TARİH : Vahideddin’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi


Vahideddin’in Sürgündeki Hac Yolculuğu ve Birkaç Bildirisi

19 Mayıs 2020

  • Jean-Louis Bacqué -Grammont, Hasseine Mammeri*

Kurtuluş Savaşı’nda Sultan Altıncı Mehmet Vahideddin’in tutumu ve başvurduğu yöntemler, öylesine sert ve görünüşte çok haklı tenkitlere yol açmıştır ki, modern tarihçilerin bu padişahı hemen hemen unutmaları hiç de hayret uyandırmamaktadır. Bu koşullar içinde, otuz altıncı Osmanlı padişahının hatırasını temize çıkarmayı hedefleyen umutsuz bir çaba ve genel kanıya ters düşen bir düşüncenin ürünü olan, inandırıcılıktan uzak bir teşebbüsü, takdirle karşılaşmıştık.[1] Ancak bu savunulması güç davanın aleyhine, tam o sıralarda yayımlanan bilimsel bir yazı, savunucularını zor duruma sokacak bir şekilde, Altıncı Mehmet’in işgalcilerle yapmış olduğu işbirliğini, apaçık olarak bir defa daha gözler önüne sermiştir.[2]

Paris’te Dışişleri Bakanlığı’nın arşivlerinde bulunan Hilâfetin ilgasıyle ilgili belgeleri incelerken bu konu ile ilgili olarak son zamanlarda okuduklarımız gözlerimizin önüne geldi. Gerçekten bu incelemelerimiz sırasında, elimize geçen bazı dosyalarda, hâl’edilen padişahın, sürgün sırasındaki faaliyetlerini konu alan ve bugüne kadar tarihçilerin dikkatinden kaçmış görünen bazı vesikalar bulduk. Şunu belirtmek gerekir: burada sunacağımız belgeler, Kahire’de yayınlanan bir gazetenin eski koleksiyonlarında rastlanılan bir tanesi hariç, münhasıran Fransız diplomatik arşivlerinin belirli bir serisinden alınmış bulunmaktadır.[3] Bu vesikaların önümüze serdiği tablo, doğal olarak hem yarım, hem de yan tutan nitelikleri itibariyle, şimdilik bunlardan herhangi bir sonuç çıkarmayacağız. Bunları tamamlayacak belgeleri her şeyden önce İngiliz ve Türk arşivlerinde ve o zamanların Hicaz basınında aramak gerekir. Bu incelememiz, meslektaş tarihçilerinden birini, böyle bir çalışmayı kısmen veya tamamen ele almaya yöneltirse, yararlı bir hizmet görmüş olacaktır.

Bu vesikaları, olduğu gibi, kendi değerleri içinde sunarken şu hususu belirtmek gerekir: Kemalist devrimin içinde yer aldığı ortamın nesnel olarak bilinmesine katkıda bulunmak, biricik gayemizdir. Hâl’edilen bir hükümdarın kendisini sür-güne gönderenlere methiyeler yağdırması beklenemez. Böyle olduğuna göre, tarihin bir tanığı olan Vahideddin’in müşahedeleri, tutumu ve ifadesi okuyucuda hiçbir şaşkınlık yaratmayacaktır. Kullanılan dil, Abdülhamitvâri mutlak bir halife-hükümdar ağzıdır. İçindeki öç alıcı kin, onu savunulamayacak derecede çürük kanıtları, gün gibi âşikâr mukalataları kullanmaya sevk etmektedir ki, bunların üzerinde durmak dahi abestir. Vahideddin’in bu aşırılıkları, serin ve bitaraf bir kafa ile düşünenlerde, yaratılması istenen etkinin tersini yaratacağı kanaatini uyandırabilir. Mustafa Kemal, davâ arkadaşları ve eylemleri bu ithamlardan daha da yücelmiş olarak karşımıza çıkmaktadır.

Başvurduğumuz kaynaklar, genellikle Fransız Hariciyesi’nin, tahta çıkışından evvel de, sonra da, hükümdarlığı esnasında da son Osmanlı sultanına karşı fazla bir ilgi ve merak beslemediğini göstermektedir.[4]

İstanbul’un Itilâf Devletleri’nce işgali döneminde Fransa Cumhuriyeti’nin Bâbıâli nezdindeki iki yüksek komiseri, Jules Defrance (1919-1921) ve General Maurice Pelk (1921-1924), yalnızca İngiliz menfaatlerine tamamen bağlı gördükleri Vahideddin’e karşı yakınlık ve ilgi göstermemiş ve ilişkileri, protokol çerçevesinde mesafeli kalmıştır. İşte bu ortam içinde M.Pellé’nin padişahın ısrarlı ve mükerrer talebi üzerine kendisiyle yapmış olduğu bir görüşmeyi anlatan 25 Ekim 1922 tarihli[5] telgrafına icap eden dikkatle eğilmek gerekir.[6] Çok sıkışık ve zor durumda olan Altıncı Mehmed, komisere şu beyanatta bulunmuştur:

Ankara’daki “Genç İnsanlar” kabul edilemez iddia ve isteklerle ortaya çıkmaktadır. Delegelerinin konuşmalarında bolşeviklerin tesirleri kolayca fark ediliyor. Ulusal egemenliğe ilişkin telâkkileri Türk halkının ne sosyal durumuna, ne de geleneklerine uygundur; şeriatin gereklerine de uymaz. “Sultan ben hoca kılığında biri değilim” diyor, “Papa gibi yalnız bir din adamı olarak kalmaya asla rıza gösteremem.” İslâmi telâkkiye göre Halife, dini korumak için dâima kuvvetli olmalıdır. Türkler halifeyi hal’ettikleri takdirde diğer ülkelerin Müslümanları, Türkiye dışında, örneğin Arap memleketlerinde, gerçek halife olacak birini bulmaya çalışacaklardır. Aynı zamanda büyük bir Müslüman devlet olan Fransa, böyle bir olasılığın tehlikelerini takdir edecek vaziyettedir. Suriye’yi ele geçirmekle Türkiye ile sınırdaş olan ve ülkenin istikrar içinde gelişmesiyle yakından alâkalı olan Fransa’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nda istikrarsız bir rejimin yerleşmesini endişe ile karşılayacağı muhakkaktır. Ortak menfaatlerimiz vardır. Sizin için Türkiye, Suriye’den çok daha önemlidir.

Bu kanıtlara dayanarak Sultan, hayretler içinde kalan muhatabından, Fransa’ nın Ankara Hükümeti nezdinde sert bir girişimde bulunarak yakında toplanacak Lozan Konferansı’nda Türkiye’nin tek bir delegasyonla temsil edilmesini ve bu heyetin başına da, ifadesinden anlaşıldığı-na göre, kendisi tarafından tayin edilecek bir murahhasın getirilmesini talep etmesini isteyerek:[7]

“Osmanlı halkının Halife Padişah etrafında toplanması için, Fransa’nın nüfuzunu kullanmasını, benim de kişisel itibarımı ve ağırlığımı koymamı ümit ettiğini imâ eder şekilde, ifade etmiştir.”

General ihtiyatla, protokole uygun nezaket ve mücamele çerçevesinde, hükümetinin Türkiye’nin içişlerine müdahale etmek istemediğini belirtmiştir. Raporun sonuç kısmından anlaşıldığına göre, hele itibarını kaybetmiş bir lider lehine böyle bir girişim söz konusu olamaz:

“Tamamen kaybolmuş bir davâya bulaşmak, hiçbir şekilde yararımıza olmayacaktır”.

Burada dikkati çeken husus Altıncı Mehmet’in ileri sürdüğü ve sürmekte sonuna kadar direteceği, delilleridir. Meşruiyetini mensup olduğu hanedan sülalesinden alan bir Osmanlı Padişahı ve Müslümanların halifesi olarak otoritesi asla tartışma konusu olamaz; bunu yapanlar ise Türk milletini hiçbir şekilde temsil etmeyen ve itilâf Devletleri’yle yakın bir zamana kadar savaş halinde bulunan karanlık amaçlı yeni bir devlet tarafından perde arkasından yönetilen, sorumsuz mukaddesat yıkıcılarıdır.[8] İzlediği çizgiye sadık kalan sultan, İstanbul’u terk ettiği sıralarda, hâiz olduğu ayrıcalıkların hiçbirinden feragat etmeyeceğini ilân etmiştir.[9] Bu beyanatın ertesi günü, Ankara Hükümeti’nin Umur-u Şeriye Vekili Mehmet Vehbi, Vahideddin’in halifelikten ıskatını bildiren bir fetva yayınlamış,[10] aynı günde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Veliaht Abdülmecit Efendi’yi Halife-i Müslimin seçmiştir. Vahideddin her iki kararın meşruiyetini tanımayı sonuna kadar ısrarla reddetmiştir.

Sultan’ın Türkiye’yi terkedişini takip eden günlerde Ankara Hükümeti’nin, hattâ binnefs General Pellé’nin Sâkıt Sultan’ın İngiltere politikasının âleti haline gelerek, bu ülkenin nüfuzu altındaki bir İslâm memleketinde halife olarak kullanılmasından, endişe duydukları, sezilmektedir.[11] Aynı dönemde beliren başka endişeler gibi bu da dayanaksızdı. Türkiye ve Türkler hakkındaki kişisel bilgisi İstanbul’a ve bu şehirde yaşayan bir kısım varlıklı sosyete kesimine inhisar eden Pellé Büyük Millet Meclisi’nce Hilâfetle Saltanatın birbirinden ayrılması ve Abdülmecid’in halife seçilmesinin kamuoyu tarafından geniş çapta tasvip edilmediğini söylemekle, Kasım 1922 olayları karşısındaki halkın tepkisini, abarttığı kanısındayız.[12]

Gerçekte Doğu Anadolu’da (Urfa, Birecik, Elazığ, Antep) ve Suriye’de beliren mevziî ve geçici bazı hoşnutsuzluklar bir kenara bırakılırsa, o zamana kadar cuma hutbelerinde Vahideddin’in adının geçtiği yerlerde yeni halife, genellikle benimsenmiştir. Sürgündeki halife padişah artık hiçbir değer ifade etmiyordu. Daha da kötüsü Vahideddin’in apaçık bir şekilde İngiltere’nin himayesi altına girmekle, örneğin Mısır’da olduğu gibi bu ülkeye düşman İslâm halkoyunu, karşısına almış oluyordu.[13]

Sürgün Vahideddin ilk önce Malta’ya gider. Orada ancak birkaç hafta kalır. Sağlığı bozuk bu adamın birdenbire uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıkışının kesin nedenleri -dini vecibeleri yerine getirmek veya dışarıdan yapılan ısrarlı ricalar- bizce meçhuldür. Öyle görünüyor ki, İslamın kutsal yerlerinde hac farizasını ifa için Hicaz Kralı Hüseyin tarafından kendisine bir davet telgrafı gönderilmiştir.[14]

Bilindiği gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir tabii olan Mekke Haşimi Şerifi Hüseyin 1915 yılında İngiltere tarafına geçerek ve Halife Sultan’a karşı tam bağımsızlık talebinde bulunarak Türkiye’ye cephe almış ve bu tarihten itibaren de Sultan’ın ismi Hicaz camilerinde okunmaz olmuştur. Hüseyin’in, konfedere bir Arap imparatorluğu kurarak içindeki çeşitli krallıkların başına çocuklarını getirip halife unvaniyle hüküm sürmek gaye ve ihtirası, herkesce bilinmekte idi.[15] Ancak bu gayeye erişilmesi, güçlü hâmisi İngiltere ile tam bir uyum halinde olma koşuluna bağlı idi. Zira böyle bir proje, Fransa’nın doğudaki menfaatlerini zedelediği gibi, tehlikeli komşusu Necd Bölgesi’nin Vahhabi kralının hedef ve maksatlarına da aykırı düşüyordu. Üstelik bizzat kendi tebaası dahi zaman zaman bu politikasına karşı çıkıyordu. Ağabeyine (Sultan Reşad’a) başkaldıran Hüseyin’in, kendisini tek meşru halife addetmeye devam eden Vahideddin’i Mekke’ye davet ederken ne gibi art niyetler beslediğini kesin olarak bilmiyorum. Uygun bir karşılık vermek suretiyle Hilafet hakkının kendisine intikalini sağlamak mı? Her ne hal ise Altıncı Mehmet bu daveti hemen kabul ettiğini, tam bir Osmanlı nezâketini yansıtan telgrafıyla bildirir.[16]

İngiliz Hükümeti, Vahideddin’in emrine Ajax Zırhlısı’nı tahsis eder. Sultan bu zırhlı ile 9 Ocak 1923 tarihinde Port Said’e gelir. Burada kendisini Hüseyin’in oğullarından Şarkilürdün Emiri Abdullah’ın başkanlığındaki bir heyet karşılar. Buna karşılık Mısır Kralı Fuat ve Kahire Hükümeti, Sâkıt Padişahın Mısır topraklarından geçişini, gösterişli bir şekilde görmemezlikten gelirler.[17]

Vahideddin’in, kendi konsolosluk bölgesinden yakında geçeceğini geç haber alan Başkonsolos Léon Krajewsky, ziyaretçiye karşı ne gibi bir protokol uygulanacağını, hariciyesinden ivedilikle[18] sorar. 15 Ocak sabahı Sultan Cidde’ye varır. Krajewsky durumu telgrafla bildirir[19] ve aynı gün, bu hususla ilgili ayrıntılı bir mektup gönderir.[20] Bu mektupta, Vahideddin’in Süveyş’ten itibaren Hidivi Deniz Şirketi’ne ait “Mansura” adlı mütevazı bir vapurla geldiği vapurun ana direğinde Türk bandırasının açılmış olduğu belirtilmektedir.[21] Hüseyin ve Veliahtı Ali vapura çıkarak Padişahı karşılarlar ve şehre kadar kendisine refakat ederek, halkın ilgisizliği arasında ikâmetine tahsis edilen yere götürüp yerleştirirler. Ancak Hicaz kralının Altıncı Mehmet’e karşı bu itibar ve saygı gösterilerinin noksan bir yanı vardır; protokolün eksik bırakılan bu yönü üzerinde Sâbık Padişahın bunu kasdi bir hareket sayacak kadar duyarlı olması beklenirdi. Başkonsolos, bununla ilgili olarak şunları söylüyor:

“Bu gibi merasimlerde adet olduğu üzere Peygamber’in sancağının karşılamada açılmaması, dikkati çekmişti. Bana kalırsa Hicaz kralının bu hareketi, Vahideddin’i halife sıfatiyle karşılamadığını ifade eden kararının sonucudur. Zira 1916’dan beri cuma namazlarında halifenin ismi artık okunmamaktadır.”

Sabık Sultanın şehre bir İngiliz harp gemisiyle değil, “patates torbaları ve domates sepetleri” yüklü bir gemi ile gelmesinin şehirde olumsuz bir hava yarattığını belirttikten sonra, Başkonsolos şöyle diyor:

“Acaba Ingilizlerin bu kararı, kendine hala halife nazariyle bakmakta devam eden kişiyi, İslamın kutsal topraklarına İngiliz bayrağını taşıyan bir geminin korunmasında göndermemeyi uygun gören kasıtlı bir tutumun mu sonucudur?”

Her ne hal ise Kral Hüseyin, böylesine müstesna bir kişiliği hâiz, ancak hangi resmi sıfatla karşılanacağı açıkça belli olmayan, bir ziyaretçiyi, nezdinde mutemet diplomatların ve teb’asının gözleri önünden uzak tutmaya hiç de niyetli değildi. İki gün sonra, 17 Ocak’ta Krajewski, Altıncı Mehmet’le mülakatını şöyle anlatır:[22]

Vahideddin’in benim üzerimde çok üzüntü verici bir intiba bıraktığını gizlemeyeceğim. Durumu, doğal bir sebebe bağlı veya ileri derecede zehirlenmeden ileri gelen bir yorgunluk belirtilerini taşıyordu. Başı önüne düşmüş, alt dudağı sarkık, gözleri sönük ve uykulu. Benim ve yanında oturttuğu yaveri için oldukça sıkıcı bir sessizlik hüküm sürdü. İngiliz diplomatik temsilcisi de aynı sıkıcı izlenimi taşıyordu.[23]

Vahideddin Cidde’de birkaç gün kaldıktan sonra, Emir Ali refakatiyle Taif’e hareket etti.[24] Bu şehirde iki aydan fazla kalacaktı. Bu süre içinde pek de açıklığa kavuşmayan çeşitli olaylar cereyan etmiştir. Bu olaylarla ilgili olarak Fransa’nın Cidde Konsolosluğu’na ait yazışmada 12 Mart 1922 tarihli son derece dikkat çekici bir dosya vardır.[25] Bu dosyada Altıncı Mehmet’in Halife Sultan sıfatiyle İslam alemine hitaben yayınlamak istediği bir bildirinin çevirisi bulunmaktadır. Konsoloslukça gönderilen sunuş yazısından anlaşıldığına göre, Cidde’nin ileri gelen bir şahsiyeti henüz yayınlanmamış olan bu metnin Arapça bir nüshasını konsolosluğa sağlamıştır. Konsolosun hazırlanan metnin Kral Hüseyin tarafından “kaleme alınmış olmasa bile” onun “ilhamcısı” olduğu görüşünü, kuşku ile karşılamak mümkündür. Bu hususta Sultan’ın bu tarihten altı ay önce General Pellé ile yapmış olduğu konuşmayı hatırlamak kâfidir: Mekke’de yayımlanmak istenen beyannamede, bu konuşmada ileri sürülmüş olan delillerin geliştirilmiş şekli, takınılan tavır ve zihniyetin aynısı vardır. Bütün bunlar, daha ileride göreceğimiz gibi Mart 1924 tarihli mektupta yer alacaktır ki, kanaatimce bu metnin Vahideddin’e ait olduğunu teyid etmeye yeterlidir.[26]

Hicaz kralının, haklarını binnefs Hazret-i Peygamber’den alan ve kendini şaşmaz bir şekilde tek meşru halife addeden Vahideddin’ in beyannamesinin ilhamcısı olabileceği, aklın kabul edeceği bir şey değildir; aksine kendi kendine, hilafet makamı için başlıca aday nazariyle bakan Hüseyin böyle bir metnin yayınlanmasına, hiç olmazsa kendi krallığı sınırları içinde engel olmak isteyecektir. Böyle de olmuştur. Bizce bu neden, Ankara Hükümeti’ne karşı ihtiyat ve teenni ile hareket etmek arzusundan daha ağır basmaktadır. Zira bu hükümet tarafından ağır ithamlarla memleketinden kaçmaya zorlanan bir hükümdarı debdebe ile ve merasimle kabul etmekle, Hicaz kralı, nasıl olsa Ankara Hükumeti’ni zaten rencide etmiş bulunuyordu. Gerçekte bu beyanname yalnızca Kral Hüseyin’in menfaatlerine dokunmuyordu, Krajewski’nin bildiri ile ilgili olarak göndermiş olduğu mektubun sağ yukarı köşesine Fransız Başbakanı Raymond Poincaré, okunması güç el yazısıyla şu notu yazmıştır:

“Bu bildiri, İstanbul Hükümeti’nin İtilâf Devletleri’ne karşı hareketlerinde serbest olmadığı, bu sebeple de bütün tasarruflarınm hükümsüz bulunduğu şeklinde Ankara Hükümeti’nce ileri sürülen tezi desteklemek için kullanılabilir, bu nedenle yayınlanmaması uygundur.”

Konu ile daha yakından alâkalı bulunan İngiltere Hükümeti de aynı şekilde düşünmüş olabilir. Bu duruma göre bildiri büyük bir rahatsızlık kaynağı olarak ortaya çıkmaktadır, hattâ bizzat yazarı için de. Halbuki kendisi, bu bildiriyi İslâm âleminde kullanılan bütün dillere tercüme ettirmiş ve yaygın bir şekilde her tarafta yayınlanmasını da arzu etmişti. Beyannamenin ne ölçüde dağıtıldığını bilmiyoruz. Türkiye’de fiilen dağıtıldığı şüphelidir.

Bu bildirinin yayınlanmasıyla ilgili eldeki tek iz, Kahire’de münteşir el-Ahram gazetesinin 29 Şaban 1341’e rastlayan 16 Nisan 1923 tarihli 14024 sayılı nüshasında tek başlık altında üç sütun üzerine yer alan metnidir. Bu metnin, Mısır milliyetçiliğinin düşmanlarının, yani İngiltere ile taraftarlarının menfaatlerini zedeler nitelikte olması, Arap âleminde etkili olan bu gazetenin sorumlularınca yayınlanmasında göz önünde bulundurulan bir husus olup olmadığı akla gelmektedir.

İçeriği bakımından Krajewski’nin yardımcılarının ellerine geçmiş olan metnin görünüşte aynı olan Türkçeden çevrili Arapça nüshasını okurken, adı geçen kişilerin bildiriyi birçok yerinde bozuk bir şekilde özetleyip basitleştirdikleri görülmektedir.

Bu durumda metni yeni baştan ve bütünüyle ele alıp anlamına bağlı kalarak harfiyen çevirmeye teşebbüs ettik. Elde edilen sonuçtan Mösyö Pierre Godé’nin yardımlarına çok şeyler borçluyuz. Kendisine burada minnettarlığımızı ifade ederiz. Tercümenin başlığı ve takdim tarzı “El-Ahram” gazetesinin yukarıda bahsettiğimiz nüshasının aynısıdır.

Fransa Cumhuriyeti Fransa Konsolosluğu
Ticari ve Siyasi işler Dairesi Cidde
Asya N.56
Sâbık Sultan’ın bildirisi

(MAHREMDİ R)
Cidde 12 Mart 1923
“Bu bildiri, İstanbul Hükûmeti’nin itilâf Devletleri’ne karşı hareketlerinde serbest olmadığı, bu nedenle bütün tasarruflarının hükümsüz bulunduğu şeklinde Ankara Hükûmeti’nce ileri sürülen tezi desteklemek için kullanılabilir, bu nedenle yayınlanmaması uygundur.”
Poincaré
(Fransa Başbakanının el yazısı ile)

Fransa Başkonsolosluğundan
Ekselans Mösyö R. Poincaré’ye
İcra Vekilleri Heyeti Başkanı ve Hariciye Vekili

Muhammed Vahideddin tarafından İslâm âlemine hitaben kaleme alınan ve yayınlanması şimdilik geciken beyannamenin tercümesini Ekselansınıza sunmakla şeref kesbederim. İslâm âleminde kullanılan bütün dillerde kaleme alınan bu bildiri, gerçekte kuru ve karmaşık bir savunma, aynı zamanda Kemalistleri ve özellikle Mustafa Kemal’i hedef alan bir ithamnamedir.

Hiçbir yeni değerlendirme unsurunu getirmediği gibi, İstanbul’un Bolşeviklere teslimi için muvafakatini koparmak üzere Sâbık Sultan nezdinde yapıldığı iddia olunan teşebbüs dışında, hiçbir yeni ayrıntıyı da içermemektedir. Vahideddin kaçışını Peygamber’in bir öğretisine uygun olarak yaptığını ifade etmekle beraber, kendini korumak ve hayatını, kanun ve adalet tanımayan kimselerin ellerinde muhakkak bir tehlikeye maruz bırakmak istemediğini de itiraf etmektedir.

Henüz kimse tarafından bilinmeyen bu beyannamenin Arapça bir nüshasını Yüzbaşı Depui, Cidde’nin tanınmış ayânından birinin yakın ilgi ve yardımıyla elde etmiştir.. Bunun bir kopyasını çıkarttım. Yine aynı şahıs tarafından sağlanan bilgilerden, bu bildirinin yazarı değilse de ilhamkârı olan Hicaz kralının, bugünkü ortam içinde Mustafa Kemal Hükümetini hoşnut etmeyecek böyle bir belgenin Mekke’den çıkarılıp dağıtılması hususunda tereddüt ettiğini, zira adı geçen kralın son zamanlarda Yeni Türkiye’den, Arap ülkelerinin tam bağımsızlığını tanıdığı ve kendisini de bu ülkelerin en büyük önderi addettiği konusunda güvence aldığını, öğrenmiş bulunuyoruz.
İmza: Léon Krajewski

Birkaç günden beri gelen telgraflar, Sâkıt Sultan’ın İslam âlemine bir mesaj ile hitap edeceğini, bu mesajı Hindistan’a ve diğer islâm ülkelerine göndereceği haberini vermektedir. Bu mesajın elimize geçen Türkçe suretinin sözcüğü sözcüğüne çevirisi aşağıdadır.

Önemli Not:
Bu belgenin Refik Halid Karay’ın evrakı arasından çıkan Türkçe nüshası, ‘Tarih ve Toplum’ dergisinin 16 Nisan 1985 tarihli 16. Sayısında “Arapça çevirisinden Fransızcaya çevrilmiş halini yeniden Türkçeye çevirmek yerine, rahmetli Refik Halid Karay’ın evrakı arasında bulunan Türkçe aslının çevrim yazısını sunuyoruz” notuyla yayınlanmıştır. Beyannamenin tam metnini, Yazar Tayfun Çavuşoğlu’nun tarihi gelişmelere ilişkin değerlendirmeleri eşliğinde okumak için bu dosyaya göz atabilirsiniz: “Vahidettin’in Beyannamesi… Mustafa Kemal’i Ankara’ya kim gönderdi?”

Birkaç gün sonra, 15 Mart tarihinde Krajewski, Vahideddin’in Mekke’ye döndüğünü, hâdiselerin gelişmesini beklemek üzere İngiliz makamlarınca yapılan davete icabeten Arabistan’ı terk ederek Malta’ya gitmeye hazırlandığını bildirmektedir. Konsolos bu gidişi, Kral Hüseyin ve oğlu Ali’nin el altından kendilerine karşı ingilizlerce desteklendiğine inandıkları İbni Saud ile muhasematın yeniden başlaması ihtimaline bağlıyordu.[27]

24 Mart tarihinde Krajewski, Sâbık Sultan’ın Mekke’den bir hafta sonra hareket edeceğini bildiriyordu[28], ancak bu hareket pek de anlaşılmayan sebeplerden ötürü müteaddid defalar ertelenmiştir. Bu sıralarda Vahideddin’in hastalık nedeniyle on beş gün süreyle yatağından ayrılamaz duruma düşmüş olması muhtemeldir. [29]

30 Mart tarihli mektubunda konsolos , Türkiye ile ilişkileri düzelmeye başlayan İngiltere’nin, Vahideddin’i yolculuktan alıkoyması için Hüseyin üzerinde baskı yapmış olabileceği kuşkusunu dile getirmektedir. İkinci bir ihtimal de, İbni Saud tehlikesi karşısında zor duruma düşmüş bulunan Hicaz kralının, İslâm dünyasından hacıların kutsal yerleri ziyarete hazırlandıkları sırada, Vahideddin’in bu tehlike sebebiyle ayrıldığının bilinmesini istememiş olmasıdır.

“Cereyan eden olaylara genellikle ilgisiz kalan Hicaz kamuoyu bir muamma haline gelen Vahideddin’in ayrılması meselesine büyük ilgi duymaktadır. Mekke’de yayınlanan resmi ‘Kıble’[30] gazetesinde Sâbık Sultandan bahsedilirken eskiden olduğu gibi dalkavukça, şatafatlı unvanlara artık yer verilmediğini gören kamuoyu, biraz da sevinerek Haşimî kralımn zor durumda kaldığı sonucunu çıkarmaktadır. Hicaz kralına üzecek her şey teb’ası tarafından sevinçle karşılanmaktadır.”[31]

Konsolosun 13 Nisan tarihli mektubu kuşkuları teyid eder görünmektedir. Bu mektupta, İngiltere’nin isteği üzerine Vahideddin’in alıkonmuş olmasa bile, maddeten gidebilme imkansızlığı içinde bırakıldığına işaret edilmektedir. “Bunun yanı sıra, Sultanın Hicaz kralından birçok şikayeti olmuştur. Hüseyin’in harçlık olarak kendisine ve maiyetine günde 40 franktan fazla tahsis etmediği ve yakında açıklanan bildiri metninin Hicaz basınında yayınlanmasına ısrarla engel olduğu dolaşan şayialar arasındadır” denilmektedir.[32]

Nihayet VI. Mehmet, 18 Nisan tarihinde, kendisini uğurlamak arzusunu izhar eden Hüseyin’le beraber Cidde’ye gelir. Sürgün Sultanın gideceği yer meçhuldü. Krajewski, yolculuğun, İngiltere’nin muvafakatiyle Hayfa’ya veya başka bir İslâm ülkesine yapılacağını sanıyordu.[33] Halbuki İngiltere Hükümeti, himayesi altındaki kişiden umduğunu bulamamanın hayal kırıklığına uğramıştı, onunla daha fazla işbirliği yaparak başına dert açmaya pek niyetli görünmüyordu. 19 Nisan tarihli mektubunda Krajewski, maiyetindeki birçok kişinin ölümünden dolayı çok üzülen Sultanın Hicaz’ı terk etmekte acele ettiğini yazıyordu. Üstelik Hicaz Kralı Hüseyin’in, kendisinin lehine Hilâfetten feragat etmeyi inatla reddetmesi Sultandan çıkar uman koruyucularının ani hoşnutsuzluğuna yol açmıştır.

Birkaç gün sonra, İngiltere Hükümeti, müstemlekelerinden hiçbirinde kendisini kabul etmek istemediğini bildirmiştir.[34] Sultanla aralarındaki ilişki kesinlikle ve apaçık bir şekilde kopmuştu. Türkiye ve İslam alemi tarafından reddedilen Sâbık Sultan, artık büyük devletlerin tahtasında bir piyon dahi değildi. Vahideddin İsviçre’ye çekilmek istediğini bildirerek 2 Mayıs tarihinde bir ticaret gemisiyle Cidde’yi terk etmiştir.[35]

Yolculuk esnasında fikir değiştiren Vahideddin İsviçre’de yerine İtalyan Rivyerası’na gider.[36] Mayıs ortasında San Remo’ya gelir ve orada vefatına kadar üç yıl kalır. Burada, herkesten uzak kapalı bir hayat yaşar ve hemen hemen hiçbir siyasal faaliyette bulunmaz.[37]

Ancak iki vesileyle kendini Halife Sultan telâkki etmeye devam ettiğini belirtir.

Birincisinde, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın gelecekte Hilâfeti ilga edeceğine dair birbirini teyid eden şayialar üzerine, Vahideddin, basına verdiği beyanatta, değişmez görüşünü bir kez daha yineler.[38]

İkincisinde ise tutumunu daha resmî yollarla ortaya koyar. 13 Mart 1924 tarihinde Hilâfetin lağvı ve Osmanlı hanedan ailesinin Türkiye dışına çıkarılmasından on gün sonra[39] Vahideddin, Fransa cumhurbaşkanına bu durumu protesto eden, el yazısıyla kaleme alınmış bir mektup yollar. Mektubun tam metni aşağıdadır:[40]

Ekselans Mösyö Millerand
Fransa Cumhurbaşkanı, Paris

Sayın Cumhurbaşkanı,
Dünyada cereyan eden olayların gerçek anlamı ve kapsamı hakkında bilgi sahibi olan Ekselansınız, Başkentimi geçici olarak terk etmeme yol açan âmilleri ve nedenleri herhalde bilmektedirler.

Bu ayrılış, altı asırdan beri sülâlemizin uhdesinde bulunan ve atalarımın tahtının mirasçısı sıfatıyla kutsal bir hak olarak bana intikal eden Hilâfet ve Saltanattan feragat etmemi hiçbir zaman tazammun etmez. Asi teb’amdan teşekkül eden Ankara Meclisi’nin aldığı kararların hükümsüz olduğu ve etkisiz kalmaya mahkûm olduğu apaçık ortadadır. Bunlardan, Hilâfetle Saltanatı birbirinden ayırıp Hilâfeti ilga eden karar, yalnızca altı milyon Müslümandan oluşan Türk halkının yetkilerini aşmaktadır; kaldı ki, halen Türk halkı cebir ve şiddet yoluyla kendisini alet eden ve masumiyetiyle temiz kalpliliğinden yararlanarak onu aldatan, çoğunluğunun kökeni ve inançları belirsiz, etkili bir azınlığın yönetimi ve güdümü altında bulunmaktadır.[41] Hilâfet ve Saltanat sorunu, dünya çapında sorunlar olup 300 milyon Müslümanı çok yakından ilgilendiren ve ancak dünya Müslümanlannın ezici çoğunluğunun iradesi ve en yüksek fetva makamlarının kararlariyle çözüme kavuşturulabilecek sorunlardır.

Şeriatin ahkâmına aykırı olan kararların hükümsüz ve keenlemyekün kalmaya mahkûm olduğu keyfiyeti, şer’i hukukçuların nezdinde yerleşmiş bir görüştür. Öte yandan, şimdiki olaylardan tahmin edilebileceği üzere, böylesi kararlar Müslümanlar arasında büyük huzursuzluk ve infial yaratabilecek nitelikte olduğundan, dünyadaki durum üzerinde de vahim tepkilere yol açabilir.

Sadık teb’aları arasında sayısız Müslümanların bulunduğu Fransa Cumhuriyeti’nin en yüksek sorumlu şahsiyeti olan Ekselanslarına bu açıklamayı yapmayı, faydadan hali bulmadım.

Öte yandan Ankara Meclisi, Hanedan ailemize ait bütün malları müsadere etmiş ve fertlerini sürgüne göndermiştir. Bu keyfi kararlar onları en doğal ve kutsal haklarından yoksun bırakmaktadır. Bu güç durum karşısında Ekselansınızca veya Fransa Cumhuriyeti Hükümeti’nce imkan nispetinde kendilerine gösterilecek himaye ve yapılacak yardım, kuşkusuz büyük bir destek teşkil edecektir.

Bu vesileyle Ekselansınıza ve Ailenize sağlıklar dilerim.

İmza
Mehemmed Vahideddin
Osmanlı imparatoru

Oldukça can sıkıcı bu mektup, Cumhurbaşkanlığı makamınca Fransız Hariciyesi’ne iletilir. Kuşkucu Dışişleri Bakanı Poincaré, bu mektupların birer kopyasını çıkartarak İngiltere ve İtalya’daki Fransız sefirlerine gönderir ve telgrafla, kendilerinden, benzeri mektupların, sürgün Sultan tarafından Kral Beşinci George ile Kral Üçüncü Victor-Emmanuel’e gönderilip gönderilmediğini öğrenmeleri görevini verir.[42]

Gerçekten benzeri bir mektubun Londra’ya gönderildiğini ve tahmin edildiği gibi bu teşebbüsün sonuçsuz kaldığı anlaşılır.[43]

Bunu örnek alarak kaygılarından sıyrılan Cumhurbaşkanlık Genel Sekreterliği, müsveddesi arşivde korunan şu kaçamak protokoler cevabı, gönderir:[44]

Haşmetmeab

13 Mart tarihli mektuplarında Majesteleri, Başkentlerinden muvakkaten ayrıldıklarını, bu geçici ayrılışlarının hiçbir zaman Hilâfet ve Saltanat makamından feragat anlamına asla gelmeyeceğini bana lütfen bildirmişlerdir. Saltanat ve Hilâfetin birbirinden ayrılması ve Hilâfetin lağvıyla ilgili Ankara Büyük Millet Meclisi kararlarının Kuran’ın âmir hükümlerine aykırı düştüğü ve bu Meclisin yetkilerini aştığı, ayrıca belirtilmiştir.

Ailenizin efradının mallarının müsaderesi ve bunların yurtdışına çıkarılmalarıyla ilgili mezkûr Meclisce alınan kararlardan bahseden Majesteleriniz, ailenizin güç durumda olduğunu, Fransa Cumhuriyeti Hükümetince imkân nispetinde bunlara gösterilecek himaye ve yapılacak yardımın bunlar için gerçekten büyük bir destek olacağını, belirtmişlerdir.

İletilen bu habere muttali olduğumu bildirirken, evvelâ Majestelerinin uğradığı haksız felâketler vesilesiyle en derin sempati duygularımı ifade etmekten şeref duyarım.

Hilâfet ve Saltanat konularında Fransa Hükümeti’nin müdahale edecek durumda olmadığından dolayı, büyük bir üzüntü duyduğuma emin olmanızı isterim. Saltanat konusunda Fransa, başka ülkelerin içişlerine müdahale etmemeyi bir kural olarak kabul etmiştir. Hilafet meselesinde ise bütün dinlere saygılı olan Fransa bu konunun münhasıran Müslümanların vicdanî kanaatlerine ait bir iş olduğuna daima inanmıştır. Fransa her yerde ve her zaman Müslüman vatandaşlarını kendi dini ihtiyaçlarıyla ilgili kararlarda daima serbest bırakmış ve onları etkilemekten sakınmıştır.

Zaten Fransa gibi Müslüman-olmayan bir ülkenin bu konuda müdahalesi, müdafaa edilmek istenen davayı tehlikeye sokabilir.

Şahsımın ve Bayan Millerand’ın sağlığıyla ilgili iyi dileklerinden dolayı, Majestelerine teşekkürlerimi bildirir, şahsınız ve aileniz için en halisane temennilerimin kabulünü rica ederim.

Bu tarihten sonra, Fransız diplomatik arşivlerinde VI. Mehmet’e dair herhangi bir haber yer almamıştır. Sadece ölümünden sonra, ailesiyle Abdülmecit ailesi arasında 15 Mayıs 1926’da yapılan geçici anlaşma dolayısıyla ve son arzularına uygun olarak, naaşı Şam’a nakledildiğinde adından söz edilmiştir.[45]

Turcica-Revue d’Etudes turques, Cilt XIV (Louvain-Paris-Strasbourg, 1982), s.226-47.
* “Tarih ve Toplum” dergisinin 18 Nisan 1985 tarihli 16. sayısında yer alan bu makalenin künyesi şöyle verilmiştir: Bu makale Centre National de la Recher-che Scientifique (Bilimsel Araştırma Milli Merkezi) ile Centre d’Etudes de l’Orient Contemporaine â l’Universite de Paris III (Paris III Üniversitesi Çağdaş Doğu incelemeleri Merkezi) tarafından oluşturulan E.R.A. (Ortak Araştırma Ekibi No.57’nin çalışmaları çerçevesinde yazılmıştır.
Okuyucunun, VI. Mehmet Vahideddin’in saltanatı (1918-1922) sırasında geçen Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918), İzmir’in Yunanlılarca işgali (15 Mayıs 1919), Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkışı ve istiklâl Savaşı’nın Başlaması (19 Mayıs 1919), İtilâf Devletlerince Istanbul’un işgali (16 Mart 1920) gibi olayları bildiği varsayılmaktadır. 1922 yılında Kemalistler’in Yunanlılar’a karşı kazandığı zafer sonucunda aktedilen Mudanya Mütarakesi (11-14 Ekim) üzerine, İşgalcilerle açıktan açığa işbirliği yapan İstanbul Hükûmeti ile Vahideddin bertaraf edilir. 1 Kasım tarihinde Ankara Büyük Millet Meclisi saltanatı kaldırır, VI. Mehmet, İngilizlerin sayesinde aynı ayın 17’sinde HMS Malaya zırhlısı ile İstanbul’u gizlice terk ederek sürgün yolunu tutar.

DİPNOTLAR / KAYNAKLAR

[1] Necip Fazıl Kısakürek, “Vatan haini değil, büyük vatan dostu Sultan Vahidüddin” (İstanbul: Büyük Doğu Yay., 1975), 2. bas. Bu kitap, kaynak göstermeyen, sağlıklı bir kronolojiden hemen hemen yoksun bulunan, taraf tutan (engage), savunduğu teze aykırı her şeyi bile bile bir kenara iten bir eserdir. Böyle olmakla birlikte, burada bu eserden bahsetmeyi uygun gördük. Son padişahın hâlâ tek tük taraftarlarının bulunduğunu, alıntılarımızın Kısakürek’in kitabının ikinci baskısından yapıldığını vurgulamak isteriz. İncelememizde, bu esere bazen tekrar başvuracağız.

[2] Salâhi R.Sonyel, “Son Osmanlı Padişahı Vahidettin ve İngilizler,” Belleten, XXXIX/154 (Ankara, 1975), s.257-64, dört fotokopi.
[Bu makalenin özünü şu cümle anlatıyor:
“İngiltere’nin Istanbul’daki diplomatik temsilcisi [Yüksek Komiseri!] Sir Horace Rumbold’un İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a 7 Mart 1922 tarihinde gönderdiği 232 sayılı gizli bir yazıdan anlaşıldığına göre, Vahidettin, [Yunan propagandasına karşı Türk tezini Avrupa’ya tanıtmak amacıyla Ankara’dan gönderilen, Dışişleri Bakanı] Yusuf Kemal [Tengirşenk] kurulu üyelerinden özel kâtip Kemal Beyin, kayınpederinin evinde bulunan valizini, kâtibin iki günlük gaygubetinden yararlanarak ajanlarına açtırmış, içindeki altı gizli belgenin fotokopilerini çektirerek, belgelerin gene valize yerleştirilmelerini buyurmuş; fotokopileri 6 Mart 1922 günü emektar bir mabeyncisiyle, İngiltere Yüksek Komiserliği baştercümanına göndermişti.” (s.260)
Yazar, incelemesinin sonunda, “Vahidettin bunları gerçekten çaldırarak, Türkiye’yi işgalinde bulunduran bir ulusun diplomatik temsilcisine göndermişse, ulusal akıma ve yurdu kurtarma çabalarına hıyanet etmiştir” (s.264) yargısına varıyor.]

[3] Serie E, Levant, Turquie, 1918-1929. Burada, yalnızca cilt numaralarıyla atıf yapılacaktır. 27 (Osmanlı sarayı, Hanedan sorunları, 1919-1926), 87 (İçişleri), 97 (İç politika, Ağustos 1921-Ekim 1922), 108-109 (Din işleri, genel dosya, 1918-1919 ve 1920-1929), 110 (Din işleri, Hilafet, Ocak 1922-15 Mart 1924), 571 (Hilafet, Temmuz 1920-Haziran 1926).

[4] Abdülmecid’in oğlu ve kardeşleri V.Murad, II. Abdülhamid ve V.Mehmet Reşad’ın en küçüğü olan Vahideddin, 2 Şubat 1861 tarihinde doğmuştur. Amcazadesi, Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin Efendi’nin 1 Şubat 1916’da intiharı üzerine veliaht ilan edilmiş, V.Mehmed’in (Reşad) vefatı üzerine de 4 Temmuz 1918 tarihinde tahta çıkmıştır. Bu olaylar, Fransa’nın Osmanlı imparatorluğu’yla harp halinde olduğu sıralarda cereyan ettiğinden, Fransız Dışişleri Bakanlığı’nca pek tanınmayan bu yeni Sultan hakkında daha fazla bilgi için, sözkonusu bakanlık, İstanbul sefareti eski mütercimlerinden A.Ledoulx’un belleğine başvurmuştur. Bu zatın 6 Temmuz 1918 tarihinde bakanlık için kaleme aldığı notta (cilt 87, elyazması yaprak 107-109, daktiloya çekilmiş sureti, s.110-111), Vahideddin şöyle anlatılmaktadır: “… Uzun boylu, zayıf ve güçlü bir kişi. Kendisiyle son defa Haziran 1914’te görüştüğümde, 50 yaşında, tam sağlıklı bir insan görünümündeydi. Çok zeki, faal, çok muhteris, soğuk tabiat-içten pazarlıklı ve iradeli bir kişidir. Karakterini ve zihniyetini çok takdir eden (II) Abdülhamid’in şüpheli nazarla bakmadığı en gözde kardeşidir. Yeni padişahın eğitimine, ilk gençlik dönemindeki diğer Osmanlı hanedanı prensleri gibi, gerekli itina gösterilmemiştir. Az Fransızca bilir, fakat cereyan eden olayları daima ilgiyle izlemiştir. Abdülhamid’in düşüşünden sonra devamlı olarak şüphe içinde yaşayan Jöntürkler Vahideddin Efendi’ye karşı her zaman güvensizlik beslemişlerdir. Bunlardan biri, bana bir gün şöyle demişti: Vahideddin aynen Abdülhamid’in karakterini taşır. Bizde hiç güven uyandırmamıştır; ama bir gün hükümdar olursa vay halimize.”
Sefaret tercümanının notunun aynı günü, Fransa’nın Berne Büyükelçiliği tarafından VI. Mehmet’le ilgili mahrem bir yazı gönderilmiştir. Bunda, padişahın İsviçre’de oturan akrabalarından birinin sözleri şöyle nakledilmektedir:
“Vahideddin otoriter ve hilekâr tabiatı bakımından ikinci bir Abdülhamid olacaktır. Belki biraz daha zeki … ve hilekâr… daha inatçı… soğuk ve esnek.” (Aynı yazıdaki diğer bilgiler için yaprak 122’ye bakınız.)

[5] Cilt 97, yaprak 210-213, açık telgraf

[6] General Pellénin bu gözlemini lâyıkıyla değerlendirmek için, kronolojik sırayla bazı vak’aları hatırlatmak gerekir. Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal hareketinin zaferini tescil eden Mudanya Mütarekesi, yukarıda belirtildiği gibi, 11 ilâ 14 Ekim 1922 ta-rihinde imzalanmıştır. Mustafa Kemal, Sadrazam Tevfik Paşa’ya, Büyük Millet Meclisi’nin Türkiye Devleti’nin yegâne ve mut-lak mümessili olduğunu bildirir. Barış Konferansı çalışmalarının Lozan’da başlayacağı ve Türkiye’nin temsil edilmesi sorununun olanca ağırlığıyla ortaya atıldığı bir sırada bu sözler, büyük bir önem taşır. Pellénin Padişahla görüşmesinden üç gün sonra 28 Ekim’de itilâf Devletleri Ankara ve İstanbul hükümetlerini konferansa birer delegasyon göndermeye çağırırlar. Ayın 29’unda, Ankara Hilâfetle Saltanatın birbirinden ayrılması kararını alır. Aynı gün, TBMM’ye sunulan bir önergeyle, 16 Mart 1920 tarihinden itibaren Saltanatın mevcut olmadığı ilân edilir. (Bu, Istanbul’un İtilâf Devletleri’nce “inzibatii bir tedbir olarak ve muvakkaten” işgal edildiğinin bildirildiği, VI. Mehmet’inse herkesi hayretler içinde bırakan edilgin bir suskunluk gösterdiği tarihtir.)

[7] Padişahın İngiliz Yüksek Komiseri’yle sonuçsuz kalan benzer bir konuşmasından sonra, General Pellé ile de aynı şekilde konuştuğu, büyük bir yanılgıya düşme tehlikesini göze almadan varsayılabilir.

[8] Ankara Hükümeti’nin düşüncelerine ve Sovyetlerle yakın ilişkilerine imâda bulunan VI. Mehmet, olayların bu cephesine son derece duyarlı bulunan muhatabına, bilerek ve maksatlı olarak bu sözleri yöneltiyordu. 26 Ekim 1922 tarihinde, yani iki gün önce, Pellé 19 Ekim günü TBMM’nin temsilcisi olarak şehre gelen Refet Paşa’nın İstanbul Üniversitesi’nde verdiği söylevden bazı parçaların çevirisini şu girizgâhla sunmuştu: “Bu belgenin Bolşevikler’den esinlendiğini de, Ankara hükümetinin siyasal kuramlarının içindeki ütopya payını da belirtmeye gerek yoktur.” Hem sert hem yumuşak olan bu tuhaf metnin gerçek anlamının açıklanmasının henüz yapılmadığını itiraf etmek zorundayız. (Cilt 97, yaprak 216-220.) Ancak Pellé, örneğin, Konya’da yayımlanan 26 Kasım 1922 tarihli Babalık gazetesinin şu başyazısının çevirisini okusaydı, Kemalistler hakkındaki kanaatinin dayanaksız olmadığını düşünebilirdi: “Bize itiraz meyanında, Hilâfetin dünyevi iktidarının lâğvıyla ilgili kararın bütün dünya Müslümanlarınca alınması gereken bir karar olduğunu ileri sürenler olursa, biz de cevap olarak, Türklerin İslam dünyasının sözcüleri olduğunu ve görüşlerini muzaffer kılmak için kendi güçleriyle Moskova’daki dostlarının güçlerine dayandıklarını söyleriz.” (Cilt 110, yaprak 67-88: Suriye ve Lübnan Yüksek Komiserliği İstihbarat Hizmetleri’nce hazırlanan bir rapora ek, 15 Aralık 1922, Beyrut.)

[9] Cilt 110, yaprak 4: Pellé’nin 17 Kasım 1922 günü saat 12:40’ta yolladığı şifreli telgrafta, “Sultan tahttan feragat etmediğini özellikle vurgulamıştı. Bununla birlikte, General Harington’a gönderdiği mektubu Sultan unvanını zikretmeden, Halife VI. Mehmet şeklinde imzalamıştır” denilmektedir. Yine aynı şifreli telgrafın 18 Kasım tarihli bölümünde, İngiltere Yüksek Komiserliği’nin yayınladığı bildirinin metni verilmektedir: “Zat-hazret-i padişahinin, mevcut durumun neticesinde, hürriyetinin ve hayatının tehlikeye girmemesi için bütün Müslümanların Halifesi olarak Ingiltere’nin himayesini ve Istanbul’dan derhal ayrılmasının sağlanmasını talep ettiği resmen bildirilmiştir.”

[10] Cilt 10, yaprak 19-20. Pellé’nin 21 Kasım 1922 günü saat 15.40’ta çektiği şifreli telgraf:

“Sâbık Halife, Ankara’da Şeyhülislâm ‘ın yerine kaim olan Şer’iyye Vekilinin bir fetvasıyla azledilmiştir. Azil gerekçesi şunlardır:
1) Hiçbir mücbir zaruret yok iken, bütün Müslümanların mahvına sebep olabilecek düşmanın, ağır şartlarını kabul etmesi,
2) Düşmanla işbirliği ederek, davalarını savunmak için birleşmiş olan Müslümanların arasına nifak sokacak fiillere teşebbüs etmesi,
3) Yabancı himayesine sığınarak Hilâfet merkezini bırakıp kaçması.
Böyle hareket etmekle, Emirülmüminin, şer’i ahkâma göre hilâfetin haiz olduğu imtiyazlardan bilfiil feragat etmiş, böylece Müslümanların hak ve menfaatlerini korumak için hilafeti, ehil ve muktedir bir kişiye tevdi et-me zarureti hasıl olmuştur.” Aynı cildin 141v numaralı yaprağına bakınız.

[11] Sözkonusu ettiğimiz, 18 Kasım tarihli telgrafında, Pellé, Refet Paşa’yla yaptığı bir mülakattan bahsetmektedir. Bu görüşme sırasında, Paşa, Pellé’den, kanaatince Vahideddin’in Ingilizler tarafından kaçırılarak kendisine siyasi bir rol oynatılmak istenip istenmediğini, bu takdirde Fransa’nın sömürgelerinde ve mandası altındaki ülkelerde yaşayan Müslüman halkın tutumunun ne olabileceğini sormuştur. Pellé’nin ifadesine göre, kendisi Barış Konferansı’nın açılışının arefesinde soğukkanlı olmak gerektiğini savunmuştur (Cilt 110, yaprak 9).
Gerçekte, Ankara’nın şüphesi daha belirgindi; zira Pellé 21 Kasım’da gönderdiği telgrafta (Cilt 110, yaprak 19) şöyle diyordu: “Türk milliyetçileri… Vahideddin’in Ingilizlerin müzaheretiyle, kendisinin Arap ülkelerince Halife tanınması için Hicaz Kralı ve oğullarıyla ilişki kurduğundan şüphelenmektedirler.” (yaprak 49’daki Pellé’nin 28 Kasım , tarihli telgrafına da bakınız). Şunu da hatırlatmak yerinde olacaktır: Kurtuluş Savaşı sırasında TBMM’nin Vahideddin’i bütün görevlerinden ıskat ederek Hilafeti Hüseyin’e vermek istedikleri söylentisi çıkmıştı. Bu konuyla ilgili olarak, Yüksek Komiser Jules Defrance 26 Temmuz 1920 günü saat 14.15’te gönderdiği şifreli telgrafta: “Milliyetçi ve ıttihatçı da olsalar, Türklerin Sultan’ın elinden Hilafet makamını nez’etmeye çalışacaklarına inanmak istemiyorum” demiştir (Cilt 571, yaprak 2; ayrıca bkz. y.3 ve 4). Her ne hal ise, Mustafa Kemal hareketiyle Hicaz Kralı arasında çok erkenden ilişkilerin kurulmuş olduğu, kralın temsilcilerinin müteaddit defalar Anadolu’ya geldikleri anlaşılmaktadır. Bu ilişkilerin tarihi henüz yazılmamıştır; yazıldığında bazı ilginç ve şaşırtıcı yönlerin ortaya çıkması olasıdır. Bütün bu koşullar, Ankara’nın sorumlu makamlarının tutumunun 1922 Kasımında hangi çizgiye kadar gelmiş olduğunu göstermektedir.

[12] Cilt 110, yaprak 48-52: 28 Kasım tarihli şifre telgraf. Buna tepki olarak, hükümet muhtemel muarızlara, yarıresmi Yenigün gazetesi vasıtasıyla o takdirde vatana ihanet suçlamasına ve idam cezasına maruz kalabileceklerini ihtar etmiştir. Istanbul’da ikamet eden, Peygamber sülâlesinden gelme şürefa yeni halifenin 24 Kasım’daki cülüs törenine katılmaktan, dikkat çekercesine imtina etmişlerdir. Eski başkentteki Iran kolonisi de, aynı şekilde bu durumu onaylamadığını belirtmiştir.

[13] Cilt 571, yaprak 91; Sefir Aumale’in şifre telgrafı, Kahire, 14 Kasım 1922, saat 18.10; Suriye ve Lübnan Yüksek Komiserliği’nin raporu, Beyrut, 15 Aralık 1922. Cilt 110, yaprak 59-66.

[14] Tarafımızdan yaklaşık olarak çevrilen bu telgrafın metni, N.F.Kısakürek’e göre şöyledir (a.g.e., s.260):
“Yeryüzünün Halifesi ve bütün İslamların İmamı, Emir ül-Mü’minin Efendimiz Hazretlerini, Hicaz Kralı Hüseyin kulları Kâbe-i Muazzama’nın muazzam misafirliğine da vet eder ve dindarâne bir sadakat ve mer butiyetle hakipâ-yi şahanelerine (ayak tozlarına) yüz sürer.”
Osmanlılarla ilişkilerini koparmasından sonra Hüseyin’in tutumuna dair bildiklerimiz kendisinin VI. Mehmet’i Halife olarak tanıdığını ifade edecek şekilde ona hitap etmiş olması ihtimalini çok uzak kılmaktadır. Bu nedenle, Kısakürek ‘in metni çok büyük bir olasılıkla uydurmadır.

[15] Hüseyin’in durumu ve beslediği tutkular hakkında, Cidde’deki Fransız Başkonsolosu Léon Krajewski tarafından 26 Kasım 1923’te hazırlanmış, uzun, çok ayrıntılı ve özellikle sağlıklı bir rapor vardır: cilt 108-109, yaprak 292-321.

[16] N.F. Kısakürek (a.g.e., s.261):
“Atebe-i felekmertebe-i cenabı hilâfetpenah-ı akdesiye (felek mertebeli ve mukaddeslerin mukaddesi hilâfet makamının eşiğine) hitaben çekilen telgrafname-i haşmetpenahileri son derece sürur-u şahaneyi (padişah sevincini) mucip oldu. Ravza-i Nebi-ye yüz sürmek ve müvekkil-i zişânının (vekili olduğu şanlı zatın) davet emirlerini yerine getirmek üzere derhal harekete karar verdiklerinin teşekkürat-ı şahaneleriyle birlikte zat-ı haşmetpenahilerine iblağını kulunuza irade buyurdukları ve hareket gününün ayrıca iş’ar edileceği maruzdur.”

[17] Cilt 17, yaprak 69, imzasız şifreli telgraf, Port Said 9 Ocak saat 17.15; yaprak 70, Mısır Sefiri Gaillard tarafından 9 Ocak saat 10.30’da gönderilen şifreli telgraf.

[18] Cilt 18, Krajewski’nin Cidde’den 10 Ocak saat 10.10’da gönderdiği şifreli telgraf: “Sabık Sultan saat 15 ‘te vasıl oldu. Hicaz Kralı karşılamaya geldi. İngiliz temsilcisi ziyarette bulunacak, ne şekilde davranmam gerekir?” Cevap: yaprak 72, şifreli telgraf, 11 Ocak saat 20: “İngiliz temsilcisine benzer bir nezaket gösterisinde bulunmanıza itirazım yoktur.”

[19] Cilt 110, yaprak 73, şifreli telgraf, saat 18.25: “Sâbık Sultan bu sabah geldi. Gemi bordasında Hicaz kralı ile veliahtı tarafından karşılandı. Gemiden inerken top atışıyla selâmlandı. Halk ilgisiz.”

[20] Cilt 110, yaprak 74.

[21] Görgü tanığının bu şahadeti, tabiatıyla N.F.Kısakürek’in açıklamalarından daha inandırıcıdır. N.F.Kısakürek’in ifadesine göre, VI.Mehmet, Hüseyin tarafından kiralanan Zemzem vapuruyla gelmiş; vapurun seren direğinde Osmanlı Padişahlık arması, pupa direğinde ise Iran (?) bandırası dalgalanmaktadır.

[22] Cilt 110, yaprak 75, 17 Ocak tarihli mektup.

[23] Bu iki diplomatın birbirine uygun izlenimlerini, 1918 yılı ilkbaharında resmi bir ziyaret için Almanya’ya giden Veliaht Vahideddin’e refakat eden Mustafa Kemal’in edindiği izlenimle karşılaştırmak yerinde olur. Mustafa Kemal, “Bu zat bir defa gözlerini kapadı, derin bir vecde daldı. Neden sonra tekrar gözlerini açtı, bize lütfen iltifat etti: Sizinle müşerref oldum, memnunum. Tekrar gözlerini kapadı.” İki ziyaretçi (Mustafa Kemal Paşa, Miralay Naci Tınaz Beyle birliktedir), kendi kendilerine acaba bu adam tekrar konuşabilecek kuvveti kendinde bulabilecek mi diye sordular. “Biraz sonra gözlerini açtı: Seyahat edeceğiz değil mi? dedi”
Mustafa Kemal’de “bir mecnunla karşı karşıya bulunduğu” duygusu uyandı. Ancak, trenleri Istanbul’dan hareket eder etmez, Vahideddin’le yaptığı uzun bir görüşme, Mustafa Kemal’in ilk kanaatını yumuşatmasına neden oldu. Bu kere, Veliahtın zekası kıt biri olmadığını anladı. Daha sonra onunla yaptığı konuşmalar da, bu izlenimini pekiştirir nitelikte oldu. Vahideddin’deki bu değişikliği, başkentten uzaklaşmasına, her türlü baskıdan sıyrılmasına bağlıyordu. Veliaht tekrar gerçek kişiliğini kazanmıştı.” Karş. Jean Deny, “Souvenirs du Gazi Mustafa Kemal Pacha,” Revue des Etudes Islamiques, 1927, cilt II, s.147-48.

[24] Cilt 110, yaprak 76, Krajewski’nin 1 Mart tarihli mektubu.

[25] Cilt 110, yaprak 78-82.

[26] Böyle bir yayının varlığını, Büyükelçi Gaillard’ın Kahire’den gönderdiği 19 Nisan tarihli, saat 19.15’te çekilmiş şifreli telgraftan biliyoruz (cilt 110, yaprak 88). 1981 yılında Kahire’den geçerken El Ahram gazetesinin ilgili servislerinin nazikâne ilgisi ve özellikle Dr.Muhammed Madkur ve Bayan Zainab Muhammed Ali’nin yardımlarıyla metnin bir suretini sağlayabildik. Burada, kendilerine tekrar teşekkür ederiz.

[27] Cilt 110, yaprak 83-84. Bu bölgelerin tarihine pek de âşina olmadığı anlaşılan Necip Fazıl, eserinin 263-64’üncü sayfalarında, Vahideddin’in Hicaz’ın Suudiler tarafından kesin olarak ele geçirilmesinin hemen öncesinde bu ülkeyi terkettiğini sanıyor. Oysa, gerçekte, Suudiler bu ülkeyi ancak iki yıl sonra ele geçirebilmişlerdir.

[28] Cilt 110, yaprak 85, 26 Mart saat 16 tarihli şifre telgraf.

[29] N.F.Kısakürek’e göre (s.262): “Sarı Humma dedikleri, ekseriyetle alıp götüren korkunç bir hastalık.”

[30] Haşimi Krallık Hükümeti’nin sözcüsü olan bir Mekke gazetesi.

[31] Cilt 110, yaprak 86

[32] Cilt 110, yaprak 87

[33] Cilt 110, yaprak 89

[34] Cilt 110, yaprak 90, Krajewski’nin 21 Nisan saat 11.35’te çekilmiş şifreli telgrafı.

[35] Cilt 110, yaprak 92. Krajewski’nin 2 Mayıs saat 13.15 tarihli şifresi. Vahideddin’in Port-Said’de gemiye binmesi ve gideceği yer, Sefir Gaillard’ın Kahire kaynaklı 11 Mayıs saat 17.25 şifresiyle doğrulanmıştır (yaprak 93). 26 Nisan’da Kral Hüseyin, ansızın Krajewski’yi ziyaret eder. Ona, konsolosun bilmediği, yeni hiçbir şey söylemez; ancak Hac’tan birkaç hafta önce, VI.Mehmet’in Hicaz’ı terk etmesinden duyduğu büyük memnuniyetsizliği belirtir ve bu gidişin, aleyhte yorumlara yol açacağına değinir (yaprak 91, 27 Nisan tarihli mektup).

[36] 1 Haziran 1923 tarihli yazısında (Cilt 110, yaprak 100), Vintimille’deki Fransa Başkonsolosu, sabık sultanın beklenenden 15 gün önce, genel ilgisizlik içinde, San Remo’ya gelip yerleştiğini bildirir. Vahideddin, Saint Martin mahallesindeki üç Nobel villasında “münzevi” bir hayat yaşar. Dolaşan bazı söylentilere göre, Italyan hükümeti, Fransa’nın ısrarlı girişimleri üzerine (?), kendisini resmen himaye etmeyi kabul etmiştir.

[37] Fransa’nın Bükreş Askeri Ataşesi tarafından gönderilen şu gizli not hakkında acaba ne düşünmek gerekir? (Cilt 110, yaprak 101) “Sabık Sultan VI. Mehmet’i tekrar tahtına oturtmak isteyen taraftarlarıyla bir İngiliz ajanı arasında gizli temaslar (I) Güvenilir kaynak. Hamdi Paşa’yla yazışan İngiliz ajanının adresi: Constantin Boyadzis, Avukat. Merkez Postanesi (poste restante), Zürih. Sâbık Sultan San Remo’da bulunuyor.”

[38] Jean Leune’ün “Le califat, l’Egypte et le roi Hussein” başlıklı makalesi, Paris’te yayımlanan günlük Le Journal gazetesinin 10 Mart 1924 tarihli sayısı, s.2. Kendisini Mekke’yi terk eden Peygambere benzeten VI. Mehmet şöyle demektedir: “Altı milyon Türk’ün haksız yere Hilafet makamına tecavüzünü protesto ediyorum. Bu müessese, on üç asır boyunca kafirlerin saldırısına kahramanca karşı koymuştur. Bu nedenle, ben yegane Halifeyim. Istanbul’daki ise Halife değildir; zira her türlü ruhani ve cismani yetkeden ve Halifenin haiz olması gereken yetkilerden yoksundur.”

[39] Bu tarih, belgenin üstünde yoktur; daha ileride ve başka kaynaklarda göreceğimiz cevap taslağında geçmektedir. Aşağıda not 41 ve 44’e bakınız.

[40] Cilt 57, yaprak 79-80. Kurşun kalemle kenara yazılmış bir not, mektup metninin 29 Mart tarihinde Londra’ya ve Roma’ya gönderildiğini belirtmektedir.

[41] Sabık Sultan, kendisini iki ay sonra ziyaret eden Fransa’nın Vintimille konsolosu Re-ne Prigent’e bu görüşünü sözlü olarak yinelemiştir. Konsolos 17 Mayıs tarihli raporunda bundan bahsetmektedir (Cilt 27, yaprak 89): “13 Mart tarihli son mektubunda, VI. Mehmet Bolşevik ve halkı ezici diye nitelediği Ankara Hükümeti’ni oluşturan kişiler hakkında, Fransız Hükümetini aydınlatmak istiyordu.”

[42] Cilt 27, yaprak 81, 29 Mart 1924 saat 21.10 şifreli telgraf: Sâbık Sultan VI. Mehmet, Mösyö Millerand’a hitaben bir mektup göndererek, Ankara Meclisi’nin saltanat ve hilafetle ilgili kararlarını ve hanedan ailesinin emlâkinin müsaderesini protesto etmiş ve (Fransız) Cumhuriyet Hüldımeti’nden yardım ve koruma istemiştir. Nezdinde temsil görevini yaptığınız Hükümete başvurarak, İngiltere, İtalya Kralı’nın benzer bir mektup alıp almadığını ve ne gibi bir cevap verildiğini lütfen sorunuz.

[43] Cilt 127, yaprak 82. Roma Büyükelçisi Barr6-e tarafından gönderilen cevap- 1 Nisan tarihli şifreli telgraf: Sâbık Sultan VI. Mehmet, Ankara Meclisi’nin kararlarıyla ilgili olarak İtalya Kralı’na hiçbir mektup göndermemiştir. Böyle bir girişimde bulunursa, büyük bir ihtiyatla karşılanacaktır. Yaprak 83-84, Londra Büyükelçisi Saint-Aulaire’in 14 Nisan tarihli mektubu, ek olarak da Ingiliz Hariciye Nezareti Müsteşarı Lancelot Oliphant’ın imzasını taşıyan, İngiltere Hükümeti’nin aynı tarihli cevabı: Majeste Kralın Sabık Sultandan, Fransa Cumhurbaşkanı’na gönderilenle aynı içerikte olduğunu sandığımız bir mektup aldığını bildirmekle şeref duyarım. Majeste Kral, kendisinin ve ailesinin uğradığı felaketlerden dolayı Sâbık Sultan’a duygudaşlığını ifade etmekte ve Hitafetle ilgili hiçbir girişimde bulunamayacaklarını üzülerek bildirmektedir. Zira Hilafetle ilgili olarak, özellikle Müslüman-olmayan bir devlet tarafından yapılacak bir dış müdahele hem haksızdır, hem de hiçbir sonuç vermeyecektir.”

[44] Cilt 27, yaprak 85- tarihsiz, yer yer ihmal edilmiş görünen, bu müsveddenin noktalama işaretleri ve imlası düzeltilmiştir. Fransız makamları, 3 Mart tarihli yasayla sürgüne gönderilen Osmanlı Hanedan üyelerine herhangi bir maddi yardımda bulunmamıştır. Ancak, Hanedandan isteyenlere, doğal olarak siyasal faaliyette bulunmamak koşuluyla, Fransa ve Suriye’de ikamet hakkı verilmiştir.

[45] Cilt 27, yaprak 88, 91-99, 100-102 (Vintimille konsolosu Robert Armez’in, Vahideddin’in vefatı üzerine, Abdülmecid’in başkanlığında Nice’te toplanan Hanedan konseyiyle ilgili raporu), 103-15.

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Doğu Anadolu’da Kurulan Şuralar


Ekrem Hayri PEKER : Doğu Anadolu’da Kurulan Şuralar

25 Eylül 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

Elviye-i Selâse; Osmanlı döneminde Kars, Ardahan ve Batum Sancaklarına verilen isimdir. 1828 yılında başlayan Rus-Türk savaşında Poti, Anapa, Ahıska ve Ahılkelek Osmanlı devletinin elinden çıktı. 1826 yılında sadece İstanbul’daki değil, Rumeli ve Anadolu’daki yeniçeri yok eden ve doğru dürüst bir savaş deneyimi olmayan bir orduyla savaşa giren Osmanlı Devleti büyük bir yenilgi aldı. Batıda Edirne’ye, Doğu’da Erzurum’a Rus orduları girdi. Osmanlı Devleti ağır bir antlaşma yaptı.

Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra imzalanmış şartları en ağır antlaşmalardan biri olan Edirne Antlaşması ile Osmanlı Devleti, Yunanistan Devleti’nin kurulmasını kabul etti. Antlaşmanın bazı önemli şartları şunlardı:

  1. Osmanlı devleti 22 Mart 1829 tarihli Londra Protokolünü kabul ederek, kendisine vergi ödeyecek ancak diğer tüm konularda bağımsız Yunanistan devletinin kurulmasını kabul etti.
  2. Eflak, Boğdan ve Sırbistan’a özerklik-otonomi tanındı.
  3. Ruslar işgal ettikleri yerlerin çoğunu geri verdiler.
  4. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı.
  5. Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu’na savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.
  6. Osmanlı Devleti, Çerkesya üzerindeki tüm haklarını bu arada Kuban Irmağı ile Bzıb Irmağı arasındaki Karadeniz kıyı kontrolünü Rusya’ya devretti. Çerkesya’daki Anapa ve Sucuk-Kale (şimdiki Novorossiysk) limanlar/kaleler dışında, Poti limanı, Ahıska ve Ahilkelek de Rusya’ya bırakıldı.
  7. Prut Nehri Osmanlı Devleti ile Rusya arasında sınır olacaktı. Balkanlar’da Rusya tarafından ilhak edilen tek toprak parçası Tuna deltasıydı.

Ticaret tazminatı 1.5 milyon, savaş tazminatı da 10 milyon Hollanda dükası olarak belirlendi. Tazminat ödeninceye kadar Prenslikler ve Silistre işgal altında tutulacaktı. Bu işgal, Rusya’ya, Prensliklerin yönetim sistemini kendi istekleri doğrultusunda reforme etme konusunda tam bir serbeslik tanındı

Çarlık Rusya’sı bundan sonra bölgedeki yerli Türklere karşı baskıcı bir siyaset uygulanıp, Türklerin önemli bir bölümünü Türkiye’ye göçe mecbur edildi. Ahıska civarı neredeyse Türklerden temizlendi. Doğu Bayazıt’tan getirilmiş Ermeniler yerleştirilerek Ermenileştirilmesine başlandı. İlk zamanlar 30 bin, 1828-29’lu yıllarda ise 100 binden çok Ermeni Ahıska’ya yerleştirildi.

Tarihe 93 harbi olarak geçen 1877-78 savaşı Osmanlı Devleti için tam bir felaket oldu. Bir aylık kuşatmadan sonra Kars, daha sonra Erzurum Rus orduları tarafından işgal edildi. Rus orduları Yeşilköy’e geldiler. Bu büyük kaybın ardından Osmanlı ağır şartları olan Yeşilköy Barış Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

31 Mart 1878’de imzalanmış bu antlaşmanın 13. maddesine göre Osmanlı Devleti; 1 milyon 410 bin ruble olan askeri tazminatın bir kısmı yerine Ardahan, Kars, Batum ve Bayazıt vilayetleri ile Dobruca’yı Rusya’ya vermeyi kabul etti.

Çar yönetimi “Rus arazi nizamnamesi”ni bahane ederek toprak mülkiyet kanununu kaldırdı. Halka ait topraklar devlet mülkiyeti ilan edildi. Yerli ahalinin Osmanlı Devletine göç etmesini sağlayan Ruslar, Kars’a ve etraf bölgelere Hohol, Duhobor, Molokan icmalarını, Alman, Eston, Yunan, Ermeni, Yezidi Kürtler, Asuri gibi gayri-müslüm halkları yerleştirmeye başladılar.

1905’de Rusların Japonlara yenilmesinden sonra bu bölgede milli uyanış başladı. Azerbaycan ve Kırım’da yayımlanan gazete ve dergiler bu bölgelerde de yayılmaya başladı. Guneybatı Kafkasya’da milli uyanış başladı. 1906’da Kars’ta Difai Partisinin, 1909’da ise İslam Neşr-i Maarif vakıflarının bölümleri açıldı.

1914’de 1. Cihan Harbi, o yılın Kasım ayında ise Rusya ile Osmanlı arasında ilk çatışmalar başladı. 1915 yılının Ocak ayında Ardahan’ı işgal eden Rus ordusu, Ardahan ve çevresinde üç ay içinde 40 binden fazla Müslüman’ı katlettiler. Tüm bu olup bitenlere göz yummayan Bakü’deki “İslam Cemiyet-i Hayriyyesi” Çar’dan resmi izin alarak Nisan ayında bölgeye geldi. 1917’ye kadar bölgede kalan bu yardım kuruluşu, 22 bin kadar Türkü ölümün eşiğinden kurtardı.

7 Kasım 1917’ de Rusya’da yönetimi Bolşevikler ele geçirdiler. 1918 yılının mart ayında Bolşeviklerin imzaladığı Brest-Litovsk antlaşmasına göre Ruslar “Elviye-yi Selase” (üç sancak) gibi tanınan Kars, Ardahan ve Batum bölgeleri yeniden Osmanlı devletine verildi. Bu antlaşmayı tanımayan Taşnaklar; Kars- Ahıska- Şöreğel bölgesinde, Erzincan ve Erzurum’da katliama başladılar.

Türk askeri kuvvetleri bu kadar mezalime seyirci kalamadı ve 1918’de doğu cephesi açıldı. Mart-nisan aylarında Erzurum, Sarıkamış ve Kars Türk Silahlı Kuvvetlerinin koruması altına alındı.

Brest-Litovsk antlaşmasına göre milletlerin kendi kaderlerini belirlemesi amacıyla 1918’in 14 Temmuzunda Kars, Ardahan ve Batum’da referandum gidildi. Referanduma katılan 87.048 kişinin 85. 129’u Türkiye ile birleşmenin lehine, 1. 693 kişi ise aleyhine oy verdi.

Sovyet hükümeti ve Ermeniler bu referandumu keskin şekilde eleştirdiler, kabul etmediler. Ermenilerin yaptığı soykırım görülmemiş ölçülere ulaştı, bir ucu da Bakü’yü, Karabağ’ı, Şamahı’yı, Guba’yı sardı. Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, bu soykırımı önlemek için hızlı bir şekilde ilerleyerek 1918’in 15 Eylülünde Bakü’ye girdi ve Müslüman ahaliyi toplu katliamdan kurtardı. (Dedem Ahmet Peker bu harekâtta topçu olarak görev yaptı. Ekrem Hayri Peker)

Batı cephesindeki başarısızlıklar Türkiye’yi 10 Ekim 1918’de Mondros antlaşmasını imzalamaya mecbur etti. Antlaşmanın şartlarına göre Türk ordusu Kafkasya’dan 1914 yılında içinde bulunduğu sınırlara geri çekilecek ve Ardahan, Kars, Batum, Ahıska, Ahılkelek, Akbaba, Şöreğel ve Nahçıvan’ı boşaltacaktı.

Bolşevik Ruslarla 3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması gereğince belirlenen hudut haricinde kalan Ahıska ve Ahılkelek’de de Yakup Şevki Paşa’nın vermiş olduğu cesaretle teşkilatlanma faaliyetleri başlamıştı. Öncelikle Yakup Şevki Paşa’ya müracaat ederek, can ve mallarının emniyeti için; Ya Ahılkelek’in tahliye edilmemesini, ya da bir müfrezenin burada bırakılmasını istemişlerdi. Bunlar mümkün olmazsa, İtilaf Devletleri nezdinde teşebbüsler yapılarak hayatlarının teminat altına alınmasını istemişlerdi. Bunun mümkün olmadığını anlayınca, kendi hükümetlerini kurmaktan başka çareleri kalmamıştı.

*

Ahıska ve Ahılkelek çevresinde, Ahıska merkez olmak üzere 29 Ekim 1918’de Ömer Faik Bey başkanlığında “Ahıska Hükümet-i Muvakkatası”, kuruldu. Hükümetin kuruluşu aynı gün Yakup Şevki Paşa’ya bir şifre telgrafla bildirildi. Aras Hükümetinde olduğu gibi Ahıska Hükümeti’nin kuruluşunda da Ermeni temsilcileri görev almıştı. Ermenilerin amacı Ahıska ve Ahılkelek’in Gürcistan’a değil Ermenistan’a ilhakını temin edebilmekti.

Bölgede bulunan 9. Ordu Kumandanı Yakup Şevki Paşa ise, bölgenin tahliyesini, bölge ahalisine gayr-i resmî de olsa yardımlarda bulunmak kastıyla geciktiriyordu.

Yeni hükümet, Gürcü tearuzlarına karşı bütünlük ve bağımsızlığını koruyamayacağı gerekçesiyle Yakup Şevki Paşa’dan yardım talep etti. Yakup Şevki Paşa, bu talebi yerine getiremedi.

Yakup Şevki Paşa III. Tümen Kumandanı Halit Bey vasıtasıyla Ahıska hükümetine verdiği cevapta; “Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durumun bu tür hareketlere müsait olmadığı” ifade ederek,

Ahıska Hükümeti ahalisinin hiçbir şeyden korkmayarak, emniyetleri için lüzumlu tertibatları almaları öğütlüyordu.

Bununla birlikte aynı telgraftan anlaşıldığı gibi, Yakup Şevki Paşa da artık gelecek günlerde endişe duymaya başlamıştı.

“ … Siyaset-i umumiye her gün yeni bir kılığa girmektedir. Bir müddet sonra neler zuhur edeceği şimdiden kestirmez.” Demişti.

Yakup Şevki Paşa bu düşüncelerini ve tavsiyelerini kendisini ziyarete gelen temsilcilere de ifade etmişti. Bir taraftan Gürcülerin saldırı tehdidi, diğer taraftan İngilizlerin baskısı karşısında görünüşte yardımda bulunamayacağını bildirerek, halkın sükûnet içinde olmasını öğütleyen Yakup Şevki Paşa, gerçekte gizlice yardımlara devam etmişti. III. Tümen Kumandanı Halit Bey, Paşanın bilgisi dâhilinde 500 kadar asker ve yeterli miktarda subayı terhis ederek bir milis alayının kurulmasına yardımcı olmuştu. Mühendis Osman Server Bey’in (Atabek) kumandasındaki milis alayına daha sonra da yeterli miktarda top, cephane, makineli tüfek ve tüfek yardımı yapıldı.

Bu amaçla 29 Ekim 1918’de Ahıska Hükümet-i Muvakkatiyesi, 3 Kasım‘da Aras Türk hükümeti ve 5 Kası’da Kars İslam Şurası geçici hükümetleri kuruldu.

Kasım’ın 30’da Kars İslam Şurası’nın çağrısı ile Ordubad, Nahçıvan, Kamerli, Sürmeli, Akbaba, Şöreğel, Çıldır, Ahılkelek bölgelerini temsil eden 60 kişi, ikinci çağırışla çeşitli bölgelerden daha 10 kişi milletvekili statüsü ile Kars Kongresine toplandı. Kongre, Ahıska Hükümet-i Muvakkatiyesi, Aras Türk hükümeti ve Kars İslam Şurası adından bildiri yayınladı: “Batum’dan Ordubad’a, Ağrı Dağı’ndan Azgur’a kadar ahalinin büyük çoğunluğu Türk ve Müslüman olan yerlerden Osmanlı ordusu çekildiği zaman idare ve yurt korunması işleri için merkezi Kars olmak kaydıyla Milli Şura hükümetinin kurulması” oy birliği ile karara alındı.

Milli Şura Hükümeti’nin ilk askeri sınavı Batum’da gerçekleşecektir. Gürcüler 7 Aralık’da Batum’a saldırır ancak Türk askerinin savunması onları geri püskürtür

Aralık 1918’de, Türk ordusu Ahıska ve Ahılkelek’den çekildi. Aralığın 4-5’de Gürcüler Ahıska’yı, Ermeniler Ahılkele’yi, Aralığın 8’inde ise İngilizler Batum’u işgal ettiler.

Milli Şura hükümetinin çağırışıyla 1919’un Ocak ayının 3’ünden 5’ine kadar II. Ardahan kongresi toplandı, durumu analiz ederek kongre kısa sürede yeni bir kongrenin toplanması, örgütlenmek ve silahlanmak hakkında kararlar aldı.

Ardahan kongresi 20 bölgenin temsilcileri ile 7-9 Ocakta yeniden toplandı ve yeni kararlar aldı. 17-18 Ocakta Kars’ta yeni toplantısını yapan kongre Cenub-i Garb-i Kafkas Cumhuriyetinin kurulduğunu ilan etti. Kongrede 18 maddelik anayasa kabul olundu, Cahangiroğlu İbrahim Bey yeniden hükümet başkanı, Çıldırlı Esad Bey ise parlamento başkanı seçildi. 9 bakan, 4 devlet kurulu başkanı tayin olundu. Anayasa Türk dilini resmi devlet dili ilan etti ve üzerinde beyaz, yeşil, siyah zemin üzerinde ay-yıldız olan devlet bayrağını tasdik etti. Batum’da çıkan “Seda-yi millet” gazetesi ise devletin resmi gazetesi oldu.

Türk ordusu 25 Ocak 1919’da Kars’tan çekildi. Kendini Milli Şura hükümetinin varisi ilan etmiş Cenub-i Garb-i Kafkas hükümeti kısa sürede Türk ordusundan gönüllü olarak kalmış asker ve subaylar ve aynı zamanda yerli gençler hesabına 8.000 kişilik ordu kurdu.

İngiliz askeri valisi Templey, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ve Türkiye, Cenub-i Garb-i Kafkas Cumhuriyetini resmen tanıdılar. Lakin tüm bu olanlara rağmen, Ermenistan ve Gürcüstan askeri tecavüzlerini daha da sıklaştırdı. Ordu kötü silahlanmış olsa da ahaliyi koruma gücüne sahipti. Bu zor şartlar altında Batum’dan Ordubad’a 40.000 km2 arazisi ve 1 milyon 700 binden fazla ahalisi olan, 34 vilayet ve kazadan oluşan bu Türk Cumhuriyeti yaklaşık 6 ay yaşadı.

12 Nisan 1919’da İngilizler Kars’ı işgal ettiler. İngiliz komutanı General Tomson’un manifestosu ile parlamento ve hükümet lağvedildi, hükümetin bütün üyeleri haps olundu. Cahangiroğlu İbrahim Bey Malta adasına kürek cezasına gönderildi. Cenub-i Garb-i Kafkas Cumhuriyeti ve hükümeti dağıtıldı.

İngilizler Kars’ın yönetimini Ermeni kuvvetlerine devrettiler. Ardahan ve Posof ise Gürcü işgaline girdi.

*

Cenub-i Garb-i Kafkas hükumeti devrildikten sonra Batum’dan Nahçıvan’a kadar olan arazilerde yaşayan Müslüman ahali mahalli Milli Şuralar (konsey) şeklinde örgütlenerek mücadeleyi devam ettirdiler. Toplam 12 Milli Şura, aynı zamanda Akbaba ve Çıldır Milli Şuraları kuruldu.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra 30 Kasım 1918’de Kars’ta toplanan büyük kongrede bu üç hükümet, “Kars Millî İslâm Şûrası Hükümeti” adı altında birleşerek, Ermenilere ve Gürcülere karşı ciddî bir mukavemet unsuru oluşturdu ve Gürcüleri uzunca bir süre topraklarına sokmamayı başardılar.

“Kars Millî İslâm Şûrası Hükümeti” başkanlığına da Cihangiroğlu İbrahim Bey seçilmişti. Hükümetin idaresi altında bulunan topraklar arasında Elviye-i Selâse’den başka Acara, Ahılkelek, Ahıska ve Nahçıvan da bulunmaktaydı. Cenûb-i Garbî Kafkas ya da denilen bu bölgeye Mondros’un hemen akabinde Ermeni ve Gürcü saldırıları başlamıştı. Hükümet, memleketlerini savunmakta oldukça başarılı oldu.

Bölgeyi, Ermeni ve Gürcüler arasında paylaştıran İngilizler, 1920 sonlarında da bölgeyi tahliye ederek çekildiler. Fakat bölgede bulunan Türkler, Ermeni ve Gürcülere teslim olmamak için millî direnişlerini sürdürdüler.

*

Bu arada 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basan Mustafa Kemal Paşa, bütün Türk milletinin mukadderatına el koymuş, 21/22 Haziran 1919 tarihinde Amasya’da yayınladığı tarihî tamimle de bütün Türk milletini “İstiklâl Mücadelesine davet ederek “Milli Mücadele”yi başlatmıştı. Mustafa Kemal Paşa, sadece Anadolu ile değil Trakya ve Kafkasya ile de yakından ilgileniyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın bu ilgisini, İstanbul’a, Harbiye Nezareti’ne gönderdiği telgraf ve raporlarda müşahede etmek mümkündür.

Resmî vazifesinden ayrılan Mustafa Kemal Paşa’ya ilk olarak, XV. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa; “Ben ve Kolordum, hepimiz emrindeyiz Paşam” demek suretiyle en büyük maddî ve manevî desteği sağlamıştır. Bundan sonra Mustafa Kemal Paşa Vilâyât-ı Şarkiyye Müdafaa-i Hukûk-ı Milliye Cemiyeti’nin başına geçti. Erzurum Kongresi toplanmadan önce, Elviye-i Selâse temsilcilerinden müteşekkil bir heyet, Kongre Başkanlığına, yani Mustafa Kemal Paşa’ya müracaat ederek Elviye-i Selâse’yi temsilen Kongre’ye katılmak istediklerini bildirirler. 19 Temmuz 1919 tarihli müracaat dilekçeleri şöyledir:

Vilâyât-ı Seniyye Kongresi Riyâset-i Huzur-ı Âlîsine Reis Efendi Hazretleri;

Elviye-i Selâse Vilâyât-ı Seniye’nin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu telâkkiyi necibâneden doğan kanaatle biz kardeşleriniz de sevgili Türkiye’nin öz ve necip evlâtlarıyla mücâhede de yan yana oturmayı istiyoruz. Gelecek felâket bize, size değil hepimizedir. İcap ettiği gün siz kardeşlerimizle aynı saf-ı harp üzerinde can vermek için karar vermişiz. Ve bu hissimizden fedakârlık yapmak niyetinde değiliz.

Avrupa’nın, özellikle İngilizlerin bizim için reva gördükleri müteassıb hareketler yüzünden zayi edilen hukukumuz henüz telâfi kabul etmez bir hâlde değildir.

İşte biz kardeşleriniz bu hukukumuzun, inikad edecek büyük kongrede müdafaası için Cenûb-ı Garbı Kafkas Hükümeti sabık Hariciye Nâzın Fahreddin Bey’le Ardahan eşrafından ve Milli Şûra azasından Rasim Bey’i selâhiyyet-i lâzımeyi haiz murahhas sıfatıyla kongrede isbât-ı vücût etmek üzere seçtik. Bu itimadnamenin kâfi bir vesika olarak kabul buyurulmasını, ihtiramâtımızı ilâveten rica ederiz. (19 Temmuz 1919)

İmzalar…

Kongre, 23 Temmuz/7 Ağustos tarihleri arasında toplanmıştır. Kongre sonunda bir Temsil Heyeti teşekkül ettirilmiş, Mustafa Kemal Paşa da bu heyetin başkanlığına getirilmiştir. Kongre’de alınan kararlar; “kayıtsız, şartsız istiklâl ve millî hâkimiyet esasına dayanıyordu. Kongre’de; vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı belirtilmekte, emperyalist devletlere de Türk’ün esir, vatanın işgal edilemeyeceği ilân edilmekteydi. Bu durum tabiî olarak Elviye-i Selâse’yi de ilgilendirmekteydi. “Vatanın bir bütün olduğu ve birbirinden ayrılamayacağı” ve “Kuva-yı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak temel prensiptir” maddeleri, Elviye-i Selâse ahalisinin moralini yükseltmişti.

Mustafa Kemal Paşa da “Sizin mücadeleniz bizim mücadelemizdir” diyerek onları desteklemiştir. Ayrıca Kongre’nin bitiminden bir kaç gün sonra Heyet-i Temsiliye’den onlara, Albayrak Gazetesi sahibi Süleyman Necati Bey vasıtası ile büyük bir müjde vermiştir. Süleyman Necati Bey’e verilen yazı aynen şöyleydi:

“12 Ağustos 1919

Hususî:

Necati Efendi Biraderimize

Elviye-i Selâse’deki islâm Cemiyeti’nin nezdinizdehi itimatnamesi dikkatimizi çekti. Hakk-ı Âlînizde ibraz edilmiş bulunan itimatta ne kadar isabet vardır. Zât-ı âlîniz Şarkî Anadolu’nun Erzurum’da akdeylediği Kongre’de murahhas olarak hazır bulunmuş olduğunuzdan Kongre’nin tespit ettiği esaslara ve dahîli esaslara ve nizâmnâmeye ve bilhassa Osmanlı Devleti’nin topraklarından olan Elviye-i Selâse’deki kardeşlerimiz hakkında kongre heyetinin ne kadar çok heyecanlanmış olduklarına yakînen şahit oldunuz.

Bugün mevcut olan bazı sebepler ve bölgedeki siyasî durumun çok yakında son bulacağı hakkındaki kanaate malûm oldunuz.

Bütün bu noktaî nazarı Elviye-i Selâse’deki islâm kardeşlerimize anlatıp ve ona göre icap eden şartlara hazır olmalarını söyleyiniz ve ilerde müsait şartların, emniyet ve nizamın sağlanmasının beklendiği ve bunun da hayırlı işlere vesile olacağı iş bu varaka ile teyit olunur.

Râif(Hoca) Hüseyin Rauf Mustafa Kemal”

Böylece Elviye-i Selâse’nin Ermeni ve Gürcü işgalinden kurtarılması meselesi, Erzurum Kongresi’ne mal olmuş ve benimsenmiştir. Yani Elviye-i Selâse ile Türkiye’nin mukadderatı sözde kalmamış, bu Millî Kongre’de kabul edilmiş ve birleştirilmiştir.

Daha sonra 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi’nde vatan kavramına daha da açıklık getirilmiştir. Erzurum Kongresi’nde;

“Vatanın millî sınırlar içinde bir bütün olduğu ve birbirinden ayrılmayacağı” vurgulanmıştı. Bu kongrede ise “Osmanlılarla İtilâf Devletleri arasında kabul edilen Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı 30 Ekim 1918 tarihindeki sınırlarımız içinde kalan topraklar, birbirinden asla ayrılık kabul etmez bir bütündür. Bu ülkede yaşayan bütün İslâm unsurları, birbirlerine, karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla bağlı ve birbirlerinin millî, sosyal ve ananevî haklarına anlayış gösteren öz kardeşleridir” denilmekteydi.

Acara-Batum:

Mondros Mütarekesi’yle (30 Ekim 1918)ordumuz Batum’u boşaltmak zorunda kaldı. 24 Aralık’ta İngilizler tarafından şehir işgal edildi. Acaralılar, Kars’ta kurulan Millî İslâm Şûrası’na katılarak mahallî yönetimlerini kurdular. Batum’da çıkan Sadayi Millet gazetesi, Kars Millî İslâm Şûrası’nın yayın organı idi.

Acara halkı, 1919 Aralık ayında 5 milletvekili seçerek, son Osmanlı Meclisine gönderdiler. Doğuda zayıflayan İngilizler, Batum ve çevresini terk etme kararı aldılar ve şehri 1 Temmuz 1920’de Gürcülere teslim ettiler.

Acara halkı bu teslimiyeti kabul etmeyerek, Aşağı ve Yukarı Acara’da kurdukları “Acara İslâm Cemiyeti” etrafında toplanarak mücadeleye başladılar. Bu arada Gürcistan’da iç karışıklıklar baş gösterdi. İktidardaki milliyetçi hükümet sarsılıyordu. Sonuçta 25 Şubat 1921 tarihinde Tiflis, Bolşevik kuvvetler tarafından işgal edildi ve Gürcistan Sovyetler Birliği’ne katıldı.

Türk askeri, 11 Mart 1921 tarihinde alkışlar arasında Batum’a girdi. 16 Mart’ta Moskova’da Türkiye-Rusya arasında imzalanan “Dostluk Antlaşması” ile Acaristan, bir muhtar cumhuriyet şeklinde Sovyet Gürcistan’ına bırakıldı.

Kâzım Karabekir’in Kızılordu komutanıyla yazışmalarına bakılırsa; Moskova Antlaşması’na imza atan Türk delege heyetinin bu tasarrufundan Ankara hükûmetinin haberi yoktur. Nitekim TBMM’de bulunan Batum milletvekilleri, bu antlaşmayı “Muzır ve âmâl-i milliyeye aykırı” bularak karşı çıktılar.

Kars İslam Şurası:

Bu şûraların en kudretlisidir. 5 Kasım 1918’de Borçalılı Emin Ağa, Sarıkamışlı Piroğlu Fahrettin Bey (Erdoğan), Karslı Sarı Haliloğlu Muhlis Bey, Cihangiroğlu İbrahim Bey (Aydın), Mamiloğlu Tevhiddin Bey, Kağızmanlı Ali Rıza Bey (Ataman) 9.Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa ve Kars Mutasarrıfı Hilmi Uran Bey tarafından kuruldu.

Bu şûra, Kars’taki çoğunluğun haklarını savunacaktır. 14 Kasım’da düzenlenen kongrede, “Kars Millî İslâm Şûrası Merkezi Umumisi” adında mahallî bir hükümete dönüştürüldü. Bunu Nahçıvan ve Kamerlide kurulan “Şûra Hükümetleri” izledi.

Ordu birlikleri, bir plan ve program dâhilinde bulundukları yerleri terk ederek Erzurum istikametine çekilirken, biz de Kars’ın idaresini “Kars Millî Şûrası” adıyla kurulan teşkilâta devrederek Kars’ı terk ettik. Bu Millî Şûranın yaptığı ilk toplantıda şu kararları aldı:

1-İngilizlerin teslim almakta olduğu, Türk Ordusu’nun elindeki silah ve cephane türlü yollardan ele geçirilerek, Millî Şûra Ordusu kurulacak.

2-Galip devletlerin tutumu ne olursa olsun, Osmanlı Devleti ile İslâm Halifeliği’ne gönülden bağlı kalınacak.

3-Türk Bayrağı kullanılacak. Türkiye kanunlarına göre adalet ve idari işler yürütülecek.

4-İtilâf devletleri güçleriyle, Ermeni ve Gürcüler kesin olarak bölgeye sokulmayacak ve bunu sağlayacak askerî teşkilatlanma biran önce yaratılacak.

Şûra Hükümeti kurulur kurulmaz ilk işi ordu kurmak için çalışmak oldu. Bu arada dış devletler nezdinde tanınmak için girişimlere başlandı. İstanbul’daki yabancı devletlerin büyükelçileriyle görüşmek üzere, Atbaşızade Asaf ve Halil Beyzade Ali Bey birer güven mektubu ile gönderildi.

*

Yörede devletleşme hareketleri, birlik içinde yürütmek maksadıyla “Güney Batı Kafkas Geçici Hükümeti” adı altında birleşerek, daha geniş ve kapsamlı bir teşkilatının ilk adımı attılar.

Piroğlu Fahrettin Bey’in başkanlığında 14 Kasım 1918’de yapılan I. Kars Kongresi” adı altında yapılan toplantıda yürütme kurulu başkanlığına Kepenekçi Emin Ağa seçildi ve teşkilatlanma yaygınlaştırılması çalışmalarının hızlandırılmasını sağladılar.

30 Kasım 1918’de “II. Kars Kongresi” yörede 60 temsilcinin katılımı ile gerçekleştirildi. Vatan topraklarının ve milletin kurtarılması yolunda önemli kararların alındığı kongrede, devlet başkanlığına Cihangiroğlu İbrahim Bey getirildi. Üç renkli, Ay yıldızlı Türk bayrağı altında 18 maddeden oluşan Anayasasıyla, ileride Anavatan ile birleşmek gayesi ile Anadolu’da kurulan bu ilk cumhuriyet hükümeti (Güneybatı Kafkas Geçici Cumhuriyeti) 17 Nisan 1919’da İngilizler tarafından yapılan baskın sonucu dağıtıldı. Anadolu’daki ulusal örgütlerin gözlerini korkutmak amacıyla yapılan baskında, tutuklanan Güneybatı Kafkas Geçici Cumhuriyeti meclis üyeleri, daha sonra İngilizler tarafından tutuklanan diğer Türk aydın ve devlet adamlarıyla birlikte Malta’ya sürgüne gönderildiler.

17-18 Ocak’ta Kars Vali konağında sancak ve kazalardan gelen 131 temsilci Büyük Kars Kongresi için toplanadı. Kongre, hararetli konuşmalarla iki gün sürdü. Sonuçta, “Cenub-u Garbî Kafkas Hükümeti Muvakkate-î Milliyesi” kuruldu. Bakanlar ve önemli bürokratlar seçildi ve 18 maddelik anayasa kabul edildi.

GÜNEYBATI KAFKAS HÜKÜMETİ (17/18 Ocak 1919- 12 Nisan 1919)

Hükümetin Bayrağı

Kars’ta kurulan bu cumhuriyet hükümetinin anayasası 18 maddeden ibaretti. Bu anayasada, her 10 bin nüfus bir milletvekili seçiyor. Oy kullanma yaşı 18, seçilme yaşı 25’dir. Vali ve komutanlar meclis tarafından tayin ediliyor. Beyaz, yeşil ve siyah dilimler üzerine ay yıldızlı bayrak belirlenmiştir. Devletin resmi dili Türkçedir.

Hükümet başkanlığına seçilen Cihangir zade İbrahim Bey, toplantıdan sonra gerekli tayinleri yapmış, seçim hazırlıklarına başlamıştır. Seçimler günün ulaşım ve haberleşme zorluklarına rağmen hızla yapılmış, seçilmiş parlamento 1 Mart 1919 günü çalışmalarına başlamıştır. Bu arada Yakup Şevki Paşa 25 Ocak’ta ordularını Kars’tan Erzurum’a çekmiş, İngiliz askeri valisi Temperley de bu yeni hükümeti tanımıştır.

İlk cumhuriyet, örgütlenmesini hızla yapmış, ordusu 8 binlere ulaşmıştır. Silah sıkıntısı bulunan ordunun elinde Yakup Şevki Paşanın bıraktığı eski Rus ordusundan kalma 90 bin berdanga tüfeği ve cephanesi bulunuyordu. 300 metre menzili olan bu tüfeklerle ciddi bir ordu kurulamazdı. Harbiye Nazırı, Osmanlı hükümetine başvurarak 6 batarya sahra topu, 30 bin sandık cephane, 20 doktor, ilaç, bir kurmay subay, 30 bin kat elbise, çamaşır ve potin istemişti.

Batum’da “Seda-i Millet Gazetesi” çıkarıldı. Güneybatı Kafkas Hükümeti, Azerbaycan Hükümeti tarafından tanındı. Çalışmalar içte ve dışta hızla sürdürülüyordu. Bu arada İngilizlerle hükümet arası gerginleşmişti. Hükümet, bu durum üzerine bir bildiri yayınlayarak halkı uyanık olmağa çağırmıştı.

1919 Ocak ayında 32 milletin katılımıyla Paris’te bir barış konferansı toplandı. Ermeni Cumhuriyeti delegasyonunun başında Aharonian, Milli Ermeni delegasyonun(bütün Ermenileri temsilen) başında ise Bogos Nubar Paşa vardı. Osmanlı delegasyonuna ise Damat Ferit Paşa başkanlık ediyordu. Konferansa, Güney Batı Kafkas Ahalisinin Haklarını Koruma Merkez Komitesi tarafından alınan bir karar; 1900’lerde Kars’ta kurulmuş olan Hilâl-i Ahmer (Kızılay) kanalıyla gönderilmişti.

Konferansta; Ermeniler, verdikleri muhtırada Kafkas Ermeni Cumhuriyeti arazisiyle birlikte Çukurova ve 7 ilden oluşan bir bağımsız Ermenistan kurulmasını istediler. Yoğun müzakerelerden sonra, Erivan’da kurulmuş olan cumhuriyet, İtilaf Devletleri tarafından onaylandı. Sınır düzenlemesinin müzakeresi ve Ermenilerden yeni cumhuriyete göç etmek isteyenlere her türlü kolaylığın gösterilmesi maddesi kabul edildi. ”

Güneybatı Kafkas Türk Hükümeti’nin Anayasası (18 Ocak 1919)

Kongrede, Adliye Nazırlığına seçilen Hâkim Ağabababeyoğlu ve Tahrirat Müdürü Sami Bey tarafından hazırlanan ve kabul edilen 18 maddelik Anayasa aynen şöyledir:

1-Hükümet, “Cenub-î Garbî Kafkas” adını taşıyacaktır.

2-Cenub-î Garbî Kafkas Hükümeti sınırı, Batum’dan Nahçıvan’a kadar çizilmiş olup korunmasını barışın sonuna kadar kendisi yükümlenmiştir.

3-Hükümetin merkezi Kars, resmi bayrağı üç renk olup, Türk Devletinin ay-yıldızlı bayrağı kabul edilmiştir.

4-Cenub-î Garbî Kafkas sınırları içinde resmi dil Türkçedir; resmi işlemler ve resmi ve resmi olmayan tüm öğretim ve haberleşme Türkçe olacaktır.

5-Meclis-i Mebusan seçimi: On bin erkek nüfustan bir mebus seçilecek, on sekiz yaşını bitiren her erkek vatandaş seçime katılacaktır.

6-Her il (Kars, Batum, Nahçıvan) ve kazalarda Şûray-ı Millî şubeleri açılacak ve bunlar çalışmaları için her türlü yardımı görecektir.

7-Türk’e ve Türkiye’ye dokunacak her türlü hal ve işlemden kesinlikle kaçınılacaktır.

8-Umum Askeri Şube ve kuruluşlarla Türkiye Devletinin ilişkisini sağlamak için daimi bir heyet, Türkiye’de (7 Aralık 1918’de gönderilen İstanbul’daki iki murahhas gibi) bulunacaktır.

9-Mülkiye kuruluşları bölümünde 8’nci maddedeki söz edilen yöntem aynen kabul edilecektir.

10-Komşu hükümetlerle daimi dostluk ve iyi geçinmeyi Cenub-î Garbî Kafkas Hükümeti temel alacak, meclisi mebusan seçiminden sonra bu hukuk hakkında bir yasa çıkarılacaktır.

11-Eğer Avrupa Hükümetleri (Sivas, Erzurum, Van, Bitlis, Mamuret-ül aziz ve Diyarbakır’dan ibaret) vilayet-i sitteyi Türkiye’den alıp başka bir hükümete verirlerse hükümetimiz Türkiye’den ayrılmamayı kesinlikle kabul etmiştir.

12-Azınlıkların (Rum, Malakan, Hakhol, Asuri/Nesturi) gibi çarlığın yerleştirdiği göçmenler ile Ahıska’daki Frenk/Katolik gürcü ve Musevi köylülerin hakları korunacaktır.

13-Müslümanlar arasındaki dini ibadetlere hürmet edilecek ve dini törenlerin birleştirilmesi için çalışılacaktır.

14-Seçimlerin demokratik esaslar içinde ve tarafsız Türk’ün şan ve şerefine yakışacak bir surette yapılmasına son derece dikkat edilecektir.

15-Valiler ve komutanların atanma ve azilleri meclisin kararı ile olacaktır.

16-Millî şûra Hükümeti, Meclis-i Mebusan seçiminden sonra bazı yasa maddelerinin tadiline selahiyetdar olacaktır. (Yani Osmanlı yasalarında ihtiyaca göre değişiklikler yapabilecektir)

17-Mebusların yaşları 25’ten küçük olmayacaktır.

18-Bu yasanın yürütülmesinden Millî Şûra Hükümet Mümessilleri ile Hükümet Başkanı sorumludur.

Kabinede iki Rum bakan vardı, Pablo Camus ve Stefani Vafiades.

18 maddelik Anayasa ilk sivil anayasa niteliğindeydi. 1921’deki anayasamızın temelini oluşturan yasada Türkiye kelimesi ilk kez kullanıldı ve Türkçe resmi dil olarak kabul edildi.

Günümüz şartları değerlendirildiğinde öne çıkan en önemli madde ise, 18 yaşını tamamlamış kadın ve erkeklerin oy kullanma hakkına sahip olmasıydı.

İngilizler, Kars yöresindeki teşkilatlanmanın ilk günlerinde yöre halkının siyasi yönlü çalışmalarına bir ölçüde göz yummuştu. Gürcü ve Ermeni baskınlarını göğüslemede kolaylıklar sağlamıştı. Kars Milli Şurası kurucularından Fahrettin Bey (Erdoğan), İngilizlerin bu davranışlarının hayra alamet olmadığını sezmiş ve “Biz artık tamamı ile kanaat getirdik ki, İngilizler ne yapıp edip, bizleri buradan dağıtacaklar ve Ermenileri haksız olarak aziz illerimize yerleştirecekler” demiştir.

Nitekim 6 Mart 1919’da Kars’a gelen İngiliz Temsilcisi Pate, yerli yönetimi tanımayacaklarını bildirmiş ve Arpaçay doğusundaki Ermenilerin Kars’a yerleştirilmesini istemişti. İngilizlerin bu tutumlarında ortaya çıkan değişiklik Gürcüleri de yüreklendirmiş, Mart 1919 başlarında kuzeyden saldırıya geçen Gürcü birlikleri, Azgur ve Ahıska’yı, ardından da Posof’u işgal etmişlerdi.

10 Mart 1919’da Bakü’den Kafkasya’ya tayin edilen General Thomson gelişiyle birlikte, ortaya çıkan gelişmeler Cenub-î Garbî Kafkas Hükümetinin aleyhine cereyan etmeğe başladı. Kars, Erivan, Ahılkelek, Nahçıvan ve diğer İngiliz ileri karakolları ve askeri temsilcilerinden raporlar alınıyordu. “Bu bölgeleri üstün Osmanlı bağının, İtilaf Devletleri’ne karşı, Müslüman Türk halkını daha sıkı mukavemet edecek duruma getirdiği” yolundaki raporlar, General Thomson’u Cenub-î Garbî Kafkas Hükümeti topraklarının Ermeni ve Gürcüler arasında paylaşılması gerektiği konusunda inandırmaya yetmişti.

Cihangiroğlu İbrahim Bey

Bu arada Kars’ta İngiliz General Davie ve Yarbay Peterson, şehirdeki karakollarının sayısını artırmış, Gurkalardan, oluşan kuvvetlerini şehre hâkim yerlere yerleştirmiş, Kars Kafkas Hükümete kesin darbeyi vurma hazırlıklarını tamamlamışlardı. İngiliz komutan öncede aldığı Meclis toplantılarını “takip etme” iznine dayanarak görevlendirilen iki kurmay subayla “hükümetin planlarını öğrenmek amacıyla Meclisin 10 Nisan 1919’daki toplantısı izlettirmiştir”.

Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümeti Sınırları

Yarbay Preston, daha sonra hükümete, “Bir takım hayati bilgi vermek amacıyla 12 Nisan Cumartesi günü meclis toplantısında hazır bulunacağını” bildiren bir mesaj iletmişti. Bunun üzerine İçişleri Bakanı Ali Rıza Bey, hükümet üyelerini acele Kars’a çağırmış ve yapılan toplantıda durum değerlendirilmiş, “İngilizlerin iyimser oldukları fikrinde görüş birliğine varılarak” Meclisin basılacağını akıllarına bile getirmemişlerdir.

Preston, 12 Nisan 1919 Cumartesi günü öğleden sonra saat dört sıralarında yanında iki zabiti olduğu halde, Meclis-î Millî binasına gelir. Önce kendisiyle tanışan Cumhurbaşkanı Cihangiroğlu İbrahim Bey, tercümanı Ahmet Robenson vasıtasıyla hükümet üyelerini Presto’na tanıştırır. Bu sırada dışarıdan tüfek sesleri gelmeye başlar. Hükümetin Maliye Bakanı Hudadbeğoğlu Mehmed Bey, Preston; “Niçin tüfek atıldığını” sorar. Preston, hükümet üyeleri ile birlikte dışarı çıkarlar ve Meclisin etrafının İngiliz zırhlı birlikleri tarafından sarıldığını gören hükümet üyeleri durumu anladılar.

Malta Adası’na sürülenler
Başta Cumhurbaşkanı Cihangir oğlu İbrahim Bey olmak üzere, bazı hükümet üyeleri, milletvekilleri ile görevliler tutuklanarak aynı günün akşamı saat 18.30’da trenle Gümrü’ye oradan da Tiflis’e sevk edilmişlerdi. Tiflis’ten de Batum üzerinden İstanbul’a götürülen ve Sirkecide Arabiyan Han’da 45 gün tutuklu kaldıktan sonra aralarına Ziya Gökalp’ın da bulunduğu diğer aydınlarla birlikte 28 Mayıs 1919’da Galata Rıhtımından kalkan Princas Eno adlı gemi ile Malta’ya götürülen Güney Batı Kafkas Hükümeti üyeleri şunlardı:

İsim / Görevi
Cihangiroğlu İbrahim Bey (Aydın): Cumhurbaşkanı
Cihangir oğlu Hasan Han Bey (Aydın): Savunma Bakanı
Hasanbeyoğlu Mehmet Bey : Adliye Nazırı
Cihangiroğlu Aziz Bey (Aydın) : Adliye Bakanı Müşaviri
Akbabalı Ahmet (Karaçanta) : İaşe Nazırı
Gümrülü Hacıoğlu Yusuf Bey (Arpaçay): Gıda Bakanı
Kağızmanlı Ali Rıza Bey (Ataman) : Dâhiliye Nazırı
Orenburglu Teviddin Mamilov : Emniyet Umum Müdürü
Digorlu Salahoğlu Musa Bey : Polis Müdürü
Karslı Ataman oğlu Muhlis Bey : PTT Müdürü
Rus-Polonez Simon Raçinski : Şura Üyesi
Rum Pavlo Camusev : Şura Üyesi
Revanlı Mehmet Bey, : Cenûb-i Garbî Kafkas Hükümeti Iğdır ve Kars Valisi
Talınlı Hüseyin Han “Han Emi” lakaplı: Şura üyesi
Ağabababeyoğlu Abbasali Bey : Şura üyesi

Bunlardan Dâhiliye Nazırı Ali Rıza Bey (Ataman), Batum’da sorgusu yapılırken bir yolunu bularak kaçarak Erzurum üzerinden Kağızman’a gelerek Orta Kale Millî Şûrası’nın kurarak Ermenilerle kurtuluşa kadar mücadele etmişti.

Yunanlıların İnönü’de durdurulması İngiliz politikalarını değiştirdi. 14 Aralık 1920 günü Türklerden iki kişi kaçtı. 2. İnönü Savaşı’ndan sonra 37 sürgün 29 Nisan 1921 günü Malta’dan İtalya’ya gönderildi. Sakarya Meydan Savaşı sürerken bir kaçakçıyla anlaşan 16 sürgün İtalya’ya kaçtılar. Kaçanların içinde Ali İhsan Paşa da bulunuyordu. Sakarya Zaferi’nden sonra İstanbul’da yapılan anlaşmayla adada kalan 59 sürgün İnebolu’da Ankara Hükümetine teslim edildi. Serbest kalan subaylar Kurtuluş Savaşı’nda görev aldılar. Sürgünlerden 11 kişi İstanbul’a döndü. Tarihimizde acı bir sayfa daha kapandı.

Kurtuluş:

Mustafa Kemal Paşa’nın emir ve direktifleriyle hazırlanan ve son Osmanlı Meclisi tarafından 28 Ocak 1920’de kabul edilip, 17 Şubat 1920 tarihinde ilân edilen Mîsak-ı Millî metninin 2. maddesinde, Elviye-i Selâse ile ilgili şu hüküm yer almaktadır. “Madde-2- İlk serbest kaldıkları zaman, halkın umumî reyi ile anavatana katılmış olan Elviye-i Selâse (Kars, Ardahan ve Batum) için gerekirse yeniden plebisit yapılmasını kabul ederiz.”

İngilizler olmak üzere İtilâf Devletleri, son Osmanlı Meclisi’nden böyle bir kararın çıkmasını beklemiyorlardı.

23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM açılıp Millî Hükümet kurulunca Oltu Millî Şûra Hükümeti 17 Mayıs 1920’de Ankara ile birleşir. Daha sonra da Batum mebusları Ankara’ya gelerek TBMM.’ne katılmışlardır.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Ermenistan hükümetine katliamı durdurmak için nota gönderdi. Notanın bir kopyası da İngiltere, Fransa ve İtalya misyonlarına gönderildi. Bundan başka, aynı nota Batum’da basılan “İslam Gürcüstan” gazetesinin 4 Mart 1920 sayısında yayınlandı. Türk ordusu kumandanı Kazım Karabekir Paşa da 22 Mart 1920’de Ermeni askeri kumandanlığına katliamlara son verilmesi talebi ile nota gönderdi.

Ermeniler Doğu Anadolu’yu ele geçirmek için askeri tecavüzü genişleterek 12 Ağustosta Oltu’nun bazı köylerini zaptettiler. İşi daha da ilerleterek 13 Ağustosta Doğu Bayazıt’taki Türk kuvvetlerine saldırdılar. Bu durum karşısında Türk ordusu harekete geçti. Kazım Karabekir Paşanın Komutasında Doğu ordusu 29 Eylülde Sarıkamış’ı, 30 Eylülde Göle’yi, 30 Ekimde Kars’ı, 7 Kasımda Gümrü’yü ele geçirdi.

Bu arada 15. Kolordu Kumandanlığı, Şark Cephesi Kumandanlığı’na çevrilerek, komutanlığına yine Kâzım Karabekir Paşa getirilir. Kâzım Karabekir Paşa, yaklaşık bir buçuk yıldır Ermeni ve Gürcülerle mücadeleye devam eden ve Anadolu’ya doğudan büyük bir nefes aldıran bu bölge üzerine 24 Eylül 1920 tarihinde harekâta başlar. Bu harekât aralıklı olarak 7 Kasım 1920’ye kadar devam etmiş, Kars, Sarıkamış, Göle ve Ardahan gibi Ermeni işgali altında bulunan kısmı işgalden kurtarılmıştır.

2-3 Aralık tarihinde imzalanan Gümrü ve daha sonra 1921 Şubatında Gürcülerle Ankara’da imzalanan antlaşmalar gereğince de başta Ardahan ve Artvin ve daha sonra da Batum düşman işgalinden kurtarılmıştır. Bilâhare bölgeye tamamen hâkim olan Sovyet Rusya ile imzalanan 16 Mart 1920 tarihli Moskova Antlaşması ile Elviye-i Selâse’nin Batum haricindeki kısmı Türkiye’de kalır. Bu antlaşmaya göre Batum, Ahıska, Ahılkelek ve Acaristan bölgeleri Rusya’ya bırakıldı, Nahçıvan’a Azerbaycan dâhilinde özerklik statüsü verildi,

9 Ekim 1921 yılında imzalanan Kars Antlaşması ile Moskova antlaşması resmileştirildi.

KAYNAKÇA

-Akif, Cemil, I. Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1977

-Allen, W.E.D.1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara-1966,

-Arif Bey, Başımıza Gelenler, İstanbul-1973

-Aralov, S.İ,Bir Sovyet Diplomatın Anıları, İstanbul-

-Aydemir, Şevket Süreyya, Enver Paşa, İstanbul-1975

-Aydemir, Şevket Süreyya, Suyu Arayan Adam, İstanbul-1976

-Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, İstanbul-1991

-Bilge, M.Sadık, Osmanlı Devleti ve Kafkasya, İstanbul-2005, Eren Yayınları

-Birinci Doğu Halkları Kurultayı, Bakü 1920 (Belgeler), İstanbul-1999

-Bozkurt, Abdurrahman, İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi, Ankara-2014

-Carthy, Justin Mc, Sürgün ve Ölüm, İstanbul-1995

-Hafifbilek, Celal, Ankara 1920, İstanbul-1998

-Halaçoğlu, Yusuf, Ermeni Tehciri, İstanbul-2010

-Kandemir, Feridun, Rauf Orbay, İstanbul-1965

-Karabekir, Kazım, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Ankara-2001

-Karaköse, Nejdet, Nuri Paşa, İstanbul-2012

-Kaymakam Şerif Bey, Sarıkamış-İstanbul

-Kutay, Cemal, Rauf Orbay, Hayat ve Hatıratım, İstanbul-1997

-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995

-Mutbay, Mustafa, Kafkasya Hatıraları, Ankara-2007

-Peker, Ekrem Hayri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Hacı Sami, İstanbul-2011

-Selçuk, İlhan, Yüzbaşı Selehattin’in Romanı, İstanbul-2010

-Sorgun, Taylan, Halil Paşa, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş, İstanbul

-Sorgun, Taylan, Mütareke Dönemi, İstanbul-2007

-Şimşir. B.N, Osmanlı Ermenileri, Ankara-2011

– Şimşir. B.N,Malta sürgünleri, Ankara-1985

-Şirokorad, A.B,Osmanlı-Rus Savaşları. İstanbul-2013

-Şiracıyan, Arşavir, Bir Ermeni Komitacının İtirafları-1997

-Türkgeldi, Ali Fuat, Görüp İşittiklerim, Ankara-2010

-Ulubelen, Erol, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul-1967

-Yalçın, Küçük, Sırlar, İstanbul-2006

-Yalçın, Küçük, Gizli Tarih, İstanbul-2006

-Yerasimos, Stefanos, Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Sovyet İlişkileri

-Yel, Selma, Yakup Şevki Paşa ve Askeri Faaliyetleri, Ankara-2002

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Onlar yaşarken efsaneydiler


Ekrem Hayri PEKER : Onlar yaşarken efsaneydiler

05 Nisan 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

“Eğer Jön Türkler arasında seçilmiş olan sayıca az fakat mücadelelerinden vazgeçebilmek için ancak hayat sahnesinden çekilmeleri şart olan bu adamların mukavemeti de kırılacak olursa rahatça söylenebilir ki, dünya üzerinde bundan sonra büyük çapta bir Türk imparatorluğunun kurulma imkânları kalmayacaktır. Çünkü bu nesille beraber Türklerin Asya ve Afrika’da daimi bir hâkimiyet iddiaları da son bulacaktır. Bundan sonra Türkler için ancak menfi bir devlet söz konusu olabilir. Bu da ancak bir mucize olacaktır”

Sir Thomas Edward Lavrence

Ve Gerçekleşti.

Meçhule giden bir gemi kalktı limandan. Rota Belliydi belki ama hedefe ulaşmak meçhuldü. Uğurlayanı pek yoktu bu geminin. İstanbul’daki bir deniz acentasının düzenlediği ve Hindistan’ın Bombay limanına gidecek bu ticaret gemisine hükümetin onca teşvikine rağmen tüccarlar teveccüh göstermemişti. Bugünkü gibi yurt dışına mal satmak değil, almak revaçtaydı o zamanda.

Gemiye Endonezya taraflarına giden ve Aden’de başka bir gemiye aktarma olacak bir yolcuyla bey bindiler. Gemiye binmek isteyen üç yolcu da İzmir’den çıkmıştı.

İstanbul’dan yola çıkan gemi İzmir Limanına uğradı, burada bekleyen üç yolcuyu alıp Hindistan’a doğru yola koyuldu.

***

Harbiye Nazırlığı bugünkü İstanbul üniversitesinin bulunduğu yerdeydi. Harbiye nazırı Enver Paşa, Sultan Abdülhamit’in bıraktığı haber alma teşkilatı mirası üzerine kendine bağlı bir teşkilat kurmuştu; Teşkilat- Mahsusa. Teşkilat Birleşmiş Milletler gibiydi. İslam ve Türk dünyasının her tarafından insanlar vardı. Ağırlık Kafkas ve Balkan kökenli Osmanlı vatandaşlarındaydı. Sonraki yıllarda teşkilat yöneticileri içinde devlet başkanı olmuş insanlar vardı.

Teşkilat’ın adı resmi olarak Umur-ı Şarkiye Dairesi’dir. Merkezi, Nuri Osmaniye Caddesi, Şeref Sokak’ta, Tasvir-i Efkar gazetesinin karşısındaki bir binadaydı. Harbiye Nezareti’ne bağlı olarak kurulan teşkilat sadece Enver Paşa’ya bağlıydı.

1914 yılı şubat ayının ilk haftasıydı. Bugün Hukuk Fakültesi olan yerde Bab-ı Seraskeri -Genelkurmay-binası vardı.

Harbiye Nazırı, makam odasındaki şahsa şunları söylüyordu.

-Demek aradan geçen zamana rağmen kanaatini muhafaza ediyorsun Sami Bey. Şimdi bu kanaatini tatbik mevkiine koymak fırsatı elinde olsa aynı teşebbüsü yapar mısın?

Genç adam:

-Benim girişmek istediğim çok geç kalmış bir vazifenin ifasıdır. Elbette hazırım. Şüphe mi ediyorsunuz?

Harbiye Nazırı:

-Büyük bir işin arifesindeyiz. Vatana muazzam bir hizmet edeceksin Allah yardımcınız olsun.

Söylenenlerin aksine dönemin Osmanlı Hükümeti bilerek ve isteyerek bu savaşa girmiştir. Enver Paşa’nın amacı Emperyalistlerin sömürdüğü, işgal altında tuttuğu Türk ve Müslümanları işgalden kurtarmak; Türkistan’ı Anadolu’ya bağlamaktı.

***

Kuşçubaşı Eşref Bey Sultan Hamit Döneminde Arabistan’a sürgüne gönderilmişti. Burada Sultanın istibdatına karşı mücadeleye başlamıştı. Peşindeki takip güçlerinin baskısında bunalınca Hicaz’daki eylemlere ara verip Hindistan’a gitmiş, Rus yetkilileri atlatıp oradan Doğu Türkistan’a geçmiştir. Hindistan’da Hint istiklal hareketini idare eden liderlerle temaslarda bulunmuştu.

Eşref Bey Doğu Türkistan’daki Rus yönetimin de bulunan bölgelerdeki sosyal, siyasi ve ekonomik yaşamı gözlemleyip oradaki İslamcılar ve Türk milliyetçileriyle temas kurmuştu.

Enver Paşa Hacı Sami Beyden sonra abisi Eşref Beyle görüşerek bir eylem planı oluşturdular.

Bu plana göre:

1)Bir fedai grubu Hindistan üzerinden Türkistan’a geçecek,

2)Bu grup Rus Çarlığına karşı milli ayaklanmalar çıkarılacak,

3)Bu amaçla hücre tipi bir örgütlenme yapılacak.

Bu fedai grubu anavatana götürme işini Eşref Bey üstlenecekti. Önce Hindistan, sonra da Himalayalar aşılıp Kaşgar’a gidilecekti. Bu bölgede Çin Devletinin kontrolü zayıftı. Buradan da Çarlık kontrolündeki topraklara geçilecekti.

Gideceklerin sayısı dikkat çekmemek için az sayıda tutulacaktı. Harekete geçilmeden Teşkilat-ı Mahsusa’nın bölgedeki ajanlarıyla, Hint Hilafet komitesi ve kongre partisinin Müslüman liderleriyle temasa geçildi. Eşref Bey Liege kentinde toplanan Hint İstiklal Komitesinin konferansına katılmıştı. İngilizler tanıyabilirdi, o yüzden dikkatli olmak gerekiyordu.

Eşref ve Hacı Sami bey’ler heyetin beş kişiden ibaret olmasına karar verdiler. Eşref Bey Hindistan’da kalacak Sami beyle beraber mülkiye mezunu Emrullah Bey (daha sonra Erzurum milletvekili, Barkan), Dereli diye anılan Yüzbaşı Adil Hikmet bey, Tatar adıyla çağrılan Hüseyin Bey, Bursalı Gürcü İbrahim Bey (Haklıer).

***

Arabistan’daki takipçilerinden bunalan Eşref Bey arkadaşlarının saklanmasını sağlayıp, Bahreyn’e geçer. Burada bir yıl saklanır, sonrasında Maskat’a oradan tekrar Hindistan’a geçer. Hindistan’da İngilizlere karşı mücadele eden, daha önceden temas kurduğu milliyetçi örgütlerle görüşür. Onlara gerilla mücadelesi ve teşkilatlanma üzerine dersler verir. İsmi ondan önce oralara kadar ulaşmıştır. İngiliz yetkililer için tehlikeli bir misafirdir. Sürekli gözaltında tutulur. Bu temasları ona ileride Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyetleri için güçlü bir zemin oluşturdu^.

Eşref Bey kılıktan kılığa bürünerek Hindistan’ı ve Türkistan’ı gezdi. İngilizler ve Ruslar padişahın Pan İslamist politikasına karşı teyakkuzda idiler. Sultanın dervişleri, şeyhleri Hindistan’da ve Türkistan’da dolaşıp padişahın propagandasını yapıyorlardı. Eşref Bey Ruslardan da kurtulmayı başarıp, Türkistan’daki Türk milliyetçileri ile temas kurdu. Rus bölgesinden Afganistan’a oradan İran’a geçti. En sonunda Hicaz’a geri döndü. Hicaz’a döndüğünde babasının tutuklandığını öğrenen Eşref Bey Sami Beyle beraber bir grup müfettişi kaçırdı. Babası bırakılınca onları serbest bıraktı. Hicaz iki kardeş için artık tehlikeli olmaya başlamıştı. Takip kuvvetlerinin sayısı ve başlarına konan ödül arttırılmıştır. İki kardeş buradan Mısır’a geçerler.

YOLCULUK

Eşref Bey Hindistan’a Arap atı satmaya giden bir tüccardı. Hacı Sami Bey ve tatar Hüseyin kürk ticareti için Türkistan’a gideceklerdi. Emrullah Bey ve Gürcü İbrahim Bey Basra’ya atanmış maarif memurlarıydı. Yolculuğa çıkmadan heyet Enver Paşa’ya veda etmeye geldiler. Paşa onları gözyaşlarıyla uğurladı.

O günün en hızlı vapuru Karadeniz-Basra hattına verilmişti. Heyet gizlice İzmir’e gitti. Amaç dikkat çekmemekti. Vapur İzmir’den sonra Port Sait’e uğrayacak, Süveyş kanalından geçip Cidde, Hudeyde ve Aden limanlarına uğranılıp oradan da Bombay’a gidilecekti. Yanlarında Kipert’in hazırladığı haritalar ve bölgeyi anlatan kitaplar vardı.

Vapurda fazla yolcu yoktu. Günlerce süren yolculuktan sonra gemi Bombay limanına girdi. Rıhtıma yanaşmadan İngilizler gemiye el koydular. Yolcuları gözaltına aldılar. Gemi Kızıldeniz’deyken Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. İngilizler Osmanlıların Hindistan’ı karıştırmasından korkuyorlardı. Hint Müslümanları İngilizlerin yasalarına karşı “Biz İstanbul’daki Halifenin kanunlarına tabiyiz” diye karşı çıkıyorlardı. Heyet yabancıların yaşadığı bölgedeki bir otele yerleştirilerek gözaltında tutulmaya başladılar. Heyetin kaçmaktan başka çaresi yoktu. Beklemeye başladılar.

Oysa İngilizler her şeyden haberdardı. İngiltere’deki Hindistan Bürosundan Hindistan Hükümetine çekilen 15 Ağustos 1914 Tarihli telgrafta “…İki Çerkes, Sami ve Eşref Beyler İngiliz karşıtı Pan-İslam duyguları uyandırmak üzere İzmir’den Hindistan’a hareket edecekler. Oraya Varır varmaz 1864 yabancılar yasasına göre onları tutuklamak üzere yetkilisiniz” deniliyordu. 25 Ağustos 1914 Tarihli bir başka telgrafta ise Pan-İslamizm konusunda yeni bilgiler verilmiştir.

Heyet yabancıların yaşadığı bölgedeki bir otele yerleştirilerek gözaltında tutulmaya başladılar. Heyetin kaçmaktan başka çaresi yoktu. Beklemeye başladılar.

Hint Hilafet komitesi hemen çalışmalara başlamış; bazı görevlileri elde etmişlerdi. Komite üyesi Sait Han heyete haber göndererek on gün içinde kaçıracaklarını bildirmişti. Eşref Bey ve arkadaşları kıyafet değiştirerek kimseye fark edilmeden ayrıldılar. Sait Hanın görevlendirdiği Hint Müslümanlar onları Peşaver üzerinden Keşmir’e doğru üç ayrı koldan ve geceleri tercih ederek yol aldılar. Gandi’nin örgütlediği Kongre Partili Hintliler de yardımcı oluyorlardı.

Eşref Bey heyetten ayrılmıştı. Sait Han Eşref Bey’in Hindistan’da kalmasını sakıncalı bulmuştu. Eşref Bey hemen Arap yarımadasındaki Maskat bölgesine gönderilecekti. Liman gece tenhalaşıyor ve kontroller azalıyordu. Limanın uzak bir köşesinde bir balıkçı motoru hazırdı. Eşref Bey tekneye bindikten sonra dikkat çekmemek için yelkenler açılmış ve limanın ışıkları kaybolduktan sonra teknenin motoru çalıştırılmıştı. Ertesi gece tekne Maskat kıyılarına ulaşmıştı. Yolcusunu bırakan tekne geri döner. Eşref Bey de dostu Maskat Emiri’nin misafiri olur.

Hintliler Sami Bey ve arkadaşlarını Keşmir’in merkezine kadar getirirler. Bundan sonrası daha tehlikeliydi. Kaşgar’a geçmek için Himalaya dağlarını aşıp Pamir yaylasına girecekler buradan da çin ve Rus çarlığı arasında yer alan Küçük Pamir bölgesi tarafsız bölgeydi. Belirli kervan yolları dışındaki yolcular sınır muhafızları tarafından sorgusuz sualsiz kurşuna diziliyordu.

Sınırın öte tarafı için Hintli Müslümanların yapabileceği bir şey yoktu.

PAMİR YAYLASI

Bölge tenha ve susuz steplerden oluşuyordu. Geceleri dondurucuydu. Yiyecek bulma şansı avlanma dışında yoktu, yerleşim yerlerinin sayısı çok azdı. Hacı Sami Bey ve arkadaşları ana yolların yakın yolardan giderek, gayri meskun yerlerden geçerek Küçük Pamir’e ulaşırlar. İngiliz yetkililer, Ruslar’ı kaçaklar konusunda uyarmışlardı. Pamir’e geçmeden önce son kaldıkları yer İngiliz askerlerince basılır. Hacı Sami Bey ve arkadaşları şiddetli yağmurdan faydalanarak İngilizlerden kurtulup Pamir yaylasına geçtiler. Önlerinde uçsuz bucaksız yollar vardır. Küçük Pamir’de onlara göçebe Türkler yardım ederler. Hedef onlar için tehlikesiz olan Kaşgar’a ulaşmaktı.

Küçük Pamir’den Büyük Pamir’e geçen Kaşka Dağı’nda bir Rus müfrezesi karşılarına çıktı. Hacı Sami Bey çatışmaya girmedi. Rus müfreze komutanına evraklarını göstererek yollarını kaybeden tüccar grubu olduklarını söyledi.

Muhafızlar onları büyük Pamir’deki Rus merkezine götürdüler, Rus albayı karşısına çıkardılar. Rus komutan onları gördüğü için memnun kalmamıştı.

Sorgudan onları getiren subaya dönerek:

– Sen bunları yasak bölgede ele geçirdin. Elindeki talimat burada ele geçenleri hemen öldür yazıyor. Bu çapulcuları neden öldürmeyip karşıma getirdin?

Bu esnada Büyük Pamir yaylasının Kırgız Başbuğu Cabbar Binbaşı olayı duyup gelmişti.

Bu geniş sahada yaşayan Kırgız Türkleri göçebe oymaklar halinde yaşıyorlardı. Burada yaşayan Kırgızlarla iyi geçinmek mecburiyetinde olan Ruslar Kırgız aşiret liderlerine bir çeşit muhtariyet tanımışlardı. Bu yörenin sorumlusu da Cabbar Binbaşıydı. Rus komutan olaydan hemen Cabbar Binbaşıyı haberdar etmişti.

Kırgızlar etrafında silahlı muhafızlar bulunmasına rağmen Hacı Sami Bey ve arkadaşlarının yanlarına gelip konuşuyorlar onlara yiyecek getiriyorlardı. Hacı Sami Bey ve arkadaşlarının toplu namaz kılmaları da Kırgızları etkilemişti.

Hacı Sami Bey ve arkadaşları ertesi gün Rus komutanın huzuruna çıkarılır. Komutanın sağında iri yapılı, pos bıyıklı, tipik bir Kırgız oturuyordu. Kıyafeti, belindeki gümüş savatlı hançeri, yere değen kılıcı ile pek heybetli idi. Hacı Sami Bey sorguyu şöyle anlatır:

Bizler içeri girince, yüzümüze dikkatle baktı, arkasındaki Kırgıza yavaşça bazı şeyler söyledi. Komutanın işaretiyle bir Rus subay elindeki kâğıda bakarak sorguya başlar.

“Pamir’de bulunmaktaki amacınız ne? Daha önce buraya gelmiş miydiniz, size kim rehberlik etti. Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz. Gideceğiniz son nokta neresiydi”.

Heyettekiler önceden kararlaştırılan cevapları verirler. Kaşgar’a giden tüccarlardı. Oradan Buhara’ya gideceklerdi. Tüm evrakları tamamdı. Tutuklanmalarını anlayamamışlardı. Ticaret serbest değil miydi? Bu cevaplar Cabbar Binbaşı’yı etkilediyse Rus komutan şüphe içindeydi. Söylediklerine inanmadığı belliydi.

Sorgudan sonra tekrar hapsedildikleri çadıra götürüldüler. Bir müddet sonra Cabbar Binbaşı’nın yanına çağırdılar. Çadırdan çıkınca şaşkınlığa kapıldılar. Çadırın etrafındaki Rus askerleri çekip gitmişti. Çadıra girdiklerinde Cabbar Binbaşı onlara yer gösterdi. Yine aynı ciddiyetteydi. Cabbar Binbaşı:

-Nereye gitmek istiyorsunuz diye sordu.

Hacı Sami Bey

-Ticaret için en uygun yer Kaşgar diye cevap verdi.

Cabbar Binbaşı:

-Cümleniz Hotan yoluna çıkarılacaksınız. Selametle gitmeniz için Çin sınırına kadar yanınıza muhafız vereceğim.

KAŞGAR’DA BEKLEYENLER

Abisi Eşref Bey Kaşgar’a ulaştığınızda sizi bulacaklar demişti. Şehre gruplar halinde girip tarihi Darga Bey Hanındaki iki odaya yerleştiler. Dikkat çekmemişlerdi. Kıyafetleri yerel halkın kıyafetleriyle aynıydı. Şehrin büyük bir çoğunluğu Uygur Türküydü. Çinli sayısı çok azdı.

Hana yerleştiklerinden kısa bir süre sonra oturdukları odanın kapısı açılır sarıklı, cübbeli, sakallı, genç bir insan içeri girer ve mükemmel bir İstanbul Türkçesiyle:

-Hoş geldiniz, sefa geldiniz… Nihayet kurtuldunuz. Gözlerimiz yollarda kalmıştı.

Bu gençle beraber yedi-sekiz kişi de aynı samimiyetle kucakladılar. Abisinin sözleri aklına geldi “Siz Kaşgar’a varmaya bakın. Sizden önce oraya gelenler size ulaşacaklar.”

Gelen gençlerin başkanı Ahmet Kemal Doğu Türkistan’da Osmanlı’daki modern okullar açmak, İstanbul Türkçesiyle öğrenim yaptırmak istiyorlardı. Bir grup arkadaşıyla İstanbul’a gelmiş; burada eğitim görmüş, eğitim görürken Türk ocaklarında siyasi faaliyetlerde bulunmuşlardı.

Kaşgar’a gelen bu gençler aşırı softaların muhalefetine rağmen bir öğretmen okulu kurmuşlardı. Yüzlerce gencin öğrenim gördüğü bu okul Rus konsolosunun dikkatini çekmiş; konsolos softa ve mollaların desteğini alarak bu okulu kapattırmaya çalışıyorlardı. Mollalardan tarih ve coğrafya okumak günahtır diye fetva çıkarmışlardı.

Hacı Sami ve arkadaşlarıyla görüşmek için Türkistan’ın her tarafından gençler Kaşgar’a geliyorlardı. Hacı Sami Bey yıllar sonra Türkistan’daki mücadeleyi değerlendirirken şunları söylemişti: “Çinliler ve bilhassa Ruslar Türkistan’daki hâkimiyetlerini sürdürmek için medreselilerde ve mollalardan faydalanmışlardır. Diğer problem ise feodal sistem ve ananeleriydi. Bunları ustaca kullandılar. Bu iki sistem daha sonra Enver Paşa’nın Türkistan Bağımsızlık mücadelesini başarısızlığa uğratmıştı.”

Hacı Sami Bey ve arkadaşları Kaşgar’a ulaştıklarında Osmanlılar savaşa girmişti.

Savaş Rus işgalindeki ve bağlı hanlıklarda yaşayan hakla ağır yükler getirmişti. Hacı Sami Bey bilhassa yedi su bölgesinde yaşayan Kırgızlar arasında örgütleniyordu. Uygun bir zamanda çarlığa karşı isyan başlatacaklardı.

Rus Duma’sı Türkistan’daki toprakların ve suların Çar’ın mülkü olduğunu ilan eden yasayı kabul etmeden Çarlık Hükümeti bu yasayı uygulamaya karar verdi.

Harp ihtiyacı için Türkistan’da üretilen ürünlere el koymuş halka karşılığında para yerine bono verilmişti. Halkın elindeki yiyeceklere et-buğday, kuru meyve ve sebze zorla el konuluyordu. Halkın elindeki silahlar toplanıyor; vermeyenler hemen kurşuna diziliyordu. Bütün bunlara ek olarak harp hediyesi ve harp ihtiyaçları vergisi, altında milyonlarca ruble isteniyordu. Ruslar bu parayı işbirlikçileri vasıtasıyla topluyorlardı. Bütün bu baskılar yetmezmiş gibi bir milyon kişiyi askere almaya karar vermişlerdi. Rus ordularının Alman orduları karşısında gerilmesi ve şanlı Çanakkale Zaferi, Türkistan’da duyulmuştu.

Sami Bey ve arkadaşları Yedisu Kırgızlarının önderleriyle temas ettiler. Sonra onlara katılmak için Kaşgar’dan hareket ettiler. Kaşkar’dan ayrılışlarını memlekete dönme söylentileriyle gizlediler. İçlerindeki asker olmayan tek insan Emrullah Beydi. Onun Afganistan üzerinden Türkiye’ye dönmesi ve faaliyetleri hakkında Enver Paşa’ya bilgi vermesini istediler. Hep beraber ayrıldılar. Emrullah Bey Afganistan yolunu tutarken Sami Bey ve arkadaşları Yedisu Kırgızlarına katıldılar. Yedisu Kırgızlarının Başbuğu Şaptan Batun Han’ın karargâhına yerleştiler. Çevredeki diğer Kırgızları da örgütleyerek mücadeleye hazırladılar.

İlk baskınlarında Rus kuvvetlerinden 170 tüfek ve kırk bin fişek ele geçirdiler. Bu maneviyatla bölgedeki tüm Kırgızlar ayaklandı. Önce telgraf hatları kesildi sonrasında Rus karakolları ve Rusların yerleştirildiği kentler tek tek ele geçirilmeye başlandı. Bu mücadele Fergana vadisindeki baskın hareketini alevlendirdi. Yedisu Kırgızları kuzeyde Kanaat Han, güneyde Şaptan Batun Han’ın oğulları Muhittin ve Hüsamettin Beyin idaresindeydi.

İsyan bütün Türkistan’ı sardı. Peterburg biraz daha gecikilirse bütün Türkistan’ın elden çıkacağını ve bununda Rusya’nın çöküşü olacağı biliyordu. Alman cephesindeki en seçkin birlikler seçilip Kırgızların üstüne yollandı. Yüz bin çadırlık Kırgız isyancılara karşı yüz bin kişilik bir ordu gönderilmişti. Osmanlı zabitlerinin idaresinde Kırgızlar Ekim 1916’dan aralık sonuna kadar direndiler. Kırgızların çoğu Ruslardan ele geçirilmiş derme çatma silahlarına karşı yeri gelen bu kuvvetler son derece yeri ve etkili silahlarla donatılmıştı. Bu kanlı savaş üç ay sürdü.

Kırgızların başarısı bir kısım Kazak, Nayman Boylarını da harekete geçirdi. Her yer Buhara, Fergana, Semarkant, Hive taraflarında isyanlar çıktı. Hive ve Harzem taraflarındaki isyanın başını Türkmen aşiretlerinin hanı Cüneyd Han çekiyordu. Kıpçak, Kazak ve Nayman boylarının liderliğini üstlenen Abdülgaffar Beyin pusuya düşürülerek ölümü isyan hareketini başsız bıraktı.

Kış gelmiş savaşmak güçleşmişti. Sami Bey Kırgızlara Çin’e geçmeyi önerdi. Rus kuvvetleri isyanın merkeze yayılmaması için bir hat yapmışlardı. Rus Komutanı Kropotkin Çinli bir Generali araya sokarak isyancıları teslim almak istedi. Yerel güçler teslim oldu. Hacı Sami Bey ve arkadaşları Çin sınırını aşıp beraberindeki Kırgızlarla beraber Hotan bölgesine geçti.

İsyan erken patlamıştı. Ve en kötüsü teşkilatsız ve lidersizdi. Özbekistan’ın ileri gelenlerin yaptığı toplantılardan netice çıkmamıştı, üstelik ayaklananların büyük bölümü silahsızdı. Rus Hükümetinin gönderdiği Kozakların yaptığı katliam bugün bile unutulmamıştır. İsyan acımasızca bastırıldı. Rus topları ve makineli tüfekleri direnişçileri ezip geçti.

İsyanı bastırma hareketi tam bir katliama dönüşmüştü. İsyana katılan veya katıldığından şüphe edilen tüm köyler kasabalar yakıp yıkılıyor yaşayanlar çoluk çocuk demeden katlediliyordu. İsyancıların mallarına el konulması; yağmanın serbest bırakılması Kozaklara ve yerel Rus yöneticilerine ayrı bir şevk veriyordu. İsyanın bastırılması altı aydan fazla sürdü. 1917 başlarında bastırılan isyanda 700 bin Türk ölmüş; 170 bini Sibirya’ya sürülmüş üç yüz bini de Doğu Türkistan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Üstelik isyan hasat mevsiminde başladığı için hasat yapılamamış ve bölgede açlık başlamıştı. Katliamın büyüklüğü olayı o zamanki Rus Duması’na yansımıştı. Sonradan Rus Başbakanı olacak Kerenskiy “Sanki yeni cephe açtık” demişti. Çar göstermelik de olsa bir soruşturma açılmış, bazı görevliler hapisle cezalandırılmış, birkaç görevli asılmıştı.

Türkistan’daki yangının dumanı tüterken Rusya’da Devrim oldu; Şubat 1917 devrimi Çarlık idaresine son vermişti. Başbakanlığı üstlenen Kerenskiy’in savaşı sürdürme kararı yeni bir devrime yol açmış ve şavaşa karşı olan Bolşevikler iktidara gelmişti.

Bu kahramanlar savaşın kaderini değiştirdiler. Ruslar Alman Cephesinden kuvvetlerini çekince cephe çöktü. Ekim devriminin yolu açıldı.

İsyan bastırılınca İbrahim Bey ve arkadaşları Doğu Türkistan’a geçtiler. Çinli yetkililer onları gözaltına aldıysa da silahlarını taşımalarına ve halkla temaslarına izin verdiler. Kahramanlıkları herkeste saygı uyandırmıştı. Rus Konsolosunun baskısı üzerine İbrahim Bey ve arkadaşları muhafızlar eşliğinde Haziran 1919’da Şanghay’a gönderildiler. Kahramanlarımız burada korunaklı bir eve yerleştirildiler. Dünya Medyası, bilhassa ABD ve Alman Basını demeç almak, röpörtaj yapmak ve resim çekmek için her yola başvurdular. Ancak Sami Bey ve arkadaşları hiçbir teklifi kabul etmediler.

Zaman içinde Çinli yetkililer kontrollerini gevşetip kahramanlarımızın halkla, Pekin’deki Türkler ve Müslümanlarla görüşmelerine müsaade ettiler. Önce Çin Devriminin lideri Doktor Sun Yat-Sen Çin İhtilal Ordusuna, daha sonra Koreliler kahramanlarımızdan ordularında görev almalarını istediler. Ancak Osmanlı Devleti ve Japonya’nın dost olduklarını, böyle bir teklifi kabul etmeleri halinde iki devlet arasında problem doğacağını söyleyip reddettiler. Savaş bitince Osmanlı Devleti bir gemi kiralayıp Uzak Doğu’ya gönderdi. Gemi buradaki Osmanlı esirlerini toplayıp İstanbul’a getirdi.

Arif Hikmet Bey, İbrahim Bey ve Tatar Hüseyin 1921 yılında İstanbul’a döndüler. Hacı Sami Bey arkadaşlarından ayrılıp Sibirya üzerinden Rusya’ya kendini bekleyen kaderine doğru yola çıktı. İbrahim Bey Bursa’ya dönünce, Tatar Hüseyin gibi köşesine çekildi. Kuşçubaşı Eşref ve Hacı Sami Beyler 150’likler listesine alınınca siyasetten iyice uzak durdu. Sessizce hayata veda etti.

KAYNAKLAR:

1-Anavatanda Son BEŞ Osmanlı Türkü – Cemal Kutay
2-Medine Müdafii Fahrettin Paşa’nın anıları – Kandemir
3-Sömürgeciliğin ve Pan İslamizm Işığında Türkistan -1856’dan günümüze- Alaaddin Yalçınkaya
4-Kuşçubaşı Hacı Sami Bey – Ekrem Hayri Peker

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

BİYOGRAFİ DOSYASI /// VELİAHT YUSUF İZZETTİN EFENDİ /// Ekrem Hayri PEKER : İngilizlerle ayrı bir barış antlaşması yapmak istiyordu, ölü bulundu


Ekrem Hayri PEKER : İngilizlerle ayrı bir barış antlaşması yapmak istiyordu, ölü bulundu

21 Ağustos 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

Osmanlı padişahı Abdülaziz’in henüz şehzade iken doğan oğludur. Beklenmedik bir şekilde öldüğünde Osmanlı Hanedanı’nın en büyük erkek çocuğu olarak veliaht sıfatını taşıyordu.

VELİAHT YUSUF İZZETTİN EFENDİ (10 Ekim 1857 – 1 Şubat 1916)

10 Ekim 1857 tarihinde Dolmabahçe Sarayı’nda doğdu. Babası Abdülaziz, annesi ise Dürrinev Başkadınefendi’ydi. Doğduğunda amcası Abdülmecit padişah olarak hüküm sürmekteydi. O yıllarda babası Abdülaziz gibi şehzadelerin tahta çıkana kadar çocuk sahibi olmamaları kuralı geçerliydi. Yusuf İzzettin Efendi bu kurala aykırı olarak doğmuştu. Bu nedenle babasının tahta çıktığı 1861 yılına kadar dört yıl boyunca varlığı gizlendi. 10 yaşındayken babasıyla birlikte Avrupa gezisine katıldı. 14 yaşındayken 1 Eylül 1871 tarihinde babası Sultan Abdülaziz tarafından Müşir rütbesiyle Hassa Ordusu komutanlığına atandı ve bu görevini Ocak 1873’e kadar sürdürdü. 19 yaşındayken babası Abdülaziz tahttan indirildi ve kısa bir süre sonra makasla bilekleri kesilmiş olarak ölü bulundu. Şehzade, genç yaşta babasız kaldı.

Babasının ölümünden sonra, o dönemde geçerli olan hanedanın en yaşlı erkeğinin tahta çıkması kuralına geçerliydi. Abdülaziz’in ölümünden sonra, önce amcasının, Abdülmecit’in oğulları V. Murat ve II. Abdülhamit sırasıyla tahta çıktılar. Daha sonra da V. Mehmet Vahdettin, 27 Nisan 1909 tarihinde tahta çıktığı zaman hanedanın padişahtan sonraki en yaşlı erkeği olarak veliaht durumuna yükseldi. Osmanlı Devleti’ni yurt dışında çeşitli törenlerde veliaht sıfatıyla temsil etti. 1910 yılında Birleşik Krallık kralı VII. Edward’ın cenaze, 1911 yılında da V. George’un taç giyme törenlerinde bulundu.

Veliaht İzzettin Efendi, Çanakkale Cephesi’ne ziyarette…

1.Dünya Savaşı yılları sırasında Enver Paşa’nın izlediği siyasete ayrı düştü ve onu sertçe eleştirdi. Hükümet işleriyle yakından ilgilendi. Çanakkale Savaşları sırasında bizzat cepheyi ziyaret etti. Bu ziyaretler sırasında Enver Paşa ile herkesin içinde münakaşa etti. Hükümetten ayrı olarak barış görüşmeleri yaptı.

1916 yılı Şubat ayında İngilizler ve Fransızlar Çanakkale’den çekildiler. Sarıkamış faciasından sonra Almanlar Osmanlı askerinin savaş gücünü görmüşlerdi. Ancak Osmanlı Devleti, Almanlardan istediği yardımı alamamıştı. Bu durum devlet kademelerindeki bazı yetkililerini arayışlara itiyordu. Bunların başında Veliaht Yusuf İzzettin Efendi geliyordu. Veliaht ve ona bağlı üst düzey bürokratlar İngiltere ile ayrı bir barış yapılmasının imparatorluk için doğru olacağını ileri sürerek harekete geçtiler. Veliaht ve ekibine göre, Çanakkale Zaferi’nin ülkenin itibarını kurtarmıştı. İki taraf onurlu bir barış yapabilirdi.

Veliaht, bu süreçte Almanya’ya bir seyahat düzenledi, daha sonra Viyana’ya geçti. Veliaht, Viyana’dayken adamlarını İsviçre’ye gönderdi. Burada İngilizlerle bağlantılı olan çevrelerle temasa geçtiler. Ayrıca ABD’nin İstanbul Elçisi Henry Morgentau bu görüşmelere aracılık yapıyordu. Ancak, Morgentau, ikili oynuyor; bir yandan da Paris ve Londra’daki Siyonist çevrelerle temasını sürdürüyordu. Büyükelçi, faaliyetlerini yönetimde kargaşa çıkması için Almanlara da sızdırıyordu. İttihatçılar, böylece bu durumdan haberdar oluyordu.

Bu faaliyetler sürerken Sırbistan Almanlar tarafından tamamen işgal edildi ve böylece Almanya Osmanlı Devleti arasında bağlantı sağlanmış oldu. Bulgaristan daha önce Teşkilat-ı Mahsusa’nın faaliyetleri sonucu Almanya ve Osmanlı Devleti safında savaşa girmişti.

Ancak Padişah Mehmet Reşat, yaşlı ve sağlık problemleri vardı. Her an vefat edebilirdi ve yeri veliaht Yusuf İzzettin Efendi’nin geçmesi tüm dengeleri değiştirebilirdi.

Ancak 1 Şubat 1916 tarihinde beklenmedik biçimde Zincirlikuyu’daki köşkünde ölü olarak bulundu. Ölüm nedeni intihara bağlı kan kaybı olarak kabul edilse de, İttihatçıların onu öldürttüğü de iddialar arasındadır. Yusuf İzzettin Efendinin ölümünden sonra Mehmet Vahdettin veliaht oldu,

Beklenildiği gibi Temmuz 1918 tarihinde Padişah Mehmet Reşat vefat etti. Mehmet Vahdettin İttihatçılarla hiç sevmiyordu. Hemen padişahlığı kabul etmedi. Padişah olunca ilk icraatı başkomutanlığı Enver Paşa’dan kendi üzerine almak oldu

Tarihçi İlber Ortaylı, müttefik Almanya’nın da bu olaydaki şüpheliler arasında olduğunu iddia eder. Çünkü veliaht savaştan çekilmek ve İtilaf Devletleri ile müstakil bir anlaşma yapmaktan bahsetmekteydi. Ortaylı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun son imparatoru VI. Karl’ın bu gibi bir talebi sonrasında Almanya tarafından özür dilemek zorunda bırakılmasını buna örnek gösterir.

Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, II. Mahmut Türbesi’ne, babası Abdülaziz’in yanına defnedildi.

*

Ayrı bir barış anlaşması isteyen kişi de Yakup Cemildi. Yakup Cemil, barış için Enver Paşa’yı devirmek istiyordu. Yakup Cemil, Enver Bey’in Harbiye Nazırı olması için Talat Paşa ’ya baskı yapmış, bu konuda bir grup subayla padişahla görüşmüştü.

Bir yandan savaşın uzaması, diğer yandan Enver Paşa’nın rütbesini yükseltmemesi Yakup Cemil’de bir kırıklık yaratmıştı.

Yakup Cemil, İttihat ve Terakki’nin fedailerindendir. Yakup Cemil, Çerkes ve Lezgi kökenli bir Osmanlı subayıdır. İstanbul’da doğdu. 1903’de Teğmen rütbesiyle Harp Okulu’ndan mezun olmuştu. İlk görev yeri Manastır’da konuşlanan 6. Nizamiye Piyade Tümeni idi. Burada Enver Paşa’nın emrinde bulunmuş ve hayatı boyunca da Enver Paşa’nın en yakınındaki adamlarından biri olmuştur. II. Meşrutiyet dönemine kadar Makedonya bu bölgede görev yapmıştı. Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavut çetelerine karşı mücadele etti. Gayri Nizami Harp tecrübesini bu dönemde kazandı. İttihat ve Terakki’ye katılması da yakın arkadaşlarının etkisiyle aynı dönemdedir.

İhtilalin ardından İttihat ve Terakki cemiyetince 1909 yılında İran’a gönderildi. Görevi, daha önceden kaldırılmış olan meşrutiyeti yeniden ilan ettirmek üzere yeraltı faaliyetlerinde bulunmaktı. Yol boyunca, bölgedeki Kürt aşiretlerinin desteğini toplayarak ilerledi. İranlı meşrutiyet yanlıları ile işbirliği yaptı. 31 Mart olaylarının patlak vermesiyle İstanbul’a çağrılınca görevini bırakmak zorunda kaldı. İsyan bastırıldıktan sonra Ermeni ayaklanmaları sebebiyle müfettiş-i umumi olarak Adana’ya gönderildi. 1910 da gazeteci Ahmet Samim Bey’e düzenlenen suikastın faili olduğu iddia edildi ancak bu iddia ispatlanamadı.

1911’de İtalyan işgaline maruz kalan Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağı Trablusgarp’ı (Libya) kurtarmak amacıyla başlatılan mücadeleye katıldı. Trablusgarp yoluna Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal Bey (Atatürk) ile çıktı. Başta Kurmay Binbaşı Enver Bey olmak üzere İttihat ve Terakki’nin en önemli komutanları Trablusgarp-Bingazi eksenine gelmişti. Yakup Cemil yine Enver Bey’in emrindeydi. Yerel halkı örgütleyerek gerilla savaşını başlattılar. Bu esnada düşmana bilgi sattığından şüphelendiği Teğmen Şükrü’yü bir gece çadırına gelerek uykusundan kaldırıp kafasına bir kurşun sıkarak öldürmüştür. O gece karargâh karışmış ve Yakup Cemil bir çılgınlık daha yapmaması için İstanbul’a gönderilmiştir.

1912’de başlayan Balkan Savaşları’na 4000 cezaevi mahkûmundan oluşan gerilla ordusuna katıldı. Bu ordu ile beklenenin üzerinde yarar sağladılar. Yakup Cemil, Bab-ı Ali binasına ilk giren baskıncılar arasındaydı. Baskın esnasında karşılarına çıkan ve “Siyasete karışmayacağınıza söz vermiştiniz sözünüz bu muydu?” diyen Harbiye Nazırı Müşir Nazım Paşa’yı “bu herife laf anlatılır mı” deyip şakağından vurmuştur. Bu olayın etkisiyle kısa bir süre sonra, yüzbaşı rütbesinde iken ordudan atıldı. Yine de aynı yıl Garbi Trakya Muvakkat Hükümeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan muharebe döneminde Enver Bey’in emrinde orduda gönüllü olarak yer aldı.

1914 de Teşkilat-ı Mahsusa’nın resmen kurulmasıyla bu kuruma alındı ve ilk görev yeri olarak da Doğu Anadolu belirlendi. 2000 kişilik mahkûm ordusuyla yola çıktı. Bölgedeki diğer ordu birlikleriyle çeşitli zaferler kazandı ancak Ardahan’da ciddi bir yenilgiye uğradı ve geri çekilmek zorunda kaldı. Yenilginin sebebi ise, Rus askerlerine karşı gerilla mücadelesi yerine, cephe savaşını seçmeleriydi. Bunun üzerine Ermeni çetelere karşı mücadele etmekle görevlendirildi. 1915 de alınan kararla Erzurum ve çevresindeki Ermenilerin tehcir edilmesini organize etti. Tehcir süresinde emrini verdiği bazı komitacıların yargısız infazları nedeniyle bu görevinden de alındı. Yeni görev yeri olan Bitlis’te, emirleri ihlal edip çıkan isyanlara karşı aşırı sert davrandığından dolayı, bu sefer de Bağdat’a gönderildi. Bağdat cephesinde de emirleri ihlal etti ve fevri olarak emrettiği bir taarruzda bölüğünün büyük kısmını kaybetti. Bu olay cephe günlerinin de sonu oldu

İstanbul günlerinde İttihat ve Terakki yönetimi ile ters düştü ve İtilaf devletleri ile barış için İttihat ve Terakki hükümetini ikna, bu mümkün olmazsa darbe ile devirme planları yaptı. İttihat ve Terakki hükümetini dağıtmak, İtilaf devletleri ile barış yapacak bir hükümeti yıkmak istiyordu. Başkomutan ve Harbiye Nazırı adayı ise Mustafa Kemal’di. İttihat ve Terakki içindeki entrikaların sonucunda Talat Bey grubunun Enver Paşa’yı kandırması sonucunda hükümeti devirmeye teşebbüs ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya suikast suçlamasıyla tutuklandı. Enver Paşa Yakup Cemil’in idam edilmesinden yana değildi. Ancak Enver Paşa’nın yurtdışında bulunmasını fırsat bilen Talat Paşa, Yakup Cemil’in idamına karar verdi. 11 Eylül 1916 günü kurşuna dizilerek idam edildi.

KAYNAKÇA

-Ahmad, Feroz İttihat ve Terakki, İstanbul-2000,
-Alpay, Kabacalı, Talat Paşa’nın Anıları, İstanbul-2011
-Aydemir, Şevket Süreyya, Enver Paşa, İstanbul-1975
-Bardakçı, Murat, son Osmanlılar, İstanbul-2006
-Bardakçı, Murat, Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi, İstanbul-2013
-Boğuşoğlu, Mahmut, Birinci Dünya Savaşı’nda Türk Savaşları, İstanbul-1990
-Çavuşoğlu, Tayfun, Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler, İstanbul-2014
-Çiçek, Hikmet. Dr. Bahattin Şakir, İstanbul-2007
-Enver Paşa’nın Anıları (19-1908) , Hazırlayan: Halil Erdoğan Cengiz, İstanbul
-Ertem, Şefik Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da Yüz Bin Türk Askeri İstanbul, 1992
-Ortaylı, ilber, Atlas Tarih, sayı:6, s, 57, İstanbul-2011
– Peker, Ekrem Hayri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Hacı Sami, İstanbul-2011
– Sorgun, Taylan, Halil Paşa, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş, İstanbul-2004
– Stoddard, P,Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1993
-Tansu, Semih Nafiz, İki Devrin Perde Arkası, İstanbul-2011

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH /// Salih EROL : Bursa Valisi Albay İsmail Hakkı Bey’in Bir Teftişi ve Hazırladığı Rap or (18 ağustos 1917)


Salih EROL : Bursa Valisi Albay İsmail Hakkı Bey’in Bir Teftişi ve Hazırladığı Rapor (18 ağustos 1917)

14 Nisan 2018

  • Salih EROL

Günümüzden doksan dokuz yıl önceki Bursa valisinin Yenişehir hakkında hazırladığı son derece önemli bir raporu dikkatinize sunmak ve biraz da yorumlamak istiyorum. Osmanlı arşivinde kayıtlı olan bu teftiş belgesi tarihin bir dönemine, birinci dereceden yetkili bir idarecinin gözlemleri ile ışık tutacaktır.

1.Dünya Savaşının zorlu, sıkıntılı yıllarına rastlayan bir dönemde dönemin Bursa Valisi olan İsmail Hakkı Bey, Yenişehir, Bilecik ve Söğüt’ü gezmiş ve bu gezinin sonucunda bir rapor hazırlamıştır. Vali Bey ve beraberindeki heyetin amacı buraların bilhassa zirai durumlarını yerinde görmek; böylelikle ziraatten elde edilecek aşar vergisinin miktarı ve toplanması konusunda malumat toplamaktır.

Çünkü yıllardır süren savaşın getirdiği getirdiği iâşe sıkıntıları had safhaya ulaşmıştır. Dolayısıyla vali mahsulün durumunu bizzat yerinde incelemek ve alınabilecek vergiyi doğru tahmin etmek istemektedir.

Vali Bey’in teftiş gezisi 1917 yılının Ağustos ayında gerçekleştirilmiştir. Teftişe ilişkin gözlemleri içeren resmi raporun Dahiliye Nezaretine (İç işleri bakanlığına) gönderiliş tarihi ise 18 Ağustos 1917’dir (Hicri 29 Şevval 1335 tarihli).

Raporun içeriğine geçmeden önce önemi hakkında özetle şunları ifade edebilim:

1917 yılında Yenişehir’de ziraatin durumunu, çiftçinin halini bizzat yerinde inceleyen yetkili bir heyetin gözlemleri herhalde çok değerlidir. Bu rapor, Yenişehir’in o dönemki tarımsal durumunu gözler önüne seren yegâne belgedir. O bakımdan dikkatle incelenmesinde fayda vardır.

Rapor (Vali Bey’in ağzından) şöyle başlıyor:

Ahiren(son zamanlarda) teftiş eylediğim Yenişehir, Bilecik ve Söğüd Kazalarının ahvâl-i ziraiye ve iâşelerini (ziraat durumlarını) hakkında istihsâl olunan(elde edilen) malumat ve mütalaaat ber-vech-i âti (aşağıda) arz olunur.

Bu başlangıç cümlesini takiben Yenişehir’in durumu ifade ediliyor.

Buna göre, o yıl(1917), Yenişehir Ovası şiddetli bir kuraklıkla sarsılmıştır. Ova köylerindeki ekim-dikim işleri bu kuraklıktan fena etkilenmiştir. Ovada ziraatle uğraşan çiftçilerin %20 ile %50 arasında zarar ettiğini bizzat vali bey ifade etmiştir. Yani bir önceki yıla göre üretim yarı yarıya azalmıştır.

Yüksek yerlerde dağlık kısımda bulunan köylerin durumuna gelince; buralardaki ziraatin ovadaki ziraat kadar kötü etkilenmediği görülmektedir. Raporda Vali Bey, ova dışında kalan bu tür yerlerde mahsulün bire altı vereceğini bir tahmin ve beklenti olarak ifade etmiştir. Ekili arazi miktarı buralarda geçen yıla oranla daha fazla imiş.

Rapordaki en ilginç kısımlardan biri de kişi başına ortalama yıllık ne kadar zahire bırakılacağın ve artı ürününün nasıl değerlendirileceğine ilişkin bölümdür. I. Dünya Savaşının ağır yükü altına girmiş olan devletimizin ve insanımızın nasıl kıt kanaat geçindiğini gösteren ibretlik ifadelere yer verilmiştir. Yenişehir’de o dönemde insanlar adeta yarı aç- yarı tok bir yaşam sürmektedir.

Bu konuyu şöyle açıklamış:

Kişi başına günlük yüz dirhem üzerinden bir ihtiyaç miktarı belirlenecek ve belirlenen bu günlük harcama doğrultusunda yıllık ihtiyaç miktarı ortaya çıkarılacaktır. Bu belirlemeden arta kalan zahirenin tamamına aşar vergisi olarak devlet tarafından el konulacaktır. Böylece devlet, Yenişehir’den elde edeceği yarım milyon zahireyi memleketin diğer yerlerine ulaştırmış olacaktır.

Yani Yenişehir, o zor savaş zamanında hem kendini geçindirmekte; hem de ödediği ağır aşar vergisi ile memleketin diğer yerlerine yardım etmiş olmaktadır.

İlgili bu yerler hakkındaki gözlemlerine devam eden Vali Bey, Yenişehir Kasabasında karşılaştığı en önemli sorunların başında içme ve kullanma suyu meselesinin geldiğini belirtmiştir. Nispeten sıcak ve kurak geçen bir yaz mevsiminin getirdiği bir sonuçtur bu aslında.

Bu konuda gereken tetkikleri yaptırdığını ifade eden vali, kasabanın bir-iki saat yakınlarında bulunan su kaynaklarının tespit edildiğini ve bunun için gerekli olan çalışmaların derhal başlayacağını ifade etmiştir. Yapılacak çalışmalar konusunda belediyeye ve ilgili kurumlara gerekli talimatlar verilmiştir.

Tabii, bahsedilen bu sorunların gerçekten ne ölçüde çözüldüğünü bilemiyoruz!

Raporunun sonlarına doğru, gezip gördüğü bütün bu yerlerde kadın-erkek cümle halkın hummalı bir şekilde hasat ve harman işleriyle uğraştığı belirtilmiştir. Bölgede büyük bir emniyet ve asayişin hüküm sürdüğü, bunun bir göstergesi olarak, halkın umumiyetle geceleri açık havada, tarlalarının yanı başlarında geçirdiklerine dikkat çekilmiştir.

Anlaşılıyor ki, dönemin Bursa Valisi, idaresi altındaki bölgelerin her ne kadar ekonomik sıkıntı içerisinde olsa dahi, en azından emniyetli bir yer olduğunu vurgulamakla başarılı bir idareci olduğunu vurgulama gereğini duymuştur.

Vali İsmail Hakkı Bey, Yenişehir ve köylerinin zirai durumu hakkında bilgileri verdikten sonra gezdiği diğer yerler olan Bilecik ve Söğüt hakkındaki bilgilere geçmektedir. Konumuzu doğrudan ilgilendirmediği için rapordaki bu bölümleri atladık.

Son olarak, vali hakkında kısa bir biyografik notla noktalayalım yazımızı:

İsmail Hakkı Bey, 1872’de doğmuştur. Harp Okulu mezunudur. İttihat ve Terakki Cemiyetinin önemli bir mensubudur. Devlet kademelerinde çeşitli askeri ve idari görevlerde bulunmuş, 1918’de Bursa Valisi iken vefat etmiştir.

İsmail Hakkı Bey, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşında önemli görevlerde bulunmuş olan Cafer Tayyar Paşa’nın ağabeyidir aynı zamanda.

Dr. Salih EROL

Eğitimci ve Tarih araştırmacısı – yazar. Lisans öğrenimini Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliğinde tamamladı. Anadolu Üniversitesinde Tarih bölümünde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1998’den beri Bursa’da öğretmenlik yapmaktadır. Birisi Türk Tarih Kurumu’ndan olmak üzere iki kitabı ve çok sayıda makalesi yayınlandı. E-Posta: drsaliherol

TARİH /// Özkan KARACA : Osmanlı Devletinde Türk Ordusu


Özkan KARACA : Osmanlı Devletinde Türk Ordusu

27 Haziran 2018

  • Özkan KARACA

Osmanlı Ordusunun en kuvvetli temel taşı Türk gençlerinden oluşan “Tımarlı Süvariler” ile yaya unsuru olan “Azaplar” idi. Azaplar muharebede merkez ordusunun önünde bulunup ilk düşman hücumunu karşılarlardı. Bunların gerisinde toplar, toplarında gerisinde Yeniçeriler dururdu. Savaş başladığında Azaplar sağa ve sola açılarak Topçu ateşine imkân verirlerdi. Bu kuvvetlerin haricinde hafif süvari kuvveti olan ve düşman topraklarında keşif, istihbarat ve akın harekâtı yapan “Akıncılar” bulunmaktaydı. Geri hizmet birlikleri ise Yayalar, Müsellemler, Cerahur veya Serahurlar (yol açma, kale yapma gibi işler için), Canbazlar ve Tatarlar (işçi birlikleri)’dan meydana gelirdi.[1]

Osmanlı Devlet teşkilâtında ordu; Orhan Gazi devrinde aşiret kuvvetlerinden daimî orduya geçildi. Ordu; Kapıkulu Ocakları, Eyalet Askerleri ve geri hizmet kıtalarını meydana getiren; Tımarlı Süvari, Azaplar, Yayalar, Yörükler, Müsellemler, Akıncılar ve Conbarlardan teşkil edilirdi.

Osmanlı Ordusunun savaş düzeni klasik Türk tertiplenmesinde olduğu gibi merkez, sağ ve sol kol olmak üzere üç kısım halinde idi. Bunların önünde kademeli öncü kuvvetleri ve geride ise ağırlıklarla Artçılar gelmektedir. Akıncıların gerisinde yol açmak, köprü tamir etmek ve kılavuzluk için Kazmacılar görevlendirilmiştir. Bunların arkasında hafif piyadeler ve ordunun ileri karakolları bulunurdu. Hilalin iki ucundan Tımarlı Sipahi giderdi. Padişah veya Vezir-i Azam hilalin tam ortasında olur, Yeniçeriler Padişahın önünden giderdi. Padişahın arkasında saltanat bayrakları, sağında vezirler solunda ise kazaskerler yer alırdı. Duruma göre yeniçerilerin önünde toplar olurdu. Ordunun hızlı müdahale etmesi için savaş esnasında ön taraf hilal şeklinde bir miktar açık bırakılırdı. Savaş esnasında askerin gerilemesine ve kaçmasına mani olmak için ordu etrafında atlı çavuşlar bulunurdu.

Osmanlı Orduları hiçbir zaman esaslı bir hazırlığı olmadan sefere çıkmazdı. Toplanma bölgeleri, konaklama ve yürüyüş güzergâhı ile ilgili keşifler yapılırdı. Menzilname veya Ruzname denilen savaş ceridelerine hangi gün ne yapıldığı, hava durumu vb. her şey not edilirdi. Bu defterler Padişaha ve ilgililere ulaştırılarak memleket içinde olan biten her şeyden haberdar olunurdu. Osmanlılar genelde savaş için yaz aylarını tercih ederlerdi. Nisan – Mayıs aylarında toplanır, harekâta başlar, sonbaharda dönerdi.

Düşman ordusu hedef olarak seçilir, üzerine gidilerek aranır ve nerede bulunursa taarruz edilirdi. Osmanlı komutanları basmakalıp savaş usulleri kullanmazlar, duruma göre tertip alır ve düşmanı baskına uğratmaya çalışırlardı.

Osmanlılarda daima kesin sonucu taarruzla kazanmak esas olduğundan alınacak savaş şekil ve tertibi de bu maksada uydurulurdu. Eğer düşman durumu açık değilse Kapıkulu birlikleri genel ihtiyat olarak merkez grubu gerisinde tutulur ve durumun gelişmesine bağlı olarak kesin sonuç alınacak yerde kullanılırdı. Türkler, Büyük Frederik’ten çok önceden beri stratejik ve taktik düşünceleri uygulamakta idi;

a) Türkler, istisnai olarak birkaç çevirme muharebesi hariç tarihleri boyunca daima kendinden üstün güçlerle, ‘iç hatlar ’da önce düşmanın en büyük ve asıl grubu üzerinde netice alma şeklinde muharebe etmek mecburiyetinde kalmışlar ve dolaylı tutum uygulamışlardır. Türkler, hemen tüm meydan muharebelerinde savaş prensiplerinden ‘manevra’ ve ‘baskın’ prensibinin uygulanmasına ayrı bir önem vermişlerdir.

b) Türkler “kuşatma” ve “çevirme” ile netice ve başarı elde etmişlerdir. ‘Turan Taktiğinin esası da buna dayanıyordu. Suni olarak geri çekilme, yani aldatma ve daha sonra baskın ile düşmanı kuşatıp imha Turan taktiğinin özelliğiydi. Türkler muharebe alanını seçerken, engebeli ve tepelik araziyi tercih etmişlerdir.

c) “Stratejik Çekilme ve Karşı Taarruz” tamamen Türklerin ortaya çıkardıkları ve geliştirdikleri bir askeri strateji ve taktik usulüdür. 1. Kosova Meydan Muharebesinde olduğu gibi Türkler zaman zaman düşman cephesini yararak kuşatma harekâtı da yapmıştır. Savunma ile düşman kuvvetlerini yıprattıktan sonra taarruz ile netice almışlardır.[2]

Osmanlı ordusunun teşkilatlı bir şekilde ortaya çıkışı ise, Sultan 1. Murat zamanında olmuştur. Tarihte ilk süvarili ordu olma niteliğini taşıyan Osmanlı Ordusu, önceleri yalnızca Atlı Akıncılardan oluşmakta iken, daha sonraları yaya birliklerin de katılmasıyla Yeniçeri Ocağı adı altında sürekli bir yapıya dönüştürülmüştür. İmparatorluğun yükseliş dönemlerinde elde edilen zaferlerde Yeniçeri Ocağı önemli rol oynamıştır.

Osmanlı Devleti, Rumeli taraflarında genişlemeye başlayınca daha fazla askere ihtiyaç olmuştu. Bu da, savaşlarda esir alınan Hristiyan çocukların Türk-İslam terbiyesi ile yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf meydana getirilmesiyle karşılanmıştır. Bu cümleden olarak 1. Murat zamanında; Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı, Cebeci Ocağı, Topçu Ocağı, Top Arabacıları Ocağı, Kapıkulu Süvarileri adıyla altı sınıftan oluşan Kapıkulu Ocakları’nın temelleri atılmıştır.[3] Daha sonra bunlara Humbaracı ve Lağımcı Ocakları da eklenmiştir.

İlk zamanlar pençik kanunu, 2. Murat zamanında ise devşirme sistemi ile yetiştirilen bu askerler, üç ayda bir “ulûfe” adlı maaş alan merkez askerleri görevini görmüş, evlenmeleri ve başka bir işle uğraşmaları yasak edilmiştir. Devletin savaşları kazanmasında ve başarılarında büyük paya sahip olan Kapıkulu Askerlerinin devşirilmesi sistemi, 16. yüzyıl sonlarından itibaren zayıflamaya başlamıştır.[4]

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR Edebiyat İlişkisi ve Sinema

Osmanlı Devleti’nin temel askerî güçlerinden birisini de, esasını Tımarlı Sipahiler’in oluşturduğu Eyalet Kuvvetleri teşkil etmiştir. Tımarlı Sipahiler, Osmanlı toprak sisteminin askerî yönüyle ilgili uygulaması sonunda ortaya çıkmıştır. Sistem bir yönüyle toprağın işlenmesini ve ürün alınmasını sağlarken, diğer yönüyle de devletin asker ihtiyacına hizmet etmiştir.[5] En mükemmel şeklini Kanuni Sultan Süleyman zamanında alan Tımarlı Sipahi Teşkilatı da, 16. yüzyıl sonlarından itibaren tımar sisteminin zayıflaması ile bozulmaya başlamıştır.[6]

18.Yüzyıla gelindiğinde askeri ve idari alandaki gerilemeye çözüm bulmak üzere Avrupa usulünde yetiştirilmek üzere “Nizam-ı Cedid” Ordusu kuruldu. Disiplinsizliğin artması üzerine 1826’da Yeniçeri Ocağı kapatıldı. Ardından Asakir-i Mansure-i Muhammediye Ordusu kuruldu ve 1828-1829 Rus Savaşı’na bu ordu ile girildi. 2. Mahmut zamanında 118.400 mevcuduna ulaşan ordunun adı “Asakiri Nizamiye” olarak değiştirildi. 1880 yılında 1. Ordu Merkezi İstanbul, 2. Ordu Merkezi Edirne, 3. Ordu Merkezi Selanik, 4. Ordu Merkezi Erzincan, 5. Ordu Merkezi Şam, 6. Ordu Merkezi Bağdat ve 7. Ordu Merkezi Sana’da bulunuyordu. 1908 yılında orduda başlayan yenilik hareketlerinin henüz sonuçları alınmadan Birinci Dünya Savaşı’na girildi. Bu savaşa girildiğinde Osmanlı Ordusu 4 Ordu ve 13 Kolordu dâhilinde 44 Piyade Tümen ve 14 Süvari Tugayından oluşmaktaydı.[7]

Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme devri ile birlikte etkinliğini yitiren Yeniçeri Ocağı, 15 Haziran 1826’da başlayan Yeniçeri ayaklanmasının bastırılmasının hemen ardından kaldırılmıştır. Bu gücün temelini “Kol” adı verilen taburlar oluşturmuştur. Yine bu teşkilat devresinde; 1834 yılında orduya komuta edecek subayları yetiştirmek amacıyla,“Mekteb-i Harbiye-i Şahane” adıyla Kara Harp Okulu açılmıştır.

Sultan İkinci Abdülhamid Hân devrinde Kara Kuvvetlerinin ihtiyacı olan subayları yetiştirmek üzere askerî ortaokul ve liselerin yanında İstanbul’dakine ilâveten Harp Okulu sayısı yediye çıkarıldı. 1887’de Topçu teşkilâtı genişletildi. 1908’de İkinci Meşrutiyetin ilanıyla Kara Kuvvetlerinde değişiklikler yapılmak istenmişse de Trablusgarp ve Balkan Harpleri neticesinde muvaffak olunamadı.

Birinci Dünya Harbinde yedi cephede kahramanca mücadele eden Kara Kuvvetlerinin mevcudu Mondros Mütarekesi sonunda 1919’da 50.000’e indirildi. Türk İstiklâl Harbinde Kara Kuvvetleri sekiz kolordu, yirmi piyade tümeni hâline getirildi. İstiklâl Harbinden sonra kara kuvvetleri üç ordu komutanlığı, ikişer piyade tümeninden, dokuz kolordu, üç süvari tümeninden meydana geliyordu.

Bu teşkilât modeli bugünkü Türk Kara Kuvvetlerinin temelini teşkil eder. Yeni silâh ve askerî malzeme teknolojisini takip etmek için “Fen ve Sanat Dairesi” kuruldu. Levazım ve teçhizat malzemelerinin yurt içinden temini sağlandı. Silâh ve cephane ihtiyacının karşılanabilmesi için harp sanayine girişildi. Piyade silâhlarının cephanesi, yüz beş milimetrelik ve daha küçük top mermileri imal edilmeye başlanıldı. Topçu sınıfı yeniden teşkilâtlandırıldı. 1927’de tank alımının başlamasıyla 1934’te ilk tank birliği Lüleburgaz’da kuruldu.

DİPNOTLAR

[1] Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı, “Türk Silahlı Kuvvetleri Tarihi”, Cilt: 3, Harp Tarihi Yayınları, Ankara,s.173.

[2] Oğuz Turan, Türklerde Stratejik ve Taktik Düşünceler, Belge Yayınları, İstanbul, 1986. s. 53-63.

[3] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Osmanlı Tarihi, Cilt:1, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,s. 508

[4] Nejat Göyünç, “Kuruluş Devrinde Askeri Teşkilat ve Devşirme Düzeni” Osmanlı Ansiklopedisi Cilt: 6, İstanbul, 1999. s. 558-560.

[5] Abdulkadir Özcan, “Osmanlı Askeri Teşkilatı”, Osmanlı Ansiklopedisi, s. 553

[6] Halil Cin, Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara,s. 63-65.

[7] Genelkurmay Başkanlığı. “Türk Silahlı Kuvvetleri”, Harita Genel Müdürlüğü Basımevi, Ankara,s.26.

Özkan KARACA

1977 Malatya – Türkiye Yazarlar Birliği, İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM), Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER), Türkiye Gezginler Derneği ve İzollu Vakfı üyesidir. ESERLERİ: Aynalar, İki Kanat Yayınları, İstanbul (2007) Dövüştüler, Götürüldüler, Dönemediler: Esarette Kalanlar, MSN Yayıncılık, İstanbul (2016) Kanlı Şarap, Küflü Ekmek: Sömürgecilik, MSN Yayıncılık, İstanbul (2016) Dinlerde, Mitolojilerde, Savaşlarda: Kurban, MSN Yayıncılık, İstanbul (2017) E-Posta: ozkankaraca

TARİJ /// Özkan KARACA : 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir dü şen Osmanlı askerleri


Özkan KARACA : 1. Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşen Osmanlı askerleri

02 Mayıs 2018

  • Özkan KARACA

En fazla Türk esiri, 130.000′ i aşan sayısı ile İngilizlerin elindeydi. En kötü durumdaki esirlerse Rusya’nın Sibirya kamplarında tutulan esirlerdi.

İngilizler; Hindistan, Burma, Mısır, Yunanistan, Basra, Bağdat, Kıbrıs, Malta ve Man Adasına kadar geniş bir alanda kamplar kurdu.

Hindistan’da bulunan Türk Şehitliklerinde, Irak ve Kanal Cephelerinde İngilizlere esir düşen Osmanlı askerleri yatmaktadır.

Kayıtlara göre o dönemde Hindistan’a getirilen esir Türk askeri sayısı 15.000’dir. İngilizler esir aldıkları 15.000 Türk askerini önce Basra’daki toplama kampında tutmuşlar, daha sonra Hindistan ve Burma’daki kamplara götürmüşlerdir. Burada Osmanlı askerleri özellikle bakımsızlık, hastalık, zehirlenme ve kamp içi çatışmalar gibi nedenlerle vefat etmişlerdir.

1.Dünya Savaşı’nda Süveyş Cephesinde, aralarında Ferik Abdüsselam Paşa’nın da bulunduğu 5000 Türk askeri İngilizlerce esir alınarak Hindistan’ın ulaşımı en güç noktalarından biri olan Bellary’ye götürülmüştür.

Hindistan’daki esaretin önemli merkezlerinden olan Bellary kampında, Türk askerleri başta kötü muamele olmak üzere paralarına el koymak da dâhil değişik konularda hak ihlallerine maruz kalmış ve büyük sıkıntılar çekmişlerdir.

Bu konuda örneğin Bellary’de esir olan Yozgat’lı subay Abdülkadir’in İstanbul’daki Kızılay Cemiyeti Başkanlığına 1920 yılında yazdığı mektup burada yazılanların delili durumundadır. O mektubunda;

“…Muhterem beyim, iki seneden beri Hindistan’da harp esiri olarak bulunuyorum. Bir sene evvel şu adresteki ailem tarafından Kızılay vasıtasıyla adıma iki postada 20 lira gönderildiğini, yukarıda adı geçen adres tarafından birçok defalar mektup aldım ise de gönderilen parayı alamadığımı, bulunması lazım gelen uzun tahkikat sonucunda neticenin sonuçlandırmasını istirham ve hürmetlerimi arz ederim…” diyerek şikâyetini dile getirmiştir.

1916 sonlarından 1920 başına kadar Hindistan Bellary kampında esir hayatı geçiren, 156. Alay Komutanı Yarbay Hasan Yetimi yüz yetmiş bir sayfalık bir rapor hazırlamıştır. Yarbay Hasan Yetimi raporunda Bellary kampı ile ilgili olarak;

“… Karargâhın açılışından salıverme zamanına kadar geçen süre içindeki ölüm miktarı beş ile altı subay ve üç yüze yakın erden oluşmaktadır. Bu sayı yaklaşık mevcut kuvvetin yüzde biri oranındadır…”

Yedek subay Muhittin Erev’de, Bellary kampı esaretine ait hatıralarında en büyük sıkıntının ailelerden, vatandan haber alamamak olduğunu anlatmıştır.

Burada yıllar içinde vefat eden askerler daha sonra Türk Mezarlığı adıyla anılacak olan ve bugünkü Türk şehitliğinin bulunduğu bölgeye, mahalli Müslüman halk tarafından gömülmüştür. Ancak Hint Hava Kuvvetlerine ait havaalanı genişletme çalışmaları sırasında, mezarların çoğu tahrip edilmiştir. Mahalli halktan Müslüman Cemiyeti başkanı ve çocukluğundan beri Türk şehitlerinin durumunu bilen 88 yaşındaki şeyh Hacı Adem Sahab’ın yakın ilgisi ve Yeni Delhi Büyükelçiliğini bilgilendirmesiyle, 1968 yılından beri anılan mezar yerleriyle ilgilenilmiş ve resmi şehitlik yapımı için 1986 başvurusundan, 11 yıl sonra 1997 yılında bir şehitlik yapılmıştır.

Bölgede 600 mezar yeri tespit edilmesine rağmen şehitlikte yalnızca biri Abdüsselam Paşa’ya ait olmak üzere iki mezar bulunmaktadır. Diğerinin kitabesinde bir şey yazmadığından, kime ait olduğu bilinmemektedir.

İNGİLİZLERİN KUZEY KIBRIS’TA ESİR KAMPLARI

26-29 Ekim 1916 tarihleri arasında Çanakkale cephesinden getirilen ilk Türk savaş esiri kafilesi er, onbaşı ve çavuşlardan oluşmuştu. Mağusa’ya getirilen ve buradan Karakol bölgesine sevk edilen Türk savaş esirlerinin sayısı 215’tir. Daha sonra adaya getirilen Türk esirleriyle beraber kampta 3000 civarında asker esaret altına alınır.

Esirler için yapılan barakalar her sırada on iki baraka bulunacak şekilde üç sıra halinde yapılmıştır. Barakaların her birisi dokuz metre genişliğinde, uzunluğu da on beş metreydi.

Tel örgülerle çevrili kampta üç bölüm halinde inşa edilen baraklarda kalan Türk esirler barakaların sıhhi olmaması yüzünden çeşitli hastalıklara maruz kalırlar. Yazın sıcak hava, kışın soğuk hava açısından son derece elverişsiz olan barakalar pek çok Türk esirinin esaret ve kötü barınma şartları yanında ciddi hastalıklar sonrasında ölümlerde hızlanmıştı.[1]

İki grup halinde ve İngiliz savaş gemilerinin sağladığı güvenlik çemberi içinde Mağusa’nın Otello Kulesi bölgesine yanaşan gemilerden indirilen esirler sıkı güvenlik tedbirleri arasında ve Mağusalı Türklerle konuşmalarına müsaade edilmeden esir kampına getirilirlerdi. Bu arada İngiliz askerlerinin uyguladığı o kadar sert ve sıkı olur ki İngilizler o gün Kıbrıslı Türklerin limana girişlerini yasaklar ve çalışmalarına müsaade etmezlerdi.[2]

O günlerde çocuk yaşta olan Kıbrıslı Türk kadını yıllar sonra şunları söyleyecektir:

“…Şimdiki limandan karaya çıkarmışlardı. Zavallılar yaya olarak askerlerin nezareti altında Karakol bölgesine götürmüşlerdi. Bizler o zaman çarşaflıydık. İyice örgütlenerek hisarlara çıkmıştık. Hıçkırıklar etrafı kaplıyordu. Kendilerini unutarak bizleri teselli ediyorlardı. ‘Ağlamayın analar, ağlamayın bacılar yakın zamanda kurtulacağız’ diyorlardı. Üstlerinde parça parça elbiseler vardı. Karakol kampına yerleştirildikten az sonra aralarında şehit olanlar olmuştu. Hemen her gün bir iki tabut bayraklarla örtülü olarak şimdiki mezarlığa götürüyorlardı. Bizler Akkule’ye çıkar, hazin hazin giden cenaze alayını seyrederdik…”[3]

Esirler Kıbrıs adasına getirildikten hemen sonra askerler arasında ölüm olayları görülmeye başlanmış ve günler geçtikçe ölü sayısı artmaya başlamıştı. Kamp komutanlığı, kamp doktorunun raporuna bağlı olarak bazılarının ölüm nedeninin “menenjit hastalığı” olduğunu belirtmekteydi[4].

Bununla birlikte, cenaze merasimlerini idare eden, cuma ve bayram günleri gibi kutsal günlerde kampa girmesine izin verilen Magosalı imam Mustafa Nuri Efendi ölümlerin esirlerin maruz kaldığı kötü şartlardan ve işkenceden olduğunu şu şekilde ifade etmişti:

“…Bölgede yaşayan Türklerin yardım etmesine izin verilmezdi. Birçok er savaşta ölmediğine çok üzülürdü. Esirler, Magosa surlarının onarımına giderlerken gözleri bağlanırdı…”

Sağlık açısından pek çok hastalığa maruz kalan esirlere verilen yemek maliyeti son derece ucuz ve bol bulunduğu için çoğunlukla kırmızı kabak, bu kabaktan yapılan tatsız kabak lapası ile günün şartlarına göre yenmeyecek kadar berbat olan kılçıklı arpa ekmeğidir.[5]

Kıbrıs Genel Valisi John E. Clauson’ın 16 Ekim 1916 tarihli sıkıyönetim duyuruyla Kıbrıs adasında fotoğraf makinesi bulundurmak ve fotoğraf çektirmek yasaklanır. Bu duyuruya göre özellikle esir kamplarında bulunduğu Larnaka ve Mağusa bölgelerinde Kaza komiserinin yazılı izni olmadan herhangi bir şeyin veya herhangi birisinin fotoğrafını çekmek yasak altına alınır.[6]

Kamp yakınlarında dolaşmayı, kamp civarında tekneyle gezmeyi, tekneyle bu bölgede sahile çıkmayı yasaklarlar. Bu konuda tek istisna özel mülkiyete ait yerlerde ve fotoğraf stüdyolarında çektirilecek fotoğraflardır. İngilizler, Kıbrıs’ta fotoğraf makinesi kullanılmasını ve fotoğraf çekilmesini savaşın sonuna kadar yasaklar. İngilizler tam anlamıyla adayı abluka altına almışlardır. Bu sıkı ve katı uygulamalardan dolayı kamplarda çekilmiş ve günümüze ulaşmış tek bir fotoğraf yoktur.

Esir kampının çevre emniyeti ve güvenliği önce İngiltere’nin Kraliyet Manchester Alayı’nın 8. Bölüğü ile Kraliyet 1. Garnizon Liverpool Alayı tarafından ortaklaşa sağlamıştı. Ancak savaşın uzun sürmesi ve çeşitli cephelerden getirilen Türk askerlerinin sayısının devamlı artması sebebiyle kampın güvenliğini sağlama konusunda Ermeni kampında eğitim gören Ermenilerden de istifade yoluna gidilmiştir. Özellikle Çukurova bölgesinden Fransızlar tarafından kandırılarak Kıbrıs’a getirilen ve Çukurova’da bir Ermeni devleti kurulması hayaline kapılan Ermeniler bu fırsatı iyi değerlendirerek Türk esirlerin hayatını iyice katlanılmaz hale getirirler.[7]

Ağır esaret şartları içerisinde, Mağusa’dan Ortadoğu’daki İngiliz birliklerine gidecek malzemenin ve kerestenin gemilere yüklenmesinde, maden ocaklarında, bölgedeki inşaatlarda ve onarım işlerinde çalıştırılarak hayatta kalmaya çalışan esirler. Yetersiz beslenme ve sağlıksız şartlarda çalıştırılmaları sonucunda duruma isyan ederek kaçmışlar ve İngiliz askerlerince vurularak şehit edildiler, yakalananlarda işkenceden geçirilmişti.[8]

Esirlerin kamptan dışarı çıkma fırsatı buldukları nadir zamanlarda veya Kıbrıslı Türklerin farklı sebeplerle kampa gelmeleri halinde bu konularda ilgili bilgi toplamaya çalışan esirler en uygun ortam ve zamanda kaçma girişiminde bulunurlar. Ancak bu teşebbüslerinin bedeli çoğu zaman ölümle sonuçlanır.[9]

Türk savaş esirlerine her konuda yardımcı olmaya çalışan Kıbrıslı Türkler zaman zaman esirlerden bazılarını kaçırmayı başarmışlardı. Esirler, bir müddet Beşparmak Dağları’nda saklanmalarına rağmen daha sonra İngilizler tarafından bulunarak yakalanırlar. Beşparmak Dağları’nın saklanmak için ideal yer olarak seçilmesinin ilk sebebi bölgenin doğal ortamının yakalanma riskini ortadan kaldıracak özelliklerle dolu olmasıdır.

Bu özellikler; ormanlık arazi olması nedeniyle gizlenme, barınma, yiyecek ve su bulma imkânının daha fazla olmasıdır. Ayrıca Akdeniz aracılığıyla Anadolu’ya geçişin en kısa yolu olan Girne sahillerine varabilmek içinde bu bölge ara geçiş niteliğindedir.[10] Bunun dışında kaçıp saklanmaya çalıştıkları Mağusa’nın Aynakofo ve Topçuköy gibi köyleri ile Girne’ye bağlı Livera ve Konmacit köyleridir.

Kuzey Kıbrıs’ta Anadolu’ya kaçış için en müsait noktalar olan o günkü isimleriyle Livera ve Kormacit köyleri bitki örtüsü açısından da Türk esirlere büyük avantaj sağlamıştır. Sandal veya sal yapabilmek için ihtiyaç duyulan odun bölgedeki ormanlık araziden sağlanırdı. Kormacit köyünde yaşlılar bugün bile babalarından, dedelerinden dinlediği esirlerin hikâyelerini anlatırlar.[11]

1920 yılından sonra nispeten hafifletilen esir kampındaki askeri uygulamalar Cumhuriyet ilanı sonrası tamamen kapatılmasıyla sonuçlanır. Türk esirlerin bir kısmı Anadolu’ya geçerken, bazıları Kıbrıs’ta kalarak yerleşmeyi tercih ederler. Kıbrıs’ta kalan ve burada yaşamak isteyen esir Türkler bir süre daha sıkıntı yaşamalarına rağmen Kıbrıslı Türklerin yardımı ve destekleriyle hayatta kalmayı başarırlar.[12] Kalan esir Türkler burada evlenerek çoluk çocuğa karışmışlardır.

Kıbrıs kampında hayatını kaybeden esir Türk askerleri, günümüzde Gazimagusa’da Çanakkale Şehitliği diye bilinen yere defnedilmişti. Burada defnedilen 217 şehidin 33 tanesinin ayrı ayrı mezarı ve mezar taşları bulunmakta, geriye kalanları ise aynı noktada bir toplu mezara gömülmüştür. 33 tane müstakil mezara ait mezar taşlarının üzerine Osmanlı Türkçesi ile hayatını kaybeden Türk esirlerle ilgili bilgiler kazınmıştır.

ESİRLERİN DÖNÜŞLERİ

Sağlıksız ortamlarda yaşama mücadelesi veren askerler hayatta kalmalarını sağlam bünyeye sahip olmalarına borçluydular. İngilizler, esirler içerisinde sağlam olanları en ağır işlerde çalıştırılırken onlara sadece ekmek ve pirinç çorbası veriyorlardı.

26.Tümen 59. Alay’da askerliğini yaparken Gazze cephesinde esir düşen Mehmet oğlu Hasan 23 Mart 1919’da verdiği ifadesinde esaret günlerini anlatırken; Tel-el Kebir garnizonunda iki ay kaldıktan sonra kendisi de dâhil olmak üzere sağlamların seçilip yol yapmak ve kanaldan gelen vapurlara erzak yüklemek ve sırtlarında kum taşımak suretiyle çalıştırıldıklarını, hastalandığı güne kadar günlük 500 gram ekmek ve akşamdan akşama cüzi miktarda pirinç çorbası veya lapa verildiğini belirtmekteydi.[13]

İngilizler, savaş boyunca esirlerin ülkelerine gönderilmesine izin vermediler. Geri dönen esirlerin tekrar kendilerine karşı kullanılabileceğini düşünüyorlardı. Esirler zaman zaman aynı ülkenin içindeki farklı kamplarda, zaman zaman da farklı ülkelerdeki kamplarda yer değişimine tâbi tutuldularsa da, ülkelerine dönmelerine izin verilmedi. İngilizler savaş bittiği hâlde bile Türkleri serbest bırakmamışlardı.

Bu durum 1920 ve 1921 yıllarına kadar devam etti. İngiltere bu yıllarda bir politika değişikliği yaparak çok sayıda Türk esirini İstanbul’a göndermeye başladı. Zira gönderdiği esir askerlerin İstanbul Hükûmeti ile birlikte Anadolu’daki millî harekete karşı kullanılmasını istiyordu.

İngilizlerin elinde çok esir olduğundan bunların gönderilmeleri uzun zaman almıştır. 1921 yılı 10 Nisan tarihine kadar Ruslara, İngilizlere esir olan Türklerden 10.532 er ve 8231 subay dönmüştür. İngilizlere esir düşenlerin dönüşü 1922 yılına kadar devam etmiştir. Toplam olarak İngiltere’den 112.583 esir dönmüştür. Thatmiyo’daki esirlerinden bir kısmı 1918’de, bir kısmı 1921’de ve son kalan kafilelerin de 1922 yılı sonlarında yurda döndüğü düşünülmektedir. Dönüş için de Thatmiyo’dan Rangoon’a getirilen esirler, buradan gemilerle önce Hindistan’a götürülmüş, oradaki Türk esirlerinden bir kısmı alınarak Umman denizini geçip Kızıldeniz’e girilmiş, Kızıldeniz’den Süveyş kanalı geçilerek Akdeniz ve oradan da İstanbul’a ulaşılmıştır.

Fransızların elinde tutulan esirlerin bir kısmının Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra gönderilme çalışmalarına girişilmiştir. Ancak daha sonra özellikle Fransızların işgal ettiği Çukurova bölgesinde millî direniş baş gösterince esirlerin geri gönderilmeleri askıya alınmış ve askerlerimizin esareti devam etmiştir. Fransızlarla esir değişimi 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara Antlaşması’ndan sonra gündeme gelmiş ve esirler gerek Fransa’dan, gerekse Korsika’dan getirilmişlerdir.

Rusya’daki esirler ise çok kötü ve uzun bir esaret dönemi geçirmişlerdir. 65.000 esirden kaçanların ve vefat edenlerin dışında 20.000’den fazla Türk esir yurda dönmüştür. Bunlar 1920 yılına kadar dönenlerdir. Daha sonra da dönenler vardır. Hele bunlardan bir kısmı dönerken tekrar esir olmuşlar ve yurda Haziran 1922’de dönebilmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı’nda verdiğimiz esirlerin hem sayılarının çokluğu hem de çok farklı ve dağınık yerlerde esir olmaları sebebiyle esirlerin hepsinin dönüp dönmediğini tespit etmek mümkün olmamıştır. 1925 yılı sonunda ve 1926 yılında esirlerin büyük bir çoğunluğu yurda gelmişse de, hâlâ gelmeyen esirlerin olduğu anlaşılmaktadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 1926 yılında 22 Şubat’ta yaptığı görüşmelerde yurt dışında kalan esirlerin yurda döndürülmeleri meselesini görüşmüş ve bir dizi kararlar almıştır. Meclis bu toplantısında “Rusya’da dağınık hâlde bulunan harp esirlerinin tabiî sevk-i muamelesine tâbi tutulmaları hakkında kanun” çıkarmıştır. Buradan da anlaşılmaktadır ki bazı esirlerin esareti 1926 yılına kadar devam etmiştir.

KAYNAKÇA

Aytekin Halil, Kıbrıs’ta Monarga (Boğaztepe) Ermeni Lejyonu Kampı, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000.

Genelkurmay Atase Başkanlığı Arşivi, Klas.96. Dos.129, Fih.129-1

Keser Ulvi, “Kıbrıs’ta Çanakkale Savaş Esirleri ve Savaş Döneminde Yaşananlar”, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Çanakkale, 2007.

Kıbrıs Postası Gazetesi, 1 Kasım 1986.

Topcan Ahmet Sami, “Birinci Dünya Savaşında Esnasında Mağusa Esir Kamplarında Kalan Türk Esir Askerleri” Güvenlik Kuvvetleri Dergisi, Sayı: 10, Lefkoşa, 1990.

Topcan Ahmet Sami, Mağusa’da Toprağa Verilen Şehitlerimiz, Mağusa,1964.

DİPNOTLAR

[1] Ulvi Keser, “Kıbrıs’ta Çanakkale Savaş Esirleri ve Savaş Döneminde Yaşananlar”, Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı, Çanakkale, 2007. s.29.

[2] Kıbrıs Postası Gazetesi, 1 Kasım 1986.

[3] Ahmet Sami Topcan, “Birinci Dünya Savaşında Esnasında Mağusa Esir Kamplarında Kalan Türk Esir Askerleri” Güvenlik Kuvvetleri Dergisi, Sayı: 10, Lefkoşa, 1990. s.20

[4] Halil Aytekin, Kıbrıs’ta Monarga (Boğaztepe) Ermeni Lejyonu Kampı, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2000. s. 75.

[5] Ahmet Sami, Mağusa’da Toprağa Verilen Şehitlerimiz, Mağusa,1964. s.10

[6] The Cyprus Gazette, 16 Ekim 1916, Aktaran: Ulvi Keser

[7] Ahmet Sami, a.g.e. s.11

[8] Ulvi Keser, a.g.m. s. 22-23

[9] Ulvi Keser, a.g.m. s.23

[10] Ulvi Keser, a.g.m. s.23

[11] Ulvi Keser, a.g.m. s.24

[12] Ahmet Sami Topcan, a.g.m. s.18

[13] Genelkurmay Atase Başkanlığı Arşivi, Klas.96. Dos.129, Fih.129-1

Özkan KARACA

1977 Malatya – Türkiye Yazarlar Birliği, İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM), Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER), Türkiye Gezginler Derneği ve İzollu Vakfı üyesidir. ESERLERİ: Aynalar, İki Kanat Yayınları, İstanbul (2007) Dövüştüler, Götürüldüler, Dönemediler: Esarette Kalanlar, MSN Yayıncılık, İstanbul (2016) Kanlı Şarap, Küflü Ekmek: Sömürgecilik, MSN Yayıncılık, İstanbul (2016) Dinlerde, Mitolojilerde, Savaşlarda: Kurban, MSN Yayıncılık, İstanbul (2017) E-Posta: ozkankaraca

İRTİCA DOSYASI /// Turhan Çalay : 1957’de Bursa Ulu Camii’de İrtica ve Mehdi Olayının İçyüzü


Turhan Çalay : 1957’de Bursa Ulu Camii’de İrtica ve Mehdi Olayının İçyüzü

10 Ekim 2020

  • Turhan Çalay

“Atatürk Gibi Davranınız”

1957 yılının haziran ayının 14’ü ve günlerden cumadır. Bursa’nın en büyük selâtin camisi Ulu Cami olduğundan, caminin yapılışından, olay gününe gelinceye kadar, cuma hutbesini okuyan imamlar, minbere belinde kılıç asılı olduğu halde çıkmaktadır. Minberde hutbeye başlayınca, kılıcı sağ eline alır, havaya kaldırır ve hutbeyi o şekilde okur[1]. Bunun sebebi; o memleketin kılıçla alındığını camiyi dolduran bütün Müslüman erkeklerine anımsatmak ve gazâ özlemlerini diri tutmaktır.[2]Bu ritüel, 1957 yılında Ulu Cami’de meydana gelen olaya kadar, Bursa’nın bazı köy ve kasaba camilerinde de hâlâ devam ediyordu.

Ulu Cami’deki irtica olayını öğrenen dönemin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’i telefonla arayarak, olayı aydınlatması için ne yapması gerektiğini:

Atatürk gibi davranınız! sözüyle emretmişti.

Atatürk Ne Demişti?

“Arkadaşlar, efendiler ve ey millet! Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz! En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır!”

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, gerek Kurtuluş Savaşı sırasında olsun, gerekse Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasındaki bütün evrelerde olsun hep önemli mevki ve görevlerde bulunmuştu. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki birçok gerici ayaklanmayı görmüş ve bizzat yaşamıştı. Bu konuda yeteri kadar tecrübesi ve bilgisi vardı ve ülkeye, millete verdikleri zararı gayet iyi biliyordu. Osmanlı dönemindeki meşhur 31 Mart Vakası denilen gerici ayaklanmayı da Bursa’da yaşamış ve olayı gayet iyi tahlil etmişti[3].

Bursa Ulu Camii

Ulu Cami’de Ne Olmuştu?

14 Temmuz 1957 Cuma günü Ulu Cami’de çok önemli bir irtica ayaklanması (gerici kalkışması) olmuştu. Ulu Cami’yi cuma namazı için dolduran 4 bin kadar Bursalı ve Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil bile bu ayaklanmanın öneminin farkında değillerdi. Olayın birkaç meczubun işi olduğunu sanıyorlardı. Ta ki, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın valiyi yukarıda belirttiğimiz sözüyle uyarmasına kadar…

İktidar, olayın önemini çok çabuk kavramış, İçişleri Bakanı Namık Gedik’i hemen o gün olayı incelemek ve gerçeği açığa çıkarmak üzere, özel bir uçakla Bursa’ya göndermişti. İşin tam aslını görevlilerden başka kimse tam olarak bilmiyordu. Çünkü bu olayla ilgili bir ay süreyle yayın yasağı konulmuştu. Yasak konulmadan önce olayı, Ankara ve İstanbul radyoları iki meczubun işi diyerek geçiştirmişti. Üstelik 1957 seçimleri de yaklaşıyordu. Yayın yasağı bittikten sonra, bu konuda gazeteler -radyolar varsa da ülkede henüz televizyon yayını yoktur- olayı araştırmak için Bursa’ya muhabirlerini gönderseler de en kapsamlı araştırmayı hükümete muhalif gazetelerden biri olan Cumhuriyet gazetesi yapmış ve olaya karışanların bütün bağlantılarını, amaçlarını, kimliklerini, hangi tarikatın elemanı olduklarını, yasağın kalktığı 15 Ağustos 1957’de bir bir ortaya dökmüştü[4].

Ulu Cami’de Yaşananlar

27 Ekim’de yapılacak olan 11. Dönem milletvekillerini belirleyecek olan genel seçimlere sayılı aylar kalmıştır. 8 HaziranCcumartesi günü, irticadan mâhkum olan Ödemiş Vaizi Fevzi Boyer’in özel bir afla serbest bırakılması Ankara’da tartışılmaktadır. Bu sırada Cumhurbaşkanı Celâl Bayar İzmir’dedir. İzmir Hava Harp Okulu’nu ziyaret eden Bayar, öğrencilerle birlikte öğle yemeği yemektedir ve yemek sırasında Öğrencilere:

Türkiye’ye irtica avdet edemez (geri gelemez). Ancak, beyhude (boşuna) ızdırap çekilmemesi için müteyakkız (uyanık) olmamız lazımdır! diye hitap eder.

Aradan daha bir hafta bile geçmeden, 14 Haziran 1957 Cuma günü; Bursa Ulu Cami’de cuma namazı sırasında, kökünün dışarıda olduğu sonradan anlaşılan bir irtica olayı meydana gelir.

Olayların Başlangıcı ve Gelişmesi

En önemli dini vecibelerinden biri olduğuna inandıkları cuma namazlarını kılmak için Ulu Cami’yi dolduran 4 bin kadar Bursalı, namazın dört rekâtlık sünnetini kıldıktan sonra, İmam Hafız Kemal Uzunesmen, cuma hutbesini okumak için ayağa kalkar. Yukarıda bahsettiğimiz ritüeli yerine getirmek için, tarihi kılıcı kuşanır ve minbere doğru yürür. İmam Hafız Kemal, adımını tam da minberin üçüncü basamağına atarken, cemaat arasından değişik giyimli ve sarıklı iki adam ortaya çıkar. Bunlardan, sonradan adının Ali Uslu olduğu anlaşılan yeşil sarıklı ve elinde 99’luk iri bir tespih taşıyan şahıs, gür ve kalın sesiyle imama seslenir:

İmam efendi! İmam efendi!

Bu sesleniş üzerine İmam Hafız Kemal, minberin üçüncü basamağında durur ve seslenene doğru döner. O zamana kadar camideki ibadetin sessizliğine alışkın olan ve böyle bir şeyle hiç karşılaşmayan Bursalılar, hayret ve biraz da öfkeyle, İmam Hafız Kemal gibi, sesin geldiği yöne doğru yüzlerini dönerler. Merakla neler olduğunu anlamaya çalışırlar.

İmam Hafız Kemal Efendi, yetmişlik yaşlı ve tecrübeli bir din adamıdır. Fakat, bugüne kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştır. Soğukkanlığını kaybetmeden, kendisine seslenen Ali Uslu’ya sorar:

Ne var evladım? Bir derdin mi var?

Ali Uslu, aynı kalın ve gür bir ses tonuyla, yanındaki arkadaşını (Kendisinin mehdi olduğunu iddia eden ve sonradan adının Mehmet Ali Bingül olduğu anlaşılan şahsı.) işaret ederek:

İmam efendi! Bugün hutbeye; Mehdi-i âli-i Resûl çıkacak! Minberden in! Belindeki kılıcı ona teslim et!

Yaşlı imam, bu sözleri hayretler içinde dinler. Sonra bu iki şahsın meczup (deli) olduklarına hükmeder ve onlara:

Gidin oğlum buradan! Cemaate biraz saygı gerek! Burada ibadet ediyoruz! diye seslenir.

Cemaat, bugüne kadar böyle bir olayla karşılaşmadığı için hayretten dona kalmış bir vaziyette olayı seyretmektedir. Bu şaşkınlıktan yararlanan düzmece mehdi M. Ali Bingül ve Ali Uslu, hızla minberdeki imamın yanına gelirler ve zorla elindeki kılıcı alırlar. M. Ali Bingül alelacele kılıcı kuşanır. Bu sırada caminin doğuya açılan kapısından içeriye kadınlı-erkekli bir grup -olayın önceden planlandığı anlaşılmaktadır- içeri girer. Hep bir ağızdan:

Bugün mehdimiz minbere çıkacak! diye bağırırlar ve tekbir getirmeye başlarlar.

Camide bir kimse ölürse ancak o zaman tekbir getirildiğini bilen ve alışık olan cemaat, yine böyle bir ölüm olduğunu sanarak, binlerce ağızdan, aynı anda “Allahüekber!.. Allahüekber!..” diyerek olayın içyüzünü bilmeden tekbir getirmeye başlarlar. Bu sırada kapıdan giren ve cemaatin bir anlık gafletinden yararlanan grup da hızla ilerleyip, minberin etrafında toplanmaktadır. Olayın önemini kavrayan ilk kişi; Bursa Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan polis memuru Mustafa Güler[5], resmi kıyafetiyle cuma namazını kılmak için camide bulunmaktadır. Polis memuru Güler, aceleyle şapkasını giyer, üniformasına çeki düzen verir ve silahını çekerek hemen ayağa fırlar. Koşarak minberin önüne gelir. Bu sırada minberin 5’inci basamağında bulunan M. Ali Bingül:

“Kendisinin mehdi olduğunu, artık Laik Cumhuriyete son verilip, şeriatın hakim kılınacağını”, haykırmakta, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk hakkında çirkin, aşağılayıcı sözler söylemektedir. Kayserili Polis memuru Mustafa Güler, Ali Uslu ve M. Ali Bingül’e silahını doğrultur:

Kanun namına sizleri tevkif ediyorum! İnin aşağıya! Verin şu kılıcı bana! diye seslenir.

Bu sırada minberdeki düzmece mehdi, tarihi kılıcı kabzasından sıkıca tutmuş ve düşmanca gözlerle sesin geldiği yöne bakarken, aynı anda kadınlı erkekli müridleri tekbir getirerek, minberin ve polis memurunun etrafını çevirmektedir. Bir anda müridler polise saldırır. İçlerinden birisi sağ kolunu yakalayıp, elinden silahını almaya çalışmaktadır. Bu sırada camide bulunan Bursa Bayındırlık Müdürlüğü şoförlerinden Rafet Çırap, cemaat arasından fırlayarak, iri yarı köylünün üzerine atılır ve polis memurunun kolunu kurtarır. Aynı anda minberdeki sahte Mehdi M. Ali Bingül, hışımla elindeki kılıcı polis memuru Mustafa Güler’e doğru savurur. Hamleyi fark eden M. Güler geri sıçrayarak saldırıyı savuşturur ve canını kurtarır. Fakat bu sefer kızgın müritlerin arasında kalır ve sağdan soldan yediği tekme ve yumrukların etkisiyle yere yıkılır.

İmam Cemaati Uyarıyor ve Yardım İstiyor

Bu sırada durumun kötüye gittiğini gören yaşlı imam, cemaate doğru döner ve adeta feryat ederek yardım ister:

Ey ahali! Burada bir cinayet işleniyor! Devletin bir memuru ayaklar altında zedeleniyor! Allah rızası için kurtarın onu!

Bu feryat üzerine camideki binlerce insan yerlerinden fırlayarak, saldırganların üzerine yürür. Başta minberden yaka paça indirilen düzmece mehdi M. Ali Bingül ve yardımcısı Ali Uslu olmak üzere, diğer bütün yardakçıları elde tek kılıçla bu kararlı ve öfkeli insan seline karşı koymak isteseler de başarılı olamazlar[6].

Polis Yetişerek Duruma El Koyuyor

Bu sırada cemaat tarafından kurtarılan polis memuru Mustafa Güler, ayağa kalkar, olayı çevreye duyurmak için havaya doğru 2-3 el ateş eder ve hızla camiden dışarı fırlar. Ateş ede ede koşarak şehri ayağa kaldırır. Zaten o yıllarda Bursa Emniyet Müdürlüğü Heykel’deki Vali Konağı’nın alt katındadır ve Ulu Cami’ye de yakındır. Biraz sonra, başlarında Bursa Emniyet Müdürü Şebib Karamullaoğlu[7] olduğu halde 18 kadar polis olay yerine yetişirler[8]. Bazı polisler aceleden yanlarına silahlarını bile almamıştır. Caminin avlusu ve içi ana-baba gününü andırmaktadır. Naralar, feryatlar, çığlıklar, hıçkırıklar, Tanrı’ya yakarmalar her yandan havaya yükselmektedir. Polisler yetiştiğinde, galeyana gelen halk, bütün mürtecileri linç etmek üzeredir.

Polisler hemen olaya el koyarlar. Çoğunun yanlarında silah ve cop bulunmadığı için, ele geçirdikleri baston ve takunyalarla müdahale ederek mürtecileri linç edilmekten kurtararak adalete teslim etmek istemektedirler.

Emniyet Müdürü, bastonunu vermemekte direnen birini tek yumrukta bayıltarak, elinden bastonu alır ve mürtecileri cemaatin linç etmesine engel olmak için işe koyulur. Sonunda M. Ali Bingül ve müridleri yakalanarak gözaltına alınırlar. Olay sırasında yaralananlar olur. Hatta bir polis memuru-M. Ali Bingül tarafından olmalı- savrulan kılıçla yüzünden ağır bir yara almıştır[9]. Ali Uslu ise cemaat tarafından aldığı darbelerin sonucunda ağır yaralanır ve birkaç gün sonra ölür.

Olaya Karışanların Kimlikleri

Olayın soruşturması sonunda 11 kişi tutuklanır. Sanıklardan Kütahya’nın Tavşanlı kazasında tutuklanarak getirilenler ve Bursa’daki yardakçıları olarak ikiye ayırabiliriz.

Mürtecilerin elebaşıları olan sahte mehdi M. Ali Bingül liderliğinde 5’i kadın ve 3’ü erkek olmak üzere 8 tarikatçı; 11 Haziran salı günü bir jiple Tavşanlı’dan Bursa’ya gelirler. Elmasbahçeler Mahallesi’nden bakkal Mustafa Asa’nın evine yerleşirler ve burada, aralarına 3 kişi daha katılır. O gece Halil Doğru’nun evinde bir toplantı yaparlar. Ertesi gece de bakkal Mustafa Asa’nın evinde yaptıkları toplantıda, cuma günü Ulu Cami’de yapacakları girişimi planlarlar.

Tavşanlı Grubu

1- Tavşanlı’nın Dudeş köyünden sahte mehdi 25 yaşındaki M. Ali Bingül.

2- Tavşanlı’nın Savcıdede köyünden 36 yaşındaki Ali Uslu[10].

3- Tavşanlı’nın Eşeri köyünden 43 yaşındaki Mehmet Doğum.

4- M. Ali Bingül’ün eşi ve diğer 4 kadının şefi durumunda olan 18 yaşındaki Havva Bingül.

5- Tavşanlı’nın Ali köyünden 50 yaşındaki Nimet Uysal.

6- Tavşanlı’nın Güleç köyünden 40 yaşındaki Azime Acar.

7- Bursa-Keles ilçesinin Sofular Mahallesi’nden Rahime Ateş.

8- Bursa-Keles ilçesinin Pazar Mahallesi’nden Şerife Alıç.

Bursa Grubu

1- Elmasbahçeler Mahallesi’nden 32 yaşındaki bakkal Mustafa Asa.

2- Mollafenari Mahallesi’nden 30 yaşındaki Vakıflar İdaresi işçilerinden Halil Doğru.

3- Mollafenari Mahallesi’nden Süleyman Bahçe.

Bu 11 şüphelinin soruşturması derinleştirildikçe, işin iç yüzü daha iyi anlaşılmaya başlamıştı. Aslında bu oluşum, kökü yurt dışında olan bir tarikatın Türkiye’deki Akifiler denilen bir koludur.

Tarikat Bağlantıları

Merkezi Irak’ın kuzeyindeki Erbil şehrinde bulunan Kadirî tarikatının Türkiye’deki şeyhi Ahmet Akif, 1953 yılında sınır dışı edilir. Onun Türkiye’deki halifesinin İbrahim Erbil olduğu anlaşılmaktadır.

Ulu Cami’deki olaydan sonra yapılan soruşturma sonunda Erbil’in Tavşanlı’daki evine baskın yapılır. Erbil, tarikata ait birçok belge, risale, mektup, yayını yasaklanmış kitap ve defterleri evinin penceresinden dışarı atarken ele geçirilir. Diğer müritlerin evlerine yapılan baskınlarda da birçok belge bulunur ve tarikatın dış bağlantılarıyla bütün gizli ilişkileri ortaya çıkarılır.

Kadiri Tarikatının Akifiler Kolunu Kuran Ahmet Akif Kimdir?

1305 yılında Kırım’da doğan Ahmet Akif, 1. Dünya Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Irak’a göç eder. 1930’lu yılların başlarında diğer Kırımlı ailelerle birlikte Türkiye’ye gelince Eskişehir’e yerleştirilirler.

Eskişehir’de bir süre ticaretle uğraştıktan sonra, Devlet Demir Yolları’nda çalışmaya başlar ve Kadiri tarikatını yaymak için harekete geçer. Kendisi gibi D. D. Yolları’nda çalışan İbrahim Erbil’le tanışır. Kısa zamanda Erbil’i kendine bağlar ve onun gibi birçok mürid edinir. Bir yandan tarikatı genişletmeye çalışırken, öbür yandan da 1925 yılındaki bölücü ve dinci ayaklanmanın lideri Şeyh Sait’in adamlarından Saidi Kürdi ile -Saidi Kürdi bu sırada Emirdağ’da sürgündedir- bağlantıya geçerek gizli gizli haberleşirler[11].

Tarikatı Yayma Çalışmaları

Ahmet Akif, tarikatı Eskişehir dışında yayma çalışmalarına ilk önce Tavşanlı’dan başlar. Çünkü o yıllarda Tavşanlı yöresinin dini ortamı, Ahmet Akif’in fikirlerini yaymak için uygun bir ortamdır[12]. Ayrıca, Bursa’daki olaydan 20 yıl önce Tavşanlı’ya atanan müridi İbrahim Erbil orada, D. D. Yoları’nda “tren şefi/şeftren” olarak bulunmaktadır.

Kısa zamanda Tavşanlı’da teşkilatlanan Akifiler, şu isimlerden oluşuyordu: İbrahim Erbil (halife), İhsan Sevim, Mehmet sevim, Hakkı Uza, Mehmet Eraydın, Halil İbrahim Özüdoğru.

Teşkilat kurulduktan sonra, tarikatı köylere yaymak için hemen çalışmalara başlarlar. Meslekleri terzi olan ve köylülerle içli dışlı olan İhsan ve Mehmet Sevim kardeşler, hemen köylere sızarlar ve kısa zamanda kendilerine birçok mürit edinirler.

Tarikata giren köylülere; şeyhlerinin Ahmet Akif olduğunu ve kendisinin “Allah yolunda” yürüyen gerçek bir din adamı olarak telkin ediyorlardı. Ayrıca, Akif’in tarikatına girmeyenlerin Allah tarafından “zındık” olarak kabul edildiğini, tarikat şeyhine yardımın bir “Allah borcu” olduğu söylüyorlar, müritlere A. Akif’in tarikat hakkında yazdıkları kitapları satıyorlar ve ayrıca tarikata yardım amacıyla para topluyorlardı.

Tarikatı İşçiler Arasında Yayma Çalışmaları

Sızabildikleri köylere bizzat kendisi de giderek çalışma yapan halife? İ. Erbil, teşkilatını işçiler arasında da yaymak için hemen çalışmalara başlar. Kalabalık işçi gruplarının bulunduğu Tunçbilek Kömür İşletmesi’ne ve Tunçbilek Termik Santralı’na müritlerinden Ali Uslu ve Mehmet Doğum vasıtasıyla sızarak, buralardaki işçiler arasında da çalışmalarını yürütür, mürit ve sempatizan edinir.

Kadınların da Tarikata Alınmaları

Kurulan tarikata önceleri kadınlar alınmazken, Kütahya ve Tavşanlı yöresinde yaşayan kadınların erkeklerden çok daha fazla, evde ve tarlada üretici unsur olarak çalıştıkları, dolayısıyla kadınların erkekler üzerinde ekonomik bir üstünlük kurduklarını gördüklerinden, kadınları da tarikata almaya başlarlar. Ulu Cami’deki olaylara kadınların da karışmasından, onların da faal birer tarikat müridi oldukları anlaşılmıştır. Oysa, o yıllarda kadınların bırakınız cuma namazına gitmeyi, caminin içini merak edip de görmek için girmeleri bile pek hoş karşılanmazdı.

Tarikatın Bursa ve Çevresine Yayılması

Ahmet Akif, tarikatını Tavşanlı’da kurduktan sonra, Bursa’ya gelerek Süleyman Bakaç, Mustafa Asa ve Halil Doğru gibi şahıslarla irtibat kurarak, onları kendi tarafına çeker. Bu şahıslarla Bursa teşkilatını kurduktan sonra Eskişehir’e döner.

Ahmet Akif’in Yakalanması ve Yurt Dışına Çıkarılması

Ahmet Akif’in tarikat çalışmaları Emniyet Müdürlüğü tarafından öğrenilir ve Eskişehir’de tutuklanır. Adalete teslim edilen A. Akif 1953 yılında yargılanır. Dava sonunda A. Akif, delil yetersizliğinden aklanır ve serbest bırakılır. Fakat hükümet, A. Akif’in Türkiye’de bulunmasının sakıncalı olduğunu düşünmektedir. Bir süre sonra onu gizlice sınır dışı eder. A. Akif Irak’a döner. Fakat burada fazla kalmaz ve Mısır’a geçerek oraya yerleşir. Yurt dışına çıkmadan önce İzmir’de yaşayan İrfan isimli birini de yerine halife olarak bırakır. Türkiye’deki müritleriyle bağlantısını hiç koparmaz. Mektuplarını ve talimatlarını İbrahim Erbil’e göndermektedir. Erbil, mektupları ve talimatları en yakın arkadaşlarına okuduktan sonra, bunları büyük bir deftere kaydeder[13]. Daha sonra bu mektup ve talimatların kopyalarını çıkarır ve müritlere gönderir.

Akif bu yaptıklarıyla da kalmaz. İçlerinde talimatlar yazılmış olan birçok kitap göndermekte, bunların müritler tarafından okunmasını ve bu talimatlara uyulmasını istemektedir. Tarikat artık Eskişehir, Kütahya ve Bursa’da kendisine birçok taraftar toplamıştır. Ülkede büyük ses getirecek büyük bir eylem yapmanın ve seslerini herkese duyurmanın zamanı gelmiştir…

Eylem İçin Neden Bursa ve Ulu Cami Seçildi?

Bursa, Anadolu’nun en büyük şehirlerinden biri olduğu gibi, Osmanlı’ya başkentlik yapmış ve Fatih’e gelinceye kadar ilk 6 Osmanlı Padişahının kabirlerinin bulunduğu bir yerdi.

Ulu Cami’ye gelince, Yıldırım’ın tek kubbeli 20 cami yapacakken vazgeçip, onların yerine yaptığı 20 kubbeli büyük ve tek camiydi. Çok büyük olduğundan, önceleri adına Cami-i kebir, daha sonra Ulu Cami denilmişti ve İstanbul camileri hesaba katılmazsa, o günlerde Türkiye’nin en büyük camisi denilebilirdi.

Eylem için cuma namazı vaktinin seçilmesi ise “hutbe” ile ilgili olmalıdır. Zaten eyleme başlamak için, hutbe zamanını beklemeleri ve imamın hutbe okumak için minbere çıktığı sırada ona saldırmaları bunun bir kanıtıdır.

Kılınan namazlarda yapılan ibadetlerin hepsi birer dini ritüel iken, hutbe okunması bunlardan farklıdır. İlk İslam devleti kurulduğundan itibaren cuma namazlarında hutbe okunmaktadır ve namaz sadece erkeklere farz kılınmıştır. Bunun sebebi devletin: Önemli olayları, bu olaylar karşısında yapılması gerekenleri ve bunlar gibi devletle ilgili meseleleri erkeklere bildirmek, haberdar etmek içindi. Hutbe, devletin başında kim varsa onun adına okunurdu.

Bunlardan başka, o yıllarda Bursa’nın Türkiye’deki siyasi ağırlığı çok fazlaydı. Cumhurbaşkanı, önemli bakanlardan bazıları ve T. B. M. Meclisi Başkanı Bursa’dan seçilen milletvekilleriydi. Bundan dolayı bu olayın Bursa’da yapılması; bir nevi Bursa’ya, Hükümete ve Devlete karşı bir kafa tutmaktı.

Mehdi Kimdir?

Mehdi: Bazı İslam tarikatlarında, ahir zamanda (dünyanın sonunun gelmesine yakın bir zamanda) ortaya çıkacağına ve İslam’ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılan kurtarıcı kişidir. Mehdi inancı Şiiliğin temel inançlarından biridir. Kayıp olan 12’inci İmam olduğu ve mehdi olarak ortaya çıkacağına da inanılır. Bu konuda Kur’an’da açık ve net bir Ayet yoktur.

Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’in Olay Hakkında Gözlemleri ve Düşünceleri[14]

“Bursa’da Hükümet Konağı’nda oturuyorum. Yanımda Rahmetli Turan Kapanlı var[15]. Kapanlı, Bursa Cumhuriyet Savcısı. Birden bir gürültü koptu. Pencerelere koştuk. Bir kamyonet Vali Konağı’na yanaşıyordu. Kamyonetin içinde başlarından kanlar akan beş altı kişi ve polisler (var). Emniyet Müdürü’ne hemen sordum:

— Bunlar Ulu Cami’de olay çıkardılar, dedi.”

“Günlerden cumaydı. Cuma namazı kılınıyor. İmam, cuma hutbesini okumak için minbere yönelmiş. İçlerinde “ben mehdiyim” diyen bir zat imama mani olmuş. Bu sırada cemaatin içinden tekbirler başlamış. Maşlahlılar zuhur etmiş[16]. Kılıçlarını da çekmişler. “Ben mehdiyim” diyen zat, minberde hükümet ve Atatürk aleyhine sözler sarf etmeye başlamış. Cemaat şaşkın, donup kalmış. O gün izinli olup da cuma namazını kılmaya giden bir polis memuru, çekmiş tabancasını minbere doğru yürümüş. Cemaat galeyana gelmiş. Mehdi ve takımını dövmüşler, yaralamışlar. Polis güç(lükle) yetişmiş. Hepsini derleyip toplayıp benim odama getirdiler.”

“Turan Kapanlı gelenleri sorgulamaya başladı. İşin aslını öğrenmek istiyordu. Bu arada polis, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, Emniyet Genel Müdürlüğü İçişleri Bakanlığı’na da bildirmiş. İçişleri Bakanlığı, Başbakan’ı haberdar etmiş.

Daha biz işin aslını öğrenemeden telefon çaldı. Reisicumhur Celâl Bayar’ı karşımda buldum:

Ne oluyor İhsan Bey! dedi.

Basit bir zabıta vakası. Meczupların işi, dedim ve vakayı anlattım. Tesadüfen odamda savcının olduğunu ve tahkikatın yürütüldüğünü söyledim. Celâl Bayar ciddileşti. Bana:

Basit bir zabıta vakası değildir. Yapanlar meczup dahi olsalar, bir teşkilatın adamıdırlar. Türkiye’ye ne gelirse irticadan gelir. Bir gerici hareketi karşısındayız. Vaka sizin anlattığınız gibi basit bir hadise değildir. Muhakkak arkalarında bir teşkilat vardır. Menemen olayı gibi bir hadise ile karşı karşıyayız. Şimdi İçişleri Bakanı’na özel bir uçakla Bursa’ya gitmesi için talimat verdim. Bir buçuk saat sonra oradadır. Her işi bırakınız ve bu olayı ortaya çıkarmaya bakınız! dedi.

Ben de kendilerine cevaben:

Sayın Reisicumhurum siz telaşlısınız. Benim ne yapmamı emredersiniz? diye sordum.

Siz Atatürk olsaydınız ve Atatürk sağ olsaydı ne yapardıysa, öyle hareket ediniz ve olayın gerçek yüzünü ortaya çıkarınız.

Celâl Bayar’ın olayı bu denli ilzam[17] etmesine şaşırdım. Hadiseyi birkaç meczubun düşünmeden yaptığı hareketler sayıyordum.

Bu arada Savcı Kapanlı da soruşturmayı yakalananları sıkıştırarak sürdürüyordu…

… Kapanlı, biraz daha kendi anlayışı ve metodları içinde, sanıkları sıkıştırınca bu olayın Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde tarikat mensubu bir tren makasçısının evinde planlandığını öğrendik.”

“O arada süratle (İçişleri Bakanı) Namık Gedik geldi, olaya el koydu, savcıyla konuştu. Hemen Kütahya Valisi’ne telefon ettik. Biz de uçakla Tavşanlı’ya hareket ettik. Ve daha Kütahya Valisi Tavşanlı’ya varmadan makasçıyı yakaladık.”

Aldanmıştım

İhsan Sabri Çağlayangil anlatmaya devam ediyor:

“Rahmetli Celâl Bayar haklı çıkmıştı. Bu olay, bir örgüt işiydi ve örgüt tarafından planlanmıştı. Sanıklar toplandı, tutuklandı ve muhakeme edildiler. Mahkûm oldular.”

“O gün Celâl Bayar’ın irticaya karşı ne kadar hassas olduğuna tanık oldum. Olayın içindeki bir yetkili olarak aldanmıştım? Ama Celâl Bayar, bizi harekete geçirerek olayı ortaya çıkardı. Bu da bana meslek hayatımda büyük ders oldu.”

Olayın Yaşandığı Zamanda Bursa’nın Siyasi Durumu

Olayın yaşandığı 1957 seçimlerinden önce, Bursa’nın manevi ve siyasi ağırlığı çok güçlüydü. Osmanlı dönemi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde de bu böyleydi. Bursa işgal edildiğinde Milli Meclis’in kürsüsüne siyah örtü (puşide-i siyah) örtülmüş ve 11 Eylül 1922’de şehir kurtulunca örtü kaldırılmıştı. Ayrıca, hangi siyasi partiden olursa olsun, Atatürk’ün Cumhuriyet felsefesine ve Cumhuriyetin kuruluş değerlerine sonsuz inanış, saygı ve bağlılık vardı. Bundan dolayı Bursa’dan seçilen siyasetçiler, siyasi ağırlıklarını ortaya koyarak, Bursa’yı yönetecek bürokratların en yetenekli ve dirayetlilerinin şehre atanmalarını sağlıyorlardı.

1957 Yılında Bursa’da Kim Kimdir?

Bursa’yı Yöneten Bürokratlar:

1- Vali İhsan Sabri Çağlayangil[18]. 2- Şebib Karamullaoğlu (Dipnotta açıklandı.). 3- Turan Kapanlı (Dipnotta açıklandı).

Türkiye’yi Yöneten Bursalı Seçilmişler:

1-Celâl Bayar (Cumhurbaşkanı). 2- Agâh Erozan (T.C. Büyük Millet Meclisi Başkanı). 3- Halûk Şaman (Çalışma Bakanı). 4- Hulusi Köymen (Milli Savunma Bakanı). 5- Bursa milletvekilleri Sadetettin Karacabey (Uzun yıllar Türkiye Ziraat Odası Başkanlığı yapmıştır.) ve Selehattin Karacabey.

1957 yılında, Ulu Cami’deki Olaydan sonra Vali Konağı’nın önünde toplanan kızgın halk. Vali balkonda konuşma yapıyor.

Son Sözler

Ulu Cami’de yaşanan bu olay ilk ve son değildir. Bütün bu olayların gerisinde: Dünyada böyle oluşumlara maddi ve manevi destek sağlayan birçok devlet vardır. Osmanlı Döneminde de buna benzer birçok olay olmuştu.

Ulu Cami’de Bir Başka Olay

Sanırım 1989 yılı ağustosuydu. Yine bir cuma günüydü. Ulu Cami’de cuma namazından sonra bir olay daha olmuştu, bu olayın da dış kökenli olduğu gayet açıktı. Çünkü bu olaya bizzat şahit oldum. Olay şöyle gelişti: O günün sabahından itibaren Bursa caddelerinde değişik kıyafetli, sakallı, şalvarlı ve sarığa benzer başlıklı, nereden geldikleri belli olmayan, Bursalı olmadıkları her hallerinden anlaşılan birçok erkek görülüyordu.

Cuma namazının bitiminde, cemaat camiden çıkarken, avlunun (yukarıda bahsettiğim) değişik kıyafetli insanlarla dolu olduğu görülüyordu. Bu adamlar: Allahûekber! Humeyni rehber! Allahûekber! Humeyni rehber! diye bir ağızdan bağırmaya başladılar. Polisler bunları takip ediyor olmalılar ki, bir anda ortaya çıkarak caminin avlu kapılarını kapadılar. Eylemciler dışarı çıkamadıkları için, dakikalarca avluda bir o yana bir bu yana koşarken aynı teraneyi tekrarladılar. Polisler hiç müdahale etmedi. Cemaat de cami ve avlusunda mahsur kaldı. Polis, eylemi kamerayla çekiyordu. Bu olay yarım saatten fazla sürmüştü. Daha sonra polis, avluya girdi ve elebaşlarını tutukladı. O günü hatırlayanlar mutlaka vardır. Bu kez de Ulu Cami’deki irtica olayı dış kökenli olduğu gibi yine bir mehdi olayıydı. Şah’ı deviren İranlılar, Humeyni’yi Mehdi geliyor diye karşılamamışlar mıydı[19]? Fakat, bu defa dış mihrak, Irak değil, İran’dı. Kökü dışarda olan tarikat ve cemaatler Türkiye’de ve Bursa’da istedikleri gibi at oynatıyorlardı.

Yine Ulu Cami, Yine Bir Dinci Eylemi

Bu kez yine dinci bir örgüt olan İŞİD. Günlerden 28 Nisan, yıl 2016[20]. Ulu Cami’nin batı kapısı önü. İŞİD militanı terörist bir kadın canlı bomba… Militan üzerinde taşıdığı bomba ile kendini patlatır. 13 Bursalı yaralanır. Bir tek ölen kendisidir. Bunların kökü de dışardadır. Ancak, o günlerde içeride de destekçileri yok değildir!..

Sonuç

“Kör bir sadakat, hakikatin en büyük düşmanıdır!” diye bir söz vardır. Kör bir sadâkatle tarikat ve cemaat liderlerine bağlı olan müritlerin gözleri de gönülleri de kör olmakta ve gerçekleri görememektedir. Kayıtsız şartsız bunların emirlerine uymakta ve uygulamaktadırlar. Birçok tarikatın ortak hedefleri; Atatürk, Laiklik ve Cumhuriyettir. Dolayısıyla ortak emelleri Türkiye Cumhuriyeti’ni ele geçirmek ve devleti yıkarak dine dayalı şeriat devleti kurmaktır. 15 Temmuz kalkışması da cemaat liderine gerçeklerden uzak, körü körüne bağlılığın bir tezahürü değil miydi?

T.C. Anayasası ne diyor:

Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Anayasamızın başlangıç ve değiştirilmeyecek, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri apaçık ortadayken, mürtecilerin söylemlerinin ve eylemlerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na uygun olduğunu kim iddia edebilir? Devlet ve millet olarak uyanık olmazsak, bütün bu olaylar bir gün yine tekrar edecektir.

Mustafa Kemal Atatürk ne demişti:

— Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır! Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!

Cumhuriyetimizi kuranları bir kez daha minnet ve saygıyla yâd ederken, Cumhuriyet Bayramının herkese kutlu olması dileklerimle… Nice kutlu ve mutlu bayramlara…

  • Turhan Çalay

DİPNOTLAR

[1]Aslında Bursa, İstanbul gibi kılıç zoruyla alınmamıştı (Kılıç zoruyla alınan yerler üç gün boyunca yağmalanırdı.). Daha sonra adına “vire” denilmeye başlanan bir nevi anlaşma yoluyla ele geçirilmiştir. Anlaşmaya göre; Bursalılar, Orhan Bey’e 30 bin altın ödeyerek, kaleyi teslim ederlerse! Kimsenin canına ve taşıyabilecekleri kadar malına bir zarar verilmeyecektir! İsteyenler istediği yere gidecek, gitmek istemeyenler ise Osmanlı kanunlarına uymak şartıyla şehirde yaşamaya devam edebilecektir. Bursa, alındığı yıllarda, Hisar’ın içinden ibaret olan küçük bir kenttir. Hisar’da hiçbir Hristiyanın yaşamasına izin verilmediğinden, gitmek istemeyenler hisar dışında mahalleler kurdular Bunların torunları, 1922 yılının 11 Eylül gününe kadar eski vatanlarında yaşamaya devam ettiler.

[2]Eski İslam inanışı ve hükümlerine göre; gayrimüslimlere karşı yapılan savaş bir gazâdır. Gazâda, ele geçen bütün ganimet helaldir. Bu ganimet, cinsiyet ayırmadan bütün insanları da kapsamaktadır. Savaş ganimeti sayılan bütün erkek, kadın ve çocuklar köle yapılır, esir pazarlarında mal ve eşya gibi alınıp- satılırdı. Kadınların birçoğu da cariye yapılırdı.

[3] Celâl Bayar’ın “Ben de Yazdım” adlı 8 ciltlik hatıratının 2. cildinde bu konuda geniş bilgi bulunmaktadır.

[4]Olayın ne denli önemli olduğunu ilk kavrayan C. C. Bayar, içişleri bakanını Bursa’ya yollamış. Bakan, 1,5 saatte Yunuseli Havaalanı’na gelmiş. Cumhuriyet gazetesinin muhabirleri daha da şanslıymış. İstanbul Yeşilköy Havaalanı’ndan (Eski Atatürk Hava Limanı) bindikleri uçak, 15 dakikada Bursa’ya gelmiş. O yıllarda Bursa, İstanbul ve Ankara’ya şimdikinden çok daha yakınmış!

[5]Çağlayangil, anılarında polis memuru Mustafa Güler’in o gün izinli olduğunu söylemektedir.

[6]Camide olaylar geliştikçe, cemaat içinden de mehdiye destek verildiği görülmektedir. Emniyet Müdürü Ş. Karamullaoğlu, anılarında; camiye girince, diğer kapıdan çıkmak zorunda kaldık. Bize de engel oldular gibi ifadeler kullanmaktadır.

[7]Şebib Karamullaoğlu (1922-1989): Erdek Kaymakamlığı, Çorum, Malatya, Adana ve İzmir Emniyet Müdürlüğü yapar. Cumhuriyet Senatosu’na Bursa’dan senatör seçilir.

[8]Şebib Karamullaoğlu anılarında: Olay yerine bir polis memuru ve şoförüyle gittiğini, camiye varınca polis memuru Mustafa Güler’i dışarıda beklerken bulduğunu söylemektedir. Anlaşılan, öğle paydosu olduğu için diğer polis memurları yakınlardaki camilerde cuma namazlarını kılıyor veya öğle yemeklerini yemek için lokantalarda bulunuyorlardı. Silah sesini duyan bu polis memurları da hızla olay yerine koşmuş ve müdahale etmişlerdir. Bu bu surette olaya müdahale eden polis sayısı bir anda 18’e kadar ulaşmış olmalıdır.

[9]15 Ağustos 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan, Şahap Baltacıoğlu’nun: “Bursa’da Vuku Bulan İrtica Hadisesinin İçyüzü” başlıklı haberinden.

[10]Köyün adındaki “dede” ifadesinden; eskiden bu köyün bir tekke veya zaviyenin etrafında kurulmuş olabileceğini ve bu tekke veya zaviyeyi kuran kişinin köye adını verdiğini göstermektedir. O bölgede tekkesi veya zaviyesi bulunan Savcı Dede’nin fikirlerinin o yıllarda bölge halkını hâlâ etkilemekte olduğu ve bu inanışa kendilerini yakın bulan köylülerin, bu tarikata katılarak, bu olaya karıştıklarını düşünebiliriz.

[11] 1. Dünya Savaşı’ndan, 2. Dünya Savaşının sonuna kadar Erbil, İngilizlerin elindedir. Şeyh Sait isyanı da İngilizlerin Türkiye üzerinde oynadıkları oyunlardan biriydi. Asıl mesele Musul Sorunu’ydu. İngilizlerin el altından islam ülkelerini güç duruma düşürmek için tarikatları ve şerif, şeyh, imam vs. gibi sözde din adamlarını kendi çıkarları için kullandıkları bilinmektedir. Bütün bu olayların çoğunun perde arkasında hep İngilizler vardı.

[12]İBAD-C’de burada böyle bir uygun ortam olduğunu bildiği için, bazı büyük şehirlerden sonra burada örgütlenmişti. Osmanlı Döneminde de bazı idealist doktorlar, büyük şehirleri bırakıp, fikirlerini yaymak için buraya yerleşmişlerdi.

[13]Bütün bu defter ve belgeler ele geçirilmiştir.

[14]Çağlayangil, İhsan Sabri: Anılarım, Yılmaz Yayınları, 1990 İstanbul. (Anılarının ilk baskısı olan: “Kader Beni Una Değil! Üne itti.”) adlı kitapta da aynı söyleşi vardır..

[15]Turan Kapanlı (1916-1980): Savcılık, Hakimlik, Burdur ve Adana Valiliğinde bulunur. Sakarya ve Ankara senatörü seçilir. Tarım ve Köy İşleri, Sosyal Güvenlik ve Savunma Bakanlığı yapar.

[16]Maşlah: Tek parçalı, kol yerine üst kısmının iki ucunda yarıklar olan bir tür giyecek. Genellikle bu giysiyi Araplar giyerler.

[17]İlzam: Bir tartışmada sağlam deliller ve belgeler ileri sürerek, karşısındakini cevap veremeyecek duruma düşürmek.

[18]Çağlayangil, Bursa seneto üyesi, millet vekili ve en önemli görevlerinden ikisi de Dışişleri Bakanlığı ve Büyük Millet Meclisi Başkanlığıdır. 12 Eylül’den önce, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolunca, 12 Eylül’e kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak, 6 ay kadar Cumhurbaşkanı vekilliği yapmıştı.

[19]İran Şahı Pehlevi tarafından sürgün edilen Humeyni, Bursa’ya yerleşmişti. Acemler’de, bir evde yaşamaya başlamıştı. Çalışmalarına Bursa’da devam ediyor ve Ulu Cami’de vaaz verdiği söyleniyordu. Bursa’dan Fransa’ya gitmişti. Bu kez perdenin gerisinde Fransa geçmişti.

[20]28 Nisan 2016, “Bursa Ulu Camiinde iki olay” Nahit Duru.

Turhan ÇALAY

1953 Yılında Bursa Çalıköy’de doğdu. Evli ve üç çocuk babasıdır. İlk yazısı 2012 yılında BURSAV “Bursa Araştırmaları ve Kent Kültürü Tarih Vakfı Dergisi’nde yayınlandı. Araştırmaya Çalı’dan başladı. Çalı ile ilgili Osmanlı arşiv belgelerinden yola çıkarak BURSAV’da Osmanlı Belgeleri ışığında Fodra, Tahtalı ve Yaylacık köyleri gibi köylerin tarihlerini yazdı. "Şehrengiz" ve "Bursa’da Yaşam" dergilerinde araştırma yazıları yayınlandı. Osmangazi Belediyesi’nin, Bursa’nın alınışı dolayısıyla çıkardığı Köy Kitapları’na katkı yapmaktadır. Mayıs 2018’de doğduğu yer olan “Çalıköy”ün aynı adla kitabı yayınlandı. Halen çevrede yaşayanların “Sıra Köyler” dedikleri ve doğudan batıya doğru birer inci tanesi gibi sıralanmış olan; Misi, Demirci, Çalı, Yaylacık, Tahtalı, Kayapa, Hasanağa ve Akçalar köylerinin kitabı üzerinde çalışmaktadır. Osmanlıca bilmektedir. E-Posta: turancalay

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Osmanlı-Alman İlişkilerinde Siyasi, Ekonomik ve Askeri Alanlarda Farklı D üşünceler


Osmanlı-Alman İlişkilerinde Siyasi, Ekonomik ve Askeri Alanlarda Farklı Düşünceler

04 Kasım 2018

Ata Atun | Şükrü Server Aya
Near East University | Kuzey Kıbrıs ve Türkiye
ata.atun | ssaya

ÖZET

Bu çalışmanın amacı, tarihi tarayarak, Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya Krallıkları arası (Prusya Krallığı, Baverya Krallığı gibi) ilişkilerde, 1’ci Dünya Savaşı sonuna kadar vuku bulmuş bazı önemli olayları vurgulamaktır.

Bu çalışmanın önemi, geçen asırda Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya Krallıkları arasındaki devasa siyasî, sosyal, hukuksal ve askerî münasebetleri öne çıkarmaktır.

Sultan II-Mahmut’un talebi üzerine, genç subay Yüzbaşı Möltke (Helmuth Karl Bernhard Graf von Moltke) 1838’de danışman olarak Anadolu’ya yollanır ve böylece Prusya Krallığı ile Osmanlı İmparatorluğu arasında askerî ilişkiler başlar; Almanya’ya dönüşünde Rus-Türk ihtilâfları hakkında bir kitap yazar ve bu Almanların Türklere karşı ilgi duymalarını başlatır. Moeltke 1857 yılına Prusya Ordusu Genel Kurmay başkanlığını 30 yıl için üstlenir ve 1871 yılında Mareşal rütbesine çıkartılır. (Karal, 1961, s.165)

Bu ilk atılım iki imparatorluk arasında sağlam askerî bağların kurulmasına sağlam bir temel teşkil etti ve Alman-Türk ilişkileri, Abdülhamit II devrinde zirveye erişti. Alman Milli Birliğinin kurulmasının öncesinde ve Bismark zamanında bu münasebetler daha yakınlaşmıştı fakat Bismark bir sulhsever idi ve “Doğu Meselesine” karışmak istemiyordu.

Abdülhamit II’ nin Almanya’ya karşı sempatisi (veya ihtiyacı) bu defa kültürel münasebetlerin kurulmasının önünü açtı ve bazı Türk subayları Almanya’ya eğitim için yollandı. Almanya da, Wettendof kumandası altındaki bir danışman heyetini yolladı. Birkaç yıl sonra, bu heyet de (1883-1895) Von der Goltz kumandası altında daha büyük bir heyet ile değiştirildi. Alman Deutsche Bank İstanbul’da bir şube açtı ve Alman askerî malzemesi ile malların ithalatı başladı. (Karal, 1961, s.174)

1888 yılında Almanlara İstanbul – İzmit arası demiryolunun işletilmesi ve Ankara’ya kadar uzatılması imtiyazı verildi. Eskişehir – Konya arası 1896’da tamamlandı. Projeye göre, demiryolu Bağdat ve Basra’ya kadar uzatılacaktı. İngiltere, bu demiryolu imtiyazını almak için rekabet etmekteydi faka proje Almanlara verildi.

Osmanlı İmparatorluğu ile Alman Krallıkları arasındaki bu karşılıklı askerî, sosyal, kültürel ve ekonomik ilişkiler her on yılda, eskisine nazaran daha da kuvvetlenerek, iki ülke arasındaki bağları sağlamlaştırmıştır.

Bu çalışmanın sonundaki özetlemede de belirtildiği gibi:

Alman ve Türk Devletleri ve halkları arasındaki bağlar, bütün devirlerde, oldukça sakin, işbirlikçi ve tarafların istifadesini olmuştur.

Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Alman, Politik, Askerî, Bağla

GİRİŞ

1299 tarihindeki ilk kuruluşundan bu yana, Osmanlı İmparatorluğu önce Avrupa’ya yayılarak güç ve tüm teknik olanakların kullanımında adeta bir model oluşturmuştur

Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethi, Macar asıllı olduğu söylenen Urban adlı döküm ustasının yaptığı çok büyük toplar ile mümkün olmuştur. Bu devasa toplardan bir tanesi, British Museum’da görülebilir; bunun ağız büyüklüğü 92 cm, gülle ağırlığı yaklaşık 700 kg ve atış menzili 1,200 metre civarındadır.

İmparatorluk, (bugünkü İstanbul) Konstantiye şehrinin, 70.000 kişilik bir ordu ile şehirde kalmış 10.000 kadar Hıristiyan askere karşı (bunların çoğunluğu Ortodoks Bizans ve birkaç bini profesyonel Venedikli ve Cenevizli idi) alınması ile üne kavuşmuştur. Bizanslılar, şehir surlarının mukavemetine güvenmek zorundaydılar. Papa, Ortodoks Hıristiyanların yardım talebini, daha önceki birçok çağrılara rağmen Katolik olmadıkları için, ret etmişti. Sağlıklı ve paralı olanlar başka ülkelere gitmişti ve şehir adeta boşaltılmışı.

Sultan Mehmet’in üvey annesi Sırp olduğu söylenen Hıristiyan Mara idi. Sultan Mehmet’i yetiştirdikten sonra Sırbistan’da Hıristiyan olarak vefat etti. Sultan Mehmet Rumcayı iyi bilirdi. Konstantinye şehrinin fethinden dört gün sonra, Galata’ deki Cenevizlilere verdiği ferman ve metni British Museum’da görülebilir. (Aya, 2010, s.296)

Mehmet’in esas hedefi Roma şehri idi ve kendisini Büyük İskender’e benzetirdi (Mansel, 1996, s.6). Müslüman olarak doğmuş ve yetişmiş olmasına rağmen, ceddinin yaptığı gibi, diğer dinlere karşı çok serbest görüşlü idi.

Yaptığı ilk iş, Ortodoks Patrikliğini yeniden ihya etmek ve Ortodokslara din ve hürriyetlerini garanti etmekti. Bunun akabinde 1461 yılında, Ermenilerin şehre yerleşmeleri için izin verildi ve Eçmiyazin’den bağımsız bir Gregoryen Patrikliği tesis edildi. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, İtalyanlar v.b. milletler kucaklanarak şehrin canlanması için ticaret ve mesleklere olanak yaratıldı.

Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu

Osmanlı İmparatorluğu genişlemeye devam etti ve 1517 yılında Sultan Selim I (D. 10.10.1470 – Ö. 22.09.1520) Mısır’ı fethetti ve Halife unvanını alarak (Osmanlı, 2013) Allah’ın temsilcisi ve dünyadaki bütün Müslümanların dini lideri ve İslamiyet’in uygulayıcısı oldu. Memluklar tarafından idare edilen topraklar (Suriye, Filistin, Arabistan) da Osmanlı’nın hâkimiyeti altına girdi (Uzunçarşılı, 2011, s.292).

Aynı zaman diliminde, Katolik Papaz ve sonra teoloji profesörü olan Martin Luther, dinde büyük bir reform yapmakta ve Almanya’da Protestanlık mezhebini tanıtmaktaydı. Mukaddes Roma İmparatoru Charles V (1500-1558), 1529’da Din konusunda bir Kongre topladı ve yeni Protestan İncilinin basımını ve dağıtımını yasakladı. (Uzunçarşılı, 2011, s.485-6).

Luther taraftarları, Sultan Süleyman’dan Papa’ya karşı yardım istemişlerdi. Anladığımız kadarı ile Süleyman bir haberci ve mektup yolladı ve Lüther’cilerden yana davrandı (fakat daha sonra

Protestanlar Müslümanların düşmanı oldu). Matbaa makinesi icat edildiği vakit, sanat ve bilimde yeniden bir doğuş (Rönesans) hızla gelişmeye başladı. Fakat Süleyman Halife olmuştu ve “şeriat yasalarını bütün kurumlarda uygulamaya koymuştu” ve bu nedenle kısa zamanda bütün modern gelişmelerde ve bilimde arkalarda kalındı.

Piri Reis’in, bugünkü modern araçların hassasiyeti ile Afrika, Güney Amerika ve Kuzeyin bir bölümünü gösteren haritası bilinmektedir; kendisi denizlerde seyir hakkında bir kitap yazmış ve bunu 1525 yılında Sultana sunmuştu, fakat aynı Sultan’ın emri ile 1554 yılında idam edildi.

Gene aynı anlamda, İstanbul’da kurulan modern bir rasathane kapatıldı, çünkü Allah’ı ve evreni nasıl yarattığını gözlemlemek günahtı. Kısacası, batı âlemi karanlık çağlardan kendisini sıyırırken, Osmanlılar mukaddes kitap Kuran’ın perdesini kendi başlarının üzerine çektiler ve bugün dahi süregelen “Müslümanlığın karanlık çağına” girdiler.

Sultan Murat III “müneccimbaşı” (aslında gökbilimci, hendese ve trigonometri) uzmanı olan ve Takiyuddin adındaki bir Arap’a 10.000 altın bağışlamış ve yıldız hareketlerinin daha iyi gözlemlemesi için bir rasathane kurdurmuştu. 1578 yılında inşaatına başlandı, 1579 yılında açılarak o çağın en modern astronomi aletleri ile donatıldı.

Görünüşte, yıldızlara bakarak olacakları önceden okuyabilmekteydi. Bir yıl sonra (1580’ de) rasathane, denizden açılan top ateşi ile bir günde yıkıldı. Bu yıkım için iki rivayet vardır.

Bir rivayete göre, “müneccimbaşı cennetteki meleklerin bacaklarını seyrettiği” için bir fetva çıkarılmış ve bunun üzerine burası yıktırılmıştı.

Diğer rivayete göre, o sıralarda bir deprem vuku bulmuş ve verilen fetva ile “Allah’ın bu cezalandırmasının sebebi” ortadan kaldırılmıştı. Müneccimbaşılıkta Almanların tutumu ise daha sonra anılacaktır. (Uzunçarşılı, 2011, S.118).

Bir asır sonra, başka bir cesur adam, Hezarafen Ahmet Çelebi (1609-1640) imal ettiği kanatlarla, 1632 yılında Galata Kulesinden, Boğaz’ın diğer yakasına uçtu. Sultan Murat IV bu uçuşu gördü, fakat ona “bu adamın uçabildiği için tehlikeli olabileceği” söylendi. Mükâfat olarak kendisine bir kese altın verilerek Cezayir’e sürüldü ve orada genç yaşta öldü.

Osmanlı İmparatorluğunun ordusu:

İmparatorluğun erken çağlarında, “Yeniçeri Ocağı” ordunun belkemiği idi. Yeniçeriler, 10-12 yaşlarındaki, genellikle sağlıklı ve yetim Balkan Hıristiyan çocuklardan devşirilirdi ve onlara yüksek bir sosyal sınıf oluşturma imkânı sağlanırdı. Yeniçeri Ocağı 1383’te kuruldu, İstanbul’un fethinde ve diğer savaşlarda, yüksek disiplin ve kardeşlik ruhu sayesinde mükemmel başarılar sağladı. Yeniçeriler, maaş alan ve özel kıyafetleri olan ilk ordu oldu. (Uzunçarşılı, 2011, s.517). Ancak tekaüt olduktan sonra evlenmelerine izin verilebilirdi.

Yeniçeri olmanın ve diğer toprakları fethetmenin büyük avantajı, ganimetin paylaşımına hak kazanmaktı. Ganimetin beşte biri, padişahın hakkı, ikinci beşte biri peygamber veya devletin hakkı ve geri kalan beşte üçü de, mücahidin “helal hakkıydı”. Savaşılmadan – kendiliklerinden teslim olan şehirler, talan ve yağmaya tabi tutulmazlardı.

Direniş gösterenler ise, galip gelenlerin üç gün süre ile yağmalarlına açık olurlardı. Söylendiğine göre bu Osmanlı kuralı, Viyana şehrinin 1683 yılında uzun süre ile kuşatma altında tutularak ciddî bir hücum yapılmayışına neden idi zira rivayete göre Baş Vezirin endişesi, şehrin düştükten sonra maruz kalacağı üç günlük talan ve tahribattı. Şehrin düşmesi beklenmekteydi, çünkü lojistik kanallar kesilmiş ve yiyecekleri kalmamıştı.

1525 yılında Yeniçeri Ocağı, saraya büyük bir baş kaldırmada bulundu; 1648 yılında bu baş kaldırma tekrarlandı ve bu ordunun sarayı tehdit eden ve (zaferler ile mükâfat kalmadığı için) “bahşiş” isteyen bir gruba dönüştüğü, hatta vezirlerin mukadderatını bile tayin ettikleri görüldü. (Mansel, 1996, s.221)

Zaman süreci içinde Yeniçerilerin teşkilât ve disiplini bozuldu; Avrupa’da gelişen yeni silâhlar ve mühendislik tekniklerine uyum gösterilemedi.

Osmanlı İmparatorluğunun genişlemesi 1699 tarihli Karlofça Antlaşması ile nihayet buldu. Eski silâhlar ve savaş yöntemleri artık yeterli değillerdi. Avrupa kültürde, sanayide, sanatta ve bilimde büyük bir reformu gerçekleştirirken, Osmanlı Sultanları haremlerinde sefa yapmayı ve artık ordu ile savaşa gitmemeyi yeğlediler.

1730 yılında İstanbul’da başka bir başkaldırı oldu ve sokak serserileri şehrin kontrolünü ele geçirdiler. 1826 yılına gelindiğinde Sultan Mahmut II nihayet yozlaşmış Yeniçeri Ocağını dağıtabildi ve yıllar içinde oluşan büyük gelişmelere göre yeniden teşkilâtlanmak yollarını aradı.

1827 yılında ise Osmanlı Donanması, Navarin limanında birleşik Hıristiyan donanmasının tuzağına düştü ve tamamen yok edildi.

Kapitülasyon hakları

Sultan Süleyman’ın en büyük hatası, 1536 yılında Fransızlara bağışladığı haklar ile İmparatorluk topraklarında serbest ticaret yapmalarına izin vermesiydi. Bu kapitülasyon antlaşması 1740 yılında güncelleştirildi ve Avrupa sanayide, sanat, kültür ve ekonomide değişim gösterirken, Osmanlı bağlamlı hale sokuldu. (Uzunçarşılı, 2011, s.118)

Aslında bu hak, Galata’daki Cenevizli Katolik koloniye (Aya, 2010,s.296) İstanbul’un kuşatılmasında gösterdikleri (yaklaşık iki mil bir mesafede, tepeler üzerine döşenen ağaçlar üzerinde kaydırılarak Haliç’e indirilen Osmanlı donanmasına) yardımları nedeniyle verilmiş olan fermanın bir uzantısıydı.

Bu nedenle, sanayide gelişmiş ülkelere tek taraflı olarak bağışlanan bu tavizler ve Kuran’ın ağır tehditleri en basit modern ilerlemeleri bile yasakladığından, bütün bunlar İmparatorluğun sonunu getirmeye başladı.

İngiltere ve İrlanda ile Baltalimanı Kapitülasyon Antlaşması

Türk sanayi ve ticareti, batılı güçlere verilen tavizler nedeniyle büyük dezavantajdaydı.

Türkler, isyan etmiş olan Mısırlı Mehmet Ali Paşaya karşı, İngiltere’nin yardımına muhtaçtı. O yıllarda, ülkelerin çoğu ithal veya ihraç edilen mallar ile ham maddelerin tümüne iki yönlü vergi uygulamaktaydılar. İngilizler, bu yardım talebine olumlu cevap vermek için Türklerden yeni bir ticaret antlaşması istediler ve bu antlaşma Ağustos 1938’de İstanbul, Baltalimanı semtinde imzalandı. Bu antlaşma ile İngilizlere, hiçbir vergi ödemeden Türkiye’den istedikleri ham maddeleri alabilmekte ve kendi mallarını hiçbir gümrük vergisi vermeden satabilmekteydiler.

Bunun sonucunda, ev veya sokak çalı süpürgeleri bile ithal edildi (Aya, 2012, s.16-17) ve “İngiliz Malı” ucuz mallar piyasayı işgal etti ve yerli sanayinin arta kalanını da sildi. Benzer ticarî tavizler daha sonraları başka Avrupa ülkelerine, örneğin, Fransa, Danimarka, İspanya, İsveç, Portekiz ve benzerlerine de tanındı.

Osmanlı – Prusya ilişkileri

Prusya – Osmanlı ilişkileri 1761’de başladı fakat rivayete göre, Avrupa’da din savaşları ve engizisyon egemen iken, Türklerin Viyana’yı 1683’te ikinci kez kuşatmasında bir Alman Ordusu da Türklere karşı ilk kez savaşmıştı. Yaklaşık 500 ufak şehir devletini kapsayan Kutsal Germen – Roma İmparatorluğu, ancak 1806’da tasfiye olmuştu. Almanya’nın birleşmesinden sonra, Fransa ve İngiltere’den ithal edilen mallar için yüksek gümrük vergileri konduğunu biliyoruz. Bu sayede Alman sanayisi kısa zamanda gelişti. Bu kez onlar mallarını başka ülkelere ve çoğunlukla Britanya ile rekabet halinde satmaya muhtaçtılar.

Sultan Mustafa III orduyu yenileştirmeyi denedi. Astronomiye karşı ilgisi nedeniyle, Fransa’dan bazı kitaplar ve ayrıca tıp öğrenimi için balmumundan yapılmış insan vücudu organları getirtti.

Prusya’nın ufak bir ülke iken Rusya ile olan yedi-yıl savaşlarını (1756-1763) kazanmasına şaşırmıştı. Bunun ancak çok iyi ve uzağı görebilen müneccimlerle mümkün olabileceğini sanıyordu. Prusya Kralına bir elçi gönderdi ve ondan üç müneccim yollamasını talep etti.

Kral Frederik şu cevabı verdi: “Sultanınıza deyin ki, iyi bir orduya sahip olmak, bu orduyu sulh zamanında savaşa hazır olacak şekilde talim ettirmek ve hazineyi dolu tutmak, benim üç tane müneccimim olmuştur. Sultanınıza deyin ki, başka müneccimler yoktur.” (Karal, 2011, s.165)

Sultan Mahmut II, “Kayzer’den askerî danışmanlar talep etmişti”; o da Anadolu’ya Yüzbaşı Moeltke’yi (Helmuth Karl Bernhard Graf von Moltke) yollamıştı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa isyan etmiş ve yaklaşık 40.000 kişilik modern bir ordu ile Anadolu’da ilerlemekteydi.

Osmanlı ordusu da sayıca eşitti, fakat çadırları yoktu ve son sekiz ayda salgın hastalıklardan eziyet çekmişlerdi. İki ordu karşılıklı mevzilere girdiği vakit, kumandanın danışmanları olan genç Prusyalı subaylar, kumandan Hafız Paşa’ya derhal hücum ettikleri takdirde galip gelebileceklerini söyledi. Günlerden Cuma günü idi ve ordu içindeki dinsel danışmanlar, “Kuran’a göre Cuma günleri savaşmak caiz değildir” deyince bu gerçekleşemedi.

Ertesi gün Prusyalı subaylar Paşa’ya, geceleyin ani bir sürpriz hücuma geçilmesini tavsiye etti fakat bu da ret edildi, çünkü böyle bir hücum Sultan’ın ordularının şanına yakışmazdı. Bu arada Mısır Ordusu, Osmanlı Ordusunu çember içine almaya başladı. Moeltke, ordunun derhal geri çekilmesi gerektiğini söyledi. Lâkin bu defa da kumandan geri çekilmenin korkaklık olacağını söyledi. Mısır ordusu hücuma geçti ve dört saat içinde Osmanlı ordusu binlerce ölü vererek tamamen yok edildi. (Karal, 2011, s.141)

Moeltke daha sonraları Almanya’ya döndü, Türkler hakkında bir kitap yazdı ve bu sayede Almanlar Türkleri tanımaya başladı. Moeltke 1857 yılında Prusya Ordusuna otuz yıl süreyle Genel Kurmay Başkanı oldu ve Mareşal rütbesine çıkarıldı. (Karal, 201, s.165). Bu olay, Doğu ve Batı ülkelerinin zihniyetleri arasındaki büyük farkı açıklamaya yeterlidir.

19’cu yüzyılın son çeyreğinde ve Otto von Bismarck’ın başa geçmesine kadar, Prusya’nın Osmanlı İmparatorluğuna karşı davranışı temelde sıcak idi, fakat aynı zamanda diğer Avrupa Konseyi ülkeleri ile olan daha öncelikli ilişkilere dokunulmamasına da dikkat edilmekteydi. Prusya her vesile çıktığı zaman, dost bir arabulucu olarak davrandı ve Yakın Doğu müzakerelerinde Osmanlıların menfaatine dikkat etti. Bu yaklaşım, 1829 tarihindeki Edirne Antlaşmasında ve Kırım harbini (1853-1856) takip eden sulh müzakerelerinde etkili oldu. (Öncü, 2003, s.6)

Osmanlı İmparatorluğunun Avrupa’nın Büyük Güçleri ile ilişkileri

Alman-Osmanlı ilişkileri, Abdülhamit II devrinde zirveye çıktı. Alman Milli Birliğinin kurulması ve Bismark çağında ilişkiler çok yakınlaşmıştı fakat Bismark bir sulhsever idi ve Doğu Meselelerine karışmak istemiyordu. (Karal, 1962, s.161)

1877-78’de Rusya’nın Osmanlıya karşı savaşında Türkler tamamen yenilmiş ve Ruslar bugünkü Yeşilköy hava alanının bulunduğu Ayastefanos’a kadar gelmişlerdi. İngiltere müdahale etti ve donanmasını Boğaz’a yolladı. Türkler en ağır sulh şartlarını ve kendileri müflis durumdayken 30 milyon altın tazminat ödemeyi kabul ettiler. (Aya, Osmanlı, s.34).

Britanya, ağır şartları hafifletmek için, 13.7.1878 tarihinde, Berlin’de yeni bir Konferans tertipledi. Ruslara başka tavizler verildi, örneğin Osmanlı İmparatorluğundaki Hıristiyanları korumak gibi… Kıbrıs, borçlar karşılığı İngiltere’ye kiraya verildi ve daha sonra Britanya Krallığına bağlı bir İngiliz kolonisi haline geldi. (Aya, Osmanlı, s.36)

Bismark, uzak ülkelerde kurulan kolonilere karşıydı. Her ne kadar Afrika ve Yeni Gine’de bazı Alman yerleşim birimleri olmuşsa da, bunlar tatminkâr değillerdi. Diğer yandan, yeni müstemlekeler için çok güçlü bir donanma gerekliydi ve Almanya’nın coğrafik konumu bazı zorluklar arz ediyordu (Karal, 1962, s.170). Bu nedenle, Almanya Anadolu’nun verimli topraklarına karşı ilgi gösterdi ve Türklerle kurulacak bir ittifakın Fransa, Rusya ve Britanya’ya karşı vuku bulabilecek bir savaşta çok değerli olacağı düşünüldü.

Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya arasındaki Kültürel ilişkiler

Abdülhamit II, İngiltere veya Fransa’ya güvenmezdi ve sevmezdi. Hıristiyan işadamları kanalıyla Osmanlı İmparatorluğunda çok büyük ekonomik güç edinmişlerdi ve her çeşit malı ihraç etmekteydiler. 1876 tarihindeki Tanzimat Fermanı ve Anayasaya göre bütün vatandaşlara eşit haklar tanınmıştı ve satılan malların içinde silâhlar da vardı. Ermeniler bu serbestliği hemen kullandılar ve her evde kadınlar için bile, birden fazla silah edinildi. (Karal, 1952, s.173)

Abdülhamit II’ in Almanya’ya karşı olan sempatisi (veya ihtiyacı) yeni kültürel bağların kurulmasına yol açtı ve bazı subaylar Almanya’ya öğrenim için yollandı. Almanya da Wettendorf kumandasında bir grubu askeri danışman olarak yolladı. Birkaç yıl sonra bunun yerine Von der Goltz kumandasında daha büyük bir heyet yollandı. Alman Detusche Bank İstanbul’da bir şube açtı ve Alman malları ile ordu malzemesinin ithalatı başladı. (Karal, 1962, s.174)

1889 yılında İmparator Giyom II, diğer adıyla Kayzer Wilhelm II İstanbul’u ziyaret etti ve Abdülhamit II ile arkadaşlık kurdu. Bu ziyaretin onuruna, şu anda Sultanahmet meydanında bulunan “Alman Çeşmesini” İstanbul şehrine hediye etti. Kayzer Wilhelm II seyahatine devam etti, Şam, Kudüs ve Hayfa şehirlerine gitti ve burada Araplar ve Yahudiler tarafından büyük sevgi ile karşılandı. Kayzer, böylece 300 milyon Müslüman’ın dostu olduğunu gösterdi. (Karal, 1962, s.177)

Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya arasındaki sınaî ilişkiler

1888 yılında Almanlara, İstanbul – İzmit arası demiryolunu işletmek ve Ankara’ya kadar uzatılması imtiyazı verildi. Eskişehir – Konya arası demiryolu 1896’da tamamlandı. Projeye göre demiryolu Bağdat ve Basra’ya kadar uzatılacaktı. Britanya bu demiryolu hattı imtiyazı için Almanlarla rekabet halindeydi, fakat projenin uygulanması Almanlara verildi.

Bu demiryolu hattını döşemek için oluşturulan yeni şirketin sermayesinin yüzde 40’ı Alman Deutsche Bank ve diğer yüzde 40’ı da Fransız Osmanlı Bankası tarafından temin edildi. Geri kalan % 20 hisse ise, değişik hissedarların oldu. Bitirilen ve işletmeye açılan demiryolu hatları, civardaki kasaba ve köylerde tarım ve ticaretin derhal artmasında etkin oldu. Yatırım hissedarlara kâr veriyordu. Bu demiryolu sözleşmesi ile verilen teşvik veya kapitülasyonun bir maddesi çok önemliydi. Buna göre, demiryolunun geçeceği arazinin coğrafî ve topoğrafîk tercihleri yapımcı şirkete bırakılmıştı. Buna göre, demiryolunun sağ ve solunda 20’şer kilometrelik bir arazi şeridinin değerlendirilmesi de, örneğin taş ocakları, madenler ve bu şerit üzerindeki diğer tüm kaynaklar, yeni petrol sondajları dâhil, yapımcı şirkete bırakılmaktaydı. Bir rivayete göre, bu toprak şeridine Almanya’dan gelecek muhacirler yerleştirilecek ve fiiliyatta müstakil bir Alman toprağı oluşturulacaktı. Britanya, Hindistan yolu üzerinde olan Basra’ya kadar olan bu genişlemeden haliyle rahatsızdı.

Balkanlarda İsyanlar

1912 yılında Rusya’nın teşviki ile Balkanlardaki Ortodoks Hıristiyan milletler (Sırbistan, Arnavutluk, Karadağ, Romanya, Yunanistan ve Bulgaristan) toptan isyan ettiler ve Osmanlı orduları bütün savaşları kaybederek İstanbul’a doğru çekildiler. Bu ülkelerdeki beş milyondan fazla Müslüman ahali, köylerini, arazi ve varlıklarını terk ederek Anadolu’ya hicret ettiler ve bu arada bir an evvel gitmeleri için katliamlara maruz kaldılar.

Batılı ülkeler, Türklerin topyekûn yenilerek Avrupa’daki topraklarını kaybetmelerinden sevinç duymaktaydılar. Bu konudaki reaksiyonları Kasım 1912’de, 2700 askerden oluşan müşterek bir orduyu (İngiliz-Fransız-Alman-Avusturya) İstanbul’a yollamaları ve İstanbul’daki Müslümanların, Balkanlarda olanlardan dolayı yerli Hıristiyanlardan öç alma ihtimalini önlemek olmuştur. Bu karmaşa içinde Jön Türkler (Enver-Talat-Cemal ve arkadaşları) Babı Ali’yi basarak bir hükümet darbesi yaptılar. Enver, Harbiye Bakanı oldu.

Yeni hükümet batılı güçleri tatmin etmeyi denedi. Jandarma teşkilâtının yeniden yapılandırılması işi Fransızlara, donanmanın yeniden düzenlenmesi ve halktan toplanan bağışlarla ‘drednot’ sınıfı iki savaş gemisinin alımı da Britanya’ya verildi (Aya, 2009, s.220). Kara ordusunun reformu tekrar Almanlara verildi. General Von der Goltz, 1882 yılından beri Türk ordusunun reformu ile uğraşmaktaydı ve bu konuda 4000 sayfadan daha fazla askerî ders veya neşriyatı tercüme edilerek basılmıştı.

Birinci Dünya Savaşında, Osmanlı İmparatorluğu ile Almanya’nın ittifakı

Mayıs 1913’te Osmanlılar, Alman Kayzer Wilhelm II’den bir “Ordu Reform Heyeti” yollamasını talep ettiler. İmparator, disiplini ile ün yapmış olan General Liman von Sanders ve 42 kişilik bir subay heyetini, Ekim 1913’te yolladı. Liman von Sanders, 5 yıl süre için çok geniş yetkilerle göreve getirildi; yetkileri Harbiye Bakanına eşit veya daha fazla idi. (Özgüldür, 1993, s.305)

Arşidük Ferdinant’ın 28 Haziran 1914 günü Saraybosna’da suikastla öldürülmesi, Avusturya – Macaristan İmparatorluğuna, birinci dünya savaşının beklenilenden çok daha erken başlatılması için bahane oldu. Almanların Osmanlı’nın stratejik konum ve insan gücüne ihtiyacı vardı; Osmanlılar ise, ufukta görünen Birinci Dünya Savaşı için bir müttefike muhtaç idiler, çünkü bun konuda İngiltere’ye vaki önceki başvuruları ret edilmişti. Fransa ve Rusya’ya 1914 ilkbaharında yapılan teklifler de aynı şekilde ret edilmişti.

Türklerin ihtiyacı yalnız yeni bir ordu, disiplini ve talim değildi. Aynı zamanda, silâh, cephane ve (Duyunu Umumiye idaresi altındaki maliye nedeniyle) aylarca ödenemeyen subay maaşları için paraya ihtiyaçları vardı. Almanya ile ittifak kaçınılmazdı. Almanya’da tahsil gören ve Kayzer’in sevdiği genç Harbiye Nazırı, Avrupa’da 28 Temmuz 1914’te başlamış olan I Dünya Savaşına, Osmanlı İmparatorluğunu aylar sonra sürükledi.

Bütün dünyada, 1915 yılı ortalarında, Doğu Vilayetlerinde başlatılan tehcirin kimin tarafından emredildiği hususunda yanlış bir görüş vardır. Bütün taraflar Türk hükümetini sorumlu tutar. Hâlbuki Doğu vilayetlerinde Ermeniler isyan ederek Rusya Cephesinde Türklerin yenilgisinde etkin olmuşlardı ve Nisan 1915’te Van şehrini işgal ederek, ordunun önemli bütün lojistik bağlarını kesmişlerdi. Müttefik orduları 25 Nisan’da Gelibolu’ya çıkmıştı ve geçici tehcir ve iskân kanunu da bütün bunlardan sonra 27 Mayıs 1915’te ilân edildi.

Birinci Dünya Savaşı tarihinde, Türkiye-Almanya ittifakına ait bazı belgeler:

Büyükelçi Wangenheim tarafından, Almanya Dışişlerine yollanan, İstanbul, 24 Temmuz 1914 tarihli mektuptan, (Ernst, 1944, s.16).

“Türklerin şartı, savaş halinde Kayzer’in Alman askeri heyetini Türkiye’de bırakmasıydı. Buna karşılık olarak da, Türkiye bir formül bularak Türk Ordusunun Baş Kumandanlığı ile, yer değiştirecek tüm ordunun dörtte birinin gerçek idaresini savaş başladığında Alman heyetine bırakılacaktı. Bu konudaki görüşmeler büyük gizlilik içinde yapılacak ve Türk bakanlarının bile haberi olmayacaktı…”

Alman Şansölyesinden İstanbul Alman Elçiliğine, Berlin, Temmuz 18, 1914:

< Paragraf 3: Savaş halinde Almanya askeri heyetini Türkiye’de bırakacaktır. Türkiye ise, (Türk) Genel Kurmay Başkanlığını (Alman) askeri heyetine vermeyi garanti edecektir.>

İttifak Anlaşmasından bazı maddeler. İstanbul, Tarabya, 2 Ağustos 1915 (Epkenhans, 2001):

S.42: < Katliamlar: Avrupalılar ve Amerikalılar, Müslümanların öldürülmesi ve Hıristiyanların katli hakkında tamamen farklı reaksiyonlar göstermektedirler. Hıristiyanlar talihsiz maktul olduğu vakit, olay manşet yapılarak dramatize edilmekte ve “kanlı Türk”e örnek olarak gösterilmektedir. Diğer taraftan, masum Müslümanlar katledildiği vakit olay haber edilmemekte veya yanlış duyurulmaktadır. Bu durum, Ermenilerin çocukları imiş gibi, İngilizlerin himayelerine girdiği Berlin Antlaşmasından bu yana gözle görünür şekilde gerçektir >.

S.46: < On sekizinci yüzyılda bir Hıristiyan tarihçi şöyle yazmıştı: “Avrupalı Hıristiyanlar, Yobaz Doğulu Hıristiyanların bu bayatlamış masallarını adeta su hendeklerinde balıkmış gibi tutup çıkarmalarından utanç duymalıdırlar. “Türk” hakkındaki önyargılar ve haksız değerlendirmeler bu tür kaynaklardan çıkmıştır. Bunun içindir ki, Atatürk’ün sözleri ile:

“Türkiye’nin medenî ülkelerin göz bakışları ile değerlendirilmesi, hata ve öfke ile maluldür.” >

İki ülke arasındaki mutabakata göre, ordu kumandanı Alman olduğu vakit, kurmay başkanı Türk olacaktı (Liman von Sanders ve İzzet Paşa). Ordu kumandanı Türk olduğu vakit, kurmay başkanı Alman olacaktı, örneğin Enver Paşa ve kurmayı General Bronsart von Schellendorf, 4’cü ordu komutanı Cemal Paşa ve kurmayı albay Kress von Kressentein, 6’cı Ordu Komutanı General von der Goltz ve kurmay başkanı General Ali İhsan Sabis…gibi.

Birinci Dünya Savaşında, Türk-Alman askerî işbirliği, disiplin ve kahramanlıkları, inanılması zor ilginç safhalarla doludur; örneğin Mustafa Kemal’in Gelibolu’da bir yarbay olarak ileri görüşü ve kısa zamanda General Liman von Sanders tarafından değerlendirilmesi gibi…

Diğer önemli bir olay, 1914 Noel zamanında, Enver Paşa ile vekili General von Schellendorf tarafından planlanan ve felaketle sonuçlanan Rus ordusuna karşı hücum idi. Sanders, mevsimin çok soğuk kış ve arazinin yüksek dağlarla kapılı olması nedeniyle 3’cü Ordu tarafından uygulanacak bu plana karşıydı. Ordunun ikmal hatları yoktu, yiyecek ve hatta kış mevsimi giyecekleri yoktu. Lojistik malzemeleri taşıyan üç geminin yarı yolda Rus donanması tarafından batırılması, bu harekâtın daha başlamadan durdurulmasını gerektirirdi. Harp okulunda Enver’in hocası olan 3’çü ordu kumandanı, bu denli yokluklar içinde bu harekâta karşıydı. Enver Paşa 3’çü Ordu kumandan vekili olarak hücum emrini verdi ve bu 60.000 kadar askerin en büyük askerî bir felaketle ölmesine sebep oldu. Askerler, açlık, salgın hastalık, soğuk ve yüksek dağ geçitlerinde Ermeni ihtilalcıların direnişi nedeniyle, mağaralarda ve açık arazide buzdan heykeller gibi dondu. Bu, Osmanlı Ordusunun, kendini beğenme nedeniyle, tarihteki en kısa sürede yenilişi oldu. Fakat General von Bronssart ve Enver Paşa bu felaket sırasında, derin karlar içinde en ön hatlarda idiler. Yanlarında atları vardı ve Rus ordusuna esir düşmekten son anda kurtuldular.

1915 Şubat ayında ve Süveyş cephesinde, 12.000 kişilik bir Türk ordusunun kanalı geçmek için kullanacakları dubaları da taşıyarak çölü birkaç günde yaya olarak aştığını öğreniyoruz. Bu imkânsız yaya çöl geçiş harekâtı, Von Kressentein’ın daha önce giderek çölde birkaç su kuyusu açması sayesinde mümkün oldu. İngilizlerin daha önden haberleri olmuştu ve Türkleri bekliyorlardı. Türkler, 2.000 askerini bu harekâtta kaybetti ve odu yenilmiş olarak Filistin’e geri döndü, fakat çölün gidiş-geliş olarak yaya aşılmış olması tarihe geçti.

Bağdat cephesinde 6’cı Ordu, Bağdat’ı almak niyetiyle Hindistan’dan gelen General Townsend kumandasındaki İngiliz ordusunu çembere aldı. İngiliz Ordusunun yiyeceği ve hariçten de yardım imkânı kalmadı. Ordu koşum hayvanlarını keserek yemeye başladı fakat Hintli askerler bu eti yemediler. Beş aylık bir muhasaradan sonra 13.400 kişilik ordu Türklere teslim oldu. 6’cı ordunun 1916 yılında kazandığı bu Kut zaferi tarihe geçti. General Townsend İstanbul’a yollandı ve Büyükada’da esir tutuldu. 1918’deki Mondros ateşkesinden sonra serbest kalmasına rağmen adada yaşamayı tercih etti ve 1924 yılında burada öldü.

6’cı Ordu Kumandanı Colmar van der Goltz, Bağdat şehrinde tifüs hastalığı nedeniyle yüksek ateş altında yatmaktaydı ve ordusunun zaferini göremeden hastalıktan öldü. İstanbul, Tarabya ’deki Alman Elçiliği bahçesinde, tabutu üzerine Alman ve Türk bayrakları konularak gömülmeyi vasiyet etti. Olayın tuhaflığı Goltz’un tifüsten dolayı ölümüydü. Bilindiği gibi, tifüs mikrobu bir giysiden diğerine mikroplu bitin geçmesi ve hastayı ısırması ile yayılır ve dolayısıyla insan ve elbiseleri yıkanmadığı ve temiz tutulmadığı hallerde bulaşır. Tifüs hastalığı bütün ordu koğuşlarında melek Cebrail’in en etkin hizmetkârıydı ve askerleri koğuşlarında savaşa gitmeden öldürmekteydi. (Son Amerikan Elçisi Abraham Elkus, iki ülke arasındaki siyasi münasebetler 1917’de kesildiği vakit gidemedi. Sebep, o da tifüs hastalığına yakalandı fakat sonra iyileşebildi).

Türk ve Almanların, yoldaş sadakatiyle birlikte savaşmalarının ve ölmelerinin hatıraları, her türlü takdirin üzerindedir. Ancak, Birinci Dünya savaşı bitiminde Almanya ve Türkiye’nin teslimlerinden sonra kurulan linç mahkemeleri, adaletsizlik, ikiyüzlülük ve rezalete gömülmüşlerdi. İstanbul’da Kurulan Askeri Mahkeme, vatanı savunan birçok kişiyi gıyaplarında ölüme mahkûm etmişti ve bunların içinde Atatürk ve tüm yardımcıları da vardı. Mahkeme edilenlerin savunma için avukat tutmak hakkı yoktu, yazılı zabıtlar tutulmuyordu ve duruşmalar adeta linç davalarına benziyordu.

İttihat ve Terakki Hükümeti üyeleri, bir denizaltı ile Almanya’ya iltica etmişlerdi. Cemal Paşa Tiflis’e gitti ve orada bir Ermeni suikastçı tarafından öldürüldü. Talat Paşa, kimliğini saklayarak Berlin’de kaldı fakat Ermeniler onu da bularak Mart 1921’de evinin önünde onu öldürdüler. Bu cinayetler artık haber bile değillerdi çünkü Ermeni Nemesis teşkilatı buldukları Türkü öldürüyordu ve bunların içinde Roma’da öldürülen baş vezir Sait Halim Paşa da vardı.

1921 yılı Birinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda da Almanya kasvet içindeydi ve Adolf Hitler güç kazanmaya başlamıştı. Siyaset hayatı, halkın uzun yıllardır alışkın oldukları otoriter hükümetin devrilmesi şokundan henüz sıyrılamamıştı. Yeni kurulan Parlamento sistemi, partizanlığın vahşetine kurban ediliyordu ve bu nedenle istikrarlı hükümet kurulamıyordu.

Talat Paşa cinayetinin mahkemesi, reziline bir komediye dönüştü. Talat Paşa Ermenileri daha önce Türkiye’de öldürmekten dolayı suçlu bulundu; onun katili Tehlirian ise suçsuz bulundu. Alman hâkimler, galiplerin ve Ermenilerin tazyikine teslim oldular.

Liman von Sanders ve Protestan Alman vaiz Dr. Johannes Lepsius, bilirkişi olarak mahkemeye çağrıldılar. Liman von Sanders, kendi devrindeki Alman Büyükelçisinden ve kendisinin Osmanlı Ordusunun Başkumandanı olmasından bahsetmedi. Talat Paşa aleyhinde şahitlik yapmadı fakat hakikatlerin yalnız bir çeyreğini söyledi. Bu nedenle, ifadesi lehte olacağına aleyhte oldu.

Bronsart von Schellendof’a daha önce bir haber yollanmış olmasına rağmen, şahitlik için mahkemeye çağırılmadı. Mahkemenin karar almasından sonra, gazetede yayınlanan bir makale ile mahkeme kararına tepkisini bildirdi.

Sonuç

Mevcut tarihi olaylar şunları göstermektedir:

1- Türk ve Alman Devletleri ve halkları arasındaki ilişkiler oldukça sakin, işbirlikçi ve her zaman bütün tarafların yararına olmuştur.

2- Osmanlı İmparatorluğu içindeki Protestan ve Katolik Misyonerler, barışı bozamayacak kadar az sayıdaydılar. Fakat fanatik Dr. Lepsius’un ithamları bunun haricindedir. İstanbul’da geçirdiği bir ay içinde Alman Elçiliği tarafından bile hoş karşılanmamış ve yalnız Ermeniler ve Morgenthau tarafından bilgilendirilmişti.

Franz Werfel trafından yazılan “Musa Dağımda 40 Gün” kitabı gerçeklere dayanmıyordu fakat genelde Türklere karşı olan düşmanlık ve ön yargılara büyük katkılar sağladı.

3- Bu konuda Alman Basını ve Hükümetinin, “tarih hakkındaki kara-delik bilgi boşluğu” bu gün dahi dergilerde, TV programlarında, haberlerde ve bilgisiz siyasetçilerin konuşmalarında devam etmekte ve iki cesur onurlarına düşkün halk arasındaki mükemmel dostluğu gölgelemektedir. Sahte veya tahrif edilmiş belgelerin karşısında, ret edilmesi mümkün olmayan gerçek belgeler mevcuttur. Maalesef Alman akademik kuruluşlar, basın ve diğer kurumlar bu konunun yeteri kadar derinine inmemişler ve şunları keşfedememişlerdir:

a- Solomon Tehlirian davasına ait tüm tutanaklar, http://armenians-1915.blogspot.com/2009/06/2893-full-transcript-of-soghomon.html linkinde İngilizce lisanda mevcuttur. Bunu okuyanlar bütün şahitlerin yalnız davalı tarafından gösterildiğini, bunların jüriye masallar anlattıklarını, fakat her şeyi A dan Z’ ye kadar bilen General Liman von Sanders’in Başkumandan olarak bütün askeri harekâttan sorumlu olduğunu, diğer taraftan Osmanlı Harbiye Nazırı adına resmi belgeleri imzaya yetkili General Bronsart von Schellendorf’un da mahkemeye davet edilmediğini ve bildiklerini söylemesine fırsat verilmediğini anlayabilirler.

İlgili olanlar “The Genocide of Truth” kitabının sayfa 363’te 37 no.lu notu da okuyabilirler. Gerçeği arayanlar, http://armenians-1915.blogspot.com/2005/07/79-german-officers-genocide-eyewitness.html Linkinde General Von Schelledorf’un “Deutsche Allgemeine Zeitun, Nr. 342, 24.7.1921” Gazetesindeki Almanca yazısını veya bunun İngilizce tercümesini görebilirler.

1921 yılının buhranlı safhasında ve Hitler’in çare olma arayışlarında, Alman mahkemesi ve Jürisi şüphesiz bir hukuk cinayeti işlemiş ve Berlin sokaklarında öldürülen maktulü suçlu bularak, katili alkışlar ile mahkemede salıvermiştir. Acaba Almanya’nın kendi kayıtlarını, kitap ve kendi Generalleri ile subaylarının otantik belgelerini tetkik etmek için bu gün uygun zaman değil midir? Hâlbuki bu subaylar İmparatorluğun her tarafında hizmet görmekteydi ve bu nedenle hükümet yetkilerini aşan emirlerin uygulanmasında sorumlu değil miydiler?

Bu sunum, araştırmacılar tarafından yapılan açık bir davet olup, “soykırım söylentisi ve ilgili propaganda dokümanlarının”, doğrulukları ispat edilmemiş yalandan başka bir şey olmadıklarını, bunlardan bir tekinin bile aslının olmadığını ve uluslar arası cinayetler için gerekli olan yasalara ve kurallara uymadığını duyurmaktadır.

b- Alman basını acaba, Hitler devrinde 22.000 Alman Lejyonu askerinin (bunların 4.800’ü SS)

Yahudilerin derlenmesinde ve ölüm kamplarına yollanmasında kullanıldıklarını bilmiyor mu? Bu devrede, Birinci Dünya Savaşında Almanların Birinci dereceden Demir Salip madalyasını kazanan emekli albay ve Fransa Vichy hükümeti nezdinde Türk büyükelçisi olan Behiç Erkin’in on binin üzerinde Yahudi’yi ölümden kurtararak Türkiye’ye yolladığını da mı bilmiyorlar?

Bütün bunlar birçok kitapta, internet ve sair belgelerde mevcuttur. Ermeni Lejyonunu artıklarının 1950’lerde Berlin karaborsasına hâkim oldukları ve sonra temin edilen yazılı davet mektupları ile Amerika’ya hicrete başladıkları da mı bilinmemektedir?

Nasıl oluyor da Almanya’da bulunan Nazi-Ermenilerden (yurtsuz muhacir durumunda) hiç biri, geçmişlerinde Türkler tarafından soykırıma uğradıklarını ifade etmedi?

Bu “para dolandırmak için mağduriyet sanayi 1960’lardan sonra başladı”. Yeryüzünde küresel sulh ve uyum için, en asgari şart olarak “hakikatleri ve dürüstlüğü” savunmak istemeyenler, başka millet veya kişileri dedikodulara dayanarak ve “karşı görüş isteyememek ayıbı ile” suçlamadan önce, iki defadan fazla düşünmelidirler. Gıyapta alınan kararlar belli menfaatler içindir ve bu çok büyük bir ayıptır. Bu sunumun yazarı, “bütün hassasiyet ve tepki gösterecek tarafları”, bu sunumu bir giriş olarak değerlendirmeye ve gerçeklerin araştırılmasına saygıyla davet eder.

Birinci Dünya Savaşındaki kayıplar 37 milyon olarak tahmin edilmektedir ve bunların 16 milyonu ölenlerdir. Bu büyük kayıpları yaşayan devletler, geçmişi unutarak sulhu yeniden tesis etmişlerdir. Ermenistan’ın adı, büyük kayıplara maruz kalan ülkeler arasında yoktur. Fakat bunlar geniş çapta uydurularak dünyaya yayılmıştır ve bugünün dünyası gerçekleri unutarak Daşnakçıların bir geçim kaynağı yaptıkları soykırım mızıkacılarının bu türkülerinin reklamını yapmaktadırlar. Ermeni ve tarafsız kaynaklarda yazılı kanıtlar pek çoktur. Gerçekleri doğrudan kendileri öğrenmek Yalancılara (siyasetçiler, medya, basın, akademi vs.) güvenmeyerek gerçekleri doğrudan ve kendileri öğrenmek zahmetine girenler, bu tür kaynakların kendi okuyucularını enayi yerine koyduklarını görebilirler.

SON SÖZ:

İki millet arasındaki bu “kara sayfalar” yeterince derin araştırılmamıştır. Bu günün Alman basın ve medyası güncel ve yaygın Ermeni propagandasına o derece sempati göstermektedirler ki Ermenilerin Alman Eğitim sistemine sokmaya gayret ettikleri kitaplarla, yeni bir “Alman – Türk düşmanlığını” yaratmaya gayret ettikleri ve bu büyük saptırmaların, temelde tüm Türk otorite ve kurumlarının ilgisizliğinden doğduğu görülememektedir. Günümüzde “gerçeği öğrenmek isteyen kişiler” çok azdır; buna mukabil kolay yayılan propagandalarla yaratılan yalanlara karşı “gerçekleri savunarak” husumetleri önlemek uğruna yaşam sürelerini harcayanlar ise çok daha azdır.

Üzülerek görülüyor ki bazı siyasi partiler (bunların içinde Almanya’daki bazı Türk siyasetçiler de vardır) yalnız rivayetlere dayanarak, linç edici güruhlara kolayca katılmaktadırlar.

Almanya Türkiye’nin hemen her konuda ticaret ve moral ortağıdır, örneğin teknik eğitim, sağlık ve sayılamayacak kadar çok konu. Türkiye’de yatırım yapmış olan 4000 ‘in üstünde Alman Şirketi vardır. Almanya’da yaşayan ve çoğunluğu Almanya için çalışan 3.500.000 Türk vardır.

Özetle, Almanya, medeniyet yolunda Türkiye’nin her konudaki ihtiyacını sağlayan Bir Numaralı ülkedir. Yukarıdaki sual, Orta Doğuda yaşanılan adalet eksikliği nedeniyle tevcih edilmiştir. Bu sunum çok samimî olarak şu anlamda bir sual olarak da yorumlanabilir:

“son asırdaki bilinen kusurlarınızı ve sonraki diktatörlük devri hukuk arızalarını şimdilerde telafi ettiniz ise”, bu en kıymetli değerin/erdemin, size dost olan ülkelere ihraç veya bağış yolu ile teminini ve eski arkadaşlarınızı siyaseten ve hukuken boğulmaktan kurtarmayı düşünmez misiniz?

Prof. Dr. Ata ATUN

Prof. Dr. Ata ATUN – KKTC III. Cumhurbaşkanı Politik Danışmanı / Rektör – Uluslararası Aydın Üniversitesi. 3 Ciltlik Belgelerle Kıbrıs Tarihi ve 3 Ciltlik Sevdası Krallıklardan bir Kent Leucosia (Lefkoşa) adlı çeviri kitapları bulunmaktadır. Eposta: ataatun

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : 1.Dünya Savaşı’nda Batı Trakya


Ekrem Hayri PEKER : 1.Dünya Savaşı’nda Batı Trakya

05 Haziran 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

1908 yılında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılması için, İngiltere ve Rus Çarlığı arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşımı için yapılan, Ravel Mülakatı’nın duyulmasıyla, Makedonya’da eşkıya peşinde koşan genç subaylar, ayaklandılar. Çaresiz kalan Sultan Abdülhamit, Kanun-u Esasi’yi tekrar yürürlüğe soktu. Devlet sarsıntı geçirirken, 5 Ekim 1908 günü Avusturya-Macaristan Bosna-Hersek Eyaletini ilhak ettiğini duyurdu. 6 Ekim 1908 günüyse, Girit Meclisi; Yunanistan’a katıldığını açıkladı. Bulgar Prensliği de bağımsızlığını ilan etti.

İmparatorluk iç kargaşaya sürüklendi. Siyasi çekişmeler ardı ardına cinayetlere ve darbelere yol açtı. Mart-Nisan 1911’de Müslüman Arnavutlar ayaklandılar. Mart 1911’de Hrıstiyan Arnavutlar ayaklandılar. Arnavutların isyanı, İmparatorluğun Balkanlardaki dayanak noktasının yıkılmasına yol açtı. Osmanlı Meclisi’nin Balkan Bölgesindeki kiliseleri paylaştırılması Balkan Halkları arasındaki kavgayı sona erdirmişti. Bu konunun halli Balkan Devletlerinin Osmanlı’ya karşı birleşmelerinin yolunu kolayca açtığı günümüz tarihçileri öne sürüyor.

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu kargaşadan faydalanmak isteyen İtalya, uzun bir süredir göz diktiği Libya’ya saldırdı. İkinci Meşrutiyet’in ilanını sağlayan genç subaylar, İtalyanlarla savaşmak için Libya’ya koştular. Fırsattan faydalanan Balkan Devletleri, Osmanlıya saldırmak için birleştiler. Osmanlı Ordusunun subayları İttihatçı ve Halâskar subaylar olarak bölünmüştü. Makedonya’da bu sefer Halâskar subaylar dağa çıkmaya başladılar.

Çok geçmeden, 1912’de Balkan Savaşı patlak verdi. Balkanlar kan içinde kaldı. Osmanlı orduları art arda yenildiler. Yunan kuvvetleri Selanik kapısına dayandılar. O dönemde Selanik şehrinin yüzde 40’ı Müslüman, yüzde 40’ı Yahudi ve kalan yüzde 20 Rum, Arnavut, Bulgar gibi çeşitli halklardan oluşuyordu. Bölgenin ticaret merkezi olan Selanik Osmanlı İmparatorluğu’nun en zengin kentlerinin başında geliyordu, şehrin zarar görmesini istemeyen Burjuvalar, Tahsin Paşa’yı ikna ederek tek bir silah atılmadan şehrin teslimini sağladılar.

Edirne, Bulgarlar tarafından kuşatıldı. Şükrü Paşa beş ay, beş gün şehri müdafaa eder. Sonunda, Bulgar kuvvetleri Batı Trakya ve Edirne’yi işgal ettiler.

Birinci Balkan Savaşı ve İkinci Balkan Savaşı sonrası yaşananları biliyoruz. Birkaç cephede savaşmak zorunda kalan Bulgarlar, Osmanlı sınırından askerlerinin önemli bir bölümünü çektiler. X.Kolordu Komutanı Hurşit Paşa ve Kurmay Başkanı Enver Bey, Bulgarlara karşı bir harekâta geçmeyi düşünmekteydiler.

Zayıf Bulgar kuvvetlerine karşı Enver Paşa, Kuşçubaşı Eşref Bey, komutasındaki 300 kişilik bir gönüllü kuvveti Lüleburgaz üzerini gönderdi. Gönüllüler bir Bulgar taburunu esir ettiler. Enver Bey’in planlamasıyla, iki bin kişilik gönüllü kuvveti, Draç torpidobotu ve Bafra Gambotu’nun desteğiyle Tekirdağ ve Ereğli’ye çıkardılar. Bulgar Cephesi parçalandı. Eşref Bey’in komutasındaki gönüllüler Edirne’ye yürüdüler. Enver Bey, bir süvari tugayıyla gönüllüleri takip etmekteydi. Gönüllüler Edirne’yi kurtardılar.

İleri harekât devam etti. Süleyman Askeri Kuşçubaşı Eşref ve Sami Beyler, Yakup Cemil gibi daha sonra Teşkilat-ı mahsusa da görev almış kahramanlar, yöredeki Bulgar kuvvetlerini art arda bozguna uğratarak Stuma-Karasu’na kadar olan yöreyi kurtarıp, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Devleti’ni kurdular.

Kurulan Cumhuriyet, Yunanistan, Fransa ve Bulgaristan tarafından tanındı. İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Osmanlı Devleti; bu yeni devletin belki ismi cumhuriyet oluşundan, belki İttihat ve Terakki içindeki çekişmelerden ötürü, Balkan Savaşı’nda arabulucu olan devletleri küstürmemek; gibi birçok sebepten, bu Cumhuriyet’i tanımadılar ve yıkılması için çaba gösterdiler. Batı Trakya Cumhuriyet’i Cemal Paşa’nın baskısıyla yıkıldı ve Batı Trakya bölgesi Bulgaristan’a teslim edildi.

*

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında savaşa girdi. Balkan Savaşında ki yenilgimiz ve ordumuzun durumu yüzünden müttefik olma isteğimiz İngiliz ve Fransızlar tarafından kabul görmemişti.

Savaşın başında çeşitli cephelerde savaşan kuvvetlerimiz, lojistik açıdan çok sıkıntıdaydı. Almanların askeri yardımları aksıyordu. Balkan Savaşı’nda, Dobruca ve Makedonya’yı Romen, Sırp ve Yunanistan’a kaptıran Bulgaristan; İngilizlere yakın olan bu devletlere karşı düşmandı.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın, Drama’ya gönderdiği Çolak İbrahim Bey, örgütlediği Türk köylüleri ve Bulgar komitacılarla beraber, Sırp Bölgesindeki önemli bir demiryolu köprüsünü havaya uçurdular. İngilizlerin Rus Çarlığı’na gönderdiği uzun menzilli deniz toplarının naklini geciktirdiler. Sırpların tepkisi üzerine bölgedeki Bulgar ve Müslüman köylüler kaçıp, Bulgaristan’a sığındılar. Bu eylem ve Sırpların tepkisi Bulgaristan’ın Almanya’nın yanına itti. Rus Çarlığı, bu saldırıya karşı tepkisini, donanmasına, Bulgar limanlarını bombalatarak gösterdi.

Bulgaristan’ın savaş girmesi için, Osmanlı Devleti, Dimetoka ve Meriç Nehri’nin ötesindeki toprakları Bulgaristan’a bıraktı. Enver Bey, savaş sonrası Batı Trakya’yı geri almak için, Almanlarla anlaşmaya varmıştı. Bulgaristan’ın savaşa girmesiyle, Alman asker, silah ve malzemeleri; Osmanlı Devletine akmaya başladı. Enver Paşa, Drama Bölgesi’ne Teşkilat- Mahsusa’dan Fuat Bey (Balkan), başkanlığında bir grup subay gönderir.

Yüzbaşı Çolak İbrahim Bey, İskeçeli Arif bu bölgede görev yaparlar. Batı Trakya’nın sınırları bugün olduğu gibi Mesta-Karasu değil, Struma-Karasu’dur.

Bu subayların, bölgedeki Türklerden oluşturduğu çetelerin baskısıyla; Kavala-Drama bölgesindeki IV. Yunan Kolordusu, mukavemet etmeden Almanlara teslim oldu. Teşkilat-ı Mahsusa bölgedeki Bulgar yöneticileri ve bilhassa Makedon Komitesi üyeleriyle işbirliği yapar. Fuat Bey, bölgede Türklerinden yaklaşık 30 bin kişiyi silâhaltına alıp, Osmanlı Ordusuna asker olarak gönderdi.

Yunanistan Kralı Kostantin, Alman İmparatoruyla akrabadır. Yunanistan’ı savaşa sokmak istemez. Tarafsız bir politika gütmek ister. Başbakan Venizelos İtilaf Devletlerinin yanında savaşa girmeyi istemektedir. Venizelos istifa eder. İtilaf Devletleri Selanik Şehrini Ekim 1915’de işgal eder. Ekim 1916’da Venizelos burada ayrı bir hükümet kurar. Yunanistan, ikiye bölünmüştür. Trakya’da savaş devam eder.

12 Haziran 1917’de kral Kostantin tahtı ikinci oğlu Aleksandr’a bırakarak çekilir. Yunanistan İtilaf Devletleri’nin yanında savaşa devam eder.

Enver Paşa’nın, bölgeye ilgisi kesilmez. Enver Paşa Balkanlarda kaybedilen toprakların peşindedir. Savaş devam ederken, Fuat Bey ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın çabalarıyla bölgede geçici bir idare oluşturulur. Batı Trakya Türklerinin ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın, bölgedeki çalışmaları hiç sona ermez. 30 Temmuz 1918 tarihinde Drama’nın Radatros Köyünde, Şakir Zümre ve Cevat Beylerin başkanlığında, ”Batı Trakya Kurtuluş Komitesi” adı altında bir cunta yönetimi oluşturur. Bu cunta yönetiminin egemenliği, 19000 bin km ve 320000 nüfusa sahipti. İskeçe, Kavala, Drama, Nevrokop ve Serez; 27 Eylül 1917 yılına kadar cunta yönetimi tarafından idare edildi. Osmanlı Yönetimi bu defa, kurulan yönetimi destekledi ve askeri destek verdi.

Savaş sürerken, General Pangolos komutasındaki yunan kolordusu, Kavala, Drama bölgesine saldırdı. Piyade Yüzbaşı Fuat ( Balkan) Beyin yönettiği 3 Milis Taburu, Yunan kuvvetlerini bozguna uğratıp; kolordunun büyük bir kısmını esir ettiler. Bulgarlar, Fuat Bey’in bölgedeki çalışmalarından, başarılarından çok rahatsız oldular. Bunun üzerine, Fuat Bey, kurduğu üç milis taburuyla bölgeden ayrıldı. Bu üç tabur Kocaeli Yarımadası’nda görev yaparak, asker kaçaklarının yarattığı asayişsizliği önlediler.

Müttefikimiz Bulgarlar da, bu geçici hükümeti destekledi. Bölgesel yönetim gün geçtikçe kökleşirken, Osmanlı Devletinin politikası değişti. Osmanlı Hükümetince bölgeye atanan Vali Abdülkerim Bey ve Osmanlı subaylarını geri çekildiler. Bunun üzerine 27 Eylül 1917’de cunta kendini feshetti.

Batı Trakya’nın Struma-Karasu ve Mesta-Karasu Bölgesi önce Bulgar, sonra Yunan kuvvetlerine terk edildi. Kurtuluş Savaşını sona erdiren Lozan Antlaşmasından sonra, bölgedeki Türkler; Anadolu Rumlarıyla mübadele edildiler. Lozan’ da sınırları çizilen Mesta-Karasu ve Meriç arası, Batı Trakya olarak kabul edildi. Drama ve Serez Bölgelerindeki Türkler mübadele ile Anadolu’ya getirildi.

Kaynakça:
1)Trakya’da Milli Mücadele Tevfik Bıyıklıoğlu, Ankara-1992
2) Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi Tahsin Uzer, Ankara-1999
3) Bir Komitecinin Anıları Fuat Balkan İstanbul-2008
4 Batı Trakya’nın Dünü Bugünü Ümit Kurtuluş, İstanbul-1973
5) Teşkilat-ı Mahsusa’dan Hacı Sami Bey, Ekrem Hayri Peker, İstanbul-2012)
6) Türkiye Üzerine Tezler V. İstanbul-2007
7)Sırlar Prof. Dr. Yalçın Küçük, İstanbul 2006
8) Tarihte Girit ve Osmanlılar Dönemi N. Ahmet Banoğlu, İstanbul-1991
9) Balkan Savaşı İbrahim Artunç, İstanbul-1998
10)Enver Paşa’nın Anıları (), Hazırlayan: Halil Erdoğan Cengiz İstanbul-2006
11)Ölüm ve Sürgün Justin McCarty, İstanbul-1998
12) Bulgaristan Türkleri, Osman Keskinoğlu Ankara-1985
13) Jön Türkler ve 1908 İhtilali, İstanbul-1982
14) Doğmamış Hürriyet Hasan Amca İstanbul-1989

Şakir Zümre

(D.1885 Varna – ölümü 16 Haziran 1966 )
Cumhuriyet döneminin ilk sanayicisi, İstiklal Savaşı’nın ilk Türk Özel Uçak Bombası fabrikasının kurucusu ve hukukçusudur.

1908 yılında Cenevre’de hukuk fakültesinden mezun oldu.1. Dünya savaşı sırasında, Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu’na 17 Türk temsilciden biri olarak girdi. Mareşal Fevzi Çakmak’ın yakın akrabası olan Şakir Zümre, aynı yıllarda Sofya’da Yarbay rütbesiyle Türk Askeri Ateşeliği görevinde bulunan Mustafa Kemal ile tanıştı ve yakın arkadaşlık kurdu. Kurtuluş Savaşı’na destek vermek üzere yurt dışından Anadolu’ya silah ve cephane gönderdiği gibi, savaş sanayisinde değerlendirilmek üzere Türkiye’ye usta ve teknisyen bulunmasında da yardımcı oldu. Bu üstün hizmetleri nedeniyle İstiklal Madalyası aldı.

İstiklal Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye dönen Şakir Zümre, Atatürk’ün onayıyla Türkiye’nin savunma sanayisinin ilk özel sektör fabrikasını kurdu. Türk Hava Kuvvetleri’nin ve Türk Kara Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan ilk silah ve cephaneler, ilk deniz altı su bombaları Şakir Zümre Fabrikası’nda üretildi.

Şakir Zümre Fabrikası, yalnızca yurt içi ihtiyacı olan üretimle yetinmeyerek, 1937 yılında yurt dışına, hatta Yunanistan’a silah ve cephane ihraç etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ABD’nin yaptığı silah yardımı sebebiyle Şakir Zümre Fabrikaları, silah ve cephane üretimini terk ederek, Türkiye’de büyük isim yapacak olan Şakir Zümre Marka sobalarını üretmeye başlamıştır. Şakir Zümre’nin 1970 ‘de ölümünden sonra faaliyetini ancak 4 yıl daha sürdürebilen fabrika 1974 yılında kapanmıştır.

Fuat Balkan

Türk asker ve kurtuluş savaşı döneminde Komita’dan Beşiktaş Jimnastik Kulübünün 1 numaralı üyesi ve başkanıdır. Osmanlı ordusunun bir subayı olarak Birinci Dünya Savaşında, Batı Trakya’da Bulgar Komitacıları ile Sırp ve Yunanlılara karşı mücadele etti. 1908 -1923 yılları arasından aralıksız olarak önemli ve gizli görevlerde bulunmuştur. Batı Trakya’da, Yunanlıların Anadolu’ya Sevk edecekleri kuvvetleri Rumeli’de oyalamakla görevlendirilmiştir.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Mareşal Fevzi Çakmak, kendisine takdirname göndermiş ve Sonsuz hizmetleri için kendisine Teşekkür etmiştir. TBMM’nde VI ve VII Dönem Edirne VIII Dönem Kocaeli Milletvekilliği yapan Fuat Balkan, cepheden Meclise girenlere verilen Yeşil -Kırmızı Kurdeleli İstiklal Madalyası sahibidir.

1918-23, 1926-28 yılları ve 1930 -31 yılları arasında üç dönem Beşiktaş’ta Başkanlık yapmıştır. BJK kulüp sicilinde bir numaralı kurucu olarak yer almaktadır.

Beşiktaş’ın kurucularından olan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı 31 Mart 1909’daki siyasi olaylardan sonra Edirne’den İstanbul’a geldiler. Siyasi olayların yatışmasının ardından başarılı bir Eskrimci ve Eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey’de Jimnastik yapan gençleri topladı ve birlikte spor yapma fikrini onlara kabul ettirdi. Beşiktaş’ın ıhlamur semtindeki evinin altındaki yeri kulüp merkezi yaptı. Fuat Balkan’ın kendisi tarafından kaleme alınan anıları, ölümünden 38 yıl sonra Turgut Güneş tarafından Komitacı adıyla yayımlanmıştır.

İbrahim Çolak,
(1881, İstanbul – 1944), Türk asker, siyasetçi. Kurtuluş Savaşı’na katılan üst dereceli komutanlardan birisidir. Savaştan sonra milletvekili olarak görev yapmıştır.
Çeşitli kaynaklarda doğum tarihi olarak 1878, 1879, 1880, 1881 yılları verilmekte ve bazı kaynaklarda Bursa’da veya Bozüyük’te doğduğu kaydedilmektedir. 1898 tarihinde girdiği Harp okulunu 1901 yılında bitirdi ve V. Ordu’ya atandı.Osmanlı Ordusuna katıldı.1904 tarihinde III. Ordu’ya atandı. Meşrutiyetten önce gizli İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti hakkında araştırma yapan Manastır Polis Müfettişi Hüseyin Sami Bey’e karşı bir suikast düzenledi ve Hüseyin Sami Bey ölürken kendisi de kaza ile sağ elinden yaralandı. Eli tedavi edilmediği için çolak kaldı.
1912 yılında Balkan Savaşları çete muharebelerinde bulundu. 1914 senesinde rütbesi Binbaşılığa yükseltilerek 177. Köprülü Alayı komutanlığına getirildi. Bulgaristan’da üstlenen bu birlik ile I. Dünya Savaşı’nda Makedonya’da gizli operasyonları yönetti. Mütareke döneminde bir ara tutuklandı ise de serbest bırakıldı. İstanbul’da Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu bulunan Halil Kut ve Talat Muşkara’nın hapishaneden kaçırılmasını yönetti.
Milli direniş başlayınca Anadolu’ya geçti. Kurtuluş Savaşı’nın başlarında II. Kuva-yı Seyyare komutanlığı yaparken çıkan Düzce ve Yozgat ayaklanmalarının bastırılmasında önemli rol oynadı. Ethem Bey’in isyanından sonra komutanı olduğu Kuva-yı Seyyare 3. Süvari Tümeni’ne dönüştürülerek komutanlığına atandı. 3. Süvari tümeni ile II. İnönü Savaşları’na katıldı. Sakarya Meydan Muharebesi ve Büyük Taarruz’da büyük yararlılıklar gösterdi. 1922’de Albay rütbesindeyken emekliye ayrıldı.
Kurtuluş Savaşı’nda yaptığı üstün hizmetlerden dolayı Harp ve İstiklal madalyaları ile ödüllendirildi. 1923’te Ertuğrul ve daha sonra üç kez (1927, 1931, 1935) Bilecik milletvekili seçildi. 1944’de İstanbul’da vefat etti.

Teşkilât-ı Mahsusa:
İttihat ve Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli teşkilattır. İttihat ve Terakki’nin Türkçü ve İslamcı siyasi görüşleri doğrultusunda, yurt içi ve yurt dışında, karşı-istihbarat, propaganda, örgütlenme, suikast eylemlerinde bulunmuştur. Çeşitli tanık ifadelerine göre 1911’den itibaren etkin olmuş, 5 Ağustos 1914’te Harbiye Nezaretine bağlı resmi bir örgüte dönüştürülmüştür. 8 Ekim 1918’de İttihat ve Terakki hükümetinin iktidardan ayrılması ile birlikte Teşkilât-ı Mahsusa da resmen tasfiye edilmiştir.

RAVEL MÜLAKATI
9 Haziran 1908 yılında İngiliz kralı Edward ile Rus Çarı II. Nikola, Osmanlı İmparatorluğunu paylaşmak için yaptıkları görüşme. Bu görüşme yaklaşmakta olan I.Dünya Savaşı’nın saflarını belirlemiştir. Bu anlaşmayla Rus Çarlığı İngiltere’nin Hint İmparatorluğu yolu üzerinde İngiliz İmparatorluğu’nun nüfuz alanlarını belirlenmiştir. Buna karşılık İstanbul ve Boğazlar Rus Çarlığı’na bırakmıştır. Anlaşma Alman imparatorluğu ve Rus Çarlığı’nın anlaşma olasılığını ortadan kaldırmıştır.

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker