USULSÜZLÜK DOSYASI /// Çiğdem TOKER : Enteresan ihaleler


Çiğdem TOKER : Enteresan ihaleler

29 Mayıs 2020

Kamu İhale Kurumu (KİK) günlük bülten yayımlıyor. Halkın haber alma hakkını doğrudan ilgilendiren birçok bilginin karartıldığı gerçeğine ve bu yöndeki eleştirilerimize rağmen, bu bülten devletin saydam ve “hesap verebilir” olma gereği açısından yararlı bir yayın.

İhalelerle ilgili (şirket çalışanı, tüccar, sanayici, hukukçu ya da gazeteci) biriyseniz ya da sadece meraklıysanız bile bu bültenleri izleyerek, devletin mal ve hizmet alımları ile “yapım işleri” konusunda bilgi sahibi olabilirsiniz. Hangi kurum, hangi tarihte, ne tip ihale yapacak, ne satın alacak? Eğer meraklıysanız ya da ilgiliyseniz, birçoğunu bu bültende görüp izlemek mümkün. Kamu İhale Kanunu’na tabi olmayan, istisna kapsamındaki ihaleler dahi bültende yer alır.

★★★

Yasaya göre, savunma, güvenlik veya istihbarat alanlarıyla ilgili ya da gizlilik içinde yürütülmesi gereken ihaleler Kamu İhale Yasası’na tabi değil. Ancak bu durum, ihalelerin ilan edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Bugün böyle bir ihale dizisinden söz edeceğim.

KİK’in 27 Mayıs 2020 tarihinde “mal alımı ihaleleri” bülteninde dikkat çeken bir bölüm yer alıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 18-25 Haziran 2020 tarihleri arasındaki ihaleleri bunlar.

Alımların genel profili ve bazı kalemlerdeki “milyon” düzeyindeki sayılar dikkat çekmeyecek gibi değil (Taarruz el bombası, biber gazı, plastik mermideki alım miktarları yüklü görünüyor).

Bununla birlikte, yapılacak alımların çokluğu ya da azlığı konusunda daha sağlıklı bir yorum için önceki yıllarda yapılan alım miktarlarını da bilmek gerekiyor (Bu veriye erişemedim). Fakat ihaleye konu mühimmatın niteliği ile sayılara bakılırsa, “Büyük bir toplumsal hareketlilik mi bekleniyor?” sorusu akla geliyor.

27 Mayıs tarihli KİK bültenine göre, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bir hafta boyunca ardı ardına yapacağı 10 ihale şöyle:

1 MİLYON ADET PLASTİK MERMİ

15 Haziran- 40 bin adet polis, 40 bin adet bekçi montu

15 Haziran- 40 bin adet polis, 40 bin adet bekçi parkası

18 Haziran- 103 bin 500 adet OC gaz spreyi (100 ml)

(Not: Oc, Oleoresin Capsicum’un kısaltması. Biber gazı demek.)

18 Haziran- 5 bin adet taarruz el bombası

19 Haziran- 44 bin adet açılır kapanır cop

22 Haziran- 250 bin adet 338 cal (kalibre) fişek

24 Haziran- 10 bin adet araç sis havanı mühimmatı

24 Haziran- 1 milyon adet 5.56 x45 mm zırh delici fişek

25 Haziran- 1 milyon adet 5.56 x45 mm polimer uçlu fişek

(Plastik mermi)

25 Haziran- 10 bin adet gösteri el bombası.

DSİ ihalesini TOKİ yaparsa

Devlet Su İşleri (DSİ) yaklaşık 70 yıllık geçmişiyle Türkiye’nin en köklü kuruluşlarından biri. Gelin görün ki, özel bütçeli bir kuruluş olan DSİ son yıllarda kaynaklar açısından zayıfladı. Belki de bütçedeki bozulmaya bağlı olarak zayıflamasına göz yumuldu. DSİ’nin yapması gereken sulama ihalelerini artık TOKİ yapıyor. İki kurum protokol imzaladı ama neden protokol imzalandığı pek iyi anlatılmadı. TOKİ’nin ihale sayfasında görünen sulama projelerinin çoğunun hazırlığını DSİ yapmıştı. Ancak DSİ bütçesi artık hakediş ödemelerine yetmiyor. TOKİ ise genel bütçeden pay almayan “zengin” bir kuruluş olduğu için ihaleleri onun üstlenmesine karar verilmiş. Böyle bir tablo içinde, “İhaleyi yapan kurum önemli değil. Yeter ki halkın ihtiyaçları zamanında karşılansın” denebilir. Ama bir sorun var. O da ihaleleri ve işleri kimin denetleyeceği. Bugünlerde “DSİ’nin yetişmiş kadroları varken kontrollük işleri özel müşavirlik şirketlerinden mi satın alınacak?” diye önemli bir soru gündemde.

USULSÜZLÜK DOSYASI /// Çiğdem TOKER : Dersimiz ‘nemalanma’


Çiğdem TOKER : Dersimiz ‘nemalanma’

27 Mayıs 2020

Kitabını yazdım ama alışamadım.

Yolsuzluğu adıyla anmamaya “siyaset” diyorlar. Memleket siyasetçisi, gözüyle gördüğü, kesin bilgi sahibi olduğu yolsuzluklara dahi başka kelimeler buluyor (Tahminim, iki tip korkudan dolayı: Ya hakikaten “Başıma bir şey gelir” ya da “Onu bunu küstürürüz” korkusu).

“İsraf” çok kullanışlıydı, şimdi ona “nemalanma” eklendi.

CHP’nin el vereceği -kurucuları AKP’den çıkan- iki yeni partiden biri olan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Halk TV’de Özlem Gürses’in sorularını yanıtlarken şöyle diyor:

“Bizim gibi düşünen iyi arkadaşlarımızın sayıları (AKP içinde) çok azaldı. Bir çabaları var ama beyhude, ben olmayacağı için yeni bir parti kurdum. Korkunç bir nemalanma kavgası var. Kazanç o tarafa itiyor insanları, maddi kazanç elde etmek.”

“Nemalanma”yı tam açmıyor Babacan ama biraz hayat bilgisi olan, insanın kendi maddi kaynakları dışındaki bir kaynağı işaret ettiğini bilir. Yine de adını koyalım. Babacan eksik bıraksa da AKP’lilerin kavgasını yaptığı “nemalanma”, kamu kaynaklarından başka bir kaynak olamaz.

Peki iktidar partisine mensup siyasetçi kamu kaynakları üzerinden nemalanacaksa bunun ilk akla gelen aracı ne olabilir? Büyük ihtimalle kamu alımları. Ya mal alımı ya hizmet alımı ya da bina, rant işleri.

Babacan uzun yıllar Hazine’den sorumlu Devlet Bakanlığı yaptı. Konumu gereği, hem yolsuzluk hem de yoksulluk endeksleriyle ilgilendi. Açıklamalar, toplantılar, uluslararası platformlarda iddialı sunuşlar yaptı.

BU NE MAHCUBİYET

Dolayısıyla bugün Türkiye’yi dünya liginde utanç verici sıralara iten, uluslarüstü kuruluşlara “Sonuçlanmış bir tane bile rüşvet dosyanız yok” raporları yazdıran yolsuzluklar için, hâlâ “nemalanma” filan gibi mahcup ifadeler kullanması, geçiştirilecek bir durum değil. Kimler, nerelerden, nasıl nemalanmak istiyor, hangi kamu ihalelerine göz dikildi, ne çıkarlar sağlandı… Babacan özeleştiri yapmadıkça bu eleştirilerden kaçamayacak. (Davutoğlu’nun özeleştiri eksiği ise hak ihlallerinden ayrı düşünülemeyecek başka bir yazının konusu.)

CHP’nin destek tercihiyle verilmeyen bu hayati özeleştirilere örtük bir meşruiyet kazandırma ihtimali gözden kaçmamalı.

Ama kimbilir, belki bu da “siyaset”in gereğidir. Ülkeye, topluma ağır bedeller ödetmiş AKP politikalarına susmakla kalmayıp, bağımsızlıklarını ilan ettikleri bugün dahi özeleştiriden kaçınan iki yeni sağcı partiye el vermek, “strateji” ya da “ilkesellik” görünümüyle, eşitsizliğin, adaletsizliğin derinleşmesinde hissedar olanlara sahip çıkmak, belki de “siyaset”in bir başka şeklidir.

Yeşilköy hastanesine 200 milyon Euro

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla kapatılan Atatürk Havalimanı üzerine, yine onun talimatıyla Rönesans’a yaptırılan (ihalesiz oluşunu birkaç kez yazdığım) pandemi hastanesi bu pazar günü açılacak. Hastaneye Covid-19 dolayısıyla yaşamını kaybeden “fakir babası” doktor Murat Dilmener’in adı verilecek. Ama konu bu değil. Meğer Sağlık Bakanlığı, Yeşilköy Çok Amaçlı Acil Durum Hastanesi için EBRD’den 200 milyon Euro kredi kullanacakmış.

“EBRD nedir” derseniz, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın orijinal adının kısaltılmışı (European Bank for Reconstruction and Development). Belki anımsarsanız, EBRD’nin yine Rönesans’ın yaptığı Başakşehir İkitelli Şehir Hastanesi’ne de 40 milyon Euro kredi sağladığını kısa süre önce buradan duyurmuştuk.

EBRD’nin kullandıracağı yeni 200 milyon Euro’luk kredinin ilk “2-3 yılı ödemesiz”, 15-20 yıl vadeli.

Kredinin amacı, solunum cihazı (ventilatör), yoğun bakım üniteleri ile diğer acil tıbbi ekipman satın almaları için ihtiyaç duyulan finansmanı sağlamak. Yanı sıra, yoğun bakım yatak kapasitesini desteklemeye dönük olduğu da belirtilmiş. Tabii yönetenler “Her şeyi biz yaptık” havasında olduğu için krediyi EBRD sayfasında öğrendik. Açıklamada, Covid-19 vakalarındaki olası yeni dalgalara hazırlıklı olmaktan da söz ediliyor. Kredinin borçlusu ise Türkiye Cumhuriyeti adına Hazine ve Maliye Bakanlığı olacak.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Onikiada Türkiye’ye Aittir !.


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : Onikiada Türkiye’ye Aittir !…

Türkiye, 1923 Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesi ile Osmanlı Devleti döneminde 1915’te ilhak edilen Onikiada, Rodos ve Meis olmak üzere toplam 14 ada üzerindeki haklarından İtalya yararına vazgeçti. Anılan adalar, Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez, İstanköy, İstanbulya, İncirli, Sömbeki, İleki, Herke, Rodos, Kerpe ve Çoban adaları ile bu adalara bağlı olan adacıklar ve Meis Adası’dır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Onikiada önce Almanlar, daha sonra da İngilizler tarafından işgal edildi. Türkiye’nin Onikiada’yı geri alma talebi İngiltere tarafından reddedildi.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na girmediği için Onikiada’nın kaderinin belirlendiği Paris Konferansı’na davet edilmedi. Bu konferans neticesinde 10 Şubat 1947 günü imzalanan ParisAntlaşması ile Onikiada’nın egemenliği İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verildi.

1945 BM ANTLAŞMASI VE 1969 VİYANA SÖZLEŞMESİ’NE GÖRE YUNANİSTAN’IN ONİKİ ADA ÜZERİNDE EGEMENLİK HAKKI YOKTUR!…

21 Devlet arasında imzalanan 1947 Paris Antlaşması’nın 14. Maddesine göre Onikiada gayri askeri statüde olup Yunanistan, bu adalara asayişi sağlayacak miktarda jandarma ve polis dışında asker yerleştiremez.

1947 Paris Antlaşması’na göre gayri askeri statüde olan adalar 1960’ların ilk yarısından itibaren Yunanistan tarafından silahlandırılmaya başlandı. Türkiye bu durumu ilk defa 1964’te protesto etti. Daha sonra Nisan 1975’te Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne nota gönderen Türk Hükümeti, Yunanistan’ın adaları silahlandırmasını protesto etti ve bu durumun Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğini bildirdi.

Yunanistan, Onikiada bölgesinde bulunan gayri askeri statüdeki adalardan Rodos Adası’na 1 Yunan Mekanize Tümeni; İstanköy Adası’na 1Yunan Mekanize Tugayı konuşlandırdı. Batnoz, Lipso, İleriye, Kelemez, İstanbulya, İncirli, Sömbeki, İleki, Kerpe ve Meis olmak üzere toplam 10 ada’ya da Tabur- Alay seviyesinde askeri birlik konuşlandırdı. Ayrıca, Türkiye’ye yönelik jet harekatı için, İstanköy ve Rodos Adası’na havaalanları inşa eden Yunanistan anılan adalardaki havaalanlarına savaş uçakları yerleştirdi. Mevcut durum itibarıylaOnikiada bölgesinde gayri askeri statüdeki 14 Adadan 12’si silahlandırıldı.

1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne göre (Madde 39, 9, 40 ve 35), çok taraflı antlaşma hükümlerinin değiştirilmesinde temel kural, antlaşma hükümlerininoybirliği ile değiştirilmesidir.Oybirliği sağlanamazsa antlaşmanın üçte iki oy çokluğu ile değiştirilebileceği de kabul görmektedir.(1945 Birleşmiş Milletler Antlaşması Md.108)

Türkiye ile birlikte toplam 8 devletin taraf olduğu 1923Lozan Antlaşması Boğazlar Sözleşmesi, yine Lozan’a taraf olan toplam 8devletin katılımı ve oybirliği ile 1936’da değiştirilerek Türk Boğazları Montrö Sözleşmesi imzalandı.Yapılan değişiklik,Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi ve BM Antlaşması’na uygun olarak yapıldığı için uluslararası hukuk kurallarına göre meşru bir değişikliktir.

Türkiye ile birlikte toplam 8 devletin taraf olduğu 1923 Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesiise,Lozan’a taraf olan 5 devletin (İngiltere, Fransa, Yunanistan, Yugoslavya, İtalya) ve Lozan’a taraf olmayan 16 devletin katılımı ile 1947’de değiştirilerek Paris Antlaşması imzalandı.Yapılan değişiklik ile Onikiada’nın egemenliği İtalya’dan alınarak Yunanistan’a verildi.Oy birliği veya üçte iki oy çokluğu olmadan yapılan bu değişiklik, sözleşme ve antlaşmalara aykırı olduğu içinmeşru olmayıphukuken geçerli değildir ve uluslararası hukuk kurallarına göre Yunanistan’ın Onikiada üzerinde egemenlik hakkıyoktur.

Türkiye, 1947 Paris Antlaşması’na taraf olmadığı için üçüncü devlet statüsündedir. Paris Antlaşması’nın Türkiye açısından hiçbir bağlayıcılığı yoktur.

1923 Lozan Antlaşmasıyla, Türkiye ile Yunanistan arasında Adalar(Ege) Denizi’nde bir denge sağlanmıştır.1947 Paris Antlaşması ile Onikiada’nın egemenliği İtalya’dan alınarak Yunanistan’a devredildiği için Adalar(Ege) Denizi’ndeki denge Türkiye’nin aleyhine bozulmuştur. Böylece Lozan Antlaşması’nın 15. Maddesi esaslı bir şekilde ihlal edilmiştir.Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’ne(Madde 60) göre Lozan Antlaşması’ndaki denge esaslı bir şekilde ihlal edildiği için antlaşmanın 15. Maddesi sona ermiş ve geçerliliğini kaybetmiştir. Mevcut durum itibarıyla, Onikiada Türkiye’ye aittir.

Yunanistan, Onikiada üzerinde bulunan bütün askeri birliklerini ve vatandaşlarını ana kıtasına çekerek adaları boşaltmalı ve bölgedeki toplam 14 adayı Türkiye’ye iade etmelidir.

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

MEDYA DOSYASI /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan “gücünü” nereden alıyor ?


FATMA SİBEL YÜKSEK : Fatih Tezcan "gücünü" nereden alıyor ?

Bundan en fazla 7-8 yıl önce "Fatih Tezcan" diye bir isim kimsenin hafızasında ve gündeminde yoktu. Geçmişi olmayan, yitik ve öfkeli birisi. "Gazeteci", "yazar", "fikir adamı" vs. etiketleri yapıştırılmak isteniyor ama üç vasfı da hak edecek bir arka planı ve geçmişi yok.

Benim hatırladığım, 2012-2013 gibi kendisine yandaş kanallarda "gazeteci" alt yazısı ile yer verildi. Hatta şimdi tehdit edip kavgalık olduğu Sevilay Yılman ile aynı programlara çıkmışlıkları var. Sevilay kendisini yumuşak bir ses tonu ve anne şefkatiyle "Fatih, Fatih" diyerek okşardı.

Kontrolsüz ve aşırı adrenalin hormonuna sahip biri olduğu için yandaş kanallar bile daha fazla risk alamayıp getirdikleri gibi aniden ekrandan geri aldılar. Yapılan bu "haksızlık" Fatih’in ezilmiş Pomak yüreğinde muğberliğe dönüşebilecek iken, Slav kanı ağır bastı ve kendisini zehirli bir militan, bir "çetnik" olarak karşımızda bulduk.

Oysa 2012 yılında, her ne kadar "gazeteci" olarak gönderilmediyse de en tehlikeli sokaklarına kadar girebildiği İdlib ve Hama’da, kanın su gibi aktığı bir ortamda haber bültenlerine bağlanmış, bu vesileyle gazeteciliğe ısınmıştı. Aşırılıklarına engel olabilseydi, en azından bir Çetiner Çetin veya Nevzat Çiçek gibi "gazeteci" sıfatını hak etmiş, militanlık gömleğini atıp masa başında veya savaş alanlarının güvenli bölgelerinde parasını kazanıyor olacaktı.

Koyamadı. Koyamazdı da çünkü Slav damarı rahat durmuyordu. Her ne kadar gazeteciliğe heves etmişse de bu mesleğin kurallarından bîhaber olduğu için Suriye’nin kanlı bölgelerindeki güç odakları ile arasına mesafe koyamadı. Böyle acar delikanlıların her zaman alıcısı bulunur. Nitekim Fatih kendini Özgür Suriye Ordusu’nun örgütlenmesinde ve eğitilmesinde görev alan, devletin kartviziti ile yapılamayacak aracılık-tefecilik işlerini yapan biri olarak buldu. Daha önce benzer işler yaptırılan Rasim Ozan Kütahyalı’dan farklı olarak savaşçı ve "güvenilir" biriydi. Rasim gibi içki bar masalarından toplamak, sağda solda ilişkileri deşifre etmesine engel olmak gerekmiyordu. Rasim gibi korkak da değildi üstelik.

Devletimiz vefalıdır. Fatih’in Suriye’deki yararlılıkları unutulmadı. Ümmetin başı bu kez Mısır’da beladaydı. Müslüman Kardeşler iktidarı bir askeri darbeyle devrilmişti. Ümmetin ayaklanıp darbeyi bertaraf etmesi gerekiyordu. Ayrıca liderleri tutuklanmış, darmadağın olmuş Müslüman Kardeşler ile bir arka kapı açmak, direnişe destek vermek de gerekiyordu. İrili ufaklı pek çok vatan evladı görevlendirildi, gidip Müslüman Kardeşler’e omuz verdiler lakin Mısır’daki darbe gerçek bir darbeydi, bir emir-komuta darbesiydi. Ordunun tepesindeki adam "Beni rehin aldılar, boğazımı sıktılar, bayılmış olmalıyım" filan demiyordu. Haliyle "direniş" başarılı olamadı, yüzlerce Mısırlı’nın kanı döküldü. Fatih de arkasına baka baka yurda döndü.

Hem "gazetecilikten" olmuş, hem de Deliormanlı kanını deli deli coşturan heyecanlı olaylar bitmişti. İzole bir çevreye hitab eden konferanslar verdi, fikir dernekleri kurdu, blog açtı, internetten yayın yaptı, karısını dövdü; gel gör ki atarlı ruhunu doyuracak ortamları bir daha bulamadı. Oysa Fatih’in şöyle veya böyle bir "darbeyi" durdurması, Mısır’da yarım kalan "direnişi" zafere ulaştırması gerekiyordu.

İnternetten yıllardır yapıp durduğu provokasyonlar, sosyal medyada Atatürkçü bir çevreyi kızdırmaktan öteye gidemiyor, çok da ciddiye alınmıyordu. Ve nihayet darbe bulamasa da darbe söylentisi bulan Fatih, bu kez de bu yola baş koydu. Birileri her ne kadar bundan Genelkurmay Başkanı ve Milli Savunma Bakanı’nın haberi olmasa da Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan bir darbe hazırlığı içindeydi. İş Fatih’e düşmüştü. Şayet TSK’nın başındakiler yine "Rehin alındık, gerisini hatırlamıyoruz" diyecek olurlarsa Fatih’in (ve Sevda’nın) orduları, zulaları, donanımları hazırdı. İlk bertaraf edilecek komşu, bakkal, berber vs’nin listeleri de yapılmıştı. Türk Milleti müsterih olsundu.

İşin Fatih boyutunun özeti böyle ama "Bu kadarla kalmış olamaz" dediğinizi duyar gibiyim. Evet, maalesef olay Fatih ve türevlerinin hezeyanları ile sınırlı değil. Fatih ve Sevda meczuplarının işledikleri suçlardan daha tehlikeli şeyler de var. Adli makamların sessiz kalmasından bile daha tehlikeli bir şey var ki o da:

Tayyip Erdoğan’ın "darbe" konusundaki hassasiyetini bilen istihbarat örgütlerinden Saray’ın gözüne girmeye çalışanına, gazilik maaşı peşine düşeninden park yeri yüzünden tartıştığı site sakinine silahla dalmayı planlayanına kadar herkes, kendisine bir "darbe" haberi vermek, bir darbe ortamı yaratıp yolunu bulmak, amacına ulaşmak yarışında.

Böyle bir ortamda eminim kimse Genelkurmay Başkanı ve Savunma Bakanı’nın yerinde olmak istemezdi. Düşünün, ortalık darbe söylentileri ile çalkalanıyor ve siz konunun bir numaralı muhatabı olarak, "Evet, bir darbe hazırlığı var" veya "Hayır, böyle bir şey yok" diyemiyorsunuz. "Var" deseler, "Neden gereğini yapmıyorsun?" diye sorulacak ve kelleleri gidecek. "Yok" deseler, Saray’ın en sevdiği siyasi oyuncağı elinden almış olacaklar, yine kelleleri gidecek!

Netice itibarıyla Fatih Tezcan yalnız değildir. Sadece ahmak troller değil, önemli mevkilerde sevenleri, destekleyenleri de mevcuttur. Kendisinin sık sık imada bulunma, övünme ihtiyacı hissettiği üzere, belli ki Suriye, Mısır ve bilemediğimiz başka yerlerdeki yararlılıklarından dolayı kendisine "vefa" duyanlar da var.

Bu yazıdan sakın bir "Tayyip Erdoğan iyi, çevresi kötü" sonucu çıkmasın. Bir takım meczupların vatandaşın karısına, çocuğuna dil uzattığı bir noktaya gelmemizdeki en büyük ilham ve azim kaynağı kendisidir. Keskin cepheleri bilemekten, fay hatlarını kaşımaktan besleniyor. Bu zeminden cüret alanların, katkı vermek isteyenlerin çeşitliliği ve kontrol edilemezliği sadece sıradan vatandaşları değil, kendisini de tehlikeye atıyor aslında. Çünkü kimin ne olduğu, ne yapmaya çalıştığı belli değil. Dün Fethullah’a övgüler düzenler, Pensilvanya’da sıraya girip el öpenler bugün "Burada Fetöcü var, taşlayın" diyerek provokasyonlara ön ayak oluyor. Ortalık kuzu kılığına girmiş kurt, yandaş kılığına girmiş sırtlan kaynıyor.

Ne mi olur? Fatih Tezcan da, Sevda Noyan adlı terörist de tıpkı Mehmet Baransu gibi kullanılıp atılanlar çöplüğüne gider. Arada bir tek insanımızın bile burnu kanamadan, başta kaostan medet umanların kendileri olmak üzere herkes, büyük müteffekkir Esra Elönü’nün dediği gibi "İki değil, dört ayağını denk almalı".