DOĞA SORUNLARI DOSYASI /// Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk /// Kaz Dağları Eylemine Kanada’dan Gelen Destek : Alamos Gold Pretosto Edildi


Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk /// Kaz Dağları Eylemine Kanada’dan Gelen Destek : Alamos Gold Pretosto Edildi

20 Ağustos 2019

Kanada merkezli Alamos Gold şirketinin Çanakkale’nin merkeze bağlı Kirazlı köyü yakınlarındaki altın ve gümüş madeni projesinde çalışmalar devam ederken, ağaç kesimleri ve kazılar hızlı bir şekilde sürmektedir. Buna tepki olarak 26 Temmuz’da başlatılan “Su ve Vicdan” nöbeti ise büyüyerek devam etmektedir. Alamos Gold; ABD, Kanada, Meksika ve Türkiye’de faaliyette bulunan bir maden şirketidir. Türkiye’de Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt’ta maden arama ve çıkarma faaliyetinde bulunmaktadır.

LİNK : https://www.alamosgold.com/home/default.aspx

Kaynak: https://www.alamosgold.com/home/default.aspx

Üç bölge de Çanakkale il sınırları içerisindedir. Faaliyetlerini sahibi olduğu Doğu Biga Madencilik üzerinden gerçekleştirmektedir. Düşük maliyetli üretim şirketin politikasıdır. Kirazlı’da üretim “yer üstü” yapılacaktır. Kanada’nın Ontario bölgesindeki Island Gold Mine madeninde ise “yeraltı” (underground) tipi madencilik tercih edilmiştir. (https://miningdataonline.com/##) Teknik ifadesiyle “uzunlamasına uzun delikli geri çekilme madencilik” yöntemi kullanılacaktır. (Modifiye Avoca Madenciliği) (https://translate.google.com/translate?hl=tr&sl=en&u= , https://miningdataonline.com/property/7/Island-Gold-Mine.aspx&prev=search) (The Company has a leading growth profile with exploration and development projects in Mexico, Turkey, Canada and the United States and is committed to the highest standards of sustainable development. John McCluskey Good mines and good people are the foundation of our growth.”

Doğu Biga Madencilik; Kaz dağlarında yaptıkları altın arama faaliyetlerinde siyanür ya da türevi bir maddenin kullanılmadığını, Kirazlı Projesi’nin, Atikhisar Barajı’na olumsuz bir etkisinin olmayacağını, proje alanının Çanakkale’ye 30, Atikhisar Barajı’na 14, Kaz Dağları Milli Parkı’na ise 40 kilometre uzaklıkta olduğunu, tesislerinin, Atikhisar Barajı Su Havzası’nın da dışında bulunduğunu açıklamıştır. Çıkarılan kayaçların içindeki altının ayrıştırılması, uluslararası kriterlere göre, katı prosedür içerisinde ve özel olarak hazırlanmış korunaklı, sızdırmazlığı sağlanmış yerlerde gerçekleştirilecektir.

Alamos Gold Türkiye: Kirazlı

Alamos Gold Kanada: Ontorio Island

Kaynak: https://resourceworld.com/alamos-gold-tables-island-results-stock-advances/

Kirazlı, şirketin Çanakkale merkez ile Çan ilçesi arasında kalan bölgede yer alan projesidir. Şirket 2020 yılında üretime geçmeyi ve beş yılda 514 bin ons altın ve 3,5 milyon ons gümüş üretmeyi planlamaktadır. Açık ocak işletmeciliği ile cevher üretilecektir.

Alamos Gold’un CEO’su John McCluskey, 22 Mayıs’ta Londra’da düzenlenen sempozyumdaki sunumunda, “Projenin iç verimlilik oranı yüzde 44. İşe başladığımızda 1 doların 3 Türk lirası, şu anda ise 6 lira olduğunu düşünürsek bu karlı bir proje. Bu gerçekten istisnai bir proje. Alttaki fotoğrafta Devlet Su İşleri’yle birlikte geliştirdiğimiz büyük bir göleti görüyorsunuz. Bu, Türk hükümetinin ilk kez kamu-özel ortaklığında yapımı üstlenilen bir gölet” demiştir. McCluskey’in geçtiğimiz yıl ülkesindeki bir televizyon kanalına verdiği demeç CHP’li Gürsel Tekin tarafından paylaşılmıştır. McCluskey’in “Yabancı işçi çalıştırmıyoruz. Türkler taş taşımakta çok iyiler” dediği ortaya çıkmıştır.

Kaynak: https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kaz-daglarinda-maden-arayan-sirketin-ceosunda-turkiye-aciklamasi-243889h.htm

Kirazlı Projesi’nin ÇED’in olumlu kararına karşı açılan dava sürerken, Çanakkale Valiliği tarafından şirkete izni verilince şirket, proje alanında çalışmalarına başlamıştır. Bunun üzerine tepkiler gelince şirketin Kaz dağlarındaki faaliyetleri Kanada da protesto edilmiş, Türkiye’ye dayanışma mesajı verilmiştir. Kanada’nın Quebec eyaletindeki Montreal şehrinde bir araya gelenler, “Kanada Kaz Dağlarıyla Dayanışma Grubu” adıyla bir sivil toplum girişimi oluşturmuşlardır.

Grubun aldığı karar sonucunda 16 Ağustos 17.45’te Montreal’de “Square Cabot” alanından başlayan bir protesto yürüyüşü düzenlenmiştir. İngilizce ve Fransızca yapılan basın açıklamasında, dünya madencilik faaliyetlerinin yüzde 75’ini yürüten Kanadalı maden şirketlerinin, bu faaliyetleri yürüttükleri ülkelerde her türlü yasal boşluktan yararlanarak karlarına kar kattıkları vurgulanmıştır.

Şirket, Kaz dağlarında altın üretmek için 195 bin ağacı kesmiştir. Bu miktar, ÇED tarafından onaylanan çevresel etki değerlendirme raporunda belirtilen miktarın dört katıdır. Altın çıkarımı için ise 20 bin ton siyanür kullanılacaktır. Alamos Gold’un bölgeye verdiği zarara tepki olarak Kaz dağlarında başlatılan “Su ve Vicdan Nöbeti”, 26 Temmuz’dan bu yana devam etmektedir. Eylemciler, bölgedeki maden faaliyetlerinin durması talebiyle Kirazlı’da günlerdir nöbet tutmaktadırlar.

Komünist eğilimli haber sitesi SoL, ekolojik eylemciler, çevre grupları ve Türk göçmenlerin Kaz dağlarındaki altın madeni çıkarılmasına karşı gösteri yaptıklarını açıklamıştır. 18 Ağustos 2019 tarihinde yerel saatle 18.20’de yaptığı açıklamada, Türkiye’de altın severlerin iddialarını ve onlarla ilgili gerçekleri haberleştirmiştir. SoL’a göre Alamos Gold’un Türkiye’deki altın çıkarma girişimleri, Türkiye’nin “altın severleri” tarafından savunulmaya devam edilmektedir. Bu altın sevenler kimlerdir?

SoL’a göre iktidardaki milletvekilleri, bakanlar, bakanlıklar, hükümet yanlısı köşe yazarları, hükümet yanlısı çevre dernekleri, sosyal medya trolleridir. Altın severler Kaz dağlarını, sınırları insanlar tarafından çizilen milli park olarak tanımlamaktadır. Aslında Kaz dağları beş dağlık alandan oluşmaktadır ve dolayısıyla milli parkla sınırlı değildir. Kaz dağlarıyla ilgili tepkiler, ekosistem ve etkileşim alanlarıyla ilgilidir.

SoL, Montreal’de yaşayan Türk göçmenler ile Kanada ve Yunan Komünist Partileri (CPC, KKE), Halkın Kurtuluşu Partisi, TKP, Montreal Yunanistan İşçi Derneği ve Quebec Barış Hareketi ile çevre gruplarının protestoya katıldığını açıklamıştır. Protestocular, Kanadalı şirketler tarafından gerçekleştirilen dünya çapındaki madencilik operasyonlarının, topluma ait doğal kaynakları ve çevrenin yağmaladığını belirtmişlerdir. İşletmenin faaliyete geçmesiyle ortaya çıkacak çevre felaketini önlemek için ekolojik aktivistler ve çevreci gruplar Türkiye’deki protestoculara Kaz Dağları Kardeşliği kapsamında destek vermiştir.

Kaynak: https://halkweb.com.tr/kaz-daglari-icin-acilan-o-pankart-kanadaya-damga-vurdu/

SoL, Türkiye’nin tanınmış piyanistlerinden Fazıl Say’ın, protestoları desteklemek amacıyla maden sahasında sahne alacağını açıklamış, Türk haber sitesi T24 ise konser alanının çeşitli şehirlerden gelen binlerce insanla dolu olduğunu haberleştirmiştir. (https://www.facebook.com/canadasolidaritykazmountains/) Konser’de Fazıl Say’ın eşi Ece Dağıstan Say çektiği fotoğrafları Nazım Hikmet’in “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinden alıntı yaparak instagram sayfasında paylaşmıştır. Say, “Bugün Türk halkıyla gurur duydum” demiştir.

Biga yarımadasının sınırları insan yapımı değil, doğaldır. Verilen madencilik lisansları, Kaz dağları milli parkının ötesini de kapsamaktadır. “Kesildiği kadar ağaç da ekiliyor” açıklaması doğru değildir. Açıklamada sadece gelişmiş ağaçlar dikkate alınmaktadır. Oysa düzensiz olarak orman içinde gelişen ağaçlar sayılmamaktadır. Bu sebeple açıklanan rakamlar gerçeği yansıtmamaktadır.

Ayrıca, dikilen ağaçlar tutmayabilir, gelişmesi yıllar alır. Dikimden söz edenler her 5 metrekareye ağaç dikmeyeceklerini biliyorlar. Diyorlar ki, “Madenler iç coğrafya için o kadar önemli değil.” MTA raporuna göre 2016 yılında 4,646 metrekare madencilik lisansı verilmiştir. Bu, Van gölünün 1,5 katıdır. (According to MTA report in 2016, mining licenses are granted for 4646 square meters. This is 1,5 times of the Van lake) Diyorlar ki, “Siyanür, altın kazma için kullanılmaz.” Oysa siyanür, altının çıkarılmasında kullanılır. Ayrıca, derinlere inen maden çıkarımı yeraltı su kaynaklarını etkiler. Şöyle diyorlar: “Siyanürün zararlı olmayan kimyasallara dönüştürülmesi mümkündür. Çevreye zararlı olan siyanürdür.”

Siyanürün sızıntı yapmayan havuzlara konulmasıyla kimyasal buharlaşma süreci sonunda dönüştürülemeyen bir miktar siyanür çevreye zarar verebilir. Deprem, sel veya fırtına gibi doğal afetler de süreç üzerinde beklenmeyen bir etki yaratabilir. Az miktarda siyanür bile zehirlenmeye yol açabilir.

Altın üretiminin yapılacağı Kaz dağlarında sadece bir bölgede 64 milyon ton cevherde altın aranacak ve siyanür işlemine tabi tutulacaktır. Siyanür zararlı tek kimyasal değildir. Çevreye başka düzinelerce zararlı kimyasal salınacaktır. Sülfat kullanıldığında ve doğal suyla birleştiğinde, çevreye zararlı bir asit oluşturur. Ayrıca tonlarca toz yakındaki ormanlara yayılacak, çok sayıda patlayıcı ve yakıt kullanılacaktır.

Altının dünya borsalarındaki geleneksel ağırlık birimi troy ons olup, bir ons; 31,10 gram saf altına karşılık gelmektedir. 1 kilogram ağırlığındaki altın külçesi 32,15 onstur. Şirket yetkilileri “Türkiye önemli bir altın ithalatçısı. Yurt içi altın üretimi ülke için büyük yarar sağlayacaktır” açıklaması yapmaktadır. Fakat MTA raporuna göre 2017 yılında 22,5 ton ve 2018’de ve 27,1 ton altın üretilmiştir. Bir ons altın ortalama 1,500 dolar civarındadır. 2018’de 1 milyar 300 milyon dolar değerinde altın üretilmiştir. Şirket Türkiye’nin askeri amaçlar için 19 milyar dolar harcama yaptığı iddiasındadır. (According to the MTA report, 22.5 tonnes and 27.1 tonnes of gold were produced in 2017 and 2018 respectively. The gold prices peaked this year. One ounce of gold is 1,500 USD, which means 1,300 billion gold was produced in 2018. This would give an idea about the economic input of gold production. Turkey spends 19 billion for military purposes)

28 Şubat 2019 tarihinde Maden Yasası değiştirilmiş, devletin değerli madenlerden alacağı pay yüzde 4,5 olarak belirlenmiştir. Bu durumda devletin 180 milyon dolar olarak hesaplanan gelirine karşılık, 3 milyar 820 milyon doları Alamos Gold alacaktır.

Protestoda, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan coğrafyada tekellerin sermaye iktidarları ve yerli işbirlikçileri eliyle yol açtıkları yıkıma dikkat çekilmiştir. Ottawa’daki protestocular cuma sabahından pazar akşamına kadar Parlamento önünde eylem gerçekleştirmişlerdir. Önümüzdeki haftalarda, Toronto ve Vancouver’da da Türkiye’deki çevre direnişine destek ve Kanada kamuoyunu bilinçlendirme etkinlikleri yapılacaktır.

Kaz dağlarında yaşanan çevre katliamı UNESCO’nun da gündemine gelmiştir. Yeniçağ’da yer alan habere göre bir dönem UNESCO iyi niyet elçiliği yapan Zülfü Livaneli altın madeni çalışmaları kapsamında doğa katliamına maruz kalan Kazdağları için Unesco’ya bir mektup yazmıştır.1996-2007 döneminde Unesco İyi Niyet Elçisi ve Genel Müdür Danışmanlığı da yapan Livaneli, Twitter hesabından Unesco’ya şu çağrısında bulunmuştur: “Sizin hükümetler arası bir kuruluş olarak bu tür konularda yaptırım gücünüzün sınırlı olduğunu biliyorum. Ancak tarihi İda Dağımıza ve İda Dağı’nın yerli halkına yapılan bu imha hareketi karşısında, uluslararası kamuoyu farkındalığı oluşturmak için yardımınıza ihtiyacımız var.”

Unesco Genel Direktörü Audrey Azoulay’a hitaben yazdığı mektupta Livaneli, “İlk önce yeni görevinizden dolayı sizi tebrik etmek, ikinci olarak Türkiye’nin Kuzeybatı bölgesinde bulunan dünyanın doğal ve kültürel mirası olan Kaz Dağları’na (ünlü mitolojik adı İda Dağı) karşı işlenen suça dikkatinizi çekmek istiyorum. Üzülerek belirtmeliyim ki bir Kanada firması burada yakın zamanda yaklaşık 200 bin ağaç kesti. Firma bu güzel cenneti yok edecek siyanür kullanımı yöntemiyle altın çıkarmayı planlıyor. Milyonlarca insanın protestolarına rağmen, firma projesine devam etmektedir. Bu durum dünyamızın maddi ve manevi mirasına bir saldırıdır. Sizin hükümetler arası bir kuruluş olarak bu tür konularda yaptırım gücünüzün sınırlı olduğunu biliyorum. Ancak tarihi İda Dağımıza ve İda Dağı’nın yerli halkına yapılan bu imha hareketi karşısında, uluslararası kamuoyu farkındalığı oluşturmak için yardımınıza ihtiyacımız var. Lütfen bu mektubumu UNESCO ideallerinin hatırlatılması ve acil eylem için bir çağrı olarak kabul edin” demiştir.

Bu süreçte İzmir Barosu, Kaz Dağları’nda Alamos Gold tarafından sürdürülen altın madenciliği faaliyetleri hakkında 14 Ağustos’ta Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Kanada baroları ve hukuk örgütleri ile siyasi parti temsilciliklerine birer mektup göndererek, bölgedeki doğa katliamına karşı birlikte mücadele çağrısında bulunmuştur.

Kanada Başbakanlık Ofisi, İzmir Barosu’na 18 Ağustos’ta yolladığı cevap yazısında Ofis, Kaz dağları konusunda kendilerine yapılmış başvuruyu dikkatle incelediklerini belirterek, İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel’e teşekkürlerini iletmiştir. Mektubun, Kanada Uluslararası Ticareti Çeşitlendirme Bakanı James Gordon Carr’a iletildiği ve Bakan Carr’ın konuyu ayrıca değerlendireceği açıklanmıştır. Kanada Başbakanı Trudeau’nun İzmir Barosu’nun kaygılarını iletmesinden memnun olduğu belirtilerek, mektup için baroya teşekkür edilmiştir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy’un benim de katıldığım görüşlerini (06.08.2019) şimdi özetle paylaşmak istiyorum: “Maden işletmeciliği, kural olarak yekpare olan kayaçların daha küçük parçalara ayrılmasını öngörür. Bu bazen toz diye nitelendireceğimiz boyutlara kadar düşürülür. Bunun bir fiziksel önemi vardır ki bunu hiçbir zaman gözden ırak tutmamalıyız. Dolgun (kompakt) bir kayaç dış yüzeyi kadar temas alanına sahiptir. Eğer siz bunu parçalara bölerseniz, yüzeyini karesi oranında büyültürsünüz.

Bazen diyorum ki, Türklerin dünyadaki tüm düşmanları toplansa, Türkiye’yi tahrip etmek için uzun yıllar uğraşarak plan yapsa, acaba bu kadar etkili bir plan yapabilir mi?

Bu kadar yüzeyi büyütülmüş, içerisinde işletilemeyecek kadar düşük, ama sağlık için hala zararlı tenörde kalmış iki değerli metalleri (arsenik, cıva, kadmiyum vd) taşıyan işletmeden sonra geriye kalan kırıntı yığını denen kırıntıları ve tozları, çoğunluk bir yerlere gömüyorsanız ya da açığa yığıyorsanız, bu şu demektir: Yağacak bir yağmurda, selde seylâpta, akıl almaz derecede büyütülmüş yüzeylerden arta kalmış madeni yıkayarak altına eşlik eden iki değerlekli toksik elementleri yaşadığımız ortamlara veriyorsunuz; daha doğrusu kaçırıyorsunuz.

Bu gün kaçmaz ise yarın, yarın kaçmaz ise öbür gün kaçacağı aşikârdır. Özellikle her gün tektonik olarak bir yerleri kırılan bir ana karanız varsa ve bu ana karanın önemli bir kısmında suyu geçirimsiz bir arazi yapısı varsa (Kazdağı tamamen böyledir), er ya da geç bu toksik denecek malzemenin son alıcı ortamlara taşınması kaçınılmazdır.

Galiba geçmişte ve bu gün işletilen, yakında işletmeye açılacak madenlerimizde durum budur. Tarihe mal olmuş böyle bir dağın (orada dünyanın ilk güzellik yarışması yapılmış, mitolojik tanrılar sevgililerini buraya getirerek sevişmişler; Türk kanı taşıyan insanların en önem verdikleri Sarıkız Efsanesi burada yaşanmış) biyoloji varlıklarının yok edilmesine, birçok yerleşim yerinin su kaynaklarını besleyen kaynaklarının sorumsuz kişiler ve yetkililerin göz yumması ile kirletilerek vatandaşlarımızın sağlığıyla oynanmasına hiçbir uygarlık duyarsız kalamaz.

Kaldı ki, birçok nedenle su sıkıntısına gebe olan Türkiye’nin böyle bir tatlı su kaynağının, neredeyse kaynağın başında kirletmesine izin verilmesinin mantıkla açıklanabilir bir tarafı olamaz. Bu sadece yöre halkına değil, gelecek kuşaklara karşı da işlenmiş bir suç olacaktır. Bunun için Avrupa Mahkemelerinin müdahale etmesi de gerekmez. Bizim bu amaçla kurulmuş olan bakanlıklarımız, dolaylı olarak Devlet Su İşleri, MTA, bu olaya müdahil olmalıdır diye düşünüyorum. Yüce Türk adaletinin de bu katliama sonsuz duyarsız kalacağını da düşünemiyorum.

Kaynağından itibaren damla damla verilen zehrin etkisi zamanla ortaya çıkacaktır ve çıktığında da hiç kimsenin etkili bir önlem alması beklenemez. Ancak, geçmiş kuşaklar lanetlenmeyle yetinilecektir.

Diyelim ki, farkına vardık ve önlem almaya giriştik, siz zannediyor musunuz ki, hoyratça dağlar şeklinde yığılan bu pasaların zehirlemesi önlenecektir. Bu pasalar binlerce yıl bu kültür bölgemizi zehirlemeye devam edecektir. Bu kültür dağının çevresinde konuşlanmış üniversitelerin mümtaz hocaları, yöneticileri bilim adamları, sayteyşın indeks kompleksinden ve uşaklığından kurtularak, bu sorunlara bilimsel tepkilerini göstermeye ve bu sorunu bilimsel olarak acilen çözmeye yönelmelidirler.

Yaptığım ön araştırmalara göre, bu dağın çevresinde yer alan üniversitelerde tek bir bilim adamı dahi bu sorunla ayrıntılı olarak ilgilenmemiş; hatta bilgi sahibi bile olmamış. Unutmamak gerekir ki bazı yerlerdeki insanların konuşması kadar sessiz kalması da suçtur.

Siyanür çok hızlı buharlaşabilen (süblime olabilen, sıvı hale geçmeden gaz haline geçebilen) bir bileşiktir ve en önemlisi havadaki su ile bir araya gelip de özellikle volkanik ya da tektonik kayaçların üzerine düşerse, onların içinde bulunan başta arsenik olmak üzere çift değerlikli toksik etki gösteren elementlerin yerine geçerek onları su ortamında çözünebilecek şekilde serbest bırakır.

Böylece başta akarsular olmak üzere sadece ağır metal kirlenmesi değil, toksik elementlerce de bir çeşit zehirlenmiş olur. Durum bu, eğer bundan böyle bilmiyorduk, kandırıldık derseniz, kimseyi inandıramazsınız… Ben yüce milletimi uyarıyorum.”

Sosyal medyada yer alan iki ilginç paylaşım aşağıdadır.

“Bu dağların havasını soluyan, bir daha vazgeçmez. Hele ellerindeki bu yeşili almaya kalk ve gör ki; her kız, kızan, kadın ve de erkek bir efe olur. Ben bu inanç, sevgi ve kararlılığı rakım’ı 185 m. olup, soyunun 300 yıldır burada yaşamakta olduğunu, mezarlarında 450 yıllık taşların bulunduğunu, muhtarın ise, köyün yerleşim tarihinin 700 yıl olduğunu iddia ettiği, keçilerin bile çıkmakta zorlandığı karşıdaki orta tepenin üzerinde havuzu da olduğu söylenen tarihi bir kale görüntüsüne sahip Dereli köyü kahvesinde, bize bilgi veren, elini öptürmeyip tokalaşan ve vedalaşırken de bastonuna dayanarak kalkıp, bizi ayakta uğurlayan 85 yaşındaki Fethi Topal dedenin gözlerinde okudum.”

“Kazdağı efesi der ki: Dar’a düşen dağlara yaslanır. dereyi seviyorsan ucunda denizi görmen lazım sayın başkan. Sen arkana alacağına bu güzellikleri, satarak kar yapmayı düşünüyorsun. Bırak bu işleri haydi bre efeler toprağına yakışanı biz köylüler daha iyi biliriz. Merak etmeyin… dereli halkı göz yumar sandıysan eyvah ki ne eyvah.”

Bugün Alamos Gold’un merkezinde Türkiye’deki çevrecilere destek vermek için “Su ve Vicdan” nöbeti tutulacaktır. Grup, “Kanada kendi vatandaşlarından çevreyi korumak amacıyla karbon vergisi almakta fakat Türkiye’de ağaçları kesmekte” demektedirler.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen maalesef bu tepkilere karşı çıkan küçücük bir azınlık vardır: “Ağaçlar kesiliyor, Altın Siyanürle çıkarılırken sularımız kirleniyor. Bir balon uçuruyorlar ahanda 38 öğrenci zehirlendi bile! Yalanın her türlüsü var bu güruhta. Bilinçsiz bir kalabalık. Maden alanının çevresine doğru yürüyorlar. Alkış, şiir, sloganlarla şartlandırılmış ve kışkırtılmış cahillerle, Tema ve benzeri derneklerin provokasyonuyla bindirilmiş kıtalar halinde getirilen profesyonel provokatörler eylemleri izinsiz Mitinge ve şiddet eylemlerine dönüştürerek muratlarına nail oluyorlar… Altın madeninin üretim faaliyeti boyunca insan sağlığına ve çevreye zarar verdiği bir yalandır ve şehir efsanesidir… Maden ocağının faaliyeti sona erdiğinde tüm çalışma alanı, yörenin iklim ve toprağına uygun çoğunlukla meyve ağacı ormanıyla örtülür. Bu Devletin kefil olduğu bir şartnamedir.

Bugün Kazdağlarında içimizde Emperyalizmin Truva atları olarak kullanılan herkesin bildiği Gezi parkından da sabıkalı Vakıf ve Derneklerin kışkırtmalarıyla bir yürüyüş düzenlenmiştir. Devlet verdiği Ruhsata sahip çıkmak zorundadır. Gerekli Güvenlik önlemlerinin alınıp kışkırtıcı provokatörlerin yargı önünde hesap vererek bedel ödemeleri toplumsal barış için şarttır. Madenlerimiz yurdun neresinden çıkarılırsa çıkarılsın 82 milyon T.C. vatandaşının hakkıdır ve ortak malıdır.” Mehmet Sılay, “Kazdağları Bir Provokasyondur” 19.08.2019 (http://www.hertaraf.com/koseyazisi-kazdaglari-bir-provokasyondur-1081)

Atalarımız ne güzel demiş: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” “Madenlerimiz yurdun neresinden çıkarılırsa çıkarılsın 82 milyon T.C. vatandaşının hakkıdır ve ortak malıdır” tespitine bir cümle ile cevap vermek istiyorum: “28 Şubat 2019 tarihinde Maden Yasası değiştirilmiş, devletin değerli madenlerden alacağı pay yüzde 4.5 olarak belirlenmiştir. Devlet 180 milyon dolar olarak hesaplanan gelirine karşılık şirket 3 milyar 820 milyon doları ise şirket alacaktır.”

Vah benim cahil vatandaşım…!

FİLİSTİN DOSYASI /// Necdet Buluz : İsrail bölmeye devam ediyor.


Necdet Buluz : İsrail bölmeye devam ediyor…

20 Ağustos 2019

Filistin’de yaşananların özeti şu:

İsrail, Amerika’nın da desteği ile Filistin topraklarında işgal ettiği yerlerde yerleşim birimleri kuruyor. Bunun anlamı, İsrail’in Filistin’i bölmeye yönelik çalışmalarına ağırlık vermesi demektir.

İsrail’in Filistin topraklarında aralıksız sürdürdüğü yasa dışı yerleşim birimi faaliyetleri, iki devletli çözüm önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor. Uzmanlar, Batı Şeri’nın bölünmesinin Bağımsız Filistin Devleti’nin önündeki en büyük engel olarak değerlendiriyor.

Gelişmelere kısaca göz atacak olursak, Batı Şeria’da yaşananların iç yüzünü ve İsrail’in yayılmacı politikalarını daha iyi analiz etmiş oluruz.

İsrail Savunma Bakanlığına bağlı Filistin Topraklarındaki Hükümet Aktiviteleri Koordinasyon Birimi (COGAT) bünyesindeki Yüksek Planlama Kurulu, son günlerde işgal altındaki Batı Şeria’da 2 bin 300 yeni konut inşasını daha onayladı. Yahudi yerleşim birimlerini genişletme çalışmalarının bir gün dahi durmadığına dikkati çeken Filistinliler, bu durumun 1967 sınırlarında bir Filistin devletinin kurulması önündeki en büyük tehditlerden biri olduğunu ve Batı Şeria’yı parçalanmaya ittiğini belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Aralık 2016’da aldığı 2334 sayılı kararla, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında tüm yerleşim faaliyetlerini derhal durdurmasını talep etmişti. Ancak, İsrail BM kararlarını da dinlemiyor ve bölgede adeta terör estirmeye devam ediyor.

İsrailli sivil toplum kuruluşu Barış Şimdi Hareketi de Tel Aviv yönetiminin son kararına tepki gösterdiği raporunda, “Yerleşim planlarının onaylanması, barış olasılığını ve iki devletli çözümü engellemeyi, Batı Şeria’nın bir kısmını veya tamamını İsrail’e ilhak etmeyi amaçlayan feci hükümet politikasının bir parçasıdır” ifadelerini kullanarak yapılanların hak olduğu iddiasında bulunuyor.

İsrail, yasa dışı yerleşim birimlerini genişletme çalışmalarında en büyük desteği ABD’den alıyor. Donald Trump 2017’de Başkanlık görevine başlayıncaya kadar ABD, Yahudi yerleşim birimlerini İsrail-Filistin meselesinde siyasi çözümün yolunu tıkayan bir engel olarak kabul ediyordu. Ancak Trump’la birlikte Washington yönetimi, bu tutumundan uzaklaşıp Filistin topraklarındaki yerleşim faaliyetlerine göz yummaya başladı. Bu tutumun da İsrail’in daha rahat hareket etmesine neden oluyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı da Nisan 2018’de Doğu Kudüs ve Batı Şeria için ‘işgal altındaki topraklar’ ifadesini kullanmayı bıraktı. ABD’nin desteğiyle cesaretini artıran İsrail hükümeti ne olursa olsun yerleşim birimlerini boşaltmayacaklarını açıkladı ve daha da ileri giderek Batı Şeria’nın yüzde 60’ını İsrail’e ilhak etme tehdidinde bulundu.

Uluslararası hukuka göre, işgal altındaki topraklarda yer alan tüm Yahudi yerleşim birimleri ‘yasa dışı’ kabul ediliyor. Uluslararası hukuku önemsemeyen İsrail ise bazı Yahudi yerleşim yerlerini yasal, bazılarını ruhsatsız sayıyor.

Assaf, Filistinlilerin Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) İsrail’in ihlallerine karşı derhal soruşturma başlatması çağrısı yaptıklarını, Filistinli yetkililerin de yerleşim yeri konusuna karşı UCM başsavcısına kapsamlı bir dosya sunduğunu hatırlattı.

Filistinliler, İsrail’in işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim birimlerini her geçen gün genişleterek bunları meşrulaştırmaya çalıştığını söylüyor. Batı Şeria’nın kuzeyindeki Selfit kenti Belediye Başkanı Abdulkerim Zubeydi, Selfit’teki Ariel Yahudi yerleşim biriminde inşaat çalışmalarının kesintisiz devam ettiğini belirtti. Zubeydi, “Ariel Yahudi yerleşim yeri, yüz ölçümü bakımından Selfit kentinden daha büyük bir şehir haline geldi. Bu genişleme, Filistin topraklarından alınarak yapılıyor. İnşa edilen her bir konutun karşılığında Filistinliler topraklarının bir parçasını kaybediyor” dedi.

Filistin resmi verilerine göre, işgal altındaki Batı Şeria ve Kudüs’te 150 Yahudi yerleşim birimi ve İsrail tarafından da illegal kabul edilen 116 küçük yerleşimde 653 bin 621 Yahudi yerleşimci yaşıyor. Yerleşim yerlerinin yüzde 47’si Kudüs çevresinde bulunuyor.

Yahudi yerleşim birimleri Batı Şeria topraklarının yüzde 10’unu işgal ediyor. Bunun yanı sıra İsrail, Batı Şeria topraklarının yüzde 18’ini askeri gerekçelerle işgal ederken, yüzde 12’sini Ayrım Duvarı’yla bölüyor.

Arapların kendi aralarındaki anlaşmazlıkları, Amerika’nın peşinden koşmaları da İsrail’in önünü açıyor. Kaldı ki İsrail ile işbirliği yaparak Filistin’i satanlar bile var. Bu anlayışla Arapların birlik ve bütünlük içinde olması ve İsrail’e karşı cepheleşmesi de mümkün görünmüyor.

E-POSTA : necdetbuluz

www.facebook.com/necdet.buluz

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : Ulusal ve Uluslararası Mahkemelerde 1915 Olayları ve İfade Özgürlüğü


Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : Ulusal ve Uluslararası Mahkemelerde 1915 Olayları ve İfade Özgürlüğü

Soykırım suçu hukuksal bir kavramdır ve gerek tarifine, gerekse faillerinin yargılanması ve cezalandırılmasına ilişkin süreçler bir uluslararası sözleşmeyle (1948 BM Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi), yani bir hukuki metinle belirlenmiştir. Şu ana kadar, 1915 yılında yaşanan olayları soykırım olarak tanıyan bir ulusal veya uluslararası mahkeme kararı mevcut değildir. Diğer taraftan, 1915 olaylarının soykırım olarak değerlendirilmesinin tek doğru tarihsel gerçek olarak sunulmasını ve alternatif tarih okumalarının inkârcılıkla suçlanmasını eleştiren ulusal veya uluslararası mahkeme kararları mevcuttur.

Bu kararlardan birincisi Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi (İDM) tarafından alınmıştır. 2003 yılının Ekim ayında iki Fransız vatandaşı Ermeni, Gregoire ve Suzanne Krikorian, Euro-Arménie ASBL adlı bir diaspora örgütünün de desteğiyle İDM’ye başvuruda bulunarak, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye adaylık statüsü vermesinin 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu kararına aykırı olduğunu ifade etmişlerdir. Krikorianlar bu kararda Ermeni soykırımının açıkça tanındığını ve bunun inkârının Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine engel teşkil edeceğini ileri sürmüşlerdir. Dahası, Türkiye’ye adaylık statüsü verilmesinden rencide olduklarını ifade ederek 1 avroluk manevi ve sembolik tazminat ile mahkeme masraflarının ödenmesi talebinde bulunmuşlardır (İDM kararı, 2003, para. 1-2)

İDM ise başvuruyu inceleyerek ve sözlü bir duruşma yapmaya usul gereği gerek görmeyerek davayı düşürmüş ve 30.000 avro tutan mahkeme masraflarının Krikorianlar tarafından ödenmesine karar vermiştir. Burada asıl önemli olan İDM’nin 1987 tarihli Avrupa Parlamentosu kararının hukuki bir sonuç doğuramayacağını karar metninde yer alan şu ifadelerle açıkça belirtmesidir:

Şu kadarını ifade etmek yeterlidir ki, 1987 kararı tamamen siyasi açıklamalar içeren bir belgedir. Bu karar Parlamento tarafından herhangi bir zamanda değiştirilebilir. Bu nedenle ne kendisini yazanlar için, ne de daha güçlü bir sebeple, diğer davalı kurumlar için bağlayıcı bir hukuki sonucu olamaz.

(İDM kararı, 2003, para. 19)

Bu ifadelerden, 1965 yılından itibaren çeşitli ülkelerin yasama organlarında kabul edilen ve 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan kararların da aslında siyasi mülahazalarla hazırlandığı ve hukuki bir sonuç doğuramayacağı anlaşılabilir. Diğer bir deyişle, İDM’nin bu kararı soykırımın kolaylıkla değiştirilebilen veya kaldırılabilen siyasi kararlarla değil, ancak yetkili mahkemelerce tanınabileceğini vurgulamıştır.

1915 olaylarını soykırım olarak tanımanın “tek tarihi gerçek” olarak sunulmasını sorgulayan bir mahkeme kararı da Fransa Anayasa Mahkemesi (FAK) tarafından 2012 yılında alınmıştır. Bu kararın arkasındaki hukuki süreç, Fransa Ulusal Meclisi ve Senatosu tarafından 2001 yılında tek cümlelik bir kanunun kabulüyle başlamış; bu kanunla Fransa “resmi olarak 1915 Ermeni soykırımını” tanımıştır. Ardından Sosyalist Parti, Ermeni soykırımının inkârının tıpkı Holokost’un inkârı gibi bir yıla kadar hapis ve 45.000 avro para cezası ile cezalandırılmasını talep eden bir yasa tasarısı hazırlamıştır. Bu tasarı 2006 yılında, 577 milletvekilinden oluşan Fransa Ulusal Meclisi’nin 452 üyesinin katılmadığı bir oylamada, 106 lehte ve 19 aleyhte oyla kabul edilmiş; ancak Fransa Senatosu bu tasarıyı reddederek gündemden çıkarmıştır (Laçiner, 2008, s. 320). Benzer içerikli bir tasarı tekrar Ulusal Meclis’e sunulmuş, burada kabul edildikten sonra bu kez Senato’da da kabul edilmiştir. Ancak bu defa da Fransa’daki en yüksek yargı organı olan FAK, bu tasarıyı ifade özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirmiş ve anayasaya aykırılığı nedeniyle geri çevirmiştir (FAK kararı, 2012, para. 4 ve madde 1). Dahası FAK, bu tasarıya temel teşkil eden 2001 tarihli kanunun da “normatif unsurdan” yoksun olduğunu ifade ederek, bu kanunun kanun olma vasfının dahi sorgulanabileceğini ortaya koymuştur (FAK kararı, 2012, para. 6). Diğer bir deyişle, Ermeni soykırımını tanıyan bu kanun da hukuki sonuçlar üretebilecek normatif nitelikten yoksun bir kanun olarak değerlendirilmiştir.

Parlamento kararlarının siyasi niteliği nedeniyle hukuki bir sonuç doğuramayacağını ortaya koyan İDM kararı ve Ermeni soykırımının inkârının ifade özgürlüğü kapsamına girmesi gerektiğini savunan FAK kararı dışında, henüz temyiz aşamasında olmakla beraber Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Perinçek Davası hakkında aldığı karar da son derece önemlidir. Özünü tıpkı FAK kararında olduğu gibi ifade özgürlüğünün oluşturduğu AİHM kararı, Ermeni soykırımının “tüm dünya tarafından kabul edilmiş bir tarihi gerçek olduğu” iddiasını açıkça sorgulaması bakımından da büyük önem arz etmektedir.

Bu kararın verildiği davaya giden hukuki süreç, Doğu Perinçek’in Ermeni soykırımının inkarının suç olarak kabul edildiği İsviçre’de düzenlediği bir dizi konferansta Ermeni soykırımını “uluslararası bir yalan” olarak nitelemesi üzerine İsviçre’deki bir Ermeni diaspora örgütü olan Switzerland-Armenia’nın 15 Temmuz 2005’te Perinçek’i mahkemeye vermesiyle başlamıştır. 9 Mart 2007’de Lozan Mahkemesi Perinçek’i mahkûm etmiş, Perinçek’in temyiz için başvurduğu Vaud Kantonu Mahkemesi’nin, sonrasında da bir üst mahkeme olan Federal Mahkeme’nin de Lozan Mahkemesi kararını onaması üzerine Perinçek bu mahkemelerin, kararlarıyla ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ileri sürerek AİHM’ye başvurmuştur. AİHM, 17 Aralık 2013’te İsviçre’nin Perinçek’in ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine karar vermiştir (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 1-2).

Her ne kadar İsviçre Hükümeti’nin başvurusu üzerine karar, gözden geçirilmek üzere AİHM’nin temyiz organı olarak adlandırılabilecek Büyük Daire’ye götürüldüyse de, karar metni incelendiğinde üç önemli noktanın altının çizildiği görülmektedir. Birincisi, karar, ihtilaflı ve hassas konuların, kin ve nefrete tahrik ve ırkçılık unsuru olmaksızın tartışılmasını ifade özgürlüğü, bu tartışmanın cezalandırılarak engellenmesini ise ifade özgürlüğünün açık bir ihlali olarak değerlendirmiştir. Diğer bir deyişle, 1915 olayları kesin olarak kanıtlanmış ve üzerinde uzlaşmaya varılmış bir soykırım olarak değil, “ihtilaflı ve hassas bir konu” olarak tanımlanmıştır (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 1). İkincisi, karar uluslararası toplumun tamamının 1915 olaylarını soykırım olarak tanımadığını, dünya üzerindeki 190’dan fazla devletten sadece 20 kadarının Ermeni soykırımını açıkça tanıdığını belirterek bu konunun ihtilaflı ve hassas bir konu olduğunun altını bir kez daha çizmiştir (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 3). Son olarak, karar Holokost ve 1915 olaylarını birbirinden tamamen ayırmaktadır. Kararda Holokost’un hukuken aksi iddia edilemez bir soykırım olarak kabul edildiği ve bu durumun yetkili bir uluslararası mahkeme (Nürnberg Mahkemeleri) kararıyla sabit olduğu belirtilmiş, 1915 olaylarının böyle bir mahkeme kararı olmaksızın hukuken soykırım olarak nitelendirilemeyeceği de dolaylı olarak vurgulanmıştır (AİHM Basın Açıklaması, 2013, s. 3).

Sonuç olarak bu üç mahkemenin aldığı kararlar, Ermeni soykırımının tek ve inkâr edilemez bir tarihsel gerçeklik olduğu iddiasını doğrudan veya dolaylı olarak eleştirmektedirler. 1915 olaylarının soykırım olarak adlandırılıp adlandırılamayacağı başka bir tartışma konusudur; ancak Soykırım Sözleşmesi’ndeki hükümlerde belirtilen yetkili mahkemelerce karara bağlanmadığı sürece bir soykırım suçundan bahsetmek hukuken mümkün değildir. Zaten mahkeme kararlarının altını çizdiği husus da tarihi olayların özgürce tartışılmasına imkân verecek düzenlemeler yapılması gerektiği ve bunun engellenmesinin temel hak ve özgürlükleri ihlal ettiğidir.

Kaynakça

Laçiner, Sedat (2008), Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası, Ankara

Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi Kararı, Krikorian v.d. v. Parlamento v.d., Dava no: T-346/03, 17 Aralık 2003. http://curia.europa.eu/juris/showPdf.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30db34e25f0e6db74be187eabef9520c3498.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxuMbNb0?text=&docid=48869&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=142048(Son Erişim: 22.04.2014).

AİHM Basın Açıklaması, “Criminal conviction for denial that the atrocities perpetrated against the Armenian people in 1915 and years after constituted genocide was unjustified”, 17 Aralık 2013.. https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0CBsQFjAA&url=http%3A%2F%2Fhudoc.echr.coe.int%2Fwebservices%2Fcontent%2Fpdf%2F003-4613832 5581451&ei=8NbgVJO9JInxavejgegN&usg=AFQjCNGrVI2QmuCFhUm8tI8kovA-R8jkKg&sig2=BUTfCxl50pSuZLDE4HwuDw&bvm=bv.85970519,d.bGQ&cad=rjt

Fransa Anayasa Konseyi Kararı, “Law on the punishment of denials of the existence of genocides recognised by law”, No. 2012-647 DC, 29 Şubat 2012. Bkz. http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/english/case-law/decision/decision-no-2012-647-dc-of-28-february-2012.114637.html[:en]

Laçiner, Sedat (2008), Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası, Ankara

Avrupa Toplulukları İlk Derece Mahkemesi Kararı, Krikorian v.d. v. Parlamento v.d., Dava no: T-346/03, 17 Aralık 2003. http://curia.europa.eu/juris/showPdf.jsf;jsessionid=9ea7d2dc30db34e25f0e6db74be187eabef9520c3498.e34KaxiLc3qMb40Rch0SaxuMbNb0?text=&docid=48869&pageIndex=0&doclang=en&mode=lst&dir=&occ=first&part=1&cid=142048(Son Erişim: 22.04.2014).

AİHM Basın Açıklaması, “Criminal conviction for denial that the atrocities perpetrated against the Armenian people in 1915 and years after constituted genocide was unjustified”, 17 Aralık 2013.. https://www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=&esrc=s&source=web&cd=1&ved=0CBsQFjAA&url=http%3A%2F%2Fhudoc.echr.coe.int%2Fwebservices%2Fcontent%2Fpdf%2F003-4613832 5581451&ei=8NbgVJO9JInxavejgegN&usg=AFQjCNGrVI2QmuCFhUm8tI8kovA-R8jkKg&sig2=BUTfCxl50pSuZLDE4HwuDw&bvm=bv.85970519,d.bGQ&cad=rjt

Fransa Anayasa Konseyi Kararı, “Law on the punishment of denials of the existence of genocides recognised by law”, No. 2012-647 DC, 29 Şubat 2012. Bkz. http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/english/case-law/decision/decision-no-2012-647-dc-of-28-february-2012.114637.html

ERMENİSTAN DOSYASI /// Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : Diaspora ve Ermenistan İlişkileri


Yrd. Doç. Dr. Mustafa Serdar Palabıyık : Diaspora ve Ermenistan İlişkileri

“Ortak bir kökene sahip, kendi etnik veya dini anavatanlarının sınırları dışında az çok kalıcı bir biçimde yerleşmiş” (Shain ve Barth, 2003, s. 452) sosyal grup olarak tanımlanabilecek diasporalar, nev-i şahsına münhasır bir kimlik yaratırlar. Bu kimliğin özünde idealleştirilmiş bir anavatan, bu anavatanın tarihiyle ilgili ortak bir hafıza, diaspora mensuplarının içinde yaşadıkları ülkeye yönelik hissettikleri yabancılaşma ve kendileriyle anavatan arasındaki ilişkiyi sürdürme eğilimi yatar (Harris, 2009, s. 147). Ermeni diasporasının kimliği de bu nitelikleri büyük ölçüde taşımaktadır. Ancak Ermeni diasporasının mensupları genellikle Ermenistan’da yaşayan soydaşlarından çok daha müreffeh koşullarda yaşadıklarından, idealleştirilmiş bir anavatan ve yabancılaşmış bir diaspora arasındaki bir ilişkiden ziyade, güçlü ve zengin bir diaspora ile onun yardımına bağımlı ve onun etkisi altında bir anavatan arasındaki eşitsiz bir ilişkiden söz edilebilir.

Ermeni diasporası coğrafi olarak geniş bir dağılıma sahiptir. Rusya Federasyonu’ndan Ortadoğu’ya, Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada yaşamaktadırlar. Bu coğrafi bölünmenin ötesinde Ermeni diasporası siyasi olarak da homojen değildir ve genel olarak kökenleri on dokuzuncu yüzyıla dayanan üç siyasi görüş ve bu görüşlerin örgütlendiği siyasi partiler çerçevesinde bölünmüştür. Bunlar kısaca sosyal demokrat eğilimli Hınçak, muhafazakâr milliyetçi eğilimli Taşnak ve liberal demokrat eğilimli Ramgavar zihniyetleri olarak özetlenebilir (Melkonian, 2011, s. 80). Bu üç farklı eğilim, diasporada ciddi bir rekabet içinde olup, mümkün olan en fazla sayıda diaspora mensubunu saflarına çekebilmek için mücadele etmektedirler (Tölölyan, 2000, s. 109).

Bu siyasi bölünme ve rekabetin ciddi bir dağılmaya dönüşmesinin önündeki en önemli engel, bu üç görüşün de ortak bir tarihsel hafıza, yani Ermeni “soykırımı” etrafında birleşmeleridir. Ermenistan Siyaset Forumu’nun (Policy Forum Armenia – PFA) “Ermenistan-Diaspora İlişkileri: Bağımsızlıktan Sonraki 20 Yıl” başlıklı raporunda da belirtildiği üzere “soykırımın uluslararası düzlemde tanınması için harcanan çabalar, diasporaya anlamlı ve somut bir birleştirici fikir vererek Sovyet Ermenistanı dışında kalan Ermeni dünyasının büyük kısmının bütünleşmesine yardımcı olmuştur” (PFA Raporu, 2010, s.4). Dahası “soykırım”, Ermeni diasporasının “seçilmiş bir travma” çerçevesinde ortak bir kimlik, bir “biz” düşüncesi geliştirmesini (Alkan, 2009, s. 199) ve böylece içinde yaşadıkları ülkelerde karşı karşıya kaldıkları asimilasyon tehdidine karşı bir kalkan oluşturmasını sağlamıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasını takiben, Soğuk Savaş boyunca idealleştirdikleri, ancak Sovyet kontrolü altında olduğu için dönemedikleri anavatanın bağımsızlığını kazanması, Ermeni diasporası açısından büyük bir meseleye dönüşmüştür. Her ne kadar diaspora söyleminin özünde anavatanın bağımsızlığı her zaman önemli bir yer teşkil etmiş olsa da, Ermeni diasporası bu “devlet şoku”na hazırlıksız yakalanmıştır (Tölölyan, 2006, s. 11). Zira diaspora Ermenileri içinde bulundukları müreffeh yaşamı terk ederek bağımsızlık sonrası siyasi ve ekonomik sorunlarla boğuşan bir anavatana dönmek ciddi tereddütler yaratmaktadır. Nitekim Audrey Selian’a (2013) göre Ermenistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden bugüne kadar Batı’dan Ermenistan’a gönüllü olarak gelip Ermenistan vatandaşlığına geçen diaspora Ermenilerinin sayısı binden azdır. Diaspora Ermenileri anavatana dönmek yerine, anavatanı kendileri için cazip bir hal alacak şekilde dönüştürmeye çalışmışlar, böylelikle de Ermenistan’ın iç ve dış siyasetine müdahale etmeye başlamışlardır.

Aslında bu devlet şokundan daha önce yaşanan bir diğer gelişme, Ermeni diasporasının anavatana yönelik ilgisini yoğunlaştırmıştır. 1988 yılında Ermenistan’da büyük maddi ve insani kayıplara yol açan Spitak depremi “diasporanın kalbinde Ermeni kimliğini dirilterek ve deprem mağdurlarına yardım çerçevesinde bir işbirliği yaratarak” (Verluise, 1995, s. 38) diaspora-anavatan ilişkilerine sağlam bir yeniden başlama noktası vermiştir. Ancak Ermenistan’ın yeniden inşası için diasporanın girişimleriyle toplanan yardımlar, diasporanın anavatan üzerindeki ekonomik etkinliğinin güçlenmesi için de bir başlangıç oluşturmuştur.

Spitak depremi ve Ermenistan’ın bağımsızlığına ek olarak, diaspora-anavatan ilişkilerini etkileyen ve fikir ayrılığına yol açan bir diğer faktör de Karabağ sorunudur. Karabağ sorununun yoğunlaştığı 1988 yılında diaspora örgütleri bir araya gelerek ortak bir bildiri yayınlamış, Karabağ sorununun fakir anavatanın sınırlı ekonomik kaynaklarını tüketmekten ve insan kaynaklarının boşa harcanmasından başka bir işe yaramayacağını ifade etmişler ve Ermenistan’ı maceracı bir dış politika izlemekle eleştirmişlerdir (PFA Raporu, 2010, s. 13). Bu bildiri, bağımsızlık arifesindeki Ermenistan’da diasporaya ilişkin ciddi bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Ancak sonraki yıllarda Karabağ sorununun Ermeni kimliğinin bir parçasına dönüşerek diaspora tarafından da önemseneceği görülecektir.

Bağımsızlık sonrasında da anavatan-diaspora ilişkilerinde sorunlar sürmüştür. Bu sorunlardan ilki Ermenistan yetkililerinin diasporanın Ermenistan’a yeterince mali yardımda bulunmadığı konusunda yaptıkları şikâyetlerdir. Diğer bir deyişle, Ermenistan’da yaşayan Ermeniler diasporayı Ermenistan hakkında çok konuşup, ona çok az katkı sağlamakla suçlamaktadırlar. Minoian ve Freinkman’a göre (2007, s. 1) diasporanın Ermenistan’dan yerine getirmesini istediği siyasi taleplerle Ermenistan’ın ekonomik hayatına yaptığı mütevazı katkı arasında büyük bir boşluk vardır.

Ekonomik mülahazalara ek olarak, diaspora ve Ermenistan arasındaki ikinci çatışma noktası, Ermeni diasporasının Ermenistan siyasetine aşırı derecede müdahil olmasıdır. Ermenistan’ın ilk devlet başkanı Levon Ter-Petrosyan, diasporanın siyasi etkinliğini kırmak için yoğun çaba harcamıştır. Ter-Petrosyan her ne kadar başlarda diasporanın finansal desteğini temin etmek için, diasporanın önde gelen isimlerine, kurulan hükümetlerde yer verilmesini temin etmiş olsa da, aslında diasporanın Ermenistan’ın kalkınmasına anlamlı bir destek sağlamadığını düşünmüştür (PFA Raporu, 2010, s. 18). Ter-Petrosyan’ın Karabağ sorununu çözüme ulaştırma ve Türkiye ile ilişkileri geliştirme yönünde izlediği politika, diaspora tarafından da desteklenen Taşnak Partisi’nce şiddetle eleştirilmiş, bu partinin kapatılması ise diaspora-anavatan ilişkilerini daha da germiştir (Derderian, 2010, s. 4).

Ter-Petrosyan’ın istifasının ardından iktidara gelen Robert Koçaryan ise selefinin aksine bir taraftan diasporanın ekonomik desteğinin sürmesi için çabalarken, diğer taraftan diaspora mensuplarının hükümette görevlendirilmesinden özenle kaçınmıştır (PFA Raporu, 2010, s. 18). Diasporaya yönelik bu tutum Serzh Sarkisyan döneminde de büyük ölçüde devam etmiştir. Ancak biri iç, diğeri dış politikaya dair iki mesele anavatan-diaspora ilişkilerinin bozuk seyrinin devamına neden olmuştur. İç mesele, diasporanın Ermenistan’daki rejimin demokratik olmadığı konusundaki süregelen eleştirileri ve hükümet karşıtı hareketlere destek vermesi (Derderian, 2010, s. 5), dış mesele ise Ermenistan ve Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesine ve 2009 protokollerinin imzalanmasına doğru evrilmesine diasporanın gösterdiği şiddetli tepkidir (PFA Raporu, 2010, s. 5).

Sonuç olarak Ermenistan ve Ermeni diasporası arasındaki ilişkiler başından itibaren sorunlu bir seyir izlemiştir; sorunun temelinde ise çok güçlü bir diaspora ile çok zayıf bir anavatan arasındaki eşitsiz ilişki yatmaktadır. Ermenistan diasporayı hem kendisini destekleyen bir ekonomik güç, hem de kendi bağımsızlığına yönelik ciddi bir tehdit yaratan bir siyasi güç olarak görmektedir; bir taraftan ona muhtaçken, diğer taraftan onun siyasal etkinliğinden rahatsızdır. Bu durum Ermenistan’ın dış politikasında da tam bağımsız hareket edememesine ve diasporanın baskısıyla bazı kritik dış politika kararlarında tereddütlü davranmak zorunda kalmasına neden olmaktadır ki, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde son dönemde yaşanan gelişmeler bunun en önemli göstergelerinden biridir.

Kaynakça

Göral, Alkan Sevinç (2009), The Turkish-Armenian Issue from the Perspective of Psychology and Psychoanalysis: Victimization and Large Group Identity, The Armenian Question: Basic Knowledge and Documentation, Ankara

Derderian, Dzovinar (2010), “Democracy in Armenia and Diaspora- Armenia Relations”, the Second Annual PFA Forum on Armenia-Diaspora Relations, Washington

Harris, Erika (2009), Nationalism: Theories and Cases, Edinburgh

Melkonian, Eduard (2011), “Imported Politics: Diaspora Political Parties in Armenia’s Domestic Landscape”, Identities, Ideologies and Institutions: A Decade of Insight into the Caucasus – 2001-2011.

Minoian, Victoria ve Freinkman, Lev (2007), “Diaspora’s Contribution to Armenia’s Economic Development: What Drives the First Movers and How Their Efforts Could Be Scaled Up?”, Dünya Bankası Çalışma Raporu, No. 39381.

Policy Forum Armenia, “Armenia-Diaspora Relations, 20 Years since Independence”, 2010

Selian, Audrey, “All Is Not Well in Diaspora-Homeland Relations: The Diasporan Perspective”

Shain, Yossi ve Barth, Aharon (2003), “Diasporas and International Relations Theory” International Organization, Cilt. 57, No. 3.

Tölölyan Khachig (2000), “Elites and Institutions in the Armenian Transnation”, Diaspora, Cilt 9, No. 1.

Tölölyan, Khachig (2006), “The Armenian Diaspora as a Transnational Actor and as a Potential Contributor to Conflict Resolution”, Capacity Building for Peace and Development: Roles of Diaspora, Toronto

Verluise, Pierre (1995), Armenia in Crisis: The 1988 Earthquake, Detroit[:en]

Göral, Alkan Sevinç (2009), The Turkish-Armenian Issue from the Perspective of Psychology and Psychoanalysis: Victimization and Large Group Identity, The Armenian Question: Basic Knowledge and Documentation, Ankara

Derderian, Dzovinar (2010), “Democracy in Armenia and Diaspora- Armenia Relations”, the Second Annual PFA Forum on Armenia-Diaspora Relations, Washington

Harris, Erika (2009), Nationalism: Theories and Cases, Edinburgh

Melkonian, Eduard (2011), “Imported Politics: Diaspora Political Parties in Armenia’s Domestic Landscape”, Identities, Ideologies and Institutions: A Decade of Insight into the Caucasus – 2001-2011.

Minoian, Victoria ve Freinkman, Lev (2007), “Diaspora’s Contribution to Armenia’s Economic Development: What Drives the First Movers and How Their Efforts Could Be Scaled Up?”, Dünya Bankası Çalışma Raporu, No. 39381.

Policy Forum Armenia, “Armenia-Diaspora Relations, 20 Years since Independence”, 2010

Selian, Audrey, “All Is Not Well in Diaspora-Homeland Relations: The Diasporan Perspective”

Shain, Yossi ve Barth, Aharon (2003), “Diasporas and International Relations Theory” International Organization, Cilt. 57, No. 3.

Tölölyan Khachig (2000), “Elites and Institutions in the Armenian Transnation”, Diaspora, Cilt 9, No. 1.

Tölölyan, Khachig (2006), “The Armenian Diaspora as a Transnational Actor and as a Potential Contributor to Conflict Resolution”, Capacity Building for Peace and Development: Roles of Diaspora, Toronto

Verluise, Pierre (1995), Armenia in Crisis: The 1988 Earthquake, Detroit

HAARP DOSYASI : 17 Ağustos 1999 depremi ABD’nin gizli silahıyla mı gerçekleştirildi ???


17 Ağustos 1999 depremi ABD’nin gizli silahıyla mı gerçekleştirildi ???

Gölcük depremi ile ilgili ‘Gölcük Depremi bir HAARP saldırısıdır. HAARP ilk defa ‘Gölcük Depremi’nde denenmiştir.’ iddiasında bulunuluyor.

Türkiye Eski Başbakanı Bülent Ecevit depremin bir komplo olabileceğini düşünüp araştırılmasını istemişti. Bunu Ecevit hayatını kaybettikten sonra sonra bir Tv Programına katılan Afete Hazırlık ve Deprem Derneği Başkanı Ahmet Mete Işıkara açıklamıştır. Ecevit, deprem sonrası arayıp araştırmasını istemiştir. Depremden önce ve sonra gelişen birkaç enteresan olay da depremin normal bir deprem olmadığı düşüncesini sağlamlaştırıyor.

Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in, Ahmet Mete Işıkara’ya “Depremi Amerikalılar yapmış olabilir mi?” diye sorması ve cevap alamaması meselesi, deprem esnasında görülen alev topu, Gölcük Deniz Üssündeki devir teslim törenine üst düzey Amerikan ve İsrailli subayların ilk defa gelmiş olması, depremden sonra bölgenin dalışa yasak ilan edilmiş olması dikkat çekiyor.

Depremden önce denizde büyük bir ateştopu ortaya çıktı. Bunu depremden sonra birçok balıkçı doğruladı ve birçok görgü tanığı var. Bunun dışında HAARP’ın en büyük belirtisi olan gökyüzü renginin değişmesi de depremden önce herkesin ilgisini çeken bir olaydı. Depremin beklenenden uzun sürmesi, telefonların çalışmaması bunlar hep şüphe uyandıran olaylar… HAARP ortaya çıkmadan önce bazı belirtiler gösterir. Yani burada tam tersi "Bela geliyorum der."

Komplo Teorisyenlerine göre, Gölcük depremi sırasında yaşanan ve acaba deprem bir HAARP saldırısı mı dedirten ‘tesadüfler’:

– Deprem günü Gölcük’de basit bir devir teslim töreninde ABD’li ve İsrail’li üst düzey komutanların oluşu,
– Deniz üssünde hiç bir Türk subaya giriş izni verilmeyen bir ABD deniz altısının oluşu,
– Olay daha dünya basınına yansımamışken İsrail’lilerin yardım çalışmalarına başlamış olması,
– Depremden önce denizde büyük bir ateş topu ortaya çıkması,
– Gökyüzü renginin değişmesi,
– Depremin beklenenden uzun sürmesi,
– Telefonların çalışmaması.

ERMENİ SORUNU DOSYASI : Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen Sözlü Not


Sayın Turkish Forum üyeleri,

BM’de bir konuda (sözde Ermeni soykırımı) araştırma yaparken Türkiye hükümeti tarafından ifade özgürlüğü konusunda Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne gönderilen, 6 Haziran 2019 tarihli, savunma nitelikte, 4 sayfalık bir “sözlü not” (note verbal) tesadüfen gözüme ilişti. İfade özgürlüğü konusunda ilgilenenlerin faydalanabileceğini düşünerek rapor ektedir. Rapor İngilizce.

Sağlıkla,

F. Demirmen

DOKUMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.