SAĞLIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Sağlıklı Yaşlanmanın İpuçları


ERCAN CANER : Sağlıklı Yaşlanmanın İpuçları

Hoş bir biçimde yaşlanmanın sırrı, yeni insanlar tanıma ve yeni şeyler görme coşkusunu asla kaybetmemektir. Jackson Brown

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 29 Haziran 2020

Hoş bir biçimde yaşlanmanın sırrı, yeni insanlar tanıma ve yeni şeyler görme coşkusunu asla kaybetmemektir. Jackson Brown

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 29 Haziran 2020

Sağlıklı Yaşlanma

Yaşlanmak kaçınılmaz olarak hepimizin başına gelecek bir olgudur. Herkes yaşlandıkça da sağlık durumunu ve görünümünü ve zindeliğini muhafaza etmek ister. Akıllıca yaşlanmanın ve hayatın kalanını dolu dolu yaşamanın ilk kuralı eğitim ve en sağlıklı yaşlanma stratejilerini öğrenmektir. Bu makalede sağlıklı yaşlanmayla ilgili birkaç ipucu bulacaksınız.

Öncelikler alnınızda derin kırışıklıklar olmasını istemiyorsanız somurtmayı ve kaşlarınızı çatmayı hemen bırakmalısınız. İstem dışı yapıyorsanız bu alışkanlıktan kurtulmayı deneyin ve her yaptığınızda kendinize bir çimdik atın. Zamanla bu hiç hoş olmayan alışkanlıktan kolaylıkla kurtulduğunuzu göreceksiniz.

Kendinize nasıl davranılmasını istiyorsanız başkalarına öyle davranın altın kuralını hiç aklınızdan çıkarmayın ve bunu bir yaşam biçimi haline getirin. Birçok insan yaşlıların kaba ve huysuz olduklarını düşünseler de sizin böyle olmanıza gerek yok. Başkalarına karşı saygılı ve nazik olun ki onlar da size aynı saygı ve nezaketi göstersinler.

Yaşlandıkça, bir şeyi yerden almak için eğilmek veya marketten aldıklarınızı arabanıza yerleştirmek gibi her gün yaptığımız rutin faaliyetler size acı vermeye başlayabilir. Kireçlenme, eklem ağrıları ve yaşlanmanın diğer doğal etkileri hayatı gerçekten zor hale getirebilir. Yaşlandığınızı kabul edin ve yaparken zorlandığınız günlük faaliyetlerde yardım istemekten asla çekinmeyin

Yaşlılık ve Sigara

Yaşlanmayı yavaşlatmak maksadıyla sigarayı bırakmak için asla çok geç değildir. Sigara içmek akciğer kanseri ve anfizem riskini yükseltmesinin yanı sıra diğer kanser türlerine yakalanmanıza, kalp hastalıklarına ve diğer hastalıklara karşı daha direncinizin de azalmasına neden olur. Sigara içmenin derinize çok olumsuz etkileri de vardır. Sigarayı bırakarak yaşlanma sürecini daha rahat geçirebilir ve yaşam sürenizi uzatabilirsiniz.

Kaynak: Health Magazine

Egzersiz

Yaşlanma sürecini yavaşlatmak maksadıyla her gün biraz aerobik yapın ve ara sıra da hafif ağırlık kaldırma egzersizleri yapın. Sayısız bilimsel araştırma, egzersizin kasların dayanıklılığını, yaşama gücünü, kemik yoğunluğunu ve dengeyi artırdığını ortaya koymuştur. Yaşlandıkça kötüleşen bu durumları egzersiz yaparak geciktirebilir ve 80’li yaşlar ve ötesini görebilirsiniz.

Eskisi gibi genç olmasanız da kendinize hâlâ yeni hedefler belirleyebilir ve bunları gerçekleştirmek için çalışabilirsiniz. Hayat sürekli değişen bir yolculuktur ve asla sıkıcı bir hale getirilmemelidir. Kendiniz için hedefler belirlemek sizi motive edecek ve bu hedeflere ulaşmak için çabalamanız sizi aktif tutacaktır. Bu hedeflere ulaştığınızda duyacağınız gurur ise her şeyden büyük olacaktır.

Dengeli Beslenme

Dengeli beslendiğinizden emin olun. Akıllıca yaşlanmak istiyorsanız vücudunuzun ihtiyaç duyduğu bütün mineral ve vitaminleri almak zorundasınız. Dengeli beslenme akıllı ve sağlıklı bir yaşlanma için bedeninizin ihtiyaç duyduğu bütün vitamin ve mineralleri almanızı sağlayacaktır.

Uyku

Yaygın inanışın aksine yaşlı insanlar da gençler kadar, yani günde en az 7-8 saat uykuya ihtiyaç duyarlar. Eğer her gece en az 7-8 saat uyuyor ve gün boyu kendinizi hâlâ uykusuz hissediyorsanız, uyku apnesi rahatsızlığınız olabileceğinden doktorunuza danışmakta fayda vardır. Uyku apnesi rahatsızlığından etkilenen insanlar uyku esnasında defalarca nefes almayı duraklatırlar. Eğer tedavi edilmez ise bu rahatsızlık kalp krizi ve diğer hastalık risklerini artıracaktır.

Kaynak: HelpGuide

Gece uyku sürenizi azamiye çıkarmayı deneyin. Uyuduğunuzda bedeniniz yeniden şarj olabilir ve günlük faaliyetler esnasında kaybettiğiniz besinleri yeniden depolayabilir. Bütün bunlara ilave olarak iyi bir uyku sonrasında kendinizi çok daha enerjik hissedecek ve stresten uzak olacaksınız. Her gece en az 6-8 saat uyumak size bütün bu avantajları sağlayacaktır.

Sükûnet

Telaşlı anlar bizi anlamsız, gereksiz ve sürekli aynı faaliyetlere zorlar. Buna karşı koyun. Yaşlandığınızda değerli zamanlarınızın kontrolü daima sizde olsun. Gerçekten derin anlam içeren bir kitap okuyun. İhtiyacı olan insanları bulun ve onlara yardım edin. Çalışırken görme fırsatı yakalayamadığınız bir dostunuzu, arkadaşınızı veya akrabanızı bulun ve birbirinizi karşılıklı olarak takdir etme ve anlayışın verdiği hazdan ve mutluluktan faydalanın.

Bir vasiyetname hazırlamaya başlayın. Ölüm insanların konuşmaktan hoşlanmadığı bir konudur. Kendinizi hazır hissettiğinizde vasiyetnamenizi hazırlama başlayın. Böylelikle siz bu dünyadan göç ettikten sonra geride kalan yakınlarınız işlerin nasıl halledilmesini istediğinizi bilecektir. Geride bıraktığınız vasiyetname, siz öldükten sonra aile kavgaları ve anlaşmazlıkların da önüne geçecektir.

Güneş

Yaşlandıkça güneşten uzak durmayı sakın unutmayın. Güneşte kalacaksanız mutlaka koruyucu güneş kremleri kullanın. Böylelikle yaşlılık lekeleriniz küçük kalacak, büyümeyecek ve çoğalmayacaktır. Kış aylarında dahi güneşten korunmak için gerekli tedbirleri alın ki cildiniz genç görünümünü muhafaza edebilsin ve yaşlılık lekeleri ortadan kaybolabilsin.

Kaynak: LIVE YOUNG

Siz yaşlanırken sizinle ilgilenebilecek aileniz ve dostlarınıza her zaman yakın olun, unutmayın ki sizi gerçekten seven ve zor anlarınızda yardım edecek olanlar aileniz ve yakın dostlarınızdır. Bu tür ilişkilerinizi yeşertin ve besleyin ki yaşlandıkça birbirinize çok daha yakın olabilesiniz.

Yaşlılık ve Alkol

Alkol denge problemlerine ve düşmenize neden olabilir. Düşme sonucunda ise kalça, kol kemikleri kırılabilir veya başka sakatlıklar meydana gelebilir. Yaşlı insanların kemikleri gençlere nazaran daha ince olduğundan çok daha kolaylıkla kırılabilir. Yapılan araştırmalar alkol kullanan yaşlı insanlarda kalça kemiği kırıklarının daha fazla görüldüğünü ortaya çıkarmıştır. Unutmayın gençliğinizdeki alkol alma alışkanlıklarınızı sürdürüyor olabilirsiniz, fakat vücudunuzun alkol ile başa çıkması ve onu tolere etmesi yaşlandıkça değişim gösterir.

Uzun süre ve aşırı alkol almak uzun vadede bazı kanser türlerine neden olabilir, karaciğerlere zarar verir, bağışıklık sistem bozukluklarına neden olur ve beyne hasar verir. Alkol ayrıca; şeker hastalığı, yüksek kan basıncı, kalp krizi, ülser, hafıza kaybı gibi rahatsızlıkların daha da kötüleşmesine neden olur.

Alkol, insanlarda doktorların teşhis koymakta zorlanabileceği bazı tıbbi problemlere neden olur. Örneğin alkol, kalpte ve damarlarda değişikliklere neden olur ve bu değişiklikler bir kalp krizinin uyarı işareti olabilecek acıyı dindirirler. Alkol; intihar olaylarının yüzde otuzuna, kaza ve yanıkların yüzde kırkına, boğulma ve cinayetlerin yüzde ellisine ve düşmelerin yüzde altmışına neden olan bir faktördür.

Kaynak: DIAGEO

Alkollü araç kullanan yaşlılar gençlere nazaran çok daha yüksek trafik kazası riski taşımaktadırlar. Alkol reaksiyon ve koordinasyonu yavaşlatır ve göz hareketleri ve bilgi prosesini olumsuz etkiler. Alkol kullanılmasa dahi 55 yaş sonrası kaza yapma riski yükselir.

Tıbbi Testler

Yaşlandığımızda ve belli yaşlara ulaştığımızda bazı tıbbi testlerin yaptırılması tavsiye edilmektedir. Bu testleri mümkün olan en kısa zamanda yaptırmak çok önemlidir. Mamografi ve kolonoskopi gibi testleri yaptırmak çok can sıkıcı ve hatta rahatsız edici olabilir, fakat bu testler hayat kurtarabilir ve tehlikeli bir hastalığın erken safhalarda teşhis edilmesini sağlayarak hayatta kalma şansınızı artırabilirler.

Doktorunuza kullandığınız ilaçları söyleyin. Kullandığınız reçeteli ve reçetesiz ilaçların, takviyelerin, vitaminlerin ve şifalı otların aldığınız dozaj dâhil bir listesini yapın ve doktorunuza verin. Bunların uygun olup olmadığına ve hangilerini, hangi dozajda kullanacağınıza doktorunuz karar vermelidir. Yaşlandıkça kullandığınız ilaçların yan etkileri çok daha fazla olacaktır. Hangi ilaçları, şifalı bitkileri, takviyeleri ve vitaminleri kullanacağınız konusunda mutlaka doktorunuza danışmanız gerekmektedir.

Alzheimer

Kaynak: İstanbul Beyin Hastanesi

Özellikle hafıza kaybı yaşıyorsanız, mutlaka bir Alzheimer hastalığı kontrolü yaptırmalısınız. Yaşlandıkça belirli bir oranda hafıza kaybı ve unutkanlık normaldir, fakat ailenizin geçmişinde demans (bunama) hastalığı geçirenler varsa ve hafıza kaybı yaşıyorsanız mutlaka bir kontrolden geçmelisiniz. Bu hastalığın seyrini yavaşlatmak için ilaçlar mevcuttur, fakat önce bu rahatsızlığın sizde olup olmadığı belirlenmelidir.

Varis Problemi

Bedeninizin çeşitli yerlerinde göze hoş görünmeyen varisler görmeye mi başladınız? Bunun için oldukça basit ve basit olduğu kadar da hızlı bir çözüm bulunmaktadır. Bol bol hareket edin, bir saatten fazla oturmayın veya ayakta kalmayın. Düzenli egzersiz, fazla kiloların verilmesi, dar elbiseler giymemek de varis oluşumunu engelleyecek ve/veya geciktirecektir.

Yaşınız aslında sadece bir rakamdan ibarettir. Yukarıda sıralanan ipuçlarını uyguladığınızda yaşlanmayı kontrol altına alabilir ve daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürdürebilirsiniz. Devamlı aktif olun ve kendinize dikkat edin ki yaşlılık günlerinizde eski güzel günleri hatırlayacak bol bol zamanınız olabilsin.

GÜNDEM ANALİZİ /// Ceyhun BALCI /// MUSTAFA NECATİ : ARKASINDAN AĞLANAN ADAM


Ceyhun BALCI /// MUSTAFA NECATİ : ARKASINDAN AĞLANAN ADAM

Peşine düşülen, uğraşılan konulara bakınca içinizin ferahlaması bile beklenebilir. 1500 yıllı Ayasofya camileştiriliyor. Daha doğrusu anıtsal tanık Ayasofya üzerinden bilek güreşi yapılıyor.

Son sorun Mustafa Necati’nin adını evinden silmek! Yerine güncel iktidarın meşrebinden birinin adını yazdırmak.

Aslında her iki durum da Türkiye’nin kapısındaki çok ciddi ve önemli sorunları gündemden düşürme amaçlı.

Tarihten birer birer silinmek istenen değerlerimizi ne kadar tanıdığımız da kuşkulu!

Mustafa Necati, Tarancı’nın deyişiyle dante gibi ortasındayken ömrünün geçti gitti bu dünyadan!

Adamakıllı tanındığında ne denli erken bir ölüm olduğu daha iyi anlaşılır!

Mustafa Necati 1894 doğumlu!

Yaşamı işgale dek İzmir’de geçmiş. Milli Mücadele’yle birlikte Anadolu’nun yolunu tutanlardan.

Milli Mücadele’de silah tutan eli Cumhuriyet kurulunca kaleme sarılmış!

Mustafa Kemal’in en güvendiği kişilerden. Buna karşılık adını duyurmak derdi içinde olmamış.

Cumhuriyet’le birlikte önce Mübadele ve İskân Bakanı olmuş. O karmaşık sorunu çözüme kavuşturduktan sonra Adalet Bakanlığı!

Son durağı Milli Eğitim Bakanlığı olmuş! Yeni harflere geçiş döneminin bakanı olma onuruna erişmiş. Millet Mektepleri’nin mimarı olmuş!

Yaşamının sonu ve dolayısı ile acıklı öyküsünün de başlangıcıdır bu kutlu uygulama!

1929 yılının ilk gününde açılacak olan Millet Mektepleri törenlerini göremez. Durma ve duraksama bilmeyen bedeni günümüzde ölüme yol açması şaşılacak bir gerekçe olan apandisite yenilir. Bu nedenle de Mustafa Necati bir soyadından bile yoksun kalır.

Buna karşılık 3 devrim yasası olarak bilinen Hilafetin kaldırılması-Şeriye ve Evkaf vekaletinin varlığına son verilmesi-öğretimde birliğin sağlanması yasalarını bırakır ardında!

Unutmadan eklemeli!

Cumhuriyet kurulmadan önce İzmir’de yapılan İktisat Kongresi’nin de düzenleyicileri arasındadır.

Soğuk bir Ankara gününde Cebeci Asri Mezarlığı’nda sonsuz uykusuna yatarken Çankaya’da Atatürk Cumhuriyet’in Çoban Yıldızı için gözyaşlarını tutamamıştır.

İşte böylesi bir insanın anısı incitildi adı evinden silinerek!

Mustafa Necati’nin adı Ankara’daki anıevindensilinirken, Türkiye’nin başındakilerin meşreplerine uygun ama adını anmaya dilimin varmadığı birinin adı yazıldı. Bin odalı saray yaptırmaya muktedir olanlar kendi değer verdiklerine bir anıevi yaptıramaz mıydı? Kuşkusuz olasıydı. Ama, asıl amaç Cumhuriyet’i kuranlara ve devrimleri yapanlara vurmak olduğu için bu yolun seçilmiş olması şaşırtıcı olmadı!

Her şeye karşın bunu yapanların hakkını vermek gerek!

Cumhuriyet’i kurmakla kalmayan ve köklü devrim yasalarının altında imzası bulunan Mustafa Necati adını evinden silenleriçin doğru hedeftir!

Azim ve Karar, 25.06.2020

GÜNDEM ANALİZİ /// Mahiye Morgül : RİZELİ KUVVACI TORUNLARINI BEKLEYEN GÖREV


Mahiye Morgül : RİZELİ KUVVACI TORUNLARINI BEKLEYEN GÖREV

Rizeli Yazar Mahiye Morgül

Tarihçi Yazar İbrahim Balcı tarafından hazırlanan listeyi temel alarak 274 kuvvacı dedemizin mahalle ve köy tasnifini yaptık. Mahallesini tespit edemediğimiz 23 kahramanımız kaldı.

Gerçekte ise çok daha fazla milisin (800 milis) Haldoz (Portakallık) sahilindeki taka limanından takalara binip cepheye gitmiş olduğu kaynaklara girmiş bir bilgidir. Hatta mahallenin yaşlıları tarafından bir grup milisin bir gece İpsiz Recep Emice’nin komşularında misafir kaldıkları anlatılır.

Bu listeyi düzenlerken, başta İbrahim Balcı ağabeyimizden destek aldım, büyük emek ona aittir. Gece gündüz telefonunu bize açık tuttu, kendisine özel olarak teşekkür ediyorum.

Kahramanlarımızı Mahalle ve Köylerine göre listeleme fikri ve daha sonra bu listeleri afiş olarak her mahalle muhtarlığına hediye etme fikri bana (M.Morgül) aittir. Ekleme ve düzeltme yapmak üzere listeler bir süre askıda kalacaktır.

Mahalle ve köy tespitinde emeği geçen değerli Kenan Yanbeyoğlu (80) ağabeyime, değerli Faik Bakoğlu, İslam Yıldırım, Yakup Özkan dostlarıma ve canlı kaynak olarak kendi kuvvacı dedeleri hakkında bilgi veren değerli komşu ve arkadaşlarıma, İbrahim Çolak (74), Nezafet Çekmiş (95), Vasfiye Topçu (93), Cemil Aloğlu (85), Adnan Tiryaki (65), Reşat Demirci (72), Hafize Turna Günaydın (65), Yusuf Agun Günaydın (70), Orhan Naci Ak, Ahmet Tuzcu ve Melih Topçu’ya teşekkür ediyorum.

Canlı kaynaklardan aldığım bilgileri listeye eklemeye devam edeceğim. Ancak kuvvacı töresine saygımızdan bazı öğrendiklerimizi biz de yazmayacağız. Örneğin İngilizlerin meşhur intikamcı özellikleri nedeniyle isimleri sır gibi saklanan bazı kahraman denizcilerimizi biz de vermeyeceğiz. Bu nedenle Malta’dan 18 tutsağı denizaltıyla kaçıran Karadenizli kaptanın adı bu listede yoktur. Bir kaynak kişi mesela, büyük dedesinin Napoli’den İstanbul’a yürüyerek geldiğini anlatmıştır, “Haliçte otelde ölü bulundu” der ve anlarsın Malta’dan kutlu yolcularını alıp Napoli limanına demirleyen gemidendir. Noktayı koyarsın.

İntikamcı İngilizlere karşı bu isimler bir milli sır olarak bugüne kadar saklanmıştır. O kahraman denizci dedelerimiz, doğmamış torunlarını İngiliz hışmından korumak için sırlarıyla birlikte hakka yürüdüler.

Bir örnek daha vereyim. Malta sürgünü dedem Aka Gündüz, 1932 de Milliyet gazetesine Malta’dan kaçırılışı anlatırken en sonunda gazetecinin esirleri “kaçıran” denizcilerin kim olduklarını sormasına karşılık; “Benim de öbür tarafa götüreceğim bir sırrım olsun” demiştir.

Sırlarıyla gidenlere selâm olsun! Burayı okurken “Kaçıran” denizcilere dualarımızı gönderiyoruz.

Biliyoruz ki İngilizler işgalde, Malta ve Karasu yenilgilerine sansür uyguladılar, yıllar sonra dahi yetiştirdikleri muhipleri eliyle düzmece davalar açtırarak intikam peşinde koştular. Kuyruk acılarını hiç unutmazlar. Örneğin, yetiştirdikleri İngiliz Muhipleri eliyle 2009’da açılmış düzmece bir davada “150 yıllık Ergenekoncuların davasıdır” dediler, denizci subaylarımıza kumpas kurdular, başlarına “Balyoz” indirdiler. Bu bir intikam mahkemesiydi. Tıpkı İzmir 1926 kumpası gibi. O davada 1908 devrimini, yani 2.Meşrutiyeti yapan İttihatçı kadroları yargıladılar. Atatürk’e sözde suikast girişimiydi dava konusu. Bu bir dedikodudan ibaret iken, yargıç, İttihat ve Terakkinin 2.Meşrutiyet 1908 devrimini nasıl yaptıklarını, işgal altında İstanbul’da İngiliz karakollarını nasıl bastıklarını sorguladı. Böyle bir intikam davası İngiliz parmağı olmadan yapılamazdı.

100 yıl önce, geldikleri gibi gidenler bugün tefeci borsalarıyla yine borç vererek geliyorlar; mahallemizde Kuvayi Milliye anısına sit alanı olarak ilan edilmesini beklediğimiz sahilimizde kendilerine turistik hastane yapmayı planlıyorlar. Oysa Hz.Muhammed peygamberimiz bile Veda Hutbesi adıyla çevrilen vasiyetinde “Dışarıdan borç almayın, alırsanız borç kölesi olursunuz” demiştir.

Bizler, Rizeli kuvvacıların torunları, Rize valilik makamına dilekçeler vererek; dedelerimizin İngiliz işgalcilerine karşı silahlarını kuşanıp takalara bindikleri bu sahilimizde İngiliz tefecilerini yeniden görmek istemiyoruz.

Sahilimizde yapılması tasarlanan şehir hastanesi girişimlerinin durdurulmasını ve bu sahilin sit alanı ilan edilmesini talep etmeliyiz.

Biz, İngilizlerin ne kadar kindar olduğunu babalarımızdan dedelerimizden dinleyerek büyüdük. İşgal altında İngiliz karakollarından silah kaçıran ve yine İngiliz işgali altındaki Kocali Karasu’da Türklere yaşatılan mezalimi (soykırımı) “evliya” gibi koşup durduran kahraman dedelerimizin ruhunu incitecek bir girişimi kabul etmiyoruz.

Maske değiştirerek gelmeye hazırlanan İngiliz işgaline hayır diyoruz!

Onların kuvvacı dedelerimize besledikleri kin o kadar eskidir ki, buraya gelirlerse başımıza yeni ne çoraplar öreceklerini düşünmek gerekiyor.

Biz Rizeliler, yukarıda saygıyla andığımız ulu dedelerin torunları olarak, açıkladığımız tarihsel nedenlerle ve ayrıca hastaları gayrı sıhhi nemli ortama maruz bırakacağı için sahilde şehir hastanesi yapımına evet demiyoruz.

Eli kalem tutan her Rizeli, “Endişe duyduğumuz sakıncaları nedeniyle sahilde şehir hastanesi projesinin durdurulması için gereğini arz ederim” diyen bir dilekçeyi tez elden valilik makamına göndermelidir.

Kırklartepeli kaynak kişimiz Yasin Yazıcı diyor ki:“Karasu gazilerinden dedem Kakuli Huseyin’in savaşta kullandığı tüfeği halen Kırklartepe (Salarha- Kandava) köyünde evimizin duvarında dedemin hatırası olarak duruyor. Bizim köye eskiden yabancılar gelirdi, Ayane dağına çıkmak için yol sorardı, yolu göstermemiz için bize para verirdi.”

RİZELİLERE TARİHSEL NOTLAR

Şehrimizin tarihsel bir özelliği daha vardır.

M.Ö. 540 yılında ASKAROZ (Bahriye Körfezi) limanında büyük donanma kurarak Atina seferi yapan Serhaz /Çerkez/Kserkses (1.Darius’un oğlu) ile annesi AY ANA Artemis burada sefere hazırlandılar. Töreye göre Kırklar Kaleleri kadın orduların yeridir. Rize’de iki tane Kırklar Tepe vardır; Ayane yakınlarındaki Kırklar Tepe, bir de İspir Yolunda Kırklar Tepe. İspir yolundakinde söylenceye göre 40 mezar vardır.

Kadın ordusu kurarak oğluyla beraber sefere katılan anne Artemis adına Ayane Dağında bir kaya mezar ve üzerinde tepe şeklinde höyük olduğunu kuvvetle tahmin ediyorum. Rize’ye sivri bir tepeden bakan AYANE dağı orasıdır, diğer Ayane dağı hilal şeklinde olduğu için ona da AY ANA denilmektedir. Bir kaya mezar da SİRAHOZ’dadır, ki buradan zaman zaman altın heykeller çıktığı, yüz yıl kadar önce ise kayadan altın tabut düştüğü anlatılır. Asıl kaya mezar höyüğün aşağı kısmındadır, oraya erişim olanaksızdır. Bu kaya mezar Serhaz’ın değil babası olan Akmenid imparatoru 1.Darius’un olmalıdır, çünkü Serhaz’ın anıt mezarı İran Persepolis’te olup 200 yıl sonra İskender tarafından Atina seferinin intikamını almak için yakılmıştır.

Rize Sirahoz tepesi ve Hamzabey köy arsaları bugün İslampaşalı Yanbeyoğullarından satın alınmış arazi olarak görünmektedir. Yanbey ile Ayan Beyi sesdeştir. Bu arazilerin eskiden bahriye askeri yetiştirme ve donanma kurma görevi olan Ayan beyliğine ait olduğu kuvvetle muhtemeldir. Yakın zamana kadar bu bölgenin aynı işlevselliğine devam ettiğini düşünebiliriz; Kaptanı Derya Ateş Mehmet Paşa, Venedik korsanlarını ve Haçlı donanmasını perişan eden İslam Paşa buradan yetişmiştir. Ve son olarak 100 yıl önce son haçlı seferinde düşmanı denize döken Rizeli kuvvacı milislerimiz

Pers kraliçesi Artemis’in eşi 1.DARİUS, eşinden sıfat alarak AYANA BEYİ adıyla Sirahoz ve çevresine isim vermiş olmalıdır. Sirahoz’daki kaya mezarda yatan baba Darius (Toros/Boğa) Oğuzoğlu’dur, ki halen daha kaya mezarın denize bakan yamacının adı OKSOĞUN BAYIRI’dır. Oğlu Serhaz’ın sıfatı KOÇARİ idi ve Şiraz’da bugün Kaçar Türkleri aynen Rize’deki gibi Oy Nani Koçari türküsü ile tulum çalarak oynamaktadırlar.

Kısaca, Rize kaç binyıllık denizci yetiştirme yeridir, bu genlerimize işlemiş özelliğimizi İstiklal Harbine gönüllü koşan denizcilerimizden de anlıyoruz. Osmanlıda 1570 Kıbrıs seferinde Venedik haçlı ittifakını yenen İslam Bahriye Ordusunun paşasının sıfatı İslampaşa mahallemizde ve camimizde (2.Selim dönemi) durmaktadır. Keza 1863’de Kaptanı Derya Ateş Mehmet Paşa da bu mahalleden çıkmıştır. Diyebiliriz ki burası, tarih boyunca Venedik tacirlerine kuyruk acısı yaşatan denizci kahramanların yeridir.

Bu tepeler, Sirahoz ve Ayane Tepeleri ve bu sahil, bir an önce sit alanı ilan edilmeli, çevresine ziyaretçiler için büyükçe tarih levhaları asılmalıdır. Burada altın hazinesinden çok daha değerli olan bir mühür vardır, Mihri Mah (Mitra’nın Ay Yıldızlı Mührü) ve toprağı süren çiftçi resmi. Bu semboller yüz yıl önce görülen altın tabutun sembolleridir. İskender Gordion’da (MÖ.322) bu semboldeki çift süren öküz/boğa/(Taurus) heykelinin düğümünü kılıcıyla kesmişti! İkisi de buğdayın üretimini kutsayan binlerce yıllık kültür ve inanç sembolümüzdür.

Cumhuriyetimizin ilk kâğıt paralarında da aynı mühür vardı. Bu mühürler, onca yüzyıl süreklilik göstererek bugüne kadar geldi. Öküz, buğday, ay ve yıldız bizim birkaç bin yıllık tapu mührümüzdür. Rize’de köy evlerinin ana kapısında boğa/öküz (okhus) boynuzu çakılıdır.

Rize’deki bu kaya mezarlar, Sirahoz ve Ayane höyüklerindeki kaya mezarlar, Türk ve Pers ortak tarihimiz demek olan Akmenid imparatorluğunu yöneten Oğuzoğulları hanedanına aittir, bizim atalarımızdan bize en görkemli mirastır. Bunlar vatanımızın tapu mühürleridir. Onun için bu kaya mezarlar her şeyden daha değerlidir.

PARAMIZDA OĞUZLU SEMBOLLERİ

Cumhuriyetimizin ilk yıllarında 1 Lira ve 5 lira: Çift süren boğa ve kurt!

100 yıl sonra bugün, 2005’de KURUŞ’tan BUĞDAY kaldırıldı.

Osmanlı parasında / Gümüş 25 Kuruş-1935 / 25 Kuruş 1955 /25 kuruş 1967

Sultan Reşat’ın parasında tıpkı Başoğuzlu parasındaki gibi dairesel yıldızlar görüyoruz. Arpa ve buğdaylı Kuruş binlerce yıl sonra 2005’de sona erdi, 2005’den itibaren BUĞDAYSIZ PARA dönemine girdik:

Antik Tarihte HİLAL ve BUĞDAYLI SASANİ ve AKMENİD paramız vardı. SASANİ İmp.Türkmeneli kraliçesi LEYLA ZEYNEP Sultan’ın (MS.270) parasında buğday ve hilal var:

SAMSUN-GOD (Oğuz) YÖRESİ PARASINDA DİŞİ KURT ASENA/Athena, MÖ.540 Ana Kraliçe Artemis’in sembolüdür.

BÜYÜK OĞUZ BEYİ Akmenid İmp. KURUŞ’UN TORUNU Serhaz’ın parasında çift öküz ve kurt başı bulunur. Bu semboller Gagavuz Yeri bayrağında da aynen vardır, çünkü onlar aynı dönemde merkezi Rize olan MİLET donanmasının denizcileri olarak orayı Roma zulmünden kurtarmaya gitmişlerdi.

MÖ.1.yy’da yine Büyük Kuruş’un soyundan Başoğuzlu VI.Mitridate’nin torunu Dorbey’in Parasında Ay Yıldız, 11 gezegen ve yazılarda OĞUZ adını okuyoruz:

BAZİLEUS ARİEROĞUZ EYZEBEYİSİ, FİLOPATOROS

Sondan başa okuyuşla: Oğuz Yeri Başoğuzlu Hanedanından Oğuz Beyi.

MÖ.5.yy’da Samsun/Amizos GOD YÖRESİ sikkesinde Oğuzoğulları Kralı Serhaz’ın başında Kurt/Beru şapkası ve annesi AyAna Artemis’in elinde şaman defi ve sırtında hayat ağacı hurmadalı görülmektedir. Onlar, Büyük Kuruş’un kızı ile torunudur.

Borç almayı “Faiz haramdır” diyerek yasaklayan ve bunu altın silindir üzerine yazarak borç köleliğini bitiren Büyük Oğuz Beyi AKMENİD İmparatorluğun Kurucusu Büyük KURUŞ’un adı bugün madeni paramızda 2.500 yıldan beri yaşamaktadır. Bu soy dünyaya bir de Peygamber hediye etmiştir; Hz.Muhammed Mustafa, o da aynı yoldan gitmiş, “Faiz haramdır, yabancıdan borç almayın, borç kölesi olmayın” diye vasiyet etmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk de aynı yoldan gitmiş, dışarıdan borç almadan bağımsız olunacağını göstermiş, milli ekonomisini kurmuş, aynı OĞUZLU sembollerini T.C. parasına koymuştur.

Atatürk’ün Askeri Lisede öğrenciyken yazdığı Oğuzoğulları adlı şiir bugün bize Atatürk’ün yukarıda anlattığımız tarihi, Akmenid imparatorlarına Oğuz (Ochus) Beyi denildiğini, çok daha fazlasıyla, çift süren öküz (Boğa/Toros) sembollerine kadar bildiğini gösteriyor.

OĞUZOĞULLARI

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır,

Tuna ezelden Türk diyarıdır.

Bilinen tarihler söylememiş bunu.

Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak,

Dinleyin sesini doğan tarihin;

Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak,

Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden.

Asya’nın ortasında OĞUZOĞULLARI,

Avrupa’nın Alplerinde Oğuz torunları.

Doğudan çıkan biz, batıdan yine biz,

Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz.

Hep insanlar kendilerini bilseler,

Bilinir o zaman, ki hep biliriz.

Türk sadece bir ulusun adı değil,

Türk, bütün adamların birliğidir.

Ey birbirine diş bileyen yığınlar,

Ey yığın yığın insan gafletleri!

Yırtılsın gözlerindeki gafletten perde

Dünya o zaman görecek

Hakikat nerde, hakikat nerde?

(Kaynak: Hacı Angı “Çocuk Gözüyle Atatürk” Ankara 25.Basım)

Azim ve Karar, 25.6.2020

TARİH /// Metin AYDOĞAN : 15 MAYIS 1919 İZMİR’DE DURUM NEYDİ ? HATIRLAYALIM !!!!!!


Metin AYDOĞAN : 15 MAYIS 1919 İZMİR

15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunan Ordusu, 9 Eylül 1922’ye dek, Anadolu’da kaldığı 3,5 yıl boyunca, Türk halkına sıradışı yoğunlukta sistemli bir şiddet uyguladı. Şiddetin düzeyini, Batılı yazarların aşağıdaki yazıda aktarılan yazılarında bulacaksınız. İzmir’de başlatılan silahlı şiddet, kendiliğinden ortaya çıkan anlık bir düşmanlık tepkisi değil; her yönüyle düşünülmüş, bir göç ettirme eylemiydi. Bu eylem, Anadolu’yu Antik Çağ’dan beri mülkünün bir parçası gören ve Alman Profesör K.Kruger’in “megalo manyak emeller” dediği, değişmez Grek anlayışının doğal sonucuydu. Megalo İdea, 3 bin yıl sonra, şimdi gerçekleşecek ve Batı Anadolu ele getirilecekti. Yunan Ordusu, yerli Rumlarla birlikte kuralsız bir terör dalgasını gittiği her yere yaydı. Saldırdı, soydu, ırza geçti; yaktı, yıktı ve öldürdü. Kendilerini, topraklarına geri dönen efendiler olarak görüyorlardı. Yaptıkları gizlendi ve unutturulmaya çalışıldı. Bunda da başarılı olundu. Bugünkü kuşak dedelerinin çektiği acıyı bilmiyor. Tam tersi, Rumlara ve Ermenilere soykırım yaptığı yaymacasıyla karşılaşıyor. Yunanistan, 19 Mayıs’ı “Soykırım Kurbanlarını Anma Günü” kabul ediyor. Ege adalarını işgal ediyor ve 1915’te padişahın yaptığı gibi görmezden geliniyor. 95 yıl sonra, İzmir’e Metropolit atanmasına izin veriliyor.

15 Mayıs 1919; İzmir

İngiltere’nin Akdeniz Donanması Başkomutanı ve İstanbul İşgal Gücü Yüksek Komiseri Sir Arthur Calthorpe (1864-1939), 14 Mayıs 1919 gecesi saat 23:00’de, İzmir’deki İngiliz Garnizon Komutanlığı’na bir telgraf buyruğu göndererek, Mondros Mütarekesi ve Paris Barış Konferansı kararları gereği, kentin Yunan askeri birliklerince işgal edileceğini bildirdi. Olası karışıklıkları önlemek için yardımcı olunmasını istedi. 15 Mayıs sabahı saat yedide; yani Calthorpe’un emrinden sekiz saat sonra Averoff ve Limnos adlı iki Yunan zırhlısı, peşlerinde birçok nakliye gemisiyle birlikte limana yanaştı ve Yunan birlikleri karaya çıkmaya başladı.

Önce, bir efzun (püsküllü bir takke ile kısa etek giyen, Yunan ordusunun seçkin birlikleri) alayıyla 40. ve 50. Piyade Alayları ve kimi deniz birlikleri karaya çıktı. Türk birliklerinin bildirime uyup kışlalarında kalıp kalmadığını denetledikten sonra, asıl birlikler saat 11:00’de Kordon’a yayıldı. İngiliz birlikleri posta ve telgraf binalarını işgal etti. Calthorp, basına bir açıklama yaparak, Müttefik güçlerin güvenliği sağlayacağını bildirdi.

İzmir’in Müslüman mahallelerinde derin bir sessizlik vardı. Ancak, Osmanlı yurttaşı yerli Rumlar; erkekleri silahlı, kadın ve çocukları ellerinde mavi-beyaz Yunan bayraklarıyla kentin caddelerini doldurmuş, saldırganlığa hazır aşırı davranışlarla sevinç gösterilerinde bulunuyordu. Yunan askerleri, çevrelerinde silahlı sivillerle birlikte uzun bir yürüyüş kolu oluşturmuş, kente yayılıyordu. 9 Eylül 1922’ye dek sürecek ve Anadolu’yu yangın yerine döndürecek bir vahşet dönemi, 15 Mayıs’ta İzmir’de başlıyordu.

Vahşet

Saldırıların ilk hedefi, doğal olarak Sarıkışla ve buradaki Türk subayları oldu. İstanbul Hükümeti’nden direnmeme buyruğu alan birlikler, Kışla’da bekliyordu. Yunan birlikleri ve çevresindeki silahlı yerli Rumlar oraya yöneldiler.

O günün olaylarını, yüksek rütbeli bir Fransız subayı not defterine şöyle yazmıştı: “Yürüyüş kolunun önünde çok büyük bir Yunan bayrağı vardı. Herkes çılgınca ‘zito Venizelos’ diye bağırıyor, sancaktar durmadan bayrağı sallıyordu. Gösteri yapanlar, gürültü içinde gitgide kendilerini kaybettiler. Bu biçimde, içinde çok sayıda Türk askerinin bulunduğu büyük kışlanın önüne geldiler. Kışlada, 56.Süvari Alayı’nın subayları ve düşüncesizce verilmiş emir gereği burada toplanmış subay vardı. Bu savunmasız insanlar, birbirlerine sokulmuşlardı. Bu sırada kışladan, tahrikçi bir Yunan ajanı tarafından patlatılan bir tabanca sesi ortalığı çınlattı. Bu, beklenen bir işaretti. Yunan askerleri hemen kışla karşısında mevzi aldılar ve bir ateş salvosu başladı. Ateşe makineli tüfekler de katıldı. Kışlanın içinde ölü ve yaralılar yere serildiler… Ateş kesilince elinde beyaz bir bezle bir Türk subay, görüşmeci olarak kışladan çıkmıştı, fakat derhal süngülendi ve yere yıkıldı. Daha sonra yeniden başlayan ateş yavaşlayınca, Türk komutan çıktı. Tehditler ve küfürler arasında, komutana bazı emirler verildi. Türk subay ve erler, kışlayı terk edecekler ve derhal gemilere bineceklerdi. Çıkış başladı, ayakta yürüyebilecek durumdaki yaralılar, arkadaşlarının yardımıyla kafileye katıldılar. Limana doğru yürüyorlardı. Hakaretler, tecavüz ve cinayetler başladı, Türk subaylar, tüfek dipçikleri ve süngülerle hırpalandılar. Üstleri arandı ve soyuldular. Hayatta kalarak oraya kadar gelebilmiş olanlara; Petris kruvazöründen, destroyerlerden, İzmir’deki Yunan Bankası ve çevresinden ve civardaki Rum evlerinden ateş açıldı. Yunan denizciler birbirleriyle gülüşerek Türk subaylara nişan alıyorlardı. Otuzdan fazla subay vurularak, binecekleri geminin önünde rıhtıma düştü. Geri kalanlar, türlü hakaretlerle bindikleri geminin ambarına, hayvanların yanına tıkıldılar”.1

Saldırıkırk sekiz saat sürdü. Cadde ve sokaklardan başlayıp, çarşılara, konut ve işyerlerine uzanan bir insan avı başlatılmış; sınır konmamış şiddet, Fransız ordu kaynaklarına göre, o gün 300 Türk’ü öldürmüş, 600’ünü de yaralamıştı.2

Umarsız ve Yalnız

Evlerine kapanan İzmirli Türkler, örgütsüz, dirençsiz ve tepkisiz, sıranın kendilerine gelmesini bekleyen sessiz kurbanlar gibi, umarsız ve yalnızdılar. Öç almayı amaçlayan düşmanlık o denli ölçüsüzdü ki, dizginlenmeyen saldırı, kimi zaman Türk olmayanları bile yanlışlıkla içine alıyordu. Valilikte çalıştıkları için fes giyen 15 Rum memur, Fransız Demiryolu Şirketi’nin gar şefi ve İngiliz uyruklu bir tüccar da öldürülmüştü. Olayları, İzmir’de görevli bir Fransız subayı şöyle anlatıyordu: “Rıhtımda ve kışlalar önünde, eşlerinden ya da oğullarından bir haber almak için bekleşen Müslüman kadınlar hakarete uğramış, çarşafları yırtılmıştır. Sokaklar, işlenen cinayetlerin izleri ve artıklarıyla doludur. Öldürmeler giderek yerini hırsızlıklara bırakmaktadır. Kimi Yunanlı tüccarlar, silahlı çeteleri, borç aldıkları alacaklıların evlerine saldırtıyorlar”.3

Metropolit Hrisostamos

Fener Rum Patrikliğine bağlı, Osmanlı yurttaşı bir “din adamı!” olan İzmir Metropoliti Hrisostomos, bunca vahşetin yaşandığı İzmir işgalini, kilisede yaptığı, daha sonra bildiri olarak dağıtılan konuşmasında şöyle kutsuyordu: “Bugün sizleri, muhteşem ve ilahi bir törene davet ettik. Bu öyle bir törendir ki, milletler uzun yüzyıllar boyunca, ancak bir kez gerçekleştirme şansına sahip olabilirler. Huşu ve saygıyla eğiliniz, ama başlarınızı dik tutunuz. Kardeşler, beklenen an gelmiştir. Yüzyıllık arzular yerine gelmektedir. Olağanüstü yıllar yaklaşmıştır. Irkımızın büyük umudu, anamız Yunanistan’la birleşmek yolunda, bağrımızı kızgın demir gibi yakan ve kavuran o şiddetli, derin ve yakıcı arzumuz, işte bugün, tarihi minnetle anılması gereken 15 Mayıs günü gerçekleşiyor. Bugünden sonra, büyük vatanımız Yunanistan’ın ayrılmaz bir parçası oluyoruz. Yunan tümenleri, Küçük Asya sahillerine çıkmaya başlamıştır. Yaşasın Helenizm”.4

Vahdettin’in İhaneti

İzmir’de işgale tepki gösterilmemesinin nedeni, ihanete varan teslimiyet anlayışının devlet yönetimine egemen olmasıydı. 13 Mayıs’ta Vahdettin’in gönderdiği bir Saray Kurulu, İzmir halkına, yakında gerçekleştirilecek olan Yunan işgalinin geçici olacağını, bu nedenle “her ne olursa olsun kan dökülmesine yol açacak” hareketlerden kaçınılmasını söylemişti.

Dahiliye Nazırlığı, işgalden birkaç gün önce İzmir Valiliği’ne bir yazı göndermiş, “silahlı direnişe izin verilmemesini”5 ve “işgal güçleri hangi dinden ve milletten olursa olsun onlara Türk misafirperverliğinin gösterilmesini”6 gerekli önlemlerin alınmasını istemişti. Padişah temsilcisi Süleyman Şefik Paşa, halkı Hükümet Konağı önüne toplamış ve burada, Padişah’ın yazılı buyruğunu (hattı hümayununu) okumuştu. İzmir’lilerin işgale direnç göstermemesinin nedeni buydu. Direniş işgalden sonra başlayacaktır.

Uyarıcı Etki

İzmir’in işgali, Anadolu’da 3,5 yıl sürecek yaygın ve şiddetli bir terörün başlangıcıydı ama aynı zamanda ulusal uyanışın da başlangıcı oldu. Yunanistan’ın Anadolu’ya asker çıkarması, Türkler için kabullenilmesi ya da sessiz kalınması olanaksız bir girişimdi. Her sonuca katlanabilecek gibi görünen yorgun ve yoksul Türk halkında, işgalden hemen sonra, ‘şaşırtıcı’ bir hareketlilik başlamıştı. Nerede ve nasıl gizlendiği bilinmeyen bir ek güç devreye girmiş, direnme eğilimi ülkenin her yerine yayılmıştı.

İzmir Yunanlılar değil de, örneğin İngilizler tarafından işgal edilseydi, Kurtuluş Savaşı belki de farklı bir yol izleyecekti. Ulusal savaşım yine sürdürülecek, ancak yorgun halk bu savaşıma, her halde daha geç katılacaktı. İngiltere, Yunan Ordusu’nu Anadolu’ya göndermekle büyük bir hata yapmıştı. Saldırılarıyla yüz yıldır uğraştıkları Yunanlıları hiç sevmeyen Türklerin, yapılarından gelen savunmaya dönük gizilgücü (potansiyeli) onları harekete geçirmişti. Mustafa Kemal, bu konudaki düşüncesini şöyle ifade eder: “Ahmak düşman İzmir’e gelmeseydi, belki de bütün ülke gerçekleri göremez halde kalırdı”.7

“Yunan’a Duyulan Nefret”

İngilizler için beklenmedik bir gelişme olan, “Yunan işgaline karşı yurt düzeyinde başlayan milli tepki”8, Türk halkı için, son tutunma noktası Anadolu’yu kurtarma girişimiydi. Halkta yaygın olan kanıya göre, ana tehlike emperyalist politika uygulayan büyük devletler değil, ordusunu karşısında gördüğü Yunanistan’dı. Eğitimsizlik ve örgütsüzlük, yanıltıcı Batı yaymacasıyla (propagandasıyla) birleşince, bu yanlış ya da yetersiz görüş etkili olabiliyor; işgali yaptıran değil, yapan görülebiliyordu. Ülkeyi, “İngiltere işgal edebilir, Amerika himayesine alabilir, ama Yunanistan asla gelemezdi”.

Emperyalizm yeterince bilinmiyordu ancak Yunanlılığın ne olduğu iyi biliniyordu. Türk halkı bunu, Mora ve Girit ayaklanmalarından beri yüz yıldır, yaşadığı acılarla öğrenmişti. Palikarya dediği Yunanlıların, amacını ve neyin peşinde olduğunu kavramıştı.

Churchill, bu durum için daha sonra, “Türkler derin nefret ve kin beslediği, kuşaklar boyu düşmanı olan Yunanistan’a boyun eğeceğini anladığı an, denetlenemez hale geldi” diyecektir.9

Megalo İdea

Yunanlılar, Megalo İdea, için, ruh bozukluğu yaratan bir heyecanla saldırdılar. Subay ve erler yıllarca bu iş için eğitilmişlerdi. Arkalarında İngiltere, yanlarında, yetmiş yıldır toprak satınalarak buralara yerleşen işbirlikçi Rumlar vardı. Ordularının donanımı iyi, morali yüksekti. Anadolu’ya bir daha çıkmamak üzere, kesin biçimde yerleşmek için gelmişlerdi.

Fransız gazeteci Berthe G.Gaulis bu amacı şöyle özetlemişti: “Yunanlılar için, Türklerin yok edilmesi Anadolu’yu sömürgeleştirmenin tek yoluydu. Bu nedenle yok etmeye yönelik bütün çabaları; kutsal binaların, tarihi yerlerin, belediye mülklerinin, kısacası, Türk milletinin yerinde kalmasını sağlayan herşeyin yok edilmesinde toplanıyordu”.10

Yayılan İşgal

Yunan Ordusu, içine aldığı ya da milis olarak silahlandırdığı yerli Rumlar’la birlikte, hızla İzmir’in çevresine yayıldı. Bir ay içinde Urla (16 Mayıs), Çeşme (17 Mayıs), Menemen (21 Mayıs), Manisa (26 Mayıs), Aydın (27 Mayıs), Tire (28 Mayıs), Ayvalık (29 Mayıs), Ödemiş (1 Haziran), Akhisar (5 Haziran), Bergama (12 Haziran) ve Salihli’ye (23 Haziran) girdiler.

Daha sonra İzmit’ten Balıkesir, Bursa, Uşak, Afyon ve Eskişehir’e, Ankara’nın dibindeki Haymana Ovası’na dek, hemen tüm Batı Anadolu’yu ele geçirdiler. Girdikleri her yerde, İngilizler’in bilgisi ve sessiz onayıyla, dünya kamuoyundan ustaca gizlenen, sınırsız kıyım uyguladılar.

Menemen

Menemen’de korumasız halka yöneltilen saldırı, aralıksız üç gün sürdü. Bu süre içinde ilçe merkezinde üçyüz kişi öldürülmüş, tarlalarda ekin kaldırmaya giden yedi yüz köylü, geri dönmemişti. Menemenli tüccarların malları yağmalanmış, altınları alınmıştı11, hemen her Müslüman aile bir ölü vermişti.

Fransız birliklerinden, 6.Demiryolu İstihkam Bölüğü’nün Menemen istasyonunda görevli çavuş Pichot, Menemen’de olanları gördükten sonra, İzmir’deki yüzbaşısına şu mektubu yazmıştı: “Burada geçen çok üzücü olaylar ve hiçbir yardımcım olmaması nedeniyle, beni buradan almanızı ve Yunanlıların olmadığı bir yere atamanızı rica ederim. Burda hayat çekilmez bir hal aldı. Gördüklerim ve duyduklarım nedeniyle, büyük bir nefret duymaktayım. Dün Bergama’dan dönen Yunan askerleri, Gar meydanında bir açık hava pazarı kurdular; elbise, gümüş takımları, mücevherler, ayakkabılar gibi yağma edilmiş eşya satıyorlar”.12

Aydın

Yunan kırımının boyutunu gösteren ikinci belge, Rahibe Marie’ye aittir ve Aydın’da yaşananları aktarır. Bölgede uzun yıllar misyoner olarak çalışan ve olayları yakından izleyebilecek bir konumda olan Rahibe Marie, hazırladığı raporda şunları söylüyordu: “24 Haziran Salı. Öğleden sonra kentin Güneyine giden Yunan birliği, akşam saat 08:00’de Emineköy’ü ateşe verdikten sonra kente döndü. Askerler, tüfeklerinin ucundaki süngülere, yağmadan ele geçirdikleri şeyleri takmışlardı… 28 Haziran Cumartesi öyleye doğru silah sesleri yeniden duyulmaya başladı. Türk mahallelerinden ateş sesleri geliyor, evler yanıyordu. Kaçmak isteyen Türkler, Yunan askerlerince yanmakta olan evlere tıkıldı… Akşam saat 06:00’da, bir Türk aile bize gelerek sığınmak istedi. Yangın gece boyunca, Türk mahallelerinin tümüne yayılarak, bütün korkunçluğuyla sürdü. Türkler sokak ortasında öldürülüyordu”.13

Söğüt, Bilecik

Berthe G.Gaulis, Ankara’ya gelirken Söğüt ve Bilecik’te yaşananlardan çok etkilenmiş ve gördüklerini kendine özgü anlatımıyla yazıya dökmüştür. Yazdıkları, uygulanan kıyımı ve Türk insanının çektiği acıları, gerçek boyutuyla aktaran saptamalar; tarihsel değeri olan belgelerdir. Gaulis gördüklerini şöyle aktarır: “Söğüt’e doğru geliyoruz. Düşman köprüleri atmış, köyleri yakmış. Her yerde üstleri hâlâ tüten kararmış taşlar. Yokedilmiş yuvalarının yıkıntıları içindeki zavallı insanlar, ölü hayvanlarına, harap olmuş meyvalıklarına, yakılmış tarlalarına bakıp duruyorlar. Bütün bunlar, Anadolu’nun o muhteşem ilkbaharının yeşillikleri içinde oluyor. Bölgenin en güzel kasabası Söğüt’te, Ertuğrul Gazi’nin türbesine bekçilik eden bu ince kasabada, yerel komutanın yanında duruyoruz… 1054 haneden, 800’ü yakılmıştı. Camiler, okullar, dükkanlar, evler; parçalanmış, dinamitle patlatılmıştı. Yıkıntılar altında kalan insan ölüleri, pis kokularını belli etmeye başlamıştı. İhtiyarlar bile öldürülmüş, kadınlara kızlara tecavüz edilmişti. Anadolu köylüsü, insanların en sakini, en disiplinli olanı, en çalışkanı ve en iyi askeridir. Seçtiği şefe her zaman en sadık adamdır… Ne kadar çok görmüşümdür; bu insanlara her türlü maddi zarardan bin kez daha acı veren şey; kadınlara, çocuklara yapılan tecavüz ve kutsal yerlerin kirletilmesiydi. Yitirdikleri mallar için söyleniyorlardı, ama bu tür iğrenç suçları asla affetmiyorlardı”.14

İnsanlık Sorunu

Doğu’da Ermeniler, Batı’da Rumlar, girdikleri yerlerde uyguladıkları sistemli terörden başka, çekilirken her yeri ve her şeyi yakıp yıktılar. Ülkenin Doğusu ve Batısında, neredeyse oturacak ev, yaşayacak kent ya da köy kalmamıştı. Erzurum, Ağrı, Kars ve çevreleri, Kocaeli, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Kütahya, Afyon, Uşak, Denizli, Manisa, İzmir, ilçe ve köyleriyle yakılmış, büyük bölümü ağır hasar görmüştü. 830 köy tümüyle, 930 köy kısmen yakılmıştı. Yakılan bina sayısı 114 408, hasar gören bina sayısı 404’dü.15

Fransız tarihçi Benoit Méchin, Yunan Ordusu’nun 30 Ağustos 1922’den sonra İzmir’e doğru kaçarken yaptıkları konusunda şunları yazar: “Yunanlılar, Anadolu yaylasının taşlı ovaları arasında, arkalarında olağanüstü miktarda savaş artığı malzeme bırakarak kaçtılar. Hem kaçanlar hem de kovalayanlar, insanlar ve atlar, ölüler ya da yaralılar, üstlerine yapışmış bir toz tabakasıyla örtülmüştü. Sineklerin ve akbabaların yemi olan cesetler, cehennem gibi bir sıcak altında çürüyorlardı. Kaçan Yunanlılar çocuk, kadın, yaşlı gözetmeksizin önlerine çıkan bütün Türkleri öldürüyordu. Kaçanlar, köyleri yakıyor, su kuyularına zehir atıyordu… Eskiden, Yunan işgalinden önce; tahıl ve meyvanın bol yetiştiği, verimli otlaklar, bağlar ve sebze bahçeleriyle dolu Ege ovaları, şimdi, acı veren bir boşluk haline gelmişti. Kadınlar, ırzına geçildikten sonra ağaçlara çarmıha gerilmişti. Çocuklar, canlı olarak samanlık kapılarına çakılmıştı. Bütün bu dehşet sahnelerinin üzerinden, bir de yanmış insan cesetlerinin mide bulandırıcı kokusu geliyordu…”16

DİPNOTLAR

1 “Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği” Berthe Georges-Gaulis, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul-1999, sf.56-58

2 a.g.e. sf.60

3 “Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçiliği” B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit., İstanbul-1999, sf.60

4 “Sancılı Yıllar:İzmir 1918-1922” Engin Berber, Ayraç Yay., 1997, sf.218

5 a.g.e. sf.58-59

6 “Tamu Yelleri”, Esat K.Ertur, T.T.K. Ankara-1994, sf.158

7 “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, I.Cilt, İst. Mat., 1974, sf.19

8 “Milli Kurtuluş Tarihi” D.Avcıoğlu, I.Cilt, İstanbul Mat., 1974, sf.18

9 “Milli Kurtuluş Tarihi” D.Avcıoğlu, I.Cilt, İstanbul Mat., 1974, sf.27

10 “Çankaya Akşamları-II”, B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit., 2001, sf.12

11 “Kurtuluş Savaşı Sırasında Türk Milliyetçileri”, B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit., İst.-1999, sf.63

12 a.g.e. sf.63-64

13 a.g.e. sf.64-65

14 “Çankaya Akşamları-II”, B.G.Gaulis, Cumhuriyet Kit.,2001, sf.10-14

15 “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof.Dr.Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yay., No:1, sf.19

16 “Mustafa Kemal” Benoit Méchin, Bilgi Kit., Ank.-1997, sf.220-221

Azim ve Karar, 15 Haziran 2020

TARİHİ ESERLER DOSYASI : TOPKAPI SARAYINDAKİ 16. YÜZYILDAN KALAN İZNİK ÇİNİSİ, SPİRAL TAŞ İLE KESİLDİ VE YERİNE YANGIN ALARMI YERŞLEŞTİRİLDİ !!!!


ÖZEL BÜRO NOTU : BUYUR BURDAN YAK !!! SÖYLENECEK TEK ŞEY VAR. TARİHİ AÇIDAN DÜNYANIN EN ŞANSLI ÜLKESİ OLDUĞUMUZ KADAR AKIL, BİLGELİK VE MANTIK AÇISINDAN DÜNYANIN EN KABİLİYETSİZ YÖNETİCİLERİNE SAHİBİZ. EEE NE DEMİŞLER !!!! ALLAH BİR YERDEN VERİR BİR YERDEN ALIRMIŞ. DENGE TEORİSİ. ZATEN HEPSİ OLSAYDI BİLEĞİMİZİ KIRACAK TEK ÜLKE OLMAZDI. ŞİMDİ DE ŞU HALİMİZE BİR BAKIN !!! TARİHİ MİRASIMIZA BİLE DOĞRU DÜRÜST SAHİP ÇIKAMIYORUZ. YAZIK Kİ ÇOK YAZIK.

SAĞLIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Yunanistan Neden Beş Ton Klorokin Aldı ????


ERCAN CANER : Yunanistan Neden Beş Ton Klorokin Aldı ????

27 Mart 2020

Komşu Tedbirini Aldı!

Yunanistan, nüfusunun yaklaşık %80’ine, daha önce Çin ve Güney Kore’de başarıyla denenen, Fransa’da 24 gönüllü COVID-19 hastasının %75’inde başarılı sonuçlar veren ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen tedavide denenecek ilaçlar listesinde yer alan klorokine erişme imkânını sağladı.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Mart 2020

Kaynak: pxfuel.com

Yunan GREEK REPORTER sitesinde, Nick Kampouris imzasıyla 26 Mart 2020 tarihinde paylaşılan bir haberde; sıtmaya karşı mücadele maksadıyla kullanılan klorokin adlı ilacın, Yunan Ulusal Sağlık Hizmetlerine verilmek üzere, beş ton gibi çok büyük miktarda Hindistan’dan tedarik edildiği bilgisine yer verilmiştir.

Yunanistan’da sıtma tehlikesi falan yoktur, ancak klorokin adlı ilaç, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO–World Health Organization) başlattığı DAYANIŞMA PROJESİ kapsamında, SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu bütün dünyayı etkisi altına alan ve binlerce insanın ölümüne neden olan COVID-19 hastalığının tedavisinde umut veren bir ilaç olarak tanımlanmıştır.

Dünya Sağlık Örgütü; COVID-19 hastalarının yaklaşık %15’nin hastalığı ağır şekilde geçirdiği, hastanelerin yükünün inanılmaz ölçüde arttığı ve ümitsizce tedavi çare veya çarelerine ihtiyaç duyulan bu ortamda, bugüne kadar görülmeyen bir proje başlatmıştır.

Araştırmacı ve halk sağlığı kurumlarının yıllar sürebilecek yeni tedavi yöntemleri geliştirmesini beklemek ve her şeye sıfırdan başlamak yerine, COVID-19’un tedavisinde, bugüne kadar başka hastalıkların tedavilerinde başarılı sonuçlar veren ve insanlarda güvenle kullanılan ilaçlar denenecektir.

Dayanışma Projesi kapsamında; daha önce SARS ve MERS ölümcül korona virüs salgınlarında hayvanlarla yapılan çalışmalarda başarılı sonuçlar veren, fakat insanlarda kullanılması henüz onaylanmayan ilaçlar dahi muhtemel tedavi yöntemi olarak araştırılacaktır.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından başlatılan Dayanışma Projesi kapsamında; Remdesivir, Klorokin/Hidroksiklorokin, Ritonavir/Lopinavir ve Ritonavir/Lopinavir + Interferon Beta adlı ilaçlar COVID-19 hastalığının tedavisinde denenecektir. Dayanışma Projesi ile ilgili ayrıntılı bilgilere Sun Savunma Net sitesinde paylaşılan ‘‘Dayanışma Projesi’’ başlığı ile paylaşılan yazıdan erişebilirsiniz.

Yine Sun Savunma Net sitesinde paylaşılan; ‘‘Fransız Araştırmacıdan Başarılı COVID-19 İlaç Denemesi’’ başlıklı yazıda da Çin’de COVID-19 hastalarının tedavisinde kullanılan klorokin içeren ilaçların Fransa’da SARS-CoV-2 virüsünden etkilenen 24 gönüllü hastada denendiği ve başarılı sonuçlar alındığı anlatılmaktadır.

Fransa’nın Marsilya kentinde bulunan Institut Hospitalo-Universitaire (IHU) Méditerranée kurumunda bulaşıcı hastalıklar enstitüsünde çalışan Profesör Didier Raoult tarafından, doktor kontrolünde 10 gün süreyle günde 600 miligram klorokin verilen hastaların %75’inde, altı gün sonra virüsün etkisinin kaybolduğunun gözlemlendiği anlatılmaktadır.

Profesör Raoult, klorokin tedavisi uyguladığı ilk COVID-19 hastalarında hızlı ve etkin bir iyileşme süreci görüldüğünü ve virüsten etkilenme sürelerinde keskin bir düşme olduğunu açıklamıştır.

ABD bilimsel araştırmacıları tarafından 13 Mart 2020 tarihinde yayımlanan bir çalışma da klorikinin etkili bir tedavi yöntemi olarak görüldüğü ve Fransa’da elde edilen bulgularla uyumlu olduğu ifade edilmiştir. ABD’de yayımlanan akademik çalışma, klorokin tabletlerinin kullanılmasının, daha hızlı iyileşme ve hastanelerde daha az kalış dâhil, korona virüsten etkilenen insanlarda olumlu sonuçlara neden olduğu ifade edilmektedir.

COVID-19 hastalığına neden olan SARS-CoV-2 virüsünün elektro mikroskop altında görüntüsü. Kaynak: NATIONAL INSTITUTES OF HEALTH

Bu bilgiler ışığında Yunanistan’ın Hindistan’dan neden 5 (Beş) Ton gibi çok büyük miktarda klorokin aldığı sanırım daha iyi anlaşılmaktadır. Nitekim Kampouris tarafından kaleme alınan yazıda da Yunanistan Ulusal İlaçlar Ajansı Başkanı Dimitris Philippou’nun; klorokin ilacının test edildiği ve ilk sonuçların korona virüs bulaşan hastalarda olumlu etkilerinin olabileceği yönündeki sözlerine yer verilmektedir.

Şimdi biraz matematiksel hesaplar yapalım. Yunanistan’ın nüfusu 2020 yılı tahminlerine göre yaklaşık 10,5 milyondur ve dünya nüfusunun yaklaşık olarak %0.13’ünü oluşturmaktadır. Dünya nüfus sıralamasında 87’nci sırada yer alan Yunanistan’da nüfusun yaklaşık olarak %85’i kentlerde yaşamaktadır. Yunan nüfusun yaş ortalaması 43,8, 65 yaş üzeri insan sayısı ise %22 civarındadır.

Fransa’da, 34 gönüllü COVID-19 hastası üzerinde yapılan deneme tedavisi esas alındığında (1 Kişi X 10 Gün X 3 Tablet X 200 Miligram) Yunanistan’ın bütün nüfusunun COVID-19 hastalığından etkilendiği ve klorokin ile tedavi edileceği durumda ihtiyaç duyulan toplam klorokin miktarı yaklaşık olarak 6,3 tondur.

Hindistan’dan tedarik ettiği 5 Ton klorokin ile Yunanistan, nüfusunun yaklaşık olarak %80’ine, daha önce Çin ve Güney Kore’de başarıyla denenen, Fransa’da 24 gönüllü COVID-19 hastasının %75’inde başarılı sonuçlar veren ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilen tedavide denenecek ilaçlar listesinde yer alan klorokine erişme imkânını sağlamıştır.

İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük salgın hastalıklardan bir tanesi ile karşı karşıyayız. Bilim ve aklın ışığında, başkalarının deneyimlerinden de faydalanarak bu ölümcül virüse karşı mücadele etmeliyiz. En önemlisi de Dünya Sağlık Örgütü tarafından başlatılan ve COVID-19 solunum sistem hastalığı hakkındaki verileri toplamak, hastaların hayatlarını kurtarmak ve aşırı bir yük altında ezilen sağlık sistemini rahatlatmak olan DAYANIŞMA Projesine vakit geçirmeden dâhil olunmalıdır. Bu mesele artık küresel bir mesele haline gelmiş durumdadır.

Klorokin veya diğer sıtma ilaçlarının SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu COVID-19 hastalığına karşı nasıl işe yaradığı hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Sıtma, sivrisinekler tarafından yayılan plazmodyum parazitinin neden olduğu bir kan hastalığı iken COVID-19 SARS-CoV-2 virüsünün neden olduğu bir hastalıktır.

Viral ve parazit enfeksiyonlar birbirinden çok farklı olduğundan, bilim insanları birinde işe yarayan tedavi yönteminin diğerinde de işe yarayacağını söyleyemezler. Klorokinlerin hücre yüzeyinde asit seviyesini değiştirdiği ve böylece virüsün enfekte etmesini önleyebildiği öne sürülmüştür.

Klorokinlerin vücudun bağışıklık sistemini aktive etmesi de mümkündür. Yapılan son bir çalışmada; hidroksiklorokinin, çeşitli bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde kullanılan azitromisin ile birlikte kullanıldığında, sadece hidroksiklorokin kullanımına oranla enfeksiyonun yayılmasını daha iyi durdurabildiği gösterilmiştir. Bununla birlikte bu henüz, sınırlı sayıda denek üzerinde yapılan bir ilk çalışmadır.

Dünya Sağlık Örgütü tarafından COVID-19 hastalığının tedavisinde denenebileceği söylenen klorokin ve diğer ilaçlar kesinlikle doktor tavsiyesi olmadan ve doktor gözetimi dışında kullanılmamalıdır. Ağır yan etkileri ve diğer ilaçlarla etkileşimleri, toksik zehirlenmeler ve hatta ölümlere dahi neden olabilir.

EĞİTİM DOSYASI /// Prof. Dr. Esergül Balcı : Milli Eğitim Sistemimizdeki Sınav Değişkenliği


Prof. Dr. Esergül Balcı : Milli Eğitim Sistemimizdeki Sınav Değişkenliği

23 Mayıs 2020

Genç nüfusa sahip olmak ülkeler için insan kaynakları bakımından avantajlı bir durum olarak görülmektedir. Ancak sahip olunan bu nüfusun potansiyellerinin, en üst düzeye çıkarılmasını sağlamak ciddi eğitim sorunlarını da beraberinde getirir.

Orta öğretim sistemimiz, daha çok lise yolundan üniversiteye öğrenci yığan bir düzende çalışmaktadır. Üniversite önündeki bu yığılmalara karşın, orta ve yüksek öğrenim arasındaki arz talep dengesi kurulamamış, geçişlere engelleyici önlem olarak giriş sınavları getirilmiştir. Engelleyici, eleyici, arz talep dengesi için bir araç olan sınavlar zamanla sistemin tamamını etkisi altına almış ve eğitim sisteminin yegâne amacı haline gelmiştir.

Türk eğitim sisteminin en önemli sorunlarından birisi sınav sistemidir. Sınavlar, dünyanın birçok ülkesinde çeşitli amaçlarla kullanılmaktadır. Türkiye, kullanılış amaçları bakımından sınav çeşitliliğine sahip bir ülkedir. Sınavların yapılış amacına uygun olarak geliştirilmesi ve sınavdan elde edilen puanların amaca uygun kullanılması önemlidir. Sınavların yapılış temel amacı, bir üst öğretim programlarına girmek için başvuran adaylar arasından, başarılı olma olasılıkları diğerlerinden daha yüksek olanları seçerek bu programlara yerleştirmektir. Ülkemizde de merkezi sınav sistemi uygulanmaktadır. Eğitim kademeleri arasında, fırsat eşitsizliği ve nitelik farkı vardır. Nitelikli okullarda ve yüksek öğretimde herkes için yeterli yer bulunmadığı için sınavla seçim yapılmakta ve daha nitelikli olanlara öncelik verilmektedir. Öte yandan okulda yapılan sınavlar da güvenilir bulunmadığı için dikkate alınmamaktadır.

Liselere ve üniversiteye öğrenci alınırken her zaman bir eleme işlemi yapılmıştır. Çünkü ortaokul ya da lise diploması olan her kişi lise ve üniversite eğitimi görme yeterliliğine sahip değildir. Bu nedenle sınavların yapılması gerekli görülmektedir. Ayrıca Türkiye’de öğrenci sayısının fazla, yüksek öğretim kurumları kapasitesinin az olmasından dolayı güven sorunu oluşturmayacak merkezi sınav uygulaması tercih edilmiştir. 1960-1961’li yıllarda üniversiteler kendi geliştirdikleri sınavlarla öğrenci almışlardır. Fakat bu uygulamadan daha sonra karışıklıklara ve adaletsizliğe neden olduğu düşünülerek bundan vazgeçilmiştir. Buna benzer adaletsiz uygulamalar nedeniyle, Türkiye’de merkezi sınavların yapılma zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Ancak bu sefer de sınav sorularının çalındığı ve sınavın şaibeli duruma geldiği olmuştur.

Türk eğitim sisteminde temel eğitimi bitiren öğrencilerin sayısı ile Fen Liseleri ve bazı Anadolu Liseleri gibi nitelikli orta öğretim kurumlarının alabilecekleri öğrenci sayısı arasında aşırı bir arz-talep dengesizliği mevcuttur. Gerek öğrenci sayılarının artması ve gerekse aynı basamakta çeşitli eğitim kurumlarının sayısının az olması, bu kurumları tercih edecek öğrenciler arasında seçmeyi zorunlu kılmıştır. Seçme işlemi sınavlar aracılığıyla yapılmaktadır.

Bütün bu sıralamaları yapmak için, eğitimde ölçme ve değerlendirme vazgeçilmez bir unsurdur. Ölçme ve değerlendirme neyi ne derece öğrettiğimizi ve nerede olduğumuzu belirlemek için çok önemlidir. Eğitim sürecinde aktif rol üstlenen eğitimcilerin ulaşmak istedikleri temel nokta, öğrencilerin tümüne önceden oluşturulan programlar çerçevesinde istendik davranış değişikliklerinin tamamının kazandırılmasıdır. Öğrencilerin bir davranışı kazanıp kazanamadığını görebilmek için farklı özellikteki sınama durumlarının kullanımı yaygınlaşmıştır.Bu bağlamda ülkemizde de çeşitli sınavlar uygulanmaktadır.

Ortaöğretime Geçiş Sınavları; temel eğitimden orta öğretim kurumlarına ve üniversiteye geçiş sınavları, Türkiye’de öğrenci katılımının en yoğun olduğu sınavlar arasında yer almaktadır. Geçmişte Orta öğretim Kurumlarına Giriş Sınavı (OKS), Seviye Belirleme Sınavı (SBS) , Temel Eğitimden Orta öğretime Geçiş Sınavı (TEOG), şimdilerde ise Liselere Giriş Sınavı (LGS) öğrencilerin iyi bir eğitim veren liseye girmelerinin ön koşuludur. Öğrencilerin iyi bir liseyi kazanması aynı zamanda kaliteli eğitim veren bir üniversiteyi kazanabileceği anlamına da geldiği için bu sınav onlar için çok önemlidir.

2008 yılında Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), sayısı 79 olan lise türünü 2008/81 sayılı genelge ile 15’ e indirmiştir (2008/81 nolu MEB Genelgesi). Bundan sonraki düzenlemede ise bu çeşitlilik 9’ a düşürülmüştür. Bu yıldan sonra orta öğretime geçiş için uygulanan OKS kaldırılmış, yerine SBS uygulanmaya başlamıştır. SBS, ilk kez 6. ve 7. sınıflara, sonraki yıllarda 8. sınıflara da uygulanmaya başlamıştır. Bu sınavda her sınıf düzeyinde o yıla ait müfredat içerikli sorular öğrencilere sorulmuştur.

MEB, SBS’ nı 2013 yılında son defa uyguladıktan sonra,2013-2014 eğitim öğretim yılından itibaren onun yerine getirilen TEOG sınavına dönüş yapmıştır. MEB, 2013/27 sayılı genelge ile 2013-2014 eğitim öğretim yılında temel eğitimden orta öğretime geçişte öğretmenin ve okulun rolünü arttırarak, sınav kaygısından uzak bir değerlendirme sürecini içermesi bakımından merkezi değerlendirmeyi azaltmıştır. Böylece okul düzeyinde işlenen dersleri ve değerlendirmeyi ön plana çıkaran yeni yapı olarak adlandırılan TEOG sınavı için, ortaokulların 8. sınıflarında okuyan öğrencilerin, Türkçe, matematik, fen ve teknoloji, T.C. İnkılap Tarihi, yabancı dil ve din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinden 1. ve 2. yarıyılda birer kez ortak yazılı sınava girmeleri planlanmıştır (http://mevzuat.meb.gov.tr/dosyalar/1666.pdf 26.05.2018).

MEB, daha sonra 2018 yılında yayımladığı yönerge ile TEOG sınavını kaldırmış, yerine LGS’nı uygulamaya koymuştur(LGS Yönergesi,2017). Bakanlık yeni uygulama ile fen liseleri, sosyal bilimler lisesi, güzel sanatlar lisesi, spor liseleri, proje okulları ile nitelikli okul olarak belirlediği liselere bu sınav sonucunda öğrenci alacağını, diğer öğrencilerin sınavsız olarak coğrafi bölge uygulaması ile adresine yakın okullara (adrese dayalı kayıt sistemi) sınavsız yerleştirileceğini belirtmiştir.

Üniversiteye Giriş Sınavları; yükseköğrenim görmek isteyenlerin ortaöğretim birikimlerinin sınandığı bu eleme sistemi, yoğun talebe karşı yükseköğretim kurumlarının sınırlı kapasiteye sahip oldukları ülkelerde belli sayıda en iyi öğrenciyi seçmek, kimi ülkelerde de yükseköğretim kurumlarında kapasite sınırlılığı olmamasına karşın, daha nitelikli öğrenci kitlesini seçmek için uygulanmaktadır.

Üniversite sınav sisteminde 1999 yılından 2006 yılına kadar tek oturum olarak yapılanÖğrenci Seçme Sınavı (ÖSS), aynı yıl ÖSS 1 ve ÖSS 2 olmak üzere tekrar değiştirilmiştir.ÖSS’de uygulanan katsayı puanları ve okul başarı puanları hesaplamaları o dönemlerin ÖSS’ye yönelik en çok eleştiri konuları arasında yer almıştır. Meslek lisesi mezunlarının kendi alanları dışında yapmış oldukları tercihler için katsayı uygulamaları meslek lisesi mezunlarını, olumsuz yönde etkilemiştir. Bu durumdan etkilenen birçok meslek lisesi öğrencisi kayıtlı oldukları okullardan kayıtlarını alarak, temel veya açık liseler adı verilen okullara kayıt yaptırmışlardır. Daha sonra bir değişiklik de 2009 Aralık ayında katsayı değişikliği ile gerçekleşmiştir. Bu uygulama ile meslek liseleri ile diğer liseler arasındaki katsayı farkı neredeyse eşitlenmiş(genel lise 0.15- meslek liseleri 0.12), 2010 yılında da fark tamamen kaldırılmıştır.

Öğrencilerin bazı derslerden sıfır çekmelerinin bir kader haline gelmesi, minimum puanların oluşmasında ve üniversiteye yerleşmede yaşanan dengesizlikler bu dönemin en çok tartışılan konuları arasındadır.

Sınav sisteminde, 2010 yılında yeni bir değişiklik yapılarak üniversiteye giriş sistemi iki aşamalı ve 6 ayrı sınavdan oluşan bir yapıya dönüştürülmüştür. İki aşamalı bu sınavların Mart ayında yapılanı Yüksek öğretime Geçiş Sınavı (YGS), Haziran ayında yapılanı ise Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS)’dır. YGS ve LYS daha sonra birleştirilerek Kasım 2017’de YKS adını almış, 2018-2019 eğitim öğretim yılında adayların sınava iki ayrı oturum olarak girecekleri açıklanmıştır. İlk oturum temel yeterlik olup, herkese zorunludur, ikinci oturumda 4 test vardır ve sorular müfredata dayalıdır. Özel yetenekle öğrenci alan programların baraj puanı ayrıdır.

Günümüzdeki Durum; görüldüğü gibi, adı sözde Milli olan Eğitim Bakanlığımız, her konuda olduğu gibi sınavlarda da,sonuçları anlaşılmadan yaptığı değişikliklerine devam etmektedir. Sınav tarihçesini anlamaya çalışmak bile insanı zorlarken, bu değişikliklerle karşı karşıya kaldığı için başı dönen çocuklarımızın hali içler acısıdır. Değişikliği alışkanlık haline getiren Bakanlığın son olarak YKS sınav tarihini öne çekmesi,bunu kanıtlamıştır. Eğitim profesörü olan Milli Eğitim Bakanı göreve geldiğinde herkes beklenti içine girerek ümitlenmişti. Ancak kısa süre sonra gerçeklerle yüzleşip hayal kırıklığına uğradılar.

Sınava girecek olan bir milyonu aşkın öğrencinin aileleri ve çocuklarımız bir yandan salgın, bir yandan yeterince ulaşılamayan EBA (ulaşım oranı %35) ile büyük mücadeleler verirken, sınav gününün öne çekilmesi ile şok yaşadılar. Üstelik öğrencilerin “YKS tarihime dokunma” tweetleri yok sayılarak. Öğrenciler okula gidemezken, kurslarına devam edemezken zar zor sınava hazırlanmaya çalışırken, dershane ortamından ev ortamına alışmaya çalışırken, sınav günü bilinmeyen ama gerçekte herkesin bildiği gerekçelerle, edebiyattaki bilip de bilmezden gelme (tecahül-ü arif) sanatını hatırlatırcasına öne alındı.

Öğrencilerin psikolojik durumu, hazır bulunuşluk düzeyi hiçe sayıldı. Şimdi aileler ve çocuklar panik halinde kara kara ne yapacaklarını düşünüyorlar, katmerli mağduriyetle. Çocuklarımızın yaptığı 80 günlük plan şimdi 50 güne sığdırılmak zorunda. Çalıştığımız kurumda yöneticimiz bize aynı şeyi yapsaydı ne yapardık acaba, hiç düşündünüz mü? Nasıl panikleyip, moralimizin bozulacağını, elimizin ayağımızın birbirine gireceğini ve hatta bu stresle işi yaparken yanlışlıklar yapacağımızı. Üstelik böyle bir durum bizim geleceğimizi belirlemezken. Biraz empati lütfen!.

Kötüye giden ekonomi, karantina koşulları, eğitimdeki kesinti, uzaktan eğitim gibi sorunlarla karşı karşıya kalan öğrencilerimizi, geleceğimiz olan gençlerimizi bir ay erken sınava sokmak en hafif ifadeyle, düşüncesizce yapılan kötülüktür. Sınav tarihini erkene çekmek evde geçen bir günü bile önemseyen Salgın (Pandemi) Bilim Kurulunun önerilerine de aykırıdır.

Bilinçli ve yetkin bir baba sorunun ve çocuğunun durumunun farkında olarak konuyu mahkemeye taşımıştır. Umarız dava ailelerin ve gençlerin lehine sonuçlanır, bütün mağdurlar yararlanır.Ya da karar vericiler biraz empati yaparak sınav tarihini eski tarihine getirirler. Özellikle Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayram Haftası günlerinde, gençlerimiz sevinirler.

Aksi halde, sınavın sonucu olarak, bilgisizliğin, cehaletin ve altyapı hazırlıksızlığının önü açılmış oluyor. 30 dakika ek süre verilerek ve baraj 10 puan düşürülerek, verilen sus payı ile sorunun veya hatanın etkisi azaltılmaya çalışılıyor. Ancak, böylelikle Temel Yeterlilik Testi (TYT)’nin başarılı öğrenciyi seçme özelliği aşağı çekilerek, ciddi çalışan başarılı öğrenciler dezavantajlı duruma düşürülmüş oldu. Buna karşılık Sayısalcılar avantaj yakalarken, Sözelciler dezavantajlı duruma geldi. Böylece Alan Yeterlilik Testi (AYT) de sakatlandı. Çünkü ATY’ye gelen öğrenci yanlış ölçüm sonucu bu sınava girmeye hak kazanacak. Kısaca bazı öğrencilerin hakkı yenilerek, haksızlık yapılmış, adaletsiz bir sınav sonucu ortaya çıkmış olacaktır.

Böylelikle sınav sisteminde bu kadar önemli yere sahip olan ölçme değerlendirme sistemi de yanlış bir kararla alt üst edilmiş oldu. Öğrenciler için sınava hazırlanmada bir günün bile önemi varken, sınav çocuklarımız için büyük bir yarışma sonucu ödül alma, yıllarca gösterdiği başarının taçlandırılması gibi bir anlam ifade ederken, bir ay öne çekilerek ve sınavın ölçme değerlendirme sistemi sakatlanarak, öğrencilerin güvenleri her yönüyle yok edildi. Bu yöntemle başarılı ile başarısız aday yeterince ayırt edilemeyecek, öğrenciler hayal ettikleri istedikleri hedefe ve mesleğe ulaşamayacak, daha hayatın başında hayal kırıklığı ile vurgun yemişçesine, kırgın ve küskün olarak yaşamlarını sürdüreceklerdir. Bu arada, ülkemizde yapılan hatalar sonucu, girdiği sınavı kazanamadığı için başarısızlığı kabullenemeyip intihar eden çocuklarımız olduğunu da unutmamak gerekir.

Sonuç olarak sınav, çocuklarımızın geleceği açısından son derece belirleyicidir. İnsan yaşamında iş ve eş seçimi önemli bir kırılma noktası ve gelecek hayatının kaldırım taşları anlamına gelmektedir.Çünkü gelecekteki yaşantılarında ya sevip benimsedikleri bir mesleğe yönelecekler ya da ömür boyu istemedikleri, sevmedikleri ve benimsemedikleri bir mesleği yapmak zorunda kalacakları için sonunda başarısız, mutsuz bireyler olarak karşımıza çıkacaklardır.

Bazılarının ekonomik çıkarları uğruna gençlerimizi feda etmeyelim, çocuklarımızın sağlıklarını, geleceklerini, psikolojik durumlarını hiçe saymayalım. Bu gençler bizim geleceğimizdir, ülkemizin ve ailelerinin onurudur, gururudur. Onlar istedikleri mesleği yapma imkanı bulurlarsa, zaten ekonomik kayıpları telafi eder, hatta ülkemizi ön saflara götürürler, Atatürk dönemindeki gibi. Yeter ki onları anlayalım ve imkan verelim. Onları hayatlarının baharında başarısızlık, güvensizlik ve hayal kırıklığı duygu durumuna sokmaya kimsenin hakkı yoktur. Bilmem yanılıyor muyum?

ANALİZ /// Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan” Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1 V E 2)


Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 1)

01 Haziran 2020

2020 yılına Covid-19 salgını tüm dünyayı etkiledi. Sağlık krizi şeklinde başlayan etkilenme süreci dönüşerek insanlık ve ekonomik kriz olma yoluna girdi.

Genel olarak salgının dünya ülkelerinden seyri şu şekilde gerçekleşmiş veya gerçekleşmeye devam etmektedir. İlk aşaması “sağlık şoku”, ikinci aşaması “arz şoku” üçüncü aşaması “talep şoku” ve “insanlık krizi”, dördüncü aşaması “komşuyu fakirleştirici politikalar” ve son aşaması “finansal şok” olarak geldi veya gelecektir.

Küresel dünyanın neredeyse tamamı ilk dört aşamayı yaşamıştır. İlk aşama “sağlık şoku”, dünyadaki küreselleşmenin boyutuna bağlı olarak yüksek yayılma hızı ile birlikte tüm ülkeleri etkilemiştir. Özellikle ülkelerde geç gelen önlemlerden dolayı yayılma hızı bir kat daha artmıştır. Gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında geç alınan tedbirler, sahip oldukları nüfusun yaşlılığı ve sağlık sistemlerindeki eksiklikten dolayı yüksek düzeyde kayıplar yaşanmıştır. Gelişmiş olmayan ülkelerin neredeyse tamamındaki ise, imkansızlıklar ve sağlık sektöründeki geri kalmışlık sonuçların vahim boyutlara ulaşmasını sağlamıştır. İkinci aşama ise ekonomik anlamda “arz şoku” ile kendini göstermiştir. Özellikle salgının çıkış noktası Çin’de alınan tedbirlerden dolayı yaşanan üretim kayıpları, arz şokunun oluşmasına büyük katkı yapmıştır. Çünkü Çin, küresel ekonomiye önemli miktarda girdi sağlayan(ara ve yarı mamül üreten) sağlayan ana tedarikçi konumundaydı. Ayrıca salgına maruz kalan her ülkede tekrar eden üretim kayıpları küresel ekonomide tedarik zincirinin bozulmasına neden olurken, üretim kayıplarını daha da üst noktaya çıkarmıştır. Üretim kayıplarının ekonomide meydana getirdiği gelir ve servet kayıpları ile ülkelerde alınan tedbirler “talep şoku” nun oluşmasına neden olmuştur. Bu aşamada gelişmiş ve gelişmiş olmayan bütün ekonomilerde artan işsizlik, azalan karlar, düşen hisse senetleri ve emtia fiyatları küresel ekonomilerin tamamını etkilemiştir. Bu aşamada ülkelerin dayanışma ve birbirine destek olmaktan ziyade her anlamda(öncelikle sağlık ve ekonomi) düşmanca tutum sergilemesi, salgının “insanlık krizine” dönüştüğü açıkça görülmüştür. Ülkelerin kendilerini dış dünyaya kapatması ve diğer ülkelerin ihtiyaç hissettiği en temel tıbbi araç gerekleri dahi paylaşmaması bunun en güzel örneğidir. Bu durum ülkelerin tamamının “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulamasını sonucunu ortaya çıkarmıştır. Dünyada ülkelerin tamamı öncelikle salgının önlenmesi için gerekli olan tıbbi ve diğer dezenfektan ürünlerin yurt dışına satışını engelledi. Daha sonra kendi ülke ekonomik yapılarını korumak adına pek çok üründe gümrük vergilerini artırarak yerli üretimi teşvik edecek uygulamalara ağırlık verdi. Salgın süresince devam eden bu tür uygulamalar, küresel dünya normalleşme sürecine dönerken bile artarak devam ettiği görülmektedir. Bu dört aşamanın bütün unsurları dünya ülkelerinin tamamında somut bir şekilde görülmüştür. Ülkeler ellerindeki kaynakları sonuna kadar öncelikle salgını kontrol etmeye sonra ise “sağlık şokunun”, bir “finansal şok”a dönüşmemesi için kullanmışlardır. Bugün gelişmiş ülkeler sahip oldukları gelir ve rezerv fazlalıklarını ekonomiye aktarmakta ve oluşabilecek finansal şokun etkisini en aza indirmeye çalışmaktadır. Örneğin ABD’nin 3 trilyon dolara ve AB 2 trilyon dolara yakın bir finansmanı ekonomilerine aktarması bunun çabasıdır.

Bu kadar büyük finansal desteklere rağmen uluslararası kuruluşlar 2020 yılında ABD’nin -%6 ve AB’nin ise -%8,2 ekonomik küçülme yaşayacağı tahminlerinde bulunmaktadır. Küresel ekonominin büyüme motoru olan Çin bile 2020 yılının ilk çeyreğinde -%6.2 küçülmesi, 2020 yılında pozitif bir büyüme elde edilse de bu oranın çok düşük olacağının tahminlerinin artması, küresel ekonomi için finansal şokun oluşabileceğinin en somut göstergesidir. Gelişmiş ülkeler bir taraftan ekonomilerine yüksek miktarlarda para girişleri sağlarken diğer taraftan artan bütçe açıklarını finanse etmektedir. Gelişmiş olmayan ekonomiler bu üstünlüklerin tamamından mahrum vaziyettedir. Çünkü bu ülkelerin gelir ve rezerv fazlalıkları bulunmamakta, dolayısıyla ne ekonomilerine para girişi ne de artan bütçe açıklarını kapatacak finansmanları bulunmamaktadır. Bu ülkelerin tamamı küresel finansal oyunculardan tekrar borçlanmaya veya merkez bankalarının son dönemde fazlaca kullandığı kısa süreli ödünç para olan swap anlaşması yapmaya çalışılmaktadır. Küresel finansal oyuncular dünyadaki ekonomik gelişmelere paralel olarak artan risklerden dolayı borç verme konusunda gönüllü davranmaması ve büyük ülkelerin merkez bankalarının swap anlaşmalarından her ülkeyi faydalandırmaması, gelişmiş olmayan ülkeleri finansal şoka doğru sürüklemektedir.

Bugün Arjantin ekonomisinin finansal anlamda zor durumda olmasının en önemli nedeni budur. Çünkü küresel finansal oyuncular riskli olarak gördükleri gelişmiş olmayan ekonomilere gitmemekte ve hatta çıkmaktadır. Bu durum ülkelerde üç temel sorunun derinleşmesine katkı yapmaktadır. Birincisi, salgın ile birlikte gelir ve servet kaybına maruz kalan ekonomik oyunculara gerekli miktarda finansman desteğinin sağlanamamasıdır. Bu durum hem toplam talebi yavaşlatma hemde toplam arzın artışına engel olmaktadır. İkincisi, azalan kamu gelirlerine karşılık artan giderlerin yani bütçe açığının finanse edilmesini imkânsız kılmaktadır. Üçüncüsü ise, yabancı sermaye kaçışları ile ödeme zamanı gelen dış/iç borçların geri ödenmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bu ortadan hemen kaldırılamayan üç sorun, gelişmiş olmayan ülkelerde “finansal şok” un oluşmasına zemin hazırlamaktadır. Dolayısıyla salgının yarattığı olumsuzluklar önümüzdeki zaman diliminde yani 2021 yılında gelişmiş ülkeler için sonlanma ihtimali bulunsa da gelişmiş olmayan ülkeler için 2021 yılında da devam edeceğini göstermektedir. Çünkü şuan için gelişmiş olmayan ülkelerin bir kısmı gerekli olan finansmanı borç veya swap yoluyla kısa süreli( 1 yıl) ötelese de, 2020 yılında yaşanma ihtimali olan ekonomik küçülmeler ve artan gelir kayıpları nedeniyle 2021 yılında bu borçları ödeyecek finansmanı bulamayacaktır. Bu dönemde yeni borç veya swap yoluyla ödünç para bulamayan ülkelerin tamamında ise finansal şoklar oluşacaktır. Bu finansal şoklar gelişmiş olmayan ülkelerin aralarındaki ticari bağımlılık ölçüsünde yayılarak, dış ticaret krizine ve nihayetinde küresel bir borç krizinin oluşmasına neden olma ihtimali yüksek görülmektedir.

Prof. Dr. Mehmet Alagöz : “Sağlık Şoku”ndan“Finansal Şoka” Yolculuk (BÖLÜM 2)

Öncelikle Türkiye ekonomisinde herkesin kabul edeceği bazı tespitleri net bir şekilde ortaya koymak gerekmektedir. Türkiye ekonomisinin makro ekonomik göstergeleri 2014 yılından beri istikrarsız bir seyir gösterdiği herkes tarafından kabul edilmektedir.

Türkiye ekonomisi 2003-2014 döneminde özelleştirme, net hata noksan, yabancılara gayrimenkul satışı ve kamu/özel borçlanma artışlarından elde edilen sermaye girişleri ile hızlı bir ekonomik dinamizm sağladı. Bu dönem içerisinde ekonomideki sermaye yoğunluğunun reel katma değer üreten sanayi ve tarım sektöründen ziyade yerli katma değer anlamında reel getirisi daha düşük olan inşaat ve tüketim alanlarına yönlendirilmesi, sonraki yıllarda ortaya çıkabilecek olası sorunlar hakkında işaret vermekteydi. 2014 yılı sonrası bu sorunların gözle görünür hale gelmesi ayrıca yurtiçi ve yurtdışında oluşan konjonktürler ülke ekonomisinin makro ekonomik göstergelerindeki istikrarsız yapıyı daha da kötüleştirmiştir. En basit şekilde bunu görebilmenin ekonomik kanıtı; 2014 yılından beri neredeyse her yıl gerçek veya tüzel kişiliklere getirilen, vergi muafiyetleri, ekonomik af, yapılandırma ve borç erteleme süreçleri ile birlikte bu sürece konu olan finansmanın büyüklüğüdür. Bu durum reel ekonominin asıl oyuncuları olarak görülen firmaların ve bireylerin artan borçlanma düzeylerinden dolayı borç ödeme konusunda zayıflıklarını ortaya koymaktadır. Reel ekonomik unsurların kolay bir şekilde borçlandığı ancak borcu ödemede zorlanması, yapılan tercihlerin rasyonel olmadığının açıkça göstergesi olmuştur.

Bu durumun diğer bir kanıtı ise, varlık yönetim şirketlerine geçen takibe düşmüş borç (KGF garantili dışındaki) miktarların her yıl artarak gelmesi, ekonominin reel oyuncularının finansman sorunlarını açıkça ortaya koyan bir başka gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha öncede ifade ettiğimiz gibi, reel milli üretim ve yerli katma değer üreten bir ekonomik yapının piyasada yeteri kadar oluşturulamaması ve dış ticarette ithal oyunculara sağlanan giriş kolaylıkları neticesinde ithalata bağımlı bir üretim yapısı ile endüstriyel bağımlılık en üst noktaya taşınmıştır. Diğer taraftan reel oyuncuların mal üretimi yerine daha fazla kazanç sağlayan inşaat sektörü gibi alanlarda yatırımlarını yoğunlaştırması, ithal bağımlılığın daha da artmasına neden olmuştur. Bu ithal bağımlılığın ortaya çıkardığı finansman ihtiyacı da kamu veya özel sektör dış/iç borçları ile karşılanmıştır. Bu sayede elindeki kaynakları inşaat sektörüne yönelterek yatırım yapmaya çalışan firmalar ile bankacılık sektöründen kolay bir şekilde borç alan ve çoğunlukla ithal malı satın alarak tüketen tüketicilerin olduğu bir ekonomik yapı oluşmuştur. Bu kaotik yapı yabancı döviz girişlerinin devam ettiği 2014 yılına kadar ekonomide bir sorun yaratmamıştır. Ancak 2014 yılından sonra hem yabancı sermaye girişlerinde yaşanan yavaşlama hemde azalan özelleştirme gelirleri nedeniyle sorunlar başlamıştır. Bu dönemde ülkenin döviz ihtiyacı(yaklaşık 41 milyar dolar) 2015, 2016 ve 2018 yıllarında net hata noksan kaleminden ve yabancılara gayrimenkul satışı(yaklaşık 15 milyar dolar) gelirlerinden karşılanmıştır. Buna karşılık uluslararası finansal oyuncuların Türkiye’ye borç verme konusunda eskisi kadar gönüllü olmaması, 2018 yılında döviz krizine girilmesine neden olmuştur. 2018 yılında yaşanan döviz krizinin etkilerinin son çeyrek dönemde meydana getirdiği ekonomik küçülme, 2019 yılında da birinci ve ikinci çeyreğinde de devam etmiştir. 2019 yılı son çeyrek dönemde sağlanan pozitif ekonomik büyüme ile yılı düşükte olsa pozitif bir büyüme oranı ile kapanmasına neden olmuştur. Bu durum ülke ekonomisinin borçlanabildiği veya ithal girdi temin edebildiği ölçüde büyüyen bir yapıda olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Grafik . GSYH ( Zincirlenmiş Hacim Endeksi 2009)*

* Bir önceki yılın aynı dönemine ait değişim oranı (%)

Bir önceki yılın aynı dönemi ile o yılın aynı dönemi arasındaki değişim oranını veren GSYH rakamları incelendiğinde, Türkiye 2020 yılının ilk çeyreğinde %4.5 oranında ekonomik büyüme sağladığı görülmektedir. Başka bir ifade ile Türk ekonomisinin 2020 yılının ilk üç aylık dönemi, 2019 yılının ilk üç aylık dönemine göre %4,5 oranında artış göstermiştir. Yani -%2.3’lük bir küçülme yaşadığımız 2019 yılı ilk üç ayına göre 2020 yılında %4.5 daha iyi olduğumuzu göstermektedir. 2019 yışı üç ayında meydan gelen %2.3’lük daralmaya karşılık, 2002 yılının il üç ayında meydana gelen %4.5 oranındaki büyümenin belli bir kısmının baz etkisi ile ortaya çıktığı görülmektedir.

Türkiye ekonomisinde 2014 yılından bu yana yaşanan yavaşlamanın getirdiği sorunlar daha aşılamamışken 2020 yılında salgının getirdiği sorunlar, ülkenin daha çok baskı altında kalmasına neden olduğu görülmektedir. Özellikle uluslararası ekonomik kuruluşların dünyadaki ekonomik daralmaya(ABD -%6, AB -%8.2 gibi) paralel olarak Türkiye’nin de 2020 yılında yaklaşık -%3 küçüleceğine yönelik tahminler yapması sorunun büyüklüğünü ortaya koymaktadır.Önceki yazımda belirttiğim gibi bütün ülkeler salgınla beraber “sağlık şoku”, “arz şoku”, “talep şoku”nu ve komşuyu fakirleştirici politikalar aşamasını yaşadılar.

Türkiye salgının diğer ülkelere göre daha geç gelmesi ile kazanılan deneyimler, alınan politikaların düzeyi, eskiden beri gelen sosyal güvenlik sisteminin kapsayıcılığı, nüfusunun daha genç yapıya sahip olması gibi nedenlerden dolayı daha az sıkıntıyla atlatmaya çalışmaktadır. Ancak sağlık şoku ile beraber gelen tedarik zincirindeki kopmalar ve alınan tedbirler sonucunda yaşanan üretim kayıpları arz şokunu yaşamasına neden olmuştur. 2020 yılı ilk üç aylık ekonomik büyüme oranı %4,5 olarak açıklanması, sanki salgın döneminde böyle bir büyüme elde edildiği düşüncesini hakim kılmaktadır. Salgının Türkiye’de Mart ayının ortalarında başlaması ve değerlendirmeye esas alınan 2019 yılı ilk üç ayında ekonomik küçülmenin olması esas alındığında, salgının üretimde meydana getirdiği etkinin önümüzde dönemlerde net bir şekilde karşımıza çıkacağını göstermektedir. Salgınla beraber Türkiye’de yaşanan arz şokunun asıl sonuçları önümüzdekiüççeyrek dönemde daha net görülecektir. Başka bir ifade ile önümüzde dönemlerde üretim, yatırım, ticaret, işsizlik, gelir ve servet kayıplarının boyutu hakkında net bilgiler ortaya koyacaktır. Gelir ve servet kayıplarının yüksekliği konusunda salgın başlangıcından buyana toplam talepteki daralmalar ile yaşanan talep şokundan aslında anlaşılmaktadır. Bu dönemde hem gelir/servet kayıpları hemde uygulamaya konulan tedbirler neticesinde temel gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan ürünleri dışında neredeyse tüm sektörlerde tüketim azalmış ve talep şokları yaşanmıştır. Haziran ayıyla beraber normalleşme sürecinin başlaması, yaşanan talep şokunun ne kadarlık kısmının gelir ve servet kaybından ne kadarlık kısmının alınan tedbirlerden oluştuğunu net bir şekilde gösterecektir. Diğer taraftan salgın boyunca tüketici alışkanlıkların ne kadar ve ne yönde değiştiği de toplam talebin belirleyicisi olacaktır. Özellikle salgın boyunca tüketicilerin stoklama alışkanlığı ve öncelikli ihtiyaç konumunda olan, üretimlerine devam edilen özellikle gıda, tıbbi ilaç ve dezenfektan üretimlerinin normalleşme ile birlikte üretim kayıplarıyla karşılaşacağına kesin gözle bakılmaktadır. Ayrıca salgın boyunca hizmet sektörünün tamamında karşı karşıya kalınan arz ve talep şoklarının, normalleşme döneminde de hızlı bir şekilde artmayacağı bilinmektedir. Örneğin, turizm, kafe, lokanta, kuaför, çay bahçesi, dayanıklı eşya veya otomobil sektörlerinde gelir ve servet kayıplarından dolayı hem arz hem talep eş zamanlı olarak eski seviyesine hemen gelmeyecektir. Özellikle gelir ve servet kayıplarının yeniden borçlanma ile telafi edilmeye çalışılması, bu süreci bilanço yapısını salgın öncesi güçlendiren bankacılık sektörünün, müşteri kalitesinin bozulma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Sektörde, özel bankalar güçlü bilanço yapısını koruyarak daha seçkin müşterilere veya KGF garantili krediler kullandırma yolunu seçerken, kamu bankalarının ayırım yapmaksızın kredi kullandırması veya yapılandırma yapması, önümüzdeki dönmelerde bilanço kabiliyetlerini etkileyecektir. Ayrıca Türkiye, salgın süresince kısmi vergiler ile dış ticarete koyduğu engelleri, diğer ülkeler gibi genişleterek artırdı ve “komşuyu fakirleştirici politikalar” uygulayan ülke kervanına katılmıştır. Böylece yüzlerce ithal ürüne uygulanan ek vergiler ile yerli üretimi korumaya çalışmaktadır. Ancak ithal ürünlere konulan ek verginin; konulan oran, uygulama süresi, uygulanacak ürünler ve uygulanacak ülkelere göre yurt içi üretimin artmasına katkı sağlayacaktır. Bu vergilerden bazı ülkelerin istisna tutulması ve hem ihraç hemde yurtiçi piyasa sunulan malların ithal girdi bağımlılık oranlarının yüksek olması, yurtiçinde istenilen üretim artışının hemen elde edilemeyeceğini göstermektedir. Bu dönemde ülkelerin sadece sanayi sektörü değil aynı zamanda tarım sektörünün de koruma altına alındığı düşünüldüğünde, tarım sektöründe öncelikle ürün yeterlilik düzeyi düşük olan üretimlerin artırılmasına yönelik önlemlerin alınması gerekmektedir. Son aşama olan finansal şokun Türkiye yaşanıp yaşanmayacağını, finansman ihtiyacını karşılama kabiliyeti belirleyecektir. Türkiye’nin ne kadarlık bir finansman ihtiyacına sahip olduğunu tahminen şu şekilde belirleyebiliriz.

1. Kamu bütçe giderleri artmış ve Ocak-Nisan döneminde 72,8 milyar TL yani 7 milyar dolar bütçe açığı oluşmuştur. Bu bütçe açığı ilk dört aylık dönemi kapsamaktadır. Yapılan destek kapsamında kamu gelirlerin ötelenmesi, bütçede gelir azalışlarının devam edeceğini göstermektedir. Başka bir ifade ile sağlanan genel desteklerin yanında faiz, sağlık ve sosyal transferdeki artışlar giderleri artırırken, bütçe gelirlerindeki azalış (özellikle doğrudan gelir ve kurumlar vergisi ve dolaylı vergiler kdv, ötv gibi vergi gelirleri ) bütçe açığının artmasına neden oldu.Buna karşılık her nekadar normalleşme sürecinin başlamasına rağmen salgının hala devam etmesi kamu giderlerinin daha da artacağı yani bütçe açığının yükselerek devam edeceğini göstermektedir. Ayrıca KÖİ kapsamında döviz bazlı garanti kar ödeme yükünün tamamen kamu bütçesi üzerine kaldığı düşünüldüğünde, bütçe açığının tahmin edilenden çok fazla artacağını işaret etmektedir. 2020 yılında ekonomik yavaşmanın devam edeceği veya ekonomide küçülme yaşanma ihtimalinin yüksek olması, 2021 yılının da bütçe gelir artışlarını engellemekte ve bütçe açığı sorunun 2021 yılına taşınacağını göstermektedir. 2020 yılının tamamı esas alındığında öngörülen bütçe açığı olan 139 milyar TL’nin çok üzerinde olacağını göstermektedir. Çünkü yavaşlayan ve hatta küçülen ekonomi, artan borçlanma maliyetleri, KÖİ ödemeleri, sosyal giderler ve yapılacak teşvik maliyetleri dahil artan gider karşılığında azalan toplam gelirlerden dolayı en iyimser tahmini bütçe açığının bile 200 milyar TL’nin üzerinde gerçekleşeceğidir. Bu durum bütçe açığının ortadan kaldırılması için ek finansman ihtiyacının şiddetini artırmaktadır.

2. Salgınla beraber dünya ülkelerinin tamamında dış ticaret kazançları da azalmış veya azalmaya devam etmektedir. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bundan dolayı dış ticaret açığımız artmakta, kötüleşen hizmet dengesi nedeniyle de cari açığımız yükselecektir. Türkiye ithal girdi bağımlılığı ve küresel ekonomide yaşanan talep şoklarından dolayı mal ihracatı önemli ölçüde azalmıştır. Bunun yanında Türkiye’nin salgınla beraber ihracatta en önemli yerli katma değeri yüksek döviz kaynağı olan hizmet dengesi yani Turizm sektöründe meydana gelecek bir daralma, cari açığımızın büyük oranlarda artmasına neden olacaktır. Örneğin 2019 yılında yaklaşık 30 milyar dolar döviz geliri getiren turizm sektörünün bu sene göstereceği performans, Türkiye’nin finansman ihtiyacını belirleyecek ikinci önemli unsurdur. Turizm sektörüne bağlı olarak Havayolu şirketlerinden otellere, acentalardan turistlere yönelik faaliyet gösteren firmalara kadar yüzlerce alt sektör bundan etkilenecektir. Turizm ve genel olarak hizmet sektörünün önünde en önemli engel; salgının ülkelerde farklı zamanlarda ve farklı şiddetle ortaya çıkması yani salgının başlangıcı, şiddeti, şekli ve sona ereceği zamanların dünyada eş zamanlı olmamasıdır. Ayrıca salgın hakkında ikinci bir dalganın olma ihtimalinin sürekli olarak konuşulması hizmet sektörünün bu yılını tamamen zora gireceğinin göstergesi olarak karşımızdadır. Dış ticaretteki diğer bir tehlike ise, ihracatımızın önemli bir kısmını yaptığımız AB’dir. Çünkü AB’de yaşanan gelir ve servet kayıpları, Türk ihraç mallarına yönelik toplam talebin de azalacağı ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Dolayısıyla daralan AB pazarı yerine, alternatif pazarların oluşturulamaması ihraç gelirlerimizin azalmasına neden olacaktır. 2019 yılında 180 milyar doları aşan ihraç gelirimizin %50’sini yani 90 milyar dolarlık kısmını AB ülkelerinden elde ettiğimiz düşünüldüğünde, yaşanacak olası %10’luk bir daralmanın Türkiye’ye maliyeti 9 milyar dolar olacaktır. Bu da Türkiye’nin ek finansman ihtiyacını kuvvetlendirecektir. Dış ticaret açığın artması, hizmet dengesindeki gelir azalışları, ülkeye giren döviz miktarının azalmasına, dolayısıyla dış finansmana olan ihtiyacın artmasına neden olacaktır.

3. Türkiye’nin toplam dış borç servisinin büyüklüğüdür. Başka bir ifade ile 2020 Mart-2021 Mart ayı(bir yıl içerisinde) itibariyle yaklaşık 168 milyar dış borç ödemesi yapacaktır. Kamunun(MB dahil)yaklaşık 47 milyar dolar, finansal kuruluşların yaklaşık 51 milyar dolar ve finansal olmayan kuruluşların 70 milyar dolar borç geri ödemesi bulunmaktadır. Salgın nedeniyle gelir yetersizliği yaşayan kamunun ve üretim kayıpları nedeniyle finansal olmayan kuruluşların toplam yaklaşık 117 milyar dolar ödemeyi gerçekleşmek için yeniden borçlanmaya ihtiyacı bulunmaktadır. Kamu bu borç yükünü rasyonel olmayan bir şekilde yüksek faiz ödeyerek karşılayabilir. Ancak finansal olmayan kuruluşların bunu gerçekleştirmesi mümkün değildir. Özellikle finansal olmayan kuruluşların bu borçlarının önemli bir kısmının KÖİ yatırımları nedeniyle oluşan borçlar olduğu düşünüldüğünde, kamunun borç yükü bir kat daha artmaktadır. Ayrıca yaşanan gelir ve servet kayıplarından dolayı borç geri ödeme sorununun çıkma ihtimalinin bulunması, finans sektörünü de zorlayacaktır. Bu dönemde, tekrar başvurulan borç yapılandırma veya öteleme süreci sektörün bilanço üzerinde karlılığının artmasına neden olurken, müşteri kalitesindeki bozulma ve ekonomideki daralma bankacılık sektöründeki sorunu ertelemiştir. Çünkü tüzel ve gerçek kişilere 2014 yılından buyana neredeyse her yıl uygulanan bu tür yapılandırmalar, kredi kalitesinin bozulduğunu göstermektedir ki buda borcun geri dönmeme ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

4. Salgın ile birlikte gelişmiş olmayan piyasalardan 100 milyar doların üzerinde bir sermaye kaçışı yaşanmış ve bu ülkelerde yabancı sermaye girişleri de ani kesilmelere maruz bırakılmıştır. Salgının başlangıcından buyana yaklaşık 10 milyar dolara yakın finansman çıkışı da, Türkiye ekonomisi üzerindeki finansman baskısını artıran bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Küresel finansal oyuncular küresel risk ve belirsizliklerden dolayı Türkiye gibi ülkelerden bir taraftan çıkışları artarken diğer taraftan ülke CDS’ini yükselterek tekrar borçlanma maliyetini artırmaktadır.

Salgın ile birlikte pek çok gelişmiş olmayan ülkenin yaşadığı aşırı döviz ihtiyacından dolayı finansal şoka gireceği muhtemeldir. Türkiye’nin 2020 yılı içerisinde ihtiyaç hissettiği finansmanın temini konusunda daha kalıcı ve sürdürülebilir adımlar atmasına gerek vardır. Merkez Bankasının swap anlaşmaları ile kısa süreli finansman ihtiyacını karşılasa da, son iki, üç yıldır devam eden ulusal ekonomik sorunlar ve salgından dolayı var olan küresel konjonktür, bu şekilde finansman ihtiyacının karşılanabilmesini sürdürülebilir olmaktan uzaklaştırmakta ve sorunu kısa bir sürede olsa ötelemektedir. Türkiye, önümüzde aylar içerisinde daha da artacağı tahmin edilen bütçe ve cari açıkları ile dış ve iç borç geri ödemeleri konusunda sorunlar yaşamaya devam edeceği ihtimali kuvvetlenmektedir. Çünkü yabancı sermaye girişlerindeki ani kesilmelerin devam ettiği görülmektedir. Bundan dolayı, döviz kazandırıcı işlemler bakımından dış ticaret politikasını yeniden yapılandırmalı, yerli katma değeri ön plana çıkaran firmaları öncelikli ve yüksek düzeyde teşvik etmeli, bütçe içerisindeki öncelikli olmayan harcamaları durdurmalı, döviz bazlı kar garantili KÖİ anlaşmalarını Türk Lirasına çevirmeli, dış ticarette AB dışında yeni Pazar arayışlarına başlanması konusunda özel sektöre lider olmalıdır. Teşvik ve destek paketlerinin ithal girdi bağımlılığı düşük olan sektörlere daha fazla imkan tanıyacak şekilde revize edilmelidir. Ancak bu şekilde gelişmiş olmayan ülkelerde çıkma ihtimali olan ve küresel boyut kazanması muhtemel olan finansal şoka karşı daha dayanıklı bir ekonomik yapı oluşturabilecektir. Oluşması muhtemel küresel finansal krizden ekonominin en az şekilde olumsuz etkilenmesinin zeminini hazırlayacak ve ülke ekonomisini bir finansal krizine maruz bırakmayacaktır. Aksi takdirde piyasanın geleceğe yönelik iyimser beklenti satın alma davranışı ortadan kalkar. Aksi takdirde son yıllardaki ekonomik yavaşlama, 2018 4. çeyreğinde, 2019 1. ve 2. çeyreğinde görülen ekonomik küçülmenin 2020 yılının son üç çeyreğinin tamamında devam etmesi kuvvetle ihtimal gözükmektedir. Böyle bir durum ekonomide çift dipli bir krizin oluşmasına imkân verecektir. Ekonomide çift dipli bir resesyonun oluşması halindeki duruma, “W” tipi krizler yani çift dipli krizler olarak adlandırılır. Böyle bir durum ekonomide şu şekilde kendini gösterir; Bir ekonomi önce resesyona girer (en az üç çeyrek dönem küçülür), daha sonra resesyondan çıkıp, kısa bir süre pozitif büyüme kaydettikten sonra tam bir iyileşme sağlamadan yeniden resesyona girmesi (en az üç çeyrek dönem küçülür) durumunu ifade etmektedir. Türkiye 2018 yılında 4. çeyrekte başlayan ekonomik küçülme yani resesyon 2019 yılı 1. ve 2. Çeyrek dönemlerinde de devam etti. 2019 yılı son çeyrek dönemi ve 2020 yılı 1. Çeyrek dönem ekonomi resesyondan çıkış sinyali vererek ekonomik büyüme sağlamıştır. Ancak 2020 yılının kalan dönemlerinde yüksek düzeydeki üretim kayıplarından dolayı(gıda, tıbbi sektörler hariç) yaşanması muhtemel ekonomik resesyonlar 2., 3. ve 4. çeyrek dönem büyüme rakamlarını negatif çıkarma ihtimali yüksek gözükmektedir. Türkiye ekonomisindeki tahmini küçülmeler çift dipli kriz olarak tanımlanabilecek bir krizin oluşmasına neden olma ihtimali oluşacaktır. Özellikle ülke ekonomisinin 2020 yılı döviz ihtiyacında karşı karşıya kalınacak yetersizlikler W tipi yani çift dipli krizin oluşmasını belirleyecek en temel faktör olacaktır.