AMERİKA DOSYASI : Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????


Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????

01 Ağustos 2020

Yazar: Bryant Harris, AL MONITOR, 20 Temmuz 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 31 Temmuz 2020

Mısır Devlet Başkanı Abdel Fattah al-Sisi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 19 Ocak 2020 tarihinde Berlin’de yapılan Libya Barış Zirvesinde görülürken. Foto: Alexey Nikolsky/Sputnik/AFP/Getty Images.

Başkan Donald Trump telefonla görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a Fransa’nın Libya’daki rolü üzerinde baskı yapmıştır.

Beyaz Ev sözcüsü Judd Deere tarafından yapılan açıklamada iki liderin; dış güçler ve silahların varlığının durumu iyice kötüleştirdiği Libya’daki gerginliği azaltmak maksadıyla yapılması gerekenler üzerinde görüş alışverişinde bulunduğu ifade edilmiştir.

Fransa, Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümetine karşı sürdürdüğü mücadelede Libyalı savaş lordu Khalifa Haftar ile birlikte hareket etmektedir. Trump ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de Libya hakkında bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir.

Trump ile Macron arasında yapılan telefon görüşmesi, ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien’in Paris’in Türkiye’yi, Libya’ya silah taşıdığı iddia edilen Tanzanya bayraklı bir gemiyi durdurmak isteyen Fransa gemilerine tacizle suçlaması sonrasında Fransa yanlısı açıklaması sonrasında gerçekleşmiştir. Fakat hemen bir gün sonra Yakın Doğu İlişkileri ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker Avrupa Birliğinin sadece Libya Ulusal Mutabakat Hükümetine giden Türk askeri malzemelerini önlediğini, fakat Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından ambargoyu ihlal ederek Haftar’a yapılan destekleri göz ardı etmesinden yakınmıştır.

Trump yönetimi Libya politikasını bugüne kadar çoğunlukla daha düşük seviyedeki Dışişleri Bakanlığı diplomatlarına devrettiğinden; başkanlık seviyesinde bu konuya odaklanılması ayrıca dikkate değerdir. Libya’daki Birleşik Devletler Büyükelçiliği, Temmuz 2020 ayı başlarında yaptığı bir açıklamada; Libya ekonomisine zarar veren ve askeri gerginliğe bel bağlayanları ekonomik yaptırımlar ile tehdit etmiştir.

NATO, Türkiye ile Fransa arasında yaşanan gerginliğin soruşturulması emrini vermiştir, fakat soruşturma gizli olarak yürütülecektir. Bununla birlikte Fransa raporun gerçekleri yansıtmadığını ifade etmiş ve Libya silah ambargosunu destekleyen deniz unsurlarını NATO’dan çekmiştir.

Çevirenin Notları: Yazının orijinal metnine aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/07/trump-presses-marcon-libya-france-turkey-row-nato-hifter.html#ixzz6TSZvTn1H

EĞİTİM DOSYASI : Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma


Atatürk’ün İstanbul’dan Bursa’ya İzmir Zaferinin Kutlamaları İçin Giden Öğretmenlere Yaptığı Tarihi Konuşma

Düşmanın İzmir’e dökülmesinin ardından zaferi kutlamak için, İstanbul’dan kalabalık bir öğretmen topluluğunun Bursa’ya gider. Şark Tiyatrosu’nda düzenlenen toplantıda, Atatürk öğretmenlere seslenir.

baş öğretmen, baş komutan gazi mustafa kemal atatürk, düşmanın izmir’de denize dökülmesinin hemen ardından bursa’ya gelerek öğretmenlere bir konuşma yapacaktır…

*

hanımlar, beyler!

istanbul’dan geliyorsunuz. hoş geldiniz. istanbul’un ışık ocaklarını temsil eden yüce heyetiniz karşısında duyduğum zevk sonsuzdur. kalplerinizdeki duyguları, beyinlerinizdeki fikirleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak benim için olağanüstü mutluluk sebebidir. bu dakika önünüzde duyduğum en içten duyguyu izninizle söyleyeyim:

isterdim ki çocuk olayım ve sizin ışık saçan öğretim çevrenizde bulunayım. sizden bilgileneyim, siz beni yetiştiresiniz.

o zaman milletim için daha yararlı olurdum; fakat ne yazık ki gerçekleşmesi mümkün olmayan bir arzu karşısında bulunuyoruz. yerine başka bir istekte bulunacağım; bugünün çocuklarını yetiştiriniz. onları memlekete, millete yararlı fertler yapınız… bunu sizden istiyor ve rica ediyorum.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

belki muallime demediğim için benim yanlışımı çıkarıyorsunuz. ben dilimizde “tâi te’nis”* kullanmak mecburiyetinde olmadığımızı sanıyorum. evet, öğretmen hanımlar ve öğretmen beyler, bilirsiniz ki, milletimiz büyük bir felâket geçirdi. devletimiz bir yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, varlığımıza karşı birçok cinayetler yapıldı. çok çalıştık, bugüne ait başarıyı elde ettik.

hanımlar, beyler!

bir milleti, düşmüş olduğu herhangi bir felâketten kurtarmakta, bir milleti aydınlatmakta devlet adamlarının sahip olduğu büyük önem inkâr edilemez. hatta diyebiliriz ki, bugünü görmek; milletin temizliği ve namusu, vatansever millî çabası ve özellikle hor görülen faydalı duyguları sayesinde etkili olmuştur. fakat bugün ulaştığımız nokta gerçek kurtuluş noktası değildir. bu düşüncemi açıklayayım: bir milletin felâkete uğraması demek, o milletin hastalıklı olması demektir… bundan dolayı kurtuluş sosyal yapımızdaki hastalığı açmak ve tedavi etmekle elde edilir. hastalığın tedavisi ilmî ve fennî bir şekilde olursa iyileştirici olur. yoksa tam tersine hastalık sürekli ve tedavi edilemez bir hale gelir. bir sosyal yapının hastalığı ne olabilir? milleti millet yapan, ilerleten ve yükselten güçler vardır: düşünce güçleri ve sosyal güçler…

düşünceler, anlamsız, mantıksız safsatalarla dolu olursa, o düşünceler hastadır. kezâ sosyal hayat akıl ve mantıktan mahrum, yararsız ve zararlı birtakım inançlar ve geleneklerle dolu olursa felç olur.

öncelikle düşünce ve sosyal güçlerin kaynaklarını temizlemekten başlamak gerekir. memleketi, milleti kurtarmak isteyenler için, millî onur sahibi olmak, güzel niyet, fedakârlık gerekli olan özelliklerdendir… fakat bir sosyal yapıdaki hastalığı görmek, onu tedavi etmek, sosyal kurumu çağın gereklerine göre ilerletebilmek için, bu özellikler yeterli gelmez; bu özelliklerin yanında ilim ve fen gereklidir. ilim ve fen girişimlerinin çalışma merkezi ise okuldur. bundan dolayı okul gereklidir. okul adını hep birlikte saygıyla söyleyelim. okul genç beyinlere, insanlığa saygıyı, millet ve memlekete sevgiyi, onuru, bağımsızlığı öğretir… bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmak için takibi uygun olan en sağlam yolu belletir… memleket ve milleti kurtarmaya çalışanların aynı zamanda mesleklerinde birer namuslu uzman ve birer bilgin olmaları gerekir. bunu sağlayan okuldur. ancak bu şekilde her türlü girişimlerin mantıklı sonuçlara ulaşması mümkün olur.

hanımlar, beyler! memleketimizin en bayındır, en güzel yerlerini üç buçuk yıl kirli ayaklariyle çiğneyen düşmanı yenilgiye uğratan zaferin sırrı nerededir. bilir misiniz? orduların yönetiminde ilim ve fen ilkelerini rehber kabul etmektedir. milletimizi yetiştirmek için asıl olan okullarımızın, üniversitelerimizin kurulmasında aynı mesleği takip edeceğiz. evet, milletimizin siyasî, sosyal hayatında, milletimizin düşünce eğitiminde de rehberimiz ilim ve fen olacaktır. okul sayesinde, okulun vereceği ilim ve fen sayesindedir ki türk milleti, türk sanatı, ekonomisi, türk şiir ve edebiyatı, bütün güzelliğiyle meydana çıkar.

hanımlar, beyler!

memleketimiz içinde çağdaş düşüncelerin çağdaş ilerlemelerin güzelliği kaybedilmeden yayılması, ortaya çıkması gerekir. bunun için bütün ilim ve fen adamlarının bu konuda çalışmayı bir namus gereği bilmesi gerekir.

öğretmen hanımlarımız, öğretmen beylerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız sürekli millete bu felâket günlerini ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak söyleyecekler, bildirecekler, bu kara günlerin dönmemesi için dünya yüzünde medeni ve çağdaş bir türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

hanımlar, beyler!

görülüyor ki, en önemli ve verimli görevlerimiz eğitim işleridir. eğitim işlerinde mutlaka başarılı olmak gerekir. bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur. bu zaferin sağlanması için hepimizin tek can ve tek fikir olarak ilkeli bir program üzerinde çalışması gereklidir. bence bu programın ilkeleri ikidir:

1. sosyal hayatımızın ihtiyaca uygun olması.
2. çağdaş gereklere uygun olmasıdır.

gözlerimizi kapayıp soyut yaşadığımızı kabul edemeyiz. memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile ilgisiz yaşayamayız… tam tersine ilerleyen ve medenileşen bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. ilim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin her bireyinin kafasına koyacağız. ilim ve fen için kayıt ve şart yoktur.

hiçbir mantıklı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. ilerlemede kayıt ve şartları aşamayan milletler hayatı akıllıca ve fiilen göremez. hayat felsefesini geniş gören milletlerin hakimiyeti ve köleliği altına girmeğe mahkûmdur.

öğretmen hanımlar, öğretmen beyler!

bütün bu gerçeklerin milletçe iyi gelişme ve iyi bir şekilde sindirilebilmesi için her şeyden önce cahilliği yok etmek gereklidir. bundan dolayı eğitim programımızın, eğitim siyasetimizin temel taşı, cahilliğin yok edilmesidir.

bu yok edilmedikçe, yerimizdeyiz… yerinde duran bir şey ise geriye gidiyor, demektir. bir taraftan genel olan cahilliği yok etmeye çalışmakla beraber, diğer taraftan sosyal hayatta kişi olarak pratik etkili ve verimli fertler yetiştirmek gerekir. bu da ilk ve orta öğretimin uygulamalı bir şekilde gerçekleşmesiyle mümkündür. ancak bu sayede sosyal kurumlar iş adamlarına, sanatçılarına sahip olur. doğal olarak millî dehamızı ortaya çıkartacak duygularımızı layık olduğu dereceye ulaştırmak için yüce meslek adamlarını da yetiştireceğiz. çocuklarımızı da aynı tahsil derecelerinden geçirerek yetiştireceğiz.

hanımlar, beyler!

kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça halinde yaşayan milletler zayıftır, hastadır. çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz eğitimin sınırları ne olursa olsun, onlara esaslı olarak şunları öğreteceğiz.

1.milletine,
2. türkiye devletine,
3. türkiye büyük millet meclisi’ne,

düşman olanlarla mücadele sebepleri ve araçlarıyla donatılmış olmayan milletler için yaşama hakkı yoktur. mücadele gereklidir. hanımlar, beyler! itiraf edelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine kadar topluluk halinde yaşıyorduk. bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. üç buçuk yıldır, tamamen millet olarak yaşıyoruz. bunun maddî ve belirgin tanığı hükûmet şeklimiz ve hükûmetimizin içeriğidir ki, onu kanun büyük millet meclisi diye adlandırdı.

bütün dünya bir an kararsız olmasın ki, türkiye devletinin tek ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak türkiye büyük millet meclisi’dir. değersiz çıkarları için ve kendilerini saklamak endişesiyle milletin ve memleketin bağımsızlığını düşmanlara vermede zarar görmeyen, bağımsızlığımızın imha edilmesi sévres antlaşmasını kabul eden hâkimlerin, sultanların, padişahların hikâyelerini, bu idareyi gasp etmelerini türk milleti artık, ancak yalnız tarihte okur.

hanımlar, beyler!

ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için yalnız zemin hazırladı… gerçek zaferi siz kazanacak ve devam edeceksiniz ve mutlaka başarılı olacaksınız. ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi takip edeceğiz ve sizin rastlayacağınız engelleri kıracağız. son bir söz: sizin değerli bir heyet halinde bursa’ya gelmeniz, yalnız bursa’yı değil; bütün anadolu’daki kardeşlerinizi mutlu etti. ve istanbul’dan getirdiğiniz selâmları bütün millete bildireceğiz. ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selâmlarımızı bildiriniz. istanbul’un talihi, istanbul’da yaşayan katıksız türklerin kalp ve vicdanlarındaki istek gibi görünecektir.

mustafa kemal atatürk

MK ULTRA PROJESİ : TELEGRAM MAĞDURU İKBAL HANIMDAN TÜM KAMUOYUNA DUYURU !!!!


TÜM KAMUOYUNA DUYURU

Değerli Kamuoyu,

Bu paylaşımı yapıyor olmamın sebebi uzun yıllardır maruz kaldığım zihin kontrolü ve buna bağlı olarak son dönemlerde maruz kaldığım tacizlerle ilgilidir.

Zihin kontrolü yaygın olarak kullanılan fakat kanunen kabul edilmediğinden çoğu kesim tarafından hala pek bilinmeyen bir konudur. Zihin kontrolü elektromanyetik ve parapsikolojik yöntemlerle hedeflenen kişi üzerinde baskı oluşturarak intihar ettirmeyi hedefleyen bir işkence yöntemidir.

Şöyle ki bu yöntemlerden elektromanyetik kısmı kişi üzerinde radyo dalgaları ile beyin frekansları üzerinde baskı oluşturarak kişinin motor becerilerini, parapsikolojik kısmı ile ise de kişiyi enerjisel düzeyde engelleyerek ve hayatında terslikler oluşmasını sağlayarak yaşamını idame ettirmez hale getirerek intihar etmesini amaçlayan bir işkence yöntemdir. Belirtileri ise hissizlik, imgeleme yeteneğini kaybetme, olaylar arasında bağlantı kuramama, unutkanlık, karar alamama, dünyadan soyutlanma hissi, kulakta elektriksel çıtlama sesi, canlı rüyalar görme, görme ve duyma kabiliyetinde azalma, kaslarda güçsüzlük, çabuk yorulma, isteksizlik, kişinin karakterinin dışına çıkması, kişinin hayatında sürekli bir aksilik ve düzelememe durumu ve bunlara benzer başka belirtilerde sayılabilir.

Bunlar insanın yaşamını sürdürmesini sağlayan etkenler olduğundan kişi bu özelliklerini kaybettiğinde uzun vadede hayatını sürdüremez hale gelir ve intihar etmek zorunda kalır .

Kişinin fikirlerini çalmak ve kişiyi veri tabanı olarak kullanmak da işin başka bir kısmı çünkü gördüğünüzü görebilirler duyduğunuzu duyabilirler, ne düşündüğünüzü yüzde yüz olmasa da anlayabilirler.

Bana bu işkencenin yapılıyor olmasının sebebi ise bu işkenceyi yapanlar tarafından fark edilmiş olmam. Psişik özelliklerim olduğunu anlamış olmaları ve telekinezi ile insan öldürme yeteneğimin olma ihtimali. Öncelikle belirtmem gerekirse benim insan öldürme yeteneği diye bir yeteneğim yoktur. Yeteneklerim şifacılık yapmak yönündedir. Şifacılık bazı enerji türleri ile yapılan alternatif tedavi yöntemidir. Günümüzde üniversitelerde bioenerji adı altında tamamlayıcı tıp olarak eğitimi verilen bir konudur. Yeteneklerimin ne yönde olduğu anlaşılmaz da değildir. Buna rağmen bir ihtimal üzerine uzun yıllardır baskı altında tutularak intihara zorlanıyorum.

Son 7 yıldır ise daha ağır baskılara maruz tutuluyorum/tutuluyoruz.

Örneğin bedenime metafiziksel yöntemlerle yerleştirilmiş jelimsi yapıda bir varlıkla yaşıyorum (Bir bioenerji uzmanının söylediğine göre amip benzeri bir varlık) Bunun ilk belirtisi boğazda sıkışma, bir elle boğazı dışardan sıkılıyormuş hissi, bir elle de içerden dışarı itiliyormuş gibi bir his oluşmasına sebep olan bir varlıktan bahsediyorum.

Diğer belirtileri kilo alma, sürekli yorgunluk veya çabuk yorulma, hastalıkların çoğalması ve iyileşememe, güçsüzlük, zihnen uygulanan baskının daha da artması, düşüncelerin eskiye nazaran daha fazla dağılması, kesintisiz baş ağrısı, kapalı ve kalabalık ortamlarda içimin şişmesi ve içte baskı oluşma, kusma hissi, göz kararması, elektriğe çarpılma hissi oluşuyor.

Elektriğe çarpılmada aynı zamanda başka bir madde daha kullanılıyor ve bu varlığın her şeyi kendine çekme özelliği olduğundan bu tür etkiler oluşmasına sebep oluyor. Bunlar hem kendi deneyimlerimden hem de buna maruz kalan kişilerde fark ettiğim belirtilerdir.

Bu aynı zamanda bedenlerimizi kontrol etmekte kullanılan bir varlık. Örneğin uyurken sürekli düşme hissi, istemsiz ve alışılmadık kas hareketleri, organlar üzerinde beklenmedik hastalıklar, beyne ve kalbe baskı uygulayarak beyin felci ve kalp krizi geçirterek kişiyi iz bırakmadan öldürmek te işin cabası. Aynı zamanda kişinin düşünmesini engelleyen ve düşünülebilse dahi bu düşüncenin geri dönmesine sebep olarak kişiyi sistem dışı bırakan bir etkiye sahip.

Özellikle büyük toplumsal olayların ardından bu tür şikayetleri ortaya çıkan kişilerin özellikle boğazda sıkışma şikayeti yaşayan kişilerin genelinde bundan vardır.

Bu sorunu yaşayanlar intihar etmek yerine bir bio enerji uzmanından yardım alırlarsa sorunlarını büyük oranda çözebilirler, tamamen kurtulmaları da mümkündür.

Yılardır yapılan baskılara rağmen intihar etmemiş olmamdan ve son 7 yıldır daha ağır bir biçimde uygulanan elektromanyetik ve parapsikolojik işkenceye de direnmiş olmam ve kurtulma ihtimalim üzerine ve böyle bir işkencenin varlığının ortaya çıkmasından korktular.

Bilgisayar ortamında yapıp internet ortamında ve sosyal medyada yayınladıkları uygunsuz görüntülerle ve evimi televizyonumdan izleyerek ve istedikleri yerlere izlettirerek toplum içinde itibarsızlaştırma yöntemi ile intihara zorlanıyorum ve tüm çevreme aynı şeylerin yapılması ile tehdit ediliyorum.

Bazı lazer türleri ile organlarıma kontrollü bir biçimde zarar verilerek de öldürülmeye çalışılıyorum.

(Bunlardan bir türünü bir radyasyon cihazı ile tespit edebildik.)

Ve maalesef bu tacizin ve işkencenin hukuk yoluyla önüne geçmek mümkün olmadığından ardı arkası kesilmiyor. Her şeyi kontrol altında tutabildiklerinden somut bir delille savcılığa başvurmam engelleniyor. Farklı deliller ile başvurmak ise savcılığın bu durumu araştırması için yeterli olmuyor. Hatta bu delillere el konuluyor.

Sonuç olarak;

Görüntülerin hiç birinin gerçekle hiçbir ilgisi yoktur, ne benim ne çevremde herhangi bir insanın ahlak dışı bir yaşam şekliyle yada o tarz içerikli herhangi bir görüntü ile hiçbir ilgimiz yoktur.

Görüntüler tarafıma ait değildir ve gerçekle de bir ilgisi yoktur.

Bu iddia olunan görüntüler, işkenceyi yapanlar tarafından toplum içinde küçük düşürmek amaçlı yapılmış ve yayınlanmış görüntülerdir. Ardı arkası kesilmediğinden ve kesilmeyeceğinden , hukuk yolu ile bu durumun önüne geçmek mümkün olmuyor.

Tek çekinceleri bu durumun ortaya çıkması olduğundan bu durumu bu şekilde KAMUOYU’na ilan etmeye karar verdim .

Son olarak;

Bahsettiğim konularla ilgili kimse bana gelmiş ve açıkça beni tehdit etmiş değildir.

Psişik özelliklerimden dolayı bana bu işkenceyi yaptıklarına dair bir beyanda bulunmuş da değillerdir .

Zihin kontrolü yönteminde oluşturdukları yapay rüyalar yoluyla ve zihne yönlendirilen mesajlarla benimle iletişim kurulmaktadır. Dışardan anlaşılması mümkün değildir. Bundan dolayıdır da zihin kontrolünde somut bir delil göstermek güçtür. Fakat bilimseldir ve belirtileri bellidir. Açıklamaları vardır ve bu durumu Türkiye de açıklayabilecek çok sayıda bilim insanı mevcuttur. Bende bu konuda deneyimli bir psikiyatr tarafından muayene edildim ve durumumun zihin kontrolü olduğunu doğruladı.

Fakat kanunen kabul edilmediğinden bir raporum yoktur. Gerekmesi halinde tüm kontrollerden tekrar geçebilirim.

Maalesef benim gibi çok sayıda insan var Özel Büro İstihbarat Grubunun web sitesinde – www.ozelburoistihbarat.com – yüzlerce Telegram mağdurunun kaydı bulunuyor.

Bu fenomen teknoloji kanunen kabul edilmediğinden dolayı insanlar özel kuruluşlardan yardım istemek zorunda kalıyorlar. Anlattıklarım bilimseldir.

Konuyla ilgilenenler konunun detaylarına Google sitesinden bile ulaşabilirler.

Kısacası bu tür görüntülerle karşılaşanların gerçekliğine itibar etmemelerini ve şikayet ederek yayınının engellenmesinde yardımcı olmalarını rica ediyorum.

Bununla beraber tüm ülkemizi ve dünyayı ilgilendiren böylesine önemli bir konuda dileyenler kendi sosyal medya hesaplarından bu duyurumu yayınlayabilirler. Bence iyide etmiş olurlar.

Ayrıca bu fenomen konuda daha detaylı ve teknik bilgi edinmek isteyenler www.ozelburoistihbarat.com sitesinde bulunan TELEGRAM menüsünü inceleyebilirler.

Lütfedip duyurumu okuyan tüm vatandaşlarımıza teşekkür eder, saygılarımı sunarım.

İKBAL EVYAPAN

MK ULTRA & TELEGRAM MAĞDURU

14.07.2020

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Suinbay Suyundikov : ABD’nin Orta Asya Politikaları




Suinbay Suyundikov : ABD’nin Orta Asya Politikaları

02 Temmuz 2020

Giriş

21. Asrın ortalarına doğru ilerlerken, bu çalışmada Amerika Birleşik Devletlerinin Orta Asya ülkelerine yönelik politikalarını tespit edilmeye çalışılacaktır.

Orta Asya Türk Cumhuriyetleri, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünden sonra kazandığı bağımsızlıklarının 30. Yılına doğru ilerlemektedir. Bölge ülkelerinin, bir yandan bağımsızlık yolunda devletleşme-kurumsallaşma yapılarını inşa etmesi ve bölgesel güçlerin zengin enerji kaynaklarının yönetimini hâkimiyetine alma mücadelesi yaşanırken, diğer yandan da büyük güçlerin “Büyük Oyun” larını Orta Asya coğrafyasında sürdürmeye devam etmesi sonucunda; aynı bölgedeki Türk Cumhuriyetleri kendi çapında büyük güçlerin taleplerine karşılık dengeyi ve istikrarı muhafaza etmeye çalışmaktadır.

Orta Asya ülkeleri, bölge güçleri olarak bilinen ve coğrafik açıdan sınır komşu olan Rusya ve Çin gibi bölge güçleri ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışırken, diğer yandan dünyanın ekonomik ve askeri açıdan küresel gücü olan Amerika Birleşik Devletleri ile de münasebetlerini ilerletme ve ABD’nin yaklaşımına bir anlamda uyum sağlama çabası vermektedir.

Bu çalışma, özünde Soğuk Savaş dönemi ve sonrası Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya politikalarını değerlendirmektedir. Çalışma içerisinde Sovyetlerin çöküşünden bu yana ABD’nin bölgeye yaklaşımı ve 1990’lı yıllardaki Amerikan politikasının teorik ve kuramsal olarak genel görünümü incelenecek; daha sonra 2000’li yıllarda ABD dış politikasının değişen parametreleri kapsamında Orta Asya’yla olan münasebetleri ele alınacak ve bölgede artan ABD’nin bölge ile ilgili başlıca hedefleri anlatılmaya çalışılacaktır. Son olarak da ABD dış politikasının Orta Asya ülkeleri üzerindeki yansımaları ile bölgede Rusya ve Çin’i çevreleme politikası ele alınacaktır.

ABD’nin Soğuk Savaş Döneminde Orta Asya

1967 yılında Olaf Caroe’nin“Sovyet İmparatorluğu, Orta Asya Türkleri ve Stalincilik”adlı eserinde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetlerde meydana çıkacak anlaşmazlık sebebiyle çözülmeye uğrayacağını söylemişti. Caroe, “1300 yıla dayanan bir Müslüman geçmişi bulunan ve Sovyet yönetimi tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılsada güçlü biçimde varlığını devam ettiren ve Türklük bilincine sahip olan Orta Asya halkları, Moskova’nın Ruslaştırma ve dinsizleştirme politikalarına başkaldıracaklardı".[1]

Olaf Caroe’nin eseri ile yaklaşık aynı tarihte Türkiye’de çıkan Samet Agaoğlu’nun Sovyet Rusya İmparatorluğu başlıklı kitabında, komünist propaganda faaliyetleriyle Orta Asya Türk Cumhuriyetlerindeki Müslüman ve Türk toplumunu dinsizleştirmeye planlı olarak çalışıldığı, Orta Asya coğrafyasının yeraltı ve yerüstü doğal zenginliklerinin Sovyet Rusya’sı tarafından sömürüldüğü ve bu sömürü sisteminin çöküşü ile beraber Sovyetler Birliği’nin de çözüleceğinin altı çizilmiştir.[2]

1991 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile başlayan süreç, dünyada iki kutuplu sistemin ortadan kalkmasını da beraberinde getirmiştir. Bu gelişmenin oluşumunda yeni bir jeopolitik sistemin oluşumunun gerçekleşmesi mümkün değildi. 1980’li yıllarda ABD’de başlayan dönüşüm sürecinin dinamikleri ile ilgili teorik argümanlar geliştirilmiştir. Bunların ileri gelenlerinden birisi Francis Fukuyama’nın “The National Interest”[3] dergisinde yayımlanan makalesidir. Fukuyama, liberal demokratik rejimlerin sosyalist sisteme galip geldiğini ileri sürerek artık dünyada yeni bir devrin başlayacağını öngörmüştür. Fukuyama’ya göre, Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Orta Asya Cumhuriyetlerinin liberal demokratik sistemlere uyum sağlamasını beraberinde getirmiştir.[4]

1982 yılında İstanbul’da düzenlenen bir bilimsel konferansta Türk aydını Muzaffer Özdağ, Sovyetler Birliği’nin yakın gelecekte çözüleceğini öngörerek şu ifadeleri kullanmıştır:“Sovyet Rusya’yı ziyaret ettim. Birçok şey gördüm. Ama bir şey gördüm: Sovyet insanının yüzünde elem çizgiler vardı, sevinç ve mutluluk duygusu yoktu. Gülerken bile gözlerindeki ıstırabı okuyordum. İşte “Dünya Cenneti” bu. Başkalarının hürriyetini, emeğini çalanlar, kendi hürriyetlerini de kaybetmiş olurlar. İşte Sovyet rejimi, kendi halkına da, yani birliğin sahibi kabul edilen Rus halkına da mutluluk vermedi. Onlar direniş halindeler. Sistem iflas etmiştir.Devletler, milletler ne kadar haksız olursa olsun reel güçleri belirmeden izanla, insafla tasallutlarından, gasplarından vazgeçmezler. Fetih hakkı derler, çıkmazlar. Ama günümüzde bir başkasının ülkesini ilanihaye fetih hakkı diye muhafaza etmek mümkün değildir. İmparatorluk zulümle, cebirle, zorbalıkla sürdürülemez. Ancak ve ancak milletlerin gönüllü işbirliği ile topluluk yaşatılabilir.”[5]Özdağ bu cümlelerle çürümüş bir rejime dikkat çekerek toplumun hürriyeti ve emek verenin alın terine ve hakkına vurgu yapmıştır.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yola açan büyük sebeplerden biri de birliğin Batı bölgesindeki topraklardan kaynaklanmıştır. Zbigniew Brzezinski“Büyük Çöküs” adlı eserinde Marquis de Custine’nin 1839 yılında ele aldığı “Rusya’dan Mektuplar” adlı kitabına atıfta bulunarak "Ağızları mühürlenen Rus halkı konuşma özgürlüğünü nihayet ele geçirince o kadar çok konuşacak ki, bütün dünya şaşıracak, kıyamet gününün geldiğini sanacak" cümleleriyle meseleye dikkat çekmiştir.[6] Sovyetler Birliği’nin çöküşünün batısındaki hâkimiyet alanlarından başlamasının temel sebeplerinden biri de "Rus halkının konuşmaya başlaması" ile beraber ABD’nin Soğuk Savaş döneminde dış politikasındaki ağırlığını Doğu Avrupa bölgesine ve SSCB’nin bu bölgede sınır komşusu olduğu ülkelere yönelik yoğunlaştırması ve bu devletleretesir etmeye çalışmasına dayandırılır. Jeopolitiğin kurucusu olarak bilinen İngiliz coğrafyacısı Sir Halford John Mackinder’in"merkez bölge" (heartland) olarak adlandığı Avrasya bölgesini[7] ve Orta Asya’yı da içeren geniş coğrafya; Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarını kapsayan "dünya adasını" denetleyebilmek için mutlaka kontrol edilmesi gereken bir bölgedir. Mackinder’a göre, Kalpgahı’n (merkez bölge) hâkimiyetini elinde bulundurmak ancak Doğu Avrupa’yı kontrol altına alınmasıyla mümkün olabilirdi. Coğrafyacı Sir Hartord Mackinderbu görüşünü, "Doğu Avrupa’ya egemen olan Merkez Bölgeyi denetler. Merkez Bölgeye egemen olan Dünya Adasını denetler. Dünya Adasına egemen olan dünyayı denetler" cümleleri ile açıklamıştır.[8]

Amerikalı Prof. Dr. Nicholas Spykman’ın (1893-1943) rimland (kenar kuşak) teorisi üzerinden geliştirdiği jeopolitik çıkarımları ile II. Dünya Savaşı sonrası ABD dış politikalarının mimarlarından biri olarak bilinir. Akademisyen Spykman’ın Orta Asya’ya yönelik jeopolitik çıkarımı şöyledir; “Whorules Rimlandcountriescommands Eurasia, whorules Eurasiacontrolsdestiny of the World” (Kenar Kuşak ülkelerine hakim olan Avrasya’ya hükmeder, Avrasya’ya hükmeden dünyanın kaderini kontrol eder)[9]Spykman’ın“İç Hilal Avrasya’yı denetler. Avrasya dünyayı kontrol eder”[10]sözünde kenar kuşakta bulunan ülkeler Batı Avrupa’dan başlamakta; Türkiye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin ve Kore’yi de kapsamaktadır. Spykman’a göre, bu ülkelerin bulunduğu bölge kara kuvveti ile deniz kuvveti arasındaki bir tampon bölge olarak tanımlanmıştır.[11] Ama ABD, Sovyet İmparatorluğu’nun hâkimiyeti altında bulunan ve dış dünya ile bağları demir perde ile kapatılmış olan Orta Asya bölgesine, Doğu Avrupa bölgesinde gerçekleştirdiği gibi radyo yayınları yoluyla Moskova’ya karşı ayaklandırma ve özgürlük, egemenlik ve bağımsızlık düşüncelerini uyandırma politikasını gerçekleştirmedi. ABD’nin “komünizmle mücadele” politikasında Orta Asya Cumhuriyetleri önemsiz olarak biliniyordu.[12]

Sir Haltord Mackinder’in ortaya koyduğu fikirler, II. Cihan Harbi’nden sonra Sovyetler Birliği’ne karşı stratejiler üretmeye çalışan ABD’li strateji uzmanları tarafından yol haritası değerinde idi. 1947 yılında George Kennan, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın isteği üzerine hazırladığı raporda ABD’nin tüm ağırlığını Avrupa ve Asya’da uluslararası güç dengesini inşa etmeye yoğunlaştırması gerektiğini yazmıştı. 1948 yılında ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yayınladığı raporda ise, Sovyetler Birliği’nin tüm Avrasya kıtasına siyasi yollardan ve güç kullanarak egemen olmasının ABD açısından kesinlikle kabul edilemez olduğu belirtilmiştir. Sir Mackinder’in“Merkez bölge” olarak adlandırdığı bu bölgenin Sovyetlerin egemenliğine bırakılması durumunda ilk yapılması gereken stratejik hamlelerden biri de ABD nüfuz alanının bu bölgeye kenar teşkil ederek kontrol edilmesi olarak belirtmiştir. 1950 yılının başında ABD Başkanı Harry Truman’ın onayı ile "uluslararası komünizmin çevrelenmesi" politikası, geniş çerçevede ABD’nin resmi dış politika aracı durumuna getirmiştir.[13]

Tüm bunlara rağmen ABD’nin dış politikasında Orta Asya uzunca bir süre göz ardı edilmiştir. 24 Aralık 1979 yılında Sovyetler Birliği askerlerinin Afganistan’a girmesi ile ABD, ciddi manada Orta Asya bölgesine önem vermeye başlamıştır. Sonrasında da ABD, SSCB’nin Basra Körfezi’ne ve daha sonra Hint Okyanusu’na çıkış sağlama tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Afganistan’ın konum olarak stratejik öneminin anlayan ABD, Suudi Arabistan’ı yanına alarak Pakistan üzerinden Afganistan’daki komünizme karşı direniş gruplarına askeri ve mali yardım sağlamıştır.[14] Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a gönderdiği askeri birliklerin çoğunlukla Orta Asya cumhuriyetlerinden oluştuğunu fark etmiş ve RadioLiberty (Azattık Radyo) ve RadioFreeEurope’un radyo frekansların kullanarak yerel dillerdeki yayınlarıyla Orta Asya halklarına hitaben "ateist" Sovyet iktidarına karşı ayaklanma propagandası uygulamıştır.[15]

Soğuk Savaş sonra ve ABD’nin Orta Asya Politikalarının Oluşması ve Ana Hatları

Soğuk Savaş döneminde Orta Asya bölgesi ABD’nin dış politikası için hayati öneme sahip bir bölge durumunda değildi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından Orta Asya’ya yönelik ABD angajmanı başlamasına rağmen, Orta Asya bölgesi Washington tarafından Orta Doğu kadar stratejik ve hayati bir önem taşımamıştır. 11 Eylül 2001 olaylarından evvel Orta Asya, ABD strateji uzmanlarına göre, 1990’ların ilk yarısında Sovyetler Birliği’nden geriye kalan nükleer silahına sahip olan, özellikle Hazar denizinde enerji kaynaklarının yeniden keşfedilmesiyle ve 1990’ların sonuna doğru bölge ülkelerinde demokrasi ve insan hakları ihlalleri gibi temalarla dikkati üzerine toplamıştı.[16]Yine 11 Eylül 2001 olaylarına kadar ABD, Orta Asya’ya daha çok ekonomi temelli bir yaklaşım oluşturmuştur. Bununla beraber, ABD’nin Orta Asya’da yaşamsal çıkarlarının mevcut olduğu, bunun da enerji kaynaklarının dünya pazarına güvenli bir şekilde ulaştırılması ve bölge ülkelerinin Sovyet ekonomi sisteminde arınarak serbest piyasa ekonomisine uyum sağlamaları ile gerçekleşeceği stratejisi, ABD’nin bölgeye yönelik politikalarının zeminini teşkil etmiştir.[17]

Orta Asya bölgesinde ABD’nin çıkarlarının tek yönlü ekonomik yaklaşımla sınırlı olmadığını söyleyen görüşlerde 2000 yılının başlaması ile çoğalmıştır. Orta Asya’nın jeopolitik açıdan öneminin ifade edildiği bu görüşlerde, ABD’nin Orta Asya’da bölgesel güç olarak bilinen Rusya, Çin ve Hindistan’ın etkisini asgariye indirmeye ve kendi hegemonyasını güçlendirmeye yönelik aktif bir politika izlemesi, bunu gerçekleştirebilmek için de bölge ülkeleriyle çok boyutlu stratejik münasebetler kurmasının gerekliliği dillendirilmiştir. Fakat 2000 yılında Rusya’da yönetime Vladimir Putin’in gelmesinden sonra Moskova, yakın çevre ülkeleri ile işbirliğini stratejik konuma taşımıştır. Özellikle Orta Asya’ya yönelik izlemeye başladığı çok yönlü politikayla; ekonomik, ticari ve askeri bağları sağlamlaştırmaya önem vermiştir. Bununla beraber, Çin’in Şangay İşbirliği Örgütü üzerinden Orta Asya’da giderek artan etkisi gibi faktörler ABD’nin bölgeye doğrudan etki etmeye yönelik stratejik hareketlerini engellemiştir. Buna karşılık Washington, bölgeye yönelik aktif bir "bekle−gör" politikasını uygulamaya koymuştur.[18]

2001 yılından sonra ABD’nin bölgeye yönelik ürettiği politikaları şu şekilde özetlenebilir: Orta Asya’da politik ve ekonomik refahı arttırmak, bölgede meydana gelebilecek çatışmaları engellemek, enerji kaynaklarını dünya pazarına problemsiz ve güvenli ulaşabilmesi için bölge ülkelerine gerekli yardım ve desteği göstermek, Orta Asya Cumhuriyetlerinin serbest piyasa koşullarına geçişlerini hızlandırabilmek ve ticaret hacimlerinin gerekli seviyelere ulaşabilmesi ve ekonomik zeminlerinin hazırlanabilmesi için bölge ülkelerine ekonomik yardım ve desteği sağlamak, bölge ülkelerinin demokrasiye uyum sağlama faaliyetlerini desteklemek, bölge ülkelerinde meydana gelen insan hakları ihlallerinin asgari düzeye indirilebilmesi için gereken yardımları sağlamak,nükleer silahların hızla yayılmasının önlemek ve bölgenin nükleer silahlardan arındırılması için çaba sarf etmek, Orta Asya bölgesinde hızla artış gösteren dini radikal akımların artmasının önüne geçerek terör saldırılarına karşı engel olabilmek ve bu dini aşırı grupların finans kaynağı olan silah ve uyuşturucu trafiğini kesmek.[19]

11 Eylül 2001 yılında New York ve Washington’da gerçekleştirilen saldırılar, hem ABD’nin terörle mücadele söylemine hukuki zemin hazırlayarak dünyanın farklı yerlerinde güvenlik ve askeri operasyonlar yapmasına imkân sağlamış, hem de terörle mücadele teması altında birçok devletle yoğun bir şekilde münasebetlerini arttırmıştır. Bu gelişmelerin arasında Orta Asya Cumhuriyetleri ile yeni ilişkiler de yerini almaktaydı. Amerika Birleşik Devletleri, Afganistan’da El-Kaide ve diğer terör örgütlerine yardım eden Taliban rejimine gerçekleştirdiği askeri operasyonlar çerçevesinde ilk aşamada Afganistan’a sınır komşu olan Orta Asya ülkeleri olan Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın hava sahalarını kullanamaya başlamıştı. Özbekistan’ın Termiz ve Hanabad, Kırgızistan’ın Manas ve Tacikistan’ın Kulyab, Kurgan−Tyube ve Hokant havaalanları Amerikan ve İngiliz askeri uçaklarına açılmıştır. Bununla beraber ABD; Kırgızistan’a 3000, Özbekistan’a 1000 askeri personelini konuşlandırmıştır. 2002 yılında ABD’nin Orta Asya ülkelerinden Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’a gerçekleştirdiği ekonomik yardımlar bir evvelki seneye göre iki kat artarak 580 milyon dolar olarak hesaplanmıştır. Aynı zamanda, Orta Asya bölgesinde en büyük yüzölçümüne sahip olan Kazakistan ile ABD arasında imzalanan anlaşma gereği, Amerikan askeri uçakları acil ihtiyaç durumlarda Almatı havaalanını kullanma hakkını kazanmıştır. Ayrıca, tarafsız ülke statüsünü benimsenen Türkmenistan ordusuna ABD askeri subayları tarafından askerî eğitim faaliyetleri gerçekleştirilmesi de bu esnada gündeme gelmiştir.[20]

ABD, Orta Asya coğrafyasında Kırgızistan, Özbekistan ve Tacikistan’da askeri üsler kurmuş; fakat bu Orta Asya ülkelerinin ABD’ye sıcak yaklaşımları uzun sürmemiştir. Başlangıçta ABD’nin uyguladığı angajmana çok yatkın olan ülkelerin bir kısmı, ülke içi “renkli devrimler” zincirinin devamının meydana gelmesinden endişelenerek ABD’ye mesafeli yaklaşmaya başlamıştır. ABD’nin Orta Asya cumhuriyetlerine etkisinin en çok zayıfladığı dönem 2004-2008 yılları arası olarak tanımlanır. [21] Örnek olarak, 2005 yılında Özbekistan’da Amerikan destekli 200’den fazla STK kapatılmış ve Özbekistan aynı yıl Moldova’da gerçekleştirilen GUAM toplantısına da katılmamış, sonrasında da üyeliğini dondurmuştur. Rusya ve Çin de bu esnada Orta Asya Cumhuriyetlerinde ABD tarafından desteklenen “renkli devrimlerin” tekrarlanacağı propagandasını yoğunlaştırmıştır.[22]

2009 yılında ABD Başkanı olarak Barack Obama’nın seçilmesi ile birlikte bölgede Rusya da dâhil olmak üzere Orta Asya cumhuriyetlerinin ABD ile ilişkilerini düzeltmeye yönelik politikalar uygulanmıştır. Bu adımlardan biri de dünya kamuoyu önünde Orta Asya ülkelerinin demokrasi ve insan hakları ihlallerinin daha az konuşulması olmuştur. Bu stratejik adımlar, bölgedeki diğer büyük güçler olan Rusya ve Çin’i dengeleyebilmek için Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya’da varlığını gerekli gören ülkeler tarafından da olumlu karşılık bulmuştur.İlişkilerin diğer boyutlarındaki nispi zayıflığa dikkat çeken uzmanlar, Amerikan askeri varlığının niçin daha fazla rahatsız edici hale geldiği hususunda ipuçları vermektedirler.ABD başta Orta Asya cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını gözettiği halde, bölge ülkeleri ile ekonomik ve ticari alanlardaki ilişkileri hem istediği düzeyde kuramamış hem de arzu ettiği sistemsel değişiklikleri geniş çapta gerçekleştirememiştir. Bölgedeki yaklaşık 30 yıllık çabalarına rağmen ABD’nin hâlihazırda Hazar havzasında sahip yada ortak olduğu bir petrol veya doğalgaz boru hattı yoktur. Bu “Great Game” (büyük oyun) bölgede her geçen gün ekonomik güç olarak yükselen Çin’in[23], Orta Asya’da artan ticari girişimleri de hesaba katıldığında, Orta Asya bölgesini sadece Afganistan’daki savaşın lojistik destek hattı olarak gören ABD stratejisinin modası geçmiş bir yaklaşım olduğunu göstermektedir. [24]

ABD, Orta Asya’nın radikal dini gruplar için bir sığınak olmasını engellemek istiyor. 2000 yılından bu yana, Orta Asya’da kurulan birkaç terörist grup, genellikle Afganistan ve Pakistan coğrafyasında faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu gruplar hâlihazırda ABD veya Orta Asya için doğrudan tehdit oluşturmamakla birlikte, bazı gruplar Taliban ile işbirliğine gidebilmektedir. Diğer taraftan bazı terör örgüt üyelerinin El-Kaide ile Orta Doğu’daki militanlarla ilişkili olan IŞİD terör örgütüne katıldığı bilinmektedir. Orta Asya bölgesi, buradaki ülkelerin güvenlik güçlerinin sıkı çalışması sayesinde, radikal gruplar açısından “düşman” bir bölgedir. Bununla birlikte, Tacikistan’ın uzak ve kötü yönetilen bölgeleri ve diğer bazı alanlarda radikal örgütler, özellikle de terörist grupların kuzey eyaletlerinde ve ülke genelinde önemli toprakları kontrol ettiği Afganistan’da etkilidir. Altını çizmek gerekir ki, radikal örgütlerin Orta Asya’da kalıcı bir şekilde faaliyet göstermeye başlaması bölgenin istikrar ve güvenliğine ciddi zarar verecektir. ABD’nin terörizmle mücadelede Orta Asya ülkelerine destek sağlaması, radikal dini terör tehdidinin önlenmesine yardımcı olabilir. Bu konuda tecrübeli bir diğer ülke olan Türkiye’nin de Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine radikal terörizmle mücadele kapsamında destek vermesi bir diğer olumlu senaryo olabilir.

ABD’nin Orta Asya’daki Çıkarları ve Hedefleri

ABD’nin Orta Asya’ya yönelik emelleri iki temel strateji üzerinden analiz edilebilir. Bunlardan birincisi, ABD’nin küresel bir güç olarak sahip olduğu rolü ile ilgilidir. ABD, Orta Asya bölgesinde iki büyük bölgesel gücün, Rusya ve Çin’in, bu bölgedeki egemenliği ve etkinliğini minimum seviyeye indirmek ve kendi hâkimiyetini artırmak istemektedir. Diğer önemli stratejisi ise, Orta Asya coğrafyasındaki zengin yeraltı ve yerüstü enerji kaynaklarına kolaylıkla erişebilmeyi temin etmektir. ABD’nin Orta Asya’ya yönelik diğer bütün politikaları, bu iki esas hedefin üzerinden çeşitlendirilebilir.[25]

Bölgede Çin ve Rusya’nın kontrol edilmesi ve kısmen de olsa bölgesel güvenlik kapsamında ABD’nin Orta Asya Cumhuriyetleri ve bölgedeki diğer bölgesel güçlerle kurulan askeri ve ekonomik işbirliği girişimleri bu çerçevede incelenmelidir. ABD’nin bölgedeki ikinci hedefi olarak tanımladığımız enerji güvenliği konusu ise, hem dünya piyasasına erişimi sağlama hem de bu ticaretin güvenliğini tesis etme temalarını içermektedir. Neticede Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya’ya ilişkin politikaları, küresel stratejik emelleri ile örtüşmektedir.[26]

Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya bölgesindeki enerji güvenliği stratejisi; bölgedeki enerji kaynaklarına sorunsuz erişim, bu enerji ürünlerinin dünya piyasalarına sorunsuzca ulaşabilmesi ve enerji kaynaklarının dünya ekonomisine kazandırılması başlıkları üzerinde şekillenmiştir. ABD, Hazar havzasında Rusya’nın ticari ve politik etkisinin artmasını ve enerji koridorlarında tekel haline gelmesini uygun bulmadığı için kendi kontrolü altında Avrupa piyasasına ulaşım hatlarını meydana getirerek Rusya’yı devre dışı bırakma stratejilerini uygulamayı isteyecektir. Bu uygulamaların önemli bir örneği de Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı olarak bilinir. Hayata geçirilmesi zor olan diğer alternatif projelerden birisi de Nabucco projesidir.[27]

Rusya’nın bölgedeki stratejisi ise sınır güvenliği ve işbirliğini sağlamlaştırma yaklaşımı üzerine kurulmuştur. Rusya bölgedeki enerji kaynakları hususundaki baskın rolü ile fosil enerji kaynaklarını dünya piyasasına ulaştırmada tekel konumundadır denilebilir. Rus dış politikasında öncelik; enerji kaynaklarının denetimi ve güvenli ulaşımı, özelikle Orta Asya’daki petrol ve doğal gazın Avrupa pazarlarına taşınması olarak belirlenmiş; sonuçta da Rusya bu alanda uluslararası bir aktör haline gelmiştir.[28] Ekonomik olarak büyüyen Çin, ulusal güvenliği açısından enerji talebini Orta Asya coğrafyasından temin etmeye çalışmaktadır. Çin Orta Asya bölgesinde stratejik rekabetçi olarak Amerika’yı bellemektedir. Çin bölgede etkisi artırmak için ABD’ye karşı Rusya ile işbirliğine daha çok önem vermektedir.[29]

Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik emeli, doğal olarak Orta Asya enerji kaynaklarının bir bölümünü alternatif yollarla Batı Avrupa’ya güvenli şekilde iletmek; diğer bölümünü ise, Güney Asya ülkelerine ulaştırarak bu yöntemlerle ekonomik-ticari ve güvenlik açılarından küresel tekel olmayı başarmaktır.[30]

ABD’nin Hazar havzası enerji kaynakları konusundaki tavrı birkaç önemli etkene bağlıdır. Öncelikle ABD ekonomisi için petrol ithalatı önemli bir yere sahiptir. Petrolü Orta Doğu ve Hazar havzasından ithal etmek, ülke içinde üretim yapmaktan daha ucuza mal olmakta; ABD’nin Hazar havzasındaki alternatif boru hatların Gürcistan ve Türkiye’den geçmesini sağlamak, aynı zamanda üç jeopolitik sorunu çözmektedir. Birincisi, Orta Asya ve Kafkasya’da bulunan ülkelerin bağımsız olmalarını çabalarını güçlendirmek; ikincisi, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmak; üçüncüsü ise, İran üzerinden geçecek alternatif petrol ve doğalgaz boru hattının gerçekleşmesine engel olmak bu stratejiyle mümkün olabilecektir.[31] Uluslararası Dış Politika Analizi Enstitüsü (The InstituteforForeign Policy Analysis/IFPA) raporuna göre, 2025 senesinde Orta Asya bölgesi dünya politikasını etkileyecek bir konuma gelecektir. Gelişmeleri yakından takip eden Amerika, stratejik hamlelerini de bu doğrultuda geliştirmektedir. ABD Başkanı olarak Donald Trump’ın seçilmesinden sonra ABD’nin dış politika önceliklerinin eskisi gibi Orta Doğu’da yoğunlaşması sonucunda, günümüzde Orta Asya enerji politikalarında halen aktif rolü Rusya ve Çin üstlenmektedir.

Öte yandan Şubat 2020 yılında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Orta Asya bölgesine önemli ziyaretler gerçekleştirmiştir. Pompeo, ilk olarak Kazakistan’ın Başkenti Nur-Sultan’da Cumhurbaşkanı Kassym Jomart Tokayev ve ülkenin kurucu lideri Nursultan Nazarbayev ile bir araya gelmiştir. Daha sonra Özbekistan’a geçerek Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ile görüşmüştür. Son olarak da tüm Orta Asya devletlerinin dışişleri bakanlarıyla birlikte bir toplantı düzenlenmiştir. Bu ziyaret sırasında ABD Dışişleri Bakanlığı da Orta Asya bölgesine yönelik yeni strateji raporunu açıklamıştır.

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun“Orta Asya’daki her bir ulusun bağımsız ve egemen olmasını istiyoruz; bölgedeki başka bir ülkenin himayesinde olmasını veya vasal devlet haline gelmesini değil” şeklindeki açıklamalarında bulunmuştur. Strateji belgesinde yer alan “beş ülkeyle yakın ilişki ve işbirliğinin ABD değerlerini teşvik edeceği ve bölgesel komşuların etkisine karşı bir denge sağlayacağı” ifadesi, ABD’nin komünizmi çevreleme doktrini bağlamında geçmişte uyguladığı politikalarını hatırlatmaktadır. 2020 yılında gerçekleştirdiği Orta Asya ziyaretleri ve açıklanan rapor da, ABD’nin Orta Asya bölgesinde etkili olan Rusya ile Çin’in nüfuzunu azaltmaya yönelik bölgesel çıkarları doğrultusunda, çevreleme doktrinini devam ettirme niyetini göstermektedir.

Sonuç Yerine

20.yüzyılın sonunda SSCB’nin çözülmesinden sonra Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanması ile küresel ve bölgesel güçlerin uluslararası arenada kendi menfaatlerini koruma ve varlıkların sürdürebilirliği açısından hayati ve stratejik öneme sahip bölgeye dönüşmüştür. 11 Eylül 2001 sonrası Orta Asya, hem dünya hem de bölgesel güçlerin güçlerini yarıştırmak için rekabet alanına çevrilmişti.

Bağımsızlıklarının ilk yıllarında Orta Asya ülkelerinin, siyasi kurumları, güvenlik yapıları ve ekonomik reform ve kalkınma modelleri de dâhil olmak üzere Batı eksenli politika izlemeye yönelmişlerdi. Her zaman başarıyla uygulanmasa da bir piyasa ekonomisine geçiş ve liberal reform çabaları, bölgede güvenilir bir siyasi ve ideolojik muhalefetle karşılaşmadı.Çünkü güvenilir bir alternatif model yoktu. Bölgenin enerji potansiyelini gerçekleştirmeye yönelik ilk girişimler Batı tarafından önerilmiş; ABD ve Avrupa hükümetleri ve şirketleri tarafından desteklenmiştir. Orta Asya devletleri uluslararası arenaya ağırlıklı olarak Batılı örgütler aracılığıyla girdi. O zamanlar Rusya bile Batı eksenli politika izlemişti. Gelinen nokta itibariyle Çin, Orta Asya ülkelerinin en önemli ekonomik ortağı olmayı başardı. Ekonomik alanda büyüme yavaşladığı için Rusya’nın bölge ülkelerine yönelik politikası da önemli ölçüde değişti. Avrupa ülkelerinin Orta Asya’ya yönelik ekonomi, politika ve güvenlik alanlarındaki sorunlarının çözülmesindeki rolü git gide azalmaktadır. Tüm bu olaylar Orta Asya’daki ABD ve Batı ekseninin zayıflamasına neden olmakla beraber bölge ülkelerinin giderek Çin’in siyasi ve ekonomik yörüngesine yanaşmasına ve Rusya’nın güvenlik şemsiyesi altında girmesine sebep olmaktadır.Orta Asya ülkeleri, yalnızca Çin ve Rusya’nın etkisini dengelemek için Amerika ile dostane ilişkileri sürdürmektedir. Bu da ABD’nin bölge ülkeleriyle etkileşimi ve karşılıklı çıkarların gerçekleştirilebilmesi açısından bir fırsattır.

Sonuç olarak, bölgede Rusya ve Çin ile ABD arasında Orta Asya’nın enerji kaynakları için ciddi bir mücadele yaşanması, yakın gelecekte olasılığı yüksek bir senaryodur. Bu sadece Orta Asya ülkelerini kontrol etme ekseninde değil, aynı zamanda ünlü jeopolitik teorisyenlerin ortaya koyduğu kalpgâh mücadelesi temelinde de olacaktır. Bu süreçte Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin kendilerine yeter hâle gelebilmesi, açık pazar ve açık toplum kültürlerinin yerleşmesi, ulus inşa süreçlerini, demokratikleşmelerini, bölgenin enerji kaynaklarının küresel sisteme uyum sağlaması ve nihayet bölgesel kalkınmanın gerçekleştirilmesi yönünde çeşitli başarılar elde etmesi gerekmektedir. Böylece Orta Asya Türk cumhuriyetleri, doğal zenginliklerini ve enerji kaynaklarını kendi kontrolü altında tutabilme ve bu kaynakları işletebilme becerisini sergilediği durumda bağımsızlıklarını da muhafaza edecektir.

Kaynaklar

Aydın, Aydın, Küresel Mücadele Politikaları: Orta Asya’da Rusya, ABD ve Çin. Süleyman Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi, 6 (13) , 1-11, 2016.

Brzezinski, Zbigniew, The Grand Chessboard: AmericanPrimacyandItsGeostrategicImperatives (New York: Basic Books, 1997).

Çağrı, Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler,

Çağrı Erhan, “ABD’nin Orta Asya Politikası ve 11 Eylül Sonrası Yeni Açılımları”, Stradigma Strateji ve Analiz Dergisi, C.VI, Sayı 9 ( 2003), s.2.

Erhan, Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 3 (Güz 2004), s. 123-149

Evan A. Feigenbaum, “WhyAmerica No LongerGetsAsia”, The Washington Quarterly, Spring 2011, s. 37.

Ferhat Pirinççi, Soğuk Savaş Sonrasında Abd’nin Orta Asya Politikası: Beklentiler Ve Gerçeklikler, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63-1, 2006, s.s. 208-234.

Francis Fukuyama, “TheEnd of History?,” TheNationalInterest 16 (Summer 1989): 3–18.

Hekimoğlu Asem, Uluslararası Dengeler Bağlamında Orta Asya’daki Enerji Politikaları, Bölgesel ve küresel politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi, 2012.

Hilal Önal, “ABD’nin Afganistan Politikasının Açmazları: Bölgesel Bir Analiz” Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 6, Sayı: 23, 2010. ss.43-71,

İlhan Üzgel, "1980−1990 ABD’yle İlişkiler", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler, Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt II, İstanbul, İletişim, s. 37.

Kireçci, M. Akif, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya Politikaları, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Rapor, 2011

Laruelle, Marlène ve SébastienPeyrouse, "The United States in Central Asia: Reassessing a ChallengingPartnership", Strategic Analysis, Vol. 35, No. 3, May 2011.

Mehmet Akif Okur, “Amerikan Dış Politikası Ve Orta Asya: Dünya Düzeni Değişirken İlişkilerin Geleceği Üzerine Düşünceler” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2012, s. 247

Mehmet Seyfettin Erol, “Avrasya Jeopolitiğinde Orta Asya Ve 11 Eylül”, Yakın Dönem Güç Mücadeleleri Işığında Orta Asya Geçeği, Ed. Ertan Efeğil- Elif Hatun Kılıçbeyli- Pınar Akçalı, İstanbul: Gündoğan Yayınları, 2004, s.212.

Menon, "The New Great Game in Central Asia", s. 192.

Mustafa Kocakenar, Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler Ve Pratikler, https://tasam.org/Files/Icerik/File/amerikan_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B1nda_jeopolitik_teoriler_ve_pratikler.pdf_bbb8f41e-d1bd-47e0-9202-38be4882d7b8.pdf Erişim(01.06.2020)

Muzaffer Özdağ, Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği, Avrasya-Bir Vakıf Yayınları, Toplu Eserleri-4, 2003.s.

Nicholas J. Spykman, TheGeography of thePeace, New York, HarcourtBraceandCompany, 1944, p. 43.

OlafCaroe, SovietEmpireTheTurks of Central AsiaandStalinizm, London, Macmillan, 1967, s. 257−268.

Rumer, Eugene (2002), “Flashman’s Revenge: Central AsiaafterSeptember 11,” Strategic Forum, No. 195.

Uğrasız, B.,(2002),Çin’in Hazar ve Orta Asya Bölgesine Yönelik Politikası, Sosyal bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt 4 Sayı 3. Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt I, İstanbul, İletişim, s. 562.

Попов Д. С. ЦентральнаяАзиявовнешнейполитике США. 1991–2016 гг. М.: РИСИ, 2016. S.124-146.

[1]OlafCaroe, SovietEmpireTheTurks of Central AsiaandStalinizm, London, Macmillan, 1967, s. 257−268.

[2] Erhan, Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 3 (Güz 2004), s. 123-149

[3] Francis Fukuyama, “TheEnd of History?,” TheNationalInterest 16 (Summer 1989): 3–18.

[4]Kireçci, M. Akif, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya Politikaları, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Rapor, 2011

[5] Muzaffer Özdağ, Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği, Avrasya-Bir Vakıf Yayınları, Toplu Eserleri-4, 2003.s.

[6] Erhan, Çağrı, s. 123-149

[7] Muzaffer Özdağ, s. 10.

[8] Çağrı Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler,

Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt I, İstanbul, İletişim, s. 562.

[9]Nicholas J. Spykman, TheGeography of thePeace, New York, HarcourtBraceandCompany, 1944, p. 43.

[10] Erhan, "Jeopolitik Kuramlar", s. 562.

[11]Mustafa Kocakenar, Amerikan Dış Politikasında Jeopolitik Teoriler Ve Pratikler, https://tasam.org/Files/Icerik/File/amerikan_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B1nda_jeopolitik_teoriler_ve_pratikler.pdf_bbb8f41e-d1bd-47e0-9202-38be4882d7b8.pdf Erişim(01.06.2020)

[12] Erhan, Çağrı, s. 123-149

[13]A.g.m, s. 123-149

[14] Hilal Önal, “ABD’nin Afganistan Politikasının Açmazları: Bölgesel Bir Analiz” Uluslararası Hukuk ve Politika Cilt 6, Sayı: 23, 2010. ss.43-71,

[15] Çağrı Erhan, bkz. İlhan Üzgel, "1980−1990 ABD’yle İlişkiler", Türk Dış Politikası Kurtuluş Savasından Günümüze Olgular, Belgeler, Yorumlar, Baskın Oran (der.), Cilt II, İstanbul, İletişim, s. 37.

[16] Ferhat Pirinççi, Soğuk Savaş Sonrasında ABD’nin Orta Asya Politikası: Beklentiler Ve Gerçeklikler, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, 63-1, 2006, s.s. 208-234. Bkz. RUMER, Eugene (2002), “Flashman’s Revenge: Central AsiaafterSeptember 11,” Strategic Forum, No. 195.

[17] Çağrı Erhan, “ABD’nin Orta Asya Politikası ve 11 Eylül Sonrası Yeni Açılımları”, Stradigma Strateji ve Analiz Dergisi, C.VI, Sayı 9 ( 2003), s.2.

[18]A.g.e. s. 11.

[19] Mehmet Seyfettin Erol, “Avrasya Jeopolitiğinde Orta Asya Ve 11 Eylül”, Yakın Dönem Güç Mücadeleleri Işığında Orta Asya Geçeği, Ed. Ertan Efeğil- Elif Hatun Kılıçbeyli- Pınar Akçalı, İstanbul: Gündoğan Yayınları, 2004, s.212.

[20] Erhan, Çağrı, “ABD’nin Orta Asya Politikaları ve 11 Eylül’ün Etkileri”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 1, Sayı 3 (Güz 2004), s. 123-149, bkz. Menon, "The New Great Game in Central Asia", s. 192.

[21]Laruelle, Marlène ve Sébastien PEYROUSE, "The United States in Central Asia: Reassessing a ChallengingPartnership", Strategic Analysis, Vol. 35, No. 3, May 2011.

[22] Mehmet Akif Okur, “Amerikan Dış Politikası Ve Orta Asya: Dünya Düzeni Değişirken İlişkilerin Geleceği Üzerine Düşünceler” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2012, s. 247

[23]Mehmet Akif Okur bkz.Evan A. Feigenbaum, “WhyAmerica No LongerGetsAsia”, The Washington Quarterly, Spring 2011, s. 37.

[24] Mehmet Akif Okur, “Amerikan Dış Politikası Ve Orta Asya: Dünya Düzeni Değişirken İlişkilerin Geleceği Üzerine Düşünceler” Bölgesel ve Küresel Politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 2012, s. 247

[25]Kireçci, M. Akif, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Asya Politikaları, Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Rapor, 2011, bkz. Brzezinski, Zbigniew, The Grand Chessboard: AmericanPrimacyandItsGeostrategicImperatives (New York: Basic Books, 1997).

[26]A.g.r. s. 37.

[27]A.g.r.

[28]Aydın, Aydın, Küresel Mücadele Politikaları: Orta Asya’da Rusya, Abd Ve Çin. Süleyman Demirel Üniversitesi Vizyoner Dergisi, 6 (13) , 1-11,2016.

[29]Uğrasız, B.,(2002),Çin’in Hazar ve Orta Asya Bölgesine Yönelik Politikası, Sosyal bilimler Enstitüsü Dergisi Cilt4 Sayı3

[30] Mehmet Akif Okur, s. 41.

[31]Asem Hekimoğlu, Uluslararası Dengeler Bağlamında Orta Asya’daki Enerji Politikaları, Bölgesel ve küresel politikalarda Orta Asya / editör: M. Savaş Kafkasyalı Ankara-Türkistan: Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk Kazak Üniversitesi, 2012, bkz, Попов Д. С. ЦентральнаяАзиявовнешнейполитике США. 1991–2016 гг. М.: РИСИ, 2016. S.124-146.

GLOBAL SİLAH ENDÜSTRİSİ DOSYASI /// ERCAN CANER : Çinli Savunma Şirketlerinin Önlenemeyen Yükselişi


ERCAN CANER : Çinli Savunma Şirketlerinin Önlenemeyen Yükselişi

28 Haziran 2020

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Haziran 2020

Çin bayrağı, National Stadium’da düzenlenen Beijing Olimpiyat Oyunları açılış seremonisinde göndere çekilirken selam duran Çinli askerler. 08 Ağustos 2008. Fotoğraf: Jerry Lampe/Reuters.

Defense News tarafından Londra merkezli Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü ille yapılan ortak çalışma sonuçlarına göre Çinli savunma şirketleri İLK 100 sıralamasında hızla ilk sıralara yükselmektedir.

Şirket ve hükümet raporları, Çin medya organları ve diğer haber kaynakları incelenerek yapılan araştırma sonucuna göre Çinli şirketler büyük bir atılım içindedirler.

2018 yılı rakamlarına göre ilk sekiz Çin firması, toplam gelirleri ve ilk yüz şirket içindeki yerleri aşağıda sıralanmıştır.

  • Aviation Industry Corporation of China (24,9 milyar ABD Doları, 5’nci sıra),
  • China North Industries Group Corporation Limited (14,8 milyar ABD Doları, 8’nci sıra),
  • China Aerospace Science and Industry Corporation 12,1 milyar ABD Doları, 10’uncu sıra),
  • China South Industries Group Corporation 12 milyar ABD Doları, 11’inci sıra),
  • China Electronics Technology Group (10,3 milyar ABD Doları, 12’nci sıra)
  • China Shipbuilding Industry Corporation (9,8 milyar ABD Doları, 14’üncü sıra),
  • China Aerospace Science and Technology Corporation (8,1 ABD Doları, 19’uncu sıra),
  • China State Shipbuilding Corporation (5 milyar ABD Doları, 22’nci sıra).

Yukarıdaki toplam sekiz firmanın 2018 yılı toplam geliri 97 milyar ABD dolarıdır ve bu rakamla Çin, savunma gelirleri sıralamasında Birleşik Devletlerin ardından ikinci sıradadır. Avrupa Birliği üyesi ülkelerin 2018 yılı toplam savunma geliri ise 100 milyar ABD dolarıdır.

Tayvan Askeri Haber Ajansı tarafından paylaşılan fotoğrafta; Çin savaş uçaklarının hava üslerine saldırısının simüle edildiği bir tatbikat esnasında, otoban üzerine iniş yapmış Tayvan Hava Kuvvetlerine ait savaş uçakları görülmektedir. Kaynak: Military News Agency

Defense News haber sitesinde yer alan habere göre Çinli firmaların silah sattığı ülkeler Bangladeş, Cezayir, Myanmar (Burma) ve Pakistan ile sınırlıdır ve bazı körfez ülkeleri de Çin’den insansız hava araçları tedarik etmektedir.

Haberde ayrıca; Avrupalı ve Rus savunma şirketlerinin batmamak için dışsatım yapmak zorunda oldukları, fakat Amerikan ve Çin firmalarının iç pazarın büyüklüğü göz önüne alındığında böyle bir problemlerinin olmadığı da ifade edilmektedir.

Araştırmacılara göre Çinli savunma firmaları üç alanda yetersizdir. Bunlar; hava aracı motorları, deniz itki sistemleri ve muhabere yönetim sistemleridir. Beijing bu alanlardaki eksikliklerini kapatmak maksadıyla; yeni kurduğu inovasyon merkezlerinde çalışmalar yürütmekte ve Ukrayna merkezli hava aracı motor üreticisi Motor Sich firması gibi dış firmalarla ortaklıklar kurmaktadır.

İlk dört sırayı; sırasıyla Amerikan Lockheed Martin, Boeing, Northrop Grumman ve Raytheon Company firmalarının paylaştığı İlk 100 Savunma Firması listesinde ASELSAN 52’nci, Turkish Aerospace Industries 69’uncu, BMC Otomotiv Sanayi ve Ticaret A. Ş. 85’inci ve ROKETSAN 89’uncu sırada yer almaktadır.

GÜNDEM ANALİZİ /// Ceyhun BALCI : BEN SENİN BABANI DA SEVMEZDİM !!!


Ceyhun BALCI : BEN SENİN BABANI DA SEVMEZDİM !!!

Unutulmaz Türk filmlerinden Süt Kardeşler’de Şener Şen Kemal Sunal’a söylemişti sanırım.

“Ben senin babanı da sevmezdim!”

Filmlerde güldüren bu replik gerçek yaşamda ağlatı nedenidir. Kolaycı olduğu kadar sağduyulu ve akılcı insana yakışmayan bir davranış olduğu kuşkusuz.

Oysa, soy sop üzerinden suçlama ya da mevcut suçlamayı bu yolla güçlendirme hiç de gerekli değildir.

Bülent Arınç için de söz konusu olmuştu anımsadığım kadarı ile. Dedelerinden birinin Menemen kalkışmacısı olduğu öne sürülmüştü. Öyle olsa ne olur olmasa ne olur? Bir insan büyüklerinin hatasının ya da yanlışının yükünü taşımak zorunda mı? Düşünülmeden üretilen ve günümüz sosyal medya geyikleri için bire bir bu türden zevzeklikler insanım diyeni utandırmalıdır. Öte yandan, Bülent Arınç gibi günah küpü birisine atası üzerinden günah yüklemeye çalışmak ironiktir.

Benzer yaklaşım geçtiğimiz yerel seçimler öncesinde, şimdi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Tunç Soyer için sergilenmişti. Babası, askeri yargıç Nurettin Soyer üzerinden yük altına sokulmaya çalışılmıştı. Ayıptı, günahtı, utanç vericiydi. Kaldı ki suçlama olarak gündeme getirilen konu Soyer soyadını taşıyanlar için övünç kaynağıydı. Yakın zamana dek FETÖ kumpaslarının aracısı olmuşların çokluğu göz önüne alındığında 40 yıl önce FETÖ tehlikesini görmek ancak olumlu ayrıcalık olabilirdi.

Son olarak Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu hedef yapıldı. Dedesinin Milli Mücadele karşıtı bir kişi olduğu savıyla. Bir kez daha yineleyelim! Doğru da olsa uydurma da! Fark etmez! Kişiler soy öncüllerinin hataları üzerinden eleştirilemez. Bu yaklaşım en azından evrensel ilkelere uymaz! Niyet Feyzioğlu’nu eleştirmekse son birkaç yıldaki duruşu ve söylemleri yetip de artmalı!

Arınç, Soyer ya da Feyzioğlu eleştirilebilir!

Bu ayrı konu!

Ama, bu kimseleri eleştirmek için soylarına soplarına gereksinim duyulması her şeyden önce bu bilgileri kullananlar açısından sorunlu bir durumun varlığının göstergesidir.

Babanı da sevmezdim söylemine denk düşen kötü alışkanlıkların bir an önce terk edilmesi gerekir. Bu söylemi kullanmak ilkesizlik ve düzeysizlik göstergesidir. Ayrıca, bu söylemi kullananlara şan ve şeref getirmeyeceği de açıktır.

Bu kötü alışkanlığa ilişkin yakın tarihimizden bir örnekle bağlayalım yazıyı!

Milli Mücadele karşıtı gazeteci Ali Kemal’i tanımayanımız kalmamış olsa gerektir.

Milli Mücadele karşıtlığını sivri dili ve keskin kalemiyle katmerleyen söylem ve yazıları vatan hainliğiyle damgalanmasını kaçınılmaz kılmıştır.

Durum böyleyken Türkiye Cumhuriyeti devletinin verdiği bilgelik dersini görmezden gelmemek gerekir.

Hainlikle damgalanan ve olmaması gerektiği şekilde yaşamına linçle son verilen Ali Kemal’in oğlu Zeki Kuneralp Türkiye Cumhuriyeti’nin Büyükelçisi olarak Madrid’de bulunurken eşi Necla Kuneralp’i ASALA terörüne kurban vermiştir. Oğlu Selim Kuneralp de Türkiye Cumhuriyeti’ne uzun yıllar büyükelçi olarak hizmet etmiştir. Ne oğul ne de torun Kuneralp’e “biz senin babanı da sevmezdik” deme çiğliği sergilenmemiştir.

Bilindiği gibi İngiltere’nin şu andaki Başbakanı Boris Johnson da Ali Kemal’in torunudur.

Hiç kimse özellikle babasının ya da dedesinin ya da bir başka atasının hatalarının ya da günahlarının hesabını vermekle yükümlü değildir. Bunu düşünmek ve bir şekilde dile getirmek ayıp olduğu kadar insanlık dışı bir tutumdur.

Tersini düşünenler Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının bilgeliğe eşdeğer uygulama ve kararlarını öğrenmeliler.

Azim ve Karar, 26.06.2020

KAMPANYA : Koronavirüs, gıdamızı vurmasın !!!


KAMPANYAYA BURADAN KATILABİLİRSİNİZ.

Koronavirüs, gıdamızı vurmasın !!!

Koronavirüs salgını, tüm dünyada gıdaya erişim konusunda endişe yarattı. Böylesi büyük bir sağlık krizinde, kendine yetebilen tarım üretimi ile gıdaya eşit erişimin sağlanmasının önemi bir kez daha anlaşıldı.

Bu sağlık krizi ortamında, olası bir gıda krizinden etkilenmemek adına Türkiye vakit kaybetmeden tarım ve gıda konusunda ülkeyi daha güçlü ve tamamen kendine yeter bir konuma taşıyacak bir “Kriz Dönemlerinde Tarım ve Gıda” planı hazırlamalı ve paketi hayata geçirmelidir.

Son 6 aylık süreçte sadece Türkiye değil, dünyada hiçbir ülkenin uzun vadede böylesi bir krize karşı koyacak stratejik bir gıda&tarım planına sahip olmadığı görülmüştür. Türkiye, yıllık 44 Milyar ABD Doları üretimle halihazırda dünyada en çok tarımsal üretim yapan ilk 10 -11 ülke içinde yer almaktadır.

Ne var ki bu durum, Türkiye tarımının da diğer ülkeler gibi krizler karşısında şu an kırılgan olmadığı anlamına gelmemektedir. Koronavirüs salgınının henüz ne zaman sonlanacağı belli olmadığı gibi, salgının seyrine dair de net bir öngörü bulunmamaktadır. Bu durum da uzun vadede tarım&gıda alanında sıkıntılar yaşanılmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Bu nedenle Tarım ve Orman Bakanlığı hiç vakit kaybetmeden harekete geçerek bir “Kriz Dönemlerinde Tarım ve Gıda” planı hazırlamalıdır.

KAMPANYA : AK PARTİ 52 SANAT KURUMUNU KAPATMAYA HAZIRLANIYOR /// BUNA DUR DEMEK İÇİN BU İLETİYİ ÇEVRENİZLE PAYLAŞIN !!!!!


Arkadaşlar merhaba,

Aşağıda yer alan metni mümkün olduğunca çok yere ulaştırmayı hedefliyoruz. Lütfen listenizdeki herkese yollar mısınız? Ayrıca CİMER’e de yazabilirsiniz.

Sevgiler ve teşekkürler.

ÖZEL BÜRO GRUBU

***

Değerli Basın Mensupları;

Hükümetin başta Devlet Opera ve Balesi ,Devlet Tiyatroları, Devlet Senfoni Orkestraları, Devlet Halk Dansları Topluluğu, Devlet çok Sesli Korosu olmak üzere toplam 52 sanat kurumunun kapatılmasını öngören yasa tasarısı bizim ve çocuklarımızın geleceğini yok ediyor.

Bizler Cumhuriyet’in kültür-sanat kurumlarının kapatılmasına sonuna kadar karşıyız. Yapılması planlanan model baskıcı ve gerici bir modeldir ve sanatın özgürlüğünü elinden almaktadır.

Bunun yanı sıra Eğitim fakülteleri, güzel sanatlar liseleri, konservatuvarlar da topun ucunda. Türkiye’de sanatın ölüm fermanı olan 52 sayfalık yasa tasarısı mecliste yarın, öbür gün onaylanabilir.

Cumhuriyet’in çağdaş sanat kurumları tek tek yok ediliyor. Esasında hepimizin bildiği gibi asıl yok edilmek istenen laik Cumhuriyetimizdir.

ATAOL BEHRAMOĞLU

CİMER E-POSTA : https://www.cimer.gov.tr

KAMPANYA : DİYARBAKIR DAĞKAPI MEYDANININ ADI ÜYELERİN OY BİRLİĞİYLE “ŞEYH SAİT MEYDANI” OLARAK DEĞİŞTİRİLİP ŞEY SAİT ANITININ DİKİLMESİNE KARAR VERİLDİ !


DİYARBAKIR DAĞKAPI MEYDANININ ADI TOPLANTIYA KATILAN AKP’Lİ ÜYELERİN OY BİRLİĞİYLE "ŞEYH SAİT MEYDANI" OLARAK DEĞİŞTİRİLİP ŞEY SAİT ANITININ DİKİLMESİNE KARAR VERİLDİ !

BİR TÜRK ÖLDÜRMEK 70 GAVUR ÖLDÜRMEKTEN DAHA ÜSTÜNDÜR SÖZÜ ŞEY SAİT’E AİTTİR.

DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE GEÇMİŞTE KENDİSİNE KARŞI AYAKLANMIŞ BİR TERÖRİST LİDERİNİN İSMİ MEYDANLARA VERİLİP ANITI DİKİLEMEZ.

KENDİNE TÜRK’ÜM DİYORSAN, PAYLAŞ, TEPKİNİ GÖSTER !!!!