SURİYE SAVAŞI DOSYASI : Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli


Suriye Toprağı İdlib’i Suriye’ye Karşı Korumanın (!) Bedeli

Yazan Cahit Armağan Dilek

11 Şubat 2020

İdlib yeniden genel Suriye krizi içinde öne çıkan bölge. Ama oraya geçmeden Türkiye’de gözlerden kaçan ve böyle giderse sonuçları itibariyle İdlib’teki gibi Türkiye’ye vahim maliyetleri olabilecek birkaç konuyu hatırlatalım.

İdlib’te Türkiye’ye çok açıktan destek veren, yerel medya haberlerine göre, İdlib’teki Türkiye kontrolündeki silahlı gruplara askeri desteğini yeniden başlatan ABD Suriye doğusunda (Kamışlı’nın doğusundan Irak sınırına kadar hattın güneyinde Fırat nehrinin Irak sınırına geçtiği noktaya kadar olan bölge) bir Sünni bölge oluşturma hamlelerini hızlandırdı.

Bunu yaparken de, YPG’yi kullanıyor ve YPG teröristlerini bölgedeki petrol alanlarında bekçi olarak kullanıyor. Bunun karşılığında da PYD/YPG’nin Suriye kuzeyinde kendi bölgesini oluşturması için Rusya’nın inisiyatifindeki gelişmelere dahil olmaya teşvik ediyor.

Suriye kuzeyindeki PKK/YPG varlığı artık ABD ile Türkiye arasında değil Türkiye ile Rusya arasında bir soruna evrilmiş durumda. Türkiye’nin barış pınarı bölgesinin doğu ve batısındaki alanlarda PKK’nın halen bulunduğunu açıklayıp ortak devriyelere katılmaması bunun işareti.

Bunun yanında Rusya, Suriye’deki tüm sözde Kürt partilerini (PYD ve PYD haricindeki Kürt partileri (ENKS)) bir araya getirmeyi başarmış durumda.

Ayrıca bunları Rusya’nın garantörlüğünde Şam yönetimiyle de müzakereye ikna ettiler.

Yerel medyadaki haberlere bakılırsa, bazı ön mutabakatlara ulaşıldığı, iki tarafta da müzakereden umutlu bir havada olduğu görülüyor.

Bunun arkasında İdlib’te oluşan askeri-politik durumun etkisi var dersek abartmış olmayız. PKK/YPG’nin pozisyonu belli. İdlib’te Türkiye ile Suriye’nin ilan edilmemiş bir savaşa tutuşmuş olması Şam ile YPG’nin Türkiye’ye karşı işbirliğini pekiştirmiş durumda. Yine bazı yerel haber kaynaklarında, YPG’nin İdlib şehir merkezindeki çatışmalarda Suriye ordusu saflarında olacağı iddiaları var. Yine Tel Rıfat bölgesinden İdlib’in kuzey doğusundaki Türk gözlem noktalarına saldırılar da gelebilir. Afrin’deki bombalı saldırılara dün başka bir saldırının eklendiğini gözden kaçırmayalım. Yani İdlib’teki çatışmaların Afrin, Cerablus ve El Bab hattında genişleme olasılığı artıyor.

Peki İdlib’te ne oluyor?

Rusya, Türkiye’nin İdlib’te Soçi mutabakatındaki sorumluluklarını (ılımlılarla teröristleri ayırma) yerine getirmediğini ve hatta Soçi mutabakatının ruhuna aykırı olarak İdlib’e aşırı derecede asker ve silah soktuğunu söylüyor.

Rusya açıkça söylemese de, Erdoğan’ın Suriye Türk gözlem noktalarının gerisine çekilsin çıkışını kendilerine bir meydan okuma gördüğünü tavırlarından ve Rus medyasında çıkan Erdoğan yönetimi aleyhindeki haberlerden anlıyoruz.

Türkiye’nin 2 Şubat gecesinde 8 şehit verdiğimiz saldırıdan sonra 2 binden fazla askeri ve Afrin, FK bölgesi ve Fırat doğusundan 4 binden fazla ÖSO’cuyu ve ağır silahları İdlib’e soktuğu yerel medyada fotolarla yazılıp çiziliyor. Türkiye’nin bu kadar askeri gücü İdlib’e yığmasının arkasında ABD’den alınan bazı güvenceler olması büyük olasılık.

Rusya ile Ankara’da İdlib konusu görüşülüyor ama sonuç çıkacak gibi değil. Rus tarafının TSK ve desteklediği silahlı grupların Halep-Lazkiye (M4) karayolunun 5 km kuzeyine çekilmesini, M4 yolunun Rusya’nın kontrolüne bırakılmasını önerdiği gelen haberler arasında. Rusya’nın da onayıyla Suriye’nin M4’ü bırakmaya niyeti yok. Yakalamış olduğu bu askeri ilerleme gücüyle harekatı genişletmekten çekinmeyecek eğer Türk tarafı Rus önerisini kabul etmezse.

Ancak Türk tarafının Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı (17 Eylül 2018) tarihteki pozisyonuna geri çekilmesini, M4 ve M5’in de kendisine bırakılmasını istediği bildiriliyor. Son günlerdeki aşırı askeri yığınağın da bu isteğini kabule zorlamak için olduğu anlaşılıyor.

Türkiye’nin talebinin gerçekçi olmadığı ortadayken Türkiye’nin TSK ve kontrolündeki silahlı gruplara yaptırdığı yeni konuşlanma yeni bir operasyonun başlayacağına işaret ediyordu.

Bu karşılıklı alınan pozisyon İdlib’te M4 hattı boyunca Türkiye-Suriye savaşından başka bir şeyle sonuçlanamazdı.

Nitekim bu yazı hazırlanırken İdlib’ten TSK ve beraberindeki grupların Serakib’e yönelik bir operasyon başlattığını, Suriye’nin karşı saldırı yaptığı, 5 askerimizin şehit 5 askerimizin yaralandığı haberleri geldi bile.

Bu mantıkla giderse zayiatın artması maalesef kaçınılmaz.

Yukarıda saydığımız rahatsızlıklarının yanında Rusya ile müzakere devam ederken Türkiye’nin bir harekata başlaması Rusya tarafından sert karşılık getirecektir. TSK Suriye ordusuyla savaşıyor gibi olsa da Rusların da kendini göstermeden 12 gözlem noktası haricinde sokulan birliklere yönelik Suriye saldırılarına destek vermesi kaçınılmaz.

İdlib’teki savaşta Rusya’nın yeri Suriye’nin yanıdır. ABD ise Türkiye’nin yanında, şuanda siyaseten ama çatışmalarla, ki artık bu bir savaştır, birlikte ABD askeri olarak da bölgeye gelecektir. Bu da krizi daha da derinleştirecektir.

Türkiye değerlendirme ve muhakeme yapmadan anlık ve günlük kararlar aldıkça İdlib’te maliyet artacaktır.

Öyleyse acil cevap gereken soruları soralım: İdlib’te, Suriye ordusuyla savaşmanın gerekçesi nedir? Siyasi hedefi nedir? Suriye toprağı olan İdlib’i Suriye ordusuna karşı korumanın mantığı nedir?

SURİYE SAVAŞI DOSYASI : İdlib’te Savaşırken Türk Yurtlarında Neler Oluyor ???


İdlib’te Savaşırken Türk Yurtlarında Neler Oluyor ???

Yazan Cahit Armağan Dilek

07 Şubat 2020

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlib’te 8 şehit, 6 yaralı verdiğimiz saldırıya ilişkin olarak "askerlerimize yapılan saldırı, Türkiye açısından Suriye’de yeni bir dönemin miladıdır" ifadesini kullandı.

Aslında sadece Türkiye için değil Suriye’deki bütün aktörler için yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Nitekim önceki günkü yazımızda bu saldırının Suriye’de yeni bir safhanın başlangıcı olacağını ve Suriye’deki aktörleri de saflarını yeniden belirlemeye iteceğini söylemiştik.

Gelişmeler de bu yönde.

Erdoğan konuşmasında yeni dönemin başlangıcı olabilecek şekilde Suriye yönetimini açıktan uyardı ve Suriye rejiminin bu ay içinde Türk gözlem noktalarının gerisine çekilmesini beklediklerini, aksi halde Türkiye’nin bu işi bizzat yapmak zorunda kalacağını vurguladı.

Demek istediği Suriye ordusunun Soçi mutabakatının imzalandığı Eylül 2018’deki pozisyonuna çekilmesi.

Bunun gerçekçi bir talep olduğunu söylemek mümkün değil. Nitekim bu açıklamadan hemen sonra Suriye ordusu dördüncü Türk gözlem noktasını da kuşattı ve TSK’nın ilave güçler göndererek ulaşım hatlarını kontrol altına aldığı Serakib şehrini de kuşattı. Şam yönetimi adeta Erdoğan’ın söylemlerine meydan okuyordu.

Lavrov’un da açıklamalarından anlaşılıyor ki, Rusya İdlib’teki gelişmeleri sadece izliyor ve bunu yaparken de Türkiye’nin tavrının yanlış olduğunu, Soçi mutabakatının hükümlerini aşan şekilde İdlib’te konuşlanmasını artırdığını ifade ediyor. Yani Suriye ordusunun operasyonlarının sürmesine ses çıkarmıyor.

Burada dikkat çeken husus Suriye ordusu ve Şii milislerinin Soçi mutabakatıyla karar altına alınan ve tesis edilen 12 Türk gözlem noktasına yönelik saldırı yapmazken, Türkiye’nin son günlerde İdlib’e soktuğu yeni konvoylarla oluşturulan geçici kontrol noktalarına saldırmalarıdır. Yani Soçi mutabakatını Suriye değil Türkiye ihlal ediyor mesajı veriyorlar.

Ayrıca Erdoğan’ın halk kendini temsil eden birisini seçinceye kadar oradayız diyerek adeta Esad baştayken çekilmeyeceğiz mesajı veriyor ki bu hem Rus hem de Suriye tarafınca Soçi ve Astana mutabakatlarına aykırı görülüyor. Rus onaylı Suriye operasyonlarının bir nedeni de bu söylem.

Diğer taraftan Erdoğan, İdlib’te asker bulundurulmasıyla ilgili olarak "bizim elimizde kapı gibi bir Adana Mutabakatı Anlaşması var ve biz bu anlaşmanın gereği olarak oradayız" dedi. Suriye ise SANA ajansında yayımlanan haberde, Erdoğan’ın doğruyu söylemediğini ve Adana mutabakatının Türkiye’ye otomatik harekat yetkisi tanımadığı karşılığını verdi.

Gerçekten de Adana mutabakatı karşılıklı koordinasyonu ve istihbarat paylaşımının yapılmasını öngörüyor ve sınır ötesinde tek taraflı harekatlara izin vermiyor.

Erdoğan yönetiminin içeride olduğu dış politikasında dini referanslara ağırlık vermesi, Türk Milleti kavramı yerine ümmet kavramını esas alması, Filistinlilerin yaşadıkları için uluslar arası toplumu ayağa kaldırmaya çalışması, Suriye’de çoğunluğu Arap olan bölgeler için Menbic Menbiclilerin, Rakka Rakkalıların, İdlib İdliblilerin, buraların sahiplerine verilmesi için mücadele ediyoruz deyip Şam yönetimiyle savaşı göze aldığını görüyoruz.

Savaşı göze almak demek, İdlib’te kısa süreli de olsa Suriye ile çatışmak demek Türkiye’nin ABD ve NATO’dan destek talep etmesi demek. ABD’den gelen açıklamalar adeta Türkiye-Suriye çatışsa da bizde bölgeye gelsek isteğini deşifre ediyor.

Hatta açıkça yol gösteriliyor. ABD’nin PKK’ya karşı istihbarat paylaşımı mekanizmasının Kasım 209’da sona erdirildiğini önceki gün duyurması da bunun bir emaresi. ABD diyor ki "eğer İdlib başta olmak üzere yeniden istihbarat paylaşımına başlarsa Türkiye’ye yönelik Suriye ordusundan gelebilecek saldırıları önleyebiliriz, ilave hava savunma sistemleri de göndeririz."

Bu iş birliğinin sonu İdlib M4 karayolu kuzeyinde güvenli bölge ilanı demek. Bu Rusya ile de işbirliğinin kopması demek olabilir. Bunun böyle olacağını aslında tam bir yıl önce 16 Şubat 2019’da bu köşede yazdık. Bir yıl sonra işte o noktadayız. ABD planı devrede, senaryosu tıkır tıkır işliyor.

Libya’da Suriye’de bu tür bir tavır sergileyen Erdoğan yönetiminin değişik ülkelerde kimlikleri, en temel insan hakları ellerinden alınan, dağıtılan, ezilen Türklerin durumunu gündeme getirmekten uzak olduğunu görüyoruz. Örneğin Suriye’de şurası Türkmenlerindir, Türkmenler topraklarını kontrol altına alıncaya kadar mücadele edeceğiz denilmediğini görüyoruz.

İşte başkanlığını yaptığım 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü 14 yıldır geleneksel hale gelmiş ve Enstitümüzün kurucusu Prof. Ümit Özdağ’ın babası stratejist Muzaffer Özdağ adına düzenlediği Türk Strateji Günü‘nde bu yıl "Türk Yurtlarında Neler Oluyor?" başlıklı bir panel düzenliyor.

Yarın yani 08 Şubat’ta Ankara’da yapılacak panelde Kırım, Doğu Türkistan, Doğu Türkmenleri (Irak) ve Batı Türkmenleri (Suriye)‘deki Türklerin durumu konuşulacak, tartışılacak.

Başkaları Atatürk, Türk, Türk Ulusu, Türk Milleti, Türk Bayrağı, Türk Ordusu demekten "kaçınsa" da bizler mazisi insanlık tarihiyle başlayan, tarih boyunca medeniyet nurları taşıyan dünyanın neresinde olursa olsun Türk Ulusunun varlığının, kimliğinin, haklarının takipçisi olmaya, korumaya ve gündemde tutmaya devam edeceğiz.

AFRİKA DOSYASI /// ERCAN CANER : SUDAN NEDEN ÇÖKTÜ ???


Ercan Caner : Sudan Neden Çöktü ???

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

17 Mayıs 2020

Bir Ülkenin Acıklı Hikâyesi

Omar al-Bashir Sudanlılara çok ağır bir miras bıraktı. Yakın çevresindeki yandaşlarıyla, 30 yıl süren iktidarında kamu fonlarını hortumladılar. Sudanlı yetkililere göre hortumlanan paralar, Sudan’ın sıkı ilişkiler içinde olduğu Katar ve İran’daki banka hesaplarına transfer edildi.

Yazar: Alberto M. Fernandez, GATESTONE, 13 Mayıs 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 15 Mayıs 2020

Dünyanın en fakir ülkelerinden bir tanesi olan Sudan’dan milyonlarca dolar hortumladığı ve bu paraları Katar ve İran’daki banka hesaplarına gönderdiği söylenen Sudan’ın eski diktatörü Omar al-Bashir. Birleşik Devletlerin; Katar ve diğer ülkelere Bashir rejiminin hortumladığı paralara el koyulması ve Sudan’a geri verilmesi konusunda baskı yapması gerekmektedir. Fotoğrafta; yolsuzluk suçlamasıyla Khartoum’da yargılanmaya başlanan Bashir, 19 Ağustos 2019 tarihinde SANIK KAFESİ içinde görülmektedir. Foto: Ebrahim Hamid/AFP via Getty Images.

  • Sudan’ın eski diktatörünün, dünyanın en fakir ülkelerinden bir tanesi olan Sudan’dan milyonlarca doları hortumladığı ve bu paraları Katar ve İran’daki banka hesaplarına gönderdiği söylenmektedir.
  • Sudan’ın mevcut dış borcunun 62 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir ve geçici hükümet, giderek kötüleşen ekonomik krizle mücadele edebilmek ve ülkedeki COVID-19 hastalarını tedavi edebilmek maksadıyla; ümitsizce ülke dışına kaçırılan paraların yerlerini belirlemeye çalışmaktadır. Sudan, uzun bir süreden beri Birleşmiş Milletler tarafından dünyanın en fakir ülkeleri arasında gösterilmektedir ve ülkenin dörtte biri aşırı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.
  • Sudan geçici hükümeti; eksiklikler ve çelişkilere rağmen, insan haklarını geliştirmeye, daha şeffaf olma yönünde adımlar atmaya ve önceki rejiminin en berbat uygulamalarına çözüm bulabilmek maksadıyla elinden gelenin en iyisini yapmaktadır. Bu kırılgan fakat gerçekten reformcu yaklaşımın, Sudan’ın stratejik jeopolitik konumu ve ABD’nin ulusal güvenliği açısından da önemi göz önüne alındığında, Batı dünyasından, özellikle de Birleşik Devletlerden çok daha güçlü ve somut yardıma ihtiyacı bulunmaktadır.
  • Amerika’nın, Bashir rejiminin ülke dışına kaçırdığı paralara el koyulması ve Sudan halkına geri verilmesi yönünde, Katar ve diğer ülkelere baskı yapması yapılmakta olan reformları desteklemek için yeni bir anlaşmanın parçası olabilir ve olmalıdır…

Sudanlı diktatör Omar al-Bashir’in 2019 yılı Nisan ayında devrilmesi; zalimliği, siyasi fırtınalardan kurtulmadaki becerisi ve onlarca yıl iktidarda kalmayı başarmasıyla öne çıkan neredeyse 30 yıllık bir rejimin sonu olmuştur.

Sudan’ın eski diktatörünün dünyanın en yoksul ülkelerinden bir tanesi olan Sudan’dan milyonlarca doları hortumladığı ve Katar ile İran’daki banka hesaplarına gönderdiği söylenmektedir.

Sudan’ın dış borcunun 62 milyar dolar olduğu tahmin edilmektedir ve geçici hükümet, giderek kötüleşen ekonomik krizle mücadele edebilmek ve ülkedeki COVID-19 hastalarını tedavi edebilmek maksadıyla ümitsizce bu paraların yerlerini belirlemeye çalışmaktadır. Sudan, uzun bir süreden beri Birleşmiş Milletler tarafından dünyanın en yoksul ülkeleri arasında gösterilmektedir ve ülkenin dörtte biri aşırı yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır.

Ulusal Kongre Partisi (NCP-National Congress Party) veya Ulusal İslamcı Cephesinin (NIF-National Islamic Front) halk arasında Al-Ingaz (Selamet) olarak adlandırılan İslamcı rejimi, iktidara geldiği ilk yıllarda İslam devrimini bütün Afrika ve ötesine yaymayı öncelik olarak belirlemiştir. Bashir ve yandaşları, Osama bin Laden’e sığınma hakkı vermiş, Güney Sudan’da kendi vatandaşlarına karşı cihat ilan etmiş ve Mısır Devlet Başkanı Hosni Mubarak’a, 1995 yılında Adis Ababa ziyareti esnasında yapılan suikast girişimine yardım etmiştir.

Diktatör Omar al-Bashir ve İran Cumhurbaşkanı Mahmoud Ahmadinejad, 2006 yılında Tahran’da bir onur kıtasını selamlarken. Foto: AP/Hasan Sarbakhshian

Amerika ve Suudi Arabistan’ın baskıları, karanlık geçmişinden asla tam olarak aklanmasa da Bashir rejimini Bin Laden’i ülkeden çıkarmaya zorlamış ve onun terörizmi destekleyen en aleni bazı faaliyetlerini frenlemesine neden olmuştur. Bashir rejimi aleni bir şekilde terör uygulamaktan biraz da olsa utanç duyarken, halkını soymaktan ise asla vazgeçmemiştir.

Fransız gazeteci Melanie Chavron tarafından yapılan bir araştırmacı haber; mevcut yönetimdeki Sudan istihbarat birimlerine göre, Bashir ve yakın çevresindeki çıkar grubunun, milyonlarca doları hortumlayarak Katar ve İran’daki banka hesaplarına aktardığını ortaya çıkarmıştır. Yerel Sudan gazeteleri; Bashir’in ikinci karısı tarafından inkâr edilse de Bashir ve yandaşlarının bir miktar parayı da Malezya’da saklamış olabileceğini tahmin etmektedirler. Katar ve İran (Sudan’ın İran ile ilişkileri 2016 yılında kesilmiştir) yıllarca Bashir rejiminin önemli destekleyicisi olurken, Malezya ve Çin ise petrol sektöründe Sudan’ın ana ortakları olmuştur.

Katar ve Türkiye ise sonuna kadar Bashir rejimini desteklemeyi sürdürmüştür. Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesinin tutuklanması yönündeki emrine rağmen, Sudan Diktatörü Bashir’in tutuklanma korkusu olmadan ziyaret gerçekleştirebildiği Arap olmayan birkaç ülkeden bir tanesidir. Bu ülkelerin tamamı, birkaç Arap ülkesiyle birlikte, rejimin yıllarca ayakta kalmasını sağlamış ve Bashir’in kanlı iktidarına yardım adı altında milyarlarca dolar rüşvet vermiştir. Gelen paralar, neredeyse tamamen gizli olarak ve halka hiçbir hesap verilmeden hükümetin bakanları ve kamu iktisadi kuruluşları üzerinden dağıtılmıştır.

Ülkesinin Sudan’a yardıma hazır olduğunu ilan eden Katar Emiri Sheiikh Tamim bin Hamad Al Thani devrik diktatör Bashir ile birlikte görülürken.
Kaynak: Reuters

Bashir ve iktidardaki elit yandaşları ekonomiyi yağmalayarak çok iyi bir yaşam sürerken, Sudan halkı giderek daha fazla yoksulluğun içine gömülmüştür. 2018-2019 yıllarında gerçekleşen halk devrimini harekete geçiren; açlık ve enflasyonun yanı sıra Bashir rejiminin 30 yıllık iktidarı döneminde yaptıkları kirli işler olmuştur.

Günümüzde, Sudan’ın yeni yöneticileri, COVID-19 sokağa çıkma yasağından kaynaklanan aksamalar ve yoksunluklar nedeniyle daha da kötüleşen ekonomik krizle mücadele etmektedirler. Salgın, ülkeyi çok daha büyük bir sefalete sürükleyerek bardağı taşıran son damla olabilir. Enflasyon ve açlık hâlâ en büyük endişe kaynaklarıdır ve geçici hükümet, ümitsiz bir şekilde ilave kaynaklara ihtiyaç duymaktadır. Ülkenin dörtte birinden fazlası aşırı sefalet içinde yaşamaktadır.

Ülkenin güçlü askeri liderleri ile de titiz bir çalışma yürütmeye çalışan, Başbakan Abdalla Hamdok liderliğinde çoğunluğu reform yanlısı sivillerin oluşturduğu bu geçici hükümet; eksiklikler ve çelişkilere rağmen, insan haklarını geliştirmeye, daha şeffaf olma yönünde adımlar atmaya ve önceki rejiminin en rezil uygulamalarına çözüm bulabilmek maksadıyla, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmaktadır. Bütün bunların yanı sıra; Sudan’a kalıcı bir barış getirmek maksadıyla, çeşitli isyancı gruplarla da görüşmeleri sürdürmektedir.

Hamdok Hükümeti, Ulusal Kongre Partisi (Selamet) tarafından hortumlanan paraların izini sürmenin yanı sıra, Bashir ve güvenlik güçleri bünyesindeki yandaş baronları tarafından ele geçirilen ülke ekonomisini de geri almaya çalışmaktadır. Bütün bunlar, COVID-19 salgını nedeniyle uygulanan sosyal mesafe tedbirlerinin daha da ağırlaştırdığı ekmek, yakıt ve doğal gaz yokluklarının yaşandığı bir ortamda yapılmaktadır.

İlk yurtdışı ziyaretini Suudi Arabistan’a yapan Sudan Askeri Geçiş Konseyi Başkan Yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo, Suudi Veliaht Prens Muhammed Bin Selman ile görüştükten sonra yaptığı açıklamada İran ve Husi tehdidine karşı Riyad yönetimine destekleme sözü verdi. Kaynak: TIMETURK

Trump Yönetimi ile her şeye yeniden başlama konusunda akıllıca çalışan bir hükümet varsa bu Sudan yönetimidir. Bu kırılgan fakat gerçekten reformcu yaklaşımın, Sudan’ın stratejik jeopolitik konumu ve ABD’nin ulusal güvenliği açısından önemi göz önüne alındığında, Batı dünyasından, özellikle de Birleşik Devletlerden çok daha güçlü ve somut yardıma ihtiyacı bulunmaktadır. Amerika’nın, 43 milyonluk Sudan halkının onuruna ve reformlara katkı sağlamak maksadıyla; Bashir rejiminin ülke dışına kaçırdığı paralara el koyulması ve Sudan halkına geri verilmesi yönünde Katar ve diğer ülkelere baskı yapması yeni bir anlaşmanın parçası olabilir ve olmalıdır.

Bashar rejimi ve yakın çevresindeki yandaşlarının, gazeteciler veya istihbarat örgütleri tarafından ortaya çıkarılması gereken daha çok gizli ve pis işleri bulunmaktadır. Yasadışı yollarla ele geçirilen paraların bulunmasına ilave olarak, dışarıdan iyi veya tam olarak anlaşılmayan; rejim ile dost ülkeler arasındaki gizli ve kokuşmuş ilişkilerin de ortaya çıkarılması gerekmektedir.

Darfur Barışı için Doha Belgesi (DDPD-Doha Document for Peace in Darfur), 2011 yılında Katar’da imzalanmış, fakat bugüne kadar gerçekten uygulamaya koyulmamıştır. Darfur’da barışın tesis edilmesi kesinlikle övgüye değer bir hedeftir, fakat bu barış sürecinin; gerçek barışı sağlamak veya ülke içinde yurtlarından edilen insanlara yardım etmek yerine, aslında kirli rejimin faaliyetlerine önemli bir örtü sağlayarak ne kadar yardım ettiği sorusu sorulmalıdır. Bunun da ötesinde, Bashir rejimi, birkaç Amerikan Yönetimi ile Al-Qa’ida ve benzer gruplara karşı mücadelede verimli bir şekilde çalışırken, aynı anda Hamas’a ulaştırılmak üzere Gazze’ye gizlice silah sokmak için de İran ile yakın şekilde çalışmıştır.

Solda başkanlık sarayında altın yaldızlı koltuğunda otururken görülen Bashir 1989 yılında askeri darbeyle iktidara geldiğinde çakı gibi bir askerdi. Foto: AFP

Bashir rejiminin Tanrı’nın Direniş Ordusu (LRA-Lord’s Resistance Army) ve Güney Sudan’daki politikacılar ve silahlı gruplarla olan gizli ilişkilerinden daha neler öğrenilebilir? Türkler ve Çinliler yolsuzluklarıyla dillere düşen ve dünya yolsuzluk sıralamasında 180 ülke içinde 173’üncü sırada yer alan Bashir rejimiyle iş yapmanın bedeli olarak ne kadar rüşvet dağıtmıştır?

Diktatör Bashir’in, Orta Doğu’dan Doğu Asya’ya kadar uzanan ülkelerdeki gizli banka hesaplarının izini sürmek zavallı Sudanlıların yaşamlarına somut bir şekilde katkı sağlayan çok önemli ve derhal yapılması gereken bir çalışmadır. Fakat Bashir rejiminin, nereye kadar uzanırsa uzansın illegal kirli ilişkilerinin izini sürmek, Sudan halkının gerçekleri görmesine ve bir arada yeniden barış içinde yaşamasına katkı sağlayacaktır. Sudan’ın yeni hükümeti hem para hem de adalete şiddetle ihtiyaç duymaktadır.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazının çevrilerek paylaşılması ileri sürülen iddiaların Sun Savunma Net ve çeviren tarafından paylaşıldığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

LİNK : https://www.gatestoneinstitute.org/16015/sudan-bashir-secret-cash

LİBYA SAVAŞI DOSYASI /// ERCAN CANER : Libya İç Savaşı


ERCAN CANER : Libya İç Savaşı

Nasıl başladı, kimler katılıyor ve gelecekte neler olacak? Yabancı devletler, uzun sürmesi beklenen bu savaşta giderek daha aktif bir şekilde rol alıyor.

Yazar: Bethan McKernan, The Guardian, 18 Mayıs 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mayıs 2020

Nasıl başladı, kimler katılıyor ve gelecekte neler olacak? Yabancı devletler, uzun sürmesi beklenen bu savaşta giderek daha aktif bir şekilde rol alıyor.

Yazar: Bethan McKernan, The Guardian, 18 Mayıs 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 21 Mayıs 2020

Tripoli’de bulunan Mitiga havaalanında bombalama sonucu tahrip olan araçlar Foto: İsmail Zitouny/Reuters

Libya’nın Birleşmiş Milletler (BM) destekli başbakanı Fayez al-Sarraj ile müttefik kuvvetler, diktatörün başkent Tripoli’yi ele geçirme mücadelesine büyük bir stratejik darbe vurarak, hain General Khalifa Haftar’dan kilit bir havaalanını ele geçirmiştir.

Diktatör Haftar, BM tarafından meşru hükümet olarak tanınan yönetimi indirmek maksadıyla, 2019 yılı Nisan ayı içinde bir saldırı başlatarak, Albay Muammar Gaddafi’nin 2011 yılında devrilmesinden sonra Libya topraklarındaki en önemli savaşı tetiklemiştir.

Başta Türkiye, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Rusya olmak üzere, yabancı güçlerin savaşın geldiği bu aşamadaki giderek artan faaliyetleri, Suriye’dekine benzer uzun bir vekâlet savaşı korkularına neden olmaktadır.

Libya savaşının kökenleri nelerdir?

Petrol zengini Libya, 2011 yılında Gaddafi’yi iktidardan indiren Arap baharı hareketi ve NATO bombalamasından beri bir kargaşa içindedir. Gaddafi sonrasında demokratik bir yönetim kurma teşebbüsleri, 2014 yılında birbirlerine rakip hükümetler arasındaki bir iç savaşa dönüşmüştür.

Aşırılık yanlısı İslami Devlet dâhil silahlı gruplar çoğalmış ve kanunların hükmünün geçmediği Libya, Afrika’dan Avrupa topraklarına ulaşmak isteyen insanlar için ana geçiş noktası haline gelmiştir.

Kim kiminle savaşıyor?

2014 yılından beri savaş esas olarak; ülkenin doğu ve batısındaki rakip politik güç merkezlerinin mücadelesi haline dönüşmüş durumdadır. Mücadele; Fayez al-Sarraj liderliğinde, Ulusal Mutabakat Hükümeti (GNA-Government of National Accord) olarak bilinen Tripoli yönetimi ile tartışmalı seçimlerden sonra ayrılan Tobruk yönetimi arasında sürmektedir. Tobruk yönetimi Libya Ulusal Ordusuna (LNA-Libyan National Army) komuta etmesi ve egemenliği tesis etmesi için General Haftar’ı görevlendirmiştir.

Ulusal Mutabakat Hükümeti, Birleşmiş Milletler tarafından resmi olarak tanınan yasal hükümet olsa da sahada çok az güce sahiptir ve İslamcı politikalarına güvensizlik duyulmaktadır. Haftar’ın destekçileri, generali aşırılığın önündeki kale duvarı olarak nitelendirirken, birçokları da onu bir askeri diktatör bozuntusu olarak görmektedir.

Uluslar arası toplum ne yapıyor?

Son birkaç yıldır yabancı güçler, kendi stratejik ve ekonomik çıkarlarını korumak maksadıyla; giderek artan oranda Libya iç savaşına müdahil olmaktadır. Ulusal Mutabakat Hükümeti, BM ve batılı ülkeler tarafından desteklenmektedir ve ana müttefikleri Türkiye, Katar ve İtalya’dır. Libya Ulusal Ordusu ise Rusya Federasyonu, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve az da olsa Fransa ile Ürdün’ün desteğini arkasına almış durumdadır.

Yabancı güçler, BM silah ambargosunu yok sayarak, silahlar ve dronlarla Libya topraklarına akın etmiştir. Rusya paralı askerler göndermiş ve Sudanlı erkekler Libya Ulusal Ordusu bünyesinde savaşmak için askere alınmıştır. Guardian’ın Ocak ayındaki haberine göre Türkiye, Tripoli yönetimini savunmak maksadıyla kendi askerleriyle birlikte Suriyeli savaşçıları da Libya’ya göndermiştir.

Berlin’de bu yıl yapılan üst düzey görüşmeler kalıcı bir ateşkes sağlayamamıştır.

İç savaşın insani boyutları nelerdir?

Gaddafi’nin zalim iktidarı döneminde Libya, Afrika’daki en yüksek yaşam seviyesine sahip ülkelerden bir tanesidir. Günümüzde ise savaş ekonomisi fiyatların aşırı yükselmesine neden olmuştur, ülkede ilaç sıkıntısı ve elektrik kesintileri yaygın bir sorun haline gelmiştir. Siviller, sonu öngörülemeyen bu savaşta yakalanma tehlikesi altındadır ve savaşan askeri unsurların fidye için adam kaçırma olayları çok yaygındır.

Birleşmiş Milletlere göre; 200,000’den fazla insan evlerini terk etmek zorunda kalmıştır ve 1,3 milyon insan da insani yardıma muhtaç durumdadır. Çatışmalarda hayatlarını kaybedenlerin sayısı büyük ölçüde politize edilmiş durumdadır ve kesin sayıları doğrulamak mümkün değildir. Sadece 2011 ayaklanması esnasında hayatlarını kaybedenlerin sayısının; 2.500 ile 25,000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Uluslararası Göç Örgütü (IOM-International Organization for Migration), ülkede çoğunluğu Sahra Altı Afrika’dan olmak üzere, yaklaşık 636,000 göçmen ve mülteci olduğunu tahmin etmektedir. Bu insanların bazıları hükümet tarafından işletilen tutuklama merkezlerinde ve şartların berbat olduğu silahlı grupların kontrolündeki gayri resmi hapishanelerde tutulmaktadır. Tutuklular hijyen olmayan ve çok kalabalık hapishanelerde yetersiz yiyecek ve su olmadan muhafaza edilmektedir. İnsan hakları gözlemcilerine göre zorla çalıştırma ve kötü davranma da oldukça yaygın bir durumdadır.

Gelecekte neler olacak?

Al-Watiya hava üssünün kaybedilmesi Haftar için ağır bir yenilgidir ve Türkiye’nin Tripoli yönetimi adına sürdürdüğü hava operasyonlarını genişletmesine yardımcı olacaktır. Libya Ulusal Ordusunu destekleyen yabancı güçler, Ankara’nın Ocak ayındaki müdahalesinden bu yana elde ettiği bir dizi Türk başarısına karşı koymak maksadıyla, desteklerini artıracak gibi görünmektedir.

Korona virüs salgının yayılmasından korkulduğu bir ortamda, siyasi çözüm bulunması ve şiddetin durdurulması maksadıyla her iki tarafa da yapılan uluslararası baskıya rağmen, mücadelede bir tırmanış yaşanmaktadır. Libya’da bugüne kadar 65 korona virüs vakası tespit edilmiş ve üç kişi de hayatını kaybetmiştir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. İfade edilen görüşler ve ileri sürülen iddialar yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net ve çevirenin yazıda ifade edilen görüşleri ve ileri sürülen iddiaları paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

SURİYE SAVAŞI DOSYASI /// ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ


ŞAMDA DARBE SÖYLENTİSİ : RUSYA-İRAN NÜFUZ MÜCADELESİ

Yazan Mete Han Kutlusan

02 Mart 2020

Harvard Üniversitesi’nde çalışan ünlü siyaset bilimci ve sosyolog Theda Skocpol, devletler ve toplumsal devrimleri yapısalcı bir yaklaşımla ele alır.

Sosyal devrimlerin “yapılmaktan” ziyade “gerekli şartların oluşmasıyla birlikte gerçekleştiğini” öne süren Skocpol, bunda etkili olan en önemli faktörlerden birinin de devletin kurumsal yapısındaki koşullar olduğunu ifade eder. Diğer bir deyişle her toplumsal kriz büyük değişimler yaratmaz; çünkü toplumsal krizlerin varlığı, tek başına sosyal devrimleri yaratmada yeterli değildir. Skocpol’e göre özerk bir aktör olarak devlet aygıtı devrimsel durumlarda başat role sahiptir. Fakat Skocpol, modern devletleri tekil bir aktör olarak görmez; birden fazla aktörün merkez ve taban arasında uzanan polimorf[1] güç bağlantılarının bütünü olarak değerlendirir[2].

Her ne kadar 1979 İran Devrimi öncesindeki öngörüleri bir anlamda yanlış çıkmış olsa da, Theda Skocpol’un bu çoklu aktör yaklaşımı ani sosyal ve siyasal değişim hareketlerini (devrim, darbe vs.) anlamada büyük önem taşımaktadır.

Türkiye’nin Şubat sonuna kadar Esad rejimine vermiş olduğu sürenin dolmasına müteakiben Suriye’nin İdlib kentine yönelik TSK tarafından “Bahar Kalkanı Harekâtının” başlatıldığı açıklandı. Bununla birlikte de özellikle İdlib kırsalının doğusunda bulunan Serakib ve M4 karayolunun güneyindeki beldelerde yoğun çatışmalar yaşanıyor.

Tüm bunların yanı sıra bazı yerel kaynaklar, gece yarısı Suriye’nin başkenti Şam’da kimliği belirsiz silahlı kişilerin devlet kurumlarını ele geçirmek için harekete geçtiğini yazdı. Bu kişilerin Şii milisler olduğuna ve bunun bir darbe girişimi olduğuna dair yorumlar da bu haberle birlikte sosyal medyada yayıldı. Bu iddiaların İdlib bölgesindeki muhaliflerin sosyal medya hesaplarından yayıldığı ve neredeyse sadece Türkiye’deki sosyal medya hesaplarında yankı bulduğunu da söylemek gerek. Twitter’da #Şamdaİsyan etiketi altında bu iddiaya paralel tweet ve görseller paylaşılmaya başlandı. Hatta Esad’ın sarayının vurulduğu ve buradan dumanların yükseldiği, Şam merkezinde bazı mahallelerin Esad rejimi kontrolünden çıktığına dair iddialar bile dillendirildi. Fakat bu iddialar, birçoğu eski veya olayla ilgisi bulunmayan görsellere dayandırıldı.

Kaynak: https://www.toplumsal.com.tr/gundem/samda-darbe-mi-basladi-h44525.html

Bu iddiaların büyük bir bölümü asılsız gibi görünse de, dün gece başkent Şam’da büyük ölçekli olmasa da belirli ölçüde bir hareketlilik yaşandı. Konuya dair bir diğer haber[3] de şu şekilde: “Esad karşıtı darbenin sabahın ilk saatlerinde düzenleneceği istihbaratı alan Baas yönetimi Şam’da El Maliki, Ebu Rumanneh, Mezze Askeri Hastanesi ve Seyyide Zeyneb bölgelerinde yolları kesti ve Saraya yönelecek tehlikelere karşı yüzlerce asker ve istihbaratçıyı kritik noktalara sevk etti. Cumhuriyet muhafızları ve özel operasyonlar birimi tam donanımlı ekipman ve silahlarla tüm cadde ve sokakları trafiğe kapattı. Esad karşıtı darbe ile ilgili sabah 8’den itibaren tutuklamaların başladığı ve bazı askerlerin tutuklanma esnasında vurularak öldürüldüğü bilgisine ulaştı. Darbe hazırlığına destek verenler arasında siyaset, istihbarat ve iş dünyasından önemli isimler olduğu kaydediliyor. Suriye direnişinin başladığı 2011 tarihinden itibaren binlerce subayın ayrılarak muhalif saflara geçtiği Suriye Ordusu’nda devam eden savaş ve kesintisiz katliamlardan rahatsızlık duyan önemli bir kesimin olduğu belirtiliyor. İran ve Rusya ile girilen işbirliği neticesinde Suriye halkının öldürülmesi, sürgün edilmesi ordu mensuplarını rahatsız eden maddelerin başında geliyor. Ayrıca Rus ve İran’ın Suriye’deki varlığı da Milli düşünceye sahip subaylar arasında kayda değer şikâyet unsurları arasında yer alıyor. Bu ayrışıma ek olarak İran yanlısı subaylar ve Rusya’yı önceleyen klikler arasında da çekişme olduğu gelen bilgiler arasında.”

Dün Şam’da yaşanan hareketliliği bir “darbe girişimi” veya “isyan” olarak nitelemek oldukça güç olsa da, Rusya’nın da desteğiyle Esad’ın ordu içerisinde rahatsız olan gruplara yönelik tedbiren bir harekâta girişmiş olması muhtemel. Dolayısıyla Suriye devletinin tekil bir yapı halinde olmadığı; özellikle ordunun ve yüksek bürokrasinin içinde farklı kliklerin bulunduğunu söylemek mümkün.

Diğer bir ifadeyle Rusya ve İran’ın Esad rejimi üzerinde giriştiği bir güç ve etki mücadelesi mevcut. Bu konudaki emareler son birkaç günde alenen ortaya çıkmaya başladı. İki gün önce İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, Türkiye’ye Rusya‘nın yer almadığı bir Türkiye-İran-Suriye ortak zirvesi yapma teklifinde bulunmuştu[4].

Yine dün Rusya resmi ağızdan Suriye’de tek meşru gücün kendileri olduğunu, çünkü Suriye devletinin resmi davetiyle orada bulunan tek ülkenin Rusya olduğuna yönelik bir açıklama yapmıştı.

Geçtiğimiz gün Halep’te TSK tarafından Hizbullah’a ait bazı hedefler vuruldu. ISWNews Analiz Grubu’nun verdiği bilgiye göreyse Seyyid Ali Sanjani adlı bir İranlı milis de TSK’nın hava harekatı sonucunda öldü. Sanjani’nin Taftanaz havaalanının doğusunda el-Talhiyah’da bulunan Hizbullah kuvvetlerine yönelik saldırı sırasında öldüğü öne sürüldü[5]. Sanjani, bizzat Hamaney’in Lübnan Hizbullahında görevlendirdiği, Hizbullah milisleri tarafından büyük önem verilen bir isimdi.

Seyyid Ali Sanjani

Sanjani’nin öldürülmesi, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları tarafında büyük bir infial yarattı. Devrim muhafızları da dâhil olmak üzere birçok resmi kurumun Telegram hesabı, meseleyi öfke ve intikam dolu ifadelerle ele aldı. Son günlerde TSK’nın Esad rejimi ve Hizbullah güçlerine yönelik etkili saldırıları sonucunda büyük kayıplar yaşayan İran’a yakın unsurlar, Türkiye’nin İdlib kırsalında bulunan gözlem ve kontrol noktalarına yönelik doğrudan bir saldırı başlatma konusunda Esad’ı zorluyor. Bu noktada da Rusya ve İran arasında, Esad rejimi üzerinde etki ve kontrol sahibi olmaya yönelik bir rekabet yaşanıyor.

Hizbullah’a yakın bazı medya kuruluşlarında da geçtiğimiz gün Rusya aleyhine birtakım haberler yayınlandı[6].

Bugün Suriye hakkında yapılan değerlendirmelerde pek çok kez düşülen hata, “Esad rejimi” denilen aktörün tekil ve mutlak manada muktedir olduğu zannıdır. Oysa Skocpol’ün de bahsettiği gibi bu rejimin doğrudan veya dolaylı olarak kontrolü altında bulunan askeri ve bürokratik unsurların birbirinden farklı bağlara sahip olduğu ve farklı aktörlerin etkisi altında olduğunu görmek gerekir. Yine bu bağlamda Esad rejimi üzerinde Rusya ve İran’ın etki kurma çekişmesi yaşadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.

Aslında Şam’daki olaylara benzer şekilde daha öncesinde pek çok olay yaşanmıştı. Hatta zaman zaman Rusya’nın büyük etki sahibi olduğu Suriye Kaplan Birlikleri ile İran destekli Hizbullah milisleri arasında çatışmalar da çıkmıştı. Yine dün gece de Dera’nın batısındaki Nafia kasabasında ve Dera’nın doğusundaki Um Veled kasabasında rejime rejime bağlı 4. Tümen’e ait kontrol noktasına kimliği belirsiz kişiler tarafından RPG ile saldırı düzenlendiğine dair yerel kaynaklardan haberler yayıldı. Sonrasında yakalanan bu 4 kişinin rejime bağlı ordu mensubu olduğu öğrenildi. Dolayısıyla hem Şam’da hem de Suriye’nin genelinde “Rejim” olarak adlandırdığımız yapının içerisinde de birtakım ayrılık ve çatışmalara, geçmişte olduğu gibi bugün de rastlanıyor. Fakat her seferinde bu kliklerin bir şekilde tekrardan birlikte hareket etme noktasında uzlaştırıldıkları biliniyor. Son günlerde gerginliğin zirveye tırmanmasıyla birlikte bu çekişmeler daha da büyüyecek gibi duruyor. Fakat en nihayetinde geçmişte olduğu gibi Rusya-İran arasında bir uzlaşma mı sağlanacak, yoksa bu çekişme git gide çatışma seviyesine mi ulaşacak sorusunun yanıtı henüz belli değil.

[1] Polimorf, biyolojide bir tür ya da popülasyonda iki ya da daha fazla farklı formun bulunması anlamına gelmektedir.

[2] Skocpol, T. (1986). The Sources of Social Power: The Rise of Classes and Nation-States 1760-1914. Cambridge University Press. p. 75.

[3] https://www.referansmedya.com/esede-darbe-girisimi-933h.htm

[4] https://www.gazetem.ru/ruhaniden-turkiyeye-rusyasiz-suriye-zirvesi-teklifi/

[5] https://www.independentturkish.com/node/139296/haber/t%C3%BCrkiye-siha-ile-vurdu-suriyeli-2-general-ile-l%C3%BCbnan-hizbullah%C4%B1-milisleri

[6] https://www.islamidavet.com/suriye-ordusu-rusyanin-abd-ile-pazarlik-yaparak-kendilerine-ihanet-ettiklerini-iddia-ederek-kendi-hava-savunma-sistemlerini-devreye-sokup-ulkenin-kuzeyini-ucusa-yasak-bolge-ilan-etti/

LİBYA SAVAŞI DOSYASI /// ‘LİBYA’DA NELER OLUYOR ?’: STRATEJİ UZMANI SUAT GÜN İLE KONUŞTUK.


‘LİBYA’DA NELER OLUYOR ?’: STRATEJİ UZMANI SUAT GÜN İLE KONUŞTUK.

Oğuz Çetinoğlu: Libya’da yeni hareketlenmeler var. Türk basını Koronavirüs salgını sebebiyle ilgilenemedi. Siz yakından ilgileniyorsunuz. Son durumu özetler misiniz?

Suat Gün: Trablus Hükümeti gayrimeşru Hafter güçlerine karşı 7 cepheden savaş açarak ilerlemesine devam ettiğini bildirildi. Bunları okuyunca kuvvet üstünlüğü tesis etmeden, sıklet merkezi yapmadan, hasmı sâhip olduğu kaynaklardan mahrum bırakacak hamleler yapmadan kuvvetlerin niçin bu kadar dağıtıldığını aklım almadı. Trablus Hükümeti yayınladığı bildiride harekât planının hedeflerini şöyle açıkladı: ‘Bir hafta içinde Tarhuna’yı ele geçirdikten sonra Çad ve Nijer sınırlarında kontrolü sağlamayı plânlıyoruz. Güneyde bize karşı koyabilecek reel bir güç yok, güneydeki halk ile iletişim hâlindeyiz ve Tarhuna harekâtının sonucunu bekliyorlar. Ülkenin güneyinde yer alan El Jufra şehrinin ardından Millî Mutabakat Hükümeti (MMH) ile Hafter güçleri arasındaki savaş Libya’nın doğusundaki Ecdebiya’ya taşınacak. Ülkenin orta bölgeleri ve petrol hilal bölgesinin kurtarılmasından sonra son savaş Racma’yı (Hafter’in ana karargâhının olduğu şehir) ele geçirmek için olacak. Ramazan ayında askerî cuntanın düşeceğini bekliyoruz.’

Çetinoğlu: Mümkün mü?

Gün: Değil.

Çetinoğlu: Niçin?

Gün: Bir defa bu hedeflere ulaşmak Trablus güçlerinin imkân kabiliyetlerinin çok üstündedir. Böyle kapasite üstü uçuk kaçık planların başarı şansı yoktur. Bir defa 6 ay ile bir yıl içinde Hafter güçlerini Libya’dan sürüp çıkartacağız gibi hedef koyulmuş olsa bu plan mâkul karşılanabilirdi. Tunus hududundan Mısır sınırına kuş uçuşu mesâfe 1300 Km’dir. Sâhil boyu dolaşarak giderseniz bu mesâfe 2000 Km’yi bulabilir. Libya’nın Kuzey Güney derinliği 1400 Km civarındadır. Bu kadar geniş mesâfeleri savaşarak günde 30-40 Km ilerleyerek nasıl kontrol altına alacaksınız? Hafter bile bu geniş alanları 2-3 yıllık sürede kontrol altına alabildi. Anlaşılıyor ki Trablus Hükümetinin askerî uzmanları stratejiden-taktikten haberdar değiller.

Çetinoğlu: Dış destek var. En azndan Türkiye belli ölçüde destek veriyor…

Gün: Evet, Türkiye meşru hükümetin Libya’nın tamamına hâkim olması için destek veriyor. Ancak yeterli olduğu söylenemez. Birlik göndermek lâzım. Libya’dan asker ve subay getirip eğitmek lâzım. Bu birlikleri Türk TMK (Teçhizat Malzeme Kadrosuna) göre şekillendirmek lâzım. Komutayı bir Türk generale vermek lâzım. Bunların hepsini yapmak lâzımdır. Cesaretle hareket etmek lâzımdır. Atatürk’ün zamanında 1936’da Habeşistan’da İtalyanlara karşı savaşmak üzere Türk ordusundan gönüllü subaylar gönderilmiştir.

Çetinoğlu: ‘Desteğin artırılması gerekli’ mi diyorsunuz?

Gün: Var gücü ile desteklemesi gereklidir. Her türlü askerî yardım sonuna kadar verilmelidir, icat ettiğimiz bütün silahlar gönderilmelidir. Buna büyük çaplı birlik intikalleri de dâhildir. Libya halkının ABD, Fransa ve Almanya’daki (Deutsche Bank) hak ve menfaatlerinin koruması için Libya’da tek hükümet olmalıdır. Tek otorite olmalıdır. Türkiye Libya’nın Batının kontrolüne düşmemesi için elinden geleni yapmalıdır. Askerî yardım sâdece silâh vererek, askerî eğitim yardımı yaparak yapılamaz. Karadan ve havadan ateşle desteklenerek yapılamaz. Güçler dağıtılırsa gayretler boşa gider. Askerî yardım aynı zamanda stratejik yardımdır. Fikir, bilgi ve taktik yardımıdır. Türk kurmay heyetinden müteşekkil bir karargâh burada görev yapmalıdır. Kuvvetlerin israf edilerek kullanılmasına mâni olunmalıdır. Subaylarımızın muharebe tecrübesi kazanmaları çok önemlidir. Gerekirse belli bir dönüşümle herkes burada kursa gitmelidir. Libya en son elimizden çıkan vilâyetimizdir. Türkiye’nin büyük güç hâline gelmesinin yol haritasıdır. Büyük düşünmenin çıkış noktasıdır. İçine kapanarak bir yere varamayız. Türk devlet geleneği büyük düşünme geleneğidir. Corona gibi konjonktürel olaylara takılarak gözümüzü hedeften ayıramayız. Ya büyük olacağız ya da büyük olacağız başka bir yol yok… Bu iç çatışmayı batı dünyasının körüklemesinin temel sebebi ise Libya’nın alacaklarının üstüne yatmaktır. Onlar bu menfaatler uğruna kardeşimiz, akrabamız, soydaşımız Libya halkının boş yere kanının dökülmesinden sevinç duyacaklardır. Bu yüzden kesin sonuç alınacak yerlerde çok güçlü olarak ortaya çıkmak, sıklet merkezi yapmak, önemsiz cephelerde kuvvet tasarrufu yapmak çok önemlidir. Unutulmamalıdır ki ‘kesin sonuç yeri kuvvete doymaz.’

Çetinoğlu: Sizin tespitlerinize göre nasıl bir strateji tatbik edilmeli?

Gün: Trablus Hükümeti birinci öncelik olarak Tunus sınırını tamamen temizlemelidir. Trablus’un 300 Km çevresi her türlü silahlı güçten temizlenmeli, başşehir tam emniyete alınmalıdır. İkincisi; Sâhil şeridi boyunca Türk Deniz ve Hava Kuvvetlerinin de desteğini alarak Sirte, Bin Cevad, Ecdebiye, Bingazi, Beyda, Topruk istikametinde ilerleyerek Hafter güçlerini çöle sıkıştırıp imha etmelidir. Bu plânın yürümesi için Bingazi ve Beyda gibi sâhil şeritlerine çıkartma harekâtları icra edilerek Hafter güçlerinin bütünlüğü parçalanabilir. Özellikle Bingazi’nin sâhilden çıkartma ile ele geçirilmesi Hafter güçlerinin varlığını tamamen ortadan kaldırır. Moral üstünlüğünü kaybettirir. Sudan ve Çad’dan gelen paralı askerler Trablus hükümeti tarafına geçerler. Başkent ve çevresi tam emniyete alındıktan sonra sâhil boyunca doğuya Doğru ilerlenmelidir. Libya’nın stratejik yol ve limanları buralardadır. Libya’nın kan kaybetmeye ve güç israfına tahammülü yoktur. Bu savaş 6-8 ay içinde bitirilmelidir. Kesin sonuç yeri sâhil boyudur.

Çetinoğu: Teşekkür ederim Suat Bey. Mevzu dâlinide tamamlayıcı bilgilerle alakalı birkaç sorum daha olacak. Birincisi: Türkiye, Libya resmî hükümetine destek vereceğini açıklamıştı. Bu desteğin kapsamı nedir? Askerî gönderdik mi? Yoksa Strateji tespiti için kurmay heyet mi gönderildi?

Gün: Bir tabur kadar birlik göndermiş olsaydık, bütün dünyanın haberi olurdu. Benim bildiğim teknik yardımın dışında bir şey yapılmadı.

Çetinoğlu: ‘Teknik yardım’dan kastınız nedir?

Gün: İnsansız hava araçları ve bir takım hava savunma silahları ve bunları kullanmayı öğreten teknik personel gönderilmesi. Buraya ayrıca istihbarat ağı kurup muharebe istihbaratı desteği de vermek gerekiyor. Bu ağ kurulursa Libya’nın kaderin bütün zamanlar boyu kontrol altına alabiliriz.

Çetinoğlu: Harekât devam ediyor mu? Son durum nedir?

Gün: Çatışmalar dağınık bir şekilde devam ediyor. Libya MMH güçleri Mitiga Havaalanı çevresindeki Hafter milislerini dahi henüz temizlemiş değil. Öncelikle Tunus Hududu ve Trablus’un batısından Hafter güçleri çıkartılmalıdır. Hafter güçleri hâlen Trablus ve Mitiga Havaalanını ateş altına alabiliyorlar.

Çetinoğlu: ABD, Libya meselesinin neresinde yer alıyor?

Gün: Bölünmesi için her iki tarafı da destekliyor.

Çetinoğlu: Petrol kuyuları kimin elinde? Tam güvenlik sağlanabildi mi?

Gün: Petrol ihracatı durmuş durumda, Libya’nın petrol parası alacaklarını idâre eden ABD bankaları Hafter Ordusunun maaşlarını bile bu paradan ödüyor.

Çetinoğlu: Dağın taşı ile çayın kuşunu vuruyorlar… Peki Efendim, Osmanlı Devleti olarak Libya 394 yıl hâkimiyetimiz altında kaldı. Orada soydaşlarımız var mı? Nüfusu biliniyor mu?

Gün: Libya’nın iç harp çıkmadan önce nüfusu 7 milyon civarı idi. Şu an toplam 5,5-6 milyon insan kaldı. Gerisi kaçtı, halk dağıldı.

Bu nüfusun 1 milyon civarı Türk asıllıdır. Mesela Bingazi şehrinin ismi orayı İspanyol korsanlarına karşı savaşan bin gazimizden almıştır. Misrata şehrinin adı ‘Mısır Ata’dan geliyor. ‘Atası Mısır’dan gelen’ demektir. 1400-1500’lü yıllarda Yavuz, Mısır’ı alıncaya kadar Mısır’ı Kölemenler yönetiyordu. Mısır Devleti’nin (Kölemenlerin) devlet adı ‘Devlett-i Et Türk’ idi. Târihte Türk ismi ile anılan (Göktürklerden sonra) ikinci devletimizdir. Misrata tipik bir Anadolu şehridir. Bir Konyalı, bir Kütahyalı bir Tokatlı, bir Erzurumlu, bir Diyarbakırlı oraya gitse kendi şehrinin havasını orada bulur. Bu şehir hemen hemen tamamen Türk asıllıdır. Libya meşru hükümetinin esas kara gücünü Misrata Milisleri oluşturuyor. HAFTER güçlerini mağlubiyete uğratan ve İŞİD’i şehirden kovan güçler Misrata Milisleridir. Misrata vatan savunması emsalsiz kahramanlık ve destanlık hikâyeleri ile doludur. 21. Yüzyılda Misrata kahramanlığı tıpkı Gazi Antep, Kahraman Maraş kahramanlığı gibi olmuştur. Misrata emperyalist güçlere karşı savaşmaya devam etmektedir. Türklüğünü milî-İslâmî çizgisini azimle devam ettirmektedir.

Osmanlı öncesi Anadolu Selçuklu döneminden başlayarak 16. Yüzyıla kadar denizlerde İspanyol ve Venedik korsanlarına karşı savaşmak üzere asırlar boyu asker toplanmış, Garp Ocakları adını verdiğimiz teşkilât hâlinde, vilâyetlerimiz olan Libya’ya yerleştirilmiştir. Daha 1920’lere kadar iki tane Trablus vilâyetimiz vardı. Biri Libya’da Trablusgarp öteki Suriye’de Trablusşam’dı. Şeyh Ahmet Sünisi Hazretleri Türkiye’nin ‘Millî Mücâdelesine’ destek vermek üzere Anadolu’ya gelmiş 2 sene kalmıştır.

Çetinoğlu: Millî güvenlik sınırlarımız nerede başlar nerede biter?

Gün: Siz biliyorsunuzdur. Bilmeyenlere hatırlatmak için umûmî mâhiyette cevap vereyim: Bizim Ortadoğu meselelerine bakışımız şudur: ‘Biz Türk’üz Ortaasya’dan geldik. Türklüğü oralarda arayalım. İleriye bakmayalım şeklindedir.’ Bu anlayış ciddî şekilde yanlıştır. Bu gün bile ileri doğru gidiyoruz; Almanya, Fransa, Belçika her yerde varız. beş milyon nüfusumuz Avrupa’da…. Sudan’da bile en az on beş milyon Türk asıllı soydaşımız var. Bu gün Batılıların Suriye’de kurdukları uyduruk yönetimlere ait olduğunu sandığımız Rakka, Halep, Lazkiye, Deyrizor vilâyetleri ezici Türk nüfusa sâhiptir. Hama, Humus gibi vilâyetlerimiz Türk asıllıdır, dilleri Arapçalaşmıştır. 1918’de Cidde, Medine gibi şehirleri Osmanlı coğrafyasının her tarafından gelen göçmenlerin oturduğu kozmopolit şehirlerimizdi, Osmanlı Türk kimliği önde idi. Osmanlı coğrafyasının bütün dilleri konuşuluyordu.

1935’de Fransızlar Şam’da bir meclis toplanmasına karar veriyorlar. Şehirde hâkim dil Arapça olmadığı için meclis Türkçe konuşularak açılıyor. Vekiller Türkçe konuşuyorlar. 1950’li yıllara kadar Kahire’de Türkçe gazete ve dergiler çıkıyordu. Mısır Bayrağı Türk Bayrağı idi.

Kahire’nin bu gün nüfusunun en az yarısı Türk asıllı veya Çerkez’dir. Ürdün böyledir. Filistin kesinlikle Arap değil Osmanlı bakiyesidir. Filistin, Birinci Dünya Savaşı boyunca ordumuzu portakallarla, elmalarla, narla beslemiştir. Mahallinden desteklemiştir. Bu sebeple Filistinli kardeşlerimize sâhip çıkmaya mecburuz. Onlar İsrail’e karşı, Kahraman Maraş Ruhu ile Gazi Antep ruhu ile Şanlı Urfa, 1878’deki Osmanlı Rus Savaşı’nda Erzurum Tabyaları’ndaki millî mücadele ruhu ile savaşıyorlar. Hâlen aynı ruhla direnmeye devam ediyorlar. Bizce Birinci Dünya Savaşı henüz bitmemiştir, Filistin bu savaşı bu direnişi bizim adımıza devam ettiriyor.

İngiliz ideolojisi olan BAAS’çılık Türkiye’nin Ortadoğu’daki bağlarını sökmeye yönelik bir ideoloji olarak Hıristiyan asıllı bir Arap olan Mişel Eflak tarafından kurulmuştur. Bu ideolojinin en azılı temsilcisi sırasıyla Nasır, Esat ailesi, Kaddafi, Saddam vs’dir. Bunların vazifesi Ortadoğu’da Türklüğün izini silmek, soydaşlarımızı ve İslâm dinini asimle etmektir. Cihanşümul İslam’dan uzaklaşarak kabile kimliğinin biraz gelişmiş hâli olan ulus milliyetçiliğini hâkim kılmak dolayısıyla İslam’ı parça parça etmektir.

Çetinoğlu: Mısır hakkında da söyleyecekleriniz olmalı…

Gün: Nasır, Mısır’ın ay yıldızlı Türk bayrağını değiştirmiştir. Nasır 1956 da Mısır’ın bayrağını yeşil, siyah ve beyaz çizgilerden oluşan boru trampet bandosu flamasını andıran acayip bir çaput simgesi ile değiştirdi. Gerekçe şu idi: Osmanlı ve İslamiyet Mısır’ı geri bıraktı. Arapların Hz. Peygamber öncesi târihi çok şanlı idi. Ona geri döneceğiz dedi. Peygamber öncesi putperest Arap kültürünü canlandırmaya karar verdi. Firavun devri Mısır ile övünmeyi milliyetçiliğin temeli yaptı. Türklüğe ve İslâm’a dair bütün izleri silmeye kalktı. Cenab-ı Hak 1967 savaşı ile bu kibrin cezasını verdi. Saddam’da aynı küstahlığı yaptı. Dönemin Başbakanı Yıldırım Akbulut’a gösterdiği saygısızlığı unutmadık. Bu gün Esat’da aynı yolun yolcusu.

Çetinoğlu: Libya ile alakalı olarak genel bir değerlendirme lütfeder misiniz?

Gün: Libya bizimdir, vatanımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Barbaros Hayrettin Paşaların yurdudur. Mustafa Kemallerin, Enver Paşaların, Halil Paşaların savaştığı bu topraklara sâhip çıkacağız. Batının hegemonyasına mahkûm olmasına izin vermeyeceğiz. Anadolu ile bütünleşmesini sağlayarak Doğu Akdeniz’i kontrol altına alacağız.

Çetinoğlu: Peki, şimdi de Umûmî bir değerlendirmenizle mülâkatımızı bitirelim…

Gün: Bir hafta kadar önce, 3 Mayıs günü, Türkçülük Bayramını kutladığımız günlerde Türk Dünyası’nın Kamçatka Yarımadası’ndan Adriyatik Denizi’ne, Baltık Denizi’nden Güney Afrika’ya Hindistan Delhi’den Kazablanka’ya, Ankara’dan Berlin’e, Brüksel’e Atlas Okyanus’a kadar uzanan geniş alan olduğunu hatırlıyoruz. Candan aziz milletimize büyük düşünmeye mecbur olduğumuzu söylüyorum. Ecdadımızın bize miras bıraktığı büyük düşünme ufkuna erişmemiz gerektiğini düşünüyorum. Millî şuurumuzu aslî kimliğimizi, unutulmuş değerlerimizi yeniden harekete geçirmeliyiz, geçireceğiz.

Türk târihinin derinliğini; Amerikan yerlilerinden başlayarak bütün küre boyunca, İslâm’ın yüceliğine Hz. Âdem’den başlayarak Hz. Peygambere kadar uzanan süreç boyunca arayacağız sâhip çıkacağız, temsil edeceğiz, bizim için gerçek millî yol gerçek millî kimlik yolu bu yoldur.

Çetinoğlu: Çok teşekkür ederim Suat Bey. Adı geçen bölgelerdeki şehitlerimiz bizden Duâ beklerler… Âmin, âmin, âmin..Ve Tahâ ve Yâsin ve selamün alel mürselin vel hamdülillahi rabbil alemin… el Fatiha!

SUAT GÜN:

Malatya Battalgazi’de doğdu. Atatürk İlk Okulu’nu ve Kubilay Orta Okulu’nu Malatya’da bitirdi. 1973’de Kuleli Askeri Lisesi’ne girdi. Topçu ve Füze Okulu’nu bitirdi ve orduya katıldı. İstifa ederek ordudan ayrıldı.

1987’de İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden diploma aldı. Aynı fakültenin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Uluslararası Politika alanında yüksek lisans yaptı. İlk yazılarına 1987 yılında Türk Yurdu ve Malatya’nın Sesi Dergisi’nde başladı.

2002 yılından sonra Önce Vatan Gazetesi’nde köşe yazıları 2009 yılına kadar aralıksız yayınlandı. Sarı basın kartı sahibidir. Şafak Gazetesi, 34 Gündem Gazetesi, İş Gündem Dergisi, Marmara’nın Sesi Gazetesi ve İstanbul Times Gazeteleri yazılarını yayınlamaktadır.

Flaş TV’de ‘Kim Haklı’ programına katıldı. Mesaj TV’de ‘Fikir Penceresi’ programını 50 hafta, MPL TV’de ‘Satranç Tahtası’ programını 200 hafta sundu. Ülke meseleleriyle ilgili olarak Ülke TV, Kanal 7, Çay TV, Bengisu TV, Kanal 9, ‘Türkiye’nin Sesi Programı’nda’, Meltem TV, Mesaj TV, Kanal 5, TRT, TRT Arapça, Akid TV, Uzay TV, Kanal G, TGRT, 1AN Tv gibi televizyon kanallarında tartışmalara katıldı. Bu çalışmaları hâlen devam etmektedir. Çeşitli dergi, gazete ve internet sitelerinde (Hicret Haber Com, Kudusde.org ) yazıları çıkmaktadır. Günlük köşe yazıları Önce Vatan Gazetesi’nde yayınlanmaktadır. Yazı arşivi gazetenin sitesi olan http://www.oncevatan.com ‘da bulunmaktadır.

Strateji ve dış politika üzerine 12 tane yayınlanmamış, ‘Filistin Savunması İnsanlık Dâvâsı’ adı ile yayınlanmış kitabı mevcuttur. Ayrıca (Ahi Evren, Kıyamet, Küçük Bilgin İmamı Azam, Selman-ı Farisi Yük Taşıyan Vali, Ashab-ı Kehf, Gazneli Mahmud’un Şükür Secdesi) isimli 6 adet senaryo bir adet tiyatro eseri yazmıştır. Son 10 yıl içinde 2000’in üzerinde makalesi gazete, dergi ve çeşitli internet sitelerinde yayınlanmıştır. Marmara Üniversitesi’nde takdimini yaptığı; ‘Anayasa Felsefesi’ ne Giriş”, “Türk Devlet Felsefesi” isimli sunumları bulunmaktadır.

Assam’ın 2017 yılında tertiplediği Birinci İslam Birliği Zirvesinde ‘İslam Birliği İçin Bir Vizyon Teklifi’ adlı sunumunu yapmıştır.

İstanbul Yazarlar Birliği’nin üyesidir. DÜBAMDER ‘Dünya Basın Mensupları Derneği’ kurucu üyesidir. MABAMDER ‘Malatyalı Basın Mensupları Derneği’ üyesidir. ‘İstanbul Düşünce Enstitüsü’nünkurucu üyesidir.

Avrasya Bir Vakfı’nda Müdürlük yapmıştır. Ensar Vakfı Akiller Divanı’nda her hafta ‘Haftalık Stratejik Raporu’ sunmaktadır. ASDER’e ve Ensar Vakfı Fatih Şubesi’ne üyedir. 50 civarındaki dernek ve vakıfla bağlantılıdır.

2015 yılında kurulan Milletlerarası Kudüs Derneği’nin Genel Başkanıdır.