SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI : Yenilenebilir Enerji ve Enerji Devrimi


Yenilenebilir Enerji ve Enerji Devrimi

8 Ekim 2020

Dünya nüfusundaki hızlı artış, sanayileşme, teknolojik araç ve gereçlerin insan yaşamında yoğun bir şekilde yer alması, enerji tüketiminin çok hızlı artmasına sebep olmaktadır. Fabrikalar, atölyeler, evdeki elektronik araçlar, sokak aydınlatmaları, demiryolu taşımacılığı, hatta elektrikle çalışan otomobiller gibi birçok alanda enerji, temel girdi haline gelmiştir. Bütün bu gelişmeler,enerji tüketimini her yıl ortalama %4-5 oranında arttırmaktadır. Türkiye’de ve dünyada artan enerji ihtiyacına karşılık bu ihtiyacı karşılamada kullanılan fosil yakıt kaynakları ise hızla tükenmektedir. Üstelik fosil yakıt kullanımının olumsuz etkileri sebebiyle, gezegenimizde ortam sıcaklıkları yükselmekte, buzullar erimekte ve doğal felaketler meydana gelmektedir. Ayrıca, toprak, su ve hava kirliliğinin yol açtığı olumsuz etkilerden dolayı insan, hayvan ve bitkiler büyük zarar görmektedir. Tüm bu olumsuzluklara karşı, çevre sorunlarına neden olmayan, canlıların yaşamlarını tehdit etmeyen, temiz, güvenilir ve sürdürülebilir nitelikteki yenilenebilir enerjiler, insanoğlunun geleceği için büyük önem taşımaktadır. Bu enerji üretimleri, birincil enerjilerin temini için diğer ülkelere olan bağımlılığın da ortadan kaldırılmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Gelişmiş ülkelerde oluşan tablo ile bizdeki tablonun karşılaştırmasını yaptığımızda gördüğümüz enerji devrimi gerçekleşirken eski teknolojiler ile enerji üretimine sıkışıp kaldığımız görülüyor. Bu işte hatta o kadar ileri gittiler ki mikro enerji santrallerini evlere monte edip her konutu yenilenebilir enerji kaynaklarıyla kendi enerjisini üreten yapılara çeviriyorlar. Almanya’da bu durum için şu anda konut başına 900 euro yardım veriliyor ve kendi elektrikli arabaları için şarj üniteleri kurulmasına uğraşıyorlar. Yine İngiltere’de de 2030 yılına gelindiğinde tüm enerji ihtiyacını rüzgar enerjisinden karşılayacağı bir planlama gerçekleşiyor. Enerji ithalatının cari işlemler açığını önemli ölçüde arttırdığını gördüğümüzde bu işin ne kadar önemli bir milli mesele olduğu da daha iyi anlaşılacaktır.

Tabloda görüldüğü üzere bu cari açığın büyük bir bölümünü enerji ithalatı oluşturmaktadır ve bunun sürdürülebilir bir model olmadığı aşikardır. Ayrıca eski teknolojilerin karbon emisyon değerlerini yükseltmesi de ekolojik denge açısından yaşanan iklim değişikliklerini bu günlerde haberlerde de çokça gördüğümüz üzere birebir yaşamamıza neden olmaktadır. Şu anda enerji üretimindeki en büyük pay termik santraller ve hes projelerinden üretilmektedir. Ancak yatırım maliyeti olarak aslında dikkatli bir biçimde incelersek yenilenebilir enerji kaynakları olan güneş enerjisi ve rüzgar enerjisi kaynakları ie çok büyük fark olmadığı görülecektir.

Bu tabloya bakım maliyetleri de eklemlendiğinde aslında kısa vadede yenilenebilir enerji santrallerinin diğer santrallerden daha karlı olduğu görülmektedir. Ulaşım endüstrisinde özellikle elektrikli arabalara olan yönelim ile enerji maliyetlerini düşüren gelişmiş ülkeler bu yatırımları sosyal durumlarını arttırmak için kullanacaklardır. Haliyle böyle bir dönüşümün içinde olan dünyada rüzgar ve güneş enerjisi yatırımlarına yönelmek milli bir mesele haline geliyor.

Ülkeler emisyonları olabildiğince önemli, hızlı ve maliyet etkin bir şekilde düşürmek istiyorlarsa, nükleer enerjiden ziyade yenilenebilir enerjilere yönelik desteğe öncelik vermelidirler. Araştırmacılar, yenilenebilir enerjilerden farklı olarak, dünya çapında daha büyük ölçekli ulusal nükleer projeleri olan ülkelerin önemli ölçüde daha düşük karbon emisyonları gösterme eğiliminde olmadıklarını ve daha fakir ülkelerde nükleer programların aslında nispeten daha yüksek emisyonlarla ilişkilendirilme eğiliminde olduğunu buldular. Sussex Üniversitesi’nin yaptığı bu araştırma bu kadar büyük ölçekli yatırımlar yerine karbon emisyon değerini düşüren yatırımlara yönelinmesini tavsiye ediyorlar.

Sonuç olarak istihdamı şimdiki seviyesinin çok çok üstünde yaratabilir hatta enerji maliyetlerini de sıfıra indirebiliriz. Nasıl mı ?

1-Yenilenebilir enerjiye geçeceğiz,
2-Her bölgedeki bina stoklarını yenilenebilir enerji toplayacak mikro enerji santrallerine dönüştüreceğiz,
3-Kesintili enerjileri depolamak için her binada ve altyapı genelinde depolama teknolojilerini uygulayacağız,
4-Her bölgedeki enerji şebekesini aynı internet gibi işleyerek enerjiyi paylaşan bir şebeke ağına döndürmek için internet teknolojisini kullanacağız,
5- Ulaşım araçlarını,iş makinelerini akıllı ,bölgesel,etkileşimli bir enerji ağı üzerinden elektrik alıp satabilen yakıt hücreli araçlarla değiştireceğiz.

Eski enerji sanayileri,en başta devletlerin enerji politikalarını şekillendirirken onlara etki edebilen zenginlerimiz yüzünden güçlerini halen koruyor. Devlet ödenekleri ve başka adam kayırma biçimleri yenilenebilir enerji konusunda yatırım yapanlar karşısında bu zengin arkadaşların haksız bir avantaj sağlamasına sebep oluyor yıllardır. Yenilenebilir enerji tiplerini kötüleyerek veya bunun yetersiz olacağını dile getirip duruyorlar. Ancak bu iddiaların hiç biri bir araştırmaya dayanmıyor. Şu gün hayatımızda ki teknoloji yukarıda saydığım 5 maddeyi de gerçekleştirilebilir kılıyor. Ülkemizdeki binaların çatıları %40 oranında bina yüzeyleri ise %15 oranında fotovoltaik uygulamalara elverişli. Ayrıca rüzgar enerjisi üretmek için kullanılacak türbinlerin kendini amorti etme süresi de 7 yıla kadar düşmüş durumda. Ayrıca bahsettiğim binaların her biri bulunduğu yerdeki çatıdaki güneş,dış duvarlara vuran rüzgar,evlerden çıkan atık sular,binaların altındaki jeotermal ısı(ülkemizdeki depremi avantaja çevirmek için uygulanabilir bir diğer model) gibi yenilenebilir enerjileri depolayabilecek potansiyel mini enerji santralleridir.

İşin istihdam kısmında 26 milyon haneye uygulanabilecek bu modelin yaratacağı ek istihdamın 250 bin kişi olabileceğini size söyleyebilirim. Aynısını İngiltere’de uyguladılar. Business Week dergisinde rakamlar mevcut. Bu projeler şu anda AB ülkelerinde,İngiltere’de ve Kuzey Avrupa ülkelerinde uygulanıyor.

Yeter ki bununla ilgili mevzuatlar hazırlansın, işin finans ayağı buna yenilenebilir binalara özel mortgage kredileri ile destek versin. Elektrikli araba projesini yapacaksak bunu neden kendi evimizdeki imkanlar ile şarj etmeyelim. Saydığım 5 madde birbirinden ayrılmaz bir bütünlükte hayata geçirilirse yaşadığımız coğrafyanın dezavantajlarından değil de doğal avantajlarından yararlanmayı düşünürsek ekonomideki kalkınmayı ek istihdam yaratarak ve gerekli tecrübeyi birbirimizle savaşmadan ya da iflas ettirmeden paylaşarak ,akılcı bir şekilde teknolojileri kullanarak yaratabiliriz.

Sonuç olarak mega projelere değil bütünleşik yapıdaki birbiri ile entegre mikro projelere ihtiyacımız var. Bu proje hayata geçerse dövizin geldiği düşük seviyeleri beraber izleriz ve her iddiasına da girerim ki fosil yakıtların kullanılmadığı şehirlerde ki hava kalitesi bile sizi tatmin edecektir. Dünya’da bu işin yaratacağı etkide ise yenilenebilir enerji ile doğa sevgisi aşılayan bir ülke imajı tüm bakış açılarını tersine çevirir ki küresel ısınmaya önlem alan Türkiye imajı çok güçlü bir imajdır. Yabancı yatırımcıların tüm ilgisini bir anda ülkemize çekebilecek cazibeyi kendimiz yaratabiliriz yeter ki isteyelim.

Mehmet Çağdaş

İnşaat mühendisi olarak planlama şefliği pozisyonlarında ve finansal analist olarak python bazlı fintech projelerinde danışman olarak çalışmaktadır . Balıkesir Üniversitesi inşaat mühendisliği lisans derecesi ve Beykent Üniversitesi bankacılık ve finans alanında yüksek lisans derecesi bulunmaktadır. Ağırlıklı olarak uluslararası inşaat projelerinde planlama ve bütçeleme departmanlarında çalışmış olup , finansal analist olarak python yazılımı ile çalışan Mehmet Çağdaş’ın uluslararası projelerde(github projeleri ve quantative modelleme) çalışmaları bulunmaktadır. Ayrıca makro ekonomiye meraklı olup fütürist çalışmalarını ekonomi-politik çerçevesinde yorumlamaktadır.

LİBYA SAVAŞI DOSYASI : Libya’ya asker gönderirken (BÖLÜM 1 VE 2)


Libya’ya asker gönderirken (BÖLÜM 1)

12 Aralık 2019

Fransız General Jacques De Guibert’in ‘’Askerî Yazılar 1772 – 1790’’ isimli güzel bir eseri var. (Askerî Yazılar 1772 – 1790, Anahtar Yayınları, İstanbul 2005)

Kitabın yazarı General Kont Guibert’in (1743-1790) çok özel bir geçmişi var. Guibert, Avrupa’nın güçlü devletleri arasında, 1756-1763 yılları arası yaşanmış bir dizi askerî çatışma olan Yedi Yıl Savaşları’nın pek çok askerî seferine katılmış, 1785’te askerî akademide hocalık yapmış ve bundan üç yıl sonra da mareşal olmuş. Şöhretini savaşlardaki başarılarından çok, bir kuramcı olarak yapmış.

General Guibert, kendisinden önceki dönem ve yaşadığı yüzyılın savaşlarını çok iyi irdelemiş ve bunlardan pratik sonuçlar çıkarmış. Öngörüleri ve önerileri başta II. Federic ve Napoléon Bonaparte olmak üzere birçok komutanı derinden etkilemiş, yaptığı analizlerin sentezini de XIX. Yüzyılda Clausewitz oluşturmuş.

Sonrasında Clausewitz’in sentezi daha ön plana çıkınca, Guibert’in popülaritesi azalmış ancak etkileri yurttaş – asker / modern ordu / profesyonel ordu kavramlarının fikir babası olarak Guibert’in etkisi günümüze kadar gelmiş.

Adı üstünde ‘’askerî yazılar’’, dolayısı ile kitap askerî konulardan, savaş sanatından bahsediyor. Ancak bu kitapta Guibert, savaş sanatını anlatırken arka planda devrim öncesi Fransa’yı ve bu dönemdeki Fransız politikacılarını, Fransız halkını ve Fransız Ordusunun gözden düşmesini ve aşağılanmasını anlatıyor.

Türkiye’de hiçbir yorumcu bu benzerliği yakalamadı, ortada da 1789 öncesi Fransa ile günümüz Türkiye arasında paralellik kuracak nesnel veriler de yok ama Guibert’in kitabında anlatılan devrim öncesi Fransa ile günümüz Türkiye’nin özellikle ordunun aşağılanması, gözden düşmesi arasında büyük benzerlikler bulunmaktadır… 1789 öncesi Fransa ile olan bu benzerlikler 1960 öncesi Türkiye ve 1919 öncesi Osmanlı ile de vardır. Tıpkı günümüzde de olduğu gibi…

Ancak bu tarihler öncesi olan benzerliklerin aynı zamanda bu tarihler sonrası da benzerlikleri olacağı anlamında değildir tabii ki.

1919 öncesi Osmanlı Ordusu Balkan Bozgununu yaşamış, Trablusgarp’ta savaşmış, Birinci Dünya Harbinde Kafkasya’dan Galiçya’ya, Basra’dan Mısır’a kadar olan cephelerde kahramanca savaşmasına rağmen kapasitesinin üstündeki bir hırsın kurbanı olarak Anadolu evladı bu cephelerde harcanarak mağlup ilan edilmiş, bu cephelerden döndüğünde askerlerinin, subaylarının yüzüne kimse bakmamış, aşağılanmış, hatta yaralılar, gaziler bile ortada kalmıştır.

Günümüzde de T.C. Ordusunun; Balyoz, Ergenekon, Amirallere Suikast, Causluk vb. kumpas davaları ile yıllarca ‘’darbeci’’ diye aşağılanarak şerefi ile oynanmış, pırıl pırıl, gelecek vaat eden subayları ve generalleri harcanmış, kadroları salya sümük FETÖ denen bir teröristin eline verilmiş, 15 Temmuz 2016 günü yine bu FETÖ denen teröristin sözde asker müritleriyle silah arkadaşlarına silah doğrultarak kendi milletine bombalar yağdırmış, bu olay da bahane edilerek okulları, akademileri, hastaneleri elinden alınmış, komuta yapısı dağıtılarak genetiği bozulmuştur.

Hal böyleyken; ülke doğasını, gücünü ve kapasitesini aşan politikalarla ülke Ortadoğu’ya bulaştırılmış, maksadı, süresi ve siyasi hedefi belirsiz olarak Suriye’ye askerî harekâta girişilmiş, şimdi de Libya’ya asker gönderme durumuna gelinmiştir.

Etrafımızdaki ateş çemberinin giderek daraldığı, ülkenin dünyada ve bölgede giderek yalnızlaştığı ve bunlardan dolayı iç barışa ve güçlü bir orduya her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağımız bu günlerde, akademik ve askerî dehası şüphesiz tartışılmaz olan General Jacques De Guibert’in bahsettiğim kitabında geçen şu müthiş tespitinin önemini vurgulamak istiyorum:

‘’Ulusların kendi güç ve doğalarıyla tamamen çelişen güvenlik kurgulamaları, askerlik mesleğinin kentli kesimin en yoksul kesimine bırakılması, bayraklarının altında şerefle yürüyüşlerini sürdüren askerlerin aşağılanmaları ve mutsuzlukları, yurtseverlik ve erdem duygularının kalmayışı bir ülkenin bekâsını olumsuz etki eden hayati derecedeki faktörlerdir.’’

Gerisi, etrafımızdaki gelişmeleri okuyabilecek ve General Jacques De Guibert’in bu tespitini anlayabilecek siyasilere kalmıştır… Her ne kadar yakılan kâfir Giordano Bruno ”anlamak zordur” dese de…

Gerçek ‘’Bekâ’’ tehdidi ise işte burada yatmaktadır. Çünkü tarihin çöplüğü hırsları ülke kapasitelerinin çok çok üstünde olan liderlerin kendileri ile beraber ülkelerini de harcadıklarının örnekleriyle doludur.

Osman AYDOĞAN

Libya’ya asker gönderirken (BÖLÜM 2)

03 Ocak 2020

TSK; fiilen savaştığı Kore ve eğitim amaçlı ve müttefiklerle beraber katıldığı Bosna Hersek, Kosova, Lübnan, Afrika ve Afganistan harekâtı hariç sadece 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beridir de Irak’ın Kuzey’ine sınır ötesi harekâtlar yapmıştır. Bu yazıda kısaca 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve 1983’den beri yapılan sınır ötesi harekâtlar ile Suriye harekâtı değerlendirilerek konu Libya’ya getirilecektir.

Yazıma çok kısaca üç konuya yer vererek girmek istiyorum.

Bunlardan birincisi ‘’tarih bilinci’’, bu kapsamda günümüzde oldukça göz ardı edilmiş kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu’nun ve yüzyılımıza damgasını vurmuş Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ düşünceleridir…İkinci olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatımı ve üçüncü olarak da Türkiye’nin şimdiye kadar yaptığı sınır ötesi askerî harekâtlar…

Bu üç konuyu anlamadan TSK’nin muhtemel Libya harekâtını anlatmamız ve anlamamız mümkün değildir.

1. Tarih bilinci…

Tarih konusunu çok kısa olarak geçmek istiyorum. Hemen hemen bütün yazılarımda vurgularım; Tarih bizim için iyi bir laboratuvardır. Ancak faydalanırsak tabii ki… Einstein’ın bir sözü vardır; ‘’Toplumlar; hiç ölmeyen, ancak sürekli öğrenen tek bir insan gibidir.’’ Toplum olarak tek bir insan gibiyiz ama hep unutuyor hiç hatırlamıyoruz. Tarihçiler hep hayatın ileriye doğru yaşandığını ancak geriye doğru anlaşıldığını söylerler. Geleceğe ilişkin öngörüler kökleri tarihte olan ve buradan beslenen bitkiler gibidir. Tarih insana ne olduğunu öğrettiği gibi, ne olacağını da öğretir. Bunlar kulağımızda küpe olarak kalsın öncelikle…

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden önce en eskisini anlatmak istiyorum.

a. Sun Tzu

Kadim Çin askerî düşünürü ve devlet adamı Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna “Devlet Yönetme Sanatı” (Savaş Sanatı) adlı bir eserini sunar. (Anahtar Kitaplar, 2016)

Sun Tzu’nun bu eseri MÖ 6. yüzyılda askerî taktikler, savaş ve strateji üzerine yazılmış en eski ve en iyi çalışmalardan biridir ve askerî konularda ve ötesinde tarih boyunca çok büyük etkisi olmuştur. 20. yüzyılın sonlarından itibaren ekonomi ve iş dünyasında da kullanılmaya başlanılmıştır.

Her biri savaşın farklı bir yüzünü anlatan 13 bölümden oluşur ve askerî strateji ve taktiğin temel kitabı olduğu kabul edilir. Çin’in ‘’Yedi Askerî Klasik’’i arasında en önemlilerindendir.

Sun Tzu, günümüzden 2300 yıl önce imparatoruna özetle şu öğütleri verir:

“Hasmı güç harcamaya sevk ederken kendi gücünü korumayı bilmek gerekir.”

“Savaş sanatından anlayan kişi başkalarının gücünü savaşmadan alt eder, kentleri kuşatmadan düşürür. Hasım milletleri, uyumlarını, morallerini çökerterek teslim alır.”

“Usta komutan hasım orduyu savaşmadan alt edendir.”

“Vuruşma incitir (yıpratır), tahkimli mevziiye taarruz kırım demektir. Önemli olan düşmanın stratejisini bozmaktır. Savaşmak değil.”

“Sen uyum ve dayanışma ile birliğe yönelirken düşman ona bölündüğünde gücün bire karşı on olur.”

“Bilge önderlerin dirayetli yönetimleri ve zaferleri şans değildir. Zira onlar kazanacaklarından emin oldukları durum, yer ve zamanda harekete geçerler ve çoktan yenilmiş kimseleri yenerler.”

“Yüksek savaş sanatı, düşmanın mukavemetini, meydan savaşlarında kazanılacak zaferlerle değil, meydan savaşına başvurmadan kırabilmeyi gerektirir.’’

Kitapta daha çok öğüt var ama şimdilik burada keselim.

b. Carl von Clausewitz

İkinci olarak anlatmak istediğim iki düşünürden Prusyalı savaş felsefecisi Carl von Clausewitz (1780-1831) ise günümüzde en tanınmış ancak düşünceleri en çok göz ardı edilen bir strateji uzmanıdır. Ölümünden sonra karısının düzenlediği notlarından oluşan ve savaş stratejisi konusunda yazılmış önemli eserlerden birisi kabul edilen ‘’Savaş Üzerine’’ (vom Kriege) adlı eseri (Doruk yayınları, 2015) askerlerden ziyade siyasetçilerin okuması ve anlaması ve içselleştirmesi gereken bir eserdir.

Bolşevik devriminde Lenin’in Clausewitz’in bu eserinden ciddi olarak yararlandığı bilinir. Eseri okumuş olmak öyle bir otorite hissi yaratır ki, Hitler bu durumu generallerle tartışması sırasında “Ben Clausewitz’i okudum, sizden öğrenecek bir şeyim yok!” diyerek ifade eder.

Clausewitz’in ‘’Savaş Üzerine’’ adlı eseri zor ve çelişkilerle dolu görünse de fikirlerini şu şekilde basitleştirerek özetleyebilirim:

‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi zannetmeyin.’’

‘’ ‘Mutlak Savaş’ haline dönüşen bir savaşın hiçbir amacı yoktur, bu yüzden savaşların alevlenmemesi için sınırlar konmalıdır.’’

‘’Savaşların açık ve uygulanabilir hedeflerinin olmasına dikkat edin.’’

‘’Siyaset komuta edilebilir. Komutanlar sivil yetkililere, özellikle uygulanabilirlik konularında tavsiyelerde bulunmalıdırlar, fakat siyasi hedeflerin belirlenmesi onların görevi değildir. Komutanlar uygulanabilir siyasi hedefler konduğundan ve sivil otoritelerin ödenecek bedelin ne kadar ağır olabileceğini anladığından emin olmalıdırlar.’’

‘’Savaşı, düşmanın onsuz direnemeyeceği ‘ağırlık merkezi’ni çökerterek kazanın. Bu aslında ana kuvvetlerin yok edilmesi anlamına gelir.’’

‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. (Örneğin, Napoleon Moskova’yı aldı ama Rus ordusu dağılmadı). Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

‘’Savaşların ucuz ve kolay olduğunu zannetmeyin. Kendinizi güçlü bir şekilde geride tutarsanız, düşmana pek şans tanımamış olursunuz.’’

‘’Savaşın dehşetinden kaçabileceğinizi zannetmeyin. Akıllıca manevralar ve blöflerle savaşı kazanabileceğiniz düşüncesiyle kendinizi kandırmayın. Bu yüzden, öncelikle ‘çok güçlü’ olun.”

‘’Halkın, hükumetin ve ordunun birliği işe yarar. Bu üçünden birinin zayıf olması bütün emekleri boşa çıkarır. (Vietnam’daki savaşı desteklemeyen Amerikan halkı gibi). Bu üç konuda da sağlam olmadıkça savaşa kalkışmayın.’’

Clausewitz eserinde tez olarak da şunu ortaya koyar: “Savaş, politikanın başka araçlarla devamından başka şey değildir.” Yani basitçe demek ister ki Clausewitz ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

2. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlar nasıl yenildi?

Son olarak da Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların nasıl yenildiklerinin kısaca anlatmak istiyorum.

Savaşın son senesi 1918 yılına girildiğinde durum şu şekildedir: Almanya, Doğu Cephesinde Rusya karşısında kesin bir zafer kazanmış, Rusya Ekim Devrimi ile çökmüş, yeni iktidara gelmiş olan Bolşevikler, Almanya ile bir barış anlaşması imzalamışlardır.

Savaşın kesin sonucunu belirleyecek Batı Cephesinde, ise dört yıldan beri, devam eden siper savaşı, Manş Denizinden İsviçre’ye kadar uzunlukta, Kuzey Fransa üzerinden geçen, çok detaylı ve iyi tasarlanmış statik savunma hatları yaratmış idi.

1916 yılı boyunca devam etmiş olan Verdun Muharebesi insanlık tarihinin en kanlı savaşları içinde yer almasına rağmen, sadece 60 km2 içinde savaşılmış idi. Yaklaşık sekiz ay süren bu muharebe, her iki taraftan toplam 1.000.000 kişinin ölümüne mal olmuştu. İngilizler 1917 sonlarında Passchendaele’de sadece 10 km ilerleyebilmek için yaklaşık 400.000 asker kaybetmişlerdi.

Batı cephesinde stratejik olarak savunma durumunda olan Almanya’nın toplam kayıpları, Müttefiklerden daha az olmasına rağmen, Almanya artık insan gücünün sınırına dayanmış, savaş sanayiinden ve tarım üretimden, üretim faktörlerini bozabilecek ölçüde kişiyi askere almak durumunda kalmıştı.

1918 senesine girerken, Almanya’nın stratejik anlamda savunma pozisyonu dışında, tüm faktörler aleyhinedir. Üstelik zaman da Almanya aleyhine çalışıyordu.

Savaşın kilidini çözen doktrin 1917’nin son aylarında yazıldı. Almanya az sayıdaki nitelikli insan kaynağını ve eldeki tüm kaynakların yeniden değerlendirilerek harmanlanması sonucunda sonuç alabileceği, iyi modellenmiş donanım ve kaynak ile donatarak oyunun kurallarını tamamen yeniden yazdı…

1918 İlkbaharında, bu doktrin ile beraber, Batı Cephesinde 1914 yılından itibaren oluşan statik durum kırıldı. Art arda yapılan dört ayrı taarruz ile Alman Orduları Batı Cephesini yardı ve 1918 yaz aylarında Paris’e 70 km’ye kadar yaklaştı. Bu başarı, önceki dört yıldaki savaşta başarıların kilometrelerle ölçüldüğü bir döneme göre bir mucize idi.

Ancak sorun şu idi, Almanya bu taarruz zinciri ile büyük bir taktik başarı elde etmesine rağmen, düşmanını kesin bir şekilde yenebileceği hiçbir stratejik başarı elde edememiş, müttefiklere göre daha az kayıp vermesine rağmen, hiçbir zaman yerine koyamayacağı önemli sayıda ve nitelikte adam kaybetmişti. Almanya, harita üzerinde savaşı kazanmak üzere gibi gözükse de son kozunu oynamış ve tüketmiş idi.

Bu noktadan sonra, deneyimsiz ama zinde Amerikan birlikleri ile beraber, Müttefikler 1918 yazından başlayarak 100 gün boyunca devam eden karşı taarruzlar ile savaşı kesin olarak kazandılar.

Bu harpten çıkan sonuç: Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir. Özetle stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.

3. TSK’nin Sınır Ötesi Harekâtları

a. PKK’ya karşı yapılan harekâtlar..

TSK, Kıbrıs hariç bütün sınır ötesi harekâtlarını PKK’ya karşı yapmıştır. Peki, Türkiye bu harekâtları neden yaptı? PKK terörünü önlemek için.. Peki, PKK ne istiyor terör yaparak, siyasi amacı nedir? Bölgede sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Peki, bu sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ nerede kurulacak? Önce Irak, sonra Suriye, sonra Türkiye’deki ve sonra da İran’daki Kürtleri birleştirerek… Önce bu ülkelerde ayrı ayrı adı ne olursa olsun federal, özerk veya bölgesel Kürt yönetimlerini kurmak sonra da bu özerk veya federal Kürt bölgelerini birleştirerek sözde ‘’Büyük Kürdistan’’ı kurmak… Bunda bir tereddüt var mı? Yok… Tereddüt ediyorsanız açın bakın PKK’nın kongrelerinde aldıkları kararlara…

Eeee… PKK’nın amacı bu ise… Size öncelikle politik olarak hangi görev düşer? Bu ülkelerle sıkı bir işbirliği, bu ülkelerin ülke bütünlüğünü korumak değil mi?

Peki, Türkiye’deki son kırk yılın siyasi iktidarları ne yaparlar? Tam tersini.. Irak’ı parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Türkiye’nin el vermesiyle ve desteği ile Irak’ta ‘’Bölgesel Kürt Yönetimi’’ni kurarlar. Suriye’yi parçalamak için emperyalistlerle işbirliği yaparlar… Sonra da Doğu’nun dağlarında, Irak’ın Kuzeyinin dağlarında PKK operasyonu diye fidan gibi gencecik insanlarımızı harcarlar…

1983’den beridir bakıyorsunuz Irak’ın Kuzeyine yapılan operasyonlara:

1983, 1984, 1986 ve 1987 yıllarında küçük çaplı operasyonları geçiyorum…

Süpürge Harekâtı (05-13 Ağustos 1991), 2 şehit,
1992 sınır ötesi harekâtı ve Hakurk Operasyonu (05 Ekim – 15 Kasım 1992), 12 şehit
Çelik Harekâtı (21 Mart -02 Mayıs 1995), 64 şehit,
Atmaca Harekâtı (Nisan 1996), 40 şehit
Tokat Operasyonu (14 Haziran 1996 – Ocak 1997), 11 şehit,
Çekiç Harekâtı (12 Mayıs – 07 Temmuz 1997), 114 şehit,
Şafak Harekâtı (25 Eylül -15 Ekim 1997), 31 şehit,
Murat Operasyonu (Nisan – Mayıs 1998), 3 şehit,
Güneş Harekâtı (21 Şubat – 29 Şubat 2008), 24 şehit,
2011 yılı sınır ötesi harekâtları (17 Ağustos – 24 Ekim 2011),
Şehit Yalçın Operasyonu (24 -25 Temmuz 2015),

(Bu tabloya yurt içi operasyonlarda veya pusu ile mayın ile verilen şehitler dâhi edilmemiştir.)

Bu harekâtlara tek tek girmeyeceğim… Konumuz bu değil… Soru şudur: Bu harekâtların siyasi hedefi ne idi? Ne yazık ki cevap koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir. Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Bu sınır ötesi harekâtlar başlı başına birer taktik başarı ürünüdür… Peki, bu harekâtların stratejisi ne idi? Cevap yine koskocaman bir ‘’yoktur’’ ifadesidir.

Yine tekrar edelim; taktik hedefler, stratejik hedeflerin başarılabilmesi için oluşturulan araçlardır. (Çoğu zaman bu kavramlar birbirine karıştırılır. Tersi de ayrı bir başarısızlık faktörüdür. Stratejik hedeflere ulaşım, doğru tanımlanmış taktik hedeflere ulaşım ile mümkün olabilir. Stratejik hedeflerin, alt hedefler ile altının doldurulamaması, stratejik yönetimi kâğıt üzerinde bırakır.)

Tekrar soruyorum. Her birisi mükemmel taktik başarıları içeren bu harekâtların bir stratejisi, bir politik hedefi var mıdır?

Ne diyordu Clausewitz: ‘’Topraklar aslında çok da önemli değildir. Mesela düşmanın başkentini ele geçirmişseniz ama ana kuvvetleri hala etkin durumdaysa sorun bitmiş demek değildir. Topraklar, ancak düşmanı çökertmenize yardımcı oluyorsa işe yarıyor demektir. Sırf bir tepeyi ele geçirmiş olmak için hamle yapılmaz.’’

Irak’ın kuzeyinde o tepeleri o kadar şehitler vererek ele geçirdiniz… Peki, bu PKK’yı imha etti mi? Cevap ne yazık ki yine koskocaman bir ‘’hayır’’dır.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın politik bir hedefi vardı ve TSK bu politik hedefe ulaşmak için bu harekâtı yaptı ve amacına da ulaştı…

Tekrar tekrar soruyorum: Bu sınır ötesi askerî harekâtların politik hedefi, siyasi bir maksadı var mıydı? Yoktu! Hani Clausewitz ne diyordu: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Şimdi başa dönün ve Clausewitz’in ne demek istediğini bir daha okuyun…

İsterseniz daha da başa dönün Sun Tzu’nun demek istediklerini bir daha gözden geçirin…

İsterseniz en sona gelin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın nasıl yenildiğine bir daha bakın…

Ne idi Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesinden bizim için çıkaracağımız ikinci sonuç? ‘’Stratejik hedeflere ulaşmak için kullanılan taktik araçlar ve hedefler, stratejik hedeflerin önüne geçirildiği zaman, sonucun felaket olmasıydı. Almanya, muazzam bir alanı, nispeten az kayıp vererek ele geçirmesine rağmen (taktik başarı), düşmanının savaşma kapasitesine zarar veremeden kendi kaynaklarını tükettiği için (stratejik başarısızlık) savaşı 1918 Kasım ayında kesin olarak kaybetmiştir.’’

Bu sınır ötesi harekâtlarla da aynısı yapılmadı mı? Taktik hedefler olmayan bir stratejinin ve olmayan bir politik hedefin önüne çekilerek PKK’yı imha da edemeden muazzam kaynaklar (insan, zaman, para, güven) harcanmadı mı?

O halde olması gereken neydi?

Yine tarihe döneceğiz…

Afganistan’a bakın.. Burası bir imparatorluklar mezarıdır. Buradan İskender geçti, buradan Cengiz Han geçti, buradan İngiliz ve Rus imparatorlukları geçti, onların hepsi sözde galiplerdi burada, hepsi de boylarının ölçülerini aldılar burada. Bunun nedeni işgal güçlerinin iyi olmaması, güçsüz olması ya da yeterli müttefiklerinin olmaması değildi. Nedeni sadece, bu ülkenin arazisinin hiçbir ordunun bu topraklardaki direnişçileri yenmesine imkân tanımayan yapısıydı..

Dağlarda savaşmak zordur… Hele hele bir de teröristlerle savaşıyorsanız o dağlar size cehennemin ta kendisi olur. Bir tugay askeri salsanız bile araziye arazi yutar önce bu askerleri.

Şeyh Şamil efsanesini hepimiz biliriz… Şey Şamil Kafkas Dağlarında cirit atarken Ruslar pek dokunmadan dağlara inmiştir ovalara, etrafından dolaşarak aşmıştır Kafkas dağlarını, gelmiş Gürcistan’ı, Azerbaycan’ı almış, Erzurum’u işgal etmiştir.

Siz de fetih maksadı olmaksızın gönderirsiniz dünyanın o en güçlü ordunuzu, gider oturursunuz bir zamanlar kırmızı çizginiz olan Kerkük’e, kurarsınız komuta çadırınızı, atarsınız bacak bacak üstüne, alırsınız yorgunluk çayı bardağını elinize ve dersiniz ki düveli muazzamaya ve Barzani’ye; ‘’Kandil’den çıkarın PKK’yı, ben de buradan çıkıp gideyim.’’

Boşu boşuna da fidan gibi gencecik Anadolu evlatlarını harcamazsınız, kırmazsınız o dağlarda…

(Tabii ki ülke içinde bir daha böylesi bir sorun olmaması için alacağınız ekonomik, sosyal ve siyasal tedbirler ayrı bir çalışma konusudur.)

İsterseniz, Sun Tzu’yu, Clausewitz’i bir daha okuyun…

b. Suriye’ye yapılan ‘’Fırat Kalkanı’’, ‘’Zeytin Dalı’’ ve ‘’Barış Pınarı’’ harekâtları…

Suriye’ye askerî operasyon; 24 Ağustos 2016 tarihinde Fırat Kalkanı Harekâtı ile başladı. Bu harekâtı 20 Ocak 2018 tarihinde Zeytin Dalı Harekâtı ve 09 Ekim 2019 tarihinde Barış Pınarı Harekâtı ile devam etti.

Suriye’ye yapılan askerî harekât 70 km genişlik ve 35 km derinlikteki, Şırnak’taki Bestler – Dereler ebadındaki bir alan değil ki bu alana yazın girip kışın çıkasınız….

Bu üç Suriye harekâtında ilk sorum şu: ‘’Politik hedefiniz nedir?’’ İkinci sorum da şu: ‘’Bu politik hedefi gerçekleştirecek askerî stratejiniz nedir?’’

PYD’nin Fırat batısına Afrin’e koridor açıp geçmesini engellemek mi amacınız? Peki, o zaman Salih Müslim’i Ankara’ya davet edip devlet protokolü ile karşılayanlar kimlerdi? PYD’yi vazgeçtim Suriye’de Fırat’ın batısına geçmelerini altlarına uçaklar otobüsler vererek, yemek ücretlerini de ödeyerek ülke topraklarından Kobani’ye geçirenler kimlerdi? Peki, bu harekâtın 35 km güneyinden sonrası ne olacak? PYD oradan geçmeyecek mi?

Sınır güvenliği midir amacınız? 911 km’lik sınırdan geri kalan 876 km ne olacak?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman ÖSO’nu nereye koyacaksınız?

Suriye’nin ülke bütünlüğünü korumak mıdır amacınız? O zaman destek verin Esat’a, ülkesinin bütünlüğünü o sağlasın…

Tampon bölge mi yaratmak amacınız? Elinizdeki dört milyon Suriyeliyi bu daracak alanı mı sığdıracaksınız?

İniyor musunuz Halep’e! Tam kapatıyor musunuz koridoru? Ha o zaman anlarım ben bu harekâtı…

Amacım harekâtı eleştirmek değil. Amacım bu harekâtın politik hedefini ve askerî stratejini anlamak…

Şimdi gelelim Libya’ya…

Libya’ya asker gönderilmesine ilişkin tezkere 02 Ocak 2010 Perşembe TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Kabul edilen teskereye göre Libya’ya gönderilecek askerî gücün sınır, kapsam, miktar ve zamanını Cumhurbaşkanı belirleyecek. Aslında böyle bir teskere olmaz… Bir meclis böylesine ne olduğu belli olmayan bir yetkiyi kimseye devredemez…

Daha önce sınır ötesi harekâtta da olduğu gibi yine bu teskerede de siyasi bir hedef yok. Teskerenin bilinen amacı Libya’nın Tobruk merkezli General Halife Hafter güçlerine karşı Trablus kentinde kurulu Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH)’ni koruma amacıyla askerî destek vermek…

Sorun da burada başlıyor. Adı üstünde, ‘’askerî destek’’; askerî bir hedef… Siyasi hedef nedir?

Eğer siyasi hedef; Libya’nın birliği ise bu askerî hedef bu hedefi sağlamaz, tam tersine Libya halkını birbirine kırdırır… Türkiye de bu kırım da bir tarafta yer alır… Eğer siyasî hedef; Libya’nın birliği ise bu size Libya’daki bütün güçlerle eşit mesafede olmayı, arabulucu olmayı ve bu şekilde Libya’nın birliğini sağlamayı gerektirir… Eğer bu hedefi yalnız gerçekleştiremezseniz bu maksatla BM’ni davet edersiniz, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT)’nı davet edersiniz…

Eğer siyasî hedef; Doğu Akdeniz’deki haklarımızı UMH ile beraber sağlamak ise bu siyasi hedef size öncelikle Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ile ortak hareket ermeyi öngörür… Sonra Lübnan ve İsrail ile… Yani bölge ülkeleri ile işbirliğini gerektirir…

Söylenmeyen hedef eğer siyasal İhvan’ı desteklemek ise… Suriye’de, Mısır’da, Libya’da batan, sönen, biten siyasal İhvan’ı destek beraberinde Türkiye’nin de bataklığa sürüklenmesini getirir… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi İhvan dışındaki tüm Arap dünyasını karşısına alır… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’yi Libya çöllerinde sıcak bir çatışmaya sürükler… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin ABD’yi, Rusya’yı, Çin’i karşısına bulmasına vesile olur… Çünkü böylesine bir siyasal İhvan desteği Türkiye’nin tüm kaynaklarını Fizan çöllerinde tüketmesine yol açar…

Sonuç

İsterseniz yazımın başına dönün ve Sun Tzu’yu, Clausewitz’i ve Almanların I. Dünya savaşını nasıl kaybettiklerini bir daha okuyun…

Hani diyor du ya Clausewitz: ‘’Siyasi bir hedefiniz yoksa savaşa girmeyin.’’

Ha bir de ne demişti Clausewitz: ‘’Savaşı küçük çapta tutabileceğinizi ve makul ölçülerde zapt edebileceğinizi de zannetmeyin.’’

Görüldüğü gibi Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı hariç hiçbir sınır ötesi harekâtında belirli net bir siyasi hedefi olmamış ve doğru bir strateji belirlenip uygulanmamıştır. Bu hata Libya teskeresinde de tekrarlanmaktadır.

Ünlü Rus oyun yazarı, ozanı Anton Çehov; “Eğer ilk sahnede duvarda bir silah asılıysa, oyunun sonunda mutlaka patlar” derdi… Libya’ya göndereceğiniz o silahlar orada mutlaka patlar, o askerler orada mutlaka çatışmaya girer…

Asıl adı Amos Klausner olan çağdaş İsrail edebiyatının önemli bir yazarlarından romancı, gazeteci, yazar ve barış yanlısı aktivist olan Amos Oz bir röportajında şöyle demişti:

“İki tür trajedi vardır. Shakespeare ya da Çehov tipi. Shakespeare trajedilerinde, perde kapanırken sahnede kan gölü oluşur. Çehov trajedilerinde ise herkes hayatta kalır. Ama büyük tavizler veren herkes için hayatta kalmanın faturası ağırdır. Herkes hayal kırıklığına uğramıştır ve mutsuzdur.’’

Libya teskeresi gerçekleşirse eğer ne yazık ki Türkiye için hem Shakespeare hem de Çehov trajedileri ile beraber sonuçlanacağını gösteriyor.

Sonunu düşünmeyen bir insan kahraman olabilir. Ancak sonunu düşünmeyen bir devlet felakete düçâr olur…

Benden söylemesi…

Doğru sözler nazik olmaz. Zarif sözler doğru olmaz. Doğru sözler eğri görünür. Ama ben doğru bildiklerimi söylemek zorundayım… Dost acı söyler!…

Devleti yönetenlere duyurulur…

Sürçü lisan ettiysek de affola…

Osman AYDOĞAN

CHP DOSYASI /// Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU


Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU

E-posta: ekoprestij

14 Eylül 2020

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu yine ve artık alıştığımız üzere partinin ilkeleri ile uzaktan yakından alakası olmayan ve adeta parti tabanının sinir uçları ile oynayan bir açıklaması ile gündemde..

Kısaca özet geçmek gerekirse katıldığı Taksim Toplantları’nda yapmış olduğu konuşmada üst üste 3 farklı yerde Atatürk soyadını kullanmadan “Gazi Mustafa Kemal” ifadesini kullanan Kaftancıoğlu’na toplantının moderatörlüğünü yapan solun duayen isimlerinden Uluç Gürkan “Atatürk ifadesini kullanmamanız özel bir tercihiniz mi?” diye sorunca Canan Hanım “Kişilerin isimlerinden bahsedilirken bunların belirli alışkanlıklar ile kategorize edilmesine karşıyım.Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade etmek,kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum” cevabını veriyor…

Türkçe meali, Canan Kaftancıoğlu “Atatürk” demeyi “Kendisine ait” hissetmiyor…

***

Canan Kaftancıoğlu’nun bu açıklaması geçmiş açıklamalarına bakılınca aslında hiç de yadırganacak bir açıklama değil…Neticede “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözüne karşı çıkan da kendisi

Canan Kaftancıoğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin dizayn edilerek dönüştürülmesi sürecindeki en önemli aparat olan 10 ARALIK HAREKETİ tarafından kendisine verilen “Görevi” layığı ile yerine getirdiğini görmek gerekiyor aslında…

Bu tip açıklamalar bu “Görevin” bir parçası.

Kaftancıoğlu ve en önemli isimlerinden birisi olduğu 10 ARALIK HAREKETİ bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ni adeta “Ele geçirmiş” durumda…

Bahsettiğimiz ekibin geçmişte “CHP kapatılmalı ve yoluna bir vakıf olarak devam etmelidir,CHP Sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir” diyen muhterem zatlardan kurulu olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.


Yazımızın sonunda bu 10 ARALIK HAREKETİ’ne tekrar değineceğiz.

***

Ama olaya Kaftancıoğlu özelinden devam etmek gerekirse Canan Kaftancıoğlu için oluşturulan ve aslında “İçi boş” olan bir “Efsane” kültü var…

Nedir o içi boş “Efsane”: İstanbul’u kazanan başkan…

Şimdi efendim Canan Kaftancıoğlu’nun partinin ilkelerine,tüzüğüne,kurucu değerlerine aykırı bu hareket ve açıklamaları her eleştirildiğinde karşınıza bir koro çıkıyor ve şu argümanlar ile karşınıza dikiliveriyorlar:

“Canan Kaftancıoğlu olmasaydı İstanbul seçimleri kazanılamazdı”
“Canan Kaftancıoğlu sayesinde ilk kez İstanbul’u kazandık”
“Canan Kaftancıoğlu CHP’nin tarihindeki en başarılı,en örgütçü İstanbul İl başkanıdır”
Yani zannedersiniz ki Canan Kaftancıoğlu “Dokunulamaz”,kendisine laf söylenemez kutsal bir varlık,parti içinde ayrı bir parti…

Peki gerçekten bu söylenenler doğru mu? Yoksa karşımızda bolca “Makyajlanmış”, iyi bir PR yapılmış,uluslar arası ilişkilşer ağının ortasındaki bir “EKİBİN” kilit ismi olarak parlatılarak bir “Şehir efsanesine” dönüştürülmüş harika bir “Siyasi mühendislik” ürününün sonucu mu var?
İsterseniz somut gerçekler ve veriler üzerinden detaylıca bakalım…

***

Ne diyor yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları? “Canan Kaftancıoğlu olmasa İstanbul kazanılamazdı”

Şimdi öncelikle Kaftancıoğlu’nun İstanbul’un kazanılmasında tabii ki katkısı var il başkanı olarak. Ama kimse kusura bakmasın o katkı “Canan Kaftancıoğlu olmasa seçim alınamazdı”, “İstanbul’u Kaftancıoğlu kazandı” denilecek gibi bir katkı değil…

İstanbul seçimlerinde Ekrem İmamoğlu son 25 senenin en iyi seçim performansını gösterdi bu bir…

İYİ PARTİ ve HDP desteği olmasaydı İmamoğlu’nun bu muhteşem performansına rağmen İstanbul’un kazanılması mümkün değildi bu iki…

Tüm illerden çok daha fazla İstanbul’da AKP’nin ciddi bir yıpranmışlığı,kendi tabanı da dahil olmak üzere AKP’ye çok ciddi bir tepki vardı bu üç…
Ve AKP çok büyük bir hata yaparak seçimi iptal etti.

Bu iptal ile birlikte AKP’li ve MHP’li seçmen ile birlikte ilk seçimde sandığa gitmeyen “Umutsuz” kitleler bir umudu yakaladıklarını anlayarak ikinci seçimde sandığa koştular ve 800 binlik o fark öyle geldi…Bu da dört…

Şimdi tüm bunları yok sayarak kim,nasıl “İstanbul’u Canan Kaftancıoğlu sayesinde kazandık” diyebilir?

***

Gelelim Kaftancıoğlunun yılmaz savunucularının bir diğer “Savunma” argümanına”… Diyorlar ki “ CHP İstanbul’u ilk kez Canan Kaftancıoğlu zamanında kazandı”

2017 yılındaki EVET-HAYIR referandumu aslında ittifakların da temelinin atıldığı referandumdu…CHP’nin İstanbul yerel seçimlerini de kazanmasını sağlayan ittifakın diğer bileşenleri İYİ PARTİ,SAADET PARTİSİ yine CHP ile birlikte HAYIR bloğundaydı. İstanbul seçimlerinin kilidi olan HDP de HAYIR bloğu içerisindeydi.

2017 referandumunda CHP’nin başını çektiği HAYIR bloğu İstanbul’da %51,35 alırken, AKP ve MHP başını çektiği EVET bloğu %48,65 oy aldı.
Yani İstanbul aslında ilk kez EVET-HAYIR referandumunda,2017’de “KAZANILDI”.

Peki bu referandum esnasında CHP İstanbul İl Başkanı kimdi? Cemal Canpolat. Canan Kaftancıoğlu’nun adı sanı dar bir çevre dışında bilinmiyordu dahi…

Yani yılmaz Kaftancıoğlu savunucularının “İstanbul’u ilk kez Kaftancıoğlu kazandı” propagandası ve tezi de burada çöküyor.

***

Geçelim Canan Kaftancıoğlu ile ilgili bir başka büyük “Şehir efsanesine”…Ne diyorlar yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları: “Canan Kaftancıoğlu CHP tarihinin gördüğü en iyi İstanbul il başkanı”

Şimdi Canan Hanım’ın İstanbul İl Başkanı olarak girdiği 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimine gidelim isterseniz…

Sandıklar açıldığında İstanbul’da AKP %42,7 oy ile 43 vekil çıkartırken,Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığı yaptığı İstanbul’da CHP %26,4 ile sadece 27 vekil çıkartabildi.

Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanı olduğu bu seçimde İstanbul’da CHP AKP’den tamı tamına %16 fark yedi.

Şimdi bazı aklı evveller çıkıp “Ama bu Cumhurbaşkanlığı seçimi.Oradaki başarısızlık seçimde Cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce’ye ait” diyecek olursa o zaman bizim de “Ekrem İmamoğlu seçim kazanırken başarı Canan Kaftancıoğlu’na ait oluyor adaya değil,ama AKP’den fark yenildiğinde başarısızlık neden adaya ait oluyor?” diye sorma hakkımız doğar.

Ayrıca Canan Hanım’ın cevaplaması gereken bir diğer soru da hani “CHP tarihinin en iyi İstanbul il başkanı”(!) olarak 2018 Cumhurbaşkanı seçiminde partisinin adayını neden yalnız bıraktığı,neden yerel seçimlerdeki gibi bir çalışma sergilemediği sorusudur.

Bu sorunun cevabı –Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapıldığı geceden başlayarak bu güne kadar yaptığı hataları kabul etmek ve başlattığı son hareketi de tasvip etmemekle birlikte- o dönem aday olan İnce’nin parti içerisinde Canan Kaftancıoğlu’nun mensubu olduğu 10 Aralık Hareketi’nin karşısında yer alması ve seçimi kazanırsa 10 Aralıkçıların da tasfiye olacağı gerçeği midir?

Devam edelim biz “CHP tarihinin en iyi İstanbul İl Başkanı”nın (!) karnesindeki rakamlara bakmaya…

Hani Canan Kaftancıoğlunu “içi boş” bir efsaneye çeviren bu son İstanbul seçimleri var ya…İşte isterseniz bu seçimlerin rakamlarına bakalım…
İstanbul’da Büyükşehir’i kazanmasına rağmen bunun dışında CHP her alanda AKP’nin gerisinde…

İstanbul yerel seçimlerinde İstanbul İl Genel Meclisi’nde AKP’nin oyu %45,58, CHP’nin oy oranı ise %38,54… Yani il genel meclisinde Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığını yaptığı İstanbul’da,Büyükşehir Belediyesi kazanılmış olmasına rağmen AKP CHP’ye %7 fark atmış…

İstanbul’da kazanılan ilçe belediye sayısında AKP 24’e 14 önde…
Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AKP çoğunlukta…

Yani Canan Kaftancıoğlu öyle yılmaz savunucularının söylediği gibi “CHP tarihinin gördüğü en başarılı İstanbul İl Başkanı” falan da değil,bu tezler de rakamlar ile “Çürüyor”…

***

Evet efendim ne diyorlar bu yılmaz ve azimli Canan Kaftancıoğlu savunucuları başka: “Canan Kaftancıoğlu müthiş bir örgütçü,İstanbul örgütüne çok hakim”

Şimdi biz size yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi kazanılmasına rağmen aradan geçen 1,5 sene zarfında CHP İstanbul örgütünden 41 bin 800 üyenin istifa ettiğini söylesek…

Hani nasıl bir “Muhteşem örgütçülük,nasıl bir örgüte hakim olmak bu” desek, “On binlerce insan İstanbul ilinde partisinden istifa ederken Canan Kaftancıoğlu il başkanı olarak ne yapmaktadır?” diye sorsak bu sahte “Efsane” yaratıcıları ve onlara inanarak bu savunmaların peşine takılanlar ne cevap verirler acaba?

***

Peki iyi de bunca somut rakam ortadayken,Canan Kaftancıoğlu’nun “Yaratılan” sahte bir efsane olduğu bu kadar belliyken neden bu “Efsane” algısı nasıl oluşturuluyor?

Onun cevabını da FOX TV-ERDOĞAN TOPRAK-ECE GÜNER-10 ARALIK HAREKETİ dörtgeninde aramak lazım…

Erdoğan Toprak 10 Aralık Hareketi’nn en önemli destekçilerinden,kendisinin eşi Ece Güner ve babası FOX’un Türkiye’nin temsilcisi,Canan Kaftancıoğlu 10 Aralık Hareketi’nin “Yıldızı” ve FOX TV’de kendisinin bolca PR’ının yapıldığı medya alanı…

***

Canan Kaftancıoğlu tüm bu “Makyajın” arkasındaki gerçeklere rağmen neden “Dokunulamaz” bir kişi derseniz o sorunun cevabı yazımızın başında değindiğimiz partiyi ele geçiren 10 Aralık Hareketi’nde saklıdır.

Yola çıkarken ayrı bir sol parti kurmak isteyip, “CHP kapatılıp vakıf olsun” diyen bu hareket daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı ile birlikte CHP’ye “Monte” edilmiş,kurucuları olan Süleyman Çelebi milletvekili,Burhan Şenatalar PM üyesi,Oğuz Kaan Salıcı önce İstanbul İl Başkanı,sonra milletvekili en sonunda “Örgütlerden Sorumlu” Genel Başkan Yardımcısı olurken,ekibin en önemli isimlerinden Canan Kaftancıoğlu’nu da İstanbul İl Başkanlığı’na taşıyarak İstanbul delegasyonunu kontrol altına almış,İstanbul’daki rant üzerinden siyasetin kontrolünü de sağlamışlardır.
İlerleyen süreçte bu ekip Türkiye genelinde il başkanlarının belirlenmesinden milletvekili ve belediye başkanı aday listelerinin hazırlanmasına,son olarak Canan Kaftancıoğlu eli ile Kadın Kolları Başkanı seçimine kadar her yerde müdahil ve etkin bir hale gelmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’yi değerlerinden kopartıp,küresel bir dizayn ile “Dönüştürme” operasyonun en önemli aparatı işte bu 10 ARALIK HAREKETİ’dir.

Bu 10 ARALIK HAREKETİ’nin Türkiye’yi aşan tüm girift ilişkiler ağını ise bu ay “Genişletilmiş” 3. Baskısını yapacak olan İÇERİDEN FETHEDİLEN KALE:CHP kitabımda ilk kez 2 sene önce kaleme almıştım.

Bu kitabımın tek bir satırını yalanlayamayan dava açamayan CHP yönetimi,dava edemedikleri bu kitap nedeni ile beni partiden ihraç etmek istemiş lakin ben “Mahkemeye gideceğim,yazdıklarımı belgeleyerek mahkeme kararı ile geri döneceğim” deyince ihraç kararını işleme sokamamıştı.

***

Ama bu 10 ARALIK’çılar da,onların “Sahte Efsanelerini” savunanlar da bilecek ki Aralıklar’dan önce Ekimler vardı ve o takvim kendilerine ezberletilecek,sahte efsaneleri ile birlikte geldikleri gibi CHP’den gidecekler…

Kaynak: ‘SAHTE EFSANE’: CANAN KAFTANCIOĞLU – Celal Eren ÇELİK

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Harp tarihçilerimiz ve Bursalı Mehmet Nihat Bey (1886-1928)


Ekrem Hayri PEKER : Harp tarihçilerimiz ve Bursalı Mehmet Nihat Bey (1886-1928)

16 Mart 2017

Mülazım Hasan, “Tekrar Başımıza Gelenler” adlı kitabında “Eğer daha önce esirlik yaşayan komutanlarımız esaret anılarını yazsalardı belki bu kadar kolay teslim olmazdık” diye yazar. Mülazım Hasan, ayrıca Edirne’nin teslim olmasıyla ilgili olarak, Bulgarların nasıl siperlerimizin yanına kadar soktukları projektörleri yakarak siperdeki askerlerimizi etkisiz hale getirdiklerini yazar. Elektrik, akıllı Bulgar subayları elinde etkili bir silaha dönüşür.

Mülazım Hasan, ayrıca Edirne Müdafaasını yapan Şükrü Paşa’yı “Askeri tel örgü dışında kırdırdı. Bulgar Ordusu tel örgüye dayandıklarında müdafaa yapacak asker kalmamıştı” diye eleştirir.

93 Harbinde Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın yanında bulunan Arif Bey, yaşadıklarını ve gördüklerini “Başımıza Gelenler” adlı eserinde acı şekilde anlatır. Ordunun elinde harita yoktur. “Çarlık, rahatsız olmasın” diye harita çıkarılmamıştır. Ordunun süvarisi yoktur. Geri çekilen Rus birlikleri takip edilemez. Süvari kuvveti olarak iki tarafta da eşkıyalık yapan Karapapak Mihrali, çetesiyle orduda süvari görevini üstlenir.

Ahmet Muhtar Paşa, Bursalıdır. 1839 yılında Bursa’da doğmuş. Ahmet Muhtar Paşa, İlk ve Orta eğitimini Bursa’da tamamlar. Bursa Askeri İdadisini bitirdikten sonra İstanbul’a giderek öğrenimini Harbiye Mektebi’nde sürdürür. 1860 yılında Harbiye’yi birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı olur. 21 Ocak 1919 tarihinde 80 yaşındayken İstanbul”da vefat eden Paşa, Fatih Camii avlusuna gömülür.

Ordudaki komutanlar, subaylar, harita okuyamaz. Artvin’de ve Doğu Beyazıt’taki birlikler hareketsiz kalır. Muhtar Paşa’nın yardım götürdüğü Kars Kalesi beklenmedik şekilde teslim olur. Rus Orduları Erzurum’dan püskürtülür. Gazi Muhtar Paşa, Balkanları müdafaa için çağrılır. Muhtar Paşa cepheden ayrıldıktan sonra Erzurum Kalesi düşer.

Savaş bittiğinde Gazi Muhtar Paşa, Plevne’de destan yazan Gazi Osman Paşa ve Elena kahramanı Fuat Paşa gibi deneyimli komutanlar ordudan uzaklaştırılırlar. Gazi Osman Paşa, sarayda başmabeyinci olur ve iki çocuğu saraya damat olur. Gazi Muhtar Paşa, fevkalade komiser olarak Mısır’a gönderilir. Yirmi yıl sonra döner. 1897 yılında Yunan ordularını bozguna uğratan Ethem Paşa’da ordudan uzaklaştırılır ve sarayda görevlendirilir.

Gazi Ahmet Muhtar Paşa, Çapı büyük Topların Kullanımı, Dumansız Barutlar… Gibi çok sayıda kitap yazmıştır. Paşa, Ayan Meclisinde görev alan Paşa, Miladi takvime geçilmesini savunan yazılar yazmıştır.

1826 yılında yeniçeri ordusunun ortadan kaldırılmasının faturası 1828-1830 yıllarında Rusya’yla savaştaki yenilgi; Kafkasların kaybı, Balkanlarda toprak kaybı ve Yunanistan’ın bağımsızlığı olmuştur. Oysa Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kurduğu ordu, kısa sürede Mora isyanını bastırmış ve Girit’de asayişi sağlamıştı.

Osmanlı Devleti’nin Müslüman tebaası matbaayı geç kullanmaya başladı. Okullaşmanın yaygınlaşması da çok geç oldu. Askeri yenilgilerden sonra Prusya Kralına gönderilen elçiyle Kraldan müneccimler istendiği anlatılır. Doğruluk payı olabilir. Zira Osmanlı ordusunda danışmanlık yapan Alman General Moltke, asi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetlerle yapılan Nizip Savaşı’ndan önce müneccimlerin Keçi bağırsaklarından fal baktıklarını, ona göre savaş gününü seçtiklerini yazar. Savaş Osmanlı ordusunun yenilgisiyle biter ve Mısır ordusu hiçbir direnişle karşılamadan Kütahya’ya gelir.

Prusya Kralı’ndan müneccim gelmeyince mecburen Mühendis Okulu ve topçuluk okulları açıldı. Ancak bunlar uzun süreli olmadılar. Askeri alanda ciddi diyebileceğimiz okullar Padişah II. Mahmut döneminde açıldı 1827 yılında Tıbbiye, 1835 yılında Harbiye ve 1849 yılında baytar Mektebi açıldı.

Osmanlı Ordusu II. Mahmut döneminde Prusya’dan askeri danışman getirdiyse de esas fayda Polonyalı ve Macar yurtseverlerden gelmiştir. Önce 1830’da Rus Çarlığına ayaklanan Polonyalı yurtseverlerden Osmanlı Ordusunda görev almışlardı. Daha sonra1848 yılında Macaristan’ın bağımsızlığı için ayaklanan Macar yurtseverler ve onlara yardıma koşan Polonyalı yurtseverler, isyanın kanla bastırılmasından sonra Osmanlı Devleti’ne sığındılar. Rus Çarlığı ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun ültimatomuna rağmen Osmanlı Devleti mültecileri iade etmedi.

Mültecilerin çoğu Komiseri Ahmet Vefik Paşa’nın teklifiyle Müslüman olup Osmanlı Ordusu’nda görev aldılar. Bugün, Budapeşte’nin şirin bir meydanında heykeli olan Josef Bem’in, Osmanlı Ordusu’ndaki adı Murat Paşa’ydı. Osmanlı Ordusu’nda görev alan bu subaylar Kırım Savaşı’nda canla başla savaştılar.

Kırım Savaşı’nı anlatan Tolstoy, Rusya’da subay yetiştiren 20 askeri okul olduğunu yazar. O yıllarda Osmanlı Devletinde bir okul vardır.

Subayların dışında çok sayıda sivil sığınmacı Osmanlı Devleti’nde görev alarak, Topçuluktan, haritacılığa; matematik eğitiminden, veterinerliğe kadar değişik alanlarda Osmanlı Devleti’ne canla başla hizmet ettiler.

1.Mahmut döneminde 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Askerî Mansure-i Muhammediye ordusu kurulmuştur. Avrupa’nın en güçlü kara ordusu olan Fransız ordusunu, Osmanlı yeni kurulan orduya örnek almıştır. Ancak Fransız ordularının 1870–1871 Sedan Savaşı’nda Alman ordularına yenilmesinden sonra, Osmanlı Erkânı Harbiyesi, II. Abdülhamit dönemi (1882) yönünü Alman ordularına çevirmiştir. Osmanlı Erkânı Harbiyesi, II. Abdülhamit’in de onayıyla Alman İmparatorluğu’nun Başbakanı Bismark’tan askerî uzmanlar istemiştir. 1882’de çeşitli ordu sınıflarına mensup yüksek rütbeli subaylardan kurulan bir Alman heyeti İstanbul’a gelmiştir. Heyetin başkanı Süvari Albay Köhler’di. Bir yıl sonra da Osmanlı ordusunda uzun müddet hizmet edecek olan Albay Colmar von Der Goltz gelmiş ve Köhler’in ölümü üzerine heyet başkanı olmuştur. Alman heyet başkanı Goltz, adını Türk tarihine “Golç Paşa” olarak yazdırmıştır.

Goltz, Berlin Askerî Üniversitesi’nde harp tarihi öğretmenliği yapmıştır. Aynı zamanda Alman İmparatoru II. Wilhelm’e de harp tarihi dersleri vermiştir. Alman heyeti başkanı olduktan sonra Osmanlı ordusuna ait askerî eğitim kurumlarında reformlar yapmaya başlamıştır. Osmanlı ordusuna uygulamalı eğitim (tatbikat, atış, harp oyunu vb.) vermiştir. Goltz, Harp Akademisi’nde (Erkan-ı Harbiye Mektebi) ilk kez tabiye ve harp tarihi derslerini, 1907’de nazari olarak okutmuştur. Ancak burada harp tarihi bir ders konusu olarak kurmay subayların yetiştirilmesine yardımcı olmak maksadıyla görülmüştür.

Goltz Paşa’yla ilgili olarak İsmail Okday’ın anılarında ilginç bir olay vardır. Son Osmanlı Sadrazamı Tevfik Paşa’nın oğlu, Padişah V. Mehmet Vahdettin’in oğlu olan İsmail Okday’ın Yanya’dan Ankara’ya adıyla yayınladığı anılarına bakalım(s.289-90). 1915 yılı Kasım ayında Von Der Goltz Paşa, kendi isteği ile İngilizlerle savaşan VI. Osmanlı ordusu Kumandanlığı’na tayin edildi. Bu sırada orduyu Nurettin Paşa kumanda ediyordu. Nurettin Paşa, Selman-ı Pak harbini kazanmış, General Towsend komutasındaki İngilizleri Kut-ul Amare kasabasına hapsetmişti.

Görev devri esnasında Golt Paşa ve Nurettin Paşa tartışırlar. İhtiyar Müşir (orgeneral); “Düşmana karşı yapılacak hücum, onun evvela siperlerini kesif bir topçu ateşi altında bunaltıp ondan sonra piyade hücumuna geçilmesi suretiyle olmalıydı. Halbûki, siz bunun tersini yapıyor evvela piyadeyi hücuma kaldırıyor, ondan sonra topçu atışlarına geçiyorsunuz. Bu yüzden birliklerinizin ağır kayıplara uğramansa sebep oluyorsunuz. Bu bölgedeki birliklerin hepsi Anadolu’nun Türk Mehmetçiklerinden kuruludur. Bunların sevk noktalarından buralara gelirken zaten yüzde otuzu hastalık, gıdasızlık ve bakımsızlıktan yolda ölüp gitmiştir. Kalan yüzde yetmiş ini de siz silah, cephane, yiyecek ve içecek bakımından noksansız muhafazalı olan ve siperlerde bulundukları içinde emin bir şekilde müdafaa harbi yapan İngilizlere beyhude yere kırdırıyorsunuz” diyordu. İsmail Hakkı Bey, Kazım Karabekir’in de bu görüşe katılıyordu.

Oysa İsmail Hakkı Bey, Yanya’nın Güney’inde bulunan Kozmira’da yapılan savaşlardaki Mehmetçik kırımından bu şekilde bahsetmez. Arnavutlardan kurulu alayın kaçmasıyla Manolassa tepeleri ve Aetoraki Dağı Yunanlıların eline geçmiş, yapılan hücumlarda Anadolu Mehmetçiklerinden kurulu iki tümen büyük zayiat vermiş, Arnavut alayı hücuma katılmamıştır.

Savaş sonrası yokluklar içinde bulunan genç Türkiye cumhuriyetinin var gücüyle demiryolu yapmaya çalışmasının bir sebebi de asker nakli sırasındaki yüksek kayıptır.

*

Askeri tarihçilik alanında faaliyet gösteren subayların birisi de Süreyya Paşa’dır. Kadıköy’de sinema, opera, plaj, çiftlik ve yün işleyen Adalet Mensucat Fabrikası’nı kuran Süreyya Paşa (İlmen) Osmanlı ordusunda havacılık şubesini kuran subaylardan birisidir. Erkan-ı Harbiye İkinci Şubesi Müdürü görevindeyken Ceride-i Askeriye’de makaleler yazar, askeri konularda kitaplar kaleme alır. İlk kez askeri cep takvimini hazırlar.

Mehmet Nihat Bey, 1886’da Bursa’da doğmuştur. Bu nedenle kendisine Bursalı denilmiştir. Babası Abdulvahap, dedesi Özbekistan’ın Buhara kentinde doğan Hacı Vikvik’tir. 1928’de görev esnasında kaza kurşunu ile İzmir’in Güzelbahçe ilçesinde (Kilizman) şehit düşen Kurmay Yarbay Bursalı Mehmet Nihat Bey, 42 yıllık kısa hayatına kendi harp tecrübelerinden (Trablusgarp, I. ve II. Balkan Harpleri, I. Dünya Harbi, Kurtuluş Savaşı) ve yabancı kaynaklardan çevirdiği 39 harp tarihi eserini sığdırmıştır.

Bursalı Mehmet Nihat Bey, Trablusgarp, Balkan Harbi, Çanakkale ve İstiklâl Savaşı’na katılmıştır. Uzun yıllar Harp Akademisinde öğretmenlik yapmış ve birçok kurmay subayı fikrî yönden etkilemiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Harp tarihi içerikli konferanslar vermiş, vefatından bir yıl öncesine kadar Çanakkale’yi ziyaret edenlere, çarpışmaların geçtiği mekânlarda, çok değerli bilgiler aktarmıştır.

Nihat Bey, yaşadığı dönem ve katıldığı savaşlar itibarıyla döneminin koşullarını objektif bir gözle analiz etmiş ve kendinden sonra gelecek nesillere büyük eserler bırakmıştır. Tanık olduğu olayları kaleme alarak yakın tarihimize ışık tutmuştur.

Osmanlı ordusunda gerçek anlamda harp tarihinin, teşkilat halini alması ise I. Dünya Savaşı döneminde (29 Mart 1916’da) İstanbul’da Karargâhı Umumiye’nin (Erkânı Harbiye) 16. Şubesi olarak “Tarihi Harp”’in kurulmasıyla başlamıştır. Bu teşkilat askerî tarih olaylarına ait belgeleri toplayarak bir arşiv kurmaya çalışmıştır. 1917’de “Harp Cerideleri ile Vesaik-i Harbiye Dosyaları Hakkında Talimat” (Harp Cerideleri ile Harp Belgeleri Dosyaları Hakkında Yönetmelik) çıkarılarak askerî tarih çalışmaları yönlendirilmiştir. 16. Şube, 10 Kasım 1919’da 8. Şubeye dönüştürülmüş ve olaylara ait belge tasnifine başlanmıştır. Olayların gruplandırılmasında “Balkan Harbinden Önceki Harpler”, “Balkan Harbi”, “1. Dünya Harbi”, “Sağlık Harp Tarihi”, “Veteriner Harp Tarihi” ve “Arşiv” başlıkları saptanmıştır. Erkânı Harbiye-i Umumiye, Tarihi Harp Şubesi, 3 Temmuz 1920 yılında, “Tarih-i Harp Tahrir Heyeti” (Harp Tarihi Yazma Kurulu) adıyla, askerî tarih çalışmalarını sürdürmüştür. Adı geçen kurul, 1921’de Tarihi Asker’i Encümeni; 1922 yılında “Genelkurmay Encümeni” adını aldıktan sonra aynı yıl “Tarihi Harp Şubesi”, 1926 yılında da “Harp Tarihi Dairesi” olmuştur.

Kısaca anlatılan bu süreçte Bursalı Mehmet Nihat Bey, ilk harp tarihi çalışmalarının içinde olmuş ve bizzat kurucuları arasında yer almıştır. Nihat Bey, 1907’de Harp Akademisi’nde öğrenci olmasından dolayı sınıf arkadaşlarıyla birlikte ilk kez nazarî harp tarihi alan şanslı öğrencilerden olmuştur. Harp tarihinin önemini bu dönemde kavramıştır.

Bursalı Mehmet Nihat Bey, askerlik hayatı boyunca harp tarihi açısından önemli olan kişisel notlarını harp tarihine vesika oluşturması bilinciyle hazırlamaya başlamıştır. Özellikle Balkan ve I. Dünya Harpleri esnasında gelecek kuşakların ders alabilmesi için tanık olduğu olayları objektif bir biçimde yazmıştır. Osmanlı Erkânı Harbiyesi, Bursalı Mehmet Nihat Bey’in bu özelliğini takdir etmesinden olacaktır ki genç bir subay olmasına rağmen 30 Eylül 1918’de İstanbul’da Yıldız Sarayı’nda bulunan Harp Akademisi Müdür Yardımcılığı’na atamış ve ardından Harp Akademisi ile ilgisi sürmek koşuluyla Erkânı Harbiye, 16. Şubede (Tarihi Harp) görevlendirmiştir. Bu şubenin gerçek anlamda Harp Tarihi şubesi olması için çok çalışmış, bilgi ve tecrübelerini aktarmıştır. 1918’den itibaren Harp tarihi açısından önemli yabancı kaynakları Türkçeye çevirmeye ve tanık olduğu savaşları yazmaya başlamıştır. 10 Kasım 1919’da 16. Şubenin 8. Şubeye dönüştürülmesi ve modern anlamda harp tarihi için arşiv oluşturmak üzere, olaylara ait belge tasnifine başlanmasında etkin rol almıştır.

Cumhuriyet’in ilk harp tarihçisi olan Nihat Bey’in yazdığı eserler, zamanın çok ötesinde tarafsız bir kalemle ustaca yazılmış, hatalar ve ders alınması gereken noktalar titizlikle işlenmiştir.
14 Mayıs 1905 tarihinde Harp Okulundan teğmen olarak mezun olmuş ve kurmay sınıfına ayrılmıştır. Haziran 1912’de Çanakkale Ordusu ile İtalya Savaşı seferberliğine katılmıştır.29 Eylül 1912’de Balkan Savaşı seferberliği dolayısıyla Büyük Karargâh-ı Umumi Kurmay Başkanlığı emrine verilmiş ve 19 Ekim 1912’de yüzbaşı olmuştur.

Kasım 1912’de kurmay sınıfına kabul edilen Mehmet Nihat Bey, Balkan Savaşı’ndan sonra savaş sonunda harp okulunun açık bulunan harp tarihi öğretmeni yardımcılığına atanmıştır.

Çanakkale Savaşı başlayınca 28 Mart 1915’te Çanakkale Truva yakınında Kalvert çiftliğindeki 15.Kolordu karargâhına atanmış, 15. Kolordu Harekât Şube Müdürlüğü yapmıştır. Daha sonra

9 Ocak 1916’ya (düşmanın Çanakkale’yi boşalttığı tarih) kadar Çanakkale Seddülbahir cephesi Güney Grubu Harekât şube Müdürlüğü’nü yapmıştır.

1 Eylül 1916’da binbaşı olmuştur. Değişik tarihlerde 6.Tümen ve Kafkas Grubu karargâhlarında bulunmuş, Başkomutanlık Kurmay Başkanlığı 2. Başkanlığı’nda görevlendirilmiş ve 12 Ekim 1918’de Harp Akademisi Müdür Yardımcılığı’na atanmıştır.

Daha sonra Genelkurmay Harp Tarihi Şubesi’nde görevlendirilmiş ve daha sonra Genelkurmay 2. Şube Müdür Yardımcılığında, Veliaht yaverliğinde ve Harp Akademisi öğretmenliğinde görevlendirilmiştir.

Mustafa Kemal (Atatürk) Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Millî Mücadele’ye birçok gönüllü subay gibi Kurmay Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey’de katılmak istemiştir. Bunun için Mustafa Kemal Paşa’dan izin istemesi üzerine kendisine şu haber gönderilecektir;

“Bursalı Binbaşı Mehmet Nihat Bey gibi değerli bir zabitimizin Anadolu’ya geçmemesi gerekir. Millî Mücadele’de savaşacak düzenli ordunun, eğitim görmüş tecrübeli kurmaylara daha çok ihtiyacı vardır. Böyle kıymetli zabitimizin İstanbul’da kalarak Harp Akademisinde yetiştireceği öğrencilerini Anadolu’ya göndermesi daha faydalı olacaktır.”

Mustafa Kemal Paşa, Yunanlıları Anadolu’dan atmak için Doğu ve Güney cephelerindeki kuvvetleri, Kocaeli bölgesindeki kuvvetleri Büyük Taarruzdan önce bir noktaya toplamaya başlayacaktır. Harp tecrübesi olan değerli komutanlara ihtiyaç duyduğu için Kurmay Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey’inde Anadolu’ya geçmesini ister. Büyük Taarruz’dan önce Mehmet Nihat Bey, Anadolu’ya geçmiş ve 6. Kolordu Kurmay Başkanı görevine tayin edilmiştir.

1922’de yarbay olmuştur. Bursalı Mehmet Nihat Bey, Cumhuriyet döneminde harp tarihi çalışmalarına hız vermiştir. 29 Ağustos 1923–06 Şubat 1926 yılları arasında Harp Akademileri Harp Tarihi Öğretmenliği ve Genelkurmay Neşriyat Şube Müdürlüğü yapmıştır. 1928’e kadar İstanbul ve Çanakkale’de harp tarihi konferansları vermiş, bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla 39 harp tarihi eserini ülkemize kazandırmıştır. Kendisinden sonra harp tarihçisi olacak öğrenciler yetiştirmiştir.

1926’da 5. Alay Komutanlığı’na atanmıştır.

İzmir Müstahkem Mevkii Tugay Komutanı iken, bir görevden döndüğü sırada geceleyin Jandarma nöbetçi eri tarafından atılan kurşunla 14 Temmuz’u, 15 gecesi Temmuz‘a bağlayan gece 1928’de şehit olmuştur. Mezarı İzmir Güzelbahçe yolu mahalle mezarlığındadır.

En önemli eseri olan, 1213 sayfa ve 107 kroki içeren üç ciltlik “Balkan Harbi, Trakya Seferi” eserinin I. ve II. ciltleri 1924, III. cildi 1928 yılında basılmıştır. Kendi harp tarihini yazan Bulgar Genel Kurmayı bu eserden faydalanmıştır.

Mehmet Nihat Bey bu savaşın kaybedilme sebebi olarak şunları yazar: “… (Orduda) yokluklar ve kötülükler ise başlıca ‘Bilim ve bilgi sahibi olma’ noksanlığından doğmuştur. Ordu ‘tarihini ve harp tarihini’ bilmiyordu, incelememişti. Kuruluş ve malzemesini bilim ve bilgiye değil, hayal ve isteğe ve basmakalıp teorilere dayandırmıştı. … Sayıları 1100’ü geçen tabura ve bu oranda çeşitli sınıflara sahip bir teorik ordu kuruluşunu kâğıt üzerin çizmekle taklitçisi olmak istediğimiz Alman Ordusu’nun bir kısım talimatname ve yönetmeliklerini yalan yanlış çevirerek yarım yamalak orduya dağıtıvermekle, bizde de bulunsun diye alman Ordusu’ndaki bazı okul ve kurumları yarım yamalak taklit edivermekle istenen sağlamlığa sahip bir temele dayanarak vücuda gelmeye başlamış ve hatta gelmiş olduğu kabul edivermiştik.”

Mehmet Nihat Bey “Balkan Harbi, Trakya Seferi” eserinin III. Cildini şu sözlerle bitirir: “Bu ciltte beni iten içtenlik ve iyi niyettir. Kendime göre yanlış gördüğüme yanlış, kötü saydığıma kötü dedim. Bu savaştan ders alan bazı subaylar Büyük Harpte, istiklal muharebelerinde yüksek nitelik göstermişlerdir.”

Eski kuşak subayların ordunun NATO emrinde olmasına karşı çıkmasının altında yabancı subayların danışmanlığında ve yönetiminde olmasının Balkan Savaşı ve I.Dünya Savaşı’nda nelere mal olduğunu yaşamışlardı.

Eserleri:

Eski Yazılar:

  1. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 1. cilt, 1340(1924)
  2. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 2. cilt, 1924
  3. Balkan Harbi, Trakya Seferi, 3. cilt, 1928
  4. Büyük Harp, 1., 2., 3., 4.cilt, Almancadan çeviri 1926
  5. Büyük Harp’te Türk Harbi, 1. cilt, 1927
  6. Büyük Harp’te Türk Harbi, 2.cilt, 1928(Türk Cepheleri Harekâtı)
  7. Büyük Harp’te Türk Harbi, 3.cilt 1928
  8. Harbi Umumi Tarihi, l ve 2.cilt, çeviri
  9. Büyük Harp’te Çanakkale Seferi, çeviri, İlhami Fevzi Matbaası, 1926
  10. Harbi Umumi’de-Seddülbahir (Cenup) Grupları Muharebatı, 1336 (1920) telif
  11. Harbi Umumi’nin Tenkidi, çeviri
  12. Harbi Umumi’nin İhzar ve İdaresinde Alman Erkan-ı Harbiyesı, Genaral Kol, çeviri
  13. Harbi Umumi’de Fransız Sefer Planı ve Harbin İlk Ayı. çeviri
  14. Harbi Umumi’de Genaral Moltke’nin Mektupları ve Hatıratı. çeviri
  15. Trakya’da Osmanlı-Bulgar Muharebesi, 1335(1919)
  16. Balkan Harbi’nde Çatalca Muharebesi, Konferans.1341(1925)
  17. Çanakkale Seferi, Charleroux’dan çeviri. Binbaşı Nihat ve Yüzbaşı Asım, İst Askeri Matbaası 1337(1921)
  18. Meşhur Osmanlı Sefer ve Muharebeleri’nde Sevk ve İdare
  19. Napoleon Muharebatı (Hazırlanmakta olan)
  20. Kont Schilliffın’in Canne adlı eserinin 2.cildi, çeviri
  21. Liege ve Namur’un Zaptı, çeviri
  22. 13.Kolordu’nun İran Seferi, telif
  23. Falkenhein’in Hatıratı, çeviri
  24. Harbi Umumi Silsilei Neşriyatı
  25. Rus-Japon Harbi (hazırlanmakta)

Öğretim Notları:

  1. Harp Çantası (Kurmay Subay Muhtırası)
  2. Kıtaat-ı Cesime’nin Tabiyece İstihdamları Hakkında Muvakkat Talimname, çeviri
  3. Atlı Farazi Tatbikat ve Tatbikat Seyahatleri’nin Suret-i Tertip ve İdaresi
  4. 1870-1871 Seferi

Ölümünden Sonra Yayımlananlar:

  1. Alman-Avusturya Şark Cephesi’nde 1914 Yaz Seferi, Grafik Halinde, Yazan Em. Albay Von Montey, çeviren Bnb. Nihat, İstanbul Askeri Matbaa, 1930 (yeni yazı)
  2. 32-1914’ten 1916’ya Kadar Balkan ve Türkiye’de Büyük Harp, 95 sayılı Askeri Mecmuanın tarih kısmı, çeviri, İstanbul Askeri Matbaa 1934 (yeni yazı)

KAYNAKÇA:

-Ahmad, Feroz, İttihat ve Terakki, İstanbul-2010
-Arif Bey, Başımıza Gelenler, İstanbul-1973
-Avcıoğlu, Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı-İstanbul-1998
-Aydın, Mahir, Şarki Rumeli Vilayeti, Ankara-1992
-Hasan Amca, Doğmamış Hürriyet, İstanbul, 1989
-İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul, (Basım yılı yok)
– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-III, İstanbul-2016
– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-IV, İstanbul-2017
-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
-Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İstanbul-1992
-Mülazım Hasan, Tekrar Başımıza Gelenler, İstanbul-1991
-NTV Tarih, Nisan-2010
-Okar, Mehmet Ali, Osmanlı’nın Balkanlardaki Son On Yılı, İstanbul-2013
-İsmail, Okday, Yanya’dan Ankara’ya, İstanbul-1975
-Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul-2016
-Özyüksek, Murat, Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul-1988
-Peker, Ekrem Hayri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan Kuşçubaşı Hacı Sami, İstanbul-2011
-Ramsaur, E.E. ,Jön Türkler ve 1908 İhtilali, İstanbul-1982
-Stoddard, P,Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1993
-Tolstoy, Sivastopol, Ağustos 1885, İstanbul-2005
-Türsan, Tuğgenaral O.Nurettin “Askeri Tarih Yazarı ve Harp Akademileri Tarih Öğretmeni Kur. Yb. Bursalı Mehmet Nihat Bey, Cumhuriyetin En Büyük Askeri Tarihçisine Vefa Borcu, Harp Akademileri Basımevi, İstanbul -Ocak 1996
-Uzer, Tahsin Makedonya Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ankara, 1999

NOT: Bu yazı “Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi” Cilt 1, Sayı 3 (2018), sayfa. 98-108’de yayınlanmıştır.

AMERİKA DOSYASI : Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????


Trump Libya Meselesinde Kimi Tutuyor ????

01 Ağustos 2020

Yazar: Bryant Harris, AL MONITOR, 20 Temmuz 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 31 Temmuz 2020

Mısır Devlet Başkanı Abdel Fattah al-Sisi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 19 Ocak 2020 tarihinde Berlin’de yapılan Libya Barış Zirvesinde görülürken. Foto: Alexey Nikolsky/Sputnik/AFP/Getty Images.

Başkan Donald Trump telefonla görüştüğü Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a Fransa’nın Libya’daki rolü üzerinde baskı yapmıştır.

Beyaz Ev sözcüsü Judd Deere tarafından yapılan açıklamada iki liderin; dış güçler ve silahların varlığının durumu iyice kötüleştirdiği Libya’daki gerginliği azaltmak maksadıyla yapılması gerekenler üzerinde görüş alışverişinde bulunduğu ifade edilmiştir.

Fransa, Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümetine karşı sürdürdüğü mücadelede Libyalı savaş lordu Khalifa Haftar ile birlikte hareket etmektedir. Trump ayrıca Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile de Libya hakkında bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir.

Trump ile Macron arasında yapılan telefon görüşmesi, ulusal güvenlik danışmanı Robert O’Brien’in Paris’in Türkiye’yi, Libya’ya silah taşıdığı iddia edilen Tanzanya bayraklı bir gemiyi durdurmak isteyen Fransa gemilerine tacizle suçlaması sonrasında Fransa yanlısı açıklaması sonrasında gerçekleşmiştir. Fakat hemen bir gün sonra Yakın Doğu İlişkileri ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı David Schenker Avrupa Birliğinin sadece Libya Ulusal Mutabakat Hükümetine giden Türk askeri malzemelerini önlediğini, fakat Rusya, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır tarafından ambargoyu ihlal ederek Haftar’a yapılan destekleri göz ardı etmesinden yakınmıştır.

Trump yönetimi Libya politikasını bugüne kadar çoğunlukla daha düşük seviyedeki Dışişleri Bakanlığı diplomatlarına devrettiğinden; başkanlık seviyesinde bu konuya odaklanılması ayrıca dikkate değerdir. Libya’daki Birleşik Devletler Büyükelçiliği, Temmuz 2020 ayı başlarında yaptığı bir açıklamada; Libya ekonomisine zarar veren ve askeri gerginliğe bel bağlayanları ekonomik yaptırımlar ile tehdit etmiştir.

NATO, Türkiye ile Fransa arasında yaşanan gerginliğin soruşturulması emrini vermiştir, fakat soruşturma gizli olarak yürütülecektir. Bununla birlikte Fransa raporun gerçekleri yansıtmadığını ifade etmiş ve Libya silah ambargosunu destekleyen deniz unsurlarını NATO’dan çekmiştir.

Çevirenin Notları: Yazının orijinal metnine aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2020/07/trump-presses-marcon-libya-france-turkey-row-nato-hifter.html#ixzz6TSZvTn1H