FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI : Kozmik oda kumpasçısı darbeyi 6 ay önce yazmış !!!


Kozmik oda kumpasçısı darbeyi 6 ay önce yazmış !!!

Kozmik oda savcılarıyla irtibatlı olduğu tespit edilen ‘mahrem imam’ Özgüzel’in 53 binden fazla ByLock’a girdiği tespit edildi. Özgüzel’in 15 Temmuz’dan 6 ay önce ‘darbe olacak’ diye yazdığı da ortaya çıktı.

VERYANSIN TV

FETÖ’nün kumpas dönemindeki en kritik ataklarından biri “Kozmik Oda” ihanetiydi. 19 Aralık 2009 günü eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç hakkında suikast iddialarının medyaya servis edilmesiyle başladı.

FETÖ, suikast iddiasıyla Ankara’daki Özel Harp Dairesi’ne bağlı “Kozmik Oda”ya girdi ve 20 gün boyunca arama yaptı. Devletin savaş planlarına ilişkin devlet sırrı niteliğindeki veriler FETÖ’nün eline geçti. Ülkenin milli menfaatleri ve güvenliği tehlike altına girdi. Kumpas döneminin bitmesiyle “Kozmik Oda” olayı yargıya taşındı.

Ancak bugünlere gelindiğinde ‘Kozmik Oda’ soruşturmasında, TSK personeline FETÖ üyelerince kumpas kurulduğu gerekçesiyle 101 kişinin yargılandığı davada tutuklu sanık sayısı 3’e inmişti.

Devam eden davayla ilgili yeni bilgiler ortaya çıktı.

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) kumpası olduğu belirlenen kozmik oda soruşturmasının savcısı Mustafa Bilgili ve İzmir askeri casusluk davasının savcısı Zafer Kılınç ile irtibatlı olduğu belirtilen “mahrem imam” Levent Özgüzel’in, 53 binden fazla kez ByLock sunucularına bağlandığı ortaya çıktı.

Ankara 15. Ağır Ceza Mahkemesi, “FETÖ üyeliği” suçundan 11 yıl 6 ay 22 gün hapse çarptırılan Levent Özgüzel’e verilen cezanın gerekçesini açıkladı.

Sanık Özgüzel’in geçmişte örgüt içinde “askeri öğrencilerden sorumlu doktorluk”, “ser-gözcülük”, “eğitim alanında ortaokul, üniversite eyalet imamlığı” yaptığı, son olarak da yargı yapılanması içinde “üst düzey görev aldığı” anlatıldı.

FETÖ’nün kriptolu haberleşme programı ByLock’u kullandığı belirtilen Özgüzel’in, program üzerinden FETÖ’cü hakim/savcılarla ve örgüt içindeki diğer mahrem imamlarla irtibatlı olduğu bildirildi.

Gerekçeli kararda şu tespitler yer aldı:

“(Özgüzel’in) Örgüt mensubu hakim/savcıların saklanması için yer ayarladığı, gaybubet olarak adlandırılan evlerden sorumlu olduğu, örgüt mensuplarının yurt dışına kaçış eylemlerini organize ettiği, gizli soruşturma bilgilerini sızdırdığı ve bu sızdırılmaya aracılık ettiği anlaşılmıştır.”

BYLOCK’A 53 BİNDEN FAZLA BAĞLANTI

ByLock kullanıcısı olduğu tespit edilen sanık Özgüzel’in, programa 53 binden fazla kez bağlandığı gerekçeli kararda yer aldı.

Buna göre, Özgüzel, sonu “02” ile biten GSM hattından 11 Ağustos 2014’ten itibaren ByLock sunucularıyla toplam 53 bin 792 kez bağlantı kurdu.

ByLock kullanımına ilişkin hazırlanan raporda Özgüzel’in, FETÖ’nün darbe girişimini 6 ay öncesinden bildiği, 28 Ocak 2016’da ByLock üzerinden, “Abi demiş ki ‘Ben askerler ile konuştum, biz darbe yapacağız, ortamın biraz daha hazır olması gerek. Bana söz verdiler’ demiş” ifadelerinin yer aldığı darbeye ilişkin mesaj gönderdiği tespit edildi.

KUMPAS HAKİMLERİ VE SAVCILARINI SAKLAMIŞ

Mahkemenin gerekçeli kararında, örgütün yargı yapılanmasında yer aldığı belirtilen “mahrem imam” Özgüzel’in, FETÖ’nün kumpas soruşturmaları ve davalarında görev alan örgüt üyesi hakim savcılarla irtibatlı olduğu ifade edildi.

Özgüzel’in irtibatlı olduğu belirtilen isimler arasında MİT tırları soruşturmasında görevli eski Kırıkhan Cumhuriyet Başsavcısı Yaşar Kavalcıoğlu, kozmik oda savcısı Mustafa Bilgili ile hakimleri Halil İbrahim Kütük, Nihal Uslu, İzmir askeri casusluk davasının savcısı Zafer Kılınç ve Danıştay tetkik hakimi Remzi Şahin’in bulunduğu kaydedildi.

Özgüzel’in söz konusu isimlerin “gaybubet evi” adı verilen evlerde saklanması, yurt dışına kaçış süreçlerinin organizesi ve takibini yaptığı bildirildi.

ALT SINIRDAN UZAKLAŞILARAK CEZA VERİLDİ

Özgüzel’in savunmasında adı geçen hakim ve savcıları tanımadığını, ByLock’u kullanmadığını iddia ettiği ancak toplanan deliller kapsamında sanığın “FETÖ üyeliği” suçunu işlediğinin sabit olduğu belirtildi.

Bu doğrultuda, atılı suçun ceza alt sınırından uzaklaşılarak sanık Özgüzel’e 11 yıl 6 ay 22 gün hapis cezası verildiği kaydedildi.

TERÖR DOSYASI : 3 YAŞANMIŞ OLAY ÜZERİNDEN TERÖRİZM OLGUSU VE CEHALET


Eski Mısır devlet başkanı Enver Sedatı yaptığı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

"Sedatı neden öldürdün?"

Katil:" Çünkü laikti"

Hakim:"Laik ne demek ?"

Katil : "Bilmiyorum!!"

&&

Mısırın iyi edebiyat adamı rahmetli necip mahfuzu öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar :

"Neden vurdun?"

Sanık : "Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için"

Hakim : " Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?"

Sanık: "Hayır"

&&

Hakim Yazar Faraç Fodayı öldüren üç teröriste sorar :

"Neden Faraç Fodaya suikast düzenleyip öldürdünüz?"

Suçlu : "Çünkü kafir"

Hakim : "Onun kafir olduğunu nereden anladın?"

Suçlu : "Onun kitabından"

Hakim : "Hangi kitabından anladın onun kafir olduğunu?"

Suçlu : "Ben okuma yazma bilmiyorum"

Hakim : "Nasıııll!!!

Suçlu : "Ben okuma yazma bilmiyorum"

KÜRT SORUNU DOSYASI /// Yücel Tanay : Sahte Kürt tarihi ve tarihte Kürt Devletleri tezi


Yücel Tanay : Sahte Kürt tarihi ve tarihte Kürt Devletleri tezi

Kürtler üzerinde ilk defa araştırma yapıp bir Kürt tarihi yaratma çabasında olanlar Batılılar ve Ruslardır. Ruslar; ilk defa 1860’da St. Petersburg Üniversitesi’nde bir Kürdoloji bölümü kurmuşlar Jaba, Nikitin, Bazinin ve Minorsk’i Kürtlüğü incelemek için görevlendirmişlerdir. Ruslar, kendilerinden olmayan insanları ayrıştırmakta çok marifetlidir. Nitekim en bariz örnek; Ruslar, Türkistan’da Türk yurtlarında yaşayan Türk halklarını Özbek, Kazak, Türkmen, Kırgız, Karakalpak, Başkurt, Tatar, Nogay diye bölerek Türk kimliğini parçalamışlardır. Çok eski dönemlerde yaşamış Medlerin, 10. yüzyılda Diyarbakır dolaylarında hüküm süren Mervani sülalesinin ve sonraki dönemlerde Eyyubilerin, Kürt kökenli olduğunu iddia ederek ulaşılmak istenen nokta da, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye, İran ve Irak topraklarında kurulması planlanan Kürt devletine tarihsel zemin oluşturma çabasıdır. Önceleri Ermenileri kullanmak isteyen batılılar bunda başarılı olamayınca Kürt halkını kullanma yolunu tercih etmişlerdir. Aslında Kürt milliyetçiliğinin bu yüzyılda patlak vermesinin en önemli sebebi ABD ve İsrail gibi ülkelerin bu yüzyılda edindikleri politikanın bir ürünüdür.

Kürtler denen topluluk tarihte hiç devlet kurdu mu? bu tartışma konusudur. Bazı batılı Kürt tarihi yaratma peşinde olanlara göre Kürtler’in Med’lerden geldiğini, bu nedenle Kürtlerin tarihte devletleştiğini savunuyor.

Bunlar tarihte şu devletlerin Kürtler tarafından kurulduğunu iddia ediyorlar: Günümüzde ise Batılılar, henüz Kürt dediklerine bir ata bulamamışlardır. Batılıların dikte ettirdikleri bazı iddialara göre Kürtler, Med’lerden gelmektedir. Ancak M.Ö. 6. yüzyılda tarih sahnesine çıkmışlardır. Bugünkü İran’ın kuzeybatısında yaşamışlardır. Sonra İran’ın güneybatısında yaşayan Persler ile birlikte Anadolu’da Ermenilerin de yaşadıkları bölgeleri zapt etmişlerdir.(M.Ö. 590). Fakat M.Ö. 550 yılında Persler yönetime tek başlarına hâkim olurlar. Sonrasında Medlerden bahsedilmez. Tarihçiler Medlerin Perslerle evlenerek karıştıkları ve Persleştikleri düşüncesindedir. Bazı tarihçiler Medlerin Anadolu’nun güneyine gelerek Ermeniler ile iç içe yaşadıklarını iddia ederler. Burada bir soru akla gelmektedir. Zerdüşt dinine inandıkları söylenilen Medler, Roma gibi sert bir devletin hem de semavi bir dini yaymaya çalışmasından hiç mi etkilenmemişlerdir?

Yan yana yaşadıkları Ermenilerin tamamı Hıristiyan iken, güya Kürtlerin atalarıdır denilen Medlerin tamamı olmasa bile, bir kısmının Hıristiyan olmasından daha kabul edilir ne vardır?

Nitekim aynı bölgelerde yaşayan ve farklı bir soydan gelen Arapların bile Hıristiyan olanları ve eserleri var. Halbuki tarihte Anadolu’da Kürt adının geçmeye başladığı dönem Türklerin gelişiyledir. Nitekim tarihte Hıristiyan Kürt kilisesinden veya bir başka eserlerinden hiçbir kayıtlarda bahsedilmez. Bu garip durum nasıl açıklanabilir?

TARİHTE KURULDUĞU İDDİA EDİLEN KÜRT DEVLETLERİ

*Mervani (981-1087)

*Sedadi (951-1164),

*Büvayhoğulları (934-1050)

*Eyyubiler (1175-1193)

*Gurlar (1148-1214).

Batılıların Kürt Devletleridir diye dikte ettirmeye çalıştıkları şunlardır:

Alamut (Hasan Sabbah kurmuş, 1034), Hasan Sabbah İranlıdır ve Şii’dir. Kürtler böyle değildir. Zaten Hasan Sabbah 1011 yılında Alamut Ziyar Devletini yıktıktan sonra kendi devletini kurmak için neden tam 23 yıl beklesin?

Diğer devletlerden Büveyhoğulları konusunda ise, tarihçilerin görüşü Sasani kökenli olduklarıdır. Aşiret hâkimiyeti dışında bir güçlerinin olduğu bilinmemektedir.

Kürtlerin en büyük Kürt olarak gördükleri Selahaddin Şeddadilerden gelen, muhtemelen Ogur kökenli bir paralı askerdir. Kalankatlı Moses Şeddadileri Fars kökenli olarak görmektedir. Muhtemelen Farslaşmış Oğurlar oluşunu göstermektedir. İmadeddin bin Zengi, Aksungur’un soyundan gelmektedir. Zengiler, atabeyler olarak Selçuklu devletinin yıkılması sonrası Cezire bölgesinde güç olmuşlardır. Nurettin Zengi’nin bir kölesi olan Selahaddin Mısır Memlüklüleri’nde olduğu gibi iktidarı ele geçirmiş, gerek Artukilere gerek Ahlatlılara karşı bir mücadeleye girişmiştir. Bu mücadele sonucu Artukilerin Hıfzı Keyfa ve Amid kolundaki Karaarslan egemenliğindeki Diyarbakır bölgesi Eyyübilerin eline geçmiştir. Batıdaki Harput Artukileri’ne Selçuklular el koymuştur.

Keza Dilmaç Hanedanı’nın Erzen ve Bitlis’teki egemenliği de önce Celaleddin Harzemşah tarafından sonra ise Tatarlar tarafından yok edilmiştir.

Burada görülen olgu Haçlı seferlerinde Haçlılara karşı kahramanlık gösteren ordunun komutanı olan Selahaddin Mısır’a da egemen olan Eyyübilerin komutanı olmuştur.

Bu hanedan Selçuklu atabeylerinin devletinin yönetimine geçmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu haliyle bir Kürt hanedanlığından Kürt devletinden değil bir Türkmen devletinden bahsetmek mümkündür.

Keza Eyyübiler önce Türkmen bir Memlük olan Ayber tarafından iktidardan indirilmiş daha sonra Kıpçak olan Kutus ve Baybars Memluk Devleti’nin yöneticileri olarak Güneydoğu Anadolu ve Suriye üzerindeki politik ve askeri aktör gücünü yöneten hanedan Türklerin eline geçmiştir.

Mervanioğulları, 10. ve 11. asırlarda Diyarbakır çevresinde hüküm sürmüş Arap kökenli bir topluluktur. O yüzyılda Mervani ismi genellikle Araplar tarafından kullanılmaktadır. O döneme ait tarihi kayıtlarda Mervanilerin aslen Kürt olduğunu belirten hiç bir delil yoktur. Mervanilerin, Kürt olduğu kanısı Batılı tarihçilerin tarihi ideolojik yorumlamasından kaynaklanan bir gerçektir. 10. ve 11. yüzyılda Diyarbakır dolaylarında hüküm süren Mervanilerin kökeni, Emeviler Devleti zamanında hüküm süren Mervani sülalesine dayanmaktadır. Abbasiler zamanında Güneydoğu Anadolu bölgesinde kurulan Mervani yönetimi altında Araplar (Seyyidler dahil), Ermeniler, Süryaniler ve çok az sayıda Rumlar yaşamaktaydı. Diyarbakır, Van ve Musul civarında hüküm süren Mervani Arap yönetimi, Anadolu’ya gelen Selçuklu Türkmenleri tarafından yıkılmıştır. Diyarbakır dolaylarına da yerleşen Türkmen aşiretlerinin Anadolu’da yaptıkları fetih hareketlerine paralel olarak Kurmançlar’ın Güneydoğu Anadolu’ya yayıldıkları bilinmektedir. Nitekim o yüzyılda Kürtler’in çoğunluk olmamakla birlikte Bitlis ve Van gölünün güneyi ile Kuzeydoğu Irak’ta (Kandil eteklerinde) ve İran’ın Kürdistan bölgesinde yaşadıkları tarihi kayıtlarda geçer.

Sünni olan Kurmançların büyük çoğunluğu, Yavuz Sultan Selim dönemi itibariyle Alevi Türkmenlere karşı bölgeyi sünnileştirmek amacıyla Doğu Anadolu’da sonradan iskan edilmişlerdir.

Selçukluların Güneydoğu Anadolu ve Anadolu’ya girmeden evvelki tarihine baktığımız zaman Doğu Anadolu’da Rumlara tabi Ermenileri görmekteyiz. Güneydoğu Anadolu ve Cezire’deyse Handanoğlu Beyliği’ne tabi veya onun korumasındaki Mervanoğulları’nı görürüz.

Mervanoğulları’nın tarihi olarak İbni Abu Azrak tarafından yazılan Mervaniler Tarihi’nin bir bölümünde Mervanoğulları konu alınmıştır. Burada hiçbir şekilde Kürt sözü geçmediği halde bu bölüm Mervanoğulları Kürt Devleti Tarihi diye basılmıştır.

984 yılında Handanoğulları’na bağlı Amed ve Meyyafarikin’de iktidar boşluğunu Harbunti Aşireti’nden Bat Bin Dostık doldurmuştur. Bu Harbundi’yi Mehmet Emin Bozaslan çeviri yaparken Harputlu Aşireti olarak alıp bir Kürt aşireti olduğunu vurgulayarak, “O halde Bat Bin Dostık Kürttür” tezine gelmiştir. Oysa ki o dönemde Diyarbakır’da dahi Kürtlerin var olmadığı bir gerçekken Harput’ta Kürtlerin olması daha bir gerçek dışıdır

Gur Devleti (1148-1214) ise, Kuzeydoğu İran’da kurulmuştur. Devletin yeri, Kürtlerle ilgili olarak dikte edilenlerle uyuşmaz. Kürtler, Yemen’de ya da Fırat Havzasındalar derken Kuzeydoğu İran’da nasıl hem de diğer devletlerin kuruluşundan sonra devlet kurarlar. Bir taraftan Türkler akın akın Anadolu ve Ortadoğu’ya gelirken Kürtler nasıl aradan doğuya doğru gitmişler de devlet kurmuşlardır. Gur devletini Harzemşahların yıktığı bilinmektedir. Ancak bir süre sonra Moğol istilâsından birlikte kaçarlar. Anadolu’ya gelenler arasında hem Gurlar hem de Harzemşahlar vardır. Tarihçiler Gurların Türk olduğunu yazarlar. Eğer Gurlar Türk ise, devletin Kürt olduğu yanlıştır. Gurlar Kürt ise, Harzemşah Türkleriyle karımışlar ve Anadolu’ya birlikte gelmişler demektir.

Türkiye’de Kürtler üzerinde araştırma yapıp, uydurma tezlerle bir Kürt tarihi oluşturmaya çalışan Cemşid Benderin tezlerinin hiç bir bilimsel yönü yoktur.

Cemşid Bender Teori dergisinde yazdı, çizdi; Kürtler hakkında kitaplar yayınladı… Yazdıklarının pek çoğunu da General İhsan Nuri adlı kişinin “Kürtlerin Kökeni” adlı kitabına dayandırmıştı. Halbuki yerli yabancı pek çok tarihçi tarafından Mezopotamya tarihi üzerine kaleme alınmış YÜZLERCE eser var!.. Bunlar ne generalliği (!) kendinden menkul Nuri’yi, ne de doktorluğu(!) kendinden menkul Bender’i doğruluyor!

Cemşid Bender’e göre “Kürtler Anadolu’nun en eski halkı!.. Uygarlıkta önemli buluşları ile insanlığı ayağa kaldıran, yürüten muhteşem, muazzam bir halk!” (Kürt Tarihi ve Uygarlığı sf.9) Bender efendi öyle buyuruyor ama, niye ortalıkta bir tek Kürt medeniyetine ait eser olmadığını, neden Kürtçe yazılı kadim bir tek mezar taşı bile bulunamadığını açıklamıyor!-

Lagaş Kralı Adadnan, M.Ö.2400’lerde Kurda halkından,

– Ur Kralı Kmil Sin, Kurde halkından

, – Hitit kralı Şubbilliluma, M.Ö.1370 yıllarında Gurde halkından

, – Asur kitabeleri Kardaka bölgesinden ve Kurtiy topluluğundan söz etmiş-miş….

..Asur kralı Tugulti İnor, Gutilere Kurti diyormuş.

.. (Gen. ihsan Nuri Kürtlerin Kökeni sf.33 ; Cemşid Bender, aynı kitap, sf.11)

M.Ö. 1280-1281’de Asur Kralı olan 1. Salmanasar ile ilgili kitâbede şu yazı varmış:

– “Bir yıldız gibi parlıyan Guti halkı yalnız çokluğuyla değil; azim, şiddet, dehşet ve yıkıcılıklarıyla da tanınmışlardır…

“Yine aynı kral yaptığı savaşlardan sonra yazdırdığı kitâbede:- “Ararat sınırından TUR abidine kadar bu ülke içinde su gibi Guti kanı aktı.” diyormuş

… Bender bunu delil gösterip bölgeyi “Kürt ülkesi” ilan ediyor. Bölgede yaşıyan en eski halk Kürtlermiş!..

Peki, aynı kitabede geçen TUR ne oluyor?.. Çoğulu TURAN olan bu kelime TÜRKLER’e işaret etmiyor mu?.. Bir yere ad vermeleri, onların orada çok eskiden bulunduklarını göstermez mi?.. Yine Cemşid Bender, bilinen ilk Guti kralının adının Emnatum olduğunu M.Ö. 3100 yıllarında yaşadığını, böylece Kürt tarihinin çok eskilere dayandığını öne sürüyor.

.. (Kürt Tarihi ve Uygarlığı sf. 11) Ama aynı sayfanın altında bir notu var: EMNATUM ismi SÜMERLER’ce de kullanılmıştır!.. Nasıl olup ta SÜMERLER ile GUTİLER’in aynı adı kullandığını söylemiyor!

..Bilindiği gibi SÜMERLER en eski devlet kuran millet ve SÜMERLER’in TÜRKLER’in atası olduğu DİL benzerliği ile ortaya konmuştur. Aynı adı taşıdıklarına göre GUTİLER de SÜMERLER ile akrabadır… Şu halde GUTİLER Kürtlerin atası olsalar dahi, bizim akrabamızdır

… Bu tesbitler ayrılığı değil, aynı kökten olduğumuzu gösterir. Ancak durum hiç te öyle değildir! GUTİ-GUTİUM krallığına, CYRTİE diye geçen halka pek sarılmış olan Dr. Bender, bu halkın GUR TÜRKLERİ olduğu, kral adlarının da şimdiki Türkçe’ye bile yakın olan isimlerden oluştuğunu dile getirmiyor.

(Teori Dergisi, Sayı 4, 1990)

Bu gerçeğin ta 1937 yılında, hem de bir yabancı profesörün tesbitleriyle ortaya çıkarılmış olduğundan hiç söz etmiyor!.. (Bak: DİĞER PROTO TÜRKLER) ÜNLÜ Sümerolog Landsberger, “Ön Asya kadim Tarihi’nin Esas Meseleleri” adlı eserinde:- “GUTLAR veya GUTİLER M.Ö.2150-1950 yılları arasında tarih sahnesinde görülmüşlerdir

. TÜRKLER’le en yakın surette münasebettar olan, hatta belki de AYNİYET GÖSTEREN (tıpatıp benzeyen) kabile, GUTLAR’dır,”der!

.. (Kimmerler, Taner Tarhan, 1984 TTK)

Cemşid Bender hızını alamaz, ARARATİ, KHALDİ ve SUBARİ gibi devletleri de Kürt gösteriyor. (Teori, aynı sayı) Kaynak olarak Rus yazarlarını veriyor… Hani şu, bölge halkını KÜRT adı altında toplayıp, TÜRKLER’e karşı ayaklandırmak için sun’i eserler veren Rus yazarları var ya, onlara dayanıyor. Ama Edip Yavuz’un kelimelerden giderek SUBARTU, URARTU, KARDU gibi devletlerin Türk kökenlerini çok daha bilimsel şekilde açıkladığından hiç bahsetmiyor!.

. (Bakınız: BÖLGE TARİHİ Bender, “Profesör Speizer’in Gutiler ile Kürtler’in aynı soydan olduğunu açıkladığını” belirtiyor. Speizer neye dayanarak bunu diyor, bilmiyoruz ama, böyle bir durum ancak KÜRTLER’in TÜRK olması ile mümkündür. Aslında her iki grup da GUR Türklerinden gelmektedir… Ancak aralarında zaman farkı vardır. GUR-GUZ-OĞUZ-UZ birbirinden farklı değildir

Dr. Bender bunu biliyor, ama dile getirmiyor. Bender, “Dr. Kontinov’un GUTİ ve KASSİT halkının ârî olduğunu söylediğini” belirtiyor, yani her ikisini de Hint-Avrupaî ilân ediyor… Ama delillerini ortaya koymuyor. Halbuki Edip Yavuz, H.Zübeyr Koşay ve pek çok batılı yazar, dillerinden giderek bu halkların Aryan değil, TURANÎ olduğunu ispat etmiş bulunuyor

Bir topluluğun hangi ırka mensup olduğu ya tipinden, ya dilinden, ya da kültüründen anlaşılır. Son ikisi daha önemlidir. Çünkü çekik gözlü TÜRKLER olduğu gibi, sarışın Avrupa tipli TÜRKLER de vardır. Şimdi insaf ile söyleyin, Kürtler tip itibariyle Avrupalı’ya mı, Arab’a mı, Fars’a mı, yoksa biz TÜRKLER’e mi benzemektedir?.

Kürtçe denilen ağızlar; telaffuz, kelime ve gramer açısından Arapça’ya mı, Farsça’ya mı, Almanca’ya mı, yoksa TÜRKÇE’ye mi yakındır?..Yine göçebe Kürt kültürü; İngilizler’e mi, Araplar’a mı, Hintliler’e mi yoksa TÜRKMENLER’e mi benzer?

.. Zaten Nikitine ile Marr dahi bunu kabul ediyor. Hiç bir gerçekçi araştırma, bu sorulara TÜRK’ten başka cevap bulamaz!..Onun içindir ki, Bender’in Kürt ayırımcılığına temel tuttuğu İslam Ansiklopedisi’ndeki KARDAKA bahsini de, en iyi Edip Yavuz açıklamıştır.

Bender’in bir kaynağı da HOYBUN teşkilatının yayınıdır ki, bu cemiyet maskeli bir Kürt-Ermeni örgütüdür, ASALA veya TAŞNAK’tan farkı yoktur, üstelik iddialarına hiç bir delil getirmez. Bender, sonra GUTİ kralı TİRİKAN’dan (Diri Kan), Kassit kralları KARAİNDAŞ’tan, KADAŞMAN’dan bahsediyor. (Teori, aynı sayı)Ama bu adların TÜRKÇE olarak kabul edildiğini bilmezden geliyor, saklıyor!..

Atı ilk kez Kürtler’in binek hayvanı olarak kullandığını iddia ediyor, ama dünyaya en çok yayılmış milletin neden Kürtler değil de, TÜRKLER olduğu sorusuna açıklama getirmiyor!..

Dr. Bender, TÜRK düşmanı olan, ama Şehnâme adlı eserini bir TÜRK hakanının teşviki ve hoşgörüsü ile yazmış bulunan Firdevsi’ye dayanarak, KASSİT devletinin Cemşid devleti olduğunu, ve Kürt olduğunu öne sürüyor. (Teori, aynı sayı) Ama Şehnâme’de Kürtler hakkında ne dendiğini yazmıyor!..

Biz yazdık, ilerde göreceksiniz. Firdevsi elbette önüne geleni Fars gösterme çabasına girecekti. Cemşid ise genelde bir Fars efsane kahramanı olarak bilinir. Ama o tarihlerde Farslar bölgede değildi ki!..

Öte yandan Kürtler Fars olmayı kabul etmezler. Ama o bölgede hem Aryan (Iranian) olup, hem Fars olmamak mümkün değildir…

Velhasıl o da işi çözmüyor!

Kaldı ki, Firdevsi’nin bahsettiği Cemşid ve Feridun meselesini biz ilerde ele alacak ve gerçek yönünü açıklıyacağız. (Bakınız: TAHİR TÜRKKAN’IN TARİH NOTLARI – 3. BÖLÜM: DÜNYA MEDENİYETİNDE TÜRKLER’İN PAYI)

Bu arada Kürtleri savunmaya soyunan aslı TÜRK yazarlardan İsmail Beşikçi “Kirveliğin TÜRKLER’e ait bir âdet olduğunu belirttikten sonra, bir çok TÜRKMEN boyunda kirveliğin bulunduğunu, ancak ALİKAN aşiretinde olmadığını, bir tek ALİKANLAR’da rastlanmadığını” söyler.

Bu durumun bir istisna olduğunu ima eder. Aynı yazar Alikanlar hakkındaki ikinci eserinde, “Doğuda Bir Kürt Aşireti” diyerek fikir değiştirir, TÜRKMEN dediğini Kürt yapar!.. Öte yandan pek çok ayırımcı Kürtçü yazar “kirveliğin sadece Kürtlere mahsus bir gelenek olduğu”nda ısrar ederler!

Kürt iddiaları hep böyle çelişkiler ile doludur. (Bakınız Cemşid Bender, Kürt Tarihi ve Uygarlığı) Anadolu’daki Kürtlerin büyük çoğunluğu, bariz özelliği dağınık konar-göçerlik olan, bu yüzden de devlet ve medeniyet kuramamış TÜRK aşiretleridir. Bir kısmı Arap (Urfa-Mardin civarı, Suriye) ve Ermeni asıllı (Erzincan civarı, Ermenistan, Azerbeycan) Kürtler de vardır. Onlar da dağınık ve karmaşık özellikler taşırlar. Hatta Yahudi asıllı (İsrail’de, Kuzey Irak’ta, Barzanî aşireti) Kürtler bile vardır. Ve tabii Fars asıllı (Hakkâri civarları, İran) Kürtler vardır. Bu ayıp değildir… Biz gene onları kendimizden sayabiliriz. Tabii bölücülük ve ayırımcılık yapmadıkça!..

Ama Cemşid Bender ayırımcılık uğruna M.Ö. 3000’lerden M.Ö. 500’lere kadar Kürtler’e Guti, Kurti, Kassit, Subari, Mitani, Khaldi, Muşki, Nayri, Kardu, Med gibi devletler kurduruyor!..

Ve Kürt dönemini Pers kralı Sirus’un Anadolu’yu işgali ile bitiriyor. Sirus’un Kürt dili ve edebiyatını çalarak İran halkına malettiğini öne sürüyor!.. Ancak ilk 2500 yıl içinde bu kadar aktif, bu kadar medeni ve bu kadar güçlü olan Kürtlerin, NEDEN o tarihten zamanımıza kadar geçen 2500 yıl içinde, bir tek devlet bile kuramadıklarına hiç değinmiyor!.

Daha önce kurulmuş olan o şanlı, şerefli, heybetli, haşmetli, muazzam, muhteşem (!) Kürt devletlerinden neden bir tek bile dikili taş kalmadığını açıklamıyor!..

Öte yandan TÜRKLER’in NUH Peygamber’den bugüne hiç devletsiz kalmadıkları gerçeğinden söz bile etmiyor!.. Sadece bu husus dahi bütün Kürt ayırımcı teorilerini çürütmeye yeter!..

Cemşid Bender ve Kürt ayırımcılar, “Kürt serdarı” dedikleri Selahaddin-i Eyyübi’ye de sahip çıkarlar… Kendisi, Selçuklu TÜRK Hakanına bağlı bir bey idi. Öz-be-öz TÜRK’tü!… Ağabeyinin adı TURANŞAH, kardeşlerinin adı TUĞTEKİN ve BÖRİ idi!.. Dayısının adı Şahabeddin Mahmud bin TÜKÜŞ idi!.. Annesinin TÜRK olduğu TÜKÜŞ adından anlaşılır!.. Eşlerinden biri Unar Bey’in kızı Amine TÜRK’tü… İki eniştesi de Türk’tü!.. Biri Unaroğlu Sadeddin Mesut, diğeri Muzafferüddin GÖKBÖRÜ idi!… Acem diyarında yaşamalarına, İslam etkisinde olmalarına rağmen, adları TÜRK damgası taşırdı.. (S. Ahmet Arvasi, Doğu Anadolu Gerçeği, TÜRK Kültürü Araştırma Enstitüsü, 1983… Bu kitabın yazarı da, ayırımcılara göre Kürttür. Bizce ülkemizdeki herkes gibi TÜRK’tür.)

Kürt Teavün Cemiyeti’nin kurucusu ve Kürtçülüğün baş savunucularından Dr. M. Şükrü Sekban, 1933’de Paris’te yayınladığı “La Question Kurde” adlı kitabında, bu adı verdiği toplulukların TURANÎ yani TÜRK kökenli olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır!.. (M. Şükrü Sekban, Kürt Meselesi, 1979 sf.17)

Sosyalist görüşün temel dayanaklarından biri olan “ilk toplumların anaerkil olduğu” teorisine de el atan Bender, Kürtler’in ne kadar anaerkil olduğunu anlatmaya çalışıyor. (Teori, sayı 10)

Ama devlet kurduğu öne sürülen Kürtler’de kadın liderler için tek bir kelime bile bulunmaz iken, TÜRK devletlerinde HAKAN’ın yanında HATUN’un yer aldığını, ECE’nin PRENSES demek olduğunu unutmuş görünüyor!.. Eski Yunan edebiyatını bile etkilemiş olan Amasya yöresinde yaşamış AMAZON savaşçılarının TÜRK kökeninden ise, haberi bile yoktur!.. (Adile Ayda, Türklerin İlk Ataları; Edip Yavuz, aynı eser)

Velhasıl, Cemşid Bender’in bütün gayretleri boşa gitmiş, “5000 yıllık Kürt tarihi” diye yazdığı 250 sayfalık incecik kitap palavradan ibaret kalmıştır!..

Halbuki bir tek Osmanlı tarihi için Türk Tarih Kurumu’nun her biri 400-600 sayfa olan 13 ciltlik yayını vardır! Profesör Dr. Bahaeddin Ögel’in “Türk Kültür Tarihine Giriş” adlı eseri tam 9 cilttir!..

Cemşid Benderin Tezleri bir çok yönden komiktir; Tekerleği bile Kürtlerin bulduğunu söylüyor. Halbuki Doğu ve G.doğu’da Kürtlere tuvalet kültürü bile Türk ordusu sayesinde girmiş, günümüzün modern tuvaletlerini Kürtler tanımışlar. Uydurma Kürt tarihi yaratmak isteyenlerin uzerinde durduğu bir kavramda Kürdistan Kavramıdır, oluşturulmak istenen Kürt milliyetine böylelikle bir vatan yaratılacaktı.

Halbuki, Kürdistan kavramı ilk defa 12. yüzyılda Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Sancar döneminde kullanılmıştır. Ancak coğrafi bir terim olmanın ötesinde bir anlam yüklenmemiştir. Kürdistan olarak adlandırılan bölge Kürt nüfusun değil Türk ve Arap nüfusun egemenliğinde bulunan bir alandır.

Bu alan MÖ 2000 yılından beri Türkleşme süreci yaşamaktadır. 11. yüzyıldan itibaren de Anadolu, Oğuz boylarının yeni bir göç dalgası ile yeniden adım adım Türkleşmeye başlamıştır. Doğu Anadolu bölgesindeki yerli halk bu gibi bir çok etnik unsurdan oluşmaktadır. Ancak bu bölgenin yerli halkı Kürt olarak tanımlanmamaktadır. Buralarda Kürt varlığına ilişkin tarihsel hiçbir veri de bulunmamaktadır.

Ortadoğu’da bugün Kürtlerin yaşadığı bölge 300 yılı aşkın bir süre Sasanilerin egemenliğinde kalmış, ardından 637 itibariyle Arap hakimiyetine girmiş, 11. yüzyıldan sonra Selçuklular bölgede hakimiyet kurmuşlardır. 1299’da Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu ile bölgede Osmanlı hakimiyeti kurulmuş, bölgedeki Akkoyunlu ve Karakoyunlu gibi Türk devletlerinin egemenliği ise 16 yy’a kadar devam etmiştir.Sasanilerle başlayan, Araplar, Selçuklular, Akkoyunlu ve Karakoyunlu hakimiyeti ile devam eden 1300 yıllık süreçte Kürtlerin adı bile anılmamaktadır.

Uydurma Kürt ve Kürdistan tarihi oluşturmak isyenler şuna asla cevap veremezler. Kürtlerin yaşadığı yerler eski çağdan günümüze en fazla yazılı materyalin bulunduğu bir bölgedir. Fakat ne bunlarda ne de aynı bölgeyi paylaşan Asur ve Süryani kültürlerinde bunların ismi geçmemektedir. Mısır, Anadolu, İran medeniyetlerinde adlarından bahsedilmemektedir. Yine Yunan, Roma kaynaklarında, Heredot’un, Ptalemaos’un, Strabon’un eserlerinde Kürtlere rastlanmamaktadır. Ermeni ve Gürcü kroniklerinde yer almamaktadırlar. Hristiyanlığın ilk yayıldığı yerler Ön Asya olduğu halde, o bölgede birçok halkla irtibata geçen Hıristiyan misyonerlerin eserlerinde de her nedense Kürt adlı bir halkı görememekteyiz.

Kürt tarihi ve Kürdoloji çalışmalarının babası Ruslardır, bugün ise Kürdoloji Çalışmaları Batı ve ABD’ye kaymıştır.

(*) https://www.tahtapod.com/blog/sahte-kuert-tarihi-ve-tarihte-kuert-devletleri-tezi

TERÖR DOSYASI /// Mehmet Bedri Gültekin : Terörü bitirmede tarihi fırsat


Mehmet Bedri Gültekin : Terörü bitirmede tarihi fırsat

15 Mart 2020

5 Mart’ta Moskova’da Erdoğan ile Putin’in el sıkışması, sadece Türkiye açısından değil, Rusya dâhil bütün Batı Asya ülkeleri açısından bir felaketin eşiğinden dönmek anlamına geldi. Şimdi önümüze bakmamız gerekiyor.

Moskova’da, Türkiye ve komşularının 40 yıldır başlarını ağrıtan ve bir yandan büyük mali kaynakların bir anlamda boşa harcanmasına yol açarken diğer yandan, bütün bu ülkeleri emperyalist müdahalelere açık duruma getiren etnik dincilik temelli terör ve bölücülük sorunundan, nihai olarak kurtulmalarını sağlayacak gelişmeye kapı aralanmıştır.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, tam da Moskova görüşmelerinin olduğu gün, ‘İdlip sorunu çözüldükten sonra Suriye devletinin, Fırat’ın doğusundaki PKK varlığını sona erdirmeye odaklanabileceğini’ söylemişti.

Altı gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan da (11 Mart), “Suriye, Fırat’ın doğusundaki PKK varlığını sona erdirsin, İdlip sorununun çözümü kolay” dedi.

Sorun, “Esat gitmeden Suriye’de sorunlar çözülmez” diyen Ankara’dadır. Türkiye bu yanlış bakışın sonucu olarak bugüne kadar büyük bedeller ödedi.

Hemen akla gelen soru şudur: Madem en önemli sorunun çözümü konusunda ne yapılması gerektiği noktasında fikir birliği var; o halde neden iki devlet, bu sorunun çözümü için el sıkışarak kuvvetlerinin birleştirmiyor? Neden her iki devlet, doğrudan işbirliği yapmak yerine Rusya üzerinden birbirlerine mesaj veriyor?
Daha doğrusu bu soruların muhatabı Şam değil Ankara’dır. Çünkü Şam, şimdiye kadar defalarca, bütün olan bitene rağmen Ankara ile el sıkışmaya hazır olduğunu açıkladı.

PKK’nın elindeki üç mevzi

Ama Türkiye şimdi, bölücü terör sorununu halletmede tarihi bir fırsat yakalamıştır. PKK’nın son olarak içinde bulunduğu duruma bakarak bunu görmek mümkündür:

PKK’nın elinde bugün üç önemli mevzi bulunmaktadır. Bunlar;

1.Suriye’de, Fırat’ın doğusunda ABD’nin koruması altında sağladığı hakimiyet alanı. Bu alan, Münbiç ile birlikte Suriye’nin yaklaşık üçte birine tekabül etmektedir. Trump’ın da iştahını kabartan Deyrizor petrol bölgesi de bu alandadır.

2.Irak’ta, Kandil ve Sincar’da silahlı güçlerin konuşlandığı üs bölgeleri.

3.Türkiye’de, HDP aracılığıyla elde edilen yasal mevziler. TBMM’de 40 milletvekillik grup, çok sayıda belediye vb.

Suriye ve Irak’taki PKK

Bütün bu “mevziler” içinde PKK’nın en çok önem verdiği, Suriye’de sahip olunan “kazanımlardır”. PKK burada, tıpkı 1991 sonrasında Kuzey Irak’ta yapıldığı gibi bir oldubittiyi, Suriye başta olmak üzere bölge ülkelerine kabul ettirme peşindedir.

Eğer bu hedefine ulaşırsa diğer bölge ülkelerinde bugün artık kaybetmiş olduğu mevzilerini yeniden kazanmayı ummaktadır.

PKK Irak’ta sadece üs bölgelerinde silahlı güç olarak vardır. Buradaki Kürtler, hiçbir zaman PKK’ya sıcak bakmadılar; Barzani, Talabani önderliğindeki yerel Partilere destek verdiler. Bugün de söz konusu Partiler ile PKK arasında, yerli halkın hemen hiç yaşamadığı dağlık alanlarda PKK varlığına göz yummak dışında fazla bir ilişki bulunmamaktadır.

Hiç şüphe yok ki, Irak Kürt partileri ile PKK arasındaki bu zorunlu “mutabakatı”, sağlayan ABD’dir. Yerel halktan herhangi bir destek olmadığı halde, PKK’nın bu ülkedeki varlığının açıklaması, Türkiye ve Suriye’deki etkinliği ile İran’a yönelik potansiyel “kullanıma elverişli araç” olmasının, ABD için ifade ettiği “değer” nedeniyledir..

PKK’yı bitirmek ya da ömrünü uzatmak

PKK bugün için Suriye’de sahip olduğu “mevziye” en büyük önemi veriyor. Türkiye ve Irak’taki olanaklarını da Suriye için kullanıyor.

Buradan şu sonuca varabiliriz. PKK, Suriye’deki konumunu kaybederse, önünde temelli olarak silah bırakmak dışında bir seçenek kalmayacaktır.

Çünkü Türkiye’de kaybetti. Irak’taki silahlı varlığı ise gerekli kitle tabanı olmadığı için, Suriye’deki konum kaybolduktan sonra anlamsız hale gelecektir.

PKK’nın Suriye’deki varlığını sona erdirmenin yolunun ne olduğunu “Barış Pınarı harekatı” ile somut olarak gördük. Hatırlanacağı üzere Türkiye’nin kararlı tavrının sonucunda ABD ilk başta, Suriye’deki askeri varlığını neredeyse tamamen Irak’a çekme yoluna gitmişti. Ama daha sonra Türkiye’nin harekâtının 30 km derinlikle sınırlı kalacağı anlaşıldıktan sonra Irak’a çektiği kuvvetlerini yeniden Suriye’ye gönderdi. Kısacası ABD, PKK yüzünden Türkiye ile bir sıcak çatışmayı göze alamamaktadır.

Ama Suriye devleti, ABD karşısında yalnız bırakılırsa iş sürüncemede kalır ve uzar. Çünkü Suriye devleti ve halkı, tam dokuz yıldır süren yıkıcı bir iç savaşın tarafı olarak yıpranmıştır. Rusya ve İran’ın desteğine rağmen ABD karşısında kısa vadede dezavantajlı durumdadır.

Ama Türkiye ve Suriye, Fırat’ın doğusunda güçlerini birleştirirse, ABD’ye pılısını pırtısını toplayıp gitmek dışında bir seçenek kalmayacaktır.

Yani PKK terörü sorununu derhal bitirmek ya da yıllara yaymak, Ankara’nın Şam ile işbirliği konusunda vereceği karara kalmıştır.

Ankara’daki karar vericiler, tarihi bir sorumluluk ile karşı karşıyadırlar.

HİZBULLAH ÖRGÜTÜ DOSYASI /// AHMET ARSLAN : HİZBULLAH, DEMOKRATİK, LAİK, ATATÜRK İLKE VE İNKİLAPLARINA BAĞLI BİR ÖRGÜT MÜDÜR ???


AHMET ARSLAN : HİZBULLAH, DEMOKRATİK, LAİK, ATATÜRK İLKE VE İNKİLAPLARINA BAĞLI BİR ÖRGÜT MÜDÜR ???

Türkiye, 2016 yılında DEAŞ’a yönelik “Fırat Kalkanı Operasyonunu” yaptı. Hedef “cihatçı ve tekfirci DEAŞ” olduğu için malum çevrelerden pek tepki gelmedi. Ama arkasından Zeytindalı ve Barış Pınarı Operasyonlarında sözkonusu çevreler ayağa kalktı, hatta atağa geçti ve “Savaşa Hayır” kampanyaları açtı.

Çünkü son iki operasyonda hedef PKK idi.

Bu çevrelerin PKK ile hem ideolojik hem de ensest ilişkileri vardı.

Lümpen ulusalcılar ve Kemalistler PKK ile yaptığımız mücadelede Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli gruplar için “cihatçı-tekfirci” yakıştırması yaparak, psikolojik harekata başladılar.

Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli gruplardan eski adı ÖSO, şimdiki adı da Suriye Milli Ordusu olan savaşçılar Şam’daki mezhepçi rejime karşı kendi topraklarını savunmak için yola çıkmışlardı. Her biri Suriye’nin köylerinden, kasabalarından gelerek, yıllardır uğradıkları BAAS zulmüne başkaldıran insanlardı.

Şimdi BAHAR KALKANI OPERASYONU vasıtasıyla malum çevreler tekrar “cihatçı-tekfirci” söylemine sarıldılar.

Türkiye, Suriye’deki mezhepçi BAAS Rejiminin zulmüne uğrayan öz be öz Suriyeli mazlum gruplarla ortak harekat ediyor. Siz bunlara “cihatçı-tekfirci” diyorsunuz.

Peki Türkiye’nin karşı safında, yani SİZİN SAFLARINIZDA hangi gruplar var?

Sayayım mı?

Bugün İdlib’te mücadele ettiğimiz grupların önemli bir bölümü Şii milisler. Çoğunluğu İranlı. Afganistan, Irak ve Yemen’den gelen, temel motivasyonu mezhepçilik olan gruplar bunlar.

Sıkı durun, son hafta İdlib’e Irak’taki Şii milis kuvveti Haşd-i Şabi’den de önemli miktarda militan intikal etti.

Şimdi kemerleri bağlayın.

Son beş-altı yıldır Şam rejimini Ruslarla birlikte canhıraş şekilde savunan gruplardan en önemlisi Lübnan Hizbullahı. Savaş tecrübesi ve motivasyonu en fazla olan grup bu. Son bir haftada TSK onlarca Hizbullah mensubunu etkisiz hale getirdi.
Gelelim neticeye.

Rusları saymıyorum bile. Yukarıda zikredilen grupların hiç birisi Suriyeli değil. Mezhebi motivasyonla savaş alanındalar.

Hepsinin bir dini ve mezhebi kimliği, motivasyonu var.

Türkiye’ye müzahir olan Suriyeli savaşçılar, “cihatçı-tekfirci” ilan ediliyor. Acaba Hizbullah, Şii milisler, Haşd-i Şabi mensupları, demokratik, laik, Atatürk ilke ve İnkılaplarına bağlı, Helsinki Yurttaşlar Derneği Üyesi, Uluslararası Af Örgütü aktivisti kişilerden mi oluşuyor?

Düne, kadar “Türkiye İran olmayacak” paranoyasıyla millete düşmanlık yapanlar, aynı düşmanlığı bugün İran’ın en dinamik unsurlarıyla savaşan Türk ordusuna karşı yapıyorlar.

Bunların müttefikleri değişir ama düşmanları değişmez.

Allah devlete zeval vermesin.

Ahmet Arslan

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI : PKK’ya MOSSAD görevi


PKK’ya MOSSAD görevi

MOSSAD, PKK/PYD terör örgütüne Filistin liderlerini vurma görevi verdi. Kamışlı’da eğitilen 20 terörist Erbil üzerinden Tel-Aviv’e gönderildi.

İsmail Zelvi / Milat Gazetesi

İsrail-ABD’nin yıllardır Türkiye’ye saldırttığı PKK’ya Filistinlileri vurma görevi verildi. PKK/YPG’li teröristler ‘Yüzyılın ihaneti’ anlaşmasına karşı gelen Filistinlileri öldürmek için kullanılacak. Al-Haber Ajansı’nın haberine göre, Suriye’de İsrail için çalışan PKK’lılardan seçilen 20 kişilik terör ekibi Filistin topraklarına taşınarak Filistinlilere suikast ve öldürme olaylarında Mossad ajanı olarak kullanılacak.

ABD’nin Suriye özel temsilcisi James Jeffrey’in yardımcısı William Roebuck, Suudi Arabistan Körfez İşleri Bakanı Semir el Sabhan ile birlikte, PKK’lı teröristlerle pazarlık yaptılar.

İsrail Mossad’ının, PKK/YPG Mossad’ının nüvesini attığı programda başarılı olan 20 terörist Kamışlı’dan Erbil’e, oradan da hava yoluyla Tel Aviv’e götürdü. Teröristlerden üçünün ismi ise deşifre oldu. Ali Muhammed Hasan, Ribar Abdulrezzak Ahmed, Berkhudan Aziz Murad. Teröristler İsrail’e gitmeden önce Kamışlı’da eğitime tabii tutuldular. Eğitime giren 150 terörist arasından seçilen 20 tanesi Tel Aviv’e gönderildi.

Körfez sabotajını PKK mı yaptı?

Öte yandan ABD’nin Suriye özel temsilcisi James Jeffrey’in yardımcısı William Roebuck, Suudi Arabistan Körfez İşleri Bakanı Semir el Sabhan ile birlikte DeirEzzor’da bulunan el-Omar petrol kuyusu bölgesinde YPG karargahında bölücü örgüt yetkilileri ile toplantı yaptı. Toplantının Umman Körfezi’nde Japonya’ya yük taşıyan iki gemiye sabotaj öncesi yapılması dikkat çekti. Yerel kaynaklar. Japon gemilerini vurma görevini, ABD ve Suudlar tarafından PKK’lı teröristlere ihale edildiği konusunu gündeme getirdi.

İsrail’in tehditlerinden korkmuyoruz

Hareketin sözcüsü Hazim Kasım, Gazze’den İsrail’e yönelik roket saldırısının akabinde bazı İsrailli siyasetçilerin yaptığı çağrılarla ilgili açıklamada bulundu.

"İsrailli bazı parti liderlerinin, yapılacak seçimde daha fazla oy almak için savurduğu tehditler, Filistin halkını ve direniş gruplarını korkutamaz." diyen Kasım, Filistin halkının ablukayı kırmak ve onurlu bir yaşam sürme hakkını elde edebilmek için mücadelesine devam edeceğini vurguladı.

Kasım ayrıca hareketin, İsrail-Gazze arasında ateşkesin kalıcı hale getirilmesi ve ablukanın kırılması için ortam hazırlanması konusundaki çalışmalarını ara bulucularla sürdürdüğünü belirtti.

İsrail uçakları Gazze’nin doğusu ile güneyindeki noktalara hava saldırısı düzenlemişti. Saldırı, İsrail yerel basınının, Gazze’den İsrail’in güneyindeki Sderot kentine atılan roketin bir binaya isabet ettiğini duyurmasından birkaç saat sonra gerçekleşmişti.

Roket saldırısının ardından İsrailli siyasetçiler, Hamas liderlerine suikast düzenlenmesi ve Gazze’ye şiddetli karşılık verilmesi çağrısında bulunmuştu.

Mısır, Katar ve BM, bir süredir Filistinli gruplar ile İsrail arasında "Gazze’deki gösterilerin durdurulması karşılığında bölgeye uygulanan ablukanın hafifletilmesine dayanan bir ateşkes sağlanması" için görüşmeler yürütüyordu.