GIDA DOSYASI /// Fatsa’da siyanürün faturası : Suda 8 kat fazla alüminyum bulundu, domatesler ve fındı klar dalında çürüdü


Fatsa’da siyanürün faturası : Suda 8 kat fazla alüminyum bulundu, domatesler ve fındıklar dalında çürüdü

Dün Bergama, bugün Kaz Dağları, Fatsa ve başka yerler….

Toprak ve su siyanürle zehirleniyor.

Siyanürle altın arama yöntemi Ordu’nun Fatsa ilçesini, Fatsalıları tehdit ediyor.

5 yıldır devam eden siyanürle altın işletmeciliği nedeniyle sular içilemiyor, meyveler ve sebzeler tüketilemiyor.

2018’de Sağlık Bakanlığı’ndan alınan su analiz raporlarına göre sudaki alüminyum oranı 8 kat fazla çıkıyor, demir de olması gereken değerlerin üzerinde.

Siyanürün etkilerinden dolayı köyde yaşayanları kaygılandıran ve 15’ten fazla köyü kapsayan maden sahasındaki çalışmalar, 14 yıl daha devam edecek.

Artı Tv’de yayınlanan Emek ve Hayat programının yapımcı ve sunucusu Dilek Dindar, ilçeye gitti, köylülerle konuştu, altın madeninden kaynaklı görülen zararları yerinde görüntüledi.

‘Alüminyum oranı 8 kat daha fazla’

Fatsa’daki altın madeni işletmesine 3 km uzaklıktaki bulunan ve maden aramasıyla ilgili sondaj çalışmalarının yürütüldüğü Şenyurt Köyü’nde yaşayanlar da köylerindeki suların içilemediğini dile getirdi.

Ezgi Güneytepe de 2018’de Sağlık Bakanlığı’ndan aldıkları su analiz raporlarının ayrıntılarını paylaşarak suyun içilemez durumda olduğunu ifade etti: Alüminyum 8 kat fazla çıkıyor, demir olması gereken değerlerin üzerinde, pH değeri ise 4,6 olarak çıktı. (Sağlıklı su için önerilen pH değeri: 7,2 – 8,5 arası)

Köyde yaşayanlar, sudan kaynaklı olarak vücutlarının kaşındığını söyleyerek şunları dile getirdi: "İçme sularımızı dışarıdan alıyoruz. Bugüne kadar sularımızda bir sorun yoktu. Tatları da çok kötü. Aylardır sularımızı içemiyoruz."

Ürettiğimiz fındığı yiyemiyoruz ama satılıyor

Vatandaşlar, altın madeni arama şirketlerinin sürekli köy yolunu kullanmasından da rahatsız olduklarını dile getirdi. Vatandaşlardan biri, "Biz burada ölüme terk edildik, kanserle karşı karşıyayız. Fındık üretiyoruz, yiyemiyoruz. Biz yemiyoruz ama bu fındıklar fabrikaya gidecek, insanlar yiyecek. Bu bir tehlike ve önlem alınması lazım" dedi.

Programda konuşan Ordu Çevre Derneği’nden Eren Atasoy, siyanürle işletilen madenlerde ağır metaller olduğunu dile getirerek bölgede huzursuz olduklarını dile getirdi. Atasoy, "5 yılda bunun zararlarını gördük zaten. Bu maden burada olduğu sürece bu bölgede yaşayamayacağız, huzursuzuz. Domateslerimiz çürüdü, başka bir yerde çürümezken burada çürüdü. 4 yıldır fındıklarda küflenme var. 2014’ten önce böyle şeyler olmuyordu. Bu madenin zararlarını gördüğümüz için bu madenin durdurulmasını istiyoruz. Şimdi 14 yıllığına kapasite artımına gidiyorlar" diye konuştu.

"Fındık bahçelerimizi satmaya zorlandık"

Maden havzasında daha önce fındık arazisi ve orman olduğunu ifade eden Atasoy, "Maden işletmecileri ilk geldiğinde ‘siz de para kazanacaksınız’ diyerek insanlara sattırdılar fındık bahçelerini. Bir kişi satmak istemedi, belediye ise buna karşılık ‘kamulaştıracağım o zaman bu alanı’ dedi ve adam da satmak zorunda kaldı. Karşımızdaki kurumlar devletin kurumları…" dedi.

Altın madeni işletilen köylerden birinde fındık çiftçiliği yapan Yılmaz Sinan da "Madem şirketinin bize verdiği zarar anlatılamaz" diyerek şöyle devam etti:

"Burada yetiştirilen meyveleri kimse yemiyor, ‘burada siyanür var, biz bunu yemeyiz’ diyorlar, köyün dışından gelen birine su bile içiremiyoruz. Kamu kuruluşundan herhangi biri şu madenle ilgili köylüye bir açıklama yapmadı, ‘şu zararı, bu faydası var’ demedi. Tapulu alanımı satın almak için sıkıştırıyorlar, beni askerle karşı karşıya getirdiler."

"Cennetin ortasında kanserli bir ur"

Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan Osman Güvenalp de, 15’ten fazla köyü içine alan maden sahasını ‘cennetin ortasında kanserli bir ur’ diyerek tanımladı. Güvenalp, "Bu ur giderek büyüyecek, alanı tamamen kaplayacak. Bizim bu kanserli alanda yaşamamamız lazım, bizi bu alandan tahliye etmek için uğraşıyorlar. Mücadele vermek zorundayız" dedi.

Fatsa’da çilek üreticiliği yapan Güvenalp, "Bu şirket 5 yıldır kaç ton siyanür kullandı bilmiyoruz. Bu siyanürler buharlaşarak gökyüzünde akşam çisesi olarak yere düşüyor. Dolayısıyla başımıza, yaprağa, bitkiye, ürettiğimiz sebzelere de düşüyor. Biz de bunları bilmeden tüketiyoruz. İleride bunların etkilerini göreceğiz" şeklinde konuştu.

EĞİTİM DOSYASI /// Mehmet FARAÇ : Okula sızan karanlık !!!


Mehmet FARAÇ : Okula sızan karanlık !!!

E-POSTA : farac65

14 Eylül 2019

Atatürk var ya; o yüksek öngörüsü ve sınırsız vizyonuyla yalnızca ülkenin içinde bulunduğu koşulları değiştirmemiş, aydınlanmaya direnen bağnazlığın gelecek açısından nasıl bir tehdit yarattığını da görmüş ve önlemini alıvermiş…

Bakmış ki Atatürk; Osmanlı’nın son yıllarında devlet emperyalizmle savaşırken bile, Kurtuluş Savaşı’nı arkadan hançerlemek isteyen gerici zihniyetler işte tam da oralarda, karanlığın o zavallı dehlizlerinde icraata devam etmiş ve beyin yıkamak için var güçleriyle mücadeleye girişmiş…

Gazi’nin katli için fetva vermeleri yalnızca kendi bağnaz çarklarının devam etmesi için değil, aynı zamanda ülkeyi işgale gelen emperyalizmin uşaklarına meydan açmak ve tabii ki bu sırada istedikleri gibi at koşturmak içinmiş…

Tekke ve zaviyeleri işte bu yüzden kapatmış Atatürk…

Şeyh-mürit, molla-medrese zihniyetinin Osmanlı’yı nasıl geride bıraktığını çok iyi tespit etmiş ve cumhuriyeti kurarken de, bu yapılanmaların "muasır medeniyet" hedefi önünde büyük engel olduğunu görmüş ve neşteri vurmuş Atatürk…

Eyvah ki, laiklik, cumhuriyet ve aydınlama devriminin önündeki en büyük engel olan medreseler – mollalar – tarikat ve cemaatler – din simsarları ile bağnazlık tüccarları, Gazi’nin ölümünün ardından, özellikle 1946’dan itibaren devletle haşır neşir olmaya başladı, siyasetin açtığı yollarda cumhuriyeti kuşatmaya devam etti…

12 Eylül 1980 darbesi sonrası, sözde "anarşizm"le mücadele iddiasıyla dayatılan "Yeşil Kuşak projesi"nin palazlandırdığı tarikat ve cemaatler de devlet içerisinde at koşturdu…

İşte o dönemler yalnızca kendini "cemaat" olarak nitelendiren Hizbullah gibi örgütleri ortaya çıkartmadı, aynı zamanda "hoşgörü – hizmet" temalarını kullanarak 40 yıl önceden itibaren devletin derinliklerine sızan Fethullahçılar gibi tarikat ve cemaatleri de palazlandırdı…

Sivil toplum kisvesi!..

Cumhuriyeti kuşatan tehlike yalnızca Fethullahçıların 40 yıllık sinsi mücadelenin ardından holdingleşmesi ve AKP döneminde iktidarı ele geçirmek için "darbe"ye yönelmesi değil elbette…

Fethullahçıların enterne edilmesiyle birlikte, hücrelerinden çıkarak devletin başka kademelerine sızmaya çalışan başka tarikat ve cemaatlerin yol açtığı rezaletler de var… İşte onlar yalnızca laik cumhuriyetin altını oymaya hizmet etmediler…

Oralarda, o kadar ahlaksızca olaylar dışa vurdu ki, tarikat ve cemaat yurtlarında, din adına yapılan örgütlenme toplumun dini duygularına dinamit yerleştirmek gibi utanç verici rezaletleri de gözler önüne serdi…

Falaka – dayak – taciz – tecavüz ve hatta toplu tecavüz gibi, "Ensar" örneği rezaletler tek başına vukuatlar değil…

Tarikat ve cemaatler içerisinde; Bursa’dan Konya’ya, İstanbul’dan Orta Anadolu kentlerine kadar "şehvetiye"den "badem"cilere kadar, tarikat ve cemaatlerden çamur gibi dökülen iğrenç ilişkiler topluma büyük şoklar yaşatırken, ne devlet ne de çocuklarını hiçbir çekince göstermeden dinci hücrelere teslim eden aileler ders aldı…

Ve ne tuhaf ki, Ensar örneğinden sonra, tarikat ve cemaatlerin bulaştığı onlarca taciz- tecavüz rezaleti ortaya çıktı…

Ancak deşifre olan her rezalete rağmen ne devlet uyandı, ne aileler önlem aldı, ne de zavallı çocukları bağnazlığın çukurunda sömürenler geri adım attı…

Ne yazık ki, tarikat ve cemaatler üzerinden dayatılan tehdit sadece çocukları vuran "tecavüz" rezaletleri değil…

Aynı zamanda Fethullahçılardan sonra ortaya çıkan boşluğu doldurmaya çalışan tarikat – cemaat kılığındaki karanlık hücrelerin devlet içerisindeki örgütlenmesi devam ederken, bırakın FETÖ darbesinden ders alınarak bunların durdurulmasını, tam aksine ülkenin geleceği olan çocukların kuşatılması için her türlü başıboşluk büyütülüyor, her türlü olanak tanınıyor…

İşte son rezalet de devletin FETÖ’den de, tarikat ve cemaatlerine bulaştığı rezaletlerden de ders almadığını ortaya koyuyor… Çünkü zaten 10 bin özel okulun üçte birinin tarikat ve cemaatlerin denetiminde olduğu Türkiye’de, din simsarlarının gözü şimdi de devlet okullarında!!!

Muhalefet el atmalı…

Dünkü YENİÇAĞ; ülkenin geleceği olan çocukların tarikat ve cemaat hücreleri dışında, devlet okullarında da kuşatılmaya başlayacağını şu başlıkla duyurmuştu;

"Milli Eğitim Bakanlığı, tarikatların okullara girmesinin önünü açan bir değişikliğe imza attı…"

Önceki gün yayımlanan haberde şöyle deniliyordu;

"Değiştirilen yönetmeliğin ilgili maddelerine göre, ‘kapsamındaki sosyal’ ibaresinden sonra gelmek üzere, ‘etkinlikler ile kamu kurum ve kuruluşları, uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından eğitim kurumlarında yapılacak’ ibaresi eklendi. Uzmanlar, sosyal etkinlikler adı altında değiştirilen maddeye eklenen ‘uluslararası kuruluşlar ve sivil toplum kuruluşları tarafından eğitim kurumlarında yapılacak’ ibaresinin vakıflaşan ve dernekleşen tarikatların, imzalanacak yeni protokollerle eğitim sistemine doğrudan müdahil olabileceği uyarısında bulunuyor."

Tam da "12 Eylül" tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bu yönetmelik değişiliği yalnızca laik eğitime bir darbe değil, çocukların geleceğine karanlık bir örtü çekilecek olması bakımından da dehşet verici bir tehlikeyi gündeme getiriyor…

Ne yapmaya çalışıyor acaba Milli Eğitim Bakanlığı?..

Tarikat ve cemaatlerle birlikte, medrese – molla kılığındaki din simsarlığı "sivil toplum örgütü" adı altında okullarda cirit atsın mı isteniyor?..

Tarikat ve cemaat yurtları yetmemiş gibi, devletin okullarında da mı çocukların beyni yıkansın isteniyor?..

Ne yapacak acaba tarikat ve cemaatler?.. Molla – şeyh propagandası dışında, dergah-medrese ya da bağnazlık hücrelerine yeni öğrenci müritler devşirmelerine olanak mı tanınacak?..

CHP ve İYİ Parti bu rezaleti izleyecek mi, yoksa bu yönetmelik değişikliğinin iptal edilmesi için harekete mi geçecek?..

Kaynak Yeniçağ: Okula sızan karanlık!!! – Mehmet FARAÇ

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA’NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : RUSYA‘NIN ORTADOĞU PROJESİ ( ROP )

Dünyanın en geniş ülkesi olan Rusya Federasyonunun merkezi coğrafyaya egemen olabilmek için hazırlamış olduğu jeopolitik hegemonya planı, geçen hafta Türk basını kanalı ile açıklandı . Konu ile ilgili olan kesimlerin temsilcileri hemen bu plan üzerinde düşüncelerini açıklamaya başladıkları noktada, konuyu öncelikle Rusya’nın dünya haritasındaki konumunun gündeme getirilmesi ve bu çerçevede tartışmaların yönlendirilmesi gerekirken, yeryüzü topraklarının altıda biri üzerinde hegemonya kurmuş olan Rus devleti ile, merkezi coğrafyanın konumları arasındaki bağlantının gözler önüne serilmesi gerekmektedir . Konuya dünya haritası açısından bakıldığı zaman Rusya Federasyonunun topraklarının kuzey yarıküresindeki toprakların büyük bölümünü sınırları içine aldığı görülmektedir . Bu kadar büyüklükte topraklara sahip olmasına rağmen , giderek azalan bir nüfusa sahip olan Rusya, gelecekte bu yönü ile dünya kamuoyunda ciddi boyutlarda tartışılacaktır . Rus devleti bu durumu iyi bildiği için kendisi ile ilgili bu tartışmanın önlenmesi ya da geciktirilmesi doğrultusunda , merkezi coğrafya da egemen olabilme doğrultusunda bir emperyalist plan hazırlayarak açıklamakta ve şimdiden konu ile ilgili tartışmaları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmaktadır . Açık topluma geçiş sürecinde bütün büyük devletlerin geleceğe dönük emperyal projeleri açıklanması aşamasında , Rusya Federasyonu gibi bir dev devletin de bu yönünün açıklığa kavuşması , dünya kamuoyunun istikrarı açısından küresel barış düzenine yardımcı olacaktır .

Bugünün koşullarında dünya düzeninin iki kutupluluktan çıkarak çok kutupluluğa doğru kaymaya başlaması dikkate alınırsa , kutup merkezi olmaya soyunan büyük devletlerin emperyalist projeleri yavaş yavaş gün ışığına çıkmakta , ve bu gibi emperyalist projelerden rahatsız olan ve onların ülkeleri için tehdit yarattığının farkına varan ilgili toplum kesimlerinin ciddi eleştirileri de birbiri ardı sıra öne çıkmaktadır . İki kutuplu dünyada ideolojik kamplaşma içine girmiş olan dünya düzeninin bu durumdan kurtularak daha özgür bir ortama doğru yöneldiği yeni aşamada, açıklığa kavuşan emperyal projelere dikkat edildiğinde Britanya İmparatorluğunun Yakın Doğu Konfederasyonu , Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi , İsrail’in Siyonist planı olarak Büyük İsrail Projesi ,Avrupa Birliği’nin Büyük Avrupa kıtası gibi projeleri öne çıkmaktadır . Şimdi Rusya’nın merkezi coğrafya planını açıklamasıyla birlikte, bu emperyalist projelere yeni bir katılımın Rusya aracılığı ile gündeme geldiği görülmektedir . Eski kutup merkezi olan Rus devletinin yeni dönemde de boş durmadığı ve bu kez batı dünyası ile Avrupa kıtasından dışlandığı bir noktada , orta dünya bölgelerinde etkinlik sağlayarak batı merkezli bir dünyanın karşısına gene eskisi gibi çıkmaya çalıştığı görülmektedir . Yüz yıllık zaman dilimi içinde iki kez büyük yıkıma uğramış olan Rusya Federasyonu yeni dönemde bir üçüncü yıkılma süreci yaşamamak üzere , dünya egemenliğini temsil eden batılı emperyalist ülkelere karşı güçlenerek ve alternatifler üreterek karşı çıkma çabası içine girdiği anlaşılmaktadır . Bu doğrultuda , kendi ülkesini dünyanın hedefi konumundan uzaklaştırabilme doğrultusunda, Rus derin devletinin kendi uzun sınırlarının alt bölgesinde kalan merkezi alanı diğer emperyalist devletlere kaptırmamak üzere, kendi güneyinde kalan merkezi coğrafya ile genel anlamda bir bütünleşme sağlamak üzere , emperyalist bir planı dünya kamuoyu önünde açıklamaktan çekinmeyerek diğer ülkelere bir sinyal vermiştir . Bir Avrasya ülkesi olarak iki kıta arasında ve üstünde bir yere sahip olan Rusya’nın , bu konumundan yararlanarak haritada kendi altında yer alan merkezi coğrafya alanını tümüyle ele geçirmenin hesaplarını yaptığı, açıklanan plan ile açıklığa kavuşmuştur .

Merkezi alan için İsrail ve ABD’nin geliştirmiş olduğu emperyal projeler gibi Büyük Rusya Projesi de inançları esas alarak ulus devletleri görmezden gelmektedir .Geçen asrın başlarına kadar bu coğrafyada imparatorluklar egemen bir durumda iken ortaya çıkan birinci dünya savaşı sürecinde , imparatorluklar tasfiye edilerek ulus devletlerin önü açılmış ve bu bölgede kurulmuş olan ulus devletler uluslararası hukuk düzeni çerçevesinde resmiyet kazanarak Birleşmiş Milletler çatısı altında bağımsız devlet olarak yaşayabilme hakkını elde etmişlerdir . Dünyada imparatorluklardan ulus devletlere geçiş aşamasında merkezi alan fazlasıyla etkilenerek paramparça bir duruma sürüklenmiştir . Aradan yüz yıl geçtikten sonra bugün de bu coğrafya yeniden paramparça edilerek bu kez daha küçük bölümlere doğru oluşumlar desteklenmektedir . Küresel sermaye oluşumunun savunduğu politikalar doğrultusunda merkezi bölge karıştırılırken , Rusya’da diğer büyük devlet olan ABD gibi tüm merkezi alanı Büyük Rusya Projesi doğrultusunda kendi kontrolü altına alabilmenin hesaplarını yapar bir duruma gelmiştir . Amerika ve Avrupa’nın birbirinden ayrı bölgeler olduğu gibi merkezi alan da Orta Doğu olarak kendi başına bir bölge konumunda olduğu için , bu farklı alanın batı dünyasından ayrılan özelliklerine uygun düşün plan ve projelerin gündeme getirildiği görülmektedir .

Kısa adı ROP olarak ifade edilen Rusya’nın Orta Doğu Projesi de , İsrail ve ABD ikilisinin bölge yapılanmasında esas aldıkları inançlara dayanmaktadır . Buna göre Ruslar , Orta Doğu ülkelerinde yaygın olarak yaşayan Sünniler,Şiiler ve Ortadoksları ,bir VAHDET PROJESİ altında bölge dışı güçlere karşı bir araya getirebilmenin çabası içine girmişlerdir . İslam dininin ele aldığı vahdet inancını Hrıstıyanların doğu kolu olan Ortadokslara da yayarak , Rusya kendi nüfus yapısına uygun düşecek bir emperyalist projeyi bir an önce yürürlüğe koyabilmenin arayışı içinde olmuştur . Amerikan dış politikası tarikatlar ve cemaatlar üzerinden biçimlenirken , bölgenin en yeni devleti olarak İsrail tümüyle bir din devleti modelini bölgeye getirerek , diğer din grupları ile dinler arası diyalog adı verilen bir yeni toplumsal oluşum üzerinden bağlantılarını geliştirmeye yönelmiştir .Kısa adı ROP olan bu yeni proje çerçevesinde, küresel emperyalizmin dünyaya egemen olma hazırlıkları içinde merkezi alanda yaşamakta olan üç büyük din grubunun , Rusya’nın öncülüğünde dünyanın diğer büyük güçlerine ve devletlerine karşı bir dayanışma içine girerek kendilerini korumaları, ana hedef olarak öne çıkarılmaktadır . Böylece Rusya dinleri ve inanç sistemlerini bir araya getirerek istediği bölgesel dayanışma düzenini gerçekleştirmeye çalışırken , bölgedeki ulus devletlerin milli sınırlarını görmezden gelmekte ve eski ABD dışişleri bakanı Condelisa Rice’ın dile getirdiği gibi dünyanın orta alanında yer alan yirmiden fazla devletin sınırlarının değişmesi inanç sistemleri üzerinden sağlanmak istenmektedir . İnsanlar dinsel politikalar ile tatmin edilmeye çalışılırken , diğer yandan var olan devletlerin küçülmelerini sağlayacak doğrultuda sınır düzeltmeleri gerçekleştirilmek isteniyordu .

Sınır değişikliği gibi var olan devlet düzenlerini alt üst edebilecek derecede önemli siyasal oluşumlar, günlük olaylar gibi gösterilerek harekete geçilirken , bölge devletlerinin halklarının karşı koymalarını önleyecek düzeyde bir terör oluşumu dış destekli emperyal projeler aracılığı ile devreye sokularak, her türlü direnişin önü kesilmeye çalışılıyordu .ABD ve İsrail ikilisi dini inançlar ile birlikte etnik kökenleri de ortaya çıkararak, ulus devletlerden eyalet devletçiklerine geçişin provalarını yapıyorlardı .Büyük Orta Doğu ve İsrail projeleri bölgesel yapılanmalar doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını öne çıkarırken , Rusya’da bu iki projeye rakip olarak bir üçüncü projeyi geliştirirken ve aynı yoldan giderek merkezi alan halklarının inanç sistemlerini esas alırken, milli sınırları devre dışı bırakarak yeni bölgesel oluşumun önünü açmaya çalışıyorlardı . ABD Irak savaşı sırasında Şiistan ve Sünnistan olarak iki ayrı din devleti oluştururken , ülkenin geri kalan bölgesinde de Kürdistan adı ile yeni bir etnik devlet yapılanmasını kurmak için çaba gösteriyordu . Irak sonrası Suriye savaşı dışarıdan kışkırtılırken ;Şiiler ,Hrıstıyanlar ve Sünniler için ayrı inanç devletleri kurulmak isteniyordu .

Orta Doğu’nun yanı başında yer alan Rusya Federasyonu , eski Osmanlı ülkesine yabancı devletlerin girmesini ,emperyalist ya da Siyonist planların kendisini tehdit edecek düzeyde bu bölgede öne çıkarılmasını istemediği için sürekli olarak merkezi alandaki gelişmeleri yakından takip etmiştir . Bu gibi gelişmelerin doğrultusunda sıcak denizler bölgesine inerek kendi güvenliğini tehdit eden bölgesel gelişmelere karşı çıkmak ya da kendi ulusal çıkarları doğrultusunda müdahale etmek gibi kendi varlığını savunan girişimlerde bulunmuştur . Rus Çarlığı döneminden gelme politikalar ile Rusya kendi çıkarları doğrultusunda yeni bir oluşumu gerçekleştirmeye çalışırken, kendisine rakip olan devletlerin bölgeye girişini ya da uzaktan müdahalelere girişmelerini önlemeye çalışmıştır . Rusya bugünkü aşamada bölge dışı güçlere karşı Moskova-Ankara-Tahran üçgeni çizgisini merkezi alana getirmeye çalışırken ,Ortadoksların temsilcisi olarak hem Şiiliğin merkezi olan Tahran’ı, hem de Sünniliğin merkezi olarak da Ankara’yı kendisine doğal partner olarak seçmiştir . Suriye iç savaşı sırasında batı emperyalizmine karşı geliştirilen ASTANA ZİRVESİ doğrultusunda, Rusya-Türkiye ve İran üçlüsünün ortak bir bölgesel dayanışma ittifakı geliştirmesi üzerine, Ruslar bu üç büyük devletin birlikteliğini dini inançları esas alarak pekiştirmeye çalışmışlardır . Yirminci yüzyıl boyunca dünya sistemi olarak bloklaşmanın öne çıkması yüzünden uzun süre fazlasıyla yük altına girmiş olan Rusya Federasyonu’nun, yirmi birinci yüzyılda yeni bir blok oluşturmaktan ziyade bölgesel dayanışma ittifakı yoluna yöneldiği kesinlik kazanmıştır. Bu tutumu ile bloklaşma yerine esnek bir ittifak düzeni çatısı altında, bölgesel barış düzeninin kurulabileceğini Rusya komşularına göstermek istemiştir .

İngilizler merkezi coğrafyaya yüz yıl önce gelirken , bölgedeki Arap nüfusunun halk kitleleri arasında çoğunluğu oluşturması konusuna dikkat ederek , gizli servisleri aracılığı ile geliştirdikleri bir yeni tarikatı Vahabilik adı altında örgütleyerek , kendi yarattıkları bir cemaat aracılığı ile Müslüman dünyayı kontrolları altına alabilmenin çabası içinde olmuşlardır . İngilizlerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkan Vahabilere, Arap dünyası teslim edilmiş ve böylece peygamber sülalesinin İslam coğrafyasını denetim altına almasına izin verilmemiştir . Arabistan krallığı Vahabilere terk edilirken , İslam dünyasının katı ve aşırı çizgideki kesimlerinin Suudilerin işbirlikçisi olarak ortaya çıkmaları sağlanarak bir çok konuda işbirliği geliştirilmiştir . Ruslar bölgenin dışında olmalarına rağmen bölgenin yakın komşusu olma gibi bir jeopolitik konumu her zaman kendi avantajı olarak kullanabilmenin hesabı içinde olmuştur . İslam dünyasında Vahabilik akımına karşı sert tepkiler gelişirken, Hrıstıyan yapısı nedeniyle Rusya Tasavvuf anlayışı aracılığı ile bir Hrıstıyan-Müslüman diyalog düzeni geliştirebilmenin arayışına yönelmiştir . Şii ve Sünni mezheplerinin katı ve dogmatik kesimlerine erişemeyen Ortadoks Rus devletinin, bölgedeki halklar arasında bir dayanışma düzenini Tasavvuf merkezli bir oluşum ile geliştirmeye çalışması , Rusya’nın yeni Orta Doğu politikasının ana yaklaşımlarından birisi olarak öne çıktığı anlaşılmaktadır . Özellikle Mevlana, Yunus Emre ve Hacı Bektaş gibi on üçüncü yüzyıl hümanistlerinin Tasavvuf anlayışının temsilcileri olarak kabül edilmesi , Rusya’nın Türkiye ve İran halkları ile farklı bir yakınlık oluşturma girişimlerinin yeni bir yansıması olarak görülmektedir . Merkezi alandaki üç imparatorluk devletinin bölge dışı emperyalist güçlere karşı geliştireceği savunmacı dayanışma, inançları temel alacağı için her türlü dış saldırı ya da tehdidin daha kolay önlenebileceğini Ruslar ileri sürmektedirler . Hırıstıyan Rusya’nın bu din çatısı altında Katolik ya da Protestan dünyaya değil de , kendisine yakın bir bölgede ikamet eden Müslüman topluluklar için inanç esaslı bir dayanışmayı gündeme getirmesi ,tümüyle merkezi alan egemenliği amacını taşıyan yeni bir yaklaşım olarak öne çıkmaktadır . Her türlü çatışma ya da savaş tehlikesine karşı insanlığın yeni dönemde inançlardan hareket eden bir yaklaşıma gereksinmesi olduğu Rusya’nın Orta Doğu projesi ile öne çıkartılmaktadır . Bölgesel ve küresel barış için tasavvuf anlayışının içindeki hümanizmin yeterli olacağını Ruslar bu tavırları ile ortaya koymaktadırlar .

Vatikan merkezli Katolik inancının doğu Hrıstıyanlığı olan Ortodoksluğu kontrolü altına almasına karşılık, Rusya’nın geliştirdiği Ortadoksluk-Sünnilik- Şiilik üçgenine karşı bir Katolik-Protestan-Ortadoks ittifakı öne çıkabilir . Rusya böyle bir ihtimali önleme doğrultusunda bir Hrıstıyan birliğini değil ama Orta Doğu’nun Şii ve Sünni halkları ile batı emperyalizmine karşı dayanışmayı seçmektedir . Batının dışladığı doğu toplumlarını kucaklamak Ortadokslar ile birlikte Müslümanların da kaderi olduğu için, bir antiemperyalizm çizgisinde orta dünya halklarını inanç temelli birliktelikler oluşturarak bir karşı direnç geliştirebilmesi , Rusların hesaplarının arkasında yatan yaklaşım olarak görünmektedir . Din savaşları yerine mezhep yakınlıkları ya da dayanışmalarının geliştirilmesi ile zaman içerisinde savaşların önlenmesini sağlayarak bölge barışına katkı getirilmesini ,Ruslar yeni projeleriyle gündeme getirmişlerdir . Dünya daha da parçalanarak çok kutuplu bir yapılanmaya doğru dönüşürken , orta dünyada mezhepler üzerinden bir Hrıstıyan-Müslüman dayanışmasının sağlanması yolundan gidilerek , iki bin yıllık kutsal topraklar kavgasına da son verebilecektir . Maddi gücünü her fırsatta dünya uluslarına dayatan batı emperyalizminin bu zorlamalarına karşılık geliştirilecek manevi direniş, insanlığın yakın gelecekte bir dünya barışı elde edebilmesi ihtimalini güçlendirecektir .

Şiiliğin merkezi olan İran devletinin Irak’taki Sünni rejimin çökertilmesinden sonra , bölgedeki diğer devletler üzerinde Şiilik aracılığı ile yeni bir baskı düzenine yönelmesi , merkezi devletler arasında sıcak çatışmalara ve gerginliklere neden olmaktadır . Bölgedeki aşırı akımların temsilcisi olarak selefilik gibi katı ve radikal inanç düzenlerinin tasfiye edilebilmesi için , Şiilik ve Sünnilik arasında güçlü bir birliktelik oluşturulması gerekmektedir . Ruslara göre , Vahabilik Tasavvuf gibi barışçı bir yaklaşım ile dengelenirse ,o zaman kutsal topraklar üzerinde barış düzeninin kurulabilmesi mümkün olabilecektir . Rusya üç büyük devlet arasında birlikteliği savunurken , Türkiye’nin başkenti Ankara’nın Sünnilik merkezi olmasını, tıpkı İran başkenti Tahran’ın Şiilik merkezi olması gibi gerekli görmektedir . Ne var ki , İngilizler Orta Doğu bölgesine gelirken hem Vahabilik mezhebini oluşturarak Arabistan’ın başına sarmışlar ,hem de Osmanlı İmparatorluğundan çekindikleri için, Sünniliğin merkezi olarak da Mısır’ın Başkenti Kahire’yi yeni merkez olarak ilan etmişlerdir . Bu durumu pekiştirmek ve güçlü bir merkez oluşturabilmek için de, El-Ezher gibi büyük bir din merkezini de gene Mısır’ın başkenti Kahire’de kurmuşlardır . İran bu aşamada akıllı politikalar ile Orta Doğu ülkelerinde Şiiliği yayarken , Sünniler’in bu durumdan rahatsız olmasını önleyecek yeni bir adım , Rusya’nın öncülüğünde Ortadokslar ile Sünniler arasında geliştirilecek diyalog ve dayanışma girişimleri ile sağlanabilecektir . İsrail’in kurulmasından sonra ortaya çıkanterör ve savaş gibi gelişmeler bölgedeki inanç grupları arasındaki barışçı dayanışmayı zorunlu bir hale getirmiştir . Vahabilerin Arap halkı ile ters düşen katı ve radikal tutumlarının dengelenebilmesi için , vahdet anlayışı içinde birliktelik oluşturulması inanç grupları arasındaki dayanışmayı daha da geliştirecektir . Ruslara göre eğer bölge halklarının tamamı böylesine bir inanç yapılanması içerisinde birliktelik çatısı altına alınamazsa, o zaman bölge halkının bölünmesi kaçınılmaz olacaktır . Günümüzde barış için böylesine bir vahdet anlayışını temel alanlara karşı çıkan halk kesimleri ile yandaş olma stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir . İslam dünyasında yaygın olan Tasavvuf anlayışının üç büyük din grubunun tabanında yaygınlık kazanmasına yardımcı olmak gerektiğini, Ruslar yeni Orta Doğu projesi ile ısrarlı bir biçimde savunmaktadırlar . Ruslar üçlü birliktelik için Ankara’nın Kahire’nin yerini alarak Sünni dünyanın lideri olması gerektiğini vurgulamaktadırlar . Böylece Rusya bir Arap ülkesinin ya da kentinin merkez olmasına karşı çıkarken , bir anlamda ABD’nin ılımlı islam projesinde gündeme getirdiği laiklikten uzaklaşmış bir Türkiye yapılanmasını dolaylı yoldan destekler görülmektedir . Tıpkı Tahran’ın sahip olduğu Şiilik merkezi olması gibi bir konumu ,benzeri bir biçimde Rusya ve ABD ile birlikte Türkiye için de Ankara için Sünnilik merkezi olarak düşünmektedir .

On üçüncü yüzyılda Anadolu’ya hümanizmi getiren mutasavvuflar olarak Mevlana,Yunus Emre ve Hacı Bektaş’ın daha etkin bir biçimde eğitim ve toplumsal yaşam alanlarında öne çıkarılmalarıyla birlikte , hümanist İslam anlayışı Türkiye üzerinden İslam ülkelerinde geniş bir taban kazanmıştır . Şimdi gelinen noktada bu durumun yerinde değerlendirilerek , Rusya’nın Orta Doğu projesinin gerçekleşmesine katkıda bulunması istenmektedir .Türkiye’ye laiklik rejimini getiren Atatürk Cumhuriyetinin laik siyasal rejimi ile El-Ezher gibi İslam merkezlerine uzak durması yüzünden , dünya kamuoyunda Türkiye bir İslam devleti olarak kabül edilmemiştir .Bu çerçevede Türkiye cumhuriyeti hem Müslümanların hem de gayrimüslimlerin ülkesi olarak görülmüştür .Türkiye Müslüman halkı ile bir Asya devleti olarak öne çıkarken aynı zamanda gayrimüslimlerin yaşadığı bir ülke olarak ve çağdaş cumhuriyet rejimi ile uygarlığın beşiği olan Avrupa kıtasının yanı başında batının modern devletleri ile birlikte hak ettiği yeri almıştır . Türklerin Müslüman çoğunluğu nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği’ne üye yapılmamış ama günümüzün gelişmiş ülkeleri arasında yer alması da önlenememiştir . Türkiye Cumhuriyeti bu konumu ile batıdaki çağdaş uygarlığın Orta Doğu bölgesindeki temsilcisi olmuştur . Rusya İran ile birlikte Türkiye’ye merkezi alan ortaklığı önerirken Türk devletinin bu konumunu da dikkate alarak hareket etmektedir .

Avrupa’nın yanı başındaki Türkiye’nin El-Ezher’e uzak duran konumu , Türklük üzerinden İran ile geliştirilen yakın bölgesel işbirliği düzeni içinde daha etkin bir duruma gelmiştir . Bütün gayrimüslim dünyaya İslamı yaymak için Cihat adı altında bir din savaşı ilan etmeye yönelen Selefi gruplar ,Vahabilik tarikatının örgütleyicisi Suudi hanedanının destek ve baskılarıyla tüm İslam ülkelerinde karışıklık ve kaos yaratabilmenin çabası içine girdikleri ,bugünün koşullarında açıkça göze çarpmaktadır .Savaşa ve teröre karşı düşünce yolunu seçen Sufiler zaman içerisinde daha etkili olmaya başladıklarında, selefi grupların katı bir çıkışa sürüklenmeleri önlenerek var olan dengeler korunabilmektedir . Vahabiler hanedanlık rejimini korumak doğrultusunda radikal İslamcı terörü destekledikleri gibi ,aynı zamanda şiddet yanlısı bir tutumu da geleceğe dönük olarak kurumlaştırma çabası içinde oldukları görülmektedir. Anadolu İslamının tasavvuf yolu olması nedeniyle , Rusya’nın İslam dünyasına yönelik yeni açılımında Türkiye başlıca müttefik olabilecektir . Tasavvuf Vahabiliğin alternatifi bir konuma gelirse o zaman selefi grupların bölge barışını tehdit etmeleri ,ya da bir üçüncü dünya savaşı görünümünde Cihat savaşlarına yönelmenin önüne geçilebilecektir . Doğu ve batı bölgelerinde oluşturulacak Sufi birliklerinin bütün Sufileri toparlayarak, yeni bir kamu düzenin ılımlı İslam düzeni ile bağdaşabilecek tarzda oluşturulması doğrultusunda etkin olabilecekleri , Rusların yeni projesinde öne sürülmektedir .Bu açıdan İslam dünyasına kalıcı bir barış düzeninin götürülebilmesi için Sufi örgütlenmesinin tüm İslam ülkelerinde örgütlenmesi gerekmektedir .

Rusya’nın batı merkezli emperyalizme karşı , Orta Doğu ülkeleriyle yakın işbirliği projesi bir anlamda panzehir görünümü taşımaktadır . Merkezi alanda küresel savunma ve işbirliği olanaklarının genişletildiği bir dünya da, ulusal ve laik devletlerin ihmal edilmesi ve yeni bir kamu düzeni oluşturma süreci içinde görmezden gelinmeleriyle, kutsal topraklar gelecekte de bir savaş sürecine doğru sürüklenmek istenmektedir . Bölgede işgalci olarak bulunan ABD ve İsrail ikilisinin bu aşamada çok tarihi bir değerlendirme yapmaları gerekmektedir . Eğer onlar bu noktada böylesine bir hassasiyet ve iyiniyetle hareket ederlerse ,o zaman bölge devletleri arasında dayanışma daha da gelişeceği için bölgesel barışın tesisi için gerekli olan adımlar, bölgesel bir dayanışma düzeni içinde geliştirilebilir . Rus planı yeniden bölgesel bir barışı öne getirdiği için , Rusya merkezli atılacak olan diplomatik adımların barışa dayalı yeni bir yaşam düzeninin merkezi coğrafyaya getirilmesi söz konusudur .Günümüzde merkezi alandaki ülkeler ve siyasal güçler bu yeni yaklaşıma göre hareket edecektir .

İslam tarihi aşırı ve yıkıcı selefi akımlar kadar akıl ve bilimden yana akımlara da ev sahipliği yapmıştır . Arapların geleneksel güney Müslümanlığına karşılık, Türklerin kuzey Müslümanlığı ,Orta Asya ve Orta Doğu ekseninde çağdaşlık ve bilimsellik doğrultusunda gelişmeler göstererek bugünkü modern Türkiye’nin ortaya çıkışında fazlasıyla etkili olmuştur . Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde kendini pek fazla belli etmeyen bu gelişme , Türkiye’nin yeniden Asya ve Orta Doğu’ya döndüğü bugünün koşullarında fazlasıyla önem kazanmaktadır . Bilimi ve aklı esas alan , pozitif gelişmeleri yakından izleyen Maturidilik anlayışı bu açıdan örnek gösterilebilecek en önemli İslam akımıdır . El-Ezher kökenli Mısır’ın İslam anlayışı , Hazar bölgesindeki Rönesans olgusundan ve bu değişimin Orta Asya ve Orta Doğu’da yaratmış olduğu bilimsel ve kültürel gelişmelerden uzak kalırken ,Arapların güney Müslümanlığı ile Türklerin Kuzey Müslümanlığı arasındaki ayrılıklar öne çıkmaktadır . Kuzey ve Güney ekseninde ortaya çıkan bu jeopolitik gelişmeler hem dünyanın hem de İslam dünyasının biçimlenmesinde önemli etkiler yaratmıştır . Dokuzuncu yüzyılda ilk olarak Hazar bölgesinde ortaya çıkan Rönesans akımı , daha sonraki aşamalarda Orta Asya ve Horasan’da on birinci yüzyılda , Anadolu’da ise on üçüncü yüzyılda ortaya çıkmış ve daha sonra da on beşinci yüzyılda İtalya yarımadasında öne çıkarak, bir yandan çağdaş uygarlığın doğum yeri olan Avrupa kıtasını derinden sarsarak bugünkü dünya uygarlığının oluşumuna hem kaynaklık yapmış hem de bilgi birikimini taşıyarak , yepyeni bir dünya düzeninin öne çıkışında etkin olmuştur . Batı uygarlığının bir parçası olarak günümüze gelen Rusya , sınırları boyunca uzanıp giden Asya topraklarını gördükçe bu coğrafyanın önemli bir parçası olan Orta Doğu bölgesini de dikkate alarak merkezi alan projesi geliştirmeye yönelmektedir .

Hazar’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel Rönesans çizgisi çağdaş uygarlığın tekerleğini döndürürken gelişme rotası bugünkü Rusya ile İran ve Türkiye topraklarından geçmiştir . Rusya üç imparatorluk devletini inançlar üzerinden bir araya getirirken geçmişin bu birikiminden yararlanmaya çalışmakta ama merkeze kendisini bir büyük emperyal devlet olarak oturttuğu zaman iş içinden çıkılmaz bir biçimde karışıklığa doğru kaymaktadır . Her üç ülkenin kendi tarihleri ayrı ayrı ele alındığı zaman, bir çok konuda bu sınır komşusu imparatorluk devletlerinin tarih boyunca bir çok konuda anlaşmazlığa düştüğü hatta yüzyıllar boyunca savaşmak zorunda kaldığı göze çarpmaktadır . İran ile Türkler arasında beş yüz önce yapılan Çaldıran savaşı bir anlamda mezhepler kavgasının savaşa dönüşmesi ile tarihteki yerini almıştır .Osmanlı devleti Avrupa’daki Protestanlara sahip çıkarken , Vatikan da buna karşı çıkarak Şiiliğin Orta Doğu bölgesi ve Asya topraklarında yayılması için Perslere yardımcı olmaya çalışıyordu . Nüfusunun büyük çoğunluğunun Türk asıllı olmasına rağmen İran ile Osmanlı devleti arasında bir yakınlık kurulmasına mezhep savaşları engel olurken , iki büyük devletin nüfuslarının çoğunluğunu oluşturan Türklük üzerinden bir araya gelmesi belirli merkezlerce önlenmiştir . Hazar kıyısından ortaya çıkmış olan Uygarlığın batı ülkelerine doğru yöneldiği aşamada Avrupa üzerinden Asya bölgelerine doğru din ve mezhep çatışmaları büyük savaşlar halinde öne çıkarken ,merkezi coğrafya bütünüyle parçalanarak bir dağılma dönemine doğru sürükleniyordu . Bugün Orta Doğu’ya egemen olmak isteyen Rusya Federasyonu’nun ortadan kaldırmak istediği inanç ayrılıklarının tohumları beş yüz yıl önce atılmış ve iki büyük Türk devletinin birleşmesini önlemek üzere , Şiilik ortaya çıkarılarak geleneksel Sünni toplumunun ötesinde ayrı bir sosyal yapılanma yeni ortaya atılan mezhep ayrılığı ile gerçekleştirilmeye çalışılmıştır . İslam dünyasındaki bu ana bölünme ile ortaya çıkan bu ikili yapı daha sonraları örgütlenen yeni tarikatlar dışarıdan müdahale eden emperyalist merkezler aracılığı ile iyice içinden çıkılmaz bir karışıklığa doğru sürüklenerek bugünkü kaos ortamına varılmıştır . Rusya’nın yeni projesini hazırlarken bu kaosa son vermek için Şii-Sünni ortaklığını öne çıkardığı anlaşılmaktadır .

Orta Doğu tarihi birbirini izleyen dinler arası savaşlar olarak kitaplarda yerini alırken , bu durumu günümüzde mezhepler savaşına dönüştürmek isteyen İsrail ve ABD ikilisi ile , Rusya’nın emperyalist hegemonya projesinin inançlar arasında ortaklığa ve dayanışmaya dayandırması arasında çok ciddi bir ayrılık hatta karşıtlık öne çıkmaktadır .Bugünkü çağdaş uygarlık düzeninin oluşumu sırasında Avrupa kıtasındaki mezhepler savaşına son veren Vestfalya Antlaşmasının yeniden dikkate alınması gerekmektedir . Bugünün koşullarında Evanjelik tarikatının zorlamaları ile İsrail ve ABD bölgede her türlü alt kimlik ve inanç tartışmalarını tırmandırırken ve silah tüccarları bölgeyi iyice karıştırırken , Rusya Federasyonu’nun din ve mezhep farklarını bir yana bırakarak sadece inançlar üzerinden bir diyalog ve işbirliği önerisini gündeme getirmesi ,ilk başta hoşgörülü bir uygar davranış olarak öne çıkmaktadır . Ne var ki , Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Rusya Federasyonunun baskı ve zulme yönelen tavırları, başta Çeçenistan olmak üzere Kafkasya bölgesi ve Rusya sınırları içinde kalan Türk devletleri ile Ukrayna , Beyaz Rusya ve bazı Doğu Avrupa ülkelerinde gündeme gelen yeni sömürgeci girişimler nedeniyle , dünya kamuoyunda geçmişten gelen Komünist diktatörlük imajının devam etmesine yol açmaktadır .Geçmişten gelen Moskof korkusunu kamuoyundan silmedikçe , Rusya’nın güler yüzlü ve barış yanlısı bir tutum takınarak Orta Doğu bölgesinde kalıcı bir barış düzeni oluşturabilmesi son derece zor görünmektedir . Bu çerçevede Rus projesinin gerçeklik kazanabilmesi, Rusya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği yumuşak politikalara ve anlayışlı yaklaşımlarına bağlı olarak kesinlik kazanabilecektir .

Eski Roma İmparatorluğu döneminde Romalılar Akdeniz çevresindeki bütün bölgeleri kendi kontrolları altına almışlardır . Bügünün siyaset bilimi içinde yer alan Sezaro-Papizm yaklaşımını , Rusya bir imparatorluk devleti olarak öne çıkararak günümüz koşullarında kendi merkezli olarak uygulama alanına getirmeye çalışmaktadır . Sezaro-Papizm , Roma İmparatoru Jül Sezar döneminde gündeme getirilmiş olan bir din ve devlet bütünleşmesinin adı olarak düşünülmüş bir kavramdır . Buna göre imparator Sezar devletin başı olarak dinin de tepesindeki otorite olmaya çalışmakta ,böylece din ve devlet işleri imparatorun tekelinde yürütülmeye çalışılmaktadır . Devletin başı aynı zamanda dinin de başı konumuna gelince , son derece otoriter bir yönetim oluşturulmakta ve böylece devlet gücü bütün inanç gruplarına baskı ile benimsetilerek bütün imparatorluk topraklarında baskı düzeni kurulabilmektedir . Rus devletinin başında bulunan bugünkü otoriter başkanın , çeyrek asırdır sürüp gelen hegemonya düzeni içinde Rusya Federasyonu’nun bir anlamda üçüncü Roma İmparatorluğu biçiminde yeni bir yapılanmaya doğru hazırlandığı ve bu aşamada da Orta Doğu ülkelerinin topraklarını da kendi imparatorluğunu genişletmek üzere sınırları içine almaya çalışırken , Rusya’nın Orta Doğu Projesi adı altında yeni bir emperyalist plan dünya kamuoyuna kabül ettirilmek üzere öne çıkarılmaktadır . Son yıllardaki siyasal gelişmeler bütün ülkelerin başındaki yöneticileri giderek otoriter bir konuma getirirken , ülke yöneticilerinin bir Sezaro-Papizm uygulaması arayışı içine girdikleri açıktır. Çeyrek asırlık Rus diktatörlüğünün Doğu Avrupa ,Kafkasya ve Kuzey Asya’yı sınırları içine katması yetmiyormuş gibi, bir de Orta Doğu toprakları üzerinde hak ileri sürmeye kalkışması ,çok ciddi bir emperyalist tavır olarak dünya gündemine gelmektedir . Özellikle Orta Doğu bölgesinde sıcak çatışmaların devreye girmesinden sonra , kuzeydeki emperyalist güç olarak Rusya güneye inmeye çalışmış ve tarihteki Rus kızıl elması olarak , sıcak denizlerde Rus gemileri dolaşmaya başlamıştır .Rus diktatörü bugünün Sezarı konumuna gelmişken bir de inançlar üzerinden babacılık yapmaya çalışması ve bu doğrultuda bir Papizmi , Orta Doğu bölgesine doğru geliştirerek , din üzerinden bir hegemonya planını bölgesel proje görünümünde kamu oyuna kabül ettirmeye çalışması ,tarihsel olayları iyi bilen kesimler tarafından günümüzde ciddi kuşku ile karşılanmaktadır .

TARİH : Sen Neymişsin Be; Claudius Batlamyus


KAYNAK : http://www.senveben.biz.tr/2019/10/batlamyus/

Sen Neymişsin Be; Claudius Batlamyus

Ansiklopedik bilgilere baktığınızda Klaudyos, MS 2. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü bir bilim adamıdır.

Tam adı Claudios Batlamyus.

Hayatı hakkında hemen hemen hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Müslüman astronomlara göre 78 yıl yaşamıştır. Yunan asıllı bir Mısırlı, veya Mısır asıllı bir Yunanlı olduğu iddia edilmektedir. Hatta Batı onu Claudios Ptolemaios olarak tanır.

Eserleri:

・ Almagest (Büyük Bileşim ya da Megale Syntaxis)
・ Tetrabiblos (Dört bölümden oluştuğu için bu adı vermiştir.)
・ Coğrafya: Yunan ve Babil uygarlıklarının gökbilim bilgilerinin bir derlemesidir.

Yazımıza konu olan eseri, Tetrabiblos 1500 yıldır astrologların İncil’i sayıldı ve günümüzde de cazibesinden bir şey kaybetmedi.

“Batlamyus’un bilime katkısı yoktur” diyemem ama olumsuz iki katkısı günümüze kadar sürmüştür. Bunlardan ilki, kendinden üç yüzyıl önce yaşayan Hiparkus’a dayalı derlemesinde Dünya Merkezli bir Güneş Sistemi modeli önermesidir. Ve bu model Kopernik’e kadar Batı ve İslam dünyasında geçerliliğini korumuştur. Bu kabul edilmişlikte insanoğlunun aşağılık kompleksi ve klisenin büyük rolü vardır.

Batlamyus’un Dünya Merkezli Sistemi

Tanrı tüm evreni insan için yarattığından insan evrenin tam merkezinde olmak zorundadır.

Bu görüş bilimin nerede ise bin yıl geri kalmasına neden olmuştur. Hatta Kopernik, Güneş Merkezli Sistem‘i ortaya attığında ilk tepki Protestanlardan gelmiştir. Bu konuda Luther “Bu budala, astronomi bilimini alt üst etme sevdasındadır. Oysa Kutsal Kitap, Arz’ın değil, Güneş’in döndüğünü söyler. Bu yeni yetmeye halk kulak verecek. Olacak iş mi?” diyerek tepkisini ortaya koyar.

Bu tepkinin sonucu olarak da Kopernik’in 1543 yılında basılan, Gök Kürelerinin Hareketi adlı ünlü kitabı ve Kopernik Sistemi’ni konu alan kitaplar, 1882 yılına kadar kilisenin yasakladığı kitaplar listesinde yer almıştır.

Kopernik’in Güneş Merkezli Sistemi

Batlamyus’un bilime verdiği ve hâlâ günümüze kadar gelen en büyük ikinci zarar ise Babil ve Yunan mitolojilerinden yararlanarak Astrolojiyi sistematize etmesidir. Gök cisimlerinin insanlar üzerinde etkileri olduğunu ilk ortaya atan kişidir. Uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi falcılığı kapsayan bu bilgiler Orta Çağ ve Yeni Çağ astrolojisi Batlamyus’un kitabının sunmuş olduğu birikime dayanmaktadır.

Astroloji Bir Bilim Değildir

Astroloji bir bilim değildir ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu, büyük ölçüde de olumsuz yönde etkilemiştir.

Gök olaylarına bakarak kehanetlerde bulunmak, özellikle de felaketleri kestirmek, tarihte pek çok toplumda gözlenmiştir. Günümüzde batıda var olan astroloji sisteminin kökeni Eski Yunan’dan gelmektedir. Büyük İskender dönemine kadar, Eski Yunan’daki gökyüzü incelemeleri yeryüzünde olan olayların açıklamasını ve kehanetleri içermezdi. Gelecekle ilgili tahminler, gökyüzü cisimlerinin hava durumunu etkiliyor olduğu görüşünden ibaretti. Bu dönemden sonra Mezapotamya uygarlıklarının etkisi ile Antik Yunan’da astronominin yanı sıra astroloji de boy göstermeye başladı.

Mezopotamya’da Astroloji

Astrolojinin yazılı tarihte ilk ortaya çıkışı ise MÖ 2500 yılında, gezegenlerin insanın kaderini etkileyen güçlü tanrılar olduğuna inanılan Mezopotamya’da olmuştur. Bu ilk astrologlar gökyüzünü dikkatle izlemeye ve onun geceleri parıltılı, muhteşem sessizliğinde gördüklerinin düzenli kayıtlarını tutmaya başladılar.

Astroloji danışmanları, kraliyet ailesine, devlet yönetimi konusunda akıl verirlerdi. Mezopotamya tarihinin erken dönemlerinde astroloji “kraliyet sanatı” olarak düşünülürdü.

Mezopotamya gökbilimcileri göklerin işleyişini açıklamak için yeni geometri bilimini kullanmaya başladıkları sıralarda, Antik Yunanlılar, zaten tanrılarının geniş panteonuyla [(Yunanca: παν, pan, “bütün” + Θεός, Theos, “Tanrı”), bir mitoloji ya da dineözgün tüm tanrıların birliğidir] övünmekteydiler.

Antik Yunan’da Astroloji

Yunanlılar, Mezopotamya’nın astrolojik kehanet biçimini kendi mitolojileri ve yeni geometri bilimiyle birleştirip zodyağa dayananan kişisel bir astroloji geliştirdiler. Yunanca “zodiakos kyklos” ya da “hayvanlar dairesi” anlamına gelen bu kuşak, güneşin bir yıl boyunca gökyüzünde izlediği eliptik yörüngesinin her iki yanında dokuz derece uzanır. Zodyak -Koç, Boğa, Yengeç gibi- her biri bir hayvan tarafından simgelenen ve yılı belirleyen on iki parçaya bölündü. Böylece Yunanlılar astrolojiyi göklerinin yaşamlarındaki etkilerini merak eden bireylere danışmanlıkta kullanarak yıldız falını ortaya çıkardılar.

Roma’da Astroloji

Astroloji Roma kültürüne girdikten sonra Roma İmparatorluğu ile birlikte Avrupa’ya yayıldı. Hıristiyanlığın doğuşu ile bir süre karanlıkta kaldı: Ne de olsa, astroloji insanların kaderinin, yıldızların yaratıcısından çok, yıldızlar tarafından öneriyor gibiydi. Oysa ortaya çıkan Hıristiyanlık öğretisine göre bu yaratıcı, insanlara özgür irade bahşetmişti. Ancak, astroloji bir yolunu bulup genel olarak Hıristiyan öğretisinin içine de sızdı ve gelişmeye devam etti. Noel için astrolojik tarihin seçimine dikkat edin.

Nihayet, modern bilimin buluşları, astrolojinin mutlak bilimsel doğruluğuna olan inancı sarsmaya başladı. Zamanımızda astroloji yine de bilim teorisine alternatif ve insan ruhunun zenginliklerinin dile getirilmesinin bir biçimi olarak her zamanki kadar popüler. Hatta psikiyatride de yerini almış; Carl Jung astrolojinin “bütün antik bilgeliği içerdiğini” söyleyerek psikoanalizde rüyaların açıklanmasında bunu önermiştir.

Astroloji, kendilerini daha iyi anlamak isteyen çağdaş kadınlara ve erkeklere, ruhlarının evrenin sayısız mucizeleri ile olan gizemli ilişkisini açıklamayı vaat eder.

Batlamyus’un Dünya Merkezli Sistemi ve astrolojiyi sistematize etmesi bilim tarihinin belki de en kara dönüm noktalarıdır.