SAĞLIK DOSYASI : İNSANLIĞIN KADERİ WUHAN 2019 SEMİNERİNDE Mİ BELİRLENDİ ???


İNSANLIĞIN KADERİ WUHAN 2019 SEMİNERİNDE Mİ BELİRLENDİ ???

2015 yılında Kazakistan’da yaşayan Sayga antiloplarının neredeyse dörtte biri üç gün içinde öldü.

Nesli tükenme tehdidi altında bulunan bozkır antiloplarına ev sahipliği yapan Kazakistan, Mayıs ayında yaşanan ve bir bilim-kurgu filmini anımsatan sahnelerin arkasında ne olduğunu halen çözebilmiş değil. İnternetteki kaynaklarda, üç gün içinde esrarengiz bir biçimde ölen antilop sayısı en az 60 bin olarak açıklandı fakat antilopların hangi sebepten öldükleri konusunda resmi ve bir açıklama yapılmadı ama bu katliamın bir sebebi vardı.

California yangınının bir amacı vardı.

Yunanistan yangının bir amacı vardı.

2019 yazında Amazon yağmur ormanlarının, kaz dağlarının ve dünyanın neredeyse 3 te 1 inin yakılmasının ”kulağa hoş gelmiyor ama” maalesef birtakım nedenleri vardı.

Hemen akabinde Avustralya’da 4 ay boyunca söndürülemeyen yangınlar belli bir amaç doğrultusunda planlanmış ve körüklenmişti…

Hepimizin bildiği gibi ağaçlar havadaki karbondioksiti emer ve oksijen üretirler, köklerinden dallarına kadar tıpkı nöral ağlar gibi birbirleriyle iletişim halindedirler ve insanın biyolojik formuna uyumlu geniş kapsamlı elektromanyetik sinyaller yayarlar, insan sağlığına yararlı bu emisyonlar nedeniyle ağaçlarla çevrili doğal bölgelerde yaşayan insanlar, beslenme alışkanlıklarına dikkat ettikleri taktirde uzun yıllar sıhhatli bir şekilde yaşarlar…

Peki insanların uzun yıllar sağlıklı bir şekilde yaşamaları sizce kimleri rahatsız edebilir?

Küresel ölçekteki ilaç şirketlerini mi?

Dünya sağlık örgütünü mü?

İnsanlığın yararı doğrultusunda adımlar atıyor gibi görünen vakıfları mı?

Dünyayı yönettiği söylenen 13 ailenin fertlerini mi?

Bir süre önce Roland Diggelman ın yapmış olduğu itirafı hepiniz hatırlıyor olmalısınız, ilaç firmalarının neredeyse hepsinin gözünde ne yazık ki bizler sağlığına asla kavuşmaması gereken birer müşteriden başka birşey değiliz ve bazılarına göre dünya nüfüsunun hızlı bir şekilde 500 milyonun altına indirilmesi gerekmekte, yanlış anlamayın bunu ben söylemiyorum GEORGE GUIDESTONES anıtında aynen böyle yazıyor, Dunya nüfusunu 500 milyonun altında tut! Şuanda yaklaşık 8 milyar insanın yaşadığını varsayarsak, amaçladıkları şeyin 7 milyardan fazla insanı ortadan kaldırmak olduğunu anlamak hem dehşet verici hemde akıllara durgunluk veren bir ihtimal…

Bunun için birtakım planlar kuruldu ve göz göre göre sistematik bir şekilde adımlar atılmakta.

Peki birbiriyle bağlantılı olan ama birtürlü ilişkilendiremediğimiz bu adımlar nelerdir?

Toplu ölümler suyu zehirleyerek mi olacak?

Hava hareketleriyle mi?

Yangınla mı?

Haarp ile mi?

Deprem?

Tsunami?

Hangisi?

Uygulamaya koydukları plan maalesef kan donduracak cinsten ve çok etkili, amaçları bizleri frekans ile öldürmek, herkesin anlayacağı dilden yazmam gerekirse 5. jenerasyon frekans, nam-ı diğer ”5G ile”

Nasıl mı?

Beşinci nesil mobil ağ ya da kısa adıyla 5G (5th Generation), yüksek frekans ve yüksek bant genişliği kullanıyor. 10 Gbit hızda ve çok düşük gecikmeye sahip internet sağlayabilen 5G, 6 ila 300 GHz frekanslarda çalışabiliyor.

Bu da 5G’nin, 4G’den yaklaşık 1000 kat daha hızlı olması anlamına geliyor. Ancak bu tarzda yüksek veri transferi yapılabilmesi için 5G baz istasyonlarının 4G’ye oranla daha sık döşenmesi ve ortalama her 150 metrede bir güçlendirici antenlerle desteklenmesi gerekiyor. 5G’nin yaydığı radyasyon miktarının incelenmesi için ortak bildiri yayınlayan Uluslararası EMF (Elektro Manyetik Alan) Bilim İnsanları Kurulu’nda görevli 240’ı aşkın araştırmacı 5G ile birlikte insan ve hayvan sağlığının tehlikeye gireceğini söylüyor.

2015 yılında Kazakistan bozkırlarında aniden ölen 60 binin üzerindeki Sayga antilobunun sır ölümü ile yazıma başlamıştım, işte bu olay yeni icat edilen bir silahın deneme atışlarıydı ve teknolojiyi kullanarak ölüm saçmayı kendilerine ilke edinmiş bu insan müsvettelerinin işiydi.

Daha önceki yazılarımı okuyanlar Chemtrail ve Haarp konusunda vermiş olduğum ayrıntılı bilgileri hatırlayacaklardır, HAARP ın hala bir komplo teorisi olduğunu düşünenler ve başını yukarı kaldırıp bizleri hergün zehirleyen uçakları gördüğü halde Chemtrail ile Contrail i ayırt edebilme seviyesine dahi gelemeyenler, yazdıklarımdan muhtemelen hiçbirşey anlamayacak, her kelimemi saçmalık olarak yorumlayıp farketmenizi istediğim tehlikeye gülüp geçmekle yetinecektirler, onlarda işlerini yapmaya devam edecek, tabiiki ben de…

Bill Gates 2018 yılında bir konferansta yaptığı konuşmasında: “Tarihten bildiğimiz bir şey varsa, ölümcül yeni bir hastalık ortaya çıkacak ve dünyaya hızla yayılacak. 6 ay içinde bir salgın hastalık 30 milyon insanın ölümüne sebep olabilir.” diyor.. Konferansta gösterilen simülasyon videosunda ise virüsün nerden yayıldığına dikkat edin..

Virüs direkt olarak Çin’in “WUHAN” şehrinden yayılıyor..

Tesadüf veya komplo teorisi olamayacak kadar isabetli bir tahmin öyle değil mi?

18 Ekim 2019 da Bill Gates Vakfı, Johns Hopkins Bloomberg sağlık okulu ile Dünya Ekonomi Forumu ortaklaşa New York’ta bir toplantı yaptılar. Bu toplantıya katılan politikacılar ve büyük şirketlerin yöneticileri ile sağlık sektörünün sorumluları birlikte, Coronavirüs salgını üzerine bir simülasyon yaptılar.

Bu öylesine büyüleyici bir simülasyon çalışmasıydı ki Çin’de Wuhan’da ortaya çıkan koronavirüs salgınından tam 6 hafta öncesine denk geliyordu!

Böyle şeylere inananlar için bu çok büyük bir rastlantı olsa gerek.

LİNK : https://www.facebook.com/dimitrov.tesla/posts/1257319111139137

Bill Gates Vakfı sadece bu toplantıyı düzenlemekle kalmadı aynı zamanda Koronavirüs salgını üzerine hemen 100 milyon dolar araştırma yapan ve patent için başvuruda bulunan şirkete para çıkaracağını da ekledi.

Wuhan’da ortaya çıkan koronavirüs için Bill Gates in yıllar öncesinden patentini alındığını sağır sultan bile duymuştur.

Ne kadarda büyük bir rastlantı öyle değil mi ?

New York’ta düzenlenen bu simülasyon toplantısına kimler katılmadı ki,

Büyük bankaların üst düzey yöneticileri, Birleşmiş Milletler’den temsilciler, Johnson and Johnson, büyük medya kuruluşları, Çin ve Amerikan yönetiminden temsilciler ve daha nice katılımcılar…

Soner Yalçın’ın ”Bize açı lazım” başlıklı yazısını mutlaka okumalısınız

Koronavirüs ! Ah Ne Tesadüf !

Koronavirüsü (eski adıyla 2019-nCoV, şimdi COVID-19) hiçbir kulvarda tartıştırmıyorlar…

Küresel medya ne dayatıyorsa, tek şüphe duymadan mutlak inanmanızı istyorlar! Oysa dünyada büyük tartışmalar yapılıyor. Mesela:

5G, yeni nesil kablosuz telefon teknolojisi Çin Mobil Araştırma Enstitüsü (CMRI) tarafından başarıyla tamamlandı. 2020 yılında dünyada faaliyete geçmesi bekleniyordu.

ABD merkezli küresel medya, geçen yıl ısrarla 5G’nin sağlığa kötü etkisi olduğunu ve öldürücü kanser-grip benzeri semptomlara neden olduğunu yazmaya başladı. Şunu da yazdılar: 5G sadece 4G’den sonraki yeni nesil mobil bağlantı değil; özellikle askeri teknoloji; bir biyolojik silahtı bu…

Ki bunlar yazılırken daha ortada koronavirüs yoktu!

Peki. 5G sunumu için seçilen test şehri hangisiydi; koranavirüsün ortaya çıktığı Wuhan!

Wuhan, 18-27 Ekim 2019 tarihleri arasında Military World Games’e ev sahipliği yaptı. Ve etkinlik için 5G’yi ilk kez kullandı.

Aynı gün… 18 Ekim 2019’da New York Johns Hopkins Center, Dünya Ekonomik Forumu ve (aşı imparatoru) Bill ve Melinda Gates Vakfı ile ortaklaşa salgın hastalıklar simülasyonu “Olay 201 – Küresel Bir Salgın Egzersizi”ne ev sahipliği yaptı. Bu simülasyon için hangi virüsü seçtiklerini tahmin edin? Evet, koronavirüs!

Bağlantıyı henüz kuramayanlar için devam ediyorum.

Rahmetli Aytunç Altindal ölmeden önce bize birçok ipucu vermişti, bu bilgilerin içinde öyle bir bilgi vardı ki parçaları birleştirdiğiniz zaman görduklerinize inanamiyordunuz…

VİDEO LİNK : https://m.youtube.com/watch?v=MrLSpIjQ37I&feature=share

Bilim insanları uzun süredir 5G tabanlı kablosuz cihazların oluşturduğu EMF’ye her yerde ve artan maruz kalmamızla ilgili “ciddi endişelerini” dile getirdiler. “Son zamanlarda sayısız bilimsel yayın EMF’nin canlı organizmaları çoğu uluslararası ve ulusal yönergelerin çok altındaki seviyelerde etkilediğini göstermiştir” gerçeğini ifade ediyorlar.

Etkileri arasında artmış kanser riski, hücresel stres, Mide bulantısı, Gribal semptomlar,

Şişme, Saç kaybı, İştah azalması, Düşük enerji, Genel halsizlik, Hasarlı kemik iliği,

Hasarlı organlar, Hafıza kaybı, Derin depresyon, Akıl karışıklığı, Henüz tespit edilememiş çeşitli Enfeksiyonlar, zararlı serbest radikallerde artış, genetik hasarlar, üreme sisteminin yapısal ve fonksiyonel değişiklikleri, öğrenme ve hafıza açıkları, nörolojik bozukluklar ve insanlarda genel refah üzerindeki olumsuz etkiler, İşlev yitirme ve Ölüm!!!

Bu etkilerin hasarları insan ırkının çok ötesine geçer, çünkü hem bitkiler hem de hayvanlar için zararlı etkilere dair artan kanıtlar vardır. Bilim adamlarının 2015 yılında cazibesi yazıldıktan sonra, ek araştırmalar kablosuz teknolojiden gelen RF-EMF alanlarından ciddi sağlık risklerini inandırıcı bir şekilde doğruladı, orman yangınları tam olarak bu noktada devreye giriyor, 5G nin etki alanının kitlesel olabilmesi için ne yazık ki sık ormanların ortadan mümkün olduğunca kaldırılması gerekiyordu!

Buraya kadar okuyan ve hala yazdıklarımın Komplo teorisi olduğunu düşünenler için devam ediyorum.

Türkiye’de 5G Altyapısı için Savunma Sanayii Başkanlığı, ASELSAN ve çok sayıda yerli firmanın katkılarıyla yerli baz istasyonu ULAK’ı geliştirdi. ULAK baz istasyonları Türkiye’de halihazırda 500’ü aşkın noktada aktif olarak kullanılıyor, bu rakam size fazlamı geldi? Öyleyse İtalyadaki 5G altyapısı ile karşılaştırmayı bir deneyin, tabi sonrada enfeksiyon vakalarının kabaca bir orantısını kurun, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

“Çinlilere geçen sonbaharda zorunlu aşılar yapılmıştır. Aşı, Wuhan’da (ve 60Ghz 5G kullanan diğer tüm ülkelerin yanı sıra) kısa bir süre önce açılmış olan 60Ghz mm 5G dalgalarıyla aktive edilen uzaktan kontrol edilebilir bir RNA dizilimi içeriyordu.” Bir kişi enfeksiyonu atlatmış ve iyileşmiş olmasına rağmen aradan geçen 5 gün sonunda dahi uzaktan kontrol edilebilen bu enzimler sayesinde tekrar bitkin düşebiliyor yada yaşam fonksiyonlarını sonlandıracak şekilde bağışıklık sistemi tamamen savunmasız hale getirilebiliyordu. Cruise gemisi özel olarak 60Ghz 5G ile donatılmıştı ve test alanı olarak kullanıldı, Hedef tahtası olarak once lokal alanları kullanan bu mahlukatların yeni amacı adım adım tüm insanlığa uzaktan suikast yapmaktır.

Dünyanın % 80 i yirmi yıldan uzun süredir chemtrails ile spreylenmiş ve spreylenen bölgelerdeki populasyonun % 96 sının akciğerlerine ihtiyaç duydukları moleküller yerleştirilmiştir, ihtiyaçları olan tek şey daha geniş bir etki alanı için daha sık dizilmiş baz istasyonları ve dalga boyunu daha güçlü yayabilecekleri daha açık alanlardır! Vücutlarımızın savunma sistemlerini uzaktan çökertebilecek teknolojiye ne yazık ki artık sahipler, Bir kişinin organ fonksiyonları, kişiye ihtiyaç duymadıklarını düşündükleri keyfi durumlarda dahi uzaktan durdurulabilir. Wuhan, ID2020 QDDR için bir test çalışmasıydı, karşı karşıya olduğumuz durum uzun zamandır uyguladıkları “Zorunlu aşı” çalışmalarının bir adım ötesine geçmiştir ve bağışıklık sistemlerimizi toplu halde çökertebilmelerine yalnızca 1 adım kalmıştır, Bu uygulamanın B planı ve C planı olan Zorunlu ”Çip” uygulaması ve küresel BEDAVA internet yalanını, kaos sonrası kuracakları kölelik düzenini sağlayabilmek için hep gündemde tutacak ve adım adım her istediklerini bizlere yaptırmaya çalışacaklardır, yakında çıkacak haberleri bu doğrultuda incelememiz ve tedbirli olmamız gerekmekte.

CIA yaklaşık 5 sene önce Laboratuvarda sentetik bir virüs üretti ve patentini aldı daha sonra bunu Çin Laboratuvarina sattı, Çinde ilk 5G projesi düğmeye basıldığından itibaren insan ve toplu kuş ölümlerinde ciddi artış görüldü, ancak 5G ne pahasına olursa olsun yürürlüğe girmeliydi ve 5G yi masum gösterebilmek için HOLİSTİC progmaının bir uzantısı olan COVID projesi ”oldukça zekice” ortaya atıldı, Gerçekleşen ölümler aslında Coronavirus yüzünden değil, 60ghz bantlık mikrodalga (5G) yüzünden gerçekleşmektedir, 5G Oksijen molekülündeki elektronlarının hareketlenmesine sebep veriyor ve Hemoglobinin Oksijen molekülüne tutunmasını engelliyor (yani boğulmaya sebep veriyor). Ayrıca elektroportasyon yaparak, hücreyi koruyan hücre zarlarının açılmasına sebep veriyor. Böylece normalde vücudun kendini koruyabildiği çok sıradan, ve vücutta mevsimsel olarak zaten mevcut olan, soğuk algınlığı virüslerinin hücreye zarar vermesi için hiçbir engel kalmıyor. Başka bir deyişle 5G vücudun koruyucu kalkanını tamamen ortadan kaldırıyor. 5G baz istasyonları 6ghz ve 300ghz bant genişlikleri arasında yayın yapma kabiliyetine sahipler. Ve 4Gden farklı olarak çok daha yoğun bir mikrodalga yayınlıyorlar, teknolojileri onların bir ışın yolluyormuş gibi belli noktalara yoğun enerji akışı yapmalarını sağlıyor, bu da şu demek oluyor, bir kalabalık arasında, belli bir telefon numarası taşıyan kişiye özel daha yoğun mikrodalga yayın yapabilirler. Bu teknolojiyi kişiye özel suikast amacıylada kullanabilirler, bir stadyum dolusu insanı 10 saniyede öldürmek için de!!! Bunun ilk denemesini, soğuk savaş esnasında, Rusyadaki bir Amerikan konsolosluğu üzerinde Ruslar yapmıştır. Amerikalılar bunu fark edip bilmelerine rağmen konsolos çalışanlarını uyarmadılar, çünkü sonucu onlar da merak ettiler. Daha sonra konsoloslukta çalışanların çoğu kanser türevi hastalıklar yüzünden kısa süre içerisinde vefat etti.

Bilim adamları (13 Eylül 2017) den itibaren 5G’nin potansiyel ciddi sağlık etkileri konusunda bizleri uyardılar.

5G, kablosuz radyasyona maruz kalmanın zorunlu olarak artmasına neden olur.

5G teknolojisi sadece kısa mesafelerde etkilidir. Katı malzemeden zayıf bir şekilde bulaşır. Birçok yeni anten gerekli olacak ve tam ölçekli uygulama, kentsel alanlardaki her 10 ila 12 ev için antenlerle sonuçlanacak ve böylece zorunlu maruziyeti büyük ölçüde artıracaktır.

“Kablosuz teknolojilerin giderek daha kapsamlı kullanımı” ile kimse maruz kalmaktan kaçınamaz.

Çünkü tahminlere göre artan 5G vericilerinin (konut, mağazalar ve hastanelerde bile) üstüne, 10 ila 20 milyar bağlantı (buzdolaplarına, çamaşır makinelerine, gözetim kameralarına, kendi kendine giden arabalara ve otobüslere vb.) hepsi internetin bir parçası olacak. Bütün bunlarla birlikte, tüm AB vatandaşlarına uzun vadeli RF-EMF maruziyetinde önemli bir artışa neden olabilir.

RF-EMF maruziyetinin zararlı etkileri zaten kanıtlanmıştır.

41 ülkeden 230’dan fazla bilim adamı, ek 5G yayılmasından önce elektrikli ve kablosuz cihazların oluşturduğu EMF’ye her yerde ve artan maruziyetle ilgili “ciddi endişelerini” ifade etmekteler ancak sebebi bilnmeyen bir şekilde ana akım medyada bu endişeler kasıtlı olarak gündeme getirilmiyor.

Bilim adamlarının 2015 yılında yaptıkları birçok çalışma ve araştırma, kablosuz teknolojiden gelen RF-EMF alanlarından ciddi sağlık risklerini inandırıcı bir şekilde doğruladı. Dünyanın en büyük çalışması (25 milyon ABD Doları) Ulusal Toksikoloji Programı (NTP), EMN’ye maruz kalan hayvanlarda ICNIRP (Uluslararası İyonize Olmayan Radyasyondan Korunma Komisyonu) yönergelerinin ardından gelen beyin ve kalp kanseri insidansında istatistiksel olarak anlamlı bir artış olduğunu göstermektedir. ülkeler. Bu sonuçlar RF radyasyonu ve beyin tümörü riski üzerine insan epidemiyolojik çalışmalarının sonuçlarını desteklemektedir. Çok sayıda hakemli bilimsel rapor EMF’lerin insan sağlığına zarar verdiğini göstermektedir.

Bu sonuçlar RF radyasyonu ve beyin tümörü riski üzerine insan epidemiyolojik çalışmalarının sonuçlarını desteklemektedir. Çok sayıda hakemli bilimsel rapor EMF’lerin insan sağlığına zarar verdiğini göstermektedir.

Vikipedia ya Termit Reaksiyonu yazıp incelemenizi tavsiye ederim.

LİNK : https://www.facebook.com/dimitrov.tesla/posts/1195366737334375

Dünya Sağlık Örgütü’nün kanser ajansı olan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı, 2011 yılında 30 KHz – 300 GHz frekanslı EMF’lerin insanlar için muhtemelen kanserojen olduğu sonucuna varmıştır (Grup 2B). Bununla birlikte, yukarıda belirtilen NTP çalışması gibi yeni çalışmalar ve cep telefonu kullanımı ve beyin kanseri riskleri hakkındaki en son çalışmaları içeren çeşitli epidemiyolojik araştırmalar, RF-EMF radyasyonunun insanlar için kanserojen olduğunu doğrulamaktadır.

2011 yılında Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) kanser ajansı olan Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC), 30 KHz – 300 GHz frekanslı EMF’lerin insanlar için muhtemelen kanserojen olduğu sonucuna varmıştır (Grup 2B). Bununla birlikte, yukarıda belirtilen NTP çalışması gibi yeni çalışmalar ve cep telefonu kullanımı ve beyin kanseri riskleri hakkındaki en son çalışmaları içeren çeşitli epidemiyolojik araştırmalar, RF-EMF radyasyonunun insanlar için kanserojen olduğunu doğrulamaktadır.

EUROPA EM-EMF Kılavuzu 2016 “belirli EMF’lere uzun süreli maruz kalmanın belirli kanserler, Alzheimer hastalığı ve erkek kısırlığı gibi hastalıklar için bir risk faktörü olduğuna dair güçlü kanıtlar vardır… Yaygın EHS (elektromanyetik aşırı duyarlılık) semptomlarının baş ağrılarını içerdiğini, konsantrasyon zorlukları, uyku sorunları, depresyon, enerji eksikliği, yorgunluk ve GRİP BENZERİ SEMPTOMLAR!!!. ”

Avrupa nüfusunun giderek artan bir kısmı, bilimsel literatürde uzun yıllardır EMF’ye maruz kalma ve kablosuz radyasyon ile bağlantılı olan hastalık belirtilerinden etkilenmektedir.

EHS ve çoklu kimyasal duyarlılık üzerine Uluslararası Bilimsel Bildirge (MCS), Brüksel 2015, “Mevcut bilimsel bilgimiz ışığında, ulusal ve uluslararası tüm kurum ve kuruluşları, EHS ve MCS’yi hareket eden gerçek tıbbi koşullar olarak tanımak için vurguluyoruz. sentinel hastalıkları, elektromanyetik alan tabanlı kablosuz teknolojilerin ve pazarlanan kimyasal maddelerin sınırsız kullanımını uygulayan tüm ülkelerde dünya çapında gelecek yıllarda önemli bir halk sağlığı endişesi yaratabilir.

Tepki vermemek topluma ağır bir maliyettir ve KESİNLİKLE artık bir seçenek değildir!!!

Biz hala faydalımı yoksa vitaminlimi diye tartışaduralım Avrupada işi uyanan ciddi bir kesim var ve 5G direklerini sabote etmeye başladılar bile:

VİDEO LİNK : https://www.youtube.com/watch?feature=youtu.be&v=DT4gYEDiWlw&fbclid=IwAR0DCPR9OyDBb50XxZsPGa3jsQLn8Y3MDqwXL6avKxzBc5gEFCE7OCj4BJ8&app=desktop

Önlemler:

İhtiyati İlke (UNESCO) AB 2005 tarafından kabul edildi: “İnsan faaliyetleri bilimsel olarak akla yatkın ancak belirsiz olan ahlaki olarak kabul edilemez bir zarara yol açtığında, bu zararı önlemek için önlemler alınacaktır.”

Karar 1815 (Avrupa Konseyi, 2011): ”Elektromanyetik alanlara, özellikle cep telefonlarından gelen radyo frekanslarına ve özellikle de baş tümörlerinden en fazla risk altında olan çocuklara ve gençlere maruz kalmayı azaltmak için tüm makul önlemleri alın. Meclis, ALARA (makul olarak ulaşılabilir kadar düşük) prensibinin uygulanmasını ve elektromanyetik emisyonların veya radyasyonun hem termal etkilerini hem de atermik [termal olmayan] veya biyolojik etkilerini kapsayan ”ve“ risk değerlendirme standartlarını ve kalitesini iyileştirmeyi ”şiddetle tavsiye eder.”.

Nürnberg kodu (1949), 5G’nin yeni, daha yüksek RF-EMF maruziyeti ile piyasaya sürülmesi de dahil olmak üzere insanlar üzerindeki tüm deneyler için geçerlidir. Tüm bu deneyler: ”deneyi haklı çıkaran önceki bilgilere (örneğin, hayvan deneylerinden türetilen bir beklenti) dayanmalıdır. Ölüm veya sakatlık yaralanmasının meydana geleceğine inanmak için neden olan hiçbir deney yapılmamalıdır; belki de deneysel hekimlerin de denek olarak görev yaptıkları deneylerde.” (Nürnberg kodu p.3-5). Daha önce yayınlanan bilimsel çalışmalar, gerçek sağlık tehlikelerinde “inanmak için öncelikli bir neden” olduğunu göstermektedir.

Avrupa Çevre Ajansı (AÇA), radyasyonun DSÖ / ICNIRP standartlarının altında olmasına rağmen “günlük cihazlardan yayılan radyasyon riski” konusunda uyarıyor. AÇA ayrıca şu sonuca varıyor: ”Geçmişte ihtiyati ilkenin kullanılmamasının birçok örneği var, sağlık ve çevrelerde ciddi ve çoğu zaman geri dönüşü olmayan bir hasara yol açmıştır. Hem uzun vadeli maruz kalmalardan kaynaklanan ‘ikna edici’ kanıtlar ve bu zararın nasıl oluştuğuna dair biyolojik anlama mekanizması bulunmadan önce zararlı maruziyetler yaygınlaşabilir. ”

“Güvenlik Kuralları” Sağlığı korumalıdır, endüstriyi değil.

Mevcut ICNIRP ”güvenlik yönergeleri” geçersizdir. Radyasyon ICNIRP “güvenlik yönergelerinin” altında olmasına rağmen, yukarıda belirtilen tüm zarar kanıtları ortaya çıkar. Bu nedenle yeni güvenlik standartları gereklidir. Yanıltıcı yönergelerin nedeni, “ICNIRP üyelerinin telekomünikasyon veya elektrik şirketleri ile ilişkileri nedeniyle çıkar çatışması, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon için Kamu Maruz Kalma Standartlarının düzenlenmesini yönetmesi gereken tarafsızlığı zayıflatır. Kanser risklerini değerlendirmek için tıpta, özellikle onkolojide yetkin bilim adamlarını bu konuya, toplumun geleceği için dahil etmek gerekir. ”

EMF ile ilgili mevcut ICNIRP / WHO yönergeleri, ”RF-EMF maruziyetinin insan sağlığı ve güvenliği ile ilgili etkisi maruz kalan dokunun ısıtılmasıdır.” Ancak, bilim adamları, ICNIRP yönergelerinin çok altındaki radyasyon seviyelerinde ısıtılmadan (“termal olmayan etki”) birçok farklı hastalık ve zararın ortaya çıktığını kanıtladılar.

Almanya’da Aachen Üniversitesi Elektromanyetik Çevre Uyumluluğu Araştırma Merkezi, güçlü radyo frekans alanları ile kanser teşhisi konan fareler arasında açık bir bağlantı olduğunu gösteren bir rapor hazırladı. Buna göre, iki sene boyunca günde 9 saat elektromanyetik alana maruz bırakılan farelerin beyin, kalp ve sinir sistemlerinde değişimler yaşandığı ve hücre ölümlerinin arttığı görüldü. İngiltere’de Kanser Araştırma Merkezi (CRUK) 90’lı yıllardan 2016’ya cep telefonu kullanımının %500 oranında arttığını, buna bağlı olarak beyin tümörü vakalarının da eskiye nazaran %34 oranında artış gösterdiğini açıkladı. Uluslararası Kanser Araştırma Merkezi ise cep telefonlarını 2011’de “kansere yol açabilecek etken” olarak tanımlamıştı.

Washington Eyalet Üniversitesi, Biyokimya ve Temel Tıbbi Bilimler Bölümü Fahri Profesörü Dr. Martin L. Pall: “Bir tane bile onaylanmış biyolojik güvenlik testi olmadan, milyonlarca 5G antenini global ölçekte yerleştirmek DÜNYA TARİHİNDEKİ EN APTALCA FİKİR olacaktır.”

Prof. Dr. Selim Şeker : “İnsan vücudu, 5G ile daha önce hiç tanımadığı, hiç karşılaşmadığı türden bir radyasyona maruz kalacak. Elektromanyetik radyasyonun canlılar üzerinde en belirgin etkilerinin 2004 yılında yayımlanan Refleks çalışması ile ortaya çıktığını ifade eden Şeker, bu çalışmanın sonucunda elektromanyetik radyasyonun çocuklarda ve yetişkinlerde birbirinden farklı etkilerin görüldüğüne dikkat çekti! ”60 yaş üzerindekilerde görülen ölümlerin sebebi”

Elektromanyetik radyasyonun kısa dönem etkileri uykusuzluk, halsizlik olarak görülürken uzun dönem etkilerinin insanın biyolojik yapısını, hormonal aktivitelerini ve insan genetiğini değiştirdiğini insanın DNA’sını etkileyerek zararlarının sonraki nesillerde dahi ortaya çıkabileceğini ifade etti. Elektromanyetik radyasyon ve insan ruhunun birer enerji olduğunu ifade eden Prof. Dr. Selim Şeker, insanın bir günde harcadığı gücün 40 watt civarında olduğunu belirtti. Prof. Dr. Şeker, iki enerjinin birbiri ile etkileşimi sonucu elektromanyetik radyasyonun beyne etki ederek beynin savunma mekanizmasına zarar verdiğini ve beynin kısımlarını girip beyinde Alzheimer, Parkinson gibi hastalıklara neden olduğunu, standardın bin kat altındaki radyasyonların ise nöronların ölmesine sebep olduğunu ve bunun da insan yaşamını tehlikeye soktuğunu söyledi. Hollanda, İrlanda, Almanya, Belçika, İngiltere ve İtalya’da bir çok şehir komitesi 5G’ye geçişi durdurdu. Brüksel Çevre Bakanlığı 5G’ye geçişi, mevcut altyapıdan çok daha fazla radyasyon yayacagı nedeni ile durdurdu. İsviçre’de 5G altyapısı hazır olmasına rağmen, milletvekilleri sağlığa zararlı olduğu gerekçesiyle bu teknolojinin uygulanma kararını referanduma götürmeyi teklif etti.

AB’ye ısrar ediyoruz:

1) Bağımsız bilim adamları 5G ve RF-EMF’nin (2G, 3G, 4G ve WiFi ile birlikte 5G) neden olduğu toplam radyasyon seviyelerinin vatandaşlar için zararlı olmayacağını garanti edene kadar 5G RF EMF genişlemesini durdurmak için tüm makul önlemleri almak özellikle bebekler, çocuklar ve hamile kadınlar ve çevre için.

2) Tüm AB ülkelerinin, özellikle de radyasyon güvenliği ajanslarının, 1815 sayılı Kararı takip etmelerini ve öğretmenler ve doktorlar da dahil olmak üzere vatandaşları RF-EMF radyasyonundan kaynaklanan sağlık riskleri, özellikle içinde ve yakınında kablosuz iletişimin nasıl ve neden önleneceği konusunda bilgilendirmek Örneğin, günlük bakım merkezleri, okullar, evler, işyerleri, hastaneler ve yaşlı bakım evleri.

3) Sağlık risklerini yeniden değerlendirmek üzere, çıkar çatışması olmayan1 bağımsız, gerçekten tarafsız EMF ve sağlık bilimcilerinin AB görev gücünü derhal, endüstri etkisi olmadan atamak ve:

  1. a) AB içindeki tüm kablosuz iletişim için yeni, güvenli “maksimum toplam maruz kalma standartları” hakkında karar vermek.
  2. b) AB vatandaşlarını etkileyen toplam ve kümülatif maruziyeti incelemek.
  3. c) AB’de vatandaşları, özellikle bebekleri, çocukları ve hamile kadınları korumak için her türlü EMF ile ilgili olarak yeni AB “maksimum toplam maruz kalma standartlarını” aşmanın nasıl önleneceğine dair reçete / uygulama kurallarını oluşturmak.

4) Lobi kuruluşları aracılığıyla kablosuz / telekom endüstrisinin AB yetkililerini Avrupa’daki 5G de dahil olmak üzere RF radyasyonunun daha fazla yayılması konusunda karar vermeye ikna etmesini önlemek.

5) Kablosuz yerine kablolu dijital telekomünikasyonun desteklenmesi ve uygulanması.

AB’de yaşayanları RF-EMF’ye ve özellikle 5G radyasyonuna karşı korumak için hangi önlemleri alacağınızla ilgili olarak ilk bahsedilen iki imza sahibine en geç 31 Ekim 2017 tarihine kadar bir yanıt bekliyoruz. Bu itiraz ve yanıtınız herkese açık olacak.

Saygıyla sunulur,

Rainer Nyberg, EdD, Profesör Emeritus (Åbo Akademi), Vasa, Finlandiya (NRNyberg@abo.fi)

Lennart Hardell, MD, PhD, Profesör (doç) Onkoloji Bölümü, Tıp ve Sağlık Fakültesi, Üniversite Hastanesi, Örebro, İsveç (lennart.hardell@regionorebrolan.se)

İmzalayanları 2017 yılı sonuna kadar aşağıdaki listeye ekleyeceğiz. İmzalayanlar ve itirazın güncellenmiş listesi daha sonra bulunabilir.

NOT:

AB topluluğu parlementosu, Bilim adamlarının yaptığı bu önemli çağrıya hiçbir zaman yanıt vermediler ve görmezden geldiler, Bağlantısını verdiğim aşağıdaki orjinal dökümanda Tehlikenin farkına varabilmemiz için Her ülkeden imza veren bilim adamlarının isim listesini görebilirsiniz.

LİNK : https://ehtrust.org/wp-content/uploads/Scientist-5G-appeal-2017.pdf?fbclid=IwAR3Uku0S_QqF7CM8p1K7ClHphsAP8Tt7WwZaNwA7SryB_f8x1Kd94Xy_Uj4

Resmen zekamızla alay ediyorlar, ispanyol gribinin mikrobu yaz sıcaklığında etkisini yitirecek demişlerdi fakat ölümler en çok yaz mevsiminde oldu, bu illetin sıcaklıkla falan ilgisi yok, ne kadar baz istasyonu varsa ”Yapıtaşlarımız” o kadar çok mutasyona uğrayacak, bağışıklık sistemlerimiz çökecek ve hastalıklar hızla tetiklenip ölümler artacak! Size gösterdikleri herşeye inanmayın, her söylenene inanmak onlar için aptallığın ibaresidir ve zayıf gördükleri herkesi yok etmeyi kendilerine misyon edindiler.

Ekleme 17 Mart 2020

LİNK : https://www.siyasetcafe.com/korkutan-gelisme-32-dereceyi-goren-maldivlerde-salgin-buyuyor-65622h.htm?fbclid=IwAR0HJkYcYm4x65YKSEJW7ScOrftZmDuxv_KcpDB_I6yzwHj-EI4HuDX-_Hc

Bu yaratıklar tüm dünyayı bir mikrodalga fırına çevirip bizleri kızartmak istiyor, düğmeye basmalarını engellemenin tek yolu ise gözlerimizi açmamız ve tehlikenin farkına varıp harekete geçmemizdir.

Bilgileri toplamamda emeği geçen

Soner Yalçın

Ender Eraydın

Nesrin Durgut

Sian Jones Myers

Ve adını sayamadığım diğerlerine çok Teşekkür ederim

Dimitrov TESLA

LİNK : https://dimitrovtesla.blogspot.com/2020/03/mikrodalgada-coronali-kek-tarifi.html

PATRİKHANE DOSYASI /// Mehmet Oğuzhan TULUN : 2019 İSTANBUL ERMENİ PATRİĞİ SEÇİMİ TALİMATNAMESİ VE İLGİLİ TARTIŞMALAR


Mehmet Oğuzhan TULUN : 2019 İSTANBUL ERMENİ PATRİĞİ SEÇİMİ TALİMATNAMESİ VE İLGİLİ TARTIŞMALAR

Analiz No : 2019 / 27

İstanbul Ermeni Patriği (Türkiye Ermenileri Patriği) II. Mesrob Mutafyan’ın 8 Mart 2019’da vefatı sonrasında ilan edilen yas döneminin bitmesiyle beraber Türkiye Ermenileri yeni patriklerini seçme süreci içerisine girmişlerdir. Bu çerçevede 4 Temmuz’da, yeni patrik seçim sürecini yönetmekle yükümlü olan Değebah (kayyum – geleneksel adıyla Patrik Kaymakamı) seçimi yapılmış ve bu göreve Episkopos Sahak Maşalyan getirilmiştir.[1] Müteveffa Patrik II. Mesrob’un hastalığı boyunca Patrik Vekilliği görevini üstlenmiş olan Başepiskopos Aram Ateşyan ise bu görevini bırakarak Patrikhanenin Ruhani Kurul Başkanı olmuştur. Bu gelişmeler sonrasında ise devlet yetkilileri ile yapılan istişareleri takiben 11 Aralık 2019 patrik seçim günü olarak belirlenmiştir. En güncel resmi gelişme ise 23 Eylül’de İçişleri Bakanlığı tarafından Patrikhaneye gönderilen Patrik Seçimi Talimatnamesi olmuştur.[2]

II. Mesrob’un vefatına kadar geçen sürede Patrikhanenin idaresi ve patrik seçimi hakkında Türkiye Ermenileri arasında çeşitli tartışmalar çıkmış ve bu konulara yurt dışından müdahale girişimleri olmuştu.[3] Aynı o dönemde olduğu gibi Talimatnamenin yayınlanması sonrasındaki dönem de çeşitli tartışmalara sahne olmaktadır. Tartışmaların merkezinde, Talimatnamenin Madde 25.C’de yer alan “İstanbul Ermeni Patrikhanesine mahsus episkoposlar sınıfına dahil olmak,” ifadesi olmuştur. Bu ifadenin, Türkiye Cumhuriyeti döneminde önceki patrik seçimleri için yayınlanmış talimatnamelerde olmayan bir ifade olduğu belirtilmektedir. Söz konusu ifadenin tam olarak ne anlama geldiği ve patrik adaylarını nasıl etkileyeceği ise devam eden bir tartışma konusudur. Ancak baskın görüş, bu ifadeyle bir şahsın patrik adayı olabilmesi için İstanbul Ermeni Patrikhanesi ruhanisi olması ve fiilen Türkiye’de görev yapıyor olmasının kastedilmesidir. Bu kıstaslar çerçevesinde 11 Aralık patrik seçiminde aday olabilecek iki kişi bulunmaktadır: Başepiskopos Aram Ateşyan ve Episkopos Sahak Maşalyan.

Talimatnamenin mevcut şekline karşı çıkanlar, bahsi geçen ifade sebebiyle doğal olarak patrik adayı olabilecek yaklaşık on kişinin önünün kesildiğini ve patrik aday listenin fazlasıyla kısıtlandığını iddia etmektedir. Ayrıca bu talimatnamenin gelecek için sorunlu bir teamül oluşturacağı iddia edilmektedir, zira İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin yeni nesil ruhaniler yetiştiren bir manastırı (ruhban okulu) bulunmadığı, episkoposluk unvanı almak isteyen ruhanilerin Ermenistan’da bulunan Eçmiadzin Ermeni Katolikosluğu’na müracaat etmek durumunda kaldıkları ve geçmişte İstanbul Ermeni Patriği olarak göreve başlayan ruhanilerin öncesinde yurtdışında görev yapmış olduğu belirtilmektedir. Bu çerçevede ilerleyen yıllarda Türkiye Ermenilerinin yeni patrik adayı belirlemekte zorluk yaşayacağı endişesi dile getirilmektedir. Tüm bu anlatılanlardan yola çıkarak, talimatnameyi eleştirenler şu olasılıklar üzerinde durmaktadır: 1) Talimatname konusunda İçişleri Bakanlığına itirazda bulunarak düzeltme yaptırtmak, 2) Talimatnameyi yargıya taşımak (yani İçişleri Bakanlığını dava etmek) ve 3) İstanbul Ermeni Patrikhanesi nezdinde bir takım idari “kurnazlıklar” yaparak, mevcut talimatname çerçevesinde patrik adayı olamayacak şahısları Madde 25.C’ye uygun hale getirmek.[4]

Bir yandan da geçmişte adı patrik adayı olarak geçen bazı isimlerden kışkırtıcı çıkışlar olmuştur. Bu isimlerden bir tanesi Başepiskopos Karekin Bekçiyan’dır. Bekçiyan; Almanya’daki Ermenilerin ruhani önderliği görevini yaptığı sırada Mart 2017’de İstanbul Ermeni Patrikhanesinde oldubittiye getirilmek istenerek düzenlenen bir seçimde değabah seçilmiş, Diaspora eksenli kavgacı bir zihniyetle Devlete karşı iktidar mücadelesine girmeye çalışmış, bir yandan da o dönem patrik adayı olduğunu açıklamıştı. Bekçiyan 2019 Seçim Talimatnamesinin Madde 25.C’ye göre aday olması mümkün olmasa da bu seçimde aslında aday olduğunu, ancak hakkının yendiğini iddia ettiği diğer doğal patrik adaylarıyla dayanışma adına adaylıktan çekildiğini açıklamıştır. Bekçiyan ayrıca kalan iki adayın da aynı şekilde çekilmesi çağrısında bulunmuştur.

Geçmişte patrik adayı olarak ismi geçen Ermenistan’ın Gugark bölgesi ruhani önderi Başepiskopos Sebuh Çulciyan da şu beyanatı yapmıştır: “Beni engellemek için yurt dışındaki ruhanilerin seçime katılmaları engelleniyor, ben diğer ruhani biraderlerimin haklarını savunmak üzere patriklik adaylığımı geri alıyorum.”[5] Ancak Çulciyan’ın açıklamasının yersizliği, geçmiş bir yazımızda kendisiyle ilgili yaptığımız şu tespitten anlaşılacaktır:

“Seçilmesi en zor aday ise Başepiskopos Çulciyan’dır, zira kendisi Türkiye’de diğer aday isimler gibi tanınmamaktadır. Bunun ötesinde, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde uzun yıllardır devam eden gerginlik sebebiyle, Çulciyan’ı Türkiye’nin köklü bir kurumu olan İstanbul Ermeni Patrikhanesi’nin başına getirmek isteyecek fazla seçmen olması pek muhtemel değildir.”[6]

Patrik seçim sürecini Değabah Episkopos Maşalyan ile yürütmekle yükümlü olan Müteşebbis Heyet, Türkiye Ermenilerinin vakıflarının yöneticileri ve Patrikhane ruhanileri ile 2019 Seçim Talimatnamesi konusunda 3 Ekim’de bir danışma toplantısı düzenlemiştir. Sonuç olarak, yapılan tüm karşı açıklamalara ve yersiz çıkışlara rağmen, Müteşebbis Heyet Talimatnamenin geçerli olduğunu onaylamış ve bu çerçevede resmi makamlara itirazda bulunmamaya karar vermiştir. Bekleneceği üzere bu karar, Agos gazetesi gibi Türkiye karşıtı Diaspora Ermenisi zihniyetine sahip bazı çevrelerin yoğun eleştirisine maruz kalmıştır. Ancak Müteşebbis Heyetin aldığı karar basına yansıyanlardan anlaşıldığı kadarıyla nihaidir ve patrik seçimine iki adayla gidilecektir. Bu çerçevede Başepiskopos Ateşyan ve Episkopos Maşalyan seçim kampanyalarına başlamıştır.

Değabah Episkopos Maşalyan seçim talimatnamesinin bazı yönlerini kusurlu bulmasına rağmen, seçime mevcut talimatname ile gidilmesine yönelik eleştirilere cevaben kişisel Facebook profilinden açıklamalar ve hatırlatmalarda bulunmuştur.[7] Bu açıklamalar ve hatırlatmalar mevcut durumun anlaşılması açısından önem arz etmektedir:

“[…] [Talimatnameyle ilgili] Tartışma; “itiraz edilsin mi, edilmesin mi, hangisinin sonuçları daha yararlı olur”, tartışmasıydı. Tek tezli bir tartışma olmaz. En az iki görüş olmalı. […] İkinci görüş ise; itiraz edilirse seçim öngörülemez bir şekilde uzayabilir şeklinde. Bu durumda yıllar boyu seçim yapmamız mümkün olmayabilir. Patriksizliğe artık halkımızın ve sistemin tahammülü kalmadı. Talimatnamenin öngördüğü üç [Maşalyan ilginç bir şekilde Karekin Bekçiyan’ı da dahil etmiştir] mümkün adayla seçime gidilmeli ve cemaat olarak önümüzü görmeli; biriken ve devleşen sorunlarımızı vakit kaybetmeden çözmeye başlamalıyız. Cumhuriyet döneminde iki adaydan fazlasıyla patrik seçimi yapılmamış, hatta tek adayla olduğu durumlar bile mevcuttur. Talimatnameler her seçime özel bir kereliğine, zamanın ihtiyaçları göz önünde tutularak veriliyor. Gelecekteki talimatnamelerde de geçmiş örneklerde olduğu gibi kolaylık sağlanacaktır. […]

[…] Resmi merciler Müteşebbis Heyetle, özellikle Heyet başkanıyla talimatnamenin yazılmasının her aşamasında çok olumlu ve yapıcı bir diyalog içindeydiler. […] 1863 Nizamnamesinin patrik seçilme şartlarından “İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne mahsus episkoposlar sınıfına dahil olmak” şartının ruhanilerimiz ve halkımız tarafından sorun yaratacağı ve buna mutlaka itirazlar yükseleceğinden, mümkünse bunun önceki talimatnamelerin ruhuna uygun düzeltilmesi gerektiği tarafımızdan ısrarla belirtildi. Kendilerinin kesin cevabı bu kuralın bilinçli koyulduğu ve devletin en üst mercilerinin iradesi olduğu ve tartışmaya açık olmadığıydı. Talimatname geldikten sonra da yetkililere, yapılacak bir itirazın kendileri tarafından nasıl karşılanacağı soruldu. Alınan yanıt olumsuzun ötesinde oldukça sertti. Bize başka bir talimatnamenin gelmesinin mümkün olmadığı açıkça belirtildi.

[…] [Talimatnameye] İtiraz o denli basit bir olay değildi. Yazılı olarak yapılmalıydı. İtiraz dilekçesiyle birlikte seçim süreci donacak ve yanıt gelene kadar askıya alınacaktı. 60 gün yanıt gelmediğinde, belki bir 60 gün daha beklenecek, yine yanıt gelmezse hukuksal süreçler başlatılacaktı. Yani mahkeme açılacaktı. İçişleri bakanlığı mahkemeye verilecekti. Böyle mahkemelerin yanıtlanma süresiyle ilgili bir tecrübemiz oldu. En az sekiz yıl!

[…] Hakikat şu ki, seçime eski talimatnamelerdeki gibi “babadan Türk” olma şartıyla katılmak mümkün olsaydı, patrikliğimiz dışından sadece bir Episkopos katılacaktı. Bu işin pratik gerçeği. Ama içimizden yükselen bazı sesler, teorinin büyüsüne kapılmış, abartılmış aday hakları taleplerini, birkaç yıl daha Patriksiz kalma bedeliyle ödetmek istiyorlar. Muhtemel adayların dokuzu, aklının ucundan bile geçirmiyor patrik olmayı. Hiç geçirmediler. Daha önceki seçimlerde de olaya dahil olmadılar. Böyle bir niyetleri var idiyse ara sıra burada olurlardı bir şekilde. Aslında dürüst olalım, bize hizmet etmek gibi bir sorumlulukları da yok. Çoğu yaş olarak uygun değil ve emekli. […]

[…] bilerek ya da bilmeyerek Karekin [Bekçiyan] ve Sebuh [Çulciyan] Srpazanlar [din görevlileri] çözümsüzlüğü bize bir çözüm olarak sunuyor. Yıllarca sürecek ve sonucun ne olacağı meçhul bir kaos ve bekleme süresini göze alamayız. Ucu açık soyut bir “hak arama” adına, somut olarak 11 Aralık’ta Patrik seçme hakkımızdan vazgeçemeyiz […] Bu seçimi, elini taşın altına koymuş insanların sağduyusuyla gerçekleştireceğiz. Biz İstanbullu Ermenilerin makus talihi diğer dünya Ermenileri tarafından anlaşılamamak olmuştur. Hep uzaklardan bize nasıl Ermeni olmamız gerektiğini telkin ededururlar. […] İstedikleri olmayınca da bize dersimizi vermeye kalkar, onur, korkaklık ve mertlik nutukları atarlar. Şimdi ise nasıl din adamı olmamız gerektiğini bize öğretmeye kalkıyorlar. Onlardan bizi anlamalarını beklemiyoruz. Bizi biz anlayalım, bu yeter.”

Anlaşılacağı üzere 11 Aralık 2019 Ermeni Patriği seçimine iki adayla gidilecektir. Bu seçim süreci, geçmişte de olduğu gibi İstanbul Ermeni Patrikhanesi yetkilileri ve resmi makamlar arasında istişareler yapılarak tamamlanacaktır. Değabah Episkopos Maşalyan ifadelerinden de anlaşılacağı üzere 2019 Seçim Talimatnamesinde tartışma yaratan Madde 25.C, Devletin hassasiyetleri doğrultusunda, bilinçli bir şekilde eklenmiştir. Müteveffa Patrik II. Mesrob’un hastalığı boyunca yaşanan olaylar ve çıkan tartışmalar irdelenecek olursa; resmi makamlar Madde 25.C’yi Talimatnameye ekleyerek baştan önlem alarak Devletle yıpratıcı bir kavgaya girişebilecek isimlerin patrik adayı dahi olmasını istememiştir. Bu konuyla ilgili daha önceki bir yazımızdaki tespiti burada paylaşmak uygun olacaktır:

“Unutulmamalıdır ki, Ermeni Apostolik Kilisesi’nin en üst düzey dört yetkilisinden birisi olan İstanbul Ermeni Patrikleri hiçbir zaman sadece bir dini önder olmakla kalmamış, Ermeni topluluğunun en önde gelen kanaat önderlerinden birisi olmuşlardır. Bu çerçevede de İstanbul Ermeni Patrikleri kanaat önderlikleri üzerinden, dini yetkilerinin ötesinde siyasi güç de elde etmişlerdir (bu olgu, Ermeni yazarlar tarafından da kabul görmektedir). Bu bağlamda yeni seçilecek İstanbul Ermeni Patriğinin bir yandan Ermeni topluluğunun dini ihtiyaçlarını karşılayabilen, dini önderlik yapabilen, diğer yandan da devlet yetkilileri ile uyumlu bir şekilde çalışabilen sağduyulu ve yapıcı tutuma sahip bir kişi olması gerekmektedir.”[8]

Ayrıca 2019 Seçim Talimatnamesine Madde 25.C’nin eklenmiş olmasının, gelecek yıllardaki talimatnamelere benzer bir maddenin eklenmesini zorunlu kılmadığının akıllarda tutulması gerekmektedir. Cumhuriyet tarihi boyunca patrik seçimi talimatnameleri sadece mevcut patrik seçimi için, Türkiye’nin mevcut hassasiyetleri ve ihtiyaçları doğrultusunda bir defaya mahsus olarak çıkarılmıştır.

Son olarak, İstanbul Ermeni Patriği seçimi süreci ve ilgili tartışmalar göz önünde bulundurulursa, bu Aralık ayında yeni bir patriğin seçilmesin ardından yapılması faydalı olabilecek iki çalışma öngörüldüğü anlaşılmaktadır:

1) Her patrik seçim dönemi yayınlanan geçici talimatnameler Türkiye Ermeni toplumu içinde tartışma yarattığı için; Patrikhane ve Ermeni vakıfları yetkilileri, toplumun kanaat önderleri ve resmi makamların bir araya gelerek ilgili tarafları olabildiğince tatmin edecek kalıcı bir Patrik Seçim Düzenlemesi oluşturulmaları.[9] Patrikhanenin tüzel kişiliği olmadığı için böyle bir düzenlemenin idari hukuk açısından niteliği araştırılması gereken bir konudur.

2) İstanbul Ermeni Patrikhanesinin din görevlisi ihtiyacını karşılamak ve Patrikhaneyi yurtdışı kaynaklı müdahalelere karşı daha dirençli kılmak için Türkiye’de bir ruhban okulu (manastır) kurulması. Böylece örnek olarak episkoposluk unvanı almak isteyen Türkiye Ermenisi din görevlileri Ermenistan’a gitmek zorunda kalmayacak, patrik adayları listesi ise Türkiye eğitimli ve Türkiye’de görev yapan din görevlilerinden daha rahat bir şekilde oluşturulabilecektir.

*Fotoğraf: İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 13 Mayıs’ta İstanbul Ermeni Patrikhanesi ziyareti sırasında Patrikhane yetkilileri ile çektirdiği hatıra fotoğrafı

[1] Abdurrahman Tufan Kaya, “Türkiye Ermenileri Patrik Seçim Süreci,” ,” Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM), Blog No: 2019/44, 8 Temmuz 2019, https://avim.org.tr/Blog/TURKIYE-ERMENILERI-PATRIK-SECIM-SURECI-08-07-2019

[2] Talimatnamenin tam metnini incelemek için bakınız: “İstanbul Ermeni Patrikliği Patrik Seçim Talimatnamesi (Tam Metin),” HyeTert.org, 23 Eylül 2019, https://hyetert.org/2019/09/23/istanbul-ermeni-patrikligi-patrik-secim-talimatnamesi-tam-metin/

[3] AVİM, “İstanbul Ermeni Patriği Mutafyan’ın Vefatı Ve Yeni Patrik Seçimi Süreci,” Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM), Yorum No: 2019/30, 13 Mart 2019, https://avim.org.tr/tr/Yorum/ISTANBUL-ERMENI-PATRIGI-MUTAFYAN-IN-VEFATI-VE-YENI-PATRIK-SECIMI-SURECI

[4] Örnek olarak bakınız: Ohannes Kılıçdağı, “Mahsusluk ve mahsusçuktan seçim,” Agos, 4 Ekim 2019, s. 5.

[5] “Başepiskopos Çulciyan: ‘Sorun Bensem adaylığımı geri alıyorum’,” Agos, 25 Ekim 2019, s. 3.

[6] Mehmet Oğuzhan Tulun, “Türkiye Ermenileri Patriği Seçim Sürecinde Başa Dönüldü,” Avrasya İncelemeleri Merkezi (AVİM), Analiz No: 2018/10, 2 Mayıs 2018, https://avim.org.tr/tr/Analiz/TURKIYE-ERMENILERI-PATRIGI-SECIM-SURECINDE-BASA-DONULDU

[7] Sahak Mashalian, “DEĞABAH SAHAK SRPAZAN MAŞALYAN İLE GÜNDEM ÜZERİNE…,” Facebook paylaşımı, 23 Ekim 2019, https://www.facebook.com/sahak.mashalian/posts/10157228509172012

[8] Tulun, “Türkiye Ermenileri Patriği Seçim Sürecinde Başa Dönüldü.”

[9] Bu konuda Türkiye Ermeni toplumu içinde pek çok yazı yazılmıştır. Örnek olarak bakınız: Sarkis Adam, “Patrik seçimi sürecine yararlı olabilecek öneriler,” Luys, Sayı 99, 15 Temmuz 2017, s. 15.

TARİKATLER & CEMAATLER DOSYASI : Menzil Tarikatı 2019’da Darbe’ye Hazırlanıyor !!!


Menzil Tarikatı 2019’da Darbe’ye Hazırlanıyor

KAYNAK : https://birdoluhaber.com/menzil-tarikati-2019da-darbeye-hazirlaniyor/

Nazif Ay, Odatv için korkutan bir analizi paylaştı ve şok bir uyarıyı ‘benden hatırlatması’ vurgusu ile paylaştı. İşte o olay yazı…

Fetö’yü iktidar hırsına yönlendiren dinsel kaynaklara ve mistik hezeyan hastalığına dayalı motivasyonu, cemaatin gizli misyonuna ait direktifler bulunuyordu.

Bir laf vardır, çok şeyi özetleyen, “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” diye.

Bunun anlamı, devlet devletliğini yapmazsa, liyakat ve ehliyete göre adalet kurallarına uygun davranmazsa, yani kendi varlığını koruma refleksinin de ötesine geçip iktidara aday hasım örgütleri tespit etmez, hatta onları koruma altına alarak desteklerse, yıkılmayı hak ediyor demektir.

Bir Fetö faciası yaşadık, biliyorsunuz.

Fetö’yü iktidar hırsına yönlendiren dinsel kaynaklara ve mistik hezeyan hastalığına dayalı motivasyonu, cemaatin gizli misyonuna ait direktifler bulunuyordu.

İsterseniz Fetö’nün hain planlarının destek noktalarını ve yaşanan süreci kısaca bir hatırlayalım.

1-İslamcı katliamın kutsanmış kavramı olan cihadın her alanda yapılması gerektiği inancı, Fethullahçıları dinî ve cemaatsal misyon yönünden motive etmişti:

2-Said Nursi’nin Risale-i Nur adlı kitabının 5. Şua’sındaki “Kahraman ordu, onun elinden dizginini kurtaracak, yani Türk Silahlı Kuvvetleri ebedi Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk’ün deccallığını kabul edip onun ilke ve devrimlerini terk edecek” o meşhur müjde(!)

3- Fethullah Gülen Örgütüne ilham veren Nurcu kaynaklardan üçüncüsü, “Atatürk’e Küfretme Belgesi” olan “İnnâ A’taynâ’nın Sırrı Lahikası” idi. Söz konusu lahika (cemaat içi bildirim), Nurculuktaki Mehdi, Deccal ve Süfyan mitolojisinin ihanete dayalı deklarasyonuydu. Kevser Suresi’nin ayetleri, Said Nursi’nin bazı tarihlere gönderme yaptığı fantastik yorumlarıyla ele alınıyordu. Lahikada, Ebced/ Cifir hesabına göre tarihler çıkarılıyordu. Mustafa Kemal Atatürk ile İsmet İnönü iki ayrı deccal olarak, Mareşal Fevzi Çakmak ise üçüncü deccal olarak veriliyordu. Ancak cemaate göre Deccallığın dört sütunu vardı. Deccallığın dört sütunundan üçünün bu kişilerden oluştuğunu görürken, dördüncüsünden söz edilmemekteydi. Ancak, Said Nursi’nin talebelerinden Bayram Yüksel’in, bu dördüncü kişinin ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Börekçi olduğunu söylediği rivayet edilir.

Lahikanın en önemli kısmında Arapça bir metin bulunmakta ve Said Nursi şöyle seslenip küfretmekteydi:

“Ey münafık ve ahmaklar (Mustafa Kemal ve İnönü),

Cesedimi param parça etseniz de hakkı konuşmaktan geri durmayacağım.

Dünyanın her bir köşesine sesimi işittirme imkânım olsa Kur’an’ın gerçek bir kitap olduğunu, onun, doğruyu yanlıştan ayıran güvenilir bir kaynak olduğunu, içinde kuşku bulunmayan bir Allah kelâmı olduğunu, Hz. Muhammed’in şüphe taşımayacak derecede Allah’ın elçisi olduğunu, Hz. Peygamberin (AS) getirdiği şeriatın Allah’ın bildirdiği bir mesaj olup tamamen adaleti temsil ettiğini, içinde zulmün bulunmadığını herkese haykıracağım.

Ey Mülhidler (Mustafa Kemal ve İnönü),

Laiklik, İslam dininin üzerinde bir zulümdür.

Laikliği getirmenizden dolayı Arş-ı azam öfkeden titriyor.

Yakında gelecek olan şiddetli ve kahredici ölümünüzü bekleyin bakalım!

O an geldiğinde arşın sahibi olan Allah, liderlerinizi yeryüzünden alır.

O liderler, Sekar adlı cehennemde, ağlayıp inleyerek cezalarını çeker.

Cehennemdekiler; ölü işkembesine benzeyen zakkumu yiyerek ve pis içecekleri içerek sonsuza kadar acı çekerler.

Siz dinsizler (Mustafa Kemal ve İnönü), bizi kötülüklerinizle zehirliyor ve sonra da bizi mürteci diye isimlendiriyorsunuz.

Siz (Atatürk ve İnönü), kâfirlerin en pisi, vahşilerin en vahşisi, dinden çıkan iki mürtedsiniz.

İsimlerinizdeki ‘Elif’ ve ‘Be’ harfleri, sizin iki Süfyan tarzı Deccal olduğunuzu gösteriyor.Din aleyhine faaliyet yapanların liderisiniz.Yahudilerin en iğrenci ve zalimlerin en zalimisiniz (…)

4-Yahudi Kabalacılığının İslam dünyasındaki temsilcisi Muhyiddin-i Arabi ile ondan asırlar sonra yaşamış olan Nostradamus’un “Mehdi 2016 yılında çıkacak, Altın çağ başlayacak” şeklindeki kehanetlerine ya da kimilerine göre el Arabi’nin kerametine istinaden, kendini Mehdi ve Kutbul İrşad olarak gören paranoyak Fethullah’ın, 2016 yılının 15 Temmuz’unu “Mehdiyet darbesinin günü” olarak görmesi ve ona biat eden Fetöcü çete üyelerinin paylaşılmış mistik hezeyan psikolojisiyle kendilerine göre mukaddes Armageddon Savaşına girmeleri ve halkı katletmeleri.

5-Yine Risale-i Nur’un Mektubat adlı kitabının 28. Mektub bölümünde geçen efsanevi İslam kahramanı “Sarıklı Genç”in Fetullah Gülen şeklinde yorumlanması ve ondan medet umulması.

6-Tüm bunları görmekten aciz veya tüm bunları bildiği halde bu ihanet şebekesini devletin her kademesine çöreklendiren İslamcı hükümetin firaset ve basiret yoksunluğu.

SIRADA 2019 DARBE HAZIRLIĞI VAR

Herkesi ikinci kitabım Mehdi Mesih’te, kitabın kapağında Nostradamus 2016 dedi ibaresiyle, 2016’da ilahi Hero (kahraman) iddialı bir Mehdicilik harekâtının, yani siyasal iktidara darbe ve devletin başına çöreklenme hevesinin Fethullahçılarda vazgeçilmez bir İslamcı Kızılelma ülküsü olduğunu ihbar etmiştim.

Şimdi de ihbar ediyorum.Menzil’deki Nakşıbendi tarikatının Halidiye koluna mensup tekkenin üyeleri sadece Sağlık Bakanlığı kadrolarında kolonileşmiyor, aynı zamanda 2019 yılında Mehdi’nin zuhur edeceğine (ortaya çıkacağına/ iktidara geleceğine) dair top secret inanca sahip olduklarını ve bu inancı yaydıklarını tüm Türkiye’ye ve özellikle devletin başındakilere duyuruyorum. Üstelik 2019’da Mehdi’nin zuhur edeceğine dair kanaat ve itikat yalnızca Menzilcilerde değil, diğer bazı tarikat ve cemaatlerde de yaygın görüştür. İnternette biraz dolaşın, bu sapkın inancın ne derece taraftar bulduğunu göreceksiniz.

Son uyarılarımı yapayım.Gelecek yıl içinde tıpkı Fetö’nün darbesi gibi bir darbe girişimin gerçekleşme atağına şahit olursak niye uyarını yapmadın diye kimse bana sormasın, gücenmesin, hain yaftası takmasın.Cemaat ve tarikatlara imtiyaz sağlamaya devam edilirse, zaten şu sıralar ekonomik zorluklarla ve dış etmenlerle mücadele etmeye çalışan AKP Hükümeti ile birlikte T.C. devletinin tüm organları çökmeye mahkumdur.Benden hatırlatması.

UKRAYNA DOSYASI /// Turgut Kerem TUNCEL : UKRAYNA’DA 2019 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ BAĞLAMINDA EUROMAIDAN’DAN GÜNÜMÜZE UKRAYNA


Turgut Kerem TUNCEL : UKRAYNA’DA 2019 CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ BAĞLAMINDA EUROMAIDAN’DAN GÜNÜMÜZE UKRAYNA VE ÖNÜMÜZDEKİ SÜRECE DAİR DEĞERLENDİRMELER

Analiz No : 2019 / 14

Ukrayna’da, 31 Mart-21 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, bu ülke de, 1991, 1994, 1999, 2004, 2010 ve 2014 yıllarında gerçekleştirilen seçimlerden sonraki yedinci cumhurbaşkanlığı seçimidir. 31 Mart’ta gerçekleştirilen ilk tur seçimde, beklenildiği üzere, hiçbir aday oyların %50’sinden fazlasını elde edememiş, bu nedenle, en yüksek oyu alan görevdeki cumhurbaşkanı Petro Poroshenko ve Volodymyr Zelenskiy arasında 21 Nisan’da ikinci tur seçim gerçekleştirilmiştir. İkinci tur seçimde Poroshenko oyların %24,5’ini, Zelesnkiy ise %73,2’sini almış ve bu sonuca göre Zeleskiy Ukrayna’nın altıncı cumhurbaşkanı olmuştur. Olağanüstü bir durum olmaması halinde Zelesnkiy, 2024 yılına kadar Ukrayna’nın cumhurbaşkanı olarak görev yapacaktır.

2013 sonu-2014 başında gerçekleşen EuroMaidan Devrimi sonrasında, 25 Mayıs 2014’de olağanüstü şartlar altında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonraki ilk seçim olması dolayısıyla, Ukrayna’da 31 Mart ve 21 Nisan 2019 tarihlerinde gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, EuroMaidan-sonrası Ukrayna’daki toplumsal ve siyasi dinamiklerin anlaşılmasını sağlamaya yarayan somut veriler sunan önemli bir dönemeç niteliğindedir. Dolayısıyla, bu seçimlerin irdelenmesi, Ukrayna toplum ve siyasetinin bazı niteliklerinin anlaşılması için faydalı bir çaba olacaktır. Buna ek olarak, seçimleri takip eden dönemde Ukrayna’da önem kazanacağı görülen bazı süreçlerin ve dış politikayla ilgili olasılıkların şimdiden takip edilmeye başlanması da kuşkusuz önemlidir.

Ukrayna’daki 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin irdelendiği bu özet-analizde, ilk olarak, seçimlerin gerçekleştiği ekonomik, toplumsal ve siyasal bağlamın anlaşılması için bunlarla ilgili olarak betimleyici olan bazı veriler sunulacaktır. Bunu takiben, 21 Nisan’daki ikinci tur seçimde yarışan görevdeki cumhurbaşkanı Petro Poroshenko ve seçilen cumhurbaşkanı Volodymyr Zelesnkiy’nin seçim propagandalarının esasını oluşturan tutum, söylem ve temalar incelenecektir. Bu inceleme, Ukraynalı seçmenin gerçek gündeminin ne olduğunun anlaşılmasını sağlayacaktır. Üçüncü olarak ise, seçim süreci ve sonunda ortaya çıkan ve EuroMaidan-sonrası Ukrayna’daki toplumsal ve siyasi dinamikleri gösteren sekiz olgudan bahsedilecektir.

Özet-analizin ikinci bölümünde ise, cumhurbaşkanlığı seçimlerini takip eden kısa vadeli süreçte Ukrayna’da yaşanacağı anlaşılan önemli siyasal süreçlerden bahsedilecek ve son olarak Ukrayna ile alakalı uluslararası politikaya dair bazı gözlem ve tahminler okuyucuya sunulacaktır.

2019 Cumhurbaşkanlığı Seçiminin Gerçekleştirildiği Ukrayna’daki Ekonomik, Toplumsal ve Siyasal Bağlam

Ukrayna, 2018 yılı itibariyle, Moldova ve Belarus’un da gerisinde, Avrupa’nın en fakir ülkesidir.[1] Bu durumun ortaya çıkmasında 2014’den günümüze kadar devam eden savaş durumunun etkisi kuşkusuz büyüktür. İlk olarak savaş durumunun kendisi ülke ekonomisi için büyük bir yük teşkil etmektedir. Bunun yanında, Rusya destekli ayrılıkçılar ve hükümete bağlı güçler arasındaki çatışmaların ülkenin sanayi bölgesi olan Donbas’ta başlamış olması ve buradaki durumun günümüzde sürüncemede kalmış bir ihtilaf halini almaya başlaması, Ukrayna ekonomisi için ciddi kayıplar anlamına gelmektedir. Kırım’ın Rusya tarafından işgal ve yasadışı ilhakının tek başına ciddi ekonomik sonuçları olmasa da, Ukrayna’nın Karadeniz kıyısındaki Odesa limanı ve Azov Denizi kıyısında bulunan Berdyansk ve Mariupol limanları arasındaki deniz ticaretini olumsuz etkileyen bir faktördür.[2] Ekonomik veriler, Ukrayna ekonomisinin 2014’de %6.6; 2015’de %9.8 gerilemiş olduğunu, 2016 ve 2017 ise %2.4 ve %2.5 oranlarında büyüdüğünü göstermektedir.[3] Ne var ki, 2016 ve 2017’deki büyüme oldukça yetersiz bir seviyede kalmış, halkın içinde bulunduğu olumsuz ekonomik koşulların iyileşmesini sağlayacak düzeye ulaşmamıştır.

Dünya Bankası’nın Ukrayna, Belarus ve Moldova Ülke Direktörü Satu Kahkonen’ın basına yansıyan açıklamalarına göre Temmuz 2018 itibariyle Ukraynalıların %25’i yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yine Kahkonen’in açıklamalarına göre, bu oranın 2014 yılında %15 olması, 2014 sonrasında Ukrayna’daki ekonomik gerilemeyi göstermektedir.[4] Bu şartlar altında, halkın önemli bir kısmının borçlanma içinde olduğu da görülmektedir.[5] Bir milyondan fazla Ukraynalının akut açlık çektiği, 1,2 milyonunun ise gıda güvenliğinin olmadığı bildirilmektedir.[6]

Ekonomideki bu karanlık tablonun bir nedeni de kuşkusuz ülkedeki yolsuzluktur. 2017 yılında gerçekleştirilen Yolsuzluk Algı İndeksi çalışmasına göre Ukrayna yolsuzluk konusunda 180 ülke arasında en kötü durumdaki altmışıncı ülkedir.[7] Ülkede rüşvet oldukça yaygındır.[8] Her ne kadar, Poroshenko 2015 yılından itibaren bazı iş insanı-oligarklarla mücadele içine girmiş gibi gözükse de, bunun yetersiz kaldığı ve ülkedeki yolsuzluklarla mücadeleden çok bir takım kişisel hesaplar nedeniyle yapıldığı kanısı yaygındır. Bunun yanında, Porosehnko tarafından atanan Ulusal Savunma ve Güvenlik Konseyi Sekreter yardımcısı Oleh Hladkovsky’nin oğlunun çok yüksek bir fiyata Rusya’dan arızalı askeri mühimmat parçaları aldığının Şubat 2019’da ortaya çıkması, ülkedeki yaşanan yolsuzlukların son örneklerinden bir tanesi olmuştur.[9]

Gallup’un internet sitesinde 21 Mart 2019 tarihinde yayınlanan bir makalede, Ukraynalıların sadece %9’unun hükümete güven duyduğu belirtilmektedir. Bu dünyadaki tüm ülkeler arasındaki en düşük orandır. Hükümete güven duyanların oranının Yanukovich’in cumhurbaşkanlığı döneminde ve Poroshenko’nun iktidara geldiği ilk zamanlarda %24 olması[10] bu kapsamda önemli bir veridir. Aynı makalede hükümet ve iş dünyasında yüksek seviyede yolsuzluk olduğunu düşünen Ukraynalıların, toplumun sırasıyla %91 ve %82’sine tekabül ettiği belirtilmektedir. 2019 seçimlerinde ciddi usulsüzlüklerin yaşanmamasına rağmen, Gallup’un makalesine göre, seçim öncesinde yetişkinlerin yalnızca %12’sinin seçime hile karıştırılmayacağını düşünüyor olması da ülkedeki genel güven bunalımını gösteren bir örnektir. Seçimlerde hile yapılmayacağını düşünenlerin oranının 2014’te %26 seviyesinde olması da yine dikkat çeken bir veridir.[11]

Donbas’ta 2014 yılında başlayan çatışmalar dolayısıyla 1.5 milyon civarındaki Ukrayna vatandaşı ülke içinde yerinden olmuş (IDP) durumdadır. Bu rakam, ülkenin dünyada ülke içinde yerinden olmuş insanlar sıralamasında dokuzuncu sıraya yerleşmesine neden olmuştur.[12] Ülke içinde yerinden olmuş insanların toplumun geri kalanından çok daha zor şartlarda yaşamlarını devam ettirdiklerinin de hatırlanması gerekmektedir.[13] Donbas’ta yaşanan çatışmaların 13.000 civarında asker ve sivilin hayatına mal olmuş olması da insani trajedinin bir başka boyutudur.

Özetlemek gerekirse, cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı 2019 Ukrayna’sı, halkının önemli bir kısmının ekonomik zorluklarla boğuştuğu; ülkenin doğusunda devam eden çatışmalardan yıldığı; beş yıl önceki ümit dolu günlerde verilen sözlerin yerine getirilmemesi nedeniyle hayal kırıklığı yaşadığı; politikacılara güveninin çok düşük olan bir ülkedir. Bu tablo, Poroshenko’nun yenilgisi ve Zelenskiy’nin zaferini hazırlayan arka plandır.

Poroshenko ve Zelenkiy’nin Seçim Propagandaları

İkinci turda yarışan Poroshenko ve Zelesnkiy seçim sürecinde birbirinden çok farklı tutum ve söylemler sergilemişlerdir. Poroshenko basında ve kamuoyunda mümkün olduğunca görünür olmaya çabalarken, bunun tam tersine Zelenskiy, basının karşısına çıkmaktan imtina etmiş, seçim propagandasını daha ziyade internet ve sosyal medya üzerinden yürütmüştür. Tutumlarındaki bu farklılığın yanında, Poroshenko ve Zelenskiy seçim propagandalarında da birbirinden farklı konuları ön plana çıkartmış, farklı söylem kümeleri içinden ve farklı temalar üzerinden propaganda yürütmüşlerdir. Poroshenko, Zelesnkiy’yi seçmenin karşısında karşılıklı tartışmaya çekmeye çalışmış, ancak Zelenskiy Poroshenko ile halkın önünde tartışmaya girmekten özenle kaçınmıştır. Bunların bir sonucu olarak, seçim döneminde adaylar arasında, toplumu aydınlatarak daha bilinçli bir seçim yapmasına olanak tanıyacak bir siyasi tartışma ortamı oluşmamıştır.

Poroshenko’nun seçim propagandası

Poroshenko, seçim propagandasını,

  • Ukrayna’nın Euro-Atlantik seçimi ve bu seçim sonrası ortaya çıkan dış politika çizgisinin sürdürülmesi;
  • Donbas (ve Kırım) ile ilgili olarak Rusya ile süregiden savaş durumu ve savaştan zaferle çıkılması;
  • Rus kimliğinden arınmış bir Ukrain kimliğinin inşası sürecinin devam ettirilmesi;

temaları etrafında biçimlendirmiştir.

Poroshenko hemen tüm beyanatlarında “Ukrayna’ya yönelmiş olan Rus tehdidi”ne vurgu yaparak, Ukrayna’nın bununla mücadele edebilecek yeterlilik ve kararlılıkta bir cumhurbaşkanı seçmesi gerektiği şeklinde bir söylem geliştirmiştir. Poroshenko bu kapsamda, kendini, uluslararası arenada itibarı yüksek olan iyi eğitimli bir profesyonel; deneyimli bir diplomat; yetenekli bir müzakereci; güçlü bir cumhurbaşkanı ve başkomutan olarak resmetmiştir. Kendi cumhurbaşkanlığı döneminde, Avrupa Birliği ve NATO ile sürdürülen ilişkiler, IMF ile yapılan anlaşma, Ukrayna Bağımsız Ortodoks Kilisesi’nin kurulması ve Donbas’ta ayrılıkçıların ilerlemesinin durdurulması gibi konuları özellikle vurgulamıştır.

Propagandasını dış politika, güvenlik ve ulus inşası temaları etrafında kuran Poroshenko, rakibi Zelesnkiy’yi bu alanlarda doğru ve başarılı bir politika yürütemeyecek, tecrübesiz ve zayıf bir kişilik olarak sunmuştur. Poroshenko kurduğu bu söylem çerçevesinde, Ukrayna halkının ya Rusya ile mücadele edebilecek olan kendisini yâda bunu başarma iradesi olamayan Zelesnkiy arasında yapacağı tercihin, aslında kendisi ile Putin arasında yapacağı bir tercih olacağını ima etmenin ötesinde açıkça söylemiştir.

Zelesnkiy’nin seçim propagandası

Zelenskiy yürüteceği dış politika hakkında detaylı açıklamalar yapmamıştır. Bunun yanında, genel olarak, Euro-Atlantik yanlısı çizgiyi devam ettireceğini düşündüren bazı açıklamalarda bulunmuştur. Bununla ilgili olarak dikkat çeken bir husus, AB ve NATO üyelikleri konusunda var olan çizgiyi sürdüreceğini söylerken, NATO üyeliği konusunu, halkın gerçekten rızasının olduğunu görmek ve göstermek için referanduma götüreceğini söylemesidir.

Dikkat çeken bir başka husus ise Zelenskiy’nin, Putin’e karşı eğilmez bir cumhurbaşkanı ve başkomutan imajı sergileyen Poroshenko’nun aksine, savaşın sonlandırılması hedefi kapsamında Putin ile görüşebileceğini, hatta bu sonucu verecekse Putin’in önünde diz çökebileceğini söylemesi olmuştur.

Zelenskiy, seçim propagandasında esas olarak,

  • Ülkede değişim;
  • Yolsuzlukla mücadele;
  • Halkın ekonomik şartlarının iyileştirilmesi;
  • Savaşın sonlandırılması

temalarına vurgu yapmıştır.

Bunun yanında, Zelenskiy, seçim dönemi boyunca net bir siyasi program veya seçim beyannamesi ortaya koymamıştır. Seçimden önce bir beyanname yayınlamıştır, ancak bu bir siyasi programdan çok, genel ilkelerden bahseden bir metin niteliğindedir.[14] Zelenskiy, önemli konular hakkında karar alırken halka danışacağını, düzenlenecek referandumlar yoluyla halkın istekleri doğrultusunda siyaset yürüteceğini vaat etmiştir. Zelesnkiy’nin bu tutumu pek çok yorumcunun siyasi liyakatini sorgulamasına neden olmuştur. Bununla bağlantılı olarak, Zelenskiy’nin cumhurbaşkanı olması durumunda ülkenin ciddi sorunlarla karşı karşıya kalabileceği şeklinde yorumlar yapılmıştır.

Bu tip yorumlarda haklılık payı olabilecekse de, Zelenskiy’nin sergilediği bu tutumun gayet bilinçli bir şekilde yürüttüğü seçim stratejisinin bir bileşeni olduğunu görmek gerekmektedir. Zelenkiy, kendisi hakkında halka “siyasetçi olmayan sıradan ve basit bir insan” imajı sunmuştur. Bunun yanında Zelenskiy, sadece siyaset sınıfının değil siyasetin de dışında “sıradan bir insan olarak,” “sistemle mücadele edecek” bir cumhurbaşkanı olacağı şeklinde bir söylem geliştirmiştir. Zelesnkiy bu sayede, kendini “yozlaşmış eski”ye karşı “yeninin” temsilcisi olarak sunmayı hedeflemiştir. Bu açıdan bakıldığında, seçim sürecinde Zelenskiy’nin siyasi meselelere dair konuşmaması ile çizmeye çalıştığı imajın aslında örtüştüğü, bunun seçim stratejisinin bir parçası olduğu anlaşılmaktadır. Bir başka deyişle, Zelesnkiy’nin siyasete dair konuşmaktan kaçınması, siyasi bir falso değil, bir taktiktir. Bu noktada ironik olan şey, Poroshenko’nun Zelenskiy’ye dair kamuoyuna sunmak istediği imajın aslında Zelenskiy’nin kendi hakkında oluşturmaya çalıştığı imajı destekler nitelikte olmasıdır. Bu anlamıyla, tecrübeli siyasetçi Poroshenko farkında olmadan ”çaylak” Zelenskiy’nin çarkına su taşımıştır.

Poroshenko ve Zelnskiy’nin seçim sürecinde sergiledikleri tutum, kurdukları söylem ve vurguladıkları temalar ve seçimlerin sonucu dikkate alındığında ortaya çıkan şey, Ukrayna halkının esas meselesinin dış politika, güvenlik ve ulusal kimlik inşası olmadığı, halkın ülkedeki ekonomik ve siyasi elite ve bir bütün olarak sisteme karşı yoğun bir tepki duyduğu ve en önemli gündem maddesinin ekonomi olduğu anlaşılmaktadır.

2019 Cumhurbaşkanlığı Seçimleri Kapsamında Öne Çıkan Bazı Olgular

Rekor sayıda aday

Ukrayna’da 2019 cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili dikkat çeken hususlardan biri rekor sayıda adayın cumhurbaşkanlığı yarışına girmiş olmasıdır. Seçimin ilk turunda otuz dokuz aday cumhurbaşkanlığı için yarışmıştır. Bu rakam, Ukrayna tarihindeki en yüksek sayıdaki cumhurbaşkanı adayı anlamına gelmektedir. Öte yandan, bu adaylar arasında yalnızca Petro Poroshenko, Yulia Tymoshenko, Volodymyr Zelenskiy, Yuriy Boyko, Anatoliy Hrytsenko ve Oleh Lyashko’nun seçimde şansı olabilecek adaylar oldukları görülmüştür.

Seçimde ortaya çıkan bu tablo, Ukrayna’daki siyasal alanın halen oldukça parçalı bir halde olduğunu ve henüz arzu edilen düzeyde bir kurumsallaşma ve konsolidasyon seviyesine ulaşamadığını göstermektedir.

Seçime katılım oranının görece düşüklüğü

Ülkede seçime katılım oranı her iki turda da %62-63 seviyesinde kalmıştır. Olağanüstü şartlar altında gerçekleştirilen 2014 seçimi bir kenara bırakılırsa, bu oran yirmi sekiz yıllık Ukrayna tarihindeki en düşük seçime katılım oranıdır.

Ukraynalı seçmenin seçimlere görece ilgisizliği toplumdaki kırgınlık ve kızgınlığın yanında ümitsizliğin de bir göstergesi olarak okunabilir. Bununla ilgili olarak Rusya’nın yürüttüğü Ukrayna’yı yıpratma ve yıldırma siyasetinin başarısından da söz edilebilir.

Rusya yanlısı adayların %15’e varan oy oranı

Ülkede EuroMaidan sonrası oluştuğu iddia edilen toplumsal ve siyasal bağlam ve Donbas ve Kırım’daki durum göz önüne alındığında, dikkat çeken fakat Ukrayna ve Batı basınlarının pek değinmediği önemli bir husus, açıkça Rusya yanlısı olan Yury Boyko (%11.7) ve Oleksandr Vilkul’un (%4.2) ilk tur seçimde toplamda %16 civarında oy kazanabilmiş olmasıdır. Boyko’nun, 2014 cumhurbaşkanlığı seçiminde yalnızca %0.19 oy almış olması bu çerçevede ayrıca önemli bir veridir.

Bu sonuç, 2014 yılından beri devam eden savaş durumuna rağmen, Rusya’nın Ukraynalılar arasında hegemonyasının belli bir düzeyde devam ettiğini göstermektedir.

Aşırı sağ mitinin sonu

2013-2014 EuroMaidan’dan sonra gelişen süreçte, Kremlin’in yürüttüğü Ukrayna karşıtı propagandanın temel öğelerinden bir tanesi Kyiv’de gerçekleştirilen “Batı destekli darbe” sonrasında “Ukraynalı Nazilerin” ülke yönetimini ele geçirdikleri söylemidir. 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleri bu propagandayı tamamen boşa çıkartmıştır

İlk olarak, Ukrayna halkı anne ve babası Yahudi olan Zelesnkiy’i %75 gibi bir oy oranıyla cumhurbaşkanı seçmiştir. Bu gerçek, Kremli’nin servis ettiği “Kyiv’deki antisemit Naziler” propagandasını geçersiz kılmaktadır. Bunun yanında, seçimlerde yarışan aşırı-sağcı adayların toplamda ancak %1.6 gibi bir oy almış olması da, Kremlin merkezli propagandanın çökmesine neden olan bir başka sonuçtur.

Seçimlerde ortaya çıkan bu tablo aynı zamanda, Ukrayna toplumunun dışlayıcı, şovenist ve şiddet eğilimli etnik milliyetçi akımlara teveccüh göstermediğini göstermektedir. Esasında Ukrayna toplumunun bu tavrı, etnik milliyetçi temaları da kullanan Poroshenko’nun seçim yenilgisinin sebeplerinden bir tanesi olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Ukrayna toplumunun homojenleşmesi süreci

1991-2010 yıllarında gerçekleştirilen beş seçimde farklı bölgelerdeki seçmen farklı siyasi tercihlerde bulunmuştur. Ülke siyasi tercihleri açısından Batı ve Orta bölgeler ve Güney ve Doğu bölgeler olmak üzere ikiye bölünmüş bir görünüm sergilemiştir. 2014 yılındaki seçimde ise bölgeler arasında farlılıkların azaldığı daha yeknesak bir siyasi tablo ortaya çıkmıştır. 2019’da ülkedeki siyasi tercihlerle ilgili yeknesaklaşma eğiliminin artarak devam ettiği görülmüştür.

Bu homojenleşme eğiliminin ortaya çıkmasında kuşkusuz Kırım ve Donbas’taki seçmenin oy kullanamamasının bir etkisi söz konusudur. Ancak, Kyiv’in kontrolü altındaki doğu bölgeleri ile orta ve batıdaki bölgeler arasındaki benzeşme, bu homojenleşme eğiliminin yalnızca Kırım ve Donbas faktörleri ile açıklanamayacağını göstermektedir. Sonuçta, Ukrayna’da siyasi tercihlere dair bir homojenleşme sürecinin yaşandığını söylemek mümkündür.

Bunun yanında, 2019 seçim haritasında dikkat çeken bölge Ukrayna’nın batısında bulunan Lviv bölgesidir. Lviv, her iki turda da Poroshenko’nun Zelenskiy’den daha fazla oy aldığı tek bölgedir.[15]

Batılı ve milliyetçi eğilimleri kuvvetli Ukraynalı sosyal bilimciler genelde, Ukrayna’nın daha Ukrainophile Batı ve Orta bölgelerini norm, daha ziyade Küçük Rus’[16] kimliğini benimsemiş Güney ve Doğu bölgelerini ise sapma olarak görme eğilimindedirler. Bu bakış, tarihi ve sosyolojik pek çok açıdan eleştirilebilir. Bunun yanında, 2019 Cumhurbaşkanlığı seçimleri de bu bakışın sorgulamasına imkân veren bir başka durumu ortaya çıkartmıştır. Özetle belirtmek gerekirse, normun ne olduğunu söylemek o kadar kolay olmasa da, esas sapmanın Lviv (Galiçya) Ukrainophilismi olduğunu düşünmememiz için elimizde kanıtlar vardır.

Ukrayna’da “homo post-sovieticus” ilk cumhurbaşkanı

1991’den günümüze kadar Ukrayna’da cumhurbaşkanlığı yapmış olan Leonid Kravchuk, Leonid Kuchma, Viktor Yushchenko, Viktor Yanukovich ve Petro Poroshenko, ilk gençlik yıllarını Sovyetler Birliği döneminde yaşamış, toplumsal kimlik oluşum süreçlerini Sovyetler Birliğinin taşrası olan Sovyet Ukrayna’da geçirmiş kişilerdir. Bu kişiler, aynı zamanda, Sovyet ve Sovyet-sonrası Ukrayna’da parti bürokratı, siyasetçi, fabrika yöneticisi, bürokrat, teknokrat olarak görev yapmış kişilerdir.

Volodymyr Zelenskiy ise, toplumsal kimlik oluşum yıllarını Sovyet toplumunda değil, Sovyet-sonrası bağımsız Ukrayna’da yaşamış, bu anlamıyla gerçek anlamda “homo post-sovieticus” bir kişidir. Bunun yanında, Zelenskiy seleflerinden farklı olarak, bir parti bürokratı veya teknokrat değil, kapitalist ekonomik düzen içinde başarıyı yakalamış bir iş insanıdır.

Bu sebeplerden dolayı Zelenskiy, seleflerinden farklı bir toplumsal tipolojiyi temsil ettiği ve Ukrayna’nın başına gelen ilk gerçek Sovyet-sonrası cumhurbaşkanı olduğu söylenebilir. Bu açıdan bakıldığında, Zelesnkiy’nin Cumhurbaşkanı seçilmesini, Ukrayna’da yeni bir dönemin başlangıcı olarak görmek mümkündür. Başka bir deyişle, Zelenskiy’nin cumhurbaşkanlığı ile birlikte Ukrayna’da Sovyet dönemi gerçek anlamda kapanmıştır.

Yeni ve liyakat bir siyaset sınıfının olmayışı

2019 seçimde yarışan pek çok aday, EuroMadian-öncesi Ukrayna’ya ait olan ve ülkede 2013-2014 yıllarında yaşanan olayları doğuran ekonomik, toplumsal ve siyasi şartların oluşmasında rolü olan isimlerdir. Zelenskiy, bu gruba dâhil değildir, ancak siyasi liyakati hakkında ciddi soru işaretleri mevcuttur. Bunları bir araya getirdiğimizde karşımıza çıkan bir diğer önemli sonuç, 2014 EuroMaidan Devrimi’nin yeni ve liyakat sahibi bir siyaset sınıfı yaratamamış olmasıdır.

Ukrayna’da sivil toplum ve toplum

EuroMaidan-sonrası Ukrayna’da yeni ve liyakat sahibi bir siyaset sınıfın ortaya çıkmamış olması olgusu, Batı medyası ve düşünce kuruluşları tarafından övgüyle bahsedilen ve 2014 sonrasında ülkede hızla geliştiği iddia edilen sivil toplum göz önünde bulundurulduğunda şaşırtıcı bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle, sivil toplumun neden ülkeye önderlik edebilecek yeni ve liyakat sahibi siyasetçiler doğuramadığının sorgulanmasını yerinde bir çabadır. Bu sorgulama çerçevesinde teorik bir tartışma yürütüldüğü takdirde, sivil toplum ve siyasal toplumun farklı alanlar olduğu, en önemli işlevlerinden birinin siyasal toplumu denetlemek olan sivil toplumun siyasal toplumu beslemek gibi bir vazifesinin olmadığı gibi görüşler öne sürülebilir. Bu tür teorik argümanlar da doğruluk payı olabilecekse de, pratik düzeye indiğimizde, bazı olumlu sonuçları olsa da, günün sonunda, Ukrayna’daki sivil toplumun Ukrayna toplumunun çok temel ihtiyaçlarından bir kısmına cevap vermek konusunda yetersiz kaldığı görülmektedir.

Bu durumla ilgili birkaç tespit yapmak mümkün olsa da, bunlardan belki de en esas olanı, Sovyet-sonrası coğrafyada, büyük oranda Euro-Atlantik’in sağladığı finansal kaynaklar sayesinde gelişen sivil-toplum alanında, geçim kaynağı bu finansal kaynaklar olan ve bu sebepten dolayı toplumun ihtiyaçlarından çok finans kaynaklarının ihtiyaçlarına göre hareket eden ve “yurtdışı bağlantıları kuvvetli” bir “sivil toplum profesyonelleri” tabakasının oluşmuş olmasıdır. Ukrayna’da geliştiği iddia edilen sivil toplumun önemli bir kısmının, kendi elitinin yanında, kendi paralel gerçekliğini yaratan ve toplumun geniş kesimleriyle ilişkisi kopuk bir “gösteri toplumu” halinde bulunduğu görülmektedir. Ukrayna’da faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarının büyük oranda Kyiv’de yoğunlaştığı, örneğin Donbas’taki insani konularla ilgili faaliyet gösteren kuruluşların bile merkezlerinin bu şehirde olduğu, sivil-toplum kuruluşlarında çalışan insanların maaşlarının genele göre daha yüksek olduğu gibi gerçekler, sivil toplum ve “gerçek toplum” arasındaki kopukluk hakkında bazı fikirler vermektedir.

Kısa Vadede Ukrayna’da Önem Kazanacak Süreçler

Zelenskiy’nin kuracağı ekip

İçinde bulunduğumuz dönemde herkesin merak ettiği konu, Zelenskiy’nin ekibinde kimlerin yer alacağıdır. Bununla ilgili olarak çeşitli isimler ifade edilmektedir. Basında çıkan bu konuyla ilgili haberlerde, Zelenskiy’nin çekirdek ekibinde yer alan veya alması beklenen yirmi isim öne çıkmaktadır. Bu isimlerle ilgili dikkat çeken şey, güvenlik ve savunma uzmanı olan Ivan Aparshyn dışında, bunların tümünün yargı, ekonomi, eğitim gibi “içişleri” alanına giren konularla ilgili kişiler olmalarıdır.

Bu kompozisyon, Zelenskiy’nin seçimlerde ortaya koyduğu vaatler ile uyumludur. Öyle anlaşılmaktadır ki, önümüzdeki dönemde Ukrayna’da esas gündem Donbas ve Kırım sorunları veya Rusya ve Batı ile ilişkiler değil, iç siyasi, toplumsal ve ekonomik meseleler olacaktır.

Ekim 2019 parlamento seçimleri

21 Nisan 2019 günü Zelenskiy’nin Cumhurbaşkanı seçilmesi ile Ukrayna’daki seçim dönemi sona ermemiştir. Aksine, 27 Ekim 2019’da gerçekleştirilmesi beklenen parlamento seçimlerinin tamamlanmasına kadar olan yaklaşık beş ay boyunca seçim süreci devam edecektir. 27 Ekim 2019 günü gerçekleştirilmesi beklenen parlamento seçiminin de cumhurbaşkanlığı seçimi kadar kritik bir seçim olacağını söylemek mümkündür.

Ukrayna’daki siyasi sistem yarı-cumhurbaşkanlığı olarak adlandırılabilecek bir sistemdir. Bu sistem içerisinde, cumhurbaşkanı genel olarak dış politika ve güvenlik konuları ile ilgili yetki ve sorumluluklara sahipken, parlamentonun, ekonomi ve iç işleri ile ilgili konulara dair yetki ve sorumlulukları vardır. Bakanlar Kurulu, ülkedeki reformlarla ilgili yetki sahibi birimdir. Cumhurbaşkanının karar ve kararnameleri, Bakanlar Kurulu ve Parlamento’nun onayından geçmek zorundadır.

Bu noktada, Zelesnkiy’nin seçim sürecinde ortaya koyduğu hedefler ile Ukrayna’daki siyasi sistem arasındaki çelişkinin altını çizmek gerekmektedir. Kısaca belirtmek gerekirse, seçim sırasında Zelenskiy aslında cumhurbaşkanının yetki ve sorumluluğunda olan konularla ilgili değil, daha çok parlamento ve Bakanlar Kurulu’nun yetkisinde olan konularla ilgili vaatlerde bulunmuştur.

Zelenskiy’nin ifade ettiği, ülkede ekonominin iyileştirilmesi ve yolsuzlukla mücadele hedeflerinin başarısı, parlamentonun kompozisyonu ve Zelenskiy ile parlamento arasındaki ilişkinin niteliği ile yakından alakalı olacaktır. Dolayısıyla, 27 Ekim 2019’da gerçekleştirilmesi beklenen parlamento seçimi Ukrayna’nın önümüzdeki dönemi için çok belirleyici bir başka dönemeç olacaktır.

Zelenskiy nasıl yönetecek?

Zelenskiy iki selefi olan Yanukovich ve Poroshenko gibi bir oligark değildir. Zelenskiy, Ukrayna’daki siyasi sınıfa da dâhil değildir. Bunların yanında, Zelenskiy’nin Ukrayna’daki Ihor Kolomoyskyi gibi oligarklar ve eski siyasi sınıfa mensup kişilerle çok da şeffaf, temiz ve meşru olmadığı anlaşılan bazı ilişkilerinin olduğu görülmektedir.

Bunlar göz önüne alındığında, önümüzdeki dönemde Ukrayna’da yaşanacak siyasi süreçlerle ilgili ortaya çıkan önemli bir soru, Zelenskiy’nin toplumu ve siyaseti nasıl yöneteceği; yıkmaya geldiğini söylediği sistem ve bu sistemin köşe başlarını tutmuş olan siyasi ve ekonomik elit ve oligarklar ile nasıl bir ilişki kuracağı sorusudur. Kuşkusuz Zelenskiy’nin siyasi yapı, siyaset sınıfı ve oligarklarla sürdüreceği ilişki biçimi, Ukrayna’daki gelişmeleri doğrudan etkileyecektir.

Zelenskiy’nin, selefleri olan Kuchma ve Yuschenko’nun izledikleri yolu izleyecek, sistemin köşe başlarını tutmuş ve birbirleri ile neo-feodal ilişkiler içinde olan siyasi ve ekonomik elit ve oligarklar ile açık bir çatışmaya girmek yerine, bunların üzerinde bir konumda yer tutmaya çalışarak, var olan dengeleri çok da fazla yerinden oynatmadan, bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen bir tür hakem rolü oynamaya gayret edeceği düşünülebilir.

Elbette ki bu senaryonun gerçek olması sadece Zelenskiy’ye değil siyasi ve ekonomik elitin ve oligarkların tavırlarına da bağlı olacaktır. Her durumda, siyasi tecrübesi olmayan, yukarıda belirtildiği gibi “homo post-sovieticus” bir kişi olan, ülkedeki neo-feodal ilişki ağları içinde yer almayan ve muhtemelen bu ağların nasıl işlediğini tam olarak bilmeyen Zelenskiy’nin sistem ve sistem içinde köşe başlarını tutmuş kişilerle ilişkilerini izlemek oldukça ilginç olacaktır.

Ukrayna ve Uluslararası Siyaset

Zelenskiy’nin cumhurbaşkanı seçilmesinin Euro-Atlantik’in Ukrayna’ya karşı tutumunda ve bu ikisi arasındaki ilişkilerin gidişatında ciddi bir değişikliğe neden olmayacağı düşünülebilir. Bunun yanında, Zelenskiy, seçim döneminde söylediği gibi, NATO üyeliği konusu hakkında bir referandum düzenleme yoluna giderse, Euro-Atlantik’in buna nasıl bir tepki vereceğinin izlenmesi ilginç ve gerekli olacaktır. Bunun yanında, 21 Nisan sonrasında Ukrayna ile ilgili uluslararası siyasetle alakalı takip edilmesinde fayda olacak esas meselenin Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkiler olduğunu söylemek gerekmektedir.

Ukrayna ve Rusya arasındaki ilişkiler

Süreç içerisinde, Ukrayna seçimleriyle ilgili Rusya’nın üç beklentisinin olduğu ilgili basında çıkan haber ve yorumlardan anlaşılmaktadır. Bu beklentiler;

  • Poroshenko’nun seçimi kazanmaması;
  • Ukrayna’nın belirsiz ve istikrarsız bir döneme girmesi;
  • Ekim 2019’da gerçekleştirilecek parlamento seçimlerinde Rusya yanlısı milletvekillerin parlamentoda belli bir ağırlık kazanmasıdır.

Rusya’nın ilk beklentisi gerçekleşmiştir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda Rusya yanlısı adaylar %16 gibi azımsanmayacak bir oy oranına ulaşmıştır. Bunun yanında, Ukrayna’yı yakından takip eden bazı uzmanlar, Ekim ayındaki parlamento seçimlerinde Rusya yanlılarının parlamentodaki koltukların %16 ila %20’sini alabileceklerini düşünmektedir. Bu ihtimal gerçek olursa, Rusya’nın bir diğer beklentisi de gerçekleşmiş olacaktır. Seçim sürecinde Ukrayna’da herhangi bir huzursuzluk, toplumsal çatışma veya istikrarsızlık ortaya çıkmamıştır. Bu aşamada, yakın gelecekte bunların yaşanacağını gösteren emarelere rastlanmamaktadır. Bunun yanında, Rusya’nın böyle bir durumun ortaya çıkması için çeşitli adımlar atma ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Rusya’nın, Poroshenko’nun ikinci tur seçimi %50 gibi büyük bir farkla kaybetmesini, yürüttüğü dış politika ve ulus inşa politikasının çöküşü olarak okuması muhtemel gözükmektedir. Bununla bağlantılı önemli bir soru ise böyle bir okuma sonrasında Rusya’nın Ukrayna’ya dair nasıl bir siyaset yürüteceğidir. Şu ana kadar Rusya Devlet Başkanı Putin’in Zelenskiy’yi kutlamamış olması; Rus yetkililerin, Ukrayna ile ilişkilerin Zelenskiy’nin pratiğine göre belirleneceği yönündeki açıklamaları; ve Kremlin’in 24 Nisan’da Donbas’taki Ukrayna vatandaşlarının, 27 Nisan’da ise tüm Ukraynalıların Rus pasaportu almalarının kolaylaştırılacağı yönündeki açıklamaları, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı baskıcı yaklaşımını bu ülkeden somut tavizler elde etmedikçe bırakmayacağını düşündürtmektedir. Bununla ilgili esas soru ise Rusya’nın Ukrayna’dan ne tür tavizler beklediğidir.

Kırım meselesi

Zelesnkiy döneminde Kyiv’in, Kırım konusuyla ilgili şimdiye kadar yaptığından fazlasını yapmasını beklemek hayalcilik olacaktır. Bu, Zelenskiy ile alakalı bir durum değildir. Poroshenko döneminde de Kyiv, Kırım konusuyla ilgili olarak bir takım beylik sözler sarf etmek dışında, Kırım’daki illegal Rus hâkimiyetinin sonlandırılması ve burada fiili egemenliğin yeniden sağlanmasını sağlamaya yönelik ümit verici bir siyaset geliştirememiştir. Seçim sürecinde Zelenskiy ve Poroshenko dâhil tüm adaylar Kırım konusunda göstermelik beyanlar haricinde dikkate değer bir perspektif sunmamışlardır. Benzer bir şekilde, Ukrayna’daki uzmanların da bu konuyu fazla tartışmadıkları görülmüştür.

Kırım konusuyla ilgili olarak önümüzdeki dönemde ilgi çekici tek süreç, Ukrayna ve Diasporadaki Kırım Tatarlarının Zelesnkiy yönetimi ile nasıl bir ilişki kuracakları ve Kırım’la ilgili olarak yeni bir yol haritası çizip çizmeyecekleri olacaktır.

Donbas meselesi

Donbas konusunda ise, Zelesnkiy’nin savaşın yıkıcı ekonomik ve insani etkilerini azaltmak için buradaki çatışmayı “dondurma” ve “donmuş bir çatışma” (frozen conflict) haline getirmeye yönelik bir siyaset izlemesi olası görünmektedir. Buna paralel olarak, Donbas halkı ile gerginlik giderici diyalog yolları araması da ihtimaller dâhilindedir. Donbas’la ilgili ortaya çıkabilecek yeni durumun, Tiflis ile Abhazya ve Güney Osetya arasındaki duruma benzerlik gösterme ihtimali yüksektir. Elbette, böylesi bir girişimin sonucu Rusya’nın alacağı tavırla doğrudan bağlantılı olacaktır.

Fotoğraf: independent.co.uk

[1] “IMF ranks Ukraine as Europe’s poorest country,” bne IntelliNews, Ekim 16, 2018, erişim Mayıs 8, 2019 ,http://www.intellinews.com/imf-ranks-ukraine-as-europe-s-poorest-country-150301/.

[2] David R. Marples, “Poroshenko: An oligarch seeks a second term,” The Topchubashov Center, Mart 20, 2019, erişim Mayıs 8, 2019, http://top-center.org/analytics/658-poroshenko-an-oligarch-seeks-a-second-term.html?fbclid=IwAR1lsBihNhFRnRwoXDExYRStn_4SgBoNQYn_OiR3vZJFbaSVlAj-9cMWX4c.

[3] Bu ve diğer veriler için bkz. “Ukraine Economic Outlook,” FocusEconomics, Nisan 2, 2019, erişim Mayıs 8, 2019, https://www.focus-economics.com/countries/ukraine.

[4] “More poor people in Ukraine now than five years ago – World Bank,” Ukrinform, Temmuz 18, 2018, erişim Mayıs 8, 2019, https://www.ukrinform.net/rubric-society/2500940-more-poor-people-in-ukraine-now-than-five-years-ago-world-bank.html.

[5] Olexandr Honcharov, “What 2019 budget mean for ordinary Ukrainians?” 112.international, Aralık 11, 2018, erişim Mayıs 8, 2019, https://112.international/opinion/what-2019-budget-mean-for-ordinary-ukrainians-35056.html.

[6] “Ukraine among world’s poorest countries,” UNIAN, Ocak 30, 2018, erişim Mayıs 8, 2019, https://www.unian.info/society/2373812-ukraine-among-worlds-poorest-countries-report.html.

[7] “Ukraine,” Transparency International, erişim Mayıs 8, 2019, https://www.transparency.org/country/UKR.

[8] “Ukraine Corruption Report,” GAN, erişim Mayıs 8, 2019, https://www.business-anti-corruption.com/country-profiles/ukraine/.

[9] Anna Korbut, “Ukraine’s Presidential Election: Key Candidates and Key Questions,” Mart 7, 2019, erişim Mayıs 8, 2019, https://www.chathamhouse.org/expert/comment/ukraine-s-presidential-election-key-candidates-and-key-questions?gclid=CjwKCAjwvuzkBRAhEiwA9E3FUngq0OIAIXaGs5OyS7TJir8hhqNHQ23hqTc4dLebI5awX0es2FFDXhoCZe4QAvD_BwE.

[10] Zach Bıkus, “World-Low 9% of Ukrainians Confident in Government,” Gallup, Mart 21, 2019, erişim Mayıs 8, 2019, https://news.gallup.com/poll/247976/world-low-ukrainians-confident-government.aspx.

Aynı makale, hükümete güven oranının Sovyet-sonrası ülkelerde ortalama %48, dünyada ise %56 seviyelerinde olduğunu bildirmektedir.

[11] Zach Bıkus, “World-Low 9% of Ukrainians Confident in Government”

[12] “Internally Displaced Persons (IDP),” UNHCR, erişim, Mayıs 8, 2019, https://www.unhcr.org/ua/en/internally-displaced-persons.

[13] “National Monitoring System Report on the Situation of Internally Displaced Persons – June 2018,” ReliefWeb, Haziran 30, 2018, erişim Mayıs 8, 2019, https://reliefweb.int/report/ukraine/national-monitoring-system-report-situation-internally-displaced-persons-june-2018.

[14] “Ukrayna Cumhurbaşkanı Adayı Volodymyr Zelenskiy’nin Seçim Öncesi Programı” başlıklı bu metine https://program.ze2019.com/ adresinden ulaşılabilir.

[15] Lviv dışında Poroshenko’nun Zelenskiy’den daha fazla oy aldığı iki yer ülke dışındaki sandıklar yani diaspora ve Kyiv kent merkezidir. Yurtdışındaki sandıklardan Poroshenko’nun önde çıkması, diaspora çalışmalarında sıkça kullanılan bir kavram olan “uzun-mesafe milliyetçiliği” (long-distance nationalism) ile açıklanabilir. Kyiv kent merkezinde ortaya çıkan durum ise bu bölgenin kendine has ekonomik, demografik ve toplumsal yapısı ile ilgilidir.

[16] Küçük Rus’, ortak Rus’ (Doğu Slav) tarihi ve kimlik öğeleri üzerinden Ukraynalı ve Rus kimliklerinin ortaklaşan yanlarını vurgulayan, Ukraynalı ve Rus kimliklerinin ortak Rus’ (Doğu Slav) kimliğinin farklı fakat birbirileriyle yakından bağlantılı biçimleri olduğuna işaret eden, Ukraynalılar ve Ruslar arasında etnik bir farklılık olmadığını düşüncesi etrafında şekillenmiş olan bir kavramdır. Ukrayna ve Rus kimlikleri arasındaki ilişkiyi bu şekilde tasavvur edenlerin bir kısmı, bir adım daha öteye giderek bu iki kimliğin belli düzeylerde farklılıklarını korusalar da tek bir ulusal kimlik altında birleşmelerinin en ideal veya doğal sonuç olduğunu düşünmektedirler.

Ukrainophile kavramı Türkçe’ye, Ukrayna/Ukrain yanlısı, Ukrayna/Ukrain dostu, Ukrayna/Ukrain hayranı şeklinde tercüme edilebilir. Bunun yanında, tarihsel ve siyasi bağlamı içinde düşünüldüğünde bu kavram, Rus’ (Doğu Slav) kimlik öğeleri üzerinden Rus kimliği ile farklı ölçülerde ortaklaşan veya aynılaşan kimlik tasavvurlarını reddeden, Rus etnisitesinden farklı ve bundan bağımsız bir Ukrain etnisitesinin olduğunu, bu nedenle, Ukrain ve Rus uluslarının da birbirinden farklı uluslar olduklarını veya olmaları gerektiğini savunan etno-ulusal tasavvura işaret etmektedir.

Siyasi akımlar olarak ele alındığında ise, Ukrainophile kavramının Ukrain etnik milliyetçiliğine ve ulus devletçiliğine işaret ettiği, buna karşıt olarak Küçük Rus’çuluğun, Ukrayna/Ukraynalı ve Rusya/Ruslar arasında dostane ilişkilerden siyasi birleşmeye kadar uzanan bir yelpazede, belli bir siyasi birlikteliği doğal gördüğü veya savunduğu şeklinde bir sınıflandırma yapılabilir.

Bu literatür takip edilirken unutulmaması gereken önemli bir nokta Rus’ adının, Rusları değil, Rusları, Belarusları ve Ukraynalıları içine alacak şekilde Doğu Slavlarını ifade eden bir ad olmasıdır. Bu nedenle, Rus’ ve Rus adları birbiriyle karıştırılmamalıdır.