ÇEÇENİSTAN DOSYASI /// Zikrullah Talha ÖLMEZ : Çeçenistanda Coro navirus


Zikrullah Talha ÖLMEZ : Çeçenistanda Coronavirus

Çeçenistan’ın başkenti Grozni’den selamlar. Geçtiğimiz günlerde İspanya üzerinden Grozni’ye gelen bir kişiye uygulanan test ve kontroller sonrasında Koronavirüs (COVID-19) bulgusuna rastlanmış ve hasta gözetim altına alınmıştır. Sonrasında yetkili merciler tarafından vaka sayısı 3 olarak ifade edilmiş olup, bugün (26.03.2020) itibari ile aldığımız bilgilere göre vaka sayısı 6’ya yükselmiştir.
​Koronavirüs’e karşı ülke genelinde ciddi önlemler alındı. Bu önlemler kapsamında ilk ve orta dereceli okullar 25 Nisan, Üniversiteler ise 12 Nisan’a tarihlerine kadar tatil edildi. Ülkede faaliyet gösteren tüm kafe, restoran, kuaför, berber, AVM’ler, tiyatro, sinema, gösteri salonları, konser ve eğlence yerleri, havuz ve spor merkezleri gibi insanların toplu olarak bulunabileceği tüm mekanlar geçici olarak kapatıldı ve faaliyetleri sonlandırıldı.
​Marketler, eczaneler ve temel ihtiyaç malzemeleri satılan dükkanların açık kalacağı duyuruldu. Halkın panik ve endişe duymaması adına Cumhurbaşkanı Ramzan Kadirov bir açıklama yaparak marketlerin kapatılmayacağı ve gıda sıkıntısı çekilmeyeceğini, gerekli her türlü tedbirin alındığını bildirdi.
​Kendi gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki ülkede bir panik havası yok. Ancak tüm Dünya’da olduğu gibi maske ve dezenfektan maddesi bulmakta zorluklar yaşanıyor. Bu durumunda da kısa sürede çözüleceği bize gelen bilgiler arasında.
​Ek olarak ülkeye tüm girişler kapatıldı. Konser, toplantı ve her türlü etkinlikler iptal edildi. Havaalanı, otobüs terminalleri ve tren garları kapatıldı ve tüm ulaşım seferleri iptal edildi. Çeçen Radyo ve Televizyonu halkı bilinçlendirici ve sokağa çok temel ihtiyaçlarını gidermek ve acil durumlar haricinde çıkılmaması gerektiğini bildiren yayınlar yapmakta. Ülke genelinde “evinde kal” şeklinde kampanyalar düzenleniyor ve halk evinde kalmaya teşvik ediliyor.
​Bugün ise Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin tüm Rusya genelinde 1 haftalık ücretli resmi tatil ilan edildiğini duyurdu. Böylece Çeçenistan’da da tüm iş kollarında bir haftalık tatil uygulanacak.
​Ayrıca çevre cumhuriyetlerden, özellikle Kabardey Balkar Cumhuriyeti’nden henüz teyit edemediğim bilgilere göre orada durumun daha kritik olduğu ve vaka sayısının daha fazla olduğu yönünde de haberler gelmekte.

​​​​​​Zikrullah Talha ÖLMEZ
Kafkassam Grozni

KATAR DOSYASI : Katar’ın Türkiye’de neleri var ???


Katar’ın Türkiye’de neleri var ???

7 ülkenin ilişkilerini kestiği Katar’ın Türkiye’ye büyük yatırımları bulunuyor. Türkiye’ye yatırımlarının büyüklüğü 18 milyar doları bulan Katar dünyanın da en büyük 14’üncü yatırımcısı. Katar’ın dünyada modadan, gayrimenkule, finanstan sanayiye, turizmden perakendeye kadar 335 milyar dolarlık yatırımı bulunuyor.

Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Libya ve Maldivler’in Katar’la diplomatik ilişkileri kesmesi Türkiye-Katar ilişkilerini gündeme getirdi. Türkiye’de son yıllarda çoğu yatırımın arkasından Katarlılar çıkıyor. Son olarak Varlık Fonu’na devredilen Çay Kur’un önce Katarlılara satıldığı daha sonra hisselerinin rehin gösterildiği iddiaları gündemi gelmişti. 2015 yılından itibaren Katarlıların Türkiye’de aldıkları kritik şirketler içinde ONB Finansbank, Abank, Digitürk, BMC ile Boyner’deki ortaklıklar geliyor.

TÜRKLER İNŞAAT YAPIYOR

Hürriyet’ten Neşe Karanfil’in haberine göre; Türkiye Katar’da ağırlıklı olarak inşaat sektöründe faaliyet gösteriyor. Türk müteahhitlerinin Katar pazarına 2000 yılında adım attığını belirten Türkiye Müteahhitler Birliği (TMB) Başkanı Mithat Yenigün, Katar’ın Türk inşaat şirketleri açısından önemli ve yüksek potansiyele sahip bir pazar olduğunu dile getirdi. 2017 yılının ilk çeyreğinin sonuna kadar Türk şirketlerin Katar’da toplam 14.2 milyar dolar tutarında 128 proje üstlendiğini belirten Yenigün, “Söz konusu projeler içinde STFA ve Yapı Merkezi’nin yabancı ortaklarıyla birlikte üstlendiği 4.4 milyar dolarlık Doha metrosu başta olmak üzere ağırlıklı olarak altyapı, ulaşım ve konaklama inşaatlarıdır” dedi. Katar, 2022 yılında Dünya Kupasına ev sahipliği yapacak.

CANLI BORSA İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN…

Katar’ın Dünya Kupası evsahipliği için yaklaşık 170 milyar dolarlık alt ve üst yapı yatırımı yapması bekleniyor. Dünya kupası için 8 stadyum kullanılacak, bunlardan 5 tanesi yeni yapılacak, 3 tanesi de yenilecek. Türk müteahhitler de bu projelerden pay alabilmek için son aylarda Katar’da fuarlara katılıyor. Hedef 2022’ye kadar 15-20 milyar dolarlık iş alabilmek. Türk şirketlerinin 170 milyar dolarlık yatırım portföyünden şimdiye kadar yaklaşık 7.5 milyar dolarlık iş aldığı belirtiliyor. Tek kalemde en büyük alınan iş ise Tekfen’in aldığı 2.3 milyar dolar yol inşaatı.

HEDEF İKİ KATINA ÇIKARMAK

Dünyada 335 milyar dolarlık yatırıma ulaşan Katarlıların Türkiye’deki yatırımlarının büyüklüğü yaklaşık 18 milyar doları buldu. 2016 yılında Türkiye’e Katar’a 421 milyon dolarlık ihracat yaparken, ithalat 271 milyon dolar oldu. Uluslararası Yatırımcılar Derneği’nin (YASED) raporuna göre Türkiye’de en çok yatırım yapan ülkeler arasında Katar 7. sırada yer alıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Katar Emiri ile sık sık bir araya geldi. Son olarak 2016 yılı sonunda Trabzon’da yapılan görüşmeler sırasında mali denetleme işbirliği, bilgi ve iletişim teknolojisi işbirliği, gümrük alanında işbirliği gibi pek çok alanda mutabakat zaptı imzalandı. 700 milyon dolar seviyesinde olan Katar’la ticaret hacminin iki katına çıkarılarak 1.5 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor.

TÜRKİYE’DE NELERİ ALDI?

TÜRKİYE’DE bankacılık sektörüne Abank ile adım atan Katar, daha sonra QNB ile Finanbank’ı aldı. Commercial Bank of Qatar, 2013 yılında Abank’ın yüzde 71’ini 460 milyon dolara almıştı. 2016 yılı sonunda da 224 milyon dolar daha ödeyerek bankanın tümünün sahibi oldu. Ortadoğu ve Afrika’da yaptığı yatırımlarla öne çıkan QNB Finansbank’ın yüzde 99.81’lik hissesini aldı. Satış için 2.75 milyar Euro ödendi. Digitürk’ün satışı da uzun bir süre kamuoyunda tartışma konusu oldu. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) geçtikten sonra Katarlı beIN medya grubuna satıldığı birkaç kez gündeme gelen ancak açıklanmayan satış, 2016 yılında gerçekleşti. Satış rakamı tam olarak açıklanmadı. Daha sonra kulislere yansıyan bilgilere göre satışın 1 milyar dolar ile 1.4 milyar dolar arasında gerçekleştiği gündeme geldi. Boyner’in yüzde 30.7’sini Katarlılar alırken, BMC’de de ortaklığı bulunuyor.

SAYILARLA KATAR

74 bin 700 dolar
Kişi başı milli gelir

%13.5
Son 10 yılda yıllık ortalama büyüme

170 milyar dolar
2022 Dünya Kupası için alt ve üst yapı yatırımı

100+ ÜLKE
Doğrudan yatırım yapılan ülke sayısı

TÜRKİYE
Katar’ın en çok yatırım yaptığı 7’inci ülke

335 milyar dolar
Katar’ın dünyadaki yatırım tutarı

14
Katar’ın dünyanın en büyük yatırımcı sırası

100 milyar dolar
Katar’ın yurtiçi yatırım portföyünün büyüklüğü

SANAYİ
Volkswagen’den, Glencore’a ve Siemens 18 milyar dolar

MODA
857 milyon dolar dünya moda devi Valentino’nun moda merkezine ortaklık için ödenen

SPOR
35 milyon Euro Barselona takımına sponsorluk
130 milyon dolar Paris Saint German takımının sahipliği

ENERJİ
6.83 milyar dolar Rus petrol devi Rosneft
2.33 milyar dolar Hollanda’nın devi Royal Dutch Shell
2 milyar dolar Fransız petrol devi Total
5 milyar dolar Malezya petrol şirketi Pengerang Integrated Petroleum Complex yatırımı
2.9 milyar dolar İspanyol enerji şirketi Iberdola

MEDYA
3.7 milyar dolar Fransız medya ve yayın devi Lagardere Group alımları
1.2 milyar dolar Türk paralı TV platformu Digitürk alımı
1 milyar dolar ABD’li film yapım şirketi Miramax
354 milyon Euro Fransız medya ve telekomünikasyon şirketi Vivendi ortaklığı

PERAKENDE
1.25 milyar dolar Dünya mücevher devi Tiffany&Co hisseleri,
2 milyar dolar İngiliz Harrolds’ın tamamı Katarlıların
1.51 milyar dolar İngiliz süpermarket devi Sainsbury yatırımı
2.3 milyar dolar Fransız perakende zinciri Printemps’in alımı
770 milyon dolar Türk perakende zinciri Boyner’e ortaklık

ULAŞIM
1.4 milyar dolar Dünyanın en büyük havalimanlarından Heatrow’a ortaklık

FİNANS
2.9 milyar dolar İngiliz bankacılık devi Barclays’e yatırım
3 milyar dolar İsviçreli bankacılık devi Credit Suisse yatırımı
2.8 milyar dolar Çin’in Ziraat Bankası’na ortaklık
1.2 milyar dolar Brezilyalı Banco Santander’e ortaklık
850 milyon dolar Londra Borsası ortaklığı
2.7 milyar Euro Türk Finansbank’ı satın alma
222.5 milyon dolar Türk Alternatif Bank’ın satın alımı
200 milyon Euro Yunan Alpha Bank’a ortaklık

OTEL
Londra’daki tarihi Savoy Hoteli
940 milyon dolar Fransa’da 4 lüks otel ve Le Figaro’nun ofisi

GAYRİMENKULLER
300 milyon dolar İngiltere’de Shell Center’ın olduğu Canary Wharf
664 milyon dolar İngiltere’deki eski ABD büyükelçilik binası
620 milyon dolar ABD’de Washington’da CityCenter binası
906 milyon dolar İngiltere’deki olimpiyat köyüne ortaklık
8.5 milyar dolar New York’ta gayrimenkul yatırımları

SU & ENERJİ & DOĞALGAZ DOSYASI /// Velid Haduri : Koronavirüsün petrol fiyatları üzerindeki etkisi


Velid Haduri : Koronavirüsün petrol fiyatları üzerindeki etkisi

Koronavirüs yayılmaya ve dünyaya korku salmaya devam ediyor. Avrupa’da ve Kuzey Amerika’da yayılmaya başladı. Latin Amerika, Afrika ve Hindistan’da da daha fazla yayılması bekleniyor. Çin’e gelince; salgını kuşatmayı ve sınırlamayı başardı. Enfeksiyonun yayılma alanının genişlemesine ilişkin bu göstergeler düşük petrol talebi oranlarının gözden geçirilmesine, ardından da petrol ve finans kurumlarının fiyat düşüş oranlarını incelemesine yol açtı. İki hafta önce Brent petrolün varil fiyatının yaklaşık 25 dolara gerileyeceği tahmin ediliyordu. Gerçekten de fiyatlar şu an bu düşük seviyeye ulaştı. Hatta daha da gerileyerek 22 doları bile gördü. Şimdi ise tahminler fiyatların yaklaşık 17 dolara kadar, hatta belki de yakın gelecekte, 2020’nin ikinci çeyreğinde 10 doların altına bile düşme olasılığı bulunduğuna işaret ediyor. Bu olumsuz beklentilerin nedeni, hava ve kara araçlarının yakıt talebindeki azalma ve küresel ekonominin büyümesinin yavaşlamasıdır. Talepteki bu düşüşler, küresel talebin günlük 20 milyon varil, diğer bir deyişle korona krizi öncesinde günlük 100 milyon varil olan toplam talebin yaklaşık yüzde 20 oranında azalmasına neden oluyor. Bu, petrol üretim tarihinde benzeri görülmemiş bir durumdur.

Korona salgınından önce piyasaların aşırı arz ve aşırı petrol stoku konusunda endişeli olduğunu belirtmeliyiz. Söz konusu dönemde piyasalara hakim olan soru şuydu: Piyasalarda istikrarı sağlamak için üretimini kısan ilk ülke büyük üreticilerden Suudi Arabistan mı, Rusya mı yoksa ABD mi olacak? Bilindiği gibi bu dönemde Suudi Arabistan zaten günlük 12 milyon varil olan üretim kapasitesine karşılık günde 7 ila 10 milyon varil üretiyordu. Diğer yandan gerek Rusya gerekse ABD piyasalardaki arz fazlalığına rağmen neredeyse tam kapasiteleri (her biri günde yaklaşık 13 milyon varil) üretim yapıyorlardı. Bu yüksek üretim seviyesi, küresel petrol rezervine haftada yaklaşık 100 milyon varil eklenmesine, diğer bir deyişle 3 ay içerisinde petrol rezervinin günlük yaklaşık 1 milyon varil artmasına neden oldu. Bu, son OPEC+ toplantısında üç yıldır yürürlükte olan üretim kısıntısı anlaşmasında herhangi bir değişikliği veya uzatmayı kabul etmeyen Rusya ile güvenilir bir üretim kısıntısı anlaşmasına varılmaması durumunda fiyatların korona krizi olmasa da kaçınılmaz olarak büyük bir düşüş yaşayacağı anlamına geliyor.

Korona salgınından önce sorun aşırı arz ve aşırı küresel petrol stoku ile nasıl başa çıkılacağıydı. Şimdi, koronadan sonra ise talebin benzeri görülmemiş seviyelere düşmesi sorununa dönüştü. Talep ve korona, iki acil ve geçici sorundur. Şimdi asıl zorluk azalan talep doğrultusunda petrol satın almak için pazarlar bulmaktır. Diğer yandan negatif petrol göstergeleri ışığında rafineriler mümkün olan en az miktarda petrol satın almak zorunda kalacak. Yine de fiyat düşüşünü depolama tesislerini doldurmak için bunu bir fırsat olarak görebilecek olan sanayileşmiş ülkelerin stratejik depolama tesislerinden gelecek taleplerle bu oranı artırmak mümkün olabilir. Bu göstergeler elbette İran, Venezuela, Libya, Irak ve Nijerya gibi zayıf ya da ambargoya maruz kalan ekonomilere sahip bazı üretici ülkeler üzerindeki finansal baskının artacağına da işaret ediyor. Bu ülkeler iç ekonomik durumlarını düzenlemede zorluklar yaşayacaklar çünkü çoğu, yıllık bütçelerini varil başına 50-60 dolar arasında değişen bir fiyat esasına göre düzenlemiş durumda.

Keza uluslararası petrol şirketleri de yeni petrol alanlarının araştırılması ve geliştirilmesi, yüksek maliyete sahip denizin derinliklerinde sondaja ayırmış oldukları bütçelerinde kısıntıya gitmek gibi keskin ekonomik sorunlarla karşı karşıya kalacaklar. Daha önce yaşanan fiyat düşüşleri krizleri gibi şirketler işçi ve teknisyenlerinin sayısını azaltmaya yönelecek. Bu da operasyonlarını olumsuz etkileyecek. Yukarıda bahsettiğimiz göstergelerin ışığında OPEC ülkeleri ile OPEC dışı ülkelerden (OPEC+) müttefiklerin bu yılın sonunda bir toplantı daha düzenlemeleri bekleniyor. Belirli bir tarihten bahsetmek için henüz erken ancak petrol endüstrisinin acil ve kötüleşen durumu ışığında toplantının tarihi yaz sonu veya sonbaharın başı olabilir. Toplantının gündeminin ilk sıralarında iki temel soruna çözüm bulmak yer alacaktır. Bunlar üretim kısıntısı ile piyasalara yeniden istikrar ve güvenirlik kazandırmak için ikinci kez anlaşmaktır. Arzu edilen fiyat oranı varil başına 40-60 dolar aralığıdır. Bu fiyat oranı, üretim oranında günlük yaklaşık 1 milyon varil kısıntıya gidilmesi ile birlikte ABD kaya petrolü üretim maliyeti için de uygundur. Söz konusu oran, üretici ülkelerin 2020 bütçelerinde benimsemiş oldukları fiyattan daha düşük olsa da en azından yakındır. Ayrıca koronanın neden olduğu düşüşten sonra fiyatları bir kez daha ortalama düzeylere yükseltmek de kolay olmayacaktır. Önümüzdeki dönemde sorun, korona öncesinde olduğu gibi talepte günlük 1,2 milyon artış beklemek yerine yaklaşık 2-3 milyon varil oranında bir düşüşle başa çıkmaktır. Bazı OPEC dışı üretici ülkeler (22 ülke) petrol fiyatlarının düşüşü ile kaya petrolü fiyatlarının da düşeceğini sandılar. Ancak bu taraflar, ABD kaya petrolü üretimi göstergelerinin güçlü olduğunu ve kendisi ile mücadelenin zor olduğunu gözden kaçırdılar. Hidrolik kaya kırma teknolojisi, Kuzey Amerika’da başarısını kanıtladı. ABD’de dev boyutlara ulaşan rezervler bulunuyor. Buna ek olarak bahsi geçen endüstri halihazırda kaya petrolü endüstrisini kuran küçük yatırım şirketlerini satın alan dev petrol şirketlerine büyük kazanç sağlıyor. Teknolojinin başarılı olması, dev rezervlerin varlığı, büyük petrol şirketlerinin dev sermayesi, bütün bu faktörler, bilhassa ekipmanların maliyetinin gün geçtikçe düşmesiyle sınırlanması ve küçültülmesi zor yeni bir endüstrinin kuruluşuna yol açmıştır. Mevcut bilgiler, bazı dev petrol sahaları ile birlikte ABD’de kaya petrolü üretim maliyetinin varil başına 40-50 dolar arasında olduğunu gösteriyor.

Velid Haduri
Enerji konusunda uzman, Iraklı yazar

ÖRTÜLÜ OPERASYONLAR DOSYASI /// Yıldıray Oğur : Mutfakta biri mi var ???


Yıldıray Oğur : Mutfakta biri mi var ???

Türkiye’nin dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.

25.10.2017

E-POSTA : yildirayogur

“Birden aşağıdaki rıhtıma bir hareketlenme oldu. Stadyum tarafından aşağı inen bir takım gençlerin, bizim denizcileri Boğaz’ın gri sularına itişini çaresizce izledik…Bu olay terörizmle uğraşmamın başlangıcı oldu”

18 Temmuz 1968 günü öğle saatlerinde Deniz Gezmiş liderliğindeki solcu öğrenciler, boğaza demirleyen ABD 6. Filosu’na bağlı Shangri-La uçak gemisinden kıyıya çıkan Amerikan askerlerini Dolmabahçe’den denize atarken, herhalde Kabataş’taki bir evden CIA’in İstanbul Büro Şefi’nin onları izlediğini bilmiyorlardı.

Daha bir ay önce İstanbul’a gelmiş CIA’nin çiçeği burnunda büro şefinin adı Duaene Clarridge’dı. Dört yıl (1968-1972) görev yapacağı İstanbul’da neler yaptığı hakkındaysa, 1997’de yayınlanan “Her Devrin Casusu” adlı anılarında yer alan bu hatırası dışında çok az şey anlattı; İstanbul’daki narkotikçi DEA çalışanlarının beceriksizlikleri, bir Alman şirketinin temsilcisinin eşi olan Helga ile yaşadığı aşk, karısından nasıl ayrılıp onla evlendiği ve yeni eşinden olan oğullarına o yıllarda birlikte çalıştığı MİT’in İstanbul şefi Tarık Şahingiray’ın adını verdiği…

Murat Yetkin, yeni çıkan “Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda Türkiye’de görev yapmış iki CIA şefi Ruzi Nazar ve Duane Clarridge’ın ketum anılarının da aydınlatmadığı karanlıkta kalmış Türkiye maceralarına yeniden bakıyor.

Kitapta, Duane Clarridge’in oğluna adını verecek kadar yakın çalıştığı MİT şefiyle dört yıl boyunca “terörle mücadele” için Türkiye’de neler yapmış olabileceği hakkında ipuçları bulmak için, adı daha sonra iran-kontra skandalına da karışacak karanlık CIA ajanının 1960-64 yılları arasında görev yaptığı Hindistan’a gidiyoruz.

Bağlantısızlar çizgisindeki Hindistan’ı yöneten Nehru liderliğindeki Kongre Partisi iktidarının Hindistan Komünist Partisi tarafından sallandığı yıllara. 1956’da Kerale eyaletinde seçimi kazanan ama iktidar verilmeyen Komünistler, 1962 seçimlerinin favorisi görünmektedir.

Bunu durdurmak için Nepal’den Hindistan’a kaydırılan Clarridge’in elinde bir koz vardır. 1953’de Stalin’in ölümünün ardından Kruşçev’in başlattığı Stalinsizleştirme siyasetinden rahatsız olan Mao ile Sovyetler arasında başlayan gerilimin Hindistan Komünist Partisi içindeki yansımaları.

Özellikle Yeni Delhi’deki parti merkeziyle yaşadığı soruları Pekin çizgisinde eleştirilerle dillendiren Madras’taki il örgütüyle temas kurmak için Madras’a gider.

***

Orada neler yaptığını Yetkin’in kitabından okuyalım:

“Daha önce CIA ajanları tarafından çalınmış, belgelerden üretilmiş güya Çin Komünist Partisi antetli kağıtlarla, Madras örgütüne sanki Pekin’den gönderilmiş gibi “Doğru devrimci çizginizi, takdirle izliyoruz” tadında mektuplar, makaleler yollamaya başladı. Madraslı komünist liderlerle güya Pekin’den, yani Merkez’den gelen bir Çin görevlisi sahte kimliğindeki CIA ajanıyla gizli buluşmalar dahi ayarladı”

Hatta bu kadarla da kalmaz, örgütün gazetesinde, Çin Komünist Partisi yayınlarından devşirdiği cümlelerle yazdığı, sonu Mao’nun “Devrim tarihin lokomotifidir” sözü ve “Merkez” imzasıyla biten makaleleri de yayınlanmaya başlar. Anılarında sekreteriyle bu yazıları yazarken ne kadar eğlendiğini anlatıyor Clarridge.

Çin tarafından muhatap alındıklarını düşünen Madraslı komünistler hızla Sovyet karşıtı, sekter, Maocu bir çizgiye doğru kayarlar.

Ve ‘false flag’ operasyonu başarılı olur; Hindistan Komünist Partisi, içerden parçalanmaya başlayınca arda arda hem 1962 hem de 1966 seçimlerini yeniden Nehru kazanır.

1967 yılında Çin dışında ilk Maocu komünist parti de CIA’nin desteğiyle Hindistan’da kurulmuş olur.

Naksalit denen gerilla savaşını yöntem olarak benimseyen bu parti o kadar sekterdir ki; köylerden başlayacak devrimde sadece tarım aletleri kullanılmasını, ağaları köy meydanında bu aletlerle öldürmeyi savunmaktadır.

Kitaptan ‘CIA’nin Hintli komünistleri bölüp, Moskova’nın etkisinden çıkartmak üzere Maocu parti kurdurdukları kişinin kim olduğunu da öğreniyoruz; Çaru Mazumdar.

İşte Clarridge 1968 yılında Türkiye’ye böyle bir tecrübeyle gelmişti. Ne tesadüf ki geldiği Türkiye’de de Hindistan’daki gibi komünist hareketler güçlenmekteydi. Türkiye İşçi Partisi Meclis’e girmiş, Milli Demokratik Devrim tezi etrafında gençlik örgütlenmiş, 9 Mart 1971’de darbe yapmaya hazırlanırken ihbarla ortaya çıkarılacak sivil-asker bir cuntaya dönüşmüştü.

ABD büyükelçilerinin arabalarının yakıldığı, Amerikan askerlerinin denize döküldüğü bir Türkiye’ye gelen Clarridge’in görev yaptığı dört yıl içinde neler olduğunu da yine Yetkin’in kitabından okuyalım: “Kısa süre sonra Maocu hareket Türkiye’de de ortaya çıkacak, TİP ve DEV-GENÇ bölünecek, kopan her grup geride kalanları pasifistlikle suçlayıp keskinleşecek, silaha sarılarak bir daha bölünecek, sol bir daha belini doğrultamayacaktı”

Yetkin kitabında Türkiye’de 1969’dan itibaren Maocu fraksiyonların ortaya çıkışını ise şöyle anlatmış:

“Türkiye’de solun bölünmesi sürecinde, elden ele dolaşan, Doğu Perinçek’in başını çektiği Aydınlık çevresinde okunmaya başlayan bir siyaset metni vardı. Bu metin başlangıçta CIA ajanı Clarridge’in yönlendirilmesiyle tohumları atılmış Türkiyeli devrimcilerin telaffuzuyla Çaru Mazumdar’ın “Sekiz İlke’siydi… Tıpkı Mazumdar gibi arayış içindeki Türkiyeli devrimciler de stratejik bilek güreşinin bir parçası olduklarını fark edemeden öldürüldüler.”

Gerçekten de Clarridge’in İstanbul’da görev yaptığı dört yılın sonunda 1968 yılında Kabataş’ta Amerikan askerlerini deniz dökerken gördüğü gençlik liderlerinin çoğu sekter gerillacılık tezleriyle ya çatışmalarda öldürülmüş ya da Deniz Gezmiş ve arkadaşları gibi idam edilmişlerdi. Bu şiddet sarmalına batan sol da itibar kaybetmişti.

Yetkin kitabında bahsetmemiş ama köylerden oraklarla devrim yapmayı savunan Çaru Mazumdarcı Maoculuğun en popüler olduğu yerlerden biri Amerikan Robert Koleji’ydi.

Hatta buradaki varlıklı Mazumdarcı gençler, bir örgüt içi tartışmada arkadaşlarını öldürmüş, meşhur Sandık Cinayeti denen, Türkiye’nin günlerce konuştuğu olay meydana gelmişti.

***

Yine kitapta yok ama 1971 darbesinden sonra aranan Perinçek ve arkadaşlarına (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) yönelik 16 Mayıs 1972 günkü “Şafak” (dergilerinin adıydı) baskınlarından birinin yapıldığı yer de Robert Koleji içindeki bir lojmandı.

1940’dan beri Robert Koleji’nde hocalık yapan Hillary Sumner-Boyd’un lojmanında bir grup partili yakalanmıştı. Baskını yapanlardan MİT mensubu Mehmet Eymür’e göre hakkında hiçbir adli işlem yapılmayan Boyd, “İngiliz istihbaratıyla ilişkili bir İngiliz Troçkist”ydi. İngiliz istihbaratıyla ilişkisi meçhul ama Charles Sumner takma adını kullanan Boyd, İngiltere’nin en önde gelen Troçkistlerinden biriydi. Anne ve babasının da tanıştığı Troçki ile röportajlar yapmış, İngiliz gazetelerine Troçkist metinleri çevirmiş, onun için kurulan komitenin aktif bir sözcüsü olarak çalışmıştı. Ama 1940 yılında birden hepsini bırakıp İstanbul’a Robert Koleji’ne öğretmen olarak gelmişti. Belki de 1940’da Meksika’da Troçki’nin Stalinist bir İspanyol tarafından öldürülmesinden sonraydı bu.

1972 yılında yine Robert Koleji hocalarından Amerikalı John Freely ile yazdıkları İstanbul Rehberi hala aşılmamış bir rehber olmayı sürdürüyor. Burma’da ve Çin’de görev yapmış eski bir Amerikan deniz komandosu olan, sonra ABD’de fizik okuyup, Robert Kolej’e fizik öğretmeni olarak gelen John Freely, Çarumdarcı öğrencilerinin Sandık Cinayeti üzerine daha sonra bir roman da yazdı. (Aydınlanma)

İkisinin istihbarat örgütleriyle bir ilişkisi olup olmadığı bilinmiyor ama örneğin Robert Koleji’nde o yıllarda hocalık yapan ve Doğan Nadi ile evlenen Mary Elisabeth Ellinghausen, CIA’nin öncüsü O.S.S için çalışmış bir ajandı.

LİNK : https://www.archives.gov/files/iwg/declassified-records/rg-226-oss/personnel-database.pdf.

Son bir not; Hindistan Komünist Partisi-ML, dünyada istihbarat operasyonuyla kurulan ilk Maocu parti de değildi. 1969 yılında Hollanda Komünist Partisi’ni bölmek için, Hollanda gizli BVD, servis ajanı matematik öğretmeni Pieter Boevé’ye Maocu çizgide Hollanda Markist Leninist Partisi’ni kurdurmuştu. 600 üyeye ulaşan parti, Çin’den resmi davetler almış, parti lideri ajan öğretmen Mao tarafından bile ağırlanmıştı. 1989’da kendini fesh parti ile ilgili gerçekler ancak 2004 yılında ortaya çıkmıştı.

Kitaba dönmeden önce son bir belgeye de bakalım. 2010 yılında üzerinden gizlilik kalkan bir İngiliz Dışişleri Bakanlığı belgesine göre MHP’li bakan Gün Sazak 14 Mart 1980’de İngiliz Büyükelçiliği’ni ziyaret edip Sovyet tehlikesine karşı İngiltere’nin MHP’yi desteklemesi gerektiğini anlatmıştı. Görüşmeye ilişkin büyükelçilik raporu şöyle bitiyordu:

“Sonuç olarak MHP bizden bir tür yardım bekliyor. Çünkü ABD’nin ve özellikle CIA’in Türkiye’deki solculara destek olduğunu düşünüyorlar. Amerikalıların bilhassa Aydınlık’ı desteklediğini (finanse ettiğini) iddia etti. Ben duygularının incindiği izlenimine kapıldım. Çünkü Maocular ondan daha çok kokteyl davetiyesi almıştı.”

(Gün Sazak, birkaç ay sonra, sol bir örgütün üstlendiği bir suikastla şehit edildi. Bu İngiliz belgesini MHP sert biçimde yalanladı.)

Artık, Murat Yetkin’in kitabındaki ikinci CIA ajanına bakabiliriz. O daha meşhur, anıları Türkçe’de de yayınlandı; Ruzi Nazar. (CIA’nin Türk Casusu/Enver Altaylı).

***

Ekim 1917 devrimi sırasında Sovyetler’de doğan Ruzi Nazar, akrabalarını Stalin’in öldürdüğü bir Özbek olarak 2. Dünya Savaşı’na Kızıl Ordu subayı olarak giriyor. Savaşı ise Türkistan Lejyonları içinde Nazi saflarında tamamlıyor. Savaştan hemen sonra ise CIA’ye katılıp 11 yılı Türkiye’de olmak üzere 45 yılını soğuk savaşın en büyük istihbarat örgütünde geçirmiş bir isim Nazar.

Clarridge’den 9 yıl önce 1959’da CIA’nin Ankara şefi olmuş, birlikte 3 yıl çalışmışlar ve 1971 muhtırasından sonra da Türkiye’den ayrılmıştı. Anılarından, Nazar’ın bir sabaha karşı evine sarhoş gelip anti-emperyalist 9 Mart darbesi için destek isteyen Cemal Madanoğlu’ndan aldığı bilgiyi Amerikalılara ilettiğini öğrenmiştik. Yetkin’in kitabından darbeden iki gün önce darbenin bilgisini Clarridge’in Washington’a raporladığını öğreniyoruz.

Kitapta en dikkat çekici olan bilgilerse Ruzi Nazar’la Alparslan Türkeş arasındaki ilişkiler. Anılarında Nazar, Türkeş’i ithamlardan korumaya çalışan bir dikkatle nasıl tanıştıklarını anlatmıştı. 1955’de Truman Doktrini çerçevesinde gayri nizami savaş eğitimi almak için, NATO irtibat subayı olarak bulunduğu Washington’da tanışmışlar, ikisi de Turancı olduğu için çok iyi anlaşmışlar ve ailece görüşmeye başlamışlardı.

Daha sonra ilginç bir şekilde 27 Mayıs 1960 darbesinden altı ay önce Ruzi Nazar, Ankara’ya CIA görevlisi olarak atandı. Resmi görev tanımı; “Sovyetlerle mücadele konularında Ankara’daki ABD büyükelçiliği ile TUSLOG komutanı arasındaki irtibat görevlisi”ydi.

Murat Yetkin’le röportajı sırasında ise esas görev alanının Türkiye değil, CIA’nin İran ve Orta Asya operasyonları olduğunu söylemiş Nazar.

Ama onun Türkiye’ye gelmesinden altı ay sonra 27 mayıs darbesi oldu ve darbenin sözcüsü de arkadaşı Alparslan Türkeş’ti. Ailece görüşmeye devam ettiklerini anlattığı Türkeş, 13 Kasım 1960’da 14 MBK üyesi ile birlikte Cemal Madanoğlu’nun girişimiyle tasfiye edilip tutuklandığında Türkeş’in kızları da Ruzi Nazar’ın evindeydi. Yine anılarında Nazar, bu olay üzerine Türkeş’in öldürülebileceğini düşünerek ABD’nin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel nezdinde girişimde bulunmasını sağladığını anlatmıştı.

Gerçekten Türkeş ve diğer 14’ler, daha sonra Mürted Havaalanı’ndan bindirildikleri uçaklarla çeşitli başkentlere Büyükelçilik müşaviri olarak gönderilmişlerdi.

Türkeş’in gönderildiği ve 25 ay kaldığı yer ise bu kitabı okurken ilginç geliyor artık; Hindistan’ın başkenti Yeni Delhi. Yetkin’in kitabındaki ilginç iddia şu; Ruzi Nazar, Yeni Delhi’de Türkeş’i ziyarete gittiğinde, Hindistan’da göreve başlayan Duane Clarridge’i de yanına alıp, onunla tanıştırmıştı.

Ruzi Nazar’ın yetiştirdiği, anılarını yazacak kadar yakını olan eski MİT mensubu Enver Altaylı’nın 1977-1980 arasında MHP’nin gazetesi Hergün’ün başyazarı olduğunu da ekleyelim.

Daha fazlasını da kitabı okuyacaklara bırakalım.

***

Türkiye’de en kritik zamanlarda görev yapmış ve anılarını yazmış iki CIA şefinin bilinen somut ilişkilerinin yolunun bugün herkesi çok kolayca Amerikan ajanlığı, Kraliçe’nin adamlığı, vatan hainliği, gayri millilikle suçlayan iki harekete çıkması epey ibretlik olmalı. Hem de bunu ellerinde bu kitaptaki bilgilerin binde biri kadarı bile yokken yapıyorlar yıllardır.

Tabii bütün bu ilişkilere bakarak kimse hakkında herhangi bir ithamda bulunulamaz. Bu ilişkiler, uzun geçmişleri, arka planları olan o siyasi hareketleri hiç bir şey yapmaya da yetmez.

Ama bugün bir Cumhurbaşkanı’nın Kraliçe’yle kadeh kaldırdığı bir fotoğraf ya da İngiltere’de master yapması bile onu Kraliçe’nin adamı yapmaya yetiyor. Bir başbakanın mezun olduğu lise onu oranın adamı yapıyor. Bir bisküvi reklamından suikast planı çıkarılıp gece nöbetler tutuluyor, bir futbol takımının gösterisinden gizli darbe emri bulunup soruşturma talimatı veriliyor.

Bugün ilk kez mahkeme önüne çıkacak Büyükada’daki seminere katılan sivil toplum aktivistleri için iddia edilen her şey boş çıksa da hala onlardan ajan diye bahsedilebiliyor.

Bütün bunlar darbe gibi ağır bir travma atlatmış bir ülke için belki anlaşılabilir paranoyalar.

Ama Türkiye’nin AK Parti iktidarı sayesinde geride bıraktığı, 2000’lerin başındaki “Musa’nın çocukları” “Sivil Örümceğin Ağında” kafasına geri dönmesini, bütün sivil toplum örgütlerini, siyasi aktivistleri eğer devletle her konuda hem fikir değillerse potansiyel dış güçlerin piyonu olarak gören bakışı bu travmalar da meşrulaştırmaz.

Çünkü bu paranoyalar yeni travmaları davet ediyor.

O yüzden bu paranoyaların siyasete, emniyete, adliyeye hakim olmasına izin verilmemeli. Çünkü bunun sonunda ortaya sadece haksız gözaltılar, toplumsal güvensizlik çıkmaz.

Bu paranoyalar, kendi gündemlerini gerçekleştirmek isteyenlere de geniş bir alan açar ve bu büyük bir güvenlik zaafına döner.

Bu geniş hareket edilecek, her şeyin gittiği alanı sadece içerideki gruplar da iktidarlarını büyütmek için kullanmazlar, esas olarak bu belirsizlik hali Türkiye’nin dış politikasına tesir etmek isteyen dış istihbarat örgütleri için de velud bir at koşturacak alana dönüşür.

Daha çok yakın bir zamanda iktidar, medya, entelektüeller, haklı bir askeri vesayetle, darbecilikle hesaplaşma motivasyonuyla Ergenekon, Balyoz gibi davalara destek vermiş ama bu aşırı siyasi motivasyon gözleri kör edince bu davalarla FETÖ’nün kendi yolunu açtığı görülememişti.

***

Belki bugün de darbeyle hesaplaşma ve Batı ile artan tansiyonun heyecanıyla, dış politikayı zora sokan, Türkiye’nin elini zayıflatan Büyükada ve benzeri soruşturmalarla aynı şey oluyordur.

ABD seçimlerine karışan, Avrupa’daki ırkçı partileri fonlayan, Almanya’da bile medyasıyla operasyonlar yapan kuzey komşumuzun kendi dış politika rotasına çekmek istediği Türkiye’de hiç bir şey yapmadığı herhalde düşünülmüyordur.

Türkiye’nin dış politikasını, rotasını hükümetler belirler, ama hükümetleri davalar, soruşturmalar, komplo teorileriyle bir anafora sokup, dış politikadaki kararları etkilemek, zorunlu kavgalara sokmak kimsenin menfaatine değildir.

Yaşanmış gerçek somut elle tutulur entrikalardan kalın kitaplar yazılan bir ülkede yaşadığımızı unutmadan…

AFGANİSTAN SAVAŞI DOSYASI /// Prof. Dr. Selçuk Duman : AFGANİSTAN’DA KALICI BARIŞIN TEK ANAHTARI KONFEDERAL BİR SİYASAL SİSTEMİN ANAYASAL ZEMİNDE KABUL EDİLMESİDİR


Prof. Dr. Selçuk Duman : AFGANİSTAN’DA KALICI BARIŞIN TEK ANAHTARI KONFEDERAL BİR SİYASAL SİSTEMİN ANAYASAL ZEMİNDE KABUL EDİLMESİDİR

Ortadoğu, Güney Asya, Türkistan ve Kafkasya Bölgesi’nin ulaşım güzergâhında ve kesişme noktasında bulunan Afganistan; Türkistan, Hindistan ve Çin arasında stratejik koridor olan Vahan Koridoruna da sahip olması dolayısı ile jeopolitik ve jeostratejik anlamda son derece önemli bir konuma sahiptir.
​Afganistan’ın bir taraftan Kuzey Afganistan yani Güney Türkistan nedeniyle Türkistan’ın bir parçası olması dolayısı ile Rus yayılma stratejisinin hedefinde yer alması, diğer taraftan Orta Doğu’nun bir parçası ve Hindistan ve Çin’in ulaşım güzergâhında olması dolayısı ile Birleşik Krallık için olmazsa olmaz bir coğrafya niteliğine sahip olması altı çizilmesi gereken bir durumdur.
​Gerçekte de Afgan ismi ilk kez X. yüzyılda Gazneli kaynaklarında İran-Hindistan arası dağlık bölgeyi tanımlamak için geçmekte olup, Afganistan adı ise XVI. yüzyılda Babür Şah’ın vakayinamesinde geçmiştir. Bu vakayinamede; Kabil ve Pencap bölgesi arasındaki alana işaret edilmiştir. İlk Afgan Şahlığı da Kandahar merkezli XVII. yüzyılda kurulmuştur.
1747 yılında Nadir Şah’ın ölümü ile Kandahar’ı merkez yapan Ahmet Durani’nin kurduğu Afganistan Devleti; küresel güçlerin Ortadoğu, Türkistan ve Hindistan’a yönelik politikalarında bir sonucu olarak tampon devlet olarak kurulmuş ve sadece Peştunları temsil edecek şekilde yapılanmış, günümüze kadar da sadece Peştunları temsil eden bir siyasal organizasyon olarak yaşatılmaya devam edilmiştir.
Bu nedenle de kuruluşundan günümüze 277 yıl geçmesine rağmen ne bir ulus devlet, nede bir üniter sisteme kavuşamadığı gibi bağımsız bir devlet olma niteliğini de hiçbir zaman kazanamamıştır.
Emperyal ülkelerin ön karakolu olarak görev yapmayı kabul eden Peştunlar üzerinde siyasal sistem; diğer unsurlara uygulanan baskı, asimile, katliam ve zaman zaman soykırıma varan uygulamalar bir arada tutulmaya çalışılmıştır.
Elbette bu uygulamadan Peştunlarda zarar görmektedir. Çünkü emperyal ülkeler Peştunları kullanabilmek için onların radikal ve kontrol edilebilir kalmasını sağlamaktadırlar.
Ancak coğrafi anlamda; Afganistan, dünyanın ikinci büyük sıradağları olan Hindukuş Dağları ile kuzey-güney olarak doğal bir bölünmüşlüğe sahiptir ve Afganistan; coğrafi anlamda üç bölgeye ayrılmıştır. Bunlar;
Merkezde; dağlık bölge, Kuzeyde; ovalık bölge, Güneybatıda; plato bölgesidir.
Afganistan’daki bu doğal ve coğrafi bölünmüşlük o kadar keskin çizgilerledir ki bölgelere göre yoğunlaşan etnik ve dini bölünmüşlüğü de beraberinde getirdiği için bir ulus yada bir üniter devlet yaratmak imkansız olduğu gibi ülkede barış ve istikrara dayalı bir siyasal sistemin işletilmesi de mümkün olmamaktadır.
Günümüzde Afganistan ile ilgili çözüm bulma sürecinde; ABD, AB, Rusya Federasyonu ve Afganistan’ı arka bahçesi olarak gören İran ile Pakistan etkili biçimde yer alırken, Afganistan halkının isteklerini, barış ve huzur içerisinde yaşayacakları bir sistemin inşa edilmesi yerine, Afganistan’ı kan gölüne çeviren, Nazi dönemi uygulamalarında olduğu gibi ırkçı faşist uygulamaları ile bilinen ve özellikle Türklere yönelik katliamları ile mahir Taliban üzerinde anlaşmış gözükmektedirler.
Oysaki siyasal sistem içerisinde; Tacikleri temsil eden partiler ve Türkleri temsil eden partiler tarafından(Özbek, Hazara, Türkmen, Aymak, Afşar, Kazak, Kırgız, Karakalpak ve Halaç) federasyon istekleri ön plana çıkarılmıştır.
Bu anlamda benzer uygulama aslında 1992-1996 yılları arasında nispeten uygulanmıştır.
Ancak günümüzde Taliban gibi radikal dinci bir örgütün bulunması ve uluslararası anlamda ciddi maddi ve istihbarat desteğine sahip bir örgütün olduğu aşamada, sadece federal bir sistemi ben yeterli görmemekteyim.
Konfederal bir sistem ile zaten ayrı coğrafyalarda demografik anlamda da ayrı yaşayan etnisiteleri ayrı ayrı güçlendirilmiş bir yerel sistem ile yapılandırılmalıdır.
Merkezi Yönetimde;
Başkan’ın dönemeçli bir şekilde belirlenmesi,
Başkan yardımcılarının diğer etnik unsurlardan tespit edilip veto hakkı verilmesi,
ABD örneğinde olduğu gibi Senato da her bölgenin eşitliğine dayalı bir temsilin sağlanması,
Temsilciler Meclisinde nüfusa dayalı temsilin sağlanması,
Yerel Yönetimde;
Vali’nin bölge halkının özgür oyu ile seçilmesine imkan sağlanması,
Yerel Meclis’in bölge halkının özgür oyu ile belirlenmesi,
Polis ve jandarma kuvvetinin yerel yönetim tarafından belirlenmesi,
Bölgeden toplanan vergilerin ve gelirlerin %75’inin bölgeye harcanması sağlanmalıdır.
Yerel yapılanmada da;
1- Kandahar Merkezli Peştun Bölgesi
2- Hindikuş Dağları ile doğal sınırları olan Kuzey Afganistan yani Güney Türkistan Bölgesi
3- Hazaracat Bölgesini içine alan ve Merkezi Bamyan olan Hazara Türkleri Bölgesi
4- Tacik Bölgesi
Elbette bunun yaşayabilmesi için mutlaka anayasal zemin sağlanmalı ve uluslararası garantörlük sistemi tesis edilmelidir.
Aksi takdirde Afganistan’da kan, gözyaşı, katliam, soykırım engellenemeyeceği gibi barış ve huzurda sağlanamayacaktır.
Bu arada Afganistan’dan en büyük mülteciye maruz kalan ülkelerden olan ve Afganistan nüfusunun %40’ını oluşturan soydaşları nedeniyle Türkiye süreçte aktif yer almalı ve garantör ülkeler arasında bulunmalıdır.

Prof. Dr. Selçuk Duman