KOMPLO TEORİLERİ /// Fuat Uğur : Doktor Zelenko’yu tanıyalım ve COVID-19’daki büyük oyunu görelim


Fuat Uğur : Doktor Zelenko’yu tanıyalım ve COVID-19’daki büyük oyunu görelim

15.09.2020

Adam 46 yaşında. Ukrayna-Kiev doğumlu. Küçük yaşta ailesi ile birlikte ABD’ye göçmüş. İsrail medyasında da haber olmuş bu iltica. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, Doktor Zelenko bir Yahudi. New York’un Brooklyn kesiminde büyüyüp okuyan ve şu anda 8 çocuklu olan bir aile babası. Anlayacağınız doğum kontrolüyle başı hoş olmayan dindar Yahudilerden kendisi.

Uzun zamandır yaklaşık 35 bin kişinin yaşadığı bir semtte aile hekimliği yapıyor. Burası bizim Bağcılar ya da Esenler gibi insanların dip dibe yaşadığı bir yer.

Onun Covid-19 ile olan macerası geçen mart aylarında başlıyor, Beyaz Saray’a kadar uzanıyor. Başına gelmeyen kalmıyor. Tehdit ediliyor, hakkında New York’tan Washington’a kadar soruşturmalar açılıyor ama yılmıyor.

Sebebi ne dersiniz?

Covid-19 tedavisinde uyguladığı ve çok başarılı olan ilaç kombinasyonu.

Bunları kendisiyle YouTube üzerinden yapılan bir röportajdan öğreniyoruz.

En başından anlatıyor:

“Sağlığından sorumlu olduğum halk ile bu yılın mart ayından itibaren Covid-19’a yakalandık. Neredeyse nüfusun tamamına yakını, birbirine eş zamanlarda hasta oldu. Nüfus yoğunluğu sebebiyle. Normal zamanlar muayenehanemde ortalama 50 kişi oluyorken, Pandemi günlerinde 250 kişiyi buldu hasta sayısı. Aynı zamanda şehirdeki tüm görüntüleme ve kan tahlil laboratuvarları kapalıydı. Yetmedi, kliniğimizdeki personelin yarısı hasta olup hizmet dışı kaldı. Tam bir savaş bölgesiydi.”

Doktor Zelenko işte böyle bir anda o güne kadar uygulamış olduğu klasik tıp yöntemlerini mecburen bir gece de değiştirmek zorunda kalmış. “Artık” diyor, “Sezgilerime (intuition), hasta gruplama sistemine (triage) ve sağduyuma başvurmak zorundaydım. Çünkü bütün kaynaklar tükenmişti” sözleriyle tasvir ediyor o günleri.

Ve devam ediyor:

“Tam bir felaketti!”

HASTA SEÇİMİNDE GRUPLAMA, ZAMAN VE DOĞRU İLAÇ KOMBİNASYONU

O sırada dünya solunum cihazı olan ventilatöre odaklanmıştı. Ne kadar çok ventilatör varsa o kadar çok hasta kurtarılacaktı güya. Amma velakin hiç kimse hastane öncesi müdahale yapılarak ventilatöre olan ihtiyacı ortadan kaldırmayı düşünmüyordu. Zelenko, bunun üzerine şahsi araştırmalara başlıyor. Güney Kore’ye bakıyor. Orada Hidroksiklorokin +Çinko kullanılarak vasat bir başarı sağlandığını görüyor. Daha sonra Fransa’da Dr. Didier Raoult yine Hidroksiklorokin ve Azitromisin (Antibiyotik) kullandığı için birtakım kişilerin tehditlerine maruz kalıyordu(*) Zelenko sürekli ayakta tedavi yöntemleri üzerine yoğunlaşmaktaydı. Sonuçta Fransa ve Güney Kore modelini sentezleme kararı alıyor. Uygulamada Hidroksiklorokin her durumda ortak paydaydı. Zelenko Hidroksiklorokin’i zaten kendi romatizma hastalarında 20 yıldan beri kullandığını belirtiyor. Hamile kadınlara ve çocuklara da veriyormuş evvelce.

Dr. Zelenko diğer ülkelerdeki vasati başarıyı daha üste çıkarmanın bir yolu olduğunu düşünüyor ve bunu hasta seçiminde buluyor. Hasta seçiminden kastını şöyle anlatıyor:

“Hastanelere baktım, ölenler çoğunlukla 60 yaş üzeri. Gençlerden ölen varsa mutlaka eşlik eden birkaç hastalık var. Bu virüs insanlara eşit muamele yapmıyor. Saldırıya açık olanları, yani yaşlı ve eşlik eden birkaç hastalığı olanları seçiyor. Genç ve herhangi bir hastalığı olmayan kişiler ise herhangi bir müdahale olmadan iyileşebiliyor. Düşündüm ki kıt kaynak ve imkânlar olduğu için yüksek risk grubu hastaları gruplandırıp (triyaj) onlara müdahale etmeliyim. Çünkü hastalarda virüs miktarı/yükü ilk 5 gün sabit seyrediyor, amma velakin 6. günden sonra ise müthiş bir çoğalma yapıp vücudun her tarafına sıçrıyor.”

Dr. Zelenko şunu görüyor ki yüksek riskli hastalara ilk 5 gün içinde bu ilaç kombinasyonuyla müdahaleyi yaptığında hastaneye gitmeden iyileşebiliyorlar.

DOKTOR ZELENKO, DONALD TRUMP’A SESLENİYOR VE ARANIYOR

Zelenko bu tedavi yöntemimi en üst seviyedeki insana bildirmeliyim diyerek oğluna bir video çektirip yayınlatıyor ve bu videoda Donald Trump’a çağrıda bulunuyor.

Ertesi gün sürpriz biçimde Beyaz Saray Genel Sekreteri Mark Meadows kendisini cep telefonundan arıyor. Ona uyguladığı tedavinin başarılı neticelerinden sözediyor. Meadows da ona “Çalışmalara bu şekilde ve güncelleyerek devam et lütfen” diyor. Ardından FDA (Federal İlaç Dairesi) komisyon üyesi Dr. Stephan Hahn ve Başkan’ın Özel Savcısı Rudy Guilliani arıyor. Onunla birkaç podcast yapmış ve bunlar milyonlarca kez dinlenmiş. O noktadan sonra arayan arayana. Yedi valiye konsültasyon vermiş. O valilerin eyaletleri onun tedavi protokolünü neredeyse bire bir uygulamışlar.

Doktor Zelenko bu arada haziran ayına kadar 2 bin 200 Covid hastasına bakmış. Bunların 800 tanesi yüksek risk grubundan imiş. Normalde yüksek risk grubunun yüzde 5’i, yani buradaki sayıyla oranlarsak 40 hasta ölüyormuş. Doktor Zelenko devreye girdiğinde ve tedavi yöntemini uyguladığında yalnızca iki kişi hayatını kaybetmiş sadece 4 kişi solunum cihazı ihtiyacı duymuş (entübasyon) onların hepsi de kurtulmuş.

İLAÇ ENDÜSTRİSİ İLE YILANIN BAŞI DSÖ UYANIYOR VE SALDIRILAR BAŞLIYOR

Ama bilin bakalım sonra ne olmuş? İlaç endüstrisi birden uyanmış. Bakmışlar iş kendileri için kötüye gidiyor, Zelenko ile birlikte tüm çalışanlara yönelik müthiş bir karşı kampanya başlatılmış. Zelenko bu saldırının sebebini o sırada anlayamamış ama “Şimdi anlıyorum” diyor. Çünkü ilaç endüstrisi Covid-19 hastalarının hastaneye yatırılmasından müthiş kazanç sağlıyor. Çünkü Remdesivir, Konvelasan Plazma, IL-6 Inhibitor gibi ilaçların kullanılmasının önünü kesiyor. Hastane kazançlarının keza öyle. Çünkü bu tedaviyle hastalar evde iyileşebiliyorlar.

Dr. Zelenko şöyle diyor:

REMDEVİSİR 3200 DOLAR, HİDROKSİKLOROKİN 20 CENT OLURSA…

“Biz hastaların hastaneye yatışlarını bu şekilde engelledikçe ki bendeki verilere göre yüzde 84 engelliyorduk, bu sadece Remdesevir’in ilaç pazarının yüzde 84 daralması demekti. Çünkü Amerikan ilaç sanayinin kullanmayı sevdiği Remdesivir 3200 dolarken, çok az doz olarak kullanılan Hidroksiklorokin’in tableti yalnızca 20 sentti. Bu şekilde birçok çıkar çatışması vardı. Başkan Trump da Hidroksiklorokin kullanma taraftarı olduğu için, bu ilaca karşı olanların hepsi siyasi sebepler ile karşı çıktı, asla bilimsel sebeple değil. Sırf bu yüzden bu önemli ilacı itibarsızlaştırmak istediler. Tek dertleri bunun Trump’a faydası olması, buradan Trump’ın bundan siyasi bir kazanç elde etmemesi idi. Bu kesim Amerikan nüfusunun önemli bir kısmının hayatını feda etmeyi göze almıştı sırf kendi dünya çapındaki siyasi kazançları için.”

"ÇER-ÇÖP BİLİMİ"YLE UĞRAŞANLAR ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

Sonunda baskılara dayanamayıp DSÖ’yü de kullanarak Hidroksiklorokin’i protokole yazdılar yazmasına ama dozu artırılmış olarak. Tabii fazla dozdan birkaç hasta ölünce hemen propagandaya başladılar. Sanki Trump öldürmüştü hastaları. Bu arada Hoover Enstitüsünde ve Stanford Üniversitisinde görevli Dr. Scott Atlas Beyaz Saray-Covid Görev Gücü’ne (task force) atandı. Dr. Scott Atlas, yaptığı duyuruda birçok çalışmayı incelediğini ve Hidroksiklorokin’in mutlak güvenli olduğunu kamuoyuna ilan etti. Aksini iddia eden çalışmaların tamamını “çer-çöp bilimi” olarak nitelendirdi.

Bu yüzden bütün bu ahlaksız kuvvetler bir araya gelerek bu çok etkili ve ucuz olan ilaç aleyhine müthiş bir propaganda yaptılar, korku yayıp kafa karışıklığına sebep oldular. Ve kendilerine birkaç ay boyunca muhalefet eden, karşı çıkan olmadığı için o aralar epey de tesirli oldular.

İlaç aleyhindeki tüm makaleler hep fazla doz kullanan kişiler üzerinden yazılmış. İlacı herkesin kafasına göre kullanmasının tüm ilaçlarda olduğu gibi tehlikeli sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyor Dr. Zelenko. Bilimsel tıp dergisi Lancet araştırması da bu anlamda kasıtlı bir çalışma. Makaleler geri çekilmiş ama çamur at izi kalsın yöntemi olmuş. Hatırlayacaksınız Türkiye aleyhinde de iki makale yayınlanmıştı Lancet’da. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca gerçekleri anlatan açıklama gönderdiğinde de makaleler geri çekilmişti. Bilimsel tıp dergisi değil sanki sansasyonel İngiliz Sun gazetesi. Sahtekârlar tabii hiçbir ceza almıyorlar.

Bir ilginç bilgi daha verelim.

New York Bölge Savcısı Dr. Zelenko’ya soruşturma açmış. Susturmaya kalkmışlar. Yetmemiş Washington DC’deki Adalet Bakanlığı Savcısı da yakasına yapışmak istemiş. Ama etkili olamamışlar sonuçta.

Yaklaşık 2,5 yıl önce çok kötü bir akciğer kanserinden kurtulan ve kalan ömrünün kendisine Allah tarafından bir bonus olarak bağışlandığını düşünen Dr. Zelenko ölüm korkusunu yüreğinden attığı için tehditlere aldırmamış bile. O yüzden Amerika’daki en güçlü 2 kesimin; İlaç endüstrisi ve Liberal Sol’un (Ve medyasının) saldırısından zerre kadar yılmamış.

HİDROKSİKLOROKİN’İ BİR TABANCA, ÇİNKOYU DA MERMİ OLARAK DÜŞÜNÜN

Dr. Zelenko bu arada çok önemli bir noktayı daha ekliyor açıklamalarına. Çinko tek başına kullanıldığında hastada bir işe yaramıyor. Dr. Zelenko Hidroksiklorokinve Çinko kombinasyonunu anlatırken şöyle bir benzetme yapıyor:

“Hidroksiklorokin’i bir tabanca, Çinko’yu da mermi olarak düşünün. Çünkü Çinko hücrelere yapışan Covid-19’a ulaşamıyor tek başına. Onu oraya Hidroksiklorokin taşıyor. Çinko orada faydasını ve işlevini gösteriyor.”

Bu arada ilaç kombinasyonu doğru zamanda ve doğru hasta grubuna uygulanmak zorunda. Yani belirtiler ilk görülmeye başlandıktan sonraki ilk 5 gün içinde tedavi yüzde 100’e varan oranlarda başarı gösteriyor. Burada önemli olan virüsü yukarıda, yani kafa kısmında tutup aşağıya indirmemeye çalışmak. Yaş ve eşlik eden hastalık devreye girdiğinde tedaviyi çeşitlendirmek ve hastane takviyesi gerekebiliyor.

Son bir bilgi. Eşlik eden ağır bir hastalık yoksa şayet, çocuklarda Covid-19 İnfluenzadan, yani gripten daha kolay geçiyor.

DOKTOR ZELENKO’NUN PROTOKOLÜ TÜM DÜNYADA UYGULANSA NE OLUR?

Zelenko’nun ünü yayıldıkça arayanların sayısı da artmış. Dünya çapında iki araştırmacı bilim adamı; Dr. Martin Shulz ile Dr. Roland Derwand ve iki Alman bilim insanı onu arayanlar arasında. Birçok bilimsel makalesi yayınlanmış. Hatta bu iki Alman bilim insanı birlikte çalışmayı önermişler o da kabul etmiş. Bu iki Alman doktor ile bir makale(**) de yayınlamışlar. Bu makaleye bilim camiasından 160 bin görüş gelmiş. Tabii bu bir süreç. Bu tedavinin tüm ünlü bilim dergilerinde yayınlanması, incelenmesi ve ondan sonra yasal boyut kazanması gerekir. Eğer bu tedavi yöntemi ve protokolü tüm dünyada uygulanırsa korona salgınını önlemede önemli bir başarı kaydedilmiş olur ve daha çok insanın hayatı kurtarılabilir.

Önemli olan dünyayı bu salgınla kör etmek isteyenlere karşı korona siperliği kullanmak. Onlar Covid’den daha tehlikeli çünkü.

…..

(*) https://www.milliyet.com.tr/dunya/sitma-ilaciyla-coronayi-yenen-doktora-tehdit-yagiyor-6175156)

(**) https://thezelenkoprotocol.com

SAĞLIK DOSYASI /// Ercan Caner /// Coronavirus : Neden Şimdi Harekete Geçme Zamanı ????


Ercan Caner /// Coronavirus : Neden Şimdi Harekete Geçme Zamanı ????

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

17 Mart 2020

Politikacılar, toplum liderleri ve iş dünyasının patronları: Neyi ne zaman yapmalısınız

Yazar: Tomas Pueyo, Medium, 11 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 16 Mart 2020

Coronavirus hakkında bütün olup bitenlere bakınca bugün ne yapmak gerektiği konusunda bir karar vermek zor olabilir. Daha fazla bilgi için beklemeli misiniz? Bugün bir şey yapmak gerekiyor mu? Ve ne yapmalı?

Koronavirüs hakkında her şey: Neden hemen harekete geçmeniz gerekiyor?

Özel görsellerle zenginleştirilmiş makalenin tam metin çevirisi. Makalenin tamamını PDF formatında okumak ve bilgisayar/akıllı cihazlarınıza indirmek için BURAYA tıklayın.

Bu makalede; birçok grafik, çok sayıda kaynaktan aldığım veriler ve modeller eşliğinde aşağıdakileri ele alacağım:

  • Yaşadığınız bölgede kaç tane Coronavirus vakası olacak?
  • Bu vakalar gerçekleştiğinde neler olacak?
  • Neler yapmanız gerekiyor?
  • Ne zaman?

Bu makaleyi okumayı bitirdiğinizde aşağıdakiler hakkında bilgi sahibi olacaksınız:

  • Coronavirus size doğru geliyor.
  • Virüs, önce yavaş yavaş ve sonra aniden katlanan bir hızla geliyor.
  • Size gelmesi sadece birkaç gün alacak. Belki bir veya iki hafta içinde onunla tanışacaksınız.
  • Virüs size bulaştığında sağlık sisteminiz çökecek.
  • Vatandaşlarınız hastane koridorlarında tedavi edilecek.
  • Yorgunluktan bitkin düşen sağlık çalışanları kendilerini kaybedecek ve bazıları yaşamlarını yitirecek.
  • Doktorlar hangi hastalara oksijen verileceğine ve hangilerinin öleceğine karar verecekler.
  • Bundan kurtulmanın tek yolu diğer insanlardan uzak durmak, onlarla aranıza bugünden başlayarak mesafe koymaktır. Yarın değil! Bugün!
  • Yani; bugünden başlayarak mümkün olan azami sayıda insanı evlerinde tutmalısınız.
  • Bir politikacı, toplum lideri veya iş adamı olarak, bütün bunları yerine getirme gücünüz var ve bunları engelleme sorumluluğu da sizlere aittir.

Johns Hopkins Üniversitesi tarafından hazırlanan yukarıdaki interaktif harita, dünyada rapor edilen Coronavirus olaylarının yerlerini ve kaç tane insanın öldüğünü göstermektedir. Kaynak: Johns Hopkins University.

Bugün; ‘‘Aşırı tepki gösterirsem ne olur? İnsanlar bana güler mi? Bana kızarlar mı? Kendimi aptal durumuna mı düşürürüm? Adım atmak için diğerlerini beklemek daha iyi olmaz mı? Ekonomiye çok mu zarar veririm?’’ gibi bazı yersiz korku ve endişeleriniz olabilir.

Fakat 2-4 hafta içinde bütün dünya evlerine hapsolduğunda, uygulamaya başlayacağınız insanları birbirlerinden ayırma tedbirleri onların hayatlarını kurtardığında insanlar artık sizi eleştirmeyecek, hatta doğru kararı verdiğiniz için size teşekkür edecektir.

Evet, haydi başlayalım.

  1. Yaşadığınız Bölgede Kaç Tane Coronavirus Vakası Olacak?

Ülke Sayısının Artması

Çin, virüsü henüz kontrol altında tutabilirken, ortaya çıkan toplam coronavirus vakaları belirli bir oranla artmıştır. Fakat virüs birden dışarı sızmış ve bugün kimsenin durduramadığı bir pandemi haline gelmiştir.

ÇİN HASTALIK KONTROL VE ÖNLEME MERKEZİ

Günümüz itibarı ile şimdilik, genellikle İtalya, İran ve Güney Kore’de görülen coronavirus vakaları Grafik 3’te sunulmuştur.

Güney Kore, İtalya ve Çin’de ülkelerin geri kalanında halen görülmesi zor olan birçok vaka bulunmaktadır, fakat grafiğin sağ altına dikkat edelim.

Günümüzde; coronavirus bulaşma ve yayılma vakalarının orantılı bir şekilde arttığı düzinelerce ülke bulunmaktadır. Günümüz itibari ile bu ülkelerin çoğu, aşağıdaki grafikte de görüldüğü gibi batı ülkeleridir.

Vaka artış oranının aynı şekilde yükselmesi durumunda bir hafta içinde oluşacak durum Grafik 6’da gösterilmiştir.

Neler olacağını anlamanız veya olacakları nasıl önleyebileceğinizi anlayabilmeniz için geçmişte SARS vakalarını yaşayan Çin ve Doğu ülkelerinin deneyimleri ile İtalya’ya bakmak gerekmektedir.

Çin Halk Cumhuriyeti

Kaynak: Tomas Pueyo tarafından; Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi verilerine göre hazırlanan Journal of the American Medical Association grafiğine dayanılarak yapılan analiz aşağıdadır.

Bu grafik en önemli grafiklerden bir tanesidir. Turuncu renkli çubuklar Çin Halk Cumhuriyeti Hubei eyaletindeki resmi vaka sayılarını, yani o gün ne kadar insana teşhis koyulduğunu göstermektedir.

Gri renkli çubuklar ise günlük gerçek Coronavirus vaka sayılarını göstermektedir. Çin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi bu rakamları hastalara teşhis esnasında hastalık belirtilerinin ne zaman başladığını sorarak elde etmiştir.

Burada en kritik olan gerçek vaka sayısının o anda bilinmiyor olduğudur. Bunları sadece geriye doğru bakarak anlayabiliriz; Yetkililer bir insanın hastalık belirtileri göstermeye başladığını bilmemektedir ve bildikleri tek şey bir insanın doktora gittiği ve kendisine hastalık teşhisi koyulduğudur.

Bunun anlamı; turuncu renkli çubukların bize yetkililerin neyi bildiklerini gösterdiği ve gri renkli çubukların ise aslında arka planda gerçekte neler olup bittiğini gösterdiğidir.

Turuncu renkli resmi vaka sayısının orantılı bir şekilde arttığına dikkat edin: 12 gün daha bu yayılma hâlâ büyük bir oranla artıyor gibi görünmektedir. Fakat aslında durum öyle değildir. Aslında olan şey virüse yakalananlarda görülen hastalık belirtilerinin daha görünür hale gelmesi, insanların doktorlara daha fazla gitmesi ve sağlık sisteminin bunları daha etkin ve güçlü bir şekilde tanımlamasıdır.

Bu, resmi ve gerçek vaka kavramı çok önemlidir. Bu kavramı sonradan hatırlamak üzere şimdilik aklımızda tutalım. Çin Halk Cumhuriyetinin diğer bölgelerinde merkezi hükümetin müdahaleleri çok iyi koordine edilmiş, derhal acil ve çok sıkı önlemler alınmıştır. Çin merkezi yönetimi tarafından alınan acil ve sıkı önlemlerin sonucu ortaya çıkan durum Grafik 8’de gösterilmektedir.

Grafiğin alt kısmında görünen neredeyse düz çizgiler Coronavirus vakalarının meydana geldiği Çin bölgeleridir. Bu bölgelerin tamamında vaka sayısının giderek artma potansiyeli olmasına rağmen Ocak ayı sonunda alınmaya başlanan acil ve sıkı önlemler sayesinde virüsün yayılması durdurulmuştur.

Bu esnada Güney Kore, İtalya ve İran’ın neler olup bittiğini anlayabilmeleri için bir aylık bir süreleri vardır, fakat ne yazık ki bu ülkeler Çin’den alınan dersleri öğrenememiştir. Bu ülkelerde, Çin Halk Cumhuriyetinin Hubei Eyaletinde görünen orantılı artış meydana gelmiş ve Şubat ayı sonuna kadar görünen vaka sayısı Çin’in bütün bölgelerindeki vaka sayılarını aşmıştır.

Doğu Ülkeleri

Güney Kore’de görülen coronavirus vakalarında bir patlama yaşandı, fakat neden Japonya, Tayvan, Singapur, Tayland ve Hong Kong’da aynı patlamalar yaşanmadığını hepiniz merak ediyorsunuz.

Bu ülkelerin tamamı 2003 yılında SARS[1] (Severe Acute Respiratory Syndrome – Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu) adı verilen bir coronavirus tarafından vurulmuş ve hepsi de virüs yayılmasında neler yapılması gerektiği konusunda gereken dersleri almıştır. Bu ülkeler virüsün ne kadar hızlı yayılabileceğini ve öldürücü olabileceğini öğrendiklerinden onu ciddiye almaları gerektiğini çok iyi biliyorlardı. İşte bu nedenle bu ülkelerdeki vaka sayılarını gösteren bütün grafikler, çok daha erken artmaya başlamış olsalar da hâlâ katlanarak artıyor gibi görünmemektedir.

Bugüne kadar Coronavirus yayılma patlamaları, hükümetlerin tehdidin farkına vardıkları ve virüsün yayılmasını engelledikleri konusunda birçok hikâyeler duyduk. Fakat geri kalan ülkeler için bu tamamen farklı bir hikâyedir.

Bunlara girmeden önce Güney Kore’ye Güney Kore’ye dikkatinizi çekmek istiyorum. Güney Kore’de olup bitenler diğer ülkelerdekiler ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde farklılıklar göstermektedir. İlk 30 coronavirus vakasında virüsün yayılması önlenmiştir. 31 numaralı hasta ise virüsü binlerce insana yayan süper bir bulaştırıcı olarak lanse edilmiştir. Virüs, insanlar hastalık belirtilerini göstermeye başlamadan yayıldığından, Güney Kore yetkilileri başlarına neyin geldiğini anlayana kadar virüs hızla yayılmıştır. Güney Kore şimdi bunun bedellerini ödemektedir. Fakat Güney Kore’de sürdürülen virüsün yayılmasını önleme çabaları İtalya ile karşılaştırıldığında; vaka sayısında İtalya’nın Güney Kore’yi geçtiği, İran’ın da çok yakında geçeceği görülmektedir.

Washington Eyaleti

Batı ülkelerindeki büyümeyi zaten gördünüz ve sadece bir haftalık tahminlerin dahi ne kadar kötü göründüklerini biliyorsunuz. Şimdi bir an, virüsün Çin’in Wuhan eyaletinde veya diğer Doğu ülkelerinde olduğu gibi kontrol altına alınamadığını ve çok büyük bir yayılmanın olduğunu hayal edelim.

Öncelikle Washington Eyaleti, San Francisco Körfez Bölgesi, Paris ve Madrid kentlerindeki birkaç vakaya göz atalım.

Washington Eyaleti, Çin’in Wuhan’ıdır. Bu eyaletteki vaka sayıları Wuhan’da olduğu gibi katlanarak artmaktadır. Bu yazının kaleme alındığı anda vaka sayısı 140’tır.

Fakat Washington Eyaletinde çok ilginç bir durumla karşılaşılmıştır. Ölüm oranı tavan yapmıştır. Bir noktada, eyalette üç vakada bir ölüm seviyesine ulaşılmıştır.

Oysa virüsün yayıldığı yerlerden bildiğimize göre coronavirus ölüm oranı %0,5 ile %5 arasındadır (bu oran daha sonra artmıştır). Peki, Washington Eyaletindeki ölüm oranı %33 seviyesine nasıl çıkmıştır?

Washington Eyaletindeki durumda, sonradan virüsün tespit edilmeden haftalar boyunca yayıldığı ortaya çıkmıştır. Mesele sadece üç vaka olma meselesi değildir. Yetkililer ne yazık ki sadece üç coronavirus vakasından haberdardır ve içlerinden birisi de hayatın kaybetmiştir. Bütün bunların nedeni de sadece hastalık belirtilerinin şiddetinin arttığı durumlarda insanların teste tabi tutulmalarıdır.

Bu durum biraz Çin’deki gri ve turuncu renkli çubuklara benzemektedir. Washington Eyaletinde yetkililer sadece resmi turuncu renkli çubukları bilmektedir ve durum diğer yerler ile karşılaştırıldığında oldukça iyi görünmektedir. Fakat aslında olan ise belki de yüzlerce hatta binlerce insanın coronavirus’ten etkilenmiş olduğudur.

Bu gerçekten büyük bir problemdir: sadece resmi vakalar bilinmekte ve gerçek vaka sayısını ise hiç kimse bilmemektedir. Peki, gerçek vaka sayısı nasıl tahmin edilebilir? Bakıldığında, bunun için birkaç yöntem mevcuttur. Benim de her ikisi için bir modelim var, siz de rakamlarla oynayarak resmi vaka ve gerçek vaka sayıları hakkında bir fikir edinebilirsiniz.

Bütün dünya virüs nedeniyle büyük bir tehdit altındayken ABD Başkanı Donald Trump, üzerinde ‘‘KEEP AMERICA GREAT’’ yazan şapkasıyla coronavirus ile mücadele hakkında açıklama yaparken.

Yöntemlerden birincisi ölü sayılarına bakmaktır. Bölgenizde virüs nedeniyle hayatlarını kaybedenler varsa, ölü sayısını yaşadığınız bölgedeki gerçek vaka sayısını tahmin etmek için kullanabilirsiniz. Bir insanın virüse yakalandıktan sonra ortalama 17,3 gün içinde hayatını kaybedeceğini biliyoruz. Bunun anlamı; 29 Şubat 2020 tarihinde Washington eyaletinde hayatını kaybeden insanın virüse büyük bir olasılıkla 12 Şubat 2020 civarında yakalanmış demektir.

Ölüm oranını da biliyorsunuz. Bu senaryo için ben %1 oranını kullandım (ayrıntıları sonra açıklayacağım). Bunun anlamı ise 12 Şubat 2020 tarihleri civarında o bölgede coronavirus’ten etkilenen yaklaşık 100 insan olduğu ve bu insanlardan bir tanesinin 17,3 gün sonra hayatını kaybettiğidir.

Şimdi coronavirus için ortalama katlama süresini kullanalım. Bu süre 6,2’dir. Bunun anlamı da vakalardan bir tanesinin hayatını kaybettiği bu 17 gün içinde gerçek vaka sayısına ulaşmak için etkilenen insan sayısını (yaklaşık 100) yine yaklaşık 8 (sekiz) ile çarpmak demektir.

Yani eğer bütün vakaların tespit edilmesi mümkün değil ise bugün gerçekleşen 1 ölüm, aslında bugün 800 adet gerçek vaka olduğunun da göstergesidir.

Bugün Washington Eyaletinde 22 insan virüs nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Yukarıda izah edilen yöntemle, hızlı bir hesaplamayla yaklaşık olarak 16,000 insanın virüsten etkilendiğini görebilirsiniz. Bu rakam; İtalya ve İran’daki resmi vaka sayılarının toplamı kadardır.

Ayrıntılı olarak incelediğimizde bu ölümlerin 19’unun sadece bir demetten yayıldığını, yani virüsün etkin bir şekilde yayılmadığı sonucunu çıkarabiliriz.

Yani bu 19 ölümü bir vaka olarak kabul edersek eyaletteki toplam ölü sayısı dörttür. Bu rakama göre yeniden hesaplama yaptığımızda Washington Eyaletindeki vaka sayısının yaklaşık olarak 3,000 olduğu sonucuna varırız.

Trevor Bedford’un yaklaşımında; mevcut vaka sayısının tespit edilmesinde virüslere ve mutasyonlarına bakılmaktadır. Ve Bedford’un yaklaşımına göre; Washington Eyaletinde şu anda muhtemelen 1,100 vaka olduğu sonucuna varılabilir.

Bu yaklaşımların hiç birisi mükemmel değildir, fakat hepsi de bize, gerçek vaka sayısının bilinmediği ve açıklanan resmi vaka sayısından çok daha fazla olduğu mesajını vermektedir. Ve bu rakam yüzlerce değil, belki de binlerce belki de çok daha fazladır.

San Francisco Körfezi

08 Mart 2020 tarihine kadar san Francisco Körfezi bölgesinde hiçbir ölüm vakası görülmemiştir. Bu da o bölgedeki gerçek vaka sayısının bilinmesini zorlaştırmaktadır. Resmi olarak 86 vaka görülmüştür.

Fakat Birleşik Devletler elinde yeterli test kiti olmadığından çok az sayıda insana virüs testi uygulayabilmektedir. Ülke kendi test kitini geliştirmeyi denemiş fakat başarısız olmuştur.

Aşağıdaki tabloda çeşitli ülkelerde 03 Mart 2020 tarihine kadar test uygulanan kişi sayıları verilmiştir.

Bu yazı kaleme alındığında hiç Coronavirus vakası görülmeyen Türkiye’de toplam nüfusa orana göre uygulanan test sayısı Birleşik Devletlerin on katıdır. Bugün de durum daha iyi değildir, ABD’de yaklaşık olarak 8,000 test yapılmıştır.

Burada, resmi vaka sayılarını gerçek vaka sayıları ile karşılaştırabilirsiniz. Hangisinin olacağına nasıl karar vermeli? San Francisco Körfez bölgesinde seyahat eden veya seyahat eden bir kimseyle temas kuran herkes teste tabi tutulmaktadır, bunun anlamı ise yetkililerin sadece seyahat bağlantılı vakaların çoğunu bildikleridir. Fakat yetkililer halk arasında yayılan virüs vaka sayısını bilmiyorlar. Virüsün halk arasında yayılmasını seyahat hızı ile mukayese ederek gerçek vaka sayısını belirlemek mümkün olabilir.

Güney Kore’deki bu karşılaştırmayı incelediğimde çok iyi verilere ulaştım. Bu ülkede 86 vaka sayısına ulaşıldığında, virüsün halk arasında yayılma oranı %86’dır (86 rakamı tamamen tesadüftür).

Bu oran esas alındığında gerçek vaka sayısını hesaplayabilirsiniz. San Francisco Körfez Bölgesinde bugün 86 vaka var ise gerçek sayı yaklaşık olarak 600 civarındadır.

Fransa ve Paris

Fransa, ülkede 1,400 vakaya rastlandığını ve bugüne kadar 30 kişinin hayatlarını kaybettiğini iddia etmektedir. Yukarıda anlatılan iki metodu kullanarak vaka sayısının, resmi açıklamanın aksine, 24,000 ile 140,000 arasında olduğunu hesaplayabilirsiniz.

Fransa’daki gerçek Coronavirus vaka sayısı bugün muhtemelen 24,000 ile 140,000 arasındadır.

Tekrar etmek istiyorum: Fransa’daki gerçek vaka sayısı muhtemelen resmi olarak açıklananlardan bir veya iki kat daha fazla büyüklüktedir.

Bana inanmıyor musunuz? Wuhan grafiğine yeniden bakalım.

22 Ocak 2020 tarihine kadar turuncu renkli çubukları toplarsanız 444 vaka sayısına ulaşırsınız. Şimdi bu rakama bütün gri renkli çubukları ekleyelim. Toplam sayı yaklaşık olarak 12,000 vakadır. Yani, Wuhan Eyaleti 444 vaka olduğunu düşünürken tam 27 kat daha fazla vaka mevcuttur. Eğer Fransa 1,400 vaka olduğunu düşünüyor ise aslında gerçek vaka sayısı on binlerce olabilir.

Aynı matematik hesaplama Paris’e de uygulanabilir. Kent sınırları içindeki 30 virüs vakası aslında yüzlerce, belki de binlerce vaka anlamına gelmektedir. Fransa’nın Ile-de-France bölgesinde toplam vaka sayısı şimdiden on binleri aşmış olabilir.

İspanya ve Madrid

İspanya’daki rakamlar Fransa ile hemen hemen aynıdır (1,200 vaka ve 1-400 vaka ve her iki ülkede de ölü sayısı 30’dur). Bunun anlamı aynı kuralların geçerli olduğudur. Muhtemelen İspanya’daki gerçek vaka sayısı şimdiden 20,000 daha fazladır.

Madrid bölgesindeki resmi vaka sayısı olan 600 ve 17 ölüme bakıldığında gerçek vaka sayısının 10,000 ile 60,000 arasında olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu verileri okuduğunuzda kendinize ‘‘Bu mümkün değil, gerçek olamaz’’ diyorsanız sadece Wuhan Eyaletinde bu rakamlara ulaşıldığında bütün eyalet halkının evlerine hapsedildiğini düşünün.

Birleşik Devletler, İspanya, Fransa, İran, Almanya, Japonya veya İsviçre’deki vaka sayılarına ulaşıldığında Wuhan Eyaleti halkı çoktan evlerine hapsedilmişti.

Ve eğer kendinize; ‘‘Ne olmuş, Hubei sadece bir bölge’’ diyorsanız size bu eyaletin yaklaşık 60 milyon nüfusa sahip olduğunu, İspanya’dan büyük olduğunu ve neredeyse Fransa büyüklüğünde olduğunu hatırlatırım.

  1. Coronavirus Vakaları Gerçekleştiğinde Neler Olacak?

Evet, Coronavirus çoktandır aramızda. Saklanmakta ve katlanarak çoğalmaktadır. Bu virüs ülkelerimizi vurduğunda neler olacak? Bunu anlamak aslında çok kolay, çünkü virüsün neler yaptığını bildiğimiz birkaç yer var. Buna en iyi örnekler Hubei ve İtalya’dır.

Ölüm Oranları

Dünya Sağlık Örgütü (WHO – World Health Organization) ölüm oranını (coronavirus bulaşan insanların ölüm yüzdesi) %3,4 olarak kabul etmektedir. Bu sayı bir anlam ifade etmemektedir, açıklamaya çalışayım:

Bu sayı gerçekte ülkeye ve içinde bulunulan ana dayanmaktadır, Güney Kore’de bu oran %0,6 ve İran’da %4,5’tür. Peki, bu ne anlama geliyor? Bunu anlayabilmek için küçük bir hesaplama hilesi yapabiliriz.

Ölüm oranını hesaplamak için kullanılan iki yöntem; Ölüm/Toplam Vaka ve Ölüm/Kapanan Vaka sayılarına bakmaktır. İlk yöntemde bulunan sayı, birçok vaka hâlâ ölümle sonuçlanabileceğinden düşük bir tahmin olacaktır. İkinci yöntemde bulunan sayı ise ölümler iyileşmelerden çok daha çabuk kapanacağından normalden fazla olacaktır.

Benim yaptığım; her ikisinin de zamanla nasıl geliştiğine bakmaktır. Bu rakamların her ikisi de zaman içinde bütün vakalar kapandığında aynı sonuca ulaşacaktır, yani geçmişteki projeksiyonları geleceğe uyarladığınızda ölüm oranının ne olacağı konusunda bir tahmin yapabilirsiniz.

Verilerde gördüğünüz budur. Çin’in ölüm oranı şu anda %3,6 ile %6,1 arasında seyretmektedir. Bu oranları geleceğe uyarlarsanız yaklaşık olarak %3,8 – %4 arasında bir orana ulaşacak gibi görünmektedir. Bu oran ise mevcut tahminlerin iki katıdır ve grip oranından 30 kat daha fazladır.

Gerçi bu oran, Hubei ve Çin’in geri kalan bölümleri olmak üzere tamamen farklı iki gerçeği kapsamaktadır:

Hubei kentinin ölüm oranı muhtemelen %4,8’e doğru yaklaşacaktır. Bu arada, Çin’in geri kalan bölümlerindeki ölüm oranı ise yaklaşık olarak %0,9 seviyesine ulaşacaktır.

Yeterli sayıda ölüm vakalarının görüldüğü İran, İtalya ve Güney Kore’deki sayıları da grafik haline getirdim, aşağıda bunları inceleyebilirsiniz.

İran ve İtalya’daki Ölüm/Toplam Vaka oranı %3 ile %4 aralığına doğru kaymaktadır. Tahminim sayılarının da bu oranlar arasında gerçekleşeceğidir.

Güney Kore en ilginç örnektir, bunun nedeni bu iki sayının birbiriyle tamamen bağlantısız olmasıdır. Ölüm/Toplam Vaka oranı sadece %0,6 iken Ölüm/Kapanan Vaka oranı %48’dir. Bu farkın nedenini ülkenin aşırı temkinli davranmasına bağlıyorum. Güney Kore’de yetkililer herkesi teste tabi tuttuklarından bu kadar fazla kapanmamış vaka sayısı nedeniyle ölüm oranı düşük görülmekte ve vakaları uzun süre kapanmamış olarak gösterilmektedir. Hastalar hayatlarını kaybettiklerinde ise vaka gecikmeksizin kapalı statüsüne alınmaktadır.

Coronavirus’ten korunmak maksadıyla maske takan bir görevli, Diamond Princess adlı yolcu gemisinin demirlediği limanda nöbet tutarken. Foto: Reuters

Konuyla ilgili son örnek Diamond Princess adlı yolcu gemisinde yaşananlardır: gemide görülen 706 virüs vakasında 6 kişi hayatını kaybetmiş ve 100 kişi de virüsten kurtularak iyileşmiştir. Ölüm oranı %1 ile %6,5 arasında olacaktır.

Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuçlar aşağıdadır:

  • İyi hazırlanmış ülkelerde ölüm oranı Güney Kore’de olduğu gibi %0,5 ve Çin’in geri kalanında olduğu gibi %0,9 arasında olacaktır.
  • Virüs salgını altında ezilen ve çaresiz kalan iyi hazırlanmamış ülkelerde ise ölüm oranı %3 ile %5 arasında olacaktır.

Konuya bir de bu açıdan bakalım; hızlı hareket eden ülkeler ölü sayısını en az on kat azaltabilir. Ve bu sadece ölü sayısı ile ilgilidir. Hızlı hareket etmek bunun yanı sıra vaka sayısını da büyük ölçüde azaltmaktadır.

Hızlı hareket eden ülkeler ölü sayısını en az on kat azaltabilir

Peki, bir ülke virüse karşı hazırlıklı olmak için neler yapmalıdır?

Sistem Üzerindeki Baskılar

Vakaların yaklaşık %20’si hastanede tedaviye ihtiyaç göstermekte, %5’i yoğun bakım ünitelerine ihtiyaç duymakta ve yaklaşık %1’i de suni solunum cihazı ve ECMO (Extra-Corporeal Oxygenation) ünitelerinin kullanıldığı çok yoğun bir tedaviye gereksinim duymaktadır.

Suni solunum cihazı ile ECMO ünitelerinin yetersiz sayıda olması ve hemen imal edilebilecek veya satın alınabilecek sistemler olmaması en büyük problemdir. Örneğin; birkaç yıl önceki rakamlara göre Birleşik Devletlerin elinde sadece 250 adet ECMO cihazı bulunmaktadır.

Yani, bir anda 100,000 insanın enfeksiyon kaptığında birçoğu teste tabi tutulmak isteyecektir. Bunlardan yaklaşık 20,000’nin hastanede tedavi edilmesi gerekecek, 5,000’ni yoğun bakım ünitesine, 100’i de bugün ne yazık ki elimizde yeterli sayıda olmayan cihazlara ihtiyaç duyacaktır. Ve bütün bu rakamlar sadece 100,000 insanın enfeksiyon kapması durumunda ihtiyaç duyulan rakamlardır.

Bu rakamlara maske gibi koruyucuları da eklemek gerekmektedir. Birleşik Devletler gibi bir ülke sağlık personelinin ihtiyaç duyduğu maske sayısının sadece %1’ine sahiptir (Mevcut 12 milyon N95 ve 30 milyon ameliyat maskesine karşılık ihtiyaç duyulan miktar 3,5 milyardır). Birçok vakanın ortaya çıkması durumunda elimizdeki maskeler sadece iki hafta yetecek miktardadır.

Japonya, Güney Kore, Hong Kong veya Singapur gibi ülkelerin yanı sıra Çin’in Hubei Eyaleti dışındaki bölgeler virüse karşı çok iyi hazırlanmış ve hastalara ihtiyaç duydukları tıbbi bakımları sağlamıştır.

Fakat Batı ülkelerinin geri kalanı da daha çok Hubei ve İtalya’nın gittiği yolu takip etmektedir. Peki, oralarda neler olup bitiyor?

Çökmüş Bir Sağlık Sistemi Neye Benzer?

Hubei ve İtalya’da yaşananlar giderek korkutucu bir şekilde birbirine benzer hale gelmektedir. Hubei, sadece on gün içinde iki hastane inşa etmiş, fakat bu hastaneler de sağlık sisteminin tamamen çökmesine engel olamamıştır.

Her iki yerde de hastaneler insanların hastanelere akın etmesinden şikâyet etmiştir. Ve hastalar, hastane koridorları ve bekleme odaları dâhil her yerde tedavi edilmek zorunda kalınmıştır.

Sağlık personeli virüse karşı yürüttükleri mücadelede çok zor şartlar altında çalışmaktadır ve tek parça koruyucu bir giysi içinde saatlerce kalmak zorundadırlar. Bunun nedeni ise yeterli sayıda koruyucu giysinin olmamasıdır. Bu nedenle de virüsün bulaştığı alanları saatlerce terk edememektedirler. Ayrıldıklarında ise çökmüş, susuz ve yorgunluktan bitkin bir durumdadırlar. Sağlık personeli arasında vardiya sistemi artık ne yazık ki yoktur. Emekli olan sağlık personeli hastaların yardımına koşmak için yeniden göreve çağrılmaktadır. Hastabakıcılığı hakkında en küçük bir fikri dahi olmayan insanlar bir gecelik eğitime tabi tutularak kritik görevlerin başına getirilmektedir. Bütün sağlık çalışanları her zaman göreve hazır bir şekilde, diken üstünde görevlerini yapmaya çalışmaktadır.

Fakat sağlık çalışanları da insandır ve bütün bunları ancak kendileri hastalanana kadar yapabilmektedirler. Yeterli sayıda koruyucu giysi olmadan sürekli olarak virüs bulaşmış hastalarla uğraştıklarından ve virüslü ortamlarda çalıştıklarından, sağlık personeline virüs bulaşmasına oldukça sık rastlanılmaktadır. Fedakâr sağlık çalışanları kendilerine virüs bulaştığında, diğer hastalara yardımcı olamadıkları 14 günlük karantinaya alınmaktadır. En iyi senaryoya göre bu sürenin sonunda görevlerinin başına dönmekte, en kötü senaryoya göre ise hayatlarını kaybetmektedirler.

Uydudan alınan bu fotoğrafta İran’ın Qom kentinde bulunan Behest Masoumeh mezarlığında yeni kazılan mezar çukurları görülmektedir. Foto: Maxar Technologies via The Guardian ve New York Times.

En kötü durum yoğun bakım ünitesi sayısıdır, hastalar suni solunum cihazı veya ECMO cihazlarını paylaşmak zorunda kaldıklarında elde mevcut cihaz sayısı yetersiz kalacaktır. Bu nedenle sağlık çalışanları hangi hastaların sınırlı sayıdaki bu cihazları kullanacağına karar vermek zorunda kalacaklardır. Bunun anlamı ise sağlık personelinin kimin yaşayıp kimin öleceğine karar verecek olmalarıdır.

Birkaç gün sonra artık seçmek zorundaydık. Herkese yetecek suni solunum cihazı yoktu. Hastaların yaş ve sağlık durumlarına göre aralarında seçim yapmak zorunda kaldık. Doktor Christian Salaroli.

Bütün bunlar bir sistemi, %0,5 yerine %4 ölüm oranına iten nedenlerdir. Kentiniz veya ülkenizin %4’ün bir parçası olmasını istiyorsanız hiçbir şey yapmanıza gerek yok.

3. Ne Yapmalısınız?

Eğriyi Düzleştirin

Bu olay artık bir pandemi haline gelmiştir. Kolayca ortadan kaldırılamaz. Fakat yapabileceğimiz bu salgının etkilerini azaltmaktır.

Bazı ülkeler bu alanda gerçekten örnek gösterilebilir. Virüsün yayılmasının engellenmesi ve durdurulması alanında Çin ile aşırı bağlantıları olmasına rağmen bugün 50’den az vakanın görüldüğü en iyi ülke Tayvan’dır. Tayvan tecrit odaklı olarak alınması gereken bütün önlemleri zamanında almıştır.

Tayvanlı yetkililer virüsün yayılmasını engellemeyi başarmıştır, fakat diğer ülkelerin çoğu bu deneyime sahip değildir ve virüsün yayılmasını kontrol altına almayı başaramamıştır. Bu ülkeler şimdi tamamen farklı bir oyun oynamakta ve bütün enerjilerini virüsün etkilerini azaltma üzerinde harcamaktadır. Bu ülkeler virüsü mümkün olabildiğince daha az saldırgan hale getirmek zorundadırlar.

Eğer enfeksiyon sayılarını mümkün olabilecek en aza indirmeyi başarırsak sağlık sistemimiz, ölüm oranını aşağıya çekerek vakaları çok daha iyi bir şekilde yönetmeyi başarabilir. Ve bu faaliyetleri zamana yaymayı başarırsak, bütün riskleri tamamen ortadan kaldıracak olan toplumun geri kalan kısmının aşılanabileceği zamana erişebiliriz. Yani hedefimiz coronavirus bulaşmalarını ortadan kaldırmak değil, ihtiyaç duyulan zamanı kazanmak maksadıyla bunları geciktirmek olmalıdır.

Yukarıdaki grafiğin animasyonuna aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

https://medium.com/@tomaspueyo/coronavirus-act-today-or-people-will-die-f4d3d9cd99ca

Vakaları ne kadar geciktirirsek sağlık sistemi o kadar iyi işleyecek, ölüm oranı düşecek ve insanların birçoğu enfeksiyon kapmadan önce aşılanma imkânına kavuşacaktır. Peki, bu eğriyi nasıl düzleştirebiliriz?

Coronavirus ile olan yaşam kurtarma mücadelesinde yorgunluktan bitkin duruma düşen İtalya Hemşire Francesca Mangiatordi. Foto: India Times

Sosyal Mesafe Tedbirleri

Yapabileceğimiz ve gerçekten de işe yarayan tek ve çok basit bir şey var: sosyal mesafe tedbirlerini titizlikle uygulamak.

Wuhan grafiğine yeniden göz atarsanız ev hapsi uygulaması başlar başlamaz virüs vakalarında bir düşme görülmüştür. Bunun nedeni insanların birbirleriyle etkileşime girmemeleri ve virüsün yayılma şansını bulamamasıdır.

Herkesin fikir birliğine vardığı mevcut bilimsel konsensüs, virüse yakalanan bir insan hapşırdığında iki metre mesafe içindeki insanlara bulaştığıdır. Aksi takdirde tanecikler yere düşmekte ve insanlara bulaşmamaktadır.

En kötü bulaşma da yüzeyler vasıtasıyla meydana gelmektedir: virüs farklı yüzeyler üzerinde saatlerce veya günlerce hayatta kalmayı sürdürmektedir. Grip gibi davranması durumunda metal, seramik ve plastik yüzeyler üzerinde haftalarca hayatta kalabilir. Bunun anlamı ise kapı kolları, masalar veya asansör düğmeleri gibi yerlerin korkunç bulaşma bulaştırıcıları olabilmesidir.

Bunu gerçekten azaltmanın tek yolu sosyal mesafe tedbirlerinin harfiyen uygulanmasıdır. Virüs salgını bitene kadar insanları mümkün olabildiğince evlerinde tutmak en iyi çözümdür. Bunun doğru olduğu geçmişte; 1918 grip pandemisinde kanıtlanmıştır.

1918 Grip Pandemisinden Alınan Dersler

Philadelphia Eyaletinin harekete geçmekte ne kadar geç kaldığını ve bunun ölüm oranlarını zirve yapmasına neden olduğunu görebilirsiniz. Bu verileri süratle harekete geçen St Louis Eyalet verileri ile karşılaştırın.

Sonra da başlangıçta tedbirleri başlatan fakat sonra gevşeten Denver’in verilerine bakalım. Bu eyalette görülen ölüm oranı artışında iki zirve noktası yaşanmış ve ikincisi birinciden çok daha ağır olmuştur.

Eğer genelleştirirseniz aşağıdaki grafikte sunulan bulgular ortaya çıkacaktır.

Bu grafik, 1918 yılında Birleşik Devletlerdeki grip salgınını, tedbirlerin alınma hızına bağlı olarak kentlerde kaç sayıda insanın öldüğünü göstermektedir. Örneğin, St Louis gibi tedbirleri, Pittsburg kentinden altı gün önce uygulayan bir kentte ölümler yarı yarıya azalmıştır. Ortalama olarak 20 gün önceden tedbir alınması ölü sayısını yarı yarıya azaltmıştır.

Çin’in Wuhan Eyaletinde yoğun bakım ünitesindeki hastalara refakat etmek için koruyucu giysiler giyen sağlık personeli, 06 Şubat 20202. Kaynak: China Daily/Reuters via Washington Post

İtalyan yetkililer başlarına gelenlerden sonra nihayet bunu anlayabilmiş ve ilk olarak Pazar günü Lombardy kentinde insanları evlerine kapatma uygulamasını başlatmıştır ve hemen ertesi gün, Pazartesi günü hatalarını anlamış ve bütün ülkede insanlara zorunlu evde kalma uygulamasına geçilmiştir.

Ümit edelim ki bunun olumlu sonuçlarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Bununla birlikte olumlu sonuçların görülmesi bir veya iki haftalık bir süre alacaktır. Wuhan grafiğini hatırlayın: ev hapsi uygulamasına geçildikten sonra resmi vaka sayılarında düşmenin görülmesi arasında geçen süre 12 gün olmuştur.

Politikacılar Sosyal Mesafe Tedbirlerine Nasıl Katkıda Bulunabilir?

Politikacıların bugün kendilerine sordukları soru, yapılması gerekenin ne olduğundan ziyade bir şeyler yapmaya gerek olup olmadığıdır.

Bir salgını kontrol etmenin beklentiler ve ümitlerle başlayan ve nihayetinde kökünü kazımayla biten birkaç yöntemi vardır. Fakat bugün birçok seçenek için artık çok geçtir. Vaka sayısı bu seviyelere ulaşmış iken politikacıların önünde kalan iki seçenek virüsün yayılmasını engellemek veya etkilerini azaltmaktır.

Yayılmayı Önleme

Virüsün yayılmasının önlenmesi bütün vakaların tanımlanması, kontrol altına alınması ve diğer insanlardan izole edilmesidir. Singapur, Hong Kong, Japonya veya Tayvan bu konuda çok iyi işler yapmaktadır. Bu ülkeler çok hızlı bir şekilde ülkelerine gelenleri sınırlamış, hastaları belirlemiş virüs bulaşanları derhal izole etmiş, sağlık çalışanlarını korumak maksadıyla gelişmiş koruyucular kullanmış, virüs bulaşanların temas ettiği insanları takibe almış ve bunlara karantina tedbiri uygulamıştır. Bu sistem hazırlıklı olunduğu ve erkenden uygulanmaya başlandığı için çok iyi çalışmış ve bu ülkelerin ekonomilerine de ağır bir yük getirmemiştir.

Virüs önlemleri konusunda Tayvan’ın yaklaşımının ne kadar iyi olduğundan bahsettim. Fakat Çin de çok güzel ve başarılı işler yapmıştır. Virüsün yayılmasını önlemek maksadıyla yapılanları içeren listenin uzunluğu akıllara durgunluk vermektedir. Örneğin; virüsten etkilenen herkesi, bunlarla etkileşime girenleri, etkileşime giren insanların temas ettiklerini çok sıkı bir şekilde takip eden beşer kişiden oluşan 1,800 ekip kurmuşlar ve bu titiz çalışma sonucu tespit edilenlerin tamamı diğer insanlardan izole edilmiştir. Bir milyar nüfusa sahip olan büyük bir ülkede virüsün yayılmasını önlemeyi bu şekilde başarmışlardır.

Batılı ülkelerin yaptığı ise bu değildir. Ve şimdi artık çok geçtir. Birleşik Devletler tarafından geçtiğimiz günlerde, virüsün yayılmasını önlemeye yönelik olarak yapılan birçok Avrupa ülkesinden gelenlere uygulanacak giriş yasağı, ne yazık ki bugün vaka sayısı, Hubei Eyaletinde tecrit uygulaması başladığında ve vaka sayısı katlanarak artmaya başladığındaki vaka sayısının üç katına ulaştıktan sonra yapılmıştır. Bunların yeterli olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Wuhan Eyaletindeki seyahat yasağının sonuçlarına bakarak bir değerlendirme yapmak mümkündür.

İtalya’nın Cremona kentindeki bir yoğun bakım ünitesinden görünüm. Kaynak: LA7 PIAZZAPULITA/ via REUTERS

Bu grafik Wuhan Eyaletinde uygulanan seyahat yasağının salgını geciktirmedeki etkisini göstermektedir. Grafikteki baloncukların büyüklüğü günlük vaka sayılarını göstermektedir. Grafiğin en üstündeki çizgi hiçbir şey yapılmadığındaki durumu göstermektedir. Alttaki diğer iki çizgi ise %40 ve %90 seviyelerinde seyahat kısıtlamaları uygulandığındaki durumu göstermektedir. Bu model epidemiologlar tarafından oluşturulmuştur, çünkü bizim kesin olarak bilebilmemiz mümkün değildir.

Eğer çok fazla bir fark görmüyorsanız haklısınız. Salgının yayılmasında herhangi bir değişikliği görmek gerçekten de çok zor. Araştırmacılar, Wuhan Eyaletindeki seyahat yasağının virüsün Çin’de yayılmasını genel olarak 3-5 gün geciktirdiğini tahmin etmektedir.

Şimdi de araştırmacıların virüsün yayılmasını azaltmanın etkisi hakkında neler düşündüklerine bakalım.

Grafikte en üstte yer alan bloğu bir önceki grafikte de gördünüz. Diğer iki blok ise azalan yayılma oranlarını göstermektedir. Yayılma hızı, sosyal mesafe tedbirleri vasıtasıyla %25 oranında azaldığında, vaka sayısının zirve noktasına erişmesini tam 14 hafta geciktirmektedir. Yayılma hızı %50 oranında düştüğünde ise üç ay içinde bile bir salgın başladığı görülmemektedir.

ABD yönetiminin Avrupa ülkelerine getirdiği seyahat yasağı iyidir, bu belki de bize birkaç saat veya bir iki gün kazandırmış olabilir. Fakat daha fazlasını değil. Bu kesinlikle yeterli değildir. Ve artık çok geç olduğundan yapılması gereken virüsün yayılmasının engellenmesi değil etkilerinin azaltılmasıdır.

Toplumun içinde yüzlerce ve hatta binlerce virüs vakası varken, daha fazla virüs kapmış insanın gelmesini engellemek, mevcut hastaları takip etmek ve bunların temas ettiği insanları izole etmek artık yeterli değildir. Bir sonraki aşama; virüsün yayılmasını önlemekten ziyade yıkıcı etkilerini azaltmak olmalıdır.

Virüsün Etkilerinin Azaltılması

Virüsün etkilerinin azaltılması, sosyal mesafe tedbirlerinin titizlikle uygulanmasını gerektirmektedir. İnsanlar virüsün yayılma oranını (R) düşürmek için ortalıkta dolaşmayı derhal bırakmalıdır. Yayılma oranı yaklaşık olarak 2-3 seviyesindeyken virüs yayılmasını sürdürmektedir, bu oranı birin altına düşürmek yayılmanın zaman içinde durmasını sağlayacaktır.

Bu tedbirler; şirketlerin, mağazaların, kitle ulaşım araçlarının, okulların kapanmaya zorlanmasını gerektirmektedir. Durumunuz ne kadar kötüyse diğer insanlarla aranızdaki sosyal mesafeyi o oranda artırmalısınız. Ağır tedbirlere ne kadar erken başlarsanız bunları uzun süre sürdürmeye ihtiyacınız olmaz. Başlamakta olan vakaları tespit etmeniz kolaylaşır ve çok daha az insan virüsten etkilenir.

Wuhan Eyaletinde yetkililerin yapması gereken buydu. İtalya’nın da kabullenmek zorunda olduğu gerçek budur. Çünkü virüs kontrolden çıktığında, süratle yayılmasını önlemek maksadıyla uygulanabilecek tek tedbir etkilenen bütün alanları tecrit etmektir.

Resmi binlerce vaka ve on binlerce gerçek vaka ile İran, Fransa, İspanya, Almanya, İsviçre veya ABD’nin yapması gereken budur.

Fakat bu ülkeler bunu yapmıyorlar.

Bazı işlerin evden yapılmasına başlandı, bu gerçekten çok güzel.

Bazı kitlesel olaylar durduruldu.

Virüsten etkilenen bazı alanlar kendi kendilerini karantinaya aldılar.

Alınan bütün bu önlemler virüsün yayılmasını yavaşlatacaktır. Virüsün yayılma oranını %2,5’ten %2,2’ye, belki de %2’ye düşürecektir. Fakat salgını durdurmak maksadıyla gereken %1’lik seviyenin altına düşmemizi sağlayamayacaktır. Ve eğer bunu yapamazsak, eğriyi düzleştirmek için bu oranı mümkün olabildiğince %1’e yakın tutmak zorundayız.

Sonra, iki gün geçtikten sonra hayati önemi haiz olmayan bütün işyerlerinin kapanması gerektiğini de eklediler. İşte şimdi bütün ticari faaliyetleri, ofisleri, kafe ve mağazaları kapatıyoruz. Sadece ulaşım sektörü, eczaneler ve marketler açık kalmaya devam edecekler.

Bir yaklaşım da tedbirleri aşamalı olarak artırmaktır. Maalesef bu yaklaşım virüse yayılması için ihtiyaç duyduğu değerli zamanı kazandırmaktadır. Eğer güvende olmak istiyorsanız Wuhan Eyaletinde yapılanların aynısını uygulayın. İnsanlar şimdi şikâyet edebilirler fakat gelecekte size teşekkür edeceklerdir.

İtalya’da virüsün yayılmasını engellemek maksadıyla alınan önlemler kapsamında seyircisiz oynanan bir futbol müsabakasından görünüm.

Eğer Coronavirus tarafından etkilenen bir bölgede politikacı iseniz derhal İtalya’nın yaptıklarını aynen uygulamalı ve bütün halkı evlerine hapsetmelisiniz.

Aşağıda, İtalyan politikacıların halkına verdikleri talimatlar sıralanmıştır:

  • Hiç kimse, aile veya iş nedeniyle kanıtlanan nedenler olmaksızın tecrit uygulanan alanlara giremez ve çıkamaz.
  • Tecrit altındaki alanlardaki bütün hareketler, acil kişisel veya iş nedeniyle oldukları ve ertelenemeyecekleri kanıtlanmadığı sürece yasaklanmıştır.
  • Hastalık belirtileri (solunum yetmezliği ve yüksek ateş) gösterenlerin evlerinde kalmaları kuvvetle tavsiye edilir.
  • Sağlık personelinin standart izinleri kaldırılmıştır.
  • Bütün eğitim kurumları (okullar, üniversiteler vb. gibi), spor merkezleri, müzeler, kayak merkezleri, kültürel ve sosyal merkezler, yüzme havuzları, sinema ve tiyatrolar kapatılmıştır.
  • Bar ve restoranlar sadece sabah altı ile akşam altı saatleri arasında açık kalacak ve müşterilerin arasında en az bir metre mesafe olması sağlanacaktır.
  • Bütün kafeterya, meyhane ve kulüpler kapatılacaktır.
  • Bütün ticari faaliyetlerde müşteriler arasında en az bir metre mesafe olması sağlanacaktır. Bu şartları yerine getiremeyen alışveriş merkezleri tamamen kapatılacaktır. İbadet yerleri insanlar arasında en az bir metre mesafenin korunması koşuluyla açık kalabilirler.
  • Aileler ve arkadaşların hastane ziyaretleri sınırlandırılmıştır.
  • İş toplantıları ertelenecektir. Evden çalışma bütün işverenler tarafından teşvik edilecektir.
  • Halka açık veya özel bütün sportif faaliyetler ve müsabakalar iptal edilmiştir. Önemli olaylar kapalı kapılar ardında icra edilebilir.

Bunlar verebildiğim talimatların en asgarisidir. Eğer güvende olmak istiyorsanız Wuhan kentinde yapılanların aynısını yapın. İnsanlar şimdi şikâyet edebilirler, fakat gelecekte size teşekkür edecekler.

İş Liderleri Sosyal Mesafe Tedbirlerine Nasıl Katkı Sağlayabilir?

Eğer bir iş lideri veya patronsanız ne yapmanız gerektiğini bilmek istiyorsanız, sizin için en güzel ve emniyetli çözüm iş görenlerin evlerinden çalışmalarına izin vermek ve hatta onları evlerinden çalışmaları konusunda teşvik etmektir.

Birleşik Devletler teknoloji şirketleri tarafından bugüne kadar uygulamaya koyulan sosyal mesafe tedbir sayısı 138’dir. Bu tedbirler arasında evden çalışmak, ziyaretler, seyahatler ve faaliyetlerin sınırlandırılması ve hatta durdurulması gibi çeşitli önlemler bulunmaktadır.

Her şirketin; saat ücretli işçiler, ofisin kapatılması, mülakatların nasıl yapılacağı ve kafeteryalara ne olacağı gibi karar vermesi gereken hâlâ çok daha fazla şey bulunmaktadır.

  1. Ne Zaman?

Buraya kadar anlattıklarım hakkında aynı fikirde olmanız kuvvetle muhtemeldir ve en başından beri her kararın ne zaman verilmesi gerektiğini merak ediyorsunuzdur. Her biri tedbiri uygulamaya koymak için ne gibi tetikleyicilerin olması gerektiği açısından olaya bakalım.

Risk Esaslı Model

Bu problemi çözebilmek için bir model geliştirdim. Bu model, sizin yaşadığınız bölgedeki muhtemel vaka sayısını değerlendirmenizi, çalışanlarınızın o ana kadar virüsten etkilenme olasılığını, bunun zaman içinde nasıl gelişeceğini ve bütün bu verilerin size işe devam edip etmeme kararını vermenizi sağlayacaktır. Bu modeli kullanmanız durumunda elde edeceğiniz sonuçlar aşağıda sıralanmıştır.

  • Eğer şirketiniz, 11 ölüm vakasının yaşandığı Washington Eyaleti sınırları içindeyse ve 100 çalışanınız varsa, çalışanlardan en bir tanesinin virüsten etkilenme şansı %25’tir ve derhal şirketinizi kapatmanız gerekmektedir.
  • Eğer şirketiniz South Bay (San Mateo ve Santa Clara ilçelerinde toplam 22 resmi vaka görülmüştür ve gerçek sayı aslında en az 54’tür) bölgesinde ise ve 250 çalışanınız varsa, 09 Mart 2020 tarihine kadar çalışanlarınızdan en az birinin virüsten etkilenme şansı yaklaşık olarak %2’dir.
  • Eğer şirketiniz Paris’te ise ve 250 çalışanınız varsa, şu anda çalışanlardan en az birinin virüse yakalanma şansı %0,85’tir ve bir gün sonrasında bu oran %1,2’ye çıkacaktır. Yani %1 oranını esas alıyorsanız şirketinizi vakit geçirmeden kapatmanız gerekmektedir.

Büyük insanlık dramlarının yaşandığı ve yaşamın neredeyse durma noktasına geldiği İtalya’nın Bergamo kentindeki Humanitas Gavazzeni hastanesinde görünmeyen, ne zaman ortaya çıkacağı bilinmeyen hızlı ve ölümcül düşmana karşı amansız bir mücadele sürdürülmektedir. Kaynak: L’ECO DI BERGAMO

Ferrari fabrika gezilerini askıya aldı ve müzeleri kapattı. Kaynak: autoevolution

Bu modelde sadece ‘‘şirket’’ ve ‘‘çalışanlar’’ söz konusudur, fakat aynı model okullar, kitle ulaşım araçları ve aklınıza gelebilecek bütün yerler için kullanılabilir. Yani, Paris’te sadece 50 çalışanınız varsa ve bu insanların hepsi işe geliş gidişlerde, binlerce insanın kullandığı banliyö trenlerini kullanıyor iseler, içlerinden en az birinin virüsten etkilenmesi çok daha büyük bir olasılıktır ve ofisinizi derhal kapatmanız gerekmektedir.

Hiç kimse virüs belirtilerini göstermiyor diye hâlâ tereddüt ediyorsanız, bulaşmanın %26’sının hiçbir hastalık belirtisi görülmeden gerçekleştiğini anlayın.

İş Dünyası Lideri misiniz?

Bu hesaplamalar çıkar maksatlı olabilir. Her şirketin riskleri kendisi değerlendirme ve virüsün kaçınılması mümkün olmayan çekici kafasına inip işyerini kapatana kadar istediği kadar risk alma özgürlüğü vardır.

Fakat eğer bir iş dünyası lideri veya politikacı iseniz yapacağınız hesaplar sadece tek bir şirket için değil, bütün içindir. Hesaplarınız artık şirketlerinizden bir tanesinin virüsten etkilenme olasılığı üzerinedir. Ortalama çalışan sayısı 250 olan 50 şirkete sahipseniz, şirketlerinizden en az bir tanesinin virüsten etkilenme şansı %35 ve bunun bir sonraki hafta gerçekleşme olasılığı da %97’dir.

Sonuç; Beklemenin Acı Maliyeti

Bugün bir karar vermek ürkütücü olabilir, fakat bu şekilde düşünmemelisiniz.

Bu teorik model farklı toplumları göstermektedir: bu toplumlardan bir tanesinde sosyal mesafe tedbirleri uygulanmamakta, bir tanesinde patlamanın yaşandığı ‘‘n’’ gününde, bir diğerinde ise ‘‘n+1’’ günü sosyal mesafe tedbirleri uygulanmaya başlanmaktadır. Bütün sayılar tamamen hayalidir (Günde yaklaşık 6,000 yeni vakanın görüldüğü Hubei’de olanlara benzetmek için sayıları ben seçtim).

Bu sayıların maksadı; katlanarak çoğalan bir şeyin artmasında sadece tek bir günün ne kadar önemli olduğunu göstermektir. Gördüğünüz gibi sadece tek bir günlük gecikme vaka sayısında artmaya neden olmakta ve zirve noktasına daha geç ulaşmaya neden olmakta ve sonrasında da vaka sayıları sıfıra dönüşmektedir.

Peki, toplam vaka sayılarındaki durum nedir?

Birazcık Hubei’de yaşananları andıran bu teorik modelde, sadece bir gün daha beklemek vaka sayısını %40 oranında artırmaktadır. Bu nedenle belki de Hubei yetkilileri 23 Ocak 2020 günü yerine, 22 Ocak 2020 günü karantina ve ev hapsi tedbirlerini uygulamaya koysalardı vaka sayısını şaşırtıcı bir şekilde 20 bin kadar azaltabilirlerdi.

Ve unutmayınız ki bunlar sadece vakalar. Ölü sayısı çok daha fazla olabilir, bunun nedeni ise sadece direkt olarak %40 daha fazla ölüm olmasının yanı sıra sağlık sisteminin de çökmesidir.

Geçmişte yaşadığımız gibi sağlık sisteminin çökmesi durumunda ölü sayısı 10 kat daha artabilir. Bu nedenle; sosyal mesafe tedbirlerinin uygulanmasında bir gün dahi gecikme, vaka sayısının artması ve daha yüksek ölüm oranlarıyla, içinde yaşadığınız toplumdaki ölü sayılarında büyük patlamalara neden olabilir.

Bu gerçekten katlanarak büyüyen bir tehdittir. Her bir günün çok büyük önemi vardır. Karar vermekte bir gün dahi gecikmekle yeni birkaç vakalara neden oluyor olabilirsiniz. İçinde yaşadığınız toplumda belki de yüzlerce hatta binlerce virüsün bulaştığı insan olabilir. Sosyal mesafe tedbirlerinin uygulanmadığı her gün vaka sayısının katlanarak artmasına neden olmaktadır.

Lütfen Paylaşın

Bu durum, muhtemelen son on yılda görülen ve bir makaleyi paylaşmanın insanların hayatlarını kurtarabileceği tek olaydır. İnsanların bu felaketle başa çıkabilmeleri için gerçekte neler olup bittiğini çok iyi anlamaları gerekmektedir. Şimdi harekete geçmenin tam zamanıdır.

Çevirenin Notları: Tomas Pueyo tarafından kaleme alınan bu inceleme yazısı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir. Yazıda ifade edilen ve ileri sürülen iddialar tamamen Sayın Tomas Pueyo’ya aittir. Yazının çevrilerek paylaşılması, Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilenleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Dünyada 28 milyon insan tarafından okunan bu yazının okunması ve paylaşılması dileklerimle…

Yazının orijinal metnine aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

[1] Şiddetli Akut Solunum Yolu Sendromu (İngilizce: Severe Acute Respiratory Syndrome, kısaca SARS), insanları etkileyen, koronavirüsünün (SARS-CoV) neden olduğu solunum yolu sendromudur. Kasım 2002 ve Temmuz 2003 tarihleri ​​arasında Hong Kong’da başlayan SARS salgını neredeyse pandemik hale gelmiş ve dünya çapında 8422 vaka ve 916 ölüm görülmüştür. Dünya Sağlık Örgütü ölüm oranını %10,9 olarak açıklamıştır.

GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : ”İçimizdeki Bizanslıların” Hazırlığından Haberiniz Var mı ???


MÜYESSER YILDIZ : ‘‘İçimizdeki Bizanslıların’’ Hazırlığından Haberiniz Var mı ???

E-POSTA : konuk_yazar

20 Temmuz 2020

Müyesser Yıldız, Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu G4 Blok, 18 Temmuz 2020

Irak’tan Libya’ya, Ege’den Azerbaycan-Ermenistan hattına etrafımız ateş çemberi; ama biz neredeyse bir buçuk aydır sadece Ayasofya’yı konuşuyoruz.

Mecburen bir Ayasofya yazısı daha yazmam gerekti. Neden mecburen?

AKP Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş, Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararını eleştirenleri, “içimizdeki Bizanslılar” diye nitelendirdiği için. Bu sözün ucunun Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e kadar uzanabileceği yorumları yapılırken Kurtulmuş, Orhan Pamuk vs. gibi isimlerden söz etti.

Kurtulmuş’tan önce, iktidarın gazetesi Yeni Şafak’ın yazarlarından Tamer Korkmaz da “içimizdeki Bizanslılar” demeden bazı isimleri hedef aldı. Korkmaz’ın saydığı isimler arasında Fener Rum Patriği Bartholomeos da vardı.

Bartholomeos’un 15 Temmuz’da “ne haltlar karıştırdığını”, “FETÖ’ye yardım edip etmediğini” soran Korkmaz ayrıca Patrik’in Fetullah’ı çok sevdiğini vurgulayıp, “darbenin ardından Türkiye’ye ışınlanması planlanan Fetullah Hainini ‘ilk tebrik ziyaretinde!’ kuvvetle muhtemeldi ki, kendisini ‘ne kadar çok sevdiğini’ söyleyecekti” iddiasında bulundu.

Bilindiği gibi Bartholomeos Ayasofya’nın camiye çevrilmesi kararından önce bir açıklama yaptı. Bunun hayata geçirilmesinin milyonlarca Hıristiyan’ın İslam’a sırt çevirmesine yol açacağı uyarısında bulunan Patrik, “Aklıselimin üstün gelmesini umuyorum. Türk halkı, bu anıtın evrenselliğini vurgulama sorumluluğuna sahiptir.”dedi.

Yine Lambriniadis

Karardan sonra Bartholomeos herhangi bir açıklama yaptı mı bilmiyorum, ama sadece Rum-Yunan cenahı değil ABD açısından da en az Bartholomeos kadar önemli bir başka isim konuştu. Bu isim İstanbul doğumlu ve bir Türk vatandaşı olan Elpidophoros Lambriniadis…

Geçen yıl Fener Rum Patrikhanesi tarafından ABD’deki Rum Ortodoks Kilisesi Baş Piskoposluğuna atandı.

Kendisine Bartholomeos’un veliahdı diyebiliriz. Türkiye’den ABD’ye giderken “Ruhban Okulu’nun açılması başta olmak üzere Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunlarda Beyaz Saray nezdinde lobi faaliyetlerinde bulunacağını” anlattı. ABD’ye indiğinde havaalanında Trump tarafından görevlendirilen ABD Sağlık Bakanı’nca karşılandı. Aynı bakan Lambriniadis yemin törenine de katıldı.

Lambriniadis ABD’ye gittikten çok kısa bir süre sonra da Beyaz Saray’da Trump tarafından ağırlandı.

Bu isme daha önce birkaç kez dikkat çektim. Neden?

Çünkü geçen yıl, göreve başlayalı henüz bir ay olmuşken Kıbrıs Barış Harekat’ımızın yıldönümünde, “Kıbrıs İşgalinin 45. Yıldönümü” başlıklı bir açıklama yayınladı. Kıbrıs Amerikan Örgütleri Federasyonu’nun düzenlediği “Kıbrıs’ın İşgali” törenine katıldı.

Milli Mücadele’mizin başlangıcı olan 19 Mayıs’a, Yunanistan gibi “Pontus Soykırımı”dedi.

29 Mayıs İstanbul’un Fethi’nin yıldönümünde de “Konstantinopol’ün düşüşü”nü andı. Dahası, Twitter hesabından Fener Rum Patriği Bartholomeos’un fotoğrafıyla birlikte şu mesajı paylaştı:

En önemli olan şey; Hıristiyan Roma İmparatorluğu’nun mirasının Ekümenik Patrik’in kutsal şahsında ve bu güne dek varlığını sürdüren Büyük Kilise’nin süregelen yardımcılarında vücut bulmuş olmasıdır.”

Bir Türk vatandaşı olan Lambiriniadis’in bu faaliyetlerinin hiçbiri Ankara’nın kılını kıpırdatmadı. Takip edebildiğim kadarıyla yalnızca İYİ Parti Denizli Milletvekili Yasin Öztürk “Ne oluyor?” diye soru önergeleri verdi.

Türkiye Karşıtı Fitili Ateşledi

Nihayetinde bu isim Ayasofya ile ilgili karardan hemen sonra da Başpiskoposluk Meclisi adına tüm Ortodokslar’a oldukça geniş kapsamlı bir çağrıda bulundu. Çağrıda öncelikle şu dikkat çekici ifadeler kullanıldı:

Son doksan yıldır müze ve kültürel anıt olarak kurumsallaştırılan, Mesih’in Büyük Kilisesi, Kutsal Bilgelik’in muhterem katedrali Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürüldüğü ıstıraplı günler… Bu korkunç ve gereksiz eylem tüm Ortodoks Hıristiyanları aslında dünyadaki tüm Hıristiyanlar ile tüm inançlı ve iyi niyetli insanları ağır yaraladı… Yas tutuyoruz… Yüzyıllar boyunca Konstantinopolis’e denizden veya karadan yaklaşan herkes Ayasofya’nın, Şehirlerin Kraliçesi’ni çevreleyen devasa duvarları üzerinde yükselen ihtişamını seyretti… O, Ortodoksluğun tam olarak kalbiydi, hala da öyle… Uzaktaki Ortodoks halklarını birbirine bağlayan Ekümenik konseylerin Ortodoks inancının bir sembolü olarak kaldı.”

Ardından, “Bu nedenle olanlara yanıt olarak Pentecost Günü’nde Havariler’e yöneltilen soruyu soruyoruz: ‘Kardeşler, o zaman ne yapmalıyız?’” deyip ilk olarak şunları söyledi:

Tanrı’ya, Ekümenik Patrik’imizin ve İstanbul’un Kutsal Ekümenlik Patrikliği’nin şahsında yaşayan Büyük Mesih Kilisesi’ni koruması için yalvarmalıyız. Tanrı’nın ortaya çıkıp inanç topluluğumuza ve aslında Türkiye’deki tüm dini azınlıklara karşı tezahür edebilecek her kötü niyeti dağıtması için dua etmeliyiz.”

Son bölümde ise şöyle konuştu:

Ve biz ayağa kalkmalıyız, sevgili Hıristiyanlar. Ayasofya’nın sessiz taşları için ayağa kalkmalı ve konuşmalıyız. Bu özgür Amerika ülkesinde Hıristiyan komşularımıza ve dostlarımıza gitmeli ve onların dualarını ve yardımlarını istemeliyiz. Yükselmeli ve seçilmiş liderlerimizle konuşup, yalnızca insan çeşitliliğine değil; ulusların, dinlerin, ırkların ve etnisitelerin birlikte barış ve uyum içinde yaşamasına izin veren statükoya da saygı duyan çağdaş anlayışa yapılmış bu meydan okumayı, vicdanlı ve doğrucu bir biçimde hareket ederek, mümkün olan her biçimde protesto etmelerini talep etmeliyiz.

Ayağa kalkmalıyız ve Tanrı’nın halkı olarak seslerimizi Washington eyaletinden Washington DC’ye kadar duyurmalı ve kalbimizi kaybetmemeliyiz, inancımızı kaybetmemeliyiz veya cesaretimizi kaybetmemeliyiz; çünkü mücadelemiz uzun olsa da, esas umudumuzdan yoksun değil. Bugün yaşayan ve Ayasofya’nın kilise ve cami olduğu dönemleri hatırlayan kimsenin olmadığını hatırlayın. Herkes onu ikisinden ilki [kilise] olarak, Parthenon ve Mısır Piramitleri ile eşit seviyede sayılan ve onurlandırılan bir uluslararası anıt olarak biliyor. Hıristiyanlar ile Müslümanlar için ve Tanrı’ya inancın dünyayı nasıl dönüştürebileceğine tutulmak isteyen tüm insanlar için bir karşılaşma yeri olmak şeklindeki mevcut durumunu sürdürmesine izin verilmelidir.

Bu nedenle, Ortodoks Hıristiyanlar olarak, haklı bir nedeni olan vicdanlı insanlar olarak ayağa kalkalım. Varlığımızı ve seslerimizi duyuralım. [Bu uğurda] Harcanan her nefesiniz, bizim mesajımızı taşıyarak dünyayı süpürecek olan ‘gürleyen güçlü bir rüzgâr gibi, Cennet’ten gelen bir sese’ eklenecektir – nefret içeren değil; sevgi, edep, anlayış ve karşılıklı saygı içeren.

Umudumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz, inancımızdan asla vazgeçmeyeceğiz ve sevgimizden asla vazgeçmeyeceğiz.

Bilgelik, ayağa kalk!”

Bu çağrının anlamı mı?

Fatih Kaymakamlığı’na bağlı olan Fener Rum Patrikhanesi’nin Sen Sinot (meclis) üyesi ve de Türk vatandaşı olan bu kişi, ABD’de ve dünyada ülkemize karşı başlatılacak belki de son zamanların en büyük lobi faaliyetinin fitilini ateşleyip başını çekiyor!

Ne alakası varsa, sanki Ayasofya ülkemizin tapu senedi olan Lozan Antlaşması’yla müzeye çevrilmiş gibi Lozan’a göndermede bulunanlar var.

Siz Ayasofya’yı Lozan’a bağlamayı bırakın da önce Lozan’da Fener Rum Patrikhanesi’nin İstanbul’da kalmasına, “Sadece Rumların dini işleri ile ilgilenmek ve siyasetle uğraşmamak” şartıyla izin verildiğini hatırlayın. Sonra her ikisi de Türk vatandaşı olan Bartholomeos ve Lambiriniadis’ten, “ Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diye hesap sorun.

Ama gayet iyi biliyoruz ki birilerinin gücü ancak bu ülkenin gerçek evlatları olan Barış’a, Murat’a, Hülya’ya, bana ve nice sahipsize yetiyor.

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

SAĞLIK DOSYASI /// Ercan Caner : Kırmızı ve Mavi Amerika Aynı Pandemiyi Yaşamıyor


Ercan Caner : Kırmızı ve Mavi Amerika Aynı Pandemiyi Yaşamıyor

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

28 Mart 2020

Virüs Salgını Amerika’yı İkiye Böldü!

Bilim ve aklın gereklerini yerine getirmediğimiz ve çeşitli nedenlerle ortak bir tepki ortaya koyamadığımız sürece, katil virüsün neden olduğu tehdit bizim alacağımız tedbirlerden çok daha büyüktür ve bizi öldürmeye devam edecektir.

RONALD BROWNSTEIN, The Atlantic, 20 Mart 2020

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mart 2020

Korona virüs gibi binlerce insanı etkileyen bir hastalık dahi kırmızı ve mavi Amerika arasındaki uçurumun tamamen kapanmasını sağlayamadı.

Virüs salgının ilk aşamaları birkaç temel açıdan, ülkenin Cumhuriyetçi ve Demokrat parti eğilimli kesimleri arasında çok farklı bir şekilde algılanmaktadır. Ülkenin bugüne kadar benzeri görülmeyen, böylesine devasa bir soruna gösterdiği tepkiyi şekillendiren, hatta aksatan iki parti taraftarları arasındaki bu kopukluk, salgının gelecekte nihai politik sonuçlarının belirlenmesinde de rol oynayabilir.

Hafta içinde açıklanan yeni ulusal anket dalgasının sonuçları; partizan bölünmenin her iki tarafında da endişelerin giderek arttığını gösterirken, Demokratların Cumhuriyetçilere nazaran çok daha fazla endişe duyduklarını ve bunun sonucunda da kişisel davranışlarını değiştirdiklerini daha fazla ifade etme eğiliminde olduklarını gözler önüne sermiştir. Benzer bir uçurum, Demokrat parti seçim koalisyonunun temeli haline gelen büyük metropol merkezlerinde yaşayan insanlar ile Cumhuriyetçilerin modern tabanının yaşadığı küçük kasabalar ve kırsal alanlardaki insanlar arasında da mevcuttur.

Eyalet yönetimlerinin virüs salgınına karşı gösterdiği tepkiler de partileriyle aynı yönde olmuştur. Özellikle Ohio gibi birkaç önemli istisna dışında Cumhuriyetçi valiler, salgın tehdidine karşı tepki göstermekte ağır davranmış veya Demokrat valiler tarafından yönetilen eyaletlere nazaran sakinlerine kısıtlamalar getirmeleri çok daha az olmuştur. Muhafazakâr ‘‘The Bulvark’’ yayın organı tarafından geçenlerde kanıtlandığı gibi Donald Trump, bu hafta başına kadar hastalık tehlikesini hafife almış ve Birleşik Devletlerin salgını kontrol etme becerisini de abartmıştır. Rush Limbaugh ve Sean Hannity dâhil muhafazakâr medya figürleri de aynı yönde hareket ederek, haftalarca medya ve Demokratların, Trump’ı zayıflatmak maksadıyla tehlikeyi abarttığı yönünde ısrarlarını sürdürmüştür. Federal halk sağlığı yetkilileri tam aksini söylerken, Cumhuriyetçi partiden seçilmiş birkaç yetkili seçmenlerini bar ve restoranlara gitmeleri yönünde teşvik dahi edebilmiştir.

Partiler arasındaki ayrılık, Perşembe günü her ikisi de Demokrat olan Los Angeles Belediye Başkanı Eric Garcetti ve California Valisi Gavin Newsom tarafından, önce Los Angeles kentinde sonra da 39,5 milyon insanın yaşadığı eyalette gerekli olmayan bütün işyerlerinin kapatılması yönünde verdikleri acil uygulama talimatlarıyla iyice ortaya çıkmıştır.

Bu bölünme, ideolojik olanların yanı sıra coğrafik gerçekleri de yansıtmaktadır. Bugüne kadar hastalığın yayıldığı en geniş yerler ve gösterilen en şiddetli tepkiler; sadece Seattle, New York, San Francisco ve Boston gibi birkaç Demokrat eğilimli büyük anakent alanlarında yoğunlaşmıştır. Perşembe günü düzenlenen Beyaz Ev basın bilgilendirme toplantısında, yönetimin korona virüs salgınından sorumlu koordinatörü Deborah Birx, bugüne kadar halkta görülen vakaların yarısının sadece 10 yerleşim biriminde görüldüğünü ifade etmiştir. Salgının nihai politik etkileri, virüsün tutunmayı başardığı bu ilk yerleşim birimlerinin ötesine ne kadar yoğun yayılmasına bağlı olarak önemli ölçüde değişkenlikler gösterebilir.

Eğer virüs bu büyük kentlerin dışına yayılmaz ise bu durum Cumhuriyet parti taraftarı birçok seçmen ve devlet memurları arasında tehdidin abartıldığı hissine neden olabilir. Fakat bunun yanı sıra Trump ve Arkansas Senatörü Tom Cotton gibi diğer Cumhuriyetçi liderlerin, hastalığı Çin Virüsü veya ‘‘Wuhan Virüsü’’ olarak etiketleyerek teşvik ettikleri bir tür yabancı düşmanlığını da körükleyebilir.

Hillybilly Enerjisi

Niskanen Center politik çalışmalar direktörü ve modern Cumhuriyetçi partinin tarihini anlatan ‘‘Rule and Ruin’’ adlı kitabın yazarı olan Geoffrey Kabaservice; muhafazakârlar arasında kentleri, saf ve temiz anayurdu tehdit eden hastalıkların kaynağı olarak kötülemenin uzun bir tarihsel geçmişi olduğunu ifade etmektedir. Bu oldukça eski bir hikâyedir. Ve nasıl ortadan kalkmış ise Cumhuriyetçiler arasındaki bu yaklaşım da benzer şekilde ortadan kalkabilir.

Diğer taraftan, Trump’ın yeterince hızlı hareket etmediği yönündeki suçlamalar; hastalığın yükü Trump’ın en çok destek aldığı daha küçük toplumlarda daha ağır bir şekilde hissedilirse, Trump bu durumdan daha fazla zarar görebilir. Birçok tıbbi uzman, salgının önünde sonunda, hâlihazırda daha az etkilenmiş durumdaki Cumhuriyetçi eğilimli küçük kasabalar ve kırsal kesimler dâhil ülkenin her köşesine yayılacağını düşünmektedir.

Johns Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezinden üst düzey akademisyen Eric Toner, daha küçük toplulukların virüsün yayılmasından korunacaklarını düşünmek için hiçbir neden olmadığını, salgının bu kesimlere ulaşmasının biraz zaman alabileceğini, fakat insanlar bir yerden bir yere hareket ettiği sürece virüsün sonunda kırsal kesimlere de ulaşacağını ifade etmektedir.

Yine de bazı uzmanlar salgın boyunca en büyük ve olumsuz etkilerin büyük anakent merkezlerinde sınırlı kalacağını düşünmektedir. UCLA David Geffen Tıp Fakültesinden tıp ve halk sağlığı profesörü Jeffrey D. Klausner; asıl önemli olanın her salgının yerel olduğu ve belirli bir coğrafik alandaki sosyal ağlar ile fiziki altyapının salgının o alanda yayılma seviyesini belirleyeceğini ifade etmektedir. Klausner’e göre; özellikle solunum yolu virüsleri, yakın sosyal ağlara bağlıdır ve kalabalık ve nüfusun yoğun olduğu kent merkezlerinde çok daha etkin bir şekilde yayılabilirler.

Dünyanın en kalabalık kentlerinden olan New York’tan bir görünüm. Foto: Neo_II / Flickr

Salgının etkisinin ilk olarak Demokratik partiye yatkın yerlerde fark edilme ve hissedilme eğilimi, iki parti arasındaki büyük ekonomik ayrımı yansıtmaktadır. Demokratlar halen ülkenin küresel ekonomiye en çok entegre olmuş kesimlerinde hâkim durumdadır, bu da daha fazla uluslararası ziyaretçi alacakları veya buralarda yaşayanların daha çok yurt dışına seyahat edecekleri anlamına gelmektedir.

John Hopkins Üniversitesi Sistemler Bilim ve Mühendislik Merkezi tarafından açılan ve virüs vakalarının takip edildiği web sitesine göre; en fazla korona virüs vakası Demokrat eğilimli kıyı bölgelerinde yer alan New York, Washington, California ve New Jersey eyaletlerinde görülmüştür. Beşinci sırada, yine kıyı bölgesinde bulunan uluslararası ekonomiye entegre olmuş az bir farkla daha Cumhuriyetçi eğilimli olan Florida eyaleti yer almaktadır. Bu eyaletlerin arkasından; her birinde, ticaret ve turizm için giriş kapısı vazifesi gören en az bir tane büyük kent merkezi olan Illinois, Lousiana, Massachusetts ve Texas eyaletleri gelmektedir. Ve her ne kadar John Hopkins Üniversitesinin projesi, salgının yayıldığı yerleşim birimi ve belediyeler bazında hassas bilgiler içermiyor olsa da en büyük salgın demetleri birkaç büyük anakent alanlarında patlak vermiştir.

Sadece 21 kişinin yaşadığı Montana Eyaletinde yer alan Ismay kasabasının havadan görüntüsü. Kaynak: 103,7 The Hawk

Johns Hopkins Sağlık Güvenliği Merkezinden üst düzey akademisyen Eric Toner, her ne kadar genel olmasa da salgınların en çok uluslararası seyahatlere açık olan yerlerde yayılma eğiliminde olduğunu ve genel bir kural olarak bu salgının da aynı şekilde ilerleyeceğini ifade etmektedir. Toner, virüsün insanlarla birlikte seyahat ettiğini, bu nedenle insanların seyahat ettikleri yerlerin virüsün de ilk olarak gittiği yerler olduğunu ve girdikleri bu yerlerden başka bölgelere yayıldıklarını ifade etmektedir.

Buna karşılık, sadece birkaç istisna dışında en az sayıda vakanın doğrulandığı eyaletler, ülkenin iç kesimlerinde bulunan ve farklı popülasyon ve küresel ekonomiyle en az bağlantısı olan Cumhuriyetçi eğilimli olanlardır. Bu listede; Wyoming, Idaho, Missouri, Montana, South Dakota, Oklahoma ve Kansas eyaletleri bulunmaktadır.

Burada önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek gerekmektedir. Birleşik Devletlerde yapılan virüs test sayısı hâlâ çok yetersizdir, bu nedenle de birçok vaka halen radar ekranlarında görünmemektedir. Toner’e göre bu durum, ülkenin diğer yerlerinde virüs vakalarının olmadığı anlamına gelmemektedir, sadece vakalar henüz tespit edilmemiş durumdadır.

Bugün geldiğimiz noktada; Cumhuriyetçi eğilimli eyaletler virüs salgını hakkında dikkati çekecek kadar daha az acil durum tedbirleri uygulamaktadır. Eyalet sağlık girişimlerini inceleyen bir programı yönettiği Amerika İlerleme Merkezinde, sağlık politikası başkan yardımcılığı görevini yürüten Topher Spiro’nun araştırmasına göre; Eyaletin genelinde insanların bir araya gelmeleri veya restoran hizmetlerini sınırlandırma gibi birkaç en düşük seviyedeki tedbirleri uygulamaya koyan Texas, Missouri ve Alabama gibi eyaletlerin hepsinin yönetiminde Cumhuriyetçi valiler görev yapmaktadır.

Bu durum, Houston, Tucson, Nashville ve Atlanta gibi Demokratlar tarafından yönetilmekte olan kentleri, halkın bir araya geldiği toplantılar konusunda kendi kurallarını koymaya itmiştir. Yine de koyulan bütün yerel kısıtlamalar, eyaletin diğer yerlerinden insanların bu bölgelere seyahat edebilmesi gibi belirgin bir problemle karşı karşıyadır. Houston’u da içine alan Texas eyaletinin Harris County baş yöneticisi Lina Hidalgo, Pazartesi günü ilan ettiği eyalet çapındaki sokağa çıkma yasaklarını duyurduğunda, sınırların kapatılmasının mümkün olmadığı bilgisini vermiştir.

Eyalet çapında kuralların uygulanmasına yönelik isteklilik parti görüşleriyle tam olarak bağdaşmamaktadır. Örneğin, California Valisi Demokrat partiden Gavin Newsom, Perşembe günü eyalette yaptığı duyurudan önce, restoranlar, okullar ve diğer tesislerin kapatılmasını zorunluluk olarak değil de tavsiye niteliğinde yaparak, yerel karmaşıklara neden olmuştur. Fakat genel olarak bakıldığında, Spiro tarafından yapılan araştırma; New York, New Jersey, Connecticut, Rhode Island ve Illinois gibi eyalet genelinde en erken ve dramatik eylemleri uygulamaya koyanların neredeyse tamamının yönetiminde Demokrat valiler olduğunu göstermiştir.

Halkın salgın karşısındaki tutumu da aynı şekilde ayrılıklar göstermektedir. Cumhuriyetçi ve Demokratlar arasındaki büyük farklılıklar sadece Trump’ın salgına gösterdiği tepkiyle sınırlı kalmamakta ve tehdide verilen önem ile kişisel davranışlarda da belirgin bir şekilde görülmektedir. Ortada olan bir gerçek varsa, o da bu boşluğun giderek genişlediğidir.

Örneğin, Pazartesi günü açıklanan, ülke genelinde yapılan Gallup anketinin sonucuna göre; Demokratların %73’ü ve bağımsızların %64’ü kendileri veya ailelerinden birisinin korona virüsünden etkilenmiş olabileceğinden korktuklarını söylerken, Cumhuriyetçilerin sadece %42’si bu korkuyu hissetmektedir. İki parti taraftarları arasındaki %31 oranındaki büyük fark, Şubat ayında Cumhuriyetçilerde %30 ve Demokratlarda %26 seviyelerinde olan endişe oranlarını çoktan gölgede bırakmıştır.

Diğer anket ve araştırmalar nispeten şaşırtıcı farklılıkları ortaya çıkarmıştır. Pazar günü açıklanan NBC/Wall Street Journal anket sonucuna göre; büyük toplantılara katılmayı durdurduklarını söyleyen Cumhuriyetçilerin sayısı Demokratların yarısı kadardır, restoranlarda yemeyi bırakacaklarını açıklayanlarda ise bu oran sadece üçte bir kadardır.

NPR/PBS NewsHour/Marist tarafından Salı günü sonucu açıklanan ankete göre de Cumhuriyetçilerin yarıdan biraz fazlası virüs tehdidinin abartıldığına inanmaktadır, Demokratlarda bu oran beşte bir, bağımsızlarda ise beşte iki oranındadır.

Kaiser Family Foundation tarafından ülke genelinde yapılan bir ankette, Demokratların ve Demokrat eğilimli bağımsızların yaklaşık yarısı virüs salgınının bir şekilde hayatlarını olumsuz yönde etkilediğini düşünmektedir. Fakat Cumhuriyetçiler ve Cumhuriyetçi eğilimlilerde bu oran sadece üçte birdir. Demokratların yaklaşık yarısı seyahat planlarını değiştirdiklerini ve büyük toplantılara katılmamaya karar verdiklerini söylerken, Cumhuriyetçilerde bu oran üçte bir seviyesindedir.

Hawaii Sağlık Bakanlığı tarafından yiyecek ve ihtiyaçlarını depolamaları konusunda yapılan uyarı sonrasında Honolulu’da Costco mağazası önünde oluşan uzun kuyruk. Kaynak: Reuters/Duane Tanouye

Kabaservice, Cumhuriyetçi seçmen ve yetkililerin riski önemsiz gibi gösterme eğiliminin, kısmen de olsa Başkan Trump’ın kriz hakkında başlangıçta topluma verdiği önemsemeyen mesajı yansıttığını ifade etmektedir. Fakat bu durum, federal hükümet bünyesindeki bilim adamları, medya ve alan uzmanlarının çok daha derin ideolojik kuşkularıyla da ilgili olabilir.

Kabaservice, bunun bir süredir Cumhuriyetçiler arasında gözlemlenen bir durum olduğunu ve Cumhuriyetçilerin giderek artan bir oranda uzmanlar ve medyanın, sadece kendi çıkarlarını düşünen ve daha az eğitimli ve fakir insanları hor gören ve de gerçekleri söyleme konusunda güvenilmeyecek elit sınıfın bir parçası olduğunu düşündüklerini ifade etmektedir. Kabaservice ayrıca bu dinamiğin, seçkinleri bir tehdit olarak lanse eden muhafazakâr medya ekosisteminin ortaya çıkmasıyla iyice pekiştiğinin de altını çizmektedir.

Partilerin birbiri ile çelişen coğrafi destek merkezlerinin de etkisi olabilir. Son kamuoyu anketleri, kentsel ve banliyö bir tarafta küçük kasabalar ve kırsal alanlar öbür tarafta olmak üzere, halk arasında çok büyük bir uçurum oluştuğunu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Washington merkezli Gallup şirketi tarafından yapılan ayrıntılı bir araştırmanın sonuçlarına göre; kentsel alanlarda yaşayanların üçte ikisi ve banliyölerde yaşayanların beşte üçü, etraflarındaki insanlardan bazılarının virüse yakalandığı yönünde kaygı duyarken, kırsal alanlarda yaşayan insanların sadece yarısı aynı kaygıyı taşımaktadır.

Kaiser anketinde; kırsal alanlarda yaşayanların üçte ikisinden fazlası virüs salgınının hayatlarını çok az veya hiç etkilemediğini söylerken, kentlerde yaşayan insanların neredeyse yarısı, hayatlarında meydana gelen aksamaları hissettiklerini ifade etmiştir. Bunlara ilave olarak, Trump’ın virüs krizini ele alış biçimine güven duyduklarını söyleyen kırsal alanlarda yaşayan insanların sayısı, kentlerde yaşayan insanlara oranla iki kat daha fazladır.

Michigan Eyalet Üniversitesinden küresel – kentsel çalışmalar alanından Profesör Eva Kassens-Noor, 1918 yılında Hindistan’da meydana gelen grip salgınında kentsel/kırsal patern çalışmalarını üzerinde çalışmıştır. Profesör Kassens-Noor araştırmasında, belirli bir yoğunluk üzerindeki kentlerdeki ölüm oranının, kırsal alanlara nazaran çok daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Profesör Kassens-Noor, ABD topluluklarının korona virüs salgınını aksi yönde, fakat karmaşık bir şekilde yaşayacağını düşünmektedir. Salgın muhtemelen kentsel alanlarda daha hızlı yayılacaktır, fakat kentsel alanlarda yaşayan insanlar, kırsal alanlarda yaşayanlara oranla daha genç ve sağlıklıdır. Kentsel alanlar kadar olmasa da kırsal Amerika’da salgının yayılması, buralarda yaşayanların yaşlı ve kaliteli sağlık hizmetlerine daha az erişimleri olması nedeniyle çok daha kötü sonuçlara neden olabilir.

Profesör Kassens-Noor, ölüm oranlarının sonuçta toplumların sosyal mesafe tedbirlerini uygulayarak diğer insanlarla etkileşimi ne kadar titizlikle asgariye indirmesine bağlı olacağını ifade etmektedir. Kassens-Noor’a göre her şey, bireylerin sosyal ağlarının tamamını kapatmasına bağlıdır.

Virüsün Cumhuriyetçi kırsal bölgelere daha fazla yayılması da tehlikenin algılanmasındaki partizanca uçurumu muhtemelen ortadan kaldırmayacaktır. Firması Public Opinion Strategies, NBC/WSJ araştırmasının katılımcılarından olan Cumhuriyetçi anketör Bill McInturff, büyük kentler içinde ve çevresinde yaşayan Cumhuriyetçilerin dahi virüs tehdidi hakkında Demokrat komşularına nazaran çok daha fazla kararsız ve şüpheci olduklarını ifade etmektedir.

Ancak salgının zaman içinde daha fazla yayılması durumunda, en muhafazakâr valiler için dahi harekete geçmeye direnmek veya Trump’ın başlangıçta sergilediği önemsemez tepki ve tavrının sonuçlarından kaçması çok daha zor olabilir.

Eric Toner; Seattle, San Francisco, New York ve Boston eyaletlerinin ülkenin diğer kesimlerinden sadece birkaç hafta ileride olduğunu ve çok şaşırtıcı yerlerin de virüs salgınından etkileneceğine inandığını ifade etmektedir.

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir, orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

İnsanların hayatlarını tehdit eden böylesine büyük bir tehdit karşısında dahi, eğitim seviyeleri ve inançları ne olursa olsun bir araya gelmeleri ve görünmeyen katil virüse karşı birlikte hareket etmeleri gerekirken, sadece farklı iki partinin taraftarı olmaktan kaynaklanan nedenlerle bu kadar derin bir şekilde ayrılması gerçekten inanılmaz bir durumdur.

Unutmayalım, bu katil virüs ülke, milliyet, ırki din, dil ve cinsiyet ayrımı yapmadan hepimizi öldürmektedir. Şimdi, doğamızda olan savunma mekanizmalarını harekete geçirmenin tam zamanıdır.

Bilim ve aklın gereklerini yerine getirmediğimiz ve çeşitli nedenlerle ortak bir tepki ortaya koyamadığımız sürece, katil virüsün neden olduğu tehdit, bizim alacağımız tedbirlerden çok daha büyüktür ve bizi acımasızca öldürmeye devam edecektir.

LİNK : https://amp.theatlantic.com/amp/article/608395/

GÜNDEM ANALİZİ /// Osman Başıbüyük : Bu Kuşatmayı Yarmalıyız


Osman Başıbüyük : Bu Kuşatmayı Yarmalıyız

E-POSTA : osmanbasibuyuk

İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

02 Eylül 2020

Sünni temelli Nakşibendî tarikatının iki kolu birbiriyle anlaşamazken, kabileler halinde yaşayan Arapları birleştirip onların liderliğine oynamak boş bir hayaldir. Türkiye’nin boş hayaller peşinde koşacak lüksü yoktur. Bu kafaları değiştirip laik Türkiye’ye dönmek zorundayız.

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 02 Mart 2020 (Güncelleme-02 Eylül 2020)

Kaynak: The World Bank

Zor bir yazı olacak. Bilgisayarın başına geçmekte tereddüt ettim. Sonra düşündüm. Kurmay subay susmaz. Biz görevimizi yapalım. Yetkilileri uyaralım. Dinlemezlerse sorumluluk onların olsun.

Soğuk Savaş’ın Yarattığı Kuşatma Etkisi

Orta Çağ’da kuşatma savaşları vardı. Şehri koruyan kalın kale duvarlarını yıkacak silah olmadığından fethin yolu şehri kuşatmadan geçiyordu. Yapılması gereken şey, kaleyi kuşatan orduyu, içeridekiler pes edene kadar besleyebilmek ve sabırla beklemekti. 3-5 ay sonra kale içerisindeki yiyecek ve su tükendiğinde, şehrin teslim olması kaçınılmazdı.

Türkiye, 2’nci Dünya Savaşı’ndan, 1990’ların başına kadar devam eden bir kuşatma altında yaşadı. Soğuk Savaş’ın başlaması, kutuplaşmayla birlikte bizi Batı kutbuna, NATO’ya mahkûm etmişti. Kuzeyimizde Sovyetler Birliği vardı. Karadeniz’deki diğer iki komşumuz, Romanya ve Bulgaristan da Doğu Blokunun üyeleri olarak kuzeybatıdaki kuşatmayı tamamlıyordu. Güneydeki iki komşumuz, Irak ve Suriye de Sovyetler Birliği’ne yakınlıkları nedeniyle hasmımızdı. Doğuda İran, Batı’da Yunanistan ile düşmandık. Türkiye’nin her tarafı kuşatılmıştı. Bir ülke ticaretinin en az yarısını komşularıyla yapar. Biz yapamıyorduk. Bu kuşatılmışlığın da etkisiyle 1990’lı yıllara kadar hep ekonomik krizlerle boğuştuk.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Türkiye’nin etrafını saran sanal düşman kuşağı birdenbire ortadan kalkmıştı. Sınır kapılarımız komşularımıza açılınca, ticaretimiz patladı. Kuşatmayı yaran Türkiye, büyük bir gelişme ivmesi yakaladı. 3 tarafı denizlerle çevrili Anadolu coğrafyasında kurulan bütün devletler büyümüş, imparatorluk olmuştu. Genç ve dinamik bir nüfusa sahip Atatürk’ün kurduğu laik Türkiye’yi de böyle bir gelecek bekliyordu. Dünyayı yöneten güçler açısından bakarsanız, buna müsaade edilemezdi.

Soğuk Savaş Haritası Kaynak Pinterest

1990’lı yıllarda ülke, kimlik siyasetine zorlandı. Önce etnik temelde Kürt meselesi kaşındı. Bu yeterli olmayınca arkasından mezhep temelinde yeni bir fay hattı yaratmak maksadıyla Siyasal İslam iktidara getirildi. Bu kimlik siyaseti bizi halen de devam eden iç mücadelelere mahkûm etti. Ama ülke o kadar güçlüydü ki bir türlü yıkılmadı. Darbe ve iç savaş denemeleri bile başarısız olmuştu. Emperyal güçlerin başka bir yöntem denemesi gerekiyordu. Anladığımız kadarıyla şu an Orta Çağ’ın kuşatma taktiğinin günümüz sürümünü deniyorlar.

Batı mı Avrasya mı?

Daha önce yazmıştık tekrar hatırlatalım. 2011 yılında esmeye başlayan “Arap Baharı” rüzgârlarıyla birlikte Tunus, Libya, Mısır ve Suriye karıştı. Bir süre sonra bu rüzgârı estirmekte kullanılan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin)’in liderleri soluğu İstanbul’da aldı. Gizli bir güç, bu saatli bombayı kucağımıza bırakmıştı. Çok geçmeden AKP Hükümeti, Müslüman Kardeşler’in hamiliğine soyundu. Biz PKK’yı nasıl görüyorsak Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ve Ürdün gibi birçok Arap ülkesi de Müslüman Kardeşler’i öyle görüyordu. Bu örgüt, bahse konu ülkelerin rejimlerine karşı büyük bir tehdit oluşturmaktaydı. Biz bu örgütü himayemize alınca söz konusu ülkelerle ilişkilerimiz bozuldu, neredeyse düşmanlık noktasına sürüklendik[1].

AKP Hükümeti, Haziran 2016’da CIA’nın tezgâhladığı, iç savaş çıkartmayı amaçlayan FETÖ darbe girişiminden sonra Batı’yı, Avrasya ile dengeleme stratejisine soyundu. Rusya, İran ve Çin ile iyi ilişkiler geliştirme çabasına girişti. Ancak bu çaba uzun süreli olmadı. Yanlış ekonomi politikaları neticesinde ülke, yine paraya sıkışmıştı. Üretimden uzaklaşan Türk ekonomisi, yeni bir döviz krizi ile karşı karşıyaydı. İşin kötüsü, ülkeden sermaye kaçışı da başlamıştı. Borç artarken yatırımlar düşüyor, bunun bir sonucu olarak işsizlik artıyordu. Tüketimin daralması aynı zamanda bütçe açığı demekti. Enflasyon ve bütçe açığı, zam olarak halkın sırtına binmişti. Yerel seçimlerde 10 büyük şehirden 6’sının kaybedilme sebeplerinden birisi de buydu. AKP Hükümetinin acil para bulması gerekiyordu. Dünyanın belki de tek para kaynağı ise Batılı küresel sermayeydi.

Kaynak: Yurt Gazetesi

Ama Batı ile aramız pek iyi değildi. ABD ve NATO’nun bütün itirazlarına rağmen Rusya’dan S-400 hava savunma füzelerini almıştık. Washington’un, PKK/YPG’yi silahlandırmasına sert tepki göstermiş, bütün tehditlerine rağmen resti çekip Barış Pınarı operasyonu ile Fırat’ın doğusuna girmiştik. Bu yaptıklarımız doğruydu. Batı’nın baskılarını Avrasyacılık ile dengeliyorduk. Fakat denge politikası para etmiyordu. Parasız bir şey de yapmak pek mümkün değildi. İktidarda kalmanın en önemli şartı, ekonomiyi rahatlatacak miktarda para bulmaktı. Batıya yanaşmaktan başka çare yok gibiydi.

Bu noktada AKP Hükümeti’nin karşısında iki önemli sorun duruyordu: 1) AKP Hükümeti, ABD’nin darbe tezgâhladığını, FETÖ’nün elebaşını hâlâ ülkesinde beslediğini, Türkiye’yi bölmek isteyen PKK/YPG’yi silahlandırdığını söyleyerek seçmenlerini partiye bağlı tutmuş, MHP’yi yanına çekmişti. ABD’nin Türkiye’ye yönelik izlediği politikalarda hiç değişiklik olmamışken şimdi birdenbire U dönüşü nasıl yapılabilirdi? Partiye oy veren büyük kitlelere bunu anlatmak pek kolay değildi. 2) Ankara, Batı’ya kafa tutmuştu. Batı ile Doğu arasında bir denge politikası izlemek yerine Batı’yı Rusya ve Çin ile müttefik olmakla tehdit eden bir politika izlemişti. Şimdi kapılarını çalarak Batı’dan nasıl borç isteyecekti?

AKP Hükümeti, bu çelişkileri yaşarken, gölge CIA Stratfor’un kurucusu George Friedman imdada yetişti. Friedman, MUSİAD’ın düzenlediği Vizyoner 2019 toplantısında mealen; “siz çok büyüksünüz, kabuğunuzu kırmak için sınırlarınızın ötesine geçmeniz lazım, Amerika Suriye’yi terk edince Türkiye bölgede önemli bir güç haline geldi, yavaş yavaş Suriye’ye doğru hareket etmelisiniz, biz size yardım ederiz” dedi[2].

George Friedman ve Recep Tayyip Erdoğan MUSİAD zirvesinde. Kaynak: Yeniçağ Gazetesi

Friedman şunu çok iyi biliyordu: AKP’li kadroların Osmanlı’yı yeniden canlandırma hayali vardı. Amaçları Türkiye’yi yeniden İslam’ın lider ülkesi yapmaktı. Bu hedef için Müslüman Kardeşler örgütünü kullanma niyetleri barizdi. Türkiye’yi biraz teşvik etmek, biraz heveslendirmek, biraz da iteklemek yeniden BOP eşbaşkanlığına soyunması için yeterli olabilirdi. Friedman da bunu yaptı.

Kuşatma Stratejisinin Kilit Taşı Cihatçılar

ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra dünya hegemonyası için Afganistan ve Irak’a operasyon yapmış fakat bunda başarılı olamamıştı. Obama döneminde “Stay Behind” denilen arkada durup maşa kullanma stratejisine geri döndü. Avrupa’nın savaşacak askeri yoktu. ABD’li askerler de her seferinde Washington’a ayak diretiyordu. Ayrıca konvansiyonel operasyonlar, bütçeye büyük yük getirmekteydi. Robot askerler devreye girene kadar kendileri adına savaşacak bir taşeron bulmaları gerekiyordu.

Bu iş için cihatçı savaşçılar biçilmiş kaftandı. Kendilerini Afganistan, Bosna ve Çeçen savaşlarında ispatlamışlardı. Bu adamlar gözlerini kırpmadan ölümüne savaşıyordu. Hatta aralarında canlı bomba olup kendilerini patlatınca cennete gideceklerine inananlar bile vardı. İşin ilginç yanı, bu adamlar sadece kendi ülkelerinde değil cihat uğruna nereye götürsen orada savaşıyordu. Aldılar bu adamları önce Libya’ya götürdüler. Kaddafi öldürülüp Libya parçalanınca gemilere doldurup Suriye’ye getirdiler.

Cihatçılar. Kaynak: Al Masda News

Şimdi İdlib bölgesinde bu cihatçı Amerikan-İsrail özel kuvvetleri sıkışmış durumda. Rusya, Çeçen Savaşı’nda olduğu gibi gelecekte tekrar başına bela olmasın diye bu adamların kökünü Suriye’de kazımak istiyor. Eğer bu cihatçıların kökü kurursa, yakın zamanda yetiştirip başka Müslüman ülkeleri istikrarsızlaştıracak tohum kalmaz. İşte İdlib krizi bu noktada patlak verdi.

Rusya bu cihatçı savaşçılarla birlikte 3,5 milyon nüfusu üstümüze sürüyor. Cihatçı savaşçılar arasındaki Amerikan-İsrail ajanları da bu operasyonda büyük pay sahibi. Katkı verenler arasında İranlı milisleri de unutmamak lazım. Türkiye ne bu cihatçı savaşçıları ne de Suriyeli nüfusu kabul edecek durumda değil.

İdlip Tuzağı

Durum böyle olunca AKP Hükümeti hem göçü önlemek hem de cihatçı savaşçıların kontrolünü ele alarak Müslüman ülkelerin liderliğine soyunmak adına İdlib’e daldı. Rusların tepkisi sert oldu. Hava kuvvetlerinin yaptığı taarruzla 33 Mehmet’imizi şehit ettiler, 32’sini yaraladılar. Bu olay üzerine Türk kamuoyunda infial oluştu. Hava savunması olmayan birlikler, Rus uçaklarının cirit attığı ama Türk uçaklarının giremediği bir bölgeye kurbanlık gibi gönderilmişti. Bütün oklar Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın üzerine çevrildi. Yenilgi algısı, Erdoğan’ın puan kaybına hız katabilirdi. Acilen bu algıyı kırmak için taarruz etmek gerekiyordu. Rusya da 33 askeri birden şehit ettiği için kendisini suçlu hissediyordu. Bu ortamda muhtemelen zımni bir anlaşma oldu. Rusya, Türk SİHA/İHA’larının İdlib’e girmesine göz yumdu. Amaç, Türk kamuoyunun tepkisinin azalmasına yardımcı olarak Ankara’yı daha kolay masaya oturtmaktı.

Önce şu hususun altını çizerek devam edelim. Suriye’de biz Esad rejimi ile karşı karşıya değiliz. Karşı karşıya olduğumuz güç, Rusya ve İran’dır. Her iki ülkenin de Suriye’deki varlığı, Türkiye’nin çıkarlarına aykırıdır. Bu konuda hiç tereddüt yok ama âli menfaatlerimiz için dengeleri gözetmek durumundayız.

Savaş öyle bir şey ki insanı içine çekiyor. Kahramanlık ve intikam duygularıyla yanıp tutuşuyorsunuz. Ben bile eski bir F-16 pilotu olarak, Rus S-400’lerini susturup, uçaklarımızın önünü nasıl açarım, sonra Hmeymim ve Lazkiye’deki Rus birliklerini nasıl yok ederim diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Gemileri yakamayız.

Kaynak: DW

TSK, birkaç gündür SİHA ve uzaktan atılan güdümlü mühimmatlarla İdlib bölgesini ve Suriye içlerini vuruyor. En son iki adet Su-24 uçağını düşürdük. Suriye’ye ciddi zayiatlar verdirdik. Bu arada Rus hava kuvvetleri ve hava savunma sistemleri suskun kaldı. Sadece Suriye ordusu bizim füzeleri ve SİHA’ları vurmaya çalıştı. Ama bizim topraklarımıza yönelik karşı mukabelede bulunmadılar.

Rusya, dünyanın en gelişmiş silah sistemlerine sahip bir ülke. İstese bizim uçakların kalkış yaptığı İncirlik, Diyarbakır gibi üsleri veya sınırdaki harekât merkezimizi vurabilir. Ne yazık ki bizim Rusların balistik ve seyir füzelerini durduracak ne yüksek irtifa ne de alçak irtifa hava savunma sistemlerimiz var. Rusya gözünü karartsa, TSK’yı çok kısa sürede felç edebilir. Nükleer silahları hesaba katmıyorum bile. Fakat bunu yapmıyor. Çünkü yaparsa, Türkiye’yi tamamen Batı’nın kucağına iter. NATO’yla birlikte bütün dünyayı karşısına alır. Türkiye’den geçen enerji boru hatlarını kaybeder. Hatta boğazlardan geçişi engellenerek, Akdeniz’den silinir.

AKP Hükümeti bunu bildiği için biraz pervasız davranıyor. Ama Rusya’nın da bir limiti var. Daha fazla Türkiye’nin Suriye’ye taarruzlarına izin vermesi, Putin’i hem içeride hem de dışarıda zora sokar. Rusya zaman zaman İsrail’in Suriye’deki İran milislerine taarruz etmesine göz yumuyor. Taarruzlar, Suriye askerlerine yapılmadığı için Esad rejimi Putin’in bu ikili oynamasına pek ses çıkarmıyor. Ama Türkiye’nin taarruzları devam eder ve Rusya bunu durdurmazsa, Esad rejimi ile Rusya arasında ciddi bir kriz çıkması kaçınılmazdır. Diğer yandan Rusya’nın Türkiye’ye karşı koyamıyor görüntüsü vermesi, Putin’e iç politikada ciddi puan kaybettirecektir. Bu değerlendirmelerle, Rus Savunma Bakanlığı, Şam yönetiminin İdlib’deki hava sahasını kapatması ardından, bu bölgede uçan Türk uçaklarının güvenliğini sağlayamayacağını açıkladı. Yani Türkiye’nin İdlip’deki ilerlemesine devam ettirmesi halinde çatışma çıkacağını kibarca söylemeye çalışıyorlar.

Kaynak: DW

Dikkat Türkiye’nin Kuşatılması Tamamlanabilir

Eğer Rusya, bir uçağımızı düşürür veya yine onlarca askerimizi şehit ederse ne olur? İşte o zaman Türkiye’nin kuşatılması tamamlanmış olur. Şöyle ki; Suriye’de Rusya ve İran ile karşı karşıyayız. Çatışma aleni hale gelince Rusya, İran ve Suriye sınırlarımız kapanır ve ticaret biter. Mültecileri Avrupa’ya göndermeyi koz olarak kullandığımız için bir süre sonra Yunanistan ve Bulgaristan da sınır kapılarını kapatır. Avrupa göçü durdurmak için Türkiye’ye yaptırım uygulamaya başlar. Zaten Irak’la aramız iyi değil. Müslüman Kardeşleri himaye ettiğimiz için diğer Arap ülkeleriyle de papazız. Sonuç itibariyle Türkiye’nin kuşatılmışlığı tamamlanmış olur. Geriye sadece beklemek kalır. Bu katı kuşatılmışlık kısa sürede ekonomiyi çökertir. Batılı para babalarından büyük tavizler vererek borç almak zorunda kalırız. Kürt açılımı tekrar dayatılır. Uygun ortam hazırlandıktan sonra halk hareketi tetiklenerek Türkiye aynı Suriye gibi Kürt kantonlarına mahkûm edilmeye çalışılır.

Biliyorum çok kötü bir senaryo çizdim ama bir kurmayın görevi, en kötü senaryoya göre plan yapmaktır. Bu kuşatmayı yarmalıyız. Rusya bizim dostumuz değil ama menfaat ilişkilerini korumak durumundayız. Klişe laf; devletler arasında kalıcı dostluklar veya düşmanlıkları yoktur, menfaatler vardır. 5 Mart’ta Moskova’ya gidecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuyu iyi düşünmesi gerekir.

Ama bu kuşatma tuzağının en kilit noktası hiç şüphesiz cihatçı savaşçılardır. Gözü dönmüş, beyni yıkanmış bu katil sürüsü, Müslüman ülkelerden başka hiçbir ülkeye zarar verememektedir. Selefi düşünce ve ürünü olan bu cihatçı savaşçıların varlığı, eninde sonunda Türkiye’ye silah olarak geri dönecektir. Eğer AKP Hükümeti’nin bu adamları kullanma gibi bir fikri varsa bir an önce bu hatadan dönmelidir. Adnan Tanrıverdi‘nin İslam Birliği Kongresi’nde ortaya attığı şeriat anayasası umarım bir meczubun kaleminden çıkmış bir hatadır. Yoksa Türkiye’nin cihatçı savaşçılar sayesinde yaratılan bu kuşatmayı yarması mümkün olmaz.

Sünni temelli Nakşibendî tarikatının iki kolu birbiriyle anlaşamazken, kabileler halinde yaşayan Arapları birleştirip onların liderliğine oynamak boş bir hayaldir. Türkiye’nin boş hayaller peşinde koşacak lüksü yoktur. Bu kafaları değiştirip laik Türkiye’ye dönmek zorundayız.

[1] https://veryansintv.com/reisin-rabia-isareti-israile-calisiyor/

[2] https://veryansintv.com/mehmetciki-dusunuyorsaniz-friedmanin-idlib-tuzagina-dusmeyin/

TARİH : Türklerin MISIR daki Piramitlere karsi ilgisizligi.!


Türklerin MISIR daki Piramitlere karsi ilgisizligi…!

664 Yıl Mısır’da Hüküm Süren Türklerin Tarihinde Piramitler Neden Hiç İlgi Görmedi?

Türkler, yaklaşık 664 yıl boyunca Mısır’da hüküm sürmelerine rağmen Mısır piramitlerinin izine yazılı eserlerde pek rastlanmıyor.
Evet, dile kolay; 1250’de Mısır’da kurulan Türk devleti Memlükler’den Osmanlı’nın son dönemlerine kadar Türk’ün hüküm sürdüğü topraklarda, böylesi devasa büyüklükteki yapılar için “acaba bunlar nedir? Bir araştıralım.” denmemiştir. Belki ileride birisi bu piramitlerle ilgili bir şeyler bulacaktır lâkin şu anda elimizde çok az belge vardır Türk/Osmanlı – piramitler ilişkisine dair.

Bu kaynaklardan ikisi hoca Sâdeddin Efendi’nin tâcü’t – tevârîh adlı eseri ve Evliyâ Çelebi’nin seyahatnâme’sidir. tâcü’t – tevârîh’in de farklı farklı yazmaları var ve piramit meselesi hepsinde bulunmamaktadır. eser, Osmanlı’nın kuruluşundan Kanunî dönemine kadar bazı bilgiler içerir. tâcü’t – tevârîh’te selimnâme diye de bir bölüm vardır Yavuz Sultan Selim’in anlatıldığı.

Yavuz, Ridâniye muharebesi’yle Memlükler’e son verip Mısır’ı fethettikten sonra vilayeti dolaşırken piramitleri de görür ve hemen vezirlerine emir verir piramitler hakkında mâlumat toplamaları için, ancak oranın halkı dahi bu piramitler hakkında bilgi sahibi değildir. Sadece yaşlı birisi çıkıp ” bunları firavunlar yaptırmış ” der.

Gelelim Evliya çelebi’ye… “1083 safer’in 7. günü Mısır’a girip Mısır’ın içini dışını dikkatlice inceleyip hayretler içinde kalıp parmağımı ısırdım.” der, “bu yapıları Ay’a kim inşaa etti acep?” diye sorar. Onları devasa büyüklükteki dağlara benzetir, ayrıca firavunların buradaki hazinelerinden de bahseder ama çalındıklarını söyler. Buradan anlıyoruz ki çoktan soyulup soğana çevrilmiştir piramitler. Yüz kantar barut bu ihramların (piramitler) altında açılacak lağımlara atılsa ancak yıkılırlar diye ekler ve oranın halkının şuna inandığını söyler. Nil nehri taşıp da Mısır’ı sel basmasın diye tılsım olarak yapılmıştır piramitler.

Ali Mustafa Efendi’nin 1568’de kaleme almaya başladığı hâlâtü’l kahire adlı eserinde anlatılanlara göre halk, piramitlerden çekinmektedir.

Bin türlü efsanenin anlatıldığı bu yapıların içine girenlerin lanetlendiğine inanılır!

Doğu dünyası efsaneler üzerinden mısır piramitleri ile ilgilenirken batı dünyası ise işin ilmî ve tarihî kısmına yönelmiştir. Nitekim 1700’lü yılların sonuna doğru hazırlanıp 1829’da yayımlanmaya başlanan meşhur eser description de l’egypte, piramitlerin avrupalı araştırmacılar tarafından da dikkat çekmesini sağlamıştır. 1798’de Mısır’a sefer düzenleyen Napolyon’un, yanında götürdüğü yaklaşık 20 kişiden oluşan bilim adamı grubu hazırlamıştır bu eseri.
Bu konu bağlamında şu bilgiyi de vereyim. iddia, Talha Uğurluel’e aittir. Kendisi Osmanlı döneminde piramitlere “Yusuf ambarları” denildiğini söylemiştir. Mısır’da yedi yıllık kıtlık yaşanacağını bilen hz. Yusuf’un yedi yıllık bolluk zamanında buraları inşâ ettirdiğini ve bu piramitlere buğday depolattırdığını söylemiştir! ben ne arşivde ne de başka bir yerde Osmanlı döneminde piramitlere bu ismin verildiğini gördüm. iddianın doğru olabilecek tek tarafı hz. Yusuf döneminde zaten var olan piramitlerin buğday ambarı olarak kullanılmış olabilme ihtimalidir. yine de Osmanlı’nın bu piramitlere Yusuf ambarları dediğine dair hiçbir bilgi, belge yoktur.

İşte bildiğimiz kadarıyla bu kadardır Osmanlı’nın ve Türklerin piramitlere ilgisi. Muhtemelen çoğu padişahın haberi dahi yoktur bu yapılardan. Osmanlı devleti maalesef yeni dünyaya da ilgi duymamış, kibirden ve zenginlikten olsa gerek gelişimini kendi kendine durdurmuştur. Lâkin şöyle düşünüyorum. Osmanlı gerçekten her şeyi yazıya döken, kayda alan bir devlet anlayışına sahipti. Muhtemelen Yavuz Sultan Selim’in yanında da şehnâmenüvisler vardı. Böylesi muhteşem yapılarla ilgili bir şeyler yazmamaları neredeyse imkansız. Eğer kaybolup gitmedilerse bu piramitlerle ilgili kayıtların da bir gün arşivden çıkacağını umuyorum.

LİNK : https://www.turkishnews.com/tr/content/2020/09/07/turklerin-misir-daki-piramitlere-karsi-ilgisizligi/