EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Onikiada Türkiye’ye Aittir !.


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Onikiada Türkiye’ye Aittir !…

Türkiye, 1923 Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesi ile Osmanlı Devleti döneminde 1915’te ilhak edilen Onikiada, Rodos ve Meis olmak üzere toplam 14 ada üzerindeki haklarından İtalya yararına vazgeçti. Anılan adalar, Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez, İstanköy, İstanbulya, İncirli, Sömbeki, İleki, Herke, Rodos, Kerpe ve Çoban adaları ile bu adalara bağlı olan adacıklar ve Meis Adası’dır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Onikiada önce Almanlar, daha sonra da İngilizler tarafından işgal edildi. Türkiye’nin Onikiada’yı geri alma talebi İngiltere tarafından reddedildi.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmediği için Onikiada’nın kaderinin belirlendiği Paris Konferansı’na davet edilmedi. Bu konferans neticesinde 10 Şubat 1947 günü imzalanan ParisAntlaşması ile Onikiada’nın egemenliği İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verildi.

1945 BM ANTLAŞMASI VE 1969 VİYANA SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE YUNANİSTAN’IN ONİKİ ADA ÜZERİNDE EGEMENLİK HAKKI YOKTUR!…

21 Devlet arasında imzalanan 1947 Paris Antlaşması’nın 14. Maddesine göre Onikiada gayri askeri statüde olup Yunanistan, bu adalara asayişi sağlayacak miktarda jandarma ve polis dışında asker yerleştiremez.

1947 Paris Antlaşması’na göre gayri askeri statüde olan adalar 1960’ların ilk yarısından itibaren Yunanistan tarafından silahlandırılmaya başlandı. Türkiye bu durumu ilk defa 1964’te protesto etti. Daha sonra Nisan 1975’te Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne nota gönderen Türk Hükümeti, Yunanistan’ın adaları silahlandırmasını protesto etti ve bu durumun Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğini bildirdi.

Yunanistan, Onikiada bölgesinde bulunan gayri askeri statüdeki adalardan Rodos Adası’na 1 Yunan Mekanize Tümeni; İstanköy Adası’na 1Yunan Mekanize Tugayı konuşlandırdı. Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez, İstanbulya, İncirli, Sömbeki, İleki, Kerpe ve Meis olmak üzere toplam 10 ada’ya da Tabur- Alay seviyesinde askeri birlik konuşlandırdı. Ayrıca, Türkiye’ye yönelik jet harekatı için, İstanköy ve Rodos Adası’na havaalanları inşa eden Yunanistan anılan adalardaki havaalanlarına savaş uçakları yerleştirdi. Mevcut durum itibarıylaOnikiada bölgesinde gayri askeri statüdeki 14 Adadan 12’si silahlandırıldı.

1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne göre (Madde 39, 9, 40 ve 35), çok taraflı antlaşma hükümlerinin değiştirilmesinde temel kural, antlaşma hükümlerininoybirliği ile değiştirilmesidir.Oybirliği sağlanamazsa antlaşmanın üçte iki oy çokluğu ile değiştirilebileceği de kabul görmektedir.(1945 Birleşmiş Milletler Antlaşması Md.108)

Türkiye ile birlikte toplam 8 devletin taraf olduğu 1923Lozan Antlaşması Boğazlar Sözleşmesi, yine Lozan’a taraf olan toplam 8devletin katılımı ve oybirliği ile 1936’da değiştirilerek Türk Boğazları Montrö Sözleşmesi imzalandı.Yapılan değişiklik,Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi ve BM Antlaşması’na uygun olarak yapıldığı için uluslararası hukuk kurallarına göre meşru bir değişikliktir.

Türkiye ile birlikte toplam 8 devletin taraf olduğu 1923 Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesiise,Lozan’a taraf olan 5 devletin (İngiltere, Fransa, Yunanistan, Yugoslavya, İtalya) ve Lozan’a taraf olmayan 16 devletin katılımı ile 1947’de değiştirilerek Paris Antlaşması imzalandı.Yapılan değişiklik ile Onikiada’nın egemenliği İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verildi.Oy birliği veya üçte iki oy çokluğu olmadan yapılan bu değişiklik, sözleşme ve antlaşmalara aykırı olduğu içinmeşru olmayıphukuken geçerli değildir ve uluslararası hukuk kurallarına göre Yunanistan’ın Onikiada üzerinde egemenlik hakkıyoktur.

Türkiye, 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmadığı için üçüncü devlet statüsündedir. Paris Antlaşması’nın Türkiye açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktur.

1923 Lozan Antlaşmasıyla, Türkiye ile Yunanistan arasında Adalar(Ege) Denizi’nde bir denge sağlanmıştır.1947 Paris Antlaşması ile Onikiada’nın egemenliği İtalya’dan alınarak Yunanistan’a devredildiği için Adalar(Ege) Denizi’ndeki denge Türkiye’nin aleyhine bozulmuştur. Böylece Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesi esaslı bir şekilde ihlal edilmiştir.Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne(Madde 60) göre Lozan Antlaşması’ndaki denge esaslı bir şekilde ihlal edildiği için antlaşmanın 15. Maddesi sona ermiş ve geçerliliğini kaybetmiştir. Mevcut durum itibarıyla, Onikiada Türkiye’ye aittir.

Yunanistan, Onikiada üzerinde bulunan bütün askeri birliklerini ve vatandaşlarını ana kıtasına çekerek adaları boşaltmalı ve bölgedeki toplam 14 adayı Türkiye’ye iade etmelidir.

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

MEDYA DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan “gücünü” nereden alıyor ?


FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan "gücünü" nereden alıyor ?

Bundan en fazla 7-8 yıl önce "Fatih Tezcan" diye bir isim kimsenin hafızasında ve gündeminde yoktu. Geçmişi olmayan, yitik ve öfkeli birisi. "Gazeteci", "yazar", "fikir adamı" vs. etiketleri yapıştırılmak isteniyor ama üç vasfı da hak edecek bir arka planı ve geçmişi yok.

Benim hatırladığım, 2012-2013 gibi kendisine yandaş kanallarda "gazeteci" alt yazısı ile yer verildi. Hatta şimdi tehdit edip kavgalık olduğu Sevilay Yılman ile aynı programlara çıkmışlıkları var. Sevilay kendisini yumuşak bir ses tonu ve anne şefkatiyle "Fatih, Fatih" diyerek okşardı.

Kontrolsüz ve aşırı adrenalin hormonuna sahip biri olduğu için yandaş kanallar bile daha fazla risk alamayıp getirdikleri gibi aniden ekrandan geri aldılar. Yapılan bu "haksızlık" Fatih’in ezilmiş Pomak yüreğinde muğberliğe dönüşebilecek iken, Slav kanı ağır bastı ve kendisini zehirli bir militan, bir "çetnik" olarak karşımızda bulduk.

Oysa 2012 yılında, her ne kadar "gazeteci" olarak gönderilmediyse de en tehlikeli sokaklarına kadar girebildiği İdlib ve Hama’da, kanın su gibi aktığı bir ortamda haber bültenlerine bağlanmış, bu vesileyle gazeteciliğe ısınmıştı. Aşırılıklarına engel olabilseydi, en azından bir Çetiner Çetin veya Nevzat Çiçek gibi "gazeteci" sıfatını hak etmiş, militanlık gömleğini atıp masa başında veya savaş alanlarının güvenli bölgelerinde parasını kazanıyor olacaktı.

Koyamadı. Koyamazdı da çünkü Slav damarı rahat durmuyordu. Her ne kadar gazeteciliğe heves etmişse de bu mesleğin kurallarından bîhaber olduğu için Suriye’nin kanlı bölgelerindeki güç odakları ile arasına mesafe koyamadı. Böyle acar delikanlıların her zaman alıcısı bulunur. Nitekim Fatih kendini Özgür Suriye Ordusu’nun örgütlenmesinde ve eğitilmesinde görev alan, devletin kartviziti ile yapılamayacak aracılık-tefecilik işlerini yapan biri olarak buldu. Daha önce benzer işler yaptırılan Rasim Ozan Kütahyalı’dan farklı olarak savaşçı ve "güvenilir" biriydi. Rasim gibi içki bar masalarından toplamak, sağda solda ilişkileri deşifre etmesine engel olmak gerekmiyordu. Rasim gibi korkak da değildi üstelik.

Devletimiz vefalıdır. Fatih’in Suriye’deki yararlılıkları unutulmadı. Ümmetin başı bu kez Mısır’da beladaydı. Müslüman Kardeşler iktidarı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ümmetin ayaklanıp darbeyi bertaraf etmesi gerekiyordu. Ayrıca liderleri tutuklanmış, darmadağın olmuş Müslüman Kardeşler ile bir arka kapı açmak, direnişe destek vermek de gerekiyordu. İrili ufaklı pek çok vatan evladı görevlendirildi, gidip Müslüman Kardeşler’e omuz verdiler lakin Mısır’daki darbe gerçek bir darbeydi, bir emir-komuta darbesiydi. Ordunun tepesindeki adam "Beni rehin aldılar, boğazımı sıktılar, bayılmış olmalıyım" filan demiyordu. Haliyle "direniş" başarılı olamadı, yüzlerce Mısırlı’nın kanı döküldü. Fatih de arkasına baka baka yurda döndü.

Hem "gazetecilikten" olmuş, hem de Deliormanlı kanını deli deli coşturan heyecanlı olaylar bitmişti. İzole bir çevreye hitab eden konferanslar verdi, fikir dernekleri kurdu, blog açtı, internetten yayın yaptı, karısını dövdü; gel gör ki atarlı ruhunu doyuracak ortamları bir daha bulamadı. Oysa Fatih’in şöyle veya böyle bir "darbeyi" durdurması, Mısır’da yarım kalan "direnişi" zafere ulaştırması gerekiyordu.

İnternetten yıllardır yapıp durduğu provokasyonlar, sosyal medyada Atatürkçü bir çevreyi kızdırmaktan öteye gidemiyor, çok da ciddiye alınmıyordu. Ve nihayet darbe bulamasa da darbe söylentisi bulan Fatih, bu kez de bu yola baş koydu. Birileri her ne kadar bundan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı’nın haberi olmasa da Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir darbe hazırlığı içindeydi. İş Fatih’e düşmüştü. Şayet TSK’nın başındakiler yine "Rehin alındık, gerisini hatırlamıyoruz" diyecek olurlarsa Fatih’in (ve Sevda’nın) orduları, zulaları, donanımları hazırdı. İlk bertaraf edilecek komşu, bakkal, berber vs’nin listeleri de yapılmıştı. Türk Milleti müsterih olsundu.

İşin Fatih boyutunun özeti böyle ama "Bu kadarla kalmış olamaz" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, maalesef olay Fatih ve türevlerinin hezeyanları ile sınırlı değil. Fatih ve Sevda meczuplarının işledikleri suçlardan daha tehlikeli şeyler de var. Adli makamların sessiz kalmasından bile daha tehlikeli bir şey var ki o da:

Tayyip Erdoğan’ın "darbe" konusundaki hassasiyetini bilen istihbarat örgütlerinden Saray’ın gözüne girmeye çalışanına, gazilik maaşı peşine düşeninden park yeri yüzünden tartıştığı site sakinine silahla dalmayı planlayanına kadar herkes, kendisine bir "darbe" haberi vermek, bir darbe ortamı yaratıp yolunu bulmak, amacına ulaşmak yarışında.

Böyle bir ortamda eminim kimse Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın yerinde olmak istemezdi. Düşünün, ortalık darbe söylentileri ile çalkalanıyor ve siz konunun bir numaralı muhatabı olarak, "Evet, bir darbe hazırlığı var" veya "Hayır, böyle bir şey yok" diyemiyorsunuz. "Var" deseler, "Neden gereğini yapmıyorsun?" diye sorulacak ve kelleleri gidecek. "Yok" deseler, Saray’ın en sevdiği siyasi oyuncağı elinden almış olacaklar, yine kelleleri gidecek!

Netice itibarıyla Fatih Tezcan yalnız değildir. Sadece ahmak troller değil, önemli mevkilerde sevenleri, destekleyenleri de mevcuttur. Kendisinin sık sık imada bulunma, övünme ihtiyacı hissettiği üzere, belli ki Suriye, Mısır ve bilemediğimiz başka yerlerdeki yararlılıklarından dolayı kendisine "vefa" duyanlar da var.

Bu yazıdan sakın bir "Tayyip Erdoğan iyi, çevresi kötü" sonucu çıkmasın. Bir takım meczupların vatandaşın karısına, çocuğuna dil uzattığı bir noktaya gelmemizdeki en büyük ilham ve azim kaynağı kendisidir. Keskin cepheleri bilemekten, fay hatlarını kaşımaktan besleniyor. Bu zeminden cüret alanların, katkı vermek isteyenlerin çeşitliliği ve kontrol edilemezliği sadece sıradan vatandaşları değil, kendisini de tehlikeye atıyor aslında. Çünkü kimin ne olduğu, ne yapmaya çalıştığı belli değil. Dün Fethullah’a övgüler düzenler, Pensilvanya’da sıraya girip el öpenler bugün "Burada Fetöcü var, taşlayın" diyerek provokasyonlara ön ayak oluyor. Ortalık kuzu kılığına girmiş kurt, yandaş kılığına girmiş sırtlan kaynıyor.

Ne mi olur? Fatih Tezcan da, Sevda Noyan adlı terörist de tıpkı Mehmet Baransu gibi kullanılıp atılanlar çöplüğüne gider. Arada bir tek insanımızın bile burnu kanamadan, başta kaostan medet umanların kendileri olmak üzere herkes, büyük müteffekkir Esra Elönü’nün dediği gibi "İki değil, dört ayağını denk almalı".

USULSÜZLÜK DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Yılmaz Özdil’in villacığı


FATMA SİBEL YÜKSEK : Yılmaz Özdil’in villacığı

-Bitez Aktur Sitesi’ndeki villa kaçak mı?

-İnşaat ruhsatı ve tadilat ruhsatını kimler, neden verdi?

-Özdil’in villayı satın almasından üç ay sonra nasıl ve neden kullanma ruhsatı verildi?

-Dönemin Belediye İmar Müdürü Gamze Esedoğlu, Gürsel Tekin’in akrabası mı?

-Binadaki kaçaklara rağmen yapı kayıt belgesi kim tarafından düzenlendi?

-Villanın gerçek değeri ne?

(ÖZEL)

AKP’ye muhalif çevrelerde büyük bir okur kitlesine ve desteğe sahip olan, daha önce de Atatürk ile ilgili yazdığı kitapla da tartışılan Sözcü Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, şimdi de Bodrum’da yasaya aykırı lüks bir villanın sahibi olmakla suçlanıyor. Suçlamanın sahibi,muhalif kesim ve isimler üzerinde daha önce pek çok gerçek dışı haberle itibar infazı yapan Sabah grubu olunca; iki taraf da haberin doğru veya yanlış olması ile ilgilenmeyip kendi mahallesinin barikatı arkasında saf tutuyor. Gerçeğin ortaya çıkarılması ise nasılsa artık kimsenin umurunda değil. Herkes, kucağına hazır bırakılan bilgilerle karşı tarafa kendi mevzisinden ateş ediyor.

Ben, hiç bir kuruma bağlı çalışmayan, maddi karşılığı olmaksızın yıllardır evden gazetecilik yapan "pijamalı gazeteciler" sınıfına mensup biriyim; dolayısıyla üst düzey kaynaklara ve Yılmaz Özdil’e ulaşıp bilgileri derinleştirme şansım yok. "Üst düzey kaynakları anladık ama Yılmaz Özdil’e neden ulaşamıyorsun, meslektaş değil misiniz?" diye soranlar olabilir. Bunun cevabını hemen vereyim: Yılmaz Özdil de bir "üst düzeydir". Herkesi "gazeteci" saymaz. İnsanların çoğuna selam vermez, telefonlarına zinhar çıkmaz. "İnanmam" diyenler deneyebilir.

Haliyle ben de olayı bir uzmana sordum. Doğma büyüme Bodrumlu, yarımadayı avucunun içi gibi bilen, yerel yönetimlerde inisiyatif almış ve kendisi de bir yerel yönetim ve şehir planlama uzmanı olan aile dostumuz Cevat Salih Sevinç’i aradım. Kendisi de benim gibi bir muhalefet seçmenidir ve AKP iktidarının icraatlarından yaka silkmiş bir vatandaşımızdır.

Salih Bey’in sorularıma verdiği cevaplar şöyle:

-Salih Bey, siz Sabah grubu gazetelerinde yayımlanan haberi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yılmaz Özdil’in sahip olduğu yazlık imar yasasına aykırı mı?

-Ben Yılmaz Özdil ile ilgili haberin yanlış temele oturtulduğunu, dolayısıyla konuyu araştırırken amacın kimsenin ismini yanlış yere karalamamak, gerçeği ortaya çıkarmak olması gerektiğini düşünüyorum.

-Sabah gazetesinin haberi nasıl bir yanlış temel üzerinde oturuyor?

-Haberde ticari alanın konuta çevrildiği iddia ediliyor ki normal bir parselde sakınca yoksa bu yapılabilir.

-Yani yasa ihlali söz konusu değil mi?

-Hayır, olay İmar Kanunu değil, Kıyı Kanunu açısından ele alınırsa farklılaşır.

-Nasıl?

-Kıyı alanında ticari alan bile söz konusu olamaz. Bodrum Belediyesi’nin açıklamasından yola çıkarsak sonuca kolayca ulaşırız gibime geliyor. Belediye Başkanlığı Yapı Kontrol Müdürlüğü’nün açıklamasına göre parselasyon uygulamasında bir hata yok parselin yeri kaydırılmamış.

-Yani ortada denize doğru kaydırılmış bir villa yok?

-İmar Kanunu’na göre yok ama 1990 tarihli 3621 sayılı Kıyı Kanunu’na göre var. Bu kanun bağlayıcıdır ve imar planı da özel yerlerde Kıyı Kanunu’na uymak zorundadır.

-Peki Kıyı Kanunu’na aykırı olan nedir?

-Söz konusu parsel kıyı kenar çizgisine göre ilk 50 metre içindedir. En ufak bir yapılaşmayı bırakın buraya çivi çakılamaz, çit bile çekilemez. Şimdi bu kanunun bu amir hükmü ortada iken, bu parsel alanı imar planında park olarak görünüyorken, siz belediye olarak Şubat 2008 ‘de buraya nasıl ticari olarak inşaat ruhsatı verdiniz? Yetmedi, belediyeler değiştiği halde iki yılda bir nasıl ve neden yenilediniz?

-Bu durumda inşaat ruhsatı Yılmaz Özdil’in satın almasından 9 yıl önce verilmiş. Peki tadilat ruhsatı ne zaman verilmiş?

-Şubat 2016’da da Mehmet Kocadon döneminde İmar Müdürü Gamze Esedoğlu tarafından verilmiş.

-Yani Özdil’in mülkü satın almasından bir yıl önce?

-Öyle. Yapıyı iki bağımsız bölüme çıkarmışlar ve 20 m2 artırmışlar .Yine aynı dönem Belediye Başkanı Kocadon ve İmar Müdürü Gamze Esedoğlu’nun imzasıyla 10.08.2017 de buraya kullanma ruhsatı verilmiş.

-Kullanma ruhsatı bina Yılmaz Özdil’in mülkiyetien geçtikten sonra mı verilmiş?

-Evet. Özdiller, kaçak yapıyı 2 Mayıs 2017’de satın alıyor, Belediye ise kullanma ruhsatını 10 Ağustos 2017’de veriyor.

-Yani Özdil, kullanma ruhsatı olmayan bir yapıyı satın alıyor ve üç ay sonra da kullanma ruhsatı çıkıyor. Peki Özdil’in ruhsat yokluğundan haberi olmayabilir mi?

-Olmaması gerekir. Siz bir ev alırken yasal durumunu enine boyuna araştırmaz mısınız?

-Peki, o dönemin Bodrum Belediyesi bunu neden yapıyor sizce? Yılmaz Özdil’in satın almasını mı beklemişler? Yoksa Özdil’e "Gel sen şurayı satın al, mevzuatı arkadan getiririz" mi demişler? Neden?

-Bunu ben bilemem. Bu ruhsatı nasıl verdiler? Büyük bir popülerliğe sahip olan Yılmaz Özdil’i çok mu seviyorlardı? Bina hem Kıyı Kanunu’na, hem İmar Kanunu’na aykırı hem de alınan inşaat ruhsatındaki ekli projeye uygun değil… Gelelim yapı kayıt belgesinin düzenlemesine. Binadaki kaçakları 10.08.2018 de Gamze Esedoğlu görmedi mi de imzaladı yoksa o şekilde mi onayladı bilmiyoruz. Veya Projeye uygun da Kaçak kısımları Özdiller kullanma ruhsat tarihi olan 10.08.2017 ile imar barışının kapsadığı yapıların bitiş tarihine kadar mı yaptı onu artık Google’dan görüntü alarak Muğla Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü çözecek. Yılmaz Özdil’in de suçu varsa böylece ortaya çıkacak.

-Benim yaptığım araştırmaya göre Özdil’in tartışmaya konu olan bu mülkü Bitez’deki Aktur sitesinde. Beş adet mavi bayraklı plajı olan lüks bir site olduğunu biliyorum. Sizce Sabah gazetesinin iddia ettiği gibi bu mülkün değeri 40-50 milyon lira mı?

-Ben emlak uzmanı değilim, kesin bir fiyat söyleyemem ama değerli bir mülk olduğu muhakkak.

-Hürriyetemlak ve sahibinden.com‘da yaptığım taramaya göre bu sitedeki villalar 2.500.000 ile 40.000.000 lira arasında değişiyor. Bir de mavi bayraklı beş adet plaja nasıl sahip olabiliyor bir site? Bu Kıyı Kanunu’na aykırı değil mi?

-Dediğim gibi fiyatlar hakkında net bir bilgim yok ama Aktur Sitesi’ndeki villalar söylediğiniz rakamlara gider. 1978 yılında yapılmış Bodrum’un ilk sitesidir ve konumu oldukça değerlidir. Plajlar tabii ki Kıyı Kanunu’na aykırı. Biraz izole bir bölge olduğu için fiili durum yaratmışlar, siz gitseniz o plajlara giremezsiniz. Karşınıza site güvenliği çıkar.

-Cevat Bey çok teşekkür ederim.

-Ben teşekkür ederim

DİPNOT 1- Özdil’in villasına mevzuata uygun olmadığı halde ruhsat veren, dönemin Belediye İmar Müdürü Gamze Esedoğlu’nun Gürsel Tekin’in akrabası olduğu iddiası var.

DİPNOT 2-Yılmaz Özdil’in iddialar hakkındaki açıklamasını okudum. Bilgiden çok hamaset yer aldığı için bu yazı içerisinde değerlendirmeyi yararsız buldum.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI : Gizli mutabakat yapıldı AKP döneminde 17 ada, Yunanistan’a geçti


Gizli mutabakat yapıldı AKP döneminde 17 ada, Yunanistan’a geçti

31 Ağustos 2019

Emekli Albay Ümit Yalım: Gizli mutabakat yapıldı AKP döneminde 17 ada, Yunanistan’a geçti’

Emekli Albay Ümit Yalım, “Bu iktidar önce Ege’de, Yunanistan’a geçen 17 adanın hesabını versin” dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “1923’te Lozan’a razı ettiler. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştılar” sözlerine ilişkin emekli Albay Ümit Yalım “Lozan’ın en büyük zaferi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu iktidar önce Ege’de, Yunanistan’a geçen 17 adanın hesabını versin” dedi.

“İşgal 2004’te başladı. 2004’ten itibaren Erdoğan ve AKP hükümetleri, vatan topraklarını Yunan askerine teslim ettiler” diyen Yalım “Bunun o dönemde AB’den müzakere tarihi alabilmek için verilen bir taviz olduğu söyleniyor” ifadelerini kullandı.

Sözcü’den Özlem Gürses’in haberine göre, Osmanlı hayranları ile Cumhuriyetçilerin bitmeyen tartışması “Lozan Antlaşması” bir kez daha gündemde.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın muhtarlarla yaptığı toplantıda söylediği “Lozan Antlaşması bir zafer değildir” cümlesi günlerdir konuşuluyor.

“Lozan Antlaşması zafer midir, hezimet mi?” Sorusuna Yalım şu yanıtları verdi:
Lozan’ın en büyük zaferi Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bu iktidar önce Cumhuriyet tarihinin en büyük toprak kaybına nasıl izin verdiğinin hesabını versin! AKP döneminde Ege’de 17 ada, Yunanistan’a geçti. Bu adalarda Yunan belediyeleri var. İzmir, Aydın ve Muğla sınırlarındaki 17 ada ve bir kayalığımızda artık sadece Yunan varlığı var.

2004’ten itibaren Erdoğan ve AKP hükümetleri, vatan topraklarını Yunan askerine teslim ettiler. İşgal 2004’te başladı. Bunun o dönemde AB’den müzakere tarihi alabilmek için verilen bir taviz olduğu söyleniyor. Diğer bir iddia da 6-7 Eylül olaylarından sonra Türkiye’den göç eden Rumların mallarına karşılık olarak bu adaların verildiği…

Ümit Yalım, Kuleli Askeri Lisesi mezunu. Bosna’da NATO subaylığı, Irak Savaşı sırasında Ürdün’de Askeri Ataşelik, Genelkurmay Karargahı’nda Harbe Hazırlık Şubesi ve Harekat Komuta Merkezi Amirlikleri, son olarak da Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu.

Gizli mutabakat yapıldı

Bu gizli bir mutabakat. Kayıtları var mı bilmem. 2006’dan itibaren Türkiye ile Yunanistan arasında istikşafi görüşmeler başladı. Bu görüşmeler maalesef gizli olarak, Türkiye’den üç diplomat, Yunanistan’dan da iki diplomat ve bir amiral tarafından yürütüldü. Kamuoyuna bilgi verilmedi.

Sadece Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı’nın bilgisi vardı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir personeli olarak benim de haberim yoktu, ta ki 2008’deki bir hava sahası ihlaline kadar.

Genelkurmay Başkanlığı’nda Komuta ve Harekât Merkezi’nin amiriydim. Bir gün, bir hava sahası ihlali oldu. Yunan Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı hava ihlali yaparak Bulamaç Adası’na indiler. Bulamaç Adası, Didim açıklarında, Türkiye toprağı. Tabii şaşırdım, elimde harita var, dedim ki “Bu adamların bizim adada ne işi var?” Bir araştırdık ki ada işgal edilmiş!

Yunan Belediyesi, Yunan askerleri var o adada. Sadece onda değil, başka adalarımızda da. Zaten Yunan Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı da askerlerinin Noel’ini kutlamak için gitmişler adaya.

Bunun üzerine olay büyüdü. 4-5 gün sonra, Ocak 2009’da, bu kez Yunan Cumhurbaşkanı yine bizim olan Eşek Adası’na indi ve oradaki Yunan sancağını selamladı! Bir de baktık ki, dehşet bir durum var, Yunan Cumhurbaşkanı, adadaki belediyeyi ziyaret ediyor.

Belediyenin levhasının önünde poz veriyorlar, ve o levhada şöyle yazıyor: Yunanistan Belediyesi, 12 Ada Bölgesi, Eşek Adası nahiyesi ! Bakın, artık fiilen işgal olduğu gibi Yunanistan bu adaları hukuken de kendi ülke sınırları içine almış.

Ben 18 Mayıs 2011’de muhabirlerle adaya gitmek istedim. Kendi vatan toprağıma pasaportla girdim! O belgeler ve resimler de Türk medyasında yayınlandı. O adalar boştu. Ama bu toprakları bizim hükümetin alenen vermesi üzerine, Yunanistan’dan önce askerler, sonra da Yunan vatandaşları getirilip buraya yerleştirildi.

En büyük toprak kaybımız
Bu Cumhuriyet tarihimizin en büyük toprak kaybıdır! Ayrıca, bu adaların karasuları var, bitişik bölgesi, kıta sahanlığı var. AKP hükümeti Ege Denizi’nin kontrolünü Yunanistan’a vermiş oldu böylece.

Bulamaç ve Eşek adaları, ismen belirtilerek herhangi bir anlaşma ile hiçbir ülkeye devredilmemiş, Osmanlı Adası kimliğini korumaktaydı. İddia edildiği gibi Yunan adaları değiller. Her iki adanın da Lozan Barış Antlaşması Madde 12 gereği silahsızlandırılmış olmaları gerekmektedir. Ama bu adalarda artık Yunan askerleri var.

Bu hükümet Ege’de veriyor, Kıbrıs’ta vermeye çalışıyor, Doğu’da PKK’ya teslim ediyor, Suriye’de Süleyman Şah Türbesi’nin yerini değiştiriyor. Şu anda AKP hükümetinin dış politikası da bu yönde… Anayasaya aykırı hareket ediyorlar. Meclis’te CHP ve MHP’den namuslu ve şerefli milletvekilleri, bu adalar konusunda 100’e yakın soru önergeleri verdiler. Hiçbir sonuç yok.

Hükümet kabul etti

Sözcü manşet yaptı, AKİT gazetesi bile bu haberi manşetten verdi, Yeni Şafak ve TRT haberi aktardı, hükümet işgali kabul etti, ama 5 yıldır CHP ve MHP genel başkanları bu konuda tek kelime söylemediler. CHP ve MHP bunun üzerine gitseydi, AKP baraja bile takılırdı. Çünkü milletimiz vatan topraklarını Yunanistan’a teslim edenlere oy vermez! Bu kadar açık ve net.

O işgal edilen adalara Fener Rum Patrikhanesi tarafından papaz gönderilmiş. Patrikhanenin kendi internet sitesinde bu bilgi var. Patrik, Türk vatandaşı. Bu görevlendirme yasaya aykırı. Ama İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı buna da sesini çıkarmadı.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Erdoğan’ın kaldığı otele saldıran askerlerden ikisinin Keçi Adası’nda saklandığı ortaya çıktı. Keçi Adası bize ait. Burada aramayı bizim yapmamız lazım. Ama ne yazık ki biz Keçi Adası’na asker gönderemedik! Neden? Çünkü pasaportla girmemiz gerek. Orada Yunan askeri var artık. Dolayısı ile aramayı Yunan komandoları yaptı!

Sorumluların yargılanmaları gerekir. Binali Yıldırım, Başbakan olunca gördük ki, kendi seçim bölgesi olan Koyun Adası’na pasaportla girmiş! Koyun Adası, İzmir’e bağlı. Türkiye Başbakanı vatan toprağına pasaportla giriyor, hem de Yunan gümrüğünden geçerek! Daha da vahim bir şey var.

Yıldırım, teknedeki Türk Bayrağı’nı rulo yaparak saklıyor ve tekneye Yunan Bayrağı çekiyor! Bu şekilde 3 kere gitti Koyun Adası’na. Milletin gözüne bakarak “Tek bayrak” diyen Başbakan, Yunan Bayrağı ile vatan toprağına gidiyor. Demokrasi ile yönetilen ülkelerde savcıların bu işin peşine düşmesi lazım.