KOMPLO TEORİLERİ /// Soner Yalçın : Komplocu virüs


Soner Yalçın : Komplocu virüs

26 Mart 2020

Ağzınızı açıp “Rockefeller” dediğiniz anda sözünüzü bitirmeden azgın koro ortalığı velveleye veriyor; “komplo bu!”

Ağzınızı açıp “Bill Gates” dediğiniz anda aynı refleksi gösteriyorlar; “komplo bu!”

Onlar ise “bilimi” savunuyormuş; bilim dedikleri, Dünya Sağlık Örgütü papağanı olmak! Bu örgüt ne derse sorgusuz kabul etmek…

“İyi de bu örgüt Rockefeller, Gates vd. parasıyla çalışıyor” dediğinizde aynı yanıtı veriyorlar; “komplo bu!” Arkadaş alın bir okuyun; bu örgütün rezaletleri hakkında bin kitap var.

Keza:

Eğer komplocu görüşleri çürütmek istiyorsanız, sizin de karşı argümanları ortaya koymanız gerekiyor; salt “komplo bu” demek yetersiz kalıyor. Tartışma olmuyor!

Görünen niyetleri başka: Her farklı görüşü dile getirenleri, topluma kötücül patolojik vaka olarak göstermeye ant içmişler!

Oysa biraz gevşeyin: Komplo, Latince “conspirare” sözcüğünden çevrildi; “birlikte nefes almak” anlamına geliyor!

Bakın… İçinde zeka ve bilgi bulunan komplo teorilerini okumayı severim ama pek önemsemem; masonlar, tapınak şövalyeleri, illuminati, sion protokolleri vs. hakkında yapılan retorik kurgulara tebessüm edip geçerim. Nazilerin yaptığı UFO aracıyla Hitler’in kutuplara kaçtığı gibi fantezilere gülünmez mi?

Teori yapmak, öyle kolay çocuk oyuncağı değil…

VELVELECİ TAKIM

Son yıllarda…

Her yeni bilgiyi, her tartışmayı “komplo teorisi” diyerek hararetle bastıranlardan kuşku duymaya başladım.

Yahu! Düne kadar FETÖ hakkında yazılan gerçeklere de “komplo” denmiyor muydu? (Örneğin… Biz, “FETÖ askerleri darbe yapacak” dediğimiz zaman Doğu Perinçek bile hakkımızda neler söyledi, neler yazdı. Hiç değişmiyor; hapsedildiğinde onu savunduğu için cezaevine atılan Odatv’yi bugün Gökçek kanalında karalıyor. Ayıp.) Neyse…

Evet son dönemde ilgimi, küreselci resmi görüşten farklı düşünenleri “komplocu” diye itibarsızlaştırmak isteyen popülist çevreler çekmeye başladı.

Kim bu gürültücü takım?

Bakınız:

“Düşün” ihracatçısı ülke değiliz; sadece “ithalatçıyız!”

Sorgusuz- sualsiz sert bir keskinlikle tercümeler savunuluyor; küresel medyanın yazdıkları tekrarlanıyor.

Şüphe duymayı tümden unuttuk.

Tek soru’muz yok. İnsanımız “yapay zekâya” dönüştürüldü; verileni tekrarlayan! Öğretmeni kalmadı çünkü; aydın bilim insanını yok ettiler.

Fikren yoksullaştırıldı insan; imaja-algıya yenik düşürüldü.

Ekranlarda görünenlerin, basında yüceltilenlerin tek bilgi kaynağı salt “ders kitapları!” Tarih gösterir ki, bilimin gelişime set çeken hep üniversiteler oldu! (Ki bu yazdığımı bile kavramayıp hakaret mailleri gönderecek öğretim üyelerine sahibiz artık! Yürüyecek çok zorlu yolumuz var…)

Sonuçta:

Her farklı görüşe “komplo” diyenlerin fikir dünyasına tek katkıları yok. Sadece güvenli yaşamayı tercih için nakarat söylüyorlar. Diğeri zor çünkü:

Öncü aydın olmak zahmetli iş…

Öncü aydın olmak, yalnızlık demek; her türlü hakarete-saldırıya maruz kalmak demek.

Ama… Öncü aydın bunları göğüsleyendir.

Israrla farklı bakacağız; dayatılanı hep sorgulayacağız; “komplocu virüslerin” tuzağına düşmeyeceğiz…

HANGİ VİRÜS

Nihayet konuma geldim:

Corona virüsün kaynağı ne?

Burada yazdım:

-Corona virüse 5G mi sebep oldu?

-Yoksa, Corona virüsü, Çin’in 5G teknolojisini engellemek için mi üretildi?

Sadece sordum. -Maalesef alay konusu olan- “bilim gazetecisi” gibi ilaç çevrelerinin gölgesinde kalem oynatanlardan her daim olduğu gibi “komplocu” damgasını yedim!

Yazımdan üç hafta sonra, Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Lijian Zhao, “salgını Wuhan’a Amerikan askerlerinin getirdiğini” açıkladı!

Yazımı tekrarladı: Wuhan’da 18-27 Ekim 2019 tarihlerinde, gerçekleştirilen 7. Dünya Askerî Olimpiyatları’na katılan Amerikan askerlerini işaret etti.

Sözleri ne kadar gerçekleri yansıtır, tartışılır. Tartışılmaz hakikat şudur:

Çin devleti kolay kolay böyle açıklama yapmaz; hep soğukkanlıdır.

Sözcü Zhao’nun sözlerini güçlendirecek ya da çürütecek onlarca olgu yazılabilir. Tartışmak lazım.

Ancak. Bu arada size yeni tartışma konusu öneriyorum:

-Çin’deki virüs ile Batı’daki virüs aynı mı?

-Çin ile ABD arasında virüs savaşı mı yaşanıyor?

-Trump ısrarla neden “Çin Virüsü” diyor?

-Çin, uluslararası borsalarda yüzde 44 oranında düşen hisselerini nasıl ucuza topladı?

Her farklı iddiaya tembellik yapıp “komplo” demek kolaycılık; zahmetli olan soruların peşine düşmek, çok okumak, çok araştırma yapmak…

KOMPLO TEORİLERİ /// Sadullah Özcan : Dünya kâbustan uyandığında


Sadullah Özcan : Dünya kâbustan uyandığında

29.03.2020

Önce bölgesel çatışmalar, sonra ticaret savaşları, şimdi de dünyayı kasıp kavuran korona virüs salgını. Fiziken almasa bile ruhen tarihin en büyük buhranlarından birini zihinlerimizde yaşıyoruz.

Zihin kontrolü nasıl olur derseniz tarih bugün yaşananları örnek göstereceğinden şüpheniz olmasın.

Öyle görülüyor ki bugün dünyada yaşananlarla her türlü deney yapılıyor. Yaşanan kâbusun tek hedefinin olduğunu söylemek yanıltıcı olur.

Sağlıktan ekonomiye, sosyal yaşamdan kültürel algılamalara, manevi duygulara kadar uzanan bir etkisi olacak.

Gelinen noktada sadece bir dönem paranoyak ve komplo teorisyenliği ile suçlananlar değil eldeki veriler salgınların günümüzde de biyolojik silah gibi kullanıldığını herkes konuşuyor artık.

Sadece virüs üzerinden baktığınız da bile yaşananların öncesini görmek gerek. Almanya’da 2012’de Meclis’e sunulan rapor, Wuhan’da yapıldığı bilinen virüs araştırmaları, Fransa’da patenti alınan buluşlar, Amerika’daki denemeler, Japonya’daki araştırmalar. Daha neler, neler?

Bugün dünya korona virüs salgını ile kâbus yaşıyor. Daha doğrusu dünyaya kâbus yaşatılıyor. Ölüm gösteriliyor. Sıtmayla kurtulabilecek miyiz bilmiyorum.

Bunun böyle sürüp gitmeyeceği ortada. Dünya bu kâbustan uyandığında insanlık neyle karşılaşacak? Çin’de başlayan ve dünyanın karşıdan seyrettiği salgını, şimdi dünya yaşıyor Çin seyrediyor. Salgın sırasında Çin’de sadece sağlık açısından değil ekonomi, iş hayatı, iktisadi hayat, sosyal travma dâhil neler yaşandığının iyi bilinmesi gerekir.

Madem bugünlerde Avrupa’da dâhil korona salgının planlı saldırı olduğu konuşuluyor. O zaman bu saldırıyı yönetenlerin amaçlarını görmekte yarar vardır. Sadece amaçlara bakmak yetmez. Kimlerin ne istedikleri de önemlidir.

Bunun için Çin’de yaşananlara iyi bakmak lazımdır. Satır aralarında kalsa da tekrarlamakta yarar vardır. Çin borsalarında salgın hipnozu sırasında uzmanların ifadesi ile 750 milyar dolar hisse ABD merkezli el değiştirmiştir.

Bizde salgın belirtilerinin başladığı günlerde şahit olduğum bir olay vardı. Bir sağlık kuruluşunun hisseleri konusunda garip bir hareketlenmeden söz açıldı. Ortalama günde 150-180 bin lot işlem gören kâğıtlar için düşük fiyattan bir el 1 milyon lot alım notu düşüyor. Sonra bu olayın bir firma için değil nerdeyse Türkiye’de borsaya açık bütün sağlık hisseleri için yapıldığı görülüyor. Buna Eczacıbaşı için dâhil.

Bu sadece Türkiye içinde geçerli olmadığını söyledi dostlar. Dünyada salgın ile endeksli borsa operasyonları için ele geçirilecek şirketler listesinden bahsediliyor. Bu sadece borsa tarafı. Diğer alanlar belli değil daha.

Afrikalıların misyonerler hakkında anlattığı meşhur söz vardır “Onlar gelirken koltuklarının altında İncilleri vardı bizimse topraklarımız. Onlar giderken bizim koltuklarınızın altında İnciller onların ise toprakları”

Aynen o söz gibi dünya bu kâbusa dalmadan ülkelerin toplumların işleri, güçleri, üretimleri, firmaları, şirketleri vardı. Yarın dünya kâbustan uyandığında bakalım insanlığın elinde neleri kalacak?

O nedenle Türkiye olarak kâbustan erken uyanıp elimizde kalanları korumak zorundayız. Gerekli tedbirleri almak zorundayız. Öncelikle bütün hızı ile devam eden salgına karşı toplumun sağlığını korumak zorundayız.

Üretimin aksadığı sosyal hayatın sekteye uğradığı, ticaretin durduğu, işsizliğin artacağı, geçim sıkıntısının baş göstereceği bir nokta da kâbus bitmeden nasıl önlemler alınacağı şimdiden belirlenmek zorundadır.

Devlet devletliğini, iktidar muktedirliğini, toplum sağduyusunu insanımız basiretini böyle dönemlerde göstermek zorundadır. Bunu gösterebildiğimiz ölçüsünde geleceğimiz daha aydınlık, göremediğimiz ölçüsünde daha büyük kaosa gideriz.

Fırsat bu fırsat evlerinizde boşa oturacağımıza düşünmenin ve geleceğe hazırlanmanın planlarını çıkaralım.

Kalın sağlıcakla…

GÜNDEM ANALİZİ /// Arzu Bıyıklıoğlu : Korona’dan Korunmak !!!


Arzu Bıyıklıoğlu : Korona’dan Korunmak !!!

E-POSTA : arzu.byk

Nasıl ki dünyamızda var olan her şey bir enerjiyse Korona virüsü de bir çeşit enerji. Neydi evrensel yasalardan biri; “Benzer benzeri çeker”. Her türlü zarar veren virüs, sağlıklı (zihinsel ve bedensel) insanın titreşiminden (evrene yaydığı frekans) daha düşük bir frekansa sahiptir. Şimdi sen korkarsan bağışıklık sisteminden çalarsın, kötü beslenirsen bağışıklık sisteminden çalarsın ve titreşimin de düşer. Sonra da, bu titreşimine eş değer en yakın virüse davetiye çıkarırsın. Çünkü o virüs de, senin benim gibi ayakta kalmaya, yaşamaya çalışıyor. O virüs için en iyi yaşam alanı, kendi frekansına yakın bir bedendir. Sağlıklı beslenmek ve temiz olmak önemli ama ondan daha da önemlisi temiz, sağlıklı düşüncelerimiz; dolayısıyla da düşüncelerimizle harekete geçirdiğimiz duygularımız. Düşünce yoğun olursa hayal gücüyle olumlu ya da olumsuz duygular tetiklenir. Duygu işin içine girdimi de, beden titreşimi değişir. İşte bu yüzden şu an fiziksel sağlığına dikkat ettiğinden çok daha fazla, zihinsel sağlığına dikkat etmeni tavsiye ederim. Korona’dan önce sanki ölümsüz müydük ki şimdi bu kadar ölümden korkar olduk. Sorun ölüm değil, acı çekerek ölmek diyorsan cevabım şu olur; zaten bir gün öleceğiz ve nasıl öleceğimizi bilmiyoruz. Bunun için ben hep şu olumlamayı yaparım “Sağlıklı ve mutlu ölmek istiyorum ve öylede olur’’ 🙂 Sağlıklı yaşam tedbirlerinizi alın, hatta bunu yaşam tarzı haline getirin. Çünkü zaten olması gereken de bu:). Farkındaysan Korona bir yandan da olumlu bir değişim için insanlığa iyilik de yapıyor. Eksiklerimizi ve yanlışlarımızı yüzümüze yüzümüze vuruyor. 🙂 En önemlisi de, hala insan zihninin ne kadarda korku temelli olduğunu, kitlesel algı operasyonuna ne kadar da yatkın olduğunu gösteriyor bize. Yalnız kalmaktan, kendiyle baş başa kalmaktan, hatta düşünmekten ne kadar da korktuğumuzu gösteriyor. Şu anda korkan insanların asıl korkusu, kendi düşünce virüsleri. Bu virüslü düşünceler, frakanslar halinde kolektif bilince akıyor. Oradan da, tekrar bize geri geliyor.

Bir önceki yazımda bu süreci fırsata çevirip nasıl yararlanabileceğimizi, süreci nasıl daha iyi yönetebileceğimizi yazdım. Eğer okumadıysanız lütfen ona da bir göz atın. 🙂 Biz kendi zihnimizi yönetemezsek zihnimiz bizi yönetmeye başlar. Ve zihin bizim hizmetkarımız olması gerekirken biz onun kölesi oluruz. Sonra da, böyle kapitalist ve siyasi sistemler işine geldiği gibi bizi yönetir. Zaten zihin kontrolü yapabilmek, çoktan öğrenilmesi gereken bir durum değil miydi? Hiç olmazsa bu eve kapanma sürecini fırsat bil ve düşünce, duygu kontrolü yapabilmeyi öğrenmek için emek ver. Zihninin korku temelli illüzyonuna girip, frekansını düşürüp istemediğin hastalık ve hastalıklı kişilerle karşılaşmak yerine sen zihnini sağlık, sevgi, şefkat, bolluk-bereket temelli kullanıp bunlara eş değer frekanstaki güzellikleri hayatına davet etsen nasıl bir hayatın olurdu, kendini nasıl hissederdin? Bu konuda sana yardımcı olabilecek pek çok yazı, kitap ve videolar var. Özel destek almak istersen benim gibi bu alanda hizmet veren profesyonel Yaşam Koçu ve NLP uzmanları var. Korona’yı atlatma sürecinde toplumsal destek vermek için ücretsiz grup çalışmalarım da var, istersen onlara da katılabilirsin ya da sağlık bilincini yükseltmek ve korunma meditasyon çalışması ses kaydından ücretsiz olarak yararlanıp bir başlangıç yapmak istersen bana @arzubiyiklliogluofficial’dan veya http://www.arzubiyiklioglu.com’dan ulaşabilirsin. Birkaç ay sonra Korana gidecek ama Korona’dan sonra pek çok şey eskisi gibi olmayacak. O yüzden, bu süreçte zihnini yönetmeyi öğren, hatta biraz daha öteye geç ve zihnini fethet, zihinsel devrimini yarat. Ben şimdiden Korona’ya el sallıyorum; “görevini yaptın, dersini verdin, haydi güle güle” diyerek onun gökyüzünde kaybolduğunu hayal ediyorum. 🙂 Sen de benim hayalime katılmak ister misin?

Yaşam Koçu ICF PCC & NLP Uzmanı

Arzu Bıyıkloğlu

www.arzubiyiklioglu.com

@arzubiyikliogluofficial

ARAŞTIRMA DOSYASI /// PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “YENİ BİR DÜNYA KURULUR TÜRKİYE DE YERİNİ ALIR”


PROF. DR. ANIL ÇEÇEN : “YENİ BİR DÜNYA KURULUR TÜRKİYE DE YERİNİ ALIR”

Bu makalenin başlığının tırnak içinde yer almasının nedeni, eski bir devlet adamının ağzından çıkmış olan sözler olarak tarihteki yerini almış olmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci Cumhurbaşkanı ve Kuvayı Milliye’nin ikinci adamı olarak göreve gelen bu Türk generali, soğuk savaş döneminin en kritik aşamasında batı emperyalizminin dayatması ile karşılaşınca, ağzından bu sözler dökülmüştür. Yirminci yüzyılın ikinci yarısına girilirken ve ikinci dünya savaşı geride kalırken, batılı ülkeler merkezi alana yeniden gözlerini dikerek, Anadolu’nun yanı başında kardeş bir toprak parçası olarak sürüp giden Kıbrıs adası ile ilgili olarak ortaya çıkan çekişmelerin ,giderek silahlı çatışmalara dönüşmesi noktasında, batı blokunun merkezi olan en büyük batılı emperyalist devletin başkanı Türkiye’nin önüne çıkarak, batı dünyasının savunma sistemi içinde Türkiye’ye verilen silahların Türk devletinin ulusal çıkarları doğrultusunda kullanılamayacağını açıkça ifade etmiş ve bunun tersi bir doğrultuda eğer bu silahlar batı blokunun izni alınmadan kullanılırsa, o zaman Türkiye’ye karşı yaptırımlar uygulanacağı bir tehdit uyarısı çizgisinde bildirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir Rus işgaline karşı batı sistemine dahil olarak kendini kurtarmaya çalışan Türkiye, bu tür dengelerle kuruluşunu tamamlayarak yirminci yüzyılın ikinci dönemine doğru yol alabilmiştir. Tam bu sırada Orta Doğu’da İsrail’in kurulması üzerine gündeme gelen gelişmelerle, Türkiye Kıbrıs üzerinden tehdit almıştır. İşte bunun önlenmesi için Türkiye’nin ikinci adamı bu sözleri söylemiştir.

Türkiye Cumhuriyeti yirmi birinci yüzyılın günlerini geride bırakırken, bütün insanlık ile birlikte yaşadığımız dünya gezegeninde de çok önemli gelişmeler birbiri ardı sıra gündeme gelmektedir. Yirminci yüzyılın birikimini yeni yüzyıla taşımak gibi bir misyonu harita üzerinde yer alan devletler üstlenirken, şirketler üzerinden ana sermayenin sahibi konumundaki iş çevreleri dünyanın patronluğuna soyunmaya başlamışlardır. Tarih boyunca var olan insanlığın birikimini, devletler yirmi birinci yüz yılın içlerine doğru taşırlarken, patronların ve küresel sermayeyi kontrol eden iş adamlarının parasal birikimlerini ve maddi güçlerini tekelcilikten küreselciliğe geçmiş olan büyük ekonomik örgütler de yirmi birinci yüzyılın içlerine doğru taşımışlardır. İnsanlığın ilk çağlardan bugünlere kadar uzanan tarihsel geçmişi incelendiği zaman, her dönemde güç merkezlerinin birbirleriyle savaştıkları ortaya çıkmaktadır. Daha sonraki dönemlerde devletler olarak toplumsal örgütlenmeler ortaya çıktığı zaman bu aşamadan sonra yeryüzü topraklarında egemenlik kurma kavgası devletler arası savaşlar haline dönüşmüştür. Ne var ki, küreselleşme aşamasına gelindikten sonra da bu kez küresel sermayenin temsilcisi olan şirketler ile var olan devletler karşı karşıya gelmiştir. Bu aşamadan sonra da halk kitleleri ile sermaye grupları arasındaki çekişmeler yavaş yavaş devletler üzerinden savaşlara doğru dönüştürülmeye çalışılmıştır.

Yirmi birinci yüzyılın başlarında dünya üzerindeki siyasal konjonktürün karşıtlıkları eskisine oranla daha farklı bir çizgide belirlenmesi üzerine, şirketler ile devletler arasındaki çekişmeler daha da büyüyerek gelişmiş ve eski dönemden kalma dünya düzeninin zamanla sarsılarak farklı çizgilerde değişikliklere doğru gelişmeler yönlendirilmiştir. Böylesine yeni koşulların ortaya çıktığı farklı bir aşamada, devletler ile şirketler rekabet sürecinde önceliği kendilerinin toparlanmasına ayırmışlar ve bir süre sonra derlenip toparlanarak yeniden ortaya çıkan diğer gruplar ile ya iş birliği ve dayanışma içine girmişler ya da aradaki mesafeleri daha da açarak karşı karşıya gelmişlerdir. Bu tür çekişmelerin sonucunda parçalanan veya büyüyen devletler kadar çeşitli bölgelerde yaşamlarını sürdürmekte olan toplumlar da sarsıntılar geçirmişlerdir. İki büyük dünya savaşı sonrasında iki kutuplu dünya düzeni çökünce, geride kalan süper güç konumundaki büyük devleti ele geçiren küresel sermaye, bütün dünyada yeni bir hegemonya düzeni oluşturma doğrultusunda var olan devletlere karşı bu büyük gücü kullanmaya başlamıştır. Şirketlerin büyümesi ve devletlerin küçültülmesi ana ilkesi doğrultusunda, geride kalan kapitalist sistemin süper gücü sermaye egemenliğinin merkezi haline getirilince, tek merkezli bir küreselleşme süreci soğuk savaş dönemi sonrasında ortaya çıkarılarak, serbest piyasa ekonomisi üzerinden geliştirilen kapitalist ve emperyalist politikalar ile ulus devletler teker teker teslim alınmaya çalışılmıştır. Batı sistemine dahil olan bölgelerdeki devletler, alt kimliklerin hortlatılmasına dayanan ileri demokrasi görünümlü bölünme projeleriyle parçalanmaya çalışılırken, batı sisteminin dışında bulunan diğer doğu bölgelerindeki devletler de ise hem etnik çatışmalar hem de bölünme amaçlı sıcak savaşlar kışkırtılarak, bu doğrultuda bölücülük hedefi taşıyan dış destekli terör aracılığı ile küçültülen devletler, siyaset sahnesine çıkartılmaya çalışılmıştır. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya Federasyonun parçalanışına benzer planlar, bütün ulus devletlerde bu doğrultuda gerçekleştirilmeye çalışılırken, küreselci emperyalistlerin yol haritalarında Türkiye diye bir ulus devlet karşılarına çıkıyordu. İşte bu noktada her şeyin alt üst olduğu ve eski planların geçersiz kaldığı, savunma ortaklıklarının geçerliliğini yitirdiği yeni bir noktaya geliniyordu. İşte bu noktada emperyalizmin babası Türkiye’nin batıdan aldığı silahları kullanamayacağını tehdit eder bir biçimde söylüyordu. Hiç de nazik olmayan bir sert bir üslupta Türkiye’nin batı silahlarını kullanarak kendi güvenliğini sağlamasına açıkça izin verilmiyordu.

Kuruluşu itibarıyla batılı emperyalistlerin dünyanın doğu bölgesine açılan yol haritasında önemli bir yere sahip bulunan Türk devleti, uluslararası konjonktürün yardımlarıyla, aslında Birinci Dünya savaşı süreciyle birlikte batının yol haritasındaki ana devletlerden birisi haline geliyordu. Çanakkale savaşı ile batı emperyalizmi dünyanın ortasından geçerek bütün doğu bölgelerini ele geçirmeye yönelirken, Çanakkale’den Anadolu yarımadasına girmek istemiş ama bunu başaramamıştır. Birinci dünya savaşına giden yolda tökezleyen emperyalizm daha sonraları derlenip toparlanarak yola devam etmek istemiş ama bu sefer de karşısında Sovyetler Birliği gibi yeni bir güç merkezini görmüştür. İşte bu aşamada Kıbrıs adasında yeni bir yapılanma arayışı gündeme gelirken, Türkiye’nin siyasal çıkarları tehlikeye giriyor ve Türk devleti ile batı emperyalizmi Orta Doğu’nun en büyük adası olan Kıbrıs’ta karşı karşıya geliyordu. Devletler ve şirketler arasında çekişmeler tırmanırken, Türkiye yeni kurulan İsrail devletinin gündeme getirdiği Büyük İsrail projesi nedeniyle de baskı altına sürükleniyordu. Siyonizmin merkez ülkesinin kurulmasından sonra güvenlik işlerini de üstlenen okyanus ötesi süper güç, Türkiye’yi batının verdiği silahları kullanamazsın diye tehdit ederken, aslında Atlantik emperyalizmi ile birlikte İsrail siyonizmini de birlikte savunuyordu. Böylesine bir konjonktür içinde Türkiye soğuk savaş dönemindeki kamplaşmanın dışında bırakılarak, Sovyet sosyal emperyalizmine karşı korunmuyor, aksine Türkiye savunmasız bırakılarak karşıt blok olan sosyalist sistemin kucağına atılıyordu. Bu topraklarda Türk egemenliğinin bin yıllık birikimini temsil eden Türk devletinin, doğu ve batı bloklarının tam ortasında kalarak batı blokuna sığınması gibi yaklaşımın doğru olmadığı, güvenlik örgütünün başının tehditleri ile kesinlik kazanıyordu.

Böylesine bir iki yüzlü tutum ile çifte standartlı bir politika ile istemeden karşı karşıya kalan Türk devletinin kendi çıkarları doğrultusunda durumu yeniden değerlendirmesinin zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bölgesel ittifaklarına ya da güvenlik örgütlerine devletler kendi çıkarlarını korumak ve her türlü tehditlere karşı kendini korumak üzere girmesi, genel olarak kabul edilen bir kural olmasına rağmen, bir Hrıstıyan devletin aynı dinden gelen başka bir Hrıstıyan devleti kollarken, kural dışı olarak güvenlik örgütü üyeliğine alınmış olan bir Müslüman ülke olarak Türkiye’yi yaptırım ile tehdit etmesi, ancak emperyalizmin çıkarları ile açıklanabilecek çifte standartlı bir tutum olarak değerlendirilebilir. Türk devletinin kuruculuğunu ve ikinci cumhurbaşkanlığını yapmış olan bir devlet büyüğünün aradan yıllar geçmesine rağmen başbakan olarak, kendisini tehdit eden bir güvenlik örgütü başkanına karşı gerekli olan tutumu takınarak, Türkiye’nin böylesine istenmeyen bir durumda gerekeni yapacağının bütün dünyaya açıkça ilanıdır. Batı ittifakı içinde Türkiye’yi sınır karakolu, cephe ülkesi ya da alan bekçisi olarak kullanmayı düşünen batılı emperyalistlerin, Türkiye’nin ihtiyacı olan savunmaya gerek doğduğu zaman sırtlarını dönmesinin bir açıklaması olması gerekmektedir. Hep almaya alışmış olan batılı emperyalist güçler tüm dünya ülkelerini emir eri gibi her bölgede kullanırlarken, çıkarlarının gereği olan her konuyu ya açıktan emir ve talimatlarla ya da dolaylı olarak çeşitli komplolar aracılığı her zaman müdahale edebilmişlerdir. İki büyük savaşın sağladığı üstünlük konumu ile bunu gerçekleştirenler yeni dönemde eski alışkanlıklarını sürdürmek istemişler ama, yirminci yüzyılın ikinci yarısında eski konumlarını yitirdikleri için dünya ülkelerinin haklı tepkileri ile karşılaşmaya başlamışlardır. Türk devletinin başbakanının ağzından çıkan başlıktaki sözler, bu dönemin özelliklerine uygun bir biçimde dile getirilmiş olan bir karşı çıkışın ve emperyalizme karşı kararlı bir duruşun simgesi olarak tarihe geçmiştir. Bir güvenlik örgütü yetkilisinin üye bir ülkeye yönelen haksız tutumu karşısında, ilgili ülke Türkiye’nin doğal refleksi başbakanın ağzından bu sözler ile açıkça ifade edilmiştir.

Bugünün zaman diliminden tam yarım yüzyıl önce yaşanmış olan bu olayın ortaya koymuş olduğu gerçekler bugün de devam ettiği için benzeri bir durum günümüzde de gündeme gelmektedir. Bugün de güçlenmiş bir batı emperyalizminin dünya ülkelerine meydan okuduğu bir yeni dönem koşulları oluşmuştur. Emperyal devletler kapitalist sistem üzerinden geliştirdikleri her türlü ilişkide kendilerini üstün görerek, diğer dünya devletleri ile halk kitlelerine önem ve değer vermeyen bir çizgide hareket etmektedirler. Kendilerini ağabey ya da baba olarak görenler, tıpkı evlatlarını istismar eden aile büyükleri gibi kendilerinden başka dünya devletlerinin gücünü kabul etmedikleri gibi, hak ve çıkarlarını da görmezden gelebilmektedirler. Güç ve baskıya dayanan uluslararası ilişkiler normal boyutlarını her geçen gün yitirirken, sahip oldukları üstün konumu ya da eşitsizlikçi durumu dünya ülkelerine karşı kullanmayı bir alışkanlık haline getirmiş olan büyük devletler, uluslararası alanda bir dünya kardeşliği ya da sıcak dostluk ve dayanışma ilişkilerini geliştirmeye çaba sarf eden diğer ülkelere karşı, anlayışsız bir yaklaşım çerçevesinde davrandıkları sürece yeni bir uluslararası dayanışma paktının oluşturulabilmesi mümkün değildir. Geçen asırda Türkiye’ye silahlarını kullandırmayanların bugünün dünyasında da benzeri bir yaklaşım içinde Türkiye gibi ülkelere yönelen müdahaleler ile geçmişten gelen olumsuz yaklaşımlarına devam ettikleri görülmektedir. Güç ve üstünlük alışkanlıklarını bugün de sürdürmeye çalışan emperyalistlerin böylesine vurdum duymaz çıkış ve davranışlarına karşı, gene Türkiye’den yükselen itiraz gibi yepyeni bir antiemperyalist çıkışa bugün de gerek olduğu görülmektedir.

Türkiye’yi sömürerek bir yarı sömürge düzeyine getirenler, Türkiye’yi Avrupa Birliği üyeliği ile oyalayanlar ,küreselleşme görünümünde Türkiye’yi sömürgeleştirenler, sosyalist bloka karşı sınır karakolu olarak kullananlara, Büyük Orta Doğu projesi doğrultusunda Türkiye’yi savaşlara sürükleyerek bir cephe ülkesi konumuna düşürenlere, Büyük İsrail Projesi doğrultusunda Türkiye’yi Hırıstıyan batı ülkelerine karşı İslam ülkelerinin taşeronu konumuna getirenlere ve Atatürk’ün ülkesini her türlü haksızlığa ve adaletsizliğe düşürenlere karşı, Türk ulusunun ayağa kalkarak gene eskisi gibi kendisini yok etmek isteyen emperyalizme karşı çıkması gerekmektedir. Türkiye’nin karşı karşıya bırakıldığı emperyal blokun haksız müdahalelerine karşı, ulus devletin haklarını savunacak bir karşı çıkışa eskisinden çok daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır. Eski dünya düzeninin ortadan kaldırıldığı ve yeni bir düzen arayışları ile merkezi bölgeye gelerek Türkiye ile birlikte komşu ülkeleri de tehdit eden bugünün saldırılarına karşı, yeni bir dünyanın kurulabileceğini söyleyebilecek bir antiemperyalist karşı çıkış, bugünün koşullarında eskisinden daha güçlü bir çizgide dile getirilmek durumundadır. Bir gün Türk ulusunun içinden Atatürk gibi bir cengaverin öne çıkarak, bütün bu haksızlıklara karşı direneceği anın pek de uzak olmadığı ve yakında geleceği, Türk ulusu ile birlikte bölgedeki komşu ülkelerin de beklentisi olarak öne çıkmaktadır. Emperyalizme karşı çıkarak ve direnerek bağımsız devlet kurmuş olan Türk ulusunun, tarihten gelen bu karakterini bugün de koruduğu ve gene antiemperyalist bir doğrultuda çıkışa, gelecekte de var olabilmek için yönelmesinin kaçınılmaz olduğu artık herkesin gördüğü bir durumdur. Batı blokunun çıkarları doğrultusunda İslam dünyasını yeniden düzenlemek ve bu doğrultuda sınır değişikliklerini gündeme getirerek Türkiye ile komşularını değişime zorlayan dış müdahalelere karşın, Türkiye ve komşularının ortak talebi olarak daha farklı bir yeni dünya düzeninin kuruluşunu gündeme getirmek, var olan ulus devletlerin çıkarlarının korunabilmesi açısından zorunlu görünmektedir.

Hrıstıyanlığın doğuya yönelmesini önlemek isteyenlerin Türkiye’den bir İslam devleti çıkartma girişimlerine, Yeni Bizans projesi doğrultusunda Hırıstıyan egemenliği doğrultusunda merkezi coğrafya da çok uluslu bir federasyon oluşturmak isteyenlere, Müslüman devletleri Hrıstıyan batıya karşı kontrol altına almak isteyen Siyonist Büyük İsrail projelerine, Atlantik emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’da bir Büyük Orta Doğu İmparatorluğu kurmak isteyenlere, eski Osmanlı hinterlandında İngiltere merkezli bir Yakın Doğu Konfederasyonu arayanlara ve Rusya’nın sıcak denizlere inerek bir Büyük Rus İmparatorluğu kurmayı hedefleyenlere karşı, Türkiye ve komşularının bir araya gelerek var olma hakları doğrultusunda kendilerini yok edecek bu tür projelere karşı çıkma haklarını dile getirerek savunmaları gerekmektedir . Yukarıda sayılarak dile getirilen bütün emperyalist projelerin, Türkiye ve bugünkü komşularını haritadan silerek ortadan kaldırmak istemelerine karşı, bölge ülkelerinde yaşayan halk topluluklarının bir araya gelerek kendilerini savunma doğrultusunda ortak hareket etmeleri kaçınılmaz bir biçimde gündeme gelmiştir. Osmanlı döneminde olduğu gibi merkezi ülke olarak Türkiye’nin bugün gelinen aşamada öne çıkması ve komşuları ile oluşturulacak bir dayanışma ittifakı doğrultusunda, emperyalizmin planlarına karşı çıkan bir alternatif planı günümüz koşullarında öne çıkarması gerekmektedir. Türkiye’yi dış tehditlere karşı korumayan, aksine batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda bölge ülkelerine karşı kullanmaya çalışan her türlü plan ve projeye, Türkiye’nin karşı çıkması ve bu çizgide dünyanın daha farklı bir biçimde kurulması gerektiğini dile getirmesi gerekmektedir. Mazlum ulusların ve doğu devletlerinin var olma haklarını koruyacak, bunlara dikkat ederek daha farklı bir çizgide yeni dünya düzenini alternatif yapıda kuracak bir evrensel insiyatife olan gereksinme, her geçen gün daha da artarken, batının bölgeye getirdiği bütün silahların toplanarak savaş alanı ilan edilen bu bölgeden çıkartılmaları gerekmektedir. Türkiye’ye batı silahlarını kullanamayacağını ihtar eden Atlantik emperyalizmine karşı, Türkiye’nin de kendi ülkesinde ve komşularının topraklarında batı silahlarının emperyal amaçlı olarak kullanamayacağını dile getirecek bir ulusal çizginin, anti emperyalist bir doğrultuda günümüz koşullarında açıkça söylenmesi ve bölge devletleriyle birlikte ortaklaşa savunulması zorunluluk göstermektedir. Türkiye’nin ikinci adamının yarım yüzyıl önce dile getirdiği karşı çıkışın hem haklılığı kesinlik kazanmış hem de bu doğrultuda yeni bir çıkışa merkezi bölge ülkelerinin gereksinmesi bulunduğu anlaşılmıştır. Emperyalizme karşı savaşarak kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, yeni bir antiemperyal dalgaya öncülük etmesi, sınırları değiştirileceği söylenen yirmi iki İslam ülkesinin de ortak bir savunmaya yönelmelerini sağlayacaktır.

Bölgedeki bütün İslam ülkelerinin sınırlarını toptan değiştirecek, bazılarını ortadan kaldıracak bazılarını ise dıştan destekli terör saldırıları ile parçalayacak girişimler ile doğuya doğru açılmakta olan batı emperyalizminin soğuk savaş sonrasında gündeme getirdiği yeni saldırılar otuz yılı aşkın bir süredir ısrarlı bir biçimde sürdürülerek büyük ve zengin ülkelerin istekleri doğrultusunda yeni bir merkezi coğrafya yaratılmaya çalışılmakta ama bir türlü de sonuç alınamamaktadır. Gelecek için ortada tek bir proje olmadığı için, İngiltere, Fransa, ABD, Almanya, Rusya ve İsrail’in birbirinden çok farklı yeni projelerinin olması yüzünden, saldırgan ülkeler ve güçler bir türlü anlaşamamakta ve işin içine devletlerin farklılığı ile birlikte din ve mezhep ayrılıkları da karıştırılmaktadır. Bu yüzden de bir türlü anlaşma sağlanamamaktadır. Her emperyal güç kendi çıkarları doğrultusunda farklı bir projeyi gündeme getirerek bölge ülkelerine dayattığı için, Orta Doğu’da hiçbir biçimde bir araya gelme ya da bu doğrultuda bir uzlaşmaya varmak mümkün olamamaktadır. Batılı ülkelerin kendi aralarında bir türlü ortak bir projede anlaşamamaları yüzünden, arayışlar devam etmekte ve bunlarda çekişmeler ya da çatışmalar olarak bölge ülkelerine yansımaktadır. Silah fabrikatörlerinin pazar alanı haline dönüştürülen bölge ülkelerinin toparlanarak bir araya gelmelerini önlemek üzere silah şirketleri paravan terör örgütleri kurdurarak, bölgedeki savaşları sonsuza kadar uzatmaya çalışmaktadırlar. Her emperyal devletin kendi çıkarları için kendi projelerinde ısrar etmeleri yüzünden, bölgedeki siyasal gelişmeler tek bir yönde uzlaşmaya doğru gitmemekte, bölge devletlerinin birbirlerinin politikalarını izleyerek, birbirlerine karşıt senaryolara yönelmeleri doğrultusunda karışıklıklar kaos ortamının yaratılmasına doğru gitmektedir. Küresel sermaye bu durumu gördüğü için kendisinin finanse ettiği medya organları aracılığı ile, şimdiden kaos ortamı oluşturulması doğrultusunda, her türlü kışkırtma ve propogandayı bölge kamuoyunda öne çıkarmaya çalışmaktadır.

Soğuk savaş döneminin koşullarında oluşturulmaya çalışılan emperyal projelere daha sonraki aşamada öne çıkan küreselleşme döneminin koşullarında da devam edildiği için bugün gündeme gelen küreselleşme sonrası dönemde de ısrarlı bir biçimde devam edilmektedir. Bütün dünyaya egemen olacak senaryoların merkezi coğrafyaya yansıyan yanları sürekli olarak gündeme geldikçe, yeni yeni ihtilaf konuları öne çıkmakta ve bu yüzden de bir türlü geleceği oluşturacak yeni bir proje üzerinde taraflar bir türlü anlaşamamaktadırlar. Osmanlı hinterlandında oluşturulacak bölgesel siyasal yapılanmalar doğrultusunda, İngiltere İstanbul’u, İsrail Kudüs’ü, ABD ise Bağdat’ı yeni merkez yapmaya çalışırken her üç şehir karşı karşıya gelmekte, bu yüzden tek bir merkez konusunda bile anlaşamayan Atlantik emperyalistleri, kendi aralarındaki çekişmelere devam etmektedirler. Hal böyle olunca, masa üzerindeki tartışmalar bölge ülkelerine çekişmeler ve çatışmalar olarak yansımakta ve bu yüzden de bir türlü merkezi coğrafyanın geleceğini belirleyecek bir uzlaşmaya varılamamaktadır. Başkentlerde anlaşmaya varamayanlar, daha sonra sınırların yeniden çizilmesinde hiç anlaşamayarak birbirlerine düşmekte, emperyalist güçlerin yeni yaratmak istediği eyalet ya da şehir devletleri konusunda birbirlerine düşmektedirler. Karadeniz-Akdeniz, Balkanlar ve Kafkaslar dörtgeninde var olan Osmanlı hinterlandında bütün emperyal güçler kendi çıkarları doğrultusunda at koşturmak istemekteler ve bu nedenle de terör ve savaşlar ile yaratılmak istenen yeni devletçikler her zaman için başlıca tartışma konusu olmaktadır. Osmanlı yönetimi geri çekilirken, Fas, Tunus ve Cezayir gibi kentlerden göstermelik şehir devletleri yaratanlar ile bugünün koşullarında yeni eyalet ve şehir devletleri yaratmak isteyenler bölge devletlerinin harita üzerindeki sınırlarının yeniden çizilmesi konusunda bir türlü anlaşmaya varamamaktadırlar. Anlaşmazlık uzadıkça bu kez işin içinde doğu bölgesinin büyük devletleri de girerek ve bölgedeki çoklu dengeler yapılanmasının genişlemesine katkı sağlayarak tam bir anlaşmazlık ortamı yaratmaktadırlar.

Büyük güçlerin geleceğe dönük projeleri arasında birlik sağlanamayınca, anlaşmazlıklar devam edip gitmekte ve devletler arasındaki tartışmalar giderek ayrı düşmelere ve farklı yönlere doğru gelişmelere yol açmaktadır. İşte bu aşamada taraflar birbirlerini yok edecek ya da birbirlerinin planlarını önleyecek bir yönde anlaşmazlıkları, bölge topraklarına taşıyarak kendi projeleri doğrultusunda olayları tırmandırmaya çaba göstermektedirler. Bu yüzden de birbirini izleyen büyük savaş senaryolarının üçüncü dünya savaşı senaryolarına kadar uzayıp gittiği görülmektedir. Bir büyük savaşın bütün bölge ülkelerini savaş meydanına dönüştürmesi ve bu doğrultuda bütün emperyal güçlerin savaş senaryolarının hazırlayıcıları olarak savaş alanında etkin olmaya çalışmaları, nasıl bir kaotik ortam ile karşı karşıya gelindiğini göstermektedir. Kendi çıkarlarından vazgeçmeyen ve dünyanın yönetimini başkalarına bırakmak istemeyen bugünün güçlüleri, egemenlik düzenlerini sürdürmek doğrultusunda sonuna kadar direnerek bir anlaşma ya da uzlaşma arayışı içine girmedikleri için, merkezi bölgedeki savaş hali sürüp gitmektedir. Bu durumu daha büyük savaş senaryolarına dönüştürmek isteyen Siyonist baskılar da bugünün koşullarında sürüp gitmektedir. Bölge üzerinde emperyalistlerin bu tür çekişmeleri karşısında, bölge ülkelerinin bir araya gelerek yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağını ortaya koymaları gerekmektedir. Türkiye’nin öncülüğünde bir araya gelecek eski Osmanlı ülkelerinin bir bölgesel ittifak kurarak, bölge dışı emperyal güçlerin Emperyalist planlarını devre dışı bırakarak, onlara yeni bir dünya düzeninin nasıl kurulacağını açıkça göstermeleri gerekmektedir. Türkiye’nin hem bölgenin merkezi devleti olarak başı çekmek hem de emperyalist olmayan bir yeni dünya düzeni planının içinde bir bölge devleti olarak yer alması gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar ayakta kalmasını sağlayacak bir antiemperyalist planın acilen öne çıkartılması hem bölge hem dünya barışı için zorunluluk göstermektedir.

“Yeni bir dünya düzeni kurulur ve Türkiye oradaki yerini alır” cümlesi yüz yıl önce bu topraklarda ortaya çıkan antiemperyalist direnişin devamı olarak gündeme gelmiştir. Böylesine bir karşı çıkışı yaratan bağımsızlıkçı hareket, daha sonra bağımsız bir cumhuriyet devleti kurarak geleceğe dönük bir biçimde kurumlaşmıştır. Bağımsızlığın kazanılmasından yarım yüzyıl sonra Türk başbakanının emperyalist baskılara karşı çıkan yeni bir dünya düzeninin kurulacağını dile getirmesi ve bu yeni oluşumda Türkiye’nin de yerini alacağını belirtmesi, büyük güçlere karşı orta boy bir devlet olarak gündeme gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin, diğer dünya devletleri ile dayanışma içinde ortak hareket edeceğinin dünya kamuoyuna yansıtılması olarak görülmesi gerekmektedir. Eşkıya’nın bu dünyaya hükümdar olamayacağını dile getiren Türk Atasözlerinin yer aldığı bir kültürün temsilcisi olarak Türk devletinin, antiemperyalist çizgide var olabilmesi ve sonsuza kadar yoluna devam edebilmesi Türk bağımsızlığının güvencesi olarak kendiliğinden gündeme gelmektedir. Bu yüzdende her türlü savaş çıkarma senaryosu iflas etmekte ve terör görünümlü ortalığı karıştırma hareketlerinin hemen hemen hepsi dünya halkları tarafından lanetlenmektedir. Ekonomik gelişmelerin hızlanması ile ekonomik alanlarda yeniden yapılanan dünya devleti gibi arayışların öne geçtiği yeni dönemde, devletlerin yetersiz kaldığı noktalarda küresel düzeyde etkin olan tekelci şirketler, piyasalara egemen olarak devlet yıkıcılığına soyunmaktadırlar. Silahlı savaş senaryolarının ya da terör saldırılarından istenen sonuçları elde edemeyen egemen güçler, bugün görüldüğü gibi küresel bir dünya devleti yaratma yönünde sırası geldiğinde biyolojik savaşlara da kalkışabilmektedirler. İşi bu kadar büyüten egemen güçlere karşı, mazlum uluslar ve ulus devletler bir araya gelerek, emperyalizme karşı daha adil, insancıl, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokrat bir dünya düzenini, var olan devletlerin bağımsızlığı ile kazanılmış haklarını dikkate alarak ortaya koymaları, dünyanın geleceğini güvence altına almak için zorunlu görünmektedir.

Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN