DİN & DİYANET DOSYASI /// İBRAHİM MARAŞ : AKILSIZ İLAHİYAT PROJESİ


İBRAHİM MARAŞ : AKILSIZ İLAHİYAT PROJESİ

5 Temmuz 2020

İlahiyat Fakültelerinin medreseleştirilmesi ve felsefe, sosyoloji, psikoloji, dinler tarihi ve din eğitimi gibi derslerin yavaş yavaş ders saatlerinin azaltılıp kadrolarının daraltılması projesi tam gaz devam ediyor.
Bazı fakültelerde bu alanlardaki anabilim dalları bilim dalına dönüştürülerek tek bir “Din Bilimleri” anabilim dalının altında toplanıp kadro daraltılmasına bahane hazırlanıyor. Son yıllarda, yeni açılanlar da dâhil olmak üzere, Temel İslam Bilimleri bölümünün öğretim elemanı sayısı Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nün en az iki, bazen üç veya dört katı. Ayrıca Temel İslam Bilimleri Bölümlerindeki, Arap Dili Öğretimi hariç, Arap dünyasından gelen hocalara ve bunların sayılarının giderek artmasının getireceği sonuçlara hiç girmiyorum. Bazı fakültelerde neredeyse Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nde her alanda dersi verecek bir hoca bile yok. Ama YÖK, geçtiğimiz günlerde İlahiyat Dekanları ile toplandı ve YÖK Başkanı, Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü’nden kadro isteğinde bulunulmamasını, buna olumlu cevap verilmeyeceğini, ihtiyaçların başka fakültelerden (Edebiyat fakültelerinin; felsefe, sosyoloji, eğitim fakültesi ve psikoloji bölümleri) karşılanmasını istedi. Daha da ilginç olanı, aynı dışarıdan karşılama emrinin, her İlahiyatta giderek artan Arap Dili hocaları için istenmemesi. Ya da bütün İlahiyatlarda haddinden fazla şişmiş olan Temel İslam Bilimleri Bölümü kadroları için bunun söylenmemesi. Doğruysa Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Ali Köse dışında itiraz eden olmamış (içinden itiraz edenlerin ve arkadan konuşanların epeyce olduğunu bilsem de burada belirtmem uygun değil). Bu durum, Türkiye’nin 18. Yüzyıldan bu yana yaptığı yenileşme gayretlerinin tersine doğru gitmek anlamına geliyor.
Bir taraftan İslami İlimler isminin ısrarla ve zorla İlahiyatlara kabul ettirilme çabalarının da hâlâ bitmediğini görüyoruz. Diğer taraftan, İlahiyat dışındaki fakültelere gücü yetmeyenlerin İlahiyatlarda kız-erkek ayrı sınıf/koridor/kantin vb. çabaları da bitmiş değil. Dini ve zihni yönden, tarihte görülmemiş bir “İslam Orta Çağı” ve selefi bir yapı yaratılmaya çalışılıyor. Ehl-i hadis merkezli akıl düşmanı bir din ve fıkıh yorumu Türkiye’de her geçen gün hâkim kılınmaya çalışılıyor. Beğenmediğimiz Batı kadar bile insani hak ve özgürlüklere, bilime, adalet ve liyakata dayalı bir toplum yapısı kuramamanın sebeplerini araştıracakları yerde, bu sebepleri araştırabilecek ilimleri İlahiyatlardan yok ediyorlar. Durum, gerçekten endişe verici.
Buradaki “medreseleşmeden” kastımız tarihi görevini tamamlamış olan skolastik bir eğitim modelinden daha gelişmişi olan bir modele geçememe sendromudur. Bunu Osmanlı’nın son üç dört asrından beri çözmeye çalışıyoruz..Ama mutaassıp bir zihniyet buna müsaade etmiyor. Osmanlı’nın yenileşme ruhundan bile geriye gidiyoruz.
Beka’dan bahsedenlerin biraz da esas beka sorununun temellerine inmesi gerekiyor. Biz, sadece kayıtlara geçmesi için uyarıyoruz. Bizden söylemesi.

İbrahim Maraş

DERİN DEVLET DOSYASI : TÜRK DERİN DEVLETİNİN KAHRAMANLARI – ABDULLAH ÇATLI VE HİRAM ABAS


Kirli ve Derin Siyasi Tarihimizde Önemli Yer Tutan Eski İstihbaratçı : Hiram Abas

1932-1990 yılları arasında yaşamış olan eski MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, yakın Türkiye tarihinin önemli figürlerinden biriydi.

tam adı mustafa hiram abas olan, mason olan dedesi ve babası nedeniyle ismini hiram abiff’ten alan efsane istihbaratçı.

şiddetli bir anti-komünist olarak bilinirdi. istanbul saint joseph fransız lisesi’ni bitirdikten sonra okumak için fransa’ya gitmiş, burada tutunamayınca dönüşte istanbul üniversitesi siyasal bilgiler fakültesi’ne girmiştir.

daima magnum 357 model çok sevdiği silahını kullanırdı. gençliğinde boks yapmış ve bu sporda oldukça başarılı olmuştur. kirli ve derin siyasal tarihimizin önemli bir yerini doldurmaktadır. türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi nişancısı olduğu söylenir.

hayatı, soner yalçın tarafından bay pipo adlı kitapta ustalıkla anlatılmıştır.

sanver

özal dönemimin en ünlü mit ajanı hiram abas, mit’in sivilleşmesi adımlarının en büyük aktörüdür. birçok yurt dışı operasyonun kilit ismi olarak kitaplarda geçmiştir.

yardımcısı mehmet eymür ile birlikte mit raporu olarak geçen ünlü belgeyi basına sızdırmakla suçlanır ve bu nedenle mit’ten uzaklaştırılmıştır. babalar operasyonu nedeniyle birçok ünlünün özel yaşamını deşifre etmiştir.

ziverbey köşkü ve ankara’da birçok işkenceli sorgulaması olduğu iddia edilmiştir. yurt dışı operasyonlarda birçok kadınla ilişkisi olduğu ve bu ilişkiler nedeniyle bazı operasyonları tehlikeye attığı belirtilmiştir.

rickshaw

sonradan kitap olarak da basılmış olan "nato’s secret armies (operation gladio and terrorism in western europe)" isimli akademik çalışmada hiram abas’tan şöyle de bahsedilir:

"abas, birleşik amerika devletleri’nde gizli operasyonlar alanında eğitildi ve bir mit ajanı olarak ilk kötü ününü beyrut‘ta, 1968 ila 1971 yılları arasında israil gizli servisi mossad ile işbirliği içinde çalışarak filistinliler’e ( – "filistin halkına" olarak da okuyabilirsiniz) karşı başarılı bir şekilde uyguladığı sayısız kanlı saldırı ile elde etti. sabahattin savaşman, eski mit müsteşar yardımcısı, duruşmada bunu doğrulayarak şunları da ekliyordu: "(abas) lübnan‘da cia ile ortak yürütülen operasyonlarda yer alan, onlardan yüklü ücret ve ikramiyeler temin eden, filistin kamplarındaki solcu gençleri hedef alan ve faaliyetlerde gösterdiği başarı sonucu mükâfatlandırılan bu kişi (…)". türkiye’ye dönüşünden sonra, cia ile yakın ilişkileri sayesinde mit hiyerarşisi içinde hızla yükselen abas; cia tarafından elde tutulmaya|çalıştırılmaya ve hassas terör operasyonlarına ( – şirket|cia tarafından) dahil edilmeye devam edildi. öyle ki, akıl hocası cia istasyon şefi duane clarridge italya’daki cia istasyonunun başına atandığında dahi, abas’ın kariyeri durmaksızın devam etti. clarridge, başkan ronald reagan ve cia şefi bill casey’e doğrudan bağlı olarak çalıştığı 1981’de dahi abas ile olan iletişimini kesmemişti."

kulkke

hiram abas, özal’ın yapacağı bir suriye ziyareti öncesi, öcalan’ın şam’da kaldığı apartmana kadar bildiklerini, sürekli fiziki ve teknik takip yapıldığını belgelerle özal’a iletmiş; bunun üzerine özal’la birlikte suriye gezisine katılmıştır.

turgut özal, hafız esad’la yaptığı temaslarından ardından, esad’dan şam’ı gezdirmesini ister. bu geziye önceden kararlaştırdıkları gibi hiram abas’ı da dahil eder. derken şam’da bulunan öcalan’ın yaşadığı semte kadar gelinir. özal tam bu sırada abas’tan aldığı işaret üzerine esad’dan öcalan’ın teslim edilmesini ister.

hafız esad’ın öcalan’ın bulunduğu yerle ilgili resmi bir bilgisi olmadığını söylemesi üzerine hiram abas, şoföre durmasını söyler. özal da hafız esad’a: "haydi inip beraber görelim şu dairede kim var?!" deyince hafız esad’ın rengi atar. daha sonra bölgenin güvenli olmadığını söyleyerek özal’ı uzaklaştırır.

bu olaydan birkaç ay sonra 1988’de önce kartal demirağ, özal’a suikast düzenler; eylül 1990’da da hiram abas öldürülür.

godot yu hacklerken

hiram abas, 26 eylül 1990 tarihinde, çiftehavuzlar mahur sokak’ta arabasının içinde, 7.65 çapında bir silah kullanılarak arkasından vurulmak suretiyle öldürüldü. eylemi dev-sol üstlendi.

öldürüldüğünde mit müsteşar yardımcılığı’ndan emekliydi. çalışma hayatı boyunca anti-komünistliği ve solcu düşmanlığıyla ünlenmişti. öyle ki mossad ve cia’den yüklü maaşlar aldığı dedikoduları gırla gidiyordu. yükselmesinde mossad ve cia ile olan ilişkilerinin olduğu da çok göze batmıştı. filistin’deki solcu katliamında da başrolde olması da bunu doğruluyor aslında. bu nedenle de emekliliği sonrası dev-sol’un ilk hedefi durumdaydı.

Yakın Türkiye Tarihinin En Kilit İsimlerinden, Derin Devlet Ajanı Abdullah Çatlı’nın Hayatı

1956’da doğan ve 3 Kasım 1996’daki, sırrı hala çözülemeyen Susurluk Kazası’nda hayatını kaybeden derin devlet ajanı ve kontrgerilla mensubu Abdullah Çatlı’nın hayatının kısa bir özeti.

kimilerine göre, türkiye’nin al capone’cuğu; (ki aslında capone’dan çok daha imtiyazlı, zira muazzam bir devlet himayesini uhdesinde barındırır) polis, asker, mafya, siyasetçi, korucu ve itirafçılardan oluşan "gladio" düzeneğinin en seçkini, bıçkını; kutsal devlet adına envaiçeşit operasyonlara katılımcı olmuş milliyetçi türk büyüklerinin reisi.

nevşehir’in çat köyünde, mübadele ile yunanistan’a göçmüş rumlardan kalma konağı mesken tutmuş bir kalaycı dedenin torunu; geçimini kah nakliyecilik kah da küçük esnaflıkla temin eden beş çocuklu bir babanın en büyük evladı.

ülkücülüğe sempati ile yaklaşan her liseli genç gibi o da nihal atsız’ın “bozkurtların ölümü” ve “bozkurtların dirilişi” romanları (yoksa benimsenen tabiri ile türk ırkçılığının teorisi mi deseydim) ile ülkü ocakları derneğinde tanışmıştı ve yine ek olarak judo ve tekvando kurslarında bir aslan parçası olmak için uğraş vermişti.

kutsal devletin komünistlerle savaşının, ankara’da meydan muharebeleri şeklinde seyri esnasında, muhtemelen başbuğ türkeş’in takdir ve onayı ile, 21 yaşında, “ülkü ocakları derneğinin ankara şube başkanlığı”na oturan ve böylelikle, "reis" lakabını da ilk defa kimliğine tescil ettiren bozkurt kumandanı.

ilerleyen zamanlarda, başkentte sergileyeceği üstün vatanperverlik hizmetlerinin karşılığı olarak, kendisindeki vatanına / milletine tapma gücünü ve cevherini keşfetme olanağı yakalayan gizli eller tarafından, memleketin büyük davalarında kullanılmak üzere latin amerikalarda ve abd’de envaiçeşit kurslardan geçirilmek üzere uzak diyarlara yollanacak olan, uzaktan kumanda ile harekete geçen "yok et" mekanizmasının milliyetçi tetiği.

bu süreç ve görevle ilgili olarak; çatlı’nın tetikçilerinden mehmet ali ağca, 1997 yılında, kanal d’de yayınlanan bir programdaki röportajında şöyle demiş idi:

“çatlı, kostarika’da (bu kısmı karıştırmış olduğu, çatlı’nın puerto rico’da eğitim aldığı bülent ecevit tarafından aynı programda düzeltilmişti) kısa ama yoğun bir anti-terör eğitim görmüştü. mükemmel derecede karate ve ingilizce biliyordu. sahte pasaport ve kimlik düzenlemede uzmandı. faşist kanadın türkiye’yi 12 eylül’e sürükleyenlerindi. yabancılar tarafından eğitilip, ordunun katılmayacağı ya da bölüneceği bir iç savaş olasılığına karşı sağ örgütlerin başına konuldu. sağ tarafı yönetecek şeflerinden biriydi.”

70’li yıllarda alparslan türkeş’in, muhsin yazıcıoğlu’ndan sonraki ikinci adamı; türkiye işçi partili 7 öğrencinin öldürüldüğü bahçelievler katliamı’nın maşası / tertipleyicisi; 16 mart 1978 istanbul üniversitesi’ndeki bombalı saldırının delikanlı milliyetçisi; abdi ipekçi cinayetinin perde arkası silüeti.

12 eylül darbesi’nden sonra, kullanılarak bir kenara atılan ve gizli eller tarafından yurt dışına çıkılması teşvik edilen, geçimi devlet tarafından temin edilen sivil memur. (mehmet el katmış/ susurluk araştırma komisyonu raporundan) bu yurt dışı ikameti sırasında yine kendisine görevlendirilen bu manadaki en büyük eylemini asala’ya karşı veren, (ki, rivayete göre başbuğ alparslan türkeş ve dava(!) arkadaşlarının tahliyesi ve ülkücüler hakkındaki idam kararlarının durdurulması şartıyla göreve talip oldu.) lakin, görmedim/ tanımadım/ bilmem efektleri ile kulağı seyirtilen yeşil ne ki türlüsünden pasaportlu sivil emniyet uzmanı.

bu ani silah ve iş ortağı oral çelik’in susurluk davası ile ilgili olarak meclis araştırma komisyonundaki beyanı ile süsleyelim isterim:

“abdullah çatlı, büyük bir adamdı. onunla birlikte ermeni asala örgütüne karşı, avrupa’da tam 28 eylem gerçekleştirdik. her eylem için devletten onar bin dolar aldık. ama paramızın tamamını alamadık; son işimizin ücreti ödenmedi. devletin bize on bin dolar borcu var.”

80’li yıllarda başlayan özelleştirme furyasının katalizörlüğünde terörizminde özelleştirilmesinden nasiplenen; vatan ve milletin bekası adına ücreti mukabilinde kurşun atanların girişimciliği ile kurulan organize suçlar holdinginin müellif ve ortağı olarak anılan yüce ülküdaş.

avrupa uyuşturucu kumpanyasını geliştirip sürdürdüğü süreçte 1986 yılında fransa’da suçüstü yakalanıp eroin kaçakçılığından hüküm giyen, iki yıl hapis yatan, akabinde, hakkındaki yedi yıllık cezayı çekmek üzere isviçre polisine teslim edilen ve lakin, kendisinin hamisi ve yandaşları tarafından burada fazla tutulmasına fırsat kalmadan türkiye’ye kaçırılan şerefli vatan evladı.

yurda geldikten sonra da pkk ile mücadele görevini üstlenen; bitip tükenmez üstün hizmetlerine yenilerini ekleyen, bu manada, tansu çiller’in başbakanlığı döneminde, apo’ya karşı tertipelenen başarısız suikast girişimindeki ekip içinde de yer alan ve rivayete göre, yaklaşık 50 milyon doları lübnan, suriye ve israil’de bu amaç için haraç mezat eden üniformasız vatan neferi.

ne yazık ki, yüce tanrı kendisinin türk milleti için vermiş olduğu üstün hizmetlerine karşı kayıtsız kalmadı. “iyiler erken ölür” kaidesini hayata geçirdi ve bu sevgili kulunu huzuruna aldı. hem de ağrısız sancısız anında bir sonla; kapkara bir mercedes içinde bir yanında yine şerefli türk silahşörlerinden hüseyin kocadağ, bir yanında da güzellik kraliçesi gonca us olduğu halde… bir de aynı araçta kazaya uğrayan, kürt aşiret reisi sedat bucak vardı, henüz vadesini doldurmadığından bu şanlı ölümle tanışma fırsatını yakalayamamıştı. ilah-i takdir!

bu vakayı, vatanın yılmaz savunucularından, şeflerin şefi, dönemin içişleri bakanı mehmet ağar şu vecizesi ile ölümsüzleştirmiş idi:

“kocadağ, herhalde suçluyu yakalamış, teslim etmek üzere istanbul’a getiriyor idi. yoksa devletin başka türlü çatlı ile bir arada olması mümkün değildir.”

kadere bakınız ki, çatlı öldükten sonra, yıllar yılı kendisini kullananlar dahil, koltuğu yüksekte olanlar, yüksek türk sosyetesi, türk asilzadelerinden çoğu kimse onu tanımadı.

lakin işin aslının öyle olmadığı korkut eken’in istanbul devlet güvenlik mahkemesi’nde verdiği şu beyanla anlaşılıyor idi:

“…çatlı ile beni, 1988’de, mit daire başkanı tanıştırmıştı. ancak ağır suçlardan dolayı arandığını bilmiyordum. emniyetteyken çatlı yurtdışı haber kaynağımızdı…”

sözün kısası; "bir dönemin türk büyükleri" isimli kitabın önemli sayfalarını işgal eden zat-ı muhteremdir, kendileri.

olmayanaergi

Papa Suikastı detayı

her ne kadar mehmet ali ağca, ısrarla "abdullah çatlı bu işte yok" dese de papa suikastinin baş aktörü olduğunu düşünüyorum. en azından lojistik destek açısından. aynı zamanda ağca olaydaki ikinci tetikçinin kankası oral çelik olduğunu söylediğinde asıl olaylar başlar.

– suikastten sonra italyan savcılardan martella, çatlı’nın arkadaşı yalçın özbey ile almanya’da temasa geçer ve kısaca ona " ağca’nın bu suikastı sovyetler adına bulgarlarla birlikte işlediği yönünde tanıklık yaparsan sana deli para veririrz." der. yalçın özbey de kabul eder ve mahkemeye çıkarılır.

diğer savcılardan biri de o sıralarda fransa’da cezaevinde olan çatlı ile temasa geçer ve ona da "gel tanıklık yap, seni yargılamayacağız" diyerek ikna eder ve çatlı mahkemeye çıkarılır.

– kameraların önünde çatlı mahkemeye getirtilir ve ağca sağına, özbey de soluna oturtulur, yüzleşme gerçekleştirilir. çatlı’yı gören ağca ve özbey adeta mahvolmuş gibi olurlar. bi titremedikleri kalır. özellikle özbey ağzını bile açamaz ve daha önce verdiği ifadeleri reddetmek zorunda kalır.

– ve çatlı kameraların önünde ikisini de bakışlarıyla konuşmalarıyla tehdit eder. oral çelik’in olay esnasında kendi yanında olduğuna, özbey’in para karşılığı böyle bir ifade verdiğine mahkemeyi resmen ikna eder ve mahkeme oral çelik dosyasını kapatır. daha sonra kızına yazdığı mektupta büyük ihtimal bu olaya ve asala operasyonlarına atfen "avrupa’yı hoplattım" diyecektir. isteyenler youtube’dan görüntüleri izleyebilir. adam resmem mahkeme huzurunda adamlarına racon kesmiş.

Abdullah Çatlı’nın mahkemedeki konuşması

VİDEO LİNK : https://youtu.be/dA7dCJFI1wk

– işin acı yanı bu olay 1985’te cumhuriyet gazetesine "büyük reis çatlı" başlığıyla haber olur ama uğur mumcu dışında kimsenin dikkatini çekmez.

– bu adam 80 ile 90 arasında resmen bütün istihbarat servisleri tarafından korunmuştur. hatta isviçre polisi bunları yakaladığında çok ilginç bir şey olur. interpol tarafından aranan adama sahte kimlik, pasaport verip, ceplerine harçlık koyup yollar.

– susurluk komisyonunda ortaya çıkan "çatlı 80 öncesinde de kullanıldı" ifadesinden sonra olay araştırılıyor.

bana kalırsa asker-mit ve kontrgerilla tarafından kendisine talimatlar verilmiş, esrarengiz yüzbaşı mehmet ali çeviker tarafından silah/bomba vs desteklenmiş ve darbeye giden süreçte ne kadar sansasyonel eylem varsa hepsini planlamıştır.

bu konuyla ilgili saint pierre’nin kurtları kitabı, uğur mumcu’nun papa mafya ağca ve soner yalçın’ın kitapları okunabilir…

tükiye tarihinde böylesine bir katilin avrupa’da ve türkiye’de böylesine korunması içimi acıtıyor. o zamanlar gerçekten bambaşkaymış…

belki şimdi olaylar daha farklı ama aynı mantıkla hala devam ettiğine inanıyorum…

türkiye yakın tarihinin en acı olaylarından ve en kilit adamlarından biri bence…

KOMUNİZM DOSYASI : 1989 Tarihli Kadife Devrim – 1968 Prag Baharı – 1968 Mayıs Olayları


Vaclav Havel ve protestocular / Kasım 1989

Komünizmden Demokrasiye Kansız Bir Şekilde Geçilmesini Sağlayan 1989 Tarihli Kadife Devrim

Doğu Avrupa’nın karmaşık siyasal değişimlerini daha iyi anlamanızı sağlayan ve ünlü siyaset adamı Václav Havel’i başa getiren bu olay, rejim değişikliğinin yumuşak ve demokratik olabileceğini de kanıtlıyor.

1968 yılında çekoslovakya‘da yaşanan reform hareketlerinin kanlı bir işgalle bastırılmasının ardından, sovyetler birliği’nin adamı gustav husak yönetimin başına geçti. politik reformların üzerindeki ilgiyi dağıtmak amacıyla tüketicilik akımını devreye sokar. sovyetler birliği’nden edinilen maddi yardımla birlikte, hükümet çekoslovak halkın yaşam standartlarını yükseltmek amacıyla bir dizi önlem paketi oluşturur. aslında bu önlem paketi, yine bu halkın ağzına çalınan 2 parmak baldan ibarettir.

1970’lerin ortasına geldiğimizde, iki çek entellektüel grubu, charter 77 ve vons, hükümetin politikalarını sorgulamaya başlar. prag baharı sonrası sovyetlerin prag’ı işgaliyle birlikte sürgün edilen yahut hapse gönderilen bir takım yazarlar da, yazılarıyla hükümeti ve sistemi eleştirmeye başlamış, bu yazarların başını josef skvorecky ve milan kundera çekmiştir.

Milan Kundera (ortada) ve Josef Škvorecký (Kundera’nın sağındaki).

diğer doğu avrupa devletlerinin de aynı zaman diliminde yaşadığı bazı finansal yetersizlikler, petrol krizi ayrıca çekoslovakya’nın ekonomik krize girmesine neden olmuş, bu kriz, endüstriyel yetersizliklere ve yatırımların duraklamasına yol açmıştır. 1981 yılına gelindiğinde, ülkedeki bitmemiş sanayi kuruluşunun sayısı 30 bin olarak bilinmektedir.

husak’ın başarısız politikaları 1987’de hükümetten devrilmesine neden olmuş, bu zaman zarfından sonra başa geçen jakes ise beklentilere cevap verememiştir.

17 kasım 1989’de bazı öğrencilerin eylemlerine polisin kanlı ve zalim müdahalesi tepkiye neden olmuş, bu tepki çığ gibi büyüyerek önce univerzita karlova v praze‘de grevlere, akabinde charter 77 gibi muhalif grupların birleşmesi ile civic forum‘un oluşmasına sebep olur.

Gustav Husak (ortada / 10 Ocak 1913-18 Kasım 1991)

bu forum, şikayetlerini ve isteklerini açık bir şekilde ilan eder ve bu deklerasyona hiçbir şekilde hükümet kuvvetleri müdahale etmez. bu ilandan sonra, gorbaçov, çekoslovak yönetiminin, forumcuların istediği reformların uygulanması gerekliliğini bildirince, civic forum dünyaca tanınan bir hareket olarak zihinlere kazınır. 1968 prag baharının lideri dubçek’in devrimci kuvvetlere katılmasıyla, politbüro istifa eder ve bütün ülkeyi saran genel grev sonrası hükümet, forumla aynı masaya oturmayı kabul eder.

bu görüşmelerde bir anlaşmaya varılır. buna göre, komünist tek parti hükümranlığı anayasadan çıkarılacak, marksist-leninist ideoloji eğitim sisteminden kaldırılacak ve en önemlisi, bir koalisyon hükümeti oluşturulup, göreve başlayacaktı.

Civic Forum logosu.

1989 yılında husak’ın istifasıyla havel başa geçmiş, ertesi sene yapılan genel seçimlerde, reformcular çek ülkesinde oyların yarısından fazlası, slovak ülkesinde ise 1/3’ünü alarak kadife devrimi başarıya ulaştırmıştır.

2 sene önce, univerzita karlova v praze‘de katılmış olduğum bir konferansta anlatılanlar yalan değilse, oluşturulacak olan koalisyonun bakanlar kurulu 10 dakika içinde belirlenmiş, hatta bazı bakanların telefon numaraları bulunamadığı için onların yerine başka eş-dost-öğretim görevlisi aranıp bakan edilmiştir. zaten ertesi sene yapılan seçimlerde bu bakanlıkların yerine kalıcı kimseler gelmiş ve dolayısıyla kadife devrim, kansız bir şekilde başarıya ulaşmıştır.

Prag’daki Kadife Devrim anıtı / Fotoğraf: Yair Haklai

huseyin sevki topuz

kısa bir özet olarak

1918 yılında birinci dünya savaşı ile de avusturya-macaristan imparatorluğu yıkılır. prag ise slavların ve çeklerin bir arada olduğu bağımsız çekoslavakya’nın başkenti olur. ikinci dünya savaşında savaşmadan almanlar’a teslim olurlar bundan dolayı şehir bombalanmaz ancak 1948 yılında ikinci dünya savaşının biter ve sovyet rusya desteği ile prag’da komünist rejim kurulur. 1968 yılına kadar komünizmle yönetilen ülke başa gelen alexander dubcek ile liberalleşmeye başlar ancak aynı yıl sovyetler çekoslavakya’yı işgal eder ve bu liberalleşmeyi sona erdirir. işte bu kısacık dönem prag baharıdır. 11 yıl sonra ise yoğun gösterilerden sonra kan dökülmeden ülke kapitalizme dönüş yapar, işte bu da kadife devrimdir.

Çekoslovakya’nın Liberalleşme Çabalarıyla Ortaya Çıkan Tarihi Dönem: 1968 Prag Baharı

5 Ocak 1968’de başlayan ve aynı yılın 21 Ağustos’unda sona eren bu hareket, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’ya dair çok şey anlatıyor.

1968 / Fotoğraf: The Central Intelligence Agency

20 ağustos 1968 günü, saat 20:30

prag’daki ruzyne havaalanına uçuş planında olmayan sivil bir sovyet uçağı indi. bunu bir saat sonra ikincisi izledi. bu havaalanında alışıldık bir durum olduğundan, gece yarısını geçene kadar etrafta dolaşan sivil giyimli kişiler dikkat çekmedi. bundan sonra ise alana yeni iniş yapan iki sovyet uçağından çıkan silahlı askerler kısa sürede havaalanını ele geçirdiler. bir buçuk saat sonra da arka akaya inen uçaklardan zırhlı araçlar ve askerler indirilmeye başlandı. havaalanı boşaltıldı. personel, turistler ve yolculuk için bekleyenler şehre gönderildi. bundan çok önce, gece saat 23:00’da ise 5 ülkenin askeri birlikleri çekoslovak sınırını geçmişti. prag garnizonu alarma geçmiş, ancak bir direniş emri almamıştı. 23:40’da başbakan işgali resmi olarak doğruladı. havaalanı güvenlik şefi albay elias ve bazı görevliler öncesinden işgalden haberdardı. onlar ve bürokrasinin diğer işbirlikçileri birer hain olarak tarihte hak ettikleri sıfatla anılmaktadır.

gece saat 01:00’da parti merkez komitesi radyodan olayı kınayan, ancak silaha başvurulmamasını isteyen bir bildiri yayınladı. bildirinin daha ilk cümlesinde orta dalga vericisi kapatılarak yayın durduruldu (merkezi haberleşme idaresi müdürü karel hoffman da işbirlikçilerdendi). işgal radyosu doğu almanya üzerinden yayın yapmaya başladı. 03:00’da hükümet binaları işgal edildi ve başbakan oldřich cerník tutuklandı. 04:00’da komünist parti merkez komite binası sarıldı ve sonraki bir saat içinde işgal edildi. uçaklardan şehre işgal güçlerinin bildirisi dağıtıldı. bu bildiride işgalciler sosyalizme bağlı liderlerden gelen yardım ricasına karşılık verdiklerini iddia etmekteydiler.

Oldřich Cerník

04:30’da prag radyosu düzenli sabah yayınına yeniden başladı

bu aynı zamanda ülkedeki protesto ve eylemlerin de başlangıcıdır. radyo işgal güçlerine ve birkaç kez de sovyet askerlerince müdahaleye ve işgale uğramasına, tanklardan binaya açılan ateşe rağmen iki hafta boyunca bağımsız yayın yapmaya devam etti. binlerce kişi canlı kalkan olarak radyo binasının çevresini sardı. çatışma olmamasını ve barikat kurulmamasını istemesine rağmen, işgali kabul edilemez olarak duyurdu ve pasif direniş çağrısı yaptı. bu noktada partinin kararsızlığı etkili oldu. reformlara ve özgürlükçü gelişmelere rağmen bürokrasi kökenli yapısı değişmeyen partinin yönetici kadroları, en başından beri sorunun uluslararası kamuoyunun desteğiyle çözebileceği fikriyle ve can kaybını en aza indirmek amacıyla hareket ettiler. nitekim bu ana kadar kimse ölmemişti.

hemen 21 ağustos sabahı ilk barikatlar kuruldu

küçük çatışma haberleri gelmeye başladı. yolların kapalı olması sebebiyle yiyecek sıkıntısı başladı. kısa sürede ayaklanma sivil itaatsızlık eylemleriyle tüm ülkeyi sardı. büyük askeri başarı, devasa bir siyasi başarısızlık tarafından takip edilmekteydi. sovyetlerin içeride yönetim kurdurmayı planladığı işbirlikçiler (ihanetin doğal bir sonucu olarak) halkın tepkisinden duydukları korkuyla çekingen davranmaya başladılar. ülkede hiçbir toplumsal örgüt işgalci güçlere meşru bir zemin sağlamaya yanaşmadı. partinin reform karşıtı muhafazakar kesimlerinin büyük bölümü bile işgale karşı cephe aldı ve temsilcileri eski yöneticileri tanıyacaklarını açıkladılar. bu noktada tüm doğu avrupa için büyük bir fırsat kaçırıldı. 60’ların başına kadar gelen baskı döneminde yarıdan çoğu tasfiye edilen parti halen tüm nüfusun %12’sini kapsamaktaydı. üyelerinin %90’ı reformcuların yanındaydı ve işgalle birlikte muhafazakarlar da onlara katılmıştı. tasfiye edilen bir milyon kişi tekrar partiyle yakınlaşmaya başlamıştı. halkın tamamı işgale karşı reformcuları desteklemekteydi. insanlar silahsız olarak tankların önüne sosyalizm diye imza attıkları pankartlarla çıkmaktaydı. duvarlarda sovyet işgalini ve ağlayan lenin’i tasvir eden posterler asılıydı. ve parti tüm bunlara rağmen silahlı bir direniş örgütlemeye ve ordunun kaynaklarını kullanmaya girişmedi. genel grev çağrısı dahi yapmadı.

sonuçta bu, dünya tarihinin en kansız işgali oldu

olaylarda 72 çekoslovak öldürüldü ve 19 yasında bir sovyet askeri nöbet tutarken çenesine dayadığı tüfeğini ateşledi. bu intihar işgal güçlerinin tek kaybıdır ve sorumlusu da yine işgal güçleridir. ancak insanlığın en büyük kaybı prag baharı’nın ölümü oldu. basın özgürlüğü ve özgür forumlar kaldırıldı. yüzbinlerce kişi soruşturma kapsamına alındı. bunlar kademe kademe, eski yöneticiler görevdeymiş gibi gösterilerek ve zorla imzalatılan belgelerle gerçekleştirildi. bu süreçte eski yöneticiler de ayaklanmanın büyümemesi için piyon olarak kullanıldılar ve pasiflikleriyle işgalcilere hizmet ettiler. bu sürecin ardından bir kuşağın tamamen sovyet işgali altında yetişmesi, ülkelerinden kaçan ve yıllarca dönemeyenler, sosyalizm adını en önemli kalesi çekoslovakya’da bile korkulan bir kavram haline getirdi. işgal dünyaya, iyi niyetli bile olsa bürokratik bir yönetimin özgürlük adına kesinlikle güvenilmez olduğunu gösterdi.

Prag baharı ana karakterleri: Oldřich Černík, Alexander Dubček, Ludvík Svoboda ve Josef Smrkovský

denhamtoothpaste

Çok kısa özetle bitirelim

1918 yılında birinci dünya savaşı ile de avusturya-macaristan imparatorluğu yıkılır.

prag ise slavların ve çeklerin birarada olduğu bağımsız çekoslovakya’nın başkenti olur. ikinci dünya savaşı’nda savaşmadan almanlar’a teslim olurlar, bundan dolayı şehir bombalanmaz.

ancak 1948 yılında ikinci dünya savaşı biter ve sovyet rusya desteği ile prag’da komünist rejim kurulur.

1968 yılına kadar komünizmle yönetilen ülke başa gelen alexander dubcek ile liberalleşmeye başlar ancak aynı yıl sovyetler çekoslovakya’yı işgal eder ve bu liberalleşmeyi sona erdirir. işte bu kısacık dönem prag baharıdır.

Paris’te Başlayıp Tüm Dünyayı Sarsan Ayaklanma Hareketi : 1968 Mayıs Olayları

1968 yılının Mayıs ayında Fransa’da De Gaulle iktidarına karşı başlayan ve daha sonrasında tüm dünyayı etkileyen öğrenci hareketi.

Paris, Mayıs 1968 – Getty Images/Carlo Bavagnoli

tüm dünyayı saran 1968 mayısı gençlik hareketleri içinde, fransa‘da, özellikle paris‘te gerçekleşen olaylar en can alıcı kesittir. bu kesitin öncesini-sonrasını/nedenlerini-olanı biteni-sonuçlarını, ilgili ve meraklı okuyucu için anlatalım:

günümüzde deneyimlediğimiz meta çeşitliliğinin ve bolluğunun nefesi, hiç şüphesiz, ciddi anlamda ilk kez altmışlarda, tüketim toplumunun doğduğu o süreçte hissedildi (bkz: les choses). tüketim toplumuna evrilmede, tüketim kültürünün kalbi olan televizyon sayısının o dönemki patlaması, bu durumu açık bir biçimde özetler: 1960’da fransa’da televizyon giren ev oranı %15’ken bu oran 1970’te % 70’e fırladı.

ellilerdeki olgunlaşma sürecinden sonra, “gençlik kültürü”nün ortaya çıkışı yine bu dönemdedir. müzik gruplarının etkisinde bir özgürleşme eğilimi ve yetişkinler tarafından ciddiye alınma arzusu, gençleri kendilerini ifade etmede yeni biçimleri uygulamaya itti. kuşkusuz, bu yıllarda bir kuşak çatışmasının olduğu ziyadesiyle açıktı. ebeveynler, nazi işgalini, savaş’ın yıkıcılığını (bkz: ikinci dunya savasi) ve yol açtığı yıkımla yokluğu görmüşlerdi ama yeni nesil, çeşitlenen metaların dünyasında bir tatminsizliği ve rahatsızlığı yaşamaktaydı. gençler, ana-babanın, devletin ve tüm bağlayıcı kurumların karşısında kendini uyuşturucu kullanımıyla (bkz: esrar) ve özgürce yaşanan cinsellikle özgür kılmakta; böylece özgürlüğünü ilan etmekteydi. bu gençliğin şaşırtıcı enternasyonalizmi, vietnam’da ve cezayir’de olanlara büyük tepki duymasını sağlıyordu. mayıs 1968’i ortaya koyan ve yeni bir dönemi açan da güçlenen bu gençlik kültürü ve altmışlarda gençliğin bir toplumsal aktör olarak ortaya çıkışı oldu.

öğrencileri radikalleştiren dış olaylardan biri cezayir’e bağımsızlığın (bkz: cezayir kurtulus savasi) verilmemesiydi. fransız solunun bağımsızlığın tanınması konusundaki yetersiz girişimleri ve ayrıca vietnam’ın işgaline (bkz: vietnam savasi) karşı bir duruş göstermemesi, öğrencilerin tepkisini arttırdı. hatta cezayir’e gidip, fransız ordusuna karşı bağımsızlık için çarpışan fransız gençleri bile oldu. vietnam’daki abd işgali, dünyanın diğer ülkelerinde olduğundan çok daha fazla muhalefeti fransa’da doğurdu ve vietnam işgaline karşı öğrenciler arasında yürütülen kampanya, mayıs 68 için bir örgütlenme hazırlığı teşkil etti.

mayıs 68 olaylarının nedenlerini saptayıp ortaya koyarken, aslında iç boyutun daha fazla ön plana çıktığını görebiliriz. ikinci dunya savasi sonrasında nüfus artışı ve kentleşmeyle birlikte okullara olan talep artmaya başladı ve bu talep fazlalığı yükselmeye devam etti. işte öğrenci sayısındaki bu artışa üniversiteler cevap verememiş ve sistem tıkanmaya başlamıştır. bu duruma bir de mezuniyet sonrası iş bulamama durumu eklenince gençler arasındaki gerilimin dozu iyice artmıştır. yeni açılan üniversiteler ile seçkinlere yönelik üniversiteler arasındaki eşitsizlik de tepkiyi arttıran bir öğedir. yani hemen tüm halk hareketleri gibi mayıs 1968 de özünde bir idealizmi taşımıyordu, idealizmden beslenmemişti ve temelde ekonomik ve sosyal anlamda rahatsız olma durumundan besleniyordu, böylece ortaya çıkan tepki, idealizmi doğuruyordu. bu çarpıklık diğer öğelerle de birleşince böylesi bir patlama görülebilmişti. bu öğelerden biri özgürleşme ve meta çeşitliliğinde artış atmosferini solumaya başlamış yeni neslin, ahlakçı yetişkinlerin ve elitlerin müdahalelerinden duyduğu rahatsızlıktı. 1967 yılında nanterre üniversitesi’nde kızların erkek yurtlarına, erkeklerin de kız yurtlarına girişini yasaklayan yönetmelik öğrencilerden büyük tepki görmüş; her iki cinsten öğrenciler kız yurdunu işgal edip, yetişkin muamelesi görmek istemişlerdir.

olaylar, iki aşamada gerçekleşti: ilk aşama öğrenci ayaklanması, ikinci aşama ilk aşamayla ateşlenen toplu bir işçi hareketi. ilk aşama, 3 mayıs’ta polisin öğrencileri sorbonne’dan çıkararak, üniversite’yi kapatmasıyla ateşlendi. polisin öğrencilere sert müdahalesi, halkta öğrencilere yönelik sempatiye yol açtı. polisin ve hükümetin sergilediği vahşet, azınlık olarak var olan bir hareketin, yalnız öğrencilerin değil toplumun da önemli bir bölümünün desteğinin kazanmasını sağladı. diğer yandan öğrencilerin tepkisi de sert oldu. 10 mayıs gecesi quartier latin’de barikatlar kurdular ve fransa tarihinde bile ender görülen çatışmalar başladı (eh, kanlı devrimlerin ülkesi) (bu polis-öğrenci çatışmaları haziran ortasına kadar sürdü). 13 mayıs’ta paris’te yaklaşık bir milyon kişi gösteri yaptı. artık başkaldırı bir kitle hareketine dönüşmüştü. işçiler greve gitmişlerdi ve mayıs ayının ikinci yarısında grev dalgası tüm ülkeyi sarmıştı. ilginç olan başkaldırının çok farklı kesimlere yayılmış olmasıydı. medya başkaldırıdan yana tavır almıştı (25 mayıs’ta fransız radyo ve televizyon kurumu çalışanları, haberlerin halka aktarımı sırasında hükümetten gelen baskılar yüzünden greve gittiler) ve şubat’ta henry langlois’nın cinémateque’inin kapatılması ve langlois’nın tutuklanması üzerine protesto gösterisinde bulunmuş olan sinemacılar (hatta bu gösteride godard, truffaut ve tavernier yaralanmıştır); mayıs 68 ile birleşmişlerdir ve 18 mayıs’ta cannés film festivali’nin açılışını durdurmuşlardır (jean-luc godard ve françois truffaut sinema perdelerine asılıp gösterimin başlamasını engellemiş, diğerleri de ses kablolarını kesmiştir) (yaramaz herifler). böylece mayıs olayları ile tüm ülke felç olmuştur. de gaulle ve hükümet iktidarsızlaşmış ve fransa’nın kamu düzeni haziran başlarına kadar ortadan kalkmıştır.

dönüm noktası 30 mayıs’ta de gaulle’ün almanya’dan dönmesi, parlamento’yu feshedip, genel seçimleri yenilemesi oldu. haziran 1968’de yapılan bu seçimlerde, taşradakilerin paris’teki radikallere bir tepkisinin desteğiyle de gaulle başarısını yineledi. anlaşılan oydu ki fransızlar, mayıs’taki düzensizlikten dolayı şoka uğramış ve bu şokun karşılığında yine gaulle’ün partisine yönelmişlerdi.

haziran 1968 parlamento seçimlerinden de gaulle başarıyla çıkmış olabilirdi ama yönetimde bir yıllık ömrü kalmıştı ve artık hiçbir zaman mayıs 1968’den önceki siyasi saygınlığına ulaşamayacaktı. mayıs 1968 olayları, de gaulle’ün otoritesini ciddi anlamda sarstı ve buna onun 1969’da iktidardan ayrılışı eşlik etti. olanlar göstermişti ki charles de gaulle’ün olduğunu iddia ettiği sosyal oydaşma, yapay kalmıştı. ekonomik kalkınma açıkça görülüyor olsa da bu gelişmenin meyveleri adaletsiz bir biçimde dağıtılmıştı.

mayıs 1968, yeni bir neslin, hakim elitler tarafından kendilerine dayatılan sosyal ve siyasi değerlere karşı bir patlamasıydı. kısa sürdü ama etkisi gelecek yılları dikkate değer biçimde etkiledi. örneğin, 68 olaylarının yarattığı özgürlük atmosferi, filmlerin içeriğinde önemli değişime yol açtı. militan ve radikal filmlerin yapılması bu etkilenmenin bir parçasıydı. mayıs 1968’in toplumsal ilişkileri nasıl etkilediğini en iyi biçimde anlatabilen iki film, auteur kuramına bağlı iki yönetmenden geldi: her ikisi de kişisel ilişkileri yoğun bir biçimde ele alan jean eustache’ın "le maman et la putain" (1972) ve jacques doillon’nun "les doigts dans la tete" (1974) filmleri.

bu entry’de nakledilen dönemi ve olayları görsel bir perspektiften, sinemanın dilinden edinmek için, dokümanter yapıt "grand soirs et petit matins" ile fiktif yapıt "les amants reguliers" izlenebilir.

kaynak:
ertan yılmaz, 1968 ve sinema, kitle yayınları
alistair cole, french politics and society, pearson education limited
robert gildea, france since 1945, oxford university press

SOYKIRIMLAR & KATLİAMLAR DOSYASI /// YAHUDİ SOYKIRIMINDA ON BİNLERCE YAHUDİYİ KURTARAN 3 EFSANE ADAM – HOSENFELD – SCHINDLER – BEHİÇ ERKİN


Düzinelerce Yahudinin Hayatını Kurtaran Nazi Subayı : Wilm Hosenfeld

II. Dünya Savaşı esnasında yaptıklarıyla ‘Piyanist’ filmine de konu olan Wilm Hosenfeld, Nazi Almanyasının en vicdanlı subaylarından biriydi.

birinci dünya savaşı’nda yaralanıp demir haç almış, savaş sonrası öğretmenlik yapıp ikinci dünya savaşı’nda yeniden orduya katılmış alman subayıdır wilm hosenfeld.

ikinci dünya savaşı sırasında nazi almanyası işgali altındaki polonya’da görev yapmış ve yüzbaşı rütbesine kadar yükselmiştir. savaş sırasında onlarca polonyalı yahudiye yardım ederek hayatlarını kurtarmıştır. piyanist filmine konu olan wladyslaw szpilman da bunlardan biridir.

savaşın son aylarında sovyet rusya’ya esir düşen hosenfeld, yahudiler için tüm yaptıklarına rağmen ruslar tarafından 25 yıllık ağır çalışma cezasına çarptırılmış, stalingrad yakınlarındaki bir kampta 1952 yılında 57 yaşında ölmüştür.

piyanist filminde kendisini alman aktör thomas kretschmann canlandırmıştır. israil’de bulunan yahudi soykırımı kurbanlarına adanmış yad vashem anıtında, yahudi soykırımı sırasında yahudilere yardım eden ve yahudi olmayanları belirten ‘diğer uluslardan adil kişiler’ listesinde wilhelm adalbert hosenfeld’in de ismi vardır.

elimdengelenbu

elimde bulunan piyanist kitabının ek kısmında wilm hosenfeld’in savaş sırasında tuttuğu günlük de bulunmakta. 6 temmuz 1943 tarihinde günlüğüne yazdığı muhteşem yazıdaki durum, resmen ülkemizin ve ortadoğunun şu anki halini özetler niteliktedir:

6 temmuz 1943

tanrı, korkunç insan kayıplarına ve bu tüyler ürpertici savaşa neden izin veriyor? korkunç hava saldırılarını, masum sivil halkın büyük korkularını, temerküz kamplarındaki mahkumların gördüğü insanlık dışı muameleyi, yüz binlerce yahudinin almanlar tarafından öldürüldüğünü düşünün. bu tanrı’nın hatası mı? neden müdahale etmiyor, neden bunların olmasına izin veriyor? bu tür sorular sorabiliriz, ama cevap alamayız. kendimizi değil başkalarını suçlamaya öyle istekliyiz ki. tanrı kötülüğün hüküm sürmesine izin veriyor, çünkü insanoğlu kötülüğü benimsedi ve şimdi, kendi kötülüğümüzün ve eksiklerimizin ağırlığını hissetmeye başladık. naziler iktidara geldiğinde onları durdurmak için hiçbir şey yapmadık. kendi ideallerimize ihanet ettik: kişisel, demokratik ve dinsel özgürlük ideallerine.

işçiler nazilerle birlik oldu, kilise kenarına çekilip izledi, orta sınıf bir şey yapamayacak kadar korkaktı. önde gelen entelektüeller de öyle. sendikaların feshedilmesine, çeşitli mezheplerin baskı görmesine izin verdik. basında ve radyoda konuşma özgürlüğü yoktu. sonunda da savaşa sürüklenmemize izin verdik. almanya’da demokratik katılım olmaması bizi rahatsız etmedi, hiçbir konuda söyleyecek sözü olmayan insanlar tarafından temsil ediliyormuş gibi görünmek bize yetti. ideallerine ihanet edenler cezadan muaf kalamaz, şimdi bütün sonuçlarına katlanmak zorundayız.

Muhteşem Bir Hikayeyle II. Dünya Savaşı’ndan Sağ Kurtulan Piyanist: Wladyslaw Szpilman

2003 yılında vizyona giren The Pianist filmine ilham kaynağı olan Yahudi asıllı Polonyalı piyanist ve besteci Wladyslaw Szpilman’ın hayat hikayesi.

1911 yılında, zamanın rus imparatorluğu sınırlarındaki küçük bir kasabada doğan wladyslaw szpilman, küçük yaşta annesinden piyano dersleri alırken, bunun yıllar sonra hayatta kalmasını sağlayacak hayati bir adım olduğundan habersizdir.

1926 yılında, varşova’daki müzik akademisine kayıt olan szpilman, 1930 yılında eğitimini tamamladığında, çalışmalarına devam etmek üzere berlin’e gider. ancak, nazi’lerin 1933 yılında iktidarı ele geçirmeleri üzerine tekrardan varşova’ya dönmek zorunda kalır.

1935 yılında varşova devlet radyosu’nun piyanisti olan szpilman, almanların polonya’yı resmen işgal ettiği 1 eylül 1939 tarihine kadar radyoda çalmayı sürdürür. polonya halkının, alman işgalinden önce duyduğu son canlı yayın szpilman’ın radyoda çaldığı, chopin’in nocturne in c sharp minor (do diyez) adli eseridir. zira szpilman içeride çalarken almanlar, radyo binasını basmış, binayı boşalttırmış ve radyo yayını da kesmişlerdir.

her ne kadar szpilman ve ailesi, 400 binden fazla yahudinin 3,5 kilometrekarelik bir alana hapsedildiği ve alman işgalindeki avrupa’nın en büyük yahudi gettosunun sınırları içinde yaşasa da artık evlerini hiç tanımadıkları insanlarla paylaşmak zorunda kalacaklardır. çünkü o dönemde her evdeki bir odaya yaklaşık 9 kişi düşüyordur.

szpilman, kendisinin ve ailesinin hayatını idame ettirebilmek için gettonun içindeki nowaczesna isimli bir kafede piyanist olarak çalışmaya başlar. daha sonra leszno caddesindeki sztuka cafe’de iş hayatına devam eder.

1942 yılında almanlar, avrupa’da kurdukları gettolardan toplama kamplarına büyük sevkler başlatırlar. lviv ve zaslaw gettoları, belzec toplama kampına; lodz gettosu, chelmno toplama kampına; bialystok gettosu, sobibor toplama kampına; wroclaw ve çevresi majdanek’e; berlin, mechelen, drancy, westerbork ve italya’nın kuzeyindeki birkaç küçük getto ise bir milyondan fazla insanın öleceği auschwitz toplama kampına günlerce insan taşır. auschwitz’ten sonra en çok ölümün yaşandığı treblinka toplama kampına ise sadece iki gettodan sevkiyat yapılır; biri, yine bialystok, diğeri ise varşova’dır.

szpilman, trene binmekten son anda kendisini tanıyan bir judenrat (yahudi getto polisi) olan itzchal heller tarafından kurtarılır, ancak ailesinin treblinka’ya götürülmesine engel olamaz.

szpilman, gettodan kaçacağı 13 şubat 1943 tarihine kadar burada kalır ve bu esnada varşova direnişçilerinin silah alış-verişlerine yardımcı olur. (direnişçiler, piyanistin kaçışından sonra nisan 1943’te ayaklanma başlatırlar ve 27 gün süren bu olaylarda 17 alman askerine karşın 21 bin yahudi öldürülür.)

1944 ağustosuna kadar farklı yerlerde saklanmaya devam eden szpilman, varşova radyosu’ndan bazı arkadaşlarının da yardımıyla hayatta kalmayı başarır. en son bulunduğu evin bir tank atışıyla hasar almasıyla burayı da terk etmek zorunda kalır. ağustos ayından kasım ayına kadar (hepsi bombalanmış-terk edilmiş) evlerin bodrumlarında, hastanelerde saklanmaya devam eden szpilman; kendisini, hayatının değişeceği niepoldleglozci caddesi 223 numaralı dairenin çatı katında bulduğunda varşova’da hayatta kalan 20 yahudiden biridir.

bulunduğu evin, geri çekilen nazilerin karargahı olarak kullanılmaya başlaması sonucu nazi yüzbaşı wilm hosenfeld’in kendisini fark etmesi uzun sürmez.

hosenfeld, 1935 yılında nazi partisine üye olmuş ancak nazi politikalarının gittikçe sertleşmesi sonucu parti ile fikir ayrılığına düşmüş bir subaydır. 2. dünya savaşı sırasında, lehlere karşı sempati beslemiş, hatta lehçe öğrenmeye çalışmış ve kendisi gibi düşünen birkaç arkadaşı ile birlikte, birçok yahudiye yardım etmiştir.

Wilm Hosenfeld

23 temmuz 1942’de (varşova gettosunda görevliyken) karısına yazdığı bir mektupta şu satırları kaleme alır: “artık burada olmaktan hoşlanmıyorum, burada neler yapılıyor? yahudileri nasıl öldürüyorlar? şimdi yarım milyon insanı sürgün ediyoruz, tüm bu olanlardan sonra, bir alman, dünyanın nasıl yüzüne bakabilir. askerlerimiz cephede, bunun için mi oluyor? bunun tarihte asla bir emsali olmayacak.”

hosenfeld, 1942 yılında treblinka’ya giden bir trenden kaçan leon warm-warczynski isimli bir yahudinin de hayatını kurtarmış, onu yerel bir atletizm takımında göstermiş ve adına sahte evraklar düzenlemiştir. (warczynski daha sonraları hosenfeld’in “yardım” mektubunu szpilman’a ulaştıracak kişi olacaktı.)

yüzbaşı ile karşılaştığında öleceğini düşünen szpilman’ın yanıldığını anlaması uzun sürmez. zira hosenfeld, szpilman’ın piyanist olduğunu öğrenince ondan bir şeyler çalmasını ister.

hosenfeld, ona saklanabileceği daha iyi bir yer gösterir, belirli periyotlarda yiyecek getirir ve hatta sovyet kuşatmasının daralmasıyla bulundukları karargahı terk ederken bir paltosunu da ona verir.

1945 yılında savaşın sona ermesinden sonra szpilman, varşova radyosu’ndaki işine geri döner ve çaldığı ilk parça, 6 yıl önce yarım bıraktığı nocturne in c sharp minor olur.

wilm hosenfeld, almanların savaşı kaybetmesiyle sovyetlerce tutuklanır ve ağır işkencelerden geçer. 7 mayıs 1950 yılında varşova gettosundaki görevinden ötürü 25 yıl hapis cezasına çarptırılır. duruşma kararına “işlediği suçlardan ötürü, savunma hakkı yoktur” yazısı eklenmiştir.

gönderildiği savaş esirleri kampında polonyalı bir rahiple tanışan hosenfeld, rahipten 1942’de yardım ettiği leon-warm’ı bulmasını ister.

1951 ocak ayında leon-warm, hosenfeld’i kurtarmak için almanya’daki karısını ziyaret eder. aynı zamanda da szpilman’a, hosenfeld’in kurtarılamsıyla ile ilgili bir mektup yazar (bu arada szpilman, 1950 yılına kadar hosenfeld’in adını dahi bilmez. ta ki leon – warm ona ulaşana kadar.)

leon-warm’ın hosenfeld ile ilgili edindiği en son bilgi, fransa’nın brest kentindeki bir esir toplama kampında olduğudur, daha sonra kendisinden ölümüne kadar haber alınamaz.

hosenfeld, 13 ağustos 1952 yılında stalingrad yakınlarındaki bir kampta hayata veda eder

1998 yılında wladyslaw szpilman, israil soykırım anı müzesi olan yad veshem’e, wilm hosenfeld’e “righteous among the nations” – “milletler arası erdemli insan” nişanı verilmesi için çağrıda bulunur. 11 yıl süre inceleme sonucunda 2009 yılında wilm hosenfeld, bu nişan’ı alan 5 nazi partisi üyesinden biri olur. (diğerleri: oskar schindler, karl plagge, albert goring, john rabe.)

szpilman ise 89 yaşında hayata veda eder, kendisinin ve hosenfeld’in çocukları dost olarak kalır.

szpilman’ın 1945 yılında anılarını yazdığı hatıratlar, 1997 yılında oğlu tarafından kitap haline getirilir ve 35 dile çevrilir. 2002 yılında gösterime giren piyanist filmi bu kitaptan uyarlanmış ve szpilman’ı adrien brody (bu rol için 16 kg vermiştir) oynarken, wilm hosenfeld’i thomas kretschmann canlandırmıştır.

Tarihin Gördüğü En Yürekli ve Aynı Zamanda En Şeytan İnsan : Oskar Schindler

II. Dünya Savaşı’nda birçok Yahudi’yi fabrikasında çalıştırarak Hitler’in zulmünden koruyan ve "Schindler’in Listesi" adlı filme de konu olan Oskar Schindler’in hayat hikayesi.

Getty Images/Bettmann

28 nisan 1908, zwittau – çekoslovakya doğumlu bir iş adamı oscar schindler. ikinci dünya savaşı almanyasında, asıl amacı savaştan kâr sağlamaktı. bu fikriyat, her ne kadar ilk bakışta insanlık dışı bir düşünce olarak görülse bile, tarihin geri kalanında, onun bir kahraman ilan edilmesine zemin hazırlayacaktı.

oskar schindler, daha henüz 19 yaşındayken emilie schindler ile evlendi. askerliğini yaptıktan sonra geri döndü ve evliliğini bir süre daha devam ettirdi ancak alemlere ve kadınlara düşkünlüğüyle tanınan oskar’ın bu düşkünlüğünün tek taraflı olmaması da tanrı’nın ona bir lütfuydu. nazi partisi’ne katıldığında işsizdi. yalnız oskar’ın en büyük yeteneklerinden birisi, ikili ilişkilerini idame ettirmekteki üstün başarısıydı. tam anlamıyla bir halkla ilişkiler ve pazarlama dehası olan oskar, bu yeteneği sayesinde gestapo ve ss’le kusursuz ve kurulması zor bağlantılara sahip oldu ve bu bağlantılar ona, satın alınması zor bir dokunulmazlık ve yakın gelecekteki planları için büyük kolaylıklar sağlayacaktı. ilk olarak yahudileri kullanma fikri 1939 yılında, iki tane yahudi fabrikasını, neredeyse bedava denilebilecek meblağlara satın almasıyla başlamıştı aslında. günümüzde bile yapılması akıl edilemeyen bir patronaj hamlesiyle, yahudi halkını çok düşük ücretlere çalıştırıyor ama onlara savaş günlerinde hasretini çektikleri “insan gibi” davranıyordu. böylede hiç de kalifiye olmayan işçilerinden maksimum randıman alabiliyordu çekoslovak iş adamı.

Emilie Schindler & Oskar Schindler

ilk 3 senesinde, yaptığı kap kacak ve emaye tencereleri alman ordusuna satıyor ve milyonlarca mark’ı cebine indiriyor oluşu 1942’de çiftliğinde atıyla dolaşırken tanık olduğu getto baskını ve kırmızı paltolu bir kızın çaresiz koşuşturmasını farketmesi sonrası yerini, tarihte eşine benzerine zor rastlanan ve insanlık namına büyük yankılar uyandıracak bir harekete bıraktı. ona toplama kamplarındaki dramı, çağ dışı zulümleri ve yapılan “özel muamele”leri anlatınca oskar, plazow kampındaki yaklaşık 1100 kadar işçiyi, yine bağlantılarını ve yüksek ikna kabiliyetini kullanarak oradan çıkarmayı başarmıştı. bu, sadece onları oradan çıkarmak değil, zalim komutan amon goeth’in elinden almış, kısacası bir nevi canlarını kurtarmıştı.

nazi almanyası’nın savaşı kaybediyor oluşunu anladıktan ve kabullendikten sonra adolf hitler, kamplarda yahudilere uygulanan işkence ve esaretin dozajını artırmış ve gördükleri muamele artık soykırım halini almaya başlamıştı. bu hırçın ve insanlık dışı politika, etkilerini elbette oskar’a da hissettirmişti ve bu ona elindeki 1100 yahudiye mal oldu. insani yönünün ağır bastığını söylediğimiz oskar, işte bu sebeple o meşhur ve yahudilerin bugün hala var olmasının en büyük sebeplerinden biri olan listesini oluşturmaya başladı; schindler’in listesi’ni… oskar’ın öncelikli hedefi, o yahudileri öldürülmeden, dezenfekte edilmek için sokuldukları gaz odalarında zehirlenmeden ve daha sonra insafsızca yakılmadan nazilerin elinden kurtarmak oldu. ve bu liste, aynı zamanda, ona tam anlamıyla bir servete mal oldu. kamptan aldığı her yahudi işçi başına amon goeth’e para ödeyen schindler, amon’un göz bebeği helen hirsch’i de, zalim komutanla yaptığı kağıt oyununda onu alt ederek elinden aldı. yalnız, listede oluşan karışıklıktan dolayı, 700 yahudi grossrosen’e, 300 tanesi de auschwitz’e gönderilmişti. schindler, yine zamanında bir hamle yaparak onları tekrar trenlerle memleketine, zwittau’ya getirtti.

Getty Images/Rafael WOLLMANN

elindeki yaklaşık 1300 yahudiyle tekrar işe koyulan schindler, ayrılmış olduğu eşi emilie’nin de ona katılmasıyla tekrar eski günlerine döndü. işçileri tekrar kamplardan çıkarmasının gerekçesi olarak savaş malzemesi, havan topu, top mermisi yapacağını söyleyen schindler’in fabrikasından çıkan hiç bir mermi, nazi ordusunun standartlarına uygun değildi ve dolayısıyla değersizdi. zaruri işçi olarak gösterdiği yahudilerin fabrikada kalmasını sağlamak ve aynı zamanda para kazanmak imkansızdı. ve biliyordu ki, üreteceği mermilerin saplanacağı bedenler, onu para kaybetmekten daha fazla üzecekti ve schindler, bunun doğrultusunda mermileri başka fabrikadan alıp, “biz yaptık” diye alman ordusuna satmaya başladı. elbette kâr marjı oldukça düşük olan bu ticari süreç, yavaş yavaş oskar’ı, iflasın eşiğine getirmişti.

Oskar Schindler’in fabrikası.

savaş sona erdiğinde ve sovyet birlikleri zwitlau’ya ulaştığında, oskar ve emilie oradan çoktan ayrılmıştı. çünkü artık, sovyetler tarafından aranan ve kölecilikle suçlanacak olan bir savaş suçlusuydu. daha sonraları birkaç iş girişiminde büyük hüsranlar yaşadı fakat yahudi dostları ona her zaman koltuk çıktı, destekledi.

oskar schindler, en sonunda çareyi buenos aires’e yerleşmekte buldu ve insanlık tarihi boyunca görülmüş-görülecek en büyük, en yürekli ve aynı zamanda en şeytan insan, 9 ekim 1974 tarihinde de hayata gözlerini yumdu.

karnak

Yukarıda okuduğunuz olayları anlatan, 1993 yapımı Schindler’in Listesi filmini muhakkak izlemelisiniz.

20 Bin Yahudiyi Soykırımdan Kaçıran Unutulmaz Devlet Adamı : Behiç Erkin

Tarihimizin değeri en az bilinen kişilerinden biri Behiç Erkin. Yaptıklarıyla tanınırlığı arasında garip bir ters orantı olan, bir zamanların Paris Büyükelçisi Behiç Erkin’den kısaca bahsedelim.

– 1909 yılında görevleri nedeniyle istanbul’da bulundukları sırada mustafa kemal ile (birlikte tuttukları, beyoğlu’nda markız pastanesi’nin karşısındaki sokakta bulunan evde) ev arkadaşı olan,

– çanakkale savaşı’nda cepheye yapılan mühimmat, erzak ve asker sevkiyatını kusursuz olarak yönetmesi ile savaşın kazanılmasında oynadığı büyük rol nedeniyle alman imparatoru tarafından 1. dereceden demir haç madalyası’na layık görülen,

– azerbaycan’ın ilk düzenli ordusunu kuran,


– osmanlı döneminde demiryolları ile ilgili ilk ve tek kitabı yazan,

– kurtuluş savaşı’nda ordunun hareketini sağlayan neredeyse tek araç olan demiryollarını kusursuz yönetmesiyle savaşın kazanılmasında çok büyük pay sahibi olan,

– cumhuriyet döneminde (1926-1928 arasında) bayındırlık bakanı (nafia vekili) olarak görev yapan

– "demiryollarının millileştirilmesi" çerçevesinde demiryollarının işletme lisansını fransızcadan türkçeye bizzat çeviren ve "türkler demiryolu işletemez" yargısını tarihe gömen,

– itü’ye (mühendis mektebi) özerklik kazandırarak türkiye’ye özerklik kavramını getiren,

– demiryollarına katkısından dolayı sektör çalışanları tarafından "demiryolcuların babası" olarak, mustafa kemal atatürk tarafından ise onuncu yıl marşı’nın tek dizesine müdahale edilerek "demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" dizesinin koyulması ile takdir edilen,

– milli istihbarat teşkilatı’nı kuran,

– türkiye büyükelçiliğini yaptığı fransa’nın nazi işgali altında olduğu yıllarda (ki işgal altında bulunan diğer devletlerin yahudi vatandaşlarını nazilere ihbar ettiği yıllardır) türk yahudilerine türkiye cumhuriyeti pasaportu çıkartıp, türk olmayan yahudilere ise birkaç kelime de olsa türkçe öğretip onlara da türkiye cumhuriyeti pasaportu vererek toplamda 20 bin yahudiyi soykırımdan trenlere bindirerek kaçıran,

yukarıda dökümü yapılanların sadece birini yapmış olsaydı bile herkes tarafından tanınması gerekirken kimsenin tanımadığı kişidir behiç erkin.

TARİH /// İzlanda’nın Bir Zamanlar Türk Öldürmeyi Suç Saymadığı Olayın Perde Arkası : Korsan Murat Reis


Küçük Murat Reis

İzlanda’nın Bir Zamanlar Türk Öldürmeyi Suç Saymadığı Olayın Perde Arkası : Korsan Murat Reis

1627 yılında İzlanda halkı, aslen Hollandalı olan kötü niyetli bir korsanın sahile yaptığı çıkarma ile çok ciddi acılar yaşamış. Cariye ve köle olarak satmak için kaçırılarak teknelere doldurulan masum insanlara Murat Reis’in başka ne acılar yaşattığına bakalım.

izlanda ve irlanda kıyılarına baskınlar yapıp yüzlerce esir almış barbar bir korsandır. asıl adı jan janzsoon olan haarlem’li bir hollandalıdır. akdeniz’de korsanlık ederken osmanlı tebaı olan cezayir korsanları tarafından esir alınıp cezayir’e götürülmüş, burada müslüman olup murat ismini almıştır. kendi isteğiyle mi, zorla mı olduğu tartışmalıdır ama her ne ise müslüman olup osmanlı vatandaşlığına geçince cezayir’de tezgah açıp eylemlerine buradan devam etmiştir. saz arkadaşlarından biri, yine kendi gibi müslüman olmuş bir hollandalı olan süleyman reis’tir.

murat reis ya da gerçek adıyla jan janzsoon, akdeniz’de dolanmaktan sıkılıp gözünü kuzeye dikmiş ve bir danimarkalı esirle faroe adaları yakınında ele geçirdiği bir balıkçı teknesinin kaptanının ‘yardımıyla’ izlanda’ya gidip baskın yapmıştır. izlandalılar bunu ‘türk baskınları’ olarak bilir. baskını planlayan ele başı hollandalı, fikrin sahibi hollandalı, ama gemi osmanlı bandıralı olduğundan bu barbarlık türklerin üzerine kalmış ve izlandalıların yüzlerce yıldır türklerden nefret etmesine vesile olmuştur. hiçbirinin murat reis’in aslen hollandalı olduğundan bile haberi yoktur, ya neyse.

murat reis ve şürekası birçoğu kadın ve çocuk olan esirleri gemiye doldurup zincirlemiş, kadınları osmanlılara, cezayirlilere ve bilumum zengin araplara cariye (seks kölesi) olarak satmışlar, erkekleri kürek mahkumu ve amele yapmışlar. bu esirlerden çok azı, savaşlar yüzünden neredeyse iflas eden danimarka kralı’nın yıllar sonra anca fidye parasını denkleştirebilmesiyle ülkelerine geri dönmüş. bazı sözlükçülerin iddia ettiği gibi çoğunluğu değil, ufak bir azınlığı. bunlardan en çok bilineni gudrídur símonardóttir isimli bir hatundur. izlandalılar ve danimarkalılar ona geri döndüğünde tyrk-gudda ismini takmışlar.

kendisi bir balıkçının karısıymış ve bir de çocuğu varmış, kadıncağızı ailesinden ayırıp esir etmiş, cezayir’de pis kokuşmuş arabın tekine seks kölesi olarak satmışlar. kadıncağız ancak 10 yıl sonra danimarka kralı fidyeyi zar zor denkleştirince memleketine geri dönebilmiş. işte vay aslanlar kaplanlar hatunları almışlar hede hödö diye geyiğini yaptığınız olay bu. ailesinden, kocasından, çocuklarından ayrılıp pis, kokuşmuş, barbar heriflerin altına seks kölesi olarak atılan, yıllarca haremlerde hapis olarak çile dolduran kadınlar, ufak bir balıkçı kasabasında sessiz sakin bir hayat sürerken denizden peyda olan yabancılar tarafından zincirlere vurulup ölene kadar gemilerin dibinde kürek çekmeye zorlanan, karısını, çocuğunu bir daha göremeyen erkekler.

gudda’nın temcit pilavı gibi tiyatro oyunu, belgesel, vs yapılan hikayesi 2001 yılında izlanda’da kim bilir kaçıncı kez kitap olarak çıkmış ve aylarca best seller listelerinde kalmış (bu izlandalılar niye bilmem kaç yüzyıl önceki olayı unutmuyor da bize hala gıcık kapıyor diye merak edenler not alsın).

murat reis’in baskınları izlanda ile bitmiyor, bir de türkiye’de fazla bilinmeyen baltimore baskını vardır.

burada da murat reis, namı diğer janszoon, irlandalı bir balıkçıyı esir alıp ondan rotayı öğreniyor ve irlanda’nın baltimore kıyılarından 108 kişiyi esir alıyor. bunlardan da sadece 2 tanesi memleketine geri dönebilmiş.

o yol gösteren balıkçıyı da ingilizler bu hıyanetinden dolayı idam etmişler sonradan.

bizim(!) murat reis ve korsanları iyi para edecek sarışın, kızıl saçlı güzel kadınları ve ağır iş yapacak güçlü kuvvetli erkekleri alıp gemiye dolduruyor, aynen izlandalılara yaptıkları gibi bunları da araplara seks kölesi ve amele olarak satıyorlar. bir ara kitapçıda gezinirken sack of baltimore konulu (ismi bu olabilir, aklımda değil şimdi) yeni çıkmış bir kitaba rastladımdı, epey bir kısmını okudum, bu kitapta ailesinden, vatanından koparılan, sevdiklerini bir daha göremeyecek olan zavallı bedbaht esirlerin çektiği onlarca cefa, bazılarının hatıra defterlerinden alıntılarla anlatılıyordu.

zavallı kadınlar zorla müslüman yapılmış, ülkesindeki eşini, sevdiğini unutmak istemeyenler öldüresiye dövülüp falakaya yatırılmış, sindirene kadar tecavüz mü ararsınız işkence mi, ne bok ararsanız var. şanslı bir azınlık (böyle şansı da sikeyim yani) sayılı zenginlerin haremlerine düştükleri için şükretmiş, bunlar da elmaslar, yakutlar, ipek kaftanlar içinde ancak kafes arkasında hapis gibi yaşamışlar.

erkeklerin birçoğunun durumu vahim, onlar da her tür eziyet altında yaşlanıp elden ayaktan düşene kadar ağır işlere koşulmuş, bir kısmı yıllarca korsan gemilerinde zincirlere vurulup kürek çekmeye zorlanmış. kitapta anlatılanları insan olanın insanlığından utanmadan okuması mümkün değil -ki ben hepsini okuyamadım, midem kaldırmadı .

bu barbarlığı yapanlar türk bile olmadığı halde osmanlı vatandaşı oldukları, osmanlı bandırasıyla hareket ettikleri için yedikleri bok türklerin üzerine kaldı, türklerin en medenisi en aşmışı bile hala barbar türk yaftasını yiyor, adamlar izlanda’ya gidenlere vize vermemek için işi her türlü yokuşa sürüyorlar. allah’ın hollandalıları yüzünden türklerin imajı yüzlerce yıldır çamura batmış, düzelten de yok. kaç kişiyle konuştumsa (izlandalı ve türk) murat reis ve mürettebatının türk olmadığını bilmiyordu.

sorg

kaynak

kaynak

kaynak

MAFYA ÖRGÜTLERİ DOSYASI : 1990’LARDA YERALTI DÜNYASININ KRALLARI – SARI AVNİ – KÜRT İDRİS VE DÜNDAR KILIÇ


Sırlarıyla Birlikte Gömülen Türk Escobar Lakaplı Uyuşturucu Kaçakçısı : Sarı Avni

Sarı Avni ve Türk Escobar lakaplarıyla bilinen silah ve uyuşturucu kaçakçısı Hüseyin Avni Musullulu kimdir?

1942 rize çayeli doğumlu olan, 1983 yılında yurt dışına kaçan silah ve uyuşturucu madde kaçakçısıdır yaşar avni musullulu.

işlediği öne sürülen suçlardan sadece biri bile nasıl biri olduğunu gösteriyor. türkiye’ye 5414 tabanca, 4 milyon 380 bin mermi sokması ve buna karşılık 2 ton esrar ve 500 kilo eroini türkiye dışına çıkarması suçu ile suçlanmıştır.

12 eylül’den önce ise balgat ve bahçelievler katliamları ile ülkücülerle ilişkilendirilmiştir.

türk escobar’ı olarak da tanınan avni karadurmuş (yaşar avni musullulu), 12 eylül 1980 ihtilalinden sonra kaçtığı yurtdışında çok olaya karışmıştır. bulgar mafyasıyla ortak kurduğu eroin laboratuvarından papa’ya düzenlenen suikasta, kara para aklamaktan italya’daki devlet-mafya savaşında "köprü adam"lığa kadar pek çok olayda adı geçmiştir.

rize-çayelili olan sarı avni, 1980’den itibaren yurtdışında yaşamış ve kasım 1998’de balıkesir-altınoluk’ta polis tarafından ele geçirilmiştir. susurluk kazası’ndan iki gün önce altınoluk’ta abdullah çatlı, sedat bucak ve hüseyin kocadağ’la buluşarak yemek yediği ortaya çıkan musullulu, 14 yıl boyunca rıza ekşioğlu sahte kimliğiyle altınoluk’ta yaşadığını da itiraf etmiştir.

sanver

2 mayıs 2015’te, 73 yaşındayken sırlarıyla birlikte vefat eden türk mafyasının ve türk derin devletinin en önemli isimlerinden birisiydi. özellikle uyuşturucu kaçakçılığıyla büyük bir servete kavuşmuş ve devlet tarafından da uzun yıllar korunmuştur.

kendisinin yeraltı dünyasındaki lakapları ise "atilla", "sarı avni" ve "türk escobar’ı" olmuştur. türkiye’nin mafyası kitabında kendisine dair yabancı istihbarat kaynaklarından alınmış önemli bilgiler vardır.

70’li ve 80’li Yıllarda İstanbul’un En Ünlü Kabadayılarından Biri : Kürt İdris

1937’de doğan ve Aralık 2002’de hayatını kaybeden Kürt İdris lakaplı ünlü kabadayı İdris Özbir’in hayatından satır başları.

1990’larda adını duyurmaya başlayan mafyöz bi insandı kürt idris. kendisi, yeraltı kariyerine; hazine arazilerini parselleyip satmadan çek senet tahsilatına, adam yaralama, kaçırma tehdit, hatta hatta uluslararası civa oksit kaçakçılığı gibi ‘pek çok ayrı uzmanlık dalı’nı sığdırmayı başarmıştı.

80’lerde badigardlık ya da o yılların değimiyle bar fedailiği yaparak başlayan idris özbir, davaları devam ederken 2002 yılında akciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. bir dönem müzik piyasasına da girip başarılı olamayan özbir’in ibrahim tatlıses’i himayesine aldığı ve yeraltı dünyasıyla tanıştırdığı söylenir. ‘babanın ölümü’nün ardından oğulları ‘baba mirasını taşıyamadıkları’ gerekçesiyle birbirlerine girdiler.

takavutcadi

Kürt İdris ve Dündar Kılıç

kürt idris, fırtına gibi estiği dönemlerde dönemin matbuatında idris özbir olarak kayıtlara geçmiştir. özellikle dündar kılıç ile yedikleri içtikleri ayrı gitmediği doğrudur yani eküridirler. zaten üçer yıl arayla bu dünyadan göçüp gideceklerdir. alemde adını 25 yaşındayken hapishaneler kralı olarak ünlenen ve beyoğlu’nun haracını yediği söylenen nurettin onay cinayeti ile duyurmuştur. hapisten çıktıktan sonra artık kürt idris’tir. 12 eylül döneminde uzun süre kaçakçılık, eroin suçlamasıyla yargılanmıştır.

çağdaşları oflu osman ve dündar kılıç’ın olduğu bir ortamda ayrı ayrı olduğu masalarda oturduğu gazinoda ermeni olan bir arkadaşına "kürt, laz, ermeni yoktur. hepimiz türküz." demiş. söze içerleyen oflu osman, gazinoyu şenliğe çevirmiş, 9-10 el ateş sesinden sonra soluğu karakolda almıştır. kürt idris "silahım yanımda olsa kan çıkardı." deyip babalığın raconunu uygulamıştır. bu arada babanın rahmetli eşinin rum asıllı türk vatandaşı olduğunu belirtelim.

kendi oğlunun tarabya oteli’nde yapılan sünnet düğününde silahlar patlamış. 2 kişi terk-i diyar eylemiş, 2 kişi ise yaralanmıştır. terk-i dünya eyleyen kişi, otelde çalışan bir işçidir; isim yapmak için babanın düğününü seçmiş, sağa sola esip gürlemiştir. son mermiyi ise kendine sıkıp intihar etmiştir. yaralanan kişi ise dündar kılıç’ın damadı uğur özbirerdik olup, ifadesinde "silah seslerini duyunca düğünlerde adet olduğu gibi havaya ateş ediliyor sandım." demiştir. düğün sahibi kürt idris’in çocukları ali ve rüstem ise "biz mantar tabancaları patlatılıyor sandık. bu yüzden hiç korkmadık hatta başlangıçta çok eğlendik." demişlerdir.

mantar tabancısı sesleri ile büyüyen oğlu ali özbirerdik, 16 yaşına geldiğinde okuduğu liseye silahla geldiği tespit edilecek ve silahı arkadaşından ödünç aldığını söyleyerek "sadece kızlara hava atacaktım." diye de ekleyecektir. gaza gelip gazetecilere "makinalarınızı kırarım." tehdidinde bulunacak arkasından "babama söylemeyin çok kızar." diyecektir.

kürt idris, verdiği sosyal ve siyasal beyanatlarla da farkını ortaya koyan biri. zamanında "çok adam öldürdüm ama sabıkam yok." demişliği vardır. öldürüpte pişman olduğu cinayetler arasında olan nurettin onay için "nurettin benim bu piyasada gördüğüm kabadayıların en kralıydı. mert, cesur ve yiğit bir adamdı. zaman zaman aklıma geldiğinde inanın ağlayacağım gelir ama can davası. ben onu vurmasam o beni vuracaktı." demiştir.

alemin kabadayılarına ilişkin bir soruya çok enterasan bir cevapla karşılık vermiştir: "samimi söylüyorum, bu alemde hiç kimseyi sevmiyorum. inanın bana… ama yine de allah, arkadaşlarımın yardımcısı olsun. çünkü hiçbiri beni sevmedi ki ben onları seveyim."

tarih kitaplarinin okunulmamis sayfasi

kürt idris, aralık 2002’de öldü. 1937 kars doğumluydu. mezarı zincirlikuyu‘da; "her canlının bir gün ölümü tadacağı" o yerde. istanbul’a geldiğinde kelime türkçe bilmiyormuş, lakabı oradan kalma. "mustafa kemal’e, ismet paşa’ya, kenan evren’e baba diyen bu millet bana da baba demiştir, sağ olsun" diye bağlamışlığı vakidir bir röportajını.

yüksel şengül‘ün elimden düşürmediğim kitabı "konuşanlar konuşulanlar"da kürt idris "babalar savaşı" haberleri için de şöyle demişti:

"şimdi benim iki oğlum gazinoya gidiyor, orada dündar kılıç‘ın da çocukları var. orada içip, münakaşa ediyorlar sonra birbirlerine ateş ediyorlar, büyütülecek ne var, çocuklar ateş etmiş. işte buna babalar savaşı diyorlar…"

kendi ifadesine göre on kere idamla yargılanmış, her "büyük ve namuslu baba" gibi o da, "kadın ve uyuşturucu ticaretini ahlaksızca bulduğu için yapmadığını" söylemiş. kağıt üstünde tek sabıkası var: cinayet.

malumunuz, inci baba‘dan kürt idris’e, nihat akgün‘den drej ali‘ye, bütün bu adamların iddiası budur: mafya değiliz, kabadayıyız, pis iş yapmayız, gariban dostuyuz.

biz de yedik.

talimhane’de zıtlaştığı biriyle duello yapar ve bıçakla öldürür. afla çıktğı için "demirel ve ecevit’ten allah razı olsun" demeyi eksik etmez.

şengül, "fakir dostusunuz, bu servetin kaynağı nedir" diye sorar. cevap müthiştir: "cenabı hakkın gizli hazinesi bu. canım sıkılıyor, şimdi bir kese altın gelecek diyorum, hop geliyor. misal haraç almam, yıllar önce borç vermişimdir adam onu getirmiştir."

gizli hazinenin kaynağının cenabı hak değil de "başka şeyler" olduğunu anlatmaya gerek yok sanırım.

kürt idris, sanat camiamızı ise şöyle yorumluyor: "bülent ersoy yiğittir. eski zaman başkent gazinosu’nda eğleniyoruz, yanımda iki profesör, üç milletvekili. polis bastı. bülent ersoy yanıma gelip, silahınız varsa verin saklayayım dedi. çok duygulandım, meftun oldum ona. olsa da sana vermem deyip teşekkür ettim."

inci konusunda inci baba’dan geri kalmayan kürt idris şöyle buyuyor: "adalet gerek adalet, herkes eşit olsun, devlet evladına baba olsun. ben hitler’e lanet ettim, insanları fırına sokuyordu. şimdi adama bir yerde hak veriyorum. o bunu düşmanına yapıyordu, yahudiye yapıyordu, kendi insanına değil."

böyle bir bir hayat trajedisiz olur mu?

istiklal marşı’nı sopayla hapishanede öğrenmiş: "allah düşmanımı düşürmesin. bir marş var 760 sopa yedim öğrenene kadar. ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım… ne suçum var, marşı bilmiyorsam. tatlılıkla öğrenemez miydim? hapishanede ad soyad yok, ulan aşağı, ulan yukarı. mamak’tayım* bir kağıt gelmiş, komutan imzala ulan dedi, bir bakayım dedim. nee sen misin bunu diyen, ellerime sopa yedim, bakmadan imzaladım. o an idam fermanı olsa imzalarsın".

röportajın finali epey vurucu. dünyadaki babalar mı daha güçlü bizimkiler mi sorusuna idris aga şöyle cevap veriyor: "onlar devlet gibi. türkler uluslarası babalık yapamaz. çünkü merhametli insanlarız biz. [politik tespitimle bu bahsi tümden magazinden kurtarayım: 80’lerin sonu henüz türkiyelilik, üst kimlik, kürt realitesi tartışılmadığından olsa gerek, kürt idris, kendilerinden türkler diye bahsediyor / itaatsiz]" onlar gözünü kırpmadan adam öldürüyor, biz o kadar gaddar olamayız."

cenazesi tıpkı dündar kılıç’ın ne bieyim inci baba’nın cenazesi gibi, mafyanın, "sanat" dünyasının, politikacıların toplanma yeri gibiydi. herkes oradaydı herkes.

64 Yıllık Hayatının 21 Yılını Hapiste Geçirmiş Kabadayı : Dündar Kılıç

1935-1999 yılları arasında yaşamış olan ünlü kabadayı Dündar Kılıç’ın hayat hikayesi.

dündar kılıç; lakabı "abi" olan eski ünlü kabadayı, mafya babasıdır. trabzon’un bıçak yapımıyla meşhur köyü sürmene’de 1935’te doğmuştur.

ilk suçu, mahallede top oynayan çocukların toplarını alıp kesen kendisinden yaşça çok daha büyük boksör ercü adlı birinin yüzünü bıçakla parçalamaktır. içeride de suç hayatına devam etmiş ve hayli uzun ve "başarılı" bir suç kariyeri yapmıştır. hapisten çıktığında istanbul’da kumar salonu açmış ve zengin olmuştur. kürt idris, kadir inanır ve yılmaz güney’in yakın dostuydu ayrıca kendisi. 10 ağustos 1999’da vefat etmiştir.

alaattin çakıcı’nın, uğur kılıç’ı vurdurması olayından sonra eski gücünü kaybeder gibi olmuştur. solcu mafya babası olarak bilinirdi genelde zira solcu öğrencilerle aynı koğuşta kalırmış ve onların koğuştaki komünal düzenlerine daima uyum gösterirmiş. ayrıca şaşılacak şekilde okuyan-yazan ve araştıran bir adamdır. türkiye’nin sayılı kütüphanelerinden birini kurmuştur evine.

kürt cemali cinayetinden suçlanmıştır. nuri sesigüzel’in bu cinayet sonrası cemali anısına bir ağıt yakması ve şarkının çok tutması sonrası pek çok suikast girişimine maruz kalmıştır. nuri sesigüzel bu şarkı nedeniyle daha sonra kılıç’tan özür dilemiştir. ölmeden birkaç yıl önce uğur dündar’ın arena programında bayağı ses getiren açıklamalar yapmıştır. kurtlar vadisi dizisindeki laz ziya karakteri kendisinden esinlenilerek yaratılmıştır.

sanver

dündar kılıç, 64 yıllık yaşamının yaklaşık 21 yılını içeride geçirmiştir. 21 yıllık süreçte sağmalcılar, izmit, paşakapısı, toptası, ankara merkez, ayaş, sultanahmet, tekirdağ cezaevleri ile askeri dönemlerde mamak, kabakoz, kartal maltepe, alemdağ, davutpaşa cezaevleri kendisini misafir etmiştir.

12 eylül darbesi sonrası eroin kaçakçılığından mahkemede yargılanırken "12 eylül öncesi işlenen faili meçhul cinayetlerin % 80-90’i solculara, geriye kalanı da sağcılara işkence yoluyla yüklendi." ifadesini kullanmıştır. 5 sene tutukluluk süresinin ardından serbest bırakılınca "elimize silah geçtiğinde herkesten hesap soracağım." açıklamasını yapmıştır.

uzun hapis yıllarından sonra geri döndüğü alemde sonradan damadı olacak alaattin çakıcı için "bizim hapishanede yattığımız yıllarda adam olmuş, meydanı boş bulmuş." diye beyanatı vardır. kızı öldürüldüğünde, damadını kastederek "kadına silah çekilir mi! elbette çekilmez. sapık işte, bu sapık çeker. para için sapıkların yapmayacağı şey yoktur." demiş ve kendisini de 7 gün 7 ay içinde öldüreceğini söyleyen alaattin çakıcı’ya "benim ismim dündar kılıç. 40 senedir kelle koltukta sokakta geziyoruz. kafamızı kuma da sokmadık. o gitti kafasını kuma soktu. nerede olduğu belli değil. iki tane kiralık buldu yaptı bu olayları. başka ne yapabilecek? hiç. döndü kaldı pe…k olduğu yerde." cevabını vermiştir.

tarih kitaplarinin okunulmamis sayfasi

dündar kılıç, yılmaz güney’in cezaevinde beş parasız olduğu günlerde çekilen filmlerinin de finansörüdür. bunun için kumarhanelerinden birinin hasılatını olduğu gibi güney’in emrine vermiştir.

kemal sunal’a meşhur olmadan önce boş senet imzalatıp kapısına esir eden ertem eğilmez’den sunal’ın senetlerini almıştır. bugün gülmekten yarıldığımız natuk baytan çekimi kemal sunal filmlerinin yapımcısı kardeşi yahya kılıç’tır.

başta yılmaz güney ve kadir inanır filmleri olmak üzere birçok filmdeki kabadayı, kumarhane, racon sahneleri dündar kılıç’ın başından geçen olaylardan esinlenmedir.

12 eylül döneminde 3 kez idamla yargılanmış, mamak askeri cezaevi’nde başlarında dönemin ünlü istihbaratçısı erkan gürvit olan üniformalı çeteler tarafından "kış günü buz dolu havuza atılma", "traktör lastiği içine konup yuvarlanma" gibi işkencelerden geçmiştir.

GEORGE SOROS DOSYASI /// SA8610/SD1705 : Soros Röportajı : Ömür Boyu Kriz -The Crisis of a Lifetime-


SA8610/SD1705: Soros Röportajı : Ömür Boyu Kriz -The Crisis of a Lifetime-

KAYNAK : https://www.sonsuzark.com/2020/05/sa8610sd1705-soros-roportaj-omur-boyu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+blogspot%2FpTexU+%28%22sonsuz+ark%22%29

Sonsuz Ark’ın Notu:

Aşağıda çevirisini yaptığımız röportaj, Augsburger Allgemeine’nin Genel Yayın Yönetmeni Gregor Peter Schmitz tarafından Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna, Mısır ve benzeri ülkelerde renkli devrimler adı altında ayaklanmalar ve Türkiye’de Gezi Terörü gibi istikrarsızlık ve kaos organizasyonlarının finansörü, katı bir rejim olan Çin dahil, dünyadaki bütün yerel terör örgütlerini sivil toplum örgütleri ile organik bağlı olarak kurarak, organize ederek, politik olarak destekleyerek, finanse ederek ve koruyarak hükümetleri baskı altına alan ve kendi spekülatif çıkarlarına boyun eğer hale getiren ve bunu ‘açık toplumlar-özgür insanlar’ olarak pazarlayarak küstah, buyurgan, kibirli bir dil edinen ‘siyonist yahudi’ milyarder tabakanın bir parçası, Covid-19 salgının yayılmasında Bill Gates ile birlikte payı olduğu iddia edilen Hedge fon endüstrisinin öncüsü Soros Fon Yönetimi ve Açık Toplum Vakıflarının Başkanı ünlü spekülatör George Soros’la yapılmıştır ve Covid-19 sonrası Çin’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin nasıl yol alacağına odaklanmaktadır. Soros’un Avrupa Birliği’ni ‘tamamlanmamış bir birlik’ olarak tanımlaması ve Avrupa Birliği için dayatmacı yollar göstermesi, demokratik yollarla seçilmiş Macaristan ve Polonya yöneticilerini sırf kendi ülkelerinin çıkarlarını düşündükleri için diktatörlük olarak kötülemesi, Satanist bir birlik olarak kendisinin de dahil olduğu küresel çetenin bir projesi olduğunu düşünmemizi sağlamaktadır: "Özellikle AB’nin hayatta kalmasından endişe duyuyorum çünkü bu tamamlanmamış bir birlik. Yaratılış sürecindeydi. Ancak süreç hiçbir zaman tamamlanmadı ve bu da Avrupa’yı olağanüstü derecede savunmasız hale getiriyor; sadece tamamlanmamış bir birlik olduğu için değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğüne dayandığı için ABD’den daha savunmasız. Ve COVID-19 virüsü gibi tehditler çok hızlı hareket ederken, adalet çarkları çok yavaş hareket ediyor. Bu Avrupa Birliği için özel bir sorun yaratıyor." Soros ve patronları halkların özgürce seçtikleri liderleri diktatör diyerek tanımlarken söylemlerinin aksine demokrasi düşmanlığı yapmaya, gerçekleri çarpıtarak satanist ve faşist diktatörlükler kurmaya ve yönettikleri, ahlaksızlaştırdıkları, sömürdükleri ve sürülere dönüştürdükleri bilinçsiz ve uyuşturucu bağımlısı toplumlara açık toplumlar diyerek bu insanları aldatmaya devam etmek istiyorlar; Covid-19’un onların dünyaya yeni mahkumiyetler dayatmak için kullandıkları bir araç olduğunu, Avrupa Birliği özelinde tartışılan tahvillerle ilgili alınan kararlardan hoşnut olmamasından anlayabilirsiniz.

Seçkin Deniz, 26.05.2020


The Crisis of a Lifetime

"Politika yapıcılar, COVID-19 krizinin yarattığı istisnai koşullara uygun önlemler alabilir ve almalıdır. Fakat insanların kendi ulusal hükümetlerinden güvenlik beklediği bir dönemde ulus devletler, salgın ve ekonomik çöküş ile mücadele etmek için gerekli olan birlikteliği toparlayabilirler mi?"

Gregor Peter Schmitz, George Soros’la röportaj yapıyor:

Post-pandemi dünyası hakkında sadece bir şey kesindir: Bundan önce olduğu gibi küreselleşen ekonomiye geri dönüş yolu yoktur. Çin’in yükselişi, ABD’nin kaderi ve Avrupa Birliği’nin hayatta kalması da dahil olmak üzere her şey buna kapılmaya hazır.

GREGOR PETER SCHMITZ: Birçok kriz gördünüz. COVID-19 salgını öncekilerle karşılaştırılabilir mi?

GEORGE SOROS: Hayır. Bu benim hayatımın krizi. Pandemi vurmadan önce bile, normal zamanlarda imkansız ve hatta düşünülemez olanın sadece mümkün değil, aynı zamanda kesinlikle gerekli olduğu devrimci bir anda olduğumuzu fark ettim. Ve sonra insanların yaşamlarını tamamen bozan ve çok farklı davranışlar gerektiren COVID-19 geldi. Muhtemelen bu kombinasyonda hiç gerçekleşmemiş benzeri görülmemiş bir olaydır. Ve bu gerçekten de uygarlığımızın hayatta kalmasını tehlikeye sokuyor.

GPS: Hükümetler daha iyi hazırlanmış olsaydı bu kriz önlenebilir miydi?

SOROS: Bubonik vebadan (Seçkin Deniz’in Notu: Hıyarcıklı Veba) bu yana bulaşıcı hastalık pandemileri yaşıyoruz. On dokuzuncu yüzyılda oldukça sık salgın yaşanıyordu ve sonra aslında I.Dünya Savaşı’nın sonunda üç dalgada oluşan İspanyol gribi vardı, ikinci dalga en ölümcül oldu. Milyonlarca insan öldü. Ve on yıl önce domuz gribi gibi başka ciddi salgınlarımız da oldu. Dolayısıyla, hazırlıksız ülkelerin böyle bir şey için bu kadar şaşkın oluşu şaşırtıcı.

GPS: Mevcut durumun en büyük sorunu, bu virüsle nasıl başa çıkılacağı ve önümüzdeki aylarda veya yıllarda mücadeleye nasıl devam edileceği konusunda yaşanan netlik eksikliği -belirsizlik- mi?
SOROS: Kesinlikle bu eksiklik çok büyük. Çok hızlı öğreniyoruz ve şimdi virüs hakkında ortaya çıktığı zamankinden çok daha fazlasını biliyoruz, ancak virüsün kendisi hızla değiştiği için hareketli bir hedefe ateş ediyoruz. Bir aşı geliştirmek uzun zaman alacaktır. Ve bir aşı geliştirdikten sonra bile, her yıl aşının nasıl değiştirileceğini öğrenmeliyiz, çünkü virüs büyük olasılıkla değişecektir. Her yıl grip aşısı ile yaptığımız şey budur.

GPS: Bu kriz kapitalizmin doğasını değiştirecek mi? COVID-19 mevcut felaket derecedeki durgunluğa yol açmadan önce bile, küreselleşme ve serbest ticaretin olumsuz tarafları çok fazla dikkat çekiyordu.

SOROS: Pandemi başladığında bulunduğumuz yere geri dönmeyeceğiz. Bu çok kesin. Ama kesin olan tek şey bu. Diğer her şey buna kapılmaya hazır. Kimsenin kapitalizmin nasıl gelişeceğini bildiğini sanmıyorum.

GPS: Bu kriz insanları ve ulus devletleri bir araya getirebilir mi?

SOROS: Uzun vadede, evet. Şu anda, insanlara korku hakimdir. Ve korku insanları çok sık rahatsız eder. Bu hem bireyler hem de kurumlar, uluslar ve insanlık için geçerlidir.

GPS: ABD ve Çin arasındaki şu anki suçlama oyununda virüsün kökenine tanık oluyor muyuz?

SOROS: ABD ve Çin arasındaki çatışma devam ediyor, çünkü iklim değişikliği ve COVID-19’a karşı bir aşı geliştirmek için birlikte çalışmalıyız. Ancak, görünüşe göre, birlikte çalışamayız çünkü aşıyı kimin geliştireceği ve kullanacağı konusunda zaten rekabet ediyoruz. Çok farklı iki hükümet sistemimiz olması, demokratik ve…

GPS: Otokratik mi?

SOROS: Doğru. Bu her şeyi daha da zorlaştırıyor. Çin ile çok yakın çalışmamız gerektiğini söyleyen birçok insan var, ama bunu yapmaktan yanayım. Demokratik açık toplumumuzu korumalıyız. Aynı zamanda, iklim değişikliği ve yeni koronavirüs ile mücadelede işbirliği yapmanın bir yolunu bulmalıyız. Bu kolay olmayacak. Çinli insanlara sempati duyuyorum çünkü onlar diktatör Başkan Xi Jinping’in hakimiyeti altındalar. Birçok eğitimli Çinlinin buna çok kızgın olduğunu düşünüyorum ve genel olarak halk, COVID-19’u Çin Yeni Yılı’na kadar gizli tuttuğu için hala ona çok kızgın.

GPS: Çinliler krizin en iyi düzeyde ele alınması gerektiğinin farkına varırken, Xi’nin iktidar üzerindeki tutumu zayıflayabilir mi?

SOROS: Çok fazla. Xi, dönem sınırlamalarını kaldırarak kendisini ömür boyu başkan ilan ederek, çok dar ve rekabetçi bir seçkin gruptaki en önemli ve hırslı erkeklerin siyasi geleceğini yok etti. Kendi adına büyük bir hataydı. Yani, evet, bir şekilde çok güçlü, ama aynı zamanda son derece zayıf ve şimdi belki de savunmasız.

Çin liderliğindeki mücadele çok yakından takip ettiğim bir şey; çünkü açık bir topluma inananların yanındayım. Ve Çin’de de açık bir toplum lehine olan birçok insan var.

GPS: Tekraren, şu anki ABD başkanı açık ve özgür bir toplumun değerlerini gerçekten temsil etmiyor…

SOROS: Pekala, bu çok uzun sürmeyeceğini umduğum bir zayıflık. Donald Trump bir diktatör olmak istiyor. Ama o olamaz çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nde insanların hala saygı duyduğu bir anayasa var. Ve bu belli şeyleri yapmasını engelleyecektir. Bu, yapmayı denemeyeceği anlamına gelmez, çünkü kelimenin tam anlamıyla hayatı için savaşıyor. Ayrıca Trump’ın kendini yok edeceğine inandığımı ve en çılgın beklentilerimi aştığını da söyleyeceğim.

GPS: Bu güç mücadelesinde Avrupa Birliği -bu kadar çok önem verdiğiniz eviniz- nasıl bir rol oynuyor?

SOROS: Özellikle AB’nin hayatta kalmasından endişe duyuyorum çünkü bu tamamlanmamış bir birlik. Yaratılış sürecindeydi. Ancak süreç hiçbir zaman tamamlanmadı ve bu da Avrupa’yı olağanüstü derecede savunmasız hale getiriyor; sadece tamamlanmamış bir birlik olduğu için değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğüne dayandığı için ABD’den daha savunmasız. Ve COVID-19 virüsü gibi tehditler çok hızlı hareket ederken, adalet çarkları çok yavaş hareket ediyor. Bu Avrupa Birliği için özel bir sorun yaratıyor.

GPS: Almanya Federal Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz hafta Avrupa Merkez Bankası ile ilgili verdiği son kararla bombayı patlattı. Ne kadar ciddiye alıyorsunuz?

SOROS: Çok ciddiye alıyorum. Karar, Avrupa Birliği’ni hukukun üstünlüğüne dayanan bir kurum olarak yok edebilecek bir tehdit oluşturuyor, çünkü bu tehdit tam olarak Almanya’nın en saygın kurumu olan Alman Anayasa Mahkemesinden geliyor. Karar vermeden önce Avrupa Adalet Divanı’na danışmış ve daha sonra buna karşı çıkmaya karar vermiştir. Artık Alman Anayasa Mahkemesi ile Avrupa Adalet Divanı (AAD) arasında bir çatışma var. Hangi mahkemenin önceliği var?

GPS: Teknik olarak, Avrupa Antlaşmaları bu alanda AAD’ye üstünlük sağlıyor. Bu çok açık.

SOROS: Doğru. Almanya AB’ye katıldığında, Avrupa yasalarına uymayı taahhüt etti. Ancak karar daha da büyük bir meseleyi gündeme getiriyor: Alman mahkemesi Avrupa Adalet Divanı’nın kararlarını sorgulayabiliyorsa diğer ülkeler bu örneği takip edebilir mi? Macaristan ve Polonya, Avrupa yasalarını mı, yoksa (AB’nin meşruiyetini sorgulayan) kendi mahkemelerini mi önemserler? Bu soru, hukukun üstünlüğü üzerine inşa edilmiş olan AB’nin tam kalbinde yer almaktadır.

Polonya hemen bu duruma adapte oldu ve hükümet kontrolündeki mahkemelerin Avrupa hukukundan üstün olduğunu iddia etti. Macaristan’da Viktor Orbán, kendisini diktatör ilan etmek için COVID-19 acil durumunu ve elde edilen bir parlamentoyu zaten kullandı. Parlamento, Avrupa yasalarını açıkça ihlal eden kararnamelerini onaylamak için açık tutuldu. Alman mahkemesinin kararı AB’nin bu gelişmelere direnmesini engelliyorsa, bildiğimiz gibi bu AB’nin sonu olacaktır.

GPS: ECB’nin bu karardan sonra politikalarını değiştirmesi gerekecek mi?

SOROS: Şart değil. Bu karar, ECB’nin sadece mevcut para politikalarını gerekçelendirmesini gerektirir. Yaptığı eylemleri haklı çıkarmak için üç ay süre verildi. Bu, Avrupa’daki pandemi ile mücadele için gereken mali kaynakları sağlayabilen tek gerçekten işleyen kurum olduğunda ECB’nin dikkatini büyük ölçüde tüketecektir. Bu nedenle, dikkatini Avrupa’nın bir Kurtarma Fonu oluşturmasına yardımcı olmaya odaklamalıdır.

GPS: Bu kaynakların nereden gelebileceği konusunda herhangi bir öneriniz var mı?

SOROS: Artık “Konsollar (Devlet Tahvillleri)” olarak adlandırılması gerektiğini düşünmeme rağmen AB’nin kalıcı tahviller çıkarmasını önermiştim, çünkü kalıcı tahviller 1751’den bu yana İngiltere ve 1870’lerden beri ABD tarafından bu isim altında başarıyla kullanıldı.

Kalıcı tahviller, Avrupa Konseyi tarafından reddedilen “Coronabonds” ile ve iyi bir nedenden dolayı, üye devletlerin kabul etmek istemediği birikmiş borçların karşılıklılaştırılmasını ima etmesi ile karıştırılmıştır. Bu, kalıcı tahviller hakkındaki tartışmayı zehirledi.

Mevcut çıkarımın Konsollar için olan iddiamı güçlendirdiğine inanıyorum. Alman mahkemesi, ECB’nin eylemlerinin yasal olduğunu, çünkü tahvil alımlarının üye ülkelerin ECB’deki hisse oranıyla orantılı olması şartıyla hareket ettiklerini söyledi. Ancak açık bir sonuç olarak, ECB’nin “sermaye anahtarı” ile orantılı olmayan herhangi bir ECB alımına mahkeme tarafından itiraz edilebilir ve ultra yetki sayılabilir .

Önerdiğim tahviller bu sorunu ortadan kaldıracak, çünkü AB tarafından bir bütün olarak çıkarılacaklar, otomatik olarak orantılı olacak ve sonsuza dek kalacaktı. Üye devletler, tahvillerin üye ülkeler tarafından ya oybirliğiyle ya da istekli bir koalisyon tarafından kolayca ödenebilecek kadar az olan – yani% 0.5 gibi – yıllık faizini ödemek zorunda kalacaklardı.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa’nın bu salgınla mücadele etmek için yaklaşık 1 trilyon € ‘ya (1.1 trilyon $) ihtiyacı olduğunu ve buna iklim değişikliği için 1 trilyon € daha eklenmesi gerektiğini söyledi. Konsollar, AB üye ülkeleri kendilerine yetki verirse bu miktarları sağlayabilirler.

Ne yazık ki, Almanya ve Hollanda liderliğindeki “Hansa Birliği” devletleri buna şiddetle karşı çıkıyor. Tekrar düşünmeliler. AB şimdi, sadece yaklaşık 100 milyar € sağlayacak ve kalıcı tahvillerin sağlayabileceği faydanın sadece onda birini sağlayacak olan bütçesini ikiye katlamayı düşünüyor. AB bütçe katkılarını minimumda tutmak isteyenler Konsolları desteklemelidir. Mali işlem vergisi gibi AB’ye kendi kaynaklarını ve AAA derecelendirmesini sağlayacak bazı vergileri yetkilendirmek zorunda kalacaklardı, ancak vergilerin uygulanması gerekmeyecekti; yerleri Konsollar tarafından doldurulacaktı. Hem bu partiler hem de Avrupa’nın geri kalanı çok daha iyi durumda olacaktı. Yıllık 5 milyar Euroluk ödemeler, bugünkü değeri sürekli azalacak olan, AB’ye kıtanın acilen ihtiyaç duyduğu 1 trilyon Euro; inanılmaz bir maliyet-fayda oranıdır.

GPS: AB, devlet yardımlarına karşı kurallarını gevşettiğinde, taleplerin yarısından fazlası Almanya’dan geldi.. Bazı insanlar bunun Almanya’nın haksız avantaj sağladığı için tek bir pazarın ilkelerini zayıflattığını iddia ediyor. Ne düşünüyorsunuz?

SOROS: Onların görüşlerine katılıyorum. Özellikle Avrupa’nın hasta adamı ve daha sonra COVID-19’un en sert darbesini alan İtalya’ya haksızlık. Lega parti lideri Matteo Salvini, İtalya’nın euro ve Avrupa Birliği’nden ayrılması için kışkırtıyor. Neyse ki, hükümetten ayrıldığından beri kişisel popülaritesi azaldı, ancak onun takipçileri artıyor.

Bu, AB için bir başka varoluşsal tehdit. Eskiden en Avrupa yanlısı ülke olan İtalya olmadan Avrupa’dan geriye ne kalacak? İtalyanlar Avrupa’ya kendi hükümetlerinden daha fazla güveniyorlardı. Ancak 2015 mülteci krizi sırasında kötü muamele gördüler. İşte o zaman Salvini’nin aşırı sağ Lega’sına ve popülist Beş Yıldızlı Hareket’e döndüler.

GPS: Çok karamsarsınız.

SOROS: İlgisi yok. Avrupa’nın çeşitli varoluşsal tehlikelerle karşı karşıya olduğunun farkındayım. Bu bir söylem figürü değil; gerçek bu. Almanya Federal Anayasa Mahkemesi’nin kararı sadece en son sorundur. Bunu fark ettikten sonra, durumu değiştirebilir ve iyileştirebiliriz. İçinde bulunduğumuz istisnai koşullara uygun istisnai önlemler alabiliriz. Bu kesinlikle normal zamanlarda çıkarılmaması gereken Konsollar için geçerlidir, ancak şu anda idealdir. Konsol çıkarmak gibi önlemler önerebildiğim sürece umudumdan vazgeçmeyeceğim.

Gregor Peter Schmitz , 11 Mayıs 2020, Project Syndicate

Gregor Peter Schmitz, Augsburger Allgemeine’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Avrupa Birliği Trajedisi’nin ortak yazarı. George Soros, Soros Fon Yönetimi ve Açık Toplum Vakıflarının Başkanıdır. Hedge fon endüstrisinin öncüsüdür.)

Seçkin Deniz, 26.05.2020, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar


Çeviriler ve Yansımalar

Seçkin Deniz Yazıları

Takip et: @Seckin_Deniz

MİLLİ TARIM DOSYASI /// SA8614/DT44 : Cemal Ağa ve Karpuz’un İyisi


SA8614/DT44 : Cemal Ağa ve Karpuz’un İyisi

“Hep ağalarla iş yaptığımızdan bana da Ağa diyorlardı” demişti Kirvem, “Onlar doğuştan portakal bahçelerinin, karpuz, kavun tarlalarının içindeydi, ben sonradan bu işe girmiştim, ama onlardan daha iyi anlıyordum ürünün iyisinden. Fakat nasipten öteye gidilemiyor.”


Çağdaş yaşam döngüleri ile çağdaş olmayan yaşam döngüleri arasında bir fark olduğunu sananlar var mı emin değilim, ama bana öyle geliyor ki çağımızın insanı kendisinin özel olarak var olduğunu, tarihteki atalarından daha başka ve farklı bir şey olduğunu, onlarla ilgisi olmadığını sanıyor. Doğumu ve ölümü kendi olağan akışından çıkararak, başka insanların varlığını veya yokluğunu belirleyebilecek kadar vahşetle dolu bu mekanik çağ insanının tanrısal sanrılarının kurbanı olduğunu söyleyerek bu özel tasarlanmış, kendisini beğenmiş, beş para etmez, ruhsuz ve mekanik varlığa dışlayarak bakıyor ve bu varlıktan daha başka bir tür olarak yaşayan ve çağın ürünü olmayan ‘insan’ı muhatap alarak yazmaya devam ediyorum.

İnsan sağaltılmış, kontrol edilmiş, değerlenmiş, doğrulanmış bilgilerle öğrenir ve daha iyiye doğru gelişir, bunu biliyoruz; aksi durumlarda da öğrenme yerine kopyalama yapar ve gelişmek yerine gerileme yaşar. Kopyalamalar gerilemenin nereye kadar vardığını ölçmemizi engeller, çünkü kopya sağaltılmamış bir parçacıklar topluluğudur ve değersizdir.

İlk insan eksiksiz bilgi ile donatılmış olduğuna göre, değerli bir kavramlar dizinine sahiptir, değersizleşme de sonraki çağlarda ortaya çıkmış olmalıdır, ilerleme-gelişme ve gerileme arasında yaşanan zikzaklar da insanlık tarihini oluşturur. Değersizliğin insanlık tarihinde ne zaman başladığını, kopya bilgilerden oluşan insanın da gerideki hangi çağa döndüğünü belirlemek bu yüzden imkansızdır; ancak eminim ki bu çağdaki insan kadar aşağılık bir geri çağ insanı yaşamamış olduğundan, bu çağın insanı döngüsel bir çevrimiçi manyaklığa esir olmaya mahkumdur.

Sonuç olarak bunun böyle olduğunu farkındalığı bastırmaya çalışan antidepresan ilaçlarla, iradenin baskılarını hafifletecek sarhoş edici içkilerle ve bilincin kaybolmasını sağlayan doğal ve yapay uyuşturucularla ayakta kalmaya çalışan insanda hep beraber görüyoruz. Yazmaya başladığım konuya işte burada, bu noktada anlam kazandırmaya çalışabilirim. İnsanın sağaltılmış, kontrol edilmiş, değerlenmiş, doğrulanmış bilgilerle öğrenmesinin ve daha iyiye doğru gelişmesinin başlangıçtaki değerini hatırlatarak yazılı olmayan kaynaklardan, yani insanların ve toplumların hafızalarından gelen bilginin niteliğine ve içeriğine odaklanabilirim; belki de bu çalışmayla çağın insanına daha doğru bir açıdan bakabilmenin yollarından birini bulmuş olabiliriz.

Geçmişinde ‘Cemal Ağa’ olarak anılan ve eski tanıdıklarının halen öyle hitap ettiği 78 yaşındaki yaşlı bir adamın, kirvemin anlatılarından örnekler seçerek bunu yapmaya çalışacağım. Konumuz; tecrübe ile elde edilen, sıkı sıkıya denetlenen ve uzun yıllar boyunca bir insanın zihninde olgunlaşmaya bırakılan ve sonraki çağın insanına aktarılan bilginin değeri, iyiye doğru gelişmenin nasıl mümkün olduğu ve gerilemenin önünün nasıl kapandığı.

Gündelik alışkanlıklarımızın içinden sıyrılarak zaman zaman yaşlı insanların o ölçülü seslerine kulak vermemiz, kurtarıcı bir hamlemiz olabilir. Telefonla yaptığımız sohbetlerimizin birinde konu karpuzdan açılmıştı. Kendisi 70’li, 80’li yıllarda karpuz, kavun, portakal, mandalina, limon alım satımcısı, yani komisyoncusu, yaygın adıyla simsarı olarak çalışırdı. Şimdi Ege kıyılarından birinde, bir ilçede, yaklaşık yirmi yıl önce bir tepeye yaptığı evde yaşıyor. Birazını hatırladığım o zamanlarda çoğunlukla ‘battığı’nı söylerlerdi. Karpuzu, kavunu tarlada satın alır ve toptan satardı.

Karpuz öyle masraflı bir üründü ki, bazen bire bin kazanırdınız bazen de ödediğiniz bin liradan elinize bir lira bile geçmez, traktörleriniz, tarlalarınız, eviniz dahil bütün varınızı yoğunuzu satarak altına girdiğiniz borçları ödemeye çalışırdınız. Karpuzun bu özelliğine binaen üretici ile simsar arasında bir anlaşma yapılırdı, paranın bir kısmı ödenmiş olurdu, ama anlaşma simsar ürünü sattığı zaman zarar ettiğinde devreye girerdi, yeniden ‘pazarlık’ yapılırdı ve başlangıçta anlaşılan fiyatta indirime gidilirdi.

Simsar devasa kârlar elde ettiğinde ise yeniden pazarlık yapılmaz, simsar kârı üretici ile paylaşmazdı. Çünkü simsar en iyi karpuzu en iyi ve en yüksek fiyata almıştır, kendi geleceğini bağlamıştır, yani risk almıştır. Üretici de fiyatta indirimden kurtulmuştur. Tabi zarar ve kâr dönemlerinde hem üretici hem de simsar birlikte batar ya da ihya olurlardı. Kumar gibi bir şeydi karpuz ekmek ve satmak.

“İyi karpuz nasıl olur, Kirve?” diye sormuştum günün birinde. Çünkü çocukluğumda ürünü toplanmış, başağa bırakılmış karpuz tarlalarına dalar, arta kalmış, yaprakların arkasında saklı kalmış ya da ürün toplanırken henüz kelek halde olan, ama o gün olgunlaşmış bulunan karpuzları kırar, kıpkırmızı, baldan tatlı göbeklerini çıkarır ve yerdim.

Benim karpuzdan anlamamam imkansızdı, ama yıllar sonra Türkiye’nin birçok şehrinde yaşadıktan sonra bugün ‘iyi karpuz’ konusunda tamamen bir cahile dönüşmüştüm. Çünkü bu kopyalı ve melez çağda ekilen bütün karpuzlar kabak aşılıydı ve kabak-karpuz melezi bir şey olan bu ürünü hem yiyemiyordum hem de iyisini seçemiyordum. Tipine bakarak ya da bir tek tokatla iyi olup olmadığını anladığım karpuzun iyisini artık seçemiyor, Ağustos sonuna doğru çıkan has Adana karpuzu olarak kalan karpuz çekirdekli ‘Salbaş’ karpuzunu bekliyordum.

İyi bir çiftçi olduğunu bildiğim bir yakınımın ziyaretim sonrası arabamın bagajına koyduğu, kendi ürettiği ve çok iyi dediği dev karpuzu yiyemeyerek komşulara dağıttığım dönemleri yaşamıştım.

Cemal Ağa’nın yer, zaman ve kişi adları vererek anlattığı hikâyelerinden karpuz, kavun ve portakal temâlı üç tanesini aktaracağım. “Şimdi iyi, her sene karpuz ekiliyor aynı tarlaya, eskiden üç dört senede bir ekilirdi” diyen Kirveme, "Ama tadı yok, hepsi kabak kirvem” demiştim. Aklımda yer, zaman ve kişi adları kalmadığından yerleri X, Y, Z, kişileri A, B, C harfleri ile simgeleyeceğim. Sözlü aktarımın ve içeriğin kalitesini ölçmeyi de size bırakacağım. Seksenli yıllar…

“X köyünde karpuz kırıyoruz, kamyon gelmiş, yedi-sekiz tane de işçi var, ben de başlarındayım, güneş tepemizde.” diye başladı anlatmaya Cemal Kirvem. “Daha evvel, Y köyünden A. Ağa, ‘Cemal Ağa, hiç karpuzunu yemedik bu sene’ diye sitem etmişti. Ben de, ‘Falan zaman X köyünde karpuz kırıyoruz, arabana bin gel’ demiştim. Bir baktım tarlanın kenarına geldi durdu arabası. İşçilere ‘Her biriniz iki koltuğunuzun altına birer karpuz alın, götürün bagaja koyun’ dedim, kendim de arabaya doğru yürümeye başladım. Baktım, anası da ön koltukta oturuyor; bir karpuz da ben aldım elime, götürdüm anasına verdim. Bir vakit sonra, bir yerde karşılaştık. ‘Cemal Ağa’, dedi, ‘Anama verdiğin karpuz nasıl bir karpuzdu öyle bal, bal desen baldan tatlı, aynı tarlanın malı değil miydi?’ Güldüm, ‘O karpuz,’ dedim, ‘Anasından doğduğu günden beri güneş yemiş, size doğru gelirken gördüm, kopardım. Güneş yiyen karpuz tatlı olur.’

“Güneş yiyen karpuz tatlı olur; Adana karpuzu bu yüzden tatlıdır” bilgisi kabak aşılı karpuzda hükümsüz hale gelmiş miydi bilmiyorum, muhtemelen güneş yemeyen diğer kabak aşılı karpuzlara göre bir farka sahip olurdu, ama eski güneş yememiş Adana karpuzunun tadının yanından bile geçemeyeceğini söyleyebilirim. Kirvem anlatmaya devam etti:

“Bir gün, Z köyünde bir tarla tuttum, kavun ekeceğim, toprağı killi, kum, toz gibi, tarla sahibi şaşırdı kavun ekeceğimi öğrenince. ‘İyi ürün alabilecek misin, Cemal Ağa?’ dedi. ‘Toprak güzel, tam kavun için’ dedim. Tarlayı ektim, o sene üç kat fazla ürün aldım o tarladan. Tarla sahibi şaşırdı. Kavun killi toprağı sever.”

Kavun’un killi, kumlu toprağı, tabi güneşi sevdiğini de öğrendik ve şükür ki henüz kavunun kabak aşılısını icat eden bir kapitalist tarım felsefesi ortaya çıkmış değil; ama sûni gübre ile eski kavunun tadının yok edildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Eskiden karpuz, kavun, domates gibi ürünlerde ‘zibil’ dediğimiz biriktirilmiş, kurutulmuş sığır dışkısını gübre olarak kullanırlardı ve ürünler lezzetli olurdu.

Üçüncü hikaye portakalla ilgiliydi.

O yıllarda, şu anda Adana Merkez Park’ın Fuzuli Caddesi ile Seyhan Nehri arasında kalan kısmında portakal bahçeleri vardı. Kirvem sık sık o bahçelerin ürününü satın alır ve toptan satardı.

“Bir gün o bahçedeyiz, B. Ağa geldi. Sohbet ediyoruz. ‘Bana iyi portakal verin de yiyeyim’ dedi. Yanımızdaki arkadaşlardan C. Ağa da bir portakal kopardı verdi ağaçtan, B. Ağa yedi, tadını beğenmedi, bir başkası kopardı getirdi, onu da beğenmedi. Ben yanlarından ayrıldım, iyi güneş görmüş bir portakal buldum, kopardım, getirdim verdim. B. Ağa portakalı yedi, döndü bana baktı, ‘Aynı bahçenin malı değil mi bunlar Cemal Ağa?’ diye sordu. Güldüm, ‘Aynı bahçenin B. Ağa’ dedim, ‘Ama bu iyi güneş görmüş’ B. Ağa döndü öbür ikisine, ‘Siz de portakaldan anlarım diye hava atıyorsunuz bir de’ dedi.”

“Hep ağalarla iş yaptığımızdan bana da Ağa diyorlardı” demişti Kirvem, “Onlar doğuştan portakal bahçelerinin, karpuz, kavun tarlalarının içindeydi, ben sonradan bu işe girmiştim, ama onlardan daha iyi anlıyordum ürünün iyisinden. Fakat nasipten öteye gidilemiyor.”

Tarım’da gen teknolojisinin, teknolojinin ve kimyasalların kullanımı sorgusuz bir kopyalama mantığı üzerine kurulu; üretim artıyor ancak kalite düşüyor. Tıpkı çağdaş insan gibi; çok şeyi kopyalayarak ‘biliyor’ ama ileriye doğru gelişemiyor. İnsan çok yakın bir geçmişe kadar sağaltılmış, kontrol edilmiş, değerlenmiş, doğrulanmış bilgilerle öğreniyor ve daha iyiye doğru gelişiyordu, bunu terk etti. Kullandığı araçlar iyileşti, ancak elde ettiği ürünlerin kalitesi, tıpkı ürettiği medeniyet gibi değersizleşti.

Ustaların farkına varmak gerekiyor.

Doğa Toprak, 27.05.2020, Sonsuz Ark , Kırlangıç Zamanları

Doğa Toprak Yazıları

GÜNDEM ANALİZİ /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!


CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!

Mahiye Morgül, 1950 Rize doğumlu, Türk eğitmen, araştırmacı-yazar.
Bir anda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen "çoklu baro" tartışmaları üzerine kendi düşüncelerini yorumladığı yazısı’nı göndermiş.

Bu değerli eğitmen, araştırmacı yazar okurumuzun iletisini bu sütunlarda aynen yayınlıyorum:

"27-28 Haziran 2020 Üniversiteye giriş sınavı kazasız belasız yapıldı diyecektim ki, olmadı, 12 öğrencinin sınav bitmeden yarım saat önce dışarı çıkartıldığını öğrendik.
Yürekler pır pır, acaba yanlış soru var mıydı, acaba çalınmış soru var mıydı?!
Alıştırıldık, bekliyoruz.
Biz mi bekliyoruz, küresel eğitim piyasasının devleri mi bekliyor?!
Ne oldu, bu sefer sınava şike sokamadılar mı?!
Küresel efendilerin beklentisine göre, velilerin, merkezi sınavlara güveninin sarsılması gerekiyor.
YÖK kaldırılsın ve serbest sınav piyasasına geçiş için "talep bu yöndedir" diye gündem yapılabilsin diye, güvensizlik ortamının yaratılması gerekiyor.
Küresel piyasaya göre eğitim modeline geçiş, öyle pat diye olmuyor?!
Dünya Bankası’na, istediği kadar taahhüt (GATS) versin birileri?!
Sat sat, kapat kapat, demekle olmuyor, ulusal direnç noktalarına takılıyorlar.
Eğitim piyasasına geçişin gereği olarak merkezi sisteme bağlı çalışan ne varsa bir bir lağvedilmesi gerekiyor.
SPAN (geçiş şirketi) danışmanları, Ankara’da YÖK Dünya Bankası Dairesi’nde işin başındayken, 1996’da MEB Matbaası kapatıldı, soru kitapçıkları özel matbaada basılmaya geçildi, iptaller yaşandı, soru kitapçıkları birilerine sızdırıldı, vb.
Sınav skandalları, GATS görevlisi Tansu Çiller’le başladı.
"Piyasacı sisteme geçiş" için istenen güvensizlik ortamı ustaca hazırlandı.
Sınavlara güven kalmadı.
1996’dan beri güvensizlik devam ediyor.
Eğer bu yıl sınav güvenli yapıldıysa, yani yol açıcıların önü bu yıl tıkandıysa, korkarım darbe bile yaparlar yolu açmak için.
Hüseyin Çelik’i bulup ona sormalı.
O biliyor.
28 kriter hazırlamıştı 2006’da, merkezi lağvediyoruz diyememişti de "Desantralizasyona geçtik" demişti.
Eğitimi küresel piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenliyoruz diyen Ziya Selçuk da aynı kadrodan Talim Terbiye’nin başındaydı.
EĞİTİMDE EMPERYALİST PROJENİN TEMEL FELSEFESİ BUDUR!
Müfredatların içini boşalt, böl parçala, parçalarını bir daha parçala, diplomaları itibarsızlaştır, bilgiye erişimi sanallaştır, sınav ve sertifika piyasasına geç…
Yaratılan güvensizlik ortamından beklenen şudur; fakülteler kendi sınavlarını kendisi yapsın diyecekler.
Fakülte hocaları oturup giriş sınavı hazırlamaz, onu serbest piyasada kurulan soru bankaları ve sınav şirketleri yapar, bundan piyasa kazanır.
Bir fakülte hangi sınav şirketine "denklik" vermişse, adaylar orada sınava hazırlanır, orada sınava girer.
TOEFL gibi.
Eğer, İstanbul’da bir mühendislik fakültesini istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır, Ankara’da mühendislik fakültesi istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır.
Biri olmadı, diğerinin sınavına gireyim derseniz, ayrıca para ödeyeceksiniz.
Sınırsız sınav hakkı verecek, 6 ay sonra isteyen "şimdi hazırım" derse, yine sınav olabilecek, yine sınav parası verecek.
Ama gördüğünüz gibi devlet güvencesinde değildir.
Piyasa kuralıdır, bilgiye erişim gittikçe pahalılaşacak.
Soru bankasından en yüksek fiyatla soru satın almanın yolları her zaman vardır; hatırlayalım, ABD’de ünlü bir aktör oğlunu Harward’a sokarken böyle bir skandal yaşandı.
Küresel kaos rüzgarı estiriliyor, farkındasınız.
Her gün gündem değişiyor, kafalar allak bullak, çünkü mavi balinaya yutulmamız için bulanık ortam gerekiyor.
İştahlarını kabartan şey, şu 15 milyon eğitim çağındaki çocuğun velisine harcatacakları para!
İçinde doğru dürüst bilgi olmayan derslerle sistem zaten SOS veriyor, hiç anlatmayayım.
Ekmeğin içi boşaldı, yemeye devam ettik.
Kitapların içi boşaldı okutmaya devam ettik.
Reddetmeyi bilmiyoruz, sonuçlarını ne olarak göreceğimizi düşünmüyoruz; artık başımıza ne gelirse bize müstehaktır.
İşte devam eden bir mahkememiz.
Hangi veli biliyor, çocuklarını mavi balinalar yutmasın diye odatv’de mavi balinalı bir ders kitabını eleştirdiğim için editörüm Barış Terkoğlu ile birlikte bana, ticari zarara sebebiyet vermekten dava açıldığını?!
MEB tarafından onay verilmemiş böyle bir kitabı okula sokan müdüre ve öğretmene soruşturma açılmıyor ama kitabı eleştiren bana açılıyor.
Yani mavi balina mesaj veriyor; çocukları mavi balinaya karşı duranı da yutarız, diyor.
Piyasaya devredilen eğitim işte budur; çocukları dev şirketler yutmak istediğinde direnen olmasın diye etrafa korku vermeleri gerek.
Göreceğiz, hakimlere güveniyoruz.
BAROLAR TÜRLÜ TÜRLÜ OLUNCA?!
Parçalamaya "çoklu eğitim" ile başladılar.
Parçalı eğitim diyemediler "çoklu zeka" dediler.
Parçalı Baro diyemiyorlar, Çoklu Baro diyorlar.
Avukatlar, protesto ettiler.
Haklıdırlar, daha önce yapılmalıydı.
Metin Feyzioğlu’na "5544/2006 sayılı Mesleki Yeterlilik Kurumu yasası hukuk dışı yollarla meclisten geçmiştir, bu kanun sizi de yiyecek" dediğim zaman bana verdiği cevap, baronun resmi sitesindedir.
"Yasa dışı bir durum yok" diye cevap verdiler.
Şimdi barolara ben ne diyeyim?!
Şeriat hukuku kursları veren baro da açılacak.
Kaç imza yetiyorsa çok daha fazlasını bulurlar.
Bakkal dükkanı açar gibi hukuk fakültelerini bunun için açtılar.
O kurstan sertifika alanlarla şeriat mahkemesinde hakim-avukat olunacaktır.
El Ezher’den denklik anlaşmasını Abdullah Gül yaparken de susmuştunuz.
Şu anda İslam Enstitüleri’nde Şeriat Hukuku dersleri var ve hocaları oralardan geliyor, farkında değilsiniz.
Baroda onlar bu dersi verir.
Geri kalan şudur; talep varsa şeriat mahkemesi de kurulur.
İşte piyasaya göre parçalı/çoklu hukuk.
Güle güle medeni hukuk…
Parçalı eğitim geldiğinde direnmeyenler, sıra parçalı hukuka geldiğinde direnemezler.
Parçalı eğitim, parçalı sınav, parçalı hukuk…
Bu sertifika piyasasından kim kazanacak?!
Kaybeden Türk halkı oluyorsa, kazanan kim?!
Evet.
Fakültelere giriş eğer sınav şirketlerine devredilirse, bundan kim kazanır?!"

Not:

Sayın Morgül, bu yazısında bizlere "özenle bulandırılan su’daki duruluk nedir ne değildir!?" anlatmaya çalışıyor.

Bir şey değişir, her şey değişir…
Kurnazlık bir zeka çeşidi değildir.
Neticede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk kitapları yazılarak, açık artırmada satılarak inşa edilmedi.
Ülkemizde toplumsal muhalefetin ve siyasi tartışmanın yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor.
Kaldı ki, sorun da, sorun’la çözülmez.
Bugün’ün sorunlarını çözmek için çağ’ın ruhu’na uygun düşen stratejik akıl şart.
Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz ise kabahat sadece kandıran’da olmasa gerek.
Kimi zaman ne’yin söylendiği önemlidir, kimi zaman kim’in söylediği, kimi zaman da kimin neyi söylediği vb.
Neticede her masal’ın da "gökten düşen üç elma" ile bağlanan bir final’i vardır.

Kaynak: PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK?! – Cüneyt Şaşmaz

DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU DOSYASI : Çin’in “Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği” iddia edildi


Çin’in "Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği" iddia edildi

Siber güvenlik firması Lookout, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiğini iddia etti. Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi Apurva Kumar, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler Uygurları izlediğini belirtti

Lookout’un raporuna göre, firmanın istihbarat ekibi, Çin destekli bilgisayar korsanları tarafından oluşturularak Uygurları hedef alan "SilkBean", "DoubleAgent", "CarbonSteal" ve "GoldenEagle" adında 4 casus yazılım keşfetti.

Raporda, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiği öne sürülerek, bu durumdan Türkiye ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülkedeki Uygur toplumunun etkilenebileceği belirtildi.

Söz konusu kötü amaçlı yazılımların çoğunlukla Uygur Türklerini hedef aldığı ama diğer Müslüman azınlık grupları ve Tibetlileri de hedefine alabildiğine dikkat çekilen raporda, "Bu gözetim aracı casus yazılımlarının birincil amacı, kişisel kullanıcı verilerini bir komut ve kontrol sunucusuna toplamaktır." ifadesine yer verildi.

– Sahte uygulama mağazaları yoluyla yüklendiği uyarısı

Lookout’ta Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi olarak çalışan Apurva Kumar, New York Times’a verdiği demeçte, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi Uygurlar nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler onları izlediğini kaydetti.

Yetkililer, casus yazılımların, sahte uygulama mağazaları ya da "kimlik avı e-postaları" yoluyla yüklendiği uyarısında bulundu.

– Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tartışmalı kamplar

Çin’de son yıllardaki Uygur Türklerinin kimlik ve kültürlerine yönelik ihlaller uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriliyor.

Pekin’in "mesleki eğitim merkezleri" olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun "yeniden eğitim kampları" şeklinde tanımladığı yerlerde, Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre en az 1 milyon Uygur Türkü kendi rızası dışında tutuluyor.

Pekin yönetimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde kaç kamp bulunduğuna, buralarda kaç kişinin olduğuna ve söz konusu kişilerden ne kadarının sosyal hayata döndüğüne ilişkin bilgi vermiyor.

Çin’in, bölgede yaşayan Müslüman Uygurlara, Çince dil eğitimi ile mesleki ve kültürel kurslar verdiğini öne sürdüğü kampların durumu hakkında net verileri paylaşmaması, uluslararası kamuoyunda derin kaygılara yol açıyor.

BM İnsan Hakları Konseyine üye 22 ülke, Temmuz 2019’da, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri ve diğer azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren ve kitlesel gözaltıların durdurulması çağrısında bulunan mektubu imzalamıştı.

BM ve diğer uluslararası örgütler, kampların incelemeye açılması çağrılarını yinelerken, Çin şimdiye kadar kendi belirlediği birkaç kampın az sayıda yabancı diplomat ve basın mensubu tarafından kısmen görülmesine izin verdi.

Çin makamları, BM yetkililerinin doğrudan bilgi almak amacıyla bölgede serbestçe inceleme yapma talebini ise geri çeviriyor.

Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Telif Hakları Genel Müdürlüğünün bandrol ve kayıt-tescil istatistiklerine göre süreli olmayan yayın bandrolü satışı, bu yılın ilk 6 ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 22 arttı ve 194 milyon 510 bin 256 olarak gerçekleşti.

Bu yılın ilk yarısında, süreli olmayan yayınlar kapsamında, eser türlerine göre en fazla bandrol satışı, geçen yıl olduğu gibi yine eğitim kategorisindeki yayınlarda gerçekleşti. Eğitim alanında 90 milyon 551 bin 693 bandrol satıldı.

Ayrıca yetişkin kategorisinde 45 milyon 232 bin 610, inanç kategorisinde 16 milyon 648 bin 219, çocuk-gençlik kategorisinde 22 milyon 507 bin 352, yetişkin kurgu kategorisinde 16 milyon 400 bin 964, ithal yayın kategorisinde 1 milyon 252 bin 623 ve akademik alanda 1 milyon 916 bin 795 bandrol satışı gerçekleştirildi.

Öte yandan, Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Dairesi Başkanlığından alınan verilere göre, korsanlıkla mücadele kapsamında 81 ilde faaliyet gösteren "İl Denetim Komisyonları" bu yılın ilk 6 ayında 183 denetim faaliyeti gerçekleştirdi. Bu faaliyetler kapsamında 183 bin 615 materyal ele geçirildi.

– Sinema ve müzik sektörü

Sinema alanında 158 sinema filmi tescil edilerek 54 bin 463 bandrol satıldı. Müzik alanında 714 müzik yapımı tescil edildi ve 900 bin 49 bandrol satışı gerçekleştirildi. Dijital oyunlarda ise 32 tescil işlemiyle birlikte 114 bin 572 bandrol satışı yapıldı.

Telif Hakları Genel Müdürlüğünce 2020 yılının ilk yarısında, 155 sinema, 136 müzik olmak üzere toplamda 291 yapımcı belgesi düzenlendi.

– Telif haklarını koruma duyarlılığı devam ediyor

Hak sahiplerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirilen isteğe bağlı kayıt-tescil işlemi sayısı, 2020 yılının ilk 6 ayında 582 olarak gerçekleşti.

Eser sahiplerinin isteğine bağlı gerçekleştirilen kayıt-tescil işlemlerinden en çok yararlanan hak sahibi grubu ise ilim edebiyat eseri sahipleri oldu.

Verilere göre 2020 yılının ilk 6 ayında 259 ilim edebiyat eseri kayıt-tescil edilirken, 81 güzel sanat eseri, 196 bilgisayar programı ve 11 musiki eseri ile 18 sinema eserinin kayıt-tescili yapıldı.