BİLİM DOSYASI : Amerikan Ordusu ‘Sentient ‘ Adlı Yapay Beyin Üretti


Amerikan Ordusu ‘Sentient ’ Adlı Yapay Beyin Üretti

ABD ’de, geçtiğimiz günlerde gizli bigliler içeren bazı belgeleri yayınladı.

ABD ’de, geçtiğimiz günlerde gizli bigliler içeren bazı belgeleri yayınladı. Bu belgelere göre Ulusal Keşif Ofisi NRO, Sentient Programı adı altında tamamen entegre bir istihbarat sistemi kurdu. Uydu konumlarını koordine edebilen bu sistem, yakın zamanda ordu operasyonlarında da görev alabilecek.

Ordu ve hükümet yetkilileri, doğrudan yapay zekanın yetenekleri ve gelecekteki savaşlarda kullanımı konusundaki sorulara kısa ve kaçamak yanıtlar verdiği için Sentient Programı hakkında çok fazla bir bilgi bulunmuyor.

NRO ’dan halkla ilişkiler yöneticisi Karen Furgerson, NRO ’nun ve istihbarat topluluğunun genel uygulamasının, hassas projelere dair detayları paylaşmamak olduğunu, bunun özellikle de rakip ülkelerin tedbir alabileceği projeler için geçerli olduğunu belirtti. Furgerson ’a göre bu durum ABD ’nin ve müttefiklerinin zarar görmesine sebep olacak, Birleşik Devletler ’in istihbarat avantajına ve ulusal güvenliğine etki edecek. Bu nedenle de Sentient hakkındaki detaylar gizli kalacak ve Fergurson ’un söyleyebilecekleri de kısıtlı durumda.

Bu kadar gizlilik, Sentient ’in insanlar daha varlığını bile bilmeden kullanılabileceği ve hazırlanan algoritmaların gelecekteki askeri mücadelelerde kullanılabileceğine işaret ediyor.

BİLİM DOSYASI : Acaba evren var olmadan önce zaman var mıydı ???


9208085f9b8223b973c779216afcb9e41712244b.jpeg

KAYNAK : https://biliminbittigiyer.wordpress.com/2019/07/21/408/

Acaba evren var olmadan önce zaman var mıydı ???

Gündelik yaşantıda telefon ya da bilgisayar ekranında birkaç rakamdan, duvarda akrep ve yelkovandan ibaret olan "zaman" kavramına çok farklı bir açıdan yaklaşıyoruz: Zaman ne “zaman” oluştu?

Bugün yapılan astronomik gözlemlere baktığımızda, aslında varlığımızın o kadar da basit olmadığını anlıyoruz. Milyarlarca yılı kapsayan kozmik tarih, her dönüm noktasında yeni bir olayın bir oluşumun ortaya çıkmasına neden oldu. Ünlü astronom Carl Sagan’ın da dediği gibi küçük bir toz tanesi üzerinde yaşıyoruz.

13,7 milyar yıl yaşında olduğunu bildiğimiz evren, eğer bundan 1 yıl önce oluşsaydı, yaklaşık 200.000 yıllık modern insanlık tarihi sadece son 7,6 dakikaya sığabilirdi. Normalde 70 yıl yaşayan bir insan, bu hayali takvim üzerinde yalnızca 0,16 saniye hayatta kalabiliyor. Yani kendi hayatımızdan ve tarihimizden çok daha büyük zaman dilimlerinde nelerin gerçekleştiğini anlamaya çalışıyoruz…

İşimiz zor, nitekim bir insan ömründen daha uzun süren merakımız, yüzyıllardır inşa ettiğimiz bilim var. Peki ya tüm bu rakamları ifade etmek için kullandığımız “zaman” nasıl ortaya çıktı? Gelin bu soruya da bilimsel yaklaşımlarla cevap arayalım.

Aksi ispatlanmadığı takdirde, modern bilimin evrenin başlangıcı olarak kabul ettiği Büyük Patlama’yı anlayarak işe koyulalım. Bilimde ve yaşamda bir şeyi anlamlandırmak için öncelikle insan mantığına yatkın düşüncelerle yola çıkıyoruz. Elimizdeki verilere dayanarak en iyi tarif buluyor, sonra bu düşüncelerimizi sınıyor ve test ediyoruz.

Bugün de aynı aşamadayız: Büyük Patlama’ya neden olan etmenleri araştırıyor, her şeyin nasıl başladığını anlamak istiyoruz. Bu yaklaşım ise bize tuhaf bir sınırlama getiriyor: Zamanın geri dönülemez bir başlangıcı vardır. İşte bu noktada zamanın yapısını da sorgulamaya başlıyoruz.

1. şekilde, zamanın herhangi bir başlangıcı olmadığını, geleceğe ve geçmişe doğru sonsuzluğu olduğunu, anlatıyor.
2. şekilde ise zamanın bir başlangıç noktası var. Bu nokta Büyük Patlama da olabilir, eğer kanıtlanırsa başka bir şey de. Bu şekle göre zaman her zaman yoktu, sonradan oluştu.
3. şekilde ise zaman dairesel ve sonsuz bir döngüden ibaret.

Peki bilim bu teoriler için hangi kanıtlara ve bulgulara sahip?

Kısaca elimizde evrenin varlığına dair 3 teori var: Evren her zaman var olmuştu, bir başlangıca sahipti ya da döngüseldi. 1960’lı yıllarda ise tüm beklentileri sonsuza dek değiştiren bir keşif yapıldı, uzayda bir tür mikrodalga radyasyonu keşfedildi.

Evrenin sürekli genişlediğini ve genişlerken de soğuduğunu biliyoruz. İşte keşfedilen o radyasyon dalgası da bu görüşe uygun bulgular sundu. Gelişmiş teknolojimiz zamanla elimizdeki veri miktarını arttırdı, daha kesin bilgilere ulaşmaya başladık.

Düz mantık: Bugün büyük olan geçmişte küçüktür

Madem evren sürekli genişliyor, soğuyor ve düzensiz bir hale geliyor; o halde geçmişte daha küçük, sıcak ve düzenliydi. Keşfedilen o radyasyon da buna uygun bulgular sundu. Zira o dalga da yayılmaya başladığı kaynaktan çıkınca daha güçlü ve sıcak bir radyasyon dalgasıydı.

Milyonlarca yıl öncesine dönelim. Evren bir zamanlar o kadar sıcak ve yoğundu ki günümüzde “mikrodalga radyasyonu” olarak bildiğimiz radyasyon türü daha güçlüydü. Bu sayede evren genişlerken onun her köşesine yayıldı.

Ancaaaak o tuhaf radyasyon dalgasıyla ilgili öğreneceklerimiz daha son bulmadı. Gelişmiş gözlemler, bize onun siyah, yoğun ve tuhaf bir maddeye bağlı olduğunu gösterdi. Karanlık madde, o günden itibaren bilim dünyasını en büyük sorularından birisi haline geldi. Radyasyon zayıf olduğu için onun evrenin başlangıcından bu yana var olduğu düşünülmüştü. Anlaşıldı ki yorgun ve ölmüş bir yıldıza da ait olabilirdi. Bilimde yanılgıların sınırı yoktu.

Kol saatinizde özel bir anahtar olduğunu düşünün. Geriye doğru çevirdikçe zaman geriye doğru akıyor…

2d4f7b4bc6c1db3e8d29ec2ffe8190d0a6aa5efe.jpeg

Saatteki bu anahtarı geriye çevirip, evrenin küçük bir noktada sıkıştığı ana gidiyorsunuz. İşte buraya “tekillik” adı veriliyor. Aynısı, bugün karadelik olarak bildiğimiz, o tuhaf radyasyon ışımaları dahil her şeyi soğuran kara deliklerde de var. Ama burası bir kara delik değil, evrende tüm enerjinin küçük bir noktaya sıkışmış hali.

Enerji türü ne olursa olsun, tekillikten kaçınılmaz olduğu biliniyor, ancak tekilliği de net olarak tanımlayamıyoruz. Sadece ötesinde zaman ya da mekanın önemini yitirmesi söz konusu…

Kısaca Einstein’ın Genel Görelelik teorisi gibi zaman ve mekana dayanan her şey, tekillik durumunda bir anlam ifade etmiyor. Böylece sorumuzun önemli bir kısmını burada saf dışı bırakıyoruz. Zamanın ne “zaman” ya da “nerede” oluştuğu önemini kaybediyor. Çünkü tekillik durumunda zaman ve mekan yok.

Peki ya Büyük Patlama’nın öncesinde ne vardı?

Bilim, bize “Büyük Patlama zamanın başlangıcıdır” demiyor, bu sadece varsayımlardan, hatta en kısır görüşlerden birisi. Artık biliyoruz ki zamanın başladığı yer olmayabilir. Keşfettiğimiz ışımaların bize öğrettiği değerli bir miras var: Protonlar, nötronlar ve elektronlar; yani atomların temel yapı taşları. Karanlık maddeyi açıklamak bile bu yapı taşlarına bağlı. Bugün, CERN deneyi gibi yüksek teknolojili ve uzun soluklu araştırmalarda, protonlar bu nedenle çarpıştırılıyor. İki dev nötrino yıldızının çarpışması gözlemlendiğinde bu nedenle sevince boğuluyoruz, çünkü tüm bu keşiflerin ardında zamanı anlayabilme ihtimalimiz var.

Bir “Zamanın başlangıcı var mı?” sorusundan bakın nerelere kadar geldik. Üstelik daha bu işin detaylarına ve yan teorilere değinmedik:

095ea68c7d181e482412e550114ea30b1a8d372a.jpeg

Kozmik Enflasyon Teorisi. Bu ekonomik bir terim değil. Evrenin sürekli nasıl genişlediğini ve genişlerken maddelerin, ışığın başına nelerin geldiğini açıklamaya çalışan bir teori. (Merak edenler Ayhan Tarakçı’nın burada yer alan videosuna ulaşıp enflasyon teorisini de anlayabilirler.)

Bugün evrenin nasıl genişlediğini gözlemlemekte zorlanıyoruz. Hatta bazı fizikçilere göre gözlemleyebilirsek, bir şekilde evrenin genişleme hareketini çok daha geriye dayandırabilirsek mevcut fizik kurallarını unutmak zorunda kalacağız.

SONUÇ:

Binlerce yıl boyunca, zamanın nasıl başladığına dair ortaya sadece 3 farklı teori atabildikdik. Anlaşılan o ki kesin bir cevaba hâlâ daha yakın değiliz. Zamanın bir sonu ya da sonsuzluğu olup olmadığını bilmiyoruz. Masallarda duyduğumuz “…ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar” sözüyle tüm hayatımızı planlıyoruz. Sadece ama sadece bir kıvılcımın yanıp sönmesi kadar süren hayatımızda, kozmik ölçülerle uğraşıyor, zihnimizin sınırlarını aşan bilim dalları, kültürler ve medeniyetler inşa ediyoruz

ORJİNAL MAKALE : https://www.forbes.com/sites/startswithabang/2019/06/07/does-time-have-a-beginning#3be0e1d73201

HACKER DÜNYASI /// Rus istihbaratı FSB hacklendi : Tarihindeki en büyük veri sızıntısı


Rus istihbaratı FSB hacklendi : Tarihindeki en büyük veri sızıntısı

Rusya, tarihinin en büyük siber saldırısına maruz kaldı. Hackerlar Rus istihbarat örgütü FSB’ye siber saldırı düzenledi ve 7.5 terabayt büyüklüğündeki veriyi çaldı.

Rusya, tarihinin en büyük siber saldırısına maruz kaldı. Düzenlenen siber saldırıda hackerlar Rus istihbarat örgütü FSB’ye siber saldırı düzenledi ve 7.5 terabayt büyüklüğündeki veriyi çaldı. Çalınan veriler içinde FSB’nin gizli kalması gereken sosyal medya operasyonları ve Rus hükümetinin ülke internetini dünyadan koparma projeleri hakkında bilgiler bulunduğu belirtiliyor.

BBC Rusya’nın haberine göre, 13 Temmuz’da ‘0v1ru$’ nick’ini kullanan bir hacker grubu internet projelerinde FSB ile çalışan SyTech firmasına saldırdı.

Habere göre, 0v1ru$ isimli hacker 13 Temmuz’da FSB’nin üstlenici şirketlerinden Moskova merkezli SyTech’in verilerini çaldı. Hacker SyTech’in ana sayfasına Rusya’da internette hakaret amaçlı olarak kullanılan “Yoba Surat” gülen yüz karakteri ve ihlal edilen gizli verilerden bazılarını bıraktı. Anasayfaya bu gülen yüzü yerleştirme veri çalan hackerların da imzası niteliğinde. Hacker bu yüzü Twitter hesabından da paylaştı.

0v1ru$ grubu ele geçirdikleri verileri, daha da büyük bir hacker grubu olan Digital Revolution’a aktardı. Daha önce de Rus istihbarat kurumunu hedef almasıyla bilinen Digital Revolution, tüm dosyaları çeşitli medya yayınlarına ve Twitter hesapları aracılığı ile herkesle paylaştı. Digital Revolution sosyal medya hesabından devletin internetteki anonim kimlikleri ortaya çıkarmak için geliştirdiği projelerden birine atıfta bulunarak “Hey FSB, Onslaught-2 projesi nasıl gidiyor? Belki de projenin adını Colander-1 yapsan daha iyi olur” paylaşımını yaptı.

FSB’nin ortaya çıkartılan gizli siber projeleri arasında sosyal medyadan kişiler hakkında bilgi toplama (Facebook ve LinkedIn dahil), kurum ve kişi hedefli tahsilat operasyonları ile Tor tarayıcısı kullananların kimliklerinin meydana çıkartılması gibi örnekler bulunuyor.

BBC Rusya, söz konusu saldırıyı “Rus istihbarat servislerinin tarihindeki en büyük veri sızıntısı” olarak nitelendirdi.

BİLİM DOSYASI /// Gürkan Akçay : BİLİM İNKÂRCILIĞININ 5 TEMEL ÖZELLİĞİ VE BİLİMSEL İKNA YOLLARI


Gürkan Akçay : BİLİM İNKÂRCILIĞININ 5 TEMEL ÖZELLİĞİ VE BİLİMSEL İKNA YOLLARI

Boğaziçi Üniversitesi -Editör / Yazar

Bilimsel gerçekleri reddetmenin gerçek toplumsal sonuçları vardır. Örneğin HIV ve AIDS arasında bir bağlantının bulunmadığına dair inanışlar; Güney Afrika’da 330.000’den fazla kişinin öl. .

Bilimsel gerçekleri reddetmenin gerçek toplumsal sonuçları vardır. Örneğin HIV ve AIDS arasında bir bağlantının bulunmadığına dair inanışlar; Güney Afrika’da 330.000’den fazla kişinin ölümüne neden oldu. Sigara ile kanser arasındaki bağlantının reddedilmesi milyonlarca erken ölümün nedeni oldu. Aşı karşıtları sayesinde önceden önlenebilir hastalıklar eski gücüne kavuşmaya başladı.

Bilimin reddedilmesi durumu görmezden gelebileceğimiz ya da reddedebileceğimiz bir durum değildir. Peki karşı mücadelede etkin bir tepki ortaya koyabilme konusunda bilimsel araştırmalar ne söylüyor? Ortak kanı çözümün; bilim iletişimini güçlendirme olduğu konusunda uzlaşı sağlıyor. Fakat yapılan araştırmalar bu yaklaşımın da istenmeden de olsa insanların mevcut inanışlarını güçlendirerek bir geri tepkiye neden olabileceğini ortaya koyuyor.

Bir kimseye onun mevcut inanışını ve/veya dünya görüşünü tehdit eden bir delil sunduğunuzda bu durum; esasında o kişinin inanışını güçlendiren bir etkide bulunabiliyor. Bu duruma “dünya görüşü ters tepme etkisi” denir. Bu etkiye dair ilk bilimsel deneylerin tarihi 1975’lere kadar uzanmaktadır.

University of Kansas’tan bir psikolog genç bir Hristiyan’a İsa’nın tekrar dirilmediğine dair yalnızca katılımcının tepkisinin ne olacağını görmek adına uydurulmuş deliller sunmuştu. Ortaya çıkan sonuç ise pek de şaşırtıcı değildi; kişinin inancını tehdit eden bu delillere verdiği tepki inancının daha da güçlenmesine neden olmuştu. Bu tarz bir tepkinin nasıl yansıması olduğunu görmek için siz de benzeri basit deneyler yapabilirsiniz.

Evrim Teorisi’nin bu denli inkâr edilmesinin sebeplerinden birisi de budur. Çünkü evrim insanların mevcut inançlarını tehdit eden güçlü deliller sunar. Sonuç olarak da; her ne kadar artık kabak tadı verse de ve trajikomik bir hâl almış olsa da; alacağınız tepkilerden birisi muhtemelen yine bilimsel kavrayış ve bilgiden yoksun olan“Neden şimdiki maymunlar insan olmuyor?” olacaktır. Ancak bu soru sizi güldürse de; karşı tarafta mevcut inancın daha da güçlenmesine neden olan bir kendini gerçekleştirme hazzına neden olur.

Örneğin; ABD’de Cumhuriyetçilere Irak’ta kitle imha silahlarının kullanılmadığına dair deliller sunulduğunda bu durum tam tersi bir etkiye neden olmuş ve insanların Irak’ta kitle imha silahının kullanıldığına dair inançlarını daha da güçlendirmiş.

Yapılan bir araştırmada politik muhafazakârlara iklim değişiminde insan etkisinin büyük olduğuna dair bilimsel bir konsensus sağlandığına ilişkin bilgilendirmede bulunulduğunda kişilerin insanların iklim değişimine neden olduğu iddiasını daha az kabul ettikleri görüldü.

Personality and Social Psychology’nin yıllık sempozyumunda sunulan bir çalışmada belirli bir konu üzerinde basitçe delillere ve verilere odaklanmanın bir kişinin düşüncesini değiştirmek için yeterli olmadığını hatta kişinin kendi “gerçeklerini” karşı atak olarak sunma eğilimini ortaya çıkardığını gösteriyor.

Bilimi Reddetme Yaklaşımının 5 Temel Karakteristiği

Bilimi reddetme yaklaşımı beş özel ve bir çok karakteristik unsurun uyumlu bir şekilde kullanıldığı bir süreçtir. İnkârcılar fikirlerinin genellikle yalnız kalmasından rahatsızlık duymaz dahası bunu; ortodoks bir baskınlığa ve politik doğruculuğa karşı kendi entelektüel cesaretlerinin bir işareti olarak görürler. En yaygın özelliklerinden birisi de kendilerini sıklıkla Galileo’ya benzetmeleridir.

1- Komploculuk

Ezici çoğunlukta bilimsel görüş bir şeyin doğru olduğuna inandığında bunun; bilim insanlarının delilleri bağımsız gözlemlerle incelemesinin ve aynı sonuca ulaşmasının bir sonucu olmadığı tartışılır. Bilimsel çalışmalardaki “peer review” süreci komplocular tarafından genellikle aksi görüşlerin bastırıldığı sonuçları desteklemeyen delillerin ya da mantıksal temeli olmayan düşüncelerin ayrıştırıldığı bir süreç olarak görülür.

2- Sahte Uzmanlar

Bunlar belirli bir alanda uzman olmayı amaçlayan ancak görüşleri mevcut bilimsel bilgi ile tamamen tutarsız olan kişilerdir. Sahte uzman görüşlerine başvurulan tartışmalar genellikle gerçek uzmanların ve araştırmacıların karalandığı ve suçlandığı yapılan çalışmaların değersizleştirilmeye çalışıldığı ve şüpheyle yaklaşılmasına vardırıldığı bir sonuca doğru evriltilir.

3- Seçmece yapmak

Bilimi reddedenlerin bir diğer karakteristiği ise seçmece tavırlarıdır. Bu karakteristik bir konu üzerindeki baskın bilimsel uzlaşıya rağmen görece en zayıf araştırmadaki kusurları arayıp bulmak ya da objektivitesi düşük bir araştırmanın verilerini kullanarak alanın tamamını gözden düşürmeye çalışmak şeklinde kendisini gösterir.

4- Araştırmanın ulaşamayacağı imkansız beklentiler yaratmak

Örneğin iklim değişimi gerçekliğini reddedenler termometrenin icadından önceki tutarlı sıcaklık kayıtlarının eksikliğine işaret eder. Bazıları ise bir fenomene dair kavrayışı tamamen reddetmenin aracı olarak matematiksel modellemelerin özündeki belirsizliği kullanır.

5- Mantıksal Yanılgı

Örneğin sigara yanlısı gruplar sıklıkla Hitler’in de sigara karşıtı kampanyaları desteklediği dolayısıyla sigara karşıtı araştırmaların neo-Nazilerin kontrolünde olduğunu ileri sürer. Mantıksal yanılgılar karşı argümanı çürütmeye çalışmak adına yanlış ikilemler oluşturmayı ve dikkati ve ilgiyi başka yöne çekmeye yönelik ya da argümanı değiştirmek için ad hominem tarzı kasti girişimleri de içerir.

Daha Fazla Bilimsel Delil Direnişi Güçlendiriyor

İronik bir biçimde belirli bir konuya dair bilimsel gerçekleri reddeden bir insana daha fazla bilimsel delil sunma girişimi; reddetme davranışına ilişkin sosyal bilim araştırmalarını göz ardı eden pek kullanışlı bir yöntem değildir. Yani sorunun kökenine dair problemi çözmezseniz etkili bir çözüm yöntemi de uygulayamazsınız. Sorunun büyük bir kısmı insanların bilimsel sonuçları politik dini ya da sosyal yargılarından yola çıkarak değerlendirmesinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla kişinin dünya görüşünün güçlü etkilerini görmezden gelerek yapılan bilim iletişimi girişimleri çoğunlukla faydasız ve hatta verimsiz kalır.

Geçmişte yapılan çalışmalar düşünceleri değiştirmenin bu denli zor olmasının nedenlerinden birisinin; herhangi bir kişiye bir konuya dair yeni bakış açıları sağlamanın kaçınılmaz olarak kişinin beyninde mevcut algısını güçlendiren bilgi ağlarının ortaya çıkması olduğunu ileri sürmüştü.

Peki bilimin reddedilmesine bilimsel bir temelde nasıl cevap verebiliriz?

Sorunun cevabı 1960’lara kadar uzanan bir psikoloji alanı olanaşılama teorisinde yatmaktadır. Aşılama düşünces basitçe aşı mekanizmasının bir analojisidir. Bir virüsün yayılımını engellemek için virüsün daha zayıf bir formunun sunulması. Bu basit konsept pratikte milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştır.

Psikoloji alanında ise aşılama teorisi bilginin aşılanması konseptini uygulamayı içerir. Şöyle ki; bilim öğretirken kendimizi genellikle yalnızca bilimsel olarak ifade etme noktasında zorunlu hissederiz. Yani sağlıklı bir kavrayış için gerekli olan bilgiyi veririz. Bu durum tıpkı hasta insanlara vitaminler vermek gibidir. Fakat vitaminler virüse karşı gerekli bağışıklığı sağlama noktasında çoğunlukla yetersizdir.

Burada kavram yanılgısı oluşturmayla benzer bir dinamik vardır. İyi bir bilimsel kavrayış sahibi olabilirsiniz. Ancak bilimi tahrif eden bir mitle karşılaşırsanız bilim ve bu mit arasındaki bir çatışmayla yüz yüze kalırsınız. Ve eğer ki bilimi tahrif eden bu tekniğin nasıl kullanıldığını anlamazsanız bu çatışmayı ortadan kaldıracak çözümü bulmakta güçlük yaşarsınız.

Aşılama teorisi alanındaki yarım yüzyıllık araştırmalar yanlış bilginin etkisini azaltmanın en iyi yönteminin; bu yanlış bilginin daha zayıf bir formunun insanlara sunulması olduğunu ortaya koyuyor. Bunu başarmanın yolu da mitteki yanılgıları açıklamaktan geçer. İnsanlar bilimi tahrif etmede kullanılan teknikleri anlarsa mitlerin yerine gerçekleri koyabilecek yaklaşımı kolaylıkla ortaya çıkarabilir.

Aşılama teorisinin işlevselliğini göstermenin belki de en güzel yollarından birisi aşıya dair bir mite değinmek olacaktır. Aşının otizme sebep olduğunu iddia eden yaygın bir mit.

Son derece yaygın olan bu mitin ortaya çıkmasının nedeni Lancet de yayımlanan bir çalışmadır. Çalışmanın sahte olduğu daha sonradan anlaşılmış ve dergi tarafından yayından kaldırılmıştır ancak ne var ki; bazı çocukların otizm geliştirme zamanlarının aşılandıkları zamanlara denk gelmesi mitin yaygınlaşmasına neden olmuştur.

Bu mitin kullandığı mantık hilesi “post hoc ergo propter hoc”Latince “bundan sonra öyleyse bu yüzden” şeklindedir. Örneğin X olayı ve Y olayı birbiri ardına olmuş iki olay olsun. Kısacası “post hoc” olan bu mantıksal hile olaya şu şekilde yaklaşır Y olayı X olayından sonra olduğu için Y olayının nedeni X olayıdır. Gerçekte ise Y olayı X olayı olmasa da gerçekleşecekti.

Oysa nedeni göstermenin tek yolu istatistiksel açıdan titiz bilimsel araştırmalar yürütmek olacaktır. Pek çok araştırma bu konu üzerine yoğunlaşmış ve otizm ve aşı arasında herhangi bağlantı saptanmamıştır.

Öte yandan bir silahlanma yarışı gibi; yeni kompleks bilgi eskisine üstün geldiğinde ikna edicilik genellikle; yeni bilgiyi mevcut bazı eski bilgilerle birleştirerek sunulduğunda mümkün hale gelir. Örneğin; “evet yoğurt bakteri içerir ancak bu bakteri faydalı olabilir” gibi. Eğer bu şekilde yapılmazsa çabalar muhtemelen boşa çıkacaktır ya da geri tepecektir ve eski bakış açısı kişinin bilincinde daha şiddetli bir savunmaya neden olacaktır.

Aşılanmış Beyinler”

Bilimsel gerçeği reddeden bir kişiyi ona yalnızca daha fazla bilimsel gerçek sunmadan da ikna edebilirsiniz. Kişiyi bilimi reddeden iddialarının zayıf yanlarını kendisine sunarak ikna yoluna gidebilirsiniz. Yani yanlış bilgiye karşı aşılama yapabilirsiniz.

Aşılama teorisinin pratik uygulamaları okullarda özellikle de Fen Bilimleri derslerinde kavram yanılgısı temelli (bir başka ifadeyle agnotoloji-temelli öğrenme ya da çürütme-temelli öğrenme) öğrenmelerde kendisini gösterir. Bu öğretim tekniği bilim hakkındaki kavram yanılgılarını çürüterek yapılan bir bilim öğretimini içerir. Bu yaklaşım basitçe bilim öğreten geleneksel öğretim yöntemlerinden çok daha fazla öğrenme kazanımlarıyla sonuçlanır.

Bilimi reddeden yaklaşımlara genellikle daha fazla bilim ile cevap verilmeye çalışılır. Fakat bu durum ihtiyacın yalnızca yarısıdır. Bilimsel araştırmalar bize bir çözüm sunuyor: İnsanları bilimi reddeden iddiaların daha zayıf formlarına maruz bırakın; böylelikle bilimi reddetme tavrına dair direnç geliştirmelerine neden olursunuz.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/RjfTOqspVGs

Kaynak ve İleri Okuma