MK ULTRA PROJESİ /// YAKUP KÖSE : Mirzabeyoğlu’nu hep 30 yıl geriden mi takip edeceğiz ?


YAKUP KÖSE : Mirzabeyoğlu’nu hep 30 yıl geriden mi takip edeceğiz ?

18 Mayıs 2020

Çin virüsü COVID-19’un dünyayı rehin almasıyla birlikte konuşulan mevzulardan biri de insan vücudunda yerleştirilecek çipler. İsveç’te deri altına yerleştirilen ve kişinin tüm bilgilerinin yer aldığı çiplerin bir ileri aşaması beyne çip yerleştirilmesi.

Dün Hürriyet Gazetesi’nde Umut Fırat Eroğlu “Kim beyninde ‘çip’ ister?” başlıklı yazısında sormuş: “Bilim dünyasının uzun zamandır gündeminde olan beyin implantları gerçek olmak üzere. Elon Musk, geçen hafta katıldığı bir yayında, kurucusu olduğu Neuralink şirketinin bir yıla kalmadan ilk beyin implantını gerçekleştireceğini duyurdu.

Beyin implantları, bilimkurgu dizilerinden bildiğimiz bir teknoloji. Tıp endüstrisi, mühendislik, bilgi işlem, teknoloji şirketleri, hatta savunma ve istihbarat teşkilatlarının ilgi alanına giriyor. Sahiden kim kafatasını deldirip beyninin içine elektronik bir devre taktırmak ister?”

Tabiî ki kimse durup dururken beynine çip taktırmak istemez ama bizler beynimize çip taktırmaya yönlendirileceğiz. Yani biz istemeyeceğiz bize istettirilecek. Ölümü gösterip sıtmaya razı olmamız sağlanacak.

Sanki dünyada ilk defa salgın oluyormuş gibi insanlığın sonu gelmiş psikolojisini yaymanın en mühim sebebi bu çiplere bizleri razı etmek olmasın?

Birkaç kez yazılarımda 2018 yılındaki Davos toplantısında duyduklarını heyecanla canlı yayında anlatan, Ak Parti kurucularından Cüneyt Zapsu’nun toplantı notlarından bahsetmiştim. Zapsu Davos’ta 15-20 yıl sonra insanların bambaşka bir cins haline getirileceğinin konuşulduğunu söylüyordu: “Dünya Ekonomik Forum siyasi bir sirk değil sadece. 90’ların başında ilk geldiğimde kök hücre konuşuluyordu, 15 sene sonra dünya konuşulmaya başlandı… Bu sene dikkatimi çeken, beni de rahatsız eden bir konu… Prof. Harari’nin oturumuna girdim, bazı notlar aldım… Çok değil, 15-20 yıl sonra insanların bambaşka bir cins haline gelme durumu var. Şu an son insan jenerasyonu… Bizden sonraki jenerasyon bağımsız olarak yaşayamayacaklar… Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı, sadece memleketleri değil… Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz… Beynimiz hacklenmeye başlandı bile. Beyin dalgaları bir takım biyometrik sensörlerle ölçülmeye başlandı. Bunlar elektrik akımına çevrilerek analiz edilmeye başlandı. Sizin ne düşüneceğinizi, birini gördüğünüz an nasıl reaksiyon vereceğinizi anlamaya başladılar… Kurtulmanın imkânı yok. Siz akıllı telefon kullanmasanız bile yanınızdaki kullanıyor. Veriler ışık hızıyla depolanıyor… Bundan sonra, bu biyoteknolojinin sahipleri bizi yönlendirecekler. Ne yiyeceksin, ne içeceksin… Prof. Harari Kudüs’te Hebrew Üniversitesi’nde. Buna rağmen enteresan bir şey söyledi. Şu anda İsrail hükümeti, her canlıyı, sadece insanlar değil, 24 saat 365 gün kontrol altında tutuyor. Bunu İsrail dışında, bu işin ne kadar önemli olduğunu anlayıp bir kontrol hâline getiren bir de Çin var… Batı’da bunu belki devletler yapmıyor ama şirketlere hiç bakan yok…”

Zapsu’nun şu sözlerine dikkatinizi çekmek isterim: “Şu an son insan jenerasyonu… Bizden sonraki jenerasyon bağımsız olarak yaşayamayacaklar… Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı, sadece memleketleri değil… Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz…”

Son insan jenerasyonunun asil temsilcisi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun perde arkasına geçişinin 2. sene-i devriyesi. Mirzabeyoğlu geçirdiği beyin kanaması neticesi vefat etmişti. Peki Salih Mirzabeyoğlu’nun beyin kanaması geçirmesine sebep olan neydi? 2000 yılında cezaevinde başlayıp tahliyesi sonrası da devam eden zihin kontrolü işkencesi. O’nun isimlendirmesiyle Telegram!

Mirzabeyoğlu, sadece kendinin değil insanlığın başına örülmek isteneni görmüş ve 18 yıl boyunca da ikâzını yapmıştı. Sesine ses bulabildi mi, hayır; hatta kendisiyle “Beyne çip takılacakmış” diye dalga geçildi. Tıpkı FETÖ hakkında 30 yıl önce uyardığında mâruz kaldığı tavır gibi.

FETÖ’de olduğu gibi Mirzabeyoğlu’nu 30 yıl geriden takip etmeyelim (Bu mevzuda da 20 yıl gerisindeyiz!) ve insanlığın sonunu getirecek beyne çip projesine karşı tedbirimizi alalım. İşe de, Mirzabeyoğlu’na 18 yıl boyunca Telegram işkencesi yapan şebekeyi bulmakla başlayalım!

UZAY BİLİMİ DOSYASI : ABD Uzay Kuvvetleri Askeri Güç


ABD Uzay Kuvvetleri Askeri Güç

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, 2020’ye kadar ABD Uzay Kuvvetleri Komutanlığını kuracaklarını açıkladı. ABD Savunma Bakanlığı önümüzdeki aylarda Uzay Gücünün dört aşamasından üçünü oluşturmayı planlıyor: Uzay Kuvvetleri Komutanlığı, orduya gerekli satın almaları yapabilmek için kurulacak bir ajans ve amacı uzayda mevcut operatörleri de kendine bağlayacak yeni bir topluluk oluşturmak. Pentagon, geniş kapsamlı bu değişiklikleri milletvekillerinin onayını almadan gerçekleştirebiliyor. Mali yönetim kısmı ise planın dördüncü ve tesis edilmesi kongrenin kararıyla gerçekleşecek olan kısmı olarak görünüyor. Savunma yetkililerinin açıklamasına göre, 2018’in kalan aylarında Uzay Gücünü tam olarak kurabilmek için yasama önerilerinin hayata geçirilmesi gerekecek. Bu durum bütçeye yansıyacak ve Trump yönetiminin 2020 bütçe teklifinin bir parçası halinde kongreye sunulacak. Aslında bu plan Pentagon’un 2 numaralı sivil savunma yetkilisi, bakan yardımcısı Patrick Shanahan tarafından milletvekillerine gönderilmek üzere 30 Temmuz 2018’de 14 sayfalık bir taslak halinde ortaya konuldu. Bu taslak rapora göre projenin amaçları; ABD ulusal çıkarlarını korumak, kötü niyetli faaliyetleri önleyebilmek ve ABD’nin ulaşılabilir uzayda ulusal güvenlik gerekliliklerinin karşılanması, ABD sanayiinde büyüme ve ticari-ekonomik genişleme yaratarak müttefiklerle ortaklıkları güçlendirmek olarak açıklanıyor. Başkan Trump’a sunulan taslak raporda,
ABD Savunma Bakanlığı ülkenin onbirinci savaş komutanlığı olacak ABD Uzay Kuvvetleri’nin kurulacağını anlatıyor ve raporda 2018 yılı sonuna kadar kongreye önerilmek üzere bir yapılacaklar listesi yer alıyor. Bugün çeşitli servisler ve kuruluşlarla ortak çalışan ABD Özel Harekat Komutanlığı gibi dört yıldızlı bir Uzay Kuvvetleri Komutanlığı kurularak bu yeni birliğin ordu genelinde uzay kuvvetlerini denetleyecek kurum olması hedefleniyor. Pentagon, Uzay Kuvvetleri Komutanlığını ABD Stratejik Komutanlığına bağlı olarak kurmayı planlıyor. Buna göre Uzay Kuvvetleri Komutanlığı oluşturabilmek için gerekli ek personel, sorumluluk ve otorite ihtiyaçlarının değerlendirilip gerekli girişimlerin başlatılması talep edilecek. Ordudan Faydalanacaklar Mevcut Hava Kuvvetleri Uzay Komutanlığı komutanının, başlangıçta yeni ABD Uzay Kuvvetlerine de başkanlık etmesi önerilecek. ABD’nin Avrupa Komutanlığından başlanarak coğrafi kriterlere göre diğer komutanlıklar da plana entegre edilecek. Uzay Operasyon Gücü oluştururken, ABD mevcut Özel Harekâtlar Komutanlığı (SOCOM) personeline benzer şekilde ordunun tüm askeri hizmet veren bölümlerinden faydalanacak. Özel Kuvvetlerde olduğu gibi karma bir ekip oluşturacak olan Pentagon, tüm proje çalışanlarının tek birlik haline evrileceğini söylüyor. Bu ekibin hızla bir araya geleceği düşünülüyor ve ekibin öncelikli hedefi, 2019 yaz aylarında ABD Avrupa Komutanlığı ile Hint-Pasifik Komutanlıklarına entegre olmak.

ABD, Uzay Kuvvetleri Komutanlığı Kuruyor Taslak raporda yer alan ve faaliyete geçirilecek Uzay Geliştirme Ajansı ise Pentagonun özel uzay şirketlerinin faaliyetlerini ve yaptıkları yeni uydu geliştirme ve uzay lansman sözleşmelerini daha iyi denetleyeceğini gösteriyor. Uzay Geliştirme Ajansının, aynı zamanda Pentagon’un uzay anlaşmalarının ve harcamalarının daha iyi sonuçlar vermesini de hedefleyeceği lanse ediliyor. En Çok Hava Kuvvetleri Etkilenecek Uzay Kuvvetleri Komutanlığının kurulması en çok Hava Kuvvetlerini etkileyecek, zira Savunma Bakanlığı bütçesinin yaklaşık yüzde 85’ini yöneten ve uyduların alınması, hizmete sokulması ve güncellenmesi gibi faaliyetleri yürüten Hava Kuvvetlerine bağlı 6.000 kişilik bir birim olan ve Los Angeles’ta bulunan Space and Missile Systems Center (Uzay ve Füze Sistemleri Merkezi) önemli revizyonlara uğrayacak. Son yıllarda ABD Hava Kuvvetleri, uzayda Rusya ve Çin’den gelecek olası müdahalelere karşı çok sayıda değişikliğe gitmişti. Özellikle düşük maliyetli, hızlı ve kolay erişim sağlanan bir dünya yörünge mimarisi denemeleri bu değişikliklerden biri olarak öne çıkıyor. Hava Kuvvetleri Sekreteri Heather Wilson, 25 Temmuz’da Washington Post’ta yayımlanan söyleşisinde, uyduların çok kırılgan aygıtlar olduğunu ve uzayda her zaman doğrudan savunma yapmanın mümkün olmadığını anlattı.

Yeni yasa tasarısı ile ABD, Silahlı Kuvvetlerin altıncı kolu olan Uzay Kuvvetleri’ni oluşturarak uzay teknolojilerine verilen öneme dikkat çekiyor. Uzay Kuvvetleri, uzaydaki ulusal güvenlikten sorumlu olan mevcut ABD Hava Kuvvetleri altında bir birim olarak çalışacak. Böylece bütçe yapılanmasında büyük değişiklikler yapılmayacak. Hava Kuvvetleri için çalışan uzay personelinin çoğunun Uzay Kuvvetleri’ne aktarılması planlanıyor.
Buna ek olarak Uzay Kuvvetleri, maliyeti düşürmek için mevcut Hava Kuvvetlerini’nin işlevlerinden büyük ölçüde yararlanacak. Örneğin lojistik, temel işletim desteği, sivil personel yönetimi, iş sistemleri, BT desteği ve denetim ajansları gibi yeteneklerden faydalanılacak.
Hava Kuvvetleri Sekreteri Barbara Barrett, Uzay Kuvvetlerinin yaklaşık 16.000 Hava Kuvvetleri ve sivil personelinden oluşacağını söyledi.
Ağustos 2018’deki Pentagon raporuna göre bir uzay kuvveti yaratmak için acil eylemler gerektiği vurgulanmıştı. Rapora göre Uzay Kalkınma Ajansı, Uzay Operasyon Kuvvetleri ve ABD Uzay Komutanlığı gibi birimlere ihtiyaç duyulmaktaydı.
ABD ordusu, kara, hava, deniz, deniz piyadeleri ve sahil güvenlik komutanlıkları olarak 5 ana askeri hizmet komutanlığına ayrılıyordu. Uzay Kuvvetleri Komutanlığı ile birlikte bu komutanlıkların sayısı 6 oldu.
Yasa kapsamında bölgesel ve işlevsel olarak ikiye ayrılan muharip komutanlıklar ise Merkez Kuvvetler (CENTCOM), Avrupa Kuvvetleri (EUCOM), Hint-Pasifik Kuvvetleri (INDO-PACOM), Afrika Kuvvetleri (AFRICOM) Kuzey Saha (NORTHCOM) ve Güney Saha (SOUTHCOM) Komutanlıkları ile Siber Güvenlik (CYBERCOM), Özel Harekat (SOCOM), Stratejik Kuvvetler (STRATCOM) ve Lojistik (TRANSCOM) Komutanlıkları olmak üzere 10 komutanlıktan oluşuyordu.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/DRqQ10F4kGw

UZAY BİLİMİ DOSYASI : Evrenin Bilinmez Maddesi Karanlık Madde


Evrenin Bilinmez Maddesi Karanlık Madde

Karanlık madde, kozmoloji ve astronomi ile ilgili gözlemleri açıklamak için öne sürülen bir madde türüdür. Karanlık madde parçacıkları, ışıkla etkileşmediği için doğrudan gözlemlenemez, ancak çevrelerinde sebep oldukları etkiler sayesinde varlıkları anlaşılabilir. Evrendeki toplam madde miktarının yaklaşık %84’ünün karanlık madde olduğu düşünülüyor. Karanlık maddeyi oluşturan parçacıkların niteliği, günümüzde hâlâ tartışma konusudur. Pek çok araştırma grubu, doğrudan ya da dolaylı yöntemlerle, karanlık madde parçacıklarını belirlemek için çalışıyor.
Karanlık maddenin varlığına işaret eden pek çok gözlemsel veri var. Birincisi gökcisimlerinin içinde bulundukları gökadaların merkezleri etrafındaki dönme hızlarının gökadaların merkezine olan mesafeye bağlı olarak değişiminin açıklanabilmesi için sadece ışıkla etkileşen madde miktarı yeterli olmuyor. Kayıp kütle problemi olarak adlandırılan bu durumun sebebinin ışıkla etkileşmediği için doğrudan gözlemlenemeyen karanlık madde parçacıkları olduğu düşünülüyor.

Karanlık maddenin varlığına işaret eden bir diğer gözlemsel olgu, ışığın uzayda bükülmesi ile ilgili. Genel görelilik kuramı kütlenin uzayı eğdiğini söyler. Işık ışınlarının uzayın eğriliğinden etkilenmesi, bazı gökcisimlerinin olduğundan daha büyük görünmesine neden olur. Merceklerin nesneleri olduğundan daha büyük göstermesine benzediği için kütleçekimsel mercekleme olarak adlandırılan bu olgu sayesinde, bir sistemin sadece geometrisini inceleyerek içerdiği kütle miktarı hesaplanabilir. Gökada kümeleri ile ilgili gözlemler de karanlık maddenin varlığına işaret ediyor. Örneğin Abell 2009 gökada kümesindeki karanlık madde miktarının Güneş’in kütlesinin 1014 katından daha fazla olduğu hesaplanıyor.
Karanlık maddenin niteliği hakkındaki tartışmalar ve araştırmalar hâlâ devam ediyor. Gözlemler ile sadece sıradan maddenin varlığına dayalı kuramsal hesaplar arasındaki uyumsuzluğun bir kısmı, çok az ışık yaydığı için gözlemlenmesi çok zor olan sıradan maddelerden kaynaklanıyor olabilir. Ancak Büyük Patlama ile üretilebilecek sıradan madde miktarının bir üst sınırı var ve bu miktar gözlemleri açıklamak için yeterli değil. Newton’un ve Einstein’ın kütleçekim yasalarını değiştirerek verileri açıklamaya çalışan kuramlar olsa da karanlık madde hipotezinin fizikçiler arasında yaygın olarak kabul gördüğü söylenebilir. Var oldukları öne sürülen karanlık madde parçacıkları arasında diğer parçacıklarla sadece kütleçekimi ve zayıf kuvvet (dört temel kuvvetten biri) aracılığıyla etkileşen parçacıklar ve aksionlar sayılabilir.

CERN parçacık hızlandırıcısı deneyleri
İsviçre’deki CERN parçacık hızlandırıcısı tesislerindeki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, bu yaz Higgs parçacığını tespit etti. Higgs parçacığı nükleer fiziği ve atomaltı parçacıkları açıklayan Standart Modelin öngörülerine uyuyordu. Bu keşif bizi şaşırtmadı, Higgs parçacığı beklenen enerji değerlerinde gözlendi ve beklenen özellikleri gösterdi…
…Ve işte bu sebeple, karanlık maddeyle ilgili bazı kuramların çöpe gitmesini sağladı: Ancak Higgs parçacağına izin veren Karanlık Madde kuramları geçerli olabilirdi.
Liste daralınca karanlık madde araştırmaları hızlandı ve Karanlık Maddeyi birkaç yıl içinde keşfedeceğimize inanıyoruz. Şimdi, şu küçülen karanlık madde listesine göz atalım:
Geçen hafta, CERN’de çalışan bilim adamları süpersimetri teorisiyle ters düşen bazı bulgular elde ettiler. Süpersimetri teorisi, proton ve nötron gibi atomaltı parçacıkların nasıl medyana geldiğini ve fiziksel özelliklerini açıklıyor. Süpersimetri teorisi, aslında kendini kanıtlamış Standart Modelden daha kapsamlı bir teori ama henüz ispat edilmedi.
Son bulgular, süpersimetri teorisinde öngörülen karanlık madde türlerini daha da sınırlandırdı. Higgs ile uyumlu olan bazı Karanlık Madde parçacıklarının, süpersimetrideki yeni keşifler yüzünden, aslında evrende var olamayacağı ortaya çıktı.
Şansımıza bu araştırmalar süpersimetriyi tümüyle yalanlamadı. Dediğimiz gibi, Standart Modelin yetersiz kaldığı alanları süpersimetri teorisi dolduruyor.

Peki ya evrende Karanlık Madde yoksa?
Evrende Karanlık Madde olmak zorunda. Yoksa, galaksilerin nasıl meydana geldiğini açıklamak için yeni bir fizik bilimi geliştirmemiz gerekecek. Bu da mevcut kanıtlanmış teorilere ters düşecek (yazının sonunda buna geri döneceğim).
Öyleyse karanlık madde nerede? Belki başka bir yerde duruyordur.
Bakın işte bu mümkün! Evrenin doğumunu ve atomaltı parçacıkları açıklayan bazı “sicim” ve “zar” teorilerine göre (hücre zarı, tavla zarı değil : ) ), elektromanyetik etkileşim, zayıf ve güçlü nükleer etkileşim evreni terk edemez.
Bu durumda ışık, radyo dalgaları, nükleer enerji, nükleer radyasyon, morötesi ışınlar, kızılötesi ışınlar (ısı), gamma ışınları, X ışınları ve mikrodalgalar evrenimizin dışına çıkamaz. Sadece kütleçekim, belki kara delikler aracılığıyla evrenimizin dışına çıkabilir.
Kütleçekim başka evrenler, hatta göremeyeceğimiz kadar küçük veya evrenimizin dışında olan başka boyutları ziyaret edebilir.
Karanlık Madde de galaksileri kütleçekimle etkilediğine göre, belki Karanlık Madde evrenimizde değil de “komşu boyutlarda” yer alıyordur ve bizi uzaktan etkiliyordur. Bu teori doğruysa, Karanlık Madde “Kaluza–Klein” parçacıklarından oluşuyor olmalı. Ancak, biz sıradan Karanlık Madde türlerini bulmakta zorlanıyoruz. Başka evrenler veya boyutlardaki Karanlık Maddeyi nasıl bulacağız? İşimiz zor.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/1VOjVE6l5nI

TEKNOLOJİ DOSYASI /// Bülent ERANDAÇ : Korona Gölgesinde Dijital (5G) Savaşları


Bülent ERANDAÇ : Korona Gölgesinde Dijital (5G) Savaşları

27 Nisan 2020

Üçüncü Dünya savaşı(Küresel Salgın)devam ederken, ÇİN müthiş bir hamle yaptı:

TARİH:19 VE 25 NİSAN 2020

China Mobile ve Huawei, iletişim alanında önemli bir adım atarak dünyanın en yüksek dağı olan Everest’e 5G kapsama alanı sağlayacak antenleri yerleştirdi. Antenler, dağın 5 bin 300 ve 5 bin 800 metre rakımlı yerleştirildi.

Çinli teknoloji devi HUAWEI, 19 Nisan günü dünyanın en yüksek dağı Everest’in iki ayrı seviyesine 5G antenleri yerleştirdi. İkinci aşaması, 25 Nisan günü ANTENLER 6 bin 500 metreye yerleştirildi.

Everest tepesine 5G ANTENLERI yerleştirmenin iletişim alanında tarihi bir an olduğu düşünülüyor.

DEMEK Kİ, KORONA GÖLGESINDE ABD IİLE ÇİN ARASINDA BÜYÜK SAVAŞ VAR

Everest’e 5G antenlerinin yerleştirilmesiyle birlikte Çin’in 5G teknolojisi ve kapasitesinde lider olduğunu tüm dünyaya gösterdiği belirtiliyor. Antenlerin Çin’in 5G hizmetinde dönüm noktası olduğu da kaydediliyor. ABD ile Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ticaret savaşlarının en önemli başlıklarından biri de Huawei’nin 5G teknolojisindeki öncü konumuydu.

KORONA ÖNCESİ SAVAŞ BAŞLAMIŞTI

Tüm dünyada veri trafiğini yöneten ülkeler gelecekte

5G altyapısıyla binlerce kat hızla artacak veri trafiği yüzünden ABD ve Çin arasındaki rekabette Çin öne çıkmaya başladı. Ancak buzdağının altında daha büyük rekabet vardı.

İnsanların ne yediğini, ne içtiğini, ne kadar yürüdüğünü, nerede yürüdüğünü, nelerden hoşlandığını, neye kızdığını, ne satın aldığını ve ne sattığını, nelerden hasta olduğunu, nasıl iyileştiğini, ne okuduğunu veya neyi sildiğini, kimin kiminle ne konuştuğunu ve paylaştığını bilmenin yolu veriden geçiyordu

Yani birinci kuşak teknoloji dünyası rekabetinde sadece insanların ne yaptığını bilirdiniz. Şimdi ise neyi neden yaptığını da öğrendiğiniz üstelik çevresindeki her cihazı kontrol ettiğiniz beşinci kuşak veri rekabeti başlıyordu. ABD bu ekosistemi ve kurallarını inşa eden ülke olarak veri trafiğinin avucunun içinden akıp gitmesini istemiyordu.

İşte Çin ve ABD şirketleri arasındaki bu rekabet 5G ile birlikte daha çok su üstüne çıkmıştı.

Sorulacak ilk soru şu: 5G neden veri savaşının kızışmasına sebep oluyor du? Savaş; altyapı, uygulamalar ve cihazlar üzerinden yapılıyordu.

Çin yaklaşmakta olan internet ve veri odaklı rekabeti dijital olanını inşa etmeye başlamıştı. Sonuçta kendi toplumunu pazar haline getirmeden ve onu kontrol altında tutmadan ABD ve Avrupa ülkelerine karşı rekabette ayakta duramayacağını biliyordu.

Çin hava sahasına girıldığı andan itibaren; Twitter, Facebook, Instagram, Google Haritalar, Youtube, WhatsApp gibi uygulamalar işlemez hale getirmişti. Çin’in sanal ateşten duvarı karşınıza her yerde çıkmaya başlamıştı.

Çin, iyi girişimciler ile batılı ülkelerdeki benzer servislerin daha iyisini de ortaya çıkarıyordu. Mesela Çin’deki alışverişi Alibaba gibi bir dev yönetiyordu. Tencent gibi şirketler ise oyun teknolojileriyle eğlence dünyasının kalbinde yer alıyordu.

Çinliler Google’da değil, Baidu adı verilen arama motorunda arama yaparken WeChat gibi uygulamalar üzerinden mesajlaşıyor, hatta mobil ödemeden tutun da her türlü paylaşımın yapılmasına her şey bu uygulama üzerinden sağlanıyordu.

ÇİNLİ’NİN GÜNLÜK HAYATI

Bir Çinli gün boyunca elinde sadece cep telefonu ile ulaşım hizmetini, restoranda yiyeceği yemeği seçip, alışverişten mesajlaşmaya kadar sadece WeChat uygulaması üzerinden cüzdana ihtiyacı olmadan hareket edebiliyor. Hatta Korona virüsünün en çok yayılmasına sebep olacak nakit para kullanımı bu yüzden daha da minimuma indirildi. ABD’de hantal bankaların paranın dolaşımını kontrol ederken sahip olduğu yavaşlık dijital ortamda paranın dolaşımının önüne geçiyordu.

Bu alanda Çin pek çok ülkenin sahip olduğundan daha fazla deneyime sahip. Yani bir Çinli parayı harcarken üretilen veriyi de kendi ülkesinde tutmaya devam ediyordu.

Üstelik Alibaba gibi alışveriş platformları da dijital ödeme sistemlerini Alipay gibi çözümlerle farklı ortamlara taşıyordu.

Şebekenin kalbinde ağ yönetimi var

Çin kazanıyor ABD çaresiz kalırken, KORONAVIRÜS ÇIK(ARILDI)TI.

Veri rekabeti derken çipten buluta, işletim sisteminden donanımlara kadar yayılan büyük bir savaştan bahsediyoruz.

Artık sadece ağa bağlanacak insanları değil milyarlarca nesnenin de takip edildiği 5G dünyasına girerken bu rekabet daha da alevleniyordu.

KORONA ÖNCESİ DERİN ABD HAMLESİ

TARİH: 6 ARALIK 2018

ABD-ÇİN savaş başlamıştı. Başkan TRUMP yeni bir hamle daha yaptı. Bu baskıyla ABD’li DEV Google, Huawei’nin yeni model telefonlarında Android işletim sisteminin güncellenmeyeceğini duyurdu.

Uğruna koca koca hamleler yapılan HUAWEI büyük sarsıntı yaşıyordu. 5G teknolojisi ile her yerdeki bilgiyi alıp ÇİN’e taşıyacağı söylenen HUAWEI darbe alıyordu.
Şimdi AVRUPA da Huawei’den kaçacaktı. Pazarı tükenecekti.
Öldürücü darbe GOOGLE’dan gelmişti

Dünyada en çok kurulu ticari şebeke açısından Çin açık ara diğer ülkelerin önünde. ABD’nin uçtan uca Huawei teknolojilerinin kullanılmasına karşı olmasının sebebi çok açıktı.

Çinli şirketin tüm veri trafiğini izleyecek bir platforma sahip olmasını istemiyordu.

Derin ABD PENTAGON Çin’in gizli emellerinin olacağını biliyor ve sürekli önlem almaya çalışıyordu. Pentagon ağlara daha güvenilir bir alternatif sunmak için açık kaynaklı 5G yazılımını zorluyordu.

ABD Savunma Bakanlığı((Pentagon) uzun süredir Huawei’in ülkedeki iletişim güvenliğini tehlikeye attığını belirlemişti.

Huawei uzun zamandır Çin güvenlik hizmetlerinden bağımsız olduğunu ve ürünlerinin arka kapı erişimi veya başka herhangi bir şekilde güvenliği ihlal edilmiş veri sunmadığını iddia etti.

Bununla birlikte 5G ağlarının piyasaya sürülmesiyle bu ısrar Pentagon’un şüphelerini yok etmek için yeterli olmadı.

ABD, firmaları tescilli sistemler yerine açık kaynaklı teknolojiler kullanmaya ve açık radyo erişim ağları geliştirmeye zorluyordu.

Güvenlik kurumları bu nedenle, tek bir donanım sağlayıcıyla sınırlı olmak yerine donanımı etkili bir şekilde karıştırabilir ve eşleştirebileceğimi savunuyordu.

YEPYENİ BİR SİSTEM

5G telefon, tablet ve dizüstü bilgisayarlar konusunda Çin şirketleri yine öncü konumda. Huawei dışında, Oppo, Xiaomi gibi markalarla 5G donanımlar konusunda yeni adımlar atılıyordu.

Güney Koreli Samsung da rekabetin dışında kalmamak için 5G ürünleriyle gövde gösterisi yapmaya devam ediyordu.

Huawei ise tüm 5G ekosisteminde kullanılacak özelliklerini yeni 5G ürününü ve stratejisini Barselona’da düzenlediği etkinlikte duyurdu.

Katlanabilir telefon Huawei Mate Xs, 5G tablet Huawei MatePad Pro 5G ile tüketicilere yüksek hızlı, yaygın bağlantı sunan Huawei WiFi AX3 ve Huawei 5G CPE Pro 2 cihazlarını tanıttı.

Donanım ve yazılım hizmet platformunun uyumlu bir şekilde çalışmasıyla Huawei, aygıtlar arasında tüm senaryolarda kesintisiz bir şekilde içeriğin paylaşıldığı iyi bir kullanıcı deneyimi sunmayı arzuluyordu. Bunu yaparken de Apple ekosisteminin başardığı memnuniyeti yakalamayı hedefliyordu.

VE KORONA PATLADI. ÇİN VUHAN’DAN ÇIKARILDI. ABD-BATI SALLANIYOR. ÇIKARAK ABD Mİ? ÇİN Mİ?

ABD VE BATI, MİLYAR DOLARLIK DAVALAR AÇIYOR. ÇİN’İN 2030 DÜNYA PATRONU OLMASININ ÖNÜNE GEÇİLMİŞ OLABİLİR Mİ?

KORONA GÖLGESİNDE, ABD-ÇİN SAVAŞI SÜRÜYOR.

5G SAVAŞIN ÖNEMLİ BİR CEPHESİ DEĞİL Mİ?

MK ULTRA PROJESİ /// UMUT FIRAR EROĞLU : Kim beyninde ‘çip’ iste r ???


UMUT FIRAR EROĞLU : Kim beyninde ‘çip’ ister ???

17 Mayıs 2020

Bilim dünyasının uzun zamandır gündeminde olan beyin implantları gerçek olmak üzere. Elon Musk, geçen hafta katıldığı bir yayında, kurucusu olduğu Neuralink şirketinin bir yıla kalmadan ilk beyin implantını gerçekleştireceğini duyurdu.

Beyin implantları, bilimkurgu dizilerinden bildiğimiz bir teknoloji. Tıp endüstrisi, mühendislik, bilgi işlem, teknoloji şirketleri, hatta savunma ve istihbarat teşkilatlarının ilgi alanına giriyor. Sahiden kim kafatasını deldirip beyninin içine elektronik bir devre taktırmak ister?

Bu sorunun tıp dünyasında makul yanıtları var. Beyin hücreleri olan nöronlar arasında veriler, ‘ateşleme’ tabir edilen yolla iletilir.

Fütüristik planlar�

Hasar gören nöronlar yanlış ateşlemeler yapıp ortalığı karıştırabiliyorlar. Kaza sonucu oluşan beyin hasarlarının, alzheimer, parkinson gibi hastalıkların ve depresyon, travma, felç türevi sendromların implantlarla tedavileri araştırılıyor. İmplantlar çok ince tel şeklinde mikro elektrotlar ve devrelerden oluşuyor. Nöronların etrafına yerleştirilen elektrotların, ateşlemeleri yeniden düzenleyerek beyni doğal işleyişine kavuşturması amaçlanıyor. Buraya kadar her şey normal… Ama Musk, sadece beyin hastalıkları için cebinden 100 milyon dolar yatırıp bir şirket kurar mıydı? Elbette hayır. Teknoloji şirketlerinin beyin-bilgisayar arayüzüyle ilgili farklı bir ajandası var. Nihai amaç, insan beynini üstün özelliklere kavuşturmak. Hafızayı geliştirmek, hesaplama gücünü arttırmak, beyin gücüyle bilgisayarları, ağları ve cihazları yönetebilmek gibi fütüristik planlar yapılıyor.

Elon Musk, şirketi Neuralink’in uzun vadede ‘yapay zekâyla simbiyoz’ hedeflediğini söylüyor. Bu, beyinle yapay zekâyı ortak yaşam formu haline dönüştürmek demek. Üstelik böylece yapay zekânın insanlığı yok etme tehdidine karşı güvende olacağımızı ima ediyor.

Süper insan olma düşüncesi ilk bakışta cazip. Ancak beynin kimyası nedeniyle incecik elektrotların daima sağlam kalabileceğinin garantisi yok. Enfeksiyon kapma ve bünyenin reddetme ihtimali var.

Bağlanmak ya da bağlanamamak…

İşin etik boyutu da ayrı bir tartışma konusu. Teknoloji filozoflarına göre hepimiz çoktan ‘cyborg’ olduk bile! Cep telefonsuz yaşamayı hayal dahi edemiyoruz. Bluetooth, akıllı saatler… Tek fark bedenimize monte olmaması. Mesela internete bağlanamamak, insanda kısmi felç hissi yaratıyor!

Beyni ve bilinci en yüksek potansiyeline ulaştırma yöntemlerini araştıran ünlü yazar Gregg Braden’a göre beyne çip takmak bir insanlık trajedisine yol açabilir. Çiplerin beyni tembelleştirerek insanın bilişsel kapasitesini zayıflatabileceğine işaret eden Braden, gençlerin artık basit matematik işlemlerini bile hesap makinesiz yapamadığını hatırlatıyor. Düşünün, geçmişte ne kadar çok telefon numarasını aklımızda tutardık.

Olayın bir başka boyutuysa bilinç muamması. Bilincin beyinde yer aldığına dair bilimsel bir kanıt yok. Ayrıca kalp, beyindeki gibi nöron hücreleri taşıyor. Deneyimleri sadece beyin değil, kalp de kaydediyor. Hakikati gören akıl değil kalp gözü denir hani… Beyin kararsız kalabilir ancak kalp bilir. Öyleyse yüksek bilince erişmek isteyenler için beyne değil kalbe yönelmek çok daha kısa bir yol olabilir.

‘Black Mirror’ için yeni sezona gerek kalmadı

Distopik gelecek senaryolarıyla dikkat çeken ünlü ‘Black Mirror’ dizisinin yaratıcısı Charlie Brooker, 6’ncı sezonu yazmayı düşünmediğini açıkladı. Brooker, dünya zaten sıradışı bir süreçten geçtiği için kimseyi daha fazla bunaltmaya gerek olmadığını belirtti. Dizide beyin implantlarıyla insanların her yaptığının takip edildiği ve anıların kontrol edilebildiği karanlık senaryolar da yer alıyordu.

YAPAY ZEKA DOSYASI : Yapay zekâ üzerine temel tezler


Yapay zekâ üzerine temel tezler

Sosyalist Gelecek ve Planlama Sempozyumu’nun Bahar -2020 Çalıştayı Üçüncü Oturumu için sunulan "Yapay Zekâ Üzerine Temel Tezler" başlıklı makale.

Bilim ve Aydınlanma

11.05.2020

Yavuz Köroğlu*

Özet

Yapay Zekâ (YZ) bugünün gerçekliğine damgasını vuran teknolojik ve bilimsel bir gelişmedir. Her geçtiğimiz gün yeni bir gelişmenin olduğu YZ’nin doğru ve bütünlüklü anlaşılabilmesi, insanlığın sosyalizme uzanan geleceğinde ilerleme için vazgeçilmez teknolojik ve bilimsel gelişmelerin pozitif yönde katkı koyması açısından çok önemli bir yere sahiptir. Bu bildiri, YZ’nin ve YZ ile ilgili gelişmelerin doğru yorumlanabilmesi, bilinçli kullanımı ve geliştirimi adına temel bir çerçeve oturtmayı ve öne sürdüğü tezlerle insanlığın geleceği için tehlikeli olabilecek bazı yanılgıları gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır. Bu tezlerin kısa vadede YZ ile ilgili günlük hayattaki gelişmelere karşı bütünlüklü ve tutarlı bir fikir üretiminin önünü açması, uzun vadede de sosyalist emek-üretim ilişkilerinde belirleyici olması beklenmelidir.

1. Giriş

Yapay Zeka (YZ), bugünün gerçekliğine damgasını vuran teknolojik ve bilimsel bir gelişmedir. Toplumun her kesiminin artık varlığına dair bir fikri olduğu YZ’nin bireysel yaşantımızda birçok pratik kullanım alanı vardır. Hastalık teşhisi [13], dil çevirisi [5], yazım ve anlatım bozukluklarının tespiti [2], genlerin incelenmesi [9], öneri sistemleri [8] ve benzeri sayısız birçok alanda YZ en iyi çözüm olarak kullanılmaktadır.

Çağımız için çok önemli bir gelişme olan YZ hakkında gerek toplumun gerekse bilim insanlarının aklında birçok soru vardır. YZ kendi bilincine ulaşarak insanlığa düşman mı olacak? YZ ölümcül bir silah olarak mı kullanılacak? YZ insanların yerini alabilir mi? YZ işlerimizi çalabilir mi? Stephen Hawking ve onun gibi birçok bilim insanı YZ’nin büyük felaketlere yol açabileceğini belirtmektedir [7]. YZ hakkındaki negatif yorumlar yadsınamayacak düzeydedir.

Her yeni YZ gelişmesine yapılan yorumlardaki farklı yönelimler genelde bir kafa karışıklığı yaratmaktadır. YZ ve YZ gibi son teknolojik gelişmelerin bütünlüklü ve doğru yorumlanmaması, hiç kuşkusuz insanlığın geleceği için tehlikeler barındırmaktadır. Bu bildiri, YZ’nin ve YZ ile ilgili gelişmelerin doğru yorumlanabilmesi, bilinçli kullanımı ve geliştirimi adına temel bir çerçeve oturtmayı ve öne sürdüğü tezlerle insanlığın geleceği için tehlikeli olabilecek bazı yanılgıları gözler önüne sermeyi amaçlamaktadır.

2. Tanımlar

YZ üzerine bazı temel tezler öne sürebilmek için öncelikle öğrenme, akıl ve bilinç gibi bazı temel kavramların doğru ve bütünlüklü tanımlanması gerekmektedir. Bu bölümdeki tanımların arkasında YZ’nin ne olduğunu anlama amacı kadar onunla nasıl ilişkilenmemiz gerektiğini çözme uğraşı da yatmaktadır. Bu diyalektik uğraş YZ ile ilgili soruları cevaplamak adına kilit öneme sahiptir.

2.1. Öğrenme

Öğrenmek, bir öznenin, şeyler arası ilişkileri anlaması/kavraması durumudur. Örneğin, insanlık ateş ileyemek pişirebileceğini, pudingin lezzetli olduğunu, işine en hızlı metro ile gidebileceğini ve bunun gibi birçok şeyi o şeylerle etkileşerek öğrenir. Etkileşim ile elde edilen veri sadece öğrenilen şeyin varlığına işaret etmez, o şeyin öğrenen özne ile nasıl bir ilişkide olması gerektiğine dair ipuçları da içerir. Diyalektik gereği hiçbir özne etkileşim kurmaksızın, bir şeyi kendisine ”geri döndürmeksizin” öğrenmez.

Günümüzde öğrenme yükünün, yani bir problemin çözümünü öğrenmek için yaptıklarımızın büyük bir bölümü YZ’lere devredilebilmektedir. Bu tarz öğrenmeye yapay öğrenme denmektedir. İnsanlığın tarihsel birikimi,günümüzde insanlığın bir şey veya o şeyin verisiyle nasıl bir ilişkisi olduğunu öğrenme sürecini tamamen biçimselleştirmesine, yani matematiksel olarak formüle ederek ve mühendislikle gerçekleyerek otomatize etmesine olanak tanımıştır.

YZ, yapay öğrenmede öğrenilen bilginin nasıl kullanılacağı sorusunu öğrenme sürecinin kendisinden ayırır ve böylece öğrenmeyi mekanikleştirir.

Yapay öğrenmenin doğal öğrenmeden temel farkı işte budur. Yapay öğrenmenin sonuçları her zaman biçimsel bir düzlemde var olabilir ve bu biçimselliği inceleyen insanlık öğrenme sürecinin sonucuna vakıf olarak, ya da o sonuçları yorumlayarak bu süreci tamamlayabilir. Örneğin veri analistliği mesleği de YZ sonuçlarının yorumlanması ihtiyacı ile günümüzdeki yerine ulaşmıştır.

Tarihsel olarak şimdiye kadarki bütün öğrenme süreçleri insanlığın öğrendiği bilgiyi kullanarak çevresindeki dünyayı değiştirmesiyle sonuçlanmıştır. Dolayısıyla doğal öğrenme süreci her zaman o sürecin zemin hazırladığı eylemlerle ilişkili olmuştur. Yapay öğrenmede ise öğrenilen bilginin ”yorumlanarak insanlığa geri döndürülmesi” süreci bilginin işlenilerek öğrenilme sürecinden ayrılmıştır, makinenin öğrenmesi bilginin işlenilerek bir biçimselliğe dönüştürülmesi sürecine indirgenmiştir.

2.2. Bilinç

Bir şeye dair bilinçli olmak, bir öznenin şeyler arası ilişkileri anlaması/kavraması ve eylemlerini bu anlam/kavrayış üzerinden belirlemesi durumudur [14]. Örneğin biryemekhanede yemek hazırlanması bilinçli bir eylemdir, çünkü yemeği hazırlayan ekip içinde var oldukları toplumun bir parçası olduklarının, o toplumun ihtiyaçlarını karşıladıklarının farkındadır ve eylemi de işte bu farkındalıkla gerçekleştirmektedir.

Tersinden bilinç dışılık ise şeyleri etkileyecek eylemlerin o şeyler üzerine bir kavrayış olmadan belirlenmesi ya da var olan kavrayışa rağmen belirlenememesi durumudur [14]. Örneğin, birinin ses çıkarmaması gerektiği bir yerde istemsizce hapşırması bir bilinç dışılık durumudur, çünkü insan bu eylemi ve sonuçlarını kavrayabilir ama bu kavrayışa rağmen eylemi yapmamayı ya da örneğin sessiz yapmayı seçemez. Benzer şekilde bir su otomatının para karşılığı birine su uzatması da bilinç dışı bir durumdur, çünkü bu durumda da otomat gerçekleştirdiği eylem hakkında hiçbir kavrayışa sahip değildir.

Bilinçli bir eylemde bulunmak, çevremiz ile ilişkilenirken bir özne olma halidir.

Bilinçli olmak eyleme geçmeyi gerektirdiği için diyalektikte bilinçli bir varlıktan söz edilirken aslında o varlığa özne niteliği atfedilmektedir. Öncelikle günümüz kapitalist düzeni içerisinde yemekhanede çalışanların işyerinde bir özne olmadığı, yani işyerine dair bir bilince sahip olmak zorunda olmadıkları, yaptıkları işin yararının farkında olmadan da bu işi sırf para için yapmaya devam edebilecekleri vurgulanabilir. Kapitalizmde Marx’ın sözünü ettiği emekçinin emeğine yabancılaşması durumu genel anlamda elimizdeki bilinç tanımına göre bir bilinç kaybına zemin hazırlamaktadır.

Öğrenme sürecinin ikinci ”yorumlanarak insanlığa geridöndürülmesi” kısmı bilinçli eylemin varlığını gerektirir. Bir YZ’nin bilinci olmadığına, yani özne olmadığına en güçlü gösterge de bu sürece bir katkısı olmamasından ileri gelir. YZ’nin ürettiği bilgiyi kullanacak bir özne olmaması bir ikincil sonuç daha doğurur. Yapay öğrenmede YZ, kendisinin değil, son tahlilde insanlığın şeylerle ilişkisini kavramak için vardır. Mikroskop görüntülerinden hastalık teşhisi yapabilen YZ’lerde bu durum çok barizdir, sonuçta YZ asla hasta olmayacaktır, yani öğrenilen bilgi YZ’nin kendi işine yaramamaktadır. Daha bulanık örnekler ise ilerleyen bölümlerde açıklığa kavuşacaktır.

2.3. Akıl

Marx’a göre akıl, bir şeyin gerçekte inşa edilmeden önce imgelemde inşa edilme becerisidir [14]. Diğer bir deyişle akıl henüz gerçekleşmeyen veya gerçekleşmiş ama gerçekleştiğine tanık olunmamış bir inşanın kurgulanabilme yeteneğine işaret eder. İnsanlığın tarihsel birikimi, henüzinşa edilmemiş şeylerin imgelemde kurgulanma süreçlerini biçimselleştirmiş, yani matematiksel olarak modellemiş ve insanlığın aklının bir kısmını gerektikçe makinelere aktarılabilir duruma getirmiştir. İnsanlığın aklını veya onun bir kısmını miras alan makinelere ise biz YZ’li makineler ya da kısaca YZ diyoruz.

2.4. Teknofobi / Teknofili

Teknofobi, teknolojik ilerlemeye karşı bir korku ve panik halidir. Bu kavramın tanımını diyalektik bir şekilde somutlayacak olursak neden olduğu eylemlere değinmek gerekir. Örneğin Terminatör filmindeki robotların gerçekten var olacağı düşüncesiyle teknolojiden uzak bir şekilde bir ormanda tek başına yaşamak bir teknofobi olabilir. Teknofobi içerisinde teknolojik gelişmelere özne niteliği atfetme vardır. Yani bildiri boyunca örneğin atom bombasına dair duyulan korkuyu teknofobi saymayacağız, çünkü bu bombanın kendisinden değil, birilerinin bunu atmasından korkulmaktadır, yani atom bombası orada bir özne değildir.

Teknofili, teknolojik ilerlemenin dünyadaki bütün problemleri kendiliğinden çözeceğine dair bir inanç ve buna bel bağlama, adeta teknolojiye tapma halidir. Burada da teknofobide olduğu gibi yine teknolojik gelişmelere özne niteliği atfedilmektedir.

2.5. Tam Otomasyon

Tam otomasyon, inşa, ulaştırma ve planlama dâhil olmak üzere, bir üretim sürecinin tüm aşamalarından insan emeğinin çıkarılması durumudur. Otomasyon hâlihazırda birçok fabrika ve hizmet noktasında kullanılan bir yöntemdir. Bugün birçok devlet kuruluşu bürokratik işlemler için bilgisayarlı sistemlerden yararlanmaktadır. Başvurular ve dilekçe gönderimi gibi süreçler elektronik ortamdaki otomasyonlarla gerçekleştirilebilmektedir. Fabrikalarda bir sürü ürün elektronik sistemlerle üretilip paketlenmektedir. Bu sistemlerin hepsi otomasyondur, ancak tam otomasyon durumuna geçebilmeleri için başlarında bu sistemi kontrol eden gözlemcilerden ve sistemlerin çalışma şekillerini ve zamanlarını kontrol eden yönetici ve planlayıcılardan kurtulmaları gerekir. Bir ürünün tam otomasyonla üretilmesi o ürüne insanlığın kullanımına zaten hazır, doğada bulunuyormuş gibi bir nitelik kazandırır. Bunun nedeni ürünler yine insanlığın ihtiyaçları için üretilirken bu üretim için emeğe gerek kalmamış olmasıdır.

3. Sorular

Bu bölümdeki sorular akıl-bilinç-YZ üçlüsü üzerinden bir tartışma geliştirecektir. Bu soruların amacı yerleştirdiğimiz tanımları detaylandırarak biraz daha bütünlüklü kılmaktır.

Başka akıllar üzerine düşünmek için insanlığın aklını esas almak gerekli mi?

İnsanlığın aklının tüm özellikleri belki başka bir akılda olmak zorunda değildir. Bu durum akıl üzerine yorum yapmayı neredeyse imkânsız kılabilir. Bu bildiri YZ ile insanlığın nasıl ilişkilenmesi gerektiğine olabilecek en bilimsel cevabı vermekle yükümlüdür. Dolayısıyla yapabileceğimiz en iyi şey örnek alabileceğimiz, kendisine vakıf olduğumuz biricik akıl olan insanlığın aklını veri almaktır. Burada dünyamızda yaşayan diğer canlıların (maymunların, diğer hayvanların) da kısıtlı da olsa akılları olduğunu, kastedilenin doğayı kolektif olarak dönüştürme yeteneği olduğunu ve bunun da insanlığa özgü olduğunu vurgulamak gerekir. İnsanlığın aklının tüm olası akıllara genellenmesi, aklı çevremizde gördüklerimizi kullanmadan yoktan yaratamayacağımıza göre bu bildiri açısından bir zorunluluktur. Nitekim YZ de insan aklının işleyişinden yola çıkarak modellenmiştir.

Aklın özellikleri nedir?

  1. Karşılaştırılabilir: Kurgulayabildiği şeylerin niceliği ve niteliğine göre bir varlık diğerinden daha akıllı olabilir. İki aklı karşılaştırmanın zeminini kurgulanacak şeyler belirler. İnsanlığa hiçbir katkısı olmayan şeyler kurgulayan bir akıl, bu kurguları gerçekleştiremeyen bir akıldan bir açıdan daha akıllı olabilir ama hiç kuşkusuz daha az akıllı olanın bu koşullar altında eksik sayılmasına gerek yoktur. Böylece biz de bir YZ’yi karşılaştırırken günlük hayatta bize ne kadar yararlı kurguları olursa o kadar akıllı olduğunu düşünürüz. Bir diğer önemli nokta ise kurgulanabilecek şeylerin insanlığın yararına da olsa sonsuz sayıda olması, bu durumun sonucu olarak da bir konuda bir zekâ daha akıllı olabilirken diğer bir konuda ise öbürünün daha akıllı olabilmesidir. Dolayısıyla yapılan karşılaştırmaların mutlak olduğu kesinlikle düşünülmemelidir.
  2. Biçimselleştirir: Akıl şeyleri kurguda inşa edebildiğine göre onları kavranabilir bir biçimselliğe de indirgemektedir. Tarihte matematik ve geometri, binaların inşasından bilim dallarının ortaya çıkmasına kadar birçok alanda bu biçimselleştirme sürecinin yöntemi olmuştur. YZ de zaten aklın kendisinin biçimselleştirilmesi ile mümkün olmuştur.
  3. Aktarılabilir: Bir akıl, yazı ve söz gibi araçlarla, matematik ve geometri, yani biçimsellik kullanarak başka akıllara aktarılabilir. Bu yöntemle belli konularda bir akıl diğerinden akıl alarak ilerleyebilir, gelişebilir.
  4. Biriktirilebilir: Akıl başka akılların aktardıklarını toplayarak biriktirilebilir. Özellikle biçimselliğe dökülen aklın nesillerin ötesine aktarılabileceği gerçeği, aklın birikeceği sonucunu kaçınılmaz kılar.
  5. Tarihseldir: İnsanlığın aklı aktarılarak birikmiştir. Yani dün yokken bugün yoktan var olmamıştır. O halde aklın tarihselliği de kaçınılmazdır.
  6. Kolektiftir: Bir arada yaşayan, aynı dertleri, aynı zorlukları paylaşan akıllar birlikte kurgular, aktarır, nesilden nesile biriktirir ve bir kolektif olarak ilerler. Böylece belli zümrelerin akıllarını geliştirmesi ve aktarması birim birim gözlenebilirken aynı zamanda daha geniş ölçekte insanlığın kolektif aklının genel yönelimi de incelenebilir. Bu genel yönelimin tekliği kolektifi oluşturan parçaların aynı nesnelliği paylaşmasından ileri gelmektedir.

YZ nedir?

YZ, aklın kendisinin biçimselleştirilerek bir makineye aktarılmasıdır. YZ’nin aklı biçimselleştirdiğine emin olabilmek için önce ondan önceki makinelerin nasıl çalıştığını anlamak gereklidir. YZ öncesi makineler genel olarak algoritma adı verilen, makinenin yanlış veya farklı anlamayacağı ve kolaylıkla gerçekleştirebileceği sıralı adımlardan oluşan iş tarifleri ile programlanırdı. YZ’li makineler ise belli bir problemi çözecek sabit adımların yerine o adımları belirleyecek bir algoritma içerirler. Böylece insanlığın aklı söz konusu problemi çözmek için gerekli adımları kurgulama yükümlülüğünden kurtulur, makinenin kendisi bu adımları kurguda inşa edebilir hale gelir. Böylece insanlığın aklı YZ’ye aktarılmış olur. Uzmanlar bir makinenin YZ’li olup olmadığını o makinenin problemin çözümü için direkt olarak proglamlanmış bir algoritmaya ihtiyaç duyup duymamasından anlayabilir.

Herhangi bir akıl kolektif mi olmak zorundadır?

Aklın aktarılabilirliği ve biriktirilebilirliği aklın kolektif olabilmesine zemin hazırlamaktadır ama bu zorunlu olarak öyle olması anlamına geliyor mu? Aklın kolektif olma zorunluluğu üç yoldan açıklanabilir.

  1. Çelişkisel Açıklama: Akıl kolektif olmasaydı, her yeni nesil önceki neslin aklını miras almayacak, sıfırdan başlayacaktı. Eğer aklın ilerleyişi kolektif olmasaydı insanlığın bugünkü seviyeye gelemeyeceğini açıkça görebiliriz.
  2. Evrimsel Açıklama: Evrimsel süreçte insanlığın aklı kolektif olarak gelişmiştir. Bildiğimiz tek akıl da insanlığın aklı olduğuna göre başka akılların da öyle olacağını varsaymamız gerekir.
  3. Diyalektik Açıklama: İnsanlık sadece akıllı değil, bilinçlidir, yani çevresindeki evrenin öznesidir. Aklın kolektifliği de insanlığın doğaya karşı geliştirdiği bilinçli bir yönelimdir.

Bilinç ile akıl arasındaki fark nedir?

Aklın ürettiği şey soyut bir düzlemde kalabilir, yani kurguda inşa edilen şey asla gerçekleştirilmeyebilir. Aksine bilinç tanım gereği yürütülen akıl sonucu gerçekleştirilen eylemi de kapsar. Bilinçli eylem içinde bulunulan evreni değiştirir ve eylemin sahibine geri dönerek onu olduğundan fazlası yapar. Zaten bir eylemin bilinçli yapıldığı kanısına da ancak bu geridönüşü gözlemleyerek varabiliriz.

YZ’nin bilinç kazanarak insansılaşması mümkün değil mi?

YZ’nin bilinç kazanması mümkün olmasa da ona bilinç kazandırılması teorik olarak mümkün olabilir. Bu tartışmayı açarken yine bildiğimiz tek bilinç olan insanlığın bilincini ele almalıyız. Bu bilinç ancak ve ancak canlıların büyük bir evrimsel süreçten geçmesi ile, kolektif yaşamın gerekliliği ve içinde yaşadığımız dünyanın nesnel gerçeklikleri içinde oluştu. YZ’li makinelerin de ancak böyle bir ortamda evrimleşmeye ve kolektif bir varlığa zorlanarak bilinç geliştirebileceklerini varsayabiliriz.

YZ insanlık ile aynı süreçlerden geçerek değil de bir laboratuar ortamında kendiliğinden bilinç kazanamaz mı? Evrimsel ve kolektif bir süreç gerekmeden bilinç kazanılabildiğine inansak bile en azından bilincin rastgele kazanılamayacak kadar karmaşık bir şey olduğunu kabul etmeliyiz. YZ’nin kendiliğinden bilinç kazanma olasılığı tıpkı bir maymunun piyano başında rastgele Beethoven çalması olasılığına benzemektedir. Olasılık teorisine göre yeterince maymunu yeterince uzun süre piyano başında koyarsak bu olabilir, ama pratikte böyle bir şeyin asla olmamasını beklemeliyiz. Aynı durum YZ’li makinelerin kendiliğinden bilinçli bir özne haline gelmesi ihtimali için de geçerli olmalıdır.

4. Yanılgılar

YZ ile ilgili düşebileceğimiz yanılgılar güncel gelişmeleri yorumlarken çeşitli tuzaklara düşmemize neden olabilir. YZ’nin her şeyden önce buharlı makineler ve elektrik gibi üretim ve iletişim kapasitelerinde büyük gelişmeler sağlayan önemli bir teknoloji olduğu unutulmamalıdır. YZ üzerine yapılan yanlış yorumlar bu teknolojinin çeşitli iş alanlarının yenisi yaratılamadan yok olması gibi insanlığın aleyhine kullanımına ortam hazırlayabilir. Bu yüzden bu bölümdeki yanılgıların ne oldukları ve nereden geldiklerinin anlaşılması önemlidir.

YZ insandan daha akıllıdır.

YZ’li makineler bugün en iyi satranç oyuncusunu bile satrançta oynanan oyunların çoğunda yenebilmektedir. O halde YZ’ler satrançta insanlardan daha akıllıdır. Oysa çevremiz sürekli değişmekte ve insanlığın önüne çözmesi için sürekli sonsuz sayıda problem koymaktadır. Satranç oynayan bir YZ ise sadece satranç oynayabilir, yani diğer konularda tamamen aptaldır! Bunun aksi doğru olsaydı satranççı YZ’ler örneğin çok kuvvetli siyasetçiler veya bilimciler olabilirdi, ama tabii ki içinde yaşadığımız dünya bu şekilde işlememektedir.

YZ’nin akıllılığı kurgulanacak şeyin sabitlenmesinden ve bu sabit ile YZ’nin niceliksel olarak güçlendirilmesinden ileri gelmektedir. Satranç örneğinde YZ insandan çok daha fazla pozisyonu kesin olarak değerlendirebildiği için daha büyük bir akıl ortaya koyabilmektedir. Oysa satranç insanlığın hayatı boyunca yüzleştiği sonsuz problemden sadece birisidir, işte bu yüzden insan aklı satranç için bir makine kadar özelleşemez. Çok küçük yaştan beri satranç çalışıyor olsa bile bir toplumsal varlık olan insanlık başka problemlere de vakit ayırmak zorunda kalacaktır.

Akıllı varlıklar bilinçli olmak zorundadır.

Şimdiye kadar bildiğimiz tek akıl insanlığın aklı, tek bilinç de insanlığın bilinciydi. Böyle olduğunda akıllı olmak ile bilinçli olmak karıştırılabilir, biri varken öteki de kesin vardır sanılabilir. Biz YZ kullanarak aklı onun bilinçli eyleminden soyutladığımız için artık bilinçli olmayan ama akıllı varlıkların olabileceğini biliyoruz.

Bugün bir YZ’li robotun Suudi Arabistan vatandaşlığı aldığını biliyoruz [1]. Bu robot insan gibi görünüyor, kendisine yöneltilen sorulara insanmış gibi cevap veriyor. Ama diyalektik materyalist açıdan bir şeyin bir ülkenin vatandaşı olması için o ülkenin vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirmesi, vatandaşlık haklarından yararlanması beklenir. Oysa bu robot bunların hiçbirini yapmamaktadır. Yani sorulara akıllı cevaplar vermek bu robotu bilinçli bir vatandaş yapmamıştır.

YZ’ye aktarılan akıl YZ’yi insansılaştırır.

İnsan olmak demek insana ait olduğu bilinen pek çok özelliği içinde barındırmak demektir. Sadece bir özelliğe sahip olmak makineyi insanlaştırmamaktadır. Örneğin, fotoğraf makinesi bulunmadan önce gerçekçi portreler yapmak sanatçılar için çok büyük bir uğraştı. Fotoğraf makinesi ise bu uğraşı kolaylıkla gerçekleştirebilen bir makine olarak icat edildi ama fotoğraf makinesi bu özelliğe sahip olsa da ressam olmadı. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi YZ de insanın aklını devralmış olabilir ama sırf buna sahip diye insan olmadı. Bilinçli bir özne olmak gibi birçok özellik insana özgü kalmış oldu.

YZ tarihsel olarak şimdiye kadar üretilmiş makinelerden çok farklıdır.

YZ’li makineler de diğer bütün makineler gibi makinelerin sahip olduğu en önemli özelliği devralmaktadır. Bu özellik de makinelerin birer nesne oluşudur. Nesne olmak eylem içerisinde sorumluluk alma ihtimalini ortadan kaldırır.

Örneğin bir savaşta savaş makinelerini, yani topu, tankı, tüfeği suçlamayız. Bunları kim kullanıyorsa, kim üretiyorsa onları suçlarız. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi bir Mars robotu ya da insansız bir otomobil kaza yaptığında gidip YZ’nin kendisini cezalandırmayız. Şu halde YZ’lerin belli açılardan diğer makinelerden pek de farklı olmadığını kabul etmemiz gerekir.

Karmaşık işlemleri gerçekleştiren tüm bilgisayarlar YZ’dir.

YZ’nin diğer makinelerden farklı olduğu yanılgısına düşenlerin karmaşık işlemler gerçekleştiren zekâsız makineleri YZ sanması ironik bir durumdur. Örneğin, milyonlarca nüfuslu bir ülkenin veri tabanından 40-45 yaşları arasında üniversite mezunu kadınların sayısını bulmak istediğimizi düşünelim. Bu bilgiyi bize sadece saniyeler içerisinde toplayan bir veritabanı yazılımı genelde YZ’li değildir. Uzmanları bilirler ki aslında insanlık YZ’den önce bu tarz problemleri olabilecek en iyi verimlilikle çözecek algoritmalar geliştirmişti. Şu halde aslında karmaşık görünen elimizdeki problem aslında çözmek için hiç akıl gerektirmemektedir. Bir problemin akıl gerektirme niteliği de tarihsel olarak değişir. Örneğin bu söylediğimiz veriye ulaşılması insanlığın aklı ona bir algoritma geliştirene kadar gerçekten de akıl gerektiriyordu.

Robotlar bilinçliymiş gibi hareket edebildikleri için bilinçlidir.

Bu yanılgı modern bilgisayarın gelişimine büyük katkıları olan Turing’in bile düştüğü bir yanılgı olmuştur. Bir Mars robotu düşünelim, iniş noktasından belli bir kraterin tam ortasına varıp oradan numune alması gerekiyor olsun. Robot bu görevi başarabilmek için dengesini korumalı, düşmemeli, hasar almamalı. Bunu başarabilmek için çevresindeki engellere göre dengesini ve hızını ayarlamayı öğrenmeli. Kısaca görevini tamamlayana kadar hayatta kalmalı. Bu yüzden sırf hayatta kalmak adına görevi daha az riskli, uzun bir yoldan yapmayı tercih edebilir. Şu halde bu robot çevresindekilerin farkında mıdır ve bu farkındalıkla mı hareket etmiştir? Çünkü eğer öyleyse bu robotun bilinçli olduğunu kabul etmek durumundayız.

Bir robotun akıllı olduğunu ama bilinçli olmadığını kanıtlamamız için onun içinde bulunduğu nesnel koşulları o aklı yenebilecek kadar değiştirmemiz gerekir. Örneğin Mars robotunun aklını paletli robottan dört ayaklı bir robota geçirseydik, Mars yerine başka bir gezegene yollasaydık, belki yine de hayatta kalmayı başaracaktı. Peki ya ona bir silah doğrultsaydık ve ateş etseydik? Kaçmayacaktır ve hasar alacaktır, çünkü o robotun içinde sadece belli koşulların altında görevini tamamlaması için gereken kadar akıl vardır. Bu aklın sınırlarını yenebilmek, bu aklı dönüştürmek için gerekli bilinç o robotta yoktur.

Turing testini ele alalım [6]. Bu testte bir insan iki akıllı varlığa sorular yöneltiyor ve bu insandan hangi varlığın YZ hangisinin insan olduğunu anlaması bekleniyor. Turing, bu testte insanı kandırmaya özelleşmiş bir YZ’nin testi geçeceği, böylece bilinçli olmadığı kanıtlanamayacağı, dolayısıyla pratik her açıdan bilinçli sayılması gerektiğini düşünür. Turing şu açıdan haklıdır, bu YZ’nin bilincinin varlığı ancak deney kurallarının dışına çıkıldığında test edilebilir, bu deneyle test edilemez. Örneğin, bir sorusormadığımızı, onun yerine bilgi verdiğimizi düşünelim; çok büyük bir yangın çıktığını ve herkesin binayı tahliye ettiğini bildirelim. Panikle bulunduğu odadan çıkan insan bize hangi varlığın YZ hangisinin değil olduğunu açık etmiş olacaktır. Bu söz ettiğimiz şey çok belirgin bir hile gibi görünebilir ancak YZ ile uğraşan bilgisayar bilimcilerin çekişmeli sinir ağları (adversarial neural networks) adı altında uğraştığı çok önemli bir YZ sınıfı vardır. Bu çalışmalarda görülen o ki YZ’nin bir resimde rahatlıkla tanıyabildiği bir objeyi o resmin sadece birkaç pikselini değiştirerek insan için hala kolaylıkla tanınabilir ama YZ için tanınamaz hale getirebilmekteyiz [10]. Bunun en önemli nedeni bilinçli bir varlık olan insanın resimlerdeki objeleri bağlamlarıyla beraber kavrayabilmesi, buna karşın YZ’nin ise bu bağlamdan kopuk bir öğrenme gerçekleştiriyor, dolayasıyla gerçeklikten kopuk olabilecek soyut bağlamlar üretiyor oluşudur.

Bağlamdan kopukluğun izleri Searle’nin Çin odası deneyinde [4] açıkça görülmektedir. Bu deneyde Turing testini geçebilen bir YZ Çince girdiler alıp Çince çıktılar vermektedir. Searle’nin önermesine göre bu YZ tek kelime Çince anlamıyor olsa da bu işi becerebilir. Searle bu argümanını desteklemek için YZ’yi Çince anlamayan bir insan ile değiştirir. Bu Çince bilmeyen kişinin işi YZ’nin algoritmasını takip ederek başka bir dildeki sembolleri Çince sembollere çevirmektir. Bir insan bu algoritmayı Çince anlamadan takip edebilip çeviri yapabileceğine göre YZ de aslında Çince’yi anlayarak değil, bağlamından kopuk ya da daha dar başka bir bağlam içerisinde çevirmektedir.

Bazı problemler YZ olmadan çözülemez. Diğer bir deyişle, YZ insan aklının niteliğini artırır.

Bilgisayar bilimciler Church-Turing tezinden yola çıkarak YZ ile çözülebilecek her problem için birer sabit algoritma bulunabileceğini rahatlıkla söyleyebilir. Kısaca, “YZ olmazsa olmaz.” diyemeyiz. YZ olmasaydı da daha uzun yollardan, belki de çok daha büyük bir emek harcayarak aynı sonuçlara ulaşabilirdik. Örneğin, “Sovyetler Birliği’nde YZ olmasa merkezi planlama yapılamazdı.” diyemeyiz. YZ sadece insanlığın çözdüğü problemlerin miktarını ve boyutlarını artırabilir, kısaca üretkenliği artırır. Bu da insanlık için önemli bir faydadır.

Öte yandan, YZ’ler bizim aklımızın nasıl işlediğini anlamak için iyi bir olanak sunmaktadır, çünkü bir YZ aslında insan aklının belli bir kısmının modellenmiş halidir. İnsanlık bu modelleri inceleyerek kendisi için yeni düşünme yöntemleri, yani yeni akıllar geliştirebilir, kendi aklını artırabilir.

YZ çok büyük miktarda öğrenme gerçekleştirebilirse bilinç kazanabilir.

Bu yanılgı popüler kültürde çok yaygın olarak düşülen bir yanılgıdır. Örneğin, Terminatör 2 filminde YZ’li Skynet sisteminin 1997 senesinde aktif hale geldiği, insanların stratejik savunmada karar mekanizmasında rol almamaya başladıkları ve nihayet Skynet’in geometrik oranlarda öğrenmeye başlayarak 25 günde kendinin farkına vardığı geçmektedir. YZ’nin kendiliğinden bilinç kazanması gerçekleşmeyecek bir olasılık olduğuna göre, elbette bilinç için öğrenmenin miktarından fazlası gerekmektedir. Bunun nedeni öğrenmenin birden fazla yönde sonsuza kadar gerçekleştirilebilmesinden ileri gelmektedir. YZ bir konuda satrançtaki gibi insandan çok daha fazla şey öğrenerek daha akıllı hale gelebilir ama bağlamdan kopukluk nedeniyle o konuya sıkışıp kalır.

5. Tezler

Bu bölümde YZ ile ilgili ortaya koyabileceğimiz tezler üçe ayrılmaktadır; YZ ile ilgili genel tezler, kapitalizm-YZ ilişkisi ve sosyalizm-YZ ilişkisi.

5.1. YZ ile İlgili Genel Tezler

Bu bölümde YZ ile ilgili bazı genel tezler yer almaktadır.

YZ bir makinedir. Makineler için geçerli tüm yasalar YZ için de geçerlidir.

YZ’nin diğer makinelerden, örneğin bir fotoğraf makinesinden tek farkının kendisine aktarılan akıl olduğunu kabul ediyorsak, bunun onu insanlaştırmaya yetmediğini artık biliyoruz. O halde YZ insanlığın kolektif aklını miras alan bir makinedir. Tıpkı buharlı makineler gibi insanlığın yararı için üretilirler, üretkenliği artırırlar. Bugün makineleri kapsayan tüm doğal, tarihsel yasalar ve ilkeler YZ için de geçerlidir.

YZ insanlığın aklını nicel olarak güçlendirir.

İnsanlığın aklını makinelere aktardıkça üstünde uğraşabildiğimiz problemlerin sayısı artmaktadır, çünkü belli problemleri YZ’ye aktardığımız akla bırakarak bu problemler için emek harcamaktan kurtuluyoruz. Ayrıca gen incelemeleri ve çok miktarda yazının taranması gibi alanlarda daha önceden iş yükü nedeniyle kalkışamadığımız çözümleri YZ’ye bırakabiliyoruz. YZ’nin varlığının insanlığı olduğundan daha fazlası yapacağı, ilerleteceği kuşkusuzdur.

YZ tam otomasyona geçiş sürecini hızlandırır.

Tam otomasyonlu bir sistem planlama ve istisnai durumlar karşısında eyleme geçmeyi gerektirir. Bu ihtiyaçlar için gereken aklın YZ ile sağlanabileceğine dair çalışmalar bu sürecin hızlandığını bize göstermektedir. Örneğin YZ kullanarak bir şehrin bütün planlaması insan emeği harcanmadan gerçekleştirilebilir [11]. Şu halde YZ’nin tam otomasyona geçiş sürecini hızlandırdığını düşünebiliriz.

​​​​​​​5.2. Kapitalizm ile YZ İlişkisi

YZ’nin kapitalizm ile ilişkisini inceleyebilmek için artı değer teorisini ele almak gerekir [3].

YZ ürettiği her şeye tamamen yabancıdır.

Bilinçli özneler ürettikleri şeyleri kendilerine geri döndürebilirler, yani şeyleri kendilerini ilerletmek ve geliştirmek için kullanabilirler. Oysa YZ’ler ürettikleri şeyleri kullanmamaktadır, YZ’nin tüm potansiyeli onu üreten insandan geçmektedir. Dolayısıyla, YZ’li makineler nesneler üretebilen nesneler olabilirler ama nesne oldukları için ürettikleri şeylere anında tamamen yabancılaşırlar. Bu üretilen şeylerin tüm faydası insanlığa ne sağladığı ile ölçülür.

YZ değer üretmez. Kendisine yüklenen değeri aktarır.

İlk defa Nevzat Evrim Önal’ın 16 Ocak 2020 tarihli Yapay Zeka ve Planlama Konferansı’nda açıkça belirttiği bu tez, yine YZ’li makinelerin nesne olmasından ileri gelir. YZ’lerin ürettikleri YZ’ye bir şey katmaz, onun sahiplerine kazandırır.

İnsanlık YZ’nin insanlaşmasından daha hızlı birbiçimde makineleşmektedir.

Kapitalist üretim biçiminde emekçinin emeğine yabancılaştırılması ulaşılmak istenen, kapitalizmi güçlendirecek ve sermayeyi zenginleştirecek bir şeydir. Ancak emeğine gittikçe yabancılaşan emekçi toplumsal bir bilinç kaybı, bir bilincşizleşme sürecine girmektedir. Rutinleşen, monotonlaşan ve yaratıcı düşünmeyi gerektirmeyen işler hem sayıca hem de yükçe artmaktadır. Bu durum emekçi sınıfın makineleşmesi olarak kodlanabilir, çünkü bilinçli eylemden soyutlanmış her insan aslında bir YZ’ye benzeyecektir. Dolayısıyla bilimin bir konusu olarak YZ insanlaşma yolunda ilerliyor olsa bile bu ilerlemenin hızını içinde yaşadığımız koşullar altında olduğundan çok daha hızlıymış gibi görürüz.

YZ bir kapitalizm krizidir.

Teknolojik gelişim kapitalizm için bir rekabet konusudur ve bu yüzden durdurulamaz. YZ de tüm teknolojik süreçler gibi ilerletilmeye devam etmektedir. Bu ilerleme de ancak tam otomasyonla sonuçlanabilir. Tam otomasyon ise ürünlere doğada hazır bulunuyormuş gibi bir nitelik kazandırır. Böylece örneğin bir noktadan ötekine ulaşmak hava solumamız kadar kolay duruma gelebilir. Böyle olduğunda ürünler üzerinden kâr edilebilecek metalar olmaktan çıkar, artı değer sıfırlanır. Artı değer olmadan şirketler büyüyemez, kapitalizm işlemez duruma gelir.

Kapitalist sermaye YZ’nin tam otomasyona kadar gelişmesini istemeyecek, ancak YZ’yi ilerletmeyi durduramayacaktır. Bu durum kapitalizm içinde büyük bir ikilem yaratmaktadır. Bu ikilemin burada sözü geçen temel nedenleri çok önemlidir. Örneğin, Amy E. Wendling, Marx’ın teknoloji ve yabancılaşma ile ilgili görüşlerinden söz ettiği bir kitabında burjuva sınıfının hem teknofiliyi, hem de teknofobiyi beslediğinden bahsetmiş, ancak aynı anda bu iki zıt olgunun neden bir arada bulunduğunu açıklayamamıştır [12]. Bu bildiride ise ortaya konduğu üzere, kapitalizmin YZ’yi ilerletecek tarafı teknofiliye, YZ’yi durdurmak isteyecek tarafı da teknofobiye yanaşacaktır.

Bugün ABD’nin teknolojileri geliştirme patentini üzerine alarak Çin gibi diğer emperyalist odakları henüz söz konusu teknolojiler geliştirilmemişken saf dışı bırakmak istediğini biliyoruz. Bugün emperyalizmin ulaşmaya çalıştığı şey YZ ve onun gibi teknolojilerin gelişiminin kontrolünü ele geçirmek, emek sömürüsünü sıfırlayacak olan tam otomasyonun böylece önüne geçmektir. Tam otomasyonun önüne geçmek, hem günümüz emperyalist dengeleri, hem de kapitalizmin temel rekabetçi mantığı nedeniyle neredeyse imkansız gözükmektedir. İşte bu durum da bugün YZ ile ilgili kapitalizmin krizidir.

​​​​​​​5.3. Sosyalizm ile YZ İlişkisi

Sosyalizmde YZ’nin üretimdeki yeri kapitalizmden çok farklı olacaktır, çünkü kapitalizmdeki emekçinin emeğe yabancılaşma süreci sosyalizmde tersine çevrilmektedir. Bu bildiride örneklenen yemekhane işçilerinin para karşılığı yemek hazırladıkları için toplumsal bilince sahip olmaya gereksinim duymamaları durumu sosyalizmle ortadan kalkmış olur. Sosyalizm-YZ ilişkisini bu bilgilerle incelediğimizde aşağıdaki tezlere ulaşabiliriz:

YZ, sosyalizmde insan emeğinden rutini ve monotonu çıkarır.

Bugün insan emeği şoförlük, hamallık ve nöbetçilik gibi rutin, monoton ve yapana çok bir şey katmayan birçok iş üstlenmiştir. Yabancılaşmanın tersi istenen sosyalizm düzeninde ise bu rutinlerin olabildiğince YZ’ye devrdilmesi tercih edilecektir. Böylece insanlık da tüm aklını ve potansiyelini bilim ve sanat gibi yaratıcı, ilerletici uğraşlara aktaracak özgürlüğe ulaşmış olacaktır.

YZ, sosyalizmde uzmanlaşmanın önüne geçmeyi kolaylaştırır.

Bugün belli meslekler birçok bilimsel alanda yıllarca, belki on yıllarca süren uzmanlaşmayı gerektirmektedir. YZ’nin satranç örneğinde olduğu gibi belli konuları soyutlayıp o konularda hızlıca uzmanlaşabilme yeteneği büyük ihtimalle uzmanlaşmaya duyulan bu gereksinimi azaltacak ve insanın çok yönlü sorunlara odaklanmasını sağlayacaktır.

YZ, zorunlu emeği azaltarak komünizme geçişi hızlandırır.

Komünizm için çok önemli bir şart, Nevzat Evrim Önal’ınbirinci Sosyalist Gelecek ve Planlama Sempozyumu’nda belirttiği gibi insanlığın devam edebilmesi için zorunlu olan ağır iş yükünün önemsiz duruma gelecek kadar küçülmesidir. YZ’nin insan emeğinden rutini ve monotonu koparması tam da bu şartın sağlanması için zemin hazırlayacaktır.

6. Tartışma

Bilgisayar bilimciler YZ içeren ve içermeyen makineler arasındaki ayrım hakkında tartışmak isteyebilirler, çünkü bu ayrımı yapmak her zaman kolay olmayabilir. Bu tartışma biraz teknik bir tartışma olup bu bildirinin kapsamı dışında kalmaktadır. Burada örneklerle aradaki ayrımı somutlamak yerine okuru bu tartışma üzerine çalışmaya teşvik etmek daha doğru olacaktır.

Bu çalışmada insanları makinelerden bilinçli özneler olması yönüyle ayırdık. YZ’lerin ileride bilinçli olmalarına ise ihtimal verdik. Bilinçli YZ’ler var olduğunda insanların da makine olduğunu kabul etmek ve o bilinçli YZ’lerin artık makine olmadığını söylemek aslında aynı gerçeği iki farklı makine tanımıyla açıklamak anlamına geliyor. Bu çalışmada makineyi bir nesne olarak tanımladık. O yüzden bilinçli YZ’ler var olurlarsa onları makine saymamış oluyor, makinelikten çıkmış kabul ediyoruz.

YZ’ye çok büyük bir akıl aktarılsa ve tüm üretimde bu sayede otomasyon sağlansa bile, insanlığın tüm geleceğinde ortaya çıkabilecek tüm nesnel koşullar göz önüne alınamayacağından eldeki otomasyon er ya da geç bakım ve değişiklik gerektirecektir, o yüzden tam otomasyon bilincşiz YZ’ler ile asla gerçekleştirilemez. Tam otomasyonun ideal gerçekleştirilimi için YZ’ye bilinç kazandırılması şart olacaktır. Ancak tam otomasyondan bahsederken insanlığın tarihinde şimdiye göre çok ileri bir dönemden söz ettiğimiz için, spekülasyonlar içinde boğulmamak adına bu bildiride sadece yakın gelecekle ilgilenilmiştir.

Özne olmak ile bilinçli olmak arasındaki ilişki bu yazı okunduğunda sanki birebirmiş gibi algılanabilir. Oysa özne olmanın düzeyleri vardır, bir özne bilinçsizce de bir özne olabilir. Bu bildiride özne olmak ile kastedilen yüksek seviyede bir özne olma halidir, öznenin gerçekleştirdiği eylemle kendisine ne kattığının farkında olması durumudur.

Kapitalizmin YZ’nin ilerlemesini tamamen durduramayacağı vurgusu aslında teoride yanlıştır. Örneğin, ultra-emperyalizmde teknolojik gelişme tekelleştirilebilir ve insanlığı ilerletecek ama kapitalizmi krize sokacak araştırmalar kolaylıkla engellenebilir. İnsanlık sonuçta bu teknolojik gelişmeler dursa da var olmaya devam eder. Bu yazıda yapılan vurgu, bugünkü serbest piyasa ekonomisinde teknolojik gelişmeyi serbestliğin tanımı gereği kontrol edilmeyen bir rekabetin konusu yapmıştır. Yani bugünün kapitalizminde YZ’nin ilerlemesi durdurulamaz. "Ultra-emperyalizm mümkün mü?", ya da "Mümkünse bile kalıcı olabilir mi?" gibi sorular ise bu bildirinin kapsamı dışındadır. Öte yandan, "YZ’nin ilerlemesinin durdurulamaması kesin bir çöküş getirir, kendiliğinden bir devrim yaratır" şeklinde bir çıkarım yapmak da kesinlikle yanlış olur. Bu yazıdaki vurgu YZ’nin ilerlemesinin bir kriz başlatacağı öngörüsünün ötesine geçmemektedir.

YZ’nin komünizme geçişi hızlandırması tezi, komünizme geçişte öznenin rolünün azımsanmasına sebep olabilir. Bu bildirinin vurgusu asla değişimlerin kendiliğinden olacağı iddiası değildir. Nitekim YZ’nin zorunlu emeği azaltması için egemen düzenin de buna ortam sağlayacak koşulları hazırlaması gerekir. Zaten bu yüzden bu tez YZ’nin sosyalizm ile ilişkisine ait bir tezdir, YZ’nin sadece kendisine değil.

7. Sonuç

Bu çalışmayla YZ ile ilgili bazı temel tanımlar oturtularak popüler bilimde sıkça düşülen yanılgılar ortaya konmuş oldu. Bu tartışmalardan yola çıkarak vardığımız tezler YZ’nin bir kapitalizm krizi olduğu ve sosyalizmde insanlığın yararı için kullanılabileceği iddiasını taşıyor. Bu iddiaların güçlenmesi ise ancak YZ ile ilgili güncel gelişmelerin bu tezler ışığında incelenmesi ile mümkün olabilir.

Bu çalışmanın daha derinlikli duruma getirilmesi için öncelikle YZ’nin insanlığın yararına en iyi sosyalizmde kullanılabileceğine dair bir tartışma yürütülmelidir. Günümüzde YZ’li olan ve olmayan makinelerin kullanım alanları incelenmeli, YZ’ye geçiş yapan üretim birimlerinde ne gibi değişiklikler gözlemlendiği ayrıntılı olarak araştırılmalı, vaka çalışmaları yapılmalıdır. YZ’nin sosyalizmde merkezi planlamada nasıl kullanılacağı ve merkezi planlamayı yöneterek kitleleri nasıl yönlendirebileceği üzerine yeni tezler oluşturulmalı, tartışmalar yapılmalıdır.

8. Teşekkür

Bu bildirinin hazırlanmasında katkı koyan Sercan Kabakcı, Nevzat Evrim Önal, Onur Güngör, Cem Şanal ve Simge Taşdemir arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim.

* Bilim ve Aydınlanma Akademisi, Kolektif Yaşamı Kurgulama BA, Yapay Zekâ ve İleri Teknolojiler Komisyonu

Kaynaklar

  1. BBC. Dünya’nın ilk robot vatandaşı Suudi Arabistanlı, 2017. https://www.bbc.com/turkce/haberlerdunya-41780346.
  2. Grammarly Inc. Grammarly: Free grammar checker, 2017. www.grammarly.com/about.
  3. Karl Marx. Value, price, and profit, 1865.
  4. John R. Searle. Minds, brains, and programs. Behavioral and brain sciences, 3(3):417–424, 1980.
  5. Jonathan Slocum. A survey of machine translation: Its history, current status, and future prospects. Comput. Linguist., 11(1):1–17, Ocak 1985.
  6. Alan M. Turing. Computing machinery and intelligence. Mind, 59(236):433, 1950.
  7. Sputnik Türkiye. Hawking: Yapay Zeka İnsanlığıBitirebilir, 2017. https://tr.sputniknews.com/bilim/ 201711031030860825-hawking-yapay-zeka-insanlik/.
  8. G. Adomavicius ve A. Tuzhilin. Toward the next generation of recommender systems: a survey of the state-of-the-art and possible extensions. IEEE Transactions on Knowledge and Data Engineering, 17(6):734–749, Haziran 2005.
  9. Modan K Das ve Ho-Kwok Dai. A survey of dna motif finding algorithms. BMC bioinformatics, cilt 8, sayfa S21. Springer, 2007.
  10. Mahmood Sharif ve Sruti Bhagavatula ve Lujo Bauer ve Michael K. Reiter. Adversarial generative nets: Neural network attacks on state-of-the-art face recognition. ArXiv, abs/1801.00349, 2018.
  11. Rachel Katoshevski-Cavari ve Theo A Arentze ve Harry JP Timmermans. Sustainable city-plan based on planning algorithm, planners’ heuristics and transportation aspects. Procedia-Social and Behavioral Sciences, 20:131–139, 2011.
  12. Amy Wendling. Karl Marx on technology and alienation. Springer, 2009.
  13. Çiğdem Demir ve Bülent Yener. Automated cancer diagnosis based on histopathological images: A systematic survey. Kasım 2004.
  14. Alp Öztarhan. Zihin-beden sorunu.Marksizm Bilime Yabancı mı? Yazılama Yayınevi, 2014.

Katkılar

Yazarın Notu

Öncelikle buraya yazı olarak dökmenin mümkün olmadığı çok sayıda sözlü katkı aldığımı söylemeliyim. Bu bildirinin gördüğü büyük ilgi adına çok mutlu oldum. Elimden geldiğince bütün katkıları bildirinin son haline aktarmaya çalıştım. Bildirinin son halini eksik veya yetersiz bulan arkadaşlarımdan rica edebileceğim tek şey tüm bu derin katkılar adına yapmam gereken değişiklikleri kısıtlı sürede gerçekleştirme yükümlülüğüm olduğu için beni affetmeleri ve ileriki çalışmalarda bu bildirideki fikirleri geliştirmemiz için çok değerli katkılarını esirgememeye devam etmeleridir.

Bu noktadan itibaren yazılı katkıları ve onlara verdiğim yanıtları sıralıyor olacağım.

Erhan Nalçacı

Yapay Zeka Üzerine Temel Tezler oldukça kafa açıcı ve sempozyum sürecine önemli bir katkı niteliği taşıyor.

Bir yandan kapitalizm otomasyonu geliştiremediği için işçiler açı çekiyor, bir yandan geliştirdiği için işsiz kalıyor, gerçekten günümüz kapitalizminin çelişkisi iyi özetlenmiş. Sermaye sınıfı bir yandan üretici güçlerin gelişmesini engellerken bir yandan da SİHA’lar gibi savaşa robotlarını daha fazla devreye sokuyorlar.

Emekçi sınıflar iktidarı ele geçirdiklerinde tüm üretim araçları ile birlikte YZ’li makineleri de devralacaklar. İnsanlık dışı amaçlarla kullanılanları devre dışı bırakacak ve otomasyon ve merkezi planlama için YZ’li makinelerin olanaklarından yararlanacak ve geliştirecekler.

Sonraki çalıştaylar için önerim, YZ için çalışırlarken elektronikçilerin sinirbilimcilerle birlikte bir ekip oluşturmasıdır. Örneğin bildiride defalarca akıldan bahsedildiği halde beyin ve sinir hücrelerinin bir kez bile adı geçmiyor. Ayrıca akıl ve bilinç sadece insana atfediliyor.

Bilinç ve akıldan bahsedebilmek için biyolojik evrime bakmak gerekiyor. Duysal ve hareket olanakları, dilin gelişimi, yazı, matematik dili, bu yollarla gelen verilerin bütünleştirilmesi vb.

Sosyalist bir dünya düzeni kurulduğunda, YZ’lı makinelerin gelişebileceği alanlar var mı, şu anda lüks bir tartışma ama akılda durmalı. Uzay araştırmaları gibi. Bugün bile gelişkin robotlar insan vücudu için uygun olmaya ortamlarda uzun yıllar çalışabiliyorlar. Belki bu konu Uzay Araştırmaları Komisyonuyla birlikte çalışılabilir.

Yazarın Yanıtı

Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Sinirbilimcilerle ve Uzay Araştırmaları Komisyonuyla ortak çalışmak bence de çok iyi ve gerekli bir fikir.

Ali Somel

Tek bildiğimiz akıl ve bilinç türünün insan ait olduğunu söylemek herhalde biyoloji bilimi açısından doğru olmaz. Akla sahip ve iradi hareket etme yetisi açısından bilinçli de sayabileceğimiz pek çok canlı olduğu muhtemel. İnsanı ayırt eden özelliğinin akıl ve bilinçle birlikte doğayı kolektif olarak dönüştürme yeteneği olduğunu belirtmek gerekir. YZ tartışmasında da insanlar ve insansılar arasında aşılamayacak farkı burada tarif etmek gerektiği kanaatindeyim.

– "O halde YZ’ler satrançta insanlardan daha akıllıdır. Oysa çevremiz sürekli değişmekte ve insanlığın önüne çözmesi için sürekli sonsuz sayıda problem koymaktadır"

Bu sadece insanın çok sayıda farklı problemlerle ilgilenmesiyle ilgili değil, üretim araçlarının gelişkin bir temsilcisi olan YZ’nin tek bir probleme ilişkin dahi kolektif aklı kullanıyor olmasıyla ilgilidir. Bu tür deneyler olsa olsa kolektif aklın bireye üstünlüğünü ispatlar ancak bu YZ olmayan diğer makinalar için de geçerlidir. YZ’nin diğer makinalardan farklı olmadığı konusundaki ileride değinilen yanılgıda YZ’nin diğer makinalar gibi nesne oluşlarını öne çıkarmışız; buna ek olarak diğer makinalar gibi kolektif aklın ürünü olduklarını da belirtebiliriz.

– "Bu bildiride ise ortaya konduğu üzere, kapitalizmin YZ’yi ilerletecek tarafı teknofiliye, YZ’yi durdurmak isteyecek tarafı da teknofobiye yanaşacaktır."

YZ’nin durdurulması değil de az önce ifade edilen tam otomasyona geçişin durdurulması mı kast ediliyor?

– "YZ’lerin ileride bilinçli olmalarına ise ihtimal verdik. Bilinçli YZ’ler var olduğunda insanların da makine olduğunu kabul etmek ve o bilinçli YZ’lerin artık makine olmadığını söylemek aslında aynı gerçeği iki farklı makine tanımıyla açıklamak anlamına geliyor.”

İnsan ve makine arasında tanımlı bir işlemi değerlendirme biçimi açısından şu aşamadaki fark ‘bilinç’ ve ‘akıl’ farkı olarak ifade edilebilir. Fakat bilinç de bu yazının başında belirtildiği gibi evrim sürecinde, özellikle de dönüştürme yeteneği ile ortaya çıkmıştır. İnsanı özne kılan bilinç ile dönüştürme yeteneğinin diyalektik bütünlüğüdür.

– "YZ’nin insan emeğinden rutini ve monotonu koparması tam da bu şartın sağlanması için zemin hazırlayacaktır".

YZ’nin insandan devralabileceği iki tür iş olabilir: Birincisi burada sayıldığı gibi monoton-vasıfsız işlerdir. İkincisi karmaşık (dolayısıyla vasıf gerektiren) ancak aşırı uzmanlık (yoğun kolektif akıl) gerektiren işlerdir. İlki sosyalizmden YZ olmadan da makinalaşmayla çözülmesi hedeflenen bir sorun türüdür. İkincisi ise YZ ile aşılabilecek ve insanın çok yönlü sorunlara odaklanmasını sağlayabilecek bir sorun türüdür.

Yazarın Yanıtı

Detaylı yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Çoğu yorumunuzda haklısınız. Öncelikle insanlığın kolektif aklının biricik olması hususunda kaygılarınıza ithafen "Burada dünyamızda yaşayan diğer canlıların (maymunların, diğer hayvanların) da kısıtlı da olsa akılları olduğunu, kastedilenin doğayı kolektif olarak dönüştürme yeteneği olduğunu ve bunun da insanlığa özgü olduğunu vurgulamak gerekir." ekledim.

Satranç oynayan YZ’nin insanlığın kolektif aklını miras aldığı konusunda haklısınız. Ama vurgulamak isterim, onun karşısında satranç oynayan birey de aynı aklı bir ölçüde miras almaktadır. Büyük ihtimalle o güne kadar yazılmış satranç kitaplarını okuyan, hocasından yeni stratejiler ve taktikler öğrenerek yetişen bu birey de kapasitesi ve imkanları ölçüsünde insanlığın kolektif aklını miras almıştır. Dolayısıyla YZ’nin satrançta kazanmasını kolektif aklın bireyin aklına üstünlüğü olarak tanımlayacak olursak YZ’nin kolektif aklı eksiksiz miras alabildiği varsayımını yapmış oluruz. Belki YZ satranç konusunda kolektif aklı herhangi bir bireyden daha az eksik ile miras alıyordur, yani YZ satranç konusunda bireyden daha akıllıdır. Ama bu niye böyledir? Yani insan neden kolektif aklı YZ’den daha fazla eksikle miras alıyor satrançta? İşte bu sorunun cevabı illaki YZ’nin problemi soyutluyor ve başka şeylerle ilgilenmiyor olmasında yatmak zorundadır.

YZ’nin insanlığın kolektif aklını miras aldığı vurgusu belirttiğiniz üzere çok önemli. Öneriniz üzere Bölüm 5.1 içerisindeki ilk tezde bu vurguyu yapmış bulunmaktayım.

Kapitalizm tam otomasyonu durdurmayı amaçlıyor tabii ki. Ama sadece bunu durdurup geri kalan YZ’yi geliştirelim gibisinden bir kontrol sahibi olamazlar. Tam otomasyonu durdurma amaçlı alınacak her pozisyon kaçınılmaz olarak YZ’yi genel olarak geriletmek, durdurmak isteyecektir. Çünkü YZ alanındaki hangi ilerlemenin bizi tam otomasyona yaklaştırıp hangisinin uzaklaştıracağı önceden kestirilemez. Bilimsel araştırmanın doğası gereği tüm araştırma sonuçlarına vakıf olabilseydik yaptığımız şeye araştırma demezdik. Şu halde örtük olarak kapitalizmin içinde YZ’yi geriletecek bir unsur olduğu vurgusunu azaltmamak için YZ’yi geriletme ifadesini değiştirmedim.

İnsanı özne kılan özelliği bir cümle ile tüm açıklığı ile gözler önüne sermişsiniz. Bu yazıda dikkat ederseniz YZ’nin de bu özelliği kazanma ihtimali olduğuna dair açık bir kapı bırakıyorum. Gerçekten de YZ bu özelliği kazandığında hala ona makine diyecek miyiz? Bir başka deyişle insanlık kendisini de bir makine olarak görebilir. Açıkçası bundan kaçınmak istiyorum, çünkü bence halk dilinde makine denildiğinde örtük olarak sizin ortaya koymuş olduğunuz özne niteliğinden yoksun otomatlar kastediliyor.

Bilinç ve dönüştürme yeteneğinin diyalektik bütünlüğü de benim için özellikle kafa karıştırıcı. Bu yazıda bilinci akıldan ayırabilmek için dönüştürme yeteneğini bilinçli olma şartı olarak ekliyorum. O zaman da söylediğiniz bütünlüğe vurgu yapmak bir totoloji haline geliyor. Büyük ihtimalle söylediğiniz bütünlük gerçekten de iki ayrı şeyin bütünlüğü, o zaman da bilinci tanımlarken dönüştürme yeteneği şartını çıkarmak lazım. Bu şartı çıkarınca da bilinci akıldan ayırt edemez hale geliyorum. Bu zorluklardan kaçınmak için pek de haz almadığım şöyle bir kaba materyalist numara yapıyorum; varlığını ölçmenin başka bir yolu olmayan bilinci, dönüştürme yeteneği ile bir tanımlıyorum. Açıkçası diyalektik materyalizm ve felsefe üzerine benden daha yetkin biri burada daha düzgün bir yol bulabilirdi. En azından şu haliyle bildirinin bütünlüğünü koruduğunu düşünüyorum.

İnsanlığın büyük vakit ve emek harcayarak uzmanlaşmasını gerektirecek işleri de YZ’nin devralabileceği vurgusu bence de çok önemli. Çok ince gördüğünüz bu vurguyu Bölüm 5.3 içerisine bir tez olarak ekliyorum. Yalnız YZ’nin kapitalizmde insan emeğinden rutini ve monotonu koparabileceğine inanmıyorum. Aksine tıpkı buharlı makinelerin, bilgisayarlı Endüstri 4.0 sistemlerinin yapmış olduğu gibi rutini ve monotonu artıracaktır. Bugün bir akademisyen olarak taramalı tüfek gibi makale yazmam bekleniyor, bu makalelerin içeriğinden çok sayısı belirliyor başarım oranımı. Google Scholar sağolsun her hafta bu kalitesiz makalelerden tonlarcasını okumak zorundayım tezimi yazabilmek için. Okurken de hızlı olabilmek için özet, deney sonuçları ve tartışma kısmına şöyle bir göz gezdiriyorum, tamam. Oysa yaptığım iş hiç bu kadar rutin ve monoton olmamalıydı, teknolojik gelişmenin vaadi bu değildi. Bu kısmı sizin gibi diyalektik materyalizme hakim biriyle yüzyüze tartışmayı çok isterdim.

Kıvanç İbrahim Ünlütürk

Öncelikle Yavuz’un eline sağlık. YZ’nin ne olduğu, nereye varacağı konusundaki tartışmalar çok fazla hata içeriyor. Bu alandaki idealist sapmalara Marksist bir yanıt vermek çok önemli. Bugüne kadar YZ’nin nasıl kullanılabileceği üzerine fikirler belirtmiştik ve bu bağlamda YZ’nin kendisinin ne olduğu konusuna da değinilmişti tabii ama doğrudan bu meseleye eğilen bir şey yayımlanmamıştı sanıyorum. Bu bildiri bu açığı kapatıyor. Gayet kapsamlı ve profesyonel bir şekilde yazılmış. İlerideki tartışmalar için de sağlıklı bir zemin sunuyor.

Yazarın Yanıtı

YZ gibi üzerine henüz çok yazılıp çizilmemiş nispeten yeni bir alan hakkında doğru yolda olduğumuzu gösteren değerli görüşleriniz için teşekkür ediyorum.

UZAY BİLİMİ DOSYASI : Güneş Sistemi Teorileri – (3 BÖLÜM)


Güneş Sistemi Teorileri – BÖLÜM 1

YAZAR : TAYLAN KASAR

Güneş sisteminin ve gezegenlerin oluşumuna dair eski çağlardan beri bir çok görüş bildirildiyse de bunlar bilimsel olmaktan uzaktadırlar.

Her ne zaman gök cisimlerinin nasıl ve hangi güçler tarafından hareket ettiklerine dair elimizde fiziksel ve matematiksel modeller geliştirilmeye başlandıysa, teoriler de ancak o zaman bilimsel forma girmeye başlamışlardır. Bu açıdan miladı Newton olarak kabul edersek pek de yanılmış olmayız. Newton’un kütleçekim yasaları güneş sisteminin işleyişini ve evrimini araştırmak isteyen bilim insanlarına gerekli olan bilimsel zemini hazırlamıştır.

Bu sayede son 250 yıl içinde gözlemser veriler ışığında bir çok oluşum modeli geliştirilmiştir. Bu modeller yapısal olarak tek bir sistem olarak evrilenler (monistik) ve başka bir yıldızın müdahelede bulunmasıyla evrilenler (dualist) şeklinde ikiye ayrılırlar.

18.yy’da Comte de Buffon dualist bir teori önermiş, Emanuel Swedenborg ve Immanuel Kant ise monistik bir görüş bildirmişlerdir. Kant’ın varsayımı üzerinden hareket eden Pierre-Simon Laplace teoriyi daha detaylı bilimsel bir forma soktuğu için ilerleyen yıllarda çoğu çalışma bu teori üzerinden şekillenmiştir.

Laplace’ın teorisinde bulunan açıkları 19.yy’da Édouard Roche gidermeye çalışmış fakat başarılı olamamıştır. 20.yy’a gelindiğinde ise astronomlar açısal momentum ve gezegen oluşumu gibi başlıca problemleri çözmek amacıyla 15’ten fazla model geliştirmişlerdir.

Ortaya konulan neredeyse her teori açıklayabildiği şeyler olduğu gibi açıklayamadıkları gözlemsel veriler de içerir. Belirli sorunları açıklamak için geliştirilen bir model her ne kadar üzerinde durduğu sorunu açıklayabilse de başka bir teorinin açıklayabildiği kısımlarda problemler yaşayabilmektedir fakat parça parça açıklamalarda bulunan bu denemeler sayesinde sonraki yıllarda daha çok açıklamayı tek bir potada eritebilen daha tutarlı teoriler geliştirilmesine ön ayak olmuşlardır.

Buffon’un Teorisi

Bir fransız naturalisti olan Georges Comte de Buffon‘un 1949’da yazdığı Natural History: General and Particular kitabında öne sürdüğü teori dualist sınıfına girmektedir. Güneş’e çarpan bir kuyruklu yıldız sonucu Güneş’ten dışarıya materyaller atıldığını ve gezegenlerin bu sayede oluştuğunu anlatmaktadır. Kuyruklu yıldızların doğasına ilişkin bir bilgisi olmayan (o dönem kimsenin kuyruklu yıldızlar hakkında bilgisi yoktu) Buffon açıkça kuyruklu yıldızların gerçekte bildiğimizden çok daha büyük olduğunu düşünüyordu.

Buffon’a göre kuyrukluyıldızlar Güneş’e çarpıyor, bu çarpışmada kopan parçalar gezegenleri oluşturuyordu.

1796’da Laplace Buffon’un bu teorisine eleştiri getirdi. Güneş ile bir kuyruklu yıldızın çarpışmasının sonucu dışarı saçılacak materyalin saçıldıktan sonra Kepleryen bir yörünge ile bir süre sonra tekrar Güneş’in yüzeyine düşeceğini, gezegenleri oluşturamayacağını söyledi ve gezegenlerin şimdiki yörüngelerinin, oluşum süreçlerinin bir parçası olması gerektiğini belirtti.

Nebula Hipotezi

Galileo Galilei ve Johannes Kepler ile aynı dönemde yaşamış olan fransız filozof Rene Descartes aynı zamanda fizik ve matematikle de ilgilenmektedir. Haliyle Galilei ve Kepler’in çalışmalarını yakından incelemiş ve güneş merkezli modeli benimsemiş, bunu bir adım daha ileri taşıyarak Güneş sisteminin nasıl oluştuğunu bulmaya çalışmıştır fakat çalışmasını yayınlamamış, kitabı Le Monde ölümünden sonra basılmıştır.

Newton’dan önceki bir dönemde yaşadığından dolayı, problemi için gerekli matematik ve fizik henüz ortada olmadığı için yapmaya çalıştığı açıklama tatmin edicilikten oldukça uzaktır. Descartes uzayın evrensel bir akışkan ile dolu olduğunu ileri sürer. Suyun ve diğer akışkanların hareket şekillerini inceleyerek geliştirdiği teoride bu evrensel akışkan, yıldızlar etrafında girdaplar oluşturarak gezegenleri meydana getirmektedir. Gezegenlerin etrafında oluşan girdaplar ise uyduları oluşturur.

Descartes’ten 1yy sonra alman filozof Immanuel Kant 1755’te yayınlanan Universal Natural History and Theory of Heaven kitabında evrensel akışkanı gaz bulutuyla değiştirmiş ve Newton mekaniğini kullanarak bu gaz bulutunun kütleçekimsel etki ile disk şeklini alabileceğini göstermiştir. 18.yy’da teleskopların da gelişmesiyle bulanık bir şekilde de olsa nebulalar görülmeye başlanmış 1791’de ingiliz astronom William Herschel etrafında bulutsu bir hale olan yıldız gözlemlemiş ve bu gözlemler yıldızların nebulalar tarafından oluşturulduğu görüşünü kuvvetlendirmiştir.

Descartes, Kant ve Herschel’in teorisini fransız astronom ve fizikçi Pierre Laplace yazdığı The System of the World kitabında daha da ileriye taşımıştır.

Resimde görülüldüğü gibi, yavaşça kendi etrafında dönen küresel bir bulutsunun kendi kütleçekimi dolayısıyla çökmeye başlayacaktır. Açısal momentumunu korumak için disk şeklini alıp çok daha hızlı dönmeye başlayak ve zamanla ekvator düzlemindeki madde, merkezdeki kütlenin etrafında kendi yörüngesini oluşturacaktır. Çökmeler diski halkalara çevirecek, bu halkaların yoğunlaşması gezegenleri meydana getirecektir. Daha küçük ölçekte ise benzer işlem uyduları oluşturmaktadır.

Güneş’in, sistemin kütlesinin %99.86’sını oluşturmasına rağmen toplam açısal momentumun %0.3’üne sahip olması bu nebula modeli ile ilgili eleştiriler gelmesine sebep olmuştur. Kütle ve açısal momentum dağılımı sistemin Laplace’ın nebula modelinde belirtilen şekilde oluşmasına pek de olanak vermemektedir.

Laplace’ın modelindeki sorundan kurtulmak amacıyla fransız astronom Edouard Roche (1854) önceden oluşmuş yoğun bir Güneş’in etrafını kaplayan düşük kütleli nebula modeli önermiştir. Fakat önceden merkezde hayli yoğunlaşmış kütlesi olan bu modelde düşük yoğunluklu nebulanın rotasyonunun nasıl sağlanacağıyla ilgili problemler baş göstermiştir.

Ayrıca ingiliz astronom James Jeans bu modelde nebula için gerekli olan yoğunluğun azlığından dolayı maddenin gelgit etkisine karşı koyamayacağını ve asla yoğunlaşıp gezegen oluşturamayacağını belirtmiştir ki James Jeans’in bu argümanı Roche’nin kendi geliştirdiği ve Roche Limiti denilen mekanizmaya dayanmaktadır.

Çözülemeyen momentum problemi ve gezegenlerin oluşum sürecinin bir türlü birbirleriyle uyuma kavuşturulamaması teoriyi rafa kaldırmıştır.

Chamberlin-Moulton Modeli

ABD’li Jeolog Thomas Chrowder Chamberlin (1901) ve astronom Forest Ray Moulton (1905) birbirleriyle sürekli fikir alışverişi yapsalarda makalelerini genelde birbirlerinden ayrı olarak yayınlamışlardır. Çözmeye çalıştıkları ana konu gezegen oluşumlarıdır. Sistemin oluşumu içinse Laplace’ın Nebula hipotezi yerine öne sürdükleri model aslen Roche’un iki cisimli teorisinden ilham almaktadır ve Lick Gözlemevi’nde bir spiral nebulanın fotoğraflanması ile şekillenmeye başlamıştır.

Güneş patlamalarını inceleyen ikili fotoğrafta görülen spirallerin bir yıldızdan dışarı atılan maddeler olduğu şeklinde yorumlamışlardır. Model oldukça aktif ve büyük patlamaları olan bir Güneş öngörür. Yanından geçecek yıldız ile gerekli gelgit etkisi yapılacaktır. Güneş patlamasıyla dışarı salınan materyallerin tekrar Güneş’e düşmeyeceği kadar fazla, fakat ondan ayırmayacak kadar da az olmayan bir etki yapması gerekmektedir geçen yıldızın.

Geçiş yapacak yıldızın kütlesi ise Güneş’ten birkaç kat fazla olarak düşünülmüştür. Dışarı salınan maddenin oluşturduğu spirallerin büyük bir kısmı tekrar Güneş’e geri dönerken az bir kısmı kalacaktır. Bu kollar Neptün yörüngesine kadar uzanmaktadır. Spiral kolun Güneş’e uzak olan kısımları Güneş’in atmosferinden kopan maddeden, kolun Güneş’e yakın olan kısımları ise Güneş’in iç kısımlarından gelen daha yoğun maddeden oluşur. İç gezegenler ile dış gezegenler arası yoğunluk farkı bu şekilde açıklanmıştır.

Chamberlin ve Moulton, bir spiral galaksiyi yıldız oluşum nebulası sanmıştır. Elbette bu sanrılarının sebebi, o dönemki teleskopların yeterince detaylı görüntüler sağlamamasıydı.

Bu geriye kalan kollardaki maddenin soğuyup yoğunlaşarak ve zamanla birbirleriyle çarpışıp kümelenerek gezegen çekirdeklerini ve gezegenimsileri oluşturmaktadırlar. Gezegenimsilerin yörüngesindeki daha ufak birleşmeler ise uyduları meydana getirmektedirler. Tarif ettikleri gezegen oluşum modeli ileriki yıllarda geliştirilmiş daha iyi Güneş sistemi modellerinde de kullanılmıştır, oldukça iyidir.

Fakat sistemi oluşturan kollar detaylı hesaplamalar içermekten ziyade diyagramlar şeklinde gösterilmiştir ve pek tutulmamıştır. İlerleyen yıllarda galaksiler ile nebulaların farklı şeyler olduğunun anlaşılması ve önceleri bir spiral nebulanın fotoğrafı olarak bilinen şeyin aslında bir Galaksi (whirlpool galaksisi) olduğunun anlaşılması zaten yaygın olmayan bu modele iyice gölge düşürmüştür.

Gel-Git Teorisi

Chamberlin-Moulton modeli gibi bir dualist teori varyasyonu olan Gel-git teorisi 1917 yılında İngiliz matematikçi ve fizikçi olan James Jeans tarafından ortaya atıldı. Yine Güneş’in yakınından geçen başka bir yıldızın yarattacağı etkiden söz eder fakat Jeans’in modelinde Güneş patlamaları ile oluşan spiraller bulunmamaktadır.

Güneş’in Roche limiti yakınlarından geçen daha fazla kütleye sahip bir yıldızın sebep olacağı yüksek miktarda gelgit etkisi Güneş’te bozulmaya neden olur. Gelgit etkisi çok yüksek olduğu için Güneş’ten dışarıya doğru filament şeklinde madde akışı başlar. Bu filament kütleçekimsel olarak pek de stabil olmayacağı için parçalara bölünerek gezegenimsileri meydana getirir. Geçiş yapan yıldızın etkisiyle de açısal momentumları artar. Güneş’in gelgit etkisi bu gezegenimsilerin ilk perihelion geçişlerinde önceki işlemin daha ufak ölçeklisini gerçekleştirerek uyduları oluşur.

Teoriye göre geçiş yapan yıldız ile Güneş arasındaki madde akıntısında gezegenler meydana gelmiştir.

Teoriye gelen eleştirilerden birini önceleri teorinin ciddi destekçilerinden olan hatta adı Jeans ile yanyana anılan Harold Jeffreys yapar. Jeffreys’e göre güneş’in yakınından büyük kütleli bir yıldızın geçme olasılığının çok düşük olması bir sorundur. Fakat bu yanlışlayıcı bir argüman değildir.

Bir diğer eleştiri ise 1935 yılında astronom Henry Norris Russell‘dan gelir. Bu çok daha ciddi bir eleştiridir. Russell Güneş’ten dışarıya doğru çekilen maddenin perihelion uzaklığının Güneş’in yarıçapı kadar uzaklıktan daha öteye gidemeyeceğini matematiksel olarak gösterir. Ayrıca bu sonuç açısal momentuma dair önemli açıklamalar da içerir.

Monistik nebula modellerinin açısal momentum problemine karşın ortaya atılan dualist modeller bu açıklamayla birlikte ciddi darbe alırlar. Çünkü Russell Güneş’in yakınından geçecek olan bir yıldızın gelgit etkisinin gezegenimsilere gerekli olan açısal momentumu vermekten yoksun olacağını ve gezegenlerin olması gereken yörüngelere konumlanamayacağını, bunun imkansız olduğunu göstermiştir.

1939’da ise Lyman Spitzer Jüpiter’i oluşturan maddenin Güneş’in ortalama yoğunluğuna yakın bir bölgeden kopması gerektiğini ve bunun 106K sıcaklığında olacağını belirtmiş, yaptığı hesaplama ortaya 2×1029kg kütle çıkmıştır ki bu Jüpiter’in kütlesinin yüz katı kadardır. Jüpiter’in bu şekilde oluşamayacağı kesindir. James Jeans teorisini düzenlemeye çalışmış fakat bunlar sonuç vermeyince kendisi de modelin tatminkar olmaktan uzak olduğunu belirtmiştir.

Yazı dizimizin ikinci bölümünü okumak için, bu linke tıklayın…

Hazırlayan: Taylan Kasar

KAYNAK : https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-teorileri-1/

Güneş Sistemi Teorileri – BÖLÜM 2

İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri’nde öğrencidir. ilerihaber.org ve evrimselantropoloji.org sitelerinde güncel bilim haberleri çevirisi yapmaktadır.

Yazı dizimizin ilk bölümünde gözlem araçlarımızın gelişmesiyle birlikte Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğuna dair geliştirilen teorileri görmeye başlamıştık.

Gözlem araçlarımızın daha da gelişmesi ve bilimsel bilgi birikiminin artmasıyla bu teoriler de daha fazla olgunlaşmaya başladı. Şimdi bu teori ve modellere göz atmayı sürdürelim:

Schmidt-Lyttleton Akresyon* modeli

20.yy başlarından beri popüler olan dualist teoriler her ne kadar Henry Norris Russell sayesinde ciddi darbe alsalar da, vazgeçilmeleri pek kolay olmamıştır. 1944 yılında Sovyet gezegenbilimci Otto Schmidt oldukça farklı, modern teorilere de dahil edilebilen bir dualist teori ortaya atar.

Arkalarındaki yıldızın ışığını absorblayan (sönükleştiren veya engelleyen) soğuk ve yoğun bulutsuların bulunmaya başlanmasıyla birlikte Schmidt bu bulutsuların içinden bir yıldız geçebileceğini ve bu geçişten sonra kendi yörüngesine gaz ve tozlar çekebileceğini, ortamdan toplanan bu maddenin gezegenleri oluşturabileceğini belirtir.

Schmidt-Lyttleton Akresyon modeline göre, yoğun bir bulutsunun içinden geçen yıldız, bulutsuyu oluşturan maddenin bir kısmını çevresine toplar. Yıldızın çevresine yığılan bu madde ise gezegenleri oluşturur.

Başlarda Schmidt yakalama işleminin gerçekleşmesi için üçüncü bir cismin (Güneş’in yanında bir yıldızın daha) olması gerektiğini söyler fakat Ray Lyttleton 1961’de bunun gerekli olmadığını bir akresyon modeli ile gösterir. Kaçış hızından daha düşük olduğu müddetçe yıldız bulutsu materyalini yakalayabileceği üzerinden hareket edilir.

Bu modelin en büyük başarısı gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair yaptığı açıklamadır. Bulutsunun içindeki toz parçacıkları açısal momentum kazanarak disk şeklini alırlar.

Fakat homojen bir yapı olmadığı için kütle çekimsel dengesizlikler ve kazandığı momentum sayesinde belirli bölgelerdeki çökmeler olur ve bu çökmeler gezegenleri oluşturacak kaya parçalarını, protoplanet’leri (ön gezegenleri), inşa eder. Birbirlerine yaklaşan parçaların elips yörüngeler çizerek çarpışıp birleştikleri, artan kütlenin saçılan ve etrafta olan diğer materyallerin de yörüngelerini değiştirip kendisine doğru çekerek kütlesini arttırdığı belirtilir.

Protoplanetler, oluştukları diskte yer alan kaya ve toz parçalarını kütleçekim etkisiyle kendileri üzerinde toplayarak büyürler.

Modelin önerdiği sistem oluşum süreci ise eleştiriler almıştır. Bulutsu için öngörülen sıcaklık 3-4 Kelvin, hesaplanan hız ise 0.2km/s-1‘dir. Bu tarz bulutsularda rastlanan değer ise 10-100 K (Kelvin: -273 santigrat derece = 0 Kelvin) arasında, Güneş benzeri yıldızlarda ise hız 20km/s-1 civarındadır. Michael Woolfson parametreleri değiştirerek Lyttleton’un modelinin daha kabul edilebilir yapılabileceğini söylemiştir fakat Viktor Safranov ise hesaplarına göre modelde Neptün gibi büyük gezegenlerin oluşma sürelerin 1010 yani 10 milyar yıl mertebesinde olduğunu ve bu değerin sistemin kendi yaşından çok daha yüksek olduğunu belirlemiştir.

(*) Akresyon: Kümelenme, birikme, bir araya gelme anlamlarına gelir.

Modern Teoriler

1960 yılına gelindiğinde Güneş sistemimizin nasıl oluştuğuna dair oturaklı bir teori hala ortaya konulamamıştı. Çözülmesi gereken temel problemler hala bekliyordu. Bu tarihten itibaren, eski teorilerin parça parça getirdikleri tutarlı açıklamalar eşliğinde oluşturulan 4 adet yeni ve daha kapsamlı teori vardır.

Önceki teoriler içerdikleri hatalar nedeniyle yanlışlanırken bu teoriler açıklayamadıkları kısımlar olsa bile geçersiz kılınamamışlardır. 1960’da protoplanet teorisi, 1964’te yakalama teorisi, 1973’te güneş nebulası teorisi ve 1974’te günümüzde yaygın bir şekilde kabul görmüş olan modern laplace teorisi ortaya atılmıştır. Sırasıyla bu son 4 teoriye değineceğiz.

Protoplanet Teorisi

1960 yılına gelindiğinde William McCrea gezegenimsi oluşumlarını açıklayan teoriyi bir adım ileri götürürken Güneş’in yavaş dönüşü ile gezegenlerin açısal momentumu arasındaki ilişkiyi açıklamak için monistik modele başvurdu. Yıldız ve gezegen oluşumlarının eş zamanlı olarak ilerlediğini düşünüyordu.

Başlangıç noktasını yıldızlarası bir gaz ve toz bulutu olarak aldı. Bulutun %1 kadarı toz parçaları geri kalan kısmı ise hidrojen ve helyum’dan oluşuyordu. Bu karışımın türbülanslar içerdiği varsayımından yola çıkarak, türbülansların yarattığı madde akımlarının çarpıştığını, partiküllerin bu şekilde belirli bölgelerde yoğunlaşacağını belirtti. Başka varsayımsal parametreler kullanmaktan ise elinden geldiğince çekinerek modelini test etmeye çalıştı.

Protoplanet teorisine göre, yıldız oluşum diskindeki türbülanslar, ön gezegen veya gezegenimsi diyebileceğimiz yapıları meydana getirir. Bu yapılar, zamanla çevrelerindeki gaz ve tozu bünyelerinde toplayarak gezegenlere dönüşürler.

Bu modelin en dikkat çekici kısmı yıldız oluşum sürecini açıklama şeklidir. Rastgele konumlardan gelen türbülanslar ve kümelenmeler Güneş’in oldukça düşük açısal momentuma sahip olmasını sağlarlar. Güneş’in varolan açısal momentumuna göre teori yine de daha fazlasını öngörmektedir fakat ilksel Güneş’in bu açısal momentum farkını kaybetmesi için zamana sahiptir ve iyonize olmuş Güneş rüzgarlarıyla taşınan materyallerin manyetik alanların etrafında spiraller çizmesi ve ayrılması açısal momentumu azaltıcı etki için tatminkardır.

Türbülanslar nedeniyle bölge bölge yoğunlaşan gazlar gezegenlerin en az bir kaç katı büyüklükte oluyor, birbirleriyle kesişenler birleşiyor ve etrafına karşı basın konuma gelip etrafındaki maddeleri de kendine çekiyor, daha sonra bu yapılar kendi kütleçekimleri dahilinde çökmeye başlayıp gezegenimsileri oluşturuyorlardı.

McCrea aynı zamanda gezegenimsilerin gezegenlerden daha büyük olduğunu savunuyordu. Çökme süreci sırasında artan hız nedeniyle gezegenimsilerin dönüş biçimi kararsız bir hale bürünüyor ve gezegenimsi 8’e 1 oranında iki parçaya ayrılıyor, bir kütle merkezi etrafında önceki açısal momentuma yakın bir hızda birbirleri etrafında dönen gezegenimsilerden daha ufak olanı kaçış hızından daha hızlı olduğu için fırlayıp başka bir yörüngeye oturuyordu. Bu iki gezegenimsinin etkileşimi sırasında ise uydular oluşuyordu.

Haliyle bu modele göre Güneş sistemindeki gezegenlerin sınıflandırması değişmektedir. Venüs ve Dünya 2 ana kaya gezegen olurlar. Merkür Venüs’ün kardeş gezegeni, Mars ise Dünya’nın kardeş gezegenidir. Ayrıca bu gezegenlerin yoğunluklarının da birbirlerine yakın olacağı öngörülmektedir. Jupiter ve Satürn 2 ana gezegen, Uranüs ve Neptün ise 2 dış gezegendir. Plüton da Mars ve Merkür gibi kardeş gezegenlerin içinde kabul edilir.

Teori gezegenlerin yörüngelerinin neden dairesele yakın bir şekilde olduğu konusuna bir açıklama getirememiştir. Ayrıca rastgele bir şekilde oluşan gezegenlerin hepsinin de Güneş’in etrafında aynı yönde seyretmeleri pek akla yatkın değildir.

Yakalama Teorisi

1964 yılında Michael Woolfson‘un geliştirdiği bu teori zamanında oldukça kabul görmüş olan James Jeans‘in Gelgit teorisi (1917) gibi dualist teoriler sınıfındadır. Jeans’in teorisinden farklı olarak yıldızlar rollerini değiştirmişlerdir. Güneş yanından geçen hiperbolik yörüngeli, henüz tam bir yıldız olamamış düşük yoğunluklu ve daha az kütleli fakat daha büyük bir protoyıldıza (ön yıldız) gelgit etkisi yapar. Bunun sonucunda protoyıldızın atmosferinden güneşe doğru filament şeklinde madde akışı başlar. Yörüngeye oturan bu madde bölge bölge yoğunlaşarak topaklar oluşturur ve bunlar da zamanla gezegenimsileri meydana getirirler.

Woolfson, makalesinde geçiş yapan yıldızın kütlesini 0.15 güneş kütlesi, yarıçapını ise 20 astronomik birim olarak belirtmiştir. Yapılan parçacık simülasyonlarında büyük kütleli gezegenimsilerin Güneş’in yakınlarında oluşmasının pek de mümkün olmadığı görülmüştür.

Filamentin gezegenimsileri oluşturması sırasında bu gezegenimsiler aphelion (Güneş’e en uzak) konumlarında olurlar ve yüksek dış merkezli yörüngeler ile (0.7 ile 0.9 arası) 100AU’dan daha öteden Güneş’e doğru rota çizerler. Perihelion’a (Güneş’e en yakın konum) ulaşmaları binlerce yıl alacağı için yoğunlaşıp Güneş’in gelgit etkisi ile dağılmamaları için zamanları olur.

Güneş Nebulası Teorisi

1960’larda meteoritlerin artık iyice anlaşılmaya başlanmasının ve 1972’de sovyet astronom Victor Safranov‘un gezegen oluşumları için yazdığı makalenin ardından tekrar gündeme gelip gelişmeye başlayan nebula modeli 1973’te ise Kanadalı astrofizikçi Alastair Cameron sayesinde olgunlaşmıştır.

Güneş sisteminde bulunan belli kompozisyonların farklı sıcaklıklarda ve basınçlarda soğumalarının nasıl yapılar ortaya çıkardığına dair bir çok makale çıkmaya başlamıştır bu dönemde. Bunlardan elde edilen sonuç, Güneş sisteminin ilk zamanlarında sıcak gaz formunda olduğudur.

Eski Laplace modelinde merkezdeki önyıldız ile disk birbirlerinden ayrı bir gelişim göstermektedirler ve disk gezegenleri oluşturmak için halkalar halinde bölünmüştür. Güneş nebulası teorisinde ise disk halkalar halinde bölünmez. Gezegen formasyonu %1 civarı katı materyal bulunduran ve merkezden uzaklaştıkça kademeli bir şekilde sıcaklığı azalan gaz diskinde akresyon ile oluşmaya başlar.

Teoride önceleri diskin 1 güneş kütlesinde olacağı düşünülmüş fakat bunun sonucunda bir çok gaz devi oluşumu ve yörüngelerde düzensizlikler baş gösterdiği için diskin kütlesi 0.01 güneş kütlesi mertebesine indirilmiştir. Bu değer de akresyon süreci ve gezegen oluşumu için yeterlidir.

Kaya gezegenlerin ve gaz devlerinin çekirdeklerinin oluşumu sırasında diskteki ufak katı parçalar büyüklükleri yüzlerce metre ile onlarca kilometre arasında değişen planetesimal‘leri (gezegenimsileri oluşturacak olan kaya parçaları) oluşturmaktadırlar. Sonrasında ise bu planetesimal’ler birbirleriyle çarpışarak ve birleşerek kütleçekimsel olarak etrafına baskın konuma gelecek gezegenimsileri oluştururlar. Oluşan gezegenimsiler de etrafındaki diğer materyallere kütleçekimsel etkide bulunarak yörüngesini temizlemeye başlarlar.

Gaz devleri çekirdeklerini oluşturduktan sonra diskteki kendilerine yakın olan gazları toplamaya başlarlar, bu işlem gaz devlerinde 10 üzeri 5 (yani 100 bin) yıl kadar sürer.

Güneş nebulası teorisi uydu oluşumları için spesifik bir model önermemektedir, gezegen oluşum sürecindekine benzer fakat daha küçük ölçekte bir oluşuma işaret eder. Monistik bir teoridir. Yıldız ile disk ayrı yapılar olarak görülmedikleri için oluşma sürecindeki güneş çökerken açısal hız transferini mümkün kılmaktadır fakat açısal momentum ile kütle dağılımının üstesinden yine de tam olarak gelememiştir.

Diskte oluşan gezegenlerin aynı yönde dönmeleri ve kaya gezegenlerin daha ağır moleküllerden oluştukları için Güneş’e yakın olduklarını ve gaz devlerinin Güneş’in çekim alanı dışında kalan uzaktaki gazları toplayarak oluştuğunu açıklanmaktadır.

Model ayrıca çoğu gezegen oluşumlarının makul süreler vermektedir. Dünya için 106 yıl, Jüpiter için 108 yıl veya daha az bir zamanda gezegenin oluşacağını belirtmektedir. Fakat dış gezegenlerin oluşması için verdiği süreler 1010 yıl kadardır. Gezegen oluşumları sonrasında disk materyalinden geriye bir şey de kalmamaktadır ve Kuiper kuşağı hakkında da bilgi içermez.

Yazı dizimizin üçüncü ve son bölümünü bu linkten okuyabilirsiniz.

Hazırlayan: Taylan Kasar

KAYNAK : https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-teorileri-2/

Güneş Sistemi Teorileri – BÖLÜM 3

Taylan Kasar

İstanbul Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri’nde öğrencidir. ilerihaber.org ve evrimselantropoloji.org sitelerinde güncel bilim haberleri çevirisi yapmaktadır.

Güneş Sistemi’nin oluşumunu açıklamaya çalışan teorileri geçmişten günümüze doğru anlatmaya çalıştığımız yazı dizimizi eğer okumadıysanız, öncelikle birinci ve ikinci bölümlerini okumanızı öneririz.

Laplace’ın ortaya attığı orjinal teorideki açısal momentum sorunu Roche’nin denemesinden başlayarak 100 yılı aşkın süre boyunca çözülmeye çalışılmış, bir çok farklı model denenmiştir.

Bu uğraşlar sayesinde Güneş Sistemi’nin oluşum sürecindeki farklı olaylara zaman içinde açıklıklar getirilmiş, 1974’te astronom Andrew Prentice tarafından Modern Laplace Teorisi adı altında daha bütünlüklü bir teori oluşturulmuştur. Teori, kendisinden birkaç sene önce ortaya konulan Güneş Nebulası Teorisi’nin bir devamı gibi durmasının yanında gezegen oluşumlarını ele alışı Protoplanet Teorisi ile benzerlik taşır.

Fotoğrafta görülen Orion bulutsusu 3.5 parsek (1 parsek = 3.26 ışık yılı) büyüklüğündedir ve 700 civarı yıldıza ev sahipliği yapmaktadır.

Güneş Sistemimizi oluşturan ana nebulanın çapının 20 parsek (1 parsek = 3.26 ışık yılı, yani 31 trilyon km) olduğu düşünülmektedir. Güneş sistemi bu nebulanın sadece 0.01-0.1 parsek çapındaki bir parçasının çökmeye, yoğunlaşmaya başlamasıyla meydana gelmiştir.

Güneş öncesi nebulası adını verdiğimiz bu parçada yoğunlaşmaya neden olan, daha doğrusu katalizör görevi gören şeyin süpernovalardan yayılan şok dalgaları olabileceği tahmin edilmiştir. Bu şok dalgaları sayesinde ortamdaki gaz ve toz kümelenmeye başlar ve kütleçekimi etkisiyle yıldız sistemleri meydana gelir. Süpernovalar kütlesi oldukça yüksek olan ve dolayısıyla kısa ömürlü olan yıldızların ömürlerinin sonuna gelince infilak etmeleri sonucu etrafa şok dalgasıyla birlikte içlerindeki materyali de saçarlar.

Demir elementinin kararsız izotoplarından olan 60Fe ve benzer şekilde aluminyum izotopu 26Al, sadece süpernova patlamalarıyla ortaya çıkan ürünlerdendir ve Dünya’ya düşmüş meteoritlerde bu izotoplar bulunmuştur. 60Fe daha eser miktarda bulunduğu için Güneş Sistemi’ni oluşturan etkiyi yaratacak patlamadan çok daha önceki çevrimlerden arta kaldığı düşünülmektedir fakat 26Al miktarı, etrafta 20 Güneş kütlesinden daha büyük bir yıldızın Güneş Sistemi oluşmadan önce patladığını ve sistemimizi oluşturacak gaz ve toza etki ettiğini doğrulamakta.

Supernova’dan gelen şok dalgasının etkisiyle kümelenmeye başlayan bulutsu kütleçekimsel olarak baskın hale geldiğinde çökmeye başlar. Merkezde yoğun bir çekirdek oluştuktan sonra kütleçekimsel alan büyüyüp etraftaki gazları da çekmeye başlar ve daha da büyür. Akresyon adı da verilen bu süreçle etraftaki gazlar sistemin içine dahil edilir ve sistem dışarıdan bağımsız bir hale gelir. Bu andan itibaren içsel süreçlerle evrilme devam eder.

Merkezdeki çekirdek, etrafından madde aldıkça daha az hacme sıkışan bulutsu açısal momentumunu korumak için çok daha hızlı bir şekilde dönmeye başlar. (bir patencinin kendi etrafında dönmeye başladığı sırada kollarını ve bacaklarını bir araya topladığında hızlanması da aynı nedenden dolayıdır.)

Sisteme yandan baktığımız zaman, nebulanın yukarısından ve aşağısından çekilen parçacıkların çarpışmaları ve dikey enerjilerini bu şekilde yok etmeleri nedeniyle sistem yüksekliğini kaybedip genişleyerek bir disk şeklini almaya başlar. Gezegenlerin Güneş ile neredeyse aynı düzlemde yer almalarının nedeni budur.

Bu ilustrasyonda görülen başlangıç diski ortalama 100 AU genişliktedir. Merkezinde proto yıldız olan bu diskte açısal momentum ve sıcaklık nedeniyle gazlar kenarlara doğru gittikçe genişleyen bir biçimde ilerlerken daha ağır maddeler kütleçekimi etkisiyle içeriye doğru sürüklenir. Nebula ortalama 100,000 yıl içinde disk şeklini almıştır.

Disk küçülmeye devam ederken 10 milyon yıl içinde gaz yapılı dış gezegenler oluşur. Kayaç gezegenlerin oluşması 10-100 milyon yıl içinde gerçekleşir. 50 Milyon yıl içinde ise merkezdeki T-Tauri benzeri proto yıldızın (ön yıldız) kütlesinin yarattığı basınç ve sıcaklık Hidrojen füzyonu başlatacak seviyeye ulaşır, Güneş doğar.

Maddenin nasıl dağıldığına bakacak olursak; bu disk oluşumu sırasında Güneş’e 4 AU (1 AU “astronomik birim” = 150 milyon km) kadar yakın konumlarda hafif gazlar sıcaklık ve basınç dolayısıyla kendilerine yer bulamazken yüksek sıcaklıklarda yoğunlaşma özelliğine sahip olan Kalsiyum ve Alüminyum açısından zengin oluşumlar Güneş’e yakın konumlarda toplanmaya başlarlar.

Kalsiyum-Alüminyum oluşumlarının biraz daha ötesinde ise milimetre ve daha ufak ölçeklerde Krondüladı verilen ve serbestçe dolaşan erimiş damlalar olan silikat küreleri oluşur. En yaygın meteorit tipi olan Krondrit’lerde yani kaya meteoritlerinde bulunurlar.

Yoğunlaşan bu gibi moleküllerin ve demir, nikel alüminyum gibi metal elementlerinin birleşmesiyle oluşan taş ve kaya parçacıkları Güneş Sistemi’nin iç kesimlerinde, çapı 10km’ye varan, Planetesimal‘ler adını verdiğimiz yapıları meydana getirmeye başlarlar ve disk halkalı bir yapıya dönüşme sürecine girer.

Fotoğrafta Allende meteoritinden bir kesit görülmekte. Meteoritin üstündeki beyaz lekeler Güneş sisteminin ilk zamanlarında oluşmuş olan Kalsiyum-Alüminyum’lardır.

Gaz ve tozdan oluşan bu diskin iç kısımlarında su molekülleri sıcaklıktan dolayı kristalleşip donamaz. Dış kısımlara doğru gidildikçe, buz hattının ötesinde su molekülleri donmaya başlar. İç kısımlardaki metaller ve silikatlara göre çok daha yüksek miktarda bulunan bu moleküller, donup çarpışmaya ve daha büyük yapıları; buz kayaları oluşturmaya başlarlar.

Yeterince büyüyüp gezegenimsiler halini aldıklarında hızlı bir şekilde birkaç milyon yıldır var olan gaz diskinin en büyük parçasını oluşturan hidrojen ve helyum ile beslenmeye başlarlar. 3 milyon yıl içinde Dünya’nın kütlesinin 4 katı kadar kütle kazanabilirler ve bu gezegenimsiler 10 milyon yıl içinde gaz devlerini oluştururlar.

Bu sebeple güneş sistemimizdeki dış gezegenler, iç gezegenlere oranla çok daha hızlı bir şekilde oluşmuştur. Jüpiter‘in buz hattının hemen ötesinde olması bir rastantı değildir. Buz hattına geçince yoğunlaşmaya başlayan materyaller bir bariyer görevi görerek ortalama 5 AU uzaklıkta birikmeye neden olmuş ve gezegenimsinin oluşum sürecini hızlandırmıştır.

Satürn ise Jüpiter‘den birkaç milyon yıl sonra oluşumunu tamamlamıştır, Jüpiter’den daha düşük kütleli olmasının nedeni etraftaki hidrojen ve helyum gazlarının büyük bir kısmının daha önce Jüpiter tarafından ele geçirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Uranüs ve Neptün‘ün ise günümüzde bulundukları bölgede oluşma ihtimali düşük görülmekte. Materyal dağılımına bakıldığı zaman bu kadar fazla kütleye sahip olmaları oldukça zor görünmesinin yanında, oluşmaları için geçen süre de birkaç yüz milyon yıla yayılıyor.

Bu nedenle Uranüs ve Neptün’ün Güneş’e daha yakın bir konumda, Jüpiter ve Satürn civarlarında gezegen çekirdeklerini oluşturduklarını ve daha sonra yörüngelerinin değiştiğine dair geliştirilmekte olan yörünge göçü modellerinden Nice 2 Modeli günümüzde çalışılmakta. Bu teoriye göre, buz devleri ilk evrelerinde rezonansa (Satürn ve Jüpiter’in kütleçekimsel itimine) kapılmış durumdalar ve oluşumlarından milyonlarca yıl kadar sonra günümüzdeki yörüngelerine yerleşiyorlar.

Dış gezegenlerin yaşadıkları rezonanslar ve yörünge göçleri, Güneş sisteminin daha dış bölgelerindeki yapıların oluşumunda da pay sahibiler.

Neptün’ün ötesindeki Kuiper kuşağı, saçılma diski ve Oort Bulutu buzul yapıya sahip olan kuyruklu yıldızların kaynağını oluşturmaktalar. Güneş’ten oldukça uzakta olan bu bölgelerde yeterli kütle olmadığı için madde akresyona (kümelenmeye) uğrayamaz ve gezegenler oluşturamaz.

Çizimde yeşil yörünge Jupiter’i, turuncu yörünge Satürn’ü, turkuaz yörünge Uranüs’ü ve koyu mavi yörünge Neptün’ü temsil etmekte.

Kuiper kuşağı günümüzde 30-55AU uzaklıkları arasında olsa da Güneş sisteminin ilk zamanlarında daha yakın konumdaydı ve yoğunluğu daha fazlaydı. Dış kısımları 30AU’ya kadar uzanırken içeride günümüzde Neptün ve Uranüs’ün bulunduğu yörüngeleri kapsamaktaydı.

Modele göre Jüpiter ve Satürn’ün, yörüngelerini temizlerken ilk 500 milyon yıl içinde 2:1 oranında rezonansa girmeleri (yani Satürn Güneş çevresinde 2 tam tur atarken Jüpiter’in 1 tam tur atması), çevrelerinde kütle çekimsel bir itki etkisi oluşturuyor ve bu nedenle önceden Güneş’e daha yakın olan Neptün, Uranüs’ün ötesine doğru sürükleniyor. Bu sırada eski Kuiper Kuşağı kalıntılarını da süpürüyor.

Buz devlerinin yörüngelerinin ötelenmesiyle birlikte daha dışarıdaki ufak buz kayaları da onların çekim etkisiyle birlikte iç bölgelere doğru yöneliyorlar. Jüpiter’in etkisiyle çok daha eliptik ve parabolik yörüngelere girmeye başlayan bu cisimlerin bir kısmı sistemin dışına doğru yol almaya başlıyor ve Oort Bulutu’nun da bu şekilde olduştuğu tahmin ediliyor.

Buz hattından daha yakınlarda ise diskteki katı materyalleri bünyesine katan gezegenimsiler, biraz daha karmaşık bir oluşum süreci geçirirler. Güneş sisteminin iç kesimindeki silikat ve metal ağırlıklı cisimler çarpışmalar ve birleşmeler sonucu 1km civarı boyutlara ulaştıklarında, yakın çevrelerini kütleçekimsel olarak etkileyebilen planetesimal’ler dediğimiz ufak parçaları; gezegenimsi parçalarını oluştururlar.

Bir çok planetesimal çarpışmalar sonucu dağılır fakat aralarından bazıları çekimlerine kapılan ve türbülanslar sonucu bünyesine dahil ettiği kaya parçalarıyla sıkışmaya ve büyümeye devam eder. Böylelikle boyutları birkaç yüz km’yi bulan gezegenimsileri oluşur.

Çarpışmaya ve birleşmeye süreçleriyle Güneş Sistemi’nin erken dönemlerinde 50-100 civarı Ay/Mars büyüklüğünde gezegenimsi oluştuğu tahmin edilmektedir. 100 milyon yıl süresince bu gezegenimsiler kütleçekimsel olarak birbirlerini etkiler, çarpışmaya ve büyümeye devam ederler ve sonucunda 4 adet iç gezegeni (Merkür, Venüs, Dünya, Mars) oluştururlar.

Bu dönemin sonlarına doğru ortalama büyüklüğü Mars kadar olan gezegenimsilerden birinin Dünya’ya çarpması sonucu ise uydumuz Ay oluşmuştur.

İlk 10 milyon yılda dış gezegenler, 100 milyon yılda ise iç gezegenler oluşmakta. Fakat hem iç gezegenlerin oluşum sürecinden arta kalan planetesimaller, hem de dış gezegenlerin yörünge değişimleri nedeniyle Kuiper Kuşağı ve saçılım diskine etki etmeleri nedeniyle; Güneş Sistemi’nde 4.1 ila 3.8 milyon yıl öncesine uzanan, iç gezegenlere yönelik yüksek sayıda meteorit çarpışmasının yaşandığı düşünülen Ağır Bombardıman Dönemi adı verilen bir zaman aralığı vardır.

Ay’daki en büyük kraterler incelendiğinde tarihlenmeleri bu zaman aralığına denk gelir. Dünya’daki suyun da bir kısmı bu dönemde çarpan buz meteoritlerinden gelmektedir.

Geç Ağır Bombardıman dönemi sonlarında artakalan planetesimal’lerinin bazıları gezegenlerin yörüngeleri tarafından yakalanıp uyduları meydana getirir. Mars’ın uyduları ve Jüpiter gibi devlerin yüksek deklinasyona sahip uyduları bu şekilde yakalanmış cisimlerdir.

Asteroid kuşağı da iç gezegenlerin oluşum döneminde gezegenimsilerin olduğu bir bölgedir. Fakat dev gezegenlerin yörünge değişiklikleri döneminden kalma parçalar pek yoktur. Daha çok Ağır Bombardıman Dönemi sonrası arta kalan gezegenimsiler ve asteroidlerden oluşur. Jüpiter’in çekim gücü nedeniyle yörünge hızları, enerjileri yükseldiği için çarpışma şiddetleri birleşmelerini sağlamaktan çok parçalanmalarını sağlayacak düzeyde olmaktadır.

Hazırlayan: Taylan Kasar

KAYNAK : https://www.kozmikanafor.com/gunes-sistemi-teorileri-3-modern-laplace-teorisi/