ÇERKES TOPLUMU DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : Çerkeslerde Düğün-Yemek-Giysi Kültürü


Ekrem Hayri PEKER : Çerkeslerde Düğün-Yemek-Giysi Kültürü

24 Haziran 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

Çerkesler 1864 yılında yurtlarından Çarlık Rusya’sı tarafından sürüldüler. Savaş sonrası Karadeniz kıyılarında, göç esnasında ve yerleştikleri bölgelerde nüfuslarının yarısını yitirdiler. 93 Harbi’nden sonra (1877-78) bir kısmı bugünkü Bulgaristan topraklarına yerleştirilmiş olan Çerkesler Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağıtıldılar.

HÜDAVENDİGAR VİLAYETİ’NE YERLEŞİM

Osmanlı Devleti 1867 yılında yaptığı idari reformla eyalet sistemini kaldırıp vilayet örgütlenmesine gitti. Bu tarihte kurulan Hüdavendigâr vilayeti dâhilinde Merkez Sancağı Bursa, bağlı sancaklar; karesi (Balıkesir), Kocaeli, Karahisar-ı Salip (Afyonkarahisar), Ertuğrul (Bilecik), Eskişehir ve Kütahya’dan oluşuyordu.

*

Bursa’daki resmi kayıtlarda, Kafkasyalılara 1830 yılındaki sayım kayıtlarında rastlanılır. Sadece erkeklerin sayıldığı bu sayımda beş Kafkasyalının ismi kayıtlara köle olarak geçer. Kadınlar sayılmadıkları için köle olan Kafkas kökenli kadınların sayısını bilemiyoruz. 1807 yılında Çerkes kökenli Rahmi Efendi Bursa kadısı olmuştur.

18 ve 19. yüzyıl seyahatnamelerinden bazılarında Lopodion/Uluabat‘ta Aziz Michael adına kutlanan/düzenlenen panayır anlatılmaktadır. Seyyahlardan C. Macfarlane seyahatnamesinde panayırın 1845 yılında yöreye yerleşen Çerkesler tarafından hoş karşılanmadığını yazar.

Rumeli’nden gelen Kafkas göçmenlerinden 30 hane, Apolyont-Uluabat Köyü’ne yerleştirilir. Köyde farklı iki kültür arasında uyuşmazlık çıkar. Köye yerleşen Çerkesler, köyde düzenlenen panayırdan rahatsız olurlar. Süregelen savaşların getirdiği yoksullaşma ve dil farklılığından doğan iletişimsizlik büyük problemler yaratır. Göçmenlerin beldenin yabancısı olması sebebiyle dayanışmalarını artırıp dışa karşı kapalı bir vaziyet almaları da problemler yaratır.

Yerli halkla büyük boyutlara ulaşan çekişmeler çıkar. Sonraki yıllarda (1900-1920) Karacabey’de Arnavut-Çerkes kavgaları yaşanır.

Uluabat ve Haydar köyleri gibi sulak alanlara yerleşen çok sayıda Kafkasyalı sıtmadan kırılmıştır.

Göçmenlerin bir kısmı için Bursa’da genellikle saraya, hazineye ait çiftliklerde yer bulunmuştur. Bursa’nın dağ ilçeleri hariç, diğer ilçelerdeki köylerin çoğu yeni kurulan göçmen köyleridir. Nüfusu azalan birçok köye göçmenler yerleştirilerek nüfus takviyesi yoluna gidilmiştir. Göçmelerin bu bölgeye yerleştirilmesinin sebebi, savaş ve salgın hastalıklar nedeniyle azalan Müslüman nüfusu arttırmaktı. Muhacirlerin iskânı için merkezden Nafiz Bey görevlendirilmiş ve Bursa’da ‘’İdare-i Muhacirin Komisyonu’’ kurulmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra katliamdan kaçan Müslüman ve Kafkas göçmenlerden 162.028’i, iskân için Hüdavendigâr vilayetine gönderildi. Diğer bölgelerden gelen göçmenlerle bu sayı, 189.028’e yükseldi.

Bursa’ya yerleşen Kafkasyalılar içinde İmam Şamil’in Şapsığ ve Abzahlara naip olarak gönderdiği Muhammet Emin Paşa da vardır. Mezarı Armutlu köyündedir. Muhammed Emin Paşa’nın, bugün Tahtakale’de Aksu Hanı’nın karşısında bulunan Çerkes Hanı daha sonra başkalarına satılır.

Balkanlar’dan göç eden Çerkeslerden, Kite’ye bağlı, bir Rum köyü olan Yolçatı köyüne 1880 yılında köye 25 hane Çerkes göçmen yerleştirilmiştir. Ancak bu göçmenler burada fazla kalmayıp, ayrılmışlar. 15 Ekim 2015 günü köyde yapılan inceleme de, köy muhtarı Yılmaz Uludağ’ın tanıştırdığı 70-75 yaşındaki köylülerden hiçbirisi köye yerleştirilmiş Çerkesler’i hatırlamadılar.

BURSA İLÇELERİNDEKİ YERLEŞİMLER

KARACABEY: 1881’de Çerkes göçmenler Akça Sığırlık-Ekmekçi, Haydar, Canbaz ve Arap Çiftliği’ne yerleştirir.

İNEGÖL: 1887 Abazlar Mezit ve Sultaniye köylerine; Çerkesler Güney Kestane, Gökpınar, Tüfekçikonağı, Kanlıkonak, Hacıkara, Fındıcık, Kestanealan köylerine yerleştirildiler.

ORHANGAZİ (PAZARKÖY): 1900 yılında yüz yirmi sekiz hane Dağıstan Göçmeni yerleştirilir.

KIRMASTİ: Güvem- Soğucak- Taşpınar- Kadirçeşme- Boğazköy (Eskimezarlık) – Koşuboğazı- Karaorman- Güllüce.

YENİŞEHİR: Yenişehir’deki tek Çerkes köyü Çerkes Kavaklı’dır.

ÇERKES KÜLTÜRÜNDEN BİR KESİT: EVLİLİK ve YEMEKLER

Çerkes halkında kadınlarla erkekler, toplumsal hayatın her alanında yan yana yer alır. Gelenekçi bir toplum olmalarına karşın, kadınlarla erkekler arasına bir duvar çekilmez. Tam tersine özellikle genç kızlarla genç erkeklerin, belirli bir saygı çerçevesinde bir arada olmaları teşvik edilir. Bu teşvikin en güzel örneği ise zehestir. Gençlerin tanışması, sohbet etmesi ve eğlenmesi amacıyla yapılan bu toplantılarda kızlar ve delikanlılar birbirlerini tanıma imkânı bulur. Bu yadırganan bir durum değildir. Ancak, bu sosyallik içinde, toplumun gelenek ve göreneklerinin dışında davranmak son derece ayıptır. Adetlerin, gelenek ve göreneklerin dışında davrananlara “çok ayıp’’ anlamına gelen “yemiku’’veya “haynape’’ derler ki, bu ayıplama o hatanın bir daha yapılmaması için yeterlidir.

Adigeler Türkiye’de yaşayan birçok kesime göre, kadın erkek ilişkisinde daha geniş bir hoşgörüye sahiptir. Beşik kertmesi, söz kesme diye bir adet yoktur. Görücü usulüyle evlenmeye hemen hemen hiç rastlanmaz. Gençler genelde birbirlerini tanıyarak, severek evlenirler. Çerkeslerde yedi kuşağa kadar akrabalarla evlenilmez.

Çerkeslerde evlilik, saygı uyandıran, mutluluk nedeni olan bir kurumdur. Evlilik kurumu büyük bir düğünle kurulur ve bu düğüne büyük önem verilir. Bu nedenle Çerkeslerde evlenme törenleri bir kurallar manzumesidir. İster kaçırma yoluyla, isterse normal şekilde olsun, evlenmelerde mutlaka düğün yapılır. Çerkeslerde yaşamı “Xabze” denilen örf ve adetler manzumesi belirler.

“ZEHES” Toplantı:

Adige genç erkek ve kızlarının birbirlerini daha iyi tanımaları, gelecekte yapılacak evliliklerin daha iyi temellere oturması, uzun ve huzurlu bir aile kurulması amacıyla çeşitli zamanlarda yapılan karşılıklı konuşmalardır.

Düğün zamanlarında, köye misafir Adige kız veya erkek geldiğinde, hasat sonu, mısır soyma zamanı imece usulü çalışılır ve konuşulur, şakalar yapılırdı. Zehesler çoğunlukla uzun kış gecelerinde yapılırdı.

Zehes yapmak isteyen mahalle veya köy kızları, arkadaşlarından birinin evinde toplanırlardı. Toplantı haberini küçük kardeşleri aracılığıyla haber verirlerdi. Veya gençler zehes olma ihtimalindeki olan evleri gece dolaşırlar, haberleri olurdu.

Delikanlı gençler toplantı olan eve giderler, odaya girip müsait bir yere otururlardı. Şayet konuşmak istedikleri, kaşen (sevgili) yapmak istedikleri kız varsa, kendi sözcüleri aracılığı ile kıza söyletir, kız da kabul ederse karşılıklı oturup tanışır ve sohbet edip konuşurlardı. Belli bir süre konuştuktan sonra müsaade isteyip toplantıdan ayrılırlardı.

Ancak günümüzde şehirleşme, diğer yerlerde olduğu gibi Çerkes köylerini de etkilemiş, göç sonucu nüfusun azalması bu etkinlikleri de olumsuz etkilemiştir.

HISAŞE HABZE (Düğün Adetleri)

Auj”Söz Verme:

Delikanlı zeheste beğendiği kıza evlenme teklif eder. Kız bunu kabul ederse delikanlıya mendil, yüzük gibi bir nesne verir.

“Lhıxhu” Kız İsteme:

Delikanlının ailesindeki yaşlılardan bir grup, kızın ailesindeki en yaşlı amca veya dayıya giderek kızı isterler. Olumlu cevap alınırsa “Wase “ denilen başlık kararlaştırılır.

“Wnaplhe” Ev Görme:

Yakından tanışmayan aileler kızlarını isteyen ailenin yaşayışları ve varlıkları hakkında bilgi almak için güvendikleri birkaç kişiyi kızın ailesine gönderirler. Erkek tarafı da wnaplhe’ye gider.

Wase ıx” Başlık Alma:

Kız tarafı, erkek tarafına başlık almaya gidilecek tarihi bildirir. Başlık almaya yakın akraba, komşu ve dayı tarafından bir genç olmak üzere üç kişi olur. Kızlar için yüksek wase istenir. Bunun amacı kıza biçilen hürmet ve önemi gösterir.

Geçmişte başlık olarak at, silah, elbiselik ipek ve kadife kumaşlar veriliyordu. Eski çağlarda wase olarak verilen eşyalar arasında ok ve yay da bulunurmuş.

Dini Nikâh:

Nikâhta kız ve erkeği vekilleri temsil eder. Nikâhtan sonra kız ve erkek tarafı “Nish” dediğimiz nikâh yemeği verilir. Yemekte en yaşlı kişi “Thamade” yemekten önce “Xhuexsu” yapar.

“Ceuq” Düğün:

Genelde düğün bir yıl sonra yapılır. Kız ayrı köydeyse bir alay oluşturulur. Kızın ve delikanlının evinde iki ayrı düğün düzenlenir. “Nıse” gelin, delikanlının köyüne getirilir. Bu serenomiye “Nisaşe Kıeşığ Ceuq” denilir.

Nışase Kıeşoğ Ceuq” Töreni:

Gelin almaya giden alayı yönetecek “Thamate” yanına kendine yardım edecek kişiler ve düğünü idare edecek “Hatiyakhue” ve kızların “Thamate”si seçilir.

Gelin alayına delikanlının akrabaları, arkadaşları katılır. Damadın kız kardeşi ve yardımcı olacak birkaç kız da alaya katılır.

Gelinin köyüne bir, iki kilometre yaklaşıldığında haber gönderilir. Köyden gelenlerin de katıldığı kafile gelinin evinin kapısına gelir ve davet edilinceye kadar beklerler. Davet edilince içeri girerler.

Gece köyde kalınacaksa eğlenceler düzenlenir, erkek tarafına muziplikler, latifeler, ağır şakalar yapılır. Kız tarafı, gelin alıcıya gelen konvoydaki genç kız ve erkeklerin yüzlerini boyarlar, saçlarına ilginç şeyler takarak, komik durumlara sokarlar, düğüne katılanların gülüşmelerine, şakalaşmalarına ve kahkahalarına neden olurlardı

Ertesi gün gelin alayı evin kapısına gelir, delikanlının küçük kardeşi veya akrabasından bir genç kızın odasına girip, gelinin koluna girer ve evden çıkarır. Bu sırada anne, baba ve yaşlı akrabalar evde yoktur. Evi bu şekilde terk etmek ayıp sayılacağından anne ve babanın elini öpmez. Çıkarken akrabalardan yaşlı bir kadın; “Lepe vesi daxe”mafe”, yani “Mesut adım atasın güzelim” der.

Bu hüzünlü uğurlamada kız tarafı silah atmaz, şarkı söylenmez. Onun yerine “pşına” –akordiyon benzeri bir çalgı- ile “Nise qış Wered” yani “Gelin uğurlama” çalınır. Gelin kendisi için hazırlanan arabaya biner. Arabanın iki tarafında bulunan direklerin sağında erkeğin, solunda kızın aile arması bulunur.

Yolda köyün/mahallenin gençleri, gelin alıcı konvoyunun önünü kesip, arabayı çeken öküzlerin sırtlarına binmek isterler. Onlarda bindirmek istemezler ve şaka amaçlı arbede yaşanır. Mahalle delikanlılarına verilen dizi lokma hediyesi sonucu yola devam edilir. Yol boyunca oyunlar oynanır, şarkılar söylenir.

“Nisaşe Ceuq” Gelin Getirme Düğünü:

Gelin alayı delikanlının köyüne yaklaşınca haber gönderilir. Gelenlerle beraber gelinin k alacağı eve getirilir. Gelenlere lokum, tığuji, soğuk söğüş et gibi ikramlarda bulunulur.

Bu düğüne gelin ve damat dışında anne ve babalarda katılmazlar. Gelinin kendi düğününde oynaması adetten değildir. Önce ev sahibi konumundaki “Şegerey” denilen kişi oynar. Düğünü “Hatiyakue” idare eder. Kimin kiminle oynayacağına karar verir. Bu şekilde herkes oynamış olur. Düğünde kardeşler birbiriyle oynayamaz. Sözlü kızlar ve evli kadınlarda oynamaz. ‘’Hatyakoe’’, oynayacak kızı ve delikanlıyı çağırır. Her şey bir düzen ve disiplin içinde gider. Düğünlerin vazgeçilmez müzik aletleri, mızıka, akordeon ve tempo tutmaya yarayan tahtadan aletlerdir. Düğünlerde mızıka ve akerdeonları sadece erkekler değil, kadınlar da çalar. Bu düğünlerde erkekler ve kızlar aşırı hareketlerde bulunamazlar. Dans figürlerinde gösterişe gidilmez. İncelik, ustalık ve estetik esastır.

Düğün toplu halde yapılan ağır tempolu “Wuigg” dansıyla başlar. Sonra “Kafe”denilen yavaş ritimli dansla devam eder. Daha sonra “Şeşen”, “Apsuva” ve “Leperuj” gibi hareketli danslarla devam eder. Düğün süresince damat “Malxa” sağdıcın evinde, gelin “Nise” ise “Leğuıne” denilen gelin odasında kendilerini tebrike gelenleri bekler. Düğün sabaha karşı “Wuigg” dansıyla sona erer.

***

Gelin erkek evine dualarla girdikten sonra bir ay veya daha uzun süre “Nıse lagun” denen özel bir odada kalır. Köyün insanları gelini ziyarete gider, başından aşağı şeker ve bozuk para atarlardı.

Damat da “şave vune” denilen, ayrı bir evde kalırdı. Damat düğün sırasında ve ondan sonraki günlerde bir arkadaşının evinde misafir kalır. Gelin de gelin odasında bekler. Yemek yemez, hatta konuşmaz.

Damat, evine geceleri gizlice gider, sabah erken gene kimseye görünmeden evden çıkar. Bu durum, bir müddet böyle devam eder. Bu sürede kayınpederine görünmezdi. Gelin kayınpeder, kayınvalide, büyük kayınbirader, kocasının amcalarının ismini söyleyemez.

Birkaç ay sonra davet üzerine gelin, baba evine gider ve ona verilen hediyelerle evine dönerdi. Gelin, belli bir süre pederinin evinde geniş aile şeklinde yaşadıktan sonra uygun şartlar oluşursa; ayrı eve çıkıp ayrı aile olarak hayatlarına devam ederlerdi.

***

Çerkeslerde boşanmak büyük bir toplumsal ayıptır ve çok az yaşanır. Çünkü Adıge erkekleri emanet olarak aldıkları eşleri ve ailesine karşı kaba kuvvet uygulamaz. Kötü söz, aşağılayıcı kelime bile söyleyemez. Aksi durum söz konusu olursa emanet alınan nıse (gelin) ve ailesi tarafından yaptırıma uğrar. Özellikle erkekler erken evlenmezler. Ortalama bir evlilik yaşından söz etmek gerekirse bunun 25-30 arası olduğu söylenebilir.

Gelin çıkarma düğünü, Çerkesler dışındaki toplumlarda, görülmeyen bir gelenektir. Çerkeslerde düğün yapıldıktan sonra, gelin hemen evin bir parçası olmaz. Gelin, bir misafir gibi, hiçbir iş görülmeden gelin odasında aylarca ağırlanır. Yemeği odasına götürülür. Gelin bu süre de hiç yalnız bırakılmaz. Köyün kızları, gelinleri gelip onu ziyaret ederler. Hediyeler, yiyecekler getirirler. Yeni gelini eğlendirirler. Yani bu dönem, evde yaşanan bir çeşit balayı dönemi gibidir. Bu süre içinde damat, sadece geceleri eve gizlice gelir ve sabah erken saatte kimseye görünmeden evden çıkar. Gelinin evin bir parçası olması da yeni bir düğün gerektirir. İşte bu düğüne “Gelin çıkarma düğünü’’ denir. Bu düğünde gelin getirme düğünü gibi yapılır. Yani bir evlilik için iki düğün yapılır. Ancak, bu düğünden sonra gelinin zor günleri başlar. Artık balayı bitmiştir ve evin tüm işleri gelin tarafından yapılır.

Çerkeslerde kız kaçırmanın da yaygın olduğu söylenir. Ancak Çerkeslerdeki kız kaçırma eylemi bir anlamda danışıklı dövüş diyebileceğimiz türdendir. Çünkü kaçırmada zora başvurulmaz. Kız kaçırılacaksa erkeğin ailesi kızın ailesinden birisini mutlaka haberdar etmek zorundadır. Ayrıca kızı kaçırmaya damat adayının gitme zorunluluğu da yoktur. Damadın bir arkadaşı, bu görevi yerine getirebilir. Kaçırılan gelin adayı, damadın yakın bir akrabasına teslim edilir. Kaçırma olayından sonra ise devreye yaşlılar girer. İki aile arasında anlaşma sağladıktan sonra düğün yapılır. Adigelerde erkek, karısını kendi adıyla çağırmaz.

Örneğin şöyle der: Hatkoların Kızı-Hatkoha yapleh diye seslenir.

YEMEKLER

Günümüzde de yapılan bazı Çerkes yemekleri:

Çerkes Tavuğu: Bir tencerede sıvı yağ ile rendelenmiş soğan kavrulduktan sonra, içine biber salçası konulur ve üzerine önceden haşlanmış tavuğun suyu ilave edilip, kaynamaya bırakılır(Tavuk haşlanırken de Çerkes tuzu konulur). Bu arada başka bir tencerenin içine bir kâse soğuk su konulup, içine dört yemek kaşığı mısır unu, bir yemek kaşığından az kimyon, bir tatlı kaşığı kadar karabiber, reyhan, kişniş ve dövülmüş ceviz ilave edilir, çatalla iyice karıştırıldıktan sonra diğer tencerede daha önce hazırlamış olan karışıma yavaş yavaş ilave eklenir. Bunlar da kaynadıktan sonra küçük küçük kesilmiş tavuklar ilave edilir ve ikrama hazır hale gelir. Marketler de “acıka” adıyla satılan Çerkes tuzunun yapılışı şöyledir: Tuzun içine kişniş, kimyon, tavuk otu, bol sarımsak ve kırmızıbiber koyup karıştırılır. Sonra üzerine bir miktar ceviz yağı ilave edilir.

Fasulye ezmesi: Önce barbunya haşlanır ve suyu süzülür. Küçük bir tavaya biraz biber salçası konulur yağ, soğan ve sarımsak kavrulur. Sonra barbunyalar bu karışıma eklenip, üstüne sıcak su ilave edilerek pişirilir. Yemeğin ateşten indirilmesine yakın, daha çok lezzet versin diye Çerkes tuzu konulur. Daha sonra pişmiş olan barbunyalar kaşık yardımıyla ezilir ve servis yapılır.

Metaz: Un ve su karışımıyla yapılan mayalı hamur iyice yoğrulur. Daha sonra daire şeklinde açılan hamurlar, bir çay bardağının ağız kısmıyla yuvarlak şekilde hamurlar kesilir ve içine Çerkes peyniri, biraz da tuz konarak kapatılır. Kapatılan bu hamurlar, kaynar suyun içinde iyice haşlandıktan sonra sıcak olarak servis yapılır.

Hacıkara köyünde, gençler bir araya geldiklerinde mutlaka metaz yaparlar. Hamurların içine, nohut fasulye, mercimek gibi şeyler koyarlar. Bunlar kime rastlarsa o kişilerin şanslı olduğuna inanırlar.

Haluj: Un ve su karışımıyla elde edilen hamur küçük parçalara ayrıldıktan sonra daire şeklinde açılır. Bir çay bardağının ağız kısmıyla yuvarlak şekilde hamurlar kesilir. Daha önceden hazırlanmış patates, soğan ve biber karışımı bunların içine konulur ve yarımay şeklinde kapatılır. Birbirine yapışmaması için hamurlar Kaynamış suya tek tek atılır. Haşlandıktan sonra bunların suyu süzülür. Daha sonra üzerine sıcak tereyağı, pul biber ve yoğurt dökülerek yenilir.

Halug: Un, su ve tuz karıştırılarak hamur yapılır. Yarım saat dinlendirilir. Hamurlar somun haline getirilip ortasına ceviz konur. Fırında pişirilir.

Sızbal: Ispanaklar haşlanır. Sonra bir kabın içine ceviz ve Çerkes peyniri konulup üzerine ıspanaklar ilave edilir. Bunlar ateşte biraz kavrulduktan sonra üzerine yoğurt dökülüp yenir.

Çerkes Peyniri: İki ya da üç litre süt kaynatılır ve içine iki üç gün öncesinden kalmış, yoğurt suyu yavaş yavaş dökülür. Süt, içinde beyaz topaklar, üstünde yeşil su oluşuncaya kadar hafif ateşte kalır ve sonra tel süzgeç ile süzülür. Şekil vermek için kaşıkla bir iki defa çevrilir ve ılık iken iki tarafı tuzlandıktan sonra dolaba konularak kurutulur.

Tulen: Tavuk pişirilip, küçük parçalara ayrılır. Diğer bir kapta, iki üç yemek kaşığı unla iki su bardağı süt yavaşça karıştırılır. Tencerede kaynayan tavuk suyunun üzerine yavaşça dökülür. Biraz karıştırıldıktan sonra, içine sarımsak, tuz ve tavuk parçaları da ilave edilir. Bir tavada ince doğranmış soğan yağda kavrulur ve içine kırmızıbiber eklendikten sonra tavuğun üzerine sos olarak dökülür.

Paçanga böreği: Kafkas böreğidir. Hamur yapıldıktan sonra açılır. Diğer taraftan hamurun içine konması için, bir tava içerisinde suyu alınmış domates, pastırma ve uzun kesilmiş biberler kavrulur ve soğumaya bırakılır. Malzemeler soğuyunca hamurun içine konulur, sigara böreği gibi ancak biraz yassı şekilde sarılır. Daha sonra güvecin dibine yağ sürüldükten sonra börekler içine yerleştirilir ve üzerine yumurta sürülüp fırında kızartılır.

ÇERKESLERDE GİYİM

Giysiler, o topluluğun yaşayış biçimini de yansıtmaktadır. Geleneksel Çerkes kıyafetleri ancak halk oyunları gösterilerinde giyilmektedir. Kafkasların giysileri gerek işleme, gerekse görsel bakımdan oldukça zengindir. Kafkas erkekleri başlarına kalpak adı verilen, başı soğuk havadan koruyan bir başlık takarlar. Üstlerine setre adı verilen, genellikle siyah yünden yapılmış, yakasız ve göğüs hizasına kadar v şeklinde olan giysiyi giyerler. Setre beyaz yün kumaştan da olabilir. Beyaz renkte olanları genellikle yaşlılar giymektedir. Bu giysinin etekleri belden sonra genişleyerek diz kapağının aşağısına kadar iner. Eteklerin geniş olması hareket etmeyi daha da kolaylaştırmaktadır. Setrenin kolları aşağıya doğru inerken genişlemektedir. Setrenin göğsünde ağaçtan yapılmış fişeklikler ve bunların gümüş renkte kapakları bulunur. Setrenin içine kapten adı verilen dik yakalı gömlek giyilir. Belde kemer bulunur. Kemerin üzerinde ise kılıç, kama, yağdanlık yer alır. Pantolon, setrenin aynı kumaşından ve aynı renginden yapılır. Pantolon da ne sıkı, ne de dar olmalıdır. Pantolonun üzerine siyah deriden diz boyuna kadar uzanan çizme giyilir.

Ayakkabı ve Mest: Ayakkabı siyah sahtiyandan yapılır. Kırmızı sahtiyandan ayakkabı giymek büyüklere mahsus gibidir. Güzel terbiye edilmiş, tüyleri alınmış sığır derisinden yapılmış yumuşak ayakkabıları daha çok fakirler ve özellikle piyadeler giyerler.

Kürk–Şibe: Çerkezler; kuzu derisinden soğuğa karşı kısa kürk (şibe) giyerler. Özellikle karlı havalarda bununla kendilerin muhafaza ederler. Kürkün tüylü kısmı içeride bulunur.

Erkek elbiseleri tamamen Çerkes kadınlarının imalatıdır. Yünden, deriden, pamuklu dokuma kumaşlardan yapılan bu yapmak hususunda kadın ve kızlar takdire değer gayretler gösterirler. Evinde genç kadın ve kız bulunmayanlara komşularının genç kadın ve kızları elbise dikmek, kumaş dokumak için karşılık beklemeden yardımcı olurlar.

*

Çerkes kadınları üzerlerine kaftan adı verilen kadife ya da ipekten sırmalarla süslü olan giysi giyerler. Üst kısmı vücuda oturan bu elbisenin beline kemer takılır. Kaftanın kolları geniş ve işlemelidir. Kaftanın içine içlik giyilir. Başta, kep şeklinde el işi süslemeli başlık takılır. Başlığın üzerine ipek örtü örtülür.

*

Her Kafkasyalının kendini soğuktan ve yağmurdan koruyan iyi kalite koyun yünü ve keçi kılından yapılmış dizlere kadar inen bir yamçısı vardır. Adigeler yamçıya şalme derler.

KAYNAKÇA
Abacı, Zeynep-Gökçe, Cemal; Bursa’nın Zenginliği, Göçmenler, Bursa-2009

Baj, Jabaghi, Çerkezler, Ankara-2000

Berkok İsmail; Tarihte Kafkasya, İstanbul-1958

Berzeg, Nihat, Çerkesler, İstanbul-2006

Bi Mahmut;

-Kafkas Tarihi, Ankara-2011

-Kaf Dağı’ndan Uludağ’ın Eteklerine Kafkas Göçleri-yayınlanmadı

Bilge, M. Sadık; Osmanlı-Kafkas İlişkileri, İstanbul-2007

Çetin, O. , Sicillere Göre Bursa’da İhtida Hareketleri ve Sosyal Sonuçları 1471-1909, Ankara-1999

Fedâkar Cengiz, Kafkasya’da İmparatorluklar Savaşı, İstanbul-2014

Habiçoğlu Bedri, Kafkasya’dan Anadolu’ya Göçler, İstanbul-1999

Kaplanoğlu, R.-O.,Bursa’nın Göç Tarihi, Bursa-2014

Karpat H. Kemal, Etnik Yapılanma ve Göçler, İstanbul-2010

Kurat, Akdes Nimet, Türkiye ve Rusya (1798-1919), Ankara-2011

Lyulye, Leonti, Çerkesya, 19. Yüzyıl Tarih ve Etnografyası, İstanbul-2010

Marigny, Tailbout De, Çerkesya Seyahatnamesi, İstanbul-1996

Mustafakemalpaşa (Kirmasti) Sempozyumu, Bildiriler, Bursa-2011

Özsaray, Mustafa, Çerkeslerin İslamlaşması, İstanbul-2012

Peker, Ekrem Hayri, Kafkasya’dan Güvem’e Zekeriya Efendi, İstanbul-2015

Saydam, Abdullah, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), Ankara-2010

Spencer, Edmund, Türkiye, Rusya, Karadeniz ve Çerkezistan, Ankara-2014

Taitbout de Marigny, Çerkasya Seyahatnamesi, İstanbul-1998

Uluslararası Göç Sempozyumu Bildirileri, İstanbul-2006

Vernadsky, G.,Rusya Tarihi, İstanbul-2009

MAKALELER

1-Çerkeslerde Sosyal Yaşam ve Düğün Adetleri, Bi Mahmut; Yeşil Bursa Dergisi, Sayı: 3, Mayıs 2013

2-Bursa’da Kafkas Göçmeni Köy Vakıfları, Bi Mahmut; Bursa Araştırmaları Dergisi, S: 33, Yaz 2011

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Ekrem Hayri Peker : İttihat ve Terakki’nin Kurucusu İbrahim Temo


Ekrem Hayri Peker : İttihat ve Terakki’nin Kurucusu İbrahim Temo

10 Ekim 2020

  • Ekrem Hayri Peker

Kimler gelip geçti Bursa’dan? Anibal’dan tutun Sezar’a kadar. Nice hükümdarlar, nice beyler, nice paşalar, nice mollalar, vezirler, şeyhülislamlar. Nice seyyahın-yazarın yolu Bursa’ya düştü. Bunların kimisi kısa süre Bursa’da kaldı, kimisi uzun süre. Kimisi ömrünü Bursa’da tamamladı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuran idealist devrimci İbrahim Temo’nun yolu iki kez Bursa’ya düşmüştür. Ziyaretlerinden birinde Balıkesir’e de gitmiştir.

Osmanlıcılık idealine inanmış bir aydın olan Temo, cemiyetin kuruluşundan altı yıl sonra II. Abdülhamid’in baskısından kaçıp Romanya’ya gitmiş; orada Jön Türk hareketinin Rumeli teşkilatını kurmuştur. Meşrutiyet öncesinde Romanya’da Jön Türk hareketini yaymaya çalışırken ülkedeki Arnavut örgütlerini Başkim adı altında birleştirdi. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndüğünde ise kuruluş hedefinden uzaklaştığını düşündüğü İttihat yönetimine karşı Osmanlı Demokrat Fırkasını kurarak muhalefet etti ve nihayet 1911’de bir daha dönmemek üzere Romanya’ya yerleşti

İbrahim Temo

İbrahim Temo, 22 Mart 1865’te Manastır vilâyeti Ohri kazasının Struga kasabasında doğdu. Asıl adı İbrâhim Edhem olup babası, tüccar Murad Bey’dir. Daha sonra soyadı haline gelen Temo lakabı kendisine arkadaşları tarafından takılmıştır. Arnavut asıllı Osmanlı siyasetçi, doktor. Hem Osmanlı’da hem Arnavutluk’ta hem de Romanya’da siyasi ve tıbbi faaliyetlerde bulunmuş önemli bir siyasî kişiliktir.

İbrâhim Edhem ilk tahsilini struga’da yaptı. Türkçe, biraz Fransızca ve Arapça öğrendikten sonra İstanbul’a gitti (1884). İki yıl Ahırkapı’daki Tıp İdadisinde, üç yıl da Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisinde okudu, ardından Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhane’ye kaydoldu (1888).

Öğrencilik yıllarında İstanbul’da gizli faaliyet gösteren Arnavut gruplarıyla temasa geçti. Şemseddin Sami ve Naim Fraşıri gibi Arnavut liderlerin yanı sıra Makedonya’da Arnavutlarla beraber Yunan aleyhtarı propaganda yapan Koço-Ulah (Aromenis) hareketi liderlerinden Apostol Margarit ile de bağlantı kurdu. Mekteb-i Tıbbiye çevresinde yaygın olan Darwinist ve biyolojik materyalist hareketlerden ve yönetim aleyhtarı cereyandan etkilenen Temo, daha geniş siyasî örgütlenme hareketlerinde önemli rol oynadı.

İbrahim Temo, kendisi gibi Mekteb-i Tıbbiyede öğrenci olan arkadaşları Diyarbakırlı İshak Sükûtî, Çerkez Mehmed Reşid ve Arapkirli Abdullah Cevdet ile birlikte gizli İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’ni kurdu (Mayıs 1889). Daha sonra Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti adını alacak olan bu cemiyetin bir numaralı üyesi oldu. Mekteb-i Tıbbiyede ders programlarını protesto için gerçekleştirilen öğrenci direnişine öncülük etti. İbrahim Temo, cemiyetin kuruluşunu şöyle anlatır: İbrahim Temo’nun ağzından İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kuruluş öyküsü şöyle: “Sarayburnu’nda, eski mektebi tıbbiyei askeriyede bir teneffüs saati esnasında Hilali Ahmer barakaları karşısındaki ağaçlar altında elimde kitap dolaşırken, İshak Sukûti yanıma sokuldu, yeni bir şeyler olup olmadığını sordu.

Ben- Gel arkadaş, düşündüklerimi sana biraz anlatayım. Aziz vatanın bugünkü durumu ve idare tarzıyla yok olup gideceğini biliyoruz. Bu hususta her vakit heman her serbest saatlerimizde birbirimizle dertleşip duruyoruz; fakat bu tehlikenin giderilmesi için bir çare düşünüp bulamıyoruz. Bence böyle kuru mülahazalar ve mütalealarda dert yanacağımıza, faaliyet geçmek lazımdır.
İshak- Ne gibi faaliyete?
Ben- Bir cemiyet halinde çalışmakla.
İshak- Güzel ama sen kime itimat edip te böyle tehlikeli bir işe teşebbüs etmemizi düşünüyorsun?

Ben- Evvela sen, bir; (Koğuştan çıkıp bize doğru gelen yamalı suratlı) Mehmed Reşid’i göstererek, bu da iki, olduk üç. İşte cemiyet başladı demektir!
Mehmed Reşid’i işaret ettik yanımıza çağırdık. Fikrimizi açtık. Bu sıra, o zamanlar sofu olan Abdullah Cevdet ikindi namazını kılarak mektebin camisinden çıkıp yanımıza gelince: alınız bir de dördüncü dedim.
Mehmed Resid- Kardeşim, teklifinize itiraz değil, teşekkür ederim. Lakin tıbbiyeli bu dört genç ne yapabilir? Koca bir gizli cemiyet nasıl teşekkül edebilir? Bu koca şeytani istidatla nasıl boğuşabiliriz? Hayal ile uğraşmayalım; bunun başka bir yolunu bulalım, dedi.

Mehmet Reşit

Ben-Arkadaşlar, Türkiyemizin başına belâ kesilerek, Yunanistanın İstiklalini kazandıran “Etniki Eterya” komitesini teşkil edenler kimlerdi bilir misiniz? Rusyanın Odessa şehrinde, ticaretle meşgul bir meyhaneci ve bir bakkal çırağı ile amcası zengin bir tüccarın yeğeni üç rum çırağı idi. Tekâmül etmemiş bu cahil gençler pek az zaman içinde buna, bu büyük emellerine kısa zamanda muvaffak oldukları halde, bizim gibi yüksek tahsil görmüş, dünyanın iyisini görüp çıkmış dört tıbbiyeli niçin muvaffak olamasınlar… Dört el birbirine kavuştu. Bu ahdi misak 1305 (1889) senesi bir mayıs gününe tesadüf etmiş ve cemiyet kurulmuştur. (İttihad ve Terakki Anıları, s, 13-14-15)

Temo, bir yandan da popüler dergilerden Musavver Cihan’da makaleler yayımladı. Yaz tatilini geçirmek üzere gittiği Ohri’de bir ihbar üzerine tutuklanarak İstanbul’a getirildi. Yıldız Sarayı’nda özel bir komisyon tarafından sorgulandıktan sonra (17 Temmuz 1890) serbest bırakıldı. Yüzbaşı rütbesiyle Mekteb-i Tıbbiyeden mezun olup (1892) Haydarpaşa Hastanesi’nde göz hastalıkları ihtisasına başladı (1893).

Padişahı hicveden şiiri bir tıbbiye talebesi üzerinde ele geçince bazı arkadaşlarıyla birlikte tutuklanarak divanı harbe sevk edildi (1894). Günlerce sorguya çekildi; nihayet divanı harp başkanı Arnavut Rıza Paşa’nın yardımı ile serbest bırakıldı. Çok geçmeden hâkimler ve subaylar arasında tutuklamalar yeniden başlayınca İbrahim Temo da Tophane Kışlası’na götürüldü; ancak sorguya çekildikten sonra tekrar serbest bırakıldı.

İttihad-ı Osmani 1894 yılından sonra artan eylemlerinin çoğunda Temo’nun rolü vardır. Ermenilerin 30 Eylül 1895’te başlattıkları ve Müslümanlarla kanlı çatışmalara varan Bâbıâli yürüyüşü sonrasında İshak Sükûtî ve İsmail İbrahim’le birlikte 5 Ekim 1895’te İstanbul’da dağıtılan beyannameyi hazırladı. İlk defa cemiyetin imzasıyla yayımlanan bu beyannamede, Müslümanlarla Türklere çağrıda bulunularak Ermenilerin Bâbıâli’yi basmaya kadar varan davranışlarının istibdat rejiminden kaynaklandığı, Türklerin de bütün Osmanlılar gibi müstebit idareden ıslahat ve hürriyet istedikleri, cemiyetin bu maksat için çalıştığı, Müslümanların Ermenileri cezalandırma yerine istibdadın merkezi olarak gösterilen Bâbıâli’yi, şeyhülislâm konağını ve Yıldız Sarayı’nı basmaları gerektiği ifade edilmekteydi. Böylece Müslümanların da hürriyete âşık ve lâyık oldukları medenî dünyaya gösterilecekti.

Bu bildirinin sarayı telâşlandırdığı bir sırada yabancıların dikkatlerini de bu harekete çekmek için yine Temo’nun gayretleriyle Fransızca kaleme alınan bir açık mektup büyük devletlere ve saraya gönderildi. Hükümet bu gelişmeler üzerine şüpheli gördüğü kimseleri tutuklamaya başladı. İbrahim Temo da Beşiktaş Karakolu’na götürülerek Yedisekiz Hasan Paşa başkanlığında oluşturulan bir heyet tarafından sorguya çekildi. İki hafta süren sorgulama sırasında bir suç bulunmadığından serbest bırakıldı.

Göreve başladıktan sonra 3 kez daha tutuklandı ve son tutuklanmasından sonra Anadolu’ya sürgün edilince diğer birçok Jön Türk aydını gibi ülkeyi terk etmeye karar verdi.

Koço-Ulah hareketi üyelerinin yardımıyla “Metéor” adlı bir Rumen gemisine gizlice binerek Köstence’ye gitti; oradan Bükreş’e geçti. Bir yıl süreyle Bükreş hastanelerinde çalışıp Romanya’da doktorluk yapabilmek için girdiği imtihanları kazandıktan sonra Türk nüfusunun yoğunlukta bulunduğu Dobruca’nın Mecidiye kasabasında doktorluğa başladı (Aralık 1896)

1898 yılında örgütün Arnavutluk’taki kollarının kurulmasında da katkıda bulundu; Paris, Cenevre ve Kahire şubeleri ile sürekli temas halinde oldu. Mecidiye’deki evi Jön Türklerin sığınağı haline geldi; sığınanları civar köylerde saklayıp sonra Paris veya Cenevre’ye geçmelerine yardımcı oldu.

İbrâhim Temo, Romanya’da bulunduğu sırada da politika ile olan ilişkisini sürdürdü. Osmanlı Devleti’nin Bükreş sefaretinde görevli Şefik ve Alfred Rüstem beylerin yardımıyla Hareket adlı bir risâle bastırarak dağıttı. Doksan üç sayfadan oluşan, II. Abdülhamid döneminde uğranılan kayıplara dikkat çektiği bu broşürü gizlice İstanbul, İzmir, Selanik, Trabzon’a gönderdi ve ilgi ile karşılandı.

Köstence, Dobruca, Pazarcık, Şumnu, Varna, Rusçuk, Lom, Filibe ve Tutrakan şehirlerinde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin birer şubesinin açılmasında öncülük eden Temo cemiyetin Balkanlar’daki lideri durumuna geldi.

Aynı zamanda Romanya’da faaliyet gösteren Naço liderliğindeki Arnavut Drita örgütünde görev aldı. Brüksel’de yayımlanan Albania dergisinde yazılar yazdı. Dobruca Milletvekili Vasili M. Kogalniceaunu’nun yardımıyla Sadâ-yı Millet adlı bir dergi çıkarmaya başladı (5 Mart 1898). Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin resmî yayın organlarından biri haline gelen dergi, dokuzuncu sayısından sonra Osmanlı hükümetinin baskısıyla Romanya makamlarınca kapatıldı (1 Mayıs 1898). Osmanlı hükümetinin adamı Ebulmukbil Kemal Bey’in İstanbul’a dönmesi için gönderdiği mektuplar onu ikna etmedi. Bu arada Osmanlı hükümetinin iadesi için yaptığı girişimlerden korkan Temo Romanya vatandaşlığına geçti (Mart 1898). Temo’nun faaliyetlerinden endişelenen Osmanlı yönetiminin Romanya’ya gönderdiği Necip Melhame Paşa ile tartıştıktan sonra onu düelloya davet etmesi ve Melhame’nin kaçışı, Temo’nun cemiyetteki prestijini arttırdı.

1902-1903 yıllarında altı ay süreyle göz hastalıkları ihtisasını tamamlamak üzere Paris’te kaldı. Paris’e gittiğinde Makedonya Bulgar İhtilal Komitesi tarafından Osmanlı yönetimi aleyhine yapılan olumsuz propagandaya şahit oldu ve propagandanın uydurma haberler içerdiğini delilleri ile birlikte veren bir layiha düzenleyerek kendi imkanları ile yayımlattı. Avrupa şehirlerinde bulunan Jön Türk liderleriyle görüşmeler yaptı. Abdülhamid’in idareyi İttihatçılara bırakması halinde eğitim alanında yapılacakları ilişkin hazırlık çalışması yapmayı üstlenerek ilkokullar üzerine bir tasarı hazırladı. Türkçeye uygun bir alfabe oluşturulmasını öneren 8. madde tasarının en dikkat çekici hususlarından biri olarak değerlendirilir.

Osmanlı İttihat ve İnkılâp Cemiyeti’nin II. Abdülhamid’e karşı düzenlediği başarısız bombalı suikast girişimlerinde aktif rol aldı (1904). Köstence’ye döndükten sonra Köstence’deki Türk okulundaki ıslahat çalışmaları ile ilgilendi. Jön Türklerin önemli bir bölümü Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında yeniden teşkilatlanınca yeni örgütün Köstence’deki Romanya merkez şubesinin başına getirildi (1906). Aynı dönemde Ndihma, Shpresa ve Bashkimi adlı Arnavut örgütlerinde de görev aldı. Romanya’da yaşayan Arnavutları örgüte kazanmak için yoğun çaba sarf etti. Romanya’da 1906 yılının sonlarına doğru 3 Arnavut cemiyetinin birleşmesi ile Başkim (İttihat) Cemiyeti kurulmasına öncülük etti.

Osmanlı hükümetinin Balkanlar’daki Jön Türk hareketlerine baskısını artması sonucu “İslam Eğitiminin İlerlemesi (Terakkî-i Maarif-i İslamiye)” adıyla bir kamuflaj örgüt kurmaya ve faaliyetlerini bu ad altında sürdürdü.[3] 1907’de Paris’te gerçekleşen Jön Türk kongresinden sonra Rumeli şubesi Manastır, Kosova, Selanik’teki askeri kuvvetler içinde propaganda faaliyetlerini yoğunlaştırdı; gazete, broşür ve mektuplarla bir ihtilal süreci başlattı.

Temo, II. Meşrutiyet’in ilanın Köstence’de büyük bir miting ile kutladıktan sonra kutlama için Romanya’dan İstanbul’a giden 152 kişilik heyette yer aldı. İstanbul ve Selanik’te kurucusu olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden beklediği ilgiyi görmediği için büyük hayal kırıklığı yaşadı. İstanbul’da önce Beyoğlu Mutasarrıflığı sıhhiye müfettişliğine tayin edildi; II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra Darülaceze müdürlüğüne getirildi

Buradaki icraatı, başta Dahiliye Nâzırı Talat Paşa olmak üzere İttihatçıların tepkisine yol açtığı için istifa etmek zorunda kaldı. İttihat ve Terakki Cemiyetinin değişen yapısı içerisinde kendisine bir yer bulamayan Temo, Osmanlı Demokrat Fırkası adıyla yeni bir fırkanın kuruluşuna öncülük etti ve başkanlığına seçildi (6 Şubat 1909). Programı bütünüyle Romanya Demokrat Fırkası programından alınan fırkanın faaliyetleri, Temo’nun İttihatçılarla olan bağlarının tamamen kopmasına yol açtı. Temo, fırkanın yayın organları olan Hukuk-ı Beşer, Selâmet-i Umumiye, Genç Türk, Türkiye, Yeni Ses gazetelerinde İttihatçılar aleyhine çoğu imzasız yazılar yazdı. Bir taraftan da kurucusu olduğu İttihat ve Terakki’nin Nuruosmaniye’deki merkezine devam ediyor ve bu fırkanın yayın organı olan Şüra-yı Ümmet’te tıbbî makaleler neşrediyordu. Temo’nun ve fırkasının tutumu İttihatçıların sert tepkisine sebep oldu. Talat Paşa, memur olduğu için politikayı bırakması gerektiğini ileri sürerek Temo’yu uyardı. Ayrıca Edirne ve Tekirdağ’da çıkan kolera hastalığıyla mücadele etme görevini vererek İstanbul’dan uzaklaştırdı (1911).

Edirne’deki görevi tamamlandıktan sonra 1911 yılı ocak ayında İstanbul’dan ayrılarak Köstence’ye gitti.

Temo, Balkan Harbi sırasında yedi kişilik bir Rumen Kızılhaç heyetinin başkanı olarak 1913 yılında kısa bir süre için İstanbul’a gelmiştir. Yaşamını sürdürdüğü Mecidiye’de şık adlı Türkçe bir gazete yayımlamaya başladıysa da (Şubat 1914) fazla devam ettiremedi. Türkçenin Latin harfleriyle yazılması hakkında çalışmalarını sürdürerek bugünün Türkçe alfabesine benzeyen bir alfabe hazırladı, öğretmenlere dağıttı. Abdullah Cevdet’in İstanbul’da İçtihad dergisini bu alfabe ile çıkarmasını istediyse de bu düşünce uygulanamadı.

Arnavutluk’ta meydana gelen kral aleyhtarı hareketler üzerine Prens Wilhelm von Wied’in kurtarılması için Draç’a (Durazzo) gitti (1914). Üç ay sonra tekrar Mecidiye’ye döndü. Romanya I. Dünya Savaşı’na girince Temo da binbaşı olarak savaşta görev aldı. Mütarekeden sonra Paris Barış Konferansı’na giden Arnavut heyetine katılarak sınır tayini alt komisyonunda çalıştı.

Romanya’ya döndükten sonra Liga Poporului (Ahali Fırkası)’ye katılan İbrahim Temo, bu partiden Caliacra senatörü olarak 1920-1922 yıllarında Romanya Parlamentosu’nda görev yaptı. Partinin Mecidiye kazası başkanlığını 1937 yılına kadar sürdürdü.

Parlamentodaki görevi sırasında Romanya ile Sırbistan arasında Tuna üzerinde bulunan Adakale nahiyesi ile ilgili çıkan bir sorun üzerine konuyu parlamentonun dikkatine sunarak adanın Romanya’ya katılmasına katkı sağladı Türk dergilerinde tıbbi ve siyasî yazılar yayımlamayı sürdürdü. 1936’da Balkan Birliği Tıp Kongresi’nin Romanya temsilcisi olarak İstanbul’a gitti. 1937’de Atatürk’ü Niçin Severim başlıklı 16 sayfalık bir broşür yayımladı.

1922 yılından itibaren İctihad ve Yolların Sesi gibi Türk dergilerinde tıbbî ve siyasî yazılar yazmaya devam etti. 5 Ağustos 1945’te Mecidiye’de vefat etti.

Temo’nun Bursa ve Balıkesir ziyaretlerini anlatalım. İbrahim Temo, Cumhuriyetin ilanından sonra sık sık Türkiye’ye gelmiştir. Bu ziyaretlerin birinde yolu Balıkesir’e düşer. Balıkesir’de yeni yapılan Hastaneyi ziyaret eder. Başhekim ve diğer hekimlerle beraber hastaneyi gezerken bir hasta koğuşunun duvarında Cemiyeti beraber kurdukları Doktor Çerkes Mehmet Reşid Bey’in resmini görünce çok duygulanır.

Başhekim, “Şehrimizin mutasarrıfı iken hastahanemizi yeniden yaptıran bu fikirdaşınızı Gülhane mektebimizin, gülü ittihadın ilk kurucusu olduğu için teberrüken resmini astık” dediler. Ben o resmin karşısında onun iyi kötü işlerini hatırıma getirmeden, elim kalbimin üzerinde bir dakika maziye teveccühen düşündüm, gözlerim yaşla doldu. Muayene odasına gittiğimde, Mehmed Reşid’in vatana olan hizmetinden bahsettikten sonra arkadaşlara:

Sakın sanman hayalin bu kartona düşen şekli,
Ebed âdad elektronlarla her daim müzeyyendir.
O menkuştur ezelden safhai vicdanı millete,
Silinmez; çünkü ressamı onun, nunvelkalemdendir

diye yazar.

Temo, Balıkesir’den Bursa’ya geçer.

Bursa’da Banyoları gezdiği sırada Kükürtlü’den Çekirge’ye çıkarken cadde üzerinde hürriyeti müteakip Meclis-i Mebusan’a başkanlık eden Ahmet Rıza Bey’i, kızının elinden tutarak dolaşırken görür. Temo’nu yanında eşi ve kızı vardır. Karşılıklı hâl hatır faslından sonra, Ahmet Rıza Bey uzun sakallı başını sallayarak: “Eh Temo Bey arkadaş, biz bunun için mi çalıştık, vücut yıprattık, bu neticeyi mi bekliyorduk” diyerek teessüflerini gösterir.

Temo, “Azizim elbet bunu beklemezdik, lakin hürriyetin ilanından sonra arkadaşlarınızın tuttukları zigzaklı yol ve uzağı görmemelerinden başka ne beklenirdi. Beni vatandan ikinci defa kaçırdınız, şimdi tekrar nefes almaya, bu mübarek topraklara yüz sürmeye geldim. Sabır edelim, çalışalım, ümidi kesmeyelim” diye cevap verir.

Temo, çekirgeye çıkarken sağdaki mezarlıktan bir ağlama sesi duyar, mezarlığa girip baktığında yeni kırılmış bir mezar taşını görür. Mezar taşını okuyunca mezarın Karagöz’e ait olduğunu anlar.

Mezar yaşında bir manzume vardır:

Derğehi âli abade müstakim ol kemteri
Gösterir vahdet ilin kalkıkta kesret perdesi.

İkinci gelişinde müzeye dönüştürülmüş Ulucami medresesinin koridorunda görür (Yeşil Medrese olmalı 1923 yılında Türk-İslam Eserleri Müzesi oldu). Bu durum, Temo’yu rahatsız eder. İstanbul’da yayımlanan Karagöz gazetesine bir mektup gönderir ve mezarın bakıma alınması ve mezar taşının tamiri konusunda önayak olmalarını ister ama gazeteden ses çıkmaz.

Atatürk, hiçbir pakta üye olmamış ama batıda Balkan Antantını (9 Şubat 1934), doğuda ise İran ve Afganistan’ın katılımıyla (8 Temmuz 1937) Sadabad paktını kurmuştur.

1936 yılında Balkanlar İttihadı Tıp Kongresi İstanbul’da toplanır. Romanya’dan gelen heyette İbrahim Temo da vardır. Temo ve kongreye katılan doktorlar Yalova’ya oradan da otomobillerle Bursa’ya gelirler. Bursa’dan Uludağ’a çıkarlar. Zirveye yakın bir yere inşa edilen genç dağlılar misafir evine giderler. Burada kendilerine çay ikram edilir.

Yaşı 74’ü bulmuş olan Temo, “Uludağ’a bir asansör konsa da, benim gibi yaşlıların bacaklarının imdadına yetişilse” der ve Uludağ için şu şiiri yazar:

Uludağdan hitah erdi, dedi ki bak ey gafil,
Benim turuma çıkmışken beni dinle kulak ver sen
Yapış damanına ilmin bu esrarı bulup faş et,
Ne kuvvet var tabiatta görüpte aczini bil sen,
İşit Musa kulağı ile, Muhammed göziile bak gör,
Atıl hikmet kucağına demadem durmayıp Yüksel.

*

İbrahim Temo, 1939 yılında yazdığı hatıratında halen Bursa’da yaşayan emekli bir tabip binbaşıdan bahseder: Arif Hikmet Bey.
İbrahim Temo, Sultan Abdülhamit’e bir suikast planlar. Eylemi Romanya’nın Tutrakan bölgesinde öğretmenlik yapan Arif Hikmet Bey gerçekleştirecektir. Rumeli köylüsü kılığına giren Arif Hikmet Bey, yanında bombalarla İstanbul’a gelir. Sultanahmet civarında keşif yaparken bir arkadaşı onu tanır. Arkadaşını çeşitli bahanelerle atlatmayı başaran Arif Hikmet Bey, takip edildiği şüphesine katılır ve kiraladığı bir kayıkla bombaları denize atar.

*

İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’ni uranlardan İshak Sûkuti San Remo’da tedavi görürken veremden ölür. İbrahim Temo yaşamını Romanya’da sürdürür. Çerkes Mehmet Reşid Bey İttihat ve Terakki’nin iktidarında ön saflarda görülmez. Mütareke imzalandıktan sonra Diyarbakır Valisi olduğu dönemde Ermenileri tehcir sırasında soykırıma uğratmak suçlamasıyla Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildi ve idama mahkûm edildi. Hapisten kaçmayı başaran Reşid Bey, polis tarafından kuşatılınca intihar etti.

Diğer kurucu Abdullah Cevdet Bey, devrimden sonra hemen İstanbul’a dönmedi. 1910’da İstanbul’a döndü, siyasete girmedi. Kendi matbaası İçtihad Evi’ni kurdu. “Kütüphane-i İçtihad” dizisini yayımladı. Cağaloğlu’ndaki evi, aydınların sık sık gelip gittikleri, tartıştıkları bir mekân hâlini aldı ve bu özelliği, Abdullah Cevdet Bey’in vefatına kadar da sürdü.

Eserleri:

İbrâhim Temo, yukarıda belirtilen dergilerde yazdığı makaleler ve risâle:

-Aile Tabibi (İstanbul 1308);

-Tagaddî ve Devâm-ı Hayat (İstanbul 1312); Kuduz Hastalığı Üzerine Varaka-i İmtihâniyye: Thèse sur le rage (İstanbul 1313, mezuniyet tezi);

-Hareket (İstanbul [Bükreş] 1313); Tabâbet-i Avam ve Hıfz-ı Sıhhat (Mecidiye 1925);

-Atatürk’ü Niçin Severim (Mecidiye 1937),

-İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Teşekkülü ve Hidemât-i Vataniyyeü

-İnkılâb-ı Millîye Dair Hâtırâtım (Mecidiye 1939) adlı kitapları kaleme almıştır.

EK:

İshak Sükûti (1868-Şubat 1902, San Remo): Diyarbakır’da, fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Sükûtî, Kuleli Askerî Tıbbiye İdadisinden mezun olduktan sonra, 1887’de Sarayburnu’ndaki Gülhane Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriyesine kaydoldu.

Hürriyetçi fikirlerin çok yayıldığı bu okulda bir yandan tıp tahsil ederken diğer yandan Nâmık Kemal, Ziyâ Paşa ve Ali Şefkatî gibi hürriyet taraftarı yazarların eserlerini gizlice okuyup bunları bazı arkadaşlarına da verdi. Kendisi gibi taşradan gelmiş olan İbrahim Temo ile beraber okulda hürriyet yanlısı ve istibdat karşıtı fikirlerin yayılmasına ön ayak oldu. 1887’de Gülhane Askerî Tıbbiyesi’ne girdi. 1889’da İbrahim Temo ile birlikte (sonradan İttihat ve Terakki adını alacak olan) gizli bir cemiyetin temellerini attı. Okul dışında gizli toplantılar düzenleyerek tıbbiye, harbiye, mülkiye ve medrese talebelerinden birçok kişinin cemiyete girmesini sağladı.

Tahsilini tamamlayarak, tabip yüzbaşı oldu. Cemiyet faaliyetleri öğrenilince Rodos Kalesi’ne sürüldü. Buradan kaçtı. Bir süre Mısır’da kaldı. Paris’e yerleşti. Sonra ise İsviçre’ye geçti.

1897’de Abdullah Cevdet, Edhem Ruhi, Tunalı Hilmi, Ahmed Nuri, Mustafa Ragıp gibi arkadaşlarıyla birlikte Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Cenevre Şubesi’ni kurdu. Osmanlı Gazetesi’ni yayınlamaya başladı. 1897’de bütün Avrupa’da cemiyetin fiilî lideri durumuna yükseldi. Sükûtî, cemiyetin malî durumunu güçlendirmek ve Mısır kolunu yeniden örgütlemek üzere Ağustos 1897’de Kahire’ye gitti.

Aynı yıl, cemiyetin Kahire Şubesi’nin kurulmasına da öncülük etti. Hükûmet bu çalışmalardan tedirgin oldu. Vazgeçerlerse onlara mesleklerine uygun görevler verileceğini belirtti. 1 Aralık 1897’de Abdullah Cevdet’le beraber Cenevre’de Osmanlı adıyla bir gazete çıkardı. Gazete için gerekli parayı sağlamak amacıyla 1898 yılı ortalarında padişahın temsilcileriyle yeni bir pazarlığa girdi. Osmanlı gazetesinde kullandıkları sert dili yumuşatmaları karşılığında bazı Jön Türk liderlerine aylık bağlandı. Sükûtî bu paranın önemli bir kısmını Osmanlı gazetesinin sürdürülmesi için harcadı. Fakat hükümetten maaş kabul etmesi ona duyulan güvenin sarsılmasına, cemiyetin yurt içi şubelerinde hayal kırıklığına ve Paris şubesinin lideri Ahmet Rıza Bey ve ekibiyle arasının açılmasına yol açtı.

İshak Sükûti ve arkadaşları, Trablusgarp’taki 78 siyasi tutuklunun serbest bırakılması karşılığında bu öneriyi kabul etti. İshak Sükûti anlaşma uyarınca Roma Büyükelçiliği’nde doktorluk görevi aldı.

Sürgünlük yıllarında vereme yakalanan İshak Sükûti, hava değişimi için gittiği San Remo’da 9 Şubat 1902’de öldü. Bu tarihten yedi yıl sonra Sükûtî’yi hiç tanımamış olmakla birlikte onun hayranlarından olan Rıza Nur bizzat Avrupa’ya giderek kemiklerini İstanbul’a getirdi ve Divanyolu’ndaki Sultan II. Mahmut Türbesi’nin yanına gömülmesini sağladı.

Sükûti’nin siyasi ve fikri faaliyetlerinin önemli bir cephesini gazeteciliği oluşturur. Paris, Londra, Cenevre, Brüksel, Roma ve Kahire’deki Jön Türk gazetelerine yazılar yazdı. Osmanlı’da çıkan yazılarının birçoğu Sultan Abdülhamid yönetimini eleştiren makalelerdir. Gazetede ayrıca Arnavutluk, Girit meselesi, kadınların özgürleştirilmesi, Panslavizm ve Rusya konuları işlenmekte, Rusya’ya ve Rusya Müslümanlarına ait yazılar yer almaktadır. Osmanlı gazetesini çıkaranlarla temas halinde olan Gaspıralı İsmail Bey’in çıkardığı Tercüman gazetesi Osmanlı gazetesinin sayfalarında övülmekte, gazetenin Rusya Müslümanları arasında eğitimi canlandırmak için sebatla çalışması takdir edilmektedir.

Mehmed Reşid Bey (8 Şubat 1873-6 Şubat 1919): İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesi doktor ve I. Dünya Savaşı sırasında DiyarbekirValisi olan Çerkes asıllı Osmanlı asker ve devlet adamıdır. Ailesi, Şahingiray soyadını almıştır. Mehmed Reşid 8 Şubat 1873’te Kafkasya’da bir Çerkes ailesinde dünyaya geldi. 1874 yılında Rus baskıları sonucu ailesi Osmanlı İmparatorluğu’na göç etti.

Mehmed Reşid, öğrenimini İstanbul’da Gülhane Askerî Tıp Akademisi’nde tamamladı ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından biri oldu. 1894 yılında Haydarpaşa Askerî Hastanesi’ne Düring Paşa’nın yardımcısı olarak atandı.

1897 yılında devrimci faaliyetleri nedeniyle tutuklanarak Trablusgarp’a sürüldü. Burada doktorluk yaptıktan sonra 1908 Jön Türk Devrimi’nin ardından İstanbul’a geri döndü. Daha sonra 1909 yılında ordudan ayrılarak İstanköy kaymakamlığı ile Humus, Kozan, Rize ve Karesi mutassarıflığı yaptıktan sonra 1915 yılında Diyarbakır Valisi olarak atandı. Görevi sırasında Ermeni mahallesinin girilemeyen sokaklarına girdi. Çok sayıda asker kaçağı, silah ve mühimmat ele geçirdi. Bölgede yaşayan 120 bin Ermeni’nin Musul’a tehcirini yönetti. Bir yıl sonra Ankara valisi oldu. 1917 yılında Talat Paşa tarafından azledildi.

Mehmet Reşid Bey, Diyarbakır Valisi olduğu dönemde Ermenileri tehcir sırasında soykırıma uğratmak suçlamasıyla Bekirağa Bölüğü’ne hapsedildi ve idama mahkûm edildi.

25 Ocak 1919 günü Dr. Reşit Bey, bazı kimselerin yardımıyla tutuklu bulunduğu ceza evinden kaçmayı başarır. İngiliz Yüksek Komiserliğinin, İngiltere gönderdiği raporda Reşit Bey’in firarından Osmanlı Hükümeti’nin sorumlu olduğunu bildirmesi ve İstanbul Basınının da Hükümete saldırmasıyla çileden çıkan Damat Ferit Paşa, Dr. Reşit Bey’in yakalanması için tüm güvenlik teşkilatını seferber eder. Anadolu’ya geçmeye çalışan Reşit Bey, 6 Şubat 1919 günü Beşiktaş ve Nişantaşı civarında, etrafı kuşatılınca teslim olmaktansa cebinden çıkardığı tabancasını şakağına dayayarak intihar eder.

Cebinden şu ifadelerin yazılı olduğu bir mektup çıkar:

“Pek sevgili refikam(eşim) ve çocuklarım… firarımdan dolayı Muhafız Paşa ile Polis Müdürü bütün şiddet ve kuvvetleriyle beni arıyorlar. Ermeni tazıları da bunlara iltihak etmişlermiş. Gayretsiz ve hissiz bazı dostlarımın ihmali, programımı sekteye uğrattı. Utanmadan, teslim olması gerektiğini tavsiye ediyorlar. Neticeyi karanlık görüyorum. Yakalanıp hükümetin oyuncağı, düşmanlarımın eğlencesi olmamak için son dakikada intihar etmek fikrindeyim. Revolverim bir dakika yanımdan ayrılmıyor ve hazırdır.

Hayatımın bence hiçbir kıymeti kalmadı. Bir müsait vakitte milletime son vazifemi yapar ve hayatımın bakiyesini tamamıyla size harcamak ve tahsis ederim ümidiyle yaşamak isterdim. Ne çare, her istenilen olmadı. Sizi milletim için ihmal ettim. İstikbalinizi düşünemedim. Herkes beni Ermeni malı ile zenginleşmiş biliyor. Hâlbuki sizi temin-i maişetten (geçiminizi sağlamaktan) aciz bırakıyorum. Bu da talihin bir cilvesi yahut nankör bir milletin gafletidir. Beni en ziyade mütellim edeb Refikamın bakiye-i hayatıdır. Kendisine saf bir aşk ve muhabbetten başka bir şey bırakamıyorum. Hayatının son zamanlarının zehirlenmesine sebep oldum. Şimdi de matem içinde bırakıyorum. Beni affet sevgili Mazlumem, şahsında ismin gibi mazlummuş.

Son ricam şudur; Refikam bütün metanetini toplayarak, çocuklarımızı bize layık bir his ve fikirde yetiştirsin. etanetini toplayarak, Çocuklarımızı bize layık bir his ve fikirde yetiştirsin. Çocuklarımda annelerine muti ve hürmetkâr olsunlar ve onu hiç üzmesinler. Ahlaklı, metin ve ilim ve marifet sahibi olsunlar. Kayınpederim ve kayınvalidemden de rica ederim.; Mazlumenin bol bir şefkatte ve tatlı muameleye çok muhtaç olduğunu unutmasınlar ve çocuklarıma öksüzlüklerini hissettirmemeye çalışsınlar.

Ziyade yazmaya teessürüm manidir. Mazlumem, Nimetim, Şinasi, Cezmi, Fikret, İsmet ve Cehdi yavrularım hepiniz gözümün önündesiniz. Ben sizi gıyaben değil, adeta karşımda hissediyorum. Ne olurdu hepinizi birer defa öpüp kokladıktan sonra ölseydim. Kayınpederimi ve kayınvalidemi muhabbetle kucaklarım. Dostlarıma ve sevdiklerime selam söylersiniz. Belki bu satırlardan sonra daha çok yaşarım. Fakat belki de size son hitabımdır. Elveda sevdiklerim.
Son nefesine kadar sizi seven ve unutmayan Reşid”

Abdullah Cevdet (9 Eylül 1869-29 Kasım 1932): fikirleri, İkinci Meşrutiyet dönemi düşünce yapısının şekillenmesinde etkili oldu. Sonradan İttihat ve Terakki’ye dönüşecek İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti’nin kurucusu dört tıbbiyeliden birisidir.

Yaşantısı siyasal alanda etkin görevler alarak değil, bir düşünce üreticisi olarak devam etti. Dönemindeki ana düşünce akımlarının çerçevesinde kendine özgü görüşler geliştirerek düşünce tarihinde özel bir yer edindi. Türkiye’nin ilk kadın ve işçi hakları savunucularındandır. Tıp, felsefe, sosyoloji, siyaset alanlarında yetmişten fazla eserin yazarı veya çevirmenidir.

9 Eylül 1869 günü Arapgir’de dünyaya geldi. İlköğrenimini Hozat ve Arapgir’de tamamladıktan sonra ailesiyle Harput’a gitti. 1885’te Ma‘mûretülaziz (Elazığ) Askerî Rüşdiyesi’nden mezun oldu. On beş yaşında İstanbul’a giderek Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisine girdi. Üç yıl sonra mezun oldu ve eğitimine Askeri Tıbbiye’ye devam etti.

Tıbbiyedeki öğrenciliği sırasında okulda hâkim olan biyolojik materyalist eğilimlerden etkilendi. Ludwig Büchner’e ait, kendisini çok etkileyen “Kraft und Stoff” adlı kitabın bir bölümünü biyolojik materyalist görüşleri herkesin anlayacağı bir dille anlattığı için “Fizyolociya-i Tefekkür” (1890) adıyla Türkçeye çevirdi. Aynı yıl beyin fonksiyonları üstüne “Dimağ” adlı kitabı yayımladı. Ertesi yıl İslâm âlimleriyle biyolojik materyalist filozofların fikirlerini bağdaştırmaya çalışan “Fünûn ve Felsefe” adlı çalışmasının ilk taslağını hazırladı. Okuldaki son yılında biyolojik materyalizm ve beyin fonksiyonları üzerine “Fizyolociya ve Hıfz-ı Sıhhat-i Dimâğ” ve “Melekât-ı Akliyye” adlı iki kitap daha yayımlayan Abdullah Cevdet, aynı konular üzerinde Maârif, Musavver Cihan ve Resimli Kitab mecmualarında makaleler yazdı.

1889’da dört arkadaşı ile birlikte “İttihad-ı Osmâni Cemiyeti” adını verdikleri bir cemiyet kurdular. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne dönüşen bu cemiyet, 1908 Devrimi’ni gerçekleştirdi. II. Abdülhamit’e karşı yürütülen propagandanın önde gelen isimlerinden biri olan Abdullah Cevdet, siyasal faaliyetleri nedeniyle öğrenimi boyunca birkaç kez tutuklandı, bir süre okuldan uzaklaştırıldı.

Tıbbiye’deki öğrenciliği sırasında edebiyatla da ilgilendi ve Abdülhak Hamid’in isteğine uyarak şiirlerini kitap haline getirdi. 1890 yılında yayımladığı ilk şiir kitabı Hiç’ten sonra Tuluat (1891) ve Masumiyet (1893) adlı şiir kitaplarını da yayımlamıştır.

Temmuz 1894’te tıp öğrenimini tamamladı, göz hekimi oldu. Okulu bitirdikten sonra İstanbul’da Haydarpaşa Numune Hastanesi’nde göreve başladı. Kolera salgını nedeniyle aynı yıl kasım ayında geçici görevle Diyarbakır’a gönderildi; İttihat ve Terakki’nin Diyarbakır şubesini kurdu. Bu şehirde bulunduğu sırada Mehmet Ziya Gökalp’in cemiyete intisabına önayak oldu. Bu arada Büchner’in Natur und Geist adlı eserini Goril adıyla çevirdi. Eseri, “Hikmet Müslüman’ın kayıp malıdır.” hadisiyle sundu.

1895’te İstanbul’a döndüğünde İttihatçı hareketleri tehlikeli görüldüğünden bozgunculukla suçlanarak tutuklandı ve başkentten uzaklaşması için Trablusgarp Merkez Hastanesi’nin göz hekimliğine getirildi. Fakat cemiyet adına çalışmalarına orada da devam etti. Bir buçuk yıl görev yaptıktan sonra hapsedildi. Dört ay sonra serbest bırakıldığında], Fîzan’a sürülmesinin kararlaştırıldığını öğrenince, önce Tunus’a kaçtı; oradan 1897 yılında Fransa’ya geçti.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iki gruba ayrıldığını, Mizancı Murat ve arkadaşlarının Serhafiye Ahmed Celâleddin Paşa arasında imzalanan anlaşma gereğince İstanbul’a geri döndüğünü gördü. Cenevre’ye geçerek Tunalı Hilmi ve Dr. Çerkez Mehmet Reşit gibi Jön Türklerle buluştu. İki fırkaya ayrılan Jön Türklerden Ahmet Rıza Bey’in liderliğindeki gruba katıldı. İshak Sükûti ile birlikte derneğin yayın organı olan Osmanlı gazetesini Türkçe-Fransızca olarak çıkardı ve istibdat karşıtı yazılar yazdı. Batı eserlerinden çeviriler yaptı; çevirdiği yapıtlar arasında Schiller’in Giyom Tell adlı draması vardır Ayrıca Vittorio Alfieri’nin, “Della Tirannide” (1789) adlı kitabını, “İstibdad” adıyla çevirdi. Cenevre’de yayınladığı şiir kitaplarından birisi olan “Kahriyat ” adlı eserinde sanat kaygısından ziyade siyasi özlemlerle kaleme alınmış özgürlük, vatan sevgisi temalı olan ve hemen hemen hepsi II. Abdülhamid hakkında olan, onu hürriyet düşmanlığı ile suçlayan şiirlere yer verdi.

Yayımladığı yazılardan rahatsız olan padişah Abdülhamit, siyasi yazılar yazmaması ve İstanbul’a dönmemesi koşuluyla kendisini Viyana elçilik doktorluğuna atamayı önerince teklifi kabul etti. 1903’e kadar Viyana sefareti tabipliğini sürdürdü. Bu görevi sırasında belirli ölçüde muhalefete devam etse da daha çok şiirle meşgul oldu ve sembolist şiir çevrelerinde ilgiyle karşılanan kitaplar yayımladı.

Siyasî faaliyetlerini gizlice devam ettirdiğini saraya bildiren büyükelçi Mahmut Nedim Paşa’yı tokatlaması üzerine 1903’te Avusturya’dan sınır dışı edildi. Cenevre’ye dönerek Ethem Ruhi Bey ile buluştu; Osmanlı İttihat ve İnkılap Cemiyeti’ni kurdu ve örgütün yayın organı olarak yeniden Osmanlı gazetesini çıkardı.

1904’te İçtihad adlı bir basımevi kurdu. Basımevinde Batılılaşma yanlısı eserler bastı, İçtihad adlı bir dergi çıkardı. 1904 yılından öldüğü 1932 yılına kadar dönem dönem kesintiye uğramakla birlikte Cenevre, Mısır ve İstanbul’da bu dergiyi yayımlamayı sürdürmüştür.

Abdullah Cevdet, 1905’te Osmanlı hükümetinin baskısı sonucu İsviçre hükümeti kendisini sınır dışı ettiğinde, basımevini Kahire’ye taşıdı.

Kahire’de Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’nin önemli bir üyesi haline geldi. 1906’da başlayan ve bazı vergilerin kaldırılması ile birlikte meşrutiyet talebini de dile getiren Erzurum ayaklanmasını destekleyen yazılar yazdı. Meşrutiyet ilan edildiğinde hemen yurda dönmedi, bir süre daha Mısır’da kaldı.

1910’da İstanbul’a döndü. Kendi matbaası İçtihad Evi’ni kurdu. “Kütüphane-i İçtihad” dizisini yayımladı. Cağaloğlu’ndaki evi, aydınların sık sık gelip gittikleri, tartıştıkları bir mekân hâlini aldı ve bu özelliği, Abdullah Cevdet Bey’in vefatına kadar da sürdü.

İttihat ve Terakki yönetimine karşı eleştirel tutumu nedeniyle baskılara maruz kalan Abdullah Cevdet Bey, 1914’te basımı durdurmak zorunda kalmıştı. İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kuruluşunda rol oynadı, Kürt Teali Cemiyeti’nde de çalıştı. “Seçkin” insanların yetişmesine yönelik bir eğitimi ve biyolojik materyalizmi savunan Abdullah Cevdet Bey, daha cumhuriyet kurulmadan yıllar önce Latin harflerine geçilmesi gerektiğini vurguladı ve kadın hakları konusundaki görüşleriyle dikkat çekti. Bahâîlik hakkında hazırladığı yazı dizisi ile dinî çevrelerin tepkisini çekti, kovuşturmaya uğradı.

İşgal yıllarındaki İngiliz yanlısı tutumu ve Kürt milliyetçisi örgütlerde yer almasından dolayı I. Dünya Savaşı sonrasında siyasal iktidarın gözünden düşmüştü. Cumhuriyet döneminde hakkında ömür boyu devlet hizmetinden men cezası verildi. Ömrünün kalan kısmını şiir yazarak, çeviri yaparak ve İçtihad’ı neşri ile uğraşarak geçirdi. Shakespeare’den Mevlânâ’ya ve Ömer Hayyam’a uzanan geniş ilgi alanında tercümeler ortaya koydu.

29 Kasım 1932’de İstanbul’da kalp krizinden hayatını kaybetti.

  • Hiç (1890)
  • Türbe-i Masumiyet (1890)
  • Tulûat (1891)
  • Ramazan Bahçeleri (1891)
  • Dimağ (1890)
  • Fizyolacya-i Tefekkür (1892)
  • Fünun ve Felsefe (1897)

Çevirileri

  • Weber’den “Asırların Panoraması”
  • Gustave Le Bon’dan “Asrımızın Hususu Felsefiyesi”
  • Hayyam’dan “Rubaiyat”
  • Mevlana’nın Divanından Seçmeler
  • Gustave Le Bon’dan “Dün ve Yarın” (1921)
  • Gustave Le Bon’dan “İlm-i Ruh-i İçtimai” (1924)
  • Gustave Le Bon’dan “Ameli Ruhiyat” (1931)
  • Jean Meslier’den “Akl-ı Selim (Sağduyu Tanrısızlığın İlmihali) (1928)

ESERLERİ:

1.İnkılap Niçin ve Nasıl Oldu? (Mısır 1909)
Dr. Mehmed Reşid Bey’in küçük yaşlardan başlayarak yazdığı anılarından bir bölümü sağlığında “Cevri” takma adıyla yayınlanmıştır.

2.İttihat ve Terakkinin Kurucu Üyelerinden Dr. Reşid Bey’in Hatıraları, Sürgünden İntihara (İzmir 1992, İstanbul 1993)
Anılarındaki bazı bölümler ise ölümünden sonra yayımlanmış bulunmaktadır: “Dr. Reşid Bey ve Hatıraları” (Yakın Tarihimiz, Cilt: 3).

3.Sebat (1919)
Tutuklu bulunduğu sırada yayınlanan “Sebat” (1919) adlı kitabıyla kendisine yöneltilen suçlamalara açıklık getirmeye çalıştı.

KAYNAKÇA:

-Ahmad, Feroz, İttihat ve Terakki, İstanbul-2010

-Alpay, Kabacalı, Talat Paşa’nın Anıları, İstanbul-2011

-Akşin, Sina, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul-2004

-Artunç, İbrahim Balkan Savaşı, İstanbul

-Avcıoğlu, Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı-İstanbul-1998

-Avcıoğlu, Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul-1974

-Aydemir, Şevket Süreyya, Enver Paşa, İstanbul-1975

-Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, İstanbul-1991

-Aydın, Mahir, Şarki Rumeli Vilayeti, Ankara-1992

-Bardakçı, Murat, Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi, İstanbul-2013

-Bıyıklıoğlu, Tevfik Trakya’da Milli Mücadele Ankara, 1992

-Bozkurt, Abdurrahman, İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi, Ankara-2014

-Çiçek, Hikmet. Dr. Bahattin Şakir, İstanbul-2007

-Enver Paşa’nın Anıları, Hazırlayan: Halil Erdoğan Cengiz, İstanbul

-Ertem, Şefik Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’da Yüz Bin Türk Askeri İstanbul, 1992

-Fortuna, Benjamin C., Kuşçubaşı Eşref, İstanbul-2018

-Gürer, Turgut, Komitacı Fuat Balkan’ın Anılar, İstanbul-2008

-Hasan Amca, Doğmamış Hürriyet, İstanbul, 1989

-İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul, (Basım yılı yok)

-İslam Ansiklopedisi, İbrahim Temo maddesi

-Kabacalı, Alpay, Talat Paşa’nın Anıları, İstanbul-2011

-Kandemir, Feridun, Rauf Orbay, İstanbul-1965

-Karabekir, Kazım, İttihat ve Terakki Cemiyeti, İstanbul-1982

-Karabekir, Kazım, Paşaların Hesaplaşması, İstiklal Savaşı’na Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik, İstanbul-1992

-Koloğlu, Orhan, Jurnalcilikten Teşkilat-ı Mahsusa’ya, İstanbul-2013

-Koloğlu, Orhan, Üç İttihatçı, İstanbul-2011

-Kutay, Cemal, Rauf Orbay, Hayat ve Hatıratım, İstanbul-1997

-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995

-Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri (1895-1908), İstanbul-1992

-Nur, Rıza, Hayatım ve Hatıratım, İstanbul-1967

-Okar, Mehmet Ali, Osmanlı’nın Balkanlardaki Son On Yılı, İstanbul-2013

-Özyüksek, Murat, Anadolu ve Bağdat Demiryolları, İstanbul-1988

-Peker, Ekrem Hayri, Yeni Bir Cihan İmparatorluğu Kurma Mücadelesi Teşkilat-ı Mahsusa, Ankara-2020

-Ramsaur, E.E., Jön Türkler ve 1908 İhtilali, İstanbul-1982

-Sorgun, Taylan, Halil Paşa, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş, İstanbul-2003

-Sorgun, Taylan, Mütareke Dönemi, İstanbul-2007

-Stoddard, P, Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1993

– Şimşir. B.N, Malta sürgünleri, Ankara-1985

-Tansu, Semih Nafiz, İki Devrin Perde Arkası, İstanbul-2011

-Temo, İbrahim, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Teşekkülü, İstanbul-2000

-Türkgeldi, AliFuat, Görüp İşittiklerim, Ankara-2010

-Ulubelen, Erol, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul-1967

-Uzer, Tahsin Makedonya Eşkıyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi, Ankara, 1999

-Wikipedia, İbrahim Temo maddesi

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Yeniçeriler ve yeniçeri isyanların a farklı bir bakış


Ekrem Hayri PEKER : Yeniçeriler ve yeniçeri isyanlarına farklı bir bakış

12 Ekim 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

Osmanlı Devletinin en büyük savaş gücü, imparatorluğa giden yolu açan ordunun vurucu gücüydüler.

Osmanlı Beyliği büyüdükçe her taraftan savaşçılar gelmeye başladı. Orhan Bey (1326-1359), abisi Alaaddin Paşa’nın “Her çeri kırmızı börk giyiyor, bizim çerimize ak börk giydirelim, bizim çerimizi bilelim” önerisini kabul etti.

Savaşlarda ele geçirilen esirlerin bir kısmı eğitime alındıktan sonra orduya alındı. Sultan I. Murat devrinde pençik sistemine geçildi ve devşirme dönemi başladı. Devşirilenler önce Gelibolu’daki gemilere gönderiliyor, 5-10 senelik eğitimden sonra yeniçeri oluyorlardı.

Aşıkpaşazade, Neşri, Oruç Bey ve anonim tarihlerde ocağın kuruluşunun 1361 yılında, Edirne’nin fethinden sonra kurulduğunu yazarlar.

Ocağın subaylarına “ağayan-ı bektaşiyan” denilirdi. Ocaktaki Bektaşiliğin kökeni Hacı Bayram Veli ve Şeyh Edebali’ye bağlanıyor. O dönemde Osmanlı topraklarında Bayramiye, Kalenderiye gibi tarikatlar vardı. Devlet yöneticileri Bektaşiliği ocağa uygun gördüler. Bektaşilik Balkanlarda da hızla yayıldı. Nakşibendilik ise 16. Yüzyılda Osmanlı topraklarında yayılmaya başladı.

Bektaşilik, ocağın yapılanmasında önemli rol oynadı. Ocaktaki kabul, terfi törenleri ve benzer ritüeller, kardeşlik anlayışı ahilikten geçmiştir. Mesleğin gerektirdiği bekar yaşama tarzı, sadelik, sadelik, savaşçı dayanışması anlayışı ise Bektaşiliğin manevi gücünden geliyordu. 17. Yüzyılın ortalarında İstanbul’a gelen Ricaut gibi yabancı seyyahlar Bektaşilerin, ibadet etmesini bildikleri gibi iyi kılıç kullandıklarını yazarlar.

Gelibolu’daki Acemioğlan Ocağı’nda 400-500 devşirme bulunuyordu. Daha sonra İstanbul Şehzadebaşı’nda bir kışla yapıldı.

**

Ocaktaki bozulma önce yeniçerilerin evlenmesine izin verilmesiyle başladı. Evlilik izni önce yaşlı ve sınır boylarındaki askerler içindi. Daha sonra serbest oldu. Yeniçerilerin çocuklarına kuloğlu deniyordu ve bunlar II. Selim’in cülusunda yeniçerilerin emrivakisi sonucu ocağa alındılar.

Ocağa ikinci müdahale III. Mehmet (1574-1595) zamanında geldi. Bitmez tükenmez savaşlar ocağın mevcudunu azaltmıştı. Ocağa Türk ve diğer Müslüman halklar arasından asker alındı.

Savaşların sürmesi, tımar sisteminin çökmesi asker ihtiyacını arttırdı. Savaşların sürmesi, tımar sisteminin çökmesi Anadolu’da Celali İsyanları’nın nedenidir. Osmanlı düşünürleri Sadrazam Rüstem Paşa’ya verilen topraklarla 50-60 bin kişilik ordunun besleneceğini yazarlar. Ayrıca, sağlığında Sokullu Mehmet Paşa’ya bu kadar dirik verilmesi ve reayayı kendi topraklarına kaydırması da tenkit edilmiştir.

1380’lerde başlayan devşirme sistemi 1700’lere varmadan terk edilmiştir. Önce savaş esirlerinden seçilenler eğitilip orduya alınıyordu. Daha sonra “pençik” geçildi. Toplanan geçler Gelibolu ve tersane ve gemilerde beş-on yıl çalışıyordu. Sonra orduya alınıyordu.

Fatih Sultan Mehmet, bir seferi esnasında etrafında Türkçe konuşan bir asker bulamayınca, devşirilen oğlanlar Anadolu’daki Türk ailelerine belli bir süre için 1 altına satıldı ve her yıl kontrol edildiler. Sultan I. Selim zamanında Trabzon ve Karaman’dan da devşirme alındı. Ocağa Müslüman ve Türkçe bilenler alınmazken, Fatih Sultan Mehmet Bosnalı Müslümanların alınmasına izin vermişti.

Padişahlar, Birinci Ağa Bölüğü’nün birinci neferiydi. Ulufe dağıtıldıktan birkaç gün sonra ocağa gelip, 40 akçelik maaşını alırdı. Padişah üstüne bir avuç altın ekleyip, ocağa iade ederdi. Padişahın kullanımı için 61. Solak Ortası’nda bir Kasr-ı Humayun bulunuyordu.

Ocakta önemli işler için “Ağa kapusu”nda toplanılırdı. Yeniçerilerdeki her ortanın bir damgası yani arması bulunurdu. Bu damga vücuda dövme yapılır; eşyalara, giysilere, çadırlara, bayraklara, belgeler ve mezar taşlarına işlenirdi. Kazanları kutsal kabul edilir, çok önem verilirdi. Ocağa sığınanlara sahip çıkılırdı.

Ocağa alınanların yeteneklilerinin Enderun’a alınması Hristiyan reayanın çocuklarını vermek istemelerine, yeniçeri olan çocukların bir kısmının doğdukları yere muhafız olarak gönderilmeleri oradaki yakınlarından bazılarının Müslümanlığa geçmesine sebep oluyordu.

Asker ihtiyacının artması devşirme usulüne mecburen son verdi. 1687’de Acemi Oğlan ocağından çıkan 130 kişinin kaydı vardır. Osmanlının anlamsızca İran’la 1578-1639 Kasr-ı Şirin antlaşmasına kadar yürüttüğü savaşlar, İran’la savaşırken Avusturya’yla savaşılmazdı. Ama birbirini çekemeyen vezirlerin politikalarıyla 1593-1606 Zitvatorok Antlaşması’na kadar Avusturya ile savaşıldı. Sonunda Avusturya kralı, Osmanlı padişahına eşitlendi.

Bu savaşlar sonucu önce maliye çöktü. Tımar sistemi çöktü. Hazinenin para gereksinimi sonucunda tımarlar, gümrükler, madenler… Kısaca para getiren her şey iltizama verildi. Asker sayısı arttı. Artan asker sayısı hazineye büyük yük getirdi. Enflasyon sarmalı başladı. Yeniçerilerin maaşları hızla eridi. Yeniçeriler Hızla esnafa dönüştü.

Haçova Savaşından sonra yoklama yapılmış, savaşa gelmeyen ve kaçanlar tımar defterinden silinmiştir. Silinenlerin bir kısmı “celali” olmuştur.

Daha 1550’lerde tüfekli piyade gereksinimi artmıştır. Akıncı güçleri az sayıdaki tüfekli Avusturya askerlerine yenilmeye başlamıştı.

Tüfekli askerler için sekban birlikleri kuruldu. Tüfekler Anadolu’da kolayca yapılıyordu. Bu oluşum tımar sisteminin çöküşünü hızlandırdı.

Asker sayısını azaltmak için ocağın defterleri kontrol edilmiş, 1686 tarihinde 20 bin, 1771 tarihinde ise 30 bin kişi defterlerden silinmiştir. (Orhan Sakin, Yeniçeri Ocağı ve Tarihi Yasaları, s,61)

Sultan Üçüncü Selim zamanında padişaha layiha sunan Tatarcıklı Abdullah ve Moralı Osman efendiler, ocağa saygınlık kazandırılması, topçu ve humbaracılara verilen önemin onlara da verilmesini önermişlerse de Padişah ve çevresi ocaktan ümidi kestiği için bu önerilere kulak asmadılar.

Sultan II. Mahmut, Ocağın sonunu getiren fermanında, “Yüz seneden beri eski itaatlerinin itaatsizliğe dönüştüğünü bu yüzden birçok vilayet ve kalenin düşman eline geçtiğinden ” söz etmiştir. (Orhan Sakin, Yeniçeri Ocağı ve Tarihi Yasaları, s,61)

Ocaktaki yozlaşmayla ilgili günümüze kalan ilk belge yazarı belli olmayan “Mebde-i Kanûn-ı Yeniçeri Ocağı Tarihi’” adında bir risaledir. Sultan I. Ahmet’in saltanat döneminde (1603-1617) yaşadığı anlaşılan bu risaleyi yazan yeniçeri askeridir. Sayın Orhan Sakin, Yeniçeriler adlı eserinde bu belgeye geniş bir yer vermiştir. Yazar, bu risalesinde.

-Yeniçeri talimhanelerinin viran olduğunu ve örümcek bağladığını, buralarda görevlendirilenlerin ok atmayı bile bilmediklerini, kuşatılan kalelerdeki zemberekleri kullanmayı bilen kalmadığını

-Savaşa gitmeyen ziftçi, yedekçi gibi birlikler kaldırılmalı;

-Savaşa gitmeyen oturakların yarıya düşürülmeli;

-Rüşvetin yaygın olduğunu ve oda kâtiplerinin dürüst kimselerden seçilmeli;

Diye yazmıştır. Yazar, ocağa rüşvetle insan alındığını, çok kimsenin rüşvetle oturak olduğunu, sanat ehlinin sefere gitmediğini yazar.

Kale muhafızlığı dışında, ocağın görevleri arasında devriyeyle güvenliği sağlamak, yangın yerinde güvenliği sağlamak ve yangın söndürmek, gemilerde çalışmak vardı. Başarılı görülen yeniçeriler sipahi yapılıyordu.

1730’DAKİ AYAKLANMAYI BAŞLATAN PATRONA HALİLYeniçeri isyanları

Ocağın ve Osmanlının sonunu yeniçeri ocağı ve onlara destek veren ulema getirmiştir dersek abartı olmaz. Padişahlar tahtan indirilmiş ve nice devlet adamlarının canı alınmıştır. Bir padişah isyan sonucu boğdurulmuştur. İsyanların ekonomik ve sosyal boyutlarının yanı sıra devlet yönetimindeki hiziplerin çekişmesinin de etkisi olmuştur.

İlk isyan Çandarlı Halil Paşa’nın teşvikiyle çıkmış, 1446’da Edirne buçuk tepe olayıyla Sultan I. Mehmet ikinci kez tahttan indirilmiştir. Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethinden sonra bunu hayatıyla ödemiştir. Fatih Sultan Mehmet’in Gebze’de vefatından sonra savaştan yorulan yeniçeriler cihangir Cem Sultan yanlısı Karamani Mehmet Paşa’yı parçalamışlardır. Sultan II. Beyazıt’ı pasif bulan yeniçeriler Sultan I. Selim’in tahta geçmesin sağlamışlardır.

Sultan I. Selim’in Çaldıran Seferi ve dönüşte yeniçeriler sık sık ayaklanmışlardır. Padişahın Trabzon ve Karamandan Acemi Ocağı’na asker almasına sebep olmuşlardır.

Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’da bulunmadığı, Veziriazam Makbul İbrahim Paşa’nın, isyan eden hain Ahmet Paşa gailesini bertaraf etmek için Mısır’a gitmesini fırsat bilen muhalifleri yeniçerileri isyana teşvik ettiler.

Kanuni Sultan Süleyman, Edirne’den yeni dönmüş ve Kâğıthane’ye gelmişti. Padişahın yokluğundan da yararlanan yeniçeriler, 16 Mayıs 1525′te İstanbul’da başta Veziriazam İbrahim Paşa’nın sarayı olmak üzere Vezir Ayas Paşa ve Defterdar Abdüsselam gibi devlet ricalinin konaklarını, gümrükleri, dükkânları ve halkın evlerini yağmaladılar. Ertesi gün yeniçeriler ağa kapsına gelip, “Bizim bu fesada rızamız ve şenaatten haberimiz yoktur, teftiş edin bulunsun!” dediler. Yeniçeriler ilk defa bu kadar büyük çapta ayaklandılar.

Kâğıthane’de bulunan Sultan Süleyman’da askerin isyan ettiğini öğrenir öğrenmez hemen deniz yolu ile İstanbul’a gelmişti. Sultan, ilk iş olarak geniş bir soruşturma yaptırdı ve askeri tahrik ettikleri anlaşılan Yeniçeri Ağası Mustafa Ağa’yı derhal idam ettirdi. Mustafa Paşa kethüdası Bali ile Reisülküttab Haydar da olaya karıştıkları için hapsedilip, bir süre sonra öldürüldüler. Padişah iki elebaşıyı kendi elleriyle öldürdü. II. Selim’in cülusunda kuloğullarının askere alınması ve emeklilik taleplerini kabul ettirdiler.

Padişahların vezirleri damat yapmaları aralarındaki çekişmeyi arttırdı ve oluşan hizipler tahta çıkacak şehzadeyi belirlemeye başladılar.

Devlet gelirlerinin azalması bankerlerin etkisini arttırdı. Bilhassa Yahudi sermayesi etkili oldu, Yasef Nasi’nin etkisiyle Venedik’e savaş açıldı ve Kıbrıs Adası alındı.

Enflasyonun etkisiyle kapıkulu sipahileri 1589 yılında ayaklandılar. Sipahiler düşük ayarlı ulufe akçesi yüzünden Divan-ı Hümayun’u bastılar. Beylerbeyi Mehmet Paşa ve Defterdar Mahmut Efendi Padişah III. Murat’ın emriyle idam edildiler. Ekonomik gelişmeler, düşük akçe yeniçerilerin ekonomik isyanlarını başlattı. Yeniçerilerin isyanlarını esnaf da destekliyordu. Bir kısmı zaten yeniçerilerle gönüllü ya da gönülsüz ortaktı. Ayrıca yeniçeriler, orta sandıklarıyla finans piyasasındaydılar, paralarını işletiyorlardı. Bu isyanlara kara ordusunun diğer gücü sipahiler de katılıyordu.

Tarihçi Selaniki, ulufenin yarı yarıya değer kaybettiğini yazar. Yeniçeriler üç kez daha ayaklandılar. Mart 1593’te ayaklanarak sadrazamı ve yeniçeri ağasını görevden aldırdılar.

Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra İstanbul’a getirdiği 1500’e yakın ulema imparatorluktaki dinsel bakışı değiştirdi. Padişahlar üzerinde etkili oldular. Kanuni Sultan Süleyman’ın arkadaşı ve damadı Maktul İbrahim Paşa için; sonra yeniçerilerin ayaklanıp yerine tahta geçireceklerinden korktuğu için oğlu Şehzade Mustafa’nın ölümlerine fetva veren Şeyhülislam Ebussuud Efendi dönemiyle ulemanın devlet yönetiminde etkisi arttı.

“İstanbul’u duamızla fethettin” diyen Hocası Akşemsettin’e “Ben İstanbul’u kılıcımla fethettim” diyen Fatih’in dönemi kapanmaya başlamıştı.

Halktan geçici olarak toplanan avarız adlı vergi düzenli hale geldi. 1582’de 40 akça olan vergi 1600’ de 240 akçeye çıkmıştır.

Padişah III. Mehmet’in iktidarında (1595-1603) önemli banker Ester Kira’ydı. Padişahın annesi safiye Sultan’ı avucuna almış ve gümrükleri ele geçirmişti. 1 Nisan 1600’de Düşük ayarlı akçe yüzünden eyleme geçen sipahiler, sarayın rüşvet işlerini çevirdiği iddia edilen Yahudi kadın Ester Kira’yı parçaladılar. Oğulları da idam edildi. El konulan servetin in 50 milyon akçe olduğu kayıtlara geçmiştir. Bu olaydan sonra Yahudi sermayesi zayıfladı, Rumlar öne çıktı.

Yeniçeriler, Anadolu’daki Celali isyanları nedeniyle eyleme geçtiler. Padişah III. Mehmet’in kimi vezirlerin azlini, yeterli görmeyerek ayak divanına çıkarttılar. Sorumlu tuttukları saray ağalarının kellelerini istediler, istekleri yerine getirildi.

BATILI BİR SEYYAHIN GÖZÜNDEN BİR YENİÇERİ

6 Şubat 1603’de yönetimdeki hizipler arasında çekişmeler kapıkuluna yansıdı ve Sipahilerle Yeniçeriler, sadrazam değişikliği yüzünden üç gün boyunca İstanbul sokaklarında muharebe ettiler. Bütün bu isyanların fetva ile destekleyicisi “ulema sınıfı”ydı. Ulema sınıfı zaman zaman yeniçerileri isyana kışkırtmıştır. Avcı Mehmet unvanlı Sultan IV. Mehmet, savaş giderleri için halktan fazla vergi toplandığı için vergiden muaf ulemadan savaş gideri için katkıda bulunmalarını istemesi tahttan indirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Sultan I. Ahmet (1603-1617), kardeş katlini kaldırmış, yaşça büyük ve aklı başındaki hanedan üyesinin tahta geçirilmesini kanun yapmıştır. Bundan sonra şehzadelerin taşradaki sancaklara gönderilmesine son verilmiş ve şehzadeler hapis hayatı yaşamaya başlamıştır.

Bu uygulanma Osmanlı bürokrasisinin işine yaramış ve deneyimsiz padişahlar vezirlerin ve yakın çevrelerinin kuklası olmuşlardır.

Saraydaki hizipler Sultan Ahmet’in kanunu çiğneyip tahta şehzade Mustafa’yı çıkardılar. 1617-1618 yılları arasında tahtta duran padişahın dengesiz halleri sonucunda mecburen tahttan indirilmiş ve Sultam Osman tahta geçmiştir. Sultan Osman’ın iktidarı sırasında Osmanlı tarihinin en korkunç ayaklanması gerçekleşti. Vezirler, ağalar öldürüldü. Deli olduğu gerekçesiyle tahttan indirilen I.Mustafa ikinci kez tahta oturtuldu(1622-1623) ve II. Osman öldürüldü. 1623 yılında IV Murat çocuk yaşta padişah oldu. İktidar annesi Kösem Sultan’ın elindeydi.

7 Şubat 1632’de yeniçeriler Topkapı Sarayına yürüdüler. Babı hümayunu aşıp Ortakapı’nın önüne geldiler. IV. Murat’ı tehdit ettiler. Sadrazam Hafız Paşa’yı gözünün önünde parçaladılar. 2 Mart 1632 günü yeniçeriler bir kez daha saraya yürüyüp IV. Murat’ı ayak divanına çıkarttılar. Yeniçeri ağasının, defterdarın konaklarını yağmaladılar. Kapıkulu terörü haziran ayına kadar sürdü. İktidarı ele geçiren Sultan IV. Murat, zorbaları kışkırtan vezir, devlet görevlileri ve isyancı yeniçeri ağalarını idam ettirdi. Estirdiği terörle sükuneti sağladı. Kurduğu düzen 1640 yılında ölümüyle sona erdi.

Sultan İbrahim’in dengesiz hareketleri 3-4 yaşındaki kızlarını vezirlerle evlendirerek başlık alması, ümeradan hediye toplaması bardağı taşırdı ve 8 Ağustos 1648 Ocak ağaları ve ulema aralarında anlaşarak Sultan İbrahim’in tahtan indirilmesini kararlaştırdılar. 7 yaşındaki IV. Mehmet tahta oturtuldu; Sultan İbrahim 10 gün sonra boğduruldu. Çocuk yaştaki padişahın adına ülkeyi Kösem Sultan yönetmeye başladı. Padişahın annesi Turhan Valide Sultan etrafındaki hizip arasında iktidar mücadelesi başladı. Her iki taraf yeniçeri ocağından destek aradılar. Yeniçerileri birbirilerine karşı kışkırttılar.

Bu dönemde yeniçeriler, “Gerekirse Cengiz soyundan bir giray’ı tahta geçiririz” demeye başladılar. Hanedanın varisi tükendiğinde tahtın varisi Cengiz soyu kabul ediliyordu.

Ulufeleri geciken sipahiler ağalarını taşlayıp 13 Haziran 1651 isyan başlattılar. Eylemler, yağmalar, öldürmeler günlerce sürdü. Çocuk padişah IV. Mehmet ayak divanına çıktı.

Kösem Sultan, rakibesini öldürmek isterken 2 Eylül1651’deboğularak öldürüldü. Padişahın annesi oligarşisi sona erdi.

Ocak yine kaynadı ve 28 Şubat 1656’da sipahiler ve yeniçeriler ayaklandı. Çok kimse öldürüldü. Cesetler ağaç dallarına baş aşağı asıldı. Olaylar ”vak’a-i vakvakiye” diye adlandırıldı.

Bu dönemde Padişahlar İstanbul’dan kaçıp, Edirne’de yaşamaya başladılar. Sefer çıkmayan II. Selim, Edirne’yi mesken tutmuştu. Sultan I. Ahmet’le başlayan Edirne’de yaşamaya başlar, Sultan İbrahim ve sonrasında IV. Mehmet ve I. Mustafa Edirne’de yaşayan padişahlardır.

15 Eylül 1656 ile 15 Aralık 1683 tarihlerini kapsayan ve Köprülü ailesinden sadrazamların diktatörlük dönemidir. Saltanat naibesi Turhan Valide Sultan, 15 Eylül 1656’da 78 yaşındaki Mehmet Paşa sadrazamlığa getirdi. Bu şekilde II. Viyana kuşatmasına kadar 27 yıl devam eden Köprülüler devri başlamış oldu.

Köprülü Mehmet Paşa, 30 Ekim 1661’de ölmüştür. Birinci vezirlere sadrazam denmesi Köprülü Mehmet Paşa zamanında başlamıştır. Köprülü Mehmet Paşa ölürken yerine oğlunun Fazıl Ahmet Paşa’nın getirilmesini vasiyet etmiştir.1676’da Fazıl Ahmet Paşa öldü. Daha sonra ailenin damadı Kara Mustafa Paşa sadrazam oldu.

Sonra II. Viyana kuşatması felaketi yaşandı. Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa ve Kırım Hanını dinlemeyen Kara Mustafa Paşa Osmanlının yıkılışına giden yolu açtı.

Geleneksel Osmanlı-Fransız ittifakı bozuldu ve Fransa Papanın “haçlı ittifakı” çağrısına olumlu cevap verdi. Lehistan Kralı Jan Sobiyeski, Rusların savaşa girmesi için Kiev ve Smolensk şehirlerini geçici Ruslara verdi.

Osmanlı’yı bu defa Kırım kurtardı. Kırım ordusunun geldiği her savaş kazanıldı. Bozguna uğrayan ordu cepheyi bırakıp döndü ve IV. Mehmet, 5 Eylül 1687’de tahttan indirildi.

Uzun bir aradan sonra bir padişah II. Mustafa ordunun başında üç kez savaştı. İkisini kazandı. Ama 1697 yılındaki Zenta bozgunu tüm ümitleri tüketti.

İsyanlara ara verelim ve Osmanlı Devleti’nin yaptığı savaşlara değinelim.

SAVAŞLAR

Avusturya ile savaşlar

1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşı

1663-1664 Osmanlı-Avusturya Savaşı

1683 II. Viyana Kuşatması

1715-1718 Osmanlı-Avusturya-Venedik Savaşı

1735-1739 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı

1787-1791 Osmanlı-Avusturya Savaşı

İran’la yapılan savaşlar

1578 – Çıldır Muharebesi

1582 – Tiflis Müdafaası

1583 – Meşaleler Muharebesi

1603-1618 Osmanlı-Safevî Savaşı

1611-1615 Osmanlı-Safevî Savaşı

1615-1618 Osmanlı-Safevî Savaşı

1623-1639 Osmanlı-İran Savaşı

1635 – Revan Seferi

1638 – Bağdat Seferi

1723-1727 Osmanlı-İran Savaşı

1730-1732 Osmanlı-İran Savaşı

1735-1736 Osmanlı-İran Savaşı

1742-1746 Osmanlı-İran Savaşı

1775-1779 Osmanlı-İran Savaşı

Osmanlı-Rus savaşları

Bu devletlerle yapılan savaşlara 1700’lü yıllarda bir üçüncüsü eklendi, Rus Çarlığı. Avusturya-Macaristan ve Rus Çarlığı Osmanlı Devleti’ne beraber savaş açtılar. Genelde Avusturya yenildi, Rus kuvvetleri galip geldi. Avusturya savaştan çekilince elverişli şartlarda anlaşmalar yapıldı ve Osmanlının Balkanlardaki hâkimiyeti yüzeli sene devam etti.

1676-1681 Osmanlı-Rus Savaşı

1686-1700 Osmanlı-Rus Savaşı

1700-1721 Büyük Kuzey Savaşı

1710-1711 Osmanlı-Rus Savaşı

1735-1739 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı

1787-1792 Osmanlı-Rus Savaşı

1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı

1827 Navarin Deniz Muharebesi

1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı

1914-1917 Osmanlı-Rus Savaşı

Bu dönemde Avrupa’da iki güç Prusya ve İsveç, Avusturya ve Rus Çarlığına karşı Osmanlı Devleti’ne destek verdi.

P.A. Tolstoy’un Gizli Raporlarında Osmanlı İmparatorluğu

Ruslar ilk elçiliklerini İstanbul’da açtılar. O dönemde Osmanlı’da Rusya dışında Fransa, Hollanda, İngiltere’nin büyük elçileri, Avusturya küçük elçisi, Ragusa (Dubrovnik)’nin diplomatik temsilcisi bulunuyordu. Ayrıca bu devletlerin limanlarda konsolosları bulunuyordu. (Osmanlı Devleti’nin dış ülkelerde elçilikler, yoktu)

Büyük Petro tarafından özel olarak görevlendirilen Tolstoy, Osmanlı İmparatorluğu ile kendine sorulan soruları ayrıntılı olarak cevaplamıştır. Tolstoy’un raporlarına göre:

Vergiler:

Vergi gelirlerinin arttırma konusuna önem vermiyorlar. İstanbul, Edirne gibi merkezler ve bunlara komşu bölgelerden acımadan ve merhametsiz bir şekilde ağır vergi topluyorlar. (s,13)

Devlet hazinesi yağmalanıyor. Hazine-i Âmire’nin az olmasının sebebi budur. Şu an devlet giderler., halktan gelen gelirlerle karşılanmıyor. Vergi toplayanlar Hazine-i Âmire’yi rahat bir şekilde hortumlamaları yüzünden Türk devletinin ne kadar gelir elde ettiğinin hesabını yapmak imkânsızdır.

(1697-1702) yılları arasında sadrazamlık yapan Köprülü ‘nün yeğeni Amcazade Hüseyin Paşa, Karlofça Antlaşması’ndan sonra olağanüstü vergileri kaldırmak ve savaş yıllarında köylülerden toplanan vergi borçlarını iptal etmek zorunda kaldı.

XVII. yüzyılın sonlarındaki başarısız savaşlar ve bitmez tükenmez savaşlar sonucunda vergi gelirleri ciddi anlamda azaldı. Örneğin Manisa sancağında 1668-1669 ve 1701-1702 yılları arasında avarız hanelerinin sayısı 4823’den 2371’e düşmüştür.

Devlet, ülkede vergiye tabi nüfusu arttırmak için başta Türkmenler ve Kürtler olmak üzere göçebe aşiretler zorla yerleşik hayata geçirilmeye çalışılıyordu. İnşaat işlerinde, köprü ve dağ geçitlerinin muhafazasında, posta hizmetlerinde ve diğer işlerde görev alan reayaya tanınan imtiyazlar kaldırıldı.

(sultan II. Mahmut ve Fırka-yı Islahiye/ Dadaloğlu)

(Köprülü Mehmet Paşa, mali durumu düzeltmek için tedbirler aldı. Hatta bazı vakıflara el koydu.)

*

Sipahi diye adlandırılan süvari ordusunun 6 aydan önce belirlenen yere gelemediğini, donanmanın insanı olmadığını, olsa da beş aydan önce sefere çıkamadığını yazıyor.

*

XVII. yy’ın ikinci yarısında 94.979 oluşan kapıkulu askerlerinin 54.222’si yeniçeriydi. Bunların 21.428’i kalelerde görevliydi. Savaşın sonlarına doğru yeniçerilerin sayısı 70 binin üstüne çıktı. Karlofça Antlaşması’ndan sonra 33.389’a kadar azaltıldı. (İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinde kapıkulu Ocakları, cilt I)

Karlofça Antlaşması’ndan sonra topçular 6000’den 1200’e, cebeciler 2000’den 400’e düşürüldü.

Tolstoy’a mezomorta Hüseyin Paşa’nın donanmada hazırladığı yeni Bahriye kanunnamesi sorulmuştur.

Her şehir ve kasabada yeniçeri olduğunu söyleyen Tolstoy, 40 bin yeniçeriye ulufe verildiğini, ama gerçekte bu kadar yeniçeri olmadığını, komutanların bu parayı ceplerine indirdiklerini yazıyordu. Tolstoy, hazinede para olsa daha büyük bir ordu besleyeceklerini yazıyor.

Türk alaylarında temel sorun süvarilerin düzene bağlı olmamalarıdır. Bundan dolayı piyadeler de zayiat veriyordu. Aynı şekilde toplar da arabalarıyla beraber yok oluyordu.

Türklerin piyade birlikleri yeniçeriler ise eski eğitim şekliyle hazırlanıyor. Yeni bir şey öğrenmek için çaba sarfetmiyorlar.

Sadrazam tarafından oyalanan Tolstoy, sultanın annesine yakın adamlara hediyeler vererek sadrazamın görevden alınmasını sağlar. (13 Ocak 1703)

Yeniçeriler, devleti fiilen yöneten Şeyhülislam Feyzullah Efendi ve çevresine karşı İstanbul’da 1703’te isyan ettiler. Sultan II. Mustafa tahttan indirildi. Şeyhülislam Feyzullah Efendi ve yakınları idam edildiler. Tahta geçen Sultan III. Ahmet, bu isyana kıyısından köşesinden bulaşan herkesi idam ettirdi.

Tolstoy, kaleler için, “… İstihkâm ilmi doğrultusunda inşaat yapamıyor, burada da hile yapıyor, her tarafı akıllı bir şekilde inşa olmuş bir kalelerle değil kalabalık insan kitleleri ile kuvvetlendiriyorlar.

*

Tolstoy, Feyzullah Efendi’nin etkili olduğu dönem için şunları yazar, “Önceleri şeyhülislamlar siyasi işlere karışmazlar, bu işleri vezirlere bırakırlardı. Kendileri ise dini işleri idare ediyorlardı. Şu anda durum değişmiştir. Şeyhülislam kendine büyük bir hazine toplamıştır.”

“Din adamlarının (ulema) hazinenin gelirinin üçte birine sahip oluklarını söylemek için yeterlidir.

Tolstoy’a göre devletin mali çöküşü için “vezirler hırsızlık yapmasınlar ve tutumlu olmaya çalışsalar o zaman hazine çok daha büyük kaynağa sahip olurdu

Köylüler hızla fakirleşip, küçük tımar sahipleri iflas ediyordu. Eskiden hazineye önemli katkıda bulunan birçok yerde halk iflas etmişti.”

Önemli gelirlerin ortadan kalkma sebebi, reayanın fakirleşmesi idi. Tolstoy, Bosna, Sırbistan birçok yerleşim yerindeki halkın iflas ettiğini ve fakirleşmiş halkın burayı terk ettiğini yazıyor.

Tolstoy, Kutsal İttifak’a karşı savaşın Osmanlı açısından başarısızlıkla sonuçlanmasının sebebini genel iktisadi çöküntüye bağlar.

Tımar:

1701-1702 yıllarında tımar sahipleri için bir yoklama yapıldı. Sistem önemini kaybetmişti (saray kadınları paşmaklık, ulema, vezirler) XVII-XVII. yüzyıllarda sistem bozuldukça köylü toprağını terk etmek zorunda kalmış, büyük çiftlikler doğdu. Küçük tarım işletmelerinin yerine hayvancılık ön plana çıktı. Çift bozan sayısı artı ve küçük tımar sahipleri tımarlarını kaybettiler.

Ticaret:

İran’la yapılan ticarete değinen Tolstoy, İranlıların ipek satıp karşılığında mal almadıklarını yazıyor. İranlıların büyük miktarda altın ve gümüşü ülkeden çıkardıklarını ve hazinenin boşalmasına sebep olduğunu yazıyor.

Tolstoy, Fransızların kendi ülkelerinde sahte para bastıklarını ve Türk tüccarlarını kandırdıklarını yazıyor. Fransa diğer devletleri ticarette geride bırakmıştı. Ayrıca Osmanlı’yı Avusturya ve bazen Rusya’ya karşı kışkırtıyordu.

* * *

Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin artan nüfuzu sonunda isyan başlattı. İstanbul’da başlayıp Edirne’de sona eren ve Edirne Vak’ası denilen ayaklanmaya Cebeciler öncülük etti. II. Mustafa tahttan çekildi. Yerine Sultan III. Ahmet (1703-1730) geçti.

“Lale devri” diye adlandırılan ve Batıdaki çarpışmalar yerini barışın aldığı bu dönemin sonunda 1730’da İran’la savaş başladı. Ordunun İran’a karşı sefere gecikmesi topçu yamaklarının isyanına sebep oldu.

Patrona Halil’in yönettiği kanlı ayaklanmada, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa ve kimi vezirler boğdurulup cesetleri sürüklendi. III. Ahmet tahttan çekildi. I.Mahmut (1730-1754) tahta çıktı. Bulunduğu Bursa’dan Kırım tahtına geçmesi için çağrılan Kaplan Giray’ın önderliğiyle ayaklanmanın başını çeken zorbalar öldürüldü. Ayaklanmacıların talebi üzerine Kâğıthane Sadabad’taki köşkler yıkıldı.

Sadrazam Koca Ragıp Paşa(1757-1763), imparatorluğun barışçı bir politika izlemesini istiyordu. İmparatorluğun güçsüzlüğünü biliyordu. 1757 yılı Ocak ayında Osmanlı padişahı III. Osman’ın sadrazamı olarak sadarete geldi. Sultan Üçüncü Mustafa zamanında da sadrazamlığa devam etti. Vilayetlerde asayişin korunması, maliyenin düzeltilmesi, askerin disiplinli eğitimi, savaş gemileri yapımı, Laleli Camii inşası, Koca Ragıp Paşa sadrazamlığı sırasında gerçekleşti. Avrupa Devletleri arasındaki Yedi Yıl Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ni savaşın dışında tuttu.

Rusya’nın askeri gücünün farkında olmayan cahil Osmanlı yöneticilerin isteğiyle Rusya’ya savaş açıldı. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı Osmanlı’nın büyük bozgunu ve Kırım’ın elden çıkmasıyla sonuçlandı. Akabinde doğru dürüst hazırlık yapılmadan tekrar savaşa girildi (787-1792). Bu dönemde Osmanlı’yı yaşatan “Fransız İhtilali” oldu. Avrupa’nın karışması Osmanlının Balkanlardan atılmasını önledi. Osmanlı Kırımın kaybını kabul etti ve Beserabya’yı Rus Çarlığı’na bıraktı. Savaş sürerken “Özi Kalesi” Rusların eline geçince Padişah I. Abdülhamit(1784-1789) üzüntüsünden öldü. Tahta Padişah III. Selim (1789-1807) geçti.

Savaşlar Osmanlı devletini madden ve manen çökertmişti. Avrupa merkezileşirken, Osmanlı’da feodal aileler çıktı. Rumeli ve Anadolu’daki eyaletler “Ayan” denilen derebeylerin eline geçti.

Diğer yandan Fransız İhtilali’nin “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik” sloganı Balkanlardaki Hristiyan milletlerde “milliyetçilik” duygularını harekete geçirmiş, büyük bir Slav imparatorluğu kurmak isteyen Rus Çarlığı bu akımlara destek vermeye başlamıştı. Bu destek Avusturya ile Rus Çarlığı’nın arasını açmaya başlayacaktı.

Nizam-ı Cedid yeniliğine karşı başlatılan eylemlerde, ayaklanmacıların başı Kabakçı Mustafa’nın başını çektiği isyan sonunda 25 Mayıs 1807 III. Selim tahttan çekildi. IV. Mustafa tahta çıktı (1807-1808). İsyan sonucu İstanbul’dan kaçan III. Selim yandaşları Rumeli’ndeki ayanlardan Alemdar Mustafa Paşa’yı ikna ettiler. Alemdar Mustafa Paşa 15 bin kişilik ordusuyla İstanbul’a geldi. IV. Mustafa yandaşları III. Selim ve Şehzade Mahmut’u öldürmek istedilerse de şehzade kurtuldu. II. Selim’in öldürülmesi üzerine IV. Mustafa ve yandaşları da öldürüldü. II. Mahmut padişah oldu(1808-1839).

Fransız ihtilali önce Osmanlı’yı vurdu. Napolyon 1798’da Mısır’ı istila etmek için istilaya başladı. Ayandan Cezzar Ahmet Paşa’nın savunduğu Akka kalesini alamadı. Donanması da İngilizler tarafından yakıldı.

Çöküntü her taraftaydı. Daha önce Hac kervanlarına saldıran, hacca gidenleri öldüren, kadınlarını cariye, çocuklarını köle yapan günümüzdeki selefi akımların destekçisi Vahabiler Hicaz’ı ve Mekke’yi ele geçirdiler.

Mısır’a Fransızların kovulmasında yararlılık gösteren Kavalalı Ali, iktidarı ele geçirdi ve paşa unvanıyla Mısır valisi oldu. Daha sonra Çerkes beylerini yemeğe davet edip, gelen beş yüze yakın Çerkes beyini öldürerek Mısır’ın tek hâkimi oldu. Hicaz’ı Vahabilerden kurtardı.

İstanbul’a Fransız saldırısına inanılamadı. Çünkü Fransa “DOST” biliniyordu. İstanbul’da Fransız etkisi çok yaygındı. Fransa yeni bir düzeni temsil ediyordu.

1600-1700’lü yıllarda İstanbul’da bulunan yabancı elçi ve gözlemcilerin raporunda ortak özellikler göze çarpar. Bunlar:

-kara ordusundaki subayların yetersizliği

– Donanmanın zayıflığı

– Önemli görevlere torpil veya rüşvet ile atama.

-Devletin toplayacağı vergiyi bilmemesi

-Toplanan verginin üçte birine yakın oranda hazineye gelmeden çalınması.

Benzer problemler Koçi Bey, Katip Çelebi, Naima gibi Osmanlı aydınlarınca da dile getirilmiş, padişah ve devlet büyüklerine layihalar sunulmuştur.

Koçi Bey,17. Asır ortalarında yazdığı layihada vergi toplamada iltizam usülüne şiddetle karşı çıkmaktaydı. O, bu usulün yayılmasını Kanuni Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa’ya atfetmektedir. (s,31)

İnebahtı’da ehil olmayan Kaptan-ı derya, tecrübeli reisler kulak asmamış ve savaşı büyük bir yenilgiye sebep olmuştu. Yitirilen tecrübeli denizcilerin yeri doldurulamamıştır. Sonuçta zaman içinde Akdeniz’deki üstünlük Venediklilere, 18. Yüzyılda diğer ülkelere kaptırılmıştır. 1722’de Rus donanması Çeşme’de yatan Osmanlı donanmasını yakmaya muvaffak olmuştur.

  1. yüzyıldan itibaren Osmanlı toprakları ticaret savaşları yaşanmıştır. Fransızlar, Hollandalılar, İngilizler mamul mal satmak için yarışmışlardır. Fransızlar çok miktarda gümüşü Osmanlı topraklarından çıkarmışlardır. Osmanlı Devleti dış ticarette sürekli açık vermeye başlamıştır.

Ulemanın güçlenmesiyle birlikte medreselerden fen bilimleri çıkarken, “Beşik ulemalığı” ihdas edilmiş ulema çocukları doğar doğmaz ulema edilmiş ve miri araziden bunlara arpalık verilmiştir. Daha 16. yüz yıl bitmeden tımarlar saray kadınlarına “paşmaklık” (terlik parası) asıyla tahsis edilmeye başlamıştır. Devlet gelirlerinin üçte biri sarayın harcamalarına gitmiştir.

Sürekli Rusya ve İran’a savaş açmamız sadece devletin maliyeyi bitirmemiş, tecrübeli subay ve askerlerin yitirilmesine; asker ve subayların savaşlardan kaçmasına sebep olmuştur. Askerden kaçma problem olarak devam etmiş ve I. Cihan Harbinde Osmanlı ordusundaki eratın yaklaşık üçte biri ordudan kaçmıştır.

Napolyon, Fransa’da konsül olur olmaz Osmanlı Devleti’yle ittifak kurmak istemiş ve General Sebastini’yi özel elçi göndermiştir. Fransa’nın bu çabaları netice vermiş, Napolyon’un Mısır’a saldırısı hemen unutulmuştur.

Daha sonra Sultan II. Mahmut zamanında diktatörlük yapan Elçisi Halet Efendi, “Fransa’da dostluk namına ne görülür ve ne işitilirse behemahâl bu dostluk perdesi altında Osmanlı İmparatorluğu için kötülük saklıdır” uyarısına kulak asılmamıştır.( E. Ziya Karal, Halet Efendi, s,47. Aktaran O. Sakin, Yeniçeriler, s.89)

General Sabastiyani, Fransa’ya gönderdiği raporda, “Osmanlı ordusunun sayısı çok azalmıştır; güvenliği sağlamasına ancak yetmektedir. Yeniçeriler, eski haklarını ve prestijlerini kaybetmişlerdir. Hepsi geçim derdindedir. Mükemmel durumda olan topçu teşkilatı ve donanmada ise eğitimli subaylar yeterli değildir” diye yazmıştır. Aynı raporda Sebastiani, Fransa’dan esinlenilerek oluşturulan Nizamı Cedit için “İmparatorluğun bütün İslamlarını isyan ettirmiştir” notunu düşmüştür.

Bu olumsuz koşullara rağmen, İstanbul’daki Fransız yanlılarının etkisiyle Napolyonla ittifak kurulmuş,

Rus Çarlığı’ile 1802’deki antlaşmaya aykırı olarak Eflak Beyi İpsilant,i ve Boğdan Voyvodası Kostantini görevden alındı. Bunun üzerine Ruslar Kasım 1806’da Beserabya, Eflak ve Boğdan’a girdiler. Rus ordularını Silistre ve Yerköy’de Alemdar Mustafa Paşa, İsmail’de Ayan Pehlivan Paşa ve Rusçuk’ta Kasım Paşa tarafından durduruldular.

Bu savaş II. Selim’in saltanatının sonuna giden olayların başlangıcı oldu. Rusya’nın müttefiki İngilizlerin donanması 1807 Şubat’ında Çanakkale Boğazı’nı geçip, İstanbul önüne geldi. Halkın savunma için harekete geçmesinden çekinen İngiliz donanması şehre saldırmayı göze alamadı ve Çanakkale Boğazı’ndan biraz hırpalanarak geri çekildi.

Halkın bu kendiliğinden oluşan tepkisi İngilizlerle uzlaşma arayışında olan Bab-ı Âli’yi de ürkütmüştü. Başkentteki huzursuzluğu patlamaya dönüştüren topçu yamaklarına Nizam-ı Cedid üniforması giydirilmek istenmesi olmuştu.

Gündelik hayatta kullanılan “gavur” eşyaları ve kumaşları problem olmazken ulemanın aleyhteki propagandasıyla ordunun üniformaları problem olmuştu. Gavur üniformasına benzettikleri kıyafetleri giymek istemeye topçu yamakları komutanları Raif Mahmut Paşa’yı parçalayarak, Kabakçı Mustafa önderliğinde 25 Mayıs 1807’de isyan ettiler.

Bab-ı Âli ve Padişah olayın vahametini kavrayıp, mevcudu 20 bin olan Nizam-ı Cedid ordusunu devreye sokamadılar. İsyana yeniçeriler ve esnafta katıldı. 29 Mayıs’ta III. Selim tahttan indirildi. Yerine tahta IV. Mustafa geçti. Devlet yönetimine padişah adına Şeyhülislam Ataullah Efendi ve Kabakçı Mustafa hâkim oldu.

Alemdar Mustafa Paşa’ya vezirlik unvanını III. Selim yandaşları Alemdar’ın yanına gittiler ve III. Selim’i tekrar tahta geçirmesi için ikna ettiler.

III. Selim’in tahttan indirilmesi Napolyon’u da rahatlatmıştı. III. Selim’e verdiği sözleri tutmasına gerek kalmamıştı. Rus çarı I. Aleksandr ile Tilsit’te görüştü. ‘de 7 Temmuz 1807 Aralarında barış antlaşması imzalandı. Napolyon, Osmanlı İmparatorluğu’nun aralarında paylaşılmasını teklif etti. Aralarında İstanbul ve Çanakkale Boğazı’nın kimde kalacağı konusunda anlaşamadıkları için bu plan hayata geçmedi.

Fransa, Çarlıkla anlaşınca kaybeden yine Osmanlı oldu ve Ruslar’a taviz verilerek bir antlaşmaya varıldı, Ruslar Eflak, Boğdan ve işgal ettikleri diğer Osmanlı topraklarından çekileceklerdi.

Bu mütarekenin ardından Alemdar Mustafa Paşa, İstanbul’da düzeni sağlamak için Sadrazam Musa Paşa’yla anlaştı. Edirne’de Sadrazam ve Padişah IV. Mustafa buluştular ve beraber İstanbul’a geçtiler.

Alemdar kısa sürede İstanbul’da düzeni sağladı. İsyancı önderleri ve yağmacıları temizledi. Alemdar’, Fransız yanlısı faaliyet gösteren 12 kişiyi idam ettirmiştir (Fatih Ünal, “Aleksander Grigoreviç Krasnokutss’un Günlüğünden 1808 Yeniçeri Ayaklanması ve Alemdar Mustafa Vakası”, Aktaran O. Sakin, Yeniçeriler, s.101)

Sadrazam, Alemdardan cepheye gitmesini isteyince Alemdar şehri işgal etti ve tahta III. Selim’i geçirmek istedi. Padişah IV. Mustafa, III. Selim ve Şehzade Mahmut’un idamını emrettiyse de, Şehzade kurtarıldı ve II. Mahmut padişah olarak tahta çıkarıldı. Böylece yeni bir dönem başladı.

Toprak düzeninin bozulması:

Osmanlı Devleti’nde feth olunan topraklar devletindi. Anadolu beyliklerinin tımarlarına ve boyun eğen Hristiyan beylerinin tımarlarına el konulmamıştı. Onlar aynı düzenlerini sürdürdüler.

Toprağın başında olan sipahi, toprağın sahibi değildi. Devletin memuru pozisyonundaydı. Reayaya ek vergi yükleyemiyordu. Toprak mülkiyetine karışmıyordu. Topraklar, işleyenin en büyük erkek evladına kalıyordu ve miras bölünmüyordu. Tanzimat’a kadar kızlara kalmıyordu.

Rumeli eyaleti 33 bin tımarlı sipahi çıkarıyor ve bu açıdan etaletlerin en başında geliyordu. Osmanlı vergi sistemi daha adil olduğu için gayrimüslim tebaa çabucak yeni fatihleri benimsemişti. Toprağın işleyen veya varisleri tarafından satılamaması ağalık sisteminin ortaya çıkmasına engel teşkil ediyordu.

Osmanlı dirliklerinden 200 bin askerin çıktığını yabancı kaynaklar ileri sürüyor. Katip Çelebi, Dustûru-ül amel eserinde bu rakamı 140 bin olarak veriyor. Osmanlı bu şekilde hazineye ek yük getirmeden büyük bir ordu besliyordu. Tek sakıncasının toplanma süresinin ayları bulmasıydı. Bu dönemde ulufeli (devletten maaş alan) kapıkulu sayısı 41 bindi.

Bu sistem XVI. Asırın ikinci yarısında bozulmaya başladı. Ayni Ali’ye göre; Lâcerm ve erbab-i tımarın ihtilâline sebep olan iki maddedir: evvelkisi, padişahın dirliğine mutasarrıf olan zuamâ (büyük zeamet sahibi) ve erbab- tımar sancağı askeri olmayıp âhara (bir başkasına devir) koşuntu olduğudur. İkincisi, vaki olan seferin yoklamaları mahfuz olup düsturülamel olmadığıdır (uygulama prensibi)”(age.116).

Tımarların valiler, saray halkı ve tevabii (yakınları) tarafından nasıl gasbedildiğini Ayni Ali’den 25-30 yl sonra Koçibey (?-1650)ünlü layihasında şöyle anlatmaktadır; “Nice yılyüz yıl mukaddem fetholunmuş kurâ ve mezarii (ziraat yapılan yar) birer tarik (yol) ile kimin paşmaklık (saraylılar için-terlik parası) ve kimin arpalık ve kimin temlik ettirip ve kendilerine tamam istiğna (doyum) geldikten sonra her biri tevabiine (hizmetlilerine) nice tımarlar ve zeametler ettirilip erbaı seyfin dirliklerini kat ettiler” (age.116).

Tımarlı asker sayısını azalırken ulufeli asker sayısı arttı. Doğal olarak hazine için kaynak sıkıntısı doğdu ve tımarlı sipahi dirlikleri olan topraklar hazineye geçti. Hazine topraklarında büyük çiftlikler doğmaya başladı, ağalar ortaya çıktı. Daha sonra bu ağaların bir kısmı ayan olup yarı bağımsız hükümdarlık, derebeylik oldular.

Tımarlı sipahiler azalıp ulufeli asker sayısı artınca hazinenin açığı hızla artmaya başladı. 1564’de hazinenin açığı 60 yükten ibaretken (bir yük yüz bin akça), 1650’de 1543 yüke çıkmıştı. Bu sırada ulufeli askerin yekûnu yüz bine yükselmiş bulunuyordu. (Dustûru-ül amel, s, 131-134)

1768’de Rusya ile savaş başladığında zaman orduda sadece 20 bin cebelû kalmıştı. 1787-1792 seferinde cepheden kaçan Anadolu tımarlıların tımarları 1791 yılında cezaen irad-ı cedid hazinesince zaptolundu.

1792’de on keseden fazla olan tüm dirliklere el konuldu ve dirliklerin usulüyle işletilmesine karar verildi. Dirliklerin iltizam usulü işletilmesine Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Rüstem Paşadan itibaren başlamıştır. Cevdet Paşa, bu usulün vahim neticelerini maruzat adlı eserinde yazmıştır.

1831’den sonra bütün tımar ve zeametler devlete geçmiştir. Daha sonra bu topraklar “icar-ı muaccele” denilen peşin para ile kiraya verildi.

Reaya / köylüler asırlardır işlettiği topraklarda ağaların kiracısı durumuna düştü. Ağa ve ayan sınıfı doğdu. Padişah II. Mustafa zamanında ayanlık devletçe tanınan bir müessese oldu. XVII: asrın sonunda imparatorluk hemen fetihten önceki feodal anarşi haline döndü (age. S, 120)

Osmanlının toprak sisteminin bozulması Ö. Lütfü Barkan, Halil İnalcık ve birkaç tarihçi ve Mustafa Akdağ tarafından incelendi. Toprak düzeni bozulup, sarayın ve ordunun maliyeti arttıkça Anadolu’daki Türkmenlerin derbent, kale muhafızlığı ve benzeri ayrıcalıkları ortadan kaldırıldı. Buna Türkmenlerin ve küçük tımar sahiplerinin, suhtelerin tepkisi 1600’lü yılların başında etkisi zirveye varmış olan Celali isyanları oldu. Anadolu yandı, yıkıldı. Ticaret, üretim zayıfladı. Halk dağlara sığındı. İsyanlar Kuyucu Murat Paşa’nın yüz bin yetişkin Türkmen’i öldürtmesiyle bastırabildi. İsyanlarda ölenlerin dışında açlık hastalık ve kıtlıktan yüz binler öldü. Bu tarihten sonra Anadolu’da nüfus hızla azaldı.

Avrupa’nın hızla merkezileştiği asırlarda Osmanlı feodalleşti.

Ağalar, ayanlar devletin aldığı vergiden fazlasını reayadan alıyorlardı. Bu durum hızla reayayı fakirleştirdi. Hastalık, açlık ve kıtlık kol gezmeye başladı. İmparatorluğun Müslüman nüfusun artış hızı vergileri nispeten daha düzenli olan gayrimüslim nüfusun artış hızının altında kaldı. Anadolu’ya gelen seyyahlar Müslüman köylerin sefalet içinde olduğunu yazarken, gayrimüslim reayanın yaşadığı köylerin bakımlı olduğunu yazarlar.

Osmanlı Devleti ağalara göz yummak zorunda kaldı. Vergi ve asker toplamak için ağalara ihtiyaç vardı. Diğer yandan Hristiyan köylü ağa zulmü altında ezilirken milliyetçi söylemlere daha çok kulak verdi. Slav ağalarda (çorbacılar) halkın tepkisini Osmanlı devletine yönelttiler. Tanzimat ve sonraki ıslahat fermanları köylünün üzerindeki yükü fazla hafifletmedi.

Angarya kaldırılınca Bosna’da Müslüman ağalar isyan ettiler. Balkanlardaki Hristiyan reayanın ayaklanma sebebi Halil İnalcık’ın tespitlerine göre aşırı vergiler ve miri toprak satın alamamaydı. 1848’de Bulgaristan’ı dolaşan Fransız memurları en büyük şikâyetin “vergi” olduğunu yazalar. Fransızlara göre vergi memurları keyfi davranıyorlardı. Bu durum Anadolu için de geçerliydi

Tanzimat Fermanı’nın Osmanlı Devleti için yeni bir isyan ve kargaşa devrini açmıştır diyebiliriz. Balkanlarda ve Doğu Anadolu’da durumunun süratle iyileşmesini isteyen reaya ve Halil İnalcık’ın ifadesiyle, “diğer taraftan müktesep içtimai vaziyetleri dolayısıyla rejime uymayan sınıflar ve zümreler, daima hoşnutsuzluk göstermekten ve bunu isyana kadar götürmekten çekinmiyorlardı”.

Osmanlı’daki nüfus sorununa değinen bir yazarımız da Kemal Karpat’tır. Karpat, 1850-1914 yılları arasında çoğu Hristiyan Arap 1.200.000 yetişkinin Amerika ve Avrupa’ya göç ettiğini yazar.

Verginin iltizam usulüyle toplanması cumhuriyetin ilanına kadar sürmüştür.

Kısacası yeniçerilerin evlenmeleri, geçim sıkıntısına girmelerine yol açtı. Yeniçeriler geçim sıkıntısını gidermek için esnaflığa başladılar ve zamanla savaşma kabiliyetlerini yitirdiler. Tımar sisteminin bozulması ordunun maliyetini arttırdı. Diğer yandan da sarayın giderleri çok hızla arttı. Bunlara bağlı olarak devletin vergi sistemi çöktü. Vergi toplama sistemi iltizama geçince çiftçiler iflas etti ve bu sebepten köyler tarımsal gelişmelerin dışında kaldılar. Mültezim zulmü yer yer isyanlara sebep oldu. Hazine açıkları düşük akçeyle kapatılmaya çalışıldı.

Güç kazanan ulema yeniçeri isyanlarına destek verdi, önderlik etti. Ulemadan Şeyhülislam Feyzullah Efendi ve Sultan II. Mahmut döneminde Halet Efendi ülkeyi diktatörce yönettiler. Yeniçeri Ocağı kapatıldı, Bektaşilik yasaklandı ve Nakşibendilik Sultan II. Mahmut tarafından neredeyse resmi mezhep haline getirildi.

Bugün paralı ordu fikrini öne sürenlere bunun getireceği mali yükü düşünmelerini öneririm.

KAYNAKÇA

-Allen, W.E.D.1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara-1966,

-Avcıoğlu, Doğan, Türklerin Tarihi, İstanbul-1982

-Berkok İsmail; Tarihte Kafkasya, İstanbul-1958

-Bıyıklıoğlu, Tevfik Trakya’da Milli Mücadele Ankara, 1992

-Bi Mahmut; Kafkas Tarihi, Ankara-2011

-Carthy, Justin Mc, Sürgün ve Ölüm, İstanbul-1995

-Galland, Antoine, İstanbul’a ait Günlük Hatıralar I (1672), Ankara-1998, TTK Yayınları

-Gözütoklu, Murat, Musul Özdemir Harekâtı, İstanbul-2008

-İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul, (Basım yılı yok)

-İnalcık, Halil Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi, İstanbul-2011

-İnalcık, Halil Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, İstanbul-2000

–İnalcık, Halil, Devlet-i Aliye I, İstanbul-2010

– İnalcık, Halil, Devlet-i Aliyye-III, İstanbul-2016

-İpek, Nedim, Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri, Ankara-199

-Kocacık, Faruk, Balkanlar’dan Anadolu’ya göçler (1878-1890), İstanbul-1980

-Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995

-Özden, Hilmi- Öz, Semih, Türk Okçuluk Tarihi, İstanbu2015, UKİD Yayını

-Sakin, Orhan, Yeniçeri Ocağı Tarihi ve Yasaları, İstanbul-2011, Doğu Kütüphanesi

-Silahdar Tarihi, Mustafa Nihat Özon, Ankara, Akba Kitabevi

-Smirnov,V. D, Osmanlı Dönemi Kırım Hanlığı, İstanbul-2016

-Şikorad, A.B,Osmanlı-Rus Savaşları. İstanbul-2103

-Tolstoy, Tolstoy’un Gizli Raporlarında Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul-2016, Yeditepe Yayınları

-Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Kapıkulu Ocakları I-II, Ankara-1998, TTK Yayınları

-Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı, Ankara-1998, TTK Yayınları

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

ARKEOLOJİ DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : Kafkas arkeolojisi üzerine


Ekrem Hayri PEKER : Kafkas arkeolojisi üzerine

08 Temmuz 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

Anadolu’da ve Kafkasya’da bulunan eserlerin benzerlikleri 1930’lu yıllardan başlayarak arkeolog ve tarihçiler tarafından dile getirilmeye başlanmıştır. Avrasya bölgesinde Paleotik-Neolitik dönemler ile Bakır ve Demir Çağları üzerine eserler vermiş olan, Avusturyalı Arkeolog Dr. Franz Hancar’ın (1893-1968), 1932 yılında yapılan İkinci Türk Tarih Kongresi’ne sunduğu bildiri 1937 yılında İstanbul’da basılmıştır. Hancar, bildirisinde, Anadolu’da yapılan kazılarda bulunan bazı eserlerle, Kafkasya’da kurganlarda yapılan kazılarda bulunan eşyalar arasındaki benzerliklere dikkat çekmiştir.

Hancar;

-M.Ö. 3 bin yılın ikinci yarısında Ahlatlıbel’de (Ankara’nın yaklaşık 13 km. güneybatısında) bulunan madeni halkalarla ikibinli yıllarda Kuban’da bulunan madeni halkalardan yapılmış gerdanlıklar büyük bir benzerlik göstermektedir.

-Truva II’de (Çanakkale) bulunan savaş baltalarıyla Kuban-Terek havzasında bulunan topuzlu savaş baltalarının benzerliği.

-Truva II, Ahlatlıbel, Alişar höyüklerinde (Yozgat’ın 45 km. Güneyduğusunda) bulunan idollerle, Nalçik bölgesindeki kurganlarda bulunan idollerin benzerliği.

-Anadolu’nun çeşitli yerlerinde ve Alacahöyük’te (Çorum’un Alaca ilçesinin 15 km. kuzeybatısında) bulunan boğa figürlerinin Maykop’ta bulunanlarla olan benzerliği.

Hancar, bölgede yaşayanların yaygın bir şekilde at, sığır, koyun ve keçi yetiştiriciliği yaptığını tespit etmiştir. Hancar, Kafkasya’daki iklimsel değişikliklere de dikkat çeker.

Kafkasya’daki, zengin maden yataklarının medeniyetin gelişmesinde katkısı olmuştur. 1917 yılında yapılan araştırmalarda Kafkasya bölgesinde 417 bakır madeni olduğu tespit edilmiştir dersek, maden zenginliğini belirtmiş oluruz.

Kafkas halklarından, M.Ö. 2000 yılında Ön Asya coğrafyasında görülen Hititler, Hurriler, Kassitler ve Hiksosların ortak özellikleri at yetiştirmeyi iyi bilmeleri ve iki tekerlekli arabaları kullanmalarıdır. İki tekerlekli arabalar daha sonra geliştirilip savaş arabasına dönüştürüldü. Hittiler savaş arabası birlikleriyle Ön Asya uluslarını titretmişlerdi.

Hititlerin Ari kökleri Avrupalı tarihçiler için çok önemliydi. Hititolog Albercht Gotze“Avrupalı ulusların kültür dünyasında görülmeleri Hititlerle başlar. ” demiştir.

Hititlerin Anadolu’ya Trakya üzerinden veya Kafkasya’dan geldiği öne sürülüyor. Bu kanıya Hittilerin kuruluşundan 400 yıl sonra Hitit Kralı Muvattallis’in M. Ö. 1300 yılında yazdırdığı bir duanın bulunmasıyla varılmıştır.

“Göklerin güneş tanrısı, insanlığın çobanı denizden çıkıp yükselirsin göklerin Güneş tanrısı!”

Hititlerin Ari olduğunu öne süren ve Hititçe yazılı bazı tabletleri çözen ve “Hititlerin Dili, Yapısı ve İndi-Germen Ailesinden Oluşu” kitabını yazan Hrozony, Hititçe’de bazı yabancı ögelerin, muhtemelen Kafkas ögelerinin bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmıştır. (Ceram, Tanrıların Vatanı Anadolu; s. 61)

Boğazköy’de (Çorum’un 82 km. güneybatısında) bulunan tabletlerde sekiz dilin kullanıldığı tespit edilmiştir. Bu tespiti İsviçreli dil bilimci Emil Forrer yapmıştır. Forrer yazdığı makalede; Sümerce, Akadça, Hattice, eski Hintçe, Hurnice, Protohattice, Luvice, Balayca olduğunu yazar. (C. W. Meram, Tanrıların Vatanı Anadolu, s. 61)

Nesa Kralı Anitta’nın diktirdiği levhalardan birisinde Hatti kralıyla yaptığı başarılı savaşı anlatır. Kendilerine Hititler adı verilen, kendilerini hangi adla çağırdıklarını bilmediğimiz bu halk, Hatti ülkesine gelmişti. Gelenlerin nüfusu çok azdı. Ancak yerel halkı çabucak örgütleyip bir imparatorluk kurdular. Hititlerin kral adları Hint-Avrupa dilinden olmayıp, başlangıcından bu yana Hattice’dir. Hititlerin tanrı adları da Hattice ve Hurrice’dir. Ülkemizde yapılan kafatası ölçümlerinde Orta Anadolu’da yaşayan halkın çok büyük bir oranda brakisefal olduğu ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Hattiler de brakisefal kafatasına sahiptir.

Hatti/Hititlerle ilgili bazı alıntılarda, Hatti/Hitit ve Kafkas (Adige) ilişkisine değinelim.

“…Anadolu Hititlere kadar, yani M.Ö. 2000 yıllarına kadar, bizim Hatti dediğimiz bir milletin oturduğu yerdi. Bu ülkeye 1800 yıl Hatti memleketi denilmiştir. M.Ö. 2500’den 700’lere kadar. Hitit’ler bu sırada geldiler.” (Ekrem Akurgal. Yeni Gündem. Sayı /. 10 Ağustos 1984”

“… Anadolu’da (Aşuva) M.Ö. 2000 yıllarında devletleşmiş halkların ortaya çıktığını görüyoruz. Bu halklar Hititler, Luviler (L’ıxfer-yiğit adamlar) ve Hurrilerdir. (Hurey’yikoxe –topaç insanlar) Hitit adı Tevrat’ın İbranice aslında (Ht) halkı diye geçmektedir. İbranicede sesli harfin olmayışı nedeniyle (Ht) şeklinde rumuz Asur belgelerine ‘Heta’ olarak geçmektedir. Tevrat Batı dillerine çevrilirken, Almancaya çeviri yapan Martin Luter (Ht) ile gösterilmiş rumuzu ‘Hethitler’ diye, İngilizce ve Fransızca’ya çevirilerde ‘Hititler’ diye okuyup aldılar.”(Bilge Umar, Türkiye Halkının İlkçağ Tarihi)

İklim değişiklikleri Kafkasya ve Orta Doğu’da göçlere ve ticaret yollarının değişmesine sebep olmuştur. Maykop’ta bulunan bir vazoda Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşmeden önce ayrı ayrı Basra Körfezi’ne döküldüğü resmedilmiştir. Bu izler bize kavimlerin yer değiştirdiğini, uzak bölgelerle aralarında ticari ilişkiler bulunduğunu gösterir. Kafkasya’da lüle taşı ve lapis lazuli, lacivert taş bulunması bunun bir göstergesidir.

Abazaların yaşadığı Kolkis bölgesiyle Grekler ve Firavun dönemindeki Mısır arasında yoğun ticari ve kültürel ilişkiler vardır. Mısır tapınaklarında büyük burunlu Hattilerin resimleri bulunmuştur.

Birçok tarihçinin ittifak ettiği bir nokta da Adigelerin M.Ö. VII. yüzyılda Karadeniz kıyılarından, Azak Denizi kıyılarına, oradan Kuban boylarına kadar uzanan topraklarda çeşitli devletler kuran Meotların soyundan geldikleridir.

Bölgeden Orta Doğu’ya göç eden kavimler:

Kaslar;

Kaskasya’dan Zağros dağlarının doğusuna göç etmişlerdir. Bir müddet burada oturduktan sonra Güney’e inerek Elam’a gittiler. M.Ö. 1800 yılında Babil’i işgal ederek 600 yıl süren bir devlet kurdular.

Boruşkalar;

Kafkasya’dan Kuzey’e, İran yoluyla Hazar Denizi’nin doğusuna gelmişler Türkistan’ın güneybatı bölgesinde yaşamışlardır. Kaslardan ayrılan bir gruptur.

Akhalar;

Kaskasya’dan Anadolu’ya göç etmişlerdir. Batı Anadolu ve Ege Denizi’ndeki adalara yerleşmiş savaşçı bir kavimdir. Miken Uygarlığı’nın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Bir grubu Mısır ordusunda paralı askerlik yapmıştır.

Bu bilgiler ışığında Kafkas arkeolojisi’ni incelemek için Antik Çağ’a doğru bir yolculuğa çıkalım.

Nart destanlarında Adiğelerin sık sık İtil/Volga Nehri, Buhara ve uzak ülkelere akınlar yaptığı yazılıdır. Destanlara göre Nartların ülkesi Karadeniz, Azak, Don-Maniç Havzası, Terek Nehri, Hazar Denizi ve Volga Nehri deltasıdır. Ma ve Zeus isimlerinin Kafkas kökenli olduğu birçok tarihçi tarafından öne sürülmektedir. Bu destanların Grek mitolojisi dışında Orta Doğu’daki birçok mitolojik öykünün esin kaynağı olduğu genel kabul görmüştür.

Bu destanlarda sadece kahramanlık öyküleri içermediği, devlerden bahsedildiği, devlerin insanları yediğini, küçük insanların da bu devleri, “Onları yemekle korkutup, kaçırdıkları” anlatılır. Sonunda küçük insanlar devlere galip gelirler (Bu anlatıların yamyamlık olmayıp, devlerin ortadan kaldırıldığı anlamında olduğunu sanıyorum).

Kafkasya’nın coğrafi yapısı, dağlar, sık ormanlar, nehirler ve derin vadilerle bölünmüşlüğü halklara izole yaşama imkânını vermiştir. Romalı tarihçi Plinus, Roma ordusunun 124 tercüman kullandığını yazar. Adiğelerin denizciliğini başka bir Romalı, Strabon yazar. Strabon Adiğe teknelerinin denizlerde süzüldüğünü yazar.

Kafkasya’da bulunan üzerinde hiyeroglif ve Piktogramlar olan bir yazıt M.Ö. 13-12 yüzyıl

Çerkezistan’da, Batı Kafkasya’da yapılan kazılarla Çerkeslerin geçmişi her geçen gün daha da aydınlanıyor. Her kazı, her değerlendirme Kafkasya’da daha önce İskitlere ve Sarmatlara ait olduğu düşünülen mezarların (Kurganların) Çerkeslere ait olduğu ortaya çıkıyor.

Kafkasya’da 1897’de bilimsel olarak başlatılan kazılarda Maykop kültürüne ait olduğu düşünülen 150 mezar ve 30 yerleşim araştırılmış, çeşitli eşyaların yanı sıra, 7400 adet altın obje bulunmuştur. Bu objelerin en eskisi M.Ö. 3500-3250 yıllarına ait. Kazı yapılan mezarlarda bulunan objelerle tarihi Erken Bronz Çağı’na (İlk Tunç Çağı) uzanan Alacahöyük kraliyet mezarlarında ve Horoz Tepe’de bulunan objelerle şaşırtıcı bir benzerlik gösterir. Bunu doğal karşılamak gerekir. Alacahöyük’teki buluntular Kafkas kökenli Hattilere aittir. M.Ö. 3000-2500’lü yıllarda Anadolu’da Hattiler, M.Ö. 2200’lü yılarda Güneydoğu Anadolu–Suriye–Filistin ve Kuzey Irak’ta etkili oldular. Hattiler üzerine M.Ö. 1700’lü yıllarda Hititler egemen oldu. Kafkas kültürü taşıyan Luvi, Pala, Kaşka halkları M.Ö. 1000’li yıllarda etkili oldular. Urartuların ana kütlesini Kafkasya kökenli halklar oluşturuyor.

Yapılan çalışmalar; kazılar ve buluntuların karşılaştırılması sonucunda Anadolu’daki Kuban – Maykop kültürü ile ciddi bir ilişki olduğu Nurbiy Leovpaçe’nin yazdığı Çerkes Arkeolojisi ve Sanatı adlı eserinde ayrıntılı olarak belirtilmiştir.

Çerkesya’daki mezarlarda ve yerleşim yerlerinde bulunan altın, gümüş, elektron, bronz, altın kakmalı eşyalar;

-Ermitaj

-Moskova Devler Müzesl

-Adıgey Ulusal Müzesi

-Krosnodar Tarih ve Arkeoloji Müzesi

-New York Metropolitan Müzesi

-Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri müzelerinde sergileniyor.

Mezarlarda eşyaların yanı sıra kılıçlar, zırh plakaları, kamalar, ok uçları, atlarda kullanılan göğüslükler, alınlıklar, metal plakalar bulunmuştur.

Medeniyetlerin kurulması ve gelişmesini etkiliyen unsurların başında iklimsel değişimler ve yabancı kavimlerin istilaları gelmektedir. İstilalar, salgın hastalıklar, depremler tarımcı toplulukları yarı göçebe veya göçebe toplumlara dönüştürmüştür. İstilalar dönemin şehirlerinin terk edilmesine, ticari ilişkilerin bozulmasına sebebiyet vermiştir.

Bu eşyaların büyük bir kısmında yapan ustaların mühürleri bulunmuştur. Bu aile mühürlerini kullanan aileler günümüze kadar gelmiştir. (Tamğe)

Medeniyetlerin başlaması, gelişmesi olumlu iklimden sonra ikinci faktör ise kolay çıkarılabilen maden yataklarıdır. Kuban bölgesinde bulunan zengin bakır yatakları, demir madenleri, nehirlerden elde edilen altın madenciliğin patlamasına neden olmuştur. Kafkasyalılar Ön Asya ve Orta Doğu’nun yanı sıra Trakya, Akdeniz bölgelerine maden işlemeyi ve tekerleği öğretmişlerdir.

Anadolu’ya hâkim olan Hititler mevcut inanç ve kültürü benimsemişlerdi. Hitit kralları ön adlarını Hurri dilinden seçmişlerdir. Kafkasya ile Alacahöyük’te bulunan mezarlarda ölü gömme benzerlikleri şaşırtıcıdır. (Çerkes Arkeoloji ve Sanatı, S. 18)

Kafkasya’daki Çerkes kavimleriyle Anadolu ve Orta Doğu arasındaki ilişkiler Hititlerin ve Hurrilerin yıkılmasıyla sekteye uğramış, Urartularla bir müddet devam etmişse de Sami kökenli kabilelerin kurduğu Akat, Babil, Asur gibi devletler bu bağı koparmıştır.

Kafkasya’da Anadolu ve Orta Doğu’dan geri dönüşler kuyumculuğu ve üretim ilişkilerini geliştirmiştir. Metal işleme sanatı erken Meot döneminde (M.Ö. 6-4 yüzyıllar) zirveye ulaşmıştır.

Çerkesya’da binlerce (3000 kadar) dolmen bulunmaktadır. (Benzer dolmenler Trakya’da da bulunmuştur). Bu dolmenleri Çerkesler Cüce Evi, Psaun- Pse vın- (Ruh Evi), Adamra (Taş Mezar), Mengreller (Devlerin Evi) ve Odzvale (Kemik Deposu) diye adlandırmıştır. Dolmenlerin büyük bir kısmı M.Ö. 2 bin yılı ilk yarısına, Bronz Çağı’na tarihlenir. Ancak bir kısmı geç Neolitik döneme uzanmaktadır.

Kafkasya’daki megalitik yapıların Avrupa’daki benzerlerinden (İngiltere – Stonehenge, İrlanda–New Granhe, Fransa–Barnanetz, Portekiz–Alcalar) geri kalan yanı yoktur. Kafkasya’da bulunan ondan fazla megalitik yapı toplulukları Eski Mısır’daki tapınak – mezar topluluklarına benzemektedir. Bu yapılar güneş tapınakları olarak adlandırılmıştır.

Çerkes panteonunda yer alan tanrılar ortaktır. Yıldırım tanrısı Teşup-Şible, demirci tanrı Tlepş, geyik tanrı Tuvat/Ruvat–Mezith (Orman Tanrısı) ortak tanrılardır.

Kafkasya’daki yazıları hiyeroglif, petrogilit ve damga şeklinde kalmıştır. Maykop levhası G. F. Turçaninov tarafından okunmuştur. Yazılardan Maykop şehrinin yerinde Mae adlı bir şehrin olduğunu tespit etmiş ve M.Ö. 1198 yılına tarihlendirmiştir. Hittilerin hiyeroglif stil yazı Kafkasya’da yaşayan Çerkesler’in ataları tarafından Orta Çağ’a kadar kullanılmıştır.

Anadolu’da bulunan erken Tunç Çağı eserlerinde Kafkasya’daki ana erkil kültürün etkileri görülmektedir.

Yapılan araştırmalarda M.Ö. 4 bin yılının başında Kafkasya’da Çerkeslerin olduğu bölgede yaşanan büyük kıtlık Anadolu ve Mezopotamya’ya büyük bir göçe sebebiyet vermiştir. Bu göç neticesinde bölgede yeni medeniyetler ve devletler oluşmuştur.

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

HAVACILIK DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : Hayatı filme çekilen Pilot Vecihi Hürkuş’un Bursa günleri


Ekrem Hayri PEKER : Hayatı filme çekilen Pilot Vecihi Hürkuş’un Bursa günleri

05 Temmuz 2020

  • Ekrem Hayri PEKER

Adına film çevrilmese genç kuşaklar Vecihi Hürkuş’u tanımayacaklar, tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolup gitmese de unutulacaktı.

Önce hayatı roman olan Vecihi Hürkuş’un hayatına kısaca değinelim, sonrada Bursa’daki maceralarına değinelim.

İş adamı ve müteşebbis. Türk havacılık tarihinin en önemli isimlerinden biridir, Türkiye’nin ilk uçak tasarımcısı ve üreticisidir, Türkiye’nin ilk yerli uçağını üretmiştir.

Vecihi Hürkuş

6 Ocak 1896 tarihinde İstanbul’da doğdu. I. Dünya Savaşı’na katıldı Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girerek pilot olarak mezun oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında pilot brövesi alarak 7. Tayyare Bölüğü’nde Ruslara karşı harekata katılan Vecihi Bey, başarılı keşif ve bombardıman uçuşları yapmış ve bu arada girdiği bir hava muharebesinde bir Rus uçağını indirmiştir. Vecihi Hürkuş, uçak düşüren ilk Türk tayyarecidir.

Daha sonra Ruslara esir düşen Vecihi Bey, Hazar Denizi’nin Azerbaycan kısmında bulunan Nargin Adası’ndan yüzerek İran üzerinden kaçmayı başarmış ve yurda dönerek 1918 yılı yaz başında Yeşilköy’de konuşlanmış bulunan 9. Harp Tayyare Bölüğü’nde görev almıştır. Bu bölükte görevli iken bir av uçağı tasarımı yapan Vecihi Bey’in bu projesi Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ile yarım kalmıştır.

Kurtuluş Savaşı’na katılan Vecihi Bey, özellikle İnönü ve Sakarya savaşı sırasında çok başarılı keşif ve destek uçuşları yaptığı gibi bir Yunan uçağını da indirmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşunu yapan pilottur. İzmir (Gaziemir Seydiköy) hava meydanına ilk giren ve işgal eden kişi odur.

Vecihi Bey’e kırmızı şeritli İstiklal Madalyası verilmiştir. Ayrıca TBMM tarafından üç kez takdirname verilmiştir. Üç takdirname verilen tek kişidir.

Savaştan sonra İzmir’de yeni tayyarecileri eğitmeye başlar. İzmir Seydiköy Hava Mektebi’nde -bugünkü Gaziemir Hava Teknik Okullar Komutanlığı- uçak yapımı projesine devam eder. 1923’te ganimet olarak Yunanlardan ele geçen motorlardan yararlanarak ilk Türk uçağını imal eder. 28 Ocak 1925’te “VECİHİ K-VI”adını verdiği uçağını uçurur ve izinsiz uçtuğu için ceza alır.

Vecihi Hürkuş, 28 Ocak 1925’te İzmir’de gerçekleştirdiği uçuşun öyküsünü, o yıllarda yayımlanan Resimli Ay Dergisi’ne anlatmış.

“İlk Türk tayyaresini nasıl yaptım”

“Uzun müddet tereddüt devresi geçirdim. Nihayet arkadaşlarımın teşvikiyle bir tecrübe yapmaya karar verdim. Geceli gündüzlü çalışarak elimizde mevcut tayyarelerden tamamen farklı, onlardan daha basit, fakat sürat ve mukavemet itibarıyla onlardan üstün yeni bir proje vücuda getirdim. Bu projeyi hayata geçirmek için Kuvayı Havaiye Müfettişliğinin tasvip etmesi lazımdı. Projemi müfettişliğe verdim ve müsaade ettikleri takdirde bu proje dahilinde yeni sistem bir Türk tayyaresi yapabileceğimi bildirdim. Müfettişlik, projemi, eski bir tayyareci olan fen memuruna tetkik ettirdi. Fen memurluğu projeyi onayladı. Tayyarenin inşasına müsaade edildi. Hayatımda o gün kadar mesut olduğumu hatırlamıyorum. Büsbütün yeni sistem bir tayyare yapacak, memleketime yeni bir şey hediye edecektim. İstikbalde tayyarenin oynayacağı mühim rolü herkesten iyi bildiğim için bu hediyenin ileride kıymet-i takdir edileceğine kani idim. İnşaata başlamak için icap eden malzemeyi verdiler, derhal faaliyete geçtim.

Gövdeyi yaptık, ayakları taktık. Kuyruğunu bitirmek üzereydim. Muvaffak olmak ümidiyle gece sevincimden uyku uyuyamıyor, gündüz yorulmak bilmez bir faaliyetle çalışıyordum. Artık 5-10 güne kadar tayyare bitecek, eserim tamam olacaktı. Bu sırada fen memuru istifa ediyordu. Bunun üzerine tayyarenin inşası ertelendi. Bu karar beni ta kalpgâhımdan vurdu. O gün beynime bir kurşun sıksalardı bu kadar müteessir olmayacaktım. Bu kadar meşakkatle dayandıktan sonra, bu kadar ümide düştükten sonra birdenbire tamam olmak üzere olan eserimi topraklar üzerinde terk edip çekilmek bana çok acı geldi. Günlerce tayyaremin yanına gittim, eserimin yavaş yavaş ölüşüne şahit oldum. Ölüme mahkum hasta çocuğu yanında ağlayan bir baba vaziyetindeydim. Eserimi bitirmeme rağmen müsaade etmiyorlardı.”

“Müfettişlik, tayyarenin tecrübesine müsaade etmiyor, bir defa Heyet-i Fenniye tarafından tetkikine lüzum gösteriyordu. Tayyareyi ben yapmıştım, üzerinde ben uçacak, hayatımı ben tehlikeye koyacaktım. Ben ne kadar sabırsızlanıyorsam, onlar o kadar soğukkanlılık gösteriyorlardı. Heyet-i Fenniye tayyareyi tetkik etti. Uçmasına mani bir kusur görmedi fakat tecrübe yapılmasına da müsaade etmedi. Tetkikat bir aydan fazla sürdü. Bir türlü karar verilmiyor, tecrübe yapmama müsaade edilmiyordu. Izdırabımdan çıldıracak hale gelmiştim. Ben tayyaremden emindim. Muvaffakiyetle uçacağımdan zerre kadar şüphem yoktu. Bunu Heyet-i Fenniye’ye fenni delillerle ispat etmiştim. O halde neden bu eserimin tecrübe edilmesine müsaade etmiyorlardı. Artık tahammülüm kalmamıştı. Bir gün gizlice tayyaremi meydana çıkardım, motoruna gaz doldurdum, üzerine atladım ve makineleri tahrik ederek havalandım. Yükseldikçe ruhum açılıyor, muvaffakiyetimden ciğerlerim şişiyordu. Eminim ki ilk tayyareyle uçan mucitler bile bu kadar derin bir zevk duymamışlardır. İşte altımdaki makine aları şaduman (sevinçli, bahtiyar)eden gürültülerle ilerliyor, semadan bütün cihana muvaffakiyetimi ilan ediyordu.

Tayyarem yükselir yükselmez karargâhta bulunanlar hemen meydana koşmuşlar, ansızın havaya yükselen bu tayyarenin hangi tayyare olduğunu tetkike koyulmuşlar, nihayet benim uçtuğumu anlayınca merak içinde beni beklemeye başlamışlardı. Ben yere iner inmez arkadaşlarım etrafımı aldılar. Muvafakkiyetimi tebrik ettiler.

Fakat biz asker olduğumuzu unutmuştuk. İçimden gelen hisse mukavemet edemeyerek verilen emir hilafına tecrübeye kalkışmış, müfettişliğin emrini dinlememiştim. Müfettişlik derhal bir emri vaki ile on gün hapse ve yarım maaşımın kat’ına karar verdi. Mektep sıralarında iken aldığımız terbiye bize ya mükafatla ya da cezayla karşılanacağını öğretmişti. Benim muvaffakiyetim cezayla mükafat görüyordu. Bu icadımdan dolayı bir ikramiye ile taltif edilmem lazım gelirken, 10 gün hapse mahkum olmuştum.

Fakat bu ceza artık benim için ehemmiyetini kaybetmişti. Ben tecrübemi yapmış ve tereddütler içinde bulunan Heyet-i Fenniye’ye tayyaremin mükemmeliyetini tasdik ettirmiştim. Benim için en büyük mükafat buydu.”

*

Daha sonra askeri havacılıktan ayrılarak uçak tasarımı ve yapımı çalışmalarına devam etmiştir.

Vecihi Hürkuş, Avrupa’daki gelişmeleri yerinden takip edebilmek için zaman zaman yurt dışına çıkarak fabrika ziyaretleri yaptı. Türkiye’ye dönüşte 19 Ekim 1925’de Tayyare Cemiyeti idare kurulu istifa etmiş, cemiyetin tasarı ve projeleri suya düşmüş, elindeki tayyare, vasıta ve elemanları hava kuvvetlerine verilerek havacılıkla ilgisi kesilmiş oluyordu. Hürkuş’un da tekrar hava kuvvetlerinde görev alması istenince istifa etmiştir. Milli Savunma Bakanlığı Kayseri’de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için faaliyete geçer.

Hürkuş Tomtaş’ın teklifini kabul ederek Almanya’ya gider. Hürkuş Almanya’da Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulur, onların düzeltilmesi ile Ju A-35 ‘lerin yapımını da üstlenir.

Hürkuş yurda döndükten sonra, Tomtaş emrinde biri 14 kişilik 3 motorlu Ju-23, diğeri altı kişilik tek motorlu Ju F-13 yolcu tayyareleriyle Ankara -Kayseri arasında uçuş yapar.

Milli havacılığımız için güzel bir başlangıç olan Tomtaş ne yazık ki 1928 yılına kadar çalışmalarına devam edebildi. Kötü yönetimi yüzünden 1928’de iflas etmiştir.

Bir yıllık aradan sonra Hürkuş Türk Hava Kurumundaki eski görev yeri olan Teknik şubeye döner. 1930 yılı sanayi kongresi Ankara’da toplanmış, Halkevi’nde de yerli mallar sergisi açılmıştır. Hürkuş burada yerli malı uçaklarının resim ve maketleri ile Vecihi K-XI uçak modelinin minyatürünü sergiler ve büyük ilgi görür. Kurumda boş durmaz, yeni model ve tiplerini tasarlamaya devam eder.

Vecihi Hürkuş

1930’da Kadıköy’de bir keresteci dükkânını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, ikinci uçağı VECİHİ XIV’ü inşa etti. İlk uçuşunu 27 Eylül 1930’da Kadıköy Fikirtepe’de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu önünde yapmıştır. Bu uçuştan sonra VECİHİ XIV ile önce Yeşilköy’e, sonra Ankara’ya uçmuştur. Uçabilirlik Sertifikası için İktisat Bakanlığına başvurmuş, 14 Ekim 1930’da “Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir” cevabını almış. Bunun üzerine bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla uçağı sökerek demiryollarından kiraladığı vagonla Çekoslovakya’ya gönderilmesi için müsaade almıştır. Hürkuş, 6 Aralık 1930’da Prag’a gelmiştir. Tayyareye ait statik raporu gibi resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolü yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş, her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolü tamamlanmıştır.

Hürkuş, 23 Nisan 1931’de Çekoslovakyalı yetkililer tarafından uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931’de Çekoslovakya’dan uçarak Türkiye’ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931’de Türkiye’ye gelmiştir.

Vecihi Hürkuş, 1931 yılında, Türk Tayyare Cemiyeti yararına Türkiye turu yapmıştır. Ancak yardımcısı makinisti Hamit’in işine son verilir, Hürkuş’a ödenen uçuş tazminatı kesilir. Ayrıca Vecihi XIV uçağı uçuştan men edilir. Bu durum Hürkuş’un TTC’nden tekrar ayrılmasına neden olur.

1932’de Vecihi Sivil Tayyare Mektebi isimli ilk Türk Sivil Havacılık Okulu’nu açmıştır. Okulda ilk Türk kadın pilotu olan Bedriye Gökmen ile birlikte 12 pilot yetiştirmiştir. İstanbul Kalamış-Kadıköy’de Türkiye’nin ilk sivil uçağı VECİHİ XIV, ilk eğitim ve spor uçağı VECİHİ XV, 160 beygirlik Mercedes uçak motorlu deniz kızağı VECİHİ SK-X üretilmiştir.

Nuri Demirağ, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933’te Vecihi Hürkuş tarafından NURİ BEY adı verilen VECİHİ XVI kabin uçağı yapılmıştır. Vecihi Bey zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin TEKEL İdaresi’nin ve Türkiye İş Bankası’nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları oldu.

1937 yılında Türk Hava Kurumu, Hürkuş’u mühendislik eğitimi alması için, Almanya’daki mühendislik okula gönderdi. 1939 yılında mezun olarak ülkesine dönen Vecihi Hürkuş’a iki yılda mühendis olunmasının imkânsızlığı gerekçesiyle uçak mühendisi ruhsatı verilmedi. Bunun üzerine Vecihi Hürkuş, Danıştay’a başvurdu ve mezuniyet kararını kabul ettirdi.

Türk Hava Kurumu’nda da yönetim değişmiş, vazifeleri başkalarına verilmiştir. Hürkuş, Van’a tayin edilince istifa ederek kurumdan ayrılır.

*

Havacılıktan uzun bir ayrılıktan sonra 1947’de Kanatlılar Birliği’ni kurdu. Gençlerin büyük ilgi gösterdiği bir kuruluş oldu. 1948’de Türk Hava Kurumu’ndan Magister tipi bir öğrenim uçağı temin ettiler. Kanatlılar adlı bir dergi çıkarttılar. Büyük çoğunluğu üniversite öğrencileri olan Kanatlılar Birliği fazla yaşayamadı.

1951’de beş arkadaşıyla birlikte havadan zirai ilaçlama yapmak üzere Türk Kanadı adı ile bir şirket kurmuş, İngiltere’ye giderek Auster tipi üç uçak almışlar. Türkiye’ye döndükten sonra ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Hürkuş, haklarından vazgeçerek şirketten ayrılmıştır.

1952’de Paro mamasının reklamını yapmak için tekrar İngiltere’ye giderek Proctor V tipi dört kişilik hafif turist tipi tayyare alır. Bu tayyare ile değişik müesseselerin reklamını yaptı. Paro bebek maması, Puro sabunu gibi gıda ve malzemeleri ufak kâğıt paraşütlerle uçaktan dağıtarak, kanatlarına taktığı patiskalar üzerine bankaların isimlerini yazarak reklamcılık yaptı.

29 Kasım 1954’de Hürkuş Hava Yollarını kurdu. Türk Hava Yolları’nın seferden kaldırdığı uçaklardan 8 tayyareyi Ziraat Bankasından kredi ile almıştı. Birtakım güçlüklerle uğraşarak hava yollarının sefer yapmadığı yerlere seferler koyarak, izin vermediklerinde gazete taşıyarak çalışmak istedi, ama sabotajlar, uçaklarının parçalanması ve sonunda uçuştan men edilerek uçamadı. Bu durum, Münir Özkul-Adile Naşit’li filmlerde de geçer.

Elinde kalan son uçağını da Maden Tetkik Arama Enstitüsü’nün emrinde kullanarak Güney Doğu Anadolu’da toryum, uranyum ve fosfat arayarak zor doğa koşullarında çalıştı.

Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiştir. Türk havacılık tarihinin en üretken ve girişimci kişilerinden olan Vecihi Hürkuş, Ankara’da 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askerî Tıp Akademisi Hastanesi’nde vefat etmiştir.

Vecihi Hürkuş’un hayatı hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, Yapı Kredi Bankası yayınları arasında 2000 yılında çıkan “Bir Tayyarecinin Anıları:Yaşantı” adlı kitabı okuyabilirler. 2018 yılında Vecihi Hürkuş’un hayatı, “Vecihi: Göklerdeki Kahraman” adıyla filme alındı.

*

Türkiye’de Allah vergisi yeteneğe sahip bazı insanlar vardı. Hepsi devlet tarafından ya batırıldı, kimileri de Kamil Tolon gibi rahmetli Başbakan Adnan Menderes’in dostu olmasına rağmen desteklenmedi.

İlk aklıma gelenler, silah ve mühimmat yapan Nuri Kıllıgil, Şakir Zümre, Yaptığı uçaklar çok konuşulan Nuri Demirağ.

Nuri Demirağ’ın fabrikası 1947 yılında kapandı. Kapanmasa ne olurdu derseniz, KAPATILIRDI.

Demokrat Parti Kayseri’deki uçak fabrikasını kapatmadı mı? Yetmezmiş gibi özel sektörün mühimmat üretmesini yasaklamadı mı? Orta Doğu ve Balkanlardaki en büyük bomba ve mühimmat üreticisi Şakir Zümre, batmamak için soba üretti.

Makine yapma konusunda büyük bir yetenek olan; ellili yıllarda, dokuma makinası, biçer-döğer, çamaşır makinası, kurutma makinası, elektrik motoru gibi birçok şey yaptı ama devlet destek vermedi.

Ellili yıllarda Bursa Türkiye’nin beşinci büyük kentiydi. Her ne kadar İstanbul’a yakın gözükse de Mudanya’dan deniz yoluyla ulaşım beş saati buluyordu. Karayoluyla 8-9 saati buluyordu. En kısa ulaşım havayoluydu. Bursa-İstanbul arası havadan 25 dakika sürüyordu. Yeşilköy’den İstanbul merkezi de bir saat. Kara ve deniz yoluna göre çok kısaydı.

Bursa Tayyare Cemiyeti, topladığı bağışlarla havaalanı olmaya en müsait yer olarak gördüğü Yunuseli köyündeki arazileri satın alarak toprak pistli bir havaalanı açtı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında havaalanı askeri amaçlar için yenilendi ve inşa edilen iki beton pistle askeri havaalanı olarak devreye alındı. Daha sonra bir hava ulaşım okulu açıldı. (Bugünlerde yanlış isimlendirmeyle Yunuseli Havaalanı olarak bilinen, Eski Bursa Havaalanı işte bu havaalanıdır. Havaalanı olarak korunmak istenmediği gibi, 2020 itibarıyla, imara açılması ve binlerce konut yapılması gündemdedir.)

Bu kısa bilgiden sonra ellili yıllara dönelim.

29 Kasım 1954’de Hürkuş Hava Yollarını kurdu. Türk Hava Yolları’nın seferden kaldırdığı uçaklardan 8 tayyareyi Ziraat Bankasından kredi ile aldı. Uçakları elden geçirdikten ve pilot bulduktan sonra. Uçakların kredisini ödemek için şehirler arasında yolcu, yük, gazete taşımaya başladı.

Firmasını tanıtmak için Hürkuş uçakları büyük kentlerde gösteriler yaparlar. Yolcu taşımacılığı için öncelikle Bursa’yı hedefler. İstanbul-Bursa arasında dolmuş uçak kaldırmak için girişimde bulunur.

28 Mart 1955 Hakimiyet

Bursa’ya gelen Hürkuş uçakları basın mensuplarına için gösteri uçuşu yapacaktır. ANT gazetesinde konuyla ilgili olarak 3 Mayıs Pazar günü yapılacak uçuşun planını yazar.

30 Nisan 1955 ANT

ANT gazetesi okur sayısını arttırmak için bir promosyon kampanyası düzenler. Promosyonu duyurmak için el ilanlarını uçakla şehir üzerinde dağıtmak için Hürkuş acentasıyla anlaşırlar. 9 Mayıs Cumartesi günü uçakta, pilotla beraber gazetenin sahibi Derviş Sami Taşman’ın kardeşi Recai Taşman bulunuyordu.

ANT gazetesinin promosyonlarını havadan atarken uçak stadyumun yanındaki tellere takılır ve düşer. Pilot Fevzi ve gazeteci Recai Taşman yaralanır. Kaza yerel basında büyük yer alır. Bursa basınında yıllar boyu konuşulur.

10 Mayıs 1955 ANT

13 Mayıs 1955 Hakimiyet

11 Haziran 1955 tarihli Yeni Ant gazetesinde Hürkuş’a ait uçak havalandıktan sonra kaybolduğunu okuyoruz. Bu kayıp gazetelerce günlerce haber olur.

Gazetelerde çeşitli komplo teorileri yazılmaya başlar. 12 Haziran tarihli Hakimiyet, “Uçak Bolu’ya mı kaçırıldı?”

“Soğuk Savaş” yılları yaşanmaktadır. 1950-1951 yılları arasında Bulgaristan Türkiye’ye yaklaşık 150 bin kişiden fazla insanı Türkiye’ye mecburi göçe zorlar. Amaç, Türkiye’yi zor durumda bırakmaktır. Bu süreçte Türkiye’ye çok sayıda casus sokulur. Göçmen olmak, bazen casus olmakla eşdeğer tutulurdu.

17 Haziran tarihli gazetede uçak Suriye’de mi manşeti ön sayfada yer alıyordu. Yeni Ant gazetesi de bu konuda rakibinden geri kalmaz. Pilotu Bulgar ajanı ilan eder.

19 Haziran 1955 Haziran tarihli Hakimiyet gazetesinin üçüncü sayfasını neredeyse tamamında, gazetenin baş yazarı Musa Ataş’ın konuyla ilgili tam sayfa yazısı yer alıyordu.

20 Haziran tarihli Hakimiyet gazetesinde kayıp uçağın pilotu Fevzi’nin vesikalık bir resmi ve altında uçağın denize düşmüş olabileceği ihtimalinden söz edilir.

25 Haziran tarihli Yeni ANT gazetesi soğuk savaş yıllarının bakışını yansıtan bir başlıkla çıkar.

Bu kayıp uçak gazetelerce günlerce haber olur. Daha sonra unutulur. Aylar sonra uçak bulunur.

Kaybolan Hürkuş uçağı aylar sonra bulunur. Uçak Karacabey ormanlarına düşmüştür. 21 Ağustos 1956 tarihli gazetelerde haber olur.

21 Ağustos 1955 Hakimiyet

25 Ağustos 1955 Hakimiyet pilotun acı sonunu verir. Kazadan sonra zavallı pilot, sürünerek 1500 metre gitmiş ve orada vefat etmiş.

Kayıp pilotun Suriye, daha Bulgaristan’a kaçtığını, komünistlerle alakalı olduğunu, casusu olduğunu iddia eden, her türlü iftirayı savuran gazeteler maalesef bu yazdıklarını düzeltme ihtiyacı hissetmediler. Tabii ki bu durum Vecihi Hürkuş’un firmasına büyük zarar verdi.

Bürokrasinin yarattığı aksaklıklarla boğuşan Vecihi Hürkuş, son bir kez daha yolcu taşımacılığına kalkışır. Hedef iki uçağını kaybettiği Bursa’dır.

22 Haziran tarihli Hakimiyet gazetesinde, “Hürkuş uçakları sefere başlıyor Münakalat (Ulaştırma) vekaletiyle ile Hürkuş anlaştı” başlıklı haberde iki yıldır faaliyet göstermeyen Hürkuş hava yolu şirketinin İstanbul-Bursa arsında yolcu taşıyacağını yazıyordu.

Yerel basının uçaklara ilgisi olduğunu belirtmiştik. Vecihi Hürkuş’un 28 yıl önce yaptığı uçak, ikinci sayfada “Bir Türk tayyareci bir tayyare yaptı” başlığıyla haber olur. (26 Eylül 1958 Yeni ANT)

Kazalar, iftiralar ve durdurulan uçuşlar, banka borçları Hürkuş firmasının dayanma gücünü yok etmişti. 23 Ekim tarihli Hakimiyet gazetesi Hürkuş havacılığın sonunu haber verir. Hürkuş uçaklarına haciz konmuştur. Anlaşılan “Soğuk Savaş” yıllarında sivil havacılık istenmiyordu.

Bu haber Bursa yerel basınında31.12.1960 tarihine kadar Vecihi Hürkuş’la ilgili son haber olur.

  • Ekrem Hayri PEKER

NOT: Yazıda Hakimiyet Milletindir gazetesi Hakimiyet olarak kullanılmıştır. Başlıklarında görüleceği gibi Hakimiyet kelimesinde (^) inceltme işareti kullanılmamıştır. Çok zor şartlarda hurufat kutusundan harfleri bulup dizen, bazılarını bulamayan, bazen yeni bir haber için sil baştan tekrar harfleri dizen dizgicilere, yanlışları düzelten musahhihlere duyduğum saygıdan bazı hatalara dokunmadım.

KAYNAKÇA

  • ANT Gazetesi
  • Bursa Hakimiyet Gazetesi
  • Hakimiyet Gazetesi
  • Kaldırım, Selen, Geçmişten bugüne Türk Hava Yolları
  • Menteş, Niyazi, Bursa Hikayeleri-2, Bursa-1999
  • Olay Gazetesi
  • http://www.trt.com.tr
  • Vikipedi
  • Yeni Ant Gazetesi

SAVAŞLAR DOSYASI /// Ekrem Hayri Peker : Sakarya Savaşı, Giresun Gönüllüleri, 42 ve 47’nci Alaylar, Mangal Dağı


Ekrem Hayri Peker : Sakarya Savaşı, Giresun Gönüllüleri, 42 ve 47’nci Alaylar, Mangal Dağı

28 Ağustos 2020

  • Ekrem Hayri Peker

“Mangalda kahve içememek nasıl bir duygu?”

Başlık biraz şaşırtıcı biliyorum ama mangaldaki közde pişen kahveyi içememek nasıl bir duygu, biliyor musunuz?

Hikâyemiz Selim Erdoğan’ın “SAKARYA – Türk Bitti Demeden Bitmez” kitabını okuyunca başladı (Ocak 2020, ikinci baskı). Tarih kitaplarını sular seller gibi okurum ama, İstiklal Harbi’nin dönüm noktası olan Sakarya Savaşı’nın nasıl cereyan ettiğini bu kitaptan öğrendim. Kitabı okuduktan sonra Çanakkale’ye yapılan gezilerin buraya niye yapılmadığına açıkçası şaşırdım.

Hikayemize dönersek, Sakarya kitabını Giresunlu bir dostuma okuttum. Dostumun baba ve ana tarafından iki büyük dedesi Sakarya Savaşı katılmışlar ve üç kuşak sonra da akraba olmuşlar.

Dostum, “Bizim orada mangalda ısınılır ve kahve mangalda yapılırdı. Ama, anne tarafından büyük dedem, asla mangalda pişen kahveyi içmezdi. Mangal ona, Mangal Dağı’nda şehit olan arkadaşlarını, akrabalarını hatırlatırmış”. Bu yazıya başlamam da arkadaşımın anlattığı bu acı öyküden sonra oldu.

Dedem, Atatürk ismini duyduğunda gözleri yaşarırdı. Atatürk’e asla laf söyletmezdi. Ölümden dönmüşlerdi. Sadece, “O gün öyle gerekiyordu. Biz Giresun’dan ayrılırken ölüme koştuğumuzu biliyorduk”.

Sakarya Savaşı’nın en kritik anında cepheye Topal Osman Bey’in gönüllülerinden oluşan iki alay yetişir, 41. Ve 47. Alaylar. Önce topladığı gönüllülerle Balkan ve I. Dünya Savaşı’na katılan Topal Osman Bey, savaş sonrasında ayrılıkçı Pontuslu Rumlarla çarpışır ve deyim yerindeyse nefes aldırmaz. Sonra Koçgiri ayaklanmasını bastırır.

Önce milis binbaşı, sonra Yarbay rütbesi verilen ve bazen iki alaya komuta edilen Osman Bey, maalesef bazı çevreler tarafından “Topal” lakabıyla küçümsenir. Oysa o topallık, babasının bedel ödemesine rağmen topladığı gönüllülerle Balkan Savaşı’na katılan ve Çatalca‘da Bulgarlarla yapılan var olma savaşında üzerlerine atılan bir top mermisinden fırlayan şarapnel parçasının eseridir.

Osman Bey, gönderdiği Giresun uşaklarıyla Mustafa Kemal Paşa’nın güvenliğini sağlamıştır. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik günlerinde Giresunlu uşaklar bu görevi layıkıyla yerine getirdiler.

Topal diyerek ağız bükülen, eşkıya derekesine indirilmeye çalışılan Osman Bey’le aslında Mustafa Kemal’e de vurulmak istenmektedir. Öyle ya, eşkıya reisini muhafız yapan bir kurtarıcı (!). Oysa, Ankara’daki hükümet, Osman Bey’e önce binbaşı sonra da yarbay rütbesi vermiştir.

İstiklal Harbi sürecinde direnişi başlatanların, önderlik edenlerin ve sürdürenlerin İttihatçılar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ege’de direnişi İttihatçılar ve Teşkilat-ı Mahsusa’cılar başlatmıştır. Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensuplarının İttihatçılara olan nefreti çoğunu işgalci İngiliz ve Yunanlılarla iş birliğine itmiştir.

Osman Bey Milis kıyafetiyle

Saray ve Hürriyet ve İtilaf Fırkasının örgütlediği iç isyanlar olmasaydı, İstiklal Harbi Yunanlılar Bursa ve Eskişehir’e gelmeden sona ererdi.30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesinden kısa bir süre sonra, 13 Kasım 1918’de İstanbul, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan Askerleri tarafından işgal edilir.

İtalyanlara vaat edilen İzmir, İngilizler tarafından Yunanlılara verilir. İtalyanlar işgal etmeden 19 Mayıs 1919’da İzmir İşgal edilir.

Bununla yetinilmez, Musul ve Kerkük, boğazlar, Anadolu’nun içindeki tren yolu kavşakları
Güney Doğu Anadolu ve Kilikya İngiliz ve Fransızlar tarafından işgal edilir. İtalyan askerleri Antalya ve Konya’yı işgal ederler.

İstanbul’u işgal eden İngilizlerin gitmemek üzere geldiklerini Sayın Abdurrahman Bozkurt, “İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi” ayrıntılı şekilde anlatmıştır. İngilizler, İstanbul ve Boğazları gitmemek için işgal etmişlerdir. Müttefikleri Çarlık Rusya’sının yıkılmasının sebebi gördükleri Osmanlı Devleti’ni yıkmaya, Türkleri İç Anadolu’ya hapsetmeye kararlıdırlar.

Padişah Vahdettin’in ve Hürriyet ve İtilafçılar, bu gerçeği görmezler; “Savaşa girmenin suçunu İttihatçılara atarak, bu işten sıyrılırız, İngiltere’nin himayesinde yaşarız” hesabını yaparlar.

Bu hesap tutmaz. Sultan Vahdettin tarafından 5 kere sadrazam yapılan Damat Ferit Paşa, 10 Ağustos 1920’de Fransa’nın Başkenti Paris’in Sevr banliyösünde önüne konan ve Türkleri Anadolu’nun içine hapseden Antlaşmayı imzalar.

*

İstanbul’un kabul ettiği Sevr Antlaşmasını Ankara kabul etmez. Ankara Milli Mücadelenin merkezi olmayı perçinler. İngilizler ve padişah, Yunan ordusunun Kuvvacıları dağıtmasını ve yok etmesini isterler.

İngiliz ve padişah destekli Yunan orduları önce Ege sonra da Marmara bölgesini işgal ederler.

İkinci defa da İnönü istikametine yaptıkları taarruzdan netice alamayan Yunan Ordusu yeni takviyelerle tekrar taarruza geçer.

8 Temmuz 1921 günü bir Yunan tümeni Congara üzerinden Tavşanlı’ya inmek için taarruza başlar. Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa Dağ’a haber gönderir, “Ne yaparsanız yapın, Yunan ordusunu üç gün durdurun. Bu taarruzu Orhaneli çetecileri ve komutanları Çemişgezekli Haydar Binbaşı üç gün durdurur. Haydar Binbaşı çarpışmalarda şehit düşer. Yazar, Süleyman Işık, Haydar Binbaşının mezarını bulur. Yeni açılan yol, bu şehidin mezarının üzerinden geçmektedir. Süleyman Işık, Uludağ’daki direnişi, Yunan ordusunun üç gün geciktirilmesini KUVVA adlı eserinde ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Bir Yunan tümeni de İnegöl ve Yenişehir üzerinden iki ayrı koldan taarruza başlar. Aynı zamanda Uşak ve Afyon üzerinden iki Yunan kolordusu taarruza girişir. Taarruzun amacı Türk ordusunu kıskaca alıp yok etmek ve Ankara’ya Sevr Antlaşması’nı kabul ettirmektir.

Türk ordusu çarpışarak geri çekilerek bu oyunu bozar. Zamanında Sakarya Nehri’nin doğusunda mevzilenir Yunan ordusunu Anadolu bozkırına, yarı çöle çeker. Düşmanla 22 gün ve 22 gece sürecek bir var olma savaşı başlar “21 Ağustos-13 Eylül 1921”.

Sakarya Savaşı’nın ayrıntılarını en güzel şekilde dile getiren Selim Erdoğan’ın, “SAKARYA Türk Bitti Demeden Bitmez” eserinden okuyabilirsiniz.

12 Temmuz 1921 Bilecik ve Uşak, 13 Temmuz 1921 Afyon, 17 Temmuz 1921 Kütahya, 20 Temmuz 1921 Eskişehir Yunan işgaline uğradı. Yunanlılara her türlü istihbarat İstanbul’daki İngiliz İşgal Komiserliği’nden gidiyordu. İngilizler, taarruz için Yunanistan’a kredi açmışlar, silah ve cephane göndermişlerdir.

Taarruzu başlatan temel neden Yunanistan’daki iktidar değişimidir. Yunan Kralı Aleksander, maymununun ısırması sonucu mikrop kapar ve 25 Ekim 1920’de ölür. Fransa’da sürgünde olan babası Konstantin sürgünden döner. 14 Ekim 1920’de yapılan seçimi kaybeden Venizelos sürgüne gider. Yunan halkı savaştan bıkmıştır. Ama yeni iktidar bunun farkında değildir. İktidara gelen kral yanlılarının ilk hedefi Anadolu’da bir askeri ve siyasi zaferdir.

Venizelosçu subaylar görevden alınır. Yunan ordusundaki Venizelosçu ve kralcıların çekişmesi işimize yarar. Yunan ordusunda uzun süre silah altında olanlar huzursuzdur. Yunan komünistleri “Anadolu’da işimiz yok, İngiliz çıkarları için ordayız” diyerek propaganda yapmaktadırlar.

Küçük Asya Ordusu Komutanlığına kralcı Papoulas atanır. Eskişehir’e gelen Yunan Başbakanı Gunaris ve Savunma Bakanı Teotolis, Papoulas’a hedefi gösterirler: ANKARA. Ankara işgal edilmeli, Kuvva-yı Milliyeciler etkisiz hale getirilmeli ve Ankara’daki meclis dağıtmalıydı. Sevr Antlaşması başka türlü kabul ettirilemezdi.

Taarruza kalkan Yunan ordusunun mevcudu 123 bindi. Türk ordusunun mevcudu yüz bin civarındaydı. Geri çekiliş sürecinde 30 bin kişi ordumuzdan kaçmıştır.

Yunanlılar, Anadolu Rumlarının askerlik çağındaki çocuklarını azını gönüllü, kalanını da zorla askere aldılar. Bu şekilde 12 bin kişi askere alınır.

Yunanlıların top sayısı Türk ordusundan yüz fazlaydı. Makinalı tüfek sayısı üç kat fazlaydı.

Haymana ovası, Polatlı sırtları ve Tuz gölü civarında kanlı bir boğazlaşma oldu. Ordumuz kaçaklar için tedbir alır. Firarın, birliklerini izinsiz terk edenlerin cezası ölümdür.

Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa, Yunan ordusunu lojistik merkezlerinden, tren yolundan uzağa, o dönemin ifadesiyle Haymana çölüne çekerler. Yunanlılar ordumuzu çembere almak isterken ordumuz onları içine alır.

Selim Erdoğan, savaş alanında yaptığı araştırmada Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında KAYIP gözüken 8640 kişiden dört bininin mezarlarını bulur. Yunan hatları gerisinde kalan şehitlerimiz ya köylüler tarafından gönüllü ya da Yunanlıların görevlendirdiği köylülerimiz tarafından defnedilmiştir. Savaş sonrası bu konuda araştırma yapmayan devlet görevlilerini esefle kınıyorum.

Amacım savaşı anlatmak değildir. Bu konuda en ayrıntılı bilgiyi Selim Erdoğan’ın, “SAKARYA Türk Bitti Demeden Bitmez” eserinde bulabilirsiniz. Ben, deyim yerindeyse Hızır gibi cepheye yetiştirilen Giresun gönüllülerinden oluşan 42. Ve 47. Alayların kısa öyküsünü ve Mangal Dağı’nı anlatacağım.

Yunan Kralı Konstantin’in kardeşi Prens Andreas’ın komuta ettiği 12. Tümen, Ilgaz Boğazında Deli Halit Paşa tarafından durdurulur. Halit Paşa, çekilen birliklerimizin önünün kesilmesini önler. Gelen takviyelerle 18-20 Temmuz günleri karşı taarruzla Yunan güçlerini püskürtür.

Deli Halit Paşa ve Mustafa Kemal Paşa

18 Temmuz günü Mustafa Kemal Paşa, “Ordunun derlenip toparlanması için araya mesafe konulup, Sakarya’nın doğusuna çekilmenin uygun olduğunu” cephe komutanı İsmet İnönü’ye bildirir. Düşman Anadolu’nun içine çekilip yok edilecektir. Bu plan gereği Eskişehir boşaltılır. İmalat-ı Harbiye Ankara’ya taşınır.

Mustafa Kemal Paşa

Yunan birlikleri ileri harekâtını sürdürürken aralarında boşluk oluşur. 21 Temmuz’da İzzettin Bey, Eskişehir yönüne taarruza geçer. Yunan tümeni paniğe kapılır ve geri çekilir. Kanlı çarpışmalar yaşanır. Takviye alan Yunan birlikleri Seyitgazi civarındaki Kırgız Dağı’nı ele geçirirler.

Ordumuzun yeniden toparlanması için on beş güne ihtiyaç vardır. Birliklerin Sakarya’nın Doğusuna çekilmesi hızlandırılır. Yunan ordusu Türk ordusunu doğru dürüst takip edemez.

22 Temmuz günü Yunan Başkomutanı Papoulas, zafer kazandıklarını ilan eder. Papoulas, sonraki harekât için Savaş Bakanı aracılığıyla kralı ve başbakanı toplantıya davet eder.

28 Temmuz 1921 günü Kütahya’da Kral Konstantin başkanlığında bir savaş meclisi toplanır. Yunan ordusunun kurmay başkanı Rallis, daha ileriye gidilmesini riskli bulur. Ancak Başbakan Dimitrios Gunaris’in ısrarıyla Yunan Küçük Asya ordusunun Ankara’ya taarruz etmesine karar verilir.

Gunaris ve diğer hükümet üyelerinin görüşü “Eğer Türk ordusu imha edilmezse savaş hali sürer, Yunan ekonomisi asla düze çıkamaz”. Yıllar sonra Kral Konstantin, “Bu kararın alınmasında bir etkisi olmadığını” itiraf edecektir.

İkmal hatlarından uzaklaşacak Yunan Ordusu’nun nakliye kolları için binlerce hayvan ve 840 kamyon temin edilir. Eskişehir ve Seyitgazi’de yeni hastaneler kurulur.

9 Eylül 1922 İzmir’in kurtarılmasından sonra Yunanistan’da darbe olur. Darbeden sonra Kral sürgüne gider. Yunan başbakanları; Gunaris, Protopapadakis, Strates, Dışişleri Bakanı Baltatis, Son komutan Hacı Anestis ve Prens Andreas idama mahkûm edilir. Altı kişi idam edilir. Prens Andreas kaçar.

Bu süre zarfında Türk ordusu Sakarya’nın doğusuna çekilişini tamamlamış ve hızla eksilen saflarını doldurmaya, mühimmat takviyesine başlamıştır. Ülkenin her yerinden, cepheleri zayıflatmadan asker ve cephane Sakarya’ya yollanır.

5 Ağustos 1921’de Meclis Mustafa Kemal Paşa’ya üç aylık süreyle Başkumandanlık yetkisi verilir. Bu süre daha sonra Meclis tarafından uzatılacaktır.

Sakarya’nın doğusuna çekilen orduyu savaşa hazırlamak için Başkomutanlık tarafından 7 Ağustos 1921’de Tekâlif-i Milliye kanunu ilan edilir.

Tekâlif-i Milliye (Millî Yükümlülükler), Türk Kurtuluş Savaşı’nın dönüm noktalarından olan Sakarya Meydan Muharebesi öncesi ordunun ihtiyacını karşılamak ve Sakarya Savaşı’na hazırlanmak için Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın kanunla kendisine verilen yasama yetkisini kullanarak yayınladığı “Ulusal Yükümlülük” emirleridir. 7 Ağustos 1921’de yayınlanmış olup toplamı on maddedir.

Her ilçede bir tane Tekâlif-i Milliye Komisyonu kurulacak.

Halk, elindeki silah ve cephaneyi 3 gün içinde orduya teslim edecek.

Her aile bir askeri giydirecek.

Yiyecek ve giyecek maddelerinin %40’ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.

Ticaret adamlarının elindeki her türlü giyim eşyasının %40’ına el konacak ve bunların karşılığı daha sonra geri ödenecek.

Her türlü makineli aracın %40’ına el konacak.

Halkın elindeki binek hayvanlarının ve taşıt araçlarının %20’sine el konacak.

Sahipsiz bütün mallara el konacak.

Tüm demirci, dökümcü, nalbant, terzi ve marangoz gibi iş sahipleri ordunun emrinde çalışacak.

Halkın elindeki araçlar bir defa olmak üzere 100 km’lik mesafeye ücretsiz askeri ulaşım sağlayacak.

MANGAL DAĞI

Mangal Dağı, neredeyse tamamen yuvarlak hatlı kayalarla kaplı, topağı yok denecek kadar az, üzerinde ot ve dikenden başka bir şey olmayan bir tepedir. Askerler ve çevredeki köylerde yaşayanlar günlerce uğraşarak diz boyun gelen siperler kazabilirler. Başkomutanlık, Mangal Dağı’nın “Bağımsız muharebe verilecek gibi tahkimini” emreder.

Mangal Dağı’nın yakınında Türbetepe bulunmaktadır. Orası da tahkim edilir. 15 kilometrelik bir cephe meydana getirilir. Mangal Dağı’na Gaziantep’ten getirilen ve daha önce Yunanlılarla savaşmamış 5. Tümen mevzilenir. 9.Tümen ise Türbetepe’yi tutar. (s.124)

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Ankara-Polatlı arasındaki Alagöz’de karargâh kurar. Köyün ileri gelenlerinden Aliağa’nın evi karargâh binası olur. Kapıdaki muhafızlar, her zamanki gibi kara zıpkalı Giresun uşaklarıdır.

ve Meclis Muhafız taburu takviye olarak verilir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya Savaşı’nı Yönettiği Alagöz Köyündeki Karargâhı

Ordunun ihtiyatını 3.Grup oluşturan üçüncü gruba tecrübeli bir asker komutan olarak atanır. Millet Meclisinde Bolu milletvekili olan Yusuf İzzet (Met) Paşa, meclisten izin alarak orduya döner. Üniformasını giyer ve Sakarya Savaşı’nda görev alır.

Koçgiri İsyanını (6 Mart 1921-1921 Haziran sonu) bastıran birlikler arasında bulunan Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan Bey 42. Ve Binbaşı Topal Osman Bey’in komuta ettiği 47. Giresun gönüllü alayları 3. Grup emrine verilir. 750 kişilik Meclis Muhafız Taburu da cepheye sevk edilir.

Milli Mücadele’nin en kritik günlerinde meydana gelen bu isyanı kısaca anlatalım.

Koçgiri aşiretinin; Suşehri, Hafik (Koçhisar), Kemah, Kuruçay Ovacık, Zara, İmranlı, Divriği, Refahiye, Kangal ve çevresinde 135 köy ile en az 40.000 nüfustan oluştuğu tahmin ediliyor. İsyancıların toplam mevcudu ise en az 3000 kadardı.

Kürt Teali Cemiyeti Alişan Bey’i Dersim’e gönderir. Alişan Bey, Baytar Nuri, bölgedeki ilçe ve nahiyelerde cemiyetinin şubesini kurmuştur. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Kongresi kararlarının Kürtleri de kapsadığını anlatarak Alişan Bey’i ikna etmeye çalışmış ve Sivas milletvekili olmasını önermiştir. Alişan Bey Sivas milletvekili olmayı başta kabul ettiyse de Kürt Devleti kurma amacında olan Baytar Nuri ile konuştuktan sonra bu öneriyi reddetmiştir. Bununla birlikte Baytar Nuri de milletvekilliği önerisini kabul etmemiştir.

1920 başlarında Baytar Nuri, bazı aşiretlerin reisleriyle birlikte toplantı düzenleyerek Sevr Antlaşması’nın uygulanmasını istemişler ve Diyarbakır, Van, Bitlis, Elazığ, Dersim ve Koçgiri’den oluşan bağımsız Kürt devleti kurmasını kararlaştırmışlardır.

Türkiye Büyük Meclis Hükûmeti Koçgiri aşireti reisi Alişan Bey’i Refahiye kaymakam vekilliğine, kardeşi Haydar Bey’i de İmranlı bucak müdürlüğüne atayarak çatışmayı önlemeye çalışmıştır. İsyanı bastırmak için İmranlı’ya gelen 6. Süvari Alayının komutanı Binbaşı Halis, yakalanarak isyancılar tarafından idam edilmiştir.

Uyarılara kulak asılmamış Ayaklanma, 6 Mart 1921’de başlamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Sakallı Nurettin Paşa’nın Merkez ordusunun emrinde Topal Osman Ağa’nın bizzat komuta ettiği 47. ve Hüseyin Avni Alparslan’ın komuta ettiği 42. Giresun alaylarını isyanı bastırmakla görevlendirmiştir. Nisanda harekatın birinci evresi sona erdiğinde asiler küçük gruplar halinde dağılarak Kuzey ve Kuzeydoğu yönünde kaçmışlardır. Bundan sonraki ikinci etapta geniş çaplı takip harekâtı ile asilerin etkinliği iyice kırılmış, 17 Haziran’da asilerin elebaşılarından Haydar Bey’in kardeşi Alişan ve 32 asi ileri geleni ile 500’den fazla asi teslim olmuş, bunlar muhakeme edilmek üzere Sivas’a gönderilmişlerdir. İsyan haziran sonunda tamamen bastırılmıştır.

*

16 Ağustos’ta Ankara’ya gelen bu alaylar 23 Ağustos günü cepheye sevk edilir.

Yurdun dört bir yanından birlikler ve toplar, top mermileri cepheye gönderilir. Çapı uymayan top mermilerinin çapları tapaları takılıyken İmalat-ı Harbiye tezgâhlarında küçültülür. Bazen imalat sırasında patlayan mermiler can alır. Kara zıpkalılar, horona koşar gibi ölüme koşarlar.

Yunan Ordusu 3 kolorduya bağlı 9 tümen ve bir süvari tugayıyla taarruza geçerler. Ordularında 286 top, 2728makineli tüfek ve 12 uçak bulunmaktadır.

Onları 16 piyade, 4 süvari tümeni, bir süvari tugayından oluşan Türk ordusu karşılar.

Başkomutanlık Yunan planını anlamış ve ona göre mevzilenmiştir. Güya sürpriz bir taarruz planlayan Yunan ordusu komutanı Papoulas çılgına döner. Harekât planı çökmüştür.

Düşman taarruzu 23 Ağustos günü başlar. Yunan Ordusu’nun bir tümeniyle Mangal Dağı’na saldırır. Çarpışmalar tüm hızıyla sürerken bir de fırtına kopar. Rüzgâr askerlerimize doğru eser, göz gözü görmez. Askerler yoğun ateş altında ağır kayıp verirler. Tepe boşaltılır. Buraya gönderilecek tek kuvvet Topal Osman’ın Giresun gönüllülerinden oluşan 47. Alayıdır. Süngü takılamayan Rus Berdan tüfekleri ve üzerlerinde üniforma gibi aba zıpkalarıyla Giresun uşaklarına bu mevzileri ele geçirme görevi verilir.

Giresun uşakları önce sessizce, sonra koşarak tepeye ulaşırlar. Yunanlılar gelen uşakları fark etmezler. Kara zıpkalılar ateş ederek, nara atarak siperlere dalarlar. Mermileri bitince Giresun bıçaklarıyla, onlar düşünce tekme tokatla savaşarak Yunan askerlerini kovalarlar (Sakarya, s.146).

Harita, Selim Erdoğan’ın “SAKARYA – Türk Bitti Demeden Bitmez” Kitabından Alınmıştır.

Yunan askerleri takviye alarak Mangal Dağı’na tekrar saldırırlar. Şiddetli çarpışmalardan sonra 24 Ağustos sabahı tepeyi tekrar ele geçirirler. 47 Alay büyük zayiat verir. Yunan taarruzu 42. Alay’ın yetişmesiyle durdurulur. Türbetepe’de Yunanlıların eline geçer.

25 Ağustos günü karşı taarruza geçen Yarbay Halit (Akmansü) Bey komutasındaki 3. Kafkas tümeni Türbetepe’yi kurtarır. Mangal Dağı, cephe içinde bir adacık halinde Yunan Ordusu’nun elinde kalır.

25-27 Ağustos tarihlerinde şiddetli çarpışmalar olur. Mustafa Kemal Paşa,27 Ağustos 1921 günü tarihe geçen şu emri yayınlar: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır! Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir; fakat, küçük büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler, ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar azim ve mukavemete mecburdur.”

Türk Ordusu’nu sol kanadını kuşatmak için yaptığı taarruz 4. ve 23. Tümenler tarafından durdurulur. Tümenlerin zayiatı artınca Topal Osman Bey’in komuta ettiği 47. Alay takviye olarak devreye girer.

27 Ağustos günü Türk süvarileri sahneye çıkar. Yunan karargâhı basılır. Yunan komutanı Papoulas zor kurtulur. Arabası, şoförü ve madalyaları Türk süvarilerinin eline geçer. Süvarilerimiz Yunan ikmal hatlarını vururlar. Yunan birlikleri zaman zaman aç kalırlar ve cephane sıkıntısı yaşarlar.

Önce 42. Alay Komutanı Hüseyin Avni Alparslan Bey’i kısaca tanıyalım (Erzurum Milletvekili ve Mustafa Kemal Paşa’nın cumhurbaşkanı olarak seçilmesini önlemek için adayların bir yerde sürekli olarak en az beş yıl oturması veya Misak-ı Milli sınırları içinde doğması önerisini veren Hüseyin Avni Bey’le karıştırmayalım. Ayrıca Çanakkale Savaşı’nın ünlü 57. Alay’ının şehit komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey ile de isim benzerliği bulunmaktadır.) Hüseyin Avni Alparslan Bey, 1876’da Giresun’un ilçesi olan Tirebolu’da doğdu. Hüseyin Avni, askeri okuldan teğmen rütbesiyle Selanik’e tayin oldu. Balkanlarda eşkıya takibinde görevler yaptı. Daha sonra jandarma sınıfına geçti. 31 Mart ayaklanmasında arkadaşlarıyla gönüllü olarak hareket ordusuna katıldı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Rus sınırında Bahattin Şakir’in yürüttüğü Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarında görev aldı. Çoruh Müfrezesinde (Deli) Halit Paşa’yla birlikte savaşmıştır. Çok sayıda muhabereye katılmıştır.

Hüseyin Avni, Doğu cephesinde savaşırken aynı zamanda “Türk Yurdu Dergisi”ne “Alparslan” adı ile yazılar yazmaktadır.
Dönemin birçok aydını gibi Türkçüydü.

Harşit Çay’ını batısında Rus ordularına karşı oluşturulan cephede görev aldı. Yarbay Hamdi Bey komutasında, 9 taburlu 3 Alaylı bir kuvvet oluşturulur. 110. Alay komutanı Topal Osman Bey, vekili de Hüseyin Avni Bey’dir.

Rusya’da 1917 Ekim Devriminden sonra Rus ordusunda ve ayaklanmalar çıkar. Osmanlı Devleti’yle Erzincan anlaşmasını imzalayan Ruslar bir müddet sonra çekilmeye başladılar. 37.Tümen de takip harekâtı başlatır. Trabzon ve Rize kurtarılır. Rus Ordusunda yer alan ve ayrıca çeteler kurmuş olan Ermeniler ilerlemeye karşı koyarlarsa da dağıtılırlar. Batum ve Kars kurtarılır.

Rusya’da çıkan iç savaştan faydalanan birlikleriniz Bakü’yü kurtarırlar. İran Azerbaycan’ı da Rus ve İngilizlerden kurtarılır. Hüseyin Avni Bey’de bu Azerbaycan harekâtına katılmıştır. Mondros Mütarekesi’nden sonra İstanbul’da görevlendirilen Hüseyin Avni Bey, Mim Mim Teşkilatına üye olur ve teşkilat tarafından Karadeniz’de görevlendirilir.

Hüseyin Avni Bey, Eylül 1919’da Rize Askerlik Şube Başkanlığı’na atandı. Bu sırada Samsun’dan Trabzon’a kadar Pontus Devleti kurmayı amaçlayan Pontus çeteleri deyim yerindeyse bölgeyi kasıp kavuruyorlardı. Giresun yöresinde ise Osman Ağa ve milisleri sayesinde Rum çeteleri etkisiz kalmıştır. Ancak, “Kara zıpkalılar” yeterince düzenli ve disiplinli değildi. Hüseyin Avni Bey, 1 Ocak 1920’de Giresun Askerlik Şube Başkanlığı’na atanır. Bir süre Giresun Kaymakamlığı görevini de vekaleten yürütür. Giresun’da Osman Ağa, Müdafaa-i Hukukçular ve halk ile el ele vererek düzenli birlikler oluşturdular.

Hüseyin Avni Alparslan Bey, Osman Ağa’yı destekliyor, o muvazzaf Subay olarak, Osman Ağa’da Milis Subay olarak ve halk üzerindeki otoritesiyle birbirlerini tamamlıyorlardı.

Osman Ağa’nın da katkısıyla yeni gönüllüler toplanmış ve 42. ve 47. gönüllü Alaylar oluşturulmuştur. Bu alaylara Alpaslan Grubu adı verilmiştir.

42 ve 47. Gönüllü Alaylar, Pontus ve Milli Kuvvetlere karşı ayaklanmaların bastırılmasında pek çok görev yapmışlar ve akabinde Sakarya Savaşı’na katılmışlardır. Savaşın hassas bir safhasında 42. Alay Mangal Tepe’nin geri alınması muhaberelerine katılmış, Haymana üzerinden Ankara’ya sarkmayı planlayan Yunan Ordusu ile göğüs göğüse savaşmıştır.

28 Ağustos günü Yunan topçusu birliklerimizi ağır bir topçu ateşine tutar. Bir şarapnel parçası 42. Alay komutanı Hüseyin Avni Alpaslan Bey’i ağır yaralar. 42. Alayla cepheden cepheye koşan Hüseyin Avni Alpaslan Bey şehit olur. 42. Alay ağır zayiata uğrar. Alay komutanlığını bir müddet bir asteğmen yürütür. (1)

Yunan taarruzunu önlemek için Deli Halit Paşa’nın 2. Grubuna Topal Osman Bey’in komuta ettiği 47. Alay ve Meclis Muhafız taburu takviye olarak verilir.

Türk Ordusuna güneyden hücum eden Prens Andreas, kolordusunun üçte birini yitirmiştir. Prens şu acı gerçeği öğrenmiştir; “Kemalin askerleri önce onları şiddetli bir taarruza zorlamakta, Yunan tümenleri bütün hışmıyla taarruza geçtiğinde topçusuyla, piyadesiyle mümkün olan en büyük zayiatı verdirmektedir. Daha sonra bir kademe geriye çekilerek yeniden bu oyunu sürdürmektedir. Mehmetçik çekilerek dövüşürken Yunan Ordusu’nu tüketmektedir. (Sakarya, s.193)

Yunan askerleri isyan halindedir. Çarpışmak istemezler. Bursa’daki yaralı Yunan askerleri isyan eder ve Yunanistan’a gönderilirler.

Bir ara Ankara’da başta meclis ve diğer resmi dairelerin boşaltılması gündeme gelirse de başkomutanlık Yunan Ordusu’nun taarruz gücünün kırıldığını gördüğü için bundan vazgeçilir.

Ordumuzun elinde bulunan toplama parçalarla oluşturulan üç uçaktan birisinin pilotu Vecihi Hürkuş’tur. Vecihi Bey, keşif uçuşlarına çıkmaktadır. 1 Eylül günü yaptığı keşif uçuşunda Yunan birliklerinin üzerine el bombaları atar. Üzerine gelen bir Yunan uçağını düşürür. 4. günü yaptığı uçuşta Yunan Ordusundaki çözülmeleri görür ve rapor eder (Sakarya, s.231).

Vecihi Hürkuş

Papoulas için savaş bitmiştir. Bozguna uğramadan birliklerini Sakarya Nehrini geçirmek derdindedir. 5 Eylül’de bazı birliklerini Porsuk Çayının batısına, Beylikköprü istikametine çeker. Yunan birlikleri can derdindedir.

10 Eylül’de Türk Ordusu taarruza geçer. Süvari Grubunun 3. Tümeni mangal Dağı’nı geri alır. 13 Eylül günü Yunan birliklerinin tamamı Sakarya’nın batısına çekilir.

Yunanlıların kurdukları özel birlikler köyleri yakarak, katliam yaparak geri çekilirler. Büyük taarruzdan sonra daha büyük katliamlar yaparlar, büyük kentler de ateşe verirler

15 Eylül günü Türk Ordusu Sakarya’nın batısına geçer ve savaşı sonlandırır. Tüm birliklerin elinde sadece 6 bin top mermisi kalmıştır.

Sakarya’da Türkiye var olma mücadelesi verirken İstanbul’daysa bir düğün yapılmaktadır.

Padişah Vahdettin beşince eşiyle dünya evine girmektedir. Sultan Vahdettin beşinci karısı Nimet Nevzat Hanım ile dünya evine girer.

42 ve 47. Alaylar Büyük Taarruzda da görev alırlar. Osman Bey’in komuta ettiği alay, Büyük Taarruzda İngilizlerin işgal ettiği Çanakkale’ye dayanır, İngilizlerin karşısında mevzilenir. Osman Bey, daha sonra Ankara’ya çağrılır ve kaderini yaşar.

*

Osman Bey, 1883 yılında Giresun’da dünyaya geldi. Babasının askerlik bedelini ödemesine rağmen Balkan Harbi’nde Osmanlı ordusuna gönüllü olarak katıldı. Çatalca cephesinde savaştı. Bu savaş sırasında sağ diz kapağından yaralandı, topal kaldı ve “Topal” lakabını böylece edinmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda Artvin yöresinde topladığı gönüllülerle Teşkilat-ı Mahsusa’cılarla beraber Ruslarla çarpıştı.

Savaştan sonra memleketine dönüp Giresun ve Samsun havalisinde Pontus çeteleri ile uğraştı ve bu konuda pek çok başarılar elde etti. Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasından sonra kendisini kimseye danışmadan Giresun Belediye Başkanı ilan etti

Topal Osman’ın yıldızını parlatan olay 8 Mayıs 1919’da Giresun iskelesine demirleyen Yunan Kızılhaç gemisi Ioannina’yu Giresunlu Rumların sevinçle karşılamış ve Yunan uyruklu bir marangoz Giresun’daki Rum okuluna Yunan bayrağı çekmiştir. İnzibat subayı Sırrı Bey, bayrağı indirtmeyi başaramayınca Topal Osman bayrağı o indirmiş ve marangozu da öldürmüştür.

İstanbul’da kurulan Divan-ı Harp, savaşta işlediği suçlar nedeniyle hemen yakalanması ve İstanbul’a getirilmesine karar verdi. Bunun üzerine Şebinkarahisar’da saklandı; civardaki Rum köylerine baskınlar yaptı. Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin Giresun Şubesini kurdu ve ilk başkanı oldu.

Topal Osman, Mustafa Kemal Paşa ile 29 Mayıs 1919’da Havza’da gizlice görüştü. Mustafa Kemal Paşa, onu hareketlerinde serbest bıraktı ve bu gizli buluşmadan sonra Topal Osman Ağa, ondan aldığı emirler doğrultusunda hareket etti.

Milis Yarbay Osman Bey, Silah arkadaşlarıyla Cephede

Hakkındaki tutuklama kararı 8 Temmuz 1919’da padişah Vahdettin tarafından kaldırıldı. Giresun’a dönen Topal Osman Ağa, tekrar Giresun belediye reisliği makamına oturdu. Giresun Askerlik Şubesi Başkanı Hüseyin Avni Alpaslan ve Jandarma Komutanı Hamdi Bey ile Giresun gençlerinden oluşan gönüllü bir birlik kurdu.

Eylül 1920’de Ermeni Harekatı’nı bastırmak üzere Kazım Karabekir’in 15. Kolordusu emrine gönüllü taburu gönderdi. Tabur, dört ay boyunca Karabekir’in komutasında kaldı.

Topal Osman, millî mücadelenin önderi olan Mustafa Kemal Paşa’nın daveti üzerine 12 Kasım 1920’de yakın adamlarıyla Ankara’ya geldi. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Çankaya’yı ve Büyük Millet Meclisi adıyla kurulan Türk parlamentosunu korumakla görevlendirildi. Tamamı Giresunlulardan oluşan birliğin sayısı zamanla 250’ye kadar yükseldi. Bu birliğe Giresun Gönüllü Maiyet Müfrezesi adı verilmiştir.

Topal Osman Bey, Ankara’dan aldığı emir üzerine 1921’de muhafız birliğinin komutasını Mustafa Kaptan’a bırakarak Giresun’a gitti; gönüllülerden oluşan 42. ve 47. Alayı meydana getirdi. Gönüllüler Mart 1921’de Koçgiri İsyanının bastırılmasında da görev aldı.

Sakarya Savaşı sırasında 47. Alayı komuta etti. Savaşta, 2.000 kişiden oluşan ve Hüseyin Avni Bey tarafından komuta edilen 42. Alay’ın neredeyse tamamına yakını hayatını kaybetti; 47. Alay’dan ise 285 kişi sağ kaldı.

Topal Osman Ağa, Sakarya Savaşı’ndan sonra mevcudu takviye edilen 47. Alay’ın komutanı olarak Büyük Taarruza katıldı. Zaferden sonra yarbay rütbesi ve İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı. 21 Aralık 1922’de döndüğü memleketi Giresun’da büyük bir coşku ile karşılandı.

Büyük Zafer’den sonra Ankara’da Ayrancı civarında kendisine tahsis edilen “Papaz’ın Bağı” denilen yerde yaşamını sürdürdü. Özel Muhafız Alayı’nın komutanı olarak görevine devam etti.

Topal Osman, 27 Mart 1923 tarihinde Ankara’da aniden ortadan kaybolan Milletvekili Ali Şükrü Bey’in öldürülmesinden sorumlu tutuldu. Yardımcısı Mustafa Kaptan, Ali Şükrü Bey’in yemek bahanesiyle Topal Osman’ın Samanpazarı’ndaki evine götürüldüğünü; burada Topal Osman ve sekiz adamı tarafından kementle boğulduğunu itiraf etti. Ceset, 1 Nisan’da Çankaya sırtlarında Mühye Köyü civarında bulunduktan sonra hakkında yakalama emri çıkarıldı.

Yeni kurulan muhafız birliği tarafından 1 Nisan 1923 gecesi Papazın Bağı’ndaki evinde kıstırılan Topal Osman Ağa ve adamları, bütün gece çatıştı. Topal Osman, yaralı olarak ele geçirildi.

Papazın Bağı’ndaki baskında yaralı ele geçirilen Topal Osman Ağa hastaneye kaldırılırken, İsmail Hakkı Tekçe’nin emri ile kafası kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü ve bilahare Çankaya yakınlarına gömüldü.

Meclis’te Ali Şükrü Bey’in katilinin yakalanarak Ulus Meydanı’nda idam edilmesi kararı oy birliği ile alınınca, başından asılması mümkün olamayınca ceset mezardan çıkarılmış, Meclis’in kapısında, ayağından asılmıştır. Cenazesi, daha sonra kardeşlerinin Atatürk’ten ricası üzerine Giresun’a nakledildi ve Kurban Dede mezarının yanında Giresun Kalesi’ne defnedildi. Naaşı daha sonra Atatürk’ün Giresun’u ziyaretinde verdiği emir üzerine 1925 yılında kalenin en yüksek tepesinde yaptırılan anıt mezara nakledilmiştir.

*

Ö. Erden Menteşoğlu, “Giresunlu Fedailerle Konuştum Onlarda Çılgındı” çalışmasında konuştuğu gaziler bu olayın altında Ali Şükrü Bey’in Koçgiri İsyanından sonra Mecliste takındığı tutumun etkili olduğunu belirtmişlerdir.

Osman Bey’in gönüllüleriyle konuşan Menteşoğlu, kitabında Osman Bey’in silah arkadaşlarının “Ali Şükrü Bey, mecliste Koçgiri Ayaklanmasının bastırılması sırasında yapılan bazı uygulamalardan dolayı Sakallı Nurettin Paşa’yı suçlar. Nurettin Paşa, Topal Osman Bey’den yardım ister. Osman Bey, Giresun uşaklarıyla meclisi sarar. Osman Bey, meclise gelir ve Nurettin Paşa’yı savunan bir konuşma yapar. Nurettin Paşa hakkındaki suçlamalar düşer” dediklerini ifade eder.

Sakarya Savaşını tüm ayrıntılarıyla yazan Selim Erdoğan’a teşekkür ederim. Yazdığı, Kronik Kitap’tan çıkan “SAKARYA Türk Bitti Demeden Bitmez, İstanbul-2020,” kitabı okumanızı ve savaş alanını ziyaret etmenizi dilerim.

Kurtuluş Savaşı Kronoloji:

-30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi

-2 Kasım 1918 Enver Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa ülkeyi terk ettiler.

-13 Kasım 1918 Müttefik Donanması İstanbul’a geldi, asker çıkardı. İstanbul’un örtülü işgal başladı

-18 Ocak 1919 Kars Şuralar Hükümeti’nin kurulması

-5 Şubat 1919 Karakol Cemiyeti’nin Albay Kara Vasıf tarafından kuruldu

-12 Nisan 1919 İngilizlerin Kars Şura Hükümetini dağıtıp, tutuklaması

-15 Mayıs 1919 İzmir’in Yunanistan tarafından işgal edildi

-19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktı,

-27 Mayıs 1919 Balıkesir Kongresi başladı

-Haziran 1919 Ethem Bey’in Salihli Cephesi’ni kurması

-22 Haziran 1919 Amasya Tamimi

-23 Mayıs 1919 ilk Sultanahmet Meydanı’nda yapılan mitingle Yunanlıların İzmir’i işgali protesto edildi, Daha sonra 30 Mayıs, 10 Ekim 1919 ve 13 Ocak 1920’da tekrar mitingler yapıldı

-23 Temmuz-7 Ağustos 1919 Erzurum Kongresi

-16 Ağustos Alaşehir Kongresi Başladı

– 4-11 Eylül 1919 Sivas Kongresi

-Ekim 1919-25 Kasım 1919 I. Anzavur İsyanı

-27 Aralık 1919 Mustafa Kemal Ankara’ya geldi

-16 Şubat- 19 Nisan 1920 II. Anzavur İsyanı

-17 Şubat 1920 Misak-ı Milli’nin kabulü

-16 Mart 1920 İstanbul’un İngilizler tarafından resmen işgali, Meclis-i Mebusan’ın dağıtılması

-23 Nisan 1920 Ankara’da TBMM açıldı

-22 Mayıs 1920 Batı Trakya’nın Yunanlılar tarafından işgal edildi

-5 Temmuz 1920 Edirne’nin Yunanlılar tarafından işgal edildi

-10 Ağustos 1920 Sevr Barış Antlaşması imzalandı

-8 Temmuz 1920 Bursa Yunanlılar tarafından işgal edildi

-Ocak 1921 Ethem Bey’in tasfiyesi

-I. Elcezire Hârekatı

-6-11 Ocak 1920 I. İnönü Savaşı

-15 Mart 1921 Talat Paşa’nın Ermeni komitacılar tarafından katledilmesi

-16 Mart 1921 Ankara Hükümeti ile Sovyetler arasında Moskova antlaşması imzalandı

-23 Mart-1 Nisan 1921 II. İnönü Savaşı

-23 Ağustos-13 Eylül 1921 Sakarya Savaşı

-13 Ekim 1921 Ankara Hükümeti ile Kafkas cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması’nın imzalanması

-20 Ekim 1921 Ankara Hükümeti ile Fransa arasında Ankara Antlaşması’nın imzalanması

-26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz

-31 Ağustos 1922 II. Elcezire Hârekatı, Özdemir Bey’in İngilizleri Derbent Bölgesinde bozguna uğratması

-9 Eylül 1922 İzmir’in kurtuluşu

-11 Eylül 1922 Bursa’nın kurtuluşu

-11ekim 1922 Mudanya Mütarekesi

-Kasım 1922 II. Elcezire Hârekatına katılan birliklerin geri çekilmesi

-24 Temmuz 1923 Lozan Barış Antlaşması

-29 Ekim 1923 Cumhuriyet ilan edildi. Mustafa Kemal Reisicumhur seçildi

KAYNAKÇA:

-Akif, Cemil, I. Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1977

-Allen, W.E.D.1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara-1966,

-Akşin, Sina, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İstanbul-2004

-Apak, Rahmi, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, Ankara-1988

-Apak, Rahmi, İstiklal Savaşı’nda Garp Cephesi Nasıl Kuruldu

-Aralov, S.İ, Bir Sovyet Diplomatın Anıları, İstanbul-

-Avcıoğlu, Doğan, Milli Kurtuluş Tarihi, İstanbul-1974

-Aydemir, Şevket Süreyya, Enver Paşa, İstanbul-1975

-Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, İstanbul-1991

-Bal, Mehmet Akif, Milli Mücadele Döneminde Bekirağa ve Malta Anılarıİstanbul-2007

-Bıyıklıoğlu, Tevfik Trakya’da Milli Mücadele Ankara, 1992

-Bozkurt, Abdurrahman, İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi, Ankara-2014

-Cebesoy, Ali Fuat, Milli Mücadele Hatıraları-İstanbul

-Cemil, Arif, Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1997

-Dedeoğlu, Ömer. Mustafa Kemal Paşa’nın Gizli Oturum Konuşmaları, İstanbul-2008

-Erdoğan Selim, SAKARYA Türk Bitti Demeden Bitmez, İstanbul-2020, Kronik

-Esengin, Kenan, Milli Mücadelede ayaklanmalar, İstanbul-2006

-Fortuna, Benjamin C., Kuşçubaşı Eşref, İstanbul-2018

-Gürer, Turgut, Komitacı Fuat Balkan’ın Anılar, İstanbul-2008

-Hafifbilek, Celal, Ankara 1920, İstanbul-1998

-Işık, Süleyman, Kuvva, İstanbul-2017

-İlgurel, Mücteba, Milli Mücadele’de Balıkesir Kongreleri, İstanbul-1999

-Kandemir, Feridun, Rauf Orbay, İstanbul-1965

-kant, Albert, Bir Yahudinin Anıları, İstanbul-2009-Karabekir, Kazım, Paşaların Hesaplaşması, İstiklal Savaşı’na Nasıl Girdik, Nasıl İdare Ettik, İstanbul-1992

-Karabekir, Kazım, Erzincan ve Erzurum’un Kurtuluşu, Ankara-2001

-Koloğlu, Orhan, Jurnalcilikten Teşkilat-ı Mahsusa’ya, İstanbul-201

-Köse, Mustafa, Şehit Binbaşı Hüseyin Avni Alpaslan, Samsun-2007

-Kutay, Cemal, Çerkes Ethem Dosyası, İstanbul-1989

-Kutay, Cemal, Rauf Orbay, Hayat ve Hatıratım, İstanbul-1997

-Nur, Rıza, Hayatım ve Hatıratım, İstanbul-1967

-Menteşoğlu, Ö. Erden, Giresunlu Fedailerle Konuştum Onlarda Çılgındı, Ankara-2008

-Peker, Ekrem Hayri, Yeni Bir Cihan İmparatorluğu Kurma Mücadelesi Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-2020

-Selçuk, İlhan, Yüzbaşı Selehattin’in Romanı, İstanbul-2010

-Sorgun, Taylan, Halil Paşa, İttihat ve Terakki’den Cumhuriyete Bitmeyen Savaş, İstanbul-2003

-Sorgun, Taylan, Mütareke Dönemi, İstanbul-2007

-Soysal, İlhami,150’likler, İstanbul-2005

-Soysal, İlhami, Kurtuluş Savaşında İşbirlikçiler, İstanbul-2008

-Stoddard, P, Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-1993

-Şener, Cemal, Çerkes Ethem Olayı, İstanbul-2000

-Şimşir. B.N, Malta sürgünleri, Ankara-1985

-Taçalan, Nurdoğan, Ege’de Kurtuluş Savaşı Başlarken, İstanbul-1970

-Tansu, Semih Nafiz, İki Devrin Perde Arkası, İstanbul-2011

-Temo, İbrahim, İttihat ve Terakki Anıları, İstanbul-2000

-Tetik, Ahmet, Teşkilat-ı Mahsusa, İstanbul-2014

-Ulubelen, Erol, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul-1967

-Yerasimos, Stefanos, Kurtuluş Savaşı’nda Türk-Sovyet İlişkileri

-Yel, Selma, Yakup Şevki Paşa ve Askeri Faaliyetleri, Ankara-2002

DİPNOT
(1) Sakarya Meydan Muharebesi’nin son kalesi olan Haymana’da şehit düşen Giresunlu 42’nci Alay Komutanı Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan’ın anıt mezarı 100’üncü ölüm yıl dönümüne hazırlanıyor. Giresun Tirebolulu olan ve Sakarya Meydan Muharebesine kurmuş olduğu gönüllü alayla birlikte katılan ve yaklaşık 50 askeriyle birlikte şehit olan Binbaşı Hüseyin Avni Alparslan’ın mezarı şehit olmasından 95 yıl sonra Ankara’nın Haymana ilçesine bağlı Katrancı köyünde bulunmuştu. Mezarın bulunmasının ardından harekete geçen Tirebolu Dernekler Federasyonu (TİRDEF) bir heyet oluşturarak şehit Binbaşıya ölümünün 100’üncü yıl dönümünde 2021’e yetiştirmek üzere anıt mezar çalışmaları başlattı.

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Kaderin Birleştirdiği iki Tıbbiyeli ve Yaşar Kemal


Ekrem Hayri PEKER : Kaderin Birleştirdiği iki Tıbbiyeli ve Yaşar Kemal

09 Ağustos 2020

  • Ekrem Hayri PEKER

Toplumların kaderlerini belirleyen bazı toplantılar, kongreler vardır. Bu toplantılara katılanlardan bazıları yaptıkları çıkışlarla toplantının seyrini değiştirirler. Bunlardan biriside İstiklal Harbimizin başlangıç süresinde önemli bir dönüm noktası olan Sivas Kongresi ve bu kongreye katılan iki tıbbiyelidir. Bu tıbbiyeliler, Hikmet Bey ve Yusuf Ziya Bey’dir.

Çarlık döneminde Rusya’dan kaçarak Trabzon’a gelen Kafkas göçmeni bir ailenin çocuğu olan Tıbbiyeli Hikmet (Boran) Bey, Posta Memuru olan Babası Hakkı Beyin görev yaptığı Balıkesir’in Savaştepe Nahiyesinde doğmuştur (1901).

İlk, orta ve lise eğitimlerini tamamladıktan sonra İstanbul’daki “Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane” yani “Askeri Tıbbiye” ye kaydolmuştur. Hikmet Beyin okula kaydolmasından 3 yıl sonra yani 1919 yılı Mart’ında “Mektebi-i Tıbbiye-i Şahane” İngiliz birlikleri tarafından işgal edilmiştir.

İngiliz birlikleri tarafından işgal edilen “Mektebi-i Tıbbiye-i Şahane”yi, kurtarmak isteyen Tıbbiye öğrencileri, okulun kuruluş yıldönümü olan 14 Mart’ta topluca kutlama yapmaya karar verirler. Tıbbiyeliler, 3. sınıf öğrencisi olan Hikmet Beyin önderliğinde büyük bir gösteri yaparlar.

Bunu gören işgal kuvvetleri, olaya müdahale etseler de Tıbbiyelilerin okulun iki kulesi arasına büyük bir Türk Bayrağı asmalarını engelleyemezler. Bu olay ile Tıbbiyeliler 14 Mart 1919’da işgale ve emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini başlatmış oldular. “14 Mart” Türkiye’de “Tıp Bayramı” olmaktan başka aynı zamanda; Tıbbiyelilerin işgalci emperyalist güçlere karşı çıkışının da yıldönümü dür.

Tıbbiye öğrencileri 4 Eylül’de Sivas’ta toplanacak kongreye katılmak üzere aralarından iki temsilci seçerler. Bunlardan biri de işgalci İngiliz askerlerine karşı gelerek okulun kuleleri arasına Türk bayrağı asan Tıbbiyeli Hikmet Bey’dir.

Öğrenciler Sivas Kongresine katılacak arkadaşlarının masraflarını karşılamak için aralarında para toplamışlar, ancak toplanan para bir öğrencinin gidiş-geliş masrafını karşılayacak kadar olması nedeniyle, Tıbbiyeden seçilen iki öğrenci yerine sadece biri, yani 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet Beyi Sivas Kongresine gönderebilmişlerdir.

Çok zor koşullarda Sivas Kongresine katılan 18 yaşındaki Tıbbiyeli Hikmet kongrenin en genç delegesiydi. Diğeri de Yusuf ziya (Balkan)’dı.

Tbp. Alb. Yusuf Ziya Balkan 1899 yılında Köprülü’de doğdu, 1920 yılında Askeri Tıbbiye Mektebinden mezun olduktan sonra iki yıl İstiklal Savaşında görev yaptı. 1929-1931 yıllarında Fransa’da ve İtalya’da havacılık fizyolojisi üzerine incelemeler yaptı. İlk Türk uçuş doktoru ve havacılık mütehassısı olarak Eskişehir I. Tayyare Alayında, I. Hava Tümeni Hastanesinde, Kayseri, Niğde, Eceabat ve Bursa Askeri Hastanelerinde KBB uzmanı olarak görev yaptıktan sonra 1950 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. İstiklal Madalyası sahibi olan Y. Balkan, 12.8.1970 tarihinde de vefat etti. 1995 yılında Fizyolojik Eğitim Merkezi’ndeki bir dershaneye ismi verildi.

***

15 Mayıs 1919’da Yunanlılar İzmir’e çıkarma yaptılar, bir gün sonra 16 Mayıs’ta da Mustafa Kemal Samsun’a hareket etti. Samsun, Havza görüşmelerinden sonra 22 Haziran’da Amasya deklarasyonu yayımlanıyor. Ardından ilk kongre 23 Temmuz-7 Ağustos arası Erzurum’da yapıldı. Türkiye’yi kapsayan asıl büyük kongrenin 4-11 Eylül’de Sivas’ta yapılmasına karar verildi.

Askeri Tıbbiye ve Darülfünun’daki öğrenci birlikleri de kongreye delege göndermeye karar verdiler. Bunun için de Tıbbiye’den Hikmet Boran ile Yusuf Balkan, Darülfünun’un hukuk bölümünden de Necip Ali Bey’i delege olarak gönderdiler.

İşgal kuvvetleri ve İstanbul Hükümeti kongrenin Yapılmaması için elinden geleni yaptılar. İstanbul Hükümeti, Elazığ Valisi Ali Galip’den Mustafa Kemal’i tutuklamasını istediler.

Kongre, 4 Eylül 1919 Perşembe günü saat 14.00’te Sivas Lisesi’nde toplandı. Kongre başkanlığına Mustafa Kemal seçildi. Dördüncü gün Mustafa Kemal Paşa’nın grubu, Hikmet Boran Bey’in de imzasıyla kongre başkanlığına bir dilekçe verdi ve kongreye katılan bütün cemiyetlerin bir isim altında toplanmasını, bu ismin de Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olmasını istediler. Bu öneri fazla tartışılmadan kabul edilir.

Sivas Kongresi sürerken, 8 Eylül günü İsmail Hakkı Danişmend ve arkadaşlarının imzasıyla verilen “MANDA’ teklifi, dananın kuyruğunun kopmasına neden olur. Aslında manda demek esaret demektir. Kongrede, Amerikan mandası mı olsun, İngiliz mandası mı diye tartışılır. Amerikan mandacıları çoğunluktadır. İşte tam o sırada Hukuk Fakültesi öğrenci temsilcisi Necip Ali Bey kürsüye çıkıp, “Siz buraya manda satın almaya mı geldiniz?” diye, hakaretamiz bir soru sorar. Herkes şaşırır. Bu soru delegeleri de kendine getirir.

Arkasından kürsüye Tıbbiye adına Hikmet Bey çıkar ve şöyle der:

“Beyler;

Delegesi bulunduğum Tıbbiye, beni buraya bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz. Eğer manda fikrini kabul edecek olanlar varsa bunları şiddetle reddeder ve kınarız.

Eğer manda fikrini kabul ederseniz sizleri de hain ilan ederiz.

Ardından Mustafa Kemal ‘e dönerek aynı heyecanla;

“Paşam siz de manda fikrini kabul ederseniz sizi de reddederiz. Mustafa Kemal Paşa’yı vatan kurtarıcısı olarak değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz.” demiştir

Mustafa Kemal Paşa Tıbbiyeli gence, o meşhur cevabını verir;

“Evlat içiniz rahat olsun. Biz azınlıkta kalsak da mandayı kabul etmeyeceğiz. Manda da yok, himaye de. Parolamız tektir ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm”.

Daha sonra Mustafa Kemal Paşa delegelere dönerek, “Beyler gördünüz mü, muhtaç olunan kudret gençliğin asil kanında zaten mevcut” deyip, Tıbbiyeli Hikmet ‘i alnından öper

Ardından müthiş bir alkış kopar. Sonrasında yapılan oylamada manda fikri tamamen reddedilir ama, mandacıları da daha fazla karşılarına almamak için Mustafa Kemal kongreden, Amerikan meclisine de bu konuda ne düşündüğünü sormak için bir de yazı yazılması kararını çıkarttırır. Manda problemi böyle çözümlenir.

Kongrede söylenen bu sözler, daha sonra Atatürk’ün Nutkunun sonundaki Gençliğe Hitabe de “… Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” cümlesiyle tüm gençliğe yol gösterici olmuştur.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca; Tıbbiyeli Hikmet Bey, arkadaşı Yusuf Be’yle birlikte, Tıbbiyedeki öğrenimini yarıda bırakarak Ankara’ya geldiler. İki arkadaş Cebeci’deki Asker Hastanesinde görev aldılar ve buradaki Tabip Albay İbrahim Tali Bey’in (Öngören) başkanlığında, gece-gündüz çalıştılar.

Yaptığı çalışmalarından dolayı Tıbbiyeli Hikmet’e Teğmen rütbesi verilmiş ve ardından da “Sıhhiye Subayı” olarak Büyük Taarruza da görevlendirilmiştir.

İki arkadaş, savaş sırasındaki tifüs salgınına karşı ilaç bulma konusunda gönüllü olarak, Ankara Cebeci Askeri Hastanesi’nde, Dr. Adnan Adıvar’la birlikte çalışıyorlar. Daha sonra da Mahmut Tali Öngören’in babası Dr. İbrahim Tali’nin yanında, savaşın sonuna kadar cepheden gelen yaralıların tedavisi için uğraşıyorlar. Ayrıca Hikmet Bey Büyük Taarruz’a sıhhiye subayı olarak katılan ve İzmir’e ilk giren subaylardan oluyor. Zaferden sonra Ankara’da bütün teklifleri reddederek Hikmet Boran’la birlikte İstanbul’a okullarına geri dönüyorlar. Yusuf Bey, Hikmet Bey’in kız kardeşiyle evleniyor.

Mustafa Kemal bu iki fedakâr arkadaş için rütbe ve maaş bağlanması talimatı veriyor. Savaş sonrasında her ikisine de İstiklal Madalyası veriliyor.

Savaş sonrası okullarını bitirerek doktor oluyorlar. Yusuf Balkan 1929–31 yılları arasında İtalya ve Fransa’ya giderek havacılık enstitülerinde fizyoloji eğitimi alıyor. İlk Türk uçuş doktoru ve havacılık mütehassısı oluyor.

TIBBİYELİ YUSUF VE YAŞAR KEMAL

Yaşar Kemal

İkinci Dünya Savaşı son hızıyla sürüp gidiyor. Almanlar neredeyse Yunanistan sınırına dayanmış. Türkiye savaşa ha girdi, ha girecek. Bu arada Kemal Sadık’ın (Yaşar Kemal) bir gözü sakat ama buna rağmen yine de askere alınıyor.

Önce Dörtyol Payas’ta acemi eğitimine katılıyor, burada üç ay eğitim görüyor. Sonra Niğde Askerlik Şubesi’ne gidiyor, oradan da tansiyonu 5’e düştüğü için Kayseri’ye hastaneye sevk ediliyor. O günlerde Mehmet Ali Aybar da üniversitede doçentken ikinci kez askere alınıyor ve Kayseri’de üsteğmen olarak görev yapmaktadır. Kemal Sadık, Kayseri’de Aybar’ı buluyor. Aybar onu hastane Başhekimi Dr. Albay Yusuf Balkan’la tanıştırıyor.

Hikmet Boran ise, Yaşar Kemal’in yakın dostu, sunucu ve şovmen arkadaşı Orhan Boran’ın babasıdır. Yusuf Balkan’ın iki çocuğu oluyor, bir kız bir oğlan. Kızı Ayperi, Yaşar Kemal’in arkadaş oluyorlar. Ayperi Balkan (Akalan) (1928-2007) heykeltıraş, gazeteci, eleştirmendi. YÖN dergisinde ve Cumhuriyet gazetesinde yazardı. Oğlu Aydemir Balkan (1926-2017) ise Mimar-mühendis. Aynı zamanda gazeteci. Paris’te basın ataşesi, 1964 yılında UNESCO’ya girdi.

Askerden sonra da Albay Yusuf Balkan ile Yaşar Abi’nin ilişkileri sürüyor, ailecek görüşüyorlar ve Yusuf Bey’in ölümüne kadar da dost olarak kalıyorlar. Yaşar Abi, Ayperi’nin Cumhuriyet gazetesinde yazı yazmasına da aracılık ediyor.

Yusuf Balkan, müthiş bir Nazım hayranı. Nazım’a ve onun Şiirlerine bayılıyor. Ayrıca pervasız ve korkusuz. Bursa Cezaevi’ne bile gitmiş; sırtında albay üniformasıyla. Albay Yusuf Bey iltifatlar etmiş Nâzım’a. Şiirden edebiyattan, uzun uzun sohbet edip çaylar içmişler. Ve o günü hiç unutmamış Yusuf Balkan Bey.

Kemal Sadık Göğceli, Mehmet Ali Aybar aracılığıyla Yusuf Balkan’la tanışmış oluyor. Dr. Balkan, Nâzım’ın çoğu şiirini ezbere biliyor ve Nâzım’ın, Kemal Sadık’ta olmayan bütün şiirlerini ona veriyor.

Yusuf Balkan, Yaşar Kemal’i hastaneye yatırıyor. Sağlığına kavuşmasını sağlıyor. Gece gündüz bir ay süreyle bir de Nazım okuyor.

Giderek Yarbay Avni Bey, Tayyare Fabrikası Müdürü Seyfi Paşa, Numune Hastanesi Başhekimi Memduh Bey, Mehmet Ali Aybar ve Kemal Sadık arasında bir dostluk kuruluyor. Savaş içinde olunduğundan, edebiyat ve şiir dışında, konuşulan konular savaş ve siyaset üzerinedir.

Talas’ta, Kayseri’nin varsıl ailelerinden Arif Molu’nun, edebiyata düşkün genç iki oğlu Faruk ve Sait Molu’yla ve Turhan Feyzioğlu’nun kardeşi Avukat Yavuz Feyzioğlu’yla tanışıyor Kemal Sadık. Moluların Talas’ta yazlık olarak kullandıkları, içinde ağzına kadar dolu kitaplığı da olan bağ evleri, Kemal Sadık gibi biri için cennettir. Hastalığı burada geçmeye başlıyor. Kitaplıkta, Türkçeye çevrilmiş bütün klasikleri buluyor, yani tam arayıp da bulamadığını. Evin anahtarı da ona verilince, iki yıl içinde, çevrilmiş bütün Çehovları, Dostoyevskileri, Tolstoyları, Türk klasiklerini, Binbir Gece Masalları’nı, Doğu klasiklerini; hepsini, her şeyi okuyor…

… Kemal Sadık okudukça okuyor. Kendi tabiriyle, “Edebiyat bilinci geliştikçe gelişiyor”
… Ve yazmaya başlıyor…

KAYNAKÇA

  • Akkılıç Yılmaz; Kurtuluş Savaşında Bursa, Bursa-2008
  • Aydemir, Şevket Süreyya, Tek Adam, İstanbul-1991
  • Bozkurt, Abdurrahman, İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi, Ankara-2014
  • Keskiner, Arif, Çiçek Gibi, İstanbul-2002, Doğan Kitap
  • Keskiner, Arif, Binbir Renk Binbir Çiçek Yaşar Kemal ile Anılar, İstanbul-2013, Doğan Kitap
  • Kutay, Cemal, Rauf Orbay, Hayat ve Hatıratım, İstanbul-1997
  • Küçük, Yalçın Türkiye Üzerine Tezler V., İstanbul-
  • Küçük, Yalçın Sırlar, İstanbul, 2006
  • Parlak, Mesut, 14 Mart Tıp bayramı ve Tıbbiyeli Hikmet Boran Anısına, Sözcü-14 Mart 2020
  • Selçuk, İlhan, Yüzbaşı Selehattin’in Romanı, İstanbul-2010
  • Sorgun, Taylan, Mütareke Dönemi, İstanbul-2007
  • Ulubelen, Erol, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, İstanbul-1967

Not: Bursa yerel basınında Albay Yusuf Ziya Balkan’a ait bir bilgi bulurum umuduyla 1950-60 yılları arasında yayınlanan ANT-Yeni ANT ve Milletindir Hakimiyet gazetelerini taradım. Ancak bir bilgi bulamadım. 1940-1949 yılları arasındaki gazetelerde Balkan’la ilgili mutlaka bilgi vardır. Araştırmacılara bu konuda büyük görev düşüyor.

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

CUMHURBAŞKANLIĞI DOSYASI : TOPLUM KANDIRILIYOR MU ??? * SAHTECİLİK VE RÜŞVET İDDİALA RI İÇEREN BU KONULAR ÇOK ÖNEMLİDİR


TOPLUM KANDIRILIYOR MU ??? * SAHTECİLİK VE RÜŞVET İDDİALARI İÇEREN BU KONULAR ÇOK ÖNEMLİDİR

Posted on October 20, 2020 by Nacikaptan

SAHTECİLİK VE RÜŞVET İDDİALARI İÇEREN BU KONU ÇOK ÖNEMLİDİR,

Çok uzun zamandır gündemde olan, hakkında kitaplar yazılan fakat Cumhuriyet savcılarınca, YSK ve muhalefet partilerince görmezden gelinen partili Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın DİPLOMASININ SAHTE olduğu iddialarına ilişkin Köy Enstitüsü mezunu değerli öğretmen Timur Eren ve sayın Oğuz Tolga uzun zamandır bu konuda mahkemelere ve savcılıklara, kamu görevlilerine başvurmalarına rağmen, yetkili olan kamu kurumları ve konunun takibi için öncü olması gereken siyasi partiler, STK’lar, YSK, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı duruma SESSİZ kalmaktadır.
Kamu kurumlarının yapması gereken sahtecilik ve rüşvet iddialarını gündemde tutmak, yargıya taşımak, iz sürmek neden sadece iki değerli Yurttaşın omuzlarına bırakılıyor? Koskocaman makamları işgal eden fakat görevlerinin gereğini yapmaktan korkanların bu iki değerli Yurttaştan ders almaları gerektir. Ben kişisel olarak kendilerine teşekkür ederim.
Yakın gelecekte, AKP devri bittiğinde Türkiye’yi felakete götüren bir iktidarı soruşturmayanlar, ANAYASAL hak aramayan KAMU ve SİYASİ PARTİLER geldiğimiz durumun da pay sahipleridir. İddialar gerçek çıkarsa bu kez 80 milyon kandırılmış olacaktır.
Bu sessizlik ve sus-pus olma hali için birlikte düşünmek gerek. Sahtecilikle ve rüşvet almakla itham edilenler neden bu konuda sessizdir. Anayasa buyruğu, başvuruları incelemek , soruşturmak ve gerçekleri ortaya çıkarmakla görevli kamu yetkililer, neden gereğini yapmıyor?
Bu iddialarla suçlananlar neden yargı önünde aklanmak için gereğini yapmıyorlar?
SAHTE Diploma iddiası ve Zarrab’ın rüşvet verdiği iddialarına karşın Cumhurbaşkanlığı makamı ve rüşvet listesinda adı geçen üst düzey kamu görevlileri ise sessiz kalmakta ve konuyu yargıya taşımaktan kaçınmaktadır. Bu önemli konuyu yılmadan yorulmadan gündemde tutan öğretmen sayın Timur Eren’in ve Oğuz Tolga’nın başvuru dilekçesi, paylaşımları ve www.nacikaptan.com sitesinde bu konuda yayınlanmış olan yazıların linkleri aşağıdadır.
Naci Kaptan / 20.10.2020

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : 93 Harbi (1877-1878) Öncesi Anadolu


Ekrem Hayri PEKER : 93 Harbi (1877-1878) Öncesi Anadolu

13 Mart 2019

  • Ekrem Hayri PEKER

Osmanlı İmparatorluğu’na son darbenin 93 Harbi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kırım Savaşı (1853-1856) sonrası imzalanan Paris Antlaşması’yla deyim yerindeyse ömrünü uzatan imparatorluğun rahatlaması uzun sürmedi.

Kısaca Kırım Savaşı’na değinelim. 1833 yılında Hünkâr İskelesi Antlaşması ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya karşı Rus Çarlığı’ndan askeri ve siyasi yardım alan Osmanlı İmparatorluğu İngilizlerin politikaları sonucunda çarlıktan uzaklaşmış, 1839 yılında imzaladığı ticaret antlaşmasıyla İngiltere’ye teslim olmuştur.

Bunu gerçekleştirebilmek için de kutsal yerler sorununu kullandı. Osmanlı Devleti, Hrıstiyanların kutsal saydıkları Kudüs ve çevresinde Katolik ve Ortodoks cemaatlerine çeşitli ayrıcalıklar tanımıştı. 1853 yılına gelindiğinde ayrıcalıklar konusunda Rusya ile Katolikliğin dünya çapında savunuculuğunu yapan Fransa çatışmaya başladılar. Bu durumu bahane eden Rusya, İngiltere’ye Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması teklifinde bulundu. Çıkarları Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün muhafazasından yana olan Birleşik Krallık bu teklifi kabul etmedi. Bunun üzerine Rusya, harekete geçerek, Osmanlı Devleti’ne bir ittifak teklifinde bulundu ve bu devletin sınırları içinde yaşayan Ortodoksların koruyuculuğunun Rusya’ya bırakılmasını önerdi. Osmanlı Devleti, Britanya’nın da desteğine güvenerek Rus isteklerini reddetti.

İngiltere, Avusturya İmparatorluğu’na karşı 1848 yılında başlayan Macar ayaklanmasının Rusya’nın yardımıyla kanlı bir şekilde bastırılması, bu dönemde Rusya’nın Avrupa’da artan bir şekilde güç kazanmasının göstergesi olarak yorumlayan İngiltere, Avrupa’daki güç dengesinin kendi aleyhine bozulmasını engellemek istiyordu. Ayrıca, Osmanlı Devleti’nin dağılması Rusya’nın topraklarını güneye doğru genişletmesi Büyük bir sömürge imparatorluğu kuran İngiltere’nin en büyük sömürgesi ve zenginlik kaynağı olan Hindistan yolu ve Hindistan tehlikeye girecekti.

Fransa Rusya’nın Avrupa güçler dengesinin dışında tutulması konusunda Büyük Britanya hükümetiyle benzer bir politika izliyordu. Rusya’ya bağlı olan Polonya topraklarında yeniden bir bağımsız Polonya kurulması ve bu bağımsız devletin Fransa’nın müttefiki olması olasılığı da Fransa’yı Rusya’ya karşı cephe almaya teşvik ediyordu (İkisinin arasında Katoliklik bağı var). Bu nedenlerle Fransa, Osmanlı Devleti’nden yana bir tutum takındı.

Prusya, Rusya’nın batıya doğru genişlemesine karşı XVIII. yüzyıldan bu yana Osmanlıların müttefikiydi. Lehistan’ın Rus Çarlığı ile paylaşılması bunu değiştirmemişti. XVIII. yüzyıldan bu yana Osmanlılara karşı Rus Çarlığı’nın müttefiki olan ve Macarların ayaklanmasını çarlığın gönderdiği Kazak süvarilerle bastırabilen Avusturya, ortaya çıkacak yeni durumdan endişeli idi.

Rusya’nın İstanbul’da görevli isteklerinin reddedilmesi üzerine 19 Mayıs 1853’te İstanbul’dan ayrıldı. Rus orduları savaş dahi ilan etmeden 22 Haziran 1853’de Eflak ve Boğdan’ı işgale başladılar. Bunun üzerine Avusturya’nın teklifi ile Viyana’da bir konferans toplandı. Fakat toplantıdan sonuç alınamadı.

Savaşın başlangıcında Osmanlı Ordusu Balkanlar’da başarılı oldu. Fakat Batum’a yardım götüren Osmanlı donanması 30 Kasım 1853’te Rus Donanması tarafından Sinop açıklarında batırıldı. Rusların bu ani hareketi ve Karadeniz’de durum üstünlüğü sağlamaları Boğazlar’ı ve İstanbul’u tehlikeye düşürdü. Bu durum Avrupa devletlerini endişelendirdi. Birleşik Krallık ve Fransa devreye girerek tarafları uzlaştırmak istedi, ancak yapılan teklifi Rusya reddetti. Bunun üzerine Fransa ve Birleşik Krallık, Rusya’ya bir ültimatom verdiler ve taraflardan şu isteklerde bulundular:

-Eflak ve Boğdan’dan çekilmesi;

-Osmanlı Devletinin ülke bütünlüğüne riayet etmesi;

-Ortodoksların himayeciliği iddiasından vazgeçmesi.

Osmanlı Devleti’nden;

-Vatandaşlarına eşit haklar tanıması ve tatbik etmesi;

-Hristiyanlara olumsuz muamelede bulunulmaması;

-Karma mahkemeler kurulması;

-Hristiyan tebaadan ayrı bir vergi alınmaması talep edildi.

Çar, ültimatomu ve istekleri kabul etmedi ve Rus ordusuna Tuna nehrini geçerek ilerleme emrini verdi. İngiltere ve Fransa, 12 Mart 1854’te Rusya’ya savaş ilan ettiler. 15 Mart 1855’te Sardinya Krallığı da ittifaka katıldığını açıkladı.

Savaş devam ederken Osmanlının Epir, Etolya ve Teselya eyaletlerinde Rum halkının isyan hareketleri başladı. Bunun üzerine Fransızlar Pire limanına asker çıkararak Yunanistan’ı abluka altına aldılar. Bu hareket Yunanistan’ı tarafsızlığa mecbur etti.

Savaş; Tuna, Kafkas ve Karadeniz’de yoğunluk kazandı. Tuna cephesinde durum önce Osmanlılar lehine gelişti. Fakat bir süre sonra Rus ordusu Silistre’ye kadar ilerledi. İngilizler ve Fransızlar Varna’ya asker gönderdi. Bu sırada Avusturya da Rusya’yı baskı altına aldı. Rus ordusu Silistre önlerinden çekilmeye mecbur kaldı. Müteakiben de Eflak ve Boğdan’ı tahliye ederek savunmaya geçti. Rus Ordusu’nu takibe başlayan Serdar-ı Ekrem Müşir Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı Ordusu Ağustos ayında Bükreş girdi. Seferberlik ilan eden ve Rus Ordusu’na saldıran Avusturya Ordusu da Yaş kentine girdi.

Bu süreçte söz konusu ülkeler Osmanlı Devleti’yle yaptıkları antlaşmalarla çeşitli avantajlar elde ettiler.

Müttefikler, Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım yarımadasında da bir cephe açmaya karar verdiler. 20 Eylül 1854’te 111 bin asker Kırım’a çıkarıldı. Ancak Kırım Savaşı düşünüldüğü gibi kısa sürede tamamlanamadı. 1855 ilkbaharında 140 bin kişilik bir müttefik kuvveti daha bölgeye çıkarıldı. Ruslar mağlup oldu ve çekilmek zorunda kaldılar. Kafkas cephesinde ise Ruslar başarı kazandılar ve Kars’ı ele geçirmeye muvaffak oldular. Şeyh Şamil ve onun Çerkezistan’daki naibi Muhammet Emin, müttefiklerin tüm çabalarına karşı Osmanlı Devleti ve müttefikleriyle tam bir işbirliğine yanaşmadılar. Bu kısıtlı işbirliği Rusların Kafkas cephesinde başarılı olmasını sağladı.

Bu sırada Çar I. Nikolay öldü, yerine geçen II. Aleksandr imparatorluğunu korumak için barış istemek zorunda kaldı. Barış şartları Avusturya tarafından kendisine verilen bir ültimatomla bildirildi. II. Aleksandr istenen şartları esas tutarak barış teklifini kabul etti. Önce Viyana’da barış için hazırlık görüşmeleri yapıldı ve Paris Konferansı esasları tespit edildi. Rusya ile Osmanlı Devleti, Birleşik Krallık

Paris barış antlaşmasının getirdiği maddeleri şunlardı

-Taraflar savaş sırasında işgal ettikleri toprakları iade edeceklerdir.

-Osmanlı İmparatorluğu Avrupa devletler topluluğunun bir üyesi olacak, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı Avrupa devletlerinin ortak garantisi altına konacaktır.

-Osmanlı İmparatorluğu ile antlaşmayı imzalayan devletlerden biri veya birkaçı arasında anlaşmazlık çıkarsa, taraflar kuvvet kullanmadan önce, diğer imzacı devletlerin aracılığını kabul edeceklerdir.

-Osmanlı padişahının 28 Şubat 1856’da ilan ettiği “Islahat Fermanı” devletlere tebliğ edilecek ve devletler de bunu kabul edeceklerdir. Bu ferman, ilgili devletlere, Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine karışma hakkı vermeyecektir.

-Boğazların kapalılığını öngören 1841 Boğazlar Sözleşmesi esaslarının devamlılığı kabul edilecektir.

-Karadeniz tarafsız olacak ve askerlikten tecrit edilecektir. Karadeniz’deki tüm tersaneler yıkılacak ve hiçbir devletin donanması bulunmayacaktır.

-Eflak ve Boğdan’a muhtariyet verilecek ve muhtariyet devletlerin ortak garantisi altına alınacaktır. Her iki eyaletin de birer meclisi olacak ve hiçbir devlet Eflak ve Boğdan’ın iç işlerine karışmayacaktır. Romanya Krallığı’nın temelleri bu antlaşmayla atıldı.

Sırbistan’ın daha önce Osmanlı İmparatorluğu’ndan almış olduğu hak ve imtiyazlar devletlerin ortak garantisi altında olacak ve Osmanlı İmparatorluğu izinsiz olarak Sırbistan’a askeri müdahalede bulunamayacak.

Sadrazam Ali Paşa görüşmeler sırasında kapitülasyonların kaldırılmasını istedi ama sonuç alınamadı.

Osmanlı İmparatorluğu, devletin tamamen bir iç meselesi olan Islahat Fermanı’na antlaşma metni içinde yer verilmesi, müteakip yıllarda iç işlerine müdahale zemini hazırladı.

Paris Antlaşması ile yeniden kurulan uluslararası denge 1870’te Prusya’nın Fransa’yı mağlup etmesiyle sona erdi. Çarlık, Karadeniz’le ilgili kısıtlamalara uymayacağını resmen ilen etti. Avrupa’da yeni bir güç olan Almanya’ya karşı oluşan İngiliz-Fransız ittifakına daha sonra da Rusya da katıldı.

İmzalanan Paris Antlaşması Kafkasya konusunda bir madde içermiyordu. Çarlık, önce Şeyh Şamil’e saldırdı ve Şamil, 1859 Eylül ayında teslim oldu. Daha sonra Çarlık orduları Çerkeslerin üzerine yollandı ve Çerkesler 1864 yılında Çarlığa boyun eğmek zorunda kaldı. Ülkelerinden göçe zorlanan Çerkeslerin üçte ikisi öldü.

Daha sonra Batı Türkistan’daki Türk hanlıklarına saldırdı. 1868’de ele geçirdiği Hokant Hanlığı’na 1878’de son verdi, Semerkant’ı ele geçirdi ve Buhara Hanlığı’na boyun eğdirdi, Hive Hanlığı 1973 yılında işgal edildi. Buhara ve Hive hanlıkları Rus kontrolünde 1920 yılına kadar sözde yarı bağımsız yaşadı.

P. İgnatiyev

Kâğıt üzerinde, savaşın galiplerinden olan Osmanlı Devleti, aslında savaştan çok büyük zarar alarak çıkmıştır. Çok pahalı olan bu savaşı yürütebilmek için Osmanlı devleti, ödeme yeteneğinin çok üstünde borç almıştır. Savaş sırasında Fransa’dan yüksek faizle 5.5 milyon Osmanlı Lirası borç alında. Daha sonra Sultan borç almak adet oldu. Sultan Abdülmecit (1823-1863) ve ondan sonra tahta geçen (1830-1876) devleti büyük bir borç yükü altına soktular.

Alınan borçla başta 1856’da Dolmabahçe, 1865 yılında Beylerbeyi ve 1871 yılında Çırağan sarayları kullanılmaya başlandı. Bu sarayların yapımı yıllarca sürmüştür. Bu sarayların dışında onlarca küçük saray ve köşkler yapılmıştır.

Sultan Abdülaziz

Sultan Abdülaziz’in satın almayla kurduğu büyük donanma bu borç yükünü daha da arttırmıştır.

Kısa sürede Osmanlı Devleti bırakın borcu, faizleri bile ödeyemez hale geldi. Rus Bu dönemde Çarlığı’nın İstanbul Elçisi n. P. İgnatiyev, Sultan Abdülaziz ve Sadrazam Mahmut Nedim Paşa (1818-1883) Padişah’ı ve Sadrazam’ı etkilemişti. İgnatiyev’in etkisiyle Osmanlı Devleti 1875 yılında “Morotoryum” ilan etti. Mahmut Nedim Paşa, borç faizlerini yarıya düşürdü.

Bu kararın Avrupa’daki etkisi çok olumsuz oldu. Osmanlı Devleti’nin borç senetlerini alan yatırımcılar büyük bir tepki gösterdi. Bu olumsuz hava Rus Çarlığı’nın deyim yerindeyse “Ekmeğine yağ sürdü” ve Osmanlı Devletine karşı saldırı hazırlıklarını hızlandırdı,

Mahmut Nedim Paşa

Bu karara içeride de tepki oldu. Medrese öğrencileri ve esnaf protesto için gösterilere başladılar. Gösterilerin artması üzerine Mahmut Nedim Paşa, görevinden ayrıldı.

1838 yılında İngiltere’yle imzaladığı ticaret antlaşmasıyla ithal mallara iç gümrükten daha az vergi koyan (daha sonra benzer ayrıcalıklar ve e diğer devletlere de tanıdı) ve endüstrileşmeyi kaçıran, doğru dürüst yol olmadığı bütünsel bir iç pazara sahip olamayan devlet, bu borçların altından kalkamadı. 1881 yılında II. Abdülhamit döneminde Düyunu Umumiye idaresinin kurulmasıyla, Avrupalı devletlerin mali denetimi altına girip, ekonomik bağımsızlığını kaybetti.

Kırım Savaşı’nın sonunda ilan edilen Islahat Fermanı, Osmanlı reform hareketlerinde çok önemli bir yer tutar. Islahat Fermanı’nın amacı, imparatorluk içindeki herkese Osmanlı yurttaşlığı vererek, yasalar önünde dine bakılmaksızın eşitlik sağlamaktı. Islahat Fermanı ile Batı’da dolaşan liberal düşünceler Osmanlı Devleti’ne girmeye başlayacaktır.

Savaş öncesi Anadolu

İngiliz ordusunda yüzbaşı rütbesinde bir subay olan Burnaby, 1876 yılının Ocak ayını Kırgızistan steplerinde geçirmiş ve Çarlığın Hive ve Buhara’da yaptığı askeri harekâtları izlemişti. Rus Çarlığı’nı İngiltere için tehlikeli gören Burnaby, Osmanlı Devleti’ni Rusya’ya karşı destekliyordu.

Burnaby, 3200 km.lik bir yolculuk. Üsküdar’dan başladı. Nallıhan Köyünden Beypazarı’na doğru yola çıkan Burnaby, şunları yazar; ‘bundan sonra çıktığımız araziler ekilip biçilmemişti, oysa buraları işlemek bir çiftçinin zahmetine değerdi. Ne yazık ki, Türkiye’de milyonlarca dönümlük arazi aynı durumda. Onları işleyecek adam yok. Ülkenin nüfusu çok az. Böylece Büyük Britanya’yı doyuracak kadar buğday ürünü verebilecek topraklar boş kalıyor (c:53)

Burnaby’nin aktardığına göre Beypazarı’nda 300 seçmenden ancak biri okuma yazma biliyormuş.

Seyyah Anadolu’da yol durumundan çok şikâyetçidir. Üsküdar’dan Kasım başında Kars’a doğru yola çıkar. Erzurum’dan sonra yollar kesildiği için Van’a oradan da İran üzerinden Doğu Beyazıt’a geçer. Doğu Beyazıt’ı Mezopotamya’ya giden yolun başlangıç noktası olarak görür. Doğu Beyazıt’tan Kars’a Kars’tan da Batum’a geçer. 93 Harbi başlamak üzeredir. Baturdan Trabzon’a gelen Burnaby, bir Fransız gemisiyle İstanbul’a gelir. İstanbul’dan İngiltere’ye döner.

Anadolu’da gördüğü askeri problemleri yetkililere bildirip yazar, gözlemlerinden sonra Ermeniler hakkında olumsuz görüş bildirir.

İstanbul’da görüştüğü bir dostu, “Olaylarla ilgili bütün gerçekleri bilen yok ama genel kanı katledildiği yolunda. Türkler donanmayı Ruslara satmaya razı olduğunu ve bir Rus kuvvetinin İstanbul’a yerleşmesine izin verdiğini söylüyorlar. (s,17)

“Dostum, ‘hiç kuşku duyulmayacak bir şey varsa, o da rahmetli padişahın İgnatieff’in yüzde yüz etkisi altında olduğudur’. Büyükelçi ona ne isterse yaptırabiliyordu. Softalar bunu öğrenince sonuçlarından korktular. Halk bu olaylardan yola çıkarak padişahın katledildiği sonucuna vardı.’

İstanbul’daki görüştüğü yabancılar Yüzbaşı Burnaby’nin, “ sizce Hıristiyanların katliamları kastederek bir başka kıyıma kurban olma olasılığı var mı?” sorusuna;

-Kesinlikle yok. Tabii, İgnatieff’in siyasal amaçlarla böyle bir tertibe başvuramazsa. Ülkenin başka belgelerini bilmem ama Türklerle Hıristiyanlar burada çok iyi geçiniyorlar.(s.18)

İzmit’te Paşa konağını ziyaret eder. Görüştüğü Paşa ‘…Ama bütün suç Rus ajanların Hersek’teki ayaklanmayı kışkırttılar. Diplomatları, Sultan Abdülaziz’i savurganlığa teşvik etiler ve borcun ödenmemesinin başlıca sorulması oldular. Bunun İngiltere’yle aramızı açacağını düşündüler ve tahminlerinde çok da haklıydılar.“(s,41)

Türk askeri yetkililerin, kılıç yapımında hala bu kadar geri olmaları çok garipti, kabza muhafazası olmayan bir Türk kılıcı kuşanmış bir Türk atlı askerinin; kendi silahlarımızdan birini taşıyan bir İngiliz süvarisiyle girişeceği göğüs göğse bir çarpışmada pek az şanslı olurdu. (s,43)

Burnaby Anadolu atlarını çok över.

Burnaby, seyahati esnasında görüştüğü Ermenilerin,’Burada problem yok ama diğer vilayette çok sayıda Ermeni Hapishanede’ söylemi üzerine her uğradığı kazada hapishaneleri ziyaret etti. Durumun hiçte anlatıldığı gibi olmadığını gördü. Aksine nüfus oranlarına göre hapishanelerde Ermeni sayısı çok azdı.Görüştüğü Ermenilerin tutumları, birbirilerini çekiştirmeleri onlar hakkında olumsuz yargısını pekiştirir.

Elazığ Maden’e ulaşan Burnaby, Buradaki gümüş madenlerini su basmış olduğunu görür. Madenlerdeki suyu atacak pompalar yoktur. Burnaby ‘Türklerin, madenlerinden bu kadar az yararlandıklarını görme bir gezgini şaşırtıyor. Ankara’dan sonra buralarda bakır, demir ve birçok yerde kömür madenleri görmüştüm. Maden de gümüş var. Çevresindeki topraklarda ise bakıra rastlanıyor. Türkiye Anadolu’nun yer altı zenginliklerini araştıracak bilgili mühendislerin yardımıyla yalnız borçların faizlerini ödemekle kalmayıp, kısa zamanda Dünyanın en zengin ülkelerinden olabilir.” (s,81)

Madenden sonra kilometreceler boyunca nadasa bırakılmış zengin topraklarda ilerlemeyi sürdürdük. Bu durumda sorduğum soruya rehberimin verdiği yanıt, ‘Araziyi ekip biçmek için yeterli insan yok ‘ oldu.

“Hiç kuşkusuz haklıydı, Küçük Asya da tıpkı İspanya gibi doğal zenginliklerini geliştirmek için mevcudun üç katı nüfus gerekiyor. Bırakın yabancı göçmenler Anadolu’ya gelsinler. Bırakın Ülkenin her yerinde demiryolu yapsınlar, Türkiye o zaman Büyük Britanya’ya tahıl satabilir, kömür madenleri ve başka maden yatakları ise ülke halkı için muazzam bir zenginlik kaynağı olabilir.”

Burnaby, yolda rastladığı göçer Kürtler den Türk yetkililerin vergi toplamakta zorluk çektiğini yazar.

Burnaby, Kürt şeyhlerin birkaç yıl öncesine kadar çok büyük hayvan varlığına sahip olduğunu ancak Ankara Eyaletini mahveden kıtlık Türkler olduğu kadar Kürtler için bir felaket olmuş hepsini korkunç bir yoksulluğa mahkûm etmiş bu kıtlık diye yazar.(s84)

Yozgat’ yaklaşırken mola verdiği bir köyde yaşayan Türkmenler Burnaby’nin yanına gelip ‘Çarın adamlarının Hive Hanlığındaki Teke Türkmenlerinde yaptığı katliamlar hakkında’ konuşurlar.

Burnaby, Ermeni kadınların hiçbir öğrenim görmediklerini, evlenmeden önce erkeğin karısının yüzünü bile görmez diye yazar (s,91). Kiliselerde kadınlar kafesle ayrılmış bir yerde dururlar (s, 103.

Burnaby’nin yanına Tokat’ta, bir Polonyalı mühendis gelir. Tokat-Sivas yolunu yapmakla görevlendirilmiş, ancak beş yıldır yolun yarısını bile yaptırmayı bile başaramamıştır..

Burnaby, memuriyet atamalarında kayırmacılığın çok yüksek boyutta olduğunu söyler( s,125)

Burnaby Sivas için şunları yazar, “… Sivas Küçük Asya yaylasına inen tek yola hâkimdir, Sivas yarımadanın Asya yanındaki anahtarıdır. Türkler, küçük Asya da Ruslar tarafından tehdit edildikleri dönemde, bu yolu mutlaka tahkim etmelidirler. Ruslar; Kars Ardahan ve Beyazıt’tan oluşan ilk savunma hatlarını aşmayı başarıp Erzurum’u ele geçirdikleri takdirde, Üsküdar’la aralarında başka tahkim edilmiş kent bulmayacaklardır.”(s129)

Amerikalı misyonerlerden bahseder, yıllar önce Anadolu’ya yerleşmişler ve bazı Ermenileri mezheplerine kazandırmışlardı. Ama hiçbir Müslüman’ı, dinini değiştirmeye razı edememişlerdi.(s133). Misyonerlerden birisi, ‘zavallı cahil Türkler, bazılarının bizi inandırmak istedikleri kadar kötü değiller’ (s137)

“Sivas’tan pek az ihracat yapılmaktadır. Memleketin temel ürünü tütündür. İthal edilen bütün eşya Samsundan gelmektedir fakat nakliye masrafları nedeniyle çok pahalıdır. Sivas’la Samsun arasındaki yol çok kötü durumdadır.(s, 143)

“ Sonradan Küçük Asya’da askeri birliklere verilen bütün barutun İstanbul’dan gönderildiğini öğrendim. Küçük Asya’nın bu bölümünde barut imalathanesi yoktur. Türklerin, daha önce Erzincan yakınlarında bir mühimmat fabrikası ve ambarı kurmamaları çok yazık. Böyle bir tesis, Türk-Rus sınırlarındaki birliklere kurşun ve hafif silahlar üretebilir. Oysa bu durumda Kars civarında bir askere verilen bir kurşun nakliye zorlukları nedeniyle ilk maliyetinin %50 fazlasına mal oluyordu.”

Burnaby, Divriği de misafir kaldığı ev sahibi, “Kürtlerin kendi barutlarını kendilerinin imal ettiğini, bu barutun devletin izniyle, satılan baruttan daha iyi olduğunu” söyler ve ekler, “kükürt, güherçile ve mangalkömürü çok, Kürtlerde bundan yararlanıyorlar.”

Burnaby, Ermenilerin kentte ihtiyaç duyulan malları fahiş fiyatla sattıklarını ve çoğunun tefecilik yaptığını söyler. (s155) Burnaby, Divriği’de kendini misafir eden adamın Rus uşağı ile tanışır.1856 yılında esir düşen asker “Rus ordusunda dövüldüğünü, kırbaçlandığını bu yüzden dönmediğini’”söyler (s160)

Arapkir’de yaşayanların yaz aylarında Kürtlerin soygunculuk yaptığını Haziran ve Temmuz aylarında kimsenin hayatının emniyette olmadığını yazar.(s 162)

Divriği Kaymakamı, ‘Sultan Abdülaziz’in İngilizlerden aldığı parayı demiryolu yapımına kullansaydı bölgedeki madenlerin işletileceğini, yurt dışına et satılabileceğini’ söyler.(s174)Kemah civarında bir maddenin yani kömürün) kullanıldığını yazar (s178)

‘Erzurum ve çevresindeki dağlarda bulunan kurşun madenleri kısmen Kürtler tarafından işletiliyordu. Küçük Asya kentlerindeki kurşunun hepsi Kostantinapolis’ten getiriiliyordu . Dolayısıyla bunun çok pahalı olması Kürtlerin ellerinin altındaki madenlerden yararlanmaya itmişti. Bu dağlılar madeni mermi ve kurşun üretimi için kullanılıyorlardı. (S182)

Burnaby, Erzincan’da Valiyi ziyaret eder, vali sivil kökenlidir. Vali daha önce Van da görev yapıyormuş. Burada bir Rus alanını tutuklamış. Ajanın üzerinde çıkan belgeleri Padişah Abdülaziz’e göndermiş fakat padişah üzerinde etkisi olan Rus büyükelçisi İgnatieff’in padişahı etkilemesiyle Erzincan’a sürülmüş

Vali, “…Sedan’dan beri Rusya Türkiye’yle gizli bir savaş halindedir. Dostluk maskesi altında bizi hançerlemeye çalışıyor. İgnatieff, Abdülaziz’in savurganlığını teşvik ediyordu. Bumun, hükümetin iflasına ve İngiltere’yle olan ittifakın bozulmasına yol açacağını biliyordu ve Padişah’a borcu reddetmesi için öğüt verenlerin başında Rus büyükelçisinin geldiğine olabilirsiniz.” (s183-184)

Burnaby, Erzincan da ordu için çizme yapan imalathaneyi ziyaret eder. Çizmeleri inceler ve şunları yazar, “ Bu tesiste imal edilen, bağcıkları ayak bileğinin epey yukarısında bağlanacak biçimde yapılmıştı ve çok ağır tabanları vardı. Bunlar İngiliz birliklerine verilenlerden çok daha ağırdı ve bir günlük uzun bir yürüyüşten sonra askerleri daha fazla yoracak nitelikteydiler.” (s, 186) Ordu için gönderilen mermi ve fişekler deniz yolu ile Trabzon’a geliyor, buradan da at ve katırlardan oluşan kervanlarla Erzurum ve Kars’a gönderiyorlardı (s,191)

Burnaby. Erzurum’daki süvari alayını ziyaret eder. Alayın mevcudu 400 kişidir, alayı çok beğenir. Ancak Anadolu’nun bu bölümünde yalnız bir süvari alayı vardır. Burnaby, “Akıllı süvari subayları, bir sefer sırasında komutanın gözleri ve kulaklarıdırlar, kalabalık ve işini bilir bir süvari sınıfından yoksun bir general, sağır ve kör bir adam gibidir, etrafında olan bitenden habersiz olur.”(s200)

‘”… Yaşlı bir çiftçi bana büyük bir konukseverlik gösterdi. Ankara kıtlığının bu bölgede hissedilir derecede yol açtığı felaketler karşısında duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Ankara’dan gelen yol, İki buçuk ay boyunca kardan tıkanmıştı. Adamın sığırları açlıktan ölmüş, keçileri de aynı akıbete uğramıştı. Rahmetli Sultan Abdülaziz buralarda acı çeken vatandaşlarına büyük paralar ve yiyecekler yollamıştı. Ne yazık ki yollar geçilemez haldeydi, yiyecekler de dolayısıyla hedeflerine ulaşmamışlardı. Arabalar dolusu mısır ve arpa evlerine sadece birkaç kilometrelik mesafede beklerken pek çok yoksul insan açlıktan ölmüştü.”(s82)

“Ankara’nın, yöreyi 1873-74’te perişan eden kıtlığın etkilerini hala atlamamış olduğunu öğrendim… Kıtlık döneminde kent çevresindeki 18000 kişi ölmüş, daha sonra 25000 kişi kıtlığın etkilerinden hayatlarını kaybetmişlerdir. Bölgenin başlıca ticaret metası keçi kılıdır; oysa sığırların, koyunların ve keçilerin %60 ‘ı ölmüştü….’(s,66-67)

Anı yazmanın Osmanlı devlet adamları ve subayları arasında yaygın olmadığını biliyoruz. Tarih yazmış müverrih de azdır. İlim dünyasına yaptığı yeniliklerle katkı koymuş, fen konusunda ders kitabı niteliğinde kitap yazmış pek insan yoktur. Yazılanların büyük çoğunluğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidar olduğu dönem ve Cumhuriyet Döneminde yazılmıştır.

93 Harbinde (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı) Doğu cephesini anlatan Arif Bey’in yazdığı “Başımıza Gelenler” kitabı Osmanlı ordusunun durumunu, subayların eğitimsizliğini, memlekette yol olmayışını acı acı anlatır. Yol yok denecek düzeydedir. Bölgenin haritası yoktur. Subayların eğitimi yetersiz, liyakatsız ve sorumluluk almayan insanlardır. Ordunun süvarisi yok denecek kadar azdır. Süvari görevini Çerkes gönüllüler, Musa Kunduk Paşa’nın yönettiği Çerkes gönüllüler ve bölgenin ünlü eşkıyası Mihrali’nin adamları yapar. Ahmet Muhtar Paşa’nın ordu komutanı olması çok büyük bir şanstır. Bu orduyla savaşa girilmesi çok büyük şanstı.

KAYNAKÇA:

  • Allen, W.E.D.1828-1921 Türk-Kafkas Sınırındaki Harplerin Tarihi, Ankara-1966
  • Arif Bey, Başımıza Gelenler, İstanbul-1973
  • Bell, James S.,Çerkesya’dan Savaş Mektupları, İstanbul-1998
  • Berkok İsmail; Tarihte Kafkasya, İstanbul-1958
  • Bi Mahmut, Kafkas Tarihi, Ankara-2011
  • Bilge, M. Sadık; Osmanlı-Kafkas İlişkileri, İstanbul-2007
  • Burnaby, Yüzbaşı Frederic, Küçük Asya Seyehatnamesi Anadolu’da Bir İngiliz Subayı 1876, İstanbul-1998, Sabah Kitapları
  • Çelik, Osman, İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya, Ankara-1992
  • Fedâkar Cengiz, Kafkasya’da İmparatorluklar Savaşı, İstanbul-2014
  • Hafifbilek, Celal, Ankara 1920, İstanbul-1998
  • İmbert, Paul, Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri, İstanbul-(Basım yılı yok)
  • Küçük, Yalçın Türkiye Üzerine Tezler V, İstanbul-
  • Mardin, Şerif, Jön Türklerin Siyasi fikirleri(1895-1908), İstanbul-1992
  • McCarty, Justin Ölüm ve Sürgün, İstanbul, 1998
  • Mehmet Efendi, İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Ankara-1983
  • Mantran, Robert, Osmanlı Tarihi, İstanbul-1995
  • Ortaylı, İlber, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul-Timaş Yayınevi-2016
  • Peker, Ekrem Hayri, Kafkasya’dan Güvem’e Zekeriya Efendi, İstanbul-2015
  • Saydam, Abdullah, Kırım ve Kafkas Göçleri (1856-1876), Ankara-2010
  • Şirokorad, A.B.,Osmanlı-Rus Savaşları, İstanbul-2113
  • Spencer, Edmund, Türkiye, Rusya, Karadeniz ve Çerkezistan, Ankara-2014
  • Ramsar, E. E. , Jön Türkler, İstanbul-1982
  • Tolstoy, Sivastopol Ağustos 1855,İstanbul-2005

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker