TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI : Abdullah Öcalan Memlekete Hoş geldin !!!!


Abdullah Öcalan Memlekete Hoş geldin

11 Mayıs 2017

Gerçek Bir Kahramanın Aziz Hatırasına

Yazar: Yılmaz Özdil

Allah yardımcımız olsun.”

Özel uçağa bindiler. Antalya’ya gittiler. Karpuzkaldıran askeri tesislerine yerleştiler. Uçağın kuyruğundaki Türk Bayrağı ve kimliğini gösteren işaretler kapatıldı. Üç gün sonra, vakit tamam… Tekrar havalandılar.

Ekip lideri pasaportları dağıttı. Fotoğraflar gerçek, geriye kalan tüm bilgiler sahteydi. İş adamı kimliğinde görünüyorlardı. İyi de hangi ülkeye gidiyorlar, neyin ticaretini yapıyorlar? Ekip lideri hariç, hiçbiri bilmiyordu. Sadece “Afrika’ya gittikleri” söylenmişti. Kendi aralarında şakalaşıyorlardı, “muz cumhuriyetinden geldiğimize göre, herhalde muz tüccarıyız” diyorlardı!

Altı saat uçtular, piste tekerlek koydular. Terminal binasında “Welcome to Entebbe International Airport” yazısını gördüler. Uganda’daydılar. Ta 23 sene evvel Filistinli korsanlar tarafından kaçırılan ve İsrail komandoları tarafından basılan Air France uçağının enkazı hala oradaydı.

Başkent Kampala’da The Windsor Lake Victoria Otel’e yerleştiler. Beklediler. Dört gün sonra… Ekip lideri odaları tek tek aradı, lobide buluştular. O ana kadar gizlenen görevi açıkladı: “Kenya’ya gidiyoruz, bebek katilini alacağız!”

Entebbe’ye geldiler, tam pasaport kontrolüne girerken, bir telefon… Görev ertelendi. Otele geri döndüler. Sabrın sınırlarını zorlayan bekleyiş başladı. Artık ne yapacaklarını biliyorlardı ama, bu sefer de saatler geçmek bilmiyordu. Ya görev iptal edilirse? Ya bu kadar yakınken elleri boş dönerlerse?

Üç gün, üç sene gibi geçti. Nihayet beklenen an geldi. Bindiler, Nairobi Jomo Kenyatta Havalimanı’na indiler. Uçakta bekleyeceklerdi. Paket, kendi ayağıyla gelecekti. Pilot kuleye bilgi verdi: “İki saat sonra havalanacağız, rota Hollanda.”

Ekibin Hollandalıya benzeyen sarışın mavi gözlü elemanı merdiven başına çıktı. Pilot, sağ motoru çalıştırdı. Üç otomobillik konvoy, aprona hışımla daldı, uçağın yanında zınk diye durdu. Hollanda’ya gidiyorum zanneden paket, indi. Hollandalı (!) gülümseyerek başıyla selamladı. Paket koşar adım merdivenleri tırmanırken, sol ve kuyruk motorları çalıştırıldı, kapı kapandı.

“Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin!”

Paket’i Bandırma’da teslim ettiler, tekrar havalandılar, başladıkları yere, Etimesgut’a indiler. MİT müsteşarı hangarda bekliyordu, tek tek kucakladı, duygusal bir konuşma yaptı. Çankaya Köşkü’ne götürdü. Cumhurbaşkanı Demirel, kahramanları Pembe Köşk’te, Atatürk’ün makam odasında karşıladı.

“Sizlerle hatıra fotoğrafı çektiremiyorum. Çok gizli bir görevi başarıyla ifa ettiniz. Şartlar, bundan sonra da gizliliğin korunmasını gerektiriyor. Sizleri bir fotoğraf karesinde buluşturmanın sakıncalı olduğunu düşünüyorum” dedi.

Birer kol saati hediye etti.

Saatlerin arkasında “T.C. Cumhurbaşkanı, 18.2.1999” yazıyordu.
*
Bu zorunlu gizlilik, tırışkadan efsaneler, köfteden kahramanlar yarattı. Sadece dokuz kişiydiler ama, neredeyse dokuz bin kişi o uçakta bulunduğunu ima etti.

Halbuki kanıt belliydi.
O saatler kimdeyse, uçakta onlar vardı.

Ve o saatlerden birinin sahibi rahmetli oldu.
Gazetelerde haber yapıldığı için, artık yazabiliriz…
“Abdullah Öcalan, memlekete hoş geldin” diyen ekip lideri, bordo bereli Albay Abdullah Soyluoğlu’ydu.

TSK’dan MİT’e geçmişti. Kıbrıs’tan Güneydoğu’ya sayısız kozmik görevde bulunmuş, hiçbirini şahsi ikbali için kullanmamış, sıra dışı hayatına rağmen sıradan kalmayı başarmış bir vatan evladıydı. İki tane mantar tabancası patlatanlar bile 22 tane kitap yazarken… Gerçek efsane albayın adını, rahmetli oluncaya kadar duyan olmadı.

Karakterini özetleyebilmek için tek örnek vereyim… Hastalandı. Öğretmen eşi ve iki kızı, tembihliydi. Asla kimseden iltimas istemeyeceklerdi. Herhangi bir emekli vatandaş gibi, devlet hastanesine gittiler. Vaziyet kötüydü, akciğerde, beyinde tümör… İlerlemişti, derhal ameliyat gerekiyordu, yoğun bakımda yer yoktu. Madem subaysınız, Haydarpaşa GATA’ya gidin dediler, gönderdiler.

GATA’ya geldiler, yoğun bakımda yer yoktu!

Cumhuriyet tarihinin en önemli görevlerinden birini gerçekleştirmiş olan efsane albay, acil serviste, bir sedyede yatıyordu. Eşi, kızı çaresizce başında bekliyordu.

Hani devamlı sallarız ya, “vatan sana minnettar” filan… İşte buydu.

Neyse ki, GATA komutanı tesadüfen acil servise geldi, tesadüfen gördü, yoğun bakımda yer yaratıldı. Ama maalesef, ameliyat edilemeden vefat etti. Çünkü, ailesine bile yük olmak istememişti, hastalığının nereye varacağını biliyordu, üzülmesinler diye son dakikaya kadar ailesine bile söylememişti. Kasım ayında, baba ocağında, Konya Seydişehir’in Gökhüyük köyünde toprağa verildi.

Ondan geriye bir büyük onur mirası, bir de madalya gibi kol saati kaldı.

Ve bugün, Öcalan’la pazarlığa oturan MİT’in haline bakınca, bakanların koluna takılan saatlere bakınca… Diyorum ki, hakikaten “kâhin” gibi adamlarmış.

“Muz cumhuriyetinden geliyoruz” derken, aslında ne kadar da haklılarmış!

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler


ERCAN CANER : Bomba Yüklü Araçlara Karşı Tedbirler

15 Eylül 2020

EYPD Ortamında Harekât

El Yapımı Patlayıcı Düzenekler (EYPD) teknolojik imkân ve kabiliyetler ile üstün ateş gücüne sahip olmayan ordu ve unsurların stratejik operasyonel ve taktik silahıdır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Eylül 2020

Bomba yüklü bir araca karşı en iyi korunma tedbiri aradaki mesafeyi korumak ve düşmanın ateşine karşı örtü ve koruma sağlayan bir mevzii almaktır. Keskin nişancılar ve emniyet personeli her zaman uyanık olmalı, hareket halindeyken veya yol kenarındaki molalarda yaklaşan araçları sürekli olarak izlemeli ve hiçbir şüpheli aracın dost unsurlara yaklaşmalarına fırsat vermemelidir. Sivil sürücüleri hareket halindeki konvoylara yaklaşmamaları konusunda uyaran işaretler kullanılmalıdır.

Konvoy ve devriye personeli giderek artan oranda şiddet kullanma usullerine vakıf olmalıdır. Devriye araçlarının yavaşlamasına neden olan tehlikeli bölgeler ve dar yerlerde tehlikeye karşı hazırlıklı olunmalıdır. Düşmanın dost unsurlara yaklaşmak maksadıyla sık olarak kullandığı yol üzerindeki farklı yönlerden gelen trafiğin birleştiği yerlere ve yokuş aşağı/yukarı rampalara özel bir dikkat sarf edilmelidir. Güvenlik personeli, bomba yüklü bir aracın her yönden saldırabileceği hususunda uyarılmalıdır. Afganistan, Irak ve Suriye’de gerçekleştirilen bomba yüklü araç saldırılarının bazılarında, birlikler karşı yönden gelen trafik arasında bulunan bomba yüklü araç taarruzlarına da maruz kalmışlardır.

Bir konvoy içerisinde ilerlerken düşmana kârlı bir hedef sunmaktan kaçınmak maksadıyla daima çok dikkatli olunmalıdır. Sürekli olarak saldırgan bir savunma durumunun muhafaza edilmesi ve sivil trafikle ilgilenmek maksadıyla planların önceden hazır olması gerekmektedir.

Sivil trafiğin geçmesi ya da yaklaşması durumunda uygulanacak hareket tarzlarını belirlemek maksadıyla vazife analizi çok iyi yapılmalıdır. Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine izin verilecek ise, araç ve sürücülerin, sivil araçlar yaklaştıkça kontrol tedbirlerinin artırılması maksadıyla, önceden belirlenmiş bir kontrol planı mevcut olmalıdır.

Yaklaşan sivil trafiğin konvoyu geçmesine müsaade edilmeyecek ise sivil sürücüleri uyaracak ve konvoya yaklaşmamalarını sağlayacak bir plan mevcut olmalı ve bütün personel, giderek artan oranda şiddet ve silah kullanımı hususunda çok iyi eğitilmiş olmalıdır.

Mahalli sürücüleri devriye araçlarına yaklaşmamaları hususunda ikaz eden işaretlerin kullanılması

Bu tedbirler bulunulan ülkenin lisanında uyarı işaretlerinin kullanılmasını, bütün yolu kapsayacak şekilde ilerlemeyi, görsel işaretleri, araç kornalarının kullanılmasını ve araçları yaklaşmamaları için uyaran işaret fişeklerini kapsar, bununla beraber tedbirler, bunlarla sınırlı kalmamalıdır. Unutulmamalıdır ki düşmanı uzakta tutmak ve yaklaştırmamak bomba yüklü araçlarla yapacağı taarruzları engelleyecektir. Dost unsurlar asla potansiyel bir hedef haline getirilmemelidir.

İntikal Halindeyken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

Giderek artan şiddette kuvvet kullanımı/angajman kuralları:

Kullanılan teknikler basit, kolaylıkla anlaşılabilir ve kesin olmalıdır.

  • Defansif/taarruzi araç manevraları.
  • Araçların arkasına asılan Arapça ‘‘Yaklaşma, Geçme!’’ uyarı işaretleri.
  • El ve kol işaretleri.
  • Korna, siren ve düdük kullanılması.
  • Geceleyin ışıldak kullanımı.
  • Yeşil lazer ışıklarının kullanılması.
  • Öldürücü olmayan ikazların kullanılması.
  • Kimyasal ışıkların kullanılması.
  • Küçük işaret fişeklerinin kullanılması.
  • 40 mm çaplı gözyaşı bombalarının kullanılması.
  • İkaz atışlarının kullanılması.
  • Gerekirse angajman kurallarına uyularak yaklaşan araca ateş açılması.
  • Gerektiğinde angajman kurallarına uygun olarak sürücü ve yolculara ateş açılması.

Sabit Durumdayken Düşmanın Emniyetli Mesafede Muhafaza Edilmesi

  • Bölgenin keşfi, işgal edilmeden önce yapılmalıdır.
  • Durmayı müteakip 5/25 metre kontrolleri icra edilmelidir.
  • Mayın ve gömülü EYPD tehditlerine karşı yollardan olabildiğince uzak durulmalıdır.
  • Doğal engellerden yararlanılmalıdır.
  • İyi bir dağılma uygulanmalıdır.
  • Çepeçevre emniyet tedbirleri alınmalıdır
  • Trafik konilerinin kullanılması.
  • Dikenli tellerin kullanılması.
  • İşaretlerin kullanılması.
  • Yol engellerinin kullanılması.
  • Gözetleme yerinin belirlenmesi.
  • Derinlikte savunma tedbirlerinin alınması.
  • Elektronik karşı koyma cihazlarının azami sahayı kapsayacak şekilde mevzilendirilmesi.

Trafik Kontrol Noktaları

Trafik kontrolleri düşmanın hareket ve gayretlerini kısıtlar ve planlarını uygulamasını geciktirir. Birçok kontrol noktasında yapılan aramalardan sonuç alınamasa da, önemli birçok şeyin tespit edildiği kontrol noktaları da bulunmaktadır. Düşman tarafından uygulanan bomba yüklü araçlarla yapılan saldırıların artması, bir yerde uzun süre kalan sabit trafik kontrol noktalarının düşman saldırılarına maruz kalma riskini artırmıştır.

Bomba yüklü araç saldırılarından sakınmak maksadıyla Trafik Kontrol Noktalarının (TKN) hazırlanma ve işgal süresi 20–30 dakika ile sınırlanmalıdır. (Vazife, düşman, arazi, meteorolojik durum, elde mevcut zaman ve sivil faktörler). Zamanın bu süreyle sınırlandırılması, TKN’larının süratle hazırlanmasını, işletilmesini ve faaliyetin sonunda toparlanmasını sağlayarak, düşmanın bomba yüklü araçlarla yapabilecekleri saldırılara engel olur. Afganistan, Irak ve Suriye’de görülen saldırılarda; işgal süresini uzatan TKN’larına düşmanın hafif silahlar ve roket ile saldırdığı gözlemlenmiştir. Bunun da ötesinde, bulunduğu yeri uzun süre işgal eden bir TKN etkinliğini kaybedecektir. Haberler çok hızlı yayıldığından TKN’nın yerini öğrenen düşman unsurlar yollarını değiştirecektir.

Trafik Kontrol Noktasının Hazırlanması

Trafik kontrol noktaları değişik yerlerde ve değişik zamanlarda kurulup kısa süre işgal edilmelidirler. Liderler, kurulma ve işgal süresini sınırlandırmanın yanı sıra dost unsurlara ait araçları TKN içerisinde azami şekilde dağıtmalı ve sivil trafiğin sabit durumdaki birliklere yaklaşmalarını önlemek maksadıyla mevcut bütün imkânlardan azami şekilde istifade etmelidirler. Karşı tedbirlerden bazıları aşağı sıralanmıştır:

  • TKN Arama Timinin ana yolun dışında tesis edilmesi.
  • Yol işaretlerinin bulunulan ülke lisanında olması.
  • Emniyet araçlarının (kanatlar) azami uzaklığa mevzilendirilmesi.
  • Toprak setleri ve duvarlar gibi doğal ve suni engellerden yaklaşan tehditlere karşı azami şekilde istifade edilmesi.
  • Mevziilerin işgal öncesi olası EYPD (El Yapımı Patlayıcı Düzenek) açısından araştırılması ve optik cihazlarla kontrol edilmesi (Düşman kullanılacak örtülü mevzileri önceden tahmin edebilir ve EYPD yerleştirebilir).

Muharebe Lojistik Devriyeleri

Bir askerin yapabileceği en büyük hatalardan bir tanesi: kendisinin bir savaşçı değil de destek personeli olduğunu düşünmesi ve korunma görevini diğerlerinin vazifesi olarak algılamasıdır. Barış zamanında uygulanan idari tedbirler muharebe esnasında hiçbir işe yaramamaktadır. Örneğin: barış zamanında kaza mahallinin terk edilmemesinin gerektiği herkes tarafından bilinen bir kuraldır. Muharebe sahasında ise durum tamamen farklıdır. Önemsiz bir tampon kazası için kesinlikle durulmamalı ve polisin gelmesi beklenmemelidir. Düşman, duraklayan konvoyu tespit edebilir ve bomba yüklü bir araçla saldırı düzenleyebilir. Gün ışığında araç farları mutlaka kapatılmalıdır. Açık farlar düşmanın sizi uzak mesafelerden tespit etmesini sağlayarak bomba yüklü bir araçla saldırı düzenlemesine neden olabilir.

Konvoy Bir Muharebe Harekâtıdır

İki nokta arasında hareket eden bütün askeri araçlar bir konvoy teşkil ederler. Muharebe sahasında ise konvoylar; Muharebe Lojistik Devriyeleri (MLD) olarak adlandırılan bir muharebe harekâtıdır. Düşman, araç içindeki dost unsurlara zarar vermek maksadıyla bütün imkân ve kabiliyetlerini kullanacaktır. Muharebe sahasında bir yerden başka bir yere gitmek kesinlikle konvoy harekâtı olarak değerlendirilmemelidir. MLD komutanları her intikal için birlik idare prosedürlerini uygulamalı ve provalar icra etmelidir.

Bütün kurtarma, ilk yardım ve muhabere cihazları faal olmalı, yeteri kadar mühimmat araçlara yüklenmelidir. Kurtarma harekâtı için çeki demiri, halat ve zincirler alınmalı kullanılır durumda oldukları hareket öncesi kontrol edilmelidir. Yangın söndürme cihazlarının yerleri ve dolu oldukları kontrol ve teyit edilmelidir. Harita üzerinde rota ayrıntılı olarak incelenmeli, araçların aralıkları belirlenmeli ve telsiz frekansları koordine edilmelidir. Büyük araçlar mevcut ise, acele kurtarma maksadıyla MLD bünyesine bir kurtarıcı dâhil edilmesi dikkate alınmalıdır.

Muharebe sahasında her an her şey olabilir. Komutanlar; hasar görmüş araçlar, lastik patlamaları, arıza yapan araçlar, düşmanın direkt ve endirekt ateşlerine maruz kalma, EYPD tespit edilmesi, patlama öncesi ve sonrasında uygulanacak hareket tarzlarını belirlemeli, personelini eğitmeli ve provalar icra etmelidirler. Bununla birlikte hazırlanan planların her duruma uygun olması mümkün değildir. Komutan karşılaşılan her olayda durum muhakemesi yaparak bir karara varmalı ve bu kararını uygulamalıdır.

Hareket halindeki dost araçlara çok yaklaşan sivil araçlara karşı uygulanacak olan, giderek artan oranda şiddet kullanım usulleri gözden geçirilmelidir. Provalar yapılarak bütün personelin düşmanla temasa geçme kurallarına tamamıyla hâkim olması sağlanmalıdır.

Muharebe Lojistik Devriye Harekâtında Göz Önüne Alınacak Hususlar

Ana esaslar:

  • Sürücüler dikkatlerini araç kullanmaya yoğunlaştırmalıdır.
  • VDAM+Z faktörlerine bağlı olarak konvoy içinde taktik aralıklar muhafaza edilmelidir.
  • Mahalli trafikten uzak durulmalıdır.
  • Sert zemin üzerinde ilerlenmeli, virajlarda açıktan dönülmeli ve yoldaki çukurlardan kaçınmalıdır.
  • İntikal esnasında balistik koruyucu camlar kullanılmalıdır.
  • Mümkün ise yolun ortasından gidilmelidir.
  • Keskin nişancılar yol üstü yaya ve araç geçişlerine dikkat etmelidir.
  • Silahçılar mümkün olabildiğince her an ateşe hazır durumda olmalıdırlar.

Muharebe Lojistik Devriyesinde Emniyet Tedbirleri

  • Barış zamanı taktik, teknik ve usulleri uygulanmamalıdır. Örneğin: bir lastik patlamış ise ve yeterli emniyet personeli yok ise patlamış lastik üzerinde bir sonraki ileri üsse kadar gitmek zorunda kalınabilir. Hasar görmüş bir araç terk edildiğinde durum en kısa zamanda üst birliğe rapor edilmelidir.
  • Araçlar hızlı sürülmeli, EYPD tehdidinden çok daha fazla tehlike oluşturacak şekilde aşırı sürat yapılmamalıdır. Kolay bir hedef olmaktan sakınmak maksadıyla araçlar çok yavaş sürülmemelidir. En acemi sürücü konvoyun gerisine, en tecrübeli sürücü de konvoy başına planlanmamalıdır.
  • Yolun sağ ve sol kenarlarına olabilecek EYPD’den sakınmak maksadıyla yolun ortasından hareket edilmelidir.
  • Konvoy bünyesinde hareket halindeyken isabet alındığında bütün dikkat dışarıya yoğunlaştırılmalıdır. Sıhhiyeci ve muharebe hayat kurtarma personelinin görevlerini yapmalarına yardım edilir. Esas vazife düşmanla temas (angajman) kurallarına bağlı kalarak düşmanı en kısa zamanda etkisiz hale getirmektir.
  • Düşman hafif silahlarına ve parça tesirli mühimmata karşı koruma sağlayan balistik camlar mutlaka kullanılmalıdır.
  • Yol üzerindeki çukurlara dikkat edilmeli ve tekerlekler bu çukurların üzerlerinden geçirilmemelidir.
  • Düşman unsurları ve teröristlerin, EYPD’ni aynı çukurlara birçok kez yerleştirdikleri unutulmamalıdır.
  • Yolu kesen yaya ve araç üst geçitlerine azami dikkat gösterilmelidir. Düşman buraları gözetleme maksadıyla kullanmaktadır. Keskin nişancılar üst geçitlere yaklaşırken ateşe hazır durumda olmalıdırlar.
  • Virajlar açıktan dönülmelidir. Araç tekerlekleri mümkün olabildiğince önde giden aracın tekerlek izleri üzerinde muhafaza edilmelidir.
  • Araç zırhlı olsa dahi, kol ve bacaklar her zaman araç içinde olmalıdır.
  • Göz ve kulakları korumak maksadıyla balistik gözlükler ve kulaklıklar her zaman takılı olmalıdır.
  • Bütün duraklamalarda aracın etrafı kontrol edilmeli 5/25 metre kontrolleri uygulanmalıdır.
  • Tali EYPD saldırıları göz önüne alınarak hasar görmüş araçların kurtarma/onarım öncesi ölüm bölgesi dışına tahliye planları yapılmalıdır.

TERÖR DOSYASI /// Osman Başıbüyük : Büyük Oyun – Yeni Zelanda Saldırısının Perde Arkası


Osman Başıbüyük : Büyük Oyun – Yeni Zelanda Saldırısının Perde Arkası

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

18 Mart 2019

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 18 Mart 2019

Foto: TREASURE MAGAZINE

Brenton Tarrant adlı Avusturalyalı bir terörist, 15 Mart 2019 Cuma günü, Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde iki camiye silahlı saldırı gerçekleştirdi. Müslümanları hedef alan bu acımasız terör saldırısında, 50 kişi hayatını kaybetti, onlarca yaralı var.

Geçmişte yaşanmış, çok daha fazla sayıda insanın öldüğü birçok terör saldırısı var. Hatta benzer örnekleri ülkemizde de pek çok defa yaşadık. Ama bu saldırı hepsinden başka. Münferit bir saldırı olmaktan ziyade “bir dönemin kapı aralayıcısı” gibi gözüküyor.

Profesyonel Bir Oyunu Ancak İstihbarat Örgütleri Kurgulayabilir

Bu manada Yeni Zelanda saldırısı, bir meczubun veya bir şizofrenin yaptığı bir iş değil. Kesinlikle profesyonel. Profesyonellikten kastım; saldırının profesyonelce planlanıp, profesyonelce icra edilmiş olması değil. Orası zaten öyle.

Asıl profesyonellik, saldırı bildirisinde (manifestosu) gizli. Saldırının asli amaçlarından birisinin de o bildiriyi bütün dünyaya okutmak olduğu anlaşılıyor. İşte o bildiriyi uzman birileri kaleme almış.

Böyle bir saldırıyı istihbarat örgütlerinden başkası tezgâhlayamaz. Siz Suudilere bakmayın, iyi bir istihbarat örgütü geride iz bırakmaz. Dolayısıyla eldeki tetikçiden yola çıkarak bir yerlere ulaşılabileceğini umut etmek beyhudedir. Ama akıl yürüterek, bu saldırıyla nasıl bir oyunun, kim veya kimler tarafından kurgulandığını tahmin edebiliriz. Kimin yaptığını öğrenip de ne yapacağız demeyin. Kimin tezgâhı ne amaçla kurduğunu keşfederseniz ya oyunu bozar ya da en az zararla bu tuzaktan çıkmayı başarırsınız.

Bu tür terör olayları etki-tepki mekanizması üzerinden fay hatlarını tetiklemek için kullanılır. Fay hatlarında yaşanacak sürtüşme ve çatışmalar ise istenilen nihai hedefe ulaşılmasını sağlar. Fakat harekete geçen fay hatlarını kontrol etmek ve arzu edilen istikamete yönlendirmek her istihbarat örgütünün harcı değildir.

Örneğin bizimkiler, 1970’lerde Kürt Sol hareketini kontrol etmek için Apocuları kurdular. Başkaları yaratılan bu aracı ellerinden aldı, PKK’ya dönüştürüp silah olarak bize geri çevirdi. Aynı şekilde, Hizmet Hareketini (FETÖ) hem ülke içinde hem ülke dışında siyasi manivela olarak kullanmayı tasarladılar; CIA geldi hareketin sözde peygamberini Amerika’ya götürdü, sonra da örgütü Gladyo’ya çevirip bize karşı kullandı. Demek istediğim, niyet önemli değildir. Bir aracı/maşayı “gücü” olan kullanır. Gücünüz yoksa oyunu siz kurgulamış olsanız dahi sonuç sizin arzu ettiğiniz gibi olmayabilir. Burada bahsedilen gücün en önemli unsuru, hiç şüphesiz istihbarat örgütünün entelektüel (intelligence-zekâ/akıl) kapasitesidir.

Yukarıda bahse konu saldırıyı tanımlarken, “bir dönemin kapı aralayıcısı” olarak tarif etmiştik. Yani bir süreçten bahsediyoruz. Bu süreci tezgâhlayıp yönetebilecek bir istihbarat örgütünün kabaca aşağıdaki yeteneklere sahip olması gerekir:

1) Entelektüel kapasitesi çok yüksek olmalıdır,

2) Arkasında güçlü bir politik, diplomatik, ekonomik, teknolojik ve askeri desteği olmalıdır,

3) Uzun soluklu bir süreci kendi planları doğrultusunda, müdahalelerle yönetebilecek güce sahip olmalıdır,

4) Müdahaleler için ellinde kullanıma hazır çok çeşitli aktörler bulunmalıdır,

5) Kurguyu öyle yapabilmeli ki, perde arkasında kendisinin olduğu kesinlikle anlaşılmamalıdır. Böylece,

  1. Kurulan mekanizma bozulmadan işlemeye devam eder,
  2. Kendi devletine bir zarar gelmez,

Sonuçta belli bir müddet sonra planlanan nihai hedefe ulaşılır.

Bu tür bir planlamayı yapabilecek yukarıda kabaca sıralanan yeteneklere sahip dünyada aşağı yukarı 4 istihbarat örgütü vardır: 1) MI6 (İngiliz), 2) BND (Alman), 3) CIA (Amerikan), 4) MOSSAD (İsrail). Fransız, Rus ve Çin istihbarat örgütleri bu kapasitede görülmemektedir. Böylece şüpheli sayısını kolayca dörde indirmiş oluyoruz.

Operasyonun Nihai Hedefi Ne Olabilir?

Kurgulanan operasyonun mutlaka nihai bir hedefi olmalıdır. Ayrıca operasyonun icra edileceği belli bir coğrafya, bir bölge veya bir ülke olmalıdır. Nihayetinde aktörler olmadan oyun oynanmaz. Bu üç unsura yönelik ipuçları, teröristin yayınladığı, ama aslında ilgili istihbarat örgütü tarafından kaleme alınan bildirinin içeriğinde mevcut. Şimdi bu üç unsur üzerinden olayı değerlendirelim.

Kim olduğunu keşfetmeye çalıştığımız istihbarat örgütünün yazdığı bildiride özetle; “Avrupalı “beyaz” insanın doğurganlık oranının çok düştüğü; nüfusun giderek yaşlandığı; beyaz insanın sistemin devamı için ülke ve şirketlerin ihtiyaç duyduğu ucuz işgücü, yeni tüketici ve vergi ödeyecek nüfusu yaratamadığı; bu sebeple siyasilerin ve şirketlerin dış göçü desteklediği; göçün devam ediyor olması ve göçmenlerin doğurganlık oranının yüksekliği sebebiyle, Avrupa’nın tarihte görülmediği ölçüde bir istila yaşadığı, “istilacıların” beyaz insanın yerini aldığı; istilanın tüm Avrupa’da bir etnik değişim, bir kültürel değişim, bir ırksal değişim yaratarak aslında bir beyaz soykırımı yaptığı, bu değişimi durdurmak için Avrupa’da yaşayan göçmenlerin ezilmesi ve Avrupa topraklarından atılması gerektiği; bunun barışçıl yollarla olamayacağı, Yeni Zelanda örneğinde olduğu gibi akla gelebilecek her türlü şiddet eylemi ile ancak başarılabileceği” söyleniyor. Bu değerlendirme ışığında nihai amaç; “Avrupa’ya yönelen göçü durdurmak” olabilir.

Foto: Indian Folk

Aynı zamanda bildiride; “Büyük değişimler ve ihtiyaç duyulan değişimin ancak büyük bir kriz sonrasında gerçekleşebileceği; kademeli ve yavaş bir değişimin asla zaferle sonuçlanmayacağı; bu sebeple her yerde ve her fırsatta toplumun rahatsız edilerek, istikrarsızlaştırılması gerektiği” söyleniyor. Bu bilgilere göre ise nihai amacın; “bir toplumu, bir ülkeyi veya bir bölgeyi istikrarsızlaştırmak” olduğu kanaatine varılabilir.

Yani nihai amaç için iki seçeneğimiz var: 1) Avrupa’ya yönelen dış göçü durdurmak, 2) Avrupa’da istikrarsızlık yaratmak. Acaba hangisi? Tahmin yürütebilmek için diğer iki unsura, aktörlerin kim olduğuna ve operasyon bölgesinin neresi olduğuna bakmamız gerekiyor.

Oyunun Aktörleri

Şimdi oyunun aktörlerini tahmin etmeye çalışalım. Aslında bu hiç de zor değil. Saldırıda Müslüman göçmenler hedef alınmıştı; çarpıştırılacak taraflardan birinin Müslüman kökenli göçmenler olduğu çok açık. Genelden daha özele inmek için yine İstihbarat örgütünün yayınladığı bildiri ve saldırıda verilen mesajlara bakmak gerekiyor.

Rusya Devlet başkanı Vladimir Putin, Hindistan başbakanı Narendra Modi ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan BRICS zirvesinde görülürken.
Foto: Gianluigi Guercia/Reuters

Bildiride; “Boğaz’ın doğu tarafında barış içinde yaşayabilirsiniz. Fakat Avrupa topraklarında, Boğaz’ın batısındaki herhangi bir yerde yaşayamazsınız. Sizi öldürür ve topraklarımızdan süreriz. “Konstantinopolis’e gelecek ve bütün camiler ile minareleri yıkacağız. Ayasofya’yı minarelerden kurtaracağız. İstanbul bir kez daha Hristiyan toprağı olacak.” ifadeleri yer alıyor. Bildirinin bir başka yerinde; “Türkiye’yi bir Avrupa örgütü olan NATO’dan koparmalı ve Türkiye’yi yeniden gerçek pozisyonu olan düşman konumuna itmeliyiz.” diyor. Bir örnek daha verelim; “Avrupa topraklarına yönelen yabancı istilasının gelecekte, Çin, Türkiye, Hindistan veya üçünün karışımından kaynaklanacağı” iddia ediliyor.

Saldırı icra edilirken verilen mesajlara bakacak olursak; örneğin, kullanılan silahların birinde Kosova Savaşı’nda Osmanlı Padişahı 1. Murad’ı sırtından bıçaklayarak şehit eden Sırp Miloş Obiliç’in adı yazılı. Yine silahlardan birinde 1683 tarihi ile 2. Viyana Kuşatmasına atıfta bulunuluyor. Türklerle ilgili daha bir sürü örnek saymak mümkün. Uzatmayalım, ana aktörlerden birisi Avrupa’da yaşayan Müslüman kökenli Türkler yapılmak isteniyor. Bir başka deyişle Türkler hedef tahtasına oturtulmuş durumda.

Karşı tarafta kimler var dersiniz? Almanya’dan örnek verelim; Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) örgütü, Ölümsüzler (Die Unsterblichen) gibi Neonazi gruplar ile güvenlik kuvvetleri, istihbarata bağlı özel yetiştirilmiş provokatörler, ajanlar, tetikçiler vb. açık-örtülü bir sürü aktör olabilir.

Bu Oyun Nerede Oynanacak?

Bildiride, “Avrupa’nın göçmenlerden kurtarılacağı” söyleniyor. Anlayacağınız harekât alanı tüm Avrupa. Ancak biraz detaya girecek olursak yine bildiriye bakmamız gerekecek. Öldürülecekler listesinin başında Merkel var. Merkel, “beyaz ve Alman aleyhtarı her şeyin anası” olarak görülüyor. Hiç kimsenin etnik olarak Avrupa’ya onun kadar zarar vermediği söylenerek, Merkel’in göçmen politikası eleştiriliyor. Merkel’in azalan ve yaşlanan Alman nüfusun yerini dolduracak göçmenlerin ucuz iş gücü olarak kullanılması fikri, Almanya’ya bir ihanet olarak gösteriliyor.

Foto: Krisztian Bocsi/Bloomberg

Bildiride; “Beyaz karşıtı CEO’lara ölüm” sloganı ile biten bölümde şu tehditler savruluyor: “Ucuz iş gücünden yıllarca kâr edenler hiç cezalandırılmadılar. Cebini düşünen bu ekonomik elit, işgücü olarak beyazlar yerine göçmenleri çalıştırmayı tercih ediyor. Onlara karşı tepkimiz çok sert ve acımasız olacak. Avrupalılar yerine göçmenleri tercih eden şahıs, şirket sahibi, şirket yöneticisi, kamu görevlisi, kim olursa olsun bu hainleri yok edeceğiz”.

Bildiride “şehirlerimizi geri alın” sloganıyla biten bir bölüm var. Bu bölümde; “kırsal alanların ve köylerin her zaman onların olduğu ve öyle kalacağı, ancak şehirlerin yabancı istilası altında olduğu” söyleniyor. Avrupa ülkelerine baktığımız zaman en çok göçmenin %25 ile Almanya’da olduğunu görüyoruz. Onu %19 oranıyla Fransa takip ediyor[1]. İlk 10’daki Alman şehrinde ise göçmen oranı %30’ları geçiyor[2].

Avrupa’da en çok yabancı işçinin çalıştığı ülke hangisi diye bakacak olursanız, karşınıza Almanya çıkar. Oyunun aktörlerinden en önemlisinin Türkler olduğu tespitini yukarıda yapmıştık. Türklerin Avrupa’da en yoğun yaşadığı ülke hangisi diye soracak olursanız yine karşınıza Almanya cevabı çıkar. Bütün bu değerlendirmeler ışığında harekât alanının genelde Avrupa, özelde ise Almanya olacağı anlaşılıyor.

Çıkarım ve İki İhtimal

O zaman şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz. Bir veya birkaç istihbarat örgütü, dünyada yükselen göçmen karşıtlığı akımının yarattığı fay hatlarını terörist saldırılar ve çeşitli provokasyonlarla tetikleyerek 2 şeyden birini yapmak istiyor; 1. Genelde Avrupa’ya, özelde Almanya’ya yönelen dış göçü durdurmak istiyor veya 2. Göçmen karşıtlığı temelinde çıkartacağı çatışmalar ile genelde Avrupa’yı, özelde Almanya’yı istikrarsızlaştırmak istiyor.

1. İhtimal: Birinci ihtimali ele alacak olursak, Almanların ırkçılık konusunda sicillerinin hiç de temiz olmadığını görürüz. 2’nci Dünya Savaşı’nda Yahudilere yaptıkları ortada. Almanların bilinçaltında halen “üstün ırk” oldukları fikri yerini koruyor. Bu günlerde, Alman sosyal medyasında 2. Dünya Savaşı döneminde yapıldığı iddia edilen “Alman ırkını yok etme planları” tartışılıyor. Bu planlardan birine göre, Almanların kalıtımsal üstün özellikleri, başka ırklarla karıştırılarak yok edilecekmiş[3]. Bu tartışmaların Almanların milliyetçilik duygularını körüklemeye yönelik olduğu anlaşılıyor.

Diğer yandan Almanlar, Müslümanları manipüle etme konusunda belki de İngilizlerden daha mahirdir. Bütün bu bilgiler ışığında, Yeni Zelanda katliamının arkasında Alman istihbaratının parmağı olabileceği değerlendirmesini yapabiliriz.

Ancak Alman istihbaratının bütün Avrupa’yı sarma tehlikesi olan bir anti göçmen terör dalgasını kontrol etmesi hiç de kolay olmaz. Mutlaka Fransız, Avusturya ve İtalyan istihbarat örgütleriyle birlikte hareket etmesi gerekir. Bu çapta büyük bir operasyon planlamak, farklı ülke ve çeşitli siyasi partiler sebebiyle kolay değildir.

Eğer Alman istihbaratı, göçmen karşıtlığı üzerinden bir operasyon yapmak istiyorsa, bu operasyon mevcut göçmenleri ülkeden atacak istikamette değil de ülkeye yeni gelebilecek göçmenleri korkutarak durdurmaya yönelik olmalıdır. Örneğin, Türkiye’de yaşanması kaçınılmaz olan ağır ekonomik krizin sonuçlarının nereye varacağı belli değildir. Ciddi bir istikrarsızlık durumunda herkesin Almanya’da bir akrabası olduğu için göçün ilk yöneleceği adres Almanya olacaktır. Belki de Alman istihbaratı bu ihtimale karşı şimdiden önlem almaya çalışmaktadırlar.

2. İhtimal: Gelelim ikinci ihtimale. Birileri göçmen karşıtlığı üzerinden çıkacak çatışma ve sabotajlarla Avrupa ve özelinde Almanya’yı istikrarsızlaştırmayı planlamış olabilir. Mesela Fransa’da başlayan ekonomik şartları protesto eden “sarı yelekliler” eylemi, “göçmen karşıtlığı” eylemlerine dönüştürülebilir. Büyük çapta bir istikrarsızlık dalgasını yaratabilmek için birçok ülkede birbirini takip eden ve tamamlayan çok sayıda provokasyon yapılması gerekmektedir. Ancak bu sayede fitil ateşlenebilir. Fitil ateşlendiğinde, her ülke kendi başının çaresine bakmaya çalışırken kabuğuna çekilecek, böylece Avrupa Birliği projesi büyük bir darbe almış olacaktır.

Bunu kim ister diye soracak olursanız, akla ilk gelen Almanların ezeli düşmanı, Brexit ile AB’den çıkan İngilizler olabilir. İngiltere hiçbir zaman serbest dolaşıma katılmadığı için toprakları diğer AB ülkelerine göre daha güvenlidir. Sınırların kalkmış olduğu AB’de, her ülkenin birbirinden bağımsız çalışan güvenlik teşkilatlarının teröristleri takip etmesi çok daha zordur. Diğer yandan İngiltere, 2000’li yıllarda yaşadığı metro ve otobüs durağı gibi insanların yoğun olduğu noktalara yapılan bombalı saldırılar sebebiyle, gözetleme ve kontrol mekanizmalarını oldukça geliştirmiş ve kendisini terör saldırılarına karşı hazırlamıştır. Pek çok AB ülkesi bu yeteneklerden yoksundur. Anlaşılacağı üzere Yeni Zelanda saldırısının arkasında İngiliz istihbaratı olabilir.

Foto: AP

Amerikan dış istihbaratı CIA’ya gelince. Meksika sınırına duvar örme projesi Trump’ın göçmen politikasını tüm açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Son yıllarda Almanya’nın Rusya Federasyonu (RF) ile yakınlaşması, ABD’yi korkutmaktadır. Almanya, Kuzey Akım-1 boru hattıyla halen RF’den yüklü miktarda doğalgaz satın almakta, Washington’un tüm baskılarına rağmen Kuzey Akım-2 projesinden vazgeçmemektedir. Ukrayna ve Baltık ülkelerini bypass eden bu proje, olası bir Alman-Rus ittifakının bir adımı gibi görülmektedir. Böylesi bir ittifak, bütün dünya dengelerini kökünden değiştirir. Bu değerlendirme, CIA’nın Yeni Zelanda saldırısının arkasında olma ihtimalini güçlendirmektedir. Hatta MI6 ile beraber hareket ediyor da olabilirler.

Peki, bu işte MOSSAD’ın parmağı var mıdır? Göçmen karşıtlığı dalgası, bir yerde Yahudi düşmanlığına da dönüşür. Avrupalı birçok zengin ve işveren Yahudi kökenlidir. MOSSAD’ın göçmen karşıtlığı üzerinden operasyon yapması kendi soydaşlarını tehlikeye atacağı için pek ihtimal dâhilinde görülmemelidir.

Sonuç

Avrupa’daki göçmen karşıtı hareketlerde yavaş yavaş kontrollü bir tırmanma varsa ve tırmanmaya paralel olarak hükümetler göçü azaltmaya yönelik ve göçmenlerin yaşam şartlarını zorlaştıracak tedbirleri kademe kademe alıyorlarsa, bu işin arkasında göçü durdurmak amacıyla Alman istihbaratının olduğu kanaatine varabiliriz.

Ama göçmen karşıtı hareketlerde, kontrolsüz, çok şiddetli, can ve mal kayıplarına sebep olacak şekilde hızlı bir tırmanma söz konusu olursa, o zaman şüphelileri MI6 ve/veya CIA olarak düşünmek gerekir.

Avrupa’da yaşayan soydaşlarımıza bir tavsiye ile bitirelim. Bu yeni oyunda soydaşlarımız bir piyon olarak kullanılmak isteniyorlar. Yeni Zelanda katliamı ile dünyaya duyurulan bildiride, Neonazilere kışkırtma yapmaları çağrısında bulunularak, “kamuya açık alanlara önce şeriat hukuku çağrısı yapan afişleri asın, bir hafta sonra o afişlerin üzerine tüm göçmenlerin ülkeden kovulması çağrısında bulunan yeni afişler yapıştırın, bu işi kriz çıkartana kadar tekrarlayın” talimatı veriliyor. Bu kapsamda önümüzdeki günlerde Avrupa’da Hz. Muhammed ve Kuran-ı Kerim’e saldırı veya bir başka yöntemle provokasyonlar olacaktır. Siz siz olun evinizde oturun, dolduruşa gelmeyin. Kendinizi koruyacak tedbirleri mutlaka alın, ama asla şiddete bulaşarak istihbarat örgütlerinin piyonu olmayın.

[1] http://worldpopulationreview.com/countries/france-population/

[2]http://www.spiegel.de/international/germany/germany-and-immigration-the-changing-face-of-the-country-a-1203143.html

[3]https://sunsavunma.net/alman-irkini-yok-etme-planlari-mi/

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Ercan Caner : Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri


Ercan Caner : Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

24 Şubat 2020

RAND Raporu

Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

15 Temmuz 2016 günü, Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif bir grup, kısmen iyi planlanan, fakat acele uygulamaya koyulan; İstanbul ve Ankara’daki senkronize hava ve kara saldırılarının yanı sıra, sahil kenti Marmaris’te tatilde olan Erdoğan’ı yakalamak ve infaz etmek için bir komando baskınını da içeren bir darbe girişimi başlatmıştır.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 24 Şubat 2020

RAND web sitesinde; Türkiye’nin Milliyetçi Rotası – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Sonuçları (Turkish Nationalist Course – Implications for the U.S.-Turkish Strategic Partnership and the U.S. Army) başlıklı 245 sayfalık bir rapor yayınlanmıştır.

Rapor: Stephen J. Flanagan, F. Stephen Larrabee, Anika Binnendijk, Katherine Costello, Shira Efron, James Hoobler, Magdalena Kirchner, Jeffrey Martini, Alireza Nader ve Peter A. Wilson tarafından kaleme alınmıştır.

RAND rapour; ABD Kara Kuvvetleri Genelkurmay Başkan Yardımcılığı Ofisi, G-3 (Harekât), G-5 (Sivil-Asker İşbirliği) ve G-7 (Eğitim ve Tatbikat) tarafından desteklenen; ‘‘Türkiye’nin Değişken Dinamikleri – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Sonuçları’’ başlıklı proje kapsamında yapılan araştırma ve analizlerin sonuçlarını ortaya koymaktadır. Projenin maksadı Türkiye’nin iç, dış ve savunma politikalarındaki eğilimleri analiz etmek ve ABD savunma stratejisi ve kuvvet planlaması açısından sonuçlarını değerlendirmektir.

Birleşik Devletler ve Türkiye arasındaki ortaklık, çeşitli meselelerde ABD ve Türk çıkarlarının bir zamanlar olduğu gibi örtüşmemesi ve bu meselelerin ele alınmasına yönelik politikalarda önemli görüş anlaşmazlıkların ortaya çıkması nedeniyle son yıllarda oldukça gerginleşmiştir.

Suriye ve Kürt meselesine yaklaşımdaki farklılıklar, Türkiye’nin komşularıyla ilişkilerindeki gerginlikler, artan terörizm tehdidi ve Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türk siyasetindeki otoriter kayış hakkındaki ABD endişeleri bir araya gelerek, işbirliğinin sınırlanmasına ve karşılıklı güvenin altının oyulmasına neden olmuştur. İki ülke arasındaki ilişkilerin bozulmasına neden olan gerginliklerin önde gelenleri aşağıda sıralanmıştır:

  • Türk yetkililerin bir terör örgütü olduğunu ve Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimin arkasındaki isim olduğunu iddia ettikleri sürgündeki Sûfî İslami hareketin lideri olan Fethullah Gülen’in Birleşik Devletlerde kalmaya devam etmesi,
  • Ankara’nın Rus yapımı S-400 hava ve füze savunma sistemlerini satın alması,
  • Türkiye’nin Amerikan ve Avrupa ülke vatandaşlarını tartışmalı terör suçlamalarıyla tutuklaması ve
  • ABD’nin, Türk hükümetindeki üst düzey yetkililerle işbirliği yaparak, İran’a karşı yaptırımları delmek maksadıyla tasarlanan büyük bir kara para aklama planını düzenlemekle suçlanan bir altın tüccarını yargılamasıdır.

Türkiye’de, ikisi de Erdoğan ve diğer Türk liderlerin tahrik eden ifadeleri nedeniyle alevlenen, ABD’nin Türkiye’nin istikrar ve güvenliğine katkısı üzerinde derin şüpheler olduğundan, halk arasında Amerikan karşıtlığı giderek derinleşmiştir.

Raporun ana bulgular kısmında iki önemli tespit yer almaktadır:

  • Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetimindeki Türkiye’de demokrasi ve insan hakları geriye doğru gitmiştir. Anayasal ve yasal değişiklikler, hükümeti parlamenter sistemden güçlü bir icracı cumhurbaşkanlığına sahip otoriter bir devlete dönüştürmektedir.
  • Erdoğan politik gündemini geliştirmek maksadıyla milliyetçi, dini ve etnik gerginliklere oynamıştır, fakat birçok Türk insanının, demokrasinin aşınması, ekonomik belirsizlik ve Kürtlerle bir barış anlaşmasının yapılmaması nedeniyle derin endişeleri bulunmaktadır.

Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri

15 Temmuz 2016 günü Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki muhalif bir grup, kısmen iyi planlanmış, fakat acele uygulamaya koyulan; İstanbul ve Ankara’daki senkronize hava ve kara saldırılarının yanı sıra, sahil kenti Marmaris’te tatilde olan Erdoğan’ı yakalamak ve infaz etmek için bir komando baskınını da kapsayan bir darbe girişimi başlatmıştır.

Darbeciler ülkeyi bir ‘‘Yurtta Sulh Konseyi’’ ile yönetmeyi planlamıştır. Darbecilerin yönetimindeki hava araçları, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) binalarına saldırıp zarar verirken, İstanbul’daki kara unsurları da Boğaziçi köprüsünü kapatmış ve Erdoğan’ın çağrısıyla köprünün kapanmasını protesto etmeye gelen sivil halkın üzerine ateş açmıştır.

Boğaziçi Köprüsünde darbe girişiminin ertesi sabahı yaşananlar. Kaynak: Hürriyet.com.tr

En üst seviyedeki askeri liderlerin hükümete sadık kalma kararı ve AKP’nin toplumsal tabanının süratle harekete geçmesi, 100’ü darbeci olmak üzere 290 kadar insan hayatlarını kaybetse de diğer faktörlerle birlikte darbe girişiminin çabuk bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olmuştur. Başarısız askeri darbe girişiminde 1400’den fazla kişi de yaralanmıştır.

Soruşturmalar halen sürüyor olsa da darbe girişiminin aceleye getirilmesinin nedeni olarak; darbecilerin sürmekte olan bir casusluk davasıyla bağlantılı olarak, hükümetin Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesindeki Gülencileri kitlesel tutuklama planından haberdar oldukları yönünde inandırıcı raporlar bulunmaktadır. Bu raporlar, Erdoğan’ın savcıların 01-04 Ağustos 2016 tarihleri arasında yapılacak olan Yüksek Askerî Şûra toplantısı öncesinde tutuklamaları gerçekleştirme planını ve muhtemelen YAŞ toplantısı esnasında kitlesel bir tasfiyenin başlatılmasını onayladığını göstermektedir.

Darbe girişimi, siyasete periyodik askeri müdahale günlerinin artık geride kaldığına inanan Türk halkında büyük bir şoka neden olmuştur ve Erdoğan ile AKP yönetimi için de bir sürpriz olduğu görülmektedir. Birçok Türk, bir önceki on yıl boyunca yapılan reformların, ordunun Türk siyasetine müdahalelerine karşı bir set oluşturduğuna inanmaktadır. Başarısız darbe girişiminden saatler sonra Erdoğan ve AKP liderleri, Gülen ve silahlı kuvvetler, emniyet güçleri ve kamu hizmetindeki Gülen hareketi takipçilerini darbeyi yönetmekle suçlamıştır.

2002 yılından beri Türk siyasetini yöneten AKP-Gülen ittifakı, Erdoğan’ın rakip bir güç merkezi haline gelmeye başlayan Gülen hareketini engellemek maksadıyla; 2011 Haziran milletvekili seçimlerinde düzinelerce Gülenciyi AKP seçim listelerine almayı reddetmesiyle başlamıştır. Giderek artan politika farklılıkları da mevcuttur. Gülen, hükümetin Oslo’da PKK ile yaptığı gizli görüşmelere ve İran ile ilişkileri normalleştirmeye yönelik çabalarına itiraz etmiştir. Gülen ayrıca, Erdoğan’ın Türk-İsrail Mavi Marmara krizi ve Gezi Parkı protestolarını ele alış biçimine de karşı çıkmıştır.

2002 yılının başlarında sızan bilgiler, Oslo görüşmelerinin illegal olarak kayıt altına alındığını ortaya çıkarmış ve Gülen hareketine bağlı savcılar, Erdoğan’ın yakın bir sır küpü olan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Hakan Fidan’ı görüşmelerdeki rolü nedeniyle sorgulamaya kalktıklarında, iki taraf arasında zaten gergin olan ilişkiler iyice kopma noktasına gelmiştir. Kasım 2013 ayında Erdoğan Gülenci eğitim merkezlerinin kapatılacağını açıkladığında ilişkiler kırılma noktasına gelmiştir. Tepki olarak yargı ve emniyet güçlerindeki Gülenciler AKP içinde, birkaç bakanın (sonradan istifa etmişlerdir) oğullarının da olduğu, geniş yolsuzluk iddialarıyla ilgili bir soruşturma başlatmıştır. İddialara göre; Recep Tayyip Erdoğan’ın oğulları Bilal ve Burak’ın iş faaliyetlerini kapsayan soruşturma ise engellenmiştir.

Bu olayın ardından Erdoğan açık bir şekilde; Gülen ve taraftarlarının paralel bir devlet yapılanması içinde olduklarını ilan etmiş ve başta yargı ve emniyet güçleri olmak üzere bu yapının üyeleri olduğu iddia edilenleri devlet kadrolarından uzaklaştırmıştır. Gülenci üniversiteye hazırlık okulları ile medya organlarını kapatmış ve Gülen taraftarlarının sahip oldukları şirketlere el koymuştur. Türkiye Milli Güvenlik Konseyi 26 Mayıs 2016 tarihinde Gülen hareketini terörist bir organizasyon olarak tanımlamış ve FETÖ olarak bilinen Fethullahçı Terör Organizasyonu olarak adlandırmıştır.

Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından ilan edilen sonrasında ve üç aylık sürelerle yedi kez uzatılan olağanüstü hal uygulaması süresince AKP hükümeti sivil toplum kuruluşlarını kapatmış, Gülen hareketi mensuplarının sistematik tasfiyelerle devlet kurumlarından uzaklaştırmasını hızlandırmıştır. Temmuz 2017 itibarıyla, Gülen hareketine bağlı 1.000 kadar şirketin 11 milyar ABD doları tutarındaki varlıklarına da el koyulmuştur.

Temmuz 2016 ve Ocak 2018 arasındaki dönemde, 150.000’den fazla insan işlerinden atılmıştır. 110.000 devlet memuru, askeri personel, üniversite öğretmenleri, devlet okullarındaki öğretmenler (Türk yetkililer bunlardan 40.000’nin görevlerine iade edildiğini iddia etmektedir) ve özel okullarda çalışma lisansları iptal edilen öğretmen bu rakama dâhildir.

En geniş çaplı tasfiyeler, Gülen taraftarlarının en çok zemin kazandığı bakanlıklarda yaşanmıştır; Milli Eğitim Bakanlığından çoğunluğu öğretmen olan 33.629 personel, Adalet Bakanlığından 6.168 devlet memuru ile 4.463 hâkim ve savcı, Emniyet Genel Müdürlüğünden 24.419, İçişleri Bakanlığından 5.210 ve Dışişleri Bakanlığından 813 personel görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

Ocak 2018 itibarıyla 78.000’den fazla insan tutuklanmış, bunların arasından 54.000 kişi tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış ve 24.600 kişi ise hâlâ tutuklu olarak yargılanmayı beklemektedir. Darbe girişimini takip eden yıl içinde Türk Adalet Bakanlığı 169.000’den fazla insanın yasal takibata tabi tutulduğunu açıklamıştır.

Dernekler, özel okullar, üniversiteler ve araştırma enstitüleri dâhil yaklaşık olarak 1.500 sivil toplum kuruluşu kapatılmıştır. 319’dan fazla gazeteci tutuklanmış ve bunlardan en az 150’si halen cezaevinde tutulmaktadır, 189 medya organı da kapatılmıştır.

Tasfiyeler, Gülen ile yıllarca aynı doğrultuda hareket eden AKP’nin üst basamaklarını tehdit etmeye devam etmektedir. Başlangıçta Gülen karşıtı tasfiyeler için kamuoyu desteği oldukça yüksektir. Bir kamuoyu anketine göre Türklerin %65’i Gülen’in darbenin arkasındaki isim olduğuna inanmaktadır. Türk Dışişleri Bakanlığındaki muhataplar dâhil Gülen ile dolaylı veya dolaysız bağlantısı olan kamu ve özel sektörden birçok insan daha hızlı terfi ettirilmiş ve kayırılıp kollanmıştır.

Birçok laik Türk, Ergenekon komplo davalarını yönetmede neden oldukları haksız kargaşa nedeniyle Gülencilere öfkelidir ve bu Türkler başarılı bir askeri darbenin, daha da fazla tasfiyelerin yapılacağı İslamcı bir devlet kurulmasına neden olabileceğinden korkmuştur. Darbe sonrası dönemde birçok Türk Erdoğan’ı, diğer şeylerin yanı sıra Alevi dini azınlığa karşı kitlesel şiddeti önleyen istikrarlı bir figür olarak görmüş ve birçok kişi de ekonominin dayanıklılığını kanıtlaması nedeniyle rahatlamıştır.

Tasfiyeler her türlü muhalefete giderek artan sistematik bir baskıya dönüşürken, halkın desteği de giderek azalmıştır. Olağanüstü hal idaresi altında iktidarın nasıl merkezileşme eğilimine girdiğini ve politik sistemi dönüştürmek başta olmak üzere, kendi iç gündemini kabul ettirmek isteyen AKP’li yetkililerin, darbe girişimini açıkça potansiyel rakiplerini ezmek maksadıyla kullandığını gören siyasi yelpazenin her kesiminden birçok Türk paniğe kapılmıştır.

Çevirenin Notları: Bu yazı, RAND Düşünce Kuruluşu tarafından kaleme alınan; Türkiye’nin Milliyetçi Rotası – ABD-Türkiye Stratejik Ortaklığı ve ABD Ordusu için Çıkarımlar (Turkish Nationalist Course – Implications for the U.S.-Turkish Strategic Partnership and the U.S. Army) başlıklı raporun ‘‘The Gülen Movement and the Impact of the July 15, 2016, Coup Attempt – Gülen Hareketi ve 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin Etkileri’’ alt başlığının çevirisidir.

Raporun sonunda ‘‘Bu rapor RAND Corporation araştırma rapor serilerinden bir tanesidir. RAND raporları, kamu ve özel sektörlerin karşı karşıya kaldıkları sorunları ele alan araştırma bulguları ve hedef analizlerini ortaya koymaktadır. Bütün RAND raporları, araştırma kalitesi ve tarafsızlığı açılarından yüksek bir standart yakalamak maksadıyla titiz bir incelemeye tabi tutulurlar’’ ifadeleri yer almaktadır.

Sun Savunma Net, Türk kamuoyunda tartışılan raporun bazı bölümlerini çevirerek sayın okurlara sunmaktadır. Sun Savunma Net sitesinde rapordan çevirilerin yer aldığı; ‘‘Sivil-Asker İlişkileri ve Askeri Kabiliyetler’’, ‘‘İç Kutuplaşma, Milliyetçilik ve Otoriter İktidar’’, ‘‘AKP ve Yeni Türkiye’’, ‘‘Orta Doğu İhtirasları’’, ‘‘Kıbrıs Meselesi’’ ve ‘‘Sıfır Sorundan Değerli Yalnızlığa’’ başlıklı yazıları da okuyabilirsiniz.

Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve raporda ifade edilen görüşler yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin ifade edilen ve ileri sürülen görüş ve iddiaları paylaştığı anlamına gelmemektedir. Raporun tamamına aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// Mehmet ASAL : ADİL ÖKSÜZ’ÜN ÜZERİNDEN ÇIKAN CİHAZ


Mehmet ASAL : ADİL ÖKSÜZ’ÜN ÜZERİNDEN ÇIKAN CİHAZ

15 Ağustos 2016

İşte Adil Öksüz’ün üzerinden çıkan cihazın adı ve özellikleri

FETÖ Hava Kuvvetleri İmamı olan, önce tutuklanıp sonra serbest bıraktırılan Adil Öksüz’ün üzerinde olup ta kurtulmaya çalıştığı cihazın günlerdir bir GPS cihazı olduğu söylendi durdu. Aslında bu cihaz GPS cihazı değil bir Kablosuz Modem.

VINN cihazları gibi çalışabilen ‘ZTE 4G LTE’ kısa adlı cihaz. ABD’de satışa çıkmış, fiyatı yaklaşık 1000 TL civarında olan, aynı anda 10 kadar WIFI özelliğine sahip cihazın (Telefon, bilgisayar v.b.gibi) internet bağlantısına olanak sağlayan, 850/900/1800/1900MHz frekanslarında 4G Teknolojisi ile çalışan bir Kablosuz Modem. 150Mbps hıza kadar çıkabilen veri alma kapasitesine ve 8 saate kadar dayanan pil kullanım süresine sahip bir cihaz. 10,5×6,5×1,5 cm ebadındaki bu Modem2300mAh Li-Ion battery kullanmaktadır.

Tüm VINN cihazları gibi kablosuz olarak çalıştığından cihazın içerisinde bir SIM kartı var. Bu kart ABD’de bulunan ve tıpkı Türkiye’de ki “Turkcell”, “Vodafone”, “Türk Telekom” gibi esas olarak cep telefonları için çalışan bir kuruluş olan “T-Mobile” SIM kartına sahip.

Bu ne demek? ‘ZTE 4G LTE’ adlı bu Modem cihazı ile, “T-Mobile” operatörü vasıtasıyla Dünyanın her yerinde Internete bağlanabilir ve civarınızdaki 9 kişinin daha aynı hizmetten yararlanmasını sağlayabilirsiniz.

Bu cihazı ve T-Mobile SIM kartını kullandığınızda, ABD dışında bir ülkede bulunduğunuzda Roaming vasıtasıyla, bulunduğunuz ülkedeki Hizmet sağlayıcılardan T-Mobile ile anlaşması olan hangisi varsa onun vasıtasıyla Internet bağlantınız sağlanabilir, ya da T-Mobile uydu telefonu hizmeti de verdiğinden, T-Mobile SIM kartınız ile şayet bu uygulamayı kiralamışsanız (Cihaz satın alınınca T-Mobile hizmetini de otomatikman satın almış oluyorsunuz), bulunduğunuz ülkenin hizmet sağlayıcılarına ihtiyaç kalmadan Uydu üzerinden de Internet bağlantınız var demektir. Eğer uydu üzerinden hizmet alıyorsanız, dünyanın neresinde olursanız olun, en ücra köşede bile Internet erişiminiz var demektir. Oysa Roaming üzerinden bağlandığınızda Roaming Hizmeti sağlayan şirketin ağının gücüyle orantılı olarak hizmet alırsınız.

Bu cihazla neler yapılabilir;

Internete bağlanma özelliğine sahip tüm cihazlar ile bu Modemi kullanarak Internet bağlantısı sağlayabilirsiniz. Böylelikle; SKYPE, Whatsup, Facebook, Viber, Twitter, Instagram, Periskop,Face Time, Lock, Tango, Yandex, her türlü e-postanıza ulaşabilirsiniz. BYLOCK sistemini de kullanabilirsiniz. Bylock sistemi, görüntü olarak Gmail’in uygulamasına benzeyen, tıklayıp içine girdiğinizde ilk etapta Gmail hesabı gibi duran fakat daha sonra basılan iki farklı tuşla yazışmaya girilen bir uygulama ile kullanılan, kullanılan telefonla entegre olmayan, kullanıcı herkesin kişisel karekodu bulunan bir sistem

BYLOCK resmi olarak Google Play Store’da olmayan anlık bir mesajlaşma uygulaması. WhatsApp, Viber ve Tango uygulamaları gibi çalışıyor. Ancak ByLock’un en büyük farkı şifreli ve kriptolu yazışmaların yapılmasına olanak sağlaması. ByLock üzerinden yapılan yazışmalar, sadece mesajı gönderen ve alan kişiler tarafından belirlenen şifre girildiği takdirde görülebiliyor. Aksi halde yazışmaların okunması ve ele geçirilmesi mümkün olmuyor. Eagle uygulaması da güvenlik düzeyi yüksek mesajlaşma seçeneği sunuyor. Farklı şifreleme yöntemleri ile haberleşme sağlanıyor.

Bu bilgiler ve Modem cihazı yan yana konduğunda karşımıza çıkan durum şudur;

  1. Adil Öksüz Teknolojiyi yakinen takip eden biridir. Cihazı ya ABD’den almış veya birine aldırtmıştır. Cihazın üzerindeki SIM kartının kime ait olduğunun, resmi olarak “T-Mobile” dan sorulması durumunda bu durum açıklığa kavuşabilir.
  2. Dünyanın her yerinden haberleşme ihtiyacı olduğu/ olabileceği düşüncesiyle, en hızlı, ABD SIM Kartı taşıyan ve aynı anda 10 kişinin İnternete bağlanabileceği hızlı ve Modern bir kablosuz Modem kullanmaktadır.
  3. Böylece Bylock Sistemini de bu bağlantı üzerinden kullanmak suretiyle, dünyanın her yerinden FETÖ Mensupları ve Pennsylvania ile görüşebilmesi mümkün olacağı gibi, Türkiye’den de dinlenebilmesi ve kimlerle görüştüğü/konuştuğunun gizli kalmasını sağlayabilmektedir.
  4. ABD içinde iken T-Mobile bağlantısıyla, ABD dışındaki ülkelerde ise cihazı Roaming olarak kullanabileceği gibi uydu üzerinden de kullanmış olabilir.
  5. Roaming kullanması durumunda tespiti, bulunduğu ülke operatörünü kullandığı için, biraz daha kolay olsa da uydu üzerinden bağlandığında bunun Türkiye’den tespiti mümkün değildir. Aslında Roaming üzerinden de SIM Kartı (Telefon Numarası) bilinmedikçe kimin kullandığının da anlaşılması mümkün değildir.
  6. Adil Öksüz’ün bu cihaz aracılığı ile bağlandığında hangi sitelere ne kadar süreyle girdiği, cihazı ne zaman kullandığı ancak “T-Mobile” in kayıtlarından öğrenilebilir ki, bunun için de mahkeme Kararı gerekeceği değerlendirilmektedir.

Cihaz ait fotoğraflar ve bilgiler aşağıdadır.

ZTE MF910 Technical Specifications:

* Chipset: Qualcomm MDM9225

* Radio LTE-FDD: APAC 700/800(B20)/900(B8)/1800(B3)/2600(B7)MHz;

* UMTS: 900/2100MHz;

* EGPRS/GSM: 850/900/1800/1900MHz

* Peak Data Rate: LTE FDD:DL/UL 150/50Mbps (Category4);

* DC-HSPA+: DL/UL 42/5.76Mbps

* Wi-Fi: 802.11b/g/n, 2.4GHz & 5.8G

* Two Mimo antenna sockets (get ZTE MF910 external antenna signal booster)

* MicroUSB port

* SIM socket

* standard USIM

* Internal Antenna and External Antenna slot (2)

* Dimensions: 104mm x 64.5mm x 14.05mm

* Weight: 105g

* OS: Win7, Windows XP, Vista, Mac OS

* Battery: Li-Ion battery 2300mAh

Product Features

Compatible with most Wi-Fi-enabled devices

For wide-ranging use.

Provides high-speed Internet to up to 8 devices simultaneously

Using a single mobile Broadband connection, allowing you to access T-Mobile’s 4G network to watch videos, play games and more while you’re on the go.

4G speed

Ensures rapid data transfer rates. The 256MHz MDM8200A processor offers fast, efficient performance.

1.4" OLED LCD

With 128 x 128 resolution provides information in clear, easy-to-read detail. Manage features using controls on the device or an all-new Web interface.

Lithium-ion battery

Allows portable use.

SPECIFICATIONS

Wireless Capability

4G

Service Provider

T-Mobile Prepaid

UPC

610214637031

FETÖ ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR


MEHMET ASAL : ABD FETULLAH GÜLENİN ANCAK CESEDİNİ GÖNDERİR

13 Ağustos 2016

15 Temmuz gecesi FETÖ’nün kalkıştığı hareket, ilk Türk Devleti kurulduğundan bugüne kadar Türk Milletinin gördüğü ve bundan sonra da göremeyeceği en cüretkâr kalkışma, Cumhuriyeti ve Demokrasiyi sona erdirme girişimiydi.

Fethullah Gülen, en ucuz ve en kolay istismar yolu olan Din ve İnanç Faktörünü yıllardır pervasızca kullanarak ve istismar ederek Türkiye’de örgütlenmişti. Bu gücün ve teşkilatın farkına varan Emperyalist ABD, Ortadoğu ve Türkiye üzerindeki emellerine ulaşmak için CIA vasıtasıyla bu şahsı kullanmaya ve gütmeye başlamıştı.

Bugün CIA Fethullah Gülen’i maddi ve manevi olarak desteklemekte ve Dünya’da 160 Ülkede, 2000 den fazla okulda, İngilizce Öğretmeni (Native Speaker) kisvesiyle yüzlerce CIA ajanı görev yapabilmektedir. Yani CIA ve dolayısıyla ABD Fethullah Gülen Okulları vasıtasıyla ve öncelikle tüm İslam ülkeleri olmak üzere pek çok ülkede yasal casuslar/ajanlar bulundurmaktadır.

Sizce durumu bu şekilde kullanan ABD, Fethullah Gülen’i geri verir mi? verebilir mi?

Küresel Güçler; Özellikle İslam ülkelerinde aşiret, cemaat ve Hamas, Hizbullah, El Kaide, El Nusra ve IŞİD gibi terör örgütlerinin çıkarttığı iç karışıklıkların yanı sıra, dil, din, yerel kültür, etnik köken ve mezhep çatışmaları çıkartılarak ülkelerin bölünmesi istemektedir.

15 Temmuz girişimi bunu açıkça ortaya koymuyor mu?

Şu hususun altı koyu harflerle çizilmeli ve hiçbir zaman unutulmamalıdır.

Eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olsaydı, tıpkı İran’da Humeyni’nin dini lider olarak Fransa’dan Tahran’a gelip uçaktan indiği gibi, Fethullah Gülen de yeşil Hilafet kaftanını giyerek Amerika’dan Ankara’ya dini lider olarak inmiş ve bugün ülkemizde şeriat hükümleri uygulanmaya başlanmış olacaktı.

Böylece 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim‘in Memluk Devleti‘ne son vermesinden sonra Osmanlı Devleti‘ne taşınan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün 3 Mart 1924’te görülen lüzum üzerine Halifeliği kaldırmasından 92 sene sonra ülkemize tekrar Hilafet gelecek ve tüm Cumhuriyet kazanımları bir gün içinde yok edilmiş olacaktı.

1924 yılında Halifeliğin kaldırılmasıyla laik düzene geçiş kolaylaşmış, devrimlere karşı dinin istismar edilmesi engellenmiş, bağımsız bir dış politika izleme imkânı doğmuş, Ulusal egemenlik anlayışı güçlenmiş, Ümmetçi devlet anlayışından Ulusçu devlet anlayışına geçiş süreci hızlanmıştır.

Fethullah Gülen’in dini lider olarak Türkiye’nin başına geçmesi sonrasında da tüm İslam âleminin lideri olmasını temin etmek için önce İran ve sonra Suriye ile bir savaşa girişilmek kaçınılmaz olacaktı. Böylece İran’da Humeyni, Suriye-Irak’ta Ebu Bekir El-Bağdadi halifelikleri sona erdirilmeye çalışılacak, Fethullah Gülen’in tek İslam Halifesi olarak ilan edilmesi amaçlanacaktı.

Tabii İran’a karşı bir savaşta; bu terörist darbecilerin yöneteceği bir ordu ile ne derecede başarılı olunabilecekti? Bu da apayrı değerlendirilmesi gereken bir sorudur.

Bu dönemde, yurt içinde tüm Ulusalcı, milliyetçi askerler ve siviller ile Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda önceden yargılanan kişiler de ya tasfiye edilecek, ya da yok edilecekti.

Türkiye neden bu duruma geldi? Getirildi?

Mustafa Kemal Atatürk; bu tip tehlikeleri ve ileride oluşabilecek girişimleri görerek, TBMM’nin, 30 Kasım 1925’te kabul ettiği bir kanunla tekke, zaviye ve türbeleri kapatmıştır. Aynı kanunla bütün tarikatlarla birlikte şeyh, derviş, dede, mürit gibi bir takım unvanların kullanımı da kaldırılmış, falcılık, büyücülük, muskacılık gibi din dışı uygulamalar yasaklanmıştır. Zira; Tekke ve zaviyeler siyasi çalışmalar içerisine girmeye hatta çatışmalarda bulunmaya ve halkın dinî duygularını kullanarak çıkar elde etmeye başlamıştı. Çağdaşlaşmayı amaçlayan Türk milleti için tekke, zaviye, türbe ve tarikat gibi engeller kaldırılmalıydı. Tıpkı bugün Fethullah Gülen Terör Örgütünün yapmak istediği gibi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra bu dini istismar çevreleri tekrar eski günleri hortlatmaya çalışmış, her defasında da ya Siyasetçilerin önemli bir kesiminden destek görmüş veya siyaset bizzat bu çabaların içinde olmuştur.

Aslında Türkiye’de Askerin tüm hassasiyeti ve girişimleri de, 15 Temmuz Darbe girişimi dışında, genelde hep bu noktada olmuştur. Laiklik olgusu; tarikata bulaşmamış, içine sızdırılmamış askerlerin en büyük hassasiyetidir ve bu son darbe girişimi de bu hassasiyetin ne kadar doğru ve yerinde olduğunu bir kere daha ortaya çıkarmıştır.

Eğer sağ kesimdeki birçok siyasetçinin yaptığı ve güttüğü gibi asker bu derecede sindirilmese, yetkileri elinden alınmasa, askeri okullar merkezi sınav sistemlerine zorla dâhil edilmese, Atatürk’çü ve vatansever askerler hakkında kumpaslar düzenlenmese, devletin en üst düzeyindeki yetkilileri bu kumpaslara kucak açmasa, bugün ne bu kadar FETÖ’cü orduya sızabilir ne de ordu bu kadar itibarsızlaştırılabilirdi.

Ne yazık ki son dönemlerde Orduyu itibarsızlaştırmak çok sıradan ve Moda bir hal aldı. Sanki Polis gücüyle uluslararası bir savaş kazanılabilirmiş gibi.

Ülkenin bu duruma gelmesinde ve getirilmesinde en büyük sorumlu hiç şüphesiz ki son 14 yıldır ülkeyi yöneten AKP hükümetleridir. Asker ve Ordu sindirilsin. Nasıl ve ne şekilde olursa olsun itibarsızlaşsın ve siyasi iktidar ülkeyi nereye çekerse çeksin bir daha müdahale edemeyecek hale getirilsin diyerek meydan FETÖ Kumpasçılarına bırakılmış, onların sahtekâr savcılarına zırhlı makam araçları tahsis edilmiş, kumpas davalarının savcılığına soyunularak ülkemiz bir uçurumun, kaosun eşiğine getirilmiştir.

Bu duruma getirilmede, Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt, Necdet Özel ve Hulusi Akar gibi son dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgenerallerin ve onların yanında aciz ve sünepelik içinde bu gelişmeleri izleyen tüm Kuvvet Komutanlarının da büyük sorumluluğu vardır. Tarih bunları asla affetmeyecektir. Emir subayını bile seçip yönetmekten yoksun kişilerin Dünyanın en büyük ordularından birinin Kuvvetlerini yönetmesini beklemek en basit ifade ile aşırı saflıktır.

Biraz da Askeri okul Komutanlarına değinmek gerekir. Onlar yıllardır içlerine sızan, sokulan bu FETÖ’cüleri bulup ortaya çıkarıp ihracı için işlem yapmak yerine kendi istikbal ve geleceklerini ve alacakları rütbeleri düşünmüştür.

Deniz Harp Okulu Eski Komutanı E.Tuğamiral Türker Ertürk ve onun gibi 1-2 kişi dışında hiçbiri Askeri Liselere veya Harp okullarına sahip çıkmamış ya da bir şey yapamamışsa en azından onuruyla istifa etmeliydi?

Tüm bu kötü ve sorumsuz yönetime rağmen eğer 15 Temmuz girişimi başarılı olmadıysa, olamadıysa bunun en büyük nedeni, tüm tasfiyelere, aşağılanmalara rağmen ordu içerisindeki Ulusalcı ve Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsemiş kesimlerin bu darbe girişimine katılmadığı gibi hafta sonu bir gece olmasına rağmen ciddi bir karşı koyuş göstermesidir.

Kamera kayıtlarından bir tankın onlarca aracı kâğıt gibi ezdiği, ezebildiği, hatırlandığında, bir makinalı tüfeğin onlarca kişiyi bir anda saf dışında bırakacağı düşünüldüğünde, aslında halkın bu şekilde sokağa sürülmesinin de ne derece mantıklı ve gerçekçi olduğu önümüzdeki dönem uzunca bir süre tartışılacağa benzemektedir. Darbe başarılı olsa sonrasında on binlerce kişiyi gözünü kırpmadan öldürecek sapıklık ve kararlılıktaki bu kişileri sadece halkın sokağa çıkarak durdurduğunu söylemek safdillik ve bu darbe girişiminin amacını hiç anlamamış olmak olur.

Yapılan yanlışlıklar ve uygulamalar ne olursa olsun sonucunda bu darbe girişiminin bastırılmış olması ülkeyi uçurumun dibinden alıp uçurumun tepesine geri çıkarmıştır. Ancak Türkiye her an uçuruma tekrar düşmeye yakındır. Bunu çok iyi görüp anlamak gerekir.

Orduya sızan FETÖ’cülerin yetiştiği Askeri Liseler kapatılırken, görevine son verilen 3500 Diyanet Görevlisinin mezun olduğu, bürokrasiye ve devlete sızan on binlerce FETÖ’cünün okuduğu İmam Hatip Okulları ile ilgili herhangi bir karar alınmamıştır.

Son yıllarda düz ortaokul ve Liselerin neredeyse tamamının İmam Hatip Okullarına dönüştürüldüğü düşünüldüğünde, gelecekte başka tarikat ve gurupların benzer girişimlerde bulunmayacağını kimse söyleyemez ve iddia edemez.

Askeri Liseler bir Subayın yetişmesinde temel askeri bilinç ve eğitimlerin verilebileceği, ülke sevgisinin aşılanabileceği en uygun kurumlardır ve yüzlerce yıldan beri bu misyonu yerine getirmişlerdir. Askeri Liseden gelenlerle doğrudan dışarıdan Harp Okullarına alınan öğrencilerin mesleki başarıları incelendiğinde, askeri liseden yetişenlerin çok ciddi üstünlükleri olduğu bilinen ve genel kabul gören bir gerçektir.

Bırakın askerler 1980 öncesinde olduğu gibi Atatürk’ün çizdiği yolda yetişen laik, bilgili, vatansever, dürüst askerler olsunlar. Askeri Liseleri kapatmak yerine niteliklerini ve hatta niceliklerini arttırıcı tedbirler alınmalıdır. Siyasiler sürekli laikliği kaşımaktan, dindar asker yetiştirme sevdasından vazgeçerek asker gibi asker yetiştirme ülküsünü ve ilkesini benimsemelidir.

Din insanların kendi tercihleri ve ailelerinin yönlendirmesiyle oluşmalıdır. Siyasiler art niyetli ve ümmetçi zihniyetteki ellerini toplumun üzerinden çekerek, ulusalcı, tek bayrak, tek vatan, tek millet ülküsünde askerlerin ve vatandaşların yetişmesine katkıda bulunmalıdır.

Bu ülkede yaşayan gayrimüslimlerin de olduğu, onların büyük çoğunluğunun bu ülkeye en az dini İslam olanlar kadar sahip çıktığı unutulmadan söylemlerde sürekli “İslam” vurgusundan vazgeçilmeli, daha çağdaş, daha kucaklayıcı ve daha insani olunmalıdır. Aksi takdirde zaten oldukça yalnız bırakıldığımız Batı Dünyasında daha da yalnızlaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

FETÖ izlediği politika ve yol ile önce Adli Tıp ve TÜBİTAK’ı ele geçirmiş ve böylece istediği gerçek kanıtı sahte veya istediği sahte kanıtı gerçek diye sunabilmiştir. Adalet sistemine soktuğu savcı ve hakimlerle istediği kararları alarak kendisine ve hedeflerine zarar verecek kişileri tasfiye etmeye başlamıştır. Bununla paralel olarak Emniyet teşkilatına, Valilik ve kaymakamlıklara sızmış, maliyeye ve bakanlıklara girmiş, YÖK ve sınav sistemlerini ele geçirmiş, orduya soktuğu yüzlerce yandaşıyla en üst komutanları dinler ve o makamlara ulaşır hale gelmiş, siyasete adam sokmuştur. Siyaset için fazla çaba göstermesine gerek kalmamıştır. Zira AKP Kadroları, Fethullah Gülen’in kendine biat eden siyasetçisi gibi o ne istediyse onu yapmışlardır. Bunu bizzat eski Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik 8 Ağustos 2016 gecesi CNN Türk’e gönderdiği yazılı açıklamasında itiraf etmektedir.

Yani ülkenin bu hale gelmesinde ve uçurumun dibine düşürülmek istenmesinde başta AKP Kadroları ve Komuta heyetleri olmak zere hepimizin ayrı ayrı sorumluluğu veya ihmali mevcuttur. Şimdi yeniden kenetlenelim ve birleşelim derken, Laik olduğunu iddia ettiğimiz Meclisimizin koridorlarında ve Parti Divanlarında atılan “Ya Allah Bismillah Allahu Ekber” nidaları ne yazık ki gelecekte de benzer durumlarla karşılaşılacağının ve hala 15 Temmuz girişiminden hiçbir ders alınmadığının en açık göstergesidir.

Atatürk’ün kurduğu Ulusal ve LAİK mecliste “Dini nida ve bağırışların” anlamı nedir?

Bu genel değerlendirmeden sonra bu makalenin yazılmasına neden olan başlığa gelecek olursak.

ABD Fethullah Gülen’i iade edecek midir?

Elbette HAYIR.

Siz ABD’nin yerinde olsanız, emperyalist amaçlarınız için sonuna kadar kullandığınız bir kişiyi, yıkmaya, parçalamaya, yok etmeye çalıştığınız bir ülkeye iade eder misiniz? ABD gibi Küresel Emperyalist bir güç bu hatayı yapar mı?

Fethullah Gülen gibi onlarca Cemaat Lideri ABD’de misafir edilmekte ve kullanılmaktadır. En azından bunlar nezdinde ABD itibarını ve güvenirliliğini de yok eder mi? CIA bu başarısız darbe girişimi sonucu ciddi bir itibar kaybetmiş ve Ortadoğu masasında tasfiyeler başlamıştır. Vietnam’dan sonraki ABD’nin en büyük hayal kırıklığıdır bu olay.

Fethullah Gülen şu anda Türkiye’ye iade edilmemek için ABD’ni tehdit etmekte, beni iade ederseniz ben de Türkiye üzerindeki Planlarınızı ve beni nasıl kullandığınızı anlatırım demektedir. Fethullah Gülen şu anda kendi için en uygun yolun bir başka Batı Ülkesine gönderilmek olduğunu düşünmektedir.

Fethullah Gülen’in “Evet, ABD beni Türkiye’deki rejimi, hükümeti yıkmak için kullandı dediğini düşününüz” Böyle bir durumda neler olacaktır. Türkiye;

  • İncirlik üssünü ve ABD tesislerini kapatacaktır,
  • ABD ile siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkileri askıya alacaktır,
  • Türkiye muhtemelen NATO’dan ayrılacaktır,
  • Türkiye ister istemez Doğu Blokuna ve muhtemelen Rusya ve Çin’e yanaşacaktır,
  • Daha bir çok şey sayılabilir.

Bunları göze alması mümkün olmadığına göre ABD’nin önümüzdeki günler için iki seçeneği ortaya çıkmaktadır;

  1. Fethullah Gülen’i bir başka ülkeye göndermek (Böyle bir seçenek yukarıda yazılı sonuçları birebir doğurmasa da buna yakın neticeler ve ilişkiler için hoş olmayan ABD’nin tercih etmeyeceği bir durum oluşturacaktır.)
  2. Fethullah Gülen’i öldürecektir. Bunu da kendini bu işten tamamen sıyırmak ve farklı anlamalara sebep olmamak için; ya Pensilvanya’da yanında bulunan bir Türk’e veya Müslümana yaptıracak, ya da ABD’de bir başka bölge de yaşayan bir Türk veya Müslüman aracılığı ile bu işi bitirecektir.

Sonucunda Türkiye en fazla Fethullah Gülen’in cesedini Türkiye’ye getirtebilir ama Fethullah Gülen’in kendisini canlı olarak asla getirtemeyecektir. Bu kehanetin doğru olup olmadığını önümüzdeki günler daha açık gösterecektir.

Milletçe gerekli ve doğru dersleri çıkarıp bir an önce Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çok net ve açık olarak çizdiği Cumhuriyetin ve Türkiye’nin KURULUŞ/BAŞLANGIÇ AYARLARI’na dönülebilmesi ümidiyle,

Esen kalınız.

PKK ÖRGÜTÜ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Teröristbaşının 4 Ay Önceki Telefonunu Hatırlıyor Musunuz ???


MÜYESSER YILDIZ : Teröristbaşının 4 Ay Önceki Telefonunu Hatırlıyor Musunuz ???

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, G4 Blok

Geçen günkü yazımda, ABD’nin Suriye’deki PKK ile petrol anlaşması imzalamasının anlamına ve bir sonraki aşamaya dikkat çekmiştim.

Anlaşmanın zamanlaması da önemli. Türkiye Kıbrıs’tan Libya’ya Akdeniz’de kuşatılmış, ekonomik kriz kapıya dayanmış, buna karşılık iktidar Ayasofya ile zaman kazanmaya çalışırken Haziran ayında ne oldu, önce bunu hatırlayalım.

Başını ABD ve Fransa’nın çektiği emperyalistler yıllardır Suriye’deki PKK ile Barzani’ye bağlı olan gruplar, PYD çatısı altında birleştirildi.

Bunun da öncesi var. Ne tesadüf, Nisan’da İmralı’daki teröristbaşına 21 yıl aradan sonra ilk kez ailesi ile telefon görüşmesi izni verildi.

Teröristbaşının görüştüğü kişi kardeşi Mehmet Öcalan’dı.

Daha ilginci, Mehmet Öcalan’ın bu görüşme için Urfa Cumhuriyet Başsavcılığı’na yönlendirilmesi ve görüşmenin savcılığa ait sabit bir telefonla yapılmasıydı.

Biz de hapisteyiz, telefon görüşmesi yapıyoruz ve konuşmalar kayda alınıyor. Sıkıysa “sakıncalı” bir ifade kullan!..

Peki teröristbaşı kardeşiyle ne konuştu?

Mehmet Öcalan’ın o günlerde medyaya yaptığı açıklamaya göre, teröristbaşı sağlık durumunun yanısıra “Irak Kürdistan Bölgesi’nde PKK – Peşmerge arasında yaşanan gerilim”, ayrıca “Rojava” ve HDP ile ilgili mesajlar vermiş.

Neler mi söylemiş?

PKK ile Barzani peşmergeleri arasındaki gerginlik için “Kürt’ü Kürt’e kırdırma politikası” değerlendirmesini yapıp, “Bundan Kürtlerin hiçbir kazancının olamayacağını, ulusal birliğin esas alınması, Kürtlerin kendi arasında siyasi birlik oluşturması gerektiğini, bu mesajının hem Kandil hem Federe Hükümet hem Barzani ve Talabani ailesi için geçerli olduğunu” anlatmış.

Sözkonusu mesajını “en büyük mesaj” olarak nitelendiren teröristbaşı, 1982’de şimdiki “Başkan” Neçirvan Barzani’nin babası İdris Barzani ile imzalanan ve Kürtlerin kendi aralarında da çatışmaya girmeyeceğine ilişkin 10 maddelik protokolü hatırlatıp, “Bu anlaşma güncellenebilir. Şunu bilsinler, Kürtlerin birliği olmazsa, kimse Kürtler için bir şey yapmaz, kimseye güvenmesinler. Ortada bir eksiklik varsa, bunun diyalogla çözülmesi ve barışın gerçekleştirilmesi gerekir. Kürt ulusal birliğine büyük bir ihtiyaç olduğunu herkesin görmesi gerekir. Bunu yapacak olanlar, Barzani ile Talabani aileleri ve Kandil’deki arkadaşlardır.” demiş.

PYD/YPG’ye Talimatı

Teröristbaşının, Rojava’yla ilgili talimatına gelince; “Buradaki partiler ve kurumların demokratik yapıyı büyütememelerinden” yakınmış, “4 parçada da örgütlenmenin büyütülmesini” istemiş ve şöyle konuşmuş:

“Dükkan küçük olsun benim olsun yaklaşımını asla kabul etmiyoruz. Küçük dükkan ne Kürtler ne de diğer kesimler için gerekli değildir. Dükkanın büyük olması ve herkesin o dikkanda kendini temsil etmesi gerekiyor. Demokratik birlik için parti üzerinden gelişme sağlayıp büyütürseniz bu sizin için iyi olur.”

Son olarak HDP’ye şu mesajı vermiş:

“Kendisini büyütmesi gerekiyor. Büyük işler yapmaları, geniş bir perspektifle hareket ederek örgütlülüğünü büyütmeleri ve güç olmaları gerekiyor. Aksi halde karşı taraf onları yok edecek.”

Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış, 40 bin insanın katilinin cezaevinden terör örgütünü nasıl yönetmeye devam ettiğini, edebildiğini sormanın anlam ve önemi var mı? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerine ilişkin talimatı, devletin Anadolu Ajansı tarafından servis edildikten sonra!..

İşte zamanlamanın önemine dikkat çekmemin sebebi bu.

Teröristbaşı o talep ve talimatları gönderdi… ABD ve Fransa Suriye’deki Barzani gruplarını PYD/YPG’de birleştirdi… Ardından da petrol anlaşması imzalandı…

Irak’ta “Barzanistan”ın kurulmasında çok “emeği” olan CIA’cı Henry Barkey, Türkiye’de PKK açılımının tam gaz sürdüğü dönemde, “Suriye Kürtlerinin lideri de Barzani olacak.” iddiasında bulunmuştu. Hatırlıyorsunuz, değil mi?

Yıllardır “Suriye’de terör koridoruna karşıyız.” diyen Ankara’ya bir kez daha sormak zamanıdır; “Adım adım Barzani koridorunun kuruluşuna ne diyorsunuz?”…

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…