VATAN HAİNLERİ DOSYASI /// FAZLI KÖKSAL : BİR VATAN HAİNİNİN PORTRESİ – ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ


FAZLI KÖKSAL : BİR VATAN HAİNİNİN PORTRESİ – ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ

KAYNAK : https://fazlikoksal.blogspot.com/2019/06/bir-vatan-haininin-portresi.html

Bazıları Fesli Kadir, İmam Yılan Fadıl gibi Milli Mücadele, Türklük ve Atatürk düşmanı sözde Müslümanların nereden ve nasıl peydah olduklarına akıl erdiremiyorlar.

Şu cümleyi dikkatle okuyun;

"Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kárlı ve makul olur."

Yukarıdaki Türklük düşmanı ifadeler kime ait biliyor musunuz? Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye..

O Mustafa Sabri Efendi’yi bilenleriniz bildi…

Damat Feriit hükümetlerinin Şeyhülislamı.. Sevr anlaşmasını savunan, onun imzalanması konusunda görüş bildiren din(!) adamı… Hatta Sevr’in imzalanmasına onay verdiği günün gecesi ailesiyle oturduğu Meşihat binasında eşi Ulviye Hanım’ın ağlayarak “sen Allah’tan korkmadın mı? Peygamber’den utanmadın mı? İzmir’in Yunanlılara verilmesine nasıl razı oldun? ” diye çıkışmıştır.

Şeyhülislam Dürrizade’nin imzaladığı, Kuva-ı Milliye’cilerini katlinin vacip olduğuna dair fetvayı kaleme alan da odur… İngiliz Muhipleri Derneği başkanıdır… Said-i Nursi ve İskilioli Atıf’la beraber Milli Mücadele karşıtı İslam Teali cemiyetini kurmuştur… Kurucu olduğu İslam Teali Cemiyeti’nin ; Kuva-i Milliyecilere “kudurmuş haydutlar” diyen bildirisini kaleme aldı. Hükümet de bu bildiriyi uçaklardan atarak dağıttırdı.

O bildiride yer alan bazı cümleler;

“İki paralık M.Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların vs. devletlerin İstanbul’dan çekip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir.”

“Ey kahraman askerler… Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi hainlerin, zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız? Elinize aldığınız fetva-i şerif ki Allah’ın emridir. Okuduğunuz hattı münif ki halifemizin, padişahımızın bir fermanıdır. Siz Allah’ın emrine, halifenin fermanına uyarak bu canileri, bu katil canavarları daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz…”

Cumhuriyet’in ilânından sonra oğlu İbrahim’le birlikte yurt dışına çıkarılacak 150 vatan hainin adının bulunduğu 150’likler listesine alındı. Yunanistan’a kaçtı. Oradan Mekke’ye ve Mısır’a geçti.

Mısırda da Türklük ve Türk devleti aleyhindeki yaklaşımlarını sürdürdü: Türk Devleti Şeyh Sait İsyanı’nın bastırınca Türkleri “Müslüman barbarlar” diye adlandırdı. Türklerin Musul’da hiçbir hakkı olmadığını savundu. Cumhuriyet hükümetinin, Ermenileri ve Kürtleri imha etmek istediğini yazdı.

Ve bazıları birkaç yıl önce Tokat’ta bir İmam Hatip Lisesi’ne bu Mustafa Sabri’nin ismini verdiler. Gelen tepkiler üzerine bu isim değişti. Ama ismi veren Kaymakam ve Milli Eğitim Müdürü hala kamu görevlisi… Okula onun isminin verilmesini savunan bir Memur sendikası başkanı "Tabela iner ama yüreklerden ve zihinlerden saygınlığı asla inmez" diyebilmiştir.

Fesli Kadir’ler Yılan Fadıl’llar; Damat Ferit, Mustafa Sabri gibi hainlerin günümüzdeki temsilcileridir… Ve sayıları hiç de az değildir….

Unutma, ve unutturma…

Mısırda da Türklük ve Türk devleti aleyhindeki yaklaşımlarını sürdürdü: Türk Devleti Şeyh Sait İsyanı’nın bastırınca Türkleri “Müslüman barbarlar” diye adlandırdı. Türklerin Musul’da hiçbir hakkı olmadığını savundu. Cumhuriyet hükumetinin, Ermenileri ve Kürtleri imha etmek istediğini yazdı.

Ve bazıları birkaç yıl önce Tokat’ta bir İmam Hatip Lisesi’ne bu Mustafa Sabri’nin ismini verdiler. Gelen tepkiler üzerine bu isim değişti. Ama ismi veren Kaymakam ve Milli Eğitim Müdürü hala kamu görevlisi… Okula onun isminin verilmesini savunan bir Memur sendikası başkanı "Tabela iner ama yüreklerden ve zihinlerden saygınlığı asla inmez" diyebilmiştir.

Fesli Kadir’ler Yılan Fadıl’llar; Damat Ferit, Mustafa Sabri gibi hainlerin günümüzdeki temsilcileridir…

Ve sayıları hiç de az değildir….

Unutma, ve unutturma…

TURİZM DOSYASI /// ORTA AVRUPA GEZİ NOTLARI (I) : AMSTERDAM ve BRUGGE


ORTA AVRUPA GEZİ NOTLARI (I) : AMSTERDAM ve BRUGGE

ABD’de yaşayan kızım, “Baba AB vizem bu yıl dolacak, Avrupa’da Hollanda ve Almanya’yı görmek istiyorum… Amsterdam, Brugge ve Berlin’e gideceğim. Siz de gelirseniz bir de Prag’ı ilave ederiz. 7-8 gün kafi gelir. Gidelim mi?” deyince kabul ettik… Kızım uçak, tren biletlerini, kalacağımız otelleri ayarladı… 21.07.2019 günü Pegasus ile Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Amsterdam’a uçtuk. Yolculuk süresince Dücane Cundioğlu’nun Ölümün Dört Rengi’ni bitirdim. 14.00 sularında Amsterdam’a ulaştık… Amsterdam’ı havadan izlemek, çok farklı ve güzel… Kanallar, yeşillikler, fazla yüksek olmayan binalar, geniş yollar, düzenli bir trafik… Hele kanalların, suyun görünüşü, İç Anadolu bozkırlarında büyüyen; suyu şişede, muslukta ve tatilde denizde gören bizler için çok cezbedici… Geldiğiniz yerin ne kadar düzenli bir kent olduğunu daha gökyüzünde iken anlıyorsunuz…

Amsterdam’da geldiğimiz uçağın AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşı olan yolcular pasaport kontrolü için 4 farklı bankoya dağıldılar… Diğer 3 bankodaki memurlar çok hızlı çalışmasına karşın, bizim bankodaki bayan memur yolculara çok güçlük çıkarıyor, çeşitli belgeler istiyordu. Uçağımızdan inen diğer üç bankodaki yolcuların tamamı pasaport kontrolünü tamamladığında, bizden ancak 3-4 kişinin pasaport kontrolü tamamlanmıştı… Bize sıra geldiğinde, kızım ABD’de yaşamasına benim ve eşimin de yeşil pasaportu olmasına rağmen, Amsterdam’dan ayrılırken bineceğimiz vasıtanın (uçak veya tren) biletini sordu… Belgeleri hemen sunduğumuz için kontrolden en hızlı geçen biz olduk… Bagaj alım alanına geldiğimizde, bandın üzerinde yalnızca bizim bavullar kalmıştı… Aldık ve çıktık.. Otelimiz Amsterdam şehir merkezinde, müzeler caddesine çıkan bir sokaktaydı… Havaalanında otobüse bindik. Kredi kartı ile biletlerimizi aldık. Çok düzenli bir yolda çevreyi, çevredeki yeşillikleri, yolun kenarındaki binaları izleyerek yaklaşık 40 dakika süren zevkli bir yolculuktan sonra kalacağımız Hotel Aalders’e 100 metre mesafedeki durakta otobüsten indik… Resepsiyondaki güler yüzlü kadın görevli bizi içten bir sevecenlikle karşıladı… Soğuk su ve meyve ikram ettikten sonra odamıza çıkardı… Hotel Aaalders küçük bir butik otel… Otelin çok temiz olması eşimin memnuniyeti için yeterli bir sebepti… Personelinin güler yüzlü olması, kent merkezinde olması, tüm müzelere yayan ulaşılabilmesi, otelin kliması ve buzdolabı olmaması gibi olumsuz özelliklerini unutmanızı sağladı… Kaldığımız sürece havanın sıcak olmaması, buzdolabı ve klimanın yokluğunu hiç aratmadı…

Amsterdam’da, hatta tüm Hollanda’da dikkat çeken şey ulaşımda yoğun olarak bisiklet kullanılması… Kent içinde özel araba kullanan yok gibi… Hatta taksi de çok az… Uber’in yaygın olmadığı nadir Avrupa şehirlerinden birisi… Ulaşım ağırlıklı olarak bisiklet ve toplu taşım araçlarıyla sağlanıyor.. Bisikleti olmayan insan yoktur herhalde… 12 yaşındaki çocuktan 90 yaşındaki nineye kadar herkes bisiklete biniyor… Garson da, işadamı da, milletvekili de bisikletli… İşi acele olanlar, ya da uzak mesafeye gidecekler otobüs ve tramvay kullanıyor…

Otele yerleştikten sonra Amsterdam’ın kanallarla yoğun bölgesi Jordaan’a gitmek üzere otelden ayrıldık. Bulunduğumuz mahalden Jordaan’a tek vasıta ile gitmek mümkün değil. Amsterdam’da gün boyu geçerli olan otobüs biletleri var. İki otobüs ile gidecektik. Ama şoför ineceğimiz durağı hatırlatmayınca, bayağı geçmişiz. Otobüs’ten inerken bileti kapıdaki panele göstermek gerekiyormuş. Kapı açılıp eşim ve kızım bileti gösterip indiler. Geldiğimiz yöne doğru giden otobüse eşim ve kızım bindi, ancak benim biletim geçersiz duruma düştüğü için binemedim. Neyse kızım biletlerin seri numaralarını gösterip, benim bileti göstermeyi unuttuğumu anlatınca binebildim… O gün o biletle yaptığımız iki yolculukta da şoförlere aynı açıklamayı yapmak zorunda kaldık…

Jordaan mahallesi işçiler ve göçmenler için 17. yüzyılda inşa edilmiş. Felemenk, İspanyol ve Polonyalı Yahudiler ile Fransızların buraya göç etmesi ile Amsterdam’ın en büyük mahallelerinden birisi haline dönüşmüş. Ama şu anda işadamları, sanatçılar ve öğrencilerin yoğun yaşadığı bir bölge. Jordaan’ın en ilgi çekici yerlerinden birisi Anne Frank isimli Yahudi kızın Yahudi Soykırımı zamanı 2 yıl boyunca gizlice yaşadığı ev: Anne Frank Huis . Ünlü mimar Hendrick de Keyser’in eseri Westerkerk Kilisesi de görülebilecek yerler arasında. Anne Frank’ın anılarını okuyanlar Westerkerk’den gelen çan seslerinden sık sık bahsettiğini hatırlayacaklardır. Jordaan’da akşam yemeğini “Sefa Grill” isimli bir Türk lokantasında yedik. Yemekler leziz, porsiyonlar doyurucuydu… Yemekten sonra da Jordaan’da epey gezdik… Yol yorgunluğuna rağmen otele kadar yürüdük… Otele geldiğimizde cep telefonunun adım sayarına baktım; 16.500 adım yürümüşüz…

Sabah kalkar kalkmaz, Brugge’a gitmek üzere tren istasyonunun yolunu tuttuk. İstasyonda aldığımız sandviçler ile kahvaltımızı yaptıktan sonra trene bindik. Trenimiz aktarmalı idi. Amsterdam’dan Brüksel’e, Brüksel’den de Brugge’a. Yolculuğu trenle yapmamız da iyi oldu… Yemyeşil doğayı, Hollanda ve Belçika’da çok gelişmiş büyükbaş hayvancılığı, lale seralarını, mısır tarlalarını, tahıl silolarını, çalışan köylüleri, ormanları görme imkânımız oldu… Ekilmemiş bir karış bile toprak parçası yoktu… Rotterdam’da tren yoluna yakın Mevlana Camisini de görme fırsatını yakaladık… Yol boyunca Hollanda mimarisi ile Belçika mimarisi arasındaki farkı, yaşam tarzlarının farklılığını da izleme imkanı bulduk…

Brüksel’den Brugge’a giderken şahit olduğumuz bir olay; çıkarcılığın, sahtekarlığın dünyanın her yerinde geçerli olduğunu bir kez daha gösterdi… Brüksel’den bizimle trene binen bir zenci kadınla aynı 4’lü oturma koltuğuna oturduk. Gelen kondüktör biletleri sordu. Biz gösterdik. Kadın, elini çantasına götürür gibi yaparken, kondüktöre “Daha önce gösterdim ya” dedi… Kendinden o kadar emin bir rol yaptı ki… Kondüktör “Tamam o zaman” diyerek, bilet istemekten vazgeçti. Yani, kadın bilet almadan kaçak yolculuk yaptı… Amsterdam’dan itibaren yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra Brugge’a geldik…

Brugge; Orta Çağ’dan kalma mimarisi olduğu gibi korunmuş 120 bin nüfuslu bir şehir. Belçika’da 3 resmi dil olduğu için Brugge’un da üç farklı yazılışı var; Brugge, Bruges ya da Brügge. En çok kullanılan Felemenkçe Brugge… Ama söyleniş tek; Bruj

Turizm danışma bürosundan gezilebilecek yerleri gösteren bir harita aldık. Tren istasyonundan çıkar çıkmaz, sizi muhteşem güzellikte bir park karşılıyor. Yeşilin tüm tonlarını taşıyan çayırlar, ağaçlar ve yeşilliği ortadan ikiye bölen bir nehir, mavi değil, tam lacivert…

Görülmeye değer yer çok. Ama görülmeye değer yerler aynı güzergâhta… Gerek bizim gibi gelen turistler, gerekse turla grup olarak gelen turistler aynı yolu takip ettikleri için ana güzergahta insan seli…

Brugge, çikolataları, rahibe işi dantelleri, kanalları ile ünlü bir şehir. Buram buram tarih kokuyor. Caddelerde insanlar olmasa, orta çağa ışınlanmış zannedeceksiniz kendinizi. Sokaklar, sokak fenerleri, kiliseler, evler, faytonlar her şey size orta çağda yaşıyorsunuz hissini uyandırıyor.

Şekerleme dükkânları çok ilgi çekici… Öyle değişik çikolatalar yapılmış ki, resmen sanat eseri… Sokaklar bazen çikolata, bazen vanilya, bazen patates kızartması, bazen de faytonlar nedeniyle at pisliği kokuyor…

Ortaçağ dedik ya; orta çağın en ayrılmaz parçası kiliseler, katedraller… En büyükleri Church of our Lady (Église Notre-Dame) ve Aziz Salvator Katedrali. Bizim Leydi Kilisesi bu şehirdeki en uzun yapı ve Avrupa’daki 2. en uzun tuğla kuleye sahip. Brugge’nin en eski kilisesi olan Aziz Salvator Katedrali 10. yüzyılda inşa edilmiş. Bu katedral yangına kurban gittikten sonra 13 ve 14. yüzyıllarda yeniden eklemeler yapılarak inşa edilmiş. Belfry Saat ve Çan Kulesi de orta çağdan kalan binalardan. 83 metre uzunluğundaki kulede tam 47 tane çan bulunuyormuş. Orta çağdan kalan bir bina da Saint John’s Hastanesi. 1100’lü yılların sonunda inşa edilen hastane şimdi müze olarak kullanılıyor…

Müze deyince, Bira müzesi ve Groeninge Müzesi de ziyaret edilecek müzeler arasında… Brugge’da çok sayıda Türk turiste rastladık… Turla gelenler, iş gezisinden fırsat bulup uğrayanlar, aileleriyle gelenler… Güzel Türkçemizi sık sık duymak güzel bir duygu…

Yeşille tarihin buluştuğu, bu şirin kentte de 8 güzel saat geçirerek, yine trenle Amsterdam’a döndük. Otele girdiğimizde yine cep telefonundaki adım ölçere baktım; 15 bin adımın üzerinde yürümüşüz…

23.07.2019 günü kahvaltımızı Vondelpark’da yaptık… Vondelpark devasa bir park… Göller, ördekler, kuğular, muhteşem çimenler, yeşilin her tonundan ağaçlar… Kahvaltı’dan hemen sonra saat 10.00 da Van Gogh Müzesinin yolunu tuttuk… Müze kapısında, müzeye girmek için metrelerce kuyruk oluşmuş… Gişeye yöneldik; gişede kuyruk yok… Bir tabela karşıladı bizi; Museum tickets are sold out on 23.07.2019 (23.07.209 günü için müze giriş bileti kalmamıştır)… Gişedeki görevli “bazen iptaller oluyor, zaman zaman uğrarsanız belki bulabilirsiniz” dedi… Biraz dolaşıp yarım saat sonra geldiğimizde 25.07.2019 gününün biletlerinin de tükendiğini öğrendik… Van Gogh müzesini görme hayallerimiz suya düştü… Vincent Van Gogh, tablosuna bakar bakmaz kimin fırçasından çıktığını anladığım 8-10 ressamdan birisi… Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük 4-5 ressamından birisi… Henüz 37 yaşında iken hayatına son vermiş… İntiharından bir süre önce de kulaklarını kesmiş bir süre akıl hastanesinde yatmış dahi… Daha doğrusu hem dahi, hem deli… Aslında her dahi biraz deli değil midir? Van Gogh’un en ilgi çekici yönü; tüm resim serüveninin yalnızca sekiz yıl sürmüş olması… Sekiz yılda 900 suluboya ve yağlı boya, binin üzerinde de karakalem resim yapmış olması -ki çoğunu son 5 yılda yapmıştır- başka bir deyişle her iki günde bir tablo üretimi olması bir kelimeyle açıklanabilir; mucize… Müzede Van Gogh’un 200 suluboya ve yağlıboya tablosu, 500 civarında çizimi sergileniyormuş… Büyük bir fırsatı kaçırdık… Amsterdam’a gideceklere önerim müze biletini Amsterdam’a gelmeden internet üzerinden alsınlar…

Van Gogh müzesini gezemeyince bu kez Rijksmuseum’a (Hollanda Kraliyet Müzesi/Hollanda Ulusal Müzesi’ne) yöneldik…

Müze binasının tasarımını mimar PJH Cuypers yapmış.. Victoria Dönemi Gotik tarzının harika bir örneği olan yapı 19. ve 20. yüzyıllarda yapılan eklemelerle büyütülmüş ve son halini almış. Bina büyürken içindeki eserler de çeşitlenmiş..

Müzenin birinci katında Hollanda Tarihi Bölümü yer alıyor. Buradan Hollanda tarihinin aynı zamanda denizcilik tarihi demek olduğunu anlıyoruz. Bu bölümde gemileri, savaşı, eski Hollanda kral ve soylularını tanıtan resimler yanında 17. ve 18. yüzyılda kullanılan gemilerin çok güzel yapılmış modelleri, gemi enkazlarından kurtarılan objeler, 15-18. yüzyıldaki Hollanda evlerinin iç yapı minyatürleri şeklinde tanzim edilmiş bebek evleri yer alıyor.

Rönesans Dönemi görkemli eşya ve mobilyaları, 17. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan cam işleri, seramikler, mücevherler ve değerli porselenler Ortaçağ heykellerden oluşan bölüm de Hollanda tarihine ışık tutuyor. Müzenin 3 katında da bu eserleri görmek mümkün..

Müze koleksiyonunun en geniş bölümü olan Hollanda ressamlarının yer aldığı bölüm müzenin 3 katına yayılmış. Giriş katta 18. ve 19.yüzyılda , birinci katta 17. yüzyılda ve ikinci katta ise 20. yüzyılda yapılmış tablolar sergileniyor.

Rembrandt ve Van Dyck gibi dünya resminin dev isimlerine ait tabloları içeren 17. yüzyıl eserleri, Adriaan de Lelie, Jan van Huysum ve Cornelis Troost gibi ressamların eserlerinin yer aldığı 18. yüzyıl tabloları her sanatseverin ilgisini çekecek cinsten… Müzede en büyük zamanı Rembrandt’ın resimleri karşısında geçirdim… Yaşadığımı iliklerime kadar hissettiğim anlardandı…

Ağırlığı İtalyan ressamlardan oluşan Avrupa ressamlarının eserlerini içeren Avrupa Resmi Bölümü müzenin birinci katında yer alıyor.

Zemin katta, Asya Sanatları Bölümünde ağırlıklı olarak Hollanda’nın sömürgelerinden el koyarak veya deniz ticareti yoluyla elde ettiği eserleri yer alıyor. Bunlar arasında Hint heykelleri, Kore ahşap oymaları, Vietnam tabakları, parşömenlere çizilmiş Çin resimleri, bronzdan yapılmış heykeller yer alıyor.

Müzede çoğunluğu el yazması kitaplardan oluşan dev bir kütüphane en ilgimi çeken bölümlerden birisiydi…

Bir salon da “17. yüzyılda Osmanlı” konusuna veya bir başka ifadeyle “Lale Devri”ni anlatan resim ve eşyalara ayrılmış. Bu bölümde Damat İbrahim Paşa’nın ve 3. Ahmed’in birer portresi. İstanbul’u ve haremi anlatan tablolar ile Osmanlı bürokrasisindeki çeşitli unvandaki kişilerin kıyafetlerini tanıtan resimler yer alıyordu… Müzede sergilenen Osmanlı’ya ait resimlerin tamamı Jean-Baptiste Vanmour’ın fırçasından çıkmış. Jean-Baptiste Vanmour da ilginç bir kişilik, hayatının 37 yılını İstanbul’da geçirmiş ve İstanbul’da ölmüş. Osmanlı İmparatorluğunda günlük hayata ilişkin çok sayıda tabloya imza atmış.

Montreal’de, Floransa’da, Cleveland’da, New York’da, Berlin’de ve Amsterdam’da çok sayıda müze gezdim. Her müzede; Yahya Kemal Beyatlı’nın RESİMSİZLIK ve NESİRSİZLIK makalesindeki aşağıdaki satırları iliklerime kadar hissettim…

“Milliyetimizi, kendime göre, idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik.. Bu iki feci noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu.. Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne feci hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş nasıl tekamül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muharebelerimizi, bu muharebelerini başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah.. Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.”

Saat 10.30 civarında başlayan Rijksmuseum gezisini saat 17.00 sularında noktaladık… Güzel bir İtalyan restoranında muhteşem biftek ve salata yedikten sonra Lale Pazarı diye bilinen bölgeye gittik… Çeşit çeşit lale soğanlarının, hediyelik eşyaların, muhteşem Hollanda peynirlerinin bulunduğu çarşıda dolaşmak da birkaç saatimizi aldı…

Kanalların etrafında geçen uzun bir yürüyüşten sonra Otele döndük…

Ve 24 Temmuz sabahı, Amsterdam’dan Berlin’e uçtuk… Uçağa binerken kimlik kontrolü yapılmaması bana anlaşılmaz geldi…

Hollanda’yı kısaca özetlemek gerekirse;

Yeşilin her tonu arasında yer alan, ışık durumuna göre mavinin çeşitli tonlarına dönüşen su kanalları..

Gelişmiş bir hayvancılık…

Yel değirmenleri ve laleler ile akılda kalan tarım arazileri…

Ve bisikletler…

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Dr. M. Galip Baysan : MAVİ KİTAP NASIL HAZIRLANDI ???


Dr. M. Galip Baysan : MAVİ KİTAP NASIL HAZIRLANDI ???

Ermeni Davasının en etkili propaganda yayınlarından ünlü Mavi kitabın nasıl ve neden hazırlandığını incelemeye devam ediyoruz.

1915 Mart’ının ilk günlerinde Lord Bryce Dışişleri Bakanlığı’nı arayarak başlangıçta Rusya’nın kontrolünde bir otonom Ermenistan kurulması için hazır olunduğu konusunda, Rusya ile bir anlaşma yapılmasını teklif etti. Bryce böyle bir deklarasyonun Ermenileri mutlu edeceğine, müttefiklere Türkiye ile savaş sırasında yardımları olacağına inanıyordu. Nisan ayında da Ermenileri Kilikya bölgesinde Türklere karşı bir isyana teşvik etti.

2 Ekim 1915 tarihinde Lord Cramer Dışişleri Bakanlığı’nda Lord Crewe’e bir mektup göndererek detaylı olarak İngiliz Hükümeti, Türk –Ermeni olaylarını kullanarak Amerika’da bir propaganda kampanyası başlatıp başlatamayacağını sordu. Gerçekte onun konuşmasından dört gün sonra Lord Bryce Ermenilerle ilgili olarak Ermeni kaynakları ve misyonerlerden alınan bilgilere dayanarak korkunç bir tablo çizdi. Lord Cramer de haberi olmadan veya kasıtlı olarak Anadolu’da Ermeniler tarafından çıkarılmış isyan olmadığını söyledi.

(1) Ekim’in ilk günlerinde ABD Hükümeti’nin, insanlık namına, İstanbul’daki elçisi vasıtasıyla Osmanlı Hükümeti’ne sert bir protesto notası verdiği basında belirtiliyordu. Kısa bir süre önce Alman sefiri, Trabzon’daki konsolosluktan alınan bilgilere dayanarak Ermeni kışkırtıcılığı karşısında Türk Hükümeti’nin aldığı tedbirlerin haklı olduğunu Amerikan hükümetine bildirmişti. Ancak İngiltere Türkiye’deki Ermeni olaylarını propaganda amacı ile büyütmek istiyordu. Bu amaçla İngiltere’nin Amerika Elçisi Cecil Spring – Rice, “Ermeni Soykırımı” ile ilgili sahte haberleri elden Bası’na vermeğe başlamıştı. İngilizler işi daha da ileri götürerek Ermeni göçü ve soykırım iddiasına yarayacak fotoğraf avcılığına çıktı. Böyle fotoğraf elde etmede sıkıntıya düşünce, bu konuda destek vereceği vaadinde bulunmuş olan Lord Bryce’a başvurdular. Ancak o da Ermeni dostlarının yardımına rağmen Türkiye’deki olayları bir soykırım olarak resimleyecek hiç bir belge bulamamıştı. (1) Çünkü hayallerindeki “toplu kıyımlar” bir iki kişisel veya grupsal toplum olayları dışında asla vuku bulmamıştı.

16 Ekim’de İngiltere’nin Vatikan temsilcisi M. Gregory Dışişleri Bakanlığı’na Papanın Padişaha özel bir mektup gönderdiğini bildirdi. Şubat 1916’da Osmanlı Devleti isyanları İngiliz, Rus ve Fransız ajanlarının kışkırttığını, silah temin ettiğinin tespit edildiğini ilan edince, İngilizler tarafsız ülkeler ve ABD’ye bir bildiri göndererek Ermenileri kışkırttıkları iddiasını reddettiler.

Aynı günlerde ABD’nin Osmanlı Devleti’nin göç politikasını resmi olarak protesto ettiği Amerika’daki İngiliz elçisi tarafından bildirilince, İngilizler ABD kamuoyunun desteğini kazanmak ve savaşa katılmasını sağlamak için “Ermeni Olayından” propaganda malzemesi olarak yararlanabileceklerini düşündüler. İngilizlere istihbarat ve haber alma servislerinde çalışan Lord Bryce, Arnold Toynbee, Aneuren Williams gibi Ermeni yanlısı ve Türk düşmanı sivil ve askeri müşavirler İngiliz Hükümeti’nin “Ermeni soykırımlarını” yayması gerektiğini söylüyorlardı. Böyle bir propaganda ülke dâhilinde küçük müttefik Ermenilere destek verecek ve Türklere karşı nefret duygusunu arttıracaktı. Dış dünyada da İngiltere’nin müttefiki “Rusya’nın Yahudilere karşı yaptığı, zulüm konusunda uyanan uluslararası olumsuz ilgiyi” Türkler üzerine çevirecek, tarafsız ülkeler, ABD, Yunanistan ve Haşimi Arapların Antant devletlerini desteklemesi de sağlanmış olacaktı. (2)

Ermeni kaynakları ve misyoner raporlarından bilgi toplama görevi Ermeni sempatizanlarından Viscont Bryce ve Arnold Taynbee’ye verildi. Bu bilgiler daha sonra “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere yapılanlar 1915–16 adı altında yayınlanacaktır. Bryce 1 Temmuz 1916’da Dışişleri Bakanı Grey’e “tarihsel gerçeklerden ziyade etkinliği olacak genel hikâyeleri seçip toplamayı uygun gördüğünü bildiriyordu. Ermeni kurumlarından gönderilen tarihsel değerlendirme itibariyle şüpheli ama o günlerde inandırıcı olabilecek olayların toparlanması konusunda yardımcı olarak Oxford’daki Balliol Koleji eski öğretim üyelerinden Arnold J. Toynbee’nin desteğini sağladı. (3)

Vikont Grey 23 Ağustos’ta verdiği cevapta raporun çok açık ve net olduğunu, yayınlanması halinde konuya ilgi duyanların kalpten etkileneceğini ve insani duygularına hitap edebileceğini söyledi. Ayrıca sadece o günlerde savunmasız Ermenilere davranışı nedeniyle Osmanlı Devleti’ni sıkıştırmakla kalmayıp, gelecekte de tarihçiler için bir hazine olacağını ilave etti. İşte “Mavi Kitap” olarak ün kazanacak olan propaganda kitabı bir İngiliz hükümeti ve Ermeni örgütleri işbirliği ile hazırlanmış oldu.(4) Bir sonraki yazımızda sizlere ünlü Prof. Arnold Toynbee’yi ve neden bu çalışmada rol üstlendiğini anlatmaya çalışacağız.

DİPNOTLAR:

(1) S.Sanyel, The Great War, s.140.
(2) Aynı Eser, s.141–143.
(3) Aynı Eser, s.144.
(4) Aynı Eser, s.144.

Dr. M. Galip Baysan

DOĞA SORUNLARI DOSYASI : Kaz Dağları’nda imza şaibesi


Kaz Dağları’nda imza şaibesi

CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Gülizar Biçer Karaca, Kaz Dağları Bilirkişi raporu imzasında şaibeyi kamuoyu gündemine taşıdı.

CHP Doğa Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve Denizli Milletvekili Gülizar Biçer Karaca, Çanakkale’de altın arama faaliyetleri ve orman katliamı ile ilgili yeni bir iddiayı kamuoyuyla paylaştı. Sürecin takipçisi olduklarını belirten CHP Genel Başkan Yardımcısı Karaca, Kaz Dağları’daki Kirazlı Altın Madeni ile ilgili hukuki süreçte, mahkemenin bilirkişi raporunu baz aldığını, ancak sunulan bilirkişi raporunda yer alan imza konusunda şaibe bulunduğunu gündeme taşıdı.

Raporda imzası olan Abant İzzet Baysal Üniversitesi Ziraat ve Doğa Bilimleri Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turan Karadeniz’in birçok davada bilirkişilik yaptığına dikkat çeken CHP’li Karaca, diğer raporlardaki imza ile Kaz Dağları raporunda imzanın farklı olduğuna dikkat çekti.

Altın madeni ve hukuki süreç hakkında Gülizar Biçer Karaca’nın açıklaması şöyle:

“ÇANAKKALE’DE HUKUKİ SÜREÇ

Kirazlı Altın ve Gümüş Madeni Kapasite Artışı ve Zenginleştirme projesi için verilen 02.08.2013 tarihli ve 3117 sayılı ÇED olumlu kararı hakkında Çanakkale Belediye Başkanlığı tarafından dava açıldı.

Çanakkale İdare Mahkemesi’nde görülen davada, 07.02.2019’da davanın reddine karar verildi. Çanakkale Belediyesi’nin temyiz talebi ise, Danıştay 6. Dairesi’nin 19.06.2019 tarihli kararı ile reddedildi.

Çanakkale İdare Mahkemesi’nin 07.02.2019 tarihli davanın reddine dair kararında, dosya kapsamında hazırlanan bilirkişi raporu dayanak gösterilmiş. Bahse konu bilirkişi raporunu hazırlayan heyet içerisinde yer alan ve bilirkişi raporunda imzası bulunan Prof. Dr. Turan Karadeniz (Abant İzzet Baysal Üniversitesi Ziraat ve Doğa Bilimleri Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi) daha önce de birçok çevre davasında bilirkişilik yapmış bir isim…

HUKUK VE MAHKEMELER YANILTILDI MI

Prof. Dr. Turan Karadeniz Çanakkale Karabiga’daki termik santral projeleri davaları, Artvin Cerattepe davasında da bilirkişilik yapmıştır. Kamuoyuyla paylaştığımız fotoğraflarda Prof. Dr. Turan Karadeniz’in hazırladığı başka bilirkişi raporlarında yer alan imzaları ile Kirazlı Madeni Davasında hazırlanan bilirkişi raporunda yer alan imzasını kamuoyunun takdirlerine sunmayı bir sorumluluk olarak görüyorum. Her üç imza bir arada karşılaştırıldığında; Prof. Dr. Turan Karadeniz’in Kirazlı Madeni dava dosyasına sunulan bilirkişi raporundaki imzasının daha önce hazırladığı diğer raporlardaki imzaları ile uyuşmadığı gözle görülür bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

MADEN PROJESİ DAVASINA İMZA GÖLGESİ

Bu imza uyuşmazlığı; Çanakkale İdare Mahkemesi’nin Kirazlı Maden projesi ile ilgili ÇED davasının reddine karar verirken esas aldığı bilirkişi raporu hakkında şaibe doğurmaktadır.

Bu bilirkişi raporunun kim tarafından hazırlandığı, kim tarafından imzalandığı konusunda tek bir şüphenin dahi olması hak hukuk ve adaletin tesisinde ciddi yaralar açmaktadır.

MAHKEMENİN ALTIN MADENİ KARARINDA YANILTMA VAR MI

Kamuoyunun takdirlerine sunduğumuz bu İmza bu kişi tarafından atılmadıysa, hukuk ve mahkeme yanıltılmıştır. Verilen kararın adilliği, bu şaibe ile gölgelenmiştir.

Bizler gerçeklerin görmezden gelinmesini, hukukun çiğnenmesini asla kabul edemeyiz. Binlerce yurttaşımızla birlikte Çanakkale’de verdiğimiz mücadelenin hukuk mücadelesiyle devam edeceğinin bilinmesini istiyoruz. Kimsenin bu ülkenin insanına, doğasına, varlıklarına hukuk dışı girişimlerle müdahale etmeye hakkı olmadığını hatırlatmak istiyoruz.

Şaibenin ortadan bir an evvel kalkması gerekliliğiyle şaibeli görülen ve altın madeni ile ilgili hukuki süreci doğrudan etkileyen bu imzaları kamuoyunun gözü, kulağı ve vicdanına teslim ediyoruz.”

Odatv.com

DOĞA SORUNLARI DOSYASI : Çanakkale’deki eylemler o şirketin hisselerini nasıl etkiledi ???


Çanakkale’deki eylemler o şirketin hisselerini nasıl etkiledi ???

Kaz Dağları’ndaki doğa katliamına tepkiler sürerken, bölgedeki madencilik firması Alamos Gold da tartışılmaya devam ediyor.

Türkiye günlerde Çanakkale’nin Kirazlı bölgesindeki altın madenciliğini tartışıyor. Kaz Dağları’ndaki doğa katliamına tepkiler de sürüyor. Bölgedeki madencilik firması Alamos Gold da tartışılmaya devam ediyor.

Sözcü gazetesi yazarı Çiğdem Toker de, "McCluskey’nin yıllık maaşı 3.5 milyon dolar" başlıklı dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.

HİSSESİ DÜŞTÜ

“Türkler taş taşımakta çok iyi” diyerek alay eden Alamos Gold’un CEO’su John McCluskey’in maaşının yıllık 3.5 milyon doların altına düşmediğini ifade eden Toker, "Biz fanilere ilk bakışta astronomik gelen tutarın neden “makul” olduğunu sektöre yakın duran bir okurum şöyle aktarıyor: ‘Üretim yapan küresel maden şirketlerinde CEO’lara yüksek maaş olağandır. Özellikle proje geliştiren ve siyasi bağlantıları iyi olan yöneticiler aslan payını alır. Maaş tutarları, firma cirolarına ve borsadaki piyasa değerlerine göre değişiyor’” diye belirtti.

Toker, ayrıca, "Şirketin hisseleri, altın fiyatlarının arttığı salı günü Toronto Borsas’ında yüzde 2 değer kaybetti. Bu beklenmedik düşüşte Türkiye’de yükselen tepki ve eylemlerin payının olduğu düşünülüyor. Giden ağaçları geri getirecek bir sonuç değilse de talana ve vahşi madenciliğe karşı durmanın önemini kanıtlıyor" diye de ifade etti.

Çiğdem Toker’in yazısı şu şekilde:

"Alamos Gold Toronto borsasında işlem gören bir şirket. Son dönemlerde yatırımcısına hisse başına yüzde 130 kazandırdığı günler olmuş. Kazandırır elbet. Kirazlı projesinde kârlılığın ne kadar yüksek olduğunu kendileri anlatıyor zaten. Cennet Kazdağları’na yakın mesafede düşük üretim maliyeti, düşük sermaye ile milyar dolarlar. Daha ne olsun. O konuya birazdan geleceğim.

İşte bu kadar kârlı bir şirketin hisseleri, altın fiyatlarının arttığı salı günü Toronto Borsas’ında yüzde 2 değer kaybetti. Bu beklenmedik düşüşte Türkiye’de yükselen tepki ve eylemlerin payının olduğu düşünülüyor. Giden ağaçları geri getirecek bir sonuç değilse de talana ve vahşi madenciliğe karşı durmanın önemini kanıtlıyor.

Evet vahşi madencilik. Bizzat sektörün içinde olup adlarının paylaşılmasını istemeyen bir okurum böyle tanımladı Alamos’un yaptıklarını.

DEVLET ALAMOS’A YAĞDIRMIŞ

Alamos Gold’a sahip çıkan açıklamasıyla bizden 8 milyar dolar altın ithalatına üzülmemizi bekleyen Enerji Bakanlığı ile başta AKP Çanakkale Milletvekili Bülent Turan olmak üzere siyasilere birkaç veri sunayım.

Bizzat Alamos Gold’un sitesinde yayımlanan 15 Şubat 2017 tarihli Fizibilite Raporu.

Tam adı: “Alamos Gold Inc. Kirazlı Feasibility Study”

– Raporun operasyon maliyetleri konulu tablosunda yapılacak toplam harcama 217.5 milyon dolar görünüyor. Bu miktarın 83 milyon dolarını, madencilik taşeronuna ödenecek tutar, 90 milyon dolarını da proses işlemi oluşturuyor.

– Buna karşılık aynı rapordan Kurumlar Vergisi yüzde 20’den yüzde 2’ye düşürüldüğünü, gümrük vergisinden KDV’den muaf olduğunu, SGK işveren payını devletle paylaştığını, bankaların faiz desteği sağladığını öğreniyoruz.

STOPAJI DA DÜŞÜRECEĞİZ

– Bu raporda çok ilginç bir not da var: Kârın temettü olarak dışarı çıkarılması halinde yüzde 15 stopaj olduğunu hatırlatan Alamos Gold, “Bu oranın düşürülmesi için de şirket olarak fırsatları kolluyoruz” diye açık açık yazmış 35’inci sayfaya.

Amiyane tabirle “suyundan da koy” demek lazım.

Ve sormak lazım “On binlerce ağacın kesilmesine, doğanın talanına değer mi birkaç yüz milyon dolar için?” diye ama değiyor demek.

★★★

Alamos Gold, kârlılık ve gelir konusunda hissedarlarını mutlu ettiğini dile getirdik. O nedenle olmalı ki “Türkler taş taşımakta çok iyi” diyen CEO McCluskey’ye şirketin ödediği maaş, yıllık 3.5 milyon doların altına düşmüyormuş. (İşte benden iki yazım için 3 milyon TL isteyen Bayburt Grubu’nun manevi tazminat taleplerine uygun bir gelir.)

Biz fanilere ilk bakışta astronomik gelen tutarın neden “makul” olduğunu sektöre yakın duran bir okurum şöyle aktarıyor: “Üretim yapan küresel maden şirketlerinde CEO’lara yüksek maaş olağandır. Özellikle proje geliştiren ve siyasi bağlantıları iyi olan yöneticiler aslan payını alır. Maaş tutarları, firma cirolarına ve borsadaki piyasa değerlerine göre değişiyor.”

Alamos Gold’un piyasa değerinin yaklaşık 4 milyar dolar olduğu dikkate alındığında 3.5 milyon dolar CEO maaşı normalmiş.

Kanada merkezli borsa ve yatırım analiz sitesi Morning Star’ın Alamos Gold sayfasında McCluskey’nin gelirleri yıllar itibarıyla şöyle sıralanıyor:

2014: 2 milyon 572 bin 979 $

2015: 3 milyon 392 bin 285 $

2016: 2 milyon 985 bin 581 $

2017: 3 milyon 769 bin 072 $

2018: 2 milyon 629 bin 072 $

SAHİ RÜŞVET YASASINA NE OLDU

Tabii okurumun “siyasi bağlantıları iyi olan” ifadesini unutmayalım. Hep hatırda tutalım. Siyasi bağlantıyla aralanan kapılar olmaksızın, memleketin ağacın suyunu havasını doğal zenginliklerinin bu kadar barbarca kirletilmesi mümkün olamaz.

Ondan sonra uluslararası kuruluşlar rapor üstüne rapor yazıp dursunlar “Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı şirketleri konu alan rüşveti önleme ve yaptırım yasası, imza attığınız halde yıllardır neden çıkmıyor” diye."

Odatv.com