TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// FAZLI KÖKSAL : TARİHİ ROMANLAR NASIL OKUNMALI ???


FAZLI KÖKSAL :TARİHİ ROMANLAR NASIL OKUNMALI

KAYNAK : https://fazlikoksal.blogspot.com/2019/06/tarihi-romanlar-nasil-okunmali.html

Bizim “Tarih”i öğrenmemiz sorunludur…

Okul zamanlarımızda “Tarih” biraz da öğretim yönteminden olsa gerek, en sevilmeyen derstir… Kronolojik bir tarzda kaleme alınan, tarihlerin ve anlaşma maddelerinin sıralandığı, “neden” ve “niçin” sorularının sorulmadığı bir tarih öğretimine ilgi göstermedikleri için çocuklarımızı, gençlerimizi suçlamak da yersizdir… Dolayısıyla tarihe gerçekten ilgi duyanlarımız dışında hepimiz, onu “sınıf geçmek için geçer not almamız gereken bir ders” olarak gördük… Ezberledik, kopya çektik, sınav günleri çalıştık, sınıfı geçtikten sonra da tarih kitaplarını kapattık…

Ama hayat bizi, “dünü iyi bilmeden geleceği inşa etmek imkânsızdır.” gerçeği ile yüz yüze getirdiğinde, tarihe ilgi duymaya başladık… Ama geç kalmıştık, ciltler dolusu tarih kitabı okumak, tarihi sorgulamak için….

İdeolojik önderlerimiz, tarihi bize nasıl aktardılarsa, onların doğruluğuna iman ettik…

Sinemalarda tarihi film geldikçe kaçırmadık; Tarkan, Karaoğlan, Malkaçoğlu, Battal Gazi vb. iyi ok atan, akrobat gibi at kullanan, kâfir kızları ile sevişen tarihi roman kahramanları ile hamasetin zirvesine ulaştık… Atalarımızla öğündük… Sonra tarihi diziler dönemi geldi; Muhteşem Süleyman’ı ve dönemini, Ertuğrul Gazi’yi, Abdülhamit Han’ı, Çanakkale Savaşını dizilerden öğrendik (!)…

Edebiyata, romana ilgi duyanlar da tarihi, romanlardan öğrenmeye çalıştılar… Şüphesiz tarihi romanlardan öğrenmek, filmlerden, dizilerden öğrenmeye nazaran biraz daha doğrudur. Çünkü film gibi, dizi gibi akıp gitmez. Eleştirel okumayı öğrenenler için sorgulayacak, doğruyu araştıracak zaman vardır. Ama kaçımızda eleştirel okuma alışkanlığı var? Sonuçta roman da film gibi kurgudur. Gerçek payı da bulunur ama sonuçta romancının muhayyilesinin ürünüdür.

Dolayısıyla; “Okuyucu tarihî romanı okurken aynı zamanda sanat, yeniden inşa ve yazarın ideolojik tercihleri doğrultusunda farklılaştırılmış, tarihin kendisi olmaktan çıkarılmış bir tarih bilgisi edinir.”[i]

Ama çoğu okuyucu, kurguyu gerçekle karıştırır. Tarihi bilgisini (!), kanaatini, okuduğu romanlarla oluşturur. Hatta zamanla tarihi kurgu, yalnız okuyucularda değil tüm toplumda tarihi gerçekliğin yerini alır. “Galat-ı Meşhur”lar oluşur.

Mesela;

Bürokratların odalarından, esnaf kahvelerine hemen her yerde, "Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e Nasihatı", "Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e Vasiyeti ", gibi başlıklar taşıyan "Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül alma sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…" diye başlayan bir metine rastlarız… Bu metin, Tarık Buğra’nın Osmancık romanından alınmıştır. Tarık Buğra’nın Şeyh Edebali’ye söylettiği sözlerdir… Kurmaca sözler, tarihi gerçekliğe dönüşmüştür…

Bu nedenle yalnızca Tarihi romanları değil, tarihi göndermeler içeren “dönem romanlarını” da okumadan önce o tarih dilimini inceleyip öğrendikten sonra, aynı dönemi anlatan diğer romanlar ile birlikte okumak; hem nispeten daha doğru bilgiye ulaşmamıza yardımcı olacak, hem de aynı dönemleri farklı bakış açılarıyla tanımamıza katkıda bulunacaklar…

Ben de bu amaçla, kaynak tarihi başvuru kitapları ile birlikte okunması yararlı olacak tarihi romanlardan (dönem romanlarından) bir liste yapmaya çalıştım;

İslam Öncesi Türk Tarihi ile ilgili romanların bazıları; Nihal Atsız’ın Bozkurtlar (Bozkurtların Ölümü-Bozkurtlar Diriliyor), A.Ziya Kozanoğlu’nun Kolsuz Kahraman ve Kızıl Tuğ, Hasan Erimez’in Demirdağın Kurtları, William Dietrich’in Tanrı’nın Kırbacı Atilla, Cengiz Dağcı’nın Genç Temuçin, Ahmet Haldun Terzioğlu’nun Mete Han, Teoman….

Sultan Alpaslan ve Malazgirt’i anlatan romanlardan ilk aklıma gelenler; Emine Işınsu’nun Ak Topraklar, M.Necati Sepetcioğlu’nun Kilit, Sultan Alpaslan ilk aklıma gelenler…

Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait romanlar; Kemal Tahir’in Devlet Ana, Tarık Buğra’nın Osmancık, Sevinç Çokum’un Ağustos Başağı, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Konak, Çatı … Özellikle Kemal Tahir’in Devlet Ana ile Tarık Buğra’nın Osmancık romanının eş zamanlı okunması okuyucuya çok şey katacaktır…

Fetret Devri ile ilgili romanlar; Nihal Atsız Deli Kurt, Namık Duymuş Fetret Devri, Mustafa Necati Sepetçioğlu Geçitteki Ülke, Bilge Umar- Börklüce…

Fatih Dönemine ilişkin romanlardan hatırlayabildiklerim; Beyazıt Akman Tarihin İlk Günü, Reşat Ekrem Koçu Fatih Sultan Mehmet, Nedim Gürsel Boğazkesen, Oktay Tiryakioğlu Kuşatma 1453, Feridun Fazıl Tülbentçi 1453 İstanbul’un Fethi,

İki muhteşem hakanı Yavuz Sultan Selim’i ve Şah İsmail’i anlatan romanlardan okuduklarım; Reha Çamuroğlu’nun İsmail, İskender Pala’nın Şah ve Sultan, Oğuz Özdeş’in Yavuz’un Pençesi, Mustafa Yuka’nın Şah İsmail… Mezhep taassubundan uzak, objektif bakılması gereken bir dönem… İki hakan, iki şair, iki yiğit… İkisi de yanlışları ile doğruları bizim..

Kanuni Dönemini anlatan romanlardan dikkatimi çekenler; Fairfax Downey’in Muhteşem Süleyman ve Hürrem, Selçuk Çermik’in Saltanat, Demet Altınyelekoğlu’nun Moskof Cariye Hürrem, Louis Gardel Sevenlerin Şafağı, Elif Şafak Ustam ve Ben…

Denizciliğin yükseliş devrini ve ünlü denizcilerini anlatan romanlar da tarihi romanlar arasında önemli bir yer tutar. Mesela; İskender Pala’nın Efsane, Oğuz Özdeş’in Kartal Başlı Kadırga, Bekir Büyükarkın’ın Suların Gölgesinde… Ve Halikarnas Balıkçısı’nın çok güzel iki romanı Turgut Reis ve Uluç Reis…

Duraklama Devrinde sınır boylarındaki olayları anlatan Bahattin Özkişi’nin Köse Kadı ve Ucdaki Adam, Safiye Erol’un Ciğerdelen isimli romanları kelimenin tam anlamıyla romandır… Edebiyatımızın önemli romanları arasında yerlerini almışlardır…

Tarihimizin en fazla tartışılan padişahlarından II. Abdülhamit Dönemini anlatan Halide Edib‘in Sinekli Bakkal, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul ve Nahit Sırrı Örik‘in Sultan Hamit Düşerken isimli romanlarını, tarihi roman olarak değil, “dönem romanı” olarak görmek gerekir.

Çanakkale Savaşı’nı anlatan pek çok roman vardır. Buket Uzuner’in Gelibolu, Turgut Özakman’ın Diriliş ve Mehmet Niyazi’nin Çanakkale Mahşeri okunmalı.

Balkan Bozgunu ve Balkanlardan yaşanan kitlesel göçler tarihimizin en hüzünlü dönemidir. Her hüzünlü olay gibi bu acı da romanlara konu oldu; Yılmaz Gürbüz’ün Balkan Acısı, Sevinç Çokum’un Bu Diyar, Samiha Ayverdi’nin Mesihpaşa İmamı, Ayla Kutlu’nun Yedinci Bayrak, Necati Cumalı’nın Viran Dağlar bu romanların en akılda kalıcıları…

Ve Milli Mücadele dönemi romanları… Milli Mücadele dönemini anlatan romanları ikiye ayırabiliriz;

Tüm kahramanları gerçek kişilerden oluşan belgesel romanlar; Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler, Hasan İzzetdin Dinamo’nun Kutsal İsyan, Attila İlhan’ın Allahın Süngüleri Reis Paşa, Gazi Paşa, O Sarışın Kurt, Halide Edip Adıvar Türk’ün Ateşle İmtihanı…

Milli Mücadele’yi anlatan, kahramanları İstiklal Savaşı’nın gizli kahramanları olan, kurgu niteliği ağır basan romanlar; Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı, Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar’ı, Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldız’ı, Halide Edip’in Vurun Kahpeye’si…

Mübadele Acısını Feride Çiçekoğlu Suyun Öte Yanı’nda, Yılmaz Karakoyunlu Mor Kaftanlı Selanik’de, Dido Sotiriyu Benden Selam Söyle Anadoluya’da romanlaştırmışlardır…

Kemal Tahir ve Tarık Buğra romanlarında çoğu kez aynı dönemi işlemişlerdir. Tarık Buğra Yağmuru Beklerken’de, Tarık Buğra Yol Ayrımı’nda Serbest Fıkra’nın kuruluşunu anlatmıştır.

Varlık Vergisi ve sonuçlarını; Yılmaz Karakoyunlu’un Salkım Hanımın Taneleri’nde ve Ahmet Aziz’in Aşkale Yolcusu Kalmasın’da okudum..

İkinci Dünya Savaşı yıllarının acısını Zülfü Livaneli Serenad’da, Cengiz Dağcı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam’da, Ayşe Kulin de Nefes Nefese’de okuyucusuna aktarmıştır.

27 Mayısı ve öncesini; Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’da, Sevinç Çokum’un Karanlığa Direnen Yıldız’da ve Atila İlhan Bıçağın Ucu’nda okudum…

80 öncesi pek çok yazar tarafından okuyucuya aktarılmıştır. Bunların en bilinenlerini sıralayalım; Emine Işınsu Sancı, Aysel Özakın Genç Kız ve Ölüm, Tarık Buğra Gençliğim Eyvah, Ümit Kıvanç Bekle Dedim Gölgeye’sini, Ahmet Hakdun Terzioğlu Darağacında Bir Bozkurt, Bilge Karasu Gece , Lutfi Şehsuvaroğlu Kafes…

Balkanlarda yaşamaya devam eden Evlad-ı Fatihan’ın çocuklarının yaşadıkları acıyı Emine Işınsu Azap Toprakları’nda ve Çiçekler Büyür’de , Ayşe Kulin de Sevdalinka’da anlatmışlardır…

İYİ OKUMALAR….

ARKEOLOJİ DOSYASI /// Ark. Kadir YILDIRIMSAL : SÜMERLER KİMLERDİR, DİLLERİNİN TÜRKÇE İLE BENZERLİKLERİ


Ark. Kadir YILDIRIMSAL : SÜMERLER KİMLERDİR, DİLLERİNİN TÜRKÇE İLE BENZERLİKLERİ

21 Kasım 2013

Sizlere bugüne kadar çiviyazılı tabletlerden alınma metinlerle Sumerler’i tanıtmaya çalıştım ve daha da tanıtmaya devam edeceğim. Umarım yazılarımla sizlere yardımcı olabilmişimdir. Belki bu arada Sumerler hakkında bilgisi olanların yanında, bilmeyenler veya tam olarak bilmek isteyenler vardır. Bu yüzden sevgili hocamız Muazzez İlmiye Çığ dururken bu konuda yazmak bana düşmez diyerek, onun bu konuda vermiş olduğu bilgiyi aşağıda ilgilerinize sunuyorum. İşte o yazı:

Sümerleri Kısaca Tanıyalım

Sumerler, M.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya’nın güneyinde Dicle ve Fırat nehirlerinin Basra Körfezi’ne yaklaştığı ve denize döküldüğü yerlere gelip yerleşen ve orada güçlü bir uygarlık kuran bir halk. Bu halkın adı Sumer değil. Onlar kendilerine “kiengi”, “kengir”, “kenger” diyorlardı. Sumer ise onların oturdukları bölgeye Akadlar tarafından verilen bir ad. Rahmetli Prof. Vecihe Hatipoğlu bu söz için, Asya’nın kuzeyinden güneyine inen Subarlar, Subartular, Subariler, Subirler ile aynı kökten gelen “su adamları” veya “sudan gelenler” anlamına gelen Subar b/m değişmesi ile “Sumer” olmuş diyordu.

Olcas Süleyman da Az İ YA adlı kitabının 242-251. Sayfaları arasında Sumer adının nereden geldiği üzerinde durmuş. Türkçede olan “yer-sub” kelimesinden “sub-yer=Sumer yapıyor. sulu yer. Bazıları ise, Tevrat’taki “Sinear” ile eşleştirmek istiyor. S.N. Kramer The Sumerian adlı kitabında, Arno Poebl’in Sumer –veya metinlerdeki yazılış şekliyle Şumer- adını, Nuh’un oğlu Şem ile bağdaştırmak istediğini yazıyor ve bunun üzerine yaptığı bir tartışma sonucu –eğer bu kabul edilirse- Musevilerin Sumerleri kendi ataları olarak kabul etmek isteyeceklerini, bunun da Sumerlerin eklemli dilleri bakımından hiç olmayacağını yazıyor.

Yapılan araştırmalara göre, bugünkü uygarlığın temelini atanlar Sumerler. Onların en büyük buluşları; dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar açarak bu yazıyı her istediklerini yazacak şekilde geliştirmeleri ve kolay kolay bozulmayan kil üzerine geçirerek zamanımıza kadar kalmalarını sağlamalarıdır. Yazıları oluşturan çizgilerin çivi şekline benzemesi yüzünden çiviyazısı adı verilen bu yazı ile Sumerlerin yazdıkları bu belgelerde onların günlük yaşantılarını, matematik, astronomi, tıp bilgilerinde nasıl temel oluşturduklarını okuyoruz. Onlar matematikte “onlu, altılı” sistemi geliştirmişler ve bu rakamlarla en büyük ve karışık hesap ve geometri işlemlerini yapmışlar. Güneş’in ve Ay’ın görünüşüne göre zamanı yıla, yılı aylara, ayları haftalara, haftaları günlere, günleri saatlere bölmüşler; 5 gezegeni, burçları saptayarak adlandırmışlar. Bugün de onların burçlara verdiği bu adların çevirilerini kullanmaktayız. Hastalıklar için hayvanlar, bitkiler ve madenlerden yararlanarak çeşitli ilaçlar yapmışlar. Bunları da ya bira ile içmişler ya da bal ile karıştırıp yemişler (veya sürmüşlerdir). Mimarlıktaki kubbe, kemer sistemi, künklerle temiz ve kirli suların taşınması, nehir sularının kanallarla tarım alanlarına götürülmesini, tekneler, yelkenliler ile ulaşımı sağladıklarını onlarda görüyoruz.

Muazzez İlmiye Çığ

Bir de bana gelen yazılarda Sumerlerin Türk mü veya Türklerin bir kolu mu olduğu soruluyor. Bu konuya daha sonraki yazılarımda değineceğim fakat daha önce sizlere bir fikir vermesi açısından şunu belirtmekte yarar var. Araştırmacıların belirttiğine göre, Türkçe ile karşılaştırılan 400’den fazla Sumerce kelime var. Sümerce kelimeler üzerinde yaptığım çalışmamda bunları ben de tespit etmiş, acaba olabilir mi diye düşünmüştüm. Fakat dil üzerinde çalışma yapan bilim adamları, bunların aynı kökten türemiş veya benzer olduğunu açıkça belirtiyorlar. Buna ek olarak gramer de çok yakınlık gösteriyor. Sumer dilinde de –Türkçe de olduğu gibi- kelimeler, sözcük köklerine ekler konarak oluşturuluyor. Ses uyumu var, kelimelerde dişi-erkek ayrımı yok. Cümlelerde özne başta, eylem sonda. Zamirlerde çok açık benzerlik var. Sizlere fikir vermesi açısından aşağıda benzer kelimelerden küçük örnekler bulacaksınız.

Aba (Sumerce): ab, a-ba, ab-gal, abba

(anne, büyük anne, muhterem, muhterem kadın)

İlk Türkçe: apa

Eski Türkçe: aba

Osmanlı Türkçesi: aba

Azeri Türkçesi: aba

Altayca: aba

İlk Mongolca: abu

Ural-Altay: apa, appa, apa

Türkmence: aba

DINGIR (Sumerce)

Anlamı: Tanrı, Gök

Türk Dil Ailesi: TENGIR (TEGRI,DANGIR, DENİR,

TENİR) tanrıgök (Umum Türk)

UZUK (Sumerce)

Anlamı: Uzun, Yüce.

Türk Dil Ailesi: UZUN uzun (Umum Türk)

UZAK uzun (Kazak)

UD (Sumerce)

Anlamı: Ateş

Türk Dil Ailesi: UT (UD, OT, OD) ateş (Umum Türk)

GUD (Sumerce)

Anlamı: Öküz

Türk Dil Ailesi: UD öküz, boynuzlu hayvanlar

(E. Türk) GUDAA geyik, öküz

GAŞ (Sumerce)

Anlamı: Kuş. Ayrıca (KUŞ,KUS) kuş

Türk Dil Ailesi: GAŞ suda yüzen kuş (Umum Türk)

Birleşik sözlerde: GAŞ, GAY, mesela

Karlıkuş (kırlangıç), Toragay serçe,

Karga (karakuş)

Yüzlerce örnekten sadece birkaç tanesini aktarabildim. Umarım sizlere bir fikir verebilmiştir. Bir sonraki yazıma dek esenlikle kalın.

Ark. Kadir YILDIRIMSAL

GÜNDEM ANALİZİ /// HÜSNÜ MAHALLİ : ABD kılavuz olunca !!!!


HÜSNÜ MAHALLİ : ABD kılavuz olunca !!!!

16 Ağustos 2019

Kuveyt savaşında yenilgiye uğrayan Saddam ordusunun Kuzeyde Kürtlere operasyon yapacağı söylentileriyle Kürtler komşu ülkelere kaçtı.

Bunun üzerine ABD İngiltere ve Fransa’dan 77 uçak Çekiç Güç; adı altında Türkiye’ye geldi ve Saddam’a ‘36. Paralel’in kuzeyine geçemezsin’ dedi.

Üç aylığına gelen; Çekiç Güç’e itiraz eden Demirel Ecevit ve Erbakan daha sonra başbakan olunca tezkereyi uzattılar.

Mart 2003’te Irak işgal edildiğinde Çekiç Güç gitti ama Kürtler Kuzey Irak’a egemen oldu.

1 Mart 2003’te TBMM tezkereyi reddetti ama Erdoğan Başbakan olunca Amerikan uçaklarının Türk hava sahasını kullanmasına izin verildi ve Irak işgali sonrasında Kuzey Irak federal bir bölge olarak yarı bağımsız oldu.

Şimdi sıra Suriye’de.

Hesaplar yine Türkiye üzerinden.

Haziran 2015 seçimlerine kadar Suriye’de PYD ve Türkiye’de HDP/PKK ile iyi geçinen AKP o tarihten sonra her ikisine düşman kesildi.

O gün bugün; AKP’nin Suriye politikası iki eksen üzerinde gelişti:

1-Kürtler.

2-Silahlı İslamcı gruplar.

Birincileri Fırat’ın doğusunda diğerleri Fırat’ın batısında.

Ağustos 2016’da önce; ABD; sonra da; RUSYA’nın onayıyla Cerablus’a oradan da El-Bab Azez ve son olarak Afrin’e giren Türkiye hiçbir şekilde Esad’la barışmaya yanaşmıyor.

Oysa barışsa tüm sorunlar kendiliğinden çözülecek.

Türkiye; Cerablus’tan Afrin’e kadar uzanan 350 kilometre sınır boyunca en az 50-60 bin ÖSO militanına maaş veriyor tüm gereksinimlerini karşılıyor hastane okul fabrika ve cami kuruyor ve hiç çıkmayacakmış gibi davranıyor.

Şimdi sıra Fırat’ın doğusunda.

ABD ile anlaştık.

Güvenli Bölge Tampon Bölge ya da Barış Koridoru adıyla oluşturulacak bölgede TSK 500 kilometre sınır hattında ABD ile işbirliği yapacak.

Böylece TSK Irak sınırından idlib’e kadar uzanan hat boyunca 5-70 km derinliğinde bölgelerde fiilen bulunmuş olacak.

Sonuç olarak;

1- İmzalanan anlaşmayla Türkiye Fırat’ın doğusunda ABD’yi muhatap alarak onun Suriye işgalini kabullenmiş oldu.

2- Bu anlaşmayla Türkiye PYD’nin ABD koruması altında ‘Barış Koridoru’ altında varlığını ve dolayısıyla olası bağımsızlığını onaylamış oldu.

Böylece Türkiye Çekiç Güç olayında olduğu gibi bu kez Suriye’nin kuzeyinde benzer durumun yaratılmasına katkı sağlamış oldu.

3- Bu anlaşma ile Türkiye PYD/PKK’nın yanısıra Suriye Demokratik Güçleri’nin de Rakka ve çevresinde olası bağımsızlığını da onaylamış oldu.

Üstelik bu bölgede işbirliği yapılan ülke yani ABD şimdiye kadar onlarca kez Türkiye’ye kazık atmış PYD/PKK’yı orduya dönüştürmüş ve hiçbir konuda güvenilmeyeceğini onlarca kez kanıtlamıştır.

İşin içinde AKP’nin ABD sevdası olunca her şey normal.

Bu sevda olmasaydı Türkiye gidip Katar’da ABD’nin askeri üssüne 30 kilometre uzaklıkta askeri üs kurmazdı.

Bu üsten kalkan Amerikan uçakları Suriye’yi bombalıyor YPG/PKK’ya silah taşıyor ve ABD Irak’ın işgal operasyonunu buradan yönetmişti.

Garip işler oluyor.

Olup bitenlenlere kızan Putin ve Ruhani 11 Eylül’de İstanbul’a geliyor.

Ama gelmeden önce her ikisi Esad’a ‘Biz İstanbul’a gidinceye kadar İdlib’in işini bitir’ demişe benziyorlar.

Suriye ordusu son bir hafta içinde İdlib çevresinde tüm stratejik bölgeleri ele geçirdi.

Böyle devam ederse Fırat’ın doğusunda ABD’ye yanaşan Ankara Fırat’ın batısında çok ciddi sıkıntılarla karşılaşacak demektir.

Ankara nasıl bir hesap yapıyor bilinmez ama ne düşünüyorsa yanlış düşünüyor.

Anlaşılan son sekiz yılın tüm yanlışlarından ders almamış.

Göreceli olarak ‘zafer ya da kazanım’ gibi görünen her şey er ya da geç hüsranla bitecektir.

Görünen köy kılavuz istemez.

Kılavuzu ABD olanın başı beladan kurtulmaz.

Bunu önlemenin bir yolu olmalı.

Onu da CHP bulmalı.

Hemen.

LİNK : https://www.sozcu.com.tr/2019/yazarlar/husnu-mahalli/abd-kilavuz-olunca-5283764/

DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU, DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ ÇERÇEVESİNDE AMA KANUNLARA BAĞLI YAYIN YAPAN BİR AÇIK İSTİHBARAT PLATFORMUDUR.


Değerli Yurtseverler,

Zaman zaman bizlerden sizlere hükümeti kıyasıya eleştiren bir takım yazı ve videolar gidiyor. Bu konuda daha önce açıklama yaptık ama tazelemek için tekrar edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU, hiçbir siyasi parti, vakıf, dernek yada resmi kurum ile bağı yada yada bağlantısı olmayan, kurumlardan bağımsız sivil inisiyatif ile tesis edilmiş YURTSEVER, MİLİTARİST ve KEMALİST bir açık istihbarat platformudur. Yayın çizgisi de bu yöndedir.

MİSYONUMUZ, BİLGİLİ TOPLUM, GÜÇLÜ TÜRKİYE’dir.

Ve 2002 yılından bu yana misyonumuza uygun olarak ülkemizi ilgilendiren tüm milli meselelerde araştırma yapıyor, aynı zamanda üyelerimiz ile beyin jimnastiği yaparak bulduğumuz çözümleri resmi kurumlarımız ile paylaşıyoruz. Bugüne kadar hiçbir partiden destek görmedik, böyle bir talebimiz de zaten olmadı. Biz milli konularda resmi kurumlarımıza destek olmak için tüm açık kaynakları tarayarak en optimum çözümleri, bilgileri kurumlarımızla beraber üyelerimize iletiyoruz. Bunu yaparken bağımsız hareket ediyoruz. Partilerüstü bir grup olduğumuz için bizleri bağlayan tek norm MİLLİ MENFAATLERİMİZDİR.

MİLLİ MENFAATLERİMİZ neyi gerektiriyorsa onu yapar onu yazar, onu çizeriz.

Herhangi bir partiye, kuruma yada gruba şirin ve sempatik görünmek için yazmıyoruz, paylaşmıyoruz. Ülkemizin asli menfaatleri gerektiğinde hangi parti, kurum yada grup olursa olsun çekinmeden yazar, çizeriz. Bizlerin tabi olduğu yegane kriter T.C. KANUN’larıdır.

T.C. Kanununa bağlı olduğumuz müddetçe neyi yazdığımız, paylaştığımız kimseyi ilgilendirmez. Ayrıca kalemimizi de kimse kiralayamaz. Milli menfaatler neyi gerektiriyorsa DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yazarız, çizeriz. Hatta bu yazılarımız iktidar partisi ile ilgili de olsa doğru olması, teyid edilebilir olması kaydıyla her iddiayı dile getiririz. Kimsenden bir korkumuz, çekincemiz yok. Falanca bakanlıktan filanca bir ihale beklentisi yada sahil bölgelerinde 4 sıfırlı maaşı olan bir müdürlük gibi kıyak işler peşinde de değiliz.

Bizler gerçek yurtseverleriz ve bizi Tatlısu milliyetçileri ile karıştırmayın. Yeri geldiğinde iktidar partisinin hedefine girebiliriz, yada yabancı bir istihbarat servisini peşimize takabiliriz.

Ama ATA’mızdan aldığımız bu kutsal emaneti yere düşürmeden alnımızın akı ve kalemimizin gücü ile ve allah sağlık sıhhat verdiği müddetçe yapacağız. Yeter ki düşmanımız bile olsa bize mertçe meydan okusun, mertçe savaşalım. Geçmişteki kumpas davaları gibi haksızlığa uğramayalım.

Son olarak şunu ifade edelim.

ÖZEL BÜRO GRUBU’nun her bir paylaşımı kanunların bize tanıdığı DÜŞÜNCE ve İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ çerçevesinde yapılmıştır.

Kanunlara bağlı kaldığımız müddetçe hangi partinin yada hangi kurumun, grubun hoşuna gideceği, hangisinin gitmeyeceği umurumuzda değildir, olmayacaktır. Biz doğru bildiğimiz yolda kalemimizi kiralamadan kendi doğrumuzda kalarak projelerimize devam edeceğiz. Ancak biz de insanız ve her insanoğlu gibi hata yapabiliriz. Böyle durumlarda üyelerimizden ricamız bizlere rehber olmalarıdır. Bize yanlışımızı söylerseniz hem yayın çizgimizin kalite seviyesinin artmasına hem de yasalara bağlı kalarak faaliyetlerimize sorunsuz şekilde devam etmemize imkan tanımış olursunuz. Tabi bu söylediklerimiz AMİGO TARAFTARLAR için değil. Onlar bağlı oldukları partiye, kuruma yada gruba yönelik hiçbir eleştiriye doğru da olsa tahammül edemezler. Onları da anlıyor ve kabul ediyoruz. Bizleri herkes eleştirebilir ki zaten eleştiriyi çok sevdiğimizi daha önce deklare ettik. Ancak üslup son derece önemlidir. Bizi her konuda eleştirin. Sadece eleştirirken haklı durumda iken haksız duruma düşmemek için eleştirinizi belirli bir nezaket ve edep içerisinde yapmanızı tavsiye ederiz. Hakaretamiz ve tehdit içerikli eleştiriler sunucularımızda muhafaza edilmekte ve gerekmesi halinde Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirilmektedir. Sözlerime son verirken şu ana kadar grubumuza maddi-manevi destek olan tüm yurtseverlere ekibim adına kalben teşekkür ederim.

Paylaşımlarımızı ve projelerimizi lütfen takip ediniz. Aşağıda Avukat Mehmet Erbil ve Baran Doğan beyin Hukuk Bürosunun hazırladığı makaleyi de mutlaka okuyun.

Saygılarımızla,

Erkut Ersoy

İstihbarat Uzmanı

ÖZEL BÜRO GRUBU

KAYNAK : https://barandogan.av.tr/blog/bireysel-basvuru/dusunce-ve-ifade-ozgurlugu-hakki-anayasa-mahkemesi-aym-ve-aihm-kararlari.html

Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkı Nedir ???

Av. Mehmet Erbil1

Düşünce ve ifade özgürlüğü, TC Anayasasının 26/1 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesinde düzenlenmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkı, Anayasa ve sözleşmenin (AİHS) ortak koruma alanında yer almaktadır. Bu nedenle, bu hakkı ihlal eden eylem veya işlemler aleyhine bireysel başvuru yapılabilir.

Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti

ANAYASA MADDE 26. – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar.

AİHS m.10 İfade Özgürlüğü
Herkes görüşlerini açıklama ve ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir.

DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİ İLE İLGİLİ ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

İNTERNET SİTESİNDE YAYINLADIĞI YAZI NEDENİYLE TAZMİNAT ÖDEMEYE MAHKUM EDİLEN KİŞİNİN İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKI

ÖZET: Ankara’ ya içme suyu olarak verilen Kızılırmak suyunun, kanser vakalarına neden olacağına dair, başvurucu tarafından kaleme alınan ve üyesi olduğu Tıp Kurumu Deneğinin internet sitesinde yayınlanan yazı nedeniyle, Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Melik GÖKÇEK tarafından “kendisine hakaret edildiği ve küçük düşürüldüğünü” ileri sürmek suretiyle başvurucuya karşı açılan tazminat davasında, başvurucunun tazminata mahkum edilmiş olması ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Ali Rıza ÜÇER kararı. B. No: 2013/8598)

İNCİTİCİ, ŞOKE EDİCİ YA DA ENDİŞELENDİRİCİ BİLGİ VE DÜŞÜNCELER DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDADIR

ÖZET: Ulusal bir gazetede çıkan haberler nedeniyle zarar gördüğünü ileri sürmek suretiyle başvurucu tarafından açılan tazminat davasının reddedilmiş olması, ifade özgürlüğü hakkının ihlalini oluşturmaz. Zira ifade özgürlüğü; sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. ( İlhan CİHANER kararı. B.No:2013/5474)

İNTERNET SİTESİNDE HABER YAYINLAYAN GAZETECİNİN CEZALANDIRILMASI DÜŞÜNCE VE KANAAT HÜRRİYETİNİN İHLALİDİR

ÖZET: Kamuoyunu yakında ilgilendiren bir haberde, bu haberi duyan gazetecinin bir savcı gibi haberin doğruluğunu kanıtlamakla yükümlü değildir. Kişilik haklarının zedelendiğini ileri süren kişinin genel mahkemelerde dava açma yoluna gidebilir. Başvurucuya, internet gazeteciliği üzerinde; borsada işlem gören şirket yöneticileri hakkında, çok sayıda suçtan dolayı davalar açılmış olduğu yönünde haberler yayınlamış olması nedeniyle hapis cezası verilmiş olması ve verilen hapis cezası ile ilgili olarak, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılmış olması, Anayasanın 26 ve 28 maddelerinde düzenlenen düşünce ve kanaat özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. ( Orhan PALA kararı. B.No:2014/2983)

DERGİNİN TUTUKLUYA VERİLMEMESİ İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKININ İHLALİDİR

ÖZET: Tutuklu olarak bulunan şahıslar yönünden, tutulma henüz bir tedbir niteliğinde olması nedeniyle “mahkumun ıslahı” gerekçe olarak gösterilerek “Özgür Halk” isimli derginin başvurucuya verilmemesi ifade özgürlüğü hakkının ihlali niteliğindedir. (22/3/2018 tarihli, Ertan Yürek Kararı. B. No: 2015/18932)

Avukat Baran Doğan Hukuk Bürosu

  1. Avukat Mehmet Erbil, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde hukuk eğitimini tamamlamıştır. 1990 yılından beri İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktadır. Çalışmalarını insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak ulusal ve uluslararası hukuk alanında yoğunlaştırmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesine yaptığı başvurularla ulusal hukuk mevzuatında bir çok değişikliğin yapılmasına vesile olmuştur.

GÜNDEM ANALİZİ /// NACİ KAPTAN : TÜRKİYE GİZLİ BİR İŞGAL ALTINDADIR !!!


NACİ KAPTAN : TÜRKİYE GİZLİ BİR İŞGAL ALTINDADIR !!!

Sayın Erol Güçlü çok uzun zamandır benim de katıldığım bu gerçeği yazıyor. Gerçek ülke aydınları ve Ulusal medya yazar, çizerleri ve gazetecilerimiz de bu konuyu sürekli olarak dillendiriyor.

Ülkemizin fiili işgali bir ABD projesi olan AKP’nin yine ABD ve İsrail tarafından projelendirilerek iktidara getirilmesiyle başlamıştır. Bu emperyal yapılanma, AKP’nin iktidar gücünü arttıracak projeler kurgulayarak, psikolojik harp yöntemlerini istihbarat kurumlarının desteğiyle AKP’ye aktarmış ve yol göstericisi olmuştur. AB/D – İisrail üçlüsünün desteğiyle ve sayısı belki birkaç bin olan satılmış hainler ve Fetullah’ın cemaat gücüyle ne yazık ki Türkiye’nin gizli işgali başlamıştır.

1* Kurulan tuzaklarla, tasfiyelerle, yandaş komutan atamalarıyla TSK zayıflatılarak siyasallaştırılmıştır. Ve dilerim ki gerçek değildir; "Ben AKP’nin paşasıyım" diyen generaller göreve getirilmiştir. Atatürk’ün askerleri tasfiye edilmiştir.

2* Özelleştirmeler, ağır borçlar, akıl almaz yolsuzluklar ve harcamalarla ülke ekonomisi çökertilmiştir.

3* OHAL şartları altında AB/D’nin isteği doğrultusunda ANAYASA değiştirilmiş, parlamento ve demokrasi rafa kaldırılmış, Meclis eylemli olarak fesih edilmiştir.

Tüm kararlar, yasalar partili Cumhurbaşkanı tarafından belirlenmektedir. Bir kişiyi ikna etmek bir meclisi, yargıyı, orduyu ikna etmekten çok daha kolaydır.

4* Evrensel hukuk değerleri yok edilmiş ve ülkede hukuk yapısını yürütecek olan ANAYASA MAHKEMESİ-YARGITAY- DANIŞTAY-HSK-YSK üyeleri Cumhurbaşkanı ve partisi tarafından belirlenir duruma getirilmiş. Hakim ve savcı teminatı kaldırılmıştır. Tüm kararlar Cumhurbaşkanı ve AKP’nin isteğine uygun alınır olmuştur. Saygın yargıçlardan hukuka uygun karar verenler ya damgalanarak görevden uzaklaştırılmaktadır veya pasif görevlere atanmaktadır.

5* Türkiye’mizi zayıflatmak için bizzat başbakan/cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından toplum inanç/din/etnisite üzerinden bölünmüş ve birbirine düşman edilmiş, terör ve kavga ortamı hazırlanmıştır.

6* Yanlış veya gizli ajandalı politikalarla Türkiye kendisine ait olmayan kargaşa ve savaşa sürüklenmiştir. Suriye ile savaş Erdoğan’ın mezhep inancı nedeniyle kişisel savaşıdır. Ardında Erdoğan’ın da parçası olduğu Müslüman Kardeşleri Suriye’de iktidara getirmek hayali vardır.

7* Erdoğan’ın Suriye’yi bölmek için, Suriye’ye Kuzey Afrika ülkelerinden topladığı teröristleri göndermesinin ve bunları silahlandırarak sağlık ve barınma desteği vermesinin ardında BOP eş başkanlığı vardır. Bilindiği gibi BOP dizgisinde Türkiye ve İran da vardır. Bu nasıl bir şeydir ki ülkenin başbakan/cumhurbaşkanı kendi ülkesinin yönetim ve sınırlarını değiştirmek üzere uygulamaya konmuş olan emperyal bir projenin içinde yer almaktadır.

8* Yaklaşık 5 milyon Suriyeliye ülke kapılarının sorgusuz açılması da emperyal bir projedir. Türkiye’nin demografik yapısının değiştirilerek BOP/GOP uyarınca Türkiye’de istikrarsızlaştırma ve karmaşa, terör yaratmak amaçlıdır. 30 milyon yoksul, 5 milyon işsizin olduğu bir ülkede 5 milyon mülteciye 50 milyar dolar harcamak hiç bir devlet adamının yapacağı bir iş değildir.

9* 1 Mart tezkeresinin reddi ile Türkiye’de 60 bin asker barındırma hakkını alamayan ABD şimdi de Hakkari’de II: Çekiç güç senaryosunu AKP ile anlaşarak uygulamaya sokuyor. Suriye sınırında tampon bölge anlaşması aslında ABD’nin, PYD/YPG/PKK’yı himaye ertmek projesidir. Devriye gezecek olan Türk askeri ABD askerinin gizli denetim ve engellemeleriyle karşılaşacaktır. Hakkari’de bulunacak olan ABD askeri için olması gereken Meclis kararı alınmamıştır ve tüm uygulamalar Erdoğan’ın kararlarıyla yapılmaktadır. Anayasa ihlal edilmektedir.

SONUÇ; Sayın Erol Güçlü’nün dediği gibi Türk görünümlü yabancı "the" generaller, görevliler şimdilik sivil elbiseli dolaşıyor. Son YAŞ toplantısında ise ATATÜRK’ün gerçek general ve amiralleri ise tasfiye edildi.

Şayet doğru ise; "Beni Cumhurbaşkanı general yaptı. Ben AKP’nin paşasıyım" diyen THE GENERAL/LER varsa yazıklar olsun. Bu milletin ona verdiği ekmek haram olsun.

Naci Kaptan

ANALİZ /// Süleyman ŞENSOY : Kontrollü Bunalım Yönetimi, Suriye ve Doğu Akdeniz


Süleyman ŞENSOY : Kontrollü Bunalım Yönetimi, Suriye ve Doğu Akdeniz

19 Ağu 2019

Röportaj

Türkiye’nin bu konudaki kararlığı biliniyor ve son bir yıldır takip ettiğimiz kadarıyla Türkiye’nin güneyinde yani Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerde Türkiye’nin ciddi bir askerî varlığı bulunuyor. Israrlı duyurulara rağmen bu askerî varlık bir harekâta dönüşemedi. Amerika ile yapılan müzakerelerde de bir aşama kaydedilememişti….

Program konuğu Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi (TASAM) Başkanı Sayın Süleyman Şensoy ile birlikte ülke, bölge ve küresel boyutta yaşanan gelişmeleri konuşacağız. Bölgesel ve küresel gelişmeler oldukça hareketli Sayın Şensoy, öncelikle bölgesel konulara ilişkin değerlendirme fırsatı bulalım. Türkiye, Millî Güvenlik Kurulu toplantısından hemen sonra bir Barış Koridoru kararını dünyaya ilan etmişti. Ardından, Türkiye’ye gelen ABD’li askerî heyetle Türk heyeti arasında Ankara’da yapılan temaslardan bir mutabakat çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da durum kamuoyuna açıklandı. Uzlaşmanın kapsamı ve buna sizin yorumunuz nedir? Barış Koridoru’nun kilometre olarak mesafesi konusunda Türkiye’nin mi ABD’nin mi dediği, yani 15 km mi, 35 km mi olacak, bu konuda hâlâ görüşmeler devam edecek gibi görünüyor. Ayrıca Türk-Amerikan ortak çalışma grubunca Bölge’nin kontrolü sağlanacak. Neler söylersiniz?

Türkiye’nin bu konudaki kararlığı biliniyor ve son bir yıldır takip ettiğimiz kadarıyla Türkiye’nin güneyinde yani Suriye’nin kuzeyindeki bölgelerde Türkiye’nin ciddi bir askerî varlığı bulunuyor. Israrlı duyurulara rağmen bu askerî varlık bir harekâta dönüşemedi. Amerika ile yapılan müzakerelerde de bir aşama kaydedilememişti. Çünkü zaten Suriye’nin kuzeyindeki yapılanmayı bizzat ABD’nin kendisi destekliyor ve sürekli bir silah takviyesi var. Buna rağmen gelinen noktadaki durumu şu şekilde yorumluyorum; ABD Türkiye’ye bu konuda engel olamayacağına kanaat getirdi, “engel olamıyorsam içinde olayım” gibi bir perspektifle ortak bir harekât merkezi kurulması ve birlikte çalışılacağı için olası sürprizlerden ve kontrol edilemeyecek olaylardan kaçınılacağı öngörülüyor. Bu durum, yani bu “güvenli bölge” çalışması ve askerî seçenek Türkiye’nin istediği yönde ne kadar olacak? Bunu zaman gösterecek fakat en azından birlikte çalışıyor olmanın da karşı karşıya olmaktan iyi olacağını düşünüyorum.

Peki, bu “güvenli bölgenin” nihai amacı ne olacak Sayın Şensoy?

Tabi ki bizim çok büyük bedeller ödediğimiz Kuzey Irak süreci var. En son bağımsızlık referandumuna kadar gitmişti. Türkiye ve İran’ın çabaları ile şimdilik vazgeçilmiş görünüyor.

2003’teki tezkereden mi bahsediyorsunuz?

Hayır, Körfez Savaşı’ndan itibaren Kuzey Irak’ta oluşturulan bağımsız Kürt devleti girişiminden bahsediyorum. Bu olayın benzerinin Suriye’de tekrarlanması ihtimal değil artık. Bu açık bir plan olarak görülüyor. Çünkü orada ciddi askerî gücü olan bir yapılanma kurulmaya çalışılıyor.

ABD bir orduya yetecek kadar silah sevkiyatı yaptı.

Evet, burada Suriye’deki Şam merkezî yönetiminin etkisi de önemli. Onların da böyle bir duruma rıza göstermeyeceğini ve bu durum toprak bütünlüğü açısından göz önüne alınırsa önümüzdeki dönem sürpriz işbirlikleri ve yumuşamalar olabileceğini düşünüyorum.

Türkiye – ABD arasında bir yumuşamadan mı bahsediyorsunuz?

Türkiye ve Şam arasında. Bu durumun ihtimal dâhilinde olduğunu görmek gerekiyor. Çünkü hiç kimse, Suriye bu noktaya gelsin istemedi. Çok bilinmeyenli denklem, vekâlet savaşları bilinen şeyler ama bugün Suriye’deki durum hiçbir şekilde Türkiye de dâhil hiçbir kimsenin istediği bir noktada değil. Belki çok az aktörün istediği noktada ama biz o aktörlerden değiliz.

İsrail gibi mi?

Evet ve ABD gibi. Çok büyük bir demografik felaket var. Çok büyük bir demografik vebal var.

Türkiye’nin “güvenli bölgedeki” nihai amacı Türkiye’de yaşayan dört milyon Suriyelinin rahat ve güvenli bir şekilde kendi ülkesinin toprağında yaşayacağı alana gönderilmesi olarak düşünülüyor. Bu değişim kalıcı mı sizce?

Bu durum teknik olarak pek mümkün değil. Sınırda otuz kilometrelik bir alan bile açsanız oraya kaç kişi gönderebilirsiniz? Orası ancak tampon bölge görevi görecektir veya bu alanda belli sayıda kamp vb. yaşam alanı kurabilirsiniz. Mültecilerin bizatihi ülkelerine dönmeleri için kendi kasabalarına köylerine şehirlerine dönmesi lâzım. Biraz kontrollü bunalım gibi düşünmek gerekir. Suriye’deki güvenlik risklerinin ve demografik risklerin Türkiye’ye yansımaması ve gelecekte herhangi bir defakto Kürt devleti gelişimine muhatap olmamak açılarından bir tedbir olarak düşünmek lâzım. Ayrıca bu durum nihai bir çözüm değil. Nihai çözüm; Suriye’de herkesin katıldığı bir yönetimin teşkil edilmesi, devlet otoritesinin tesisi ve güvenliğin sağlanması gibi sonuçların sağlanması gerekiyor.

Rusya, oluşacak olan ABD – Türkiye mutabakatının neresinde olacak sizce? Sınırda kurulacak olan bu “güvenli bölgede” Türk ve Amerikan askerlerinin ortak devriye yürütmesi durumunda Rusya – Türkiye arasında herhangi bir sorun çıkma ihtimali var mı?

Bu yönetilebiliyor. Daha içeride ve başka alanlarda da Türkiye ve Amerika birlikte devriye görevi yapmıştı. Dolayısıyla bunun yönetilebilir olduğunu düşünüyorum. Suriye ile daha radikal kırılmalar söz konusu olursa, o zaman Rusya’yı daha ciddi değerlendirmek lâzım. Mevcut durumun yönetilebilir olduğunu düşünüyorum. Çünkü orada İsrail dâhil Rusya da kendi açısından birçok dengeyi gözetmeye çalışsa da Türkiye’nin taleplerinin çok doğal ve makul talepler olduğunu söyleyebilirim.

Daha öncesinde bahsettiğiniz Körfez Savaşı’ndan sonra Bölge’de kurulan Kürt devlet yapısının aynısı Suriye’de yapılmak isteniyor. ABD’nin bu konudaki hedefleri 3-5 yıllık bir plan değil. Yapılan planlar, belli oluyor ki yirmi-otuz sene öncesine kadar dayanıyor. Peki, sonunda ulaşılmak istenen amaç ne olacak?

ABD’nin bizatihi devlet politikası açısından çok anlamlı bir şey değil. Buna rağmen ABD de belli güç grupları tarafından etkileniyor, kontrol ediliyor. Dolayısıyla İsrail ve İsrail’i destekleyen unsurlar açısından önemli bir husus. Bu konuda hep bilindiği ve söylendiği üzere Suriye, Irak, İran ve Türkiye’nin ortak bir riski var. Bugüne kadar İran ve Türkiye kayıpları olmasına rağmen bu riski yönetebildi. Fakat Suriye ve Irak’ta durum kötüye gitti. Bu durum ne kadar eski bir plandır, o tartışmalı bir konu olarak görünüyor. Konu hakkında komplo teorileri de var. Yüz yıldan fazla geçmişe götürenler de var. İsrail’in kutsal devlet planı olduğunu söyleyenler de var. Biz daha somut ve güncel gelişmeler üzerine odaklanırsak burada Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hem toprak bütünlüğünün korunması hem de stratejik konumunun korunması Bölge’de devlet parçalanmasının olmaması gibi birçok uluslararası hukuka uygun talepleri savunmaya ve takip etmeye devam edeceğiz.

Bu yaşanan süreçte ABD Türkiye’yi tek taraflı bir operasyonu yürütmekten vazgeçirmeye çalışıyordu. Türkiye daha önce Fırat Kalkanı, Pençe 1-2 Harekâtı ile Bölge’yi terörden temizlemeye kararlı olduğunu bir şekilde kanıtladı. Şimdi ABD ile varılan mutabakat çerçevesinde Türkiye’nin Fırat’ın güneyine yönelik muhtemel operasyonu gündemde kalmaya devam eder mi?

Elbette devam edecektir ama boyutunu kontrol edebilmek açısından ABD’nin ve Pentagon’un bu sürece “ortak harekât merkezi” ile dâhil olduğunu düşünüyorum. Fakat şu konuda da çok iyimser olmamak lâzım; bu ülkelerin kendi içlerinde bir yönetim tarzı kabul edilerek devlet otoritesi sağlanmadıkça, oralarda terörün tamamen bitirilmesi ve tamamen aşılması mümkün değil. Çünkü çok fazla bilinmeyenli denklem var, çok fazla – tabiri caizse – harekete geçebilecek “uyuyan hücre” var, çok fazla harekete geçebilecek yeni demografik alanlar var. Daha önce hiç teröre bulaşmamış olsa bile mevcut ortamdan, fakirlikten, yoksulluktan, haksızlıklardan ve hukuksuzluktan dolayı manipüle edilebilecek kitleler var. Dolayısıyla buralarda ancak bu merkezî yönetim biçimi kurumsal olarak oturana kadar kontrollü bunalım diyebileceğimiz palyatif tedbirler olabilir. Yapılması gerekiyorsa da bu yapılır. Çünkü hiçbir şey yapmadığınız zaman daha radikal sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Buna rağmen Türkiye’nin orada ciddi bir güç bulundurmaya devam etmesinin de ciddi bir maliyeti var.

Türkiye de uzun süre kalıcı olmak istemiyor gibi görünüyor, değil mi?

Asıl olan Suriye’nin kendi toprak bütünlüğü içerisinde olmasıdır. Birçok defa tekrarladığım gibi, bir devlet otoritesine ihtiyaç var. Bu olursa neden Türkiye orada kalmak istesin? Çünkü Türkiye de bütün şartlarını zorlayarak orada proaktif bir pozisyon almaya çalışıyor.

Türkiye’nin özellikle dört milyon Suriyeliyi kendi ülkesine gönderme işini konuşuyoruz. “İlerleyen zamanlarda Suriye ile biraz daha ılımlı bir ilişki kurulabilir” şeklinde bir cümle kurmuştunuz. Diğer taraftan Esad gibi Türkiye’nin kırmızı çizgisi olan bir konu var. Türkiye bu konudaki bakışını, tavrını değiştirecek mi, ne düşünüyorsunuz?

Tekrar altını çizmek gerekirse bu konudaki takdir şüphesiz Ankara’nın. Fakat bu hususta geç kaldığımızı düşünüyorum. En azından ikinci kanallardan belli noktada bazı yumuşamalar sağlanabilirdi. Belki sağlanmıştır, onu biz bilmiyoruz. Sonuçta 2010’da başlayan olayların hedefi ile Türkiye’nin katkı sunmak istediği ortam arasında olağanüstü fark var. Ayrıca çok büyük bir demografik felaket var. Bu anlamda zaman içerisinde Ankara’nın da tavrını değiştireceğini ve daha yumuşayacağını düşünüyorum. Belki beklediği şartlar var. Biz birkaç yıldır bunun kademeli bir normalleşme olması gerektiğini ve sonuçta toprak bütünlüğünü korumanın Şam’ın kendi meselesi olduğunu düşünüyoruz. Ayrılıkçı Kürtler veya başka grupları kontrol etmek noktasında sorumluluğun Şam hükümetinde olması gerektiğini ve gerekirse buna uluslararası toplumun da Türkiye’nin de meşru sınırlar içerisinde yardım edebileceğini söylemiştik. Çünkü herhangi bir ülkenin sorununu dışarıdan çözmeye kalktığınızda işte bu noktaya geliyorsunuz.

Türkiye’deki Suriyelilerin ülkelerine gönderilmesi için ilave tedbirler alınacağı söyleniyor. Şimdi, hukukî olarak “geçici sığınma” statüsü içinde olan Suriyelilerin “güvenli bölge” kurulduğu zaman oraya gönderilme durumu var. Siz zaten “Bölge’nin dört milyon kişiyi kaldırabilecek bir potansiyeli olamayabilir” dediniz. Peki, Suriyeliler dönmek istemezlerse konuyla ilgili nasıl bir önlem alınacak?

Zaten dönmek istemeyeceklerdir. Ancak kampta kalanlar nakledilebilir diye düşünüyorum.

Kampta da çok az kişinin kaldığı söyleniyor.

Evet, dolayısıyla bir yerleşim yeri altyapısı olmayan yerlere götürebileceğiniz insan sayısı az olarak öngörülüyor. Bu durum hiç olmaz demiyorum ama bu sayı yüz bin olur, iki yüz bin olur. Belki yüzde 10’u kadar olur ama o bile çok ciddi bir rakam. O insanların geri dönebilmesi için hem güvenlik hem devlet alt yapısının çalışmaya başlaması lâzım ki bu konuda bir takım bölgeler temizlendikçe de dönüşler yaşandı. İnsanlar kendi evine, köyüne, şehrine dönüyor. Tabi bunun üzerinde ekonomik durumun da çok etkisi var. Hiçbir iş ve kazanç imkânı yoksa elbette insanlar gitmek istemeyecektir.

Bir de akrabalarının, ailesinin bu iç savaş süresinde ne kadarı orada kaldı?

Orada çok büyük demografik felaketler var. Bir kısmı vefat etmiş, bir kısmı farklı ülkelere dağılmış, bir kısmı ise kayıp…

Akrabaları ile Türkiye’ye gelenler var mesela.

Tabii, fakat o akrabaların arasında da çok ciddi bölünmeler olabiliyor. Kimisi Avrupa’ya gitmiş, kimisi Körfez ülkelerine, kimisi Lübnan’a, Ürdün’e gitmiş durumda. Bu anlamda da ciddi bağlantısızlıklar var. Dolayısıyla onlar açısından bu durum hayatta kalma mücadelesi olarak düşünülüyor. Türkiye’deki Suriyelilerin – tamamı mümkün olmasa da – evine dönmesinin daha zaman alacağını düşünüyorum. Fakat her şartta belli bir kısmı, iyi uyum sağlayan ve Türkiye’de kendisine başarılı bir altyapı kurabilmiş olanların dönmeyeceğini de öngörmek gerekiyor. Bu sayının ne olacağını bugünden görmek mümkün değil. Zaten İçişleri Bakanımızın açıkladığına göre, 93 bin kişiye çocuklar dâhil vatandaşlık vermişiz ki bu sayı önümüzdeki dönemde biraz daha artacaktır. Belli sayıda Suriyelinin her şey düzelse de gitmeyeceğini bilmek ve bu durumu da normal kabul etmek gerekiyor. Mesela bizim Almanya’ya giden işçiler de gidiş şekli farklı olsa da bir ev, araba parası kazanmaya gitmişlerdi. Fakat dönmediler. Bunun da biraz hayat akışının ne getirdiğiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz.

Sonuçta gittiğiniz yere alışıyorsunuz, yıllar geçiyor.

Çocuklarınız oluyor, iş kuruyorsunuz, iş buluyorsunuz geri döndüğünüz yerde daha iyi şartlar yoksa ve hukuken de bulunmanızda bir sorun yoksa kalma tercihinde bulunuyorsunuz. Dört milyon değil de beş yüz bin kişi kalsa Türkiye açısından çok daha yönetilebilir olur. Daha çok, iş gücü anlamında yetkin kişiler kalmış olur.

Bazı uzmanlar tarafından, özellikle ABD ile Türkiye’nin mutabakatı sonrasında ortak askerî birimlerin devriye göreviyle ABD doksanlardaki “çekiç güç” benzeri kalıcı olacak yorumları mevcut. Siz bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

ABD zaten Bölge’de var. Çok sayıda uçak indirebilecek 14-15 noktada üs kurdu. Orada on binlerce kişiyi eğitiyor ve donatıyor. Fiilen orada var zaten, olmaya da devam edecek görünüyor. Suriye’nin geleceği nasıl şekillenirse, ABD’nin ne pozisyonda olacağı ortaya çıkacakr. Bir federatif devlet mi olacak ki üniter devlet ihtimalinin gelinen noktada mümkün olduğunu görmüyorum. Bunu zaman gösterecek. ABD orada kalmaya devam edecek. Rusya da kalmaya devam edecek.

Peki, Türkiye?

Türkiye de kalmaya devam edecek bu şartlarda.

O zaman bu bölgedeki Suriye’nin toprak bütünlüğü yine merkezî otoritede mi kalacak? Bu yönetim meselesi ne olacak?

Konu, durumun neye evirileceği ile ilgili. Federatif bir devlet kurulur. Anayasaya göre devlet güvenliği sağlanır. Bu güçlerin rolü de o süreçte belirlenir. Üst düzeyde mi kalacak veya tamamen mi gidecekler ki Suriye’de yönetim ne olursa olsun Rusya’nın Lazkiye üssünü boşaltmak gibi bir niyeti olduğunu düşünmüyorum zaten. Dolayısıyla bu güçler orada var olmaya çalışacaklar ama daha farklı daha meşru bir zeminde orada kalacaklar.

Peki, S-400 savunma sistemlerinin teslimatı konusunda gerginleşen Türkiye – ABD ilişkilerinin bu anlaşma sonrasında normalleşme sürecine girdiği şeklinde bir yorum yapılabilir mi?

Bu konularda çok iyimser olmamak lâzım. S-400 konusunu ABD kendi içinde tartışmaya devam ediyor. Sistemin aktivasyonu da Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklamasıyla Nisan 2020’ye uzayacak. Önümüzde 7-8 aylık bir zaman dilimi daha açıldığı görünüyor. İkinci bölüm sevkiyatın gelecek aylarda yapılacağı yine Rusya tarafından söyleniyor. Aktif hâle getirecek donanımların hepsi elimize geçmiş değil. S-400 konusunda ABD’nin tavrı; beklemede kalacağı yönünde. Ne yapacağı noktasında ise temkinli olmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Suriye ile ilgili sürece de “karşı karşıya olmaktansa birlikte hareket etmek daha sağlıklıdır” perspektifinden bakmak gerekiyor. Çünkü ABD’nin buradaki duruma reaksiyonu; Türkiye’yi korumak değil, orada oluşturduğu gücü korumak ve herhangi bir olası çatışmaya izin vermemek noktasında olduğu görülüyor. Bu noktada temkinli olmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Her şeye rağmen tablonun bu şekilde seyretmesi de olumlu tabi.

Diğer bir konu da; Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Türkiye’nin gündeminde yer alıyor. Sondaj gemimiz Yavuz faaliyetlerine başladı. Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, ABD ve İsrail Enerji Bakanlarının bir araya geldiğini görüyoruz. Türkiye’nin Bölge’deki sondaj ve arama faaliyetlerine karşı tavırları, ABD’nin yaptırım tehdidi vs. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki rolü, etkinliği ve adımları konusunda nasıl bir düşünceniz var?

Türkiye isteyerek ya da istemeyerek Doğu Akdeniz’de çok zemin kaybetti. Bu durumun sonucu olarak yeni bloklaşmalar ortaya çıktı. Sonrasında bu süreç Arap Baharı ve Mısır krizi ile Mısır’la olan ilişkilerimizin bozulmasıyla hızlandı. Türkiye açısından mevcut durumun çok sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Mevcut fiili durumda orada varlık göstermemiz, sondajların yapılması, deniz kuvvetlerimizin o gemileri koruması, Türkiye’nin uluslararası hukuk içerisinde hak iddiasında bulunması gibi kararları çok doğru ve yapılması gereken şeyler olarak görüyorum. Fakat Doğu Akdeniz’deki bölgesel politikamızın hem ikili ülkeler bazında hem de çok taraflı olarak yeniden gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Şu anda “münhasır ekonomik bölge” ilan edebilmek için Türkiye’nin elinde bir tek Libya’yla anlaşma ihtimali var. Fakat Libya’da da durumu biliyorsunuz. İki tane farklı hükümet var. Yüzlerce de milis güç var ve kimin kiminle savaştığı da çok net değil. Suriye gibi her an bir kırılma aşamasında. Bu anlamda bölgesel politikaya ihtiyaç olduğu düşüncesindeyim. Bunun içerisine Mısır’la olan ilişkileri gözden geçirmek gerektiğini de eklemek gerekiyor.

İsrail ile ilişkilerimiz?

İsrail ile olan ilişkilerimizi de pragmatik bir şekilde gözden geçirmek gerekiyor. Çünkü bu bloklaşma bizim enerjimizi israf ettirir diye düşünüyorum.

Çin ile Türkiye yeni anlaşmalar yapıyor. Olaya sonuç olarak biraz daha ekonomik temelli bakılıyor. Çin ile ilişkilerimizde olduğu gibi İsrail ile yine bu perspektiften yeniden ilişkiler kurulabilir mi?

Reel-politik ilişkilerde diplomasi, savaştayken bile çalışır. Reel-politik ilişkilerin kurulabileceğini, daha da güçlendirilebileceğini düşünüyorum ki bu sadece İsrail için geçerli değil. Özellikle Mısır bu konuda önemli bir aktör. Ayrıca Batılı ülkelerden Mısır’a yönelik askerî kapasitesinin büyültülmesine yönelik bir takım yaklaşımlar da var.

Son zamanlarda Uygurlara yapılanlar konusunda haberleri çok sık görüyoruz. O yüzden İsrail ile olan ilişkiler, Çin ile olan ilişkiler kapsamında benzer bir şekilde mi olmalı?

Büyüklük, özellik ve etki alanları itibarıyla Çin ile İsrail farklı ülkeler. Gücünüz ölçüsünde bazı şeyleri etkileyebilir ya da değiştirebilirsiniz. Reel-politik sınırlar içerisinde kalmak bir psikolojik yenilgi değildir; ülkeleri daha doğru sonuca götüren bir düşünme ve bir davranış biçimidir. Doğu Akdeniz’de, Çin’le olan ilişkilerde veya herhangi bir aktörle olan ilişkilerde o reel-politik sınırlar içerisinde kalmanın her zaman yarar getireceğine inanıyorum.

( TASAM Başkanı Süleyman ŞENSOY, TRT Radyo “Haber Yorum” Röportajı | 08.08.2019 )