EĞİTİM DOSYASI : Öğretmenlerimiz atama beklerken “Formasyonsuz Suriyeliler devlet okullarında görevlendirildi”


Öğretmenlerimiz atama beklerken "Formasyonsuz Suriyeliler devlet okullarında görevlendirildi"

Öğretmen olmayı bekleyen yüz binlerce üniversite mezunu varken, Milli Eğitim Bakanlığı, çok sayıda Suriyeliyi okullarda görevlendirdi

Konuyu TBMM Genel Kurulu’nda gündeme taşıyan CHP Adana Milletvekili Orhan Sümer, sadece Adana’da 830 Suriyelinin “sözleşmeli eğitici” olarak okullarda görevlendirildiğini açıkladı.

Sümer’in açıklamaları şu şekilde:

“Bilindiği gibi Milli Eğitim Bakanlığı Suriyeli çocukların Türk eğitim sistemine entegrasyonu desteklemesi adlı bir proje başlatmıştı. Bu kamsamda geçici eğitim sistemleri oluşturulmuş ve buralarda Suriyeli eğitimciler görevlendirilmişti. Bu merkezler kapatıldıktan sonra binlerce Suriyeli öğrenci devlet okullarına yerleştirilmişti. Şimdide kapatılan bu merkezlerde çalışan binlerce Suriyeli eğitici devlet okullarında görevlendirilmeye başlandı. Sadece Adana’da göreve başlayan Suriyeli Sözleşmeli Öğretmen sayısı 830. Hangi eğitimi aldığı devlet tarafından dahi bilinmeyen, pedagojik formasyonu olmayan bu Suriyeli eğiticilere çocuklarımız teslim ediliyor. Eğitimini tamamlamış her türlü yeterliliği olan 10 binlerce gencimiz öğretmen olarak sırada beklerken Suriyelilere bu hak kim tarafından nasıl tanınmıştır”diye konuştu.

TARİH : TÜRKLERİN EVREN DÜŞÜNCESİ VE YARATILIŞ EFSANELERİ


TÜRKLERİN EVREN DÜŞÜNCESİ VE YARATILIŞ EFSANELERİ

Türklerin evren düşüncesi ;

Dağ keçisi Göktürk ve Tagar Alplarının ongunu idi. Sıgun otu yani ölümsüzlük otunu yediği için,ölmezler arasında olan kutsal bir hayvandı. (Türkçe “Sığın Geyik” ya da “Sıgun Geyik” olarak bilinir.). Şamanlar gökyüzü yolculuklarında geyik (Hristiyanlık mitinde Santa Claus ve geyik!) ve dağ tekesi benzeri boynuzlu hayvanlar kullanır. Boynuzlarının her yıl dökülüp yeniden çıkması yeniden doğuş ile ilişkilendirilir ve bu yüzden sonsuz hayatı sembolize eder. Mesela Frigya hayat ağacı yanında iki keçi betimlenmiş. Bu iki keçi, keçi ve teke,dişi ve erkek.Hayat ağacının meyvelerinden yiyorlar… Tıpkı Adem ve Havva, bilgi ağacından meyve yedikleri gibi.

Hem “yersel” hem de “göksel” sıfatları olan bu kutsal hayvan üzerine işlenmiş Yin ve Yang benzeri motif, onun ölümsüz “Evrenselliği” yani “Kozmik” niteliği ile alakalı. Evrenciliği ve tüm kainatı ifade eden Tanrısal bir semboldür. Türklerin Kağanlık tamgası olan Dağ Tekesi İkonografi üzerine, Yaruk Kararıg ilkesinin işlenmiş olması bu açıdan çok anlamlıdır. Altay Türklerine ait mitolojide “İnsanlar türediği zaman, Umay Ana ile birlikte, iki kayın ağacı da yere inmiştir. “ denir.

Türk mitolojisinde büyük önem taşıyan ve gökyüzünden indiği söylenen, Kayın Ağacı, Hayat Ağacı ile özdeşleştirilir. İki ağaç olarak vurgulanması Uygur türeyiş mitlerini çağrıştırır. Uygurların atası sayılan beş çocuğun anası ve atası bu iki ağaçtır. Ağaçtan türeme, mitlerde çok geçen bir motiftir. Ağaç Ana Tanrıça arketipinin görünümlerindendir ve dişil bir semboldür.

Kararıg ilkesinin en üst noktası; yer-suların dibinde, tağdın (dağ yönü) denen kuzey yönünde, gece ve kış mevsiminde, su unsurunda, kara renkte, çift sayılarda, dişilik kavramında kendini gösteriyordu. Kararıg ilkesinin astrolojik simgeleri, ay ve Türkçede karayılan, Çincede kaplumbağa ve yılan adını taşıyan takımyıldızıdır. Aruk ilkesinin astrolojik simgeleri, güneş ve Türkçe Kızıl Sagızgan (Saksağan), Çince Kızıl Kuş denen takımyıldızıdır. Gök ibadeti bu gibi simgelerle yapılırdı.


Türk ve Çin mitolojilerindeki ejder ya da yılan, olumsuzu/düşmanı simgeleyen bir varlık değil, tam aksine, toprak ananın, üretimin, bereketin, ölümün ve yeniden dirilişin (hem öldüren hem sağaltan), yani evrensel sonsuz döngünün (evrilme) simgesidir. Bilindiği gibi, ejderin ya da yılanın döngüsel sonsuzluğu ifade eden özelliği, yılanın yılda bir deri değiştirip kendini yenilemesiyle somutlaştırılır; ölürken aynı zamanda dirildiği, yeniden doğduğu anlatılmak istenir.
Böylece yılan, ejder (evren), Yaruk-kararıg (kararuk) (aydınlık-karanlık) ikili bütünlüğünün birbirine dönüştüğü sonsuz döngüselliğin simgesel varlıkları oluyor.


Türk mitolojisi ve kültürünün temel simgesel motiflerinden olan Hayat Ağacı’nın koruyucusu ve tamamlayıcısı, birbirine dolanmış (yang-ying karşıtlığı ve özdeşliği) çift başlı ejder-ha (evren) ya da yılandır. Bunun diğer versiyonları, Hayat Ağacı’nın iki yanında yer alan çifte boğa -daha doğrusu boğa ve inek- ile Selçuklu, Osmanlı ve genellikle bütün Türk süsleme ve armalarında, halılarda yer alan Çift başlı ejder ve kartal motifleridir. Kartal’ın yerini, daha efsanevi bir kuş olan, bazı yorumlara göre, genellikle kuş donunda gözüken Umay’ın bir görüntüsü olarak Sungur kuşu almaktadır. Hemen belirtelim; çift başların biri dişi biri erkektir; böylece dişi ve erkek, birbirini tamamlayan karşıtlar olarak evrensel bütünlüğü simgeler.


Tıbbın simgesi, birbirine sarmalanmış çift başlı yılandır. Çünkü, yılan (ejder), ikili özelliğiyle ölümün ve yeniden doğumun, dolayısıyla evrensel bütünselliğin, sonsuz yaşam döngüsünün simgesidir. Bu anlamda, solucandan Gök Ejderine kadar değişiklikler gösteren ejder/yılan, Yer Ana kültüne bağlı en eski inançlardaki doğum-ölüm-yeniden doğum

Türkler sadece gök kürenin Kutup yıldızı etrafında döndüğüne değil, aynı zamanda yuvarlak kavramına karşılık gelebilecek, yıldızları taşıyan bir tekerleğin, “gök çarkı”nın döndüğüne de inanıyorlardı. Kutadgu Bilig’te, gök çarkının dönüşünün evren’in (ejderin) sarılma hareketiyle (evrilmek) meydana geldiği belirtilir.

Yılan çeşitli sanat eserlerinde kuvveti. ölümsüzlüğü ve dünyanın yaradılışını sembolize eden önemli bir motif olarak görülür. Anadolu dokumalarında yılan motifi zigzag (meander), bulut ve ejder şeklinde yorumlanmıştır.

YILAN :Yılan ilk çağlardan beri Anadolu’da kutsal bir varlık sayılır; ona karşı korku ile karışık bir saygı beslenir. Hekimliğin sembolü olan çift başlı yılan zehir/panzehir birliğini tanımlar. Alevi toplumlarda kutsal sayılan sopa, yılanla özdeştir.
EJDER : Genelde aslan penceli, kuyruğu yılanı anımsatan kanatlı bir hayvan olarak olarak stilize edilen ve büyük bir yılan olarak kabul edilen ejder, hazinelerin ve gizli şeylerin bekçisidir. Ejder hava ve suların hakimidir. Ejder ile Zümrütü Anka’nın kavgası bereketli yağmurlar getirir.

Ejder Anadolu uygarlıklarında bulut olarak resmedilir. Selçuklu kervansarayları ve çeşmelerinde ejder ebedi hayat, sonsuzluk ve mutluluk sembolü olmuştur.

İslam öncesinde Türklerde bereket, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilen bu efsanevi yaratık, İslamiyetle birlikte Batı Asya ve Akdeniz kültürleriyle ilişkiye geçildiğinde, sözkonusu olumlu özelliklerini yitirmiş, daha çok kötülüğün simge olmuştur.

Türklerde İslamiyetin kabul edilmesiyle birlikte mitolojik tarih yeniden biçimlendirilmekte ve keza Araplarda ve İran’da, kahramanlığın ölçütü ejderhayı öldürmek haline gelmektedir. Diyebiliriz ki, Akdeniz merkezli, Yunan, Roma Bizans, İbrani-Arap, İran uygarlıklarının mitolojilerinde, daha sonra İslam tarihi ve kültüründe ejderhanın baş düşman olmasının, ona “barbar” Türkler için kullanılan “Yecüc-mecüc” deyiminin eklenmesinin altında göksel bir antik korku temeli yatıyordu.

Ok Şamanlıkta sihirli uçuşun da simgesidir. Kutadgu Bilig de Güneş Kalkana ışıkları kargıya benzetilir. Kün-Ay ile Ok-Yay benzer işaretlerdir. Yay Ay ile ilişkilendirilir. Ok-Yay Türklerin Yin-Yang işareti olarak da yorumlanabilir.

Tengri okunan işaret daire içindeki artı işaretidir ve artının ortasındaki kesişme noktası kutup yıldızını sembolize eder. Türklerin Tanrı tamgasıdır ve kayaların üzerinde sıkça görülür. En arkaik Tanrı simgesi budur. Jung’a göre; “anima”, (tanrıça) ve “animus”, (tanrı) arketiplerinin göksel karşılıkları, eril ve dişil nitelik verilen gezegenlerdir. Jung’un İsviçre Alp dağlarında yani Heidi Animasyon yıldızı ile aynı yerde büyümüş olması aklıma birden ‘Hollywood’ ‘Anime’ sektörünü aklıma getirdi. Anima (Tanriça-dişi) -Anime-Animasyon.
Jung öğretisinde bilinçaltının antropomorfik arketipleridir. erkek bilinçaltındaki feminen içsel kişilik anima olarak; kadındaki maskulen içsel kişilik de animus olarak tanımlanmıştır. kişi, kendi cinsiyetine özgü vasıflarını korumak için gündelik hayatta bu içsel kimliğini gizler fakat derinlerde yaşayan karşıt cinse özgü kimlik rüyalarda hortlar. jung’a göre; kişinin sosyal kimliği ve iç kimliğini dengede tutması yani özündeki anima veya animusu öldürmeyip yahut yüzeye vuracak kadar beslemeyip dizginleyebilmesi de mühimdir. örneğin içindeki animasıyla bağlantısı kopmuş kaba/maganda erkekler veya tersi örnekle animusundan uzaklaşmış pembe bulutlarda yaşayan aşırı duygusal kadınlar vb. gibi… ruh eşi denen şeyin içimizde gizli olduğunu, tamlayıcının bilinçaltımızda saklı olduğunu bile çıkarabiliriz tüm bu öğretiden Jung’un insan ruhunun derinliklerini inceleyen yapıtlarının,Hermetik özellikler taşıdığı kabul edilmektedir. Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Joseph Campbell, dünya döngüsünü şöyle anlatmış;

“Gece Göğünün Altın Taçlı Kraliçesi, Tanrıların Dansçı Köle Kızı, Sabah Yıldızı Olarak Sonsuza Kadar Bakire, Akşam Yıldızı Olarak Kutsal Fahişe, Ve Güneşin Yalımıyla Cehennem Cadısıdır O….”

Venüs, sabah yıldızı olarak doğduğunda savaşı, akşam yıldızı olarak doğduğunda aşk ve sevgiyi temsil eder. Hem Eril-Savaşçı hem de Dişil-Aşk Tanrıçasıdır. Türk anlatılarında Tan Yıldızı yada Tan Çolpanı olarak geçer. Ayrıca Kanlı Yıldız olarak bilinir. Tan vakti doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı Alp olarak görülür.


Cinsiyet arketipi, kadın ve erkekte doğdukları andan ölümlerine dek karşı cinse ait bir şeylerin bedensel ve ruhsal olarak bulunmasıdır. jung`un arketiplerinde yerini bulan bir olgudur. kadında erkeğe ait bulunan animus, erkekte kadına ait bulunan ise animadır.

Zühre (Venüs), yeniden doğuşu simgeler!

Carl jung’a göre eş seçimi ve ilişkileri yürütmede belirleyici olan arketip anima ve animus’tur.

Jung’un; Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır.Sözü de Kadınlar Venüsten,Erkekler Marstan sözüne bir atıf sanırım.

Tanrı, Adem ile Havva’yı, düşünmek istemediklerini düşünmek zorunda bırakacak biçimde yaratmıştır.

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

Jung;Ruhun başka hiçbir şeye indirgenemeyecek kadar kendine özgü bir doğası vardır.

Umay Ana’nın göksel karşılığı Ay ve Venüs’tür.Madem Umay Ana’dan açıldı konu devam edelim Türk Mitolojisine; Umay, çocukları ve hayvan yavrularını koruyan bir tanrıçadır. Arkeologların Altaylarda buldukları seramik ürünler üzerindeki resimlerde Umay ana üç boynuzlu olarak betimlenir Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona “Umay beg” gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi. Bazı topluluklarda da Umay ölüm meleğidir. Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna,hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Yani hayatı ve ölümü yönetiyordu. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.


Venüs, sabah yıldızı iken savaşı, akşam yıldızı iken sevgiyi temsil etmektedir. Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir. Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar. Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını 360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde birbirleriyle yüz ellilik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız ortaya çıkar.Orta Asya’da bazı arkeolojik buluntulardan anlaşıldığına göre Umay ana motifi, beyaz saçlı ve beyaz giyimli olarak, insan biçimci bir görünüm sergilemektedir.Kuş kılığında kanatlı bir kadın görüntüsü de vermektedir.Altay Türkleri onu göklerden inen gümüş saçlı, güzel yüzlü bir kadın olarak düşünmüşlerdir.eş köşeli yıldız, özel gizemli sembolü olarak 5 elementin birleşim ve uyumunu sembolize eder. Ateş- İrade, Hava -Zeka, Su =Duygu, Toprak= madde alemi ve Esir, Ether ise, ruhun özelliği olarak plazma enerjisi. Bu yıldız baş aşağı gelemez.O zaman Ruh en yukarıdan en aşağı hale gelir.Türklerde ruh hep yukarıda sembolize edilir.


Altay Türkleri mitolojisinde “İnsanlar türediği zaman, Umay Anamızla birlikte, iki kayın ağacı da yere inmiştir. “ denmiştir. Türk mitolojisinde büyük önem taşıyan ve gökyüzünden indiği söylenen, Kayın Ağacı, Hayat Ağacı ile özdeşleştirilir. İki ağaç olarak vurgulanması Uygur türeyiş mitlerini çağrıştırır. Uygurların atası sayılan beş çocuğun anası ve atası bu iki ağaçtır. Ağaçtan türeme, mitlerde çok geçen bir motiftir. Ağaç Ana Tanrıça görünümlerindendir ve dişil bir semboldür.(By Nuray Bilgili)

Ara Not;

(Pisagor evreni matematikle açıklarken, harfler ve sayılar arasındaki bağlantıyı açıklamak için kurduğu sisteme de ‘Kalde Alfabesi’ adını vermiştir.

41 sayısına hem de 4 + 1 = 5 sayısına bakmamız gereklidir.
Pisagor matematikçiden ziyade felsefecidir.
5 sayısı insanı işaret eder.)

Ağaçlar ruhların gelip gittiği kozmik bir yol olarak görülür. Türk ikonografisinde Hayat Ağacı, Hayat Suyu ve Ruh Kuşları daima birlikte tasvir edilir. Umay ana yeryüzüne kanatlı bir kuş kılığında iner. Bu kuşa Hüma Kuşu adı verilir ve Ruh Kuşları ile de bağlantılıdır. Hüma Kuşu “Devlet Kuşu” olarak da bilinir.( By Nuray Bilgili)

Puura adı verilen ve mitolojik bir geyik olan hayvanda üç boynuzludur. Geyikler Türk mitlerinde dişil olarak düşünülür ve Tanrıçanın kılığına girdiği “Avatar” hayvanıdır. Göktürk mitlerinde bir Göktürk kağanının dişi geyik kılığına giren bir tanrıça ile aşk yaşadığı anlatılır.(-By Nuray Bilgili)


Altay Şamanlarının davulları üzerine çizdikleri Puura adı verilen üç boynuzlu geyikler.(By Nuray Bilgili)

Puura adı verilen bu kutsal geyikler şamanların tanrısal yolculuklarında kullandıkları göksel bineklerdir.( By Nuray Bilgili)

Suriye’de bulunmuş Türk dönemine ait seramik tabak. 12.yy. Türk mitlerinde Puura olarak adı geçen ve üç boynuzlu olarak tasvir edilen mitolojik geyik. Tanrıça Umay ana ile de bağlantılı dişi geyik. Ana Tanrıça arketipinin hayvan sembollerindendir.


Uygur Türk kozmoloji düşüncesinde, batı yönü dişil gezegenler Ay ve Venüs ile ilişkilendirilir. Geyik ve At Batı yönüne yerleştirilir. Türkçede Kelen-Geyik adı verilen geyik, bazen tek boynuzlu At olarak düşünülür. Türkçe Sığın ya da Sıgun Geyik adı verilen geyiklerde bu mitolojik varlıklarla bağlantılıdır. (By Nuray Bilgili)

Nuray Bilgili-Elinde tuttuğu kasenin içinde Hayat Suyu ya da Can Suyu düşüncesi ile bağlantılı süt vardır. Tanrıça Umay Hayat Ağacından yeryüzüne iner ve Süt Ak Göl’den getirdiği sütü yeni doğan bebeğin ağzına damlatılır. Umay bu şeklide bebeklere ruh ve can verir. Umay, kadın ve çocuklarla ilgili bir tanrıçadır ve çocukları, kadınları, hayvan yavrularını korur. Umay Ana ve Hüma kuşu ile bağlantılı kadeh ikonografisi Selçuklu ve Memluklu eserlerinde de devam etmiştir.-Nuray Bilgili-


NURAY BİLGİLİ- Arkaik dönemde, gezegenler ile Tanrı ve Tanrıçalar arasında ilişki kurulurken, burçlar ile yersel kahramanlar denkleştirilmiştir. Jung’a göre; “anima”, (tanrıça) ve “animus”, (tanrı) arketiplerinin göksel karşılıkları, eril ve dişil nitelik verilen gezegenlerdir. Bu bağlamda Umay Ana’nın göksel karşılığı Ay ve Venüs’tür.

Türk mitlerinde, Umay anaya, savaşa giden yiğitler, savaşta başarı kazanmak için dua ederler ve ona “Umay beg” gibi eril bir nitelik vererek seslenirlerdi.

Sümer mitlerinde de Venüs ile özdeşleştirilen İnanna, hem aşk hem de savaş tanrıçasıydı. Ne kadar güçlü olduğunu belirtmek için de hermafrodit (eril-dişil) olduğu söyleniyordu.

Venüs, sabah yıldızı olarak doğduğunda savaşı, akşam yıldızı olarak doğduğunda aşk ve sevgiyi temsil eder. Hem Eril-Savaşçı hem de Dişil-Aşk Tanrıçasıdır. Türk anlatılarında Tan Yıldızı yada Tan Çolpanı olarak geçer. Ayrıca Kanlı Yıldız olarak bilinir. Tan vakti doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı Alp olarak görülür.

Doğmayaydın Kanlı Yıldız-Kervan Kıran Yıldızı sözleri ile uğruna Türküler “Yakılan” yıldız, Venüstür. Venüs Türklerde Alp Yıldızı olarak bilinir. Akşam Yıldızı olarak doğduğunda dünyaya Aşk ve Sevgi, fakat Sabah Yıldızı olarak doğduğunda kılıcı ile tüm yıldızları öldüren savaşçı olarak görülür. Felaket ve Savaş getirir. Türkülerimizde “Kervan Kıran Yıldızı” ya da “Kanlı Yıldız” olarak ismi geçer. Sabah Yıldızı olarak doğduğunda güçlü kuvvetli anlamında ERKLİG adını da alır, fakat savaşçı ve kötücüldür.

Türklerde, Venüs’ün diğer adı güçlü kuvvetli savaşçı anlamına gelen Erklig’dir ve Alplik simgesidir. Bu nedenle Alp’lar savaşa gitmeden önce Umay ananın koruyucu gücüne ihtiyaç duyarlar. Savaşa gitmeden önce zafer için ona dua ederler. Ayrıca Erklig gibi ölüm ve ötesi ile de alakası vardır.

Tanrıça Umay hem doğum hem de ölüm ile ilişkilendirilir. Göktürk döneminde yapılan kaya resimlerinde, Alp’ların Tanrıça Umay’ın makamında Ant Kadehi ile hayat suyu (şarap-rakı) içtikleri görülür. Bazı Türk topluluklarında ölüm meleği olarak görülür ve defin töreninden sonra Umay anaya rakı saçısı yapılır.


Nuray Bilgili-Göktürkler döneminde yapılmış bir petroglif. Savaşa giden Alp’lar atlarından inerek diz çökmüşler. Tanrıça Umay bağdaş kurup oturmuş ve üç dilimli tacı ile tasvir edilmiş.

Nuray Bilgili-Alp’lar Umay’a savaşta başarı kazanmak için dua ederler. Hazar Türklerine ait bir gümüşl tabak üzerinde ellerinde kılıç ve başlarında üç dilimli tacı olan savaşçılar tasvir edilmiş. 8-9.yy. Ana Tanrıça arketipinin göksel karşılığı olan Venüs, Türk mitolojisinde sabah yıldızı olarak doğduğunda, diğer yıldızları kılıcı ile öldüren bir savaşçı olarak düşünülür. Bu tabakta Umay Ana’nın eril ve savaşçı kimliği betimlenmiş. Tanrı(ça) Umay ananın üç dilimli tacı “Üç Ok” olarak da yorumlanır.

Libasyon ya da Saçı Ritüeli, arkaik kültürlerde Tanrı ya da Tanrıça şerefine içki içilmesi ve bu içkinin yere dökülmesi törenine verilen addır. Türk kültüründe de Hayat Suyu düşüncesi ile bağlantılı, süt, rakı, kımız, şarap gibi sıvılar saçı olarak kullanılmıştır.

NURAY BİLGİLİ-Bir Alp heykeli ve üzerinde tasvir edilmiş, Göktürk dönemine ait bir petroglif. Tanrıça Umay ana ile içki içen uzun örgülü saçlı Alp. Umay ananın makamı bir Otağ şeklinde düşünülmüş..

Venüs, kamların davulları üzerinde, ak bir ata binen ve elinde yıldız tutan bir binici olarak tasvir edilmiştir. Türk mantık ve kozmoloji düşüncesinde Aklık Tanrıçalara verilen bir renk sembolizmidir. Venüs ve Ay Batı yönüne yerleştirilir ve Ak renk ile sembolize edilir. Ayrıca Venüs yeryüzündeki atların sahibi olarak da görülür. Geceleri dünyaya inerek doğumları başlattığı söylenir. Bazen de atlara biner ve onları terletir. Bu ifade Venüs’ün yani Türk ana tanrıça arketipi olan Umay ananın, olumsuz tarafı olan Alkarısı ile de benzeşir.

Venüs “Çoban Yıldızı” olarak da bilinir. Çoban Orion takımyıldızıdır. Tüm diğer dünya mitlerinde ana tanrıça Venüs, avcı çoban tanrı Orion ile ilişkilendirilir. (Osiris-İsis, İnanna-Dumuzi). Türk söylencelerinde de Venüs’ün bir çobanı bir de köpeği olduğu söylenir. Köpek figürü de çok önemlidir ve Orionun hemen yanındaki Büyük Köpek Takımyıldızı ve Sirius ile özdeşleştirilir.

Türk Selçuklu parası. 12.yy. Venüs-beş uçlu yıldız tutan bir binici tasvir edilmiş.


NURAY BİLGİLİ-Beş uçlu yıldız işareti Venüs’ün sembolüdür. Venüs her sekiz yılda bir beş kez güneşle kavuşum yapar. Sekiz yıllık sürede Venüs’ün yaptığı bu beş kavuşum noktasını 360 derecelik bir daire üzerinde işaretleyip karşılıklı olarak birleştirdiğimizde, birbirleriyle yüz elli derecelik açılar yaptığını görürüz ve karşımıza beş köşeli yıldız, yani pentagram çıkar.


Türkler Venüs‘e “8 Yıldız” da der. Bunun nedeni Venüsün güneş ile kavuşum yaptığı ve döngüsünü tamamladığı sürenin 8 yıl olmasıdır. Aslında kadim mitolojilerde Güneş ile kavuşan Venüs kötücül bir cadı olarak görülür. Kısacası Venüsün döngüleri onu Aşk Tanrıçası, Savaşçı ya da Cadı’ya dönüştürür.


Uygur Türkleri Venüs’ü Ak Pars Takımyıldızının yönü olan Batı’ya yerleştirir. Pars kuyruğunu savaşlarda Tuğ olarak kullanırlar. Bu ritüel Venüs’ün Alp savaşçı kimliğini gösterir. Uygurlarda da Venüs’ün göksel durumu uğurlu sayılır. Fakat yer altındaki hareketi onu kötü bir ruha dönüştürür.


NURAY BİLGİLİ-Türk mitlerinde, Ana Tanrıça arketipinin olumsuz türevlerinden biri Umacı ya da Alkarısı karakteridir. Jung’a göre Ana Tanrıça imgesinin zıt özellikleri bilinçdışında ayrışır. Venüs’ün güneş önünden geçişleri onu cadı karakterine sokar. Kolektif bilinçaltı, Venüs’ün güneş ile kavuşumunu, cadı karakteri ile ilişkilendirmiştir.

Tanrıça Umay’ın Hint Tanrıçası Uma ve May yani Mayıs Tanrıçası kavramıyla da alakası vardır. Latince Mayıs Maius demektir ve Roma Tanrıçası Maia’nın ismi buradan gelir. Bunlar mevsim döngüleri ile ilişkilendirilen Bahar Tanrıçalarıdır. Nitekim Teleutlar Umay’a May Ana-Ene der. May anayı gümüş saçlı bir kadın olarak betimlerler. May Ene bir ok yaya sahiptir ve çocukları kötü ruhlardan korur.

Umay için Kaşgarlı Mahmut eserinde doğumdan sonra çıkan son yani plasenta olduğunu belirtmektedir. Kaşgari “Umayka Tapınsa Oğul Bolur” yani “Umay’a tapınırsan Oğlun Olur” der. Ona göre Umay, kadın doğurduktan sonra çıkan son’dur. (Plesenta). Roux’a gore Plesenta ile ilişkili olması ruhun oradan geldiği inancı ile alakalıdır ve dolayısıyla Türk mitlerindeki ,Umay ananın bebeklere can verdiği söylencesi ile örtüşür.

Kırgızlar “Bu benim elim değil Umay ananın eli” der. Anadolu’da bir işe başlamadan önce “Bu benim elim değil, Fatma anamızın eli” denir. Tanrıçanın eli, arkaik kadim toplumlarda, özellikle şifa amaçlı kullanılan bir semboldür. Elin içinde çoğu zaman “Göz” sembolü de yer alır. Fenike Tanrıçası Tanit’in eli, Venüs’ün eli, Hz. Meryemin eli, Fatıma’nın Eli ve Umay Ananın eli Ana Tanrıça arketipinin türevidir.-NURAY BİLGİLİ-

Günümüzde Hz. Fatıma’nın eli olarak bildiğimiz sembol, Türk Osmanlı ordusunda, Tuğların başına takılan alem olarak kullanılmıştır. Barbaros’un sancağında ve Yeniçeri Ocağının sembollerinde de görülür. Muska gibi koruyucu gücü olduğu düşünülür.

Ata Şamanlar tahtadan yaptıkları el sembolünü, bir sonra gelecek olan Şamana teslim ederler. Türkçe “El Vermek” deyimi de buradan gelir. Anadolu’da Ocaklı adı verilen ve şifa verdiği düşünülen kişiler, şifa güçlerini bir sonraki kuşağa aktarır. Buna “El Vermek” adı verilir. Şifacı Şamanlara “Otacı” adı verilir ve “Şifalı Ot-lar” kadar, elleri ile hastalıkları tedavi ettikleri de düşünülür. El ikonografisini Türk eren ve dervişleri de sembol olarak kullanmıştır. Yalnızca Orta Asyalı bebeklerde görülen sırtlarındaki doğum lekesi, Tanrıça Umay Ananın eli olarak görülür.

Umay Ana’nın isminin geçtiği Tonyukuk anıtı ve anıtın tepesindeki üçgen sembol.

NURAY BİLGİLİ-Neolitik döneme tarihlenen “Ana Tanrıça İdolleri”. Üçgen, Kadın-Anne Arketipi ile bağlantılı bir arketipsel ikonografidir. Günümüzde kullandığımız koruyucu muskalar bu sembolün devamıdır ve Ana Tanrıçanın koruyucu gücünü ifade eder.


NURAY BİLGİLİ-Umay Ana ile ilişkilendirilebilecek bir diğer sembol günümüzde yöresel giysiler ve dokumalar üzerinde görülebilir. Bu sembol ayrıca Türk runik harflerindendir ve “M” sesi verir. Aynı sembol, Fenike tanrıçası olan Tanit’in işaretidir. M.Ö. 2500 yılında taşlar üzerinde görülebilir. Bununla birlikte üçgen semboller de kullanılmıştır.


İlk Müslüman olan Türk Devleti sayılan İdil Bulgar’larına ait bir para üzerinde görülen Türk runik harf. “Em-Am” olarak okunan Ana Tanrıça Tamgası. Mu’min al-Hasan, 970-986.. Ayrıca Göktürkçe Türk runik harfleri ile “Umay” kelimesinde de bu tamga vardır.


Umay ana ile özdeşleştirilebilecek bir başka ikonografi, dört yönü ifade eden dörtgen sembollerdir. Bazen bu dörtgenin ortasında, Yer Tanrıçanın göbeğini ifade eden noktada bulunur. Uygurlarda Yer simgesi dört köşe idi. Neolitik dönem Ana Tanrıça idollerinin göbeğinde bu simgeye sıklıkla rastlanır.

Neolitik dönem doğurganlık Tanrıçaları. Göbeklerindeki sembolizm, bilinçaltında çağlar boyu kuşaktan kuşağa aktarılan, arketipik kültür kodu diyebileceğimiz, üreme ve bereket simgesidir.

Göktürk Yenisey runik harflerinden biri olan, “N” ve “Ş” sesi veren harf, muhtemelen “Aş-Eş” ve “Ana” piktogramı olarak da okunabilir. Yenisey Türk Runik harflerinden ortası noktalı (Göbekli) ve Ana Tanrıçanın simgesel görünümlerinden olan harfler.

Bu sembol Tanrıça Umay ananın boynunda da kolye şeklinde gösterilmiştir.

Tanrıça Umay ananın kolyesi. Dört yön ve dişil kabul edilen yer-toprak simgesi.


NURAY BİLGİLİ-Yakut Türklerine ait, Şamanların göksel yolculuklarında kullandıkları “Sıruk”. Üzerindeki işaret, Ana Tanrıçayı simgeler ve Göktürk Runik harflerindendir.

Umay ana ile ilişkili simgeler ocak, toprak, ağaç, üç dilimli taç ya da boynuzlar, ocak el, kadeh, üçgen, geyik ve süttür. Ana Tanrıçayı sembolize eden ikonografilerdir.

Sembolleri ve Kültür Kodlarını, kabaca, Evrensel Semboller-Kodlar ve Geleneksel Semboller-Kodlar olarak ikiye ayırabiliriz. Evrensel olanlar, “İnsanlığın Ortak Kültür Mirasıdır” ve dünyanın her yerinde karşımıza çıkabilir. Fakat “Geleneksel Kültür Kodları”, kan bağı ve tarihsel bağı olan, aynı kültür ve geleneğe sahip İnsanlarda görülür. Bu geleneksel, mitolojik ve dini semboller, kolektif bilinçaltında kuşaktan kuşağa aktarılır. Bazen bilinçli bazen de bilinçsiz olarak ortaya çıkıverir.


19.yy. Osmanlı yüzük üzerindeki Tanrıça Umay ile ilişkilendirilen Hüma kuşu tasviri. Başında Umay ananın üç dilimli tacı tasvir edilmiş.


NURAY BİLGİLİ-Campbella göre; Mitolojinin resim dilinde, sembol olarak kullanılan “Kadın” imgesi, bilinmesi gerekenin bütününü temsil eder ve Tanrısal özün kendisidir. Kahraman bilmeye gelen kişidir. Tanrıçayla karşılaşma, kahramana “Aşk” ödülü olarak döner. Mitolojilerde, kahramanın “Sevgilisine” olan yolculuğu, epey zorludur. Bu yolculuk esnasında ejderhalar ve yılanlar ile savaşmak ve onları yenmek zorundadır. “Kozmik Erginlenme”; kozmik at, kozmik geyik, kozmik kartal, kozmik ağaç, kozmik direk, kozmik labirent aracılığı ile gerçekleştirilir.

Kayaların üzerine kazınmış olan, Labirent ikonografisi de Ana Tanrıça ile alakalı önemli bir arketipik görüntüdür. Labirent, iç içe geçmiş daireler ve spiral semboller tefekkürün belli aşamasında geçilmesi gereken ve Ana Tanrıçaya giden gizemli yollardır. Şaman Erginlenme ritüellerinde geçilmesi gereken bu zorlu yol, 7 ya da 9 aşamalı olarak kozmik gök katlarının sayısınca çizilir. Pagan erginlenme ritüellerinin en önemli ve en eski görselleridir. Menderes sembolleri de yılanı ve yılanın derisini değiştirmesinden dolayı yeniden doğuşu sembolize eder. Yılan Ay ve sular ile ilişkilendirilir ve Ana Tanrıçanın tezahürlerindendir. Tanrıça Umay Ana’nın üç boynuzlu ya da üç dilimli tacı ile Türk masallarındaki boynuzlu yılan ve taçlı yılan söylenceleri de birbiri ile bağlantılıdır.

Türk şamanizmini yansıtan Labirent, menderes ve dairesel petroglifler, Hakasya Abakan bölgesinde ve Saymalıtaşta görülebilir. Labirent petrogliflerinin etrafında, çoğunlukla kahramana bu yolda yardımcı olan geyik dağ tekesi vs. vardır. Bazen “Kahraman” bunların üzerinde resimlenir.

Kırgızistan Saymalıtaş Labirent İkonografileri. Muhtemelen göksel yolculuk yapan Şamanlar tarafından çizilmiş.

Labirent sembolünün ilk görünümleri, kadın cinsel organı olarak çizilmiş ve zamanla labirent şekline dönüştürülmüştür. Türklere ait labirent sembolleri 7 katmanlıdır. Erginlenme ritüellerinde birey, sembolik olarak çizilen bu mertebeleri aşmak ve Tanrıçaya ulaşmak zorundadır. Öyle ki bu ritüel bize, Türk tasavvuf felsefesinde, “göksel sevgiliye” ulaşmak için kat edilen 7 mertebeyi hatırlatır. Aslında Labirent yolculuğu “İçsel Yolculuktur” ve kötü ruhların içeri girmesini önlemek için düzenlenmiştir. Labirent ve diğer spiral semboller, tefekkürün belli aşamasında aşılması gereken yollardır. Anne rahmine ya da Tanrıçanın içine girmek ile alakalıdır.

Anlaşılıyor ki Türk pagan düşüncesinde, bir merkezi işaret eden bu simge, aslında yeniden doğuşun başlangıç noktasını yani ana Tanrıçayı temsil eder. Ana Tanrıçanın rahmine dönüş, yeniden doğuşun gerçekleşeceği yerdir. Labirent kelimesi Latince Labyrinthos kelimesinden gelir ve “Labia” kadın genital organlarını tanımlamak için de kullanılır. Tanrıça Labrys adı verilen çift ağızlı balta ile de ilişkilendirilir.

Aşılması gereken 7 kapı, 7 eşik ya da 7 engel diğer dünya mitlerinde ve söylencelerinde de karşımıza çıkar. Sümer mitlerinde, göksel arketipi Venüs gezegeni olan Tanrıça İnanna, yeraltı yolculuğunda 7 kapı geçmek ve her geçişinde üzerinde bulunan değerli bir eşyasını vermek zorunda kalır. “Egosunu” aşmak için bu yeraltı yolculuğunu gerçekleştirmiştir. Mitolojik dilde ölüp yeniden doğmuştur.

NURAY BİLGİLİ -Kaynakça

Anohin, A. V. 2006, Altay Şamanlığına Ait Materyaller, Kömen Yayınları, Konya

Eliade, Mircia 1999, Şamanizm, İmge Kitabevi, Ankara


Esin, Emel 2003, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı Yayınevi, İstanbul


İnan, Abdülkadir 2000, Tarihte ve Bugün Şamanizm, T. T. K. Basımevi, Ankara


Jung, Carl Gustav 1997, Analitik Psikoloji, Payel Yayınevi, İstanbul


Ögel, Bahaeddin 2003, Türk Mitolojisi 1, T. T. K. Basımevi, Ankara 2002, Türk Mitolojisi 2, T. T. K.

Think Thank- Labirent veya 7 kapılı iç içe geçmiş bu figürün çok benzeri westworld dizisinde kullanılmıştır. Westworld dizisi felsefesi de bu şekil üzerine kurulmuştur.-Think Tank @Kaburgaadam.


İlk Ana Tanrıça kültleri Venüs adını taşımaktadır. 2 Venüs yıldızı tanrıça özellikleriyle mitolojilerde kendisine yer bulmuştur. Venüs sabah yıldızı olarak savaş tanrıçasını akşam yıldızı olarak da aşk tanrıçasını simgeler. Ana Tanrıça kültleri doğurganlığın yanı sıra yeniden doğumun da sembolü olmuşlardır. İlk ana tanrıça heykelcikleri yeniden doğum gerçekleşsin diye ölen kişilerle birlikte gömülmüşlerdir. Mevcut dünya tasarımı hakkındaki yaygın görüşlerden biri,“Kâinatın bütün tezahürlerini, gök ve yeryüzünün (yer -sub, yer-su) temsil ettiği, birbirine zıt,fakat birbirini tamamlayan iki evrensel nefesten oluşmuş kabul eden sistem”dir ki, bu Türklerin en eski ve öz kozmolojisi olarak görülür. “Evrenselci Dikotomi” şeklinde adlandırılan bu ikili sistem, İran dinlerindeki birbirine düşman iki ilke üzerine kurulu “ikici”(düalist) görüşten ‘tamamen’ farklıdır. Mesela eski Çular, göçebe kökenli olmaları nedeniyle, kâinatı silindir gövdeli ve kubbeli bir otağaya da üstünde otağ veya semsiye bulunan iki tekerlekli bir arabaya benzetmişlerdi.

Arabanın iki tekerleği ise güneş ve ayı temsil ediyordu.

Dört yön ve merkezdeki dağlar göksel kubbeyi taşımaktaydı. Gök kubbe, Kutup yıldızı (gök tanrısının sarayı) merkezde, dördü dört yönde ve diğer dördü ara yönlerde olmak üzere dokuz saraya bölünmüş sayılmaktaydı.

İnsanın kendisinin tanımladığı üç katmanlı evren tasarımında “tengri, gök, gökyüzü, mavi gök, yukarı dünya” vb. şekillerde adlandırılan ve “yaratıcı, koruyucu ruhların ve tanrıların bulunduğu âlem” olarak algılanan en üstteki katman aynı zamanda onu tasarlayan insan için,gerekli ideal donanımların edinilebileceği birincil kaynaktır.


Yer ve yeraltını kötülüklerden temizleyen, yurduna huzur ve güven getiren Kögüdey-Mergen, “ben gökyüzüne çıkacağım, aşağıdan bakınca yukarıda görünen bir yıldız olacağım” diyerek, eşiyle birlikte mavi gökyüzünün derinliklerinde bir yıldız olup uçar. Toplumun sıradan üyeleri için kozmolojik bir düşünce olarak kalan bu şey, esasen şamanlar gibi kahramanlar için de mistik bir güzergâh olur. Çünkü, üç kozmik düzey arasındaki “gerçek iletişim ve ulaşım ancak şaman, kahraman” vb. üstün nitelikli insanların güç ve yetileri arasındadır. Bu anlamda kahramanın “göğe yükselişi”, Altay Türkleri arasında yaygın olan“ölümden geçmeksizin göğe ve dolayısıyla ölümsüz geleceğe erişebildikleri” düşüncesinin,yani kozmik yolculuğun bir yansımasıdır Diğer yandan bu düşünce, “iyi insanların cennete gideceği” düşüncesinin Altay Türkleri arasındaki simgesel ifadesidir. Çünkü onlara göre,“cennet/uçmak”, gökyüzünün üçüncü katında bulunan, iyi ruhların, meleklerin, bolluk ve bereketin dolu olduğu mekândır. Gökyüzündeki her yıldız, yeryüzünde iyi şeyler yapanların görüntüsüdür.


“Kutsal Gökyüzü”ne ilişkin bilgi ve tecrübenin simgesi olarak da düşünülen “Gök” yada “Ak-boz” renk, kahramanların ve yardımcı unsurların tasvirlerinde sıkça görülür.Kahramanlar, “göğün yıldız batırı”, “gök yeleli erkek böri” şeklinde vasıflandırılır.

Farklı kültürel bağlamlarda “boz renkli kurt, ak sakallı koca, ak boz atlı Hızır, Ak-boz at ya da Kırat” şeklinde günümüz anlatmalarına kadar devam ede gelen “Kutsal Gök”tasarımının bir yansımasıdır.

“Dünya ağacı”nın üzerinde bulunan ve koruyucu işlevi bulunan “Kartal”ın, kahramana“sen ve ben gökyüzündeki altı takım yıldızı gibi birlikte ilerledik” demesi.

"Türk Kağanları," "Tanrının elçisi" idiler. (Mete)’ nin unvan ı da"Tengri’nin oğlu" idi."Türkler başlangıçta Tanrı sözünü" yalnızca yaratan Tanrı için kullanırlardı.

Kutsallığın ve kutsal olanların mekânı olma yanında, evrensel yasa ve düzenin ideal şekli ve kaynağı olarak algılanan, evrenin yaratılışında “merkez” konumda olan “Yukarı Dünya-Gök”, destanlarda genellikle, “uçsuz bucaksız, ulaşılamayan derinliklere sahip, fakat, yeryüzündeki gibi dağları, denizleri, ırmakları, ağaçları olan ve idarî mekanizması, toplumlara benzer şekilde hiyerarşik ama ideal bir düzen içinde işleyen” makro kozmik yapıda tasvir edilmektedir. O anlayış ve algılayışla destan kahramanı, ilâhî göğün yasa ve düzenini, kendine, çevresine ve yeryüzüne de yerleştirmeyi amaç edinir ve bu yolda mücadele eder.

Gök kubbeyi bir çadır gibi düşünen Batı Türkleri’ne göre gök "yedi kat"ı, Doğu Türkleri ise 9 kat tanıyorlardı .Altay Türklerinde 12, 16, 17 katlı gökler katıda ileri sürülmüştür. 9 kat veya 7. kat Tanrı katıydı. Din görevlisi Kam ( Şaman) 5. kata kadar çıkabilirdi. "Göğün" kapı bekçileri" çift başlı kartallardı.

Türkler uzay ile göğü birbirinden ayırmışlardır. "Uçsuz ve bucaksız gök kubbesinin altında, dünya ile ilgili bir de gök boşluğu vardı .

Eski Türkler, dünyaya değen bu boşluğa,daha doğrusu "Hava" ya "Kalır veya "Kalık" derlerdi. Türkler, Gök Kubbesi ile ayrılmış olan bu göğü, Uzaydan ayrı bir varlık olarak görüyorlardı. Onlara göre gök kubbesi, daha çok Dünya ve yer ile ilgili idi. Mitoloji bilimlerinde, “Uzay ile Dünyanın tümüne Cosmos adı verilir”. Bilim adamlarına göre,“Dünya, Micro –Cosmos”, yani “Küçük Âlem” dir. Yıldızların dolaştıkları gökler ile sonsuz Uzay ise, “Macro-Cosmos”, yani “Büyük Âlem” dir. Türkler, genel olarak Gök Kubbesini,Dünya, yani Micro-Cosmos’la ilgili tutmuşlardı. Gök kubbenin, Allun (veya Temür)-kazguk etrafında yıllık dolanımının yanında,ayrıca bir de yıldızları taşıyan gök çarkının döndüğü varsayılıyordu.
Bu kavramın çok eski olduğu, Baykal Gölü’nde bir adada bulunan ve üzerinde yıldız adlarının yazılı olduğu ve VII.-IX. yüzyıllara tarihlendirilen bir hadırık eğirçefc’ten (çıkrık) anlaşılmaktadır.

Türkler sonsuzluğa, Kökkr (Gökler) diyorlardı,dönüşe de Eski Türkler, durmadan dönen bu gök kubbesine “Gök Çıkrığı” diyorlardı.

Eski Türkçede“Çığrı” sözü, değirmen, su dolabı gibi, aletlerin çarkları için kullanılan bir deyimdi. İp eğirmek için kullanılan çıkrıklarla, ip makaraları da bu adla anılırlardı. Bugünkü Türkçemizde kullandığımız“Çıkrık” sözü de, çığrı’nın bir küçültme eki ile türemesinden başka, bir şey değildir.

Gök kubbenin ve gök çarkının yıllık ve günlük dolanımından, güneşle bazı göksel cisimlerin, dünyanın merkezi etrafındaki yıllık ve günlük, ayın ise günlük ve aylık birer hareket içinde döndükleri düşüncesi sonucuna varılmaktaydı. Bunlardan güneş ve ay, birbirinin zıddı sayılıyordu.

12 hayvanlı takvimin icadını Türklere atfedenler ise on iki hayvan adının eski Çin metinlerinde bulunmadığını ve ilk olarak bir Türk tarafından söylendiğinin Çin’de kaydedilmiş bulunduğunu hatırlatmaktadırlar. Çin’de sonraları meydana gelen gelişmelerle takvim sistematik bir şekilde ve yeni unsurları da içine alarak Uygur Türklerine kısmen Çinlileşmiş olarak yansıyacaktı.

Evren tasarımlarındaki “Yeraltı” dünyası, üçlü tasarımın en alt katmanıdır ve gök dünyanın aksine, kötü ruh ve tanrıların mekânıdır. Yedi, dokuz gibi farklı katlardan oluşur ve bu katlarda şeytanlar, devler, korkunç yaratıklarla birlikte yeraltının hakimi/kağanı bulunur. Yaratılış ve oluşum efsanelerine göre, esasen karanlık yeraltının hakimi “Erlik” de önceleri, “Gök dünya”nın yaratıcı ve koruyucu diğer güçleriyle (Ülgen vb.) birlikte “yukarı âlem”de bulunmaktadır. Fakat kıskançlığı, bencilliği, hilekârlığı gibi nefsî tutum ve davranışları sebebiyle, “Gök âlem”in yasa ve düzenine uymadığı için cezalandırılır ve yerin yedi kat altın ayani “tamu”ya, “cehennem”e gönderilir.

Orada kendi yasa ve düzenini kurar ve “Gök âlem”in “kutsalları ile bir üstünlük mücadelesine girişir, insan başta olmak üzere nesnel âlemdeki varlıkları ideal yasa ve düzenden saptırmaya, kendi himayesine almaya çalışır.Öte yandan, evren tasarımlarında “yerin altında bizimkine tıpatıp benzeyen fakat tersine dönmüş bir dünya”nın olduğu, oraya, “yer altı bölgelerinde yaşayanların havalandırma için bıraktıkları delikten geçerek ulaşıldığı” anlayışının varlığı çeşitli kaynaklarca ifade edilir.

Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların, “ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan“tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır.

Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Yer altı dünyasının kağanı “Kara-Kula”, bu dünyanın asıl hâkimi “Erlik”in kızıyla evlidir ve “yedi kat yer altı”ndan gelerek, yeryüzünü ele geçirir, halka zulmeder. “Kara-Kula’nın nefesi, dikili ağaçları kırar, dağları dondurur, yeryüzünde sap-kök bırakmaz.” Bu,yeryüzündeki insan ve diğer canlıların varlığını sürdürmesi için gerekli tabii düzenin bozulması, felakete maruz kalmasının açık bir ifadesidir ve kaynağı yeraltının karanlık güçleridir. Tasarıma ilişkin daha genel bir ifadeyle, “Karanlık Yeraltı”, “Kutsal Gök”e vehim sayesinde bulunanlara karşı bir tehdit unsuru ve kaynağıdır. Yeraltı dünyası aşağıya doğru“yedi kat”tan meydana gelmiştir ve her katta o dünyayı koruyan “yetmiş kara köpek, doksan kara boğa, kara dağ” vb. engeller vardır. En altta ise “yeri ayakta tutan, zehir sarısı deniz” bulunur. Kögüdey-Mergen’in attığı ok, “yedi kara kurdun koltuğundan geçer, yedi kara dağı deler, yerin yedi tabakasından geçerek zehir sarısı denize düşüp, onu kaynatır.” En alttaki zehir sarısı denizin bir ucu, yeryüzünde “Toybodım” ırmağına bağlanmaktadır. Diğer taraftan,“göğün direği” olan “kutsal kavak ağacı”nın alt ucu da yer altındadır ve orada yaşayan“Aybıstan”ın at bağladığı direktir. Buna benzer tasvirler, tasarımdaki yer altının bir yönden yeryüzüne bağlandığını, dolaylı olarak da “merkez gökyüzü” ile bütünleştiğini göstermektedir.

Gök kubbenin Ahun (veya Temür)-kazguk etrafındaki paralelin paylaştırılması dünyanın merkezi olduğu kabul edilen ve biri ortada, dördü eksenlerde ve dördü köşelerde olmak üzere dokuz vilayetten oluştuğu.
Türkler yere, yalnızca "kara"demekle de yetinebiliyorlardı.

Dolayısıyla yer altı, yeryüzünde idealize edilen hayat tarzına ilişkin olumlu faaliyetlerde bulunmayanların, yani sıradan varlıkların,“ölüm” sonrasında gideceklerine inanılan “tamu”nun (cehennem) veya insan başta olmak
üzere yeryüzündeki varlıklara zararı dokunacak karanlık güçlerin sembolik mekanı durumundadır.

Yer altı insan ötesi bir boyuttur; ruhların, ölülerin âlemidir ve bu âleme karanlık güçler hakimdir. Tasarıma göre bunlar,evrenin en temel varoluş unsurlarıdır, onlardan biri olmazsa ideal düzen bozulur. Bunu ancak göğe ilişkin “ilâhî irade” gerçekleştirebilir. Ayrıca, kahramanın yer altında yaptığı yolculuk boyunca karşılaştığı engelleri aşmasında yardımcı olan “birbirine eş yedi bahadır” vardır ki, bunların her biri ayrı bir üstün özelliğe sahiptir ve kahramanı zor durumlardan kurtarırlar. Dolayısıyla, yeraltı dünyasında bulunan güçlerin tamamı “olumsuz” değildirler. Kutsal yerler ile bölgelerde, Türk düşünce tarihinin en önemli kısımlarını teşkil
ederler.
Türklerin düşünce düzenine göre bu yerler, yalnızca coğrafya anlamında bir bölge değil idiler. Bu yerlerin yeri v suyu, kutsal ruhlar tarafından temsil ediliyor ve korunuyordu. Bugünkü Türkçemizde,"yer" denildiği zaman, toprağı ve içinde akan suları ile birlikte, bir arazi parçası hatırımıza gelir. Bu anlayış,Eski Türklerde de vardı. Fakat yer, "toprak" anlamında kullanılınca, o zaman durum değişiyordu. Çünkü yer, yani toprak ayrı; sular ise, ayrı kutsallıklara sahip idiler. "Yeri ve suyu koruyan ruhlar"da, yine ayrı ruhlaridiler. Bu sebeple eski Türk yazıtları, Türk milletinin bir yere konduklarını söylemek isterlerken, "o yerin, yerine suyun kondular", şeklinde bir ifade kullanırlardı. Meselâ aynı anlama gelen, "Yerin-gerü,subıngaru konadı"deyimi,bunun en açık bir örneğidir.

Barthold, Malov, Anohin, Potapov’un araştırmaları ve eski Türk eserlerindeki metinler yer-sub’un kutsal olduğunu ve bir de vatan manasına geldiğini gösteriyor. Bu kutsal şeyleri’ birleştiren halklar onları en üst koruyucuları, hamileri olarak görüyorlardı. Bize göre yer-sub,vatan (toprak) ve aynı zamanda mitolojik bir güçtür. Yukarıda verilen örneklerden çıkarılan sonuçta yer-sub Türk uygarlığında mitolojik vatan anlamını taşır.

Böylece eski efsane, adet ve mitolojilere dayanarak Türk halklarının düşüncesinde yer-sub ortaya çıkmıştır. Bu iki kavram birleşerek vatanı da içine alan mitolojik bir inanç doğmuştur. Bunlara göre evren, Türklerin büyük yuvasıdır. Dünya egemenliği hedefleri de bu sahiplenme hissi doğrultusunda gelişmiştir.

Zaman, mekân içinde dönen göksel cisimlerin evreleri ve canlı varlıkların yaşarken ve ölüm ötesindeki değişim evreleriyle ölçülüyordu. Anlaşıldığına göre, Çin’de olduğu gibi Türklerde de, insan ruhu dönen varlıklar arasındaydı, Türkçe ifadesiyle özût erkliği yorugh idi(ruhlar kuvveti ile hareket halinde). Türkçe bir metindeki isig öz (sıcak ruh) ile et-öz (vücut) (Çağatay,6 1 1 / 4 ) belki bu kavramlara karşılık gelmekteydi.

Herhalde Çin’deki kadar sistematik olmasa bile, aynı kozmolojinin Türklerde de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Varlıkların gök ve yer ilkeleri arasında döndüğü düşüncesi, Türkler arasında Çin sınırlarından daha çok öteye, en batıya da yayılmıştı.

Türk kavimlerinin en eski zamanlardan beri, en çok kullandıkları takvim sistemi, devrion iki hayvanlı takvim sistemidir. İslam-Türk alimleri bu on ikili sisteme "Tarih-i Türki,""Tarih-i Türkistan," ve "Uygur" veya "Sal-i Türkan" ("Türk yılı") demektedirler. Bu takvimde Dünya’nın ömrü 3.600.000 yıldır. Bu süre 360 veridir. 1 veri 10.000 yıldır. 12 yıl 1 devirdir. 1yıl 12 aydır. 1 ay 4 hafta ve 30 gündür.Bu, on ikili sistemde her hayvan bir yıla ad vermektedir. Devre tamamlandıktan sonra,yeniden on ikili devre başlamaktadır. Yıllara adlarını veren hayvanlar sırasıyla şunlardırμ 1)Sıçgan (sıçan), 2) Ud (öküz), 3) Pars (pars), 4) Tavışgan (tavşan), 5) Nek (timsah), 6) Yılan(yılan), ι) Yund (at), κ) Koy (koyun), λ) Biçin (maymun), 10) Tagaku (tavuk), 11) İt (köpek),12) Tonguz (domuz). Sıralamadan da anlaşılacağı üzere, devrenin ilki Sıçan, sonu ise Domuzyılıdır. Takvimin kökeni ve yılların sırasının oluşumuyla ilgili olarak da şu bilgiler yeralmaktadır.

Türk hakanlarından birisi kendisinden birkaç yıl önce geçmiş olan bir savaşı öğrenmek ister, o savaşın yapıldığı yılda yanılırlar, onun üzerine bu iş için Hakan ulusuyla geneş (müşavere) yapar ve kurultayda “sağışlarımızı bu yılların geçmesiyle anlayalım; bu aramızda unutulmaz bir andaş olarak kalsın" der. Ulus bu hakanın önergesini onaylar. Bunun üzerine Hakan ava çıkar; yaban hayvanlarını "Ilısu"ya doğru sürsünler diye emreder. Bu, büyük bir ırmaktır. Halk bu "Biz bu tarihte nasıl yanıldıksa bizden sonra gelecek olanlar dayanılacaklardır; öyle ise, biz şimdi göğün on iki burcu ve on iki ay sayısınca her yıla birer ad koyalım; hayvanları sıkıştırarak suya doğru sürer. Bu hayvanlardan avlarlar; bir takım hayvanlar suya atılırlar; on ikisi suyu geçer; her geçen hayvanın adı bir yıla ad olarak takılır.Bu hayvanlardan birincisi "Sıçgan = sıçan" imiş. İlk önce geçen bu hayvan olduğu için ilk yıl bu adla anılmış ve ilk yıla "Sıçgan" yılı denilmiştir.

On iki hayvanlı takvim yalnız Orta Asya’da kullanılmamış, çok geniş coğrafyalarda Türk kavimlerinin kullandığı bir takvim olmuştur. Bu takvimi kullanan kavimlerden biri de Tuna Bulgarlarıdır. Onlar hayvan adlarını kendi dillerinin yapısına uygun bir biçimde belirlemişlerdir. Ayları da diğer Türk topluluklarında olduğu gibi sayı sırasına göre belirtmişlerdir. Çin Seddi’nden Tuna Nehrine kadar çok geniş coğrafyada Türk kültür çevrelerinde yaygın kullanım alanı bulan on iki hayvanlı takvimde yıla adını veren hayvandan hareketle yılların özellikleri 11. yüzyıldan başlamak üzere, çeşitli kaynaklarda belirtilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede, yılların her birinde bir hikmet olduğunu sanarak, onunla fal tutmaya ve uğur saymaya yönelmişlerdir. Ayrıca, bu durum on iki hayvanlı takvimin Türk kültür çevrelerinde yaygın olarak kullanıldığının bir işaretidir. Yılların nasıl geçeceği, bolluk,kıtlık, savaş, kuraklık, yağış vb. olup olmayacağı yıllara adını veren hayvanlara göre belirtilmiştir.

Oniki Hayvanlı takvim Göktürk dönemi öncesinde kullanılıyordu.

Her yılı bir hayvan ismi ile adlandırmış, söz konusu hayvanın tabiatı üzerine yorum getirmişlerdir. Hayvanların hepsi oniki olup hepsine hakim olurlar, on iki yılda aynı hayvanın ismi bir defa gelir. Bu usul şemsiyenin başı "Hamal’den, yani Mart’tan" başlar. Mezkur on iki yılın adları ve tertipleri aşağıda yazıldığı gibi icra kılınmaktadır.

Sıçan Yılı (2020 yılında denk gelmesine dikkat edelim) , Bu yılın ilk aylarında ve ortalarında ferahlık, halk arasında hoş hâl vezenginlik olur. Ama yılın sonbaharında halklar ve padişahlar arasında fitne başlar. Kışın salgın olur, yaz günleri yağmurlu olur. Sıçanlar çok olur ve buğdaylara hücum ederler. Sığır Yılıμ Bu yılda yıldırımlar ve gök gürültülü yağmurlar olur. Kışın tipiler çok olur, kar çok yağar, kış uzun sürer. Buğday ve her çeşit meyve çok olur.

Bars (Kaplan) Yılıμ Bu yılda halk arasında düşmanlık ve adaletsiz işler olur. Padişahlar arasında geçimsizlik olur, sükûnet yoktur. Yazın buğday ve meyvelere afet gelir, yani kuvvetli zelzeleler olur. Denizde dalgalı tufanlar olur.

Tavşan Yılıμ Bu yılda her çeşit nimet çok olur. Yaz ve kış mutedil olur, havalar iyi olur. Cümle halk arasında sükûnet ve rahatlık olur.

Nehak (Lu, Balık) Yılı, Bu yılda halk arasında husumet, fitne, çatışma ve savaş peyda olur.Yaz günleri yıldırım ve gök gürültülü yağmurlar çok olur. Kışın tipi ve kar çok olur;ağaçları soğuk çarpar. Yılan Yılı, Bu yılda yazın yağmur az, havalar kuru olur; buğday az olur. Çoğu yerde açlık ve pahalılık olur. Kışın kar az yağar; rutubet olur. Halk arasında kaygı ve hasret olur. Yılkı (At) Yılı, Bu yılda yazın hava ılık, yağmurlu olur. Buğday ve meyveler boldur.Kışın kar fazla yağmaz. Halk ve padişahlar arasında fitne çıkar, savaş ve çatışmalar zuhureder. Dört ayaklı hayvanlara hastalık bulaşır. Koyun Yılı, Bu yılda yaz sıcak olur, kış soğuk ve uzun geçer. Halk arasında zenginlik ve rahatlık olup, padişahlar arasında savaş başladığı hâlde barış hemen sağlanır. Ancak deniz ve gemilerde felaketler olur. Besin (Maymun) Yılıμ Halk arasında haset ve düşmanlık olur. Yazın yağmur, kışınkar çok olur. Halk arasında hastalıklar yayılır. Hayvanlar arasından deve ve yılkı hastalığayakalanır. Tavuk Yılı, Bu yılda yaz yağmurlu ve sıcak geçer; buğday ve çeşitli meyveler çokolur. Kış karlı ve soğuk olur. Hamile kadınlara ağırlık gelir. Darı, karabuğdaylar erken dikilmelidir. Köpek Yılı, Bu yılda yazın yağmurlar az olur. Buğdaylar az olup, fiyatlar pahalı olur.Kış yumuşak geçer. Meyveler ucuz olur. Halk arasında ölümler çok olur. Domuz Yılı, Bu yılda yaz yağmurlu, kış uzun ve soğuk olur. Buğday çok ve ucuz olur.Padişahlar arasında muhalefet, savaş ve çatışmalar olur. Halk arasında geçimsizlik olur; çeşitli afetler meydana gelir.

Metafizik,Türk kültüründe ve toplumunda, çeşitli zamanlarda ve değişik bölgelerde görülen tabiatüstü varlıklara olan inanışların kökenlerinin, eski şamanizm dönemlerine kadar dayandıkları, konuyla ilgili veriler incelendiğinde görülmektedir. Yani bugün gece vakti,insanların varlıklarından bahsetmekten korktukları halde haklarında türlü hikâyeler anlattıkları ruh-cin öykülerinin kökleri bundan yüzyıllar öncesine dayanmaktadır. Zaten bu tip hikâyelerde korku öğelerinin genelde cisimsiz varlıklar olarak anlatılmasını, Türklerde var olan “yer -sub” veya “iye” olarak adlandırılan ruh inanışlarının günümüze bir yansıması olarak görebiliriz. Bu yüzden bu inanışlara geçmeden önce bunların kökeni sayılan eski şamanizm dönemi inançlarına değinmek yerinde olacaktır.

Eski Türkler doğada bir takım gizli güçlerin varlığına inanıyordu. Bu nokta açık bir şekilde yer -su (yar-sub) tabiri ile Orhun kitabelerinde ifadesini bulmuştur. Aynı inanış “yir -suv” adında Uygurlarda da vardı. Bunlar “iduk” yani kutsaldılar. Doğa güçlerine inanç hemen bütün “halk dinleri”nde mevcut bulunmaktadır ve fiziki çevrede rastlanan yanardağ, deniz,ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, yıldırım, ay, yıldızlar, güneş vb. gibi doğa şekli ve olayları karşısında duyulan hayret, korku, saygı hisleri dolayısıyla bunların kutsallaştırılmasıyla doğmuştur.


Eski Türkler doğada gizli güçlerin olduklarına inandıklarından kâinatı ruhlarla dolu bir âlem olarak kabul ederlerdi. Bu inanış sisteminde doğal objelerin bir göstergesi olarak İzi /İye (yiye/eye) adını taşıyan koruyucu ruhların ayrı bir yeri vardı.

Türk Söylenceleri’nin gelişi güzel ortaya çıkmadığını ve atalarımız tarafından zamanın belirli bir devresinde özel olarak tasarlanıp, halkın düzeyine indirildiğini yani öyküleştirildiğini görmekteyiz ve bilginin neden sonraki kuşaklara öykü olarak aktarıldığı hakkında da çıkarım yapabilmekteyiz.

Kök Türk sülalesine adını veren Türk ve diğer kozmik nitelikli kağanlar, Çin geleneğinde göksel yönlerin ve unsurların somut şekli olup,gök tanrısının merkezi konumu etrafında yer alan "göksel hükümdarlara"ve efsanevi sülalelere benziyorlardı.

Kök Türklerin kozmik nitelikli kağanlarını Çin metinleri şöyleanlatmaktaydı,Ordularının başının adı A-pang-pu’ydu ve onun kardeşi vardı. Dişi böri’den(kurt) doğmuş olan birkardeşin adı, l-chi-ni-shi-tu’ydu…. O, bir ruhani nefesle hareket etmekteydi. Bu nedenle rüzgar ve yağmur meydana getirebilirdi. İki hatunu vardı. Rivayete göre (hatunlardan) biri yaz tanrısının, diğeri kış tanrısının kızıydı. Bunlardan birinin oğlu …kuğu şekline girdi …onun en büyük oğlu, Tsien-sse-ch’u-che-shi Dagı’nda yaşıyordu. (KökTürk metinlerinde Kögmen denen Sayan ve Tannu-ola {dağ} silsilesi). Bu dağda (ilk ata) A-pang-pu’nun diğer bazı soyu da yaşıyordu. Orası çok soğuk olduğundan,büyük oğul onlara bir ateş yaktı. Onlar böylece ısınıp, ölümden kurtuldular ve en büyük oğlu baş seçerek ona Türk unvanını verdiler inançlarına göre, ilk ateşi yakan Ho-sing adlı efsanevi kişi, ateş unsurunun özü ve Kök -luu yıldız takımının kalbi sayılan Sin yıldızı şekline girmişti (Arapça Kalbü’l-Akreb, Antares). Aynı yıldız,kozmoloji kanunlarında gök renginde sayılan doğu göğünün kralının ming-iang’ı,parlak dîvanhanesiydi ve Çu hükümdarının divan hanesinin prototipi sayılıyordu. Kök Türklerde ilk ateşi yakan ve Türk’ unvanını alan kişi ile Ho-sing menkıbesi arasında bağ var mıdır…..destekleyebilen bir konu, Türklerin gök ayiniyaptıkları ve Ulug-ay denen dönemde. Sin yıldızının göğün zirvesinde gözükmesi olayıdır.

Kutadğu-Bilig şairi ise, Türk hükümdarlan için şöyle demekteydi:

Onlar … küyer ot tururlar ..Onlar… yanan ateştir. Diğer taraftan. Kök Türk ve Uygur kağanları lengri-teg, tengride bolmıs (semavi, gökte olmuş) sayılıp, açık olmayan bir şekilde göğe aittiler. Kağan soyundan kimselerin ruhunun göğe veya Yitiken yıldız takımına, yani gök tanrısının mekânı olan Kutup yıldızı yönüne uçtuğu sanılıyordu.Böylece Türklerde de, hükümdar atalarıın göksel ruhlar arasında yer aldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca Çin’de olduğu gibi Kök Türk kitabelerinde de gök tanrısı bir hükümdar olarak düşünülüp,terigri-kan (tanrı han) denmekteydi. Doğu Altay dağlarında. Kök Türk döneminden bir mezar yanında, kaya üzerine çizilmiş bir resim,Çin mezarlarında taş duvarlara resmedilen araba şeklindeki Yetiken yıldız takımının resimlerini hatırlatmaktadır.

Fakat Yetiken, Türkçe belki ‘yedi han’ demek olduğuna göre. Bu resmin terigri-teg bir kağanı veya gök tanrısının arabacısını temsil etmesi mümkündür.Arabanın üzerinde gök ideogramı da bulunmaktadır. Çu astrolojisinde, gök tanrısının sarayı sayılan Kutup yıldızına yakın bir parlak yıldıza "baş zevce" denmesi gibi,16 Kök Türk metinlerinde de Kan tengride Umay Katun (Han tanrıda Umay Hatun) denen ana tanrıça, Türk kağanının eşi ‘Katun’a benzetiliyordu. Umay kelimesi, çocuğun doğarken içinde bulunduğu zardı. Erken dönemde Umay’ın kozmik yönünü belirten bir metne rastlanmamaktadır.Sonraları Umay,Çuların kızıl giymiş, topuzlu bir güzel kadın olarak düşündükleri ocak tanrıçasına benzer bir şekil alacaktı. Altun-yış’ta bulunup. Kök Türk dönemine tarihlendirilen bir mezarın yanındaki kaya resminde bağdaş kurmuş olarak görülen taçlı kadının Umay olduğunu düşünenler vardır. Taçlı kadın önünde diz çökmüş maskeli kişilerin,kurban edilen atlan sunan kamlar olduğu sanılmaktadır.

Uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşayan Eski Türklerin inancı, Gök Tanrı =Kök Tengri inancıdır. Eski Türkçede Tanrı sözcüğü Tengri biçiminde söylenirdi (ayrıca Tengri sözcüğü, gök anlamına da gelirdi). Eskiden Kök olarak söylenen gök sözcüğünün ise Eski Türkçede üç anlamı vardıμ Biri bugünkü kullandığımız anlamı ile gök, gökyüzü; biri,yine bugünkü kullandığımız anlamı ile mavi renk; biri de, bugün kullanmadığımız anlamı ile ulu, yüce, kutsal. İşte Kök Tengri/Gök Tanrı deyiminde geçen kök/gök sözünün taşıdığı anlam ulu, yüce, kutsal’dır. Buna bağlı olarak da, Kök Tengri/Gök Tanrı deyimi Ulu Tanrı,Yüce Tanrı anlamlarına gelir. Söz konusu olan tek bir yaratıcı Tanrı ve bu tek Tanrı’ya yapılan saygı dolu bir sesleniştir.

Zaten Eski Türklerin kendi öz inançları, tek tanrıcılığa dayanır. Tarihin hiçbir döneminde Türklerin öz dininde birden çok Tanrı olmamıştır. Bugüne değin yapılan arkeolojik araştırmalar da bunu desteklemektedir. Eski Türklerden kalan arkeolojik buluntularda tanrı yontularına ve putlara rastlanmamıştır.


Tabii ki, inanç değiştirip de başka inançlara geçen ve Eski Türklerin budunsal(milli) inancı olan Gök Tanrı inancından ayrılanlardan kalan put ve tanrı yontuları konu dışıdır. Çünkü bu ürünler, Gök Tanrı inancının kapsamı dışında oluşturulmuş nesnelerdir. Putçulukta putların, temsil ettikleri varlıkların manevi gücü ile dolu olduklarına inanılır; ama, Eski Türklerde manevi gücün biricik kaynağı Tanrı’dır. Eski Türkler, tüm evreni içeren tek ve ulu yaratıcı Gök Tanrı’nın yontusunu hiçbir zaman yapmamışlardır.

Göktürklerden kalan Orhun Anıtları’na göre Tanrı, evrenin ilk nedenidir, yani yaratıcısıdır. Göktürklerin bir kağanlık kurması O’nun isteği ile olmuş, Türk milletine kağanını O vermiştir. Yani, yazıtlara göre Tanrı, Türk milletinin yaşamı ile yakından ilgilenmektedir.

Türklerde Gök Tanrı’nın çok eski çağlardan beri tek bir ulu varlığı temsil ettiğine dair birçok kanıt vardır. Tanrı, Eski Türklerde manevi tek büyük kudret idi. Bizanslı tarihçi Simokattes, Göktürklerin yir -sub’lara (yer-su’lar; ırmak, dağ, orman vb doğa varlıkları) saygı gösterdiklerini ama yalnızca yerin göğün yaratıcısı bildikleri tek bir Tanrı’ya taptıklarını bildirmektedir. ιλ0 yıllarında Tiflis’li St. Abo, Hazar Türklerinin tek bir yaratıcı Tanrı tanıdıklarını söylemiştir. Yine Hazar İmparatorluğu’nun kağanı, Hıristiyanların teslis’e (Tanrı’yı üçleme) inanmalarına karşın kendilerinin tek bir Tanrı’ya inandıklarını kaydetmiştir.Tanrı sözcüğü, bütün Türk şive ve lehçelerinde ortak olarak vardır. Türkçenin temel sözcüklerindendir. M.Ö.’ki Çin yıllığı Shi-ki’de, Büyük Hun İmparatorluğu Kağanı Oğuz Han(Mete) nedeni ile anılan Türkçe Tengri/Tanrı sözcüğü Çince’ye T’ien olarak geçmiştir(Çinliler, Orta Asya’daki Tanrı Dağları’na bu yüzden T’ien-Şan derler).


Ayrıca Eski Sümer dilinde Tanrı kavramının karşılığı olarak kullanılan Dingir/Tingir sözcüğünün de Tengri sözcüğü ile bağlantısı olmalıdır. Eski Türkler, tabiatta yalnız olmadıklarına, bazı güçlerin varlığına inanıyorlardı. Dağ, tepe,ırmak, deniz, rüzgar vb. bunların aynı zamanda bir ruhu olduğuna inanılıyordu. Tabiat ruhlarına Gök -Türk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, yer -su (“yer -sub”)deniliyordu. Bu tabir, “yer -suv” şekliyle Uygurlarda da vardı. Yer -sular kutsal sayılıyorlardı.Kitabelerde yalnız iki yer -sunun adı zikredilmiştir. Bu inanca göre Yer-Su ruhları Toprak Ana Ötüken’e bağlı doğa ruhlarıdır. Bazen bir ağacın, kayanın, dağın, gölün, ırmağın ya da hatta bütün bir ülkenin ruh’u olurlar. Yer Su’lara saygı göstermek gerekir. Bir ormana girildiğinde dikkatli hareket edilir; sesli konuşulmaz, dallar kırılmaz, taş atılmaz. Eğer insan doğadan bir şey aldıysa bu sadece doğa ruhlarının izin vermesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden insanlar Yer Su’lara şükür ederler. Yer -Su’lar bazı kaynaklarda farklı kategorileri ayrılsa da, bunlar aslında bir bütündür ve aynı kültün ayrılmaz parçalarıdır. Yine de kabaca şöyle genel bir sınıflandırma yapılabilir. Dağ Ruhları, orman ruhları, ev ruhları ve su ruhları en çok öneme sahip olarak ortaya çıkarlar.Yer-sub kültüne göre, her canlı; insanlar, hayvanlar, bitkiler, birbirine ruhsal alemde bağlıdır ve birbirleriyle başka bir boyutta iletişim halindedirler.

Batıda tapma, tapınma gibi kavramları içermesi nedeniyle insanın doğa üstü güçler karşısında dua etme, kurban verme vb. ritüelleri çeşitli hareketlerle ifade ettiği şekiller olarak yorumlanabilen kült, geleneksel kültürümüzde varlığını hep hissettiren bir olgudur. Türk kültür tarihi incelendiğinde Türklerin Kök Tanrı yanında Yer -Su’lara kurban sundukları da görülmektedir.

Eski Türklerde dağların, taşların, yerden kaynaklanan ırmak ve suların, ağaçların insan ya da hayvan şeklinde beliren ruhların olduğuna, ölenlerin Yer -Su ruhlarına karıştıklarına inanılmaktadır.

Bu inanca göre Yer-Su ruhları Toprak Ana Ötüken’e bağlı doğa ruhlarıdır. Bazen bir ağacın, kayanın, dağın, gölün, ırmağın ya da hatta bütün bir ülkenin ruh’u olurlar. Yer Su’lara saygı göstermek gerekir. Bir ormana girildiğinde dikkatli hareket edilir; sesli konuşulmaz,dallar kırılmaz, taş atılmaz. Eğer insan doğadan bir sey aldıysa bu sadece doğa ruhlarının izin vermesiyle mümkün olmuştur. Bu yüzden insanlar Yer Su’lara şükür ederler.

Yer ve su ruhlarını da içeren doğal varlıkların tamamından oluşan bir külttür. Bu anlamda kutsal bir güç ve yaşam enerjisidir fakat maddi varlıklardan da soyutlanmış değildir.İnsanlar bu enerji ile ve bu enerjiyi taşıyan soyut varlıklarla doğrudan irtibat ve iletişim kurabilirler. Çünkü insana en yakın olan soyut katman burasıdır.

Türk Yaratılış Efsaneleri ve İkili Düşünce Prensibi: Altay Yaratılış efsanesinde, kainatın başlangıcında, yalnızca iki varlık vardır. Bunlar da Tanrı Ülgen ile Kişioğlu’dur.Bu durum, diğer Orta asya ve Sibirya efsanelerinde de böyledir.Bu sebeple Altay efsanesinin ilk parçası (Episode), efsane motifleri bakımından Orta asya’nın yerli inanışlarına uygundur. Diğer Türk efsanelerinden ayrı olan tarafı, fikir ve düşünce bakımındandır. Erlik başlangıçta Tanrının yardımcısı olan bir insan iken, sonradan şeytan olmuş veEhrimen’in yerine geçmiştir. Altay, Yakut gibi birbirinden çok uzakta bulunan Türklerin yaratılış destanlarının tümünde, kainatın başlangıcından beri başlıca iki varlık vardır. Tanrı ve şeytan. Bu düzen, prensipler bakımından eski İran mitolojisinin temel sistemine benzer. Tanrı insanı, yeryüzü yaratıldıktan sonra yaratmıştır. Halbuki Altay Yaratılış efsanesinde insanoğlu, kainatın daha başlangıcında bile var idi. Bu, Altay efsanesini diğerlerinden ayıran bir özelliktir. Bu durum bir yanlışlık eseri de olabilir veya bilmediğimi mitolojik bir temelden de gelebilir. Eski İran’da ve Maniheizm mezhebinde çok önemli olan bu “Üç Prensibi”ne, Uygur metinlerinde görüleceği üzere“Üç odki nom’yani “Üç Zaman Kanunu” derlerdi. Eski kitaplar bu üç zamana, genel olarak “Üç od” derlerdi. Eski Türkçede “od ”sözü, zaman ve çağ anlamına gelirdi, üç zaman terimi, genel olarak iki anlama kullanılırdı:

Birincisi, yaratılış cağları ile ilgiliydi. Diğeri de genel anlamda, zamanı ifade etmek içindi. Mani mezhebine girmiş olan Türkler, üç türlü ve devreli zaman bilirlerdi. Geçmiş zaman 1) “ Ertmiş 2) Şimdiki zaman “ /Çözünür” ; 3) Gelecek zaman:“ Kclmeduk”. Mani dini bu prensipleri Budizm’ le karıştırmış ve Türkçe Budist kitaplarda da yer almıştır. Bu Uc Zaman Prrensibi’nin hem Budizm ve hem de Maniheizm’de bulunmasına rağmen, gayeleri ve yolları ayrıdır. Mesela Budizm’de, bu üç zaman prensibinden cıkan “ mevsim” düzeni vardır”. Sıcaklık, yağmur ve soğukluk mevsimleri. Bu pirensip, eski Türk ana’nesinde ve destanlarında yoktur. Türk mitolojisinde başlangıçta, Tanrı Ülgen’le Şeytan Erlik vardı. Bunlar da birer ruh olmalıydılar. Kaz veya kuğu haline girerek uçmaları da tamamen sembolik olarak söylenmiştir. Fakat Türk mitolojisinde, İran da olduğu gibi her iki Tanrı arasında bir kuvvet muvazenesi ve eşitliği yoktur. Tanrı Ülgen daha güçlüdür. Erlik’in yaptığı hileleri istediği anda keşfedebilmekte ve onu cezalandırabilmektedir. Mesela kendisi için de ağzında toprak saklayan Erlik’i, cezalandırmak için olumun eşiğine kadar götürüp sonra tekrar affedebilmektedir.

Yani Türk mitolojisi, eski Türklerin tek tanrılı (Monoteist) dinlerinin tesiri altındadır. Türk mitolojisinde de Erlik, Tanrının yarattığı yaratıklardan istemektedir. Fakat verip vermeme, Tanrının arzusuna kalmıştır. Galaktik Merkez ve Ejderha Takımyıldızları Yaratılışın başlangıç yeri olarak görülen bu nokta aynı zamanda “Şifa ve Tedavi” ile alakalı görülmüş, anlatılar ve ritüeller bu merkez etrafında şekillenmiştir. Mircea Eliade, eski toplumlarda evrenin, ilksel denizden çıkan, ejderha ya da yılanın Tanrı tarafından öldürülmesi sonucu, parçalarından yaratıldığını söyler. İlaçların, şifa ve tedavinin kökeninin de her zaman,evrenin yaratılışı efsanesinin içinde yer alması, yılan ve ejderhalar ile alakalı görülmesi de bununla ilgilidir. Eski tedavi ayinleri ve büyüler daima bu kozmik yılan ve ejderha ile ilişkilendirilmiştir. Türk ikonografisindeki şifa düğümleri, birbirine dolanmış yılan ve ejderha motifleri, kozmolojik yeniden doğuş düşüncesi ile alakalıdır ve “Galaktik Merkez” etrafında ki takımyıldızlara gönderme yapar. Bu takımyıldızlar eski Türk kozmoloji düşüncesinde Ejderha takımyıldızı olarak bilinen yılancı, yay ve akrep takım yıldızlarıdır.

Tibet yaratılış mitolojisinde,nagalar ve ejderhalar ile birlikte, ilk “İyileştirici” ve “İlk İlaçlar” da belirmiştir.Şifanın ve ilaçların kökenini gökyüzünde arayan insan, “İlk Şifacıyı” da gökyüzüne yerleştirmiştir. İlk Hekim batıda “Asklepios” doğuda “Lokman Hekim” olarak bilinir. Asklepios daima asasına dolanmış bir yılan ile ifade edilir. Bu onun şifa gücü ile alakalıdır.Bu İlk Şifacının gökyüzündeki arketipi Yılancı Takım yıldızıdır. İki eliyle çok büyük bir yılan taşır ve “yaşlı adam arketipi” görünümündedir. Unutulmamalıdır ki Ejderhalar ve yılanlar mit ve masallarda daima yaşam otu ve hayat ağacı ile birlikte görülür ve “Gizli Hazinenin”bekçileridir. Eliade’ya göre “Düğüm” yoluyla büyü yapmak çok eski bir dinsel ritüeldir. Bağlama ve düğüm atma yoluyla yapılan sağaltım yöntemleri bilinmektedir. Türk sanatında, birbirine dolanmış ve düğümlenmiş yılan ve ejderhalar, şifa düğümü adı verilen ikonografiler,bu bağlama ve düğümleme ayinleri ve büyüleri ile alakalıdır. Düğümleme ve bağlama büyüleri, metafizik anlamda yeniden doğuşu sağlamak ve şifa vermek amacıyla yapılır.

Otağ ve Merkezci Anlayış,

Eski Türk kozmoloji düşüncesinde "merkezci" anlayış vardı. Türklerin kullandığı “Otağ” yani çadırlar, kainatın minyatür bir arketipiydi. Kubbesi “Gök Kubbe” idi ve gökyüzünü sembolizeediyordu. Türk otağ renkleri maviydi. Türkolog Eberhard’a göre, Türk otağlarının yuvarlak olan kubbesi 2 bölümlü idi. Her bir bölüm bir takımyıldızın izdüşümüydü. Bu elbette Ay döngüleri ile alakalıydı. Ay dünya etrafındaki dönüşünü 2κ günde tamamlar ve her birtakım yıldızda belli bir noktada konaklar. (Ay Menzilleri). Otağın ortasındaki ocağın üstündeki aydınlık açıklığı ise kutup yıldızını görüyordu. Ayrıca merkeze yerleştirilen ocak,ilk ateşi ya da ocağı yakan efsanevi “Türk” kağan ile bağlantılıydı. Ocak, Chou kozmolojisinde, gök ayini yeri ve tıpkı ağaç gibi sülale simgesiydi..

Büyük devletler kuran ve yüksek bir toplum hayatı yaşayan Türklerle ilgileri azalmış, dağ başlarında yaşayan Türklerin söyleyişleri başka; Sibirya tundralarında sıkışmış bezgin ve görüşleri daralmış Türklerinki ise başka idi. Bununla beraber bunların hepsinde de, ana çizgiler bakımından birleşik olan noktalar vardı. Konu aynı idi fakat,konunun işlendiği sahne ayrı idi. Oğuz destanı da Türk kozmogonisinin bir parçasıdır . Fakat bu destan,büyük cihan devletleri kurmuş olan Türklerin eski anılarıdır. Güney Sibirya’daki Türklerin destanları ise,tıpkı küçük bir ailenin hayatı ve hayalleri gibidirler. Oğuz destanındaki konu ve motifleri,bunlarda da bulmak mümkündür. Fakat Sibirya’dakiler, sanki birer aile kahramanı gibidirler.Yeryüzünde bir şey yapamadıkları için, onların savaş ve maceraları da hep göklerdedir . Belki Oğuz Kağan da çok önceleri göklerde yaşayan bir kahraman idi. Efsanenin ortaya konuş ve anlatılışından, bunu anlamıyor da değiliz. Fakat gerçeklerle baş başa kalan ve gerçek güçlerini yenen Türk milleti, Oğuz-Han’ın kaderini de yenmiş ve önce yeryüzüne indirmişti. İşte ileri ve yüksek kozmogoni bu idi. Bu, topluma yol gösteren ve toplumu güden bir mitolojidir.

Yaradılış Destanı, Türkler tarafından kabul edilmiş eski ve yeni dinlerin,özellikle de Şamanizmcin izlerini taşır. Şamanizm, başta Türkler ve Moğollar olmak üzere,genellikleeski Sibirya kavimleri arasında ortak bir dindir. Totem dininden sonra Türkler arasında yayılan ilk önemli inanış şamanizmdir.

Bu dine göre, dünyada ölen iyi ruhlar bir kuş kılığına girerek iyilik derecelerine göre gökteki ışık âlemine; kötü ruhlar ise kötülüklerinin derecesine göre yer altında karanlıklar alemine giderler. Yaradılış Destanı, Türk mitolojisi,düşüncesi ve inancı bakımından önemli izler taşır.

Yaratılış destanı, dünyanın nasıl yaratıldığını, insan ırklarının nasıl meydana geldiğini ve şeytanın nasıl bir kötülük unsuru olduğunu, Türklerin düşüncesine göre izah etmektedir.Yaratılış destanı bugün Altay Türklerinde yaşamaktadır. Altay Türkleri Türklerin en geri kalan bölümüdür.

“X. yüzyıldan sonra Altay dağları bölgelerinde büyük Türk Devletleri kurulmamıştır.Ama bu bölgelerdeki halk, Türk olarak binlerce yıl yaşamış, gelişmiş ve nihayet soylu Türkler batıya gittikten sonra da dağlar ve vadiler arasında kaybolup gitmişlerdir. Bu sebeple eski Türk mitolojisinin en ilksel izlerini, Altay dağları bölgesinde bulmak mümkündür. Fakat zamanla onlara da dışarıdan bir çok tesirler gelmiş ve yeni yeni efsaneler meydana çıkmıştır.Fakat bunlara rağmen Türklerin orijinal düşüncelerini göstermesi bakımından önemlidir.

Yaratılış destanında Şaman dini inanışlarından, mühim çizgiler vardır. Şaman dini, başta Türkler ve Moğollar olmak üzere, umumiyetle eski Sibirya kavimleri arasında ortak bir dindir. Bu din a) Gökleri nûr âlemi; b) Yeryüzü; c) Yer altındaki karanlıklar âlemi olmak üzere üç âlem esâsına dayanır.

Gök Âlemi On yedi kat hâlinde, engin bir nûr alemidir. Burada iyilikler, güzellikler ve iyiruhlar bulunur. Bu âlemin hâkimi, bütün varlıkların yaratıcısı olan Tengri Kayra Han =Ülgen’dir. Ülgen hemen hemen Tek Tanrı inanışlarını andırır, büyük bir kudret hâlinde tasavvur edilir.

Yeryüzü, Yeryüzünde insanlar, başka canlılar ve yir -sup melekleri vardır. Bunlar Tanrı’nın yeryüzüne yolladığı iyilik melekleridir. Yeryüzünde, ayrıca yer altı âleminden gönderilmiş kötü ruhlar ve cinler de vardır. İnsan ve İnsanlık EskiTürkler İnsanoğluna Kişi-oğlu derlerdi. Kişioğlu, Türk mitolojisinde en önemli varlıklardan biri olarak görülür.

Göktürk yazıtlarına Gore başlangıçta, dört önemli şey yaratılmıştı,Yukarıda gök, aşağıda yer, ikisi arasında insanoğlu ve insanoğlunun üzerinde de,iki büyük Türk Kağanı,Bumın-Kağan ile İstemi-Kağan.Bu dört şey bütün varlıklar içinde en önemli dört unsuru teşkil ediyorlardı. Tabii olarak bu dört varlık, dünya, yani Micro-Cosmos’un temellerini de,teşkil eden unsurlardı. Uzay, yani Macro-Cosmos’un guneş, ay v.s. gibi unsurları, bunların dışında kalıyorlardı.

Kıyamet İnancı Altay Türkleri, bir gün dünyanın sonunun geleceğine inanırlar. Bu gelecek son güne, yani kıyamete "kalgancı çak" derler. Türkiye Türkçesinde karşılığı kalacak olan çxığ demektir. Kıyamet inanışına göre, bir gün insanlar günahtan korkmayacaklar ve kötülükler alıp başını gidecek. İyilik ilahı Ülgen bu kötü insanlardan uzaklaşacak ve Erlik yeryüzüne yaklaşacak.Dünyada iyi güçler ile kötü güçler savaşa tutuşacaklar. Milyonlarca insan ölecek. Nihayet bir Ülgen kalacak ve o "ölüler kalkın" diye bağırınca, bütün cesetler yeniden dirilecek. Teleüt Türklerine göre; "kalgançı çakıl geldiğinde gök demir, yer sarı bakır olur. Hükümdarlar birbirleriyle savaşır, halklar kötülük düşünmeye başlar. Sert taşlar ufalır, katı aytaçlar kırılır.İnsanların boyu bir dirsek kadar kısalır.Oğul babayı, baba oğulu tanımaz. Telengütlerde de buna benzer rivayetler anlatılır. Bu zaman geldiğinde töre bozulur, tepeler çalkalanır, demir üzenginin dibi delinir, çuvaldızın deliği yırtılır. Toplumun düzeni bozulur. Göktanrı Dini insan merkezli; insanı dünyada efendi diğer varlıkları onun tepe tepe kullanacağı kaynaklar olarak görmez. "Semitik ve Helenik "dinlerden çok farklı olan Göktanrı dini, tüketim ve ticaret merkezli uygarlıkların “çanına ot tıkama” potansiyelini içinde bulundurmaktadır. O yüzden, eski çağlardan beri Tanrı’nın yarattığı dünyayı sadece biz sevdik .Onlar sadece kendi yarattıkları insan yapısı uygarlıklarını sevdiler.

Hayat ağacı;

Şimdiye kadar defalarca bu konu üstüne yazıldı, çizildi. Kimse manevi boyutunu ele almadı.Kaynaklarda yazan, bir takım türeyiş efsaneleridir. Ancak, Proto türklerin bilinçaltında olan neydi? Hayat ağacı bir efsane miydi, yoksa gerçeklik değeri olan bir yaratılış olgusu mu? Atalarımızdan gelen inançlara baktığımızda, hayat ağacı, Tanrı’nın yaratmış olduğu ve “birlik düzen”e uygun yegane yaratılış unsurudur. Türk yaratılış destanları içerinde en sağlam görünen hayat ağacından türeme düşüncesidir. Binlerce yıldır bilinçaltımızda yaşamıştır. Onlarca yaratılış efsanesi ise, tabanının bulunmayışından dolayı zamanla düşüncelerden silinmiştir.

Türk kozmoloji aynı zamanda “zaman” kavramını da ele alarak, günümüz teorisyenlerinin tartıştığı birçok noktaya açıklık getirmiştir. Bunlardan birisi de, AlbertEinstein’in “İzafiyet Teorisi” adıyla sunduğu fikirdir. Bu teoriye göre, zaman kişiden kişiye göre, içinde bulunduğu duruma göre görecelidir ancak, zamanın çekirdeği yani akış hızı kitlesel olarak aynıdır. Bu durum, on iki hayvanlı Türk takviminin, yıllara göre hayvana adlarıyla ünvanlandırılmasından da anlaşılabileceği gibi, Türk kozmolojisinin zaman kuramlarının pratiğine etki etmiştir.

Türk kozmolojisinin kurgusal temelleri, bir başlangıcı kabul ettiği gibi, bir sonu yani”kıyamet” inancını da kabul etmektedir. Yani, Türkler evrenin maddesel sonsuzluğunu düşünmekle birlikte, sonsuz zaman akışı içinde yok olacağını da kabul etmişlerdir.

Türk kozmolojisi, başka bir ırkın evren düşüncesinin üstüne kurgulanmamıştır. Türk

kozmolojisinin kendine ait gelişim çağları vardır. Bu gelişim süreci diğer ırklardan farklı olmak üzere, “bir düzen” içinde büyümüştür.

Son yüzyıllarda sembolizm adı altında,gizli sembollerle anlatılmak istenenler aslında var olan ama bir şekilde insanlardan saklanmak istenen sembollerdir.Bunları gizem olarak piyasaya sunmaktadırlar.
Ama sembollerin geçmişine baktığımızda,eski insanların anlatmak istedikleri kavramlardır.

Bugün, sembolleri gizem olarak sunanlar hala gerçekleri insanlardan saklamaya çalışanlardır.

Think Tank
@kaburgaadam

KAYNAK : https://kaburgaadam.blogspot.com/2019/12/turklerin-evren-dusuncesi-ve-yaratilis.html

SAĞLIK DOSYASI : İnsanlığı Değiştiren En Önemli 10 İlaç !


İnsanlığı Değiştiren En Önemli 10 İlaç !

Pedram Türkoğlu

Bu içerik tıp ve sağlık ile ilişkilidir. Sadece bilgi amaçlı olarak hazırlanmıştır. Bireysel bir tıbbi tavsiye olarak görülmemelidir. Evrim Ağacı’ndaki hiçbir içerik, profesyonel bir hekim tarafından verilen tıbbi tavsiyelerin, konulan bir teşhisin veya önerilen bir tedavinin yerini alacak biçimde kullanılmamalıdır. Daha fazla bilgi için buraya tıklayınız.

İlaçlar… Bilimsel sınıflandırılması ile farmasötik kimyasallar. İnsanlığın vazgeçilmez önemli buluşlarından biridir. Halk arasında sık sık korkulan bir şey olsa da, doğru ve yerinde kullanıldığında adeta "sihir" gibidir. Çünkü bilimkurgu edebiyatının babalarından olan Arthur C. Clarke’ın dediği gibi "Yeterince gelişmiş bir teknoloji, sihirden ayırt edilemez."

İlaçlar çoğunlukla sentetik veya yarı-sentetik olarak üretilir. Halk arasında "kimyasal" tanımı kötü bir şey olarak algılanır. Halbuki biyolojik olan her şeyin temelinde kimyasal mekanizmalar yatar. Yani aslında her biyolojik sürecin bir kimyasal temeli vardır. Dolayısıyla "doğal" diye nitelendirilen bitkisel tedaviler de temelde "kimyasal" mekanizmalar ile işlev görür. Üstelik üretilen birçok ilaç da bitkisel, hayvansal veya mantarsal kimyasalların uzun ömürlü olması açısından çeşitli karışımlar ile kombine edilerek saklanılan formatlarıdır. Örneğin toksin üreten bir bitkinden, o toksin izole edilip, birtakım işlemlerden geçirdikten sonra seri üretime geçirilerek "ilaç" adını alır. Bu yazımızda insanlık tarihini değiştirdiğini düşündüğümüz 10 önemli ilacı sınıflandıracağız.

Uyarı: Evrim Ağacı olarak yayımladığımız bu sınıflandırma, herhangi uluslararası bir sınıflandırma ile ilişkili değildir. Ayrıca listede bir ilacın diğerinden üstünlüğü ve tıbbi tavsiye olarak belirtilen bir öneri yoktur. İnsanlığı değiştiren, milyonlarca insanın hayatını kurtaran veya yaşam kalitesini artıran ilaçların önemini Evrim Ağacı olarak sınıflandırmak istedik.

10) Noretinodrel (Kontraseptif)

Enovid ticari ismi altında satışa sunulan oral kontraseptif denilen doğum kontrol ilaçlarından ilkidir. Rahim ağzındaki mukus tabakasını artırarak ve dişide ovülasyonu (yumurtlamayı) durdurarak, döllenmenin gerçekleşmesini engelleyen ilk ilaçtır. Pfizer’in Gideon Daniel Searle şirketi tarafından 1960 yılında piyasaya sürülen ilk oral kombine farmasötiktir. Bu ilaç 10 mg noretinodrel (sentetik progesteron) ve 15 mg mestranol (sentetik östrojen) içeriyordu. Östrojen aslında üretim aşamasının bir yan ürünüydü; ancak onu çıkarmak daha çok masrafa ve kanamaya sebep olduğu için kombine olarak kullanıldı. Söz konusu deneyler, 1958 yılında 830 Puerto Rico’da 830 kadın üzerinde test edildi. Bu konuda birçok etik problem doğdu.

Rahim (uterus) ve serviks (rahim ağzı) anatomisi ve lokalizasyonu.Wikipedia

Ancak daha sonrasında 1960-1970 yılları arasında adeta "cinsel devrim" başlattı. Böylece istenmeyen gebeliklerin önüne geçerek, sosyokültürel ve demografik olarak birçok açıdan toplumsal sağlık sağladı. Unutmamak gerekir ki doğum kontrol hapları sadece istenmeyen gebelikleri engellemiyor. Aynı şekilde adet düzensizliği, tümör ve kist kontrolü gibi birçok diğer özelliği de bulunuyor. Artık günümüzde çok daha sağlıklı birçok farklı oral kontraseptif (OKS) çeşidi bulunuyor olsa da devrim yaratan ilk kontraseptif farmasötik ajanı unutmamak gerek. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2009’da yaptığı sayıma göre Amerika’da 12 milyon ve Dünya çapında 100 milyon kadın doğum kontrol yöntemlerinden yararlanıyor.

9) Mannitol (Diüretik)

Mannitol ve genel olarak diüretik diye bilinen su atıcı farmasötikler, hastaların yaşam kalitesini artıran ve birçok komplikasyonu önleyen önemli kimyasallardır. Tarihte Julije Domac isimli organik kimyager tarafından 1880 yılında çiçekli dişbudak (Fraxinus ornus) adlı ağacın özütünde şeker alkol (mannitol) ve heksan (doymuş hidrokarbonların altıncısı) yapısı açıklanmış ve PhD derecesini almasını sağlamıştır. Mannitoldeki çift bağın yerini tespit ederek, aslında heksan yapısının bir türevi olduğunu kanıtlamıştır. Fakat mannitolun keşfi, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 1806 yılında Joseph Louis Proust adlı Fransız kimyagere atfedilmiştir. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü’nün Esansiyel İlaçlar listesinde en önemli ve en güvenilir ilaçlar arasında sınıflandırılır. Makroalgler adı verilen çok hücreli deniz algleri, günümüzde Çin gibi ülkelerde en önemli mannitol kaynaklarından biridir. Makroalglerden izole edilen mannitol, ilaç firmaları tarafından seri üretime geçiliyor.

Beyin anatomisi.Pinterest

İlerleyen yıllarda osmotik diüretik (su atıcı) özelliği tıp alanında önemli bir kimyasal haline gelmiştir. Özellikle glokom (göz içi basınç artışı) ve intrakraniyal (kafa içi) basınç artışlarında, basıncı düşürmek için kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde pratikte pek kullanılmasa da, modern diüretiklerin önünü açmıştır ve bu listedeki sırası bütün diüretikleri simgelemektedir. Ayrıca bazı böbrek yetmezliklerinde, toksinlerin atılımını hızlandırmada ve vücut sıvısının fazla olduğu durumlarda da kullanılabiliyor. Daha sonra bağırsaklardan yeterince emilmediği görülünce, şeker tadı için diyabetik hastaların yaşam kalitesini artırmak amacı ile de kullanılmıştır. Diğer yandan 20 gramdan fazla alınan dozlarda yeterince emilmediği için laksatif (dışkı yumuşatıcı) işlevi de var. Günümüzde diüretik etkisi daha güçlü olan furosemid ve tiazid grubu diüretikler kalp yetmezliği gibi ağır patolojilerde mannitol yerine tercih edilir.

8) Morfin (Narkotik)

Birçok bitki ve hayvan hücresinde bulunan opiat alkaloid ailesinden en önemli analjezik türevidir. Doğrudan santral sinir sistemi üzerine etki ederek sinapslar arasından nörotransmitter akışını bloke eder ve ağrı uyarısının iletimini engeller. Akut ve kronik ağrılar için kullanılır. Kalp krizi türlerinden biri olan myokardial infarktus ve doğum eylemi sırasında ağrıyı önleyen bir numaralı ilaçtır. Bazı yan etkileri vardır ve bağımlılık yapıcıdır.

Nöron varyasyonları ve anatomileri.QBI

1803 ila 1805 yılları arasında Friedrich Sertürner tarafından, halk arasında afyon veya haşhaş olarak bilinen Papaver somniferum türü bitkinden izole edilmiştir. Bitkiden izole edilen ilk aktif biyolojik ajan olarak bilinir. Eskiden Akdeniz civarında yaygın olan bir türdü. Morfinin şiddetli ağrılar üzerine etkisi tartışılmaz bir öneme sahiptir. Sertürner, Antik Yunan’da rüyaların tanrısı olan morphium ismine ithafen morfin (İng: morphine) adını vermiştir.

7) Aspirin (NSAİİ)

Yaklaşık 100 yıl önce keşfedilen ve sadece bir baş ağrısı ilacından çok fazlasıdır… Basit ağrıyı kesebildiğini gösteren ilk ilaçtır. Keşfedildiği dönemde, diğer ağrı kesicilerin yan etkileri olabildiği için basit ağrılar için çok önemliydi. Çünkü Dünya’da birçok insanın periferik ağrısı, kas ağrısı, baş ağrısı ve eklem ağrısı vardır. Evet, günümüzde aspirinden çok daha etkili ve güvenli ağrı kesiciler bulunuyor. Ancak 100 yıl önce keşfedilen bir ilacın bile günümüzde bu kadar yaygın kullanılması inanılmazdır. Sümer ve Mısır yazıtlarında salisilik asitten zengin bitkilerin kullanıldığı görülmüştür. Aynı şekilde Hippokrat da salisilik çayın ateş düşürücü özelliğini M.Ö. 400 yılında anlatmıştır. Ardından 1853 yılında Charles Frédéric Gerhardt ilk kez, sodyum salisilat ve asetil klorid karışımından asetilsalisilik asit (aspirin) elde etmiştir. Gelecek yıllarda bilim insanları bu sentez için daha etkili yöntemler geliştirmiştir. Daha sonra 1897 yılında Bayer firması tarafından çok etkili ve daha az masraflı bir sentez yöntemi geliştirilmiştir. 1899 yılında ise Aspirin adı altında tüm Dünya’da satışa çıkmıştır. Fakat 1956 yılında asetaminofen/parasetamol keşfi ve 1962 yılında ibuprofen keşfi ile popülaritesi gittikçe azalmıştır.

Agregasyonun şematik gösterimi.Mit Geeks

Aspirin, asetilsalisilik asit olarak bilinen bir kimyasaldır veaçılımı non-steroid antiinflamatuar (NSAİİ) anlamına gelen ilaç grubundandır. Aynı zamanda analjezik (ağrı kesici), anti-inflamatuar (inflamasyon azaltıcı), antiagregan (trombosit kümeleşmesini önleyen) ve antipiretik (ateş düşürücü) yönleri bulunur. Kawasaki hastalığı, romatizmal ateş, perikardit gibi inflamasyon durumlarında kullanılır. Düşük dozda kan sulandırıcı etkisinden yararlanılarak kalp krizinin önlenmesi gibi birçok kalp hastalığında koruyucu olarak kullanılır. Bazı çalışmalara göre kolorektal kanser açısından koruyucudur. Migren tedavisinde ilk kullanılan ilaçlardandır. Ağrı kesici ve ateş düşürücü etkisi genelde 30 dakikada kendini gösterir. Çocuklarda Reye sendromuna neden olduğu için önerilmez. Aynı şekilde pıhtılaşmayı sağlayan trombositleri baskıladığı için yetişkinlerde de gastrointestinal (sindirim sistemi) kanamalara veya peteşi denilen ufak cilt altı kanamalarına neden olabilir. Bu kadar fazla fonksiyona sahip özel ilaçlardan biridir.

6) Metotreksat (Kemoterapi)

1940’lı yıllarda başlayan nitrojen hardal gazı ve folik asit inhibitörleri ile birlikte kemoterapi devri, 1947 yılında metotreksat ile devrim yaşadı. Çünkü daha önceki ilaçlardan çok daha güvenli ve etkili bir ajandı. Halk arasında kemoterapi ismi korkulan bir şey olsa da, günümüzde birçok kanser vakasını iyileştirdiği tartışılmazdır. Zira remisyon ve kür (cure) olarak bilinen iki çeşit tedavi sonucu vardır. Remisyonda hastanın yaşam kalitesi normalde dönerken, kürde kanser hücreleri tamamen yok edilir. Kanser çalışmalarında kür sık rastlanan bir sonuç olmasa da remisyon fazlasıyla görülebiliyor. Böylece hasta doğal yollardan ölene kadar tıpkı diğer insanlar gibi kaliteli bir yaşam sürdürebiliyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün Esansiyel İlaçlar listesinde sınıflandırılan en etkili ve güvenli ilaçlardandır.

DNA sentezinin şematik gösterimi.Mechanobio

Metotreksat bir antifolat türevidir. Yani DNA sentezi için gerekli olan folik asitin enzimsel sürecini baskılar. Fakat sadece bir kemoterapi ilacı değil, aynı zamanda bağışıklığı baskılayan bir immünsüpresif ilaçtır. Bu yüzden kanserin yanında ektopik gebelik ve otoimmün hastalıklar gibi çeşitli durumlarda da kullanılabiliyor. Kullanıldığı kanserler arasında akciğer kanseri, meme kanseri, mesane kanseri, lösemi, lenfoma ve osteosarkom bulunur. Kullanıldığı otoimmün hastalıklar ise romatoid artrit, psöriyazis ve Crohn hastalığıdır. Yan etkileri arasında bulantı, halsizlik, ateş ve beyaz kan hücrelerinde düşüklük vardır. Uzun süreli kullanımda karaciğer ve böbrek fonksiyonlarında bozukluk yaratabilir. Günümüzde kanser tedavisinde birçok yeni kemoterapi, radyoterapi ve immünoterapi yöntemleri geliştirilmiştir. Fakat hepsinin öncülü metotreksat diyebiliriz.

5) Kortizon (Anti-inflamatuar)

Kortizon, bir tür steroid hormondur. Hayvanlarda strese tepki olarak adrenal (böbrek üstü) bezlerde kortikosteroid olarak salınır. Çeşitli türevleri hayvanlarda, bitkilerde ve mantarlarda bulunur. Her türlü inflamatuar durumdaki 1 numaralı ilaçtır. Endokrin hastalıkların teşhis edilmesinde yararlanılır. SLE, poliarteritis nodosa, dermatomiyozit ve vaskülitler gibi otoimmün hastalıkların tedavisinde kullanılır. Astım tedavisinde kullanılır. Aspirasyon pnömonisi, toksik ve irritan gaz inhalasyonu veya başka nedenlerle oluşan pulmoner (akciğer) ödemin tedavisinde kullanılır. Özellikle eklem ağrılarında ve deri inflamasyonlarında kullanılır. Bunların arasında romatoid artrit, osteoartrit, psöriatik artrit ve egzema (dermatit) gibi birçok diğer inflamatuar süreçte semptomları baskılar. Organ transplantasyonu sonrası organ reddini önlemede yardımcıdır. Bunlar gibi yüzlerce hastalığın tedavisinde, tanısında ve semptomlarını azaltmada kullanılan altın değerindeki yegâne ilaçtır.

Böbrek üstü (suprarenal) bezlerin diğer adı adrenal bezler ve böbrek anatomisi.Semantic Scholar

Bağışıklık sistemini ve inflamasyonu baskıladığı için ağrı, kızarıklık ve şişkinlik gibi birçok semptom ve hastalık tedavisi için kullanılır. Bazen tamamen tedavi edici olmayabilir; ancak semptomları azaltarak yaşam kalitesini fazlasıyla artırır. Yani tıpta "joker" ilaç gibi bir şeydir. İlk olarak 1949 yılında kullanılmıştır. Fakat çok masum bir ilaç değildir. Uzun süreli kullanımında bağışıklığı baskılaması yanında karaciğer fonksiyonlarını bozması ve iyatrojenik Cushing sendromu gibi birçok yan etkisi bulunur. Eğer kortizon keşfedilmeseydi birçok hastalığın kolayca tanısını koyamazdık ve birçok sorunu olan birçok insan şu an sürünüyor olacaktı…

4) Eter (Anestezik)

Dietil eter veya kısaca eter, son derece uçucu ve yanıcı, cerrahinin en temel farmasötik kimyasalıdır. Halk arasında lokman ruhu olarak bilinir. Çünkü bunu koklayan insanların ruhunu aldığına inanılırdı. Cerrahi işlemler sırasında deri, deri altı ve kas gibi dokuların kesilmesini mümkün kılan ilk ilaçtır. Olgunlaşmakta olan meyvelerin köklerinde, yaşlanan yapraklarda ve çiçeklerde bulunan bitkisel hormon olan etilenden, fabrikasyon yolu ile çeşitli işlemlerden geçirildikten sonra dietil eter elde edilir. En meşhur yöntemi kuvvetli asit ile karıştırılan asit eter sentezidir. Beyin üzerine doğrudan etki ederek bilişsel fonksiyonları baskılar.

İlk zamanlarda kullanılan inhaler eter aletleri.Civil War Medical İnnovations

Eğer eter olmasaydı cerrahi de ağrısız ve acısız bir şekilde yapılamazdı. İlk kullanımından 300 yıl önceye kadar varlığı biliniyordu. Ancak kimsenin aklına bunu anestezik olarak kullanmak gelmemişti. 1840’lı yıllarda William T. G. Morton ve Crawford Williamson Long gibi doktorlar tarafından genel anestezik olarak ilk kez kullanılmıştır. Crawford, sülfürik eteri ilk olarak buhar halinde (inhale) anestezik etkisi için kullandığı biliniyor. Eter kullanımından önce insanlar bilinçli haldeyken uzuvları veya dokuları kesilirdi. Bu işlemler sırasında hasta, birçok kişi tarafından tutularak hareketsiz kalması sağlanırdı. Halotan gibi yanıcı olmayan komforlu genel anesteziklerin keşfine kadar eter, majör ameliyatların yegâne ilacıydı.

3) İnsülin (Antidiyabetik)

İnsülin, pankreatik adacıklardan salınan bir peptid hormondur. Vücudun en önemli anabolik (yapıcı) hormonudur. Karbonhidratların absorbsiyonunu artırarak metabolizmayı düzenler. Ayrıca birçok dokuda protein senzetinde görevlidir. Kalp, karaciğer ve iskelet kaslarındaki hücrelerde, ana enerji kaynağı olan glukoz ile birlikte birçok maddeyi hücre içine almakla görevlidir. Eksikliğinde veya sinyal direncinde diyabet (şeker hastalığı) adı verilen meşhur hastalık karşımıza çıkar. Diyabet hastaları ne kadar yerlerse yesinler yine de aç olacaklar ve enerji ihtiyaçları karşılanmayacaktır. Çünkü glukoz hücre içine giremeyecektir. Diyabet, sinir sistemi hastalıkları nöropatilerle, göz bulguları retinopatilerle ve böbrek sorunlar nefropatilerle karşımıza gelebilir. Akut komplikasyonları arasında hipoglisemi, ketoasidoz ve laktik asidoz vardır. Yani diyabet neredeyse her şeyi yapar ve bazıları ölümcüldür. Eğer insülin izole edilip, halk arasında kullanılacak kadar yaygınlaştırılmasaydı, yüzbinlerce insan şu an yaşamıyor olacaktı.

İnsülinin keşfinden önce diyabet hastalarının semptomlarını düzeltmek için çeşitli diyetler kullanılırdı ve sonuçlarına hiçbir anlam verilemezdi. 1923’te Frederick Banting (ve ekip arkadaşları), başarıyla “insülin” izole ederek Nobel Tıp alan en genç (32 yaşında) bilim insanı olmuştu. İnekten alınan serum, 14 yaşındaki hastada alerjik reaksiyon yaratmış olsa da klinik tedavide başarı sağlamıştı. Banting, "İnsülin, insanlığa aittir. Bana değil…" cümlesini kurarak patentini 1 dolara satmıştır!

Pankreas ve pankreas adacığı anatomisi.Wikipedia

Newton’un dediği gibi bu kadar ileriyi görebilmesi, öncesinde henüz tıp öğrencisiyken pankreas adacıklarını keşfeden Langerhans, sindirime yardımcı salgı yaptığını söyleyen Laguesse, diyabetle ilişkisini anlayan Oskar, Mering ve Opie gibilerin omuzlarına basarak mümkün olmuştur! Zira bilim böyle ilerler…

1955’te Frederick Sanger, primer yapısı sekanslanan ilk protein olan insülin sayesinde 1958’de Nobel Kimya ödülüne layık görüldü. Sonra Andrew, Roger ve Rosalyn (Nobel alan ikinci kadın), insüline geliştirdikleri radyoimmün test tekniği ile 1977’de Nobel Tıp ödülünü paylaştılar. 1978’de Riggs ve Itakura enfes bir fikirle geldi, pBR322 plazmidine insülin kodlayan sentetik gen eklediler ve E. coli suşuna enjekte ettiler. Bakteriler de plazmidi alarak sentetik insan insülini (humulin) üretti! 1982’de FDA onayladı ve pazarlanan ilk biyoteknolojik ürün oldu. Biyoteknolojik olarak sentezlenen insülinden önce domuz insülini sık sık tedavi açısından kullanılıyordu. Dünya Sağlık Örgütü’nün Esansiyel İlaçlar listesinde en önemli ve en güvenilir ilaçlar arasında sınıflandırılır.

2) Adrenalin (Hormon)

Epinefrin veya adrenalin olarak bilinen katabolik hormon, memelilerin adrenal (böbrek üstü) bezinden ve az miktarda nöronlarından salgılanır. Savaş ya da kaç sinyalinin temel mekanizmasını başlatır. Kan damarlarını kasar, kalp hızını artırır, hava yollarını gevşetir, göz bebeklerini genişletir ve enerji ihtiyacı için kan şekerini artırır. Böylece stres anında tepki süresini ve metabolizmayı hızlandırır. Etkisini alfa ve beta reseptörleri üzerinden gösterir. Jōkichi Takamine 1901 yılında ilk defa izole etmeyi başarmıştır. 4 yıl sonra ise tıbbi açıdan kullanılmaya başlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü’nün Esansiyel İlaçlar listesinde en önemli ve en güvenilir ilaçlar arasında sınıflandırılır.

Kalp anatomisi.Wikimedia

Bu özellikleri açısından birçok açıdan tedavi amaçlı kullanılır. Resüsitasyonun (kalp masajı) temel ilacıdır. Özellikle anafilaksi denilen tip 1 aşırı duyarlılık reaksiyonunda hava yollarını genişletmek açısından, kardiyak arrest (kalp durması) sonucunda ve yüzeyel kanamalarda kullanılır. İnhale (gaz) hali krup (laringotrakeobronşit) semptomlarını azaltır. Diğer tedaviler yetersiz kaldığında astim tedavisinde bile kullanılır. Eğer adrenalin izole edilmeseydi, larinks ödemi yaparak hava yolunu kapatan alerjik reaksiyonların en korkutucusu anafilaktik şoktan ve çeşitli kardiyak arrestlerden binlerce kişi şu an yaşamıyor olacaktı.

1) Penisilin (Antibiyotik)

Listenin birincisi elbette ki penisilin! Keşfedilen ilk antibiyotik olmasına rağmen, eğer penisilin keşfedilmeseydi günümüzde yaşayan insanların %75’i yaşamayacaktı. Çünkü dedeleri veya dedelerinin babaları çoktan ölmüş olacaktı! Aşılar ilaç sayılmadığı için listede yer almıyor. Aşılar, bağışıklık oluşmasını sağlayan biyolojik preparatlardır. Genelde mikroorganizmaların zayıflatılmış antijenleridir. Eğer ilaç olarak sayılsalardı, ilk sırada olmaları gerektiğinden hiç şüphe yoktur! İlaçlar bireyleri tedavi eder; aşılar ise popülasyonları… Aşılar ve ilaçlardan önce hastaneleri hayal bile edemezsiniz.

Artık günümüzde antibiyotikler sadece beta-laktam penisilin gibi bakterilerin hücre duvarını baskılayan tipte değil. RNA ve alt birimlere bağlanarak protein sentezini baskılayanlar, folik asit sentezini durduranlar, plazma membran yapılarını bozanlar, nükleik asit sentezini bozanlar gibi onlarca etki mekanizmasına sahip antibiyotikler bulunuyor. Hatta direnç gelişimini sağlayan beta-laktamaz enzimini baskılayanları bile mevcut!

Gelecekte ise konuşmalarını ve sinyalleşme baskılayarak hastalık yapmalarını engelleyecek antibiyotikler üzerine çalışalacaktır. Antibiyotiklerin geleceği quorum sensing adı verilen sinyalleşmelerin engellenmesi üzerine olabilir. Aslına bakarsak bağışıklık sistemi mikroorganizmalar ile savaşmaktan ziyade dost olmak üzerine evrimleşmiş olabilir.

Basil şekilli bir bakterinin anatomik şeması. Ocean

Penisilin, 300’den fazla türü olan askomiçet grubundaki Penicillium cinsi bazı küf mantarlarının toksinidir. Staphylococcus ve Streptococcus cinsi bakterilere karşı kullanılan ilk antibiyotiktir. Alexander Fleming 1928 yılında, bakteri kültüründe tesadüfen bakterileri öldürdüğünü gören Penicillium notatum türü küf mantarından izole etmiştir. Bu çalışması sayesinde daha sonra Howard Florey ve Ernst Boris Chain ile birlikte 1945 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü paylaşmıştır.

Alexander Fleming, 1999 yılında Time dergisinin "20. yy’ın En Önemli 100 İnsanı" listesinde yer almıştır. Fakat Penicillium mantarının kültürde üretilmesinin çok zor olması yanında, penisilinin izole edilmesi daha da zordu. Bu yüzden Alexander Fleming, insan vücudunda penisilinin etkisinin uzun sürmeyeceğini düşünüyordu ve bu konuda karamsardı. İlerleyen çalışmaların büyük bölümünü Howard Florey ve Ernst Boris Chain gerçekleştirmiştir. Antibiyotik, insanlık tarihinin en büyük devrimlerinden biridir…

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?

Kaynaklar ve İleri Okuma

  • Wakai A., et al. (2013). Mannitol For Acute Traumatic Brain Injury.. PubMed, sf: 1000-1002.
  • CWRU. Enovid: First Ever Birth Control Pill. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Case University
  • Drugs. Methotrexate. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Drugs
  • Drugs. Aspirin. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Drugs
  • Drugs. Morphine Sulphate. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Drugs
  • Wikipedia. Diethyl Ether. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Wikipedia
  • Mayo Clinic. Cortisone Shots. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Mayo Clinic
  • Wikipedia. Penicillin. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Wikipedia
  • Paola Patrignani, et al. (2016). Aspirin And Cancer. Elsevier, sf: 967-976.
  • Mayo Clinic. Cortisone And Other Steroids. (2019, Kasım 24). Alındığı Tarih: 24 Kasım 2019. Alındığı Yer: Mayo Clinic
  • Prof. Dr. Cengiz KIRMAZ. Steroid (Kortizon). (2019, Kasım 27). Alındığı Tarih: 27 Kasım 2019. Alındığı Yer: Alerji Kliniği

ÜNİVERSİTELER DOSYASI /// MUSTAFA KÖMÜŞ /// AKADEMİNİN HALİNİ ÖZETLEYEN ‘AKADEMİK TEZ’ BORSASI : 7 BİN 500 LİRAYA TEZ 300 LİRAYA ÖDEV


MUSTAFA KÖMÜŞ /// AKADEMİNİN HALİNİ ÖZETLEYEN ‘AKADEMİK TEZ’ BORSASI : 7 BİN 500 LİRAYA TEZ 300 LİRAYA ÖDEV

E-POSTA : mustafa.k

Tez yazımı ülkede borsaya dönüşmüş durumda. Görüştüğümüz kişiler boyutuna ve konusuna göre tezlerin fiyatının değiştiğini söylüyor. Fiyatlar bin 200 lirayla 7 bin 500 lira arasında değişiyor. Tez yazan kişiler ya kendileri akademisyen ya da akademisyenlerle çalışıyor. Günde 4-5 tane senede 300-400 tane tez yazdığını iddia edenler bile var

Türkiye’de akademinin içler acısı hali uzun süredir tartışılıyor. Yazılan tezlerdeki intihal oranları ve hataların yanı sıra üniversitelerin açtığı kişiye özel ilanla akademisyen olanlar gibi birçok problem her geçen gün haber oluyor. Bunun yanında internet sitesi üzerinden verilen ilanlarla ‘akademik tez’ yazılıyor. Bu ilanı veren sitelerden birinde tez ve ödev hazırlama literatür tarama intihal raporu hazırlama üniversite proje verildiği aktarılıyor.

Ekip olarak çalışıyorlar

Yüksek lisans tezi yapmak istediğimizi söyleyip aradığımız sitede numarası bulunan S. ’yi aradığımızda konunun ‘uzmanı’ R. ’ye yönlendirdi. R. ’yi iki farklı konuyla aradığımızda kendisi şunları aktardı: “Ekip olarak çalışıyoruz. Günde 4-5 tane tez veya ödev hazırlıyoruz. Bu konunun uzmanıyız. Bir sene içinde 4-5 tez hazırlıyoruz. Özet bölümü içindekiler literatür tarama ve sonuç dahil hepsini yaparız. ”

Sayfa arttıkça fiyat yükseliyor

R. ’ye Eskiçağ tarihinden bir konu hakkında çalışmak istediğimizi söylediğimizde şunları söyledi: “Yazdığımız tezde en fazla yüzde 20 intihal bulunur. Geçme garantili yazıyoruz. Eğer 80-90 sayfa tutacaksa 2 bin 200 TL ücreti var. 150 sayfaya çıkarsa 3 bin TL alıyoruz. Ödemenin bir kısmını önden peşin alıyoruz. Ardından parça parça tezi hazırlıyoruz. Ücreti de ona göre istiyoruz. ” Başka bir numaradan arayıp lisans ödevini sorduğumuzda ise R. ücretin 300 TL olduğunu söyledi.

15 yıldır bu işi yapan var

Aynı internet sitesini gazetecilik konusunda yüksek lisans tezi yazdırmak için aradığımız ve 40-50 sayfalık bir şey istediğimizde ise bizden mail talep ettiler. Attığımız maile gelen cevapta şunlar dendi: “Bin 500 liraya yaparım dedi hocamız. Hocamız konuya hakim bu konuda birçok çalışma yapmış akademisyendir. Çalışmanızı zamanında teslim ederiz. İçiniz rahat olsun. İyi bir çalışma alacaksınız. Geçme garantisi veriyoruz. Bizimle çalışan tüm öğrencilere sorun yaşamadan teslim garantisi veriyoruz. Ödemeyi iki taksitte alıyoruz. Yarısını başta kalanı teslimde ödüyorsunuz. 15 yıldan beri üniversite öğrencilerine ödev proje tez yazım desteği vermekteyiz. Lisans yüksek lisans master ve doktora seviyesinde garantili tez yazım hizmeti veriyoruz. ”

Mailde akademisyenin bize iletilmek üzere gönderilen mesajı da yer alıyor. Akademisyen bu konuda dolandırıcılar olduğunu ve bu fiyatın altında yapacağını söyleyenlerin bizi dolandıracağını iddia ediyor: “Öğrencimize söyleyin bana yaptırmasa bile düzgün ve doğru fiyattan bir yere yaptırsın. Malum başka yerden destek alan öğrencilerden gelen düzeltmeleri biliyorsunuz bu öğrencimiz de bizim fiyatı fazla bulup dolandırılmasın sonra düzeltmeye getirir daha çok para harcamak zorunda kalır. Böyle bir çalışmayı daha ucuza yaparım diyen yalan söyler çünkü değmez uğraşmaya. Sonuçta bi ton kafa patlatıyor insan ucuza yaparım diyen bi yerden kes yapıştır bir çalışma gönderir ondan sonra düzeltme için daha çok para harcamak zorunda kalır ve buna rağmen sorun yaşar. En başta doğru kişilerle çalışsın kafası rahat etsin benim akademisyen olduğumu çok fazla tez yazdığımı ve öğrencileri mezun ettiğimi belirtin telefon görüşmeleri yaptığımızı ve ayrıca danışmanlık yaptığımı da belirtin yani öyle yaz gönder değil beraber görüşmeler yaparak adım adım yazacağımızı anlatın. Güvenilir bir kurum olduğumuzu ve amacımızın öğrencilerin mezun olmasını sağlamak olduğunu ifade edin. ”

Pazarlık yapıyorlar

Cevap vermediğimizde ise tekrar bir mail atıldı. Bu mailde fiyat konusunda pazarlık yapıldı. İlk mailde bin 500 lira isteyen kişi ikincide ise hocayla görüştüklerini ve bin 200 liraya kadar inebileceklerini söyledi.

ODTÜ mezunu 5 bin TL

Başka bir siteye girip yeni bir profil açıp yine Eskiçağ tarihinden bir konuda yüksek lisans tezi yapmak istediğimizi yazdım. Buradan da bana dört talep geldi. İlk gelen talepte 5 bin TL istendi ve şu mesaj gönderildi: “ODTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunuyum. 7 yıldır tez ve makale yazımı yapmaktayım. İngilizceye de anadilim derecesinde hâkimim. Sizin için de uygunsa birlikte çalışmak isterim. Dilerseniz bu zamana kadar yapmış olduğum işlerden referans olması açısından birkaç makalemi de sizinle paylaşabilirim. Bu zamana kadar birçok farklı konuda yazdığım ve düzenlemesini yaptığım makaleler ve tezler mevcut. ”

İkinci talepte “Akademisyenim. Talebinizle ilgili haberleşebiliriz. Profesyonel ve intihalsiz olacaktır” dendi. İkinci talebi veren kişiyle de görüştüm. Kendisi bize şunları aktardı: “Doktor öğretim üyesiyim. Sayfa başına 50 lira istiyorum. Bir akademisyen arkadaşımla birlikte çalışıyorum. Sosyal bilimler konusunda bilgiliyim. İstatistik pazarlama ve işletme konularına hâkimim. Tezi parça parça yaparım. Danışman hocadan gelen geri dönüşlere göre gerekli düzeltmeleri yaparım. Ödemeyi size tezi teslim ettikten sonra alırım. ”

İki akademisyen birlikte

Gelen üçüncü talepte ise şu ifadeler yer aldı: “Ankara Üniversitesinden doktora unvanına sahibim. Şu ana kadar birçok tez ve makale danışmanlığı yaptım akademik dili kullanımım oldukça iyidir. ” Ayrıca yaptığımız görüşmede ise talep eden kişi şunları söyledi: “3 bin TL’ye yapılır sizin istediğiniz tez. Küçük bir ön ödeme alarak başlarım ve 3 bölüm halinde yazarım tezi. Hocanızın istediği düzenlemeleri yaparım. Benim bir akademisyen arkadaşım var onunla birlikteyim ama genelde kendi işimi kendim yaparım. ”

Bölümden bölüme değişiyor

Dördüncü talepte ise yaptığımız görüşmede yine benzer şeyler söylendi. Tezi yazabileceğini söyleyen kişi şu ifadeleri kullandı: “Sayfa sayısı 50 liradan çalışıyoruz. Akademisyen hocalarımıza gönderiyorum ben kendileri yapıyorlar. Sonra bana iletiyorlar. Başlamadan önce 300 lira kapora alıyoruz. Hocaya onaylatıyorsunuz veya ekleme çıkarma istediğinde onları yapıyoruz. Büyük ihtimalle 3 parça halinde olur ücreti de siz 3 parça halinde yatırırsınız. Biz size intihal raporu da yollarız. Yüzde 20’nin altında olma garantisi veriyoruz size. Ayrıca mezun olma garantisi de veriyoruz. ”

Aynı kişiye bir arkadaşımızın makine mühendisliği bölümünden yüksek lisans okuduğunu ve fiyat araştırması yaptığını söylediğimde ise şunları aktardı: “Genelde bölümden bölüme değişmez ama bazı tezlerde analiz kısımları oluyor. Orada fiyatlar değişiyor. 7 bin 500 liraya çıkabilir ama biz 7 bin gibi yapabiliriz.

***

3 tezden birinde ağır intihal

Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde ‘ağır intihal’ yapıldığını ortaya koydu. Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM) 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere toplam 600 tezi inceledi. Turnitin intihal programı kullanılarak incelenen ve 511’i Türkçe 89’u da İngilizce olan tezlerin yüzde 34’ünde ağır intihal yapıldığı ortaya çıktı. Bilimsel çalışmaların orijinal olup olmadığını gönderen benzerlik indeksinde de dünya ortalaması yüzde 15 iken Türkiye’de bu oran yüzde 28.5.

Türkiye’de Nitelikli yayın yok

Türkiye’de şu anda 206 üniversite bulunuyor. Scientific Journal Rankings verilerine göre 2017’de Türkiye dünya bilimsel yayın sayısı sıralamasında 19’uncu sırada; buna karşılık Türkiye’den çıkan yayınlara yapılan ve yayının kalitesini gösteren uluslararası atıf sayısı her geçen yıl önemli oranda düşüyor. Cumhuriyet Üniversitesi’nden Selçuk Beşir Demir’in Journal of Informetrics dergisinde Kasım 2018’de yayımlanan makalesine göre dünyada en çok sahte dergi çıkaran ülkeler arasında Hindistan ve Nijerya ile birlikte Türkiye de var.

LİNK : https://www.birgun.net/haber/akademinin-halini-ozetleyen-akademik-tez-borsasi-7-bin-500-liraya-tez-300-liraya-odev-277481?fbclid=

BİLİM DOSYASI : SİCİM TEORİSİ NEDİR ??? NEDEN 10 VEYA 11 BOYUTA İHTİYAÇ DUYAR ??? BU ÜST BOYUTLAR NEREDE ???


SİCİM TEORİSİ NEDİR ??? NEDEN 10 VEYA 11 BOYUTA İHTİYAÇ DUYAR ??? BU ÜST BOYUTLAR NEREDE ???

Her Şeyin Teorisi Olmaya Aday Sicim Teorisi’ndeki Üst Boyutlar Gerçek mi?

Yazar Çağrı Mert Bakırcı

03/12/2019

Kaynak: Gigazine 2. Yazar C. Caner Telimenli Çağrı Mert Bakırcı

Bu yazı Fizik: Newton’dan Kuantuma yazı dizisinin 31. yazısıdır. Dizinin ilk yazısına gitmek için buraya dizideki tüm yazıları görmek için buraya tıklayınız. Yazı dizileri EA Akademi‘nin bir parçasıdır.

Yazı dizisi içindeki ilerleyişinizi kaydetmek için giriş yapın veya kayıt olun.

Normalde aşina olduğumuz 3 uzaysal (uzamsal) boyutu bilirsiniz: En yükseklik derinlik… Sol-sağ ileri-geri yukarı-aşağı… Daha bilimsel tabiriyle x y z… Buna 4. boyut olarak bilinen zaman boyutunu da eklersek modern fiziğe ulaşıyoruz. Bu konularla ilgili bilgilerinizi tazelemek için Genel Görelilik Kuramı’nı okuyabilirsiniz. Konuya daha basit bir giriş içinse buradaki yazımıza göz atabilirsiniz.

Ancak fiziğin en büyük ve meşhur problemi şu: Kara delikler yıldızlar ve gezegenler gibi çok büyük cisimlerin fiziği olarak bilinen Görelilik Teorisi ile atom altı parçacıklar gibi çok küçük cisimlerin fiziği olan Kuantum Fiziği daha spesifik olaraksa Kuantum Alan Teorisi arasında bir uyuşmazlık söz konusu. Bunlar fiziğin iki ayrı alt dalı olarak incelendiğinde harika bir şekilde çalışıyorlar; ancak birbirleriyle bütünleşik olarak incelenmeye çalışıldığında çok ciddi problemler çıkıyor. İşin özünde iki teori birbiriyle uyumlu değil gibi gözüküyor.

Ancak bu bir sorun; çünkü Evren’in var oluşunda bir kesinti olmadığını biliyoruz. Yani atom altı parçacıklar ile gezegenler birbirlerinden bağımsız olarak var olmadılar. Büyük Patlama ile birlikte başlayan süreçte önce atom altı parçacıklar var oldu sonrasında atomlar elementler moleküller… Bunu Parçacık Fiziği ve Standart Model ile harika bir şekilde izah edebiliyoruz. Gezegenlerden yıldızlara ve kara deliklere kadar Evren’de gördüğümüz her şey bu basit yapı taşlarının bir araya gelmesiyle var oldu. Dolayısıyla en basit parçacıkların fiziğinden yola çıkarak en büyük gök cisimlerinin fiziğine ulaşabilmemiz gerekiyor. Ancak ulaşamıyoruz.

İşte bu nedenle bazı fizikçiler kimi zaman Her Şeyin Teorisi olarak bilinen fiziğin bu iki yakasını birbiriyle buluşturabilecek bir köprü üzerinde çalışıyorlar. Bu güne kadar bunu başarabileceği iddia edilen çok sayıda teori ileri sürüldü: Halka Kuantum Kütleçekimi Teorisi Nedensel Fermiyon Sistemleri Teorisi Nedensel Kümeler Teorisi E8 Önerisi Şerit Modeli ve daha nicesi… Ancak Sicim Teorisi bunlardan en önde geleni ve en çok üzerinde çalışılanı olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla gelin öncelikle Sicim Teorisi’ne bir göz atalım sonrasında bu teoriden doğan 10 boyutu (ve bir üst uzantısı olan M-Teorisi’nden doğan 11. boyutu) anlamaya çalışalım:

Sicim Teorisi Nedir?

Sicim Teorisi özünde sicim adı verilen yapıların farklı şekillerde titreşmesi sonucunda kuarkların oluştuğunu ve bu kuarklardan yola çıkarak Evren’in tüm parçalarının açıklanabileceğini söyleyen Her Şeyin Teorisi olmaya aday olan bir teoridir.

Sicim Teorisi’nde sözü edilen sicimler muazzam küçüktür: Bir protondan 1020 kat (yüz milyar kere milyar kat) küçük; belki de Evren’in en küçük mesafesi olan Planck mesafesi (10-32 santimetre civarı) kadar küçük! Bu sicimlerin titreşimleri (ve çalkalanmaları) protonlardan nötronlara elektronlardan fiziksel kuvvetlere kadar Evren’in bildiğimiz bütün yapıtaşlarını üretebilmektedir. Bu sadece farazi bir anlatım değildir; matematiksel olarak tutarlı bir anlatımdır; ancak ne yazık ki deneysel kanıtı henüz yapılamamıştır.

Ancak Sicim Teorisi’nin belki de en ilginç tarafı tüm bu açıklamaların mümkün olabilmesi için 4 boyuttan fazlasının gerektiğini ortaya koymasıdır; yani ek boyutlar olmaksızın Sicim Teorisi çalışmamaktadır. Buna döneceğiz; ancak daha temelden başlayalım:

Kuantum Alan Teorisi’nden Sicim Teorisi’ne…

Aslında Sicim Teorisi’ni anlamak için öncelikle birazcık Kuantum Alan Teorisi‘nden söz etmemiz gerekmektedir. Çünkü bu teori her parçacığın bir "alanı" olduğunu söyler ve basitçe de olsa alanları anlamak sicim kuramını anlamamıza yardımcı olacaktır. Zaten yukarıda da söz ettiğimiz gibi Sicim Teorisi’nin en temel amacı bu Kuantum Alan Teorisi’ni Görelilik Teorisi’ne bağlamaktır.

Bu alanları matematik kullanmadan anlatabilmek için zihnimizde canlandırmamız gerekmektedir. Bunun için ise alanları birbiri üzerine binmiş denizler olarak hayal edebiliriz. Bu denizlerin her birinin farklı sıvılardan oluştuğunu ve uçsuz bucaksız olduklarını düşünelim.

Burada amaç bu dalgalı yüzeylerin birbiri ile nasıl etkileştiğine değinmektir. Bu sıvılardan biri dalgalanınca -eğer dalga yeterince güçlü ise- diğer denizleri de etkileyerek o denizlerde de dalgalanmalara sebep olacaktır. Eğer daha önce birbirinden farklı sıvıların yoğunluğu ile ilgili deneyleri seyrettiyseniz orada kullanılan ve Yoğunluk Kulesi adı verilen deney düzeneğini düşünmek konuyu anlamanıza yardımcı olabilir:

Üst üste binmiş sıvıların birinde gerçekleşen bir hareketlenme diğerlerini de etkiler. (Yoğunluk deneyi) Birbirine karışmayan sıvılar–8. Sınıf

İşte buna benzer bir durum Kuantum Alan Teorisi’nde de söz konusudur. Ancak örnekten farklı olarak bu dalgaların her biri kendi alanı içinde elektron ya da foton gibi bir parçacığı oluşturuyor. Bu parçacıklar kendi alanlarında dalgalandıklarında bazen diğer alanları da etkileyip onların da dalgalanmasına sebep oluyor. Parçacık ve dalga aynı şey olduğu için parçacık da bu diğer alanda farklı bir parçacığın oluşmasına sebep oluyor. Bu da parçacıkların etkileşimi olarak bildiğimiz durumdur. Feynman diyagramları ile ifade edilen bu etkileşimler her şeyin temelini oluşturmaktadır. Yani kısaca madde dediğimiz şey ve onun başına gelen her olayın belli güç alanları içinde sıkışmış enerjinin etkileşiminin sonucu olduğunu söyleyebiliriz.

Feynman Diyagramları’na bir örnekFNAL

Buraya kadar anlattıklarımızı enerjiye bağladık ama eğer bu enerjinin ne olduğunu açıklamazsak o zaman bu anlattıklarımızın hiçbir anlamı olmaz. İşte onu açıklamak için de Sicim Kuramı’na adım atabiliriz. Ama öncelikle şunu önemle vurgulayalım: Sicim Kuramı’nın hala deneysel kanıtı bulunmamaktadır. Bu teoriye (veya daha doğru ifadesiyle hipoteze) yönelik elimizdeki her şey büyük oranda matematiğe ve biraz da dolaylı çıkarımlara dayanıyor. Ancak bu kesinlikle doğru olduğu anlamına gelmediği gibi boş bir tez olduğu anlamına da gelmemektedir.

Sicim Kuramı küçük "iplik parçalarına benzer" sicim isimli yapılardan bahseder. Bu sicimlerin farklı şekillerdeki titreşimleri Evren’de gördüğümüz parçacıkları ve kuvvetleri oluşturmaktadır.

Her Şeyi Bozan Kütle Çekimi!

Peki böyle bir yapıya neden ihtiyaç duyuyoruz? İşte bunu anlamak için önce sicim kuramının var oluş amacını anlamamız gerekiyor: Asıl amacı unutmayın: Hedefimiz kütle çekimi dediğimiz kuvvet ile parçacıklar üzerinden açıklayabildiğimiz diğer kuvvetleri birbirine bağlamaya çalışmaktadır.

Kütle çekimini özel kılan nedir? Kütle çekimi diğer kuvvetlere kıyasla aşırı zayıf bir kuvvettir. Öyle ki kütle çekiminden sonraki zayıf kuvvet olan elektromanyetik kuvvet kütle çekiminden yaklaşık 1040 kat güçlüdür! Zaten bu nedenle 5.9×1024kg.5.9times{10^{24}}kg.5.9×1024kg. kütleye sahip Dünya’nın kütle çekim alanı etkisi altındaki kağıt parçasını ufacık bir kalemin statik elektriğini kullanarak yenebilirsiniz ve o kağıt parçasını uçurabilirsiniz. Eğer kütle çekimi bu kadar zayıf bir kuvvet olmasaydı elektromanyetik kuvvetin kütle çekimini yenerek kütleleri yerden kaldırabilmesi imkansız olurdu.

Peki kütle çekimi neden bu kadar zayıf? Bu zayıflığın belli bir sebebi yok gibi görünüyor; ancak bu cevap yeterli değil. Bu zayıflığın bir amacı olmasa da bu zayıflığa neden olan bir süreç var olmalı. Dolayısıyla kuvvetler arasındaki bu farkın mekaniğini açıklayabilmeliyiz. İşte bunu arzulayan fizikçiler matematiğin garip bir özelliğinden faydalanarak fazladan boyutları ortaya atmışlardır; çünkü özünde fazladan boyutlar kütle çekiminin zayıflığını açıklayabilir! İzah edelim.

Uzayda yayılan her tür enerji bir kaynaktan uzaklaştıkça güç kaybeder. Tıpkı bir lambanın ne kadar uzakta olduğuna bağlı olarak daha az parlak olması gibi… Bunun ana nedeni iki boyutlu bir cismin hacminin olmadığı gerçeğidir. İki boyutlu cisimlerin sadece alanı vardır. Dolayısıyla belli bir merkezden herhangi bir uzaklığa doğru yayılan enerjinin iki boyutlu düzlemde yoğunluğunu ölçmek isterseniz yapmanız gereken en başta sahip olduğumuz enerjiyi o mesafede oluşacak hayali bir çemberin çevresine bölmek olacaktır.

Bunu sınırlı miktarda mürekkep ile giderek daha büyük çemberler çizmeye çalışmaya benzetebiliriz. Küçük çemberi istediğiniz kadar kalın çizebilirsiniz ama çember büyüdükçe bu çemberi net bir şekilde çizmeniz zorlaşacaktır; çünkü mürekkep miktarınız azalacaktır. Bu durumda daha büyük çemberleri mürekkep yetsin diye mecburen daha ince çizmeniz gerekir.

Aynı durum enerji için de söz konusudur. İki boyutlu bir yüzeyden çıkan enerji de kaynaktan uzaklaştıkça mesafe ve dolayısı ile çemberin çevresi ile orantılı olarak azalır.

Şimdi de küre halinde her yöne yayılan enerjiyi düşünelim. Buradaki oran ise kürenin yüzey alanı ile orantılı bir şekilde azalmalıdır; çünkü üç boyutlu cisimlerin çevresi her üç boyuta doğru (enine boyuna ve derinlemesine) genişlemiştir. Daha önce bahsettiğimiz iki boyutlu evren ve onda yayılan enerji bu yeni üç boyutlu evrenin sadece küçük bir parçasıdır. Üç boyutlu evrende gerçekleşen bu durum aynı zamanda ters kare kanunu olarak bilinen olgudur: Merkezden uzaklaştıkça etki uzaklığın karesi ile ters orantılı bir şekilde azalır. Yani merkezden 2 kat uzaklaşırsanız kuvvetiniz 4 kat azalacaktır. 3 kat uzaklaşırsanız kuvvet 9 kat azalır. Bu böyle gider…

Uzaklık arttıkça yüzey alanına düşen birim enerji miktarı azalır. Wikipedia

Theodor Kaluza isimli bir matematikçi 5 boyutlu bir evrende kütle çekimini incelerken bu evrendeki kütle çekiminin bizim evrenimizdekine çok benzediğini görmüştür. Çünkü eğer Evren aslında 5 boyutlu ise bizim evrenimizde kütle çekiminin neden daha güçsüz olduğu da son derece anlaşılır olmaktadır. Üç boyutlu evrende yayılan bir enerjinin nasıl ki 2 boyutlu bir evrende sadece bir parçası tespit edilebiliyorsa 5 boyutlu bir evrende yayılan kütle çekimi de 4 boyutta haliyle daha zayıf görünecektir. İşte bu fikir Sicim Kuramı’nın temelini oluşturmaktadır.

Sicim Teorisi’nde Üst Boyutlar Nedir Nerededir?

Öncelikle daha üst bir boyutu anlamak için üst boyutların alt boyutlar üzerindeki etkisini anlamamız gerekiyor. Bunu anlamanın en iyi yolu İngiliz bir okul müdürü olan Edwin Abbott Abbott tarafından 1884 yılında yazılan Düzlemler Ülkesi (İng: "The Flatlanders") hikayesine bir bakış atabiliriz:

Düzlemler Ülkesine Yolculuk

Düzlemler Ülkesi’ndeki cisimlerin hepsi 2 boyutludur. Dolayısıyla sadece sağa sola ve ileri geri hareket edebilirler; ancak yukarı veya aşağı hareket edemezler. Bunu bir kağıt üzerinde yaşayan varlıklar olarak hayal edebilirsiniz.

Düzlemler Ülkesi'nden Bir Çizim

Düzlemler Ülkesi’nden Bir ÇizimWikipedia

2 boyutlu bir düzlemde yaşayan Düzlemler Ülkesi vatandaşları 3 boyutlu bir cisim ile etkileşecek olsa ne olurdu?

Örneğin bir balonun bu düzlemin "içinden geçtiğini" hayal edin. 2 boyutlu varlıklar bu balonu nasıl deneyimlerdi? 3 boyutlu bir şekil olan balon 2 boyutlu düzlem içinden geçerken 2 boyutlu varlıklar öncelikle kendi düzlemleri içinde bir noktacığın belirdiğini görürlerdi. Sonrasında bu nokta balonun hareketi boyunca bir çember gibi genişlerdi. Nihayetinde balonun en geniş olduğu bölge Düzlemler Ülkesi‘nden geçerken ülkenin 2 boyutlu vatandaşlarının gözlediği çember de maksimum boyutuna ulaşırdı. Sonrasında çember giderek daralırdı ve balonun son parçası da düzlemin içinden geçerken ufacık bir noktaya dönüşür sonunda yok olurdu.

3 boyutlu bir cismi deneyimleyen Düzlemler Ülkesi sakinlerini gösteren bir çizim.

3 boyutlu bir cismi deneyimleyen Düzlemler Ülkesi sakinlerini gösteren bir çizim. Wired

Yani Düzlemler Ülkesi sakinleri 3 boyutlu cismin sadece kendi düzlemleriyle kesişen kesişim alanını deneyimleyebilirdi. Cismin tamamını deneyimlemeleri mümkün olmazdı. Örneğin bir insan bu düzlem içinden boydan boya geçecek olsa kafası geçerken tıpkı bir balonda olduğu gibi bir nokta çember gibi büyürdü sonrasında omuzlarla birlikte o çember bir dikdörtgene (veya ovale) dönüşürdü bacaklarda ise bu oval daha ufak iki çembere bölünürdü ayaklarda yine dikdörtgen oluşurdu ve geçiş tamamlandığında ayakların kesidi olan bu dikdörtgenler neredeyse birden yok oluverirdi. Aslında MRI cihazlarıyla beynimizi katman katman taramaktayız ve beyni adeta bir Düzlemler Ülkesi‘ndeymişiz gibi deneyimlemekteyiz:

MRI cihazıyla beynimizi tararken, onu tıpkı Düzlemler Ülkesi'ndeki 2 boyutlu varlıkların 3 boyutlu cisimleri deneyimlediği gibi, katman katman deneyimleriz.

MRI cihazıyla beynimizi tararken onu tıpkı Düzlemler Ülkesi’ndeki 2 boyutlu varlıkların 3 boyutlu cisimleri deneyimlediği gibi katman katman deneyimleriz.

İşte Sicim Teorisi tarafından ileri sürülen üst boyutlar da tıpkı bu örnekte olduğu gibi varlığını doğrudan göremediğimiz; ancak kendi 4 boyutlu Evren’imize izdüşümlerini ve etkilerini görebileceğimiz boyutlardır.

Neden 4’ten Fazla Boyut Gerekiyor?

Bu sorunun cevabı fazlasıyla matematikse ve ne yazık ki halk arasında anlaşılabilir basit bir cevabı bulunmuyor. Ancak Sicim Teorisi’nin matematiğine girdiğinizde 3 (veya 4) boyutta yapılan işlemlerin yeterli olmadığını görüyorsunuz. Yani ek boyutların var olmaması özellikle de diğer kuvvetleri açıklamada ve tutarlı bir fiziksel sistem oluşturmada sorunlar baş gösteriyor. Yani işin matematiği bizi daha fazla boyutun var olduğunu düşünmeye itiyor. Zaten deneysel olmayıp da güçlü bir teorik altyapıya sahip olma nedeni de bu. Leonard Susskind bunu şöyle anlatıyor:

Fizik anlatıcılığı benim işim. Yaptığım şey bu. Ancak bu işte en nefret ettiğim şey Sicim Teorisi’nde neden daha fazla boyuta gerek olduğunu anlatmaya çalışmak; çünkü halkın anlayabileceği kadar basit bir açıklama bulunmuyor. Matematiğe bakmak zorundasınız. Sadece şunu söyleyebilirim: Bu sicimlerin kuantum mekaniği ile açıklanan çalkalanmaları ek boyutlara "taşmak" zorundadır; yoksa kontrolden çıkmaktadırlar ve fiziksel yaklaşımlar işlevsiz hale gelmektedir.

Sadece bu da değil: Parçacık Fiziği’ndeki bazı problemleri 3 uzaysal boyut ile çözmeye çalıştığımızda çok ciddi zorluk ve problemlerle karşılaşıyoruz. Ancak bu ek boyutların matematiğe dahil edilmesi 1970’lerden beri çözülmeye çalışılan bu aşırı zor problemleri bir anda fazlasıyla basit hale getiriyor.

Minute Media

Bir diğer gereksinim Evren’in temel parametrelerine yönelik fizikteki eksiklerimizden kaynaklanıyor. Evren’de 26 civarında temel parametre var ve bu parametreler Evren’in ne olduğunu ve nasıl çalışması gerektiğini tanımlıyor. Bu parametrelerin birbiriyle ilişkileri ve neden o şekilde var olduklarına yönelik açıklamalarımız 3 boyutlu fizik ile çözülmeye çalışıldığında oldukça zorlu ve karmaşık sonuçlar veriyor. Ancak uzmanlar üst boyutların dahil edilmesiyle bu soruların daha basit bir hal aldığını ve daha önceden açıklayamadığımız bazı noktaları açıklayabildiğimizi düşünüyorlar. Lisa Randall şöyle diyor:

Üst boyutların işe dahil edilmesi eldeki problemlerin tamamını çözecek mi? Bilemiyoruz. Ancak üst boyutları dahil etmek daha önceden çözmeye nereden başlayacağımızı bile bilemediğimiz sorulara yepyeni bir bakış açısı kazanmamızı sağlıyor. Eğer bu üst boyutların var olmadığını ispatlayacak olsaydık bile bu süreçte üst boyutlarla uğraşan fizikçiler sayesinde var olduğundan emin olduğumuz 3 boyuta yönelik çok daha kapsamlı bakış açıları elde etmeyi başardık. Yani pragmatik bir açıdan düşünecek olursak bu boyutlar hatalı olsaydı bile fiziğe çoktan katkı sağlamayı başardılar.

Kaç Tane Boyut Var?

Klasik formuyla Sicim Teorisi’ne yönelik çalışmalar Sicim Teorisi’ni tutarlı ve işlevsel yapmak için 10 boyutun yeterli olduğunu gösteriyor. Bu boyut sayısı kullanıldığında Kuantum Teorisi ve Görelilik Teorisi bir araya getirilebiliyor gibi gözükmektedir. Michio Kaku şöyle anlatıyor:

Bir kristal vazo düşünün. Bu vazo parçalanıyor ve masanın üzerine dağılıyor. Masa üzerinde yaşayan Düzlemler Ülkesi sakinleri bu kristal parçalarını birleştirmeye karar veriyorlar. Uzun uğraşlar sonucunda 2 büyük parça haline getirebiliyorlar. Bu parçalardan birisi kuantum mekaniği diğeri görelilik. Ancak bu iki parçayı bir araya getiremiyorlar; çünkü diğer boyuta erişemiyorlar. Ama eğer ki o boyutların var olduğunu varsayarlarsa iki büyük parçayı harika bir şekilde üst üste koyarak vazoyu tamamlayabiliyorlar.

World Science Festival

Şu anda biz bu parçaları ayrı ayrı görüyor olsak da Büyük Patlama anında bu parçalar bir bütündü. Tüm bu kuvvet ve parçaları bir arada bulunduran yapıya süperkuvvet adı veriliyor. Büyük Patlama sonrasında bu süperkuvvet parçalara ayrıldı ve ayrı parçalar halinde işlemeye başladı. Ancak Sicim Teorisi’ne göre bu süperkuvvet 3 boyutlu uzayda var değildi; daha üst boyutlarda var olabilen bir kuvvetti. Dolayısıyla günümüzde de bu parçaları sadece 3 boyutta bir araya getiremiyoruz.

Ancak 10 adet boyut ile yapılan hesaplamalarda 3 boyutlu uzay ve 1 boyutlu zaman Evren’imizde gözlediğimiz bütün parçacıkları ve kuvvetleri tam da bu boyutta gördüğümüz biçimlerde (davranış güç vb. bakımından) üretebiliyoruz. Dolayısıyla 10 boyutlu bir Evren modeli hem tutarlı ve stabil bir Evren modeli sunuyor hem de bu modelin 4 boyutlu uzay-zamandaki uygulamaları gözlemsel verilerimizle uyuşuyor.

Neden "10 veya 11 Boyut" Deniyor? Neden Tam Olarak Bilmiyoruz?

Aslında Sicim Teorisi’nin düzgün çalışabilmesi için 10 boyut yeterlidir. Ancak 1990’lı yıllarda teorik fizikçiler yaptıkları hesaplamalar sonucunda Sicim Teorisi’ne 1 ek boyut daha katmanın sıra dışı bir devrime neden olduğunu fark ettiler: Eğer Evren 11 boyutlu ise sadece sicimler değil aynı zamanda membranlar (zarlar) var olabilmektedir. Yani iplik benzeri sicimlerin ötesinde daha "3 boyutlu gibi gözüken" (küresel yapıda olan) "sicimsi zarlar" var olabilmektedir.

Bunun kozmolojik etkileri oldukça büyüktür: Evren’imizin kendisi bu tarz bir membran olabilir. Eğer durum buysa sözünü ettiğimiz ek boyutların bir kısmı aslında aşırı küçük olmaktan ziyade aşırı büyük hatta belki de sonsuz uzunlukta olabilmektedir.

M-Teori dahilinde kurgulanan sicimsi zarlara bir örnek…Wikimedia

Yani 11. boyutun Sicim Teorisi matematiğine eklenmesi Evren’in var oluşuna ve yapısına yönelik çok daha farklı ve ilginç bir senaryonun ortaya çıkmasını sağlamıştır. Buna M-Teorisi Süpersicim Teorisi Membran Teorisi veya Brane Teorisi gibi isimler verilmektedir. İşte bu durum az sonra detaylarına döneceğimiz üzere kütleçekiminin neden bu kadar zayıf olduğunu da açıklamaktadır.

Neden 11’den Fazla Boyut Yok?

Aslında teorik olarak 11’den fazla boyut inşa etmek mümkün. Örneğin Michio Kaku belki 12. boyutta da tutarlı bir sistem inşa edilebileceğini söylüyor. Ancak bu noktadan sonra örneğin 13 15 20 30 boyutlu sistemlerin matematiğine baktığınızda çok ilginç bir gerçekle karşılaşıyorsunuz: Teorik boyut stabilitesi bozuluyor. Yani bu üst boyutta var olan parçacıklar matematiksel nedenlerle hızla çökerek yine 10 11 veya 12 boyuta iniveriyor. Kaku şöyle anlatıyor:

12 boyutta yapılan işlemlerde tuhaf sonuçlar ortaya çıkıyor. Örneğin eğer Evren 12 boyutlu ise 2 farklı zaman kavramının olması gerektiği sonucuna varıyoruz. 13. boyutun matematiği ile bizzat uğraşmış biri olarak matematiksel olarak uğraşması berbat bir boyut düzeyi olduğunu söyleyebilirim. Bu noktada Evren aşırı dengesiz hale geliyor. 12 boyut sınır gibi gözüküyor; ancak 12 boyutta bile anormal sonuçlar elde ediyoruz.

Dolayısıyla daha fazla sayıda boyutu mümkün kılacak teorik altyapıya sahip değiliz. Belki bu Evren’in gerçekten de 10-12 boyutu aşamıyor olmasındandır. Belki de Evren’e yönelik anlayışımızda bilmediğimiz eksik bir parça vardır ve o parçayı bulursak daha üst boyutları da hesaplayabileceğiz.

Ancak şu anda elde olan fizik ve matematik ile en fazla 11-12 boyuttan söz edilebileceğini söyleyebiliriz.

Kompaktifikasyon: Küçük Sıkışmış Yoğun Boyutlar!

Ancak nereye bakarsanız bakın 3 boyutlu uzaydan ve ileri doğru aktığını deneyimlediğimiz 4. boyuttan daha fazla sayıda boyut göremiyoruz. Hatta deneyimleyemiyoruz da… Dolayısıyla yukarıdaki örnek iyi hoş olsa da kendi Evren’imizde bu tarz bir deneyimi henüz tespit edemedik.

İşte bu nedenle Oskar Klein isimli fizikçi 1920’lerde bu boyutların kompakt (yani küçük sıkışmış ve yoğun) olması gerektiği fikrini ortaya atmıştır. Yani aşırı küçük üst boyutların varlığının tarihi yeni değildir ve sicim teorisyenleri tarafından geliştirilmemiştir. Fikrin kökenleri en az 1 asır geriye gitmektedir; ancak Sicim Teorisi alanında çalışan fizikçiler bu fikri yaratıcı şekillerde kullanarak tutarlı bir Evren modeli inşa etmeye çalışmaktadırlar.

Klein’ın söylediği şuydu: Eğer bu boyutlar x-y-z boyutlarına göre çok ama çok ama çok küçük ise o zaman etkilerini sadece o boyutlar kadar küçük cisimler (örneğin atom altı parçacıklar) deneyimleyebilir; ancak bizler gibi mezo boyuttaki veya gezegenler gibi makro boyuttaki cisimler bu boyutları deneyimleyemeyecektir. Bu da bir yandan parçacık fiziğini kütleçekimine bağlama ile ilgili sorunları çözerken diğer yandan bizlerin bu boyutları neden doğrudan deneyimleyemediğini izah edecektir. Michio Kaku bunu şöyle anlatıyor:

Bir duman hayal edin. Bu duman odalar içinde yavaş yavaş yayılacaktır. Ama hiçbir zaman gerçek anlamıyla yok olmaz 4. boyuta kaçarak kaybolmaz. Sadece öylesine fazla dağılır ki biz onu artık göremeyiz. İşte atomların da yok olmama nedeni daha üst ve aşırı küçük olan boyutların kendi üzerlerine kıvrılarak atomların bu boyutlara "sızmasını" engellemiş olmalarıdır.

Boyut Farkını ve Ek Boyutları Neden Göremediğimizi Anlamak…

Bunu daha iyi anlamak için Düzlemler Ülkesi anlatımına dönelim. Bu defa iki boyutlu varlıkları değil de bir boyutlu varlıkları hayal edin: Bu tek boyutlu boncuk benzeri varlıklar bir çizgi üzerinde yaşamaktadırlar. Bunu bir ipe dizilmiş boncuklar gibi hayal edebilirsiniz.

Çizgi üzerinde yaşıyorsanız sadece çizgi boyunca ileri geri hareket edebilirsiniz. Sağa sola veya yukarı aşağı hareket edemezsiniz. Dolayısıyla bütün yaşantınız o çizgi boyunca ileri geri hareket etmekle geçer. Hatta öyle ki hemen yanınızdaki boncukların ötesine geçemezsiniz çünkü onların etrafından dolaşmanız imkansızdır.

İpe dizilmiş boncuklar ipin kalınlığını deneyimleyemeyecek kadar büyüktürler.

Ancak bir ip her ne kadar tek boyutlu bir çizgi gibi gözükse de yeterince yakından bakacak olursanız aslında bir kalınlığı olduğunu görürsünüz. Örneğin ufacık karıncalar veya bakteriler gibi canlılar bu ipi aslında bir çizgi olarak değil bir silindir olarak deneyimlerler. Yani ipin yüzeyinde sadece ileri geri hareket etmekle kalmazlar yukarı aşağı da hareket edebilirler; ipin "etrafında" dolaşabilirler. Bu ufak varlıklar 2. bir boyut keşfetmişlerdir ve onu deneyimleyebilirler. Hatta bunu kullanarak boncuk dostlarının aksine bu ikinci boyuttan faydalanarak birbirlerinin etrafından dolaşabilirler. Hapsolmuş değillerdir.

Ancak boncuklar ipe hapsolmuştur. Öylesine büyüklerdir ki ipin kalınlığından faydalanmaları imkansızdır. Bir diğer deyişle söz konusu ikinci boyut onların büyüklüğü yanında öylesine ufaktır ki bundan faydalanmanın veya o boyutu deneyimlemenin hiçbir yolu bulunmayacaktır.

Yeterince küçük varlıklar söz konusu ipin ek boyutlarını da deneyimleyebilirler ve o ek boyuttan faydalanabilirler.

İşte Sicim Teorisi’ndeki ek boyutlar da bu şekilde aşırı küçük aşırı sıkışmış yani kompakt olabilirler. Biz iri varlıklar bu ek boyutlardan faydalanamıyoruz ve onları deneyimleyemiyoruz. Ancak atom altı parçacıklar kadar ufak varlıklar bu ek boyutları deneyimlemekle kalmaz onlardan faydalanarak enerjilerini veya etkilerini diğer cisimler üzerine uygulayabilirler.

Fazladan Boyutlar Evren’in DNA’sı Olabilir!

Sözünü ettiğimiz bu kompakt üst boyutların ne şekilde kendi üzerine kıvrıldıkları ne yapıda oldukları ve bunlardan doğan dinamikler bizim Evren’imizin nasıl işlemesi gerektiğini belirlemektedir. Bu tıpkı biyolojideki canlıların nasıl işlemesi gerektiğini belirleyen DNA gibi düşünülebilir.

Bu temel analoji Çoklu Evrenler Kuramı ile birleştirildiğinde sıra dışı olasılıklara kapı aralamaktadır. Çünkü eğer ki evrenlerin de yapısını belirleyen DNA-benzeri kodlar varsa ve gerçekten de sonsuz denilebilecek düzeyde evren varsa bunların birbirleriyle etkileşimi ve söz konusu parametrelere dayalı var olma mücadelesi hangi evrenlerin varlıklarını sürdürüp hangilerinin var olamayarak yok olacağını belirliyor olabilir. Bu da Evren’imizin neden şu anki özelliklerine sahip olacak biçimde var olduğunu açıklamamızı sağlayabilir. Leonard Susskind şöyle diyor:

Evren’in yapıtaşı olan boyutlar Evren’imizin sabitlerinin ne olacağını belirler. Örneğin kozmolojik sabitin bu şekilde belirlenmesi Evren’in geri kalanında olacak her şeyi belirlemektedir. Sicim Teorisi’nin vazgeçilmez bir parçası olan bu ek boyutların katlanma biçimi Evren’in nasıl davranacağını belirleyen genetik bir kod gibidir.

Bükümlü Boyutlar: Ek Boyutlar Kendi Üzerlerine Kıvrılıyor Olabilir!

Boyutları doğrudan deneyimleyemiyor oluşumuza yönelik bir diğer açıklama da (daha doğrusu kompaktifikasyon ile el ele giden bir diğer açıklama ise) söz konusu boyutlar büyük olsalar bile x-y-z boyutlarının aksine "sonsuza kadar" "dümdüz" ilerlemektense kendi üzerlerine kıvrılan yapıda (bir donut veya pretzel gibi) olabilecekleri yönünde. Bu nedenle x-y-z düzlemlerine ait süreğen deneyimlerimizi bu üst boyutlarda aynı şekilde yaşayamıyor olabiliriz.

Bu büyük boyutların bükümlü veya kıvrımlı olmalarının çok ilginç sonuçları vardır: Örneğin Evren’in başka kısımlarında bu üst boyutların etkileri bizzat deneyimleniyor olabilir; ancak bizim bulunduğumuz bölge şans eseri sadece 3 uzay boyutunu deneyimleyebildiğimiz bir kısım olabilir. Başka yerlerde 4 5 7 veya daha üst boyutlar da deneyimleniyor olabilir.

Bunun çok ilginç sonuçları var: Örneğin kütle çekiminin uzay-zaman dokusu ile doğrudan ilişkili olduğunu biliyoruz. Belki (bildiğimiz veya bilmediğimiz) başka kuvvetler ve parçacıklar da uzay-zaman ile kütleçekimi kadar ilişkilidir. Ancak Lisa Randall’a göre eğer ki üst boyutlar varsa bu boyuttaki tüm cisimler de kütleçekiminden etkilenmek zorundadır.Şöyle diyor:

Einstein’ın Genel Görelilik Teorisi bize kütleçekiminin yapısal olarak uzay-zaman dokusu ile iç içe olduğunu öğretti. Bu da kütleçekimi etkileşimlerinin üst bir boyuta ihtiyaç duymasına neden oluyor. Bunu anlamanın bir diğer yolu şu: Kütleçekimi Evren’deki enerji ile etkileşime geçmektedir. Enerjiye sahip cisimler kütleçekimi alanını yaratmaktadır. Kütle veya enerjiye sahip bir cisim bu tarz bir alanda hareket ederken kütleçekimini deneyimlemektedir. Dolayısıyla nerede olurlarsa olsunlar ister bizim boyutumuzda olsunlar ister üst boyutlarda olsunlar bir cisim kütleçekiminden etkilenmek zorundadır.

Görseli çeviren Mehmet Onurcan Kaya’ya teşekkür ederiz. Visually

Kütleçekimi ve Hassas Ayar Argümanı

Bunun sonuçlarından birisi kütleçekimi ile elektromanyetizma arasındaki aşırı büyük farklılığı natüralist bir düzlemde açıklayabilmek olacaktır.

Doğru olduğundan neredeyse emin olduğumuz Özel Görelilik Teorisi ile Kuantum Teorisi’ni bir araya getirip kütleçekimi ile elektromanyetizmanın nasıl ilişkili olması gerektiğini hesapladığınızda kütleçekimi ile elektromanyetizmanın güç miktarının kabaca eşit olması gerektiği sonucuna varırsınız. Ancak dediğimiz gibi kütleçekimi elektromanyetizmadan 1040 kat zayıftır.

Şu anda bu iki kuvvet arasındaki farkı açıklamanın tek yolu hassas ayar argümanı olarak bilinen bir argümandır. Bu argümana göre Evren’in çeşitli parametreleri ya bir bilinç tarafından (bir Tanrı veya yaratıcı güç gibi) belirlenmiştir ya da Çoklu Evrenler Teorisi gibi bir teorinin uzantısı olarak çok sayıda parametre kombinasyonu arasından seçilmiştir. Yani bu parametreler ile bu parametrelerden doğan ilginç sonuçlar (kütleçekiminin aşırı zayıf olması gibi) öyle olduğu için öyledir. Ya da Tanrı yaptığı için öyledir. Bunun bilimdeki karşılığı ise bilmiyoruz cevabıdır.

A Clear Lens

Ancak eğer ki üst boyutlar varsa ve bunlar kendi üzerlerine kıvrılıyorlarsa kütleçekimi dediğimiz kuvvet Evren’in başka noktalarında yoğunlaşmış olabilir; ancak bu boyutların kıvrımları dolayısıyla bizim bulunduğumuz bölgedeki etkileri çok daha zayıf olabilir. Yani kütleçekimi teorilerimizin öngördüğü gibi elektromanyetik kuvvet kadar güçlü olabilir; ancak bu gücün yoğunlaştığı yer Evren’in bizim bulunduğumuz bölgesinde değildir.

Bunun bir diğer açıklaması ise kütleçekiminin daha üst boyutlarla etkileşime geçebiliyor olması; ancak diğer parçacıkların bu üst boyutlarla etkileşemiyor olmasıdır. Bu durumda kütleçekimi aslında zayıf değildir; sadece diğer boyutlara "sızdığı" için etkisini yitirmektedir.

Bunu deneysel olarak test etmek de mümkündür: Eğer bu doğruysa bazı parçacıkların kütlesi teorilerin öngördüğünden daha hafif olacaktır. Eğer bu Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi deney düzeneklerinde bu şekilde "olması gerekenden zayıf" parçacıklar tespit edebilecek olursak kütleçekiminin gerçekten de beklendiği kadar güçlü olduğu ama bizim bulunduğumuz bölgede o kadar güçlü olamadığı anlaşılabilecektir. Bu da kütleçekiminin zayıflığını doğal nedenlerle açıklamayı mümkün kılacaktır.

Benzer şekilde eğer Sicim Teorisi doğruysa 10-17 santimetre civarında kütleçekim ile diğer kuvvetlerin birbirine eşitlenmelidir. Bu değer matematiksel olarak hesaplanmaktadır. Eğer söz konusu eşitlenme 10-20 veya 10-25 santimetre civarında olmamalıdır. Bu da Sicim Teorisi’ne deneysel bir yaklaşım geliştirmeyi mümkün kılmaktadır.

Teorik Fizikçiler Açıklama mı Uyduruyorlar?

Bu açıklamalar teorideki eksikleri "tıpa-vari bir şekilde" yamamak için ileri sürülmüş gibi gelse de teorik fiziğin işi zaten budur: Kendisinden önce gelen fiziksel gerçeklikleri matematiksel sınırları aşmaksızın geliştirerek tutarlı olan bir Evren modeli inşa edebilmek… Sonrasında bu teoriler için deneysel düzenekler geliştirilebilir ve teorilerin öngörüleri teste tabi tutulabilir. Yani fizikte teoriler biyoloji gibi bilimlerdeki teorilere göre birazcık daha farklı yapıdadır.

Gerçekten de örneğin boyutların bükümlü olması açıklaması bazı temel gerçekleri izah edebilmemizi sağlamaktadır. Örneğin kuantum fiziğinde ve parçacık fiziğinde sıklıkla kullanılan spin kavramı boyutların bükümlü olmasıyla rahatlıkla açıklanabilmektedir. İşte bu temel gözlemler üzerine Kaluza-Klein Teorisi inşa edilmiştir.

Benzer şekilde Sicim Kuramı kuark gibi parçacıkların oluşumunu da bu şekilde açıklamaktadır: Sicim Kuramı’na göre her parçacık ekstra bir boyutun titreşiminden oluşmaktadır.

Sicim Teorisi’nin öngörülerini deneysel olarak sınamak mümkündür. Yazı içerisinde kütleçekiminin belirli bir mesafede diğer kuvvetlerle eşitlenmesi gerektiği öngörüsünden söz etmiştik. Buna paralel olarak kütleçekiminin farklı mesafelerde farklı etkilere sahip olmasına yönelik deneyleri Nima Arkani-Hamed şöyle anlatıyor:

Sicim Teorisi’ndeki bazı boyutlar kompakt olmak zorunda değildir. Kaç tanesinin büyük olduğu bu boyutların ne büyüklükte olduğunu belirlemektedir. Örneğin eğer sadece 2 boyut büyükse ve diğerleri küçükse bu iki boyut 200-300 mikron büyüklükte olabilir. Bu kulağa aşırı küçük gelse de kuantum mekaniği için devasa bir mesafedir. Eğer bu doğruysa bu mesafedeki kütleçekim ölçümlerinde normal deneyimlerimizden farklı güçte kütleçekimi deneyimlemeyi bekleriz. Buna yönelik bazı deneyler yapıldı ve herhangi bir farklılık gözlenemedi. Buna bağlı olarak Sicim Teorisi’nin öngördüğü sadece 2 büyük boyut öngörüsünün doğru olmadığı sonucuna vardık.

Dahası Sicim Teorisi diğer teoriler üzerine kısıtlar getirebilmektedir. Yani yeni bu teori fizikçilerin oyun alanını her zaman genişletmek zorunda değildir; bazı alanlarda kısıtlamalar da getirmektedir – ki bu kısıtlar bilimsel olarak test edilebilir ve teorinin öngörülerini doğrulayabilir. Susskind şöyle açıklıyor:

Sicim Teorisi Evren’in parametrelerine yönelik birçok kısıt getirmektedir. Hatta Sicim Teorisi böylesine sıra dışı gibi gözükse de deneysel çalışmalarda ileri sürülen bazı sıra dışı fikirleri dizginlemektedir; adeta deneylerimizi daha "sıkıcı" hale getirmektedir. Örneğin kütleçekim dalgalarının kozmik arka plan ışıması üzerindeki spesifik bazı sinyallerine ve onların tensör modu özelliklerine yönelik beklentilerimizi sınırlandırmaktadır.

Sicim Teorisi’nin özellikle de Enflasyon Teorisi’ne yönelik kısıtlamaları kozmolojiye yönelik önemli öngörülerde bulunmamızı sağlamaktadır. Örneğin Enflaston Teorisi’nin bazı versiyonlarında kullanılan parametre sınırları Sicim Teorisi’nde üretilebilecek parametrelerin sınırlarının ötesindedir. Bu da Sicim Teorisi’nden yola çıkarak yaptığımız kısıtlanmış parametrelerin gözlemsel olarak sınanmasını ve o kısıtlara uyup uymadıklarını test etmemizi sağlayabilir. Bu da teori ile pratik arasındaki köprüyü sağlayan muhteşem bir uygulama olur.

Büyük Hadron ÇarpıştırıcısıScitech Daily

Sicim Teorisi ayrıca karanlık madde ve karanlık enerji gibi kavramları da açıklamamızı sağlayabilir. Kaku şöyle anlatıyor:

Sicim Teorisi’ndeki üst boyutlar bizim bildiğimiz boyutların "üzerindedir"; bizim boyutlarımıza her noktada temas eder. Eğer 2 boyutlu bir havuzda yaşayan ve bir bilim insanı tarafından sudan çıkarılarak 3. boyutu deneyimleyen bir balığa ‘3. boyut nerede?’ diye soracak olursanız vereceği cevap ‘Her yerde!’ olacaktır. Karanlık madde de görünmezdir; ancak kütleçekimi vardır ve bu sayede Hubble Uzay Teleskobu gibi araçlarla haritasını çıkarabiliriz. Belki de karanlık madde dediğimiz şey üst boyutlardan birinde olan sıradan galaksilerden birisidir ve biz onun kendi boyutumuzdaki kütleçekimini deneyimliyor olabiliriz.

Kaynaklar ve İleri Okuma

  • Matt O’Dowd. Why String Theory Is Wrong. Alındığı Tarih: 19 Ocak 2019. Alındığı Yer: PBS Space Time
  • L. Randall. Lisa Randall – Are There Extra Dimensions?. (2019 Kasım 27). Alındığı Tarih: 03 Aralık 2019. Alındığı Yer: Closer to Truth
  • L. Susskind. Leonard Susskind – Are There Extra Dimensions?. (2016 Ocak 27). Alındığı Tarih: 03 Aralık 2019. Alındığı Yer: Closer to Truth
  • M. Kaku. Michio Kaku – Are There Extra Dimensions?. (2016 Ocak 29). Alındığı Tarih: 03 Aralık 2019. Alındığı Yer: Closer to Truth
  • N. Arkani-Hamed. Nima Arkani-Hamed – Are There Extra Dimensions?. (2019 Kasım 26). Alındığı Tarih: 03 Aralık 2019. Alındığı Yer: Closer to Truth
  • E. Witten. (1995). String Theory Dynamics In Various Dimensions. Nuclear Physics B sf: 85-126.
  • S. Kachru et al. (2003). Towards Inflation In String Theory. Journal of Cosmology and Astroparticle Physics.
  • T. Damour et al. (1994). String Theory And Gravity. General Relativity and Gravitation sf: 1171-1176.
  • E. Kiritsis. (2019). String Theory In A Nutshell. ISBN: 9780691155791. Yayın Evi: Princeton University Press.
  • M. G. Gaberdiel et al. (2016). String Theory As A Higher Spin Theory. Journal of High Energy Physics.
  • M. Dine. (2016). Supersymmetry And String Theory: Beyond The Standard Model. ISBN: 9781107048386. Yayın Evi: Cambridge University Press.
  • H. P. Nilles et al. (2019). Geography Of Fields In Extra Dimensions: String Theory Lessons For Particle Physics. Modern Physics Letters A.
  • B. Ydri. (2018). Matrix Models Of String Theory. ISBN: 978-0-7503-1724-5. Yayın Evi: IOP Publishing.
  • T. Higaki et al. (2017). Inflation From Periodic Extra Dimensions. Journal of Cosmology and Astroparticle Physics.
  • N. Huggett et al. (2015). Deriving General Relativity From String Theory. Philosophy of Science sf: 1163-1174.
  • E. Witten. (2018). What Every Physicist Should Know About String Theory. Foundations of Mathematics and Physics One Century After Hilbert sf: 197-210.
  • S. Roy et al. (2016). Effective String Theory Inspired Potential And Meson Masses In Higher Dimension. Canadian Journal of Physics sf: 1282-1288.

LİNK : https://evrimagaci.org/sicim-teorisi-nedir-neden-10-veya-11-boyuta-ihtiyac-duyar-bu-ust-boyutlar-nerede-8092