DİĞER ÖYKÜLER : ÇETİN İLE FEZA


ÇETİN İLE FEZA

1955 Ankara…

Çetin 27 yaşında Feza ise 33 yaşındaydı. İkisi de yedek subay okulunda. Daha ilk görüşte Çetin’in kanı kaynamıştı Feza’ya. Çetin’in Bahçelievler’de bodrum katında iki göz odacığı vardı; “Gel” demişti Çetin “hafta sonu evci çıkıyoruz, benim fakirhanede kalırız, laflarız ha?

Feza tamam demişti. Gitmişlerdi evciğe. Feza pek bir suskundu. Çetin karşısındaki gizemli Feza’yı deşmek için kendini anlattı biraz; “Ben fal yazarım gazeteye, Ankara Radyosu’nda da arada çıkar laflarım. Falla – lafla geçer benim ömrüm” deyip güldü. “Ya sen?” Feza çekingendi. Konuşmak istemedi pek.

Sonra utanarak “Ben hocayım” dedi. “Hangi lise?”. Feza “İstanbul Üniversitesi’ndeyim. Fizik bölümünde” Çetin inanmaz tavırla süzdü bir.

Feza biraz sonra çantasını açtı bir mektup çıkardı. Çetin “Kız arkadaşın mı gönderdi?” dedi.

"Yok” dedi Feza “Einstein” Çetin bastı kahkahayı. “Kafa bulma benle!” İnanmadı. Düşünceli bir halde “Yani Einstein sana mektup mu yazdı?” “Evet” dedi Feza “Benim teorimle ilgileniyor.” Çetin’e üç sayfalık mektubu gösterdi

“Burada da bana yanıt yazdı. “Güneş düzeninin manyetik çekim alanlarına göre biçimlenmiş olmasından hareket ederek, bir de bu çekime dayalı düzene karşı itime dayalı bir düzenin bulunması gerektiğini iddia ettim. Evrende her tezin anti tezi varsa, çekimin anti tezi itme de olmalıdır değil mi?” dedi.

Çetin şaşkın bir şekilde önce Feza’nın suratına sonra Einstein imzalı mektuba baktı. Çetin “Ben anlamam, Einstein ne diyor bu işe?” dedi. Feza gülümseyerek “Yanıldığımı düşünüyor” “Peki nereden merak duydun bu işe?” deyince Feza utangaçça “Annem Türkiye’nin ilk kadın kimyageridir, babam da fizikçi ve doktor.”

Çetin ile Feza’nın askerliği Ankara’da devam etti. Arada bir Bahçeli’deki o bodrum katında hafta sonları evci çıkıp sohbet ettiler. Bir daha mektup almadı Einstein’dan çünkü Nisan 1955’te Einstein öldü.

Çetin askerden sonra tanınmaya başladı. ‘Gazeteci Çetin Altan’ oldu. Feza ise askerden sonra Princeton ve Columbia Üniversitelerinde profesörlük yaptı. Uzay-zaman konusunda çalışmalar yaptı, Quantum renk dinamiği kuramını genişletti. Dünyadaki sayılı fizikçilerdendi. Yale Üniversitesi’nin kürsü başkanı oldu. İtalyan’dan Commendatore nişanı, Fransız madalyası, Morrison ödülü, Tübitak ödülü aldı.

İlginç olan da ne biliyor musunuz? Quantum ve fizik alanındaki çalışmalarından ötürü 1979’da Einstein Madalyası ile ödüllendirildi. İşte o bodrum katında iki göz oda Çetin Altan ile Türkiye’nin hatta dünyanın en önemli fizikçilerinden Feza Gürsey’i yan yana getirdi.

Atatürk döneminin önemli bilim insanlarından Feza Gürsey. Şimdi kim hatırlar merak ederim.

Tolga Aydoğan Paylaşımından

TÜRK SANATI DOSYASI : BÜYÜK SELÇUKLU SANATI


Muhammed İbn Zeyd Türbesi

11 Mayıs 2017

İnşa tarihi: Muhammed İbn Zeyd Türbesi, 1112-1113 tarihinde inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı, güney Türkmenistan’da Mari Şehri’nin yaklaşık 30 km doğusunda yer alan Sultan Kale (eski Merv) olarak bilinen şehir harabesinin 3 km kadar batısında yer almaktadır.

Mimar ve Banisi: Yapının banisi Emir Serafeddin Ebu Tahir Sa’d’tır.

Mimari Tanım

Muhammed İbn Zeyd Türbesi ilk olarak 1890 yılında V. A. Jukovskiy tarafından incelenmiştir. Bir külliyenin parçası olan yapı daha sonraki yıllarda B. N. Zasıpkin, N. İ. Baçinskiy ve V. İ. Pilyavskiy tarafından incelenmiş ve onarımı yapılmıştır. Yapının tahmini restitüsyon planını S. Hmelnitskiy tarafından çıkarılmıştır.

Muhammed İbn Zeyd Türbesi’de yapılan incelemeler sonucu mihrap ve sandukanın daha sonra yapıya eklendiği anlaşılmıştır. Bu sebeple yapının cami olarak inşa edildiği sonradan türbeye dönüştürüldüğü tahmin edilmektedir. Yapı bir külliye içinde yer almaktadır. Yapının kuzeydoğusuna tek kubbeli bir türbe, kuzeybatısına iki kubbeli bir cami sonradan ilave edilmiştir.

Plan Özellikleri

Tamamıyla tuğladan inşa edilen Muhammed İbn Zeyd Türbesi, kare planlı ve tek kubbelidir. Dıştan 8.50×8.50 m, içten 5.70×5.70 m ölçülerinde olan yapının kubbesi 20. yüzyıl başlarında yıkılmış olup 1937 yılında onarılmıştır. Kubbe yüksek bir kasnak üzerine oturur ve kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Yapının duvarları kerpiçlerle örülmüş ve dıştan tuğlalarla kaplanmış olup harç olarak kil tercih edilmiştir. Yapının kuzeybatı cephe duvarı, tuğlaların farklı şekilde istiflenmesiyle düzenlenmiştir. Bu cephe üç adet geniş sivri kemerli nişle bölünmüştür. Bu nişlerin arasında birer adet sivri kemerli dar ve uzun niş bulunmaktadır. Geniş nişlerden ortada olanına sivri kemerli kapı açılmıştır. Bu kapı günümüzde tuğla ile örülmüştür. Cephe caminin inşası sebebiyle kapatılmıştır.

Günümüzde yapıya giriş kuzeydoğu yönünde yer alan açıklıktan sağlanır. Bu cephe de kuzeybatı cephesiyle aynı mimari özelliklere sahiptir. Yapının dikdörtgen planlı sivri kemerli mihrabı güneybatı cephenin ortasında yer alır. Mihrap nişinin üzerinde tahrip olmuş bir kufi kitabe bulunmaktadır. Bir diğer kitabe kuşağı duvarın üzerinde olup yapıyı çepeçevre dolanır. Terrakotta ve oymalı alabastrdan yapılmış kufi Arapça kitabeye göre yapı, Emir Serafeddin Ebu Tahir Sa’d tarafından 1112-1113 tarihinde, şehit Seyid Muhammed ibn Zeyd’in mezarının olduğu yere inşa ettirilmiştir.

Süsleme Özellikleri

Muhammed İbn Zeyd Türbesi, tuğla işçiliğinin önemli bir örneğini teşkil eder. Yapı tezyinat ve cephe düzenlemesi açısından Talhatan Baba Camisine benzemektedir.

Günümüzde bir takım değişikliklere uğrayan yapının tezyinatı tahrip olmuştur. Kuzeybatı cephe sivri kemerli nişlerle hareketlendirilmiştir. Nişler çeşitli tipte yıldızlar, geçmeler, baklavalar, fiyonklar, -X-, yuvarlaklar, üçgenler, sekizgenler zigzaglar, ufak yuvarlaklar ve stilize bitkisel (rumi ve çiçek) motiflerle işlenmiştir.

Kubbeye geçişte kullanılan tromların aralarında sivri kemerli kör nişler bulunmaktadır. Sivri kemerli trompların içinde, balıksırtı motifi yer almaktadır. Ayrıca trompların içinde tuğladan yapılmış –ɛ- ve –Z- seklinde motiflerden oluşmuş ince kuşaklar yer almaktadır.

Mihrap nişinin kavsara kısmı istridye kabuğu seklindedir. Kalıntılardan anlaşıldığına göre mihrap çeşitli renklerde kalem işleriyle ve stilize bitkisel motiflerle süslenmiştir. Stukodan yapılmış olan mihrap nişindeki istridye kabuğu motifi 11-12. yüzyılda Türkmenistan’da yapılmış olan Başane ve Akça Kale Kervansarayları ile Sultan Tekes Türbesi’nin tromp bölümlerinde karşımıza çıkmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Doğu Radkan Kümbeti

9 Mayıs 2017

İnşa Tarihi: Doğu Radkan Kümbeti’nin inşa kitabesi tahrip olduğu için inşa tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Yapının 13. yüzyıl başlarında inşa edildiği düşünülmektedir.

Konumu: Yapı İran’ın Radkan şehrinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

İsmini inşa edildiği Radkan şehrinden alan Radkan Kümbeti, Doğu Radkan Kümbeti yada Mil-i Radkan diye anılmaktadır. Kümbetin kitabesinin sitte mie (Altı yüz) kelimeleri dışındaki kısmı dökülmüş olduğundan tarihinin diğer parçası tartışmalıdır. Gazne şehrinde 1114 yılında inşa edilmiş Sultan Mesut ve Car Kurgan Minaresi, Doğu Radkan Kümbeti gibi yivli bir gövdeye sahiptir. Benzer üslupsal özellikler göz önüne alındığında Doğu Radkan Kümbeti’nin 13. yüzyıl başında inşa edilmiş olabileceği düşünülür. Max van Berchem, yapıyı 602(1205-6) yılına tarihlendirmektedir.

Plan Özellikleri

Doğu Radkan Kümbeti 22 metre boyunda 36 yuvarlak yivle çevrili, içten kubbe, dıştan konik çatı ile örtülü silindirik bir yapıdır.

12 köşeli bir kaide üzerinde yükselen silindirik gövdeli kümbet, gofralı diye de tabir edebileceğimiz yivli duvar biçimine sahiptir.

Bu açıdan Car Kurgan Minaresi‘yle de benzerlik gösterir. Ancak Car Kurgan Minaresi’nde yukarıya doğru daralan silindirik gövdeye uygulanan yivler Doğu Radkan Kümbeti’nde tam silindirik gövdeye uygulanmıştır.

Car Kurgan Mimarisi

Konik külahın kaidesi üzerinde bir kitabe kuşağı bulunmaktadır. Kitabenin alt hizasından yivler üzerine saçak motifi uzanır.

Yapıya giriş iki yönde yer alan simetrik dikdörtgen bir açıklıktan sağlanır. Açıklık oldukça sade tutulmuştur.

Kümbetin içi kubbeye açılan açıklıklardan aydınlatılır.

Süsleme Özellikleri

Doğu Radkan Kümbeti tezyinat açısından gösterişli bir örnektir. Gövde yüzeyi boş yer kalmayacak şekilde ince ince işlenmiştir. Yapının süsleme programında tuğla ve çini malzemeden yararlanılmıştır. Tuğlanın farklı şekillerde istiflenmesiyle oluşturulmuş baklava örgüleri yivlenmiş gövde üzerine uygulanmıştır. Baklava örgülerinin ortalarında firuze çiniler vardır.

Kümbet kasnağında yer alan kitabe kuşağında firuze çini uygulamalar görülmektedir.çiniler bugün oldukça tahrip olmuş bir kısmı dökülmüştür.

Kitabe kuşağı altında, yivlere doğru sarkan bir palmet frizi, saçak motifine benzemektedir. Bu süslemeler çadır kumaşlarında kullanılan motifleri andırmaktadır.

Kümbetin 12 köşeli kaidesi iki yatay tuğla arasına sonsuzluk işaretini andıran bir motifle hareketlendirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Kümbet-i Kabus

2 Mayıs 2017

İnşa Tarihi: Kümbet-i Kabus, 10. yüzyılda da inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı İran’ın Türkmensahra adlı bölgesinin Kümbet şehrinde yer almaktadır.

Bani ve Mimarı: Yapının banisi Kabus Voşmgir’dir.

Mimari Tanım

İran’ın Türkmensahra adlı bölgesinin Kümbet şehrinde yer alan Kümbet-i Kabus, 2012 yılında Unesco tarafından dünyanın en yüksek tuğla yapısı olarak ilan edilmiştir. Kümbet-i Kabus, mimari özellikleri ve yapı malzemeleri açısından oldukça önemli özelliklere sahiptir. Yapı, yerli halk tarafından Kabus Kulesi olarak bilinir. Bunun nedeni yapının kulevari görünümünden kaynaklanmaktadır. Mimari özellikleri ve dayanıklı yapısıyla da dikkat çeken kümbet yaşanan çeşitli doğal afetler karşısında hasar almadan günümüze kadar gelebilmiştir.

Kümbet-i Kabus’un inşa edilme amacı üzerine çeşitli fikirler öne sürülmüştür. Bunlardan en yaygın olan görüş, banisinin kendi mezarı olarak kullanmayı amaçlamış olmasıdır. Kümbet zemininde dikdörtgen bir oyuk bulunmasına karşın yapılan araştırmalarda cesete ulaşılamamıştır. Bu durum defin işleminin gerçekleşmediğini göstermiştir. İkinci bir fikre göre ise kümbetin kurucusu sadece kendi döneminin gücünü ve ihtişamını göstermek için Kümbet-i Kabus’u inşa ettirmiş olabileceğidir.

Plan Özellikleri

Kümbet-i Kabus, 53 metre yüksekliğe sahip olup 15 metrelik suni bir tepe üzerine kurulmuştur. Tamamen tuğla malzemeden inşa edilen silindirik planlı yapının gövdesi 10 köşeli yıldız şeklinde yivlenmiş olup üzeri konik külahla örtülmüştür.

Yapıda inşa malzemesi olarak kullanılan kırmızı tuğlalar, sert ve içleri dolu olduklarından dolayı oldukça dayanıklıdırlar. Tuğlalar kare şeklinde 25X25 boyutunda olup yükseklikleri 5 cm ve 6 cm arasında değişmektedir. Külahın doğu tarafında yer alan açıklık yapı içini aydınlatmaktadır.

Kümbet tam silindir olmayıp eni aşağıdan yukarıya doğru düzenli bir şekilde daralmaktadır. Kümbet-i Kabus ilk inşa edildiğinde temelinde bir su mahzeni bulunmaktaydı. Ancak sonradan yapılan müdahaleler sonucu bu mahzenin sadece tonozlarının ayağı yerinde kalmıştır. Yapıya giriş güneydoğu yönünde yer alan açıklıktan sağlanır. Kapının eni 1.5 metre yüksekliği ise 5.55 metredir ve kapının iki tarafında simetrik biçimde yapılmış iki seki görülür. Yapı inşa edildiği zaman sekiler üzerinde heykellerin yapılmış olabileceği düşünülmektedir. Benzer bir uygulamanın Cihil Duhteran Kümbeti’nin giriş kapısında da uygulanmış olması bu fikri destekler niteliktedir.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Kabus, sadeliği ve yalınlığı ile dikkat çekmektedir. Kümbetin cephesinde süsleme unsuruna rastlanmaz ancak gövde üzerinde kufi hatlardan oluşan yazıtlar bulunmaktadır. Yazı şeridi kapı üzerinde ve konik konsolun altındaki dizide görülmektedir. Yazıtlar, uzunluğu 2 metre eni 80 cm olan tuğladan yapılan kalıplar içinde yazılmıştır. Kalıplar yarım yuvarlak tuğlalarla yapılmış yazılar ise kırmızı sade tuğla ile okunur bir şekilde yazılmıştır. Bu yazıtlarda yapının banisi ve yapılış tarihi hakkında bilgi verilmektedir.

Yapı gövdesinin sade olmayıp yıldız köşeli olması estetik gücünü artırmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Abdurrahman Deveci – Türkmensahra’daki Kabus Kulesi, Dünyanın En Yüksek Tuğla Kulesi
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Kümbet-i Kabud

30 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Kümbet-i Kabud, 1196-1197 yılları arasında inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı Doğu Azarbeycan’ın Meraga şehrinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

Meraga’da 593 (M: 1196-1197) yılları arasında inşa edilen Kümbet-i Kabud, ismini çinilerinden alır. Farsça kabud, mavi anlamına gelmektedir. Dönem özelliklerini genel olarak yansıtan kümbet tezyinat programıyla dikkate değerdir.

Plan Özellikleri

Kümbet-i Kabud, sekizgen bir plana sahiptir. Taş malzemeden inşa edilmiş bir subasman üzerinde yükselen tuğla kümbet, içten kubbe dıştan basık sekizgen piramit bir çatı ile örtülüdür. Sekizgen gövdenin köşeleri yarım silindirik payelerle desteklenmiştir.

Harrekan Kümbetleri de Kümbet-i Kabud gibi sekizgen gövdeli bir plana sahip olup gövde silindirik payelerle desteklenmiştir. Bu plan tarzı çağdaş mezar yapılarında da sıkça karşımıza çıkan bir anlayıştır.

Harrekan (Karagan) Kümbetleri

Kümbetin köşe payeleri sivri kemerli nişlerin kemer ayaklarıyla birleşmektedir. Sivri kemerli niş yüzeyleri mukarnaslarla hareketlendirilmiş olup tüm cephe benzer benzer düzenlemeye sahiptir. Sivri kemerlerin üstlerinde bir kitabe kuşağı yer alır, bu kuşağın üzerinde mukarnas dolgulu friz cepheyi dolanmaktadır.

Kümbete giriş dikdörtgen bir açıklıktan sağlanmış olup cephe ortasında yer alan portale merdivenle erişilebilmektedir. Portal sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup niş yüzeyini bir kitabe kuşağı dolanmaktadır.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Kabud süsleme programı açısından dikkat çeken önemli bir eserdir. Kümbetin tezyinatında çini ve tuğla malzeme kullanılmıştır. Kümbetin bütün dış yüzü firuze renkli çinili yıldız geçme süslemeleriyle kaplıdır. Çok zengin dekorlu geometrik geçmelerdeki şeritlerin bazıları açık mavi çiniden yapılmıştır ancak şeritlerin önemli kısmı terakotadandır. Terrakotalar kesilmek suretiyle geçmeler yapılmıştır.

Köşeleri silindirik payelerle yuvarlatılmış sekizgen gövde yüzeyi sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup ince ince işlenmiştir. Tamamıyla geometrik süslemelerle kaplı her sekiz yüzey, üstte sivri kemerli mukarnas bir nişle sonlanmaktadır.

Mukarnaslı niş yüzeyi geometrik motiflerle işlenmiş olup çini ile kaplanmıştır. Kemer yüzeyi ise çiniden yazı şeridiyle hareketlendirilmiş olup bir düğüm motifiyle sonlandırılmıştır.

Mukarnas içleri tuğla malzeme kullanılarak sekiz kollu yıldız motifiyle bezenmiştir. Motiflerin araları turkuaz renkli çinilerle doldurulmuştur. Bu motif kümbetin cephe süslemesinde de tekrarlanmıştır.

Kemer yüzeyinde yer alan çini yazı kuşağının üzerindeki niş yüzeyi, altta çiniden yıldız üstte tuğladan çiçek motifiyle işlenmiştir.

Niş üzerinde yer alan yapıyı bir şerit halinde dolaşan kufi kitabe kuşağı ve mukarnas frizi kubbeye geçişte cepheyi hareketlendiren bir diğer mimari unsurdur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Harrekan Kümbetleri

26 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Harrekan Kümbetleri’nden doğuda kalan birinci kümbet 1067-1068, batıda kalan ikinci kümbet ise 1093 tarihlerinde inşa edilmiştir.

Konumu: Yapılar Kazvin ile Hemedan arasındaki Harrekan bölgesinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: Kümbetlerin kitabelerine göre birinci kümbetin (Doğudaki) mimarı Zencan’lı Muhammed bin Mekki olup Ebu Sat Bicar bin Saad için ve ikinci kümbetin(Batıdaki) mimarı Zencan’lı Ebul Meali bin Mekki olup Ebu Mansur Bek Elsi bin Tekin için yapılmıştır.

Mimari Tanım

Kazvin ile Hemedan arasındaki Harrekan bölgesinde yer alan Harrekan Kümbetleri birbirinden 29 metre aralıkla inşa edilmiştir. Tamamen tuğla malzeme kullanılarak inşa edilen bu iki binadan doğuda kalan birinci kümbet 1067-1068, ikinci kümbet 1093 yılında inşa edilmiştir. Kitabelerine göre; birinci kümbetin mimari Zencan’lı Muhammed bin Mekki olup, Ebu Sat Bicar bin Saad için yapılmıştır. İkinci kümbetin mimarı ise Zencan’lı Ebul Meali bin Mekki olup, Ebu Mansur Bek Elsi bin Tekin için yapılmıştır. Yapı hakkında geniş bilgiler Stronach ve Young tarafından yapılan araştırmalarla edinilmiştir.

Plan Özellikleri

Harrekan Kümbetleri plan olarak benzer özelliklere sahiptir. Sekizgen planlı iki mezar anıt, çifte kubbeli olarak inşa edilmiştir. Kümbetler 29 m aralıklarla inşa edilmiş olup, 13 metre yüksekliğinde ve 11 metre çapındadır. Yapıların dış cephesi köşelerde yuvarlatılmış kulelerle desteklenmiştir. Tamamıyla tuğla malzemeden inşa edilen kümbetlerden, birinci kümbette iki, ikinci kümbette bir kulenin içinde merdiven vardır ve bu kuleler daha geniştir. Cephe yüzeyleri sivri kemerli kör nişlerle hareketlendirilmiştir.

Yapılara giriş dikdörtgen düzenlemeye sahip olup sivri kemerli bir niş ile sınırlandırılmış açıklıktan sağlanır. Portal yüzeyinde yer alan niş iki bölüme ayrılmış olup altta kufi yazılı kitabe kuşağı üzerinde ise geometrik süslemenin hakim olduğu bir yüzey bulunur.

Yapı içine girildiğinde kubbeye geçişte tromp kullanıldığı görülür. Duvar yüzeyleri sekiz köşede dikdörtgen niş içerisine alınmıştır. Kubbenin ortasında içeriyi aydınlatan aydınlık feneri yer alır.

Süsleme Özellikleri

Türk sanatı için oldukça değerli iki örnek olan Harrekan Kümbetleri zengin süsleme programıyla dikkat çekmektedir. Harrekan kümbetlerinin her ikisinin de dış cephede zengin süslemeler vardır ve bu süslemeler çeşitliliği ile de ayrıca dikkat çeker.

Yapı içlerinde ise ikinci kümbet daha sade tutulurken birinci kümbet daha hareketlidir. Sekizgen gövdeli kümbetlerin cepheleri sivri kemerli nişlerle ayrılmış olup her cephede, farklı şekillerde geometrik süslemeler mevcuttur.

Birinci kümbetin süsleme programında sivri kemerli kör nişlerin yüzeyinde tuğlaların farklı şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş geometrik motifler tekrarlanmıştır.

Köşe kuleleri ise benzer şekilde baklava dilimi motifiyle hareketlendirilmiştir. Nişin üzerinde tüm cepheyi dolaşan ince bir kitabe kuşağı ve bu kuşağın üzerinde ise daha geniş bir bordür yer alıp üzerinde sekizgen yıldızların oluşturduğu bir geometrik kompozisyon yer almaktadır.

İkinci kümbetin dış cephe süsleme programı daha hareketlidir. Sivri kemerli niş iki bölüme ayrılmış olup altta tuğlanın farklı şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş geometrik motifler kullanılmıştır.

İkinci bölüme geçişte kullanılan geniş bordür yüzeyinde üç adet küçük üç dilimli niş cepheyi dolanmaktadır. Bordürün üzerinde ise sivri kemerle sınırlandırılmış yüzey içerisine farklı kompozisyonlarda geometrik şekiller yer alır. Köşe kuleleri ve niş içlerinin her biri farklı şekilde işlenmiştir.

Harrekan Kümbetleri’nden birinci kümbetin içi, süsleme programı açısından dikkat çekicidir. Duvar yüzeyleri sivri kemerli nişlerle sekiz bölüme ayrılarak farklı şekilde bezenmiştir. Günümüzde birinci kümbetteki süslemeler büyük oranda tahrip olmuştur. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre kubbe ve duvar yüzeylerindeki süslemeler renkli kalem işleri ile kaplanmıştır. Duvarlarda zincirlere asılı kandil motifleri ile üzerinde yer alan daireler içinde tavus kuşları ve yıldız motifleri resmedilmiştir.

Ayrıca bu kümbetin iç süslemelerinde cennet sembolizmini simgeleyen öğeler de kullanılmıştır. Kandil motifi üzerinde yer alan dairesel madalyonlardaki tavus kuşları, cennet kuşu olarak bilinir ve cennet bahçelerini simgeler. Madalyonlar içinde yer alan tavus kuşları iç içe geçmiş çift üçgen ve karelerden oluşan süslemeler dönüşümlü olarak yerleştirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Ali Uzay Peker – Anadolu Selçukluların Anıtsal Mimarisi Üzerine Kozmoloji Temelli Bir Anlam Araştırması
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Demavent Kümbeti

24 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Kitabesi bulunmayan Demavent Kümbeti, 11. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmiştir.

Konumu: İran’ın Demavent şehrinde yer alır.

Mimari Tanım

İsmini inşa edildiği Demavent şehrinden alan Demavent Kümbeti, plan ve süsleme özellikleri açısından bölgenin önemli örneklerinden biridir. İnşa kitabesi bulunmayan kümbet, plan ve üslupsal özellikleri incelendiğinde 11. yüzyılın ikinci yarısına tarihlendirilmiştir. Yapı, Büyük Selçuklu kümbetleri içerisinde Karagan Kümbeti ve Kümbet-i Ali’yle benzer özelliklere sahiptir. Bu üç Selçuklu kümbetinin de sekizgen planda olması karakteristik bir özelliktir.

Plan Özellikleri

Demavend kümbeti tuğla malzemeden inşa edilmiş sekizgen planlı bir yapıdır. 9.90 metre boyunda, 4.85 metre çapında ölçülere sahip olan kümbetin, köşeleri yuvarlatılmış payelerle desteklenmiştir.

Dehistan Kümbeti’nin, üzeri içten kubbe dıştan piramit çatı ile örtülüdür. Silindirik gövdeli kümbet, kulevari bir görünüm sergiler. Kümbetin cephe duvarı, her kenarı üç kare bölüme ayrılmış olup her bölüm farklı süsleme programıyla hareketlendirilmiştir.

Plan özellikleri açısından Karagan Kümbeti’yle benzerlik gösteren Demavent Kümbeti, üst örtüsü ve boyut olarak farklılaşır. Demavent Kümbeti boyut olarak Karagan Kümbeti’nden daha küçüktür ve üst örtüsü piramit çatı ile kapatılmıştır.

Karagan (Harrekan) Kümbeti

Yapıya giriş dikdörtgen bir açıklıktan sağlanır. Portal iki silindirik sütunce arasına alınmış olup dikdörtgen bir düzenlemeye sahiptir. Portal duvarı ise üç bölüm halinde süslenmiştir.

Süsleme Özellikleri

Süsleme özellikleriyle dikkat çeken yapının süsleme programında tuğla malzemeden yararlanılmıştır. Kümbetin dış cephesi süsleme programı açısından dikkate değerdir. Daha çok balık sırtı ve kilim dokumasını andıran süslemelerin hakim olduğu kümbetin süsleme programı zengindir. Cephenin her kenarı üç bölüme ayrılarak her bölüm tuğlanın değişik şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş farklı motiflerle kaplanmıştır.

Daha çok geometrik motiflerin hakim olduğu kümbetin portali de tezyinat açısından önemlidir. Portalin üzerinde yan yana iki mihrap nişi yer alır.

Mihrap nişleri üzerinde ise dört yıldız ve bunları ortada bağlayan haç şeklinde bir motif yer alır. Yıldızların içi tuğla ile balık istifi şeklinde doldurulmuştur.

Diğer cepheler de üçer bölüme ayrılarak birbirinden farklı zengin tuğla süslemelerle kaplanmıştır.

Kümbetin içi silindirik olup, kubbe örtüsünün tuğlaları balık sırtı dizilidir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Kümbet-i Surh

23 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Kümbet-i Surh, 1147 tarihinde inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı Azerbaycan’ın Meraga şehrinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

Kümbet-i Surh

Büyük Selçuklu döneminin önemli şehirlerinden olan Azerbaycan’ın Meraga şehrinde pek çok mezar mimarisi örneğine rastlanılmaktadır. Meraga da bulunan kümbetlerin en erken örnekleri Büyük Selçuklu Devrine aittir. Meraga kümbetleri arasındaki en eski tarihli yapı 1147 yılındaki Kümbet-i Surh’tur. Kırmızı kümbet diye de anılan yapı ismini tuğlalarının kırmızı renginden dolayı Farsça’da kırmızı, kızıl anlamına gelen surh kelimesinden almaktadır.

Plan Özellikleri

Kümbet-i Surh kare planlı bir düzenlemeye sahiptir. Yapının dört köşesinde yuvarlatılmış destek payeleri bulunmaktadır. Bu yuvarlatılmış payeler Karagan ve Demavent Kümbetlerinde de tekrarlanmıştır.

Demavent Kümbeti

Yapıya giriş cephe ortasında yer alan portalden sağlanır. Sivri kemerli bir niş içerisine alınmış portal dikdörtgen bir forma sahiptir. Portal cephe düzenlemesi ve tezyinatıyla oldukça dikkat çekicidir. Merdivenli girişe sahip olan portalden mezar odasına ulaşılır.

Kümbet-i Surh’un üzeri içten kubbe dıştan piramidal çatı ile örtülüdür. Piramidal çatı günümüzde yıkılmış olup yalnızca kubbesi görülmektedir. Kubbe sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Sekizgen kasnağın yüzeyinde yer alan 4 adet pencere açıklığı yapıyı aydınlatır. Bu dört pencereden başka duvarlardaki kemer tepelerinin yukarılarında da dikine mazgal deliği şeklinde aydınlık açıklıkları yapılmıştır. Kümbet-i Surh ile birlikte mezar mimarisinde aydınlanma sorununun giderildiği görülmektedir.

Kümbetin cepheleri sivri kemerli ikişer kör niş içerisine alınmış olup, nişin içi tuğlanın farklı şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş geometrik motiflerle süslenmiştir.

Kümbetin mumyalık kısmı tonoz ile örtülüdür. Buranın tonozu, ortada bulunan kare paye ile duvarlar arasında iç içe karelerden bir yıldız şekli meydana getirir.

Kubbeye geçişte ise tromp kullanılmıştır. Tromp araları dikdörtgen açıklıklarla aydınlatılmıştır. Kubbenin ortasında ise bir aydınlık feneri bulunmaktadır. Yapı içerisinde yer alan duvar yüzeylerinde ise dış cephede olduğu gibi sivri kemerli kör nişler kullanılmıştır. Sivri kemerin ortasında ise dikdörtgen pencere açıklıkları tekrarlanmıştır.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Surh mimari özelliklerinin yanında tezyinat programıyla da dikkat çekici bir yapıdır. İnşa edildiği Meraga şehri çiniciliğin gelişme gösterdiği bir bölge olması sebebiyle Kümbet-i Surh’da olduğu gibi bölgenin pek çok yapısında da çini süslemeye rastlanır. Yapıda süsleme malzemesi olarak tuğla ve çini malzemenin ağırlıklı olarak kullanıldığı görülür. Özellikle çini malzeme küçük parçalar halinde işlenmiş olup firuze rengindedir. Yapının arka ve yan cepheleri, sivri kemerli ikişer sathi nişle teşkilatlandırılmış, portal alınlığı ve köşe payeleri küçük kare çinilerle süslenmiştir. Mozaik tekniğininde kullanıldığı çini süslemeler giriş kapısı üzerinde uygulanmıştır. Çinili bölümün etrafı kufi bir yazı kuşağı ile çevrelenmiştir. Açık mavi renkteki mozaik çinilerle burada geometrik bir örgü motifi meydana getirilmiştir. Geometrik motifteki şeritlerin bir kısmı firuze çiniden bir kısmı da pişmiş topraktan yapılmıştır.

Cephenin köşelerinde yer alan yuvarlatılmış payeler de çıkıntılarında tuğla süslemeler arasında açık mavi renkte çiniler vardır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Kümbet-i Ali

18 Nisan 2017

İnşa Tarihi : Kümbet-i Ali, 1056 yılında inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı,İsfahan’ın güneyinde yer alan Abarkuh şehrinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: Kümbet-i Ali, Tuğrul Bey zamanında inşa edilmiş olup mimarı hakkında bilgi bulunmamaktadır.

Mimari Tanım

Kümbet-i Ali

Büyük Selçuklu döneminde inşasına sık rastlanılan mezar anıtları, kaynağını Gazneli ve Karahanlı mimarisinden almış olup, bu alanda gelişmiş örnekler vermişlerdir. Abarkuh şehrinde bulunan Kümbet-i Ali, Chil Duhteran ( Kırk Kızlar) Kümbeti gibi 448(1056) yılında inşa edilmiştir. Bu iki türbe Tuğrul Bey zamanında inşa edilmiş olup Büyük Selçuklu mezar yapıları arasında en eski tarihli yapılardır.

Plan Özellikleri

Tuğla malzemenin aksine taş malzeme kullanılarak inşa edilen Kümbet-i Ali sekizgen gövdeli kubbe ile örtülü bir yapıdır.

Bu devirde Türkistan ve İran’da ana inşaat malzemesinin tuğla olması ve Kümbed-i Ali’nin taştan yapılmış olması, yapıyı ilginç kılmaktadır. Ancak bu dönemde tuğla malzeme ağırlıklı olarak tercih edilse de az sayıda da olsa taş malzeme kullanılarak yapılan örnekler de karşımıza çıkmaktadır. Nitekim Tuğrul Bey devrinin önemli devlet adamlarından Şerefül Meali Anuşirvan’ın yaptırdığı Ribat-ı Anuşirvan ile Türkmenistan ve Özbekistan Sovyet Cumhuriyetleri sınırlarının birleşme alanında bulunan ve 11-13. yüzyıl eseri olarak tarihlendirilen Kız Kale’nin blok kesme taştan yapılmış olması, bu konudaki önemli örneklerdir.

Bir kaide üzerinde yükselen Kümbet-i Ali’de, sekizgen gövdeden kubbeye geçişte geniş bir mukarnas kornişi kullanılmıştır. Mukarnas kornişin altında ince bir kufi kitabe kuşağı vardır.

Dönem mezar mimarisi ve kümbetin cephe tasarımına bakıldığında üst örtünün içte kubbe dışta piramit külah ile kapatıldığı anlaşılmıştır. Mukarnas kornişinin geniş olması ve kubbeyi tam olarak sarmaması bu fikri doğrulamaktadır. Yapıya giriş dikdörtgen bir forma sahip açıklıktan sağlanır. Portal sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup, nişin hemen altında yer alan yüzeyde yazı kuşağı bulunmaktadır.

Yapıyı kubbede yer alan küçük açıklıklar aydınlatmaktadır. Kubbe altında dikdörtgen bir şerit halinde cepheyi dolaşan kör nişler yer alır. Bu nişler kubbeye geçişte etkilidir.

Süsleme Özellikleri

Kümbet-i Ali genel olarak sade bir görünüme sahiptir. Düz bir cepheye sahip yapıda, portal ve kubbeye geçişte kullanılan mukarnas korniş yapıyı hareketlendiren iki unsurdur. Kümbed-i Ali’de duvardan kubbeye geçilmeden önce mukarnaslardan meydana gelen bir kuşak bulunmaktadır. Bu zengin mukarnas kuşağı yapıya plastik bir değer kazandırmaktadır. Bunun altındaki kufi yazı kuşağı ise bu etkiyi biraz daha arttırmaktadır. Portal nişinde yer alan yazı kuşağı ise iki örgü motifi arasında yer alarak portali hareketlendirmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Cihil Duhteran Kümbeti

16 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Cihil Duhteran Kümbeti, 1054-1055 yılları arasında inşa edilmiştir.

Konumu: İran’ın Aberkuh şehrinde yer alır.

Mimari Tanım

Cihil Duhteran Kümbeti

Tuğrul Bey (1040-1063), döneminde inşa edilen kümbet Büyük Selçuklu döneminin en eski abidelerindendir. Kırk Kızlar Kümbeti diye de bilinen yapı plan ve tezyinatıyla dönemi içerisindeki Pir Alemdar Türbesi’yle benzerlik göstermektedir. 1027 tarihli Pir Alemdar Türbesi Cihil Duhteran Kümbetini bu yönüyle etkilemiştir. Cihil Duhteran Kümbetinde farklı olarak gövdenin tuğla örgüsü ve kubbeye geçişte kullanılan hafif çıkıntılı şerit, yapıyı daha zengin göstermektedir.

Plan Özellikleri

Tuğladan silindirik gövde üzerine, konik külah ile örtülü olan Cihil Duhteran Kümbeti tamamen tuğla malzemeden inşa edilmiştir. İçte kubbeyle örtülen kümbet dışta konik külahla örtülmüştür. Kubbe içten duvar üzerine bindirilmiştir.

Tuğla örgülü silindirik gövdeden kubbeye geçişte hafif dışa taşkın süsleme kuşakları ve süsleme kuşağının alt kısmında yine tuğla örgülerle oluşturulmuş iki süsleme kuşağı arasında geniş bir kufi yazı şeriti bulunmaktadır. Bu hafif çıkıntılı bölüm kubbeye geçişte etkili olduğu gibi cepheye hareketli bir görünüm kazandırmıştır. Kümbete giriş kuzey cephede bulunan açıklıktan sağlanır. Portali dıştan dikdörtgen bir bordür çevreler. Portal yüzeyi içte sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup içeri bakan yüzeyi yazı şeritiyle çevrelenmiştir. Niş iki yanda silindirik sütunlara oturmaktadır. Kümbet Maragheh mezarlarından farklı olarak kripta bölümü bulunmamaktadır.

Süsleme Özellikleri

Kümbet genel olarak sade bir görünüşe sahiptir. Tuğla örgü sistemiyle düzenlenen süsleme programı çeşitli geometrik motifler kullanılarak tasarlanmıştır. Cihil Duhteran Kümbeti’nin gövdesi üzerinde yer alan kufi kitabe kuşağı ve süsleme frizi dikkat çekicidir. Gövdeden kubbeye geçişteki ilk süsleme frizinde kare dolgular ve meander motifi gövdeyi dolanmaktadır. Üzerindeki geniş bordürde kufi yazı şeriti yer alır ve onun üzerinde benzer kare dolgu bordürü sınırlandırır. Son olarak gövdeden kubbeye geçişte testere dişli korniş şeriti gövdeyi sınırlandırmaktadır.

Bir diğer süsleme unsuru kümbetin portal kısmındadır. Dikdörtgen portal içte sivri kemerli bir niş içerisine alınmış olup niş içerisindeki yazı kuşağı portale hareketlik katmaktadır.

Sivri kemer üzerine işlenmiş olan rumi ve palmet kompozisyonu oldukça dikkat çekicidir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Ribat-ı Şerif Kervansarayı

14 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Ribat-ı Şerif Kervansarayı, Hicri 508 (M: 1114/1115) yılında inşa edilmiştir.

Konumu: Yapı, Nişabur-Serahs ticaret yolu üzerinde Meşhed ile Serahs arasında kalan arazi üzerinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: Kervansaray Selçukluların Merv valisi Abu Tahir bin Sadeddin bin Ali el-Kumi tarafından yaptırılmıştır.

Mimari Tanım

Ribat-ı Şerif Kervansarayı

Büyük Selçukluların en önemli abidelerinden biri, Nişabur-Serahs yolu üzerinde bulunan Ribat Şerif Kervansarayı’dır. Yapı hakkında geniş incelemelerde bulunan A. Godard’a göre; bu anıtsal eser Selçukluların Merv valisi Abu Tahir bin Sadeddin bin Ali el-Kumi tarafından hicri 508 (M: 1114/1115) de yaptırılmıştır. Kervansarayın kitabesinde sağlam kalabilen kısmından, kitabenin, Serahs’lı usta Katib Ali-Abad el-Mansur Esad bin Muhammed adlı bir kişi tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Yapı oğuz isyanları sırasında tahrip olmuş ve Terken Hatun tarafından onartılmıştır. Kervansarayda Terken Hatun’un yaptırdığı onarıma ait kitabe günümüzde ayaktadır.

Plan Özellikleri

Ribat-ı Şerif Kervansarayı (Plan)

Tamamen tuğla malzemeden inşa edilen kervansaray dikdörtgen bir düzenlemeye sahiptir. İki avlulu dört eyvanlı kervansaray, plan açısından Akçakale ve Daye Hatun kervansaraylarıyla benzerlik gösterir.

Daye Hatun Kervansarayı

Ribat-ı Şerif Kervansarayı, düzen ve simetri açısından önemli bir örnektir. Simetrik düzen özellikle, avlu eyvanı, oda ve hücrelerde hissedilir. Dıştan kalevari bir görünüme sahip olan kervansarayın duvarları kalın tutulmuş ve köşelerde kulelerle desteklenmiştir. İki bölümden oluşan kervansarayın ilk bölümündeki köşe kuleleri yuvarlak olmakla beraber ikinci bölümün köşeleri iki yanda yarım yuvarlak kulelerle vurgulanmıştır.

Yapıya giriş güney doğu yönünde bulunan anıtsal portalden sağlanır. Buradan küçük olan birinci avluya geçilir. Portal üç bölümlü bir düzenlemeye sahip olup dışa taşkındır. Ortada sivri kemerli dikdörtgen açıklık vurgulanmıştır. İki yanında sivri kemerli kare birimler inşa edilmiştir.

Avlu üç yönden revakla çevrilidir. Yapının restitüsyon çiziminde avlunun iki yönde yer alan eyvanlarının birer hücreye açıldığı ve bu hücrelerin üzerinin kubbe ile örtüldüğü görülmektedir.

Buradan eyvanlı bir girişle ikinci avluya geçiş yapılır Eyvanlı girişin üzeri tonoz ile örtülmüştür.

Kareye yakın asıl bölüm 4 eyvanlı revaklı bir avlu etrafında sıralanmış mekanlardan meydana gelmiştir.

Avluya açılan mekanların üzeri tonoz ve kubbe ile örtülmüştür. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Süsleme Özellikleri

Ribat-ı Şerif Kervansarayı çok zengin süslemelere sahip bir yapıdır. Süsleme programında tuğla ve alçı malzemeden yararlanılmıştır. Yalnızca tuğla örgülerle meydana getirilmiş çeşitli süslemeler olduğu gibi, alçı ile yapılmış süslemeler de gerçek bir zenginlik gösterir. Yapıda tuğlanın istiflenmesiyle çeşitli motifler oluşturulmuştur. Bunun yanında tuğla alçı karışımı, terrakota süslemeleri farklı tür ve teknikte çeşitli motiflerle tekrarlanmıştır. Ribat-ı Şerif Kervansarayı’nın alçı süslemelerinde stilize yaprak ve çiçekler ile kıvrımlı süslemelerin içlerine ikinci ve üçüncü kademe desenler çizerek benekler meydana getirilmiştir. Onun dışında süsleme programında yazılardan da yararlanılmıştır. Kullanılan yazı türü esas itibariyle kufidir. Yazı firizlerinin fonları da süslenmiş, bu süsleme yazının kendisi ile bağdaştırıldığı gibi, en yakın süsleme alanı ile de ahenkli bir biçimde kurulmuştur. Yapının portal süslemeleri dikkat çekicidir.

Portal yüzeyi tuğla malzemeden geometrik motiflerle bezenmiştir. Portal ortada düğüm motifiyle iki bölüm ayrılmıştır.

Bordür yüzeyinde ise palmet ve rumi gibi bitkisel motiflerden yararlanılmıştır.

Yapıda yazı ve bitkisel figürlerin bir arada kullanıldığı örneklerde görülmüştür. Dikdörtgen bir çerçeve içerisine alınan nişi, dikdörtgen bir yazı şeridi sınırlandırmaktadır. Yazı şeridi içerisinde yer alan bitkisel ayrıntılar dikkat çekicidir. Niş yüzeyine ise palmet ve rumi gibi çeşitli bitkisel kompozisyonlar uygulanmıştır.

Tuğla örgülerle yapılmış süslemeler Karahanlıların Buhara ve Üzgend’deki 11. yüzyıl süslemeleriyle benzerlik göstermektedir. Alçı süslemelerde, Tirmiz Sarayı süslemeleriyle benzerlikler bulmak mümkün olduğu gibi, 11-12. yüzyıllarda Türklerin alçı süslemelerde çokça uyguladığı daireler, kıvrımlar, stilize bitkisel motiflerin çeşitli örneklerini görmek de mümkündür.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı

Sultan Sencer Türbesi

12 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Sultan Sencer Türbesi’nin 1153-1157 yılları arasında inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Yapı Türkmenistan’ın Merv şehrinde yer alır.

Bani ve Mimar: Yapının mimarı Muhammed bin Atsız’dır.

Mimari Tanım

Türkmenistan’ın, Merv şehrinde bulunan Sultan Sencer Türbesi, Büyük Selçuklu mimarisinin önemli örneklerindendir. Yapı mimari ve süsleme özellikleriyle dönem mimarisi içerisinde gelişmiş bir düzenlemeye sahiptir. Muhammed bin Atsız’ın inşa ettiği Sultan Sencer Türbesi’nin inşa tarihi kesin olmamakla birlikte Sultan Sencer’in vefatından bir süre önce yapılmış olabileceği üzerinde durulmaktadır. 1153’te Oğuz is­yanı ve sultanın hapsedilmesi göz önüne alınırsa yapımına muhtemelen 1153’ten önce başlanmış ve inşası bir müddet durduktan sonra 1157’de tamamlanmıştır. Zaman içinde çeşitli tamirler geçiren yapı 2001 yılında Türkiye tarafından gerçekleştirilen restorasyon ile 2005 yılı sonlarında tamamlanmıştır. Sultan Sencer Türbesi, Selçuklu türbe mimarisinin o zamana kadar gerçekleştirdiği gelişme ve yenilikleri bir araya toplayan bir örnektir. Yapı 17 m çapındaki büyük kubbesi ile de dikkat çekicidir.

Plan Özellikleri

Sultan Sencer Türbesi (Plan)

Tamamıyla tuğla ile inşa edilen Sultan Sencer Türbesi bugünkü durumuyla dıştan 27,2 x 27,2 metre olan yaklaşık 5 m kalınlığında duvar­lara sahip kare planlı bir yapıdır. Merkezi bir kubbe ile örtülü olan türbede kubbe dıştan sivriltilmiş olup kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Türbe ikisi giriş ve onun aksındaki pencere ile diğer ikisi kuzey ve güney duvarda olmak üzere eyvan nişleriyle dört ana yöne göre düzenlenmiştir. Tonozlarla kapatılmış galerinin üzeri tonozlarla örtülmüş olup tonozların çatıları belli olmayacak şekilde kubbe kasnağı çevresindeki zemin döşeme tuğlaları ile kaplanmıştır.

Tuğla malzemeden inşa edilen türbeye giriş güneybatı yönünde yer alan açıklıktan sağlanır. Dikdörtgen bir forma sahip portal sivri kemerle sınırlandırılmıştır.

Ana giriş aksında bulunan açıklık, restorasyon uy­gulamasında küçültülerek aslına uygun olduğu düşünülen bir pencere haline geti­rilmiştir.

Türbe duvarının üst bölümünde bir galeri sistemi yer alır. Galeri katının yukarısında ise taşıyıcı destek sistemiyle birlikte çift cidarlı kubbe yer alır. Galeriye duvar içinde yer alan bir merdivenle ulaşılmaktadır. Galeriler kemerler ve payelerle kubbeye geçişi desteklemişlerdir.

Türbe içerisinde merkezde bulunan ve iyi du­rumda olmayan bir kaide üzerinde ­yükselen mermer sanduka, üstündeki yazıya göre Nur­verdi Han oğlu Yusuf Han ve Gülcemal Han tarafından 1334 (1916) yılında yapıya yerleştirilmiştir.

Süsleme Özellikleri

Sultan Sencer Türbesi, günümüzde bir kısmı özgün kalmış cephe tasarımıyla abidevi bir görünüşe sahiptir. Türbenin orijinal süslemeleri yalancı mermer ve firuze renkli sırlı tuğla kullanılarak oluşturulmuştur. Süsleme programında çeşitli geometrik bitkisel ve yazı şekilleri yer almaktadır. Bazı eski kaynaklar, süslü kubbesinin çok uzaklardan göründüğünü yazmaktadır. Yaküt el-Hamevi’nin ese­rinde kubbenin çinilerle bezeli olduğundan bahsetmiştir.

Bir kısmı özgün olan galeri bölümü geometrik desenler ve Selçuklu tarzı yazı ibareleriyle hareketlendirilmiştir. Galeri içerisindeki özgün alçı süslemeler daha çok kuzey ve güney galerisinde bulunabilmiştir. Bu süslemeler­de Selçuklu tarzı kufi yazılar, lotuslar ve yapraklı bitkisel süslemeler, kıvrık dallar, rumiler, “c” ve “S” kıvrımlarından oluşan kompozisyonlar yer almaktadır. Bezeme­ler daha çok kemer karınlarında bulun­maktadır. Galeri bölümünün dış cephesi geometrik ve yazı motifleriyle hareketlendirilmiştir. Sivri kemerli beş bölümlü galeri açıklıklarını birbirinden küçük sivri kemerli bordürler ayırmaktadır. Bordür içleri tuğla malzemeden geometrik motiflerle işlenmiştir. Bordürlerin üzerinde dikdörtgen bir tabaka içerisinde yazı şeritleri yer alır.

Galeri içleri daha çok kemer yüzeylerinde olmak üzere palmet, rumi gibi bitkisel ve geometrik motiflerle ince ince işlenmiştir.

Türbenin içi ise kalem işleriyle bezenmiştir. Kubbe ve tromp içleri beyaz zemin üzerine mavi ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu bitkisel süslemelerle bezenmiştir.

Kubbe içinde birbirine bağlanan rumi, lotus gibi bitkisel desenler şeritler halinde yüzeyi dolanmaktadır.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • AOF- Sanat Tarihi 2
  • islamansiklopedisi.info

Gülpayegan Mescid-i Cuma

15 Kasım 2016

İnşa Tarihi: 1108 – 1118

Bani ve Mimarı: Ebu Şuca Muhammed tarafından yaptırılmıştır.

Bulunduğu Yer: Cami, İsfahan’ın 200 km kadar kuzeyindeki Gülpayegan şehir merkezinde yer almaktadır.

Mimari Tanım-Plan

Gülpayegan Mescid-i Cuması üzerinde yer alan kitabelerden, yapının iki aşamalı olarak inşa edildiği anlaşılmaktadır. İlk olarak ibadet mekanı olan harim inşa edilmiştir. Kitabesine göre cami, Ebû Şuca Muhammed tarafından yaptırılmıştır. Yapıya, daha sonra, dört eyvanlı cami tasarımına uygun olarak eklemeler yapılmıştır. Kaçar şahı Feth Ali Şah Kaçar’ın oğlu Haydar Kali Mirza zamanındaki bu inşa faaliyetinde, avlunun dört ana yönündeki eyvanlar ile avlu etrafındaki kapalı mekanlar ilave edilmiştir.

  • Yapı, kuzey-güney yönünde uzanan dikdörtgen bir plana sahiptir. Güneydeki kare planlı harime, sonradan dört eyvanlı avlu ve kapalı mekanlar eklenerek bugünkü plan şeması elde edilmiştir.
  • Yapıya giriş, doğu ve batı yönde bulunan taç kapılardan sağlanır. Taç kapılar, benzer düzenlemeye sahip olup, ortada küçük kubbelerle örtülü mekanlardan ibarettir. Buradan avluya, avludan da harime geçiş sağlanır.

  • Avlu, dikdörtgen bir forma ve dört eyvanlı bir plana sahiptir. Kuzey ve güney eyvan daha uzun ve geniş tutularak, belirgin kılınmıştır.
  • Günümüzde, caminin minaresi bulunmamaktadır.

  • Yapı, Isfahan Mescidi Cumasından daha küçük ebatlarda inşa edilmiş olup, ibadet mekanı, tek kubbeli bir mekandan ibarettir.
  • Kubbeye geçiş, mukarnaslı tromplarla sağlanır. Kubbe, hafif sivri bir forma sahiptir ve bir kasnak üzerinde yükselir. Oldukça büyük olan kubbe, kalın payeler ve birbirine bağlanmış kemerler üzerine oturur. Kubbe, dışarıdan, dilimli şeritlere ayrılmıştır. Kasnakta kare bir açıklık bulunur. İnce bir kasnak altında, daha kalın köşeli ve köşelerden sivriltilmiş üçgen çıkıntılar yer alır. Yapı, temelde kare bir platform üzerinde yükselmektedir.

Süsleme Özellikleri

Gülpayegan Mescid-i Cuma, dış cephesiyle masif bir görünüşe sahiptir ve tezyinat açısından sade tutulmuştur. Cepheyi hareketlendiren unsurlar, yalnızca sağır nişler ve sivri kemerli dikdörtgen çerçeve alınmış ve içeriden dilimli nişlerdir. Kubbe içi, geometrik bezemelere sahipken; dış cephesi, oldukça sadedir. Kubbe kasnağı, zikzaklı bir geçiş ile hareketlendirilmiştir. Tezyinatta, tuğla istifi yöntemi ve çini kullanımı görülmektedir. Motif olarak, geometrik desenler kullanılmıştır.

Çini kullanımı eyvanlı giriş, kitabe ve üst örtü de uygulanmıştır. Kubbede kullanılan çini, sonsuzluk hissi yaratmak için, bir helezon şeklinde işlenmiştir.

Onun dışında, cephede herhangi bir tezyinat bulunmamaktadır. Kıble duvarının tam ortasında yer alan dikdörtgen formlu mihrap, yatay iki bölüm halinde süslenmiştir. Üstte, dikdörtgen bir çerçeve içinde geometrik süslemelerle doldurulmuş bir bölüm, altta ise, yine dikdörtgen bir çerçeve içinde üç dilimli kemerli bir niş yer almaktadır. Niş içi, mukarnas dizisiyle hareketlendirilmiştir. Doğu ve batı duvar, tezyinat açısından benzer niteliktedir. Kubbeye geçiş için, köşelerde mukarnaslı tromplar kullanılmıştır. Caminin Kubbe merkezinde, sekiz köşeli yıldız ve zencerek motifi yer almaktadır.

Barsiyan Mescid-i Cuma

7 Kasım 2016

İnşa Tarihi: 1104 – 1105 yıllarına tarihlenir.

Bulunduğu Yer: Isfahan’ın 42 km doğusunda bulunan Barsiyan bölgesinde yer alır.

Bani ve Mimarı: Berkyaruk döneminde inşa edilmiştir.

Mimari Tanım-Plan

Barsiyan Mescid-i Cuma Planı

Barsiyan Mescid-i Cuma, döneminin en önemli mimari oluşumlarından bir tanesidir. Yapı, inşa kitabelerinden anlaşılacağı üzere, yıkık cami kalıntıları üzerine inşa edilmiştir. Günümüzde ise, eski yapının minaresi kullanılmaktadır. Barsiyan Mescidi, sonraki dönemlerde pek çok ilave ve onarım görmüştür. Bunlardan biri, Şah Tahmasb tarafından gerçekleşmiştir. Şah Tahmasb, yapıya bir nef ve eyvan ekletmiştir. Yapı, günümüzde oldukça harap durumdadır ve dönem camilerinden daha masif bir görünüşe sahiptir.

  • Yapı kare planlı, mihrap önü kubbeli ibadet mekanı, güneyde yer alan minare ve Safevi döneminde eklenen eyvandan oluşmaktadır.
  • Harim, kare planlı ve üzeri kubbe ile örtülü tek bir mekandan oluşur. Kubbe, kalın duvarlar üzerinde yükselir. Geçiş elemanı olarak, yonca tromplar kullanılmıştır.

  • Tromplar, dikey olarak üç; yatay olarak, yanlarda iki; ortalarda, üç bölümden oluşmaktadır. Trompların iç yüzeyi, tuğlaların farklı istiflenmesiyle oluşan geometrik süsleme özellikleri gösterir.

  • Güney duvarının tam ortasında yer alan mihrap, iki bordürden oluşur ve mukarnas kavsaralıdır.

  • En dıştaki geniş bordür, şeritler halinde istiflenirken; iç bordürde, bitkisel bezemeler görülür. Mihrabın iki yanında, sivri kemerli nişler yer alır. Dışa taşırılarak belirginlik verilen mihraba bitişik bir de minare bulunur.
  • Yapıya ait minarenin kaide ve şerefesi yoktur. İnşasında tuğla malzeme kullanılan minare, yukarı doğru incelen silindirik bir yapıdır. Minarenin üst bölümünün yıkıldığı tahmin edilmektedir. Minarenin yapımı 1097-1098 yıllarına tarihlenmektedir.

  • Mihrap, minareden daha geç bir zamana tarihlenir. Mihrap ve minare arasında, 7 yılık bir zaman dilimi bulunur. Minarenin, kitabesine göre erken tarihli olması ve kıble duvarına bitişik olması sebebiyle büyük oranda başka bir camiye ait olduğu tahmin edilmektedir. Minarede ,eşit aralıklarla dizilmiş aydınlatma amaçlı sekiz sıra dikdörtgen açıklık bulunmaktadır. Bunlardan tepedeki açıklık, diğerlerine oranla geniş ve sivri kemerli bir görünüme sahiptir.
Süsleme Özellikleri

Yapının içi, dış cepheye nazaran daha bezemelidir. Kubbe içerisinde yer alan iri baklava desenler ve geçiş elemanı olarak kullanılan üç dilimli yonca tromplar, kubbeyi hareketlendirmiştir. Tromp üzerinde, kufi kitabe kuşağı yer alır. Duvar ve mihrap yüzeylerinde, tuğla istifi yöntemi kullanılmıştır. Mihrap bordüründe yer alan kitabe kuşağında, yarım sekizgenlerin meydana getirdiği dörtlü düğüm ve yıldız süslemeler yanında bitkisel bezemeler de görülür. Mihrabın mukarnas nişli kavsarası, yıldız geçmeler ve damarlı rumilerin oluşturduğu bir kompozisyonla hareketlendirilmiştir.

Yapının dış cephesi, oldukça basit bir görünüştedir. Cephede, yalnızca sivri kemerli ince silmeler görülür. Minare, tezyinat açısından farklı süsleme kuşaklarından oluşur. Taban, süslemesiz olarak başlar. Gövde, tuğlanın sepet örgü şeklinde istiflenmesiyle hareketlendirilir. Bir sonraki yüzey, içi mozaik çinilerle doldurulmuş ince bir şerit ile ayrılmaktadır. Gövdenin en uzun süsleme yüzeyini oluşturan üçüncü bölümde, tuğlaların yatay ve dikey istiflenmesiyle geometrik süsleme oluşturur.

Zevvare Mescid-i Cuma

2 Kasım 2016

İnşa Tarihi: Zevvare Mescid-i Cuma’nın 1135 yılında inşa edildiği bilinmektedir.

Bulunduğu Yer: Ardistan’a 15 km mesafede, Zevvare şehrinde bulunmaktadır.

Bani ve Mimarı: 1135-36 yılına ait kitabesine göre, Ahmed adında biri tarafından yaptırılmıştır.

Mimari Tanım-Plan

Yapı, Selçuklu cami mimarisinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Plan açısından; daha önce Karahanlı ve Gazneli yapılarında gördüğümüz dört eyvanlı plan şeması, Selçuklularda ilk defa Zevvare Mescid-i Cuma ile birlikte görülmeye başlanmıştır. Selçuklu camilerinin bütün yeniliklerini, tek bir plan halinde gerçekleştiren nadir eserlerdendir.

  • Yapı, kuzey-güney doğrultusunda uzanır ve plan açısından dikdörtgen bir forma sahiptir. Mihrap önü, kubbeli harim ve kare bir avludan ibarettir.

  • Yapıya, doğu ve batı yönde bulunan taç kapılardan giriş yapılır. Taç kapılardan, ilk önce revaklı bölüme, daha sonra da avluya geçiş sağlanır. Harime ise, avludan ulaşılabilmektedir. Taç kapılar, dikdörtgen bir formdadır ve hafif sivri kemerli nişlerle hareketlendirilmiştir. Mukarnas kavsaralı taç kapıların alt kısmına, küçük pencere yerleştirilmiştir.
  • Avlu, kuzey-güney yönde dikdörtgen bir formdadır.
  • Güney eyvan, diğer eyvanlardan daha geniş ve uzun tutulmuştur. Burada bilinçli olarak güney eyvana vurgu yapılmak istenmiştir. Güney eyvanın beden duvarlarından yan bölümlere açılan birer açıklık bulunmaktadır.

  • Doğu ve batı eyvanlar, büyüklük ve süsleme bakımından benzerlik göstermektedir. Camiye girişi sağlayan iki taç kapı, bu eyvanlara açılmaktadır.
  • Kuzey eyvan da, düzen açısından güney eyvanı andırır niteliktedir. Beşik tonozla örtülüdür. Eyvanın iki yanında birer açıklık yer almaktadır.

  • Minare batı yönde bulunur. Sekizgen bir kaide üzerine oturan minare, silindirik bir formdadır. Minare gövdesi, oldukça sade tutulmuştur. Tek tezyinat, tuğlaların istiflenmesiyle oluşturulan yazı stili ve geometrik süslemelerdir.
  • Harim, kare planlı ve kubbe ile örtülüdür .
  • Kubbe, sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Kasnakta, dört ana yönde sivri kemer açıklıklı pencereler bulunmaktadır. Kubbede, sadece bir tane pencere açıklığı yer almaktadır. Kubbedeki tek tezyinat, tuğla istiflenmesidir.

  • Harim, mihraba paralel 3 sahına ayrılmıştır. Ortada mihrap önü kubbesi, dik bir sahın olarak diğer 3 sahını keser. Mihrap önünde bulunan kuzey eyvan, daha geniş ve yüksek tutulmuştur. Kubbe, duvarlar üzerine oturur ve ikişer kemer açıklığıyla yan sahınlara geçiş sağlanır. Kubbeye geçişte, üç dilimli tromp ve 16 sivri kemer kullanılmıştır.
Süsleme Özellikleri

Camide, tuğla ve alçı malzeme kullanılmış olup; süslemede, geniş ölçüde stukodan faydalanılmıştır. Ayrıca minarenin özgün kısmında yer alan çini kalıntıları, tezyinatta çinilerden de yararlanıldığını göstermektedir.

Dışarıdan gayet sade görünen caminin ana ibadet mekanının önemi, yüksek merkezi kubbeyle belirtilirken, içeride duvarlar üzerinde yer alan kitabe şeridi ve tuğla süslemelerle değişik bir görüntü elde edilmiştir. Zengin alçı tezyinatıyla göz dolduran mihrap, 1156 yılında tamamlanmıştır.

Zevvare Mescid-i Cuma’nın taban bölümüne kadar yıkılmış olan minaresi, firuze ve turkuaz rengi, sırlı çini kalıntılarına sahip olduğundan, bu tip çinilerle zengin biçimde tezyin edildiğini göstermektedir. Duvarların üst kenarında, çiçekli kufi kitabe kuşağı yer alır. Tromp ve kubbe içi, tuğla istiflemeleriyle hareketlendirilmiştir. Burada geometrik figürler, baklava desenleri oluşturmuşlardır.

Ardistan Mescid-i Cuma

25 Ekim 2016

İnşa Tarihi

Ardistan Mescid-i Cuma’nın inşa tarihi, kesin olarak bilinmemektedir. Ancak yapının Zevvare Mescid-i Cuma’dan önce inşa edildiği tahmin edilmektedir. Yapıdaki en eski kitabe, 1158 yılına aittir. Güney eyvanında, 1160; mihrapta ise, 1158’e tarihlenen kitabeler mevcuttur.

Bulunduğu Yer: İsfahan’ın 108 km kuzeyinde, Ardistân’ın sehir merkezinde yer almaktadır.
Bani ve Mimarı: 1158 tarihli kitabede, yapının bânisinin Ebû Tâhir el-Huseyn bin Gâli bin Ahmed olduğu belirtilmiştir.

Mimari Tanım – Plan

XII. yüzyıl Selçuklular döneminden kalma en ilgi çekici camilerden biri, Ardistan Mescid-i Cumasıdır.

Eski bir Abbasi camiinin temelleri üzerine inşa edilmiştir. Ardistan Mescid-i Cuma’nın, ilk inşasından itibaren birçok bölümü yıkılmış, zamanla yeni ilavelerle günümüzde bir yapı topluluğu oluşturmuştur. Bu topluluk içerisinde; medrese, kervansaray, su mahzeni ve hamam yer alır.

Ardistan Mescid-i Cuma, sonraki ilavelerle değişiklik geçirmiş kuzey-batı cephesine bir medrese eklenmiştir. Yapıdaki trompların altında ve duvarların yukarısında bulunan yazı şeridi ve süslemeler, bu eklemelerle birlikte gerçekleşmiştir. Bu eklemeler, İsfahanlı mimar üstad Mahmud’un eseridir. Ardistan Mescid-i Cuma, Büyük Selçukluların ilk dört eyvan planlı camilerinden olması sebebiyle önemli bir yere sahiptir. Yapı, pek çok açıdan Zevvare Camii’ne benzemektedir. Yapının kubbe çapı ölçüleri, sekiz kenarlı ayaklar, eyvan düzeni ve köşe trompları, Zevvare Camii ile ortak yönleridir.

  • Ardistan Mescid-i Cuması kuzey-güney doğrultu ve düzgün olmayan dikdörtgen bir plana sahiptir.
  • Yapı, mihrap önü kubbeli bir harim ve dört eyvanlı avludan ibarettir. Bu yönüyle Selçuklu cami tiplojisinde, açık ve kapalı mekandan oluşan camilere örnek teşkil etmektedir.
  • Yapıda toplam 6 giriş bulunmaktadır. Günümüzde yapıya giriş, doğu yönde bulunan taç kapıdan sağlanır. Buradan, avluya geçişi sağlayan eyvana ulaşılır. Harime giriş ise, avludan sağlanır.
  • Avlu, kuzey-güney yönde uzanan dikdörtgen planlı bir düzene sahiptir. Dört yönde eyvanlarla hareket kazanmıştır. Eyvanların arasında kalan cepheler iki ve üç katlı revaklarla abidevi bir görünüm kazanmıştır.
  • Batı eyvanda sivri kemerli bir açıklık ile diğer hücrelere geçiş sağlanır. Eyvanın duvardan tonoza kadar uzanan kısmı, iki katlı düzenlenmiştir ve her kata yan yana ikişer sivri kemerli girinti açılmıştır.

Batı Eyvanı

  • Güney yönde bulunan eyvan, beşik tonozla örtülü olup sivri kemerlidir. Sivri kemerli açıklıklarla yan mekanlara geçiş sağlanmıştır.

Güney Eyvanı

  • Doğu eyvan ise, düzen açısından batı eyvanı tekrarlamıştır.
  • Kıble eyvanı, kuzey eyvanından; kuzey eyvanı da yan eyvanlardan daha geniştir.
  • Yapıya ait minare, kuzeybatı köşede olup üst kısmı yıkılmıştır. Tuğla malzemeden inşa edilen minare, tezyinat açısından sade tutulmuştur.
  • Her üç yapıda da, aynı plan, aynı inşaat malzemesi, aynı süsleme prensibi göze çarpmaktadır.
Süsleme Özellikleri

Tuğlaların değişik istiflenmesiyle oluşan süslemeler, kubbe ve tromp içerisinde yoğunlaşmıştır.

Tezyinatında kullanılan baklava dilimi süslemeleri, Zevvare Camii’nden daha itinalı işlenmiştir. Ayrıca yapıda farklı olarak; paye, kemer ve kitabe yüzeylerinde alçı süslemelere de rastlanır. Böylece toplu bir mekan etkisi yaratılarak zengin bir görünüm elde edilmiştir. Yapıda, geometrik ve bitkisel kompozisyon kullanımına devam edilmiştir.

Mihrap, dikdörtgen bir formda olup iki bordür ve içerisi sivri kemerli iki silmeden oluşur. Bordürde kitabe kuşağı yer almaktadır. Mihrap nişi, bitkisel ve geometrik motiflerle bezenmiştir.

TÜRK SANATI DOSYASI : ANADOLU ÖNCESİ TÜRK SANATI – KARAHANLILAR


Muğak Attari Cami

10 Nisan 2017

İnşa Tarihi: Muğak Attari Cami’nin, 10. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilmektedir.

Konumu: Yapı, Özbekistan’da yer alan Buhara Şehri’nin merkezinde bulunmaktadır.

Mimari Tanım

Orta Asya’da inşa edilmiş ve günümüze ulaşmış önemli yapılardan biri olan Muğak Attari Cami, mimari kompozisyonu açısından bölgenin bilinen ilk ve tek örneğidir. Cami zaman içerisinde pek çok değişikliğe uğramıştır. Yapının orijinal hali hakkında net bir bilgi bulunmamakla birlikte yapılan araştırmalar ışığında farklı fikir ve görüşler öne sürülmüştür. Muğak Attari Cami üzerinde ilk bilimsel incelemeler, A. Christensen , A. A. Semenov , B. N. Zasıpkin ve İ. İ. Umnyakov tarafından yapılmıştır ancak ilk esaslı araştırma ve kazılar V. A. Siskin ile birlikte N. M. Baçinskiy tarafından 1934-1935 yıllarında gerçekleştirilmiştir. 10. yüzyıl Arap tarihçilerinden Narsahî’nin verdiği bilgiye göre; cami, Buhara Şehri’nde önceleri Mâh sonra Muğak Attari Camisi olarak bilinen şehir kapısı yakınlarında yer almaktaydı. Bu yüzden yapı Mâh Camisi olarak da bilinmektir.

Plan Özellikleri

Magak-i Attari Cami (Plan)

Çeşitli dönemlerde değişikliğe uğrayan Muğak Attari Cami, bugün içten 17.70 x 13.30 m ölçülerine sahip dikdörtgen planlı bir yapıdır. Harimi altı ayağın ve sivri kemerlerin taşıdığı 12 kubbe örtmektedir.

Doğu-batı yönde uzanan cami üç sahınlı bazilikal bir düzenlemeye sahiptir. Orta sahında yer alan iki kubbe, yükseltilmiş sekizgen kasnaklar üzerine oturarak belirgin kılınmıştır. Bu kasnakların her birinde harimi aydınlatan sivri kemerli pencereler yer almaktadır.

Diğer kubbeler ise daha aşağıda olup basıktır. Harimi kasnak pencereleri dışında güney, kuzey ve doğu cepheye sonradan açılmış dikdörtgen pencereler de aydınlatmaktadır.

Caminin doğu ve güneyinde birer portal yer almaktadır. Doğu portal onarımlar sırasında eklenmiştir. Portalin duvar ekseninde olmayışı eski yapı ve arazi durumuyla ilgili olabilir.Güney yönde yer alan portal oldukça abidevi ölçülere sahip dışa taşkın bir düzenlemeye sahiptir. Orta Asya geleneğinin görüldüğü portal tezyinat açısından dikkat çekicidir.

Batı yönde yer alan mihrap basit bir sivri kemer içerisine alınmış olup, zeminden yükseltilmiştir. Mihraba merdivenle ulaşılabilmektedir.

Yapı plan kompozisyonu açısından oldukça önemlidir. Kimi araştırmacılar plan kompozisyonun kaynağını İslam öncesi dört ayaklı cami planından almış olduğunu düşünür. Kimi araştırmacılar ise Orta Asya’da üç nefli bazilikal planlı kiliselerin Muğak Attari Camisi’nin mimari kompozisyonunu etkilemiş olabileceğini düşünmektedir.

Muğak Attari Camisi, zamanla harap duruma geldikten sonra, 12. yüzyılda yeni bir cami inşa edilmiştir. Bu değişiklikle cami, günümüzde dikdörtgen planlı, altı ayaklı ve üç sahınlı bazilikal planlı tipe dönüştürülmüştür.

Süsleme Özellikleri

Yapı günümüzde onarım gördüğü için tezyinatının bir kısmı yok olmuştur. Var olan parçalar ve arkeolojik buluntulardan hareketle caminin tezyinat açısından önemli bir örnek olduğu düşünülebilir. Muğak Attari Camisi’nin portalindeki süslemelerin esasını tuğla malzeme teşkil etmektedir. Süslemeler tuğlanın çeşitli şekillerde istif edilmesi ve terrakota uygulamasıyla meydana getirilmiştir. Süslemeler zengin bir çeşide sahip olmakla beraber ahenkli şekilde kompoze edilmiştir.

12. yüzyıla ait olup günümüze ulaşan güney portal, yapıda dikkat çeken önemli bir mimari unsurdur. Dışa taşkın portal sivri kemerli bir niş içerisine alınmıştır. Portal nişinde harime girişi sağlayan bir kapı açıklığı bulunmaktadır.

Portal, stilize bitkisel ve geometrik motiflerle yoğun bir şekilde bezenmiştir. Portal bezemeleri çeşitli boyut ve stillerde hazırlanmış olup tuğlaların değişik şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuştur. Güneydeki portalin sivri kemerinde yer alan, turkuaz renginde sırlı Arapça nesih yazı kuşağı, helezon seklinde dal kıvrımları, ufak stilize yapraklar, rumi, palmet ve lotuslar arasında yer almaktadır.

Portalin çeşitli bölümlerinde; yay, meandır, geçme, sekizgen, dörtgen, sekiz köseli yıldız, örgülü geçme, zencirek, fırıldak, küçük yuvarlak, ufak topuz ve baklava motifleri ile satranç tahtası gibi örülmüş çiftli tuğla grupları arasında küçük fiyonk ve -8- şeklinde geometrik motifler bulunmaktadır.

Portal nişinin dış köşelerinde yumuşak kum taşından kolonlar vardır. Kolonların başları birer çizgi şeklinde yatay olarak istiflenmiştir.

15. yüzyılda harap duruma gelen cami 16. yüzyılda önemli değişiklikler geçirmiştir. Özellikle yapının mihrabında, ayaklarında, kemerlerinde ve kubbelerinde dönemin zevkine göre değişiklikler yapılmıştır. Bugün gördüğümüz cami genel hatlarıyla 16. yüzyıldaki mimari özelliklerini yansıtmaktadır.

Cami, 20. yüzyıl başlarında gerçekleşen onarımlarla bazı değişikliklere uğramıştır. Bu onarım sırasında, doğu cephesine klasik portal tarzında yeni bir portal inşa edilmiştir. Portal abidevi ölçülere sahip olup klasik bir görünüştedir. Güney portalden daha sade bir görünüşe sahip olan portal köşelerde yuvarlak köşe sütunceleriyle sınırlandırılmıştır. Portal nişi ve duvar yüzeylerinde geometrik desenler portali hareketlendirmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Degaron Camisi

6 Nisan 2017

İnşa Tarihi : Degaron Camisi’nin, 10-11. yüzyılda inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Degaron Camisi, Özbekistan’da Nevai (Kermine) şehrine bağlı ve bu şehrin 30 km batısındaki Hazara köyünün 1-2 km güneyinde yer almaktadır.

Degaron Camisi, Mimari Tanım

Degaron Camisi

Orta Asya’da günümüze kadar ayakta kalmış önemli bir yapı olan Degaron Cami, ölçüleriyle oldukça mütevazi bir yapı olmasına rağmen, mimari kompozisyonu açısından Orta Asya camileri içinde bilinen tek örnektir. Karahanlılardan kalan en tipik cami örneği olan Degaron Cami, Hazara Cami diye de bilinir. Plan özelliğiyle de önemli olan yapı, dört ayaklı merkezi kubbeli camilerin ilk bilinen örneğidir.

Degaron Camisi aksonometrik görünüşü.

Degaron Cami, ilk olarak 1934 yılında Yakubovskiy tarafından yapının konumu, plan ve süsleme özellikleri, mimari form ve keramik özellikleri göz önüne alınarak incelenmiş ve 8-9. yüzyıla tarihlendirilmiştir. Daha sonra birçok araştırmacı tarafından yapılan incelemeler sonucu yapının tarihiyle ilgili farklı görüşler öne sürülmüştür. V.Voronina ve S. Kabanov’un 1940 yılında yaptıkları araştırmada yapıda görülen mukarnas kornişlerin ve basamaklı mukarnasların, Day Hatun Kervansarayı ile benzerlik göstermesi yanında, caminin Ebû Fazıl Türbesi’nin kubbe kasnağındaki konstrüksiyonuyla benzerliklerden dolayı camiyi 11. yüzyıla tarihlendirmişlerdir.

Genel olarak 10-11. yüzyılda inşa edildiği düşünülen yapı 1910 yılında önemli bir onarım geçirmiştir. Bu onarım sırasında caminin doğu bölümü yeniden inşa edilmiştir. Doğu bölümündeki kapı, pencereler, küçük kubbeler, tonoz, duvarlar ve küçük kemerler tuğladan yapılmıştır. Muhtemelen mihrabı da bu onarım sırasında değiştirilmiştir.

Degaron Camisi (Plan)

Degaron Cami, planı ve mimarisi bakımından gelişmiş bir örnektir. Cami, dıştan 16.35 x 16.20 m, içten 14.20 x 13,75 m ölçülerinde, kareye yakın, dört ayaklı, merkezi kubbeli bir plana sahiptir. Harimi merkezde sivri kemerlerin taşıdığı dört yuvarlak ayak üzerine oturan bir kubbe örtmektedir. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Tuğla malzemeden inşa edilmiş olan payeler, görünüş açısından Yunan sütunlarını andırır. Bodur payelerin üzerinde kare bir başlık yer alır ve kemerler bu başlık üzerinde yükselir.

Bir kasnak üzerinde yükselen ve hafifçe sivrilen merkezi kubbe, 5.40 metre çapındadır. Sivri kubbe tipi, özellikle İslami dönem Orta Asya ve İran mimarisinde yaygın olarak uygulanmıştır.

Degaron Camisi merkez kubbesi.

Yapının kuzeydoğu ve güneydoğu köşelerindeki kare alanların üzeri küçük birer kubbe ile örtülmüştür. Kubbeler bir köşede duvar ve merkezi kubbenin ayağına oturmaktadır. Kubbeye geçişte pandantif kullanılmıştır.

Caminin dört yanındaki dikdörtgen alanların üzeri ise duvar, ayaklar, küçük ve büyük sivri kemerler ile desteklenen tonozlarla örtülüdür. Tonozlar iki küçük kemerin üzerinde, karşılıklı olarak inşa edilmiştir. 43 cm genişliğindeki tonozların mukarnas kornişleri, dekoratif bir görüntü vermiştir. Tonozların ortasında, birer aydınlık açıklığı bulunmakta olup günümüzde bu açıklık kapatılmıştır.

Yapıda inşa malzemesi olarak tuğla ve kerpiç kullanılmıştır. Ayak, kemer, tonoz, kubbe ve sonradan inşa edilen doğu duvarda tuğla malzeme kullanılırken kuzey, güney ve batı cepheler kerpiçten inşa edilmiştir. Muhtemelen doğu cephe de ilk inşa edildiğinde kerpiçten yapılmıştır. Caminin duvarları taş temeller üzerinde yükselmekte olup temeli killi toprak ile sağlamlaştırılmıştır.

Batı duvarının ortasında sonradan betondan yapılan sivri kemerli, dikdörtgen planlı bir mihrap nişi bulunmaktadır. Mihrap, duvar kalınlığı içinde yer almaktadır. Caminin minberi ise bugün orijinal olmayıp ahşap malzemeden sade görünüştedir.

Caminin şu an ki döşemeleri tuğla ile kaplanmıştır. Ancak eski döşemelerin killi, samanlı kerpiçten yapılmış olduğu bilinmektedir. Yapıya giriş doğu yönde bulunan açıklıktan sağlanır. Bu kapının iki yanında kapı görünümünde birer dikdörtgen pencere yer almaktadır. Bu iki pencerenin üzerinde, sivri kemerli birer küçük pencere yer almaktadır. Caminin gösterişli bir portali yoktur. Portalin uygulanmamasının sebebi merkezi kubbeli yapı kompozisyonuna büyük bir portalin uygun düşmeyeceği düşüncesinden dolayı olabilir.

Yapıdaki diğer giriş sonradan açılmış olup güney duvarının ortasında yer almaktadır.

Süsleme Özellikleri

Yapı tezyinat açısından sade bir görünüme sahip olmakla birlikte var olan süsleme programı daha çok harimde yoğunlaşmıştır. Harim, tuğla örgülerin sadeliği, kemerlerin hafifliği, plan ve mimarinin olgun ahengi ile kuvvetli bir etki bırakır.

Merkezi kubbeyi taşıyan kemer yüzeylerinde onar adet çıkıntılı süslemeler yer almaktadır. Bu süslemelerden güney ve kuzey kemerde olanlar yuvarlak kenarlı olup üçlü yonca yaprağı şeklindedir. Bu tarz kemer süslemeleri çok sık karşılaşılan bir uygulama değildir. Muhtemelen milattan önce yapılmaya başlayan ve daha sonra uygulamasına devam edinilen Hindistan ve Budist mimarisindeki kaya tapınaklarındaki taşa oyulmuş çıkıntılı süslemelere sahip kemerlerden kaynaklanmış olabilir. Degaron Camisi’nde kullanılan kemerler Budist mimarisi ile kısmen benzerlik gösterse de Degaron Camisi kemerlerinin kendine has özellikleri vardır.

Bir diğer süsleme ayrıntısı sivri kemerlerin üzerine oturduğu bodur payelerin yüzeyinde yer almaktadır. Üç sıra yatay bir sıra dikey tuğla kullanılarak almaşık bir görüntü verilmiştir.

Mihrap, duvara açılan bir nişle inşa edilmiş olup herhangi bir süsleme unsuru yoktur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerin Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Ribat-ı Melik Kervansarayı

31 Mart 2017

İnşa Tarihi: Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın 11. yüzyılda Şems-ül Mülk unvanı ile tanınan Karahanlı hükümdarı Nasır bin İbrahim tarafından hicri 471 (M: 1078-1079) de inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Yapı, Buhara-Semerkand arasında Malik bozkırında Kermin yakınlarında bulunmaktadır.

Ribat-ı Melik Kervansarayı, Mimari Tanım

Ribat-ı Melik Kervansarayı

Karahanlılardan kalan en önemli mimari eserlerden biri de Ribat-ı Melik Kervansarayı’dır. Bir yapı kompleksinin parçası olan kervansaray, yapılan araştırma ve arkeolojik kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla, iki farklı dönemde inşa edilmiştir. Yapının 11. yüzyılda Karahanlılar zamanında Şems-ül Mülk zamanında (1068-1080) inşa edildiği ve Arslan Han (1102-1130) zamanında 12. yüzyılda önemli değişikliklere uğradığı düşünülmektedir.

Plan Özellikleri

Ribat-ı Melik Kervansarayı (Plan)

Ribat-ı Melik dıştan 91 x 91 m, içten 86 x 86 metre ölçülerinde, kare planlı bir yapıdır. Yapı güney ve kuzey olmak üzere iki bölümden meydana gelmektedir. Yapıya giriş , güney bölümde yer alan portalden sağlanır. 15 m yüksekliğindeki portal oldukça abidevidir.

Ribat-ı Melik Kervansarayı (Portal)

Güney bölüm, üç ana birimden oluşmaktadır. Portalden girildiğinde ortada uzun bir geçit yer alır. Bu geçitin batı ve doğusunda birer avlu yer almaktadır. Merkezdeki geçit 20.20 x 36.60 m ölçüsündedir. Avlular ise kare planlı olup 37.90 x 32.10 m ölçüsündedir.

Portal ve cephe duvarı.

Portalin hemen arkasında uzanan geçitle kuzey bölümüne ulaşılmaktadır. Kuzey bölümüne bir kapı ile geçilmektedir ve kuzey bölümü de temel olarak üç ana kısımdan oluşmaktadır. Ortada bulunan kare planlı bir avlu, 47.50 x 47.50 m ölçüsündedir. Bu avlunun batısında ve doğusunda dikdörtgen planlı birer avlu daha yer almaktadır. Kuzey bölümünde, etrafı mekanlarla çevrilmiş olan merkezdeki avlunun ortasında, 22.50 x 22.50 m ölçüsündeki kare alanda, sekizgen bir alan yaratan çiftli sütunlar yerleştirilmiştir. Bu alanın ortasında da sekizgen planlı bir set yer almaktadır. Bu bölümün, 18 m çapında kubbe ile örtülü olabileceği düşünülmektedir. Bu kubbeli kısmın, 12. yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Son kazı ve araştırmalarda Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın asıl mekanını örten 18 metre çapındaki büyük kubbesinin plan sistemi çizilerek çıkarılmıştır. Bu kısım taht-kabul salonu olarak kullanılmış olabilir.

Ribat-ı Melik Kervansarayı

Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın günümüzde portali ile cephe duvarı ayakta kalmıştır.

Kalıntılardan anlaşıldığı kadarıyla cephe köşelerde yuvarlak kuleleri vardır. Takviye kuleleri tuğladan, iri yarım silindir biçiminde yivlerle düzenlenmiş, bunlar üstte kırık sivri kemerlerle kademeli olarak birbirine bağlanmıştır.

Ribat-ı Melik Kervansarayı Cephe Duvarı

Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın su ihtiyacını karşılamak için kubbeli bir su sarnıcı vardır.

Ribat-ı Melik Kervansarayı’nın yakınında bulunan su sarnıcı.

Süsleme Özellikleri

Ribat-ı Melik Kervansarayı, 1841’de yapılmış bir gravürden anlaşıldığı kadarıyla, cephe düzenlemesiyle dikkat çeken bir yapıdır. Yapının abidevi portali, yapıya anıtsallık katan silindirik köşe kuleleri ve geometrik süslemeli nişleriyle dikkati çeken bir mimari örnektir. Yapıda duvarlar kerpiç ile inşa edilip dışı tuğla örgü ile kaplanmıştır. Tuğla örgü cepheyi hareketlendirmiştir.

Portal

Yapının portali sadece Türk mimarisinde değil İslam mimarisinde de dikkate değer en eski portallerdendir. Portali en dışta silindirik formlu zincir motifleri çevreler. Zincir motifli iki bordür süslemesinin arasında geniş bordür bulunmaktadır. Bu bordür sekiz köşeli yıldızlarla bezenmiştir. Yıldızların ortası birer rozet şeklindedir. Yıldız motifinin aralarında bulunan bitkisel süslemeler çok ince bir işçilik göstermektedir.

Ribat-ı Melik Kervansarayı Portal Yıldız Motifi

Portalin giriş yüzeyi, iç içe geçmiş sivri kemerli silmelerle hareketlendirilmeye çalışılmıştır. Dışta sivri kemerli bir yazı kuşağı yer alır. Yazı kuşağı portal tezyinayında önemli bir unsurdur.

Bu portal kompozisyonu, Karahanlılardan başlayarak, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlı ve Timur devri mimarisinde esas olmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)

Talhatan Baba Cami

28 Mart 2017

İnşa Tarihi: Yapının: Talhatan Baba Cami’nin,11-12. yüzyıllar arasında inşa edildiği bilinmektedir.

Konumu: Yapı Merv şehrinin 30 km güneyinde eski adıyla Talhatan, yeni adıyla Yolöten denilen yerleşimin 8 km güney doğusunda yer almaktadır.

Mimari Tanım

Talhatan Baba Cami, Anadolu Türk mimarlığı açısından önemli bir yere sahiptir. Camilerde mekan birliğini sağlamak amacıyla denenen kubbeli örneklerin temsilcisi olan cami, Mimar Sinan’ın merkezi mekan anlayışıyla inşa ettiği camilerin kaynağını oluşturması bakımından dikkate değerdir. Yapıyla ilgili herhangi bir kitabe ve eski kaynaklarda kayıt olmamasına rağmen yapının mimari ve süsleme özellikleri açısından 11. yüzyıl veya 11. yüzyıl sonu 12. yüzyıl başına ait olduğu tahmin edilmektedir. Yapı gerek mimari özellikleri gerekse tezyinatıyla Ortaçağ’dan günümüze ulaşmış önemli bir eserdir. Yapı kaynağını İslamiyet öncesi ve sonrası, geleneksel İran ve Orta Asya dini ve sivil mimarisinden almış merkezi planlı üç bölümlü cami geleneğiyle inşa edilmiştir. Talhatan Baba Camisi’nden önce inşa edilen yapılarda merkezi mekan yan bölümlere kemerlerle açılmıştır. Bu uygulama Talhatan Baba Camisi’nde ise merkezi kubbeli mekan olarak geliştirilmiştir. Talhatan Baba Camisi’nde merkezi kubbeli alanda gördüğümüz mimari özellikler, 11-12. yüzyılda İran’da yapılmış olan “köşk tipi” denilen camilerdeki mihrap önü kubbeli alanlarında da görmekteyiz.

Plan Özellikleri

Talhatan Baba Cami (Plan)

Talhatan Baba Cami, tamamen tuğla malzemeden yapılmış olup dikdörtgen planlı bir yapıdır. Yapı 18 x 10 m ölçülerine sahiptir. Harim, karşılıklı olarak yerleştirilmiş birer ayakla, üç bölüme ayrılmıştır. Orta sahın, yan sahınlardan daha geniş ve belirgin kılınmıştır. Kare formlu tuğla ayaklar, birbirlerine sivri kemerle bağlanmaktadır.

Talhatan Baba Camisi İç Mekan

Harim mihrap önü kubbeli olup yan sahınlar tonoz ile kapatılmıştır. Yan sahınlara ikişer kemerle geçilmektedir. Kubbeyi, mihrap duvarı ve dört büyük ayak taşımaktadır. Kubbeye köselerinde sivri kemerli trompların olduğu sekizgen kasnakla geçilmektedir.

Trompların arasında, kare seklinde nişler yer almaktadır Mihrap nişi, duvar kalınlığı içinde yer almaktadır. 15 x 10 metre boyutlarındaki caminin önünde geniş bir avlu bulunmaktadır. Avluda, iki sanduka bulunmaktadır. Bunlar rivayete göre, asıl adı Ebu Bekir Fazlullah Muhammad bin İbrahim bin Ahmed bin Abdullah olan Talhatan Baba ve onun medrese arkadaşına ait mezarlar olduğu sanılmaktadır.

Yapının cephesi nişlerle örülmüştür. Harime giriş kuzeydoğu cephede yer alan ortada daha geniş olmak üzere üç sivri kemerle sağlanmaktadır. Caminin güneybatı cephesinde, köşelerinde sütunceleri olan dikdörtgen planlı, sivri kemerli dört adet niş bulunmaktadır. Bu nişlerden güney köşesine yakın olan nişin ortasına bir sivri kemerli bir kapı açılmıştır.

Talhatan Baba Camisi’nin kuzeydoğu cephesi

Süsleme Özellikleri

Talhatan Baba Cami, süsleme programı açısından dikkat çekicidir. Tezyinatta daha çok tuğlanın çeşitli şekilde istiflenmesiyle oluşan düzenlemelere ağırlık verilmiştir. Yapının dış cephesi açılan nişlerle hareketlendirilmiştir. Dış cephe tuğla malzeme kullanılarak geometrik ve bitkisel bezemeyle işlenmiş olup ince bir işçilik gösterir. Güneybatı cephede sivri kemerli dört adet niş bulunmaktadır. Nişler terakotadan yapılmış, baklava, kare, palmet, rumi gibi bitkisel ve geometrik motiflerle işlenmiştir. Bu cephedeki izlerden, süslemelerin bazılarının firuze renkli sırla kaplandığı anlaşılmaktadır. Caminin güneydoğu ve kuzeybatı cephesi, benzer düzenlemelere sahip olup köşelerinde sütuncelerin olduğu sivri kemerli dörtgen seklindeki üç nişle hareketlendirilmiştir.

Sivri kemer içerisine alınan nişler tuğlanın yatay ve dikey şekilde istiflenmesiyle oluşturulmuş zikzak motifiyle hareketlendirmiştir. Niş birbirine bakan S şeklinde düzenlenmiş ince bir bordürle sınırlandırılır. Sivri kemerin iki yanında baklava motifleri görülür.

Talhatan Baba Cami Süsleme

Kemer araları dikdörtgen iki bordürün sınırladığı nişle ayrılır. Sivri kemerli nişin içi zikzak motifiyle doldurulmuştur. Yüzeyler fiyonk ve sonsuzluk motifine benzer bir şekilde düzenlenmiştir.

Kuzeydoğu cephe de üç sivri kemer açıklığında tuğladan ve terrakotadan yapılmış süslemeler yer alır. Kemer yüzeyleri baklava, üçgen ve kare panolar içinde fırıldak gibi motifler ile süslenmiştir.

Harim de dış cephe gibi bezenmiştir. Süsleme programı mihrap nişi ve üst örtüde yoğunlaşmıştır. Duvarlar sade bir düzenlemeye sahip olup yapımında tuğla malzemeden yararlanılmıştır.

Duvarın üstünde orta mekanı çepeçevre dolanan iki süsleme frizi bulunmaktadır. Alttaki friz yuvarlak ve oval motiflerden oluşan geçmelerden meydana gelmiştir. Üstteki daha dar friz ise ufak baklava motiflerinden meydana gelmiştir.

Talhatan Baba Camisi kemeleri ve kasnak bölümü

Kubbe içi tuğla malzemenin istiflenmesiyle oluşturulmuş olup bakıldığında sonsuzluk hissi uyandırır.

Kubbeye geçişte kullanılan trompların içinde, geometrik geçmeli motifler ile kademeli olarak küçülen birer üçgen niş yer almaktadır. Yan sahınların üzerini örten tonozlarda benzer düzenlemeye sahiptir.

Trompların sivri kemerlerinin üst köşelerinde de baklava motifleri yer almaktadır. Trompların aralarındaki kare seklinde nişlerde de baklava motifleri bulunmaktadır.

Kubbe eteklerinde üçgen motifler bulunmaktadır. Mihrap nişinde ise, baklava, çeşitli tipte geometrik süslemelerin yanı sıra, stilize çiçek motifleri de bulunmaktadır.

Talhatan Baba Camisi Mihrabı

Yararlanılan Kaynaklar

  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji (7-13. Yüzyıllar)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • AOF Lise – Sanat Tarihi

Özkent Türbeleri

26 Mart 2017

Konumu: Özkent Türbeleri, Özkent (Uzgen) şehir meydanının güney doğu köşesinde yer almaktadır.

İnşa Tarihi: Orta Türbe 1012-1013, Kuzey Türbe 1152 ve Güney Türbe 1187 yılında inşa edilmiştir.

Bani ve Mimar: Orta Türbe, Nasır bin Ali ve Kuzey Türbe, Celaleddin Hüseyin için yaptırılmıştır.

Mimari Tanım

Özkent Türbeleri, solda Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin için), Ortadaki Orta Türbe (Nasır bin Ali için) ve sağdaki Güney Türbe.

Karahanlıların en eski portalli mimari örneklerinden olan Özkent Türbeleri, Özkent (Uzgen)’te inşa edilmiş yan yana sıralanan üç türbeden ibarettir. Yapılar “ Orta Türbe”, “Kuzey Türbe” ve “Güney Türbe” diye adlandırılmıştır. Orta Türbe 1012-1013 senesinde Karahanlılardan Nasır bin Ali için yapılmış olup Kuzey türbe Celaleddin Hüseyin tarafından 547 (1152)’de yaptırılmıştır. Güneyde bulunan üçüncü türbe, kitabesine göre 582 (1187) inşa edilmiştir. Ancak kitabe tahrip olduğu için isim yazılı olan orta kısım kaybolmuştur. 1920 yılında yapılan araştırmalara göre ilk inşa edilen türbenin Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi) olduğu anlaşılmaktadır. Kuzey türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi) inşa edilirken orta türbenin bir duvarı ve taşıyıcı elemanından faydalanılmış, güney türbe yapılırken de aynı şekilde bu işlem tekrarlanmıştır.

Plan Özellikleri

Özkent (Uzgen) Türbeleri (Plan)

Üç türbeden oluşan Özkent Türbeleri, Özkent (Uzgen) şehir meydanının güney doğu köşesinde yer almaktadır. Özkent Türbeleri benzer özelliklere sahip olup Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi) daha büyük inşa edilmiştir. Yapıların duvar kalınlıkları fazladır. Türbeler plan açısından benzerlik gösterir. Üç türbe de kare planlı ve kubbeli yapılardır. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Köşeleri yuvarlatılmış silindir bölümler cepheyi sınırlandırır. Yapılar içte ve dışta tuğla ve alçı malzeme kullanılarak bezenmiştir.

Özkent Türbeleri

Orta Türbe: Yapı topluluğunun en eski ve en büyük yapısı olan Orta Türbe’nin bugün sadece tromp ve portalin bir kısmı günümüze gelebilmiştir. Diğer türbelere nazaran daha büyük inşa edilmiş olan Orta Türbe kare planlıdır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Yapı içte 8.50 X 8.54 m dışta 11.44 X 11.28 m ölçülerine sahiptir. Türbe kubbe ile örtülmüş olup kubbeye tromplarla geçilmiştir ve kubbeyi köşelerde sivri kemerler taşımaktadır. Taşıyıcı kemerler duvara kademeli şekilde bindirilmiştir. Tromplarda tuğlalar, içe doğru darlaşıp dışa doğru açılır bir örgü sistemi ile örülmüştür.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Türbenin her yüzünde benzer ölçülere ve özelliklere sahip kapıları bulunur. Bu özelliğiyle, ünik bir eserdir. Zemini kireç taşından yapılan türbenin batı cephesi diğer cephelerinden daha geniş tutulmuştur. Cepheyi köşe silindirleri sınırlandırmaktadır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Türbenin zemini kireç taşından yapılmıştır. Batı cephe güney ve kuzey türbeden daha geniştir. Yapı birçok onarım geçirmiştir. Orta Türbe birçok onarım geçirmiştir. Onarımın etkileri doğu cephesinden açıkça belli olmaktadır. Bu cephede tuğla örgü sistemi değişikliğe uğramış, nişler yarı yarıya kapanmıştır. Batı cephesi de birkaç tamir geçirmiştir.

Kuzey Türbe: Orta türbenin kuzeyinde bulunan kuzey türbe ise kare planlı kubbe ile örtülü bir yapıdır. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Tromplu kubbe dört duvar üzerine oturur. Türbe cephesi ve dış görünüşü bakımından, Türk mimarisinin çığır açan en önemli eserlerinden biridir. Sivri kemerli portal nişi, geniş geometrik bordürlerle çevrilmiş, iki tarafta köşeler birer silindirik paye ile yumuşatılmıştır.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Güney Türbe: Kuzey türbeden 33 sene sonra yapılmış olan Güney Türbede kitabe tahrip edildiği için yapının kimin için yapıldığı bilinmemektedir.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Türbe Orta ve kuzey türbeden daha küçüktür. Yapı diğer türbeler gibi kare planlı kubbeli bir plana sahiptir. Kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır. Trompların yüzeyi üçer nişlidir.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Türbe içten 6.40 X 6.43 m ölçülerine sahiptir. Yapının yüksekliği ise 11 m’dir. Yapıda sivri kemer kullanımı yaygın olarak görülür. Türbeye giriş cephede yer alan üç açıklıktan sağlanır. Bunlardan biri orta türbeye geçişi sağlar. Güney yönündeki diğer kapı Kara Derya Nehri tarafına açılır. Bu kapı sonradan tuğlayla örülüp kapatılmıştır.

Süsleme Özellikleri

Özkent Türbeleri tezyinat açısından oldukça gelişmiştir. Geometrik motiflerin geniş yer kapladığı tezyinat programında, alçı ve tuğla malzeme ağırlıklı olarak kullanılmıştır. Yapılar içte ve dışta işlenmiş olup türbelerin genellikle ön cepheleri bezenmiştir.

Özkent Türbeleri Süsleme Örnekleri

Orta türbenin portalinde tuğla ve alçı süslemelerden yararlanılmıştır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Yapının orijinal parçası olan köşe silindirleri tuğla örgülerle süslenmiştir. Batı cephede yer alan sivri kemerli portalde tuğla örgü ile bir sıra bordür oluşturulmuştur. Portalin sağlam kalan geniş bordüründe, tuğladan birbirini kesen yarım sekizgenlerin meydana getirdiği dörtlü düğüm ve yıldız şekilleri sonraları Türk sanatında geometrik kompozisyonun gelişmesini sağlamıştır.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Yapının içi de dış cephesi gibi bezenmiştir. Kubbeye geçişte kullanılan trompların altında küçük nişlerde lotus ve pametlerden oluşan bitki süslemeleri dikkati çeker. Tromp altlarında beyaz alçıdan iki sıra halinde işlemelere yer verilmiştir. Üst sıra alçı üzerine süsleme desenleri, alt sıra ise yazıya da yer verilen süsleme alanı durumundadır. Tromplar tuğla konsollar üzerine oturur ve tromp konsolunun başlangıcı buradaki süsleme kuşağının arasına isabet etmektedir. Orta türbede tromplara kadar duvarlar pişmiş tuğladan yapılmıştır. Tuğla örgü sisteminde çift tuğla düzeni uygulanmış ve duvar yüzeyine bir satranç tahtasının görünümü verilmiştir.

Orta Türbe (Nasır bin Ali Türbesi)

Kuzey türbede ise geometrik kompozisyonun yanında bitkisel bezemenin yoğunluk kazandığı görülmüştür. Portal niş kemerini kaplayan kitabe rumilerle işlenmiştir. Portal alınlığında damarlı rumiler, lotus ve palmetlerden ibaret ince detaylı süslemeler, üç sivri kemerli sathi nişe bölünmüş olan yüzeyi tamamen doldurmaktadır. Portal niş kemerinin iç yüzünde terrakotadan iri sekizgen yıldızlar, ayrıca dört kolla birbirine bağlanarak aradaki boşluklar kıvrık dallar palmet ve rumilerle doldurulmuştur. Bu kompozisyon da geometrik ve bitkisel motiflerin bir arada kullanılarak oluşturdukları uyumu görmek mümkündür.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Tezyinatta daha çok portal yüzeyine önem verilen kuzey türbenin süslemeleri orta türbeden daha dikkat çekicidir.

Kuzey Türbe (Celaleddin Hüseyin Türbesi)

Kuzey türbede alçı ve tuğlanın yanında çini malzeme de kullanılmıştır. Türbedeki çini, portal alınlığının tam ortasında kemerin en sivri noktasının üstünde küçük bir parçadan ibarettir. Çini parçası alt kısmında köşeli kırık çizgi meydana getirmek üzere beş kenarlıdır. Türbenin kuzey ve doğu duvarları işlemesiz olup yapının içi de oldukça sade tutulmuştur.

Güney türbe ise tezyinat açısından gelişmiş bir örnektir. Yapının portali ve sırsız terrakota üzerine yazılmış yazılar ve aynı usulle hazırlanmış terrakota süsleme plakaları yeni bir teknik uygulamanın somut örneklerini verir.

Güney Türbe Süsleme

Portali sivri kemerli derin bir nişe sahip olan türbede cephe yüzeyi zengin bir süslemeye sahiptir. Süslemelerde bordürler ve panolar halinde çeşitliliğe yer verilmiştir. Nişteki süslemeler genel olarak geometriktir.

Güney Türbe

Türbenin portali inşa yönünden kuzey türbe ile aynı esaslara dayanırsa da süsleme tekniği ondan farklıdır. Tuğladan yuvarlak köşe payelerinin zengin baklava örgüsü, derin portal nişinde sütunlar üzerine oturan kitabeli kemer, ince kıvrık dallar, plastik rumi ve palmetlerle zenginleştirilmiş nesih bordür kitabeleri yanında örgülü kufi kitabe bordürleri ve diğer geometrik süslemeler yapıyı dikkat çekici yapmaktadır.

Güney Türbe

Güney türbe yapılırken inşaat tekniğinde ilerleme olmakla beraber asıl farklılık ve gelişme süsleme tekniğindedir. Güney türbenin doğu ve güney cephelerinde süsleme yoktur.

Özkent Türbeleri Arka Cepheden

Yararlanılan Kaynaklar

  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • http://www.islamansiklopedisi.info/
  • archnet.org

Ayşe Bibi Türbesi

27 Ocak 2017

Ayşe Bibi Türbesi, Kazakistan’ın Ayşe Bibi köyünde inşa edilmiştir. Yapıya ait bir inşa kitabesi yoktur. Bazı araştırmacılar, yapının mimari ve teknik özelliklerine göre Karahanlılar devrine ait olduğunu düşünürler. Genel kabul, türbenin Karahanlı hükümdarlarından Şemsü’l Mülk Nasır bin İbrahim ile evlenmiş olan Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın kızına ait olduğudur.

Tuğla malzemeden inşa edilen yapı, kare planlı olup 7×7 ölçülerine sahiptir. Cephe köşelerinde, yukarıya doğru incelen silindirik köşe kuleleri bulunmaktadır. Cephelerin ortasında, sivri kemerli birer eyvan yer alır. Doğu cephe hariç diğer cephe yüzeylerindeki eyvanların içinde, sivri kemerli birer pencere açıklığı yer alırken; doğu cephede, yapıya giriş, sivri kemerli açıklıktan sağlanır.

Kubbe, trompların oluşturduğu sekizgen bir kasnak üzerine oturur ve kasnağın kenarlarına dikdörtgen profilli bölümler yapılmıştır.

Ölçüleri dıştan 8.50×8.50 metre olan yapının duvar kalınlığı, yaklaşık 1.60–1.65 metredir.

Yapı, süslemeleriyle dikkat çeker. Çok zengin bir süsleme programına sahip türbede geometrik bezemeler, bitkisel desenleri andıracak biçimde işlenmiştir. Tezyinatta, terrakota ve tuğla malzeme kullanılmıştır. Cepheler, benzer süsleme programına sahiptir ve boş yer kalmayacak biçimde bezenmiştir.

Günümüzde büyük oranda onarım geçiren yapının batı cephesi, iki bölümlü olarak tasarlanmıştır. Merkezde, eyvan açıklığı yer alır. Eyvanın köşeleri, tuğladan mukarnas bingilerle doldurulmuş; ortası ise, düz bir kemerle örtülmüş kavsaraya sahiptir. Kemer, köşelerde bitkisel öğelerle bezenmiş vazo şekilli başlıklı sütunçeler üzerine oturur. Cephenin alt kesiminde duvarlar, eş büyüklükte kare şekilli plakalarla kaplanmıştır Her plaka, çiçek motifiyle süslenmiştir. Eyvan kemerinin üst kesiminde, eyvan kemeri ile iki tarafında kalan kesimler, süsleme şeritleriyle çevrelenmiştir. Bu alanlar, sekiz kollu yıldız ve bu yıldızları birbirine bağlayan haç biçimli plakalarla kaplanmıştır.

Köşe kuleleri, yukarı doğru daralır ve tekrar yukarıda genişlemeye devam eder. Kulenin yüzeyi, tamamen işlenmiştir. Alt kesimler, yan yana yerleştirilmiş altı kollu yıldızlardan oluşmaktadır. Yıldızlar arasında kalan boşluklar, eşkenar dörtgenlerle doldurulmuştur. Yıldızların ortasında, birer gül motifi; eşkenar dörtgenlerin üzerinde ise, asimetrik yerleştirilmiş yaprak motifleri yer alır. Üstteki bölüm ise, sekiz kollu yıldızlar ve bu yıldızları birbirine bağlayan haç profilli plakalardan oluşur. Yıldız formlu parçaların üzeri, birer çiçek motifiyle; haç formlu parçaların üzeri ise, geometrik örneklerle bezelidir. Bu iki bölüm arasına, çiçek ve kıvrım dallarla bezeli bir süsleme bordürü yerleştirilmiştir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Rüçhan Bubur – Kazakistan, Jambul’da, Ayşe Bibi Türbesi
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Balacı Hatun Türbesi

25 Ocak 2017

Kazakistan’ın Talas Havzasında yer alan Ayşe Bibi Köyü’nde inşa edilen Balacı (Babacı) Hatun Türbesi, bölgenin erken tarihli ender örneklerdendir.

İnşa kitabesi tahrip olan yapının, ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. Yapılan araştırmalara göre, türbenin banisinin İlhan Şah ve mimarının Muhammed olabileceği düşünülmektedir.

Balacı Hatun Türbesi, 11. yüzyıl Karahanlı Dönemi yapılarının karakteristik özelliklerini yansıtır. Bu sebeple pek çok araştırmacı, yapıyı 11. yüzyıla tarihlendirmiştir. Türbede, tuğla malzeme kullanımı ve bununla birlikte Orta Asya’da 11. yüzyılda sıkça kullanımına rastlanılan nesih yazı türünün kitabede tercih edilmesi, bu özelliklerin bir kaçıdır. Ayrıca yapının teknik ve tezyinat özelliklerine bakıldığında, Ayşe Bibi Türbesi’nden daha erken tarihlerde inşa edilmiş olabileceği ihtimali üzerinde durulur.

Plan, malzeme ve cephe düzenlemesi bakımından daha çok erken Karahanlı dönemi yapılarına benzeyen türbe, 7X7 metre ölçülerinde kare planlı bir kuruluşa sahiptir.

Yapıya giriş, doğu cephesinde yer alan taç kapı şeklinde düzenlenmiş açıklıktan sağlanır. Türbenin kubbesi, on altı dilimli kasnak üzerine oturur ve kubbeye geçişte tromp kullanılmıştır.

Zaman içerisinde yıkılan kubbenin kasnak kısmı, günümüze gelmiştir ve kalıntılara göre, içten sekiz dilimli bir kubbe, dıştan 16 kıvrımlı piramit şeklinde bir külahla örtülmüştür.

Balacı Hatun Türbesi İçten Kubbe Görünüşü

Türbenin kuzey ve güney cephesinde, birer pencere açıklığı görülür. Bu açıklıklar, yuvarlak kemerle sınırlandırılmıştır. Türbe, tuğla örgü tekniğiyle inşa edilmiş olup, sağlamlığını arttırmak için ardıç ağacı kullanılmıştır.

Türbe, genel olarak sade bir görünüşe sahiptir. Türbenin giriş cephesinde, 3 adet niş yer alır. Ortadaki niş, yan nişlere göre daha geniş ve yüksek tutularak belirgin kılınmıştır. Nişlerin iki yanında, yuvarlak madalyonlar bulunmaktadır. Madalyonlar, batı cephesi haricindeki cephelerde pencere ve kapı nişlerini oluşturan kemerlerin köşelerine yerleştirilmiştir. Cepheyi, dikdörtgen bir şerit sınırlandırır ve üzerindeki tuğla dilimler, cepheyi hareketlendirir. Kubbe kasnağına geçişi oluşturan kuşakta, testere dişi şeklinde bir düzenleme görülür.

Türbenin iç kısmında ise, hiçbir dekoratif unsur yoktur.

Orta Asya ve İslam sanatını kaynaştıran Karahanlıların en önemli eserlerinden biri olan Balacı Hatun türbesi, mimari gelişimiyle kendinden sonra gelen Selçuklu türbe mimarisine de örnek olmuştur.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Gulbanu Koshenova – Kazakistan, Taraz’da Babacı Hatun Türbesi
  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)

Karahanlı Minareleri

23 Ocak 2017

Burana Minaresi

Burana minaresi, 11. yüzyıla ait olup, Orta Asya’da inşa edilen en eski minarelerden biridir. Tokmak şehrinin 15 km güneyinde bulunan minare, yapılan araştırmalara göre, ilk inşa edildiğinde yüksekliği 45 metre olup, 15 yada 16. yüzyıllarda gerçekleşen bir deprem sonucu yıkıldığı düşünülmektedir. Burana’nın şimdiki yüksekliği, 24,6 metredir.

Sekizgen bir kaide üzerinde yükselen silindirik gövdeli minare, yukarı doğru gittikçe daralan bir forma sahiptir. Bu form Karahanlı ve Selçuklu döneminde gelişerek devam etmiştir.

Yapılan sondaj çalışmalarıyla, temelin 5 metre derinliğe sahip olduğu anlaşılmıştır. Temel, dörtgen formda olup, taşlar üst üste konularak örülmüştür.

Tuğla malzemeden inşa edilen kaidenin her yüzü, sivri kemerli ve derin olmayan nişlerle hareketlendirilmiştir. Nişlerinin gerek içleri, gerekse kenarları, tuğla örgüler yoluyla dekoratif bir görünüme kavuşturulmuştur.

Minarenin gövdesi, ince tuğlalarla örülmüştür. Gövdede yer alan 13 kuşağın her birinde, düz örgüden grift örgü sistemine varıncaya kadar çeşitli tipte örgülerle geometrik bir dizi süslemeler yapılmıştır. Süslemelerde, yine tuğla malzemeden yararlanılmıştır.

Minarede kullanılan tuğla örgü tekniği, Uzgend (Özkent) minaresine nazaran daha kaba bir görünüme sahiptir. Süslemede, tuğla örgü dışında alçı süslemeden de yararlanılmıştır. Ancak dayanıklı bir malzeme olmadığı için, günümüze kadar önemli bir kısmı dökülmüştür.

Burana minaresinin güney yönünde, yerden 5.3 metre (6,45) yükseklikte, bir giriş kapısı bulunmaktadır. Bu girişten, spiral merdivenlere ulaşılır. Merdivenlerin üzeri, tahta ile kaplanmıştır.

Uzgend(Özkent) Minaresi

Adını, inşa edildiği Özkent bölgesinden alan Uzgend (Özkent) minaresi, 11. yüzyılda inşa edilmiştir.

Dönem özelliğini yansıtan minare, sekizgen bir kasnak üzerine oturmaktadır. Kasnak üzerinde yükselen silindirik gövde, on iki süsleme kuşağına ayrılmıştır ve her kuşak, farklı şekillerde bezenmiştir. Teknik ve tuğla işçiliğinin geliştiği minarede, gövde kuşakları birbirinden dikey tuğla örgü sırası ile ayrılmıştır. Geniş kuşaklar, daha zengin bir süsleme programına sahiptir.

Tuğla bir gövdeye sahip olan Uzgend minaresi, kuvvetli bir temel üzerine inşa edilmiştir. Toprak altında 2 metrelik bir derinliğe sahip olan temel üzerine inşa edilen kaide yüzeyleri, dikdörtgen sağır nişlerle hareketlendirilmiştir. Minare kapısının bulunduğu sekizinci kenar, süslemesizdir. Yukarı doğru daralan silindirik minare, şerefe ile birlikte 27.40 metre boyutundadır.

Minareye, spiral bir merdiven ile çıkılır. Merdiven basamakları, kesme taş ve tuğladan yapılmıştır. Minare merdiveninin aydınlatılması için, mazgal açıklığı şeklinde 2 pencere vardır.

Görünüş itibariyle sıkça Burana minaresiyle karşılaştırılan minare, süsleme ve işçilik açısından Burana minaresinden daha üstündür. Uzgend minaresinin genel görünüşü, onun, Burana minaresinden hemen sonra yapıldığını gösterir. Günümüzde yapılan onarımlar ve eklemelerle özgünlüğünü bir ölçüde yitirmiştir. Minareye, daha sonraki yıllarda sekiz kemerli bir şerefe eklenmiştir.

Kalan Minaresi

Buhara’nın en büyük külliyesinin bir parçası olan Kalan minaresi, gövdesinde yer alan çini kitabeye göre, 1127 yılında Karahanlılardan Arslan Han tarafından yaptırılmıştır.

Tuğla malzemeden inşa edilen minarenin yüksekliği, 45.60 metre (45.30 m., 46.50 m.) ölçüsündedir. Ongen bir kaide üzerinde oturan silindirik gövdeli minare, yukarı doğru daralır. Gövde sonunda, mukarnaslı konsol kısmı ve 16 adet sivri kemerli açıklık bulunan galeri bölümü yer almaktadır. Galeri üzerinde, mukarnas dolgulu bir şerit yer alır ve en üstte, sivri külahlı tepelik kısmıyla son bulur.

Gövde, 13 kuşak halinde geometrik kabartmalarla süslüdür. Her kuşak, farklı tipte sırlı ve sırsız tuğladan geometrik motiflerle bezenmiştir. Minarede, ikili tuğla gruplarının yatay olarak dama tahtası gibi örülmesi ve aralarının ufak yuvarlak, üçgen ve dikine tuğlalarla dolgulanması şeklinde elde edilmiş süslemeler, baklava, yuvarlak, zencirek, meander, haç, zigzag, fırıldak, sekiz köşeli yıldız, entrelacs gibi motifler yer almaktadır.

Orta kuşaklardan bir tanesinde, kare şeklinde terrakota levhaların yer aldığı bölümde, kitabede kûfî karakterde, Arslan Han ismi geçmektedir.

Mukarnas konsolun altındaki turkuvaz renginde sırlı tuğladan motiflerin olduğu kuşakta, yapının tarih kitabesi yer almaktadır. Bunlar, sırlı tuğlaların Orta Asya’daki ilk örnekleri arasındadır.

İçteki spiral merdivenlerde, aydınlık, silindirik gövdedeki mazgal açıklıklarından sağlanmaktadır.

Çar Kurgan Minaresi

Çar Kurgan minaresi, Özbekistan’da yer alan Tirmiz şehrinin 75 km kuzeyindeki Çar Kurgan köyünde yer almaktadır. Minare, kitabesine göre Ali bin Muhammed el Serahsî tarafından, 1108/1109 tarihinde yapılmıştır.

Sekizgen bir kaide üzerinde yükselen minare, yukarıya doğru daralan yivli gövdesiyle, dönemin önemli bir yapısını oluşturur.

Minare kapısının da yer aldığı kaidenin her yüzeyinde dar ve uzun nişler yer alır. Kapının etrafında, sekizgenlerin kesişmesiyle meydana gelen dörtlü düğüm motifleri kullanılmıştır. Kaide üzerinde, bir şerit halinde dikdörtgen panolarda kûfî karakterde yazılan kitabeler yer alır.

Silindirik gövdeli minarenin yüzeyi, on altı yuvarlak yivli dilime ayrılmıştır. Küçük kemerli nişlerle son bulan yivler üzerinde, kûfî karakterli bir kitabe kuşağı daha yer almaktadır. Yazı kuşağından sonra, yivlerin kısa bir bölüm halinde devam ettiği görülür.

Minare gövdesi, günümüze kadar yıkılmış ve 21.60 metrelik bir bölümü sağlam kalmıştır. Gövde, tuğlaların yatık ve dikey olarak zikzaklı dizilmesiyle hareketlendirilmiştir. İçinde spiral bir merdiven yer alan minarenin şerefe kısmı, günümüze ulaşamamıştır.

Vabkent Minaresi

Buhara’nın kuzeyindeki Vabkent şehrinde yer alan minare, kitabesine göre I. Burhaneddin Abdülaziz tarafından, 1197-98 de inşa edilmiştir.

Kaidesiyle birlikte 40.30 metre yüksekliğindeki minarenin temeli, toprak altında 2 metre derinliğindedir.

Onikigen bir kaide üzerinde yükselen silindirik gövdenin üst kısmında, mukarnaslı konsol bölümü yer alır. Konsol üzerine, on adet sivri kemerli açıklık bulunan galeri kısmı inşa edilmiştir. Galeri üzerinde, benzer mukarnaslı saçak kısmı yer alır ve minare, sivri külahlı bir tepelik ile son bulur.

Gövde, 18 süsleme kuşağına ayrılmıştır. Tezyinatta, tuğla ve terakota malzemeden yararlanılmıştır. Süsleme programında, ağırlıklı olarak geometrik ve bitkisel motifler tercih edilmiştir. Geniş kuşaklar, aralarında farklı tipte geometrik motifler olan ikili tuğla gruplarıyla örülmüştür. Kuşak süslemelerinde; fırıldak, meander, geçme, üçgen, yuvarlak, sekiz köşeli yıldız, baklava, sekizgen, zencirek gibi geometrik motifler yer almaktadır. Bunun yanında kûfî ve divani karakterde kitabe kuşakları da gövdeyi hareketlendirir.

En alttaki kitabe kuşağında, minarenin kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı belirtilmiştir. En üstte, turkuvaz sırlı stilize bitkisel motiflerle zenginleştirilmiş kitabe kuşağında ise, minarenin bitiş tarihi verilmektedir.

Minare, gövdesine açılan iki mazgal pencereyle aydınlatılmıştır. Gövdeye oyulan giriş kapısı, yüksekte olup, bir köprü ile yanında bulunan camiye bağlanmıştır. Benzer uygulamaları, o dönemde inşa edilmiş birçok minarede görmek mümkündür.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • İbrahim Çeşmeli – Orta Asya Camilerinde Tipoloji
  • blog.kavrakoglu.com

Karahanlı Sanatı

15 Ocak 2017

Orta Asya’da kurulan ilk Türk İslam devleti olan Karahanlılar, Maveraünnehir ve Doğu Türkistan bölgesinde, 842-1212 yılları arasında hüküm sürmüşlerdir. Orta Asya geleneklerine bağlı olarak kurulmuş olan Karahanlılar, Karluk Türkleri tarafından Çiğil ve Yağma Türkleri ile birleşerek kurulmuştur. Kendilerine merkez olarak Balasagun kentini seçen Karahanlılar, bu bölgede İslamiyet sonrası ilk Türk sanatını oluşturmuş ve sanat anlayışlarını, daha sonraki medeniyetlere miras bırakmışlardır. Böylece Türk sanatında, ilk kez cami, medrese, tekke, zaviye gibi yapılar inşa edilmiştir.

Mimari

Karahanlı mimarisinde, yaşanılan coğrafyanın etkisiyle, yapı malzemesi olarak kerpiç ve tuğla kullanılmıştır. Örneğin; camilerde, yapının bütününde kerpiç malzeme kullanılırken; minarelerde, tuğla malzeme kullanılmıştır. Kerpiç, dayanıksız bir malzeme olduğu için, yapılar genelde kalıcı olmamış ve günümüze yalnızca tuğladan inşa edilen minareler gelmiştir.

Zamanla yapı inşasında, tuğla malzeme kullanımı artmıştır. Bu geçiş, bir anda olmamış, Küçük Degaron Camii’nde olduğu gibi, her iki malzemenin birlikte kullanıldığı örnekler görülmüştür. 11. ve 12. yüzyıllarda, tuğla malzeme kullanımı artmış ve Talhatan Baba Camii’nde olduğu gibi tamamen tuğladan inşa edilmeye başlanmıştır.

Tuğla malzeme, yapı inşasında kullanıldığı gibi tezyinatta da tercih edilmiştir. Süslemede ayrıca stüko, alçı ve çini malzemede kullanılmıştır.

Camiler

Karahanlı mimarisinin en önemli özelliği, merkezi plan anlayışıdır. Merkezi plan anlayışının ilk uygulandığı mimari yap,ı Talhatan Baba Camii’dir. Bununla birlikte oluşturdukları hafif sivrileşen kubbe tasarımı, tipik Selçuklu kubbesini ortaya çıkarmış, zamanla Timurlu ve Hint-Türk mimarisinde olduğu gibi, bu kubbeler, yüksek bir kasnak ile daha da anıtsal hale getirilmiştir.

Ortada geniş, yanlarda daha dar üç kemerle dışarı açılan Talhatan Baba Cami planı, 16. yüzyılda Osmanlı devrinde, Mimar Sinan’ın, tek kubbeli camileri, aynı prensiple yanlara doğru genişletilerek mekan mimarisi araştırmalarına başlaması bakımından dikkate değerdir.

-Türbeler

Karahanlılar, İslam sonrası Türk sanatına türbe mimarisini getirmiş ve en önemli yapı grubunu oluşturmuşlardır. Kazakistan’ın Talas şehrinde, 12. yüzyılda inşa edilen Ayşe Bibi Türbesi ve Balaci Hatun Türbesi, Karahanlılarda türbe mimarisinin gelişimini yansıtır. Türbelerde, genel olarak kare ve sekizgen plan kuruluşu hakimdir. Tuğla ve kerpiç malzeme birlikte kullanılmıştır.

Soldaki Ayşe Bibi Türbesi, Sağdaki Balacı Hatun Türbesi

Karahanlı türbeleri, zengin süslemeleri ile de öne çıkmaktadır. Özkent, Ayşe Bibi ve İbrahim bin Hüseyin Türbeleri, dış süslemeleriyle; Şah Fazıl Türbesi ise, iç süslemeleriyle dikkat çeker.

Şah Fazıl Türbesi

Karahanlı mimarisinin dikkate değer bir diğer gelişimi de, kubbeye geçişte yonca biçimli trompun kullanılmasıdır. Bu uygulamanın en güzel örneğini, Tim’deki Arap Ata Türbesi’nde görmek mümkündür.

-Minareler

Karahanlı minareleri de oldukça önemlidir. Adeta bir kule görünümü veren minareler, yukarı doğru daralan, silindirik gövdeli yüksek yapılardır. Gövde, kaide üzerinde yükselir ve yüzeyinde mazgal pencereler yer alır. Gövde, şeritlere ayrılır ve her şeritte farklı bir tuğla dizimiyle oluşturulan süslemeye yer verilir. Külah kısmı bulunmayan minareler, daha çok kubbeyle son bulur. Karahanlı döneminden kalan Özkent (Uzgend), Burana ve Kalan minareleri, bu türün önemli örnekleridir.

Soldan sağa doğru Özkent (Uzgend), Burana ve Kalan minareleri

Karahanlılara ait Burana Kale diye de anılan Burana minaresi, en eski Türk minaresi olması yönünden önemlidir. Bir başka önemli minare de Özkent minaresidir. Özkent minaresi, süsleme ve işçilik bakımından Burana minaresine göre daha üstündür.

Türk mimarisindeki eyvanlı medreselerin ilk örneklerine, Karahanlılar’da rastlanılmaktadır. Tamgaç Buğra Han Medresesi, bu tipin önemli bir örneğidir.

-Kervansaraylar

Türk mimarisinde, en eski kervansaraylar, Karahanlılardan kalmış olup, bunlara ribat adı verilmiştir. Karahanlı kervansaraylarının mimarisi ve planları, daha sonra Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçuklularının yaptırdığı kervansaraylarda geliştirilmiştir. Ribat-ı Melik kervansarayı, Karahanlı döneminin en önemli eserlerinden biridir. Cephe ortasında yükselen, sivri kemerli portal kompozisyonu, Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları, Osmanlı ve Timur devri mimarisinde esas olmuştur.

İki avlulu kervansaraylara örnek olan Akçakale Kervansarayı, kerpiç ve tuğla malzeme ile inşa edilmiş olup, dört eyvanlı plan tipine uygun yapılmıştır. Kervansaray, dış görünüşü ve planı yönünden Büyük Selçuklu eseri Ribat-ı Şerif’in öncüsü sayılmaktadır.

Soldaki Akçakale kervansarayının sağdaki ise Başane-Kurtlutepe kervansarayının planı.

Kurtlu Tepe şehir (Başane) harabelerinde bulunan kervansaray ise, diğerlerinden farklı bir planla ve Analdolu’da Selçuklu kervansaraylarının küçük bir benzeri olarak karşımıza çıkar.

Karahanlı mimarisinde saraylar, merkezde avlu ve avlunun simetri eksenleri üzerinde eyvanlar, köşelerde ise odalarla oluşturulmuş bir mimari plana sahiptir. Tirmiz Sarayı, dönemin önemli bir eseridir.

Edebiyat

Uygur hanlığının varisi sayılan Karahanlı devletinde edebiyat dili, Uygur-Karluk ve Oğuz-Kıpçak dillerine dayanıyordu. Edebiyatın biçim, tür ve nitelikleri ise, büyük ölçüde Arap ve İran edebiyatlarından etkilenirdi. Bozkır kültüründen geçiş aşaması olan bu dönemin en önemli eserleri, Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügat’it Türk” adlı eseri ile Yusuf Has Hacip’in “Kutadgu Bilig” adlı eseridir.

Ahmet Yesevî’nin tasavvuf düşüncesiyle temellenen “Divan-ı Hikmet” adlı eseri, bazıları aruz, bazıları da hece vezninde söylenmiş şiirlerden oluşur.

Karahanlı Dönemi edebiyatından günümüze kadar kalan metinler, sözlü halk edebiyatından, İslâm dininin benimsenmesinden sonraki edebiyata geçiş döneminin ürünleridir. Bu eserler, din dışı konuları henüz işlemeye başlamamıştır. Bunlar, genel nitelikleriyle didaktik, dini ve tasavvufî ürünlerdir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Oktay Aslanapa – Türk Sanatı
  • Mustafa Cezar – Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimari (İş Bankası Kültür Yayınları)
  • MEB – Sanat Tarihi 2

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Dr. Halil ATILGAN : “Dört Oğlum Cephede Durur, Topalım Kahrımı Çeker”


Dr. Halil ATILGAN : “Dört Oğlum Cephede Durur, Topalım Kahrımı Çeker”

07 Ağustos 2020

Ağıt: Türklerin en eski sözlü kültür ürünlerindendir. Çeşitli olayların ölenlerin ardından duyguların dile dökülmesidir. Anadolu’nun her tarafında ağıt yakılmasına rağmen bu gelenek Güneyde, Çukurova, Osmaniye, Düziçi, Adana, Karaisalı, Kadirli, Kozan, Ceyhan, Orta Anadolu’da Kayseri, Sarız, Pınarbaşı yöresindeki Türkmen oymaklarında daha da yaygındır. Özellikle Afşar Türkmenleri bu konuda varlığını kanıtlamış, Sarıkamış Ağıtlarının çoğu Afşar analarının gözyaşı olarak günümüze ulaşmıştır. Türkler duygulu bir milletir. Duygusunu yaktığı ağıtlarla, türkülerle dile getirir. Onun için Anadolu’nun en hücra köşesinde bile ağıt yakan birini bulmak mümkündür. Bizim Çukurova’da ağıt söyleyene ağıtçı, irticalen söylediği dörtlüklere de yakım denir. Çukurova’da yakım-yakmak, söylemek, demek, yakıştırmak, diyeceğini dörtlüklerle ifade etmek anlamındadır. Onun için “Ağıt söylemek” yerine “Ağıt yakmak” tabiri kullanılmış, bu tabir Anadolu’ya da dalga dalga yayılmıştır.

Ağıtlar zamanla ferdiliklerini kaybederek halkın ortak malı olurlar. Kısaca anonimleşirler. Kendine özgü bir kalıbı yoktur. Uyaklı olanlar 7, 8 ve 10’lu hece ölçüsüne göre yazılırlar. Yaygın olanı ise 8 heceli olanıdır. Ağıtlar uyaklı ayaklı olduğu gibi uyaksız, ayaksız da olabilir. Uyaksız ağıtlar kişinin içinden geçenlerin dışa yansıması olarak değerlendirilir. Kişi duygularını konuşur gibi dile getirir. Aslında ağıt söylemenin kuralı olmamakla birlikte kafiyeli ağıt söylemek marifettir. Rağbet gören de budur. Ağıtların: Erkek tarafından yakılanları olsa da genelde kadınlar tarafından yakılır. Kerkük’te bu işi para karşılığı yapan ağıtçıların olduğu da bilinmektedir.

Ağıtlar kişiyi anlatıyorsa, o kişinin meziyetlerini, özelliklerini, güzelliklerini dile getirir. Onun için ağıtlara kişileri anlatan methiyeler de denilebilir. Ağıtlar ölenin ardından, cenazesinin başında, gıyabında söyleneceği gibi, üstünden çıkan kıyafetlerine de ağıt yakılır. Ölünün üstünden çıkan kıyafetlere Çukurova’da “soyka” denir. Ağıt yakan ölünün “soyka”larını eline alarak her birini tek tek kaldırır ve dörtlüklerini sıralar.

Ağıtlar türkü ve destanla iç içedir. Genelde her ağıtın bir ezgisi vardır. Ezgiler uzun hava ya da kırık hava formundadır. Söz ve müziği halk tarafından benimsenen ağıtlar zaman içinde türküleşerek bize ulaşır. Ormancı, Gelin Ümmü, Gelin Ayşe Celal Oğlan ve Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım üstüne yakılan dörtlükler ferdiliklerini kaybederek bize ulaşan türküleşmiş ağıtlardır. TRT’nin Türk Halk Müziği repertuvarı incelendiğinde ferdiliklerini kaybederek türküleşen çeşitli örnekler görülecektir. Türküleşmeyen ağıtlar ise kaynaklara söz olarak geçer. Yakılan ağıtlar kişisel olduğu gibi toplumsal hadiseleri de dile getirir.

Anadolu’da, tıpkı ağıtlar gibi acının, ıstırabın tarihi de çok eskidir. Çeşitli zulümlerle karşılaşan, derin acılarla kucaklaşan Anadolu acıların bıraktığı izlerle bugüne kadar gelmiş, toprağı kadar insanları da acılarla yoğrulmuştur. Onun için Anadolu’da acının var oluşuyla ağıtları da var olmuştur. Kısaca ağıtlar acının var olmasıyla birlikte doğmuş, bu güne kadar da varlığını korumuştur. Anadolu insanı ağıtını yakarken söz ve ezgi güzelliğini hiç düşünmemiş, doğallığını korumuş, duygularını içinden geldiği gibi dörtlüklerle dile getirmiştir. Yakılan ağıtların önemli özelliği yaşanmış hadiselere dayanmasıdır. Her ağıtın kendine has bir hikâyesi vardır. Kaynağını gerçek hayattan alan ağıtlar dilden dile dolaşarak geçmişi günümüze ulaştırırlar.

Konuyla ilgili bir tek ağıt yakıldığı gibi birden fazla da ağıt yakılır. Birden fazla yakılan ağıtlar daha çok toplumsal hadiseleri dile getirir. Sarıkamış, Yemen, Mihrali Bey ve Kızılırmak toplumsal hadiseleri dile getiren ağıtlar arasında ilk sırayı alırlar. Yemen’de kum tipisi, kızgın çöl sıcağı, Sarıkamış’ta dondurucu soğuğun can alması çeşitli kişiler tarafından dile getirilmiştir. Ağıt yakmak milletimizin ortak duygularından biridir. Türk kültüründe köklü bir maziye sahip olan ağıt yakma, çeşitli Türk boylarıyla günümüze kadar gelmiş, geçmişle geleceği birbirine bağlayan önemli bir köprü olmuştur.

Türklerde İslamiyet öncesi ağıtlara“Sagu” deniliyordu. Sagular: “Yuğ” denilen törenlerde ölen kişilerin özelliklerini ve güzelliklerini, erdemlerini ve onlara duyulan acıları dile getiren şiirlerdi. İslamiyet öncesi bu şiirlere “sagu”, İslamiyet’ten sonra “ağıt”, divan edebiyatında da mersiye denildi. Mehmet Akif’in Çanakkale üstüne yazdığı müthiş dizeleri güzel bir “mersiye” örneği olarak bize ulaştı.

Bize ulaşan bazı olaylar var ki anlatılamaz. Yaşanır. Tıpkı ağıtlarımızdaki, türkülerimizdeki olaylar gibi. İşte benim de anlatamadığım ama yaşamaya çalıştığım hadiselerden biri Sarıkamış’tır. Türkiye’nin çok yerini görmeme rağmen Sarıkamış’a yolum düşmedi. Onun için de özelliklerini tanıyamadım. Ama ağıtlarıyla ruhumda, beynimde, benliğimde yaşadım. Onu tanımama türküleşen Sarıkamış ağıtları vesile oldu. Tıpkı Çanakkale gibi, Yemen gibi. Çanakkale’yi ve Yemen’i ben değil çoğumuz ağıtlarla tanıdı. Demek ki bir yerin tanınmasında adına yakılan türküler, ağıtlar önemli bir etken olmuş. Adana, Kırşehir, Samsun, Urfa, Erzurum, adına yakılan türkülerle ününe ün katmış, kişiler ili görmese de türkülerinde adını duymuş, anlatılan yerleşim birimi müzikle bütünleşerek bizlere ulaşmıştır. Onun için de ulaşan bilgi kulaklarda ebediyen yerini koruyacak, hiçbir kuvvet onun unutulmasını sağlayamayacaktır. Yakılan türkü ve ağıt zaman içinde müteakip defalar tekrar edildiği için kişi, o yöreyi görmese de ağıtlarıyla yaşayacak, türküleriyle tanıyacaktır. “Çanakkale içinde aynalı çarşı” dizesi olmasaydı Çanakkale ilimiz hiçbir zaman adını bu kadar geniş bir kitleye duyuramayacak, Aynalı Çarşı’yı kimse bilemeyecek, reklâmını yapsa dahi Çanakkale de, Aynalı Çarşı da bu kadar üne kavuşamayacaktı. Onun ünlenmesini sağlayan tek sebep türkülerle anlatılmış olmasıdır. Muş için de, Sarıkamış için de durum aynıdır. Öyle ise Sarıkamış üstüne yakılan ağıtlar yörenin yurt sathına duyulmasında önemli bir etken olmuştur.

Daha önce de söylediğimiz gibi yöre üstüne yakılan ağıtlar o yörenin tanıtımında, adının geniş kitlelere duyulmasında önemli bir paya sahiptir. Bunun da kaynağı üstüne yakılan türküler ve ağıtlardır. Sarıkamış’ta üstüne en çok ağıt yakılan yörelerden biridir. Ben Sarıkamış’a, Soğanlı’ya, Altınbulak’a gitmedim, görmedim. Ama üstüne yakılan ağıtlarında Soğanlı’yı da Altınbulak’ı da yaşadım. Gidip Sarıkamış’ı göremesem dahi onu ağıtlarında yaşmaya devam edeceğim. Çünkü Sarıkamış: Ayağı çarıklı gidip de çarıksız dönemeyenlerin söylediği bir ölüm türküsü, dönüşü olmayan bir yolun ayak sesidir. Sarıkamış: Sıfırın altında -40 derecede donan on binlerce vatan evladının çığlığı, donuyorum diyerek haykırışın sesidir. Binlerce vatan evladının nefesinin buz tuttuğu, dört çocuğunu kaybeden Sindelli Ağıtçı Kara Zala’nın feryadıdır.

Sarıkamış: Anaların “guzum” diyerek çırpınışının, dizlerini döverek uğunuşunun sesidir. Edirne’den Ardahan’a, Adana’dan Artvin’e, İzmir’den Sivas’tan Kafkasya’ya gidip de dönemeyenlerin ağıtlarına, türkülerine yansıyan dizelerdir. Sarıkamış: Türk insanın içinde bir yara, gözünü budaktan esirgemeyen Mehmetçiğin bilerek ölüme gidişinin hazin bir hikâyesidir. Şiirdir, koçaklamadır, cengi harbidir, kahramanlık destanıdır. Yaşanılan acıların en acısıdır Sarıkamış. Gerdeğe girmedik kızların yavuklusunu yitirdiği, yazlık elbiseyle donarak kaybolup giden körpe fidanların, ana “guzuları”nın alın yazılarının yazıldığı yerdir Sarıkamış. Vatanı için bıyığı terlememiş delikanlıların yitip gittiği yerdir Sarıkamış. Ağıtların birbirine ulandığı, beyaz gecenin sabahının olmadığı yerdir Sarıkamış.

Bu kadar acıların yaşandığı, türkülerin, ağıtların yakıldığı olay için Mustafa Küpeli: “Sarıkamış`a Dönüşü Olmayan Yolculuk” başlıklı yazısında hadiseyi şöyle dile getiriyor. Aynen Aktarıyorum: “Bildiğiniz gibi Türk Savaş Tarihinin en üzücü olaylarından biri olan Sarıkamış dramının 93. yıl dünümü bir etkinlikle yine hüzünle anılacak. Bardız’dan, Kızılçubuk’tan başlayan bir tahruz öyküsü yürekleri dağlayacak. Komutanlar; öğrencilerin kardan yaptığı şehit siluetlerine bakarak vatan için seve seve can veren vatan evlatlarının kahramanlığını anlatırken akıp giden gözyaşları yine sel olup akacak.

Askeri kırdıran Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha Kars’a ulaşmadan Allahuekber Dağları’nda, Soğanlı Dağı’nın eteğinde Şenkaya’ya yakın Bardız Deresi’nde, Çil Horoz Dağı’nda, Çakır Baba’da donarak şehit oldular. Asıl donma zirveye yakın yerde Taht Yaylalarında oldu. Bu harekâtın askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyüktü. Sarıkamış harekâtından sonra geride ağıtlar, figanlar ve bugün bile başımızı ağrıtan sorunlar kalmıştır. Enver Paşa’nın adamları 20 yıl gazetecileri bölgeye sokmamıştır. Bu yüzden savaşın bütün tanıkları yok olmuş. Kimi der tek kurşun atmadan 90 bin asker şehit verilmiş. Kimi der 70 bin, kimi de der 60 bin. Tarihçiler tarihsel bir sorumluluğu yerine getirmek için yarım asır sonra kaleme alınca Sarıkamış tarihi dramı böyle eksik bazen de yanlış yazılmıştır.

Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı sırasında ilân edilen seferberlikle, eli silah tutan her Türk askere alınmış, özellikle bu askerlerden Sarıkamış Harekâtına katılanların çoğu geri dönmemiştir. Seferberlik sonrasında, her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır.

(…) ‘Bu konuyla ilgili düşüncelerini Necip Topuz ise şöyle anlatır; ‘Yemen’de kızgın çöllerde, Çanakkale’de derin sularda, Sarıkamış’ta dondurucu soğukta yitip giden Anadolu çocuklarının hikâyesini barındırır. Bu yerler aslında bir imparatorluğun ayakta kalmak ve yaşamak için son çırpınışlarının adıdır. Koca çınarımız, içinden kemiren kurtlar, gövdesini kesmeye çalışan düşmanları yüzünden çatırdayarak yıkılırken, çıkan feryadın adıdır. Yemen, Çanakkale, Sarıkamış… Acımız derindir, hüzünlüyüz, kalbimizde bir burukluk var.’

(…) Sarıkamış gazilerinden Balıkesirli Mehmet oğlu Ahmet Ağa da yaşadıklarını: ‘24 Aralık’ta Sarıkamış’a doğru yürüyüşe geçen askerlerimiz, gece dağa tırmanmaya başladılar. Şiddetli soğuk, korkunç tipi altında, gecenin karanlığında birbirlerine tutuna tutuna, karlara bata çıka yol almaya çalıştılar. İliklerine kadar titreten tipinin şiddeti karşısında üzerlerindeki soğuk yüzü görmemiş yazlık kıyafetleri ile yürüdüler. Yol yokuş bitmek bilmiyor, kara saplanmış ayaklara geçit vermiyordu. Yol bitmeli, kar aşılmalıydı, nasılsa her gecenin bir sabahı vardı. İşte, bu gece yürüyüşü sırasında önce gözler donmuş, kör olduğunun kimse farkına varamamış. Sabahın ilk ışıklarını görememiş, hala gece karanlığı devam ediyor zannetmişlerdi. Yüreklerinin aydınlığında yürümeye çalışmışlar… Yollarını aradılar, karlara saplandılar ve geride kalmaya başladılar… Geride kalanlar yavaş yavaş donuyordu. Kapkara gecenin sabahını göremediler… Sağ kalan birkaç asker için bir daha sabah olmadı. Sarıkamış’a yaklaştıklarında kar erimemiş ama onları eritmişti… Soğuğa birde açlık eklendi. Erzak getiren birliklerin askerleri de donarak öldüğünden, açlık sağ kalanları da perişan etmişti’ diyerek hadisenin vahametini böyle dile getirmiştir. “

Bu ve benzeri yazıları okuduktan sonra Sarıkamış ağıtlarının neden bu kadar yanık, içli, niye bu kadar efkârlı olduğunu daha iyi anladım. O ağıtları dinledikçe içim burkuldu. Yüreğim yandı. Anaların feryadı gözümde canlandı. Canlandıkça Sarıkamış’ta yaşanan hadiseler yüreğimde katmerlendi, kat kat oldu. Halk Ozanı İmami’nin okuduğu Sarıkamış ağıtıyla yüreğim daha da yandı, tutuştu. Ozan kasetinde ağıtın hikâyesini anlatıyor. Fonda yanık bir zurna çalıyor. Nasıl çalıyor. Aman Allah’ım yürek dağlıyor. “Seferberlik harbinde 1914 – 1915’li yıllarda Sarıkamış’ta, Soğanlı Dağlarında, Altınbulak bölgelerinde tek kurşun atmadan 90 bin askerimiz karda, buzda, donarak şehit olmuştur. Yurdun dört bir köşesinden askerler olduğu gibi Kayseri, Pınarbaşı, Sarız, Tomarza ve Çukurova’dan da binlerce askerimiz şehit olmuştur. Bunların birçoğu Avşar Aşiretindendir. Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Sindel köyünden Afşar kadını Kara Zala‘nın (Zeliha) 5 oğlundan 4’ü seferberlik harbine katılır. Evde kalan bir oğlu da topaldır. Dört oğlu bir daha geri dönmez. Sarıkamış’ta şehit olur. Bunun üzerine ağıtçı Kara Zala eliyle dizlerini döverek uğunur.”

Elif bekâr Cennet bekâr
Acemi talime çıkar
Dört oğlum cephede durur
Topalım kahrımı çeker

Sarıkamış Altınbulak
Soğanlı’yı biz ne bilek
Bizim uşak gökçek[1] gezer
Ağca zubun[2] kara yelek

Yüzbaşılar binbaşılar
Tabur taburu karşılar
Yağmur yağıp gün değence
Yatan şehitler ışılar

Gadasını aldığım Eşe
Tekerim dayandı taşa
Seferiberliği durdur
Elin’öpem Enver Paşa

Sivas’tan Sarıkamış’tan
Yatamıyom kara düşten
Hastam ağır arabacı
Yavaş indirin inişten

Adamı olan herk ediyor
Olmayanlar terk ediyor
Her nereye vardım ise
Gelinler çifte gidiyor

Sarıkamış alkan oldu
Zalim Urus[3] murat aldı
Kimsesiz kız dul gelinler
Kara giyip saçın yoldu

Kara Zala’nın beş oğlundan dördü Sarıkamış’ta şehit olmuştur. Evde kalan oğlu ise topaldır. Dört oğlum cephede durur / Topalım kahrımı çeker diyerek bir ananın nasıl çaresiz kaldığını, feryadını, anlatmaya çalışır. Anlatmaya çalışsa da onun dört oğlunun acısını kim bilebilir. Onun gibi kim yanabilir ki. Hani bir söz vardır:”Ağlarsa anam ağlar / Gayrısı yalan ağlar” derler. Evet, Kara Zala’nın acısını ana olanlar anlasa da yine Kara Zala kadar yanamaz, uğunamaz.

Çukurova’da iyi ağıt yakanlar “uğundu” sözcüğüyle anlatılmaya çalışılır. Uğunmak, dövünmek, elini dizlerine vurarak ağıt yakmak, ölenin acısıyla fırıldak gibi dönmek anlamında kullanılır. Özellikle Afşar anaları bu konuda rüştünü ispat etmiş, ağıt yakma geleneğinde en ön saflarda yerlerini almıştır. Gidip de dönmeyen canlar, gelinlik kızların yavukluları dile gelir Afşar anasının dizelerinde. Gözü yaşlı ana yutkunmadan, gözünü kırpmadan okumuşluğu yazmışlığı, kâğıdı kalemi olmadan dile getirir duygularını. Gözyaşıyla yunup arınan şehit oğluna, donarak dağlarda yitip giden genç fidanlara seslenir. Rus onun için can alıcı değildir, Onun için de: “Benim korkum Ruslar değil / Karakışa kurban verdim” diyerek can alıcının tabiat şartları olduğunu açıkça ifade eder.

Gene uğru[4] kış geliyor
Görmeyene hoş geliyor
Şu Sivas’a giden kağnı
Dolu gidip boş geliyor

Aziziye baba yurdum
Kafkasya’ya tabya kurdum
Benim korkum Ruslar değil
Karakışa kurban verdim

Sarıkamış ne aralı
Kimi ölmüş kimi yaralı
Bunu duymuş var mı ola
Yalan dünya kurulalı

Kimini gülle götürdü
Kimini toplar yatırdı
Kör olasıca Moskoflar
Neçe ocaklar batırdı

Hücum borusu vuruldu
Asker hücuma kalkıyor
Sağ böğrümden vuruldum
İki başlı kan akıyor

Uşak gitti sürüyünen
Asker kalkar boruyunan
Hangi eve vardıysam
Bir gelin var karıyınan

Yaslı deli gönül yaslı
Acep nedir bunun aslı
Kardeşler kana belenmiş
Kara don gülgülü[5] fesli

Soğanlı’da bir harp oldu
Neçe canlar telef oldu
Sarıkamış alınışın[6]
Sağ olanlar mektup saldı

Yağan karların altında
Kara çadır var mıydı
Top gürleyip gelir kene
Acep derdin var mıydı

Dokuz kardeşi ölenin
Benim gibi olur bacısı
Sivas’ta tabur dökülmüş
Benim anamın kuzusu

Sarıkamış üstünde kar
Kar altında Mehmet yatar
Gülüm donmuş kara dönmüş
Gören sanmış yârin sarar

Kimi Yemen kimi Harput
Üzerinde ince çaput
Avut yiğit gönlün avut
Yâr sarmazsa Mevlâ’m sarar

Yukarıda, “Sarıkamış`a Dönüşü Olmayan Yolculuk” başlıklı yazıdan yaptığımız alıntıda: “Seferberlik sonrasında her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır” deniliyordu. Bu tezi yukarıda tümünü verdiğimiz Afşar anasının şu dizeleri de doğruluyor: “Hangi eve vardıysam / Bir gelin var karıyınan.” Evet, askere alınmayan gelinle koca karı. Başka kimse yok. Köyler boşalmış. Vakit namazı kılacak kimse yok. Buna yürek mi dayanır, özek mi dayanır. Elbette dayanmaz. Kara kışa kurban verilen yiğitler için ancak ağıtlar yakılar. Afşar anası da öyle yapar. Yangınını dizelerine dökerek alır hırsını:

Sarıkamış’ta var maşın[7]
Urus yığmış ağır koşun[8]
Bizim asker açık çıplak
Dağlarda büyüdü kışın

Çadırlar dağa kuruldu
Hücum borusu vuruldu
Bir Sarıkamış uğruna
Doksan bir fidan kırıldı

Yaşa padişahım yaşa
Kan bulaşmış çatık kaşa
Biz Urus’a esir düştük
Sebep oldu Enver Paşa

Sarıkamış içi meşe
Urus yaktı hep ateşe
Bizi koydun eli bağlı
Nere gittin Enver Paşa

Binboğa’ya kar çok yağar
Karlar yatar namlı namlı
Dört birader babam oğlu
Nenni gardaşlar nenni

Anam da yok babam da yok
Varamam yollarım ırak
Su isterim verenim yok
Başucumda bacım gerek

Evet, Afşar anasının dizelerinde, kaynaklarda: “Bir Sarıkamış uğruna / Doksan bin fidan kırıldı” deniliyor. Gerçekten ne kadar kaybımızın olduğu konusunda da kaynak taraması yaptım. Kaynaklarda çelişkili bilgiler var. Çoğunluğu doksan bin askerin donarak öldüğü yönünde. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de doksan bin kaybımızın olduğunu biliyorum. Fakat bulduğum bazı kaynaklar kaybımızın doksan bin olmadığını söylüyor. Konuyla ilgili internette bulduğum forum.memurlar.net/topic.aspx sitesindeki yazıyı aynen aktararak bilgilerinize sunmak istiyorum:

“Sarıkamış’ta Rus ordusunu imhayı planlayan Enver Paşa, 22 Aralık 1914’te Erzurum’a gelerek harekâtı başlattı. Enver Paşa, 5 Ocak 1915’te durumun iyice kötüye gittiğini görünce, ‘Ben İstanbul’a dönüyorum’ diyerek Türk Tarihinin belki de en çok tahrif edilmiş savaşlarından biridir. Yukarıda harekâtın ana hatları verildiği için ben sadece savaştan sonraki kayıplarla ilgili bilgi vereceğim. Hem Rus hem Türk kayıtları kesindir: Türk ordusu dağlarda donmayı beklemek bir yana Rus güçleriyle şiddetli çarpışmalara girişmiş ve başarıya bir nefeslik mesafeye kadar gelmiştir. Saldırının başarısız olmasının nedeni ordumuzun geleneksel yumuşak karnı olan ikmal sisteminin bozuk arazide çökmesidir. Buna rağmen bile asla bir bozgun söz konusu değildir; Rus kayıtlar 9. Ordunun düzenli bir çekilme gerçekleştirdiğini söylemektedirler. Kayıplara gelince, doksan bin donan Mehmetçik balonu patlamaktadır. Hem 9. Ordu kayıtlarına, hem de savaş meydanını elinde tutan Rus Ordusunun yaptığı sayıma göre Türk güçleri çatışmalardan ve soğuktan toplam 23 bin ölü vermiştir. Buna ek olarak 9 bin kadar da kayıp ve esir ile toplam zayiat 32 bin kişidir. Buna çoğunluğu sonradan toparlanan kaçakları da ekleyince en nihayet 57 bin savaş dışı asker çıkmaktadır.

Tek kurşun atamadığımız söylenen Rus ordusu ise 10 bini sırf donmadan olmak üzere toplam 30 bine yakın kayıp vermiştir. Stratejik alanda ise, bizzat Enver Paşanın hazırladığı Sarıkamış Planı başta Rus Kafkas Ordusu Başkomutanı General Yudeniç tarafından ‘Son derece cüretkâra ne ve akıllıca düşünülmüş, başarıyla uygulanabilmesi halinde tüm Kafkasya’daki Rus egemenliğini bitirecek bir plan’ olarak nitelendirilmiştir. Peki, arşiv kayıtları böyleyse 90 bin Mehmetçik hikâyesi nereden gelmektedir? Sarıkamış harekâtı hakkında atıp tutanların hepsi sadece ve sadece tek bir kaynağa dayanmaktadır. O da 9. Kolordu Kurmay Başkanı Şerif Köprülü’nün 1921’de akşam gazetesinde yayınlanan, daha sonra da ‘Sarıkamış ihata manevrası ve meydan muharebesi’ adıyla kitaplaştırılan şüpheli anılarıdır. Şüpheli diyorum zira sene 1921 ve mütareke basını ile işbirlikçi sultan hükümeti tam gaz ittihatçıları karalama kampanyası yürütmektedirler. Hâlbuki hem Türk, hem de Rus ordu kayıtları Türk kaybını inatla 33 bin ölü, kayıp ve esir olarak veriyorlar. Buna itiraz edecek kişilere ise şunu demek isterim: ‘Belgeler konuşunca herkes susar’ çoğu tarihçinin bildiği bir ilkedir. İstatistik verileri çok hassas bilgilerdir 1. elden belgelere dayanılmadıkça inanılmazlar. Bu yüzden muharebe zayiatları gibi kesin bilgiler verecek kişilerin muğlâk 3. elden kaynakları göstermesi geçerli değildir. Sarıkamış harekâtı artık bir karşıt propaganda malzemesi olmaktan çıkarılmalı, gerçekler söylenmelidir” deniliyor.

SONUÇ: Evet, gerçekler söylenmeli, kapalı kutular açılmalı, açılması için de eli kalem tutan tüm tarih araştırmacıları seferber olmalıdır. Ben tarihçi değilim. Sarıkamış’ı derlediğim ağıtlarıyla tanıdım, Halk Ozanı İmami’nin türküleriyle onu benliğimde yaşadım. Bu yazı münasebetiyle daha da yakından tanıma fırsatı buldum. Toparlayabildiğim kadarıyla Sarıkamış üstüne yakılan ağıtları bu yazıyla birlikte sunmaya çalıştım. Yöre ile ilgili yakılan ağıtların o yörenin tanıtımında çok önemli bir etken olduğunu örnekleyerek yine bu yazı münasebetiyle aktarmaya çalıştım. Yararlı olabildikse ne mutlu diyor, tespit ettiğim Sarıkamış ağıtlarıyla satırlarımı noktalamak istiyorum.

Sarıkamış Sarıkamış
Düşman gelmiş yaka yaka
Sürmeli Ali esir gitmiş
Dört yanına baka baka

Toplar cepheden kuruldu
Yunan’ın boynu buruldu
Ayan olsun dertli anam
Yalnız Musa’n mı vuruldu

Hücum borusu vuruldu
Asker hücuma kalkmıyor
Yandım anam deyince
Gardaş gardaşa bakmıyor

Anam ağlar babam ağlar
Toptan dumanlandı dağlar
Ayan olsun dertli anam
Doktor yaralarım bağlar

Boz Omar’ım Ağ Murat’ım
Yıradım oğlum yıradım[9]
Dokuz oğlan anasıyım
Elden orakçı[10] aradım

İbrişimin kozaları[11]
Battı Afşar kazaları[12]
Sarıkamış’ta ölmüşler
Gonca gülün tazeleri

Böyle uzun dal mı olur
Şöyle çürük kol mu olur
Bir obada bir ocakta
Yedi gelin dul mu kalır

Motora gönlüm motora
Topu yükledik katıra
Sabahaçe yatamıyom
Neler geliyor hatıra

İnci sandım dişlerini
Kalem sandım kaşların
Örzülemiş[13] eşlerini
Gelin Fatma Hürü’yünen[14]

Oğlum gittin mi yesire[15]
Kaşların vermem Mısır’a
Kaba döşekte yatarken
Nasıl dayandın hasıra

Aman benim yavrularım
Narman Dağlarında kalan
Yedi oğlan anasıyım
Şimdikçe de oldu yalan

Aman kuzum aman kuzum
Narman Dağlarında gezin
Yedi oğlan anasıyım
Hiç birin görmüyor gözüm

Top başında gürleyerek
Almış gitmiş yarısını
Atını içeri çekin
Edem[16] satsın dorusunu

Bardız Deresi kan çağlar
Analar ciğerin dağlar
Çil Horoz Dağı salında
Nice nişanlılar ağlar

Allahüekber Kars’ın dağı
Mübarek şehit yatağı
Allahüekber de söndü
Doksan bin evin ocağı

Allahüekber kar boran
Tırmandık dağlara yayan
Gökten ateş dökülse de
Yılar mı hiç Ali Osman

Allahüekber yan yatar
Kızarmış da güneş bata
Allahüekberin döşünde
Neçe bin şehit yatar

Yaşıtlarını gördükçe
Günde bin kere ölüyom
Yedi oğlan anasıyım
Elden fitre alıyom

Aşağıdan ses geliyor
Figan bağrımı deliyor
Kör olasın Enver Paşa
Gelinleri el alıyor

Yaşa babam oğlu yaşa
Kan bulaştı çatık kaşa
Biz Urus’u alt ederdik
Sebep oldu Enver Paşa

Sarıkamış’ta var maşın
Urus yığmış ağır koşun
Bizim uşak açık çılpak
Dağlarda büyüdü kışın

Hak için oruç tutarım
Deseler Murat’ın yolda
Gelinleri taksim ettim
Kimi sağda kimi solda

Redifleri topluyorlar
Onlar da kaçmak derdinde
Nuri Mehmet’in mezarın
Uşaklar görmüş Mardin’de

Yüksek hükümet sarayı
Var mı bu işin kolayı
Gardaşı asker etmişler
Nerde taburu alayı

Gadanı aldığım çavuş
Nerde ettiniz dövüş
Taşına kurban olduğum
Gardaşın yattığı koğuş

Soğanlı da soğan olur
Kar tipisi boran olur
Urus’u bozgun görenler
Anasından doğan olur

Sarıkamış saza döndü
Dağları gülzara[17] döndü
Serçe canlı Ermeniler
Hepsi şahbaza döndü

Enver Paşa hücum dedi
Yarıldı Moskof’un ödü
Zalim Allahüekber Dağı
Neçe yiğit aslan yedi

Kaynakça:

Canlı Kaynak:

Adı Soyadı : Halk Ozanı İmami
İli : Adana
İlçesi : Kozan
Köyü : Beytepe
Doğum Yılı : 1954

Yazılı Kaynaklar

Emir Kalkan : Kayseri Yöresi Ağıtları Kayseri Kültür Müdürlüğü Yayınları Kayseri 1992.
Ahmet Z. Özdemir : Ağıtlar 1 / 2 Kültür Bakanlığı Yayınları Kültür Eserleri Dizisi No: 303, Ankara 2001.
Mustafa Küpeli :Sarıkamış’a Dönüşü Olmayan Yolculuk. http://www.tumgazeteler.com

Yararlandığım Siteler :

www.avsargencligi.com

avsarlar.org/haber_oku.asp

www.siyasalbirikim.com.tr

DİPNOTLAR

[1] Güzel giyinmek.

[2] Bir giysi çeşidi.

[3] Rus.

[4] Önü- Önde.

[5] Kan kırmızısı.

[6] Alınınca.

[7] Tren,

[8] Asker, arabaya pulluğu koşacak hayvan.

[9] Uzaklaşmak.

[10] Orakla ekin biçen işçi.

[11] İbrişim kuşağın ucundaki yuvarlak püsküller.

[12] Afşarların yoğun olarak yaşadığı ilçeler.

[13] Arzu etmek.

[14] Bayan adı- Hürü ile.

[15] Esir.

[16] Kardeş – Büyük ağabey

[17] Gül tarlası- Gül bahçesi

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat9


Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat

E-POSTA : ekrempeker

16 Mayıs 2018

Balıkhane Nazırı olur mu diye hiç şaşırmayın. Birinci dünya savaşında imparatorluğun en kalabalık ve en ayrıcalıklı şehri olan (ayrıcalıklı çünkü İstanbullular askere alınmazdı) İstanbul’u duyurmak kolay bir iş değildi. Yeterince kesilecek kasaplık hayvan bulunmadığı için, şehri yönetenler deryaya yani denize yönelmişlerdi. Talat Paşa’nın önerisiyle askerlerden balıkçı birlikleri kurulmuş. O yıllarda sadece İstanbul’da yaklaşık 500 bin ton balık tutuluyormuş. Şimdi Türkiye’de 200 bin ton balık tutuluyor dersek miktarın büyüklüğü iyice anlaşılır.

Eski İstanbul’un gündelik hayatını, bütün detaylarıyla ilk defa matbuat hayatına taşıyan 1842-1928 yılları arasında yaşamış, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’dir. Mahalleden saraya kadar geniş bir yelpaze içinde eski halk inançlarından eğlencelere, doğum adetlerinden kahvehanelere, devlet adamlarından musikişinaslara, meddahlardan şairlere, tulumbacılardan esrarkeşlere, tarikatlardan ticaret hayatına kadar eski İstanbul’un renkli hayatı ve bu hayatın kahramanlarıyla ilgili orijinal bilgi ve tespitleri, anıları 1922 yılında Peyam Sabah ve Alemdar gazetelerinde yayınlanmıştır. Entelektüel bir insan olduğu anlaşılan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Ahmet Nihat Banoğlu tarafından kitaplaştırılan anıları yetmişli yılların sonunda Tercüman gazetesince yayınlanan 1001 Temel eser dizisinde çıkmıştır.

Ali Rıza Bey, anılarında karagöz ve Hacivat gölge oyununa da değinir ve ilginç bilgiler aktarır. Karagöz ve Hacivat’tan önce kısaca gölge oyununun tarihçesini anlatalım.

Gölge Oyunu, geleneksel olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.

Kökenleri üzerine çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu sanatın Cava Adası’ndan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan itibaren yayıldığı öne sürülmektedir.

Doğu ülkelerine özgü bir sanat olan gölge oyununun ilkin Çin’den çıktığı söylenmektedir. Söylenceye göre Çin imparator Wu (MÖ. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının hayali diye sunar (MÖ. 121). MS. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekteymiş.

Bir başka söylentiye göre, gölge oyunu Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında, evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir.

*

İslam ülkelerinde görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava adasından geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma ihtimali büyüktür. Gölge oyunlarının Türklere, Cava ve Hindistan’dan geldiği de iddia edilmektedir.

Zamanla bu oyuna Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır’ı ziyaret eden gezginler, orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır’a Türkler tarafından getirildiğini öne sürmüşlerdir. İlk başlarda 28 farklı oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla çoğalmıştır. Ramazan ayında Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı. Farklı yörelere ait insanlar, oyunda yer alırdı. Bu oyunun piri olarak Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki oyunun oynandığı perdeye “Küşteri Meydanı” da denilirdi. Oyun. Mukaddime (giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm), yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen bölüm olmak üzere dört bölümden oluşur.

Geleneksel Türk seyir sanatlarındaki türler, bir olayın, bir durumun, bir hikâyenin taklit, söz oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır.

Geleneksel Türk seyir sanatları kukla, karagöz, meddah ve bu üç sanatın bir karması sayılan orta oyunudur. O dönem, Karagözcülere, Hayal-ı Zilci, Hayalbaz deniliyordu.

*

Köprülüler devrinde padişahlar Edirne’de yaşıyordu. Padişah IV. Mehmet, Hayal oyunlarına meraklıydı. 1685 yılında ünlü hayalci Ahmet Çelebi’yi Karagöz oynatması için Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye iki atlı bir araba tahsis edilmiş, harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak toplam beş bin akçe ödenmiştir.

Sarayda yaşayanlarda geleneksel oyunlardan uzak değildi. Haremde Karagöz oynatılırdı. Bunun için seçilen cariyelere Karagöz ustalarının talim verdiği belgelerden anlaşılmaktadır.

19.yüzyıldan itibaren Karagözcüler birleşerek bir esnaf teşkilatı oluşturdular ve kendileri dışında kimsenin Karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910 yılında adliyede memur İzzet Efendi’yi resmi makamlara şikâyet etmelerinden anlaşılmaktadır.

1857 yılında ruhsat ücretlerinden şikâyet eden bir dilekçede Hayalci (Karagöz) kâhyası Seyyid Mehmet Salih’in de imzası vardı.

*

Sultan Abdülhamit’in istibdat yönetiminin sıkılaşması Osmanlının geleneksel Türk seyir sanatını yapanları da etkiler. Kuklacılar, hayalciler (karagöz-Hacivat), meddahlar ve ortaoyuncularını etkiler. Konularını günlük hayattan alan ve devlet yönetimindeki aksaklıkları eleştiren bu sanatçıların serbestçe yaptıkları faaliyetler, 1896 yılında çıkarılan bir nizamnameyle, “Hangi lisan ve tarzda olursa olsun Osmanlı memleketi dâhilinde tiyatro, cambaz, hayal (Karagöz), hokkabaz, kukla oynatılmayacaktır.”

Gelelim Ali Rıza Bey’in ifadesiyle Karagöz’e;

“Evvelce İstanbul ahalisinin başlıca eğlenceleri hayal, ortaoyunu, meddah, cambaz, hokkabaz köçek, incesaz takımları idi. Bunların pazar yerleri İstanbul’da. Kadıköyü’nde olduğundan ihtiyacı olanlar Oraya müracaat ederlerdi. 1861 tarihinde adı geçen han yandığı için Baltacı Hanı bunlar için pazar yeri yapıldı.

Kadınlar cemiyetinde çengiler icrayı sanat ederlerdi. Zevk erbabının bir de meyhane âlemleri vardı. Sonraları garp medeniyetine, uyulmak istenildiği için alafranga eğlencelere heves olunmaya başladı. Galata ve Beyoğlu âlemlerine rağbet çoğaldı.

Bu saydığım eğlencelerin geçmişini mahiyetlerin, ahlâk bakımından iyi ve kötü taraflarını, Galata ve Beyoğlu eğlencelerini ve bunlara halkımızın düşkünlüklerini kısım kısım arz ve beyan etmek istedim.

Zaman geçtikçe asıl maksadından çıkmış olduğu için bugün o şaşaalı tiyatrolara düşkün olanların nefretle reddetmekte oldukları hayal oyunu vaktiyle gerçek bir temsil gibi ulvî bir maksada dayanarak icat olunmuştur.

Şamdanîzade Tarihi’nin birinci cildinin 261. sayfasında şunlar yazılıdır:

283 sene, Şeyh Ayni Abdullah Küşterî Hazretler irşat edeceği zevata gece perde kurup arkasına mum yakıp hay-i huy ettirdikten sonra mumu söndürdükte karanlıkta bu suretler kaybolacak, bu dünyada her ne kadar rahat, alış-veriş, harp, kıtal, zevk-u safa, elem ve gam ve ibadet ve can çekişme zuhur ettikte bu gibi zıll-ü hayale benzer deyu temsil etmişti. Sonra zıll-ü hayal oyununu bulup düğün ve helva geceleri vakit geçirmek için vesile yaptılar. Lâkin basiret ehli yine basiret göziyle nazar kıldıkta şeyhin kerametiyle irşad olur.

Bursa Mebusu Tahir Beyefendi tarafından yazılan bir makale ile Maarif Meclisi eski azasından Ziya Beyefendinin bana gönderdiği cevabi yazısı bu hayal oyunu hakkında etraflı bilgileri taşımaktadır. Bunun suretini ve hayal oyuncularının meşhurlarından tahkik edebildiklerimin isimleriyle sanatlarını ve maharet derecelerini aşağıya yazdım:

Tahir Bey’in yazdıkları;

Yüksek tabaka arasında “Haya’’, halk ve çocuklar arasında ‘’Karagö’’ denilir, terbiye ve edep dahilinde oynatılır. Hele oyuncu olan kimse nüktedan bulunursa çoğu zaman ibret alıcı ve uyarıcı olur. Hatta ibret gözüyle bakılırsa hayalin oynatılmasına cevaz bulunduğu hakkında din adamlarının fetvası bile vardır.

Kibarlar arasındaki şöhreti dolayısıyla bu oyun ‘’vahdet’’ nokta-i nazarından icat edilmiştir. İcat eden de Bursa’da Hükümet Caddesinde medfun Şeyh Kuşteri namında bilgin bir zat imiş. Rivayete göre Yıldırım Bayezit devrinde ‘’Hacı İva’’, ’’Ham Evha’’, halk dilinde ‘’Hacivat ve Karagöz’’ namlarında iki nüktecinin şakaları Seyh Küşterî tarafından hayalde gösterilerek meydana gelmiştir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nin birinci cildinin 654. sayfasından itibaren Karagöz oyununa dair bir nevi hurafeyi andırır nakillere göre Hacivat’ın Alâeddinî Selçukî zamanında Mekke ile Bursa arasında gidip gelen Bursalı biri olduğu, Arap eşkıyası tarafından katlolunduğu Bedrihanin’de gömüldüğü ve Karagöz’ün de Kırkkiliseli (Kırklareli) olup İmparator Kostantin’in postacısı olduğu ve bunların konuşmaları hayal perdesinde gösterilerek Bayezid ‘in huzurunda icrayı sanat eyledikleri anlatılır. Fakat İmam Şu’ranî, Şeyh Ekber’ in ‘’Fütuhat-ı Mekke’’sinin 317. bölümünden naklen halkın hicabı arkasında olarak Cenab-ı Hakkın hakikaten fail-i muhtar olduğunu bilmek isteyen hayal-i settare ile suretlerine nazar etsin diyerek başladıkları başta hayal oyununa düşkünlükleri ve vukuf ehlinin bu oyundan ince mânâlar çıkarttıklarını mufassal olarak beyan eylediklerine ve şeyhin vefatı ise herhalde Şeyh Küşterî’den evvel, yani 638 (1240) tarihi olduğuna nazaran bu oyunun Muhiddin-i. Arabînin vatanı olan Endülüs kıtasındaki Araplar arasında dahi ‘’Settare’’ adıyla meşhur olduğu anlaşılır.

Bir nüshası Ragıp Paşa Kütüphanesinde mevcut olan Arapça ‘’Tayf-ül Hayal’’ adındaki eser de bu hususta yararlıdır.

Her ne hal ise bu oyun hakkında bir çok manzume yazılmıştır. Karagöz’ün mezarı Mevlid yazarı meşhur Süleyman Dede merhumun yakınında ve Çekirge’ye giden yolun sağ cihetinde görülmektedir. Mezar taşının üzerinde şu manzume vardır:

Nakş-ı sun’un remzeder hüsnünde rüyet perdesi
Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi
Sireti surette mümkündür temasa eylemek
Hail olmaz ehi-i irfanı basiret perdesi
Her neye im’an ile baksan olur iş aşikâr
Kılmış istilâ cihanı hab-ı gaflet perdesi
Bu hayal âlemi gözden geçirmektir hüner
Nice kara gözleri mahvetti suret perdesi
Şem’i aşkla yandırıp tasvir-i cisminden geçen
Ademi âmed-i şadetmekte azimet perdesi
Hangi zille iltica etsen fena bulmaz acep
Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi
Dergâhi Ali Abada müstakim ol Kemteri
Gösterir vahdet eyleyen kalktıkta kesret perdesi

Şeyh Küşteri’nin ününe ‘’Gülşen’’ adındaki eseri de delildir. O eserden (aşağıdaki beyt) nakledilmiştir:
Ademsin ol ademde sende sakin
Bulunmaz vâcibe malüm ve mümkün

Aşağıdaki manzume de hayal oyunu hakkında söylenmiş ibretli bir eserdir:

Bu perde çeşm-i ehl-i zahire bir nakş-ı surettir
Rümuz erbabına amma ki temsil-i hakikattir
Cihana benzetip Şeyh Küşteri bu perdeyi kurmuş
Müşabih eylemiş ecnasa tasviri ne dikkattir
Hevâdar safaya nesve bahşeyler bunun seyri
Hakikat-bin olan erbab-ı tab’a ayn-ı ibrettir
Ne var bilmez veray-i perdede kimsedir tahkik
Lisan-ı hal ile hali cihanı bir hikâyettir
Eğer dikkat olursa Karagöz’le Hacı İvaz’ın
Malik-i fehmeden ehl-i kemale başka halettir
Nice mânâ olur melhuz tahtında seyret
Nikâtın anlasun ehli deyu arz-ı nezakettir
Sönünce şem eşhas sürem nabut olur birden
Cihanın bî beka olduğuna işte işarettir

Diğeri:
Şem’ai şâri yanınca cilvezardır perdemiz
Pertev-i feyz-i safalar ruşenadır perdemiz
Her dakika calib-i hayret menazır arzeder
Bir temaşahane-i ibretnümadır perdemiz

Diğer:
Şem’amızda pertev-i feyz-i hakikat aşikâr
Hayre-sâz dide-i ehl-i dehadır perdemiz
Dideler ruşen gönüller zevkyab olsun bu şeb
İnşirah efzay-i bezme âşinadır perdemiz
Gelse ol çeşm-i siyahım handeler peyda olur
Cilvegâh-ı şahid-i zevk-u safadır perdemiz

Bu bahis hakkında Mülga Meclis-i Kebir-i’ Maarif azasından muallim Ziya Beyefendinin bana cevaben gönderdiği tezkerenin suretini aşağıya derceyledim:

‘’Meşhur Karagöz oyununun icadı Bursa’da Belediye Bahçesi karşısında gömülü olan Şeyh Küşterî’ye isnat edildiği ve muharrirlerimizden müelliflerimiz den birçok ünlü zatın da buna inandıkları beyan-ı âlisiyle bu hususta başkaca bilgi ve mütalâam varsa bildirilmesi ‘’emelpiray-i tazim olan tezkere-i devletlerinde’’ emir buyurulmuştur.

Bendeniz yüksek amirlerine uymayı bir şeref telakki eylediğim için cevabımı takdime cesaret ettim:

Sultan-ül Evliya, mürebbiyülârifîn, fahrülmııhakkıkin hatm-ı velâyet-i Muhammediye muhiyyül milleti veddin Ebu Abdullah Muhammet bin Ali ibnilarabî-etTai-ül-Hatemi el-Endülüsî Radıyallahü-anhu ve arda Hazretlerinin ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’ ismindeki yüksek eserlerini dikkatle mütalaa etmiştim. Bu kitap hakaik-ı nisabın üç yüz on yedinci babı ki on yedinci fıkrasının sorularınıza tam cevap teşkil edeceğini hatırladığımdan o fıkrayı aynen tercüme ederek aşağıya alıyor ve tercümenin sonunda da bahsimize ait bir iki düşünce arz ediyorum. Bu suretle hakikatın meydana çıkmasına hizmet etmişsem kendimi bahtiyar addeder ve her halde ‘’bekay-i muhasin-i enzar-ı devletlerine arz-ı iftikar’’ eylerim.

Hazret-i Şeyh buyuruyorlar ki:

Bizim bu meselede ima ettiğimiz şeyin hakikatini bilmek murad eden, hayal perdesine oradaki suretlere ve o suretlerden söyleyene baksın ki küçük çocuklar bu perdenin mahiyetinden ve onun arkasında durup eşhası oynatan ve şahısların dilinden söyleyen zattan habersizdir, onu görmezler.

Dünyada da hakikat, bunun aynıdır, insanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir. Bunun sebebi açıktır.

Görülür ki, küçük çocuklar hayal meclisinde sevinirler, sevinçlerinden güler, oynarlar. Gaflet erbabı ise hayal meclisini sırf vakit geçirecek âdi bir eğlence sayarlar.

Alimler ise bundan ibret alırlar; onlar bilirler ki, hayal perdesi ancak bir misaldir.

Bunun için önce hayal perdesinde Vassaf denilen zat gözükür, söz söylemeye başlar. İlâhî azameti dile getirir. Kendisinden sonra hayal perdesine birbiri ardınca her sınıftan gelen suretler ile mükâleme ve muhavere eyler. Seyredenler bildirir ki: Hak Taalâ bu perdeyi kullarına bundan ibret alsınlar diye nasip eylemişlerdir. ‘

Bununla beraber hayal perdesinde gizli hakikatleri gaflet erbabı gülünç bir eğlence sayar.

İşte bundan sonra Vassaf perdeden kaybolur. Vassaf dediğimiz zat, bizce Adem aleyhisselâmdır. ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’nin tercüme eylediğimiz şu bahsini, okuyan Orhan Gazi zamanı ricalinden olan Şeyh Küşterî’nin Karagöz oyununun mucidi olamayacağını teslimde tereddüt etmezler. Zira Şeyh-ül Ekber efendimiz Kitab-ı Fütuhat’ı 599 (1202) tarihinde Mekke-i Mükerreme’de bulundukları sırada telif buyurmuşlardır; bu sabittir. Tabiatıyla bahsettikleri hayalin de ondan evvei mevdut olması zaruridir.

Müellifin Şam’da oturdukları sırada, yani 600 (1203) tarihlerinden sonra bir kere daha Fütuhat nüshasını yazmış bulunmalarının esas meseleye hiçbir tesiri olamaz.

Şeyh Küşterî ise 761 yılında vefat etmiş olan Orhan Gazi asrında yaşamış bir zattır. Kendisinin o tarihten bir buçuk asır evvel mevcudiyeti bilinen bir oyunun icat hakkına sahip olmasına nasıl ihtimal verile bilir? Kaldı ki Fütuhat’ın satırlarında biraz dikkat edilirse bu oyunun Fütuhat’ın telif tarihinden de çok zaman evvel Arap diyarında mevcut ve meşhur olduğu anlaşılır.

Buna binaen denilebilir ki, Osmanlı medeniyetinin zuhur ve intişarı üzerine Bursa’ ya gelmiş olan Şeyh Küşteri, evvelce Arap diyarında görüp bellediği oyunu Osmanlı medeniyetini teşkil eden heyetin kabiliyetini görerek o sırada Arapçadan Türkçeye nakil ve tercüme etmiştir.

İşte Şeyh Küşteri olsa olsa Osmanlılık dünyasında bunun ilk önce nakli ve nesri hak ve şerefini muhafaza edebilir. Esasında icadına sahip olamaz. Bu âcizleri Arap medeniyetine ait tafsilâtı maalesef görüp mütalaa etmeye muvaffak olamadım. Ümit ederim ki göremediğimiz eserlerde bu oyunu icat edene ve icat tarihine ait tafsilât da vardır.

Lâkin şurası gayrikabil-i inkardır ki, Osmanlı müelliflerinden, Şeyh Küşteri’nin mucitliğine inananlar kütüphanelerimizde ve memleketimizde nüshası pek çok olan Fütühat’ı da okumaya muvaffak olamamışlardır.

Yukarıdaki tafsilâttan anlaşıldığına göre hayal oyunu çok zaman evvel mevcut olup fakat Orhan Gazi asrı ricalinden Şeyh Küşteri, Osmanlıların kabiliyetlerine göre değiştirmiş, düzenlemiş, Yıldırım Bayezit zamanında da intişarı başlamıştır.

Tarihler Bayezit’in birçok nedimleri olduğunu yazarlar. Bunlardan Kör Hasan adında bir zat bu sanatı çok iyi bilirmiş ve padişahın huzurunda oynatırmış.

Kör Hasan’ın torunlarından Mehmet Çelebi de hayal oynatmakta pek ünlü imiş. Haftada birkaç gece Dördüncü Murat’ın huzurunda Karagöz oynatırmış.

Yedi yaşında tahta çıkan Avcı Mehmet hayal oyununu sevdiğinden Bekçi Mehmet adında bir hayal oyuncusu padişahın mizacına göre bazı değişiklikler yaparak onu eğlendirirmiş. Bu bekçi Mehmet 1659 tarihinde vefat etmiştir. Sonraları Şerbetçi Emin adında biri şöhret yapmış.

Üçüncü Selim zamanında yetişen Kasımpaşalı Hafız Bey ve ikinci Mahmut’un nedimlerinden Sait Efendi benzeri az bulunur hayal oyuncuları imiş.

Bu hafız Beyi, Beylerbeyi yalılarından birinde yapılacak sünnet düğününe peylemişler. O cemiyette bir unutkanlığın hatasını hemen düzeltip maharetini yine ispat etmiş. Böyle olduğu halde Üçüncü Selim huzurunda Karagöz oynatırken yaptığı bir gaf yüzünden oyunu hemen tatil etmiş ve sanatı da bırakmıştır.

*

Türkler Anadolu’ya yerleştikçe yeni karakterler sırayla oyunlara eklenir. Karagöz, Hacivat ve eşlerine, Beberuhi, Acem, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi eklenir. İstanbul’un fethinden sonra zenne, frenk ve Tuzsuz Deli Bekir, Arnavut ve Rumelili karakterlerinin oyuna katıldığını görürüz. Osmanlı’nın çöküş dönemindeyse çelebi, efe ve muhacir karakterleri eklenir.

Son yılların en ünlü hayalcileri olarak radyo’da karagöz programı yapan Hayali Küçük Ali, Hadi Poyrazoğlu, Metin Özlen, Orhan Kurt, Taceddin Diker, Hayali Torun Çelebi’yi sayabiliriz.

Oyun Hacivat’ın sahneye çıkıp, “…Geldim şu küçük perdeye, bir arkadaş bulmaya, o söylese ben dinlesem, ben söylesem o dinlese. Bizi seyredenler neşelense… Ah, yar bana bir eğlence medet…”

Çocukluğumda gölge sanatının ustaları okulumuza gelir ve gösteri yaparlardı. Radyoda Karagöz saati vardı. Hayali Küçük Ali Karagöz ve Hacivat’ı canlandırırdı. Bu geleneği Bursa’da sürdürülüyor.

Bursa, gölge oyunlarına sahip çıkar ve gölge oyunu geleneğini sürdürmede liderliği üstlenir. Kent Otel’de 1993’te 16-20 Kasım tarihleri arasında “I.Milletlerarası Bursa Karagöz-Kukla ve Gölge Oyunları Festivali” düzenlenir. Ayrıca festival kapsamında bir de sempozyum düzenlenir.

Ayrıca 1994 senesinin Şubat ve Mart aylarında ilk “Karagöz Çıraklık Semineri”ni düzenler. 1997 yılında UNİMA Türkiye’nin Bursa Şubesi’ni kuruldu. Karagöz ve Hacivat’ı yaşatmak için Bursa’da bir Karagöz evi yapılması fikri oluşur. Karagöz Evi’nin yapımını dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker başlattı. Karagöz Sanat Evi 14 Haziran 1997 günü açıldı.

KAYNAKÇA:
-Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, İstanbul
-Şehrengiz, Şehrengiz sayı:66, s:17
-Tarih dergisi, sayı:30, Kasım 2016