SAVAŞLAR DOSYASI /// Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa


Kıvanç TERZİOĞLU : Türkiye ile Yunanistan savaşırsa

Mısır’la yaptığı (MEB) Münhasır Bölge Antlaşmasıyla, Türkiye’nin Libya’yla imzaladığı “Deniz Yetki Alanları” anlaşmasını yok sayan Yunanistan; Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri gibi müslüman ülkelerin yanında siyonist İsrail ile Hristiyan Fransa ve diğer AB ülkelerinin desteğini alarak ülkemizi karasularına hapsetmeye çalışmakta ve Türkiye’nin bölgedeki egemenlik haklarını ihlal etmektedir. Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın uzun zamandan beri Ege’de, antlaşmalarla askersizleştirilmiş adaları silahlandırmak ve Ege’de aidiyeti anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş ada, adacık ve Kayalıkları işgal ederek fiili bir durum yaratmak suretiyle, Türkiye’nin güvenliğine ve ekonomik çıkarlarına zarar verme politikası izlemektedir. Tarihte Türklerle girdiği her savaşı kaybettiği için “yenik pehlivan güreşe doymaz misali şimdi de haklıymış gibi, arkasına aldığı destekle gerilimi tırmandırmaktadır. Malesef bu komşumuz, antlaşmalarla teminat altına alınmış taahhütlerini, yükümlülüklerini, mecburiyetlerini ihlal etmeyi alışkanlık haline getirmiştir. Askeri açıdan baktığımızda, Muhtemel bir savaşın akıbeti daha ziyade Deniz ve Hava Kuvvetleri tarafından belirlenecektir. Bu konuda Türkiye avantajlıdır. Yunan ordusunun Türkiye ile savaşarak adaları savunması, Batı Trakya’yı elde tutması ve harbi kazanması mümkün değildir. Belki kendilerince çılgın harekat planları yaparak Türkiye’ye zarar vermeyi hayal ediyor olabilirlerse de uygulamada çok ağır bir bedel ödeyebiliriler. Savaş tecrübesi bulunmayan, ülkemizi hedef alarak yapılanan Yunan Kara Kuvvetleri’nin ekipmanlarını, araçlarını nicelik ve nitelik üzerine değerlendirecek olursak, bakmayın siz onların yüksek perdeden tehditler savurmasına… 2020 yılı askeri güç sıralamasını yayımlayan “Global Fire Power’a” göre Askeri personel sayısı, her yıl askerlik çağı gelen genç nüfus, mevcut silah gücüne göre Türkiye ve Yunanistan’ın askeri güçleri karşılaştırıldığında Yunanistan açısından durum endişe yaratıyor. Türkiye’nin askeri bütçesi, silah sistemleri Yunanistan’a göre daha üstün. Ayrıca tarih boyunca görüldüğü gibi Türk milletinin vatan ve millet sevgisi, askerlik ve fedakarlık anlayışı, yıllardır süren askeri operasyon tecrübesi sebebiyle savaş azim ve iradesi çok yüksek. Yunanistan’a göre kat kat fazla olan genç nüfusu, savaş döneminde personel ihtiyacı yaratmayacak büyüklükte. Yunanistan her nekadar askerlerinin eğitimini Türk Düşmanlığıyla beslese de namlu karşısında evdeki hesap çarşıya uymuyor. Bizden söylemesi, gerisi onların bileceği bir şey…. Yunan Kara Kuvvetleri özellikle Leopard 2A6 HEL tankları ve ileride tedarik edebileceği 2A7+ tankları ile öne çıkmakla beraber, ateş desteği konusunda hem nicelik hem nitelik olarak oldukça iyi kundağı motorlu topa sahiptir.

ATACMS Block1 füzeleri piyadenin ihtiyaç duyduğu ateş desteği konusunda ellerini güçlü kılmaktadır. AH-64 Apache helikopterleri ortada Longbow radarı da olduğundan sayı olarak az olsalar da hava üstünlüğünün sahip olunduğu senaryolarda büyük bir etki yaratabilir.Düşman taarruz helikopterlerine karşı Longbow radarının varlığı karşı tarafı strateji değiştirmeye itebilir. Buraya kadar her şey oldukça iyi iken ZMA ve ZPT konusunda çok kötü durumdalar. Yüksek deliş kapasitesine sahip ATGM’lere sahip olan Yunanistan, bu silahları zorlu arazide varlık gösteremeyecek araçlara monte ederek ATGM’lerden beklenilen verimi elde etmekten çok uzaktır. Ekipman nezlinde en büyük zaafı lojistik ve tankların ihtiyaç duyacağı yakın ateş desteği üzerinedir. En güçlü olduğu alan ise ana muharebe tankları ve AH-64D’lerdir. ABD merkezli Global Fire Power (GFP) 2020 raporuna göre Türk Donanması Akdenize kıyısı bulunan donamalar arasında “MISIR, İTALYA, CEZAYİR ve FRANSA’nın ardından 5.nci sırada yer alıyor. Yunanistan oldukça geride kalıyor… Denizaltılarımız ve su üstü gemilerimiz milgem projesi sayesinde Yunanistan’dan daha üstün. Yunanistan’ın elinde Rus S-300 füze sistemleri bulunurken, Türkiye S-400’leri aldı. Türk Ordusunun envanterine giren yerli üretim İHA ve SiHA’lar avantaj sağladı. Türkiye elindeki ana açık deniz gemilerinde , deniz devriye uçaklarında, hava savunması kabiliyetlerinde (Gabya sınıfı gemilerden dolayı), taktiksel durum hakkındaki iletişim ve bilgilendirme (elektronik harp aracı CN-235EW, insansız hava araçları ANKA-S, ultra modern AWACS tipi MESA ve yer radarları), uydu ve ağ merkezli savaş operasyonları, siber saldırı uygulamaları ve psikolojik savaş (Afrin savaşında tamamen operasyonel uygulama) konularında Yunanistan’a karşı üstün. Türk Hava Kuvvetleri elindeki tüm uçakları istisna olmadan uçurabilmekte. Hava kuvvetlerinin bölge üzerinde kalış süresi bakımından Türkiye avantajlı, Yunanistan’ın en yakın hava üssü ise 700 km uzaklıkta (Kasteli). Türk Hava Kuvvetleri’nin elinde 7 adet KC-135R havada ikmal tankeri mevcut ki bu uçuş süresini iki katına çıkarabilir. Bu kabiliyet Yunan Hava Kuvvetlerinde yok. Yunanistan sadece 84 jet gönderebilir. (F-16C/Dblock52/M), (konformal yakıt tanklarından dolayı) ve (24 adet ekstra depoyla donanmış Mirage2000-5 uçakları-DELTA konfigurasyonlu) Geriye kalan uçaklar ise mesafe sorunu ile karşılaşıyor. Ekstra kapasiteli yakıt tanklarıyla sorunu çözmek de uçağın silah taşıma ve manevra yapma kabiliyetlerinde bir azalmaya neden olmakta. Sonuç Olarak; Yunanistan’in aleyhine bulunan kuvvet dengesi, savaşın sonucuna doğrudan etki edecek ve Türkiye’nin zaferiyle sonuçlanacaktır. Türkiye, kimseyi ötekileştirmeden iç cepheyi bir ve bütün tutmalı ve ATATÜRK’ün yolundan ayrılmayarak, dostları çoğaltıp, düşmanları azaltmalıdır.

KAYNAK……: (1) Yusuf Metin-06.09.2020)

Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/turkiye-ile-yunanistan-savasirsa-makale,49552.html

Önce Vatan Gazetesi

GLADYO DOSYASI /// Hasan Mesut Önder : Gladyo’nun İmamları


Hasan Mesut Önder : Gladyo’nun İmamları

11 Eylül 2020

Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, katıldığı bir televizyon programında, CIA’nın kendisine lojistik ve finansal destek karşılığında İstanbul’da Afgan öğrencilerin eğitilmesini önerdiğini açıkladı. Ünlü, Taliban’ın sahadaki gücünü kırmak için eğitilmesi öngörülen bu öğrencilerin, silahlı direnişi reddedecek şekilde eğitilmesinin istendiğini, bu teklifin de en yakın tanıdığı aracılığı ile CIA tarafından yapıldığını ve teklife de menfi cevap verdiğini belirtti. Bir istihbarat servisi Türkiye’deki bir tarikat lideri ile neden ilgilenir, istihbarat örgütleri ile dini örgütler arasındaki girift ilişki nasıldır, sorularının cevabı verilmek zorundadır.

NATO’nun batı bloğunda yer alan ülkelerde komünizmle mücadele bağlamında oluşturmuş olduğu yer altı örgütlerinin içeriğinin dikkatle tahlil edilmesi gerekiyor. Bu yer altı teşkilatlarının içinde sol, sağ, dini birçok örgütün yer aldığı bilinmektedir. Bütün bu örgütlerin temel amacı, Sovyetlerin Batı sisteminde yer alan ülkelerdeki nüfuzunu engellemek ve kontrollü örgütler yolu ile mücadele etmekti. Sol örgütler, Sovyetlerin ideolojik alt yapı kurmasını içerden engellemek gibi bir fonksiyon icra ederken, sağ ve dini örgütler ise Sovyetlerin ideolojik argümanlarının topluma tesir etmesini engelleme vazifesi görüyordu. ABD’nin FM3116 numaralı kontrgerilla talimnamesinde, kontrgerilla operasyonlarında din adamlarından istifade edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Peki, o dönemde Gladyo imamlarının görevi neydi? Komünizme karşı fikri ve ilmi mücadele etmekti. Genel Kurmay Eski İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, Fetullah Gülen’in, Gladyo’ya bağlı “beyaz kuvvetler” adlı bir birime askerlik döneminde alındığını ifade ediyor. ABD’ye gidene kadar, süreçteki bütün destek bu birimin askeri ve istihbarat bürokrasisi içindeki unsurları tarafından sağlanıyor. 1980 darbesinde, Türkiye’nin her yerinde aranmasına rağmen, elini kolunu sallayıp gezebilmesi bu destekten ötürüdür. 28 Şubat döneminden sonra ABD’ye gidişini sağlayan, dönemin kudretli paşasının olduğu iddiası da bulunmaktadır.

Soğuk Savaş bittikten sonra Sovyet tehdidine göre yapılandırılmış bu yer altı örgütlerinin de yeni konsept bağlamında kullanılma süreci başladı. Soğuk Harp’in bitmesinden sonra tek gayeleri vatanı kurtarmak olan ülkücülerin bir kısmı, bilinçli bir biçimde mafya sistemine entegre edildi ve bazıları ise tetikçi olarak kullanıldı. Örneğin, Özal suikastının tetikçisi olan Kartal Demirağ’ın, bir eczacı başkanlığında yapılanan Gladyo’nun Ege bölgesi hücresinin bir üyesi olduğu ortaya çıktı. Toplumda karşılık bulan dini soslu tarikatlar ve cemaatler vasıtasıyla Türk devleti içinde yapılandılar ve devletin kimyasını bozuldu. FETÖ’nün Türkiye içindeki yapılanması buna örnektir.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra, FETÖ belasını gören Türk toplumunun, dini yapılara olan duygusal bağı ciddi anlamda sarsılmıştır. Burada hemen şunu vurgulamak gerekiyor; bütün dini cemaat ve tarikatları aynı kefeye koyup, hepsinin tasfiye edilmesi gerektiği gibi toptancı bir görüş kesinlikle kabul edilemez. Ama iç ve dış mahreçli bazı güçlerin, Soğuk Savaş Dönemi’nde kendi kullandıkları güdümlü yapıların foyalarının ortaya çıkmasını kolaylaştırarak, kötü örnekler üzerinden bütün dini yapıları töhmet altında bırakmak gibi bir strateji izledikleri görülmektedir. Operasyon aygıtı olarak kullanılan dini motifli yapılar ile diğer tasavvuf ehli yapıların net bir biçimde ayrılması gerekir. Kanserli yapıları devlet cerrah titizliği ile temizlemeli, bütün vücuda yayılması engellenmelidir. Çocuk istismarcısı Fatih Nurullah gibi bir müptezelin ilişkiler ağı, Avrupa’da ve Afrika’daki faaliyetleri göz ününde bulundurulduğunda, bu organizasyonun hangi istihbarat servislerinin taşeronu olduğu görülecektir. Bu tür yapıların denetlenmesi için devletin iyi işleyen bir denetleme mekanizması kurması gerekiyor. Doğru bir denetim mekanizması kurulamadığı sürece bu çürümüş yapılar bu ülkeye gönülden bağlı samimi Müslümanlara karşı psikolojik harekat olarak kullanılacaktır. Haliç Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Erol Mütercimler’in imam hatip mezunlarına yönelik söylemiş olduğu, “İmam hatipten sapık çıkıyor.” sözü bu amaca matuf bilinçli bir sözdür. Mütercimler gibi kontrollü bir kişinin bu sözü duygusal bir husumetle söylemiş olması mümkün değildir. Bu söz ile samimi Müslümanları da töhmet altında bırakmak, uygulanmak istenen bir stratejiyi ele vermektedir. Bu strateji, kendi yarattıkları kuklaların kirli çamaşırlarını ortaya dökerek, bütün tarikatlar ve dindar Müslümanlar böyledir algısı yaratıp, doğru yolda olan kitlelerin de baskı altına alınma gayretidir. Erol Mütercimler’in, Türkiye’deki Gladyo yapılanmasını ilk elden dinlemiş, bütün teferruatlarına vakıf biri olarak bu sözleri söylemesi iki kere düşünülmelidir. Ancak devlete ciddi sorumluluklar düşmektedir. Birilerinin kuklası olan müptezelleri ve samimi Müslümanları ayıracak ve denetleyecek bir mekanizma kuramadığı sürece, hem bu çürümüşlüğün içinde bütün yabancı istihbarat örgütleri bu alanı istismar edecek hem de ortaya çıkan sonuçlar dindar Müslümanlara yönelik psikolojik harekat olarak kullanılmaya devam edecektir. Başkalarının girebileceği çatlaklar bırakmamamız gerekiyor. Devlet işe Gladyo’nun imamlarını tespit etmekle başlamalıdır. Bir de bu açıdan bakalım…

AZERBEYCAN DOSYASI : Azerbaycan ve Ermenistan Arasında Şiddetli Çatışmalar


Azerbaycan ve Ermenistan Arasında Şiddetli Çatışmalar

29 Eylül 2020

Çözümsüzlükten fayda sağlayacağını düşünen Ermenistan yine haddini aşmıştır, bu defa yanıtını sahada almaktadır. Sahada ve masada Can Azerbaycan’ın yanındayız. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Eylül 2020

Türkiye-Ermenistan milli futbol takımları arasında oynanan dostluk maçına FIFA Azerbaycan bayraklarının alınmasını yasaklamış, Azerbaycan ise FIFA yerine Türkiye’ye sitem dolu bir nota vermiştir.

Dünyanın en eski etnik ve bölgesel çatışmalarından olan Nagorno-Karabakh bölgesindeki çatışmalarda en az 23 kişinin öldüğü rapor edilmiştir. Uluslararası ortamda Azerbaycan’a ait olduğu kabul edilen bölge Ermenistan’ın kontrolü altındadır.

Nagorno-Karabakh Çatışması

Nagorno-Karabakh çatışması, 1980’li yılların sonlarında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılması sonrasında başlamış ve Ermenistan ve Azerbaycan’ın bu stratejik bölgede hak iddia etmesi nedeniyle yaklaşık olarak 1994 yılına kadar sürmüştür. Nagorno-Karabakh’da 1994 yılında, Azerbaycan tarafından boykot edilen, halkın iki ülkeden birine katılmak yerine bağımsızlığı tercih ettiği bir referandum yapılmıştır.

İki tarafın da birbirini etnik temizlikle suçladığı Nagorno-Karabakh bölgesindeki etnik Ermeni ve Azeriler arasındaki çatışma özel bir düşük çatışma statüsüne kavuşmuş, fakat Nagorno-Karabakh Özerk Bölgesi Yönetimi Ermeni nüfusun çoğunlukta olması nedeniyle Ermenistan’a katılma kararı aldığında kötüleşmiştir. 1992 yılına kadar şiddet iyice artmış ve binlerce insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmıştır.

Rusya 1994 yılı Mayıs arasında taraflar arasında ateşin kesilmesi için arabuluculuk yapmış fakat iki ülke arasındaki çatışmalar iki tarafın da ateşkes ihlalleri ve şiddet nedeniyle o tarihten günümüze kadar sürmüştür.

Gözlemciler, birkaç faktör nedeniyle iki ülke arasında topyekûn bir savaş olasılığını öngörmemektedir. İki ülkenin de hak iddia ettiği bu tartışmalı bölgede, geniş çaplı bir çatışma olması durumunda halkı direkt olarak etkilenebilecek ve büyük bir olasılıkla yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalabilecek yüzlerce sivil yerleşim yeri bulunmaktadır.

Türkiye geçtiğimiz hafta meydana gelen gelişmeler sonrasında ‘‘bölgesel bütünlüğünü koruma mücadelesinde’’ Azerbaycan’ı destekleyeceğini açıklamış olsa da gözlemciler askeri bir tırmanmanın Türkiye ve Rusya gibi bölgesel güçleri çatışmanın daha da içine çekebileceğini, böyle bir durumun ise Ankara ve Moskova tarafından arzu edilmediğine dikkat çekmektedir.

Türkiye-Ermenistan Siyasi İlişkileri

Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991 tarihinde tanımış ve bağımsızlığını müteakip ciddi ekonomik problemler yaşayan bu ülkeye insani yardımda bulunmuş; Ermenistan’ın bölgesel kuruluşlar, uluslararası toplum ve Batılı kurumlarla bütünleşmesi yönünde çaba harcamıştır. Bu çerçevede Ermenistan, Türkiye tarafından Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü’ne (KEİ) kurucu üye olarak davet edilmiştir. Ancak, bugüne kadar Ermenistan’la diplomatik ilişki tesis edilmesi ve ikili ilişkilerin gelişmesi için uygun koşullar oluşmamıştır.

Ermenistan’ın, 1993 yılında Azerbaycan’ın Kelbecer bölgesini işgal etmesi üzerine, ülkemizden Ermenistan’a doğrudan ticaret sona erdirilmiş; iki ülke arasındaki sınır kapatılarak kara/demiryolu ve havayolu bağlantıları kesilmiştir.

Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi yönündeki irademiz çerçevesinde, İsviçre’nin arabuluculuğunda başlatılan süreç neticesinde, 10 Ekim 2009 tarihinde Zürih’te “Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü” ile “İkili İlişkilerin Geliştirilmesi Protokolü” imzalanmıştır. Söz konusu Protokoller, ikili ilişkilerin normalizasyonu için bir çerçeve sunmaktadır.

Protokoller, onaylanmalarının uygun bulunması için TBMM’ye sevk edilmiştir. Ermenistan’da ise Protokoller, anayasaya uygunluğu açısından incelenmek üzere Anayasa Mahkemesi’ne iletilmiş; Anayasa Mahkemesi 12 Ocak 2010 günü, Protokollerin Ermenistan Anayasası’na uygun bulunduğunu açıklamakla birlikte, 18 Ocak 2010 tarihli gerekçeli kararında Protokollerin lafzına ve ruhuna aykırı önkoşullara ve kısıtlayıcı hükümlere yer vermiştir. Karar bu haliyle Protokollerin müzakere gerekçesini ve Protokollerle hedeflenen temel amacı zedelemiştir. Ermenistan, Protokollerin onay sürecini askıya aldığını 23 Nisan 2010 tarihli bir Nota ile Tiflis Büyükelçiliğimize bildirmiştir. Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan Şubat 2015’te söz konusu Protokolleri Ermenistan Parlamentosu’ndan geri çekmiş, 01 Mart 2018 tarihinde ise Protokolleri hükümsüz ilan etmiştir.

Solda Türkiye-Azerbaycan dostluk ve kardeşliğini simgeleyen bir illüstrasyon, sağda ise Türkiye ile Ermenistan arasında imzalanan tarihi protokolün ardından Bursa’da oynanan milli maçta Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ı ağırlayan Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Abdullah Gül görülmektedir.

Diğer taraftan, Türkiye şimdiye kadar Ermenistan’la ilişkileri normalleştirmeye yönelik, iyi niyet ve kararlılığının göstergesi olarak kendi inisiyatifi ile tek taraflı birçok güven artırıcı önlemi hayata geçirmiştir. Ancak, Ermenistan’dan aynı yapıcı yaklaşım görülememektedir.

Öte yandan, Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinde ilerleme kaydedilmediği sürece, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde kaydedilecek bir ilerleme tek başına yeterli ve kalıcı olmayacaktır. (Dışişleri Bakanlığı web sitesinden alıntıdır).

Öte yandan Congressional Research Service tarafından hazırlanan 09 Haziran 2017 tarihli Türkiye: Arka Plan ve ABD İlişkileri başlıklı raporda Ermenistan ile ilgili yer alan satırla aşağıdadır:

1915 ile 1923 yılları arasında Türkiye öncesindeki Osmanlı İmparatorluğu zamanında yüz binlerce Ermeni, imparatorluk yönetiminin uygulamaları sonucu hayatlarını kaybetmiştir. Bu olayların ABD ve uluslararası ortamda nasıl tanımlandırıldığı Türkiye’nin iç ve dış politikalarını ve karşılık olarak da Türkiye-Ermenistan ilişkilerini etkilemektedir.

Türkiye ve Ermenistan aslında, 2009 yılında ilişkileri normalleştirmek için bir takım ortak protokoller üzerinde anlaşmışlar, fakat süreç kısa bir süre sonra tıkanmış ve yeniden başlaması yönünde, günümüze kadar her iki taraftan da neredeyse yok denecek kadar az bir isteklilik sergilenmiştir.

Türkiye ile Ermenistan arasında 11 Ekim 2009 tarihinde, İsviçre’nin arabuluculuğu ile ‘‘Türkiye Cumhuriyeti ve Ermenistan Cumhuriyeti Arasında İlişkilerin Geliştirilmesine Dair Protokolü’’ ve ‘‘Türkiye Cumhuriyeti ve Ermenistan Cumhuriyeti Arasında Diplomatik İlişkilerin Kurulması Protokolü’’ imzalanmış, Ermenistan 2018 yılında verdiği bir kararla ‘‘BEYHUDE’’ olarak nitelendirdiği protokolleri iptal etmiştir. Fotoğraf: NTV

Topyekûn Savaş mı?

Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki çatışmaların şiddetlenmesi durumunda petrol ve doğal gaz boru hatları ile stratejik yolların engellenebileceği ve kesilebileceği yönünde kaygılar mevcuttur. Hem Azerbaycan hem de Ermenistan açısından olumsuz sonuçlar doğurabilecek böyle bir durum dikkate alındığında gözlemciler iki ülke arasındaki savaşın tarafların çıkarlarına aykırı olduğunu değerlendirmektedir.

İki ülke arasındaki çatışmalarla ilgili olarak Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB), NATO, Rusya Federasyonu ve diğer ülkeler derhal çatışmalara son verilmesi çağrısında bulunmuştur. Aşağıda Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Stephen Biegun tarafından yapılan açıklamayı okuyabilirsiniz.

Birleşik Devletler Ne Diyor?

Birleşik Devletler, siviller dâhil önemli kayıplara neden olan Nagorno-Karabakh çatışma bölgesindeki Temas Hattı boyunca büyük çaplı askeri faaliyetler nedeniyle endişelidir. Öldürülenlerin ve yaralananların ailelerine taziyelerimizi sunuyoruz.

Birleşik Devletler en şiddetli ifadelerle şiddeti kınamaktadır. Dışişleri Bakan Yardımcısı Stephen Biegun, şiddetin daha da tırmanmasından kaçınılması maksadıyla; her iki tarafı da saldırıları derhal durdurması, aralarındaki mevcut direkt iletişim bağlantılarını kullanmaları ve sahadaki gerginliği daha da artıran eylemler ve faydasız söylemlerden kaçınmaları uyarısında bulunmak için derhal Azerbaycan Dışişleri Bakanı Jeyhun Bayramov ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Zohrab Mnatsakanyan’ı aramıştır.

Birleşik Devletler dış güçlerin tırmanan gerginliğe katkıda bulunmasının çok yararsız olacağına ve sadece bölgesel gerginlikleri daha da tırmandıracağına inanmaktadır. Tarafları, mümkün olan en kısa zamanda esaslı müzakerelere dönmeleri için Minsk Grubu eş başkanları ile birlikte çalışmaya davet ediyoruz. OSCE Minsk Grubu eş başkanı olarak Birleşik Devletler, çatışmaya barışçıl ve sürdürülebilir bir barış bulunması maksadıyla taraflara yardım edeceği yönündeki taahhütlerine bağlı kalmayı sürdürecektir.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN DİRENSEYDİ, ÖZAL, 9 ADA’YI GERİ ALACAKTI !…


E. KUR. ALB. ÜMİT YALIM : YUNANİSTAN DİRENSEYDİ, ÖZAL, 9 ADA’YI GERİ ALACAKTI !…

*Anadolu Ajansı, 09 Eylül 2020’de verdiği haberde büyük bir skandala imza attı. Midilli Adası sığınmacı kampında çıkan yangın haberini veren Ajans, Midilli Adası’nın Yunanistan’a ait olduğunu iddia etti. Gazeteler ve TV kanalları da aynı haberi kullandı.

*Anadolu Ajansı’nın 19 Nisan 2019’da Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a bağlanması ile birlikte Ajans’ta eksen kayması başladı. Anadolu Ajansı, 14 Ağustos 2019’da verdiği haberde de Semadirek Adası’nın Yunanistan’a ait olduğunu iddia etmişti.

*Anadolu Ajansı’nın, Atina Haber Ajansı gibi hareket etmesi ve Yunan ağzıyla haber vermesi dikkat çekiyor.

*Yunanistan, 1987 yılında, Bern Mutabakatı’nı ihlal ederek kendi karasularının ötesinde Taşoz Adası etrafında petrol arama ve sondaj çalışmaları başlattı.

*Turgut Özal, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait savaş gemilerini Taşoz Adası’na gönderdi ve TSK’ya alarm verdi.

*Özal, Yunanistan’ın direnmesi ve krizi sürdürmesi halinde, Taşoz-Ahikerya arasındaki toplam 9 adaya Türk askerini yerleştirecek ve Yunanistan’ın adaları kullanma hakkına son vererek adaları geri alacaktı.

İLKER BAŞBUĞ’UN SÖYLEMLERİ COĞRAFİ TANIMLARA UYMUYOR !…

*İlker Başbuğ, basına yaptığı açıklamada, “Yunanistan’ın işgal ettiği 7 ada ile 13 adacık Türkiye’ye aittir” dedi. Başbuğ, Eşek, Nergizçik, Bulamaç, Keçi, Koçbaba, Ardıççık v.b. adaları, adacık olarak tanımlamış.

*Ancak, Yunanistan’ın işgal ettiği adaların en küçüğü İstanbul’daki Büyükada veya Meis Adası büyüklüğünde olup bir kısmı da Büyükada ve Meis Adası’nın 2, 3, 5 ve 7 misli büyüklüktedir. Ayrıca anılan yerler Türk Deniz Kuvvetleri haritaları ile ABD, İngiliz haritaları ve Google Earth haritalarında da ada olarak gösterilmiştir.

*Mevcut Durum itibarı ile 18 Türk Adası ve 2 Türk Kayalığı Yunan işgali altındadır. İşgal altındaki ada ve kayalık miktarları ile coğrafi tanımlar doğru ifade edilmeli ve kamuoyunda kafa karışıklığına neden olacak söylemlerden kaçınılmalıdır.

Konu ile ilgili açıklamalarım ve belgeler eklerde gönderilmiştir.

Saygılarımla,

Ümit YALIM

Milli Savunma Bakanlığı eski Genel Sekreteri

DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

KAFKASYA DOSYASI : Kafkaslar’daki gelişmeler bölgesel bir Savaşı tetikleyebilir


Kafkaslar’daki gelişmeler bölgesel bir Savaşı tetikleyebilir

27 Eylül 2020

Türkiye’nin Azerbaycan’a vermiş olduğu sonsuz destek bölge politikaları üzerinde çalışan stratejistler tarafından yakından takip edilmektedir. Türkiye’nin doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de keşfettiği doğal gaz yatakları bütün dünyanın dikkatlerini üzerine çekmişti. Şimdi esas kavga budur. Fransa ile Almanya doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının kendi ülkelerine taşınması için adı konmamış müthiş bir mücadele vermekteler. Fransa Akdenizi boydan boya geçen doğal gaz borularının direk Fransa’ya gelmesini isterken Almanya iseRusya’ya doğal gaz bağlamındaki bağımlılığını bitirebilmek adına Türkiye’nin elde edeceği yatakların Anadolu ve Bulgaristan üzerinden Almanya’ya nakli konusunda gayret sarfetmektedir. Fransa öncülüğündeki Avrupa birliği liderler toplantısının ertelenmesi Almanya’nın girişimi ile olmuştu. Fransa Türkiye ile pazarlığı artırabilmek adına yunanistan üzerinden Türkiye’ye baskı yaparken yeni bir cephe olarak birleşik Arap Emirlikleri ile birlikte Ermenistan’ı harekete geçirdiler. Ermenistan Azerbaycan ihtilafı ve Savaşı Türkiye’nin dikkatlerini bu bölgeye çekmek için yeterli bir sebeptir. Önce birleşik Arap Emirlikleri sonra Fransa Ermenistanı Azerbaycan Karşı sürekli provake etti. İlk tovuz saldırıları işte bu atmosferde gerçekleşmişti. Aslında bu Azerbaycan için bir savaş sebebi olmalıydı. Yani Azerbaycan eline geçen fırsatı değerlendiremedi denilebilir. Şimdi son üç gündür gelişen olaylar ve Rusya’nın Kafkaslar’daki tatbikatı bundan önce Amerika’nın Gürcüstandaki nato tatbikatı bütün dikkatleri Kafkasya’ya çevirmiş oldu. Bu sabaha karşı meydana gelen Azerbaycan Ermenistan çatışmaları Azerbaycana işgal altındaki topraklarını kurtarmak ile ilgili büyük bir fırsat vermiştir. Bizim daha önce de ifade etmiş olduğumuz gece 12’de başlayıp sabah altıda bitecek büyük oparasyon üzerindeki fikrimiz hala geçerliğini korumakta beraber şu anda beklenen netice elde edilemediği anlaşılmaktadır. Azerbaycan Ermenistan cephesinde atışmalar ne kadar uzarsa bu Türkiye’nin dikkatlerini daha fazla Kafkasya bölgesinde çekeceği için Azerbeyca’nın bir an önce başlamış oldu harekâtı neticelendirmesi gerekir. Bu neticede işgal altındaki toprakların azat edilmesidir.

Eğer Azerbaycan’ın askeri faaliyetleri bu neticeye doğru gitmeyip bölgede uzayan bir sürece doğru çatışmaların devam ettirme yönünde olursa bu bölgedeki çatışmalar ister istemez Rusya topraklarına da sıçrayacak gibi gözükmektedir. Geçen hafta Belarus cumhurbaşkanının yemin ederek iktidara gelmesi Almanya tarafından tanınmamıştı. Yani Almanya bir taraftan Belarus’ta iç karışıklıkların devam etmesini arz ederken diğer taraftan Kafkasya’daki gerginliğin kuzey Kafkasya yolu üzerinden Rusya topraklarına sıçramasıyla ilgili en azından iyi niyet temennisi söz konusu olacaktır. Fransa ise Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki odaklanmasını ve dikkatlerini dağıtarak önemli bir şekilde Kafkasya yönelmesini sağlamış olacak. Şimdi gelinen nokta henüz yorum yapmak ile ilgili erken olsa da bizim açık ve net şekilde görüşümüz şudur ki karabağdaki çatışmalar uzarsa bu çatışmalar Rusya suçlayabilir karabağdaki çatışmalara uzarsa Türkiye’nin bütün dikkatleri bu bölgeye dönmek zorundadır ve dolayısıyla doğu Akdeniz’de Fransanın iddiaları biraz daha ön plana çıkmış olur Türkiye bir taraftan doğu Akdeniz ile ilgili tezlerini daha kuvvetli savunurken diğer taraftan Mısır ile İsrail ile Lübnan ile görüşme ve anlaşmalar yapıp doğu Akdeniz’deki münhasır ekonomik bölgenin etkisini artırmalıdır. Güney Kafkasya hadiseleri Türk dünyası için yeni bir hamle vesilesi olacaktır 1991’de Rusya dağılırken Türk dünyası bağımsızlığını kazandı fakat Güney Kafkasya da karabağ üzerinde Rusya’nın bölgedeki etkinliğini Türk dünyasını 25 yıl daha rus esareti altında yaşamasının önünü açmış oldu. Şimdi Türk dünyası yeni gelecek 25 yıla bağımsız mı girecek yoksa Rusya’nın bu gölge esareti devam mı edecek buna karar vermek için Azerbaycan ordusu derhal işgal altındaki Azerbaycan topraklarını azat etmek için hareketi devam ettirmek zorundadır. Ama gözüken o ki gelişmelerin seyri böyle olmuyor.

Hasan Oktay

Kafkassam Başkanı

JAPONYA DOSYASI /// Türk esirleri Yunanlara teslim etmemişti : Yarbay Tsumura’nın ismi caddeye verildi


Türk esirleri Yunanlara teslim etmemişti : Yarbay Tsumura’nın ismi caddeye verildi

1. Dünya Savaşı’nda Ruslara esir düşen 1012 Türk askerini İstanbul’a getiren Japon gemisi Heimei Maru’nun komutanı olan Yarbay Yukichi Tsumura’nın ismi, İstanbul Beykoz’da bir caddeye verildi.

Türk esirleri Yunanlara teslim etmemişti!

Japonya, 1918’in Nisan ayında Vladivostok’u işgal edince, osmanlı esirlerinin sorumluluğu da Ruslardan onlara geçti. Savaşın ardından Japonlar 1921’de Türk askerlerini İstanbul’a gönderme kararı aldı.

Japon hükümeti bu görev için Heimei Mru gemisiyle Yarbay Yukichi Tsumura’yı görevlendirdi.

O gemi Midilli Adası yakınlarında Yunan savaş gemisi tarafından durduruldu. Yunanlar, esirlerin kendilerine teslim edilmesini istedi ancak Tsumura, "Kimseyi teslim etmem” dedi.

Ardından Milletler Cemiyeti yani Birleşmiş Milletler ve Türk Kızılayı’nın çalışmalarıyla 19 Haziran 1922’de adaya giden Ümit Vapuru, esir Türkleri alıp, 25 Haziran 1922’de İstanbul’a getirdi. Ama Yarbay Tsumura’nın cesareti hiçbir zaman unutulmadı…

Cumhurbaşkanı Temmuz ayında Japonya’da yapmış olduğu bir ziyarette 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan bu olayı Türk iş adamları ile yaptığı bir toplantıda dile getirdi. Ardından ise daha önceden Spor Caddesi olan caddenin Yarbay Yukichi Tsumura olarak değiştirilmesi ile ilgili bir teklif sunuldu. O önerge İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’ne sunuldu ve kabul edildi..

Sokağa yeni isminin asılması için ise son birkaç adım kaldı. Önergeyi Beykoz Belediyesi’nin sunmasının sebebi ise 1973 yılına dayanan bir iş birliği ve dostluk…

KAFKASYA DOSYASI /// Deniz Berktay : Belarus’ta Venezuela senaryosu mu uygulanacak ???


Deniz Berktay : Belarus’ta Venezuela senaryosu mu uygulanacak ???

12 Eylül 2020

Litvanya Parlamentosu, 10 Eylül cuma günkü oturumunda, radikal bir adım atarak, Belarus muhalefetinin liderlerinden (9 Ağustos’taki cumhurbaşkanlığı sçeimlerinde muhalefetin büyük kısmının etrafında birleştiği aday olan) Svetlana Tihanovskaya’yı “Belarus’un seçilmiş cumhurbaşkanı” olarak tanırken, muhaliflerin oluşturduğu Koordinasyon Konseyi’ni de, Belarus’un meşru hükümeti olarak tanıdı ve uluslararası toplumu, aynı yönde hareket etmeye çağırdı.

Avrupa Birliği ve ABD’nin de Litvanya’nın tavrını desteklemeleri halinde, Belarus’ta Venezuela senaryosu uygulamaya konmuş olacak.

Belarus’ta 9 Ağustos’ta düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinden bu yana başlayan kriz, devam ediyor. Daha önceki yazılarda da değindiğimiz üzere, Rusya’nın Cumhurbaşkanı Aleksandır Lukaşenko’ya, Batılı ülkelerin ise muhalefetin başlıca adayı olan Svetlana Tihanovskaya’ya destek vermesi, meseleyi bir Rusya-Batı çatışması haline getirdi.

Batılı ülkeler, seçimlerden sonra tavırlarını aşama aşama sertleştirdiler. Önce oyların yeniden sayılması çağrısında bulundular, daha sonraysa, seçimlerin yinelenmesi çağrısında bulundular. Avrupa Birliği Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ise, açıklamasını daha da sertleştirerek, AB’nin Venezuella’da Maduro’ya yönelik tutumu neyse, Belarus’ta da Lukaşenko’ya yönelik tutumunun o olduğunu ve Lukaşenko’yu Belarus’un meşru cumhurbaşkanı olarak tanımadıklarını söyledi. Ancak, Batılı ülkeler, bunun ötesine geçip de muhalefeti ülkenin meşru yönetimi olarak tanımamıştı. Litvanya’nın attığı adım, siyasi krizde yeni bir aşamanın kapısının aralandığına işaret ediyor.

Venezuella’da ne olmuştu?

Bilindiği üzere, Venezuela’da 2019’da düzenlenen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde resmi sonuçlara göre mevcut Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’nun kazandığının açıklanmasına rağmen, muhalifler bu sonucu tanımadı. Bundan da ötede, ABD ve AB, açık şekilde destek verdikleri muhalif aday olan ve Parlamento Başkanı olan Juan Guiado’yu Venezuelna’nın meşru cumhurbaşkanı olarak tanıdılar. Bunun ardından, Maduro, ülkedeki ABD’li diplomatları istenmeyen kişi ilan edince, bu diplomatlar, “Biz, Maduro’yu cumhurbaşkanı olarak tanımıyoruz, o nedenle, onun ülkeyi terk etme isteğine uymayacağız”, diye açıklama yapmışlardı. O zamandan beri, Batılı ülkeler muhalefet liderini ülkenin meşru cumhurbaşkanı olarak tanırken, aralarında Türkiye ve Rusya’nın olduğu çok sayıda ülke ise, Maduro’yu meşru cumhurbaşkanı olarak kabul ediyor. ABD ve AB’nin tutumu, bir ülkenin egemenliğine açık bir müdahale idi. Zira bir ülkedeki seçim sonuçlarını kabul etmemekten daha da radikal bir adım olarak, bu devletler, bir ülkede fiilen denetimi sağlayan olağan yönetimi gayrimeşru ilan ederek, kendi ittifak kurdukları kişileri o ülkenin meşru yönetimi olarak görüyorlar. Geçmişte, çeşitli devletler, ele geçirmek istedikleri bir ülkenin “sürgün hükümetini” kuruyor ve o hükümeti ülkenin meşru hükümeti olarak kabul ediyor ve kendi kurdurdukları sürgün hükümetinin “çağrısıyla” o ülkeye giriyordu. (Sovyetler Birliği, 1939’da Finlandiya’ya bu şekilde girmeye çalışmış, fakat başarılı olamamıştı. 1940’taysa, Estonya, Letonya ve Litvanya’ya aynı yöntemle girmiş ve buraları ilhak etmişti.)

Litvanya Parlamentosu’nda 10 Eylül cuma günü kabul edilen tasarıyı hazırlayanlardan biri, Litvanya Dışişleri Bakanı Linas Linkevicius. Dolayısıyla, her ne kadar Litvanya cumhurbaşkanı veya Litvanya dışişleri bakanı, yurtdışında bulunan muhalif lideri meşru cumhurbaşkanı olarak tanıdıklarını açıklamış olmasa da, bunun an meselesi olduğunu ve bu kararın, Litvanya devlet yönetimi tarafından desteklendiğini söyleyebiliriz.

Belarus muhalefetini ülkenin meşru yönetimi olarak tanıma sinyali veren bir diğer ülke de, Polonya. Geçtiğimiz günlerde, Polonya’nın başkenti Varşova’da Belarus muhalefetinin merkezi olan “Belarus Evi”, Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki’nin ve Belarus muhalif adayın katıldığı bir törenle açıldı ve törende Morawiecki, Belarus Evi’nin altın anahtarını, Belarus muhalif lider Tihanovskaya’ya takdim etti. Polonya basınında çıkan haberlerde, Polonya Hükümeti’nin bu Belarus Evi’ni, kurulması düşünülen “Sürgündeki Belarus Hükümeti” merkezi olarak tasarladığı ifade ediliyor.

Polonya ve Litvanya, neden böyle davranıyor?

Polonya ve Litvanya, Belarus’ta cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte başlayan krizde, en başından beri, Lukaşenko yönetimine karşı en sert ve en müdahaleci tutumu takındı. Lukaşenko yönetimine karşı en sert tavırların önce bu iki ülkeden geldiğini, daha sonra da, ABD ve AB’nin bu tavra katıldığını görüyoruz. Örneğin, Belarus’taki seçimlerin meşru kabul edilemeyeceği açıklaması, önce Litvanya, Polonya, Estonya ve Letonya’dan gelmiş, ABD ve AB’nin anı yöndeki açıklamaları, ancak sonraki gülerde yapılmıştı. Dahası, Belarus’un muhalif cumhurbaşkanı adayı Svetlana Tihanovskaya, Belarus’tan Litvanya’ya sığınmak zorunda bırakıldığında, ilk başta, Lukaşenko yönetiminin istediği şekilde beyanat verirken, Litvanya Dışişleri Bakanı Linkevicius, basına, “Tihanovskaya, birkaç güne kadar basına yeni bir açıklama yapacak”, diye beyanat vermiş, yani, bir ülkenin dışişleri bakanı, bir başka ülkenin muhalefet liderinin basın sözcüsü gibi hareket etmişti. Bu bir aylık süreçte, zaman zaman Tihanovskaya’nın siyasi mücadeleden çekilmeye yönelik demeçler verdiğini, fakat bunları sonraki günlerde, daha sert demeçlerin takip ettiğini görüyoruz. Bu da, çeşitli siyasi gözlemcilerin de işaret ettiği üzere, Litvanya’nın, Tihanovskaya’yı, kimi zaman kendisinin tercihlerine rağmen ön plana sürmek istediği izlenimini veriyor.

Polonya ve Litvanya, Doğu Bloku’nun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana (yani, aşağı yukarı otuz yıldır), hem Belarus, hem de Ukrayna siyasetine aktif müdahalede bulunuyor ve bu ülkelerdeki Batı yanlısı kesimleri destekliyorlar.

Litvanya ve Polonya’nın Belarus ve Ukrayna’ya yönelik bu tutumlarının, birkaç nedeni var: Birincisi, bugünkü Belarus ve Litvanya toprakları, 1300’lü yıllardan itibaren önce Litvanya’nın, daha sonra da Polonya’nın egemenliğine girmişti. Bu nedenle, Polonya ve Litvanya, buraları, kendi tarihsel toprakları olarak görüyorlar. İkincisi, Polonya, “denizden denize” adlı politikası çerçevesinde, Karadeniz’den Baltık Denizi’ne kadar olan bölgede, ezeli düşmanı olan Rusya’ya karşı, bir tampon bölge veya bir güvenlik koridoru oluşturmaya çalışıyor ve bu doğrultuda, doğu komşuları olan Ukrayna ve Belarus’ta, Rusya karşıtı ve Batı yanlısı yönetimlerin olmasını savunuyor. Litvanya ve Polonya, Rusya’yı baş tehdit olarak gördükleri ve dolayısıyla dış politikalarını Rusya karşıtlığı üzerine oturttukları için, AB içinde en Amerikan yanlısı ülkeler olma özelliğine sahipler, çünkü Amerika’yı kendilerinin başlıca koruyucusu olarak görüyorlar. Bu nedenle de, ABD’nin Doğu Avrupa’da etkin olmasını, kimi zaman ABD’lilerin kendilerinden bile daha fazla savunuyorlar (ABD’nin Ağustos ayında Polonya yönetimiyle imzaladığı anlaşmayla Polonya’daki askerlerinin sayısını bin asker arttırmasını, Polonya yönetimi, iç kamuoyuna, kendisinin bir zaferi olarak gösterdi, “Amerikalılar’ı Polonya’daki varlıklarını arttırmaya ikna ettik”, diye). Böyle olunca, kimi zaman, ABD’nin Doğu Avrupa’daki bazı politikaları, öncelikle bu iki ülke tarafından dillendiriliyor.

Belarus muhalefeti, kime yaklaşacak?

Diğer taraftan, Litvanya’nın bu aşamada Belarus muhalefet hareketini “meşru yönetim” olarak tanımasının, bir önemli nedeni daha var: Ukrayna’dan farklı olarak, Belarus’ta Rus karşıtlığı, güçlü değil ve bir aydır Cumhurbaşkanı Alejsandır Lukaşenko’ya karşı protesto gösterilerine katılanların önemli bir bölümü, Rusya’yla ilişkilerin kopmasını istemiyor. Rusya yönetimi de, hem geçmişte Lukaşenko’yla çeşitli dönemlerde krizler yaşamış olduğu için, hem de, muhalif grupları kendinden uzaklaştırmamak için, muhalefetle de temas kurmak istiyor. Rusya’nın bir diğer amacının da, Belarus muhalefetini bölmek olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Lukaşenko’nun önde gelen siyasi rakiplerinden olan ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinden kısa bir süre önce tutuklanan Viktor Babariko ve onun yardımcısı Maria Kolesnikova, hem Rusya’yla ilişkiler konusunda hem de genel eylem planı konusunda, Litvanya’daki Svetlana Tihanovskaya’nın tutumundan daha farklı tutumlar ortaya koyamaya başladılar ve bu, Belarus muhalefetinin parçalanmaya başladığı şeklinde yorumlara neden oldu. Bu çerçevede, Litvanya’nın Belarus muhalefetini Belarus’un meşru yönetimi olarak tanıması, Belarus muhalefetindeki bölünmenin önüne geçmeyi de amaçlıyor.

Öte yandan, Belarus’la Venezuela arasında çok fark olduğu da ortada. Her şey bir yana, Venezuela’nın ABD’nin kendi arka bahçesi olarak ilan ettiği Amerika kıtasında yer almasına karşılık, Belarus, Rusya’nın arka bahçe ilan ettiği eski Sovyet coğrafyasında yer alıyor ve Ruısya’nın batı sınırında ilişkilerinin iyi olduğu tek ülke ve bir Slav ve Ortodoks ülke olması nedenleriyle Rusya açısından büyük öneme sahip. Rusya yönetimi de, Belarus konusunda kesinlikle kayıtsız kalmayacağını ortaya koydu. Bu şartlar altında, ABD ve AB’nin Litvanya’yı takip ederek Belarus muhalefetini Belarus’un meşru yönetimi olarak tanımaları, ancak ve ancak, Rusya’yla kesin bir zıtlaşmayı göze almaları halinde mümkün olur. Böyle bir zıtlaşmayı ne kadar göze aldıklarını da, önümüzdeki haftalarda, Batılı ülkelerin Rus muhalif lider Aleksey Navalni olayındaki tutumlarına ve Rusya’nın Kuzey Akımı-2 projesindeki tutumlarına bakarak, daha net değerlendirebileceğiz.

ÖZEL HARP DAİRESİ DOSYASI : Özel Harp Dairesi hortlatılıyor mu ???


Özel Harp Dairesi hortlatılıyor mu ???

CUMHURBAŞKANLIĞINDA KURULAN YENİ BİRİM, “GEÇMİŞTE BİRÇOK KARANLIK OLAYA KARIŞMIŞ OLAN ÖZEL HARP DAİRESİ TEKRAR MI İŞBAŞI YAPIYOR?” DİYE SORDURTTU.

2005’te kaldırıldı, şimdi hortlatılıyor

İLETİŞİM Başkanlığı bünyesinde kurulan Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı için Mustafa Yeneroğlu şu yorumu yaptı: “İletişim Başkanlığı propaganda aygıtına dönüştü. Eski MGK bünyesinde var olan Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) andıçlar hazırlar, medyaya eleman yerleştirirdi. AB sürecinde 2005’te kaldırıldı. Şimdi hortlatılması eskiye dönme hevesinin işareti.”

Özel harp dairesi yeni isimle işbaşında

Fehmİ Koru: “TİB, Özel Harekât Dairesinin alt birimiydi. Özel Harekât, devlet adına pek çok eylem planlayıp organize etmişti. Meselâ daire başkanlarından Org. Sabri Yirmibeşoğlu, 6-7 Eylül olaylarının ‘muhteşem bir özel harp operasyonu’ olduğunu belirtmişti. Yeni kurulan birim TİB’in yeni adıysa Özel Harp Dairesi bir başka isimle faaliyette demektir.”

***

Özel Harp Dairesi hortlatılıyor mu?

Gazeteci yazar Fehmi Koru, İletişim Başkanlığı altında, ‘Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı’ kurulmasına tepki gösterdi.

Gazeteci yazar Fehmi Koru, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, bir kararname ile İletişim Başkanlığı altında, ‘Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı’ ismini taşıyan yeni bir birim oluşturmasına tepki gösterdi. Koru, birimi şu sözlerle eleştirdi: “Hayli iddialı bir isme sahip yeni bir birim. Muhalefetten itiraz sesleri yükselmesine sebep oldu bu yeni birim. En anlamlı tepki Demokrasi ve Atılım Partisi’nden (DEVA) geldi. Okuyalım: “Kararname ile kurulan Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi Başkanlığı, stratejik iletişim politikalarını belirlemek ve yapılmak istenen algı operasyonlarını belirleyerek her türlü manipülasyon ve dezenformasyona karşı faaliyette bulunmakla görevlendirilmiştir.”

TİB ile ilişkilendirilmesi dikkat çekici

Koru, DEVA Partisi’nin açıklamasının devamında, “Yazılı, görsel ve sosyal medyada hükümet aleyhine yapılan haber ve yorumların İletişim Başkanlığı tarafından manipülasyon ve dezenformasyon olarak değerlendirileceği ve karşı algı operasyonuna tâbi tutulacağı açıktır. Geçmişte de MGK bünyesinde Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) gazeteciler hakkında andıçlar hazırlar, gazete ve televizyonlara eleman yerleştirir ve propaganda faaliyeti organize ederdi. Avrupa Birliği sürecinde 2005 yılında kaldırılan TİB‘in Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Dairesi olarak hortlatılması, iktidarın 90’lı yılların Türkiyesi’ne geri dönme çabasını göstermektedir.” Yeni oluşturulan birim ile Toplumsal İletişim Başkanlığı (TİB) arasında ilişki kurulması dikkat çekici” dediğini aktardı.

Devlet adına pek çok eylem planladı

“Çoktandır medyadan çekilmiş görünen bir zamanlar Hürriyet’in Almanya muhabiri olan Fatih Güllapoğlu tarafından kaleme alınan ‘Tanksız Topsuz Harekât’ kitabında bu birimin yurtdışı faaliyetleri anlatılır” diyen Koru, şu şekilde devam etti: “TİB, hemen bütün NATO ülkelerinde -ve bu arada İsviçre’de de- üye ülkelerdeki yönetimlerin istenmeyen ellere geçmesini önlemek amacıyla harekete geçmek üzere oluşturulmuş, literatürde ‘stay behind’ veya ‘Gladio’ olarak anılan, hazır kıt’alar örgütünün bizdeki karşılığının alt birimiydi. ‘Özel Harekât Dairesi’ adını taşıyan esas örgüt, devlet adına pek çok eylem planlamış, organize etmiş ve hayata geçirmişti.”

Bir başka isimle faaliyette

http://www.fehmikoru.com’da konuyla ilgili yazan Koru, “Güllapoğlu, Özel Harp’te başkanlığa kadar yükselmiş Org. Sabri Yirmibeşoğlu’yla da görüşmüş, muhatabı, örgütün faaliyetlerinden bahsederken sözü azınlıklara karşı kışkırtılmış bir güruhun İstanbul’u talan ettiği 6-7 Eylül (1955) olaylarına getirmiş ve onun “Muhteşem bir özel harp operasyonu” olduğunu belirtmişti. Dairenin o zamanki adı ‘Seferberlik Tetkik Kurulu’ydu ve Yirmibeşoğlu genç bir subay olarak görev aldığı o örgütün isim değiştirmiş hali olan Özel Harp Dairesi’nde sonraları başkanlık yapmıştı. Kurulan birim TİB’in yeni ismiyse Özel Harp Dairesi de bir başka isimle faaliyette demektir” ifadelerini kullandı.

Kararname anayasaya aykırı

DEVA Partisi Hukuk ve Adalet Politikaları Başkanı Mustafa Yener-oğlu da, yeni kurulan birime tepki gösterdi. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin anayasaya aykırı olduğunu dile getiren Yeneroğlu, İletişim Başkanlığı’nın basın kartı başvurularını değerlendiren, ülke çapında teşkilatı kurulan, finansmanı sağlanan ve algı operasyonlarıyla mücadele ederek stratejik iletişim politikası üreten bir kamu kurumun olarak adeta “Propaganda Bakanlığı” şeklinde dizayn edildiğini savundu. Yeneroğlu, “Böylece İletişim Başkanlığı; kimin gazetecilik yapacağına, hangi haberin veya yorumun manipülasyon olduğuna karar verecek ve gündemin vatandaş tarafından hükümetin istediği şekilde algılanması için aldatıcı politikalar geliştirecektir. İletişim Başkanlığı görüntüsü altında Propaganda Bakanlığı’yla ifade, basın ve çalışma özgürlüğü daha fazla baskı altına alınacak, gazeteciler sürekli olarak tehdit altında tutulacaktır” dedi.

AKDENİZ BÖLGESİ DOSYASI /// E.TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : MÜZAKERELERDE GERİ ADIM ATILAMAZ


E.TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : MÜZAKERELERDE GERİ ADIM ATILAMAZ

Türkiye’nin Akdeniz’deki hak ve menfaatlerini korumak maksadıyla yaptığı girişimler, Türkiye’ye ezelden karşı olan ülkelerle, son yıllardaki hatalı dış politikalar nedeniyle karşımıza geçen ülkeleri bir araya getirmiştir. Bu ülkeler Türkiye’nin haklı girişimlerinden rahatsız olmuşlar ve Türkiye’ye karşı cephe almışlardır. Yunanistan bu karşı cephede koçbaşı durumundadır.

AB, 24-25 Eylül 2020’de Brüksel’de olağan üstü toplantı düzenlemişken, güvenlik ekibinde korona çıkması nedeniyle bir hafta ertelenmiştir. Toplantı öncesi Türkiye’yi girişimlerinden vazgeçirmek için yaptırım uygulanabileceği tehdidi öne sürülmüştür.

Üçlü video konferans

Oruç Reis gemisinin Sismik faaliyette bulunurken bakım için Antalya Limanı’na çekilmesinin, Türkiye tarafından diplomasiye fırsat vermek için yapıldığının açıklanmasından sonra,Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya Başbakanı ve AB Konseyi Başkanı arasında üçlü bir video konferans düzenlenmiştir. Konferansta, Türkiye ve Yunanistan’ın istikşafi görüşmelere başlamaya hazır olduğu sonucuna varılmıştır. Akabinde, Türkiye ve Yunanistan’ın yakın zamanda İstanbul’da görüşmelere başlayabilecekleri haberi çıkmış, görüşme trafiği artmış, alanı genişlemiştir.

Bu gelişmelerin ışığında yapılacak AB zirvesinden, Türkiye’ye yaptırım uygulama kararının çıkmasına cesaret edilemeyeceği anlaşılmaktadır. NATO’daki görüşmeler de bunu teyit etmektedir.

Görüşmelerden sonuç alınabilir mi?

Diyalog ve görüşme, karşılıklı atışmalardan ve sert güç kullanmaktan iyidir. Ancak görüşmenin Doğu Akdeniz’deki yetki alanları üzerinden yapılması gerekirken, konu Ege sorunlarını da kapsayacak bir mecraya sürüklenmiş, muhatap olarak da Türkiye’nin karşısına Yunanistan getirilmiştir. D.Akdeniz yetki alanları, sahildar ülkelerin tümünü ilgilendirir. Gerekiyorsa uluslararası konferansta görüşülür. Bu konuda Türkiye, BM’de çağrıda da bulunmuştur. Konferansa KKTC’nin de iştiraki olmazsa olmazdır. Anlaşmazlıklar uluslararası mahkemelere götürülebilir.

Oruç Reis gemisinin limana çekilmesini karşı taraf sevinçle karşılamıştır. Arkasına AB, AP, ABD’yi alan Yunanistan, müzakerelerde Türkiye’nin geri adımlar atabileceği ve tavizler verebileceği hususunda ümitlenmiştir. Oruç Reis limandan ayrılmış, Antalya açıklarında gelişmeleri beklemektedir.

Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve menfaatleri bellidir. Sert üsluplarla açıkladığı ve ona uygun davrandığı durumdan geri adım atması, bundan sonrası için şüphe uyandırır. Tavizler birbirini kovalar. Konu Ege’ye, Ege Ordusunun lağvına ve Kıbrıs’a kadar uzanabilir.

Diyalog ve müzakerelerde karşılıklı tavizler verilmesi birçok durumda mümkündür. Ancak bu durum farklıdır. Geri adım atılamaz. Sonuna kadar hakkımız olan ve uluslararası hukuktan kaynaklanan menfaatlerimizden kesinlikle taviz verilemez. Konu bir beka meselesidir. Yunanistan’ın uluslararası hukuk dışı uygulamaları ve hakkı olmayan isteklerinde ısrar etmesi halinde, görüşmelerden sonuç alınamayacağı değerlendirilmektedir.

Lozan konusundaki ikilem

Bir taraftan Lozan Anlaşması hükümlerine göre NAVTEX’ler ilan edeceksin, diğer taraftan Lozan’ı bize başarı diye yutturdular diyeceksin. Aslında Lozan’ın ne olduğunu çok iyi biliyorlar. Ancak Cumhuriyeti kuranları itibarsızlaştırmak ve iç siyasete gönderme yaparak yaranmak amacıyla böyle konuşmak mecburiyetinde kaldıkları anlaşılıyor. Yakışmıyor.

Lozan Türkiye Cumhuriyetinin tapu senedidir. Son derece başarılıdır. Güneş balçıkla sıvanamaz. Karşı tarafın eline koz verilemez. İdeolojik yaklaşımlar, ülke menfaatlerinin önüne geçemez.

Nihayet dikkate alacaklar

Uzun bir süredir Mısır, İsrail ve Suriye’yle diyalog kurmanın önemini vurgulamaktayım. Tecrübeli ve bilgili kişiler de bunu ısrarla belirtiyor. Son zamanlarda Mısır ve İsrail konularında ilerleme olacağına ilişkin açıklamalar, geç de olsa ümit vericidir. İnattan ve ideolojik saplantılardan biran önce sıyrılıp, elimizi çabuk tutmamız gerekiyor.

Adaların askeri statüden arındırılması konusunda teşebbüsler var. Ancak Yunanistan’a bırakılmamış, Türkiye’ye ait olduğu bilinen adaların işgal edilmesi hususunda hala bir girişim yok. Bu konuda açıklama da yok. Acaba neden?

25 Eylül 2020 Yeniçağ Gazetesi