TAZİYE MESAJI : Kara Kuvvetleri Komutanlığına ait Cougar tipi bir helikopterin düşmesi sonucu 9 askeri miz Şehit oldu, 4 askerimiz ise yaralandı.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. İÇ İŞLERİ BAKANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Bingöl’den Tatvan’a gitmek üzere kalkış yapan Kara Kuvvetleri Komutanlığına ait Cougar tipi bir helikopterin düşmesi sonucu 9 askerimiz Şehit oldu, 4 askerimiz ise yaralandı.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu kazada Şehit olan Askerlerimize Allah’tan rahmet, Askerlerimizin kederli ailesine, İç İşleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz. Yaralı askerlerimize acil şifa dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

SİYASET DOSYASI /// NACİ KAPTAN : TÜRKİYE’Yİ İŞGALE AÇACAK OLAN 1 MART TEZKERESİNİN PERDE ARKASI


NACİ KAPTAN : TÜRKİYE’Yİ İŞGALE AÇACAK OLAN 1 MART TEZKERESİNİN PERDE ARKASI

Derleyen; Naci Kaptan

LİNK : http://nacikaptan.com/?p=87118

TEZKERE REDDEDİLDİ
“TBMM’den, gereği, kapsamı, sınırı ve zamanı Anayasanın 117’inci maddesine göre milli güvenliğin sağlanmasından ve Silahlı Kuvvetlerin yurt savunmasına hazırlanmasından Yüce Meclise karşı sorumlu bulunan hükümet tarafından belirlenecek şekilde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a gönderilmesine; etkili bir caydırıcılığın sürdürülmesi amacıyla Kuzey Irak’ta bulunacak bu kuvvetlerin gerektiğinde belirlenecek esaslar dairesinde kullanılmasına ve muhtemel bir askeri harekat çerçevesinde yabancı silahlı kuvvetlere mensup hava unsurlarının Türk hava sahasını Türk makamları tarafından belirlenecek esaslara ve kurallara göre kullanmaları için gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından yapılmasına, Anayasanın 92’inci maddesi uyarınca 6 ay süreyle izin verilmesi istendi. Tezkerede, en fazla 62 bin yabancı askeri personelin 6 ay süreyle Türkiye’de bulunması öngörülüyordu. Yabancı kuvvetlerin hava unsurları 255 uçak ve 65 helikopteri aşamayacaktı.”
Tarih, 1 Mart 2003…
Irak Savaşı’nın hazırlıkları en kritik aşamada… Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihi günlerinden birini yaşıyordu… Yukarıda içeriği anlatılan tezkere ile koalisyon güçleri kuzeyden Irak’a girecek, Saddam direnemeyecek ve işi çabucak bitirilebilecekti…
Meclis’te iki parti vardı; AK Parti’nin sandalye sayısı 361, CHP’ninki 178’di…
Oylamaya 533 milletvekili katıldı… Ve evdeki hesap çarşıya uymadı: 264 kabul oyuna karşılık, 250 ret oyu çıktı ve 268 salt çoğunluk sağlanamadığı için tezkere reddedildi… Savaş gemilerini İskenderun Limanı’nda bekleten ABD ve oylamada 95-100 civarında fire verdiği tahmin edilen AK Parti şaşkındı. Kamuoyu ikiye bölünüyor, ekranlarda ve gazete köşelerinde gelir-gider tabloları hazırlanıyordu.
“TÜRKİYE ABD’Yİ YARI YOLDA BIRAKTI”
Koalisyon güçlerine Türkiye topraklarını, Türk askerine de Irak’ın kapısını açacak tezkerenin reddedilmesi, okyanus ötesinde adeta deprem etkisi yaratıyordu.
Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesine kadar uzanan süreci ve o dönemde yaşananlara ilişkin düşüncelerini yıllar sonra yazdığı “Decision Points” adlı kitabında şöyle anlatacaktı:
“Türklere, topraklarını kullanmamıza izin vermesi için aylardır baskı yapıyorduk, böylece 4’üncü Piyade Tümeni’nden 15 bin askeri kuzeyden Irak’a sokabilecektik. Ekonomik ve askeri yardımda bulunma, Türkiye’ye Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kilit programlarına erişim sağlaması için yardım etme ve Türkiye’nin AB’ye katılımına güçlü desteğimizi sürdürme sözü vermiştik. Bir noktada, izni alacağız gibi görünüyordu. (Dönemin başbakanı) Abdullah Gül’ün kabinesi, talebimizi onaylamıştı. Ancak TBMM 1 Mart’ta tezkereye ilişkin nihai oylamayı yaptığında, tezkere az farkla kabul edilmedi. Hayal kırıklığına ve hüsrana uğramıştım. Şimdiye kadar yaptığımız en önemli taleplerimizden birinde, NATO müttefikimiz Türkiye, Amerika’yı yarı yolda bırakmıştı.”
“SİYASİ BİR UTANÇ…”
Şaşkınlığa uğrayan sadece Bush değildi. Dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld de ‘Bilinen ve Bilinmeyen’ isimli kitabında 1 Mart tezkeresinin reddedilmesiyle ilgili şunları yazacaktı:
“Amerikan yönetimi emindi. Ancak TBMM, jilet farkıyla ABD’nin geçiş talebini onaylamamıştı. Bölgedeki kilit bir NATO müttefikinden destek alınamaması, operasyonel açıdan ciddi terslik olmasının yanında, siyasi bir utançtı…”
ABDULLAH GÜL İLE HİLMİ ÖZKÖK ARASINDA TARİHİ DİYALOG
1 Mart Tezkeresi’nin reddedilmesi, Türkiye’de de uzun süre tartışıldı. Tezkerenin reddedilmesi savaş karşıtlarını memnun ederken, bir kesim ise Türkiye’nin tarihi bir fırsatı kaçırdığını savunuyordu.
Dönemin Başbakanı Abdullah Gül, tezkere sürecinde dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ile aralarında geçen tarihi diyaloğu, yıllar sonra şu sözlerle anlatıyordu:
“Askerlerin Başbakanlığa o kadar çok geldiği dönem olmamıştır. Kıbrıs çıkarması hariç. Genelkurmay Başkanı’na soruyordum, ‘Sabahtan öğlene kadar bakıyorum bardağın dolu tarafını görüyorum, öğleden sonra akşama kadar bakıyorum boş tarafını görüyorum’ diyordu.”
“ONDA DA BİR HAYIR VAR”
O dönem siyasi yasağı nedeniyle Başbakanlık koltuğuna oturamayan ve süreci dışarıdan yöneten AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ise 1 Mart tezkeresinin redddedilmesinden 9 yıl sonra şu açıklamayı yapıyordu:
“Ben 1 Mart tezkeresini savunanlardandım. O zaman Başbakan değil, genel başkandım ve 1 Mart tezkeresinde yeterli oy alınamadığı için malum, Irak’a girilmedi. Onda da bir hayır var. Daha sonra Başbakanlığım döneminde parlamentoda güven oyunu aldık. Tezkereyi geçirdik. Bu tezkereyi geçirdiğimiz zaman da oradaki kardeşlerimiz ‘Türkiye buraya girmesin’ dediler. Girmesin deyince ki; Sayın Bush o zaman beni arka arkaya telefonla önce arıyordu. Meclisten bunu geçirmem için. Daha sonra da aynı Bush yine beni telefonla aradığında şunu söyledi; ‘Bunu erteleyelim’. ‘Niye’ dedim. ‘Görüyorsunuz dedi, halk dedi şu anda istemiyor. Kuzeydeki kardeşlerimiz istemiyordu aslında. Biz dedik, ‘istenmediğimiz yere zorla girmeyiz.”
“PKK’YA KARŞI AVANTAJ KAZANACAKTIK”
Sürecin en çok tartışılan isimlerinden biri de dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’tü. Özkök, yıllar sonra Radikal Gazetesi’nden Murat Yetkin’e verdiği röportajda süreçle ilgili şunları söyleyecekti:
“Tezkere geçseydi çok farklı olurdu. ABD ile çok güzel bir ‘Mutabakat Muhtırası’ hazırlamıştık. Pürüzler küçük ayrıntılardaydı. Herkes işin parasal boyutuna bakıyordu, ama para o kadar önem taşımıyordu; güvenlik ve idare boyutunda çok avantajlı olacaktık. Tezkere geçseydi Irak’a çok miktarda yani 4-5 tugay (20-25 bin asker) Irak topraklarına girecekti. Zaten Özel Kuvvetlerimiz oradaydı, onlar da takviye edilecekti. Sınır boyunca, özellikle geçiş alanlarında tampon bölge kurulacaktı. Ve uzun süre orada kalacaktık. Hem geçişler kontrol altında olacak, hem de gerektiğinde harekâtı oradan sürdürecektik. Kürt meselesi ayrı bir konudur, ancak PKK konusunda bugünden çok daha avantajlı konumda olacağımızı söyleyebilirim. Tezkere geçmeyince, anlaşma da imzalanamadı.”
TUTANAKLAR AÇIKLANACAK MI?
TBMM’nin reddettiği Irak Tezkeresi’nin hikayesi ve yıllar sonra dönemin aktörlerinden gelen değerlendirmeler bu yöndeydi. Kamuoyunun, yakın tarihin en çok tartışılan konularından biri olan 1 Mart oylamasıyla ilgili bildikleri, bunlarla sınırlıydı.
Çünkü oylama kapalı oturumla yapıldı. Meclis’te yapılan kapalı oturumlarda kimin ne dediği, kimin hangi yönde oy kullandığı sır olarak kalıyor ve 10 yıl süreyle açıklanamıyor. İşte o 10 yıllık süre de 15 gün sonra doluyor. Görüşmenin tutanakları, Danışma Kurulu’nun teklifi ve Meclis Genel Kurulu’ndaki oylamanın ardından yayınlanabiliyor. CHP gizli oturumun tutanaklarının açıklanması için harekete geçti bile. Kemal Kılıçdaroğlu, kurmaylarına tutanakların açıklanması için çalışma başlatmaları talimatı verdi. CHP Meclis Başkanı Cemil Çiçek’e başvurarak, 1 Mart tezkeresi tutanaklarının açıklanmasını talep edecek. AK Parti de kabul ederse, Türkiye kamuoyu 10 yıl aradan sonra 1 Mart Tezkeresi’nin görüşüldüğü oturumda kimin hangi konuşmaları yaptığını, hangi milletvekillerinin ne yönde oy kullandığını öğrenebilecek. Görüşmenin kayıtlarının tutulduğu çuvalda 153 sayfa tutanak, 4 bant, 5 sayfa stenograf notu, açık oylamaya ilişkin 24 sayfalık oy tablosu bulunuyor.
TBMM TARİHİNDE 266 KAPALI OTURUM YAPILDI, 60 TANESİ GİZLİ KALDI
TBMM’de gerçekleştirilen kapalı oturumlar, Kurtuluş Savaşı’nın sürdürüldüğü dönemlerden beri uygulanıyor. TBMM tarihindeki ilk kapalı oturum, Meclis’in açılmasından bir gün sonra, 24 Nisan 1920 tarihinde yapılırken, son kapalı oturum ise 4 Ekim 2012’de Suriye tezkeresinin görüşmelerinde gerçekleştirildi. TBMM’nin 93 yıllık tarihi boyunca tam 266 kapalı oturum yapıldı. Kapalı oturumların kamuoyuna açıklanması için üzerinden 10 yıl geçmesi ve TBMM Genel Kurulu’nda oturumun kapalı durumunun kaldırılmasına yönelik karar alınması gerekiyor. Bu kapsamda TBMM tarihi boyunca yapılan kapalı oturumların 206’sı kamuoyuna açıklanırken, 60 kapalı oturum ise halen gizli tutuluyor. 23 oturum, 10 yıl olan süreyi tamamlamadığı için kapalıyken, 10 yıllık süre geçmesine karşın kapalı tutulan 37 farklı oturum bulunuyor.

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// Yorgo KIRBAKİ : Harita skandalı ! !!!!! İsrail ve ABD, Gökçeada ve Bozcaada’yı Yunan toprağı göste rdi


Yorgo KIRBAKİ : Harita skandalı !!!!!! İsrail ve ABD, Gökçeada ve Bozcaada’yı Yunan toprağı gösterdi

E-POSTA : <a href="mailto:ykirbaki

ABD’nin İsrail Maslahatgüzarı Shrier, İsrailli Bakan Steinitz ile çekilmiş bir fotoğrafını yayınladı. Fotoğrafta görülen haritada Gökçeada ve Bozcada’nın Türk değil Yunan toprağıymış gibi gösterilmesi dikkat çekti. İsrail Enerji Bakanlığı’ndaki bu harita sosyal medyada büyük tepki çekti.

İsrail Enerji Bakanlığı’ndaki bir haritada Gökçeada ve Bozcaada, Türk değil, Yunan renkleri ile gösterildi.

TWITTER’DAN PAYLAŞTI

Kudüs’deki ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Jonathan Shrier’in sosyal medya hesabında, Kudüs’de İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz ile görüşmesi ile ilgili yayınladığı fotoğrafın arka planında görünen ve Doğu Akdeniz (EastMed) boru hattı güzergâhını gösteren haritada, Ege’nin tümünün, Yunanistan ve İtalya ile aynı renkte (yeşil) olduğu dikkat çekti.

Jonathan Shrier, Twitter’dan paylaştığı mesajında “Bize ev sahipliği yaptığı, Temiz Enerji Finansman Gücü ve diğer önemli bölgesel enerji güvenliği meseleleriyle ilgili ABD-İsrail işbirliği konusundaki yapıcı tartışmalardan ötürü Yuval Steinitz ve ekibine teşekkürler” notuna da yer verdi.

Haritanın da göründüğü fotoğraf, Yunan ‘pentapostagma’, ‘pronews’ ve ‘palo’ gibi bazı aşırı milliyetçi ve marjinal haber sitelerinde manşetlere çıkarıldı. Söz konusu sitelerde “Birkaç ay önce de gündeme gelen, İsrail Enerji Bakanlığı’ndaki harita, Gökçeada ve Bozcaada’yı Yunanistan’a ait gibi gösteriyor. İsrail’in, bu iki adanın kime ait olduğunu bilmemesi imkansız. İsrail, kesinlikle Türkiye’yi kızdırmak istiyor. Türkiye ile İsrail arasında psikolojik savaş var. Türkler şokta” yorumları yapıldı. Osmanlı’nın son döneminde Yunan işgali altında kalan Gökçeada ve Bozcaada, Lozan Antlaşması ile Türkiye’ye geri verilmişti.

BU İLK DEĞİL

Aynı harita, ilk kez geçen yıl haziran ayında ‘i News 24’ adlı İsrail medya kuruluşunda yayınlandı. O tarihteki harita, İsrail Enerji Bakanlığı’ndaki harita ile aynı. Söz konusu harita, Steinitz-Shrier görüşmesi ile ilgili fotoğrafta görülmemekle birlikte, KKTC’yi de yeşil renkte gösteriyor.

Yunanistan-İsrail ve Kıbrıs Rum Yönetimi, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlama emelleri çerçevesinde, ABD ve AB’nin de onayını alarak, geçen yıl ocak ayında, ‘EastMed’ boru hattı inşası için anlaşma imzalamışlardı. Maliyeti 7 milyar Euro olarak hesaplanan proje, İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi-Yunanistan arasında 2 bin kilometre uzunluğunda denizaltında boru hattı inşasını öngörüyor.

SİSİ, RUM LİDERİ KÜPLERE BİNDİRDİ

Yunan ‘To Vima’ gazetesine göre, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah El Sisi, geçen kasım ayındaki Atina ziyareti sırasında, Başbakan Kiriakos Miçotakis’e ‘EastMed’ projesindeki güzergâhın değiştirilmesini önerdi.

Sisi, Başbakan Miçotakis’e, İsrail-Kıbrıs Rum Kesimi-Girit olarak planlanan güzergâhın, Rum Kesimi devre dışı bırakılarak, İsrail-Mısır-Girit olarak değiştirilebileceğini söyledi. Ayrıca, bu öneriyi, Rum Yönetimi lideri Nikos Anastasiadis ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya iletmesini istedi. Miçotakis konuyu Rum Yönetimi lideri Anastasiadis ile konuştu. Anastasiadis, Doğu Akdeniz’deki Rum emellerini suya düşürebilecek Sisi önerisine karşı çıktı.

MOSSAD DOSYASI : MOSSAD’dan hain plan


MOSSAD’dan hain plan

İsrail istihbarat teşkilatı MOSSAD İran’ın nükleer program mimarları Muhsin Fahrizade’yi ülkeye parça parça sokulan bir tonluk uzaktan kumandalı silahla öldürüldüğü öne sürüldü.

İngiltere’de yayımlanan The Jewish Chronicle adlı gazetesi suikast kararının 2018’de alındığını iddia etti.

Siyonist MOSSAD’ın Fahrizade’den İran’da yaptığı bir operasyonda ele geçirdiği belgelerden dolayı haberi olduğu sonrasında harekete geçtiği belirtildi.

Önce bir grup İsrail ajanı, yerel ajanlarla birlikte çalışmak üzere İran’a gönderildi.

Hem İsrailliler hem de İranlılardan oluşan 20’den fazla ajanın yer aldığı bir ekip, ilk olarak Fahrizade’yi izlemeye başladı.

Ajanlar 8 ay aboyunca Fahrizade’yi her gün her saat saniye saniye izlediler.

SUİKAST SİLAHI PARÇA PARÇA İRAN’A SOKULDU

Fahrizade’nin bir cuma günü Tahran’ın doğusundaki villasına giderken öldürülmesine karar verildi. Rotası, hızı, saati hatta kullandığı kapılar bilinen Fahrizade’nin güzergahı üzerine uzaktan kumandalı ve delillerin yok edilebilmesi için bomba entegre edilmiş bir silah yerleştirildi.

Patlayıcı dahil bir ton ağırlığındaki silah, parça parça İran’a sokuldu. Yol kenarına park edilmiş bir kamyonetin içine monte edilen silah, Fahrizade yaklaştığında onu takip eden ajanlar tarafından uzaktan kumandayla ateşlendi.

Fahrizade 13 kurşunla öldürülürken Mossad ekibi, silahı, entegre bombayla patlatarak olay yerinden kaçtı. Gazeteye konuşan bir kaynak, ajanların tamamının İran’dan çıkmayı başardığını söyledi.

Suikastın ABD’nin müdahalesi olmadan İsrail tarafından gerçekleştirildiğini ve Washington’a saldırıdan önce çok ufak bir ipucu verildiğini belirten kaynak, Mossad’ın daha fazla suikast planlandığını da aktardı.

NETANYAHU HEDEF GÖSTERDİ MOSSAD SUİKATLE ÖLDÜRDÜ

"İran’ın askeri nükleer programının babası" olarak nitelendirilen Fahrizade, 28 Kasım 2020’de öldürülmüştü.

Fahrizade, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Mayıs 2018’de İran nükleer programı hakkında yaptığı sunumda zikrettiği tek İranlı bilim insanıydı.

İsrailli kaynaklar, Mossad’ın 2018 yılında Tahran’daki nükleer reaktörlerden sorumlu Muhsin Fahrizade’ye suikast girişiminde bulunduğunu ancak başarılı olamadığını duyurmuştu.

Kaynak: Milli Gazete

GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : NATO’nun gayrimeşru çocuğu : Gladyo


FERHAT ÜNLÜ : NATO’nun gayrimeşru çocuğu : Gladyo

14 Şubat 2021

"Silendo Libertatem Servo."

Bu Latince deyim, NATO üyesi ülkelerde uygulanmış ‘Gladyo Operasyonu‘nun mottosu. ‘Sessizce özgürlüğe hizmet ediyorum’ anlamına geliyor.

Burada ‘sessizlik’ten kasıt gizlilik elbette ve bu yönüyle bir gayrimeşruluğu da simgeliyor. Gladyo; NATO’nun, varlığını bir türlü kabul etmediği, bununla birlikte her daim ihtiyaç duyduğu bir karanlık güç odağı olageldi. Dolayısıyla bu köşede 29 Ocak 2012’de yayınlanmış yazıda JİTEM için kullandığım tabiri NATO için Gladyo bağlamında kullanmak yerinde olur: Gladyo, NATO’nun gayrimeşru çocuğudur. (Devletin gayrimeşru çocuğu: JİTEM başlıklı yazı için bkz: https://www.sabah.com.tr/pazar/2012/01/29/devletin-gayrimesru-cocugu-jitem?paging=2)

Gazeteci Ceyhun Bozkurt‘un Kopernik Kitap’tan çıkan dumanı üstünde kitabı Gladyo/Operasyon Türkiye‘de NATO-Gladyo ilişkisi şu cümlelerle çarpıcı biçimde özetlenmiş:

"İşin NATO boyutu şöyle: NATO’ya üye olan ülkelerle yapılan ‘gizli anlaşmalarla’ bu ülkelerde oluşturulan gizli gücün adıdır Gladyo. Gladyo, Sovyetler Birliği‘nin yayılmasına karşı NATO tarafından oluşturulan, ancak NATO tarafından varlığı bir türlü kabul edilmeyen bir hayalet güç."

Amerikan Kongresi Kitaplığı Kanun Arşivi Servisi’nin, Senato Dış İlişkiler Komitesi için hazırladığı raporun son bölümünde yer alan ve vaktiyle darbe dönemleri Türkiye’sini betimleyen şu cümlenin varlığını da yine bu kitaptan öğreniyoruz: "Az gelişmiş ülkeler kendi ordularının işgalindedir."

KÜRESEL NEO-GLADYO: FETÖ

Elbette Türkiye, darbe dönemlerinde dahi misal isminde her daim ‘demokratik’ kelimesi geçen ve fakat zorbalıkla yönetilen bir az gelişmiş Afrika ülkesi gibi olmadı. Ne var ki günümüzde Amerikan menşeli yeni metinlerden anladığımız üzere yapay zekâ ve kuantumla ilgili gelişmeleri de hesaba katarak evrime uyum sağlamaya çalışan Gladyo’nun, Türkiye’de de bir dönem yoğun faaliyet gösterdiğini sağır sultan bile biliyor. Gladyo’nun evrimi demişken… ABD’nin 2018’de Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin ekinde yayınladığı Gayrinizami Harp Belgesi’nde de yapay zekâ ve kuantumdan söz ediliyor:

"Yapay zekâ ve kuantum bilişimindeki gelişmeler, bilgiyi işleme, eğilimleri anlama ve eyleme geçirilebilir zekâyı karar vericilere ve savaşçılara iletme şeklimizi dönüştürmek için önemli bir potansiyele sahiptir. Düşmanlarımızın yürüttüğü çok alanlı, sinsi Gayrinizami Harp harekâtlarını yenmek için bu yenilikleri agresif bir şekilde takip etmeliyiz."

Romalı gladyatörlerin de kullandığı palyoş (kılıçtan küçük, bıçaktan büyük iki ucu keskin kasatura) anlamına gelen ‘gladius’ kelimesinden türediğini bildiğimiz Gladyo, Türkiye’de Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) deneyimiyle tarihte örneği görülmemiş bir forma büründü. Devletin arşivindeki istihbari bilgi notları, komisyon raporları ve iddianamelerden oluşan FETÖ külliyatı bize gösteriyor ki FETÖ, Gladyo’nun yeni sürümü. Bir başka deyişle ‘Neo-Gladyo’.

NATO’nun, 26 Kasım 1956 ve 27 Temmuz 1990 tarihleri arasında uyguladığı ‘Gladyo Operasyonu’nun o meşhur kuvvetlerini anlatmak için kullanılan ‘Stay Behind’ (Geride Kal) konsepti gereğince örgütsel faaliyetlerini Antarktika hariç (O da iklimi yaşama elverişli olmadığı için) her kıtada sürdürüyor.

Bu küresel faaliyet, Türkiye’de hain darbe girişiminin savuşturulduğu 15 Temmuz 2016’dan sonra yoğunlaşmıştır. FETÖ ile mücadele sürecinden önce yurt dışında bulunan ve 2016’dan bu yana aradan geçen beş yılda yurt dışına kaçan kişilerin artık bir diaspora oluşturduğu muhakkak. O diasporanın neferlerini, Neo-Gladyo olarak dünya coğrafyasına sürülmüş FETÖ’nün kurşun askerleri olarak nitelendirmek yanlış olmaz.

Gladyo deyince işin istihbari boyutu da mutlaka hesaba katılmalı. 1960, 70 ve 80’li yılların Milli İstihbarat Teşkilatı, tarihsel koşullar gereği NATO/ABD ve dolayısıyla Gladyo ile iyi geçinen bir teşkilattı. Çünkü tıpkı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) gibi onun etkisindeki MİT de esas olarak NATO’yu ‘üst akıl’ kabul etmek durumunda olan bir kurumdu. Günümüzde bu durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasal liderliğinde süren dönüşümün bir sonucu olarak hatırı sayılır ölçüde değişmiştir. Yine de hâlâ kat edilecek yol var.

‘ESKİDEN KURŞUN ATTIRIYORDU, ŞİMDİ TWEET ATTIRIYOR’

Ceyhun Bozkurt’un kitabına dönelim… Kitapta Truman Doktrini’nden Türkiye’nin NATO’ya Yaklaşması’na, Gladyo’nun Oluşumundan ve örgütün Türkiye’deki faaliyetlerine kadar pek çok başlık işlenmiş. Bozkurt; 6-7 Eylül olayları, 12 Eylül darbesi, kanlı 1 Mayıs, Maraş ve Gazi Olayları’nı birer Gladyo eylemi olarak saymış. Son olarak FETÖ dönemindeki Dağlıca baskınını da yine bu kapsamda değerlendirmiş. Kitapta Gladyo meselesinin Türkiye ile ABD/NATO arasında zaman zaman krizlere neden olduğu şu örnekle anlatılmış:

"Genelkurmay Başkanlığı ile ABD/NATO arasındaki en ciddi krizlerden biri 1998 yılında yaşandı. Eylül 1998 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’nda, NATO ile eşgüdümlü görev yapan Pentagon odası, karargâh dışına çıkarıldı. 1947 yılından beri Türkiye’nin en üst düzey askeri karargâhı içinde bulunan ABD’li subaylar, Genelkurmay’ın ikinci katında görev yapıyorlardı. Çıkarılmalarına gerekçe olarak ‘tadilat’ gösterilmişti."

Kitaptaki şu satırlar da dikkat çekici: "Gladyo 12 Eylül öncesinde karşılıklı olarak kurşun attırıyordu. Şimdi tweet attırıyor. Evet, karşı karşıya gibi görünen bazı kişiler/gruplar aslında aynı merkezin, aynı planlarına hizmet ediyor."

Öyle ya, Gladyo da yeni döneme uyum sağlayacak tabii. 20 Aralık 2020’de yine bu köşede yayınlanan ‘Kasaturadan kuantum fiziğine Gladyo’ başlıklı yazıda Gladyo’nun operasyon türlerinden olan Gayrinizami Harp kavramının geçirdiği tarihsel süreci de şu cümlelerle özetlemeye çalışmıştım:

"Gayrinizami Harp kavramı, tarihte ilk olarak eski bir Nazi subayı olan Friedrich August Freiherr von der Heydte tarafından 1972’de Almanca olarak yazılan ve 1 Ocak 1986’da İngilizce’ye çevrilen ‘Modern Gayrinizami Harp’ adlı kitapta kullanıldı. Bu kitap, bir askeri fenomen olarak savunma politikalarında ‘Gayrinizami Harp’in yerini -deyim yerindeyse- tayin eden alanının kült yapıtıydı.

Aslında ‘Gayrinizami Harp’in uygulayıcısı olan Gladyo adlı yapının çekirdeği, İkinci Dünya Savaşı döneminde 1940’ta Fransa’nın Nazilerce işgalinden sonra dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in, muhtemel bir Nazi işgaline karşı kurdurduğu ‘Special Operations Executive’ (SOE) adlı kuruluşla oluşturulmuştu. Ne var ki ABD; kendi Gladyosu’nu oluştururken düşmanın (Naziler) yenilgisinden sonra ondan transfer ettiği kadroların birikiminden yararlandı."

GÜRÜLTÜLÜ, DEBDEBELİ MÜCADELE

‘Geride Kal’, Soğuk Savaş’ta Batı ülkelerinin, NATO’nun ve CIA’in kurdurduğu paramiliter güçlerin yanı sıra operasyonlarına da verilen bir kod isimdi. Eski ‘Geride Kal’ kuvvetleri bütün üye ülkelerde gayri resmi isimlerle anılırken Türkiye’de Özel Harp Dairesi’yle ilişkili olarak literatüre yerleştirilmeye çalışıldı.

Örgüt, İtalya’da Gladyo, İngiltere’de Auxiliary Units, İspanya’da GAL, Yunanistan’da Lochos Oreinon Katadromon-LOK, İspanya’da Aginter Press, Hollanda’da I&O, Avusturya’da OWSGV, Fransa’da Plan Bleu, La Rose des Vents, Arc-en-ciel, Norveç’te ROC, Belçika’da SDRA8, STC/Mob, Almanya’da Bund Deutscher Jugend – Technischer Dienst-TD BJD, Finlandiya’da Nihtila-Haahti Plan, İsviçre’de Projekt-26, Avustralya’da Regional Force Surveillance Units, İsveç’te Informationsbyran, Lüksemburg’da Attack on the WSA, Romanya’da Patriotic Guards, Yugoslavya’da ise Territorial Defense olarak adlandırıldı.

Elbette Türk Özel Harp Dairesi’ne Gladyo denilmesi de bir Psikolojik Harekât (PH) operasyonuydu. Böylelikle bütün Avrupa ülkelerinde başka gayri resmi isimlerle adlandırılan örgüt Türkiye’de devletin resmi bir kuruluşu ile doğrudan ilişkilendirilmiş oluyordu.

Bizde Gladyo öncesi hemen hemen aynı anlamda kullanılan kontrgerilla terimi de yine Özel Harp Dairesi’yle bağlantılandırılmıştı. Kanımca bunun da miladı, 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan da önce Özel Harp Dairesi’nin, 1 Ağustos 1958’de Kıbrıslı Türklerin hamiliği için Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) NATO’ya rağmen kurmuş olmasıdır.

Bir başka deyişle Gladyo, kendilerinde gayrimeşru, bizde ise meşru bir yapıyla hafızalara yerleştirilmek istendi. Boşuna değil, Vikipedia İngilizce’de ‘Operation Gladio’ başlığına şu kritik iki cümlenin konulmuş olması:

"Truman Doktrini’ni eyleme geçiren ülkelerden biri olarak Türkiye, Gladyo Operasyonu’na ilk katılanlardan biriydi. Ve kimilerine göre arındırılmayan tek ülke oldu." (Bak hele, bak bak!)

İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin, yardımlarla bağımlılaştırılma sürecinin miladı olan Truman Doktrini, ülkemizi askeri ve istihbari anlamda ABD’ye âdeta müptela kılan sürecin kilometre taşlarını döşemişti. Malzeme ithalatı, istihbarat ithalatı ve hatta şirketlerin kendilerini pazarlarken sık kullandığı ‘vizyon ve misyon’un bile ithalatı uzun yıllar boyunca sürdü.

Truman Doktrini ile Türkiye’de kurdukları sistemi bir yandan beslerken, bir yandan da onun tasfiye edilmediği algısını sürekli işlediler ve yerleştirmeye çalıştılar. Elhak bunda bir ölçüde başarılı da oldular. Kelimenin geleneksel anlamıyla Gladyo’yu 1990’larda aşama aşama tasfiye ettikten sonra uzun süredir hazırladığı Neo-Gladyo’yu, yani FETÖ’yü kendi öz toprağımıza, tarlamıza eken NATO’nun, daha doğrusu onun başat gücü ‘ABD’nin gayrimeşru çocuğu’ da devletten hatırı sayılır biçimde temizlendi. Halen de temizleniyor. Bu da, öyle Gladyo Operasyonu mottosunda söylendiği gibi ‘Sessizce özgürlüğe hizmet etme’ şeklinde olmadı. Türkiye, istihbari ve askeri bağımsızlığını gürültülü, ama debdebeli bir mücadele ile aldı. Onların hazırladığı rapordaki jargondan ilham alan şu cümleyle bitirelim:

Bu, bir ülkesini kendi ordusuna yerleşmiş hainlerin işgalinden kurtarma mücadelesiydi.

İSTİHBARAT DOSYASI /// Cengiz Erdinç : Stratejik şirketler satıldı, istihbarat teşkilatı ‘ne yap ıyorsunuz?’ demedi


Cengiz Erdinç : Stratejik şirketler satıldı, istihbarat teşkilatı ‘ne yapıyorsunuz?’ demedi

Türkiye’de eroin kaçakçılığını anlattığı, ‘Overdose Türkiye’ kitabının da yazarı olan Cengiz Erdinç: "Eski bir istihbarat geleneği var Türkiye’de ve anti-komünisttir. Yakın zamanlarda İstanbul’da iki İranlı öldürüldü. Yine Rusya’nın muhalifleri Ankara’da ve İstanbul’da öldürüldü. Başka istihbarat örgütleri cirit atıyor burada. Neden? Çünkü siz aydınlarınızın, gençlerinizin peşindesiniz… Türkiye’nin stratejik şirketlerini kim alıyor, kim satıyor?”

DUVAR – “Derin devlet komplocu bir kavram. İşin ilginci derin devlet efsanesinden yararlanan mafyatik tipler de var. Hukuku delmenin bir arka kapısıdır derin devlet. Türkiye’de ne 70’lerde ne 80’lerde ne de kontrgerillanın ilk ortaya çıktığı 60’lı yıllarda böyle bir şey olmadı. Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadığı için derin devlete de gerek yoktu. Devlet memurları her türlü suçu işler ve cezasızlıktan yararlanır.”

Organize suç örgütü liderlerinin kritik dönemlerde ülke meseleleriyle ilgili demeç verdiği hatta çoğu kez tehditler savurduğu bir dönemi konuşmak üzere sözleştiğimiz araştırmacı gazeteci Cengiz Erdinç’in sözleri bunlar.

Abdullah Çatlı, Oral Çelik gibi isimlerin ortak özelliği ne? Türkiye’deki istihbarat örgütlerinin kadim bir ideolojisi olduğundan bahsedebilir miyiz? Alaattin Çakıcı, ülkücüler için önemli bir figür mü? Teşkilat-ı Mahsusa’dan Özel Harp Daireleri’ne Türkiye’deki istihbarat örgütlerini diğer ülkelerin istihbarat örgütlerinden ayıran ne? Dünyadaki istihbarat örgütleri birbirlerinden bağımsız mı?

Türkiye’de eroin kaçakçılığını anlattığı, “Overdose Türkiye” kitabının da yazarı olan Cengiz Erdinç’le konuştuk.

‘DERİN DEVLET DEĞİL KONTRGERİLLA VAR’

Alaattin Çakıcı yakınlarda Kemal Kılıçdaroğlu’na tehditler savurduğu bir mektubu kamuoyuyla paylaşmıştı. Şimdi yine Boğaziçi Üniversitesi meselesi üzerine fikrini beyan ettiği, Melih Bulu’ya istifa etmemesi gerektiğini de söylediği bir mektubu geldi. Kritik zamanlarda sözünü söyleyen bu insanların gücü nereden geliyor?

Alaattin Çakıcı çok önemli bir figür değildi. Mafya içinde de değildi, ülkücüler içinde de değildi. “Derin devlet” diye tartışılıyor ama bu biraz Kurtlar Vadisi dizisi ile yaratılan bir efsanenin parçası. Abiler, konseyler falan… Böyle bir şey yok aslına bakarsanız. Türkiye’de derin devlet değil kontrgerilla var. 1940’lardan beri var diyebiliriz. Bu çok ayrı bir şey.

Bu gücü nereden buluyor? Devlet içindeki bir takım yapıların, istihbarat teşkilatının yeraltı dünyasından kaçakçılarla, mafya grupları ile ilişkileri hep oldu. Buna da “Devletin yüksek çıkarları için pis işleri bunlara yaptırıyoruz” gibi açıklama getirilir ama bu defalarca duvara çarptı, skandallarla sonuçlandı. Şimdi durum biraz daha farklılaştı. Çakıcı gibi isimler istihbarat teşkilatlarından daha çok politikacıların kullandığı bir figür haline geldi.

‘LOJİSTİK FAALİYETLER İÇİN ÜLKÜCÜLERE VAATLER VERİLDİ’

Çakıcı’nın Lübnan’da Asala’ya karşı kullanıldığı, Fransa’da bazı eylemler yaptığı söylenir. Bunlar doğru mu?

“Asala operasyonunda devlet, ülkücüleri kullandı” bilgisi gerçeği yansıtmıyor. Devlet o zaman çeşitli ülkelerde istihbaratçıları, askerleri ve profesyonel kadrolarını kullanarak bir operasyona kalkışıyor, evet ama operasyon baştan sona skandallarla dolu. Bir yerde vuracakları adam yerine komşusunu vuruyorlar. Bir yerde yine hedefleri yerine amcasının arabasına bombayı koyuyorlar. Öldürüldüğü anlatılan Ara Toranyan NTV’de canlı yayına çıkmıştı. Toranyan, iki kez saldırıdan kurtuluyor, ve ilginçtir Türk istihbaratı kadar “Asala içindeki gruplardan” da şüphelendiğini anlatıyor. Yine “biz öldürdük” dedikleri adam Azeri-Ermeni savaşında tankın altında kalarak öldü. Asala operasyonunda lojistik ve yan faaliyetlerde kullanılmak üzere ülkücülere bazı vaatler verildi, doğru. Abdullah Çatlı gibi, Oral Çelik gibi isimler bunlar. Yurt dışında kaçak yaşıyorlardı. Geri döneceksin, pasaport vereceğiz gibi vaatlerle bir takım yerlere molotofkokteyli atmak, silah sağlamak gibi faaliyetlerde bulunuyorlar. Daha sonra başka ülkücüler ortaya çıkıyor, “Asala operasyonlarını biz yaptık” diyor. Devlet üstlenemediği için, istihbarat teşkilatı fiyasko olduğu için buna ses çıkarılmıyor. Asala örgütünü Türk istihbarat teşkilatı bitirmedi, ayrışmalar zaten başlamıştı. Orly Havalimanı saldırısıyla sivilleri öldürmeleri çok tepki aldı ve bölündü bu yüzden.

‘ÇAKICI KASEDİ YÜZÜNDEN HÜKÜMET DÜŞMÜŞTÜ’

Çakıcı, Cumhur İttifakı’nın korunup kollanması gerektiğine dair de mesaj verdi. Bu kişilerin iktidarlarla bağları geçmiş yıllarda daha arka planda tutulmuyor muydu?

Tam tersine. Çakıcı’nın 90’lı yılların sonunda bakanlarla konuşmaları patlardı. Hatta Tempo Dergisi’nde “Best of Çakıcı” diye bu konuşmaları içeren kaset vermiştik. Örneğin ANAP döneminde Eyüp Aşık’tı Çakıcı’yla ilişkilendirilen isim. O kadar politikayla ilişkisi aleniydi. Çakıcı kaseti yüzünden hükümet düştü. (1998’de Türkbank ihalesine Alaattin Çakıcı’nın müdahale ettiği ses kayıtları ile ortaya çıkmış, bu skandal üzerine Mesut Yılmaz hükümeti devrilmişti.) O zaman da aleniydi. Şimdiki farkı, politika sahip çıkıyor. Bu kadar net sahip çıkılmıyordu. Yani örneğin Devlet Bahçeli için Çakıcı’ya sahip çıkmak kendi ayağının altındaki meşruiyet zeminini ortadan kaldırmak demek aslında. Kağıt üzerinde de olsa kuvvetler ayrılığı var. Bir politikacı kalkıp da organize suç örgütü liderini politikadaki hamlelerinden dolayı -işte Kılıçdaroğlu’nu tehdit etmesi, Boğaziçi meselesine dahil olması- destekliyorsa kendi ayağının altındaki meşruiyet zeminini çeker.

‘KAMU İHALELERİNE ÇÖKÜLÜRKEN ZATEN MAFYANIN SİVİLLEŞMESİ GEREKİR’

İleride bunun bir sonucu olabilir mi?

Kim yargılar bilmiyorum ama yasalarda suçu övmek tarif edilmiş, cezası olan bir şeydir. Bunu bir politikacı yaptığında dokunulmazlıktan yararlanıyor. Suçu övmek fena bir şey bir politikacı için. 1980 darbesinin nasıl hazırlandığını düşünürsek buna en çok ülkücüler itiraz etmeli. Türkiye’de politika ile kontrgerilla faaliyetleri arasında bir paralellik her dönemde var. 90’lı yıllara kadar siyaset mekanizmasına Milli Güvenlik Kurulu üzerinden müdahale ediliyordu. Milli Güvenlik Kurulu devletin kendisiydi bir anlamda, o da darbenin getirdiği bir yapıydı. Daha sonra MGK’nın devreden çıkarılması, organize suçun sivilleşmesine yol açtı. Yani mafya kendi işi ile meşgul oldu, siyasete çok dahil olmadı, dahil olmasına da çok gerek yoktu. O kadarını söyleyeyim, daha fazlasını söylemeyeyim.

Anladım…

Mafya ne yapar? İhalelere çöker. Kamu gücünü ve yargı içindeki adamlarını kullanarak gelir elde eder. Her şekilde suçtan gelir sağlanır. Eee şimdi birileri kamu ihalelerine çöküyorsa zaten mafyanın sivilleşmesi, kendi alanına dönmesi gerekir.

“Devlet için yaptık” diyen bu insanlar maaş alıyor mu?

1984’de meşhur Abdullah Çatlı, Nevzat Bilecen olayı vardır. İsviçre’de 5 kilo civarı eroini kaçırırken yakalanıyorlar. Bilecen, MİT’le çalıştığını söylüyor. Bu olay dışardan bakıldığında örtülü operasyonları eroin kaçırarak desteklemek, finanse etmek gibi gözüküyordu. Dolayısıyla işin para yanı bu. Siz maaş dediniz.

Başka bir şey söyleyeyim. İşte ne denir, PKK’nın para kaynaklarını kurutmak için devlet içinde Jandarma, MİT ve Emniyet’in bir takım grupları oluşturduğu ve Kürt iş insanlarını ortadan kaldırdığı söylenir. Yanlış… 1989’da mafya içinde Avrupa’dan İtalyalardan başlayarak zincirleme bir çöküş yaşandı. Kürtlere operasyon dendi ama bazı Kürt iş insanlarına ya da daha doğru ifadeyle narkotik kaçakçılıkla ilgili isimlere yapılan operasyon aslında yeraltı dünyasındaki çatışmaya hizmet etti. Bu operasyonlar; bir takım kaçakçılık yollarının merkezlerinin, bir elden başka bir ele geçilmesi için yapıldı ama bu kamuoyuna “PKK’nın finans kaynaklarını kurutma” şeklinde lanse edildi. PKK’nın finans kaynakları kurudu mu? Hayır. Faaliyet gösteriyor örgüt. Görüyoruz. Peki, kimse sormuyor mu, bu kadar Kürt iş insanı öldürüldü, silahlar var, tanıklar var. Bu olaylara katılanlardan biri Teyfik Ağansoy’du. Ağansoy da Çakıcı tarafından öldürüldü.

Mafya; devletin meşru şiddet tekelini delen bir yapıdır. Mafyayla devlet arasındaki ilişki, meşru şiddet tekelini tartışılır hale getirir. Devletin içinden hukuku çıkardığınızda geriye çete kalır. Devletin silahlı gücünün içinden hukuku çıkarttığınızda geriye bir çete faaliyeti kalır. Susurluk denilen şey aşağı yukarı budur. Jandarma, polis, MİT içindeki bir takım gruplar devlet gücünü kullanarak şantaj, para koparma, haraç alma gibi faaliyetlere girişmiş. Bunun da adı ya da bahanesi PKK’nın finans kaynaklarını kurutmak olmuş.

‘TÜRKİYE’DE HİÇBİR ZAMAN HUKUK OLMADIĞI İÇİN DERİN DEVLETE DE GEREK YOK’

Geçmişten bu yana mafya olarak anılan kişiler uyuşturucudan silah kaçakçılığına kadar bir devlet görevlisi ile ismi anıldı. Bazıları MİT’den bazıları Emniyet’den, Jandarma’ya kadar. Bu durumda suç ortaklığı devletin kendisi mi oluyor?

Evet. Bakın, devletin örtülü operasyonların arkasına sığınarak yaptığı bir takım yolsuzlukları sorduğunuzda “devlet sırrı” denir. İşte “Devlet için önemli işler yaptık” denir. Eee ne yaptınız? Ortada bir şey yok. Asıl kilit soru bence şu: Türkiye’de istihbarat faaliyetlerinin polis, jandarma, emniyet, ordu bir sürü kolunun hesap verilebilirliğinin olmaması. Sadece MİT de değil, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay, Dışişleri vs. farklı farklı istihbarat faaliyetleri yürütür. Burada operasyon yapan kurumlar denetlenmelidir. Uzun süre Başbakanlığa bağlıydı Milli İstihbarat Teşkilatı. Gelip geçen başbakanlar ne kadar denetlerse o kadar denetleniyordu. Meclise ya da meclisin bir koluna hesap vermiyordu. Halen de vermiyor. Halbuki farklı ülkelerde mesela Amerika’da istihbarat faaliyeti senatoya, belli komisyonlara hesap verir. Yani yürütmenin dışında yasamaya hesap verir. Bizde ise böyle bir şey yok.

Derin devlet komplocu bir kavram. İşin ilginci derin devlet efsanesinden yararlanan mafyatik tipler de var. Hukuku delmenin bir arka kapısıdır derin devlet. Türkiye’de ne 70’lerde ne 80’lerde ne de kontrgerillanın ilk ortaya çıktığı 60’lı yıllarda böyle bir şey olmadı. Türkiye hiçbir zaman hukuk devleti olmadığı için derin devlete de gerek yoktu. Devlet memurları her türlü suçu işler ve cezasızlıktan yararlanır. Bakın örnek vereyim. Türkiye’de kontrgerilla ya da diğer adıyla “özel harp dairesi” ilk defa 1966 yılında ortaya çıkmıştır.

‘BÜTÜN BUNLARI YAPAN 25-30 KİŞİLİK BİR EKİP’

Ne oldu 1966 yılında? Nasıl ortaya çıktı?

Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ın karısı İzmir Caddesi’ni kapatıp alışveriş yapıyor, gazeteci İlhami Soysal da bunu eleştiriyor, sonra kaçırılıp dövülüyor. O zamanki adı Seferberlik Tetkik Kurulu. Sonra Özel Harp Daire’si oldu.

1969 yılında Taylan Özgür öldürülüyor. Taylan Özgür’ü öldüren bir polis diye biliniyor uzun süre. Sonra 1990’larda Talat Turhan çıkıyor, “Hayır, bir üsteğmendi şimdi de general” diyor. Çok kabaca söyleyeyim. Arada 27 Mayıs olmuş, Talat Aydemir ayaklanması olmuş. (20 Mayıs 1963’te, anayasada öngörülen reformların gerçekleştirilmediği gerekçesiyle, Kara Harp Okulu’nun katılmasıyla darbe girişiminde bulundu.) Harbiye olduğu gibi atılmış. Dolayısıyla o tanıma uyan beş tane general kalıyor geriye. Çok kolaydı onu bulmak ama bunlar hiç konuşulmadı. Taylan Özgür cinayeti bir kontrgerilla cinayetidir. Derin devlet değil, devlet cinayetidir. Doğru düzgün soruşturulmamıştır, tanıklar karartılmıştır. Talat Turhan da dahil tanıklar tanıklıklarını değiştirmiştir.

Ankara’da yayınlanan Barış gazetesi vardı. İlk kontrgerilla belgeleri bu gazetede yayınlanıyor. Gazetenin sahibinin yeğeni çok şüpheli şekilde trafik kazasında ölüyor. Dünyada; kontrgerilla faaliyetinin daha doğrusu “gayri nizami harp” denilen olayın ilk ortaya çıkışı 1970’ler. Bizde 1 Mayıs 1977 katliamı ile başlıyor bu süreç, 12 Eylül darbesine hazırlanılıyor. Bir takım aydınlar öldürülüyor. Ankara’da savcı Doğan Öz öldürülüyor ki kontrgerillayı soruşturmaya çalışan bir isim. Abdi İpekçi öldürülüyor. 25 aydın öldürülüyor. Çorum ve Maraş’taki katliam girişimleri gerçekleştiriliyor. Bütün bunları yapan ülkücüler içinde 25-30 kişilik bir ekip. Özel bir ekip, seçilmiş bir ekip. Daha sonra bunlardan mafyaya evrilenler oldu. Bu gücü bir takım yeraltı işlerinde kullananlar oldu.

‘BU MAFYA BABALARININ ALAYI ASLINDA BULGAR GİZLİ SERVİSİNE ÇALIŞIYOR’

“Özel bir ekip, seçilmiş bir ekip” dediniz. Ortak özellikleri neydi? Bu insanlar nasıl seçildi?

Ortak özellikleri Özel Harp Dairesi’nin subayları tarafından eğitilmeleriydi. Mesela 1970 yılında Necdet Güçlü cinayeti vardır. (13 Nisan 1970’de silahlı ülkücüler Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bastı. Tabip Asteğmen Necdet Güçlü başından vurularak öldürüldü) Bu cinayette kullanılan iki tane silah var. Birisi teğmen Fehmi Altınbilek’in adına kayıtlı öbürü de Mustafa İlerisoy’un. Uğur Mumcu bunu defalarca yazdı ama kimse bu askerleri çağırıp, bu silahlar sizde ne arıyor demedi. Bu iki isim ülkücüleri eğiten isimlerden. Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Muhsin Yazıcıoğlu da buna dahildir. “Ülkü ocakları ikinci başkanı” denir mesela. Neden ikinci başkan? Çünkü birinci başkan yasalar önünde sorumlu, ikinci başkan asıl başkan ama yasalar önünde bir sorumluluğu yok.

Devletin “pis işlerini yaptırdığı”, işi bittikten sonra öldürdüğü isimler var mı?

Yoldan çıkan, hükmedilemeyen Cem Ersever (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele adlı birimin kurucularından biri olan asker) gibi adamlar öldürülüyor elbette. Bunun dışında ikinci bir vaka var mı deseniz, bilmiyorum. Bir başka fiyasko var çok konuşulmayan. Bakın MİT’in çalıştığı mafya babaları var. Yaşar Yamak, yurt dışına kaçan Sarı Avni gibi… Bunlar büyük isimler. Devlet adına bunlara pasaport verildiği, korunduğu söylenir ama sonradan ortaya çıkıyor ki bu babaların alayı aslında Bulgar gizli servisine çalışıyor.

Bu olay nasıl anlaşıldı?

Papa suikastinde Türk mafyası var gibi gözüküyordu ama bunların hep Bulgaristan’ın desteği ile çalıştığı ortaya çıktı. Bulgar gizli servisi sağcı mafya babalarını komünist Bulgaristan’ın gizli servisine angaje etmiş. MİT kendisine çalıştığını zannediyor ama asıl çalıştıkları Bulgar gizli servisi. Bu bir fiyasko ama böyle fiyaskolar konuşulmaz. Nedir? İşte devletin yüksek çıkarları gereği iş yapıyorduk… İyi de senin adamların Bulgaristan’a çalışıyormuş!

‘FETHULLAHÇILAR KONTRGERİLLA GİBİ DAVRANDI’

JİTEM’de, MİT’te veya emniyet istihbarata çalışanların kendi aralarındaki çatışmalardan bahsedilir. Bu çatışmaların sebebi ne?

Susurluk süreci böyleydi zaten. Birisinin adamını öbürü kaldırıyor. Tarık Ümit hem MİT’in hem Emniyet’in adamıydı, iki tarafa birden çalışıyordu. O çatışma yüzünden hâlâ cesedi bile bulunamadı. Alman istihbaratına buradan giden eroini bildiriyordu, öbür taraftan Alman istihbaratından gelen asetik anhidriti bildiriyordu. (Eroin üretiminde kullanılan kimyasal bileşik) Birini MİT’e öbürünü Emniyet’e söylüyordu falan. Osman Nuri Van Belçika’da öldürülen bir MİT mensubu ama neden öldürüldüğü hâlâ meçhul. Teyfik Ağansoy’la Çakıcı’yla beraber hareket eden biri olduğu söyleniyordu. Bu cinayetler aydınlatılsaydı belki istihbarat teşkilatları bu isimleri bu kadar rahat kullanamazdı.

Hrant Dink, Uğur Mumcu, Cevat Yurdakul, Ümit Kaftancıoğlu, Beyçet Aysan, Bahriye Üçok… Türkiye’de siyasi cinayetler her daim kesintisiz devam etmiş. Kadim devlet geleneğinin arkasında sadece ‘sağcı’, ‘ülkücü’ denenler mi var?

Bakın Ergenekon diye bir şey icat ettiler ama ima edilen şey kontrgerilla idi. Kontrgerilla demiyorsunuz Ergenekon diyorsunuz. Genel anlamda Stay-behind deniliyor buna. (“Geride kal” olarak tercüme edilebilir. NATO bünyesindeki ülkelerde sol örgütlenmeye karşı oluşturulan yasa dışı silahlı kuvvetler.) Ergenekon adını ilk kamuoyuna duyuran Erol Mütercimler’di ama Ergenekon’un dayandığı kaynaklar ölü generallerdi. Ergenekon diye bir yapı Fethullahçıların tarif ettiği anlamıyla yok, uydurma. Buna kontrgerilla faaliyeti yürütülen isimler de dahil edildi, muhalifler de dahil edildi. Hrant Dink cinayetinde etkin bir yargılama hâlâ engelleniyor ama orada görülen manzarada bu bir devlet cinayeti. Fethullahçılar bunu görmüş, önünü açmış, kolaylaştırmış. Çünkü Ergenekon diye bir şeye hazırlanıyorlar, bu da onun gerekçesi olacak. Tipik kontrgerilla gibi davranmış Fethullahçılar.

‘2010 YILINDAN İTİBAREN NARKOTİK KAÇAKÇILIK PATLAMA HALİNDE ARTIYOR’

Stay-behind nedir?

NATO içindeki bir takım güçler savaş durumunda ortaya çıkar, barış durumunda ise uykudaki güç halinde beklerler. Türkiye’de “Beyaz Kuvvetler” diye geçiyor. Yunanistan’daki adı Altın Post, İtalya’daki adı Gladio, Fransa’daki adı Rüzgar Gülü. Hepsi sağın efsanelerine dayanıyor.

Yunan iç savaşında hem Almanlar hem İngilizler komünistlere karşı “Kraliyet Hava Tugayları” diye bir yapıyı destekliyor. 1948’den sonra Kore ile birlikte Türkiye’ye atlamış bir şey ama Türkiye NATO içindeki bu işlerin önemli bir noktası. Kıbrıs’ta da ciddi bir kontrgerilla faaliyeti var. CIA bir yandan TMT’yi destekliyor, öbür taraftan Rum kesiminde EOKA’yı destekliyor. İki tarafın çatışması savaşa kadar gidiyor. Bizzat Denktaş’ın açıklamaları vardı, TMT’nin cami bombaladığına, Türklere yöneldiğine dair. Amaç Rumlar yaptı deyip halkı galeyana getirmek. Uğur Mumcu suikastı soruşturulmadı bile. İran’ın desteklediği bazı gruplara yıkıldı ihale. Oysa istihbarat teşkilatı ile kontağı olan yapılara dair ciddi ipuçları vardı. Bakılmadı hiç.

Devlet deyince akla iktidarda olan hükümet gelir. Bu durumda hükümet sadece önde kurulmuş bir sahne mi?

Siyaset biliminde yönetmek, iktidar olmak, hükümet olmak ayrı ayrı kavramlar. Devleti yönetmek ayrı bir kavramdır, hükümet olmak ayrı bir kavramdır. Türkiye’de askeri vesayetten bahsediliyordu ve açıktır ki 2010’lara kadar Milli Güvenlik çevresinin oluşturduğu böyle bir yapı vardı. AKP güç kazanınca bu yapıyı tasfiye etti ama yerine ne geldi? Önce Fethullahçıların vesayeti geldi, Fethullahçılar 8 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı’nın kapısına dayandı. Sonra 17/25 Aralık ve sonra 15 Temmuz. Böyle bakıldığında 15 Temmuz dört yıl boyunca adım adım örgütlenen bir darbedir ve bu darbenin hazırlığı içinde “çözüm sürecinin baltalanması” da vardır, Ankara ve Suruç’taki katliamlar da. Fethullahçılar tasfiye edildi ama şimdi de bir vesayet rejimi var, yargı ve güvenlik bürokrasisi eliyle kullanılan, her tür muhalefeti “terörist” diye kriminalize eden bir vesayet biçimi.

Şimdi şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’de mafya, organize suç ne durumda? Türkiye’de yılda 20 ton eroin yakalanıyor. Sadece eroin, 20 ton! 2010 yılından itibaren narkotik kaçakçılık patlama halinde artıyor.

‘DOĞAN ÖZ CİNAYETİNDE ECEVİT SESSİZ KALMIŞTIR’

Ne demek istiyorsunuz?

Kamu gücünün delinmesi söz konusu olmasa bu miktarda bir kaçakçılık olamaz. Türkiye’de kara para aklamak kağıt üzerinde suç ama Varlık Barışı gibi yöntemlerle bu devlet eliyle affa uğruyor, devlet eliyle yok sayılıyor. Yani devlet yurt dışından getireceğiniz parayı soruşturmayacağını taahhüt ediyor size. Yurt dışından 500 milyon dolar getirin, kimse size sormayacaktır bunun kaynağı nedir diye? 2008 yılından beri her 3- 5 yılda bir Vergi Barışı çıkartılıyor.

Buraya kadar söylediklerinizden anladığım kolay kolay mafya düzeninin dağıtılamacağı yönünde…

Bir ülkede kamu gücünü kullanan bağımsız yargıya dayanan bir savcı 24 saatte mafya dediğiniz herhangi bir yapıyı, ne kadar güçlü olursa olsun dümdüz eder.

Doğan Öz ve başka pek çok örnek var. Başına gelecekler de üç aşağı beş yukarı belli iken nasıl mümkün olabilir?

Bağımsız yargı ve kamu gücünü arkasına alan bir savcıdan söz ediyorum. Doğan Öz yalnız bırakıldı. Kontrgerilla ve MHP ilişkisini raporla bildirdiği halde Ecevit sessiz kalmıştır. Ecevit Doğan Öz cinayetinin üzerine gitmemiştir.

Niçin sizce?

Artık ona tarih cevap verecek. Benim bir cevabım var ama vermeyeyim. Ecevit’in azınlık hükümeti döneminde Tuncay Mataracı, Gümrük ve Tekel Bakanı yapıldı. İlk defa bir kaçakçı bakan koltuğuna oturdu, sonra yüce divanda yargılandı.

Kimdi Mataracı?

Ecevit tarafından Güneş Motel’de bakan yapılarak ayartılan Adalet Partisi milletvekillerinden biriydi. Mafyanın bakan koltuğuna oturttuğu bir adamdı. (Güneş Motel Olayı veya 11’ler Olayı, 1977 yılı sonunda, Adalet Partisi’nden 11 vekilin partilerinden istifa ederek Cumhuriyet Halk Partisi’ne destek vermesi olayı) Türkiye’de kontrgerillayı dile getiren insanlara dikkatle bakmak lazım. Bülent Ecevit saygın bir politikacı evet ama Doğan Öz cinayetini arkasını getirmeyen bir siyasetçi, elindeki güce rağmen hiçbir zaman kontrgerilla ile hesaplaşmaya kalkışmadı.

‘TÜRKİYE’NİN STRATEJİK ŞİRKETLERİ SATILIRKEN İSTİHBARAT TEŞKİLATI NEDEN SESSİZ KALDI?’

Türkiye’de bir istihbarat geleneği yok mu? Yani bir ideolojisi, sabit bir fikri olan bir gelenekten bahsedemez miyiz?

Evet. İstihbarat teşkilatı anti-komünisttir. Eski bir istihbarat geleneği var Türkiye’de, “Teşkilat-ı Mahsusa” denir ama MİT’in ve MAH’ın (Milli Amele Hizmet) öncüsü Yıldız Saray Örgütü’dür. Abdülhamit döneminde olan hafiyeler, jurnalciler bunlar. Ona dayanan bir yapının geleneği sürüyor.

1952’de Türkiye NATO’ya girdikten, ağırlıkla Menderes döneminden sonra kesintisiz olarak kadro yapılanması hep bir takım Amerikan yardımları ile gerçekleşmiştir. CIA, Türk İstihbaratını önemli ölçüde kontrol etmiştir. İhsan Sabri Çağlayangil de Bülent Ecevit de bunu söyler.

İstihbarat örgütü ne kadar bağımsız olabilir?

Olması gerekir ama bu koşullarda olamaz. Türkiye’de Amerikan ajanlığı yaptığı için yakalanan bir kişi var, o da Turan Çağlar. Turan Çağlar kontgerilla ile ilgili Aydınlık’ta yayınlanan belgelerin kaynağı olduğu için Amerikan ajanı olarak cezalandırılan bir adam. Rus ajanı, Bulgar ajanı, İngiliz ajanı bol ama CIA ajanı yakalanmıyor nedense. Peki şimdi CIA, Türkiye’de bir istihbarat faaliyeti yürütmüyor mu? 12 Mart, 12 Eylül darbeleri nedir? Çok uzağa gitmeyelim. CIA, 15 Temmuz’un neresinde duruyor? Arkasında mı, yanında mı? Rus ve İran istihbaratları Türkiye’yi bir gün önceden uyarıyor da Türk istihbaratının neden haberi olmuyor? Başbakan darbeyi neden eniştesinden duyuyor?

Yakın zamanlarda İstanbul’da iki İranlı öldürüldü. Yine Rusya’nın muhalifleri Ankara’da ve İstanbul’da öldürüldü. Başka istihbarat örgütleri cirit atıyor burada. Neden? Çünkü siz komünist faaliyetlere odaklanmışsınız, hadi o geçmiş şimdi muhaliflerle uğraşıyorsunuz, aydınlarınızın, gençlerinizin peşindesiniz. Oysa istihbarat başka bir şey.

Türkiye’nin stratejik şirketlerini kim alıyor, kim satıyor? Lübnanlı bir şirket geliyor sizin Telekom’unuzu krediyle yağmalıyor. 15 milyar dolar kadar borç takıyor ve hiçbir şey olmuyor. Nasıl oluyor bu? Geçmişte Havaş ihalesi için rapor verebilen istihbarat dünyası Telekom’da sessiz mi kaldı? Telekom’da yağmalanan sadece şirketin mali varlığı mıydı? Ülkenin bütün iletişiminin omurgası, bütün kritik verilerinizin ana yolundan bahsediyoruz. Acaba neler oldu? İstihbarat Teşkilatı ihaleyi kime veriyorsunuz, siz ne yapıyorsunuz demiyor mu? 15 milyarlık bir soygun, herkesin gözü önünde yapıldı. Nasıl olur? Böyle baktığınızda Türkiye müthiş açıklar veriyor. Ve biz bu manzarada bir organize suç örgütü liderinin siyaseti tehdit etmesini izliyoruz. Daha kötüsü ne olabilir gerçekten bilmiyorum.