gücünü biraz daraltarak Kosova’daki varlığını sürdürüyor; AB güvenlik ve yargı misyonunu üstlenen EULEX ile Kosova’da görev yapıyor; BM Kosova’yı zaten istese de terk edemiyor; AB ve BM tarafından atanan temsilci de uyuşmazlıklarda son sözü söylemek üzere Priştina’da bulunuyordu. Bağımsız bir devlet olarak kendisine bir bayrak ve millî marş seçme hakkı vardı ancak bunu “çok etnikli” yapısına uygun biçimde yani millî sembollere yer vermeksizin gerçekleştirebilecekti. Millî sembollerin bulunmayacağı millî bir bayrak, ülke sembolü ve marş. Her türlü kanun ve yönetmeliğin Batı’nın önerdiği Anayasa’ya uygunluğunu yine Batı denetliyor. Kosova zaten 1999 NATO bombardımanından Şubat 2008’e dek Sırbistan yönetiminde değildi; Kosova’nın egemenlik hakları, uluslararası örgütlerce kullanılıyordu. Bağımsızlık ilanından sonra da Kosova’nın seçilmiş yetkililerince uluslararası örgütler nezaretinde kullanılıyor. Kosova, teknik anlamda 193 BM üyesi ülkenin 117’si tarafından tanındı. Ancak tanıyan devletlerin Kosova’nın bağımsızlık deklarasyonuna eklemli Ahtisaari Planı’na bağlılık sözüyle bu tanımayı gerçekleştirdiği göz ardı edilmemelidir. Rusya, Çin, Sırbistan gibi asla tanımama kararlılığında olanlar nedeniyle BM üyesi olamayacak ve tanıyanlarınca da “denetimli bağımsızlığa” mahkûm edilmiş bir devlet söz konusudur.

Balkanlara yerleşen denetim elbette yeni çatışmaları engellemek amacında. Çünkü bölgesel işbirliği çok zayıf ve anlaşmazlıkları çatışmalara çevirebilecek damarlar varlığını koruyor. Ancak öte yandan ana egemenler arasındaki çekişmeler, bu öncelikli amacın arkasındaki nüfuz alanı yaratma amacının varlığını da açık ediyor. Yani ilgili aktörler bölgede sadece istikrar ve barış değil, yönlendirilebilecekleri ve güç dengesinde kendi pozisyonlarını kuvvetlendirecek bir süreç peşindeler. Yerel aktörler gibi bölge dışı aktörler de adımlarının arkasına müttefiklerine dahi söylemedikleri hedefleri yerleştiriyorlar. Gerçi bu çağda hiçbir şey gizli kalmıyor; garip olanı ise infial yaratabilecek sırlar, gizli anlaşmalar, yasaklı para alışverişleri, saklanmış hedefler açığa çıktığındaki sessiz kabulleniş… Açık ki devletlerle birlikte insanlarının da iradesi eritiliyor, manipüle ediliyor, yönlendiriliyor. Zaten insandan başlar her şey. İnsan yoksa devlet yoktur. Toplumların maruz kaldığı psikolojik savaş bu yazının konusu değil ama olsaydı da bahsettiğimiz akıl almaz durumun sadece birazını izah edebilirdi. Kuşkusuz ki dayatılanı kabul etmek istemeyenler de var. Bunların bir kısmı, sistemin yasal olanakları içerisinde uyanış ve değişim yaratmaya çalışan aktivistler. Albin Kurti bu nedenle bölgenin önemli bir karakteri.

Albin Kurti: Aktivist Siyasetçi

Albin Kurti, siyasetçi olmaktan çok “yapabiliriz” inancı aşılayan eski bir aktivist. Siyasete girdikten sonra da bu ruhunu kesinlikle korudu. 1997’de Sırp yönetimini hedef alan “şiddet içermeyen” öğrenci hareketlerinin organizatörüydü, 98-99’da “savaş esiri” olarak hapisteydi; 2005’te artık mesele Sırbistan değildi. Kurti de etrafındaki protestocularla Sırbistan’dan bağımsızlığını kesin olarak elde edip de Batı güdümünde kalan Kosova’nın tam bağımsızlığı için çalışmaya başladı. Kosova’nın kendi kaderini tayin hakkının tanınmasını istiyordu, Vetëvendosje- Self Determinasyon Hareketini kurdu. Bu bir aktivasyona yönelik “toparlanma hareketi” idi, barışçıl protestoların hedefinde artık BM adına ülkeyi yöneten UNMIK[1] ve AB adına onun yerine geçmeye hazırlanan EULEX[2] vardı. Vetëvendosje, kendi misyonunu “Siyasi kutuplaşma ve şiddete başvurmayan demokratik çatışma” olarak tanımlıyordu. UNMIK’e atfen hazırladıkları “UNMIKistan” ve “UNMIKolonialism” gibi “esprili” pankartlara bazen EULEX’in araçlarını hedef alan zarar verici eylemler aldı. Ancak Kurti’nin bu eylemlerin sorumlusu olarak yargılanması, Vetëvendosje’ya duyulan sempatiyi arttırdı. Hareket partileşti ve 12 Aralık 2010 seçimlerinde yüzde 12,66 oranında oyla meclise üçüncü parti olarak girdi. Daha geniş kesime hitap etmenin yollarını buldukça oylarını arttırdı. Özellikle ülkedeki diğer etnik kimlikleri yok sayan ürkütücü millîyetçi tavrını törpülemesi gerekiyordu. Arnavutlukla birleşmek için referandum yapılması hedefinden vazgeçmese de sosyal politikalar, işsizlik, eğitim, sağlık konularındaki eksikler ve yolsuzluklara yönelmesi gücünü arttırmasında etkili oldu. 2017 seçimlerinde yüzde 27,49 oranındaki oyuyla sandıktan ikinci parti (32 sandalye kazanarak) çıktı. Birinci parti ise Ramush Haradinaj liderliğinde seçim koalisyonu yapan 12 partilik bir gruptu (yüzde 33,74 oy ve 39 sandalye kazandı). 8 Ekim 2019’daki erken seçimde birinci parti çıkan Vetëvendosje yüzde 26,27 oy alarak 29 sandalye kazandı. Albin Kurti’nin seçimin ikinci partisi olan LDK (Kosova Demokratik Birliği-28 sandalye) ile koalisyon hükümeti kurması 4 ay sürdü. Hükümetin ömrü ise iki ay…

Albin Kurti, halkların kendi kaderini tayin etmesi gerektiğine inanan bir siyasetçi. Sömürgeci olarak tanımladığı sadece Sırbistan olsa da emperyalizm karşıtı bir duruşu olduğu imajı veriyor. Ahtisaari Planının Anayasanın parçası olmasına, ülke için öngörülen bayrağa, kimliklerinin yok sayılmasına, egemenlik haklarının tam kullanılamamasına karşı ve geçmiş yönetimleri de bunları kalıcılaştırdıkları için eleştiriyor. Yunanistan’da Çipras’ın başa geçtiği dönemdeki heyecan ve beklentinin çok daha fazlası Albin Kurti Başbakan olduğunda yaşandı. Seveni-sevmeyeni, yolsuzlukla mücadelesini, elçilik binalarından gelen emirleri, Sırbistan’la normalleşme konusunda AB’nin verdiği ödevleri, ekonomi, işsizlik, eğitim, sağlık konularını nasıl idare edeceğini merakla bekledi. Yunanistan’da Çipras, hiçbir vaadini gerçekleştiremedi, gerçek siyasi karakterini gösteremedi; ülkenin ulusal çıkarlarıyla başkalarının çıkarlarını bağdaştırmak zorunda kaldı. O güne dek Yunanistan’ın asla kabul etmediği “Makedonya” tabirini içeren bir ismi, komşusunun kullanmasını tanıyan bir anlaşmayı işin içine spekülatör ve renkli devrimci George Soros’un karıştığını bile bile gerçekleştirdi. Albin Kurti kısa sürede siyasileri ve mafyayı birleştiren yolsuzluklara karşı mücadelesini başlatabildi ama Sırbistan’ın Kosova’yı tanımasını sağlamak normalleşme sürecini masada iki eşit taraf olarak yürütmek hedefine yaklaşamadı bile. Kurti Sırbistan’a aralarında bir sınır olduğunu hatırlatma ve Kosova’nın ayrı bir devlet olduğunu kabul ettirme amaçlı konulan yüzde 100’lük gümrük vergisini kaldırmak istemeyince ABD, Kosova’daki askerini çekmekle tehdit etti. Hâlbuki tam tersinden bakılsa ABD’ye yabancı topraklardaki ikinci büyük üssünü kurma imkânı veren Kosova’ydı. Ama bakılmadı. Albin Kurti, ABD’nin taleplerine daha az dikkat edip AB üzerinden çözüm geliştirmeye denedi ama iki cephede de bu hamle ters tepti.

Albin Kurti’nin Düşürülmesi

LDK lideri İsa Mustafa’nın Kurti hakkındaki gensoru önergesini gündeme getirme nedeni, Kurti’nin İçişleri Bakanı Agim Veliu’yu kendisine danışmadan görevden almasıydı. Ancak İsa Mustafa’nın oylama sonrasındaki ilk açıklamasında Kurti yüzünden Kosova’nın ana müttefiki tarafından yaptırıma uğradığını ifade ettiğini[3] unutmamak gerekir. Mustafa, başlangıçta bir anlaşma yapmışlarsa da derin anlaşmazlıkları olduğunu ve İçişleri Bakanının görevden alınmasının ikincil konu olduğunu söyledi.

Öncelikli konu herhalde ana müttefikin tepkisinin çekilmesiydi. Zira Kurti, oylamaya geçilmeden önceki meclis konuşmasında, Kosova Cumhurbaşkanı Thaçi ile Sırbistan Cumhurbaşkanı Vuciç arasındaki ABD’de yapılan toprak değişimi konulu bir anlaşma nedeniyle kendisini devre dışı bırakmak isteyenin Thaçi olduğunu söylemişti. Thaçi’nin kendisine gidip ABD’de imzalamayı önerdiği gizli anlaşmanın varlığını ispatlayacağını da sözlerine eklemişti. Ertesi gün 26 Mart’ta ABD Dışişleri internet sayfasında ABD Başkanının Kosova-Sırbistan diyalogu Özel Elçisi Richard Grenell, ABD Kosova Büyükelçisi Philip Kosnett ve ABD Batı Balkanlar Özel Elçisi Matthew Palmer’in ortak açıklaması yayınlanarak Grenell’in böyle bir gizli planı görmediği ve duymadığı söylendi.[4] Açıklamada “ABD Hükümeti’nin Kosova ile Sırbistan arasında hava, demiryolu ve karayolu bağlantılarını yeniden kurmak için son anlaşmaları desteklemeye odaklanması, ekonomiyi iyileştirmeyi ve ekonomik momentum yaratmayı amaçlıyor. Bu ivmenin karşılıklı tanımaya yol açacak bir diyalog sürecine yeni bir enerji vereceğine inanıyoruz.” ifadesine de yer verildi. Ertesi gün Kosova Cumhurbaşkanı Thaçi, anlaşmayı yalanlayan açıklama için teşekkür etti ve “Sırbistan’la diyologu sürdürmek ve BM üyeliği için gereken karşılıklı tanımayla nihai çözüme ulaşmada ABD’nin desteğini kullanmalıyız” dedi. LDK lideri İsa Mustafa da ortak açıklamadan ikna olmuş olsa gerek ki facebook hesabından Kurti’ye seslenerek “Kendi yetersizlikleri nedeniyle ABD’yi suçlayanlar, (ABD) dostumuzdan özür dilemeli” dedi. Hâlbuki yine LDK’den olan Savunma Bakanı Anton Quni, oylamadan hemen önce Albin Kurti’ye gümrük vergisini düşürmesi karşılığında güven oylaması taleplerini geri çekmeyi teklif etmişti.[5] Vetëvendosje Yönetim Kurulu Başkan Vekili Besnik Bislimi ise ABD’li diplomatların ortak açıklamasında yer alan “ABD, anayasaya uygun kurulacak herhangi bir hükümetle işbirliği yapacaktır.” ifadesini alıntılayarak “Kosova’daki birçoğunun yaydığı gibi herhangi bir siyasi varlığa karşı (Vetëvendosje) herhangi bir pozisyonları yok.” deme[6] gereği duydu. Vetëvendosjeli Meclis Başkan Yardımcısı Arberie Nagavci de kendilerinin “Amerikan karşıtı” olduklarına dair propaganda yayan diğer partileri suçladı. İşte, ABD’nin ne dediği, ne istediği bu kadar önemli… “Kosova, ABD Büyükelçiliğinden yönetilir” sözünü sır verirmişçesine değil de kanıksanmış, sıradanlaşmış olay gibi söyleyen Kosovalılar, benzer durumlarla çok karşılaşmış olmalı…

Eski Başbakandan Miras

Kosova-Sırbistan görüşmelerinde dümen 2013’te Almanya’ya bırakıldı, Brüksel Anlaşmasının belirlediği hedeflerde ilerleme sağlanmışsa da müzakereler uzun zaman önce durakladı. Kosova ve Sırbistan arasında arazi değişimi ilk kez gündeme gelmiyor. Kosova’nın kuzeyinde Sırpların yaşadığı bölgeyle Sırbistan’ın güneyindeki Preşova Vadisinin değişimi, Ağustos 2018’te arazi düzenlemesi, bölgesel düzenlemeler gibi ifadelerle gündeme geldi. Almanya Şansölyesi Merkel, Balkanlardaki tüm taşları yerinden oynatacak böylesi bir yaklaşımı kesin bir dille reddetti; sınırlar asla değişmeyecekti. Çünkü tek bir taş yerinden oynadığında tüm Balkanlar domino taşı gibi AB’nin üzerine devrilecek sorun ve tartışmalarla çalkalanırdı.[7] Zaten AB’nin hazırda (ABD’nin de onayladığı) başka bir çözüm projesi vardı: Kosova’nın kuzeyinde yerleşik Sırpların hakları “Sırbistan’dan hiç ayrılmamış gibi olacakları şekilde” güncellenmekteydi.[8] Ahtisaari Planı’nın öngördüğü düzenlemelerde sıra Sırp Belediyeler Birliği’nin kurulmasına gelmişti. (Bu bir anlamda Kosova’nın içinde ayrı bir devletçik kurulmasıdır. Kosova içinde bir Kosova, sonuçta Kosova da bir yönüyle böyle devlet oldu.) Arazi değişimi gündeme gelince ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Kosova ve Sırbistan’ın anlaşması durumunda ABD’nin karşı çıkmayacağını söylemişti.[9] O dönem Kosova Başbakanı Ramush Haradinay’dı, Kosova’nın bölünmesi anlamına gelecek böylesi bir anlaşmayı kesin bir dille reddetti. Aynı zamanda 22 Kasım 2018’de Sırbistan’dan gelecek mallara yüzde yüz gümrük vergisi de koydu. Sırbistan Kosova’yı tanıyana dek de vergiyi kaldırmayacağını söyledi. Sonra ne oldu? Haradinay, Lahey’deki (Hollanda) Kosova Özel Mahkemesi tarafından “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrıldı. Evet, Haradinay Kosova Kurtuluş Ordusu’nda komutanlık yapmış eski bir gerilla. Ama Lahey’deki savaş suçları mahkemesinde iki kez yargılanmış ve ikisinde de delil yetersizliğinden beraat etmişti.[10] Ama yeni yargılama savaş suçlarıyla değil, savaş sırasında ve sonrasında işlenmiş organ kaçakçılığı, sadece organları için insanların öldürülmesi, insan ticareti gibi suçlarla ilgili. 12 Aralık 2010’da UÇK’nın işlediği bu tür suçlarla ilgili yayınlanan Dick Marty raporundan[11] beri de bu mahkeme gündemdeydi ve mahkeme 2016’da kuruldu. Raporda Thaçi’yi de suçlayan ifadeler bulunuyor. İşte Haradinay yeni yargılama için 19 Temmuz 2019’da başbakanlıktan istifa etmek zorunda kalınca Albin Kurti’yi iktidara getiren 8 Ekim erken seçimlerine gidildi. Bu arada belirtelim ki Kurti, UÇK’nın savaşçısı olmamış ikinci başbakandı.

ABD Balkanlara Hızlı Döndü

Özetlersek Kurti’nin düşürülmesinde üç ana sebep vardı: 1-İçişleri Bakanını görevden alması, 2-Sırbistan’a uyguladığı gümrük vergisini düşürmemesi, 3-Sırp Belediyeler Birliği’ni işler hale getirmemesi. Son ikisi Sırbistan’ı Kosova’nın bağımsızlığını tanımaya zorlamak için getirildi.[12] Haradinay’ın mirası ama Albin Kurti de benimsiyor. Zaten Albin Kurti bunları yıllardır savunuyordu. Haradinay getirdi ve Kurti de ancak karşılıklılık esası uyarınca kaldıracağını söyledi. İkisinin de iktidarına mâl oldu. Kurti’nin Başbakanlık makamındaki Kosova bayrağını kaldırıp Arnavutluk bayrağını asması ve tebrik ziyaretine gelen büyükelçileri bu bayrakla karşılamasının yarattığı diplomatik krizi de hatırlamak gerekir. Kural dışı oynayacağının belirtileriydi bunlar.

Bu arada ABD, bir süreliğine Balkanlara ilgisini kaybetmiş görünüyordu lakin ABD Başkanı Trump bir ay arayla Balkanlar için iki ayrı özel temsilci atadı. Üstelik biri (Richard Grenell) sadece Kosova-Sırbistan görüşmeleri için atanmıştı,[13] demek ki Almanya’ya tanınan süre dolmuş. Diğer diplomat, ABD’nin Batı Balkanlar Özel Temsilcisi olarak atandı ve belki de AB’nin 24 Mart 2020’de (Korona virüsü paniği ortamında) Arnavutluk ve Makedonya’yla üyelik müzakerelerine başlamaya hazır olduğunu açıklamasında bunun etkisi olmuştur. Zîra Ekim 2019’da özellikle Fransa, bu iki ülke için üyelik müzakerelerinin açılmasına kesinlikle karşı çıkıyordu ve Macron, Rusya ve Çin’in Balkanlardaki etkisinin artmasına sebep olmakla suçlanmıştı. Yunanistan-Makedonya isim anlaşmasına tarafları zorlayan akıl da yine Rusya ve Türkiye’nin önünü kesme saikiyle hareket ediyordu. Bu çerçevede Balkanlardaki siyasi gelişmeler sadece bölge ülkelerini etkilemiyor, Kosova-Sırbistan müzakereleri de öyle. ABD, Balkanlara geri döndüğüne göre Almanya’nın (AB’nin) öngördüğünden farklı bir anlaşma metnini Kosova ve Sırbistan’a önerebilir mi? Önerebilir. Maksadı pozisyon belirlemekse yapar. Adı “taraflar anlaştı” olur ya da Annan Planı, Ahtisaari Planı gibi isim verilir ama olacaksa olur.

Yolsuzluk ve Kaçakçılıkla Mücadele

Albin Kurti için güven oylaması başlatılmasına sebep gösterilen koalisyon ortağı LDK’nin vekili (Podujeva eski belediye başkanı) Agim Veliu’nun İçişleri ve Kamu Yönetimi Bakanlığı görevinden alınması konusuna da değinmek gerekir. Bakanın görevden alınma gerekçesi, Korona virüsü ile ilgili yaptığı açıklamanın halkta panik ve endişeye neden olması şeklinde açıklandı. Çünkü Veliu, saat başı vakaların arttığını söylemiş ve Kosova Cumhurbaşkanı Thaçi’nin olağanüstü hâl ilan edilmesi gerektiği yönündeki sözlerini desteklemişti. Öte yandan Albin Kurti, bazı siyasileri, belediye başkanlarını yakından ilgilendiren yolsuzluk ve özellikle Kosova’nın kuzeyinde yine üst düzey siyasilerin de adının karıştığı uyuşturucu ticaretine karşı mücadele başlatmıştı. İçişleri Bakanının samimi desteğini gerektiren bu hamlede Kurti hayal kırıklığına uğramış olabilir… Güven oylamasının yolsuzlukla mücadelenin ciddiyetiyle de ilgisi olduğunu, belirtmeye gerek var mı? En azından sokaktaki algı böyle oldu. Bu husus Albin Kurti’ye güveni arttıracak ve bir sonraki seçime de daha fazla oy olarak yansıyacaktır.

Sonuçta Albin Kurti hükümeti, kurulduktan 51 gün sonra, koalisyon ortağının talebiyle yapılan güven oylaması sonucunda düşürüldü. 117 milletvekilinin katılımıyla yapılan oylamada 82 evet, 32 red ve 1 çekimser oy kullanıldı. Vetëvendosje’nin 29 oyuna 3 LDK’li vekilin oyu eklenmişti. Tek çekimser oyun sahibi de Kosova Demokratik Türk Partisi lideri Fikrim Damka’ydı. Korona virüsü nedeniyle erken seçim beklenmiyor. Yeni hükümeti kurma görevini kime vereceği konusunda Cumhurbaşkanı Thaçi, Kosova Anayasasına göre tamamen serbest. Hiçbir parti tek başına hükümet kurma yeterliliğinde değil. Hükümet krizleri de istenmiyor. Bu nedenle Thaçi’nin koalisyonu yürütebilecek bir isim seçmesi gerekecek. Ancak teknokrat bir hükümet kurulmasının da yolu açık.

Albin Kurti düşürüldü. Ama bir açıdan bazı isimlere muhalefette olmanın daha çok yakıştığını söyleyebiliriz. Albin Kurti gibi bir isim Kosova’nın AB ve NATO, hatta BM üyeliği için devletin egemenliğinden feragat anlamına gelen adımların atılmasına karşı çıkan eylem ve söylevleriyle ülkesine daha fazla hizmet etmiş oluyor. Başbakan kalsaydı/kalınca eninde sonunda bu adımları atmak zorunda kalacaktı. “Karşılıklılık ülkeler arasında yol gösterici prensiptir ve Kosova egemen bir ülkedir!” sözlerini çiğneyecekti. Çünkü aslında Başbakanlığına seçildiği devlet, onun karşı çıktığı Ahtisaari Planının bir parçası.[14] İdealinde haklı olsa da uluslararası siyaset, dengeler, sistem, küresel güçlerin beklenti ve dizaynları farklı bir gerçeklik sunuyor. Tek başına iktidara gelmesi elbette mümkün. Hakkında muhtemelen bir yerde saklanan suç dosyaları da yok. Güven oylamasını kaybedince “Çünkü kimsenin bahis atı değil.” denildi. Bir gün birinin bahis atı olur mu bilmiyoruz ama güçlü şekilde iktidara da gelse eninde sonunda Kosova’nın bağımsızlık iradesine iliştirilmiş kısıtlama, şartlar ve kendisinden öncekilerin “taviz”leriyle bağlı olacak.

Kurti yıllar önce konuştuğumuzda[15]Kosova sorun değildir. Sırbistan sorundur. Sırbistan’ın değil de Kosova’nın sorun olduğu tanımı üzerinden giderseniz, Sırbistan sorunun çözümü olacaktır. Müzakerelerin başlatılmasına bu nedenle son derece kızgınız ve karşıyız. Çünkü bunun yanlış bir yöntem olduğunu düşünüyoruz. Biz, Sırbistan sorundur ve anti-demokratik UNMIK bunun parçasıdır; Kosova insanı da çözümdür, diyoruz. Bu en önemli farkımız.” demişti. Evet, ilk düğme yanlış iliklendi ama şimdi başa dönmesi mümkün değil. Süreci anlatırken de “1995’deki iki an Arnavutlar ve Kosova için çok önemlidir. İki olay, iki gerçeği ortaya çıkardı: 1- Eğer savaşmazsanız, ciddiye alınmazsınız, Dayton bunun göstergesidir. 2- Yugoslav ordusu yenilebilir, Hırvatistan’ın yaptığı gibi. Bu iki fenomen Kosova toplumunun tüm halet-i ruhiyesini değiştirdi.” İşte Albin Kurti, halkın isterse süreci tersine çevireceğine inanırken bu tespitine dayanıyor. Ama kaybedecek fazla şeyi kalmayan halkın direnci ile iyi-kötü düzenini oturtmuş bir halkın direnci, eşit olmuyor. Üstelik Arnavutlar, Sırbistan’a karşı savaşabilir ama ezeli düşmanlarına karşı güvenlik sağladığına inandıkları ABD, AB ve BM’yi illa ki dost olarak görür. Albin Kurti de dâhil. Kurti’nin ulaşmak istediği hedeflerin önünde de gerçekte Sırbistan değil bölgede istikrar ve barış sağlamak adına belirlenmiş kurallar duruyor. Kosovalılar, bu kurallara karşı çıkmanın ülkeye gelecek mali, askeri, siyasi desteğin kesilmesine sebep olmasından korkuyor. Bu nedenle Kurti’yi iktidara daha güçlü taşıyacak olan dış ilişkileri ve bağları etkileyecek politikaları değil ülke içindeki yönetim sorunlarını ve siyasi ahlâksızlıkları çözecek formülleridir.

Bu makale, Diplomatic Observer dergisinin April 2020/146 sayısında “The US Storm Over Kosova” başlığıyla yayınlanan makalenin geniş halidir.

[1] Birleşmiş Milletler Kosova Geçici Yönetim Misyonu, BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararıyla 10 Haziran 1999’da kuruldu. BM Sekreterinin atadığı Özel Temsilci yöneticidir.

[2] Avrupa Birliği Hukukun Üstünlüğü Misyonu, polis ve yardı kurumlarını desteklemek için Şubat 2008’de kuruldu. Yetkili gücü 503 kişidir. Kosova polisine, EULEX polisi destek verir. EULEX hakim ve yargıçları, 2018’e dek Kosova adalet sisteminin parçasıydı. Görülen davaları izlemeyi sürdürüyor.

[3] Isa Mustafa reagon për herë të parë pas rrëzimit të qeverisë Kurti, ,https://www.tpz.al/2020/03/25/isa-mustafa-reagon-per-here-te-pare-pas-rrezimit-te-qeverise-kurti/, 25 Mars 2020

[4] Joint Statement of Special Presidential Envoy Richard Grenell, Ambassador Philip Kosnett, and Special Representative for the Western Balkans Matthew Palmer on Kosovo, https://www.state.gov/joint-statement-of-special-presidential-envoy-richard-grenell-ambassador-philip-kosnett-and-special-representative-for-the-western-balkans-matthew-palmer-on-kosovo/

[5]Aslında Kurti, güven oylamasından bir gün önce Sırbistan’a uyguladığı vergide bir değişikliğe gitti ve sadece hammadde üzerindeki yüzde 100 gümrük vergisini, 1 Nisan’dan itibaren yürürlüğe girecek şekilde kaldırdığını ve tüm konularda karşılıklılık uygulanacağını açıkladı.

[6] US Dismisses Kurti’s Claims About Secret Land Swap Talks, Balkan Insight, 27 March 2020

[7] Detaylar için bkz Gözde Kılıç Yaşın, Kosova-Sırbistan Müzakereleri: Arazi Değişimi Seçeneği, Diplomatik Gözlem, Eylül 2018; ayrıca Gözde Kılıç Yaşın, Kosova -Sırbistan görüşmeleri: Ordu, Vergi, Sınır Düzenlemesi Kıskacında İstikrar, Diplomatik Gözlem, Şubat 2019

[8] Kosovalı Sırplar Ahtisaari Planı’yla Belgrad’la doğrudan iletişim, Sırbistan belediyeleri ile işbirliği, yüksek öğretim ve sağlık konularında kendi belediyelerinde doğrudan karar verebilme, Sırbistan Millî Eğitim müfredatını takip etme haklarını elde etmiş, belediyelerde 5 bin nüfusa ulaşıyorsa kendi bayraklarını çekme, kendi anadilini resmi dil olarak kullanma, kamu kurumlarında nüfusları oranında yer alma gibi haklarla donatılmıştı, Sırp Kilisesi de özerkleşmişti.

[9] https://www.b92.net/eng/news/politics.php?yyyy=2018&mm=08&dd=24&nav_id=104932

[10] Yargılandığı mahkeme, savaş suçları için kurulan uluslararası bir mahkemedir. Ama şimdi çağrıldığı mahkeme yine Lahey’de olsa da Kosova kanunlarına göre yargılama yapan ayrı bir yer. Masraflarını AB’nin karşıladığı bu özel mahkeme, 1998-99’daki savaş ve sonrasında işlenen insan ticareti, organ kaçakçılığı, mala-servete el koyma, sivil öldürme, etnik azınlıklar ve siyasi rakiplere karşı işlenen suçları ele alıyor.

[11] Dick Marty’nin raporu için bkz. https://assembly.coe.int/CommitteeDocs/2010/20101218_ajdoc462010provamended.pdf) Doğrusu raporda Kosova’nın mevcut Cumhurbaşkanı Thaçi’nin Haradinay’dan daha tehlikeli ve suçların merkezinde olduğu ifade edilmekteydi. Bu yüzden bazı Kosovalılar yargılanma korkusu nedeniyle Thaçi’nin “İplerinin dışarıda olduğunu” söylemektedir.

[12] Sırbistan, Kosova’nın İnterpol’e katılma isteğini engelleyince Haradinay karşılık olarak gümrük vergisini getirmişti.

[13] Grenell, ABD Başkanının Kosova-Sırbistan diyalogu Özel Elçisi olarak Eylül 2019’da, Matthew Palmer de ABD Batı Balkanlar Özel Elçisi olarak Kasım 2019’da atandı. Gözde Kılıç Yaşın, 2020’de Balkan Siyaseti ve Yeni Arayışlar, Diplomatik Gözlem, Ocak 2020

[14] Ahtisaari Planı, Kosova Devletinin kuruluş anlaşmasıdır ve Anayasasıyla bağımsızlık bildirisinin parçasıdır ama Kosova da Ahtisaari Planının bir parçasıdır.

[15] Gözde Kılıç Yaşın, Bağımlı Bağımsızlıktan Tam Bağımsızlığa Kosova: Lëvizja Vetëvendosje!, 2023 dergisi, Ocak 2012

NÜKLEER DOSYASI /// ABD’nin Nükleer Denemeleri Yüzünden Kimsenin Yaşayamadığı Yer : Bikini Adası


ABD’nin Nükleer Denemeleri Yüzünden Kimsenin Yaşayamadığı Yer : Bikini Adası

Bikini Adası (Bikini Atolü), Marshall Adaları’nda, 23 adadan oluşan bir atol. ABD’nin üzerinde tam 23 nükleer bomba denemesi yaptığı bu atolde kimse yaşayamıyor.

"savaş biter bitmez dünyada savaşın bulaşmadığı tek noktayı bulduk ve cehenneme çevirdik" – bob hope

bikini, marshall adalar cumhuriyeti’nde bir atoldür. amerika’nın hidrojen bombası deneylerinde sadece bu mercan adasının değil, civardaki üç adanın (bokonijien, aerokojlol, nam) üzerindeki ve sularındaki bütün flora ve fauna buharlaşmıştır.

amerika nasıl halletmişse, kime ne kadar rüşvet yedirmiş ya da ne tür bir politik yöntem uygulamışsa deneylerden önce bikini’de mutlu mutlu yaşayan 162 ada sakinini 1946 yılında göçe zorlamıştır.

deneylerden yıllar sonra günümüzde atol üzerinde ve civarındaki denizde doğal hayat tekrar canlanmaya başlamıştır ancak radyasyon seviyesi insanların yerleşmesi için halen uygun değildir.

göç ettirilen 162 bikinili’den 105’i zaman içinde ölmüştür, geri kalan 62’si ise evlerine dönebilmek için halen bikini adası’nın radyolojik temizlemeden geçirilmesini beklemektedirler.

bu da yıllardır gerçekleşmemektedir çünkü savunmasına milyarlarca dolar harcayan amerika, bikini’de yarattığı pisliğinin temizlenmesi için gereken birkaç milyon doları asla ödememektedir.

PENTAGON DOSYASI : ABD SAVUNMA BAKANLIĞI Pentagon NEDİR ? NE İŞ YAPAR ?


ABD SAVUNMA BAKANLIĞI Pentagon NEDİR ? NE İŞ YAPAR ?

Adı geçen kurum veya askeri bina ABD’nin kalbi olarak tabir etmek yanlış olmasa gerek. Devletin bütün askeri faaliyetlerinin planlandığı ve yürütüldüğü bu bina, Virginia (Arlington) ve Washington D.C şehirleri sınırları içerisindedir. 1941 ve 1943 yılları arasında yapılan bina beş adet beşgenden oluştuğu için “Pentagon (Yunanca Beşgen)” adını almıştır. Kullanılan alanı 344.000 metrekare olan bina toplamda 17 hektarlık alanıyla dünyanın en büyük resmi binalarından biridir. İsmi hakkında birtakım muhalif söylemlere de rastlanmaktadır. Yunanca olarak belirlenen beşgen kavramında aslında aynı dönem devletin başkanı olan George Washington’un izleri aranmaktadır. Bazı düşüncelere göre kurum Pentagon ismini başkanın 1791 yılında üye olduğu “Hür Masonlar” grubundan almıştır. Daha sonra binanın beş kenarı Ordu, Donanma, Deniz Piyadeleri, Hava Kuvvetleri ve Sahil Güvenlik Kuvvetlerini (Army, Navy, Marine Corps, Air Force and Coast Guard) simgelendiği belirtilmiştir. Fakat birçok teorisyene göre kurum masonik simgelerle donatılmıştır. (1) (2) (4)

· Pentagon kavramı Masonik bir yapı mı?

Kurumun beş köşeli olması nedeniyle “beş” sayısına atıfta bulunarak Yahudi ilişkilerine atıfta bulunulmuştur. Kullanılan beş sayısından yola çıkılarak Tevratın beş kitap olmasıdır. Ayrıca kurum ve CIA’nın üst düzey yetkililerinin çoğunun Yahudi olması komplo teorisi için uygun zemin hazırlamıştır. Ayrıca dünya üzerindeki hiçbir idari veya askeri kurum Pentagon’a benzemez. Bu komplo teorisini en çok güçlendiren nokta ise binanın proje mühendisi olan General Leslie Groves aynı zamanda Masondur. Ayrıca Leslie Groves büyük ses getiren “Manhattan Projesi”nin başında bulunması da şüpheleri güçlendirmiştir. (1) (2)

Bu denli sağlam ve CIA ajanları tarafından korunan bir kurumun 11 Eylül ve diğer terör saldırılarını haber almaması acaba mantıksız değil midir? Üst düzey bir koruma ve teknolojik imkanlarla donatılmış binanın yanı başında patlayan bombalardan haberi olmaması hatta saldırıya maruz kalması güvenlik zafiyeti midir? Adeta kıtada uçan kuştan haberleri olduğu iddia edilen kurum aynı zamanda diğer ülkelerde terör adı altında patlatılan bombalarında faili olabilir mi? Bütün bu soruların cevabı sadece varsayımlarla cevaplanabilir. Çünkü hiçbir şekilde kanıtlamayan saldırıların hangi projelerin kırılma noktalarını oluşturdukları soru işaretlerini güçlendirmektedir. Örneğin Amerika 11 Eylül saldırılarının planyacısı olduktan sonra bu saldırıyı Afganistan’a savaş açmak için kullanmış olabilir mi? Özellikle aynı bölgede konuşlandıkları Pakistan’a komşu olan ülkenin ele geçirilmesi bölgedeki Amerika varlığını pekiştirecektir. Kurumda 17.000’i üniformalı olmak üzere toplam 23.000 personel bulunmaktadır. (1) (4)

· Pentagon’un İnşası ve Protesto Gösterileri…

Binanın yapılması fikri ilk olarak Başkan Franklin D. Roosewelt’in fikriyle 1930 yılında Savunma Bakanlığının merkezi olarak tasarlamıştır. Fakat çalışanlar binaya sığmayınca “Pentagon” tasarlanmaya başlanmıştır. İlk olarak Savunma Bakanlığı olarak kullanılan bina şuan Dışişleri binası olarak kullanılmaktadır. 19 asansörü olan bina II. Dünya Savaşında yatay olarak labirent şeklinde yapıldığı için çelik sarfiyatından kaçınılmıştır. Kurumun inşası 15 bin işçi ile gece-gündüz tam iki yılda bitirilmiştir. Dış cephesi kireç ile kaplanan kurumun duvarları tamamen saf betondur. Kurumun toplam maliyeti 83 milyar dolardır. Binada merdiven ve yürüyen merdiven kullanılmıştır. Ayrıca 8.770 binlik kapalı otoparkın yanı sıra 10 bin otomobillik açık otopark alanı vardır. Pentagon’da üst düzey görevliler için bir yemekhane, büfe ve çok sayıda kafeterya kurulmuştur. Hatta kurumun içinde KFC, Mc Donalds, Dunkin Donuts, Panda Exspress, Starbucks, Sbarro, Pizza Hut ve Taco Bell gibi büyük fast food firmalarının şubeleri açılmıştır. Günlük kurumun çalışanları 4.500 fincan kahve, 6.800 kutu içecek tüketmektedirler. Beş katlı olan binada toplam 284 tuvalet bulunmaktadır. Pentagon yönetimi binanın ilginç yönlerini merak eden ziyaretçiler için 45 dakikalık turlar düzenlenmektedir. Tura eşlik eden asker sadece kendi bölümünün şifresini bildiği için güvenlik zafiyeti oluşmaz. Ayrıca binada yapılan güçlendirme çalışmaları nedeniyle telefon ancak pencere kenarlarında çekmektedir. (2) (3) (4) (5)

Pentagon Amerika’nın askeri ve saldırı mekanizmalarının merkezi olduğu için barışçıl gruplarında odağı olmuştur. 1967 Vietnam Savaşı sırasında kendilerini Barış İçin Kadınlar Vuruşu olarak adlandıran 2500 kadın protestocu savaşa karşı dönemin Savunma Bakanı olan Robert McNamara’nın Pentagondaki ofisinde basın açıklaması yapmışlardır. 21 Ekim 1967 tarihinde Ulusal Seferberlik Komitesi tarafından 35.000 kişinin katıldığı bir savaş karşıtı protesto düzenlenmiştir. Savaş bitene kadar Pentagon’u terk etmeyen grubun genel güvenliğini toplam 2.500 asker sağlamıştır. Protesto katılım sayısı nedeniyle tarihe geçmiştir. Protestoların yanı sıra kurum 19 Mayıs 1972 tarihinde bombalı saldırıya da uğramıştır. Kendilerini “Weather Underground Organization” olarak adlandıran bir sol örgüt Pentagon’un zemin katında bulunan kadınlar banyosunda bomba patlatmıştır. Daha sonra örgütten yapılan açıklamada bombalama olayının Vietnam Savaşı sırasında Hanoi bombardımanına misilleme olarak yapıldığı bildirilmiştir. 2007 yılında Amerika’nın Irak’ı işgali üzerine 15.000 gösterici Pentagon’un önünde işgali protesto etmişlerdir. Pentagon ülkenin kalbi konumunda olduğu için 11 Eylül saldırılarından sonra saldırı ile ilgili çelişkili açıklamalar yapılmıştır. Açıklamalarda çarpan cismin uçak olduğu ilk başlarda yalanlanmıştır; fakat daha sonra gerçek bilanço bütün dünyaya açıklanmıştır. (3)

· 11 Eylül saldırıları esnasında ilginç tesadüf…

11 Eylül 1943 yılında yapımı tamamlanan binanın 40. yıldönümünde El Kaide (11 Eylül 2001) tarafından yapılan saldırıda Pentagon Savunma Bakanlığı 125 çalışanını teröre kurban vermiştir. Saldırıyı düzenleyen saldırganlarla birlikte toplam 184 kişi hayatını kaybetmiştir. Binanın onarımı 17 yıl sürmüş ve bu tadilat 4.5 milyar dolar maliyetle tamamlanmıştır. Verilen bilgilere göre saldırıdan önce güçlendirme çalışmaları yapılan binada can kayıpları en aza indirilmiştir. Binanın dışı halka açıkken içine sadece çalışanlar ve ziyaretçiler girebilir. 11 Eylül 2001 saldırılarına maruz kalan bölüm kapatılarak hayatını kaybeden insanların anısına anıt yaptırılmıştır. Binanın camları özel yapımdır. Binaya girişler yüksek güvenlik önlemleri ile sağlanmaktadır. Ziyaretçiler önceden Pentagon’a sosyal güvenlik numaraları ile başvuru yapmak zorundadırlar. Araştırma safhasından sonra kabul edilen ziyaretçiler belirlenen tarihte Pentagon’a alınmaya hak kazanır. Pentagon’a dışardan gelen yabancı ziyaretçiler ise bulundukları ülkenin büyükelçilikleri aracılığıyla başvuru yapabilirler. Bahsedilen kabul işlemleri ve araştırmalar ortalama bir ay sürmektedir. İki ayrı kimlikten kontrolü yapılan ziyaretçilere iki asker rehberlik yapmaktadır. Güvenlik önlemleri çok üst düzeyde. Şöyle belirtmek gerekirse ziyaret esnasında resim çekmek, belirlenen alanın dışına çıkmak ve içeri yiyecek veya içecek sokmak yasaktır. Tura rehberlik eden iki askerden biri önde biri ise grubun en arkasından yürür. Kurallara uymayanlar güvenlik görevlileri tarafından uyarılıp caydırılmaktadır. (4) (5)

· Kaynaklar

1)- http://www.bilgiustam.com/pentagon-nedir-masonik-bir-yapi-oldugu-ne-derece-dogrudur/

2)- http://siyasetimilliye.blogspot.com.tr/2013/03/masonik-bir-sembol-olarak-pentagon-binas.html

3)- http://www.nedirler.com/yakin-tarih/pentagon-nedir-ne-demektir-tanimi-tarihi-kurulusu-hakkinda-konusu-amaci-gayesi-11-eylul-pentagon-saldirisi-.html

4)- http://www.hurriyet.com.tr/pentagon-dunyanin-yonetildigi-yer-12749889

5)- http://www.karsigazete.com.tr/iste-pentagon-hakkinda-bilinmeyenler-p3-aid,715.html