SAĞLIK DOSYASI /// VİDEO : Koronik – Korona Günlerinde Sohbetler (1)


Koronik – Korona Günlerinde Sohbetler (1)

  • Koronik başlığı altında koronavirüs kapanmaları döneminde sohbet tarzı serbest videolar yapıp yayınlayacağız.
  • Bu birincisi. Bunun konuları:
  • Neden Koronik adını seçtik?
  • Karantina döneminde nasıl yaşıyorum?
  • Hastalıklarım ve Risk durumum.
  • Ölüm ve ölüme hazırlık.
  • Salgını nasıl karşıladım neler yapmaya çalıştım?
  • Virüslür ve salgınla ilgili romanlar üzerine kısa değinmeler

Aşağıdaki Linke giderek izleyebilirsiniz.

Eğer beğenirseniz bir "like" koymayı unutmayın ve mamkansa abone olun ki yenilerinden haberdar olasınız.

VİDEO LİNK : https://youtu.be/mSan8Ez7s0M

SİYASİ İRTİCA DOSYASI : 8 MAYIS 1980’DE İRAN’DA İDAM EDİLEN DOKT OR FERRUHRU PARSA’NIN İDAM EDİLMEDEN ÖNCE HAPİSANEDE YAZDIĞI SON MEKTUBUNDAN


8 MAYIS 1980’DE İRAN’DA İDAM EDİLEN DOKTOR FERRUHRU PARSA’NIN İDAM EDİLMEDEN ÖNCE HAPİSANEDE YAZDIĞI SON MEKTUBUNDAN

"Ben bir doktorum bu yüzden ölümden korkmuyorum ve ölüm sadece bir an uzaktır ölümden öte yol yoktur ve ben zorla kara çarşaf altında utanç içinde yaşamaktansa ölüme kollarımı açarım. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir erkeklerle kadınlar arasındaki eşitlik uğruna savaştığım için pişmanlık duymamı bekleyenlere boyun eğmeyeceğim. Şimdi hiç kimsenin önünde diz çökmeyeceğim boyun eğmeyeceğim! Ben kara çarşaf giyecek ve tarihte geri adım atacak değilim. "

Kaynak: “A Woman for All Seasons: In Memory of Farrokhrou Parsa” by Ardavan Bahrami Iranian.com May 9 2005 https://iranian.com/2005/05/09/a-woman-for-all-seasons/ [Accessed on December 1 2018]

TSK DOSYASI /// Emekli Tümamiraller Cem Gürdeniz ve Semih Çetin Odatv’ye konuştu : “Terörist faaliyett ir”


Emekli Tümamiraller Cem Gürdeniz ve Semih Çetin Odatv’ye konuştu : "Terörist faaliyettir"

Türkiye’den Libya’ya giden gıda ve boya gibi muhtelif maddeler taşıyan Türk bandıralı geminin durdurulup aranması, Akdeniz’deki tansiyonu yeniden yükseltti. Türk bandıralı gemi, Yunan bir komutanın sevk ettiği Alman fırtakeyni tarafından durduruldu ve arandı. Gemiye helikopterle askerler iniş yaptı. Tüm bunlar yapılırken de Türkiye’den ve gemi kaptanından izin alınmadı.

Dışişleri Bakanlığı konuyla ilgili açıklama yaparak, "Darbeci Hafter’e gelen silah desteklerini denetlemeyen, keyfi uygulamalarda bulunulan, meşru Libya hükümetini cezalandırmaya yönelik bir harekattır" derken, AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş ise “korsan müdahale” dedi.

Türk gemisine yapılan operasyonla ilgili emekli Tümamiraller Cem Gürdeniz ve Semih Çetin, Odatv’ye konuştu.

EMEKLİ TÜMAMİRAL SEMİH ÇETİN: “TAM BİR TERÖRİST HAREKETTİR”

Emekli Tümamiral Semih Çetin, Türk gemisine yapılan operasyonla ilgili, “uluslar arası platformlarda protesto edilmesi ve büyütülmesi gerekilen bir olaydır” dedi.

ABD’deki 11 Eylül saldırıları sonrasında, NATO’nun Akdeniz’de harekat başlattığını ve bu operasyona Türk gemilerinin de katıldığını belirten Semih Çetin, “O harekatta dahi, bayrak devletlerinden izin alınmadan böyle bir operasyon icra edilmemiştir” dedi.

Odatv’ye açıklamalarına devam eden Semih Çetin, “AB’nin yaptığı bu harekat tam bir terörist harekettir. Türk hükümetinin onayını almış olmanız lazım. Yunan komutanın kendi inisiyatifinde böyle bir harekatı yapacağını düşünmüyorum. Bu uluslararası platformlarda protesto edilmeli ve büyütülmeli. Bayrak devletini aramaları ve onay almaları gerekmektedir. Hafter’e silah taşıyan gemilere neden müdahale edilmiyor. AB’nin çifte standardı.” ifadelerini kullandı.

Operasyonun Alman fırtakeyni ile yapılmasını da ayrıca değerlendiren emekli Tümamiral Semih Çetin, “1998-2001 yılları arasında NATO’da plan subayı olarak görev yaptım. Askeri diplomat olarak görev yaptım. O dönemde Kosova olayı vardı. Adriyatik’te de Sırbistan’a silah taşıyan gemiler aranıyordu” diyen Semih Çetin, o dönem Alman generalin yaptığı konuşma ile bu aramaları imkansız hale getirdiğinden söz etti. Şimdi ise Alman fırtakeyninin Türk gemisine yapılan operasyonda ön safta durmasını eleştiren Çetin, “Almanya’nın buna nasıl alet olduğunu anlamak mümkün değil” ifadelerini kullandı.

EMEKLİ TÜMAMİRAL CEM GÜRDENİZ: ÇUVAL GEÇİRME GİBİ BİR ŞEY BU

Odatv’ye konuşan emekli Tümamiral Cem Gürdeniz ise, “Türkiye’nin onayı ve gemi kaptanının rızası olmadan bu yapıldıysa düşmanca harekettir” dedi. Cem Gürdeniz yaptığı açıklamada, bunu ikinci bir “Çuval olayı”na benzetti ve "Çuval geçirme gibi bir şey bu" dedi.

“Türkiye bu hukuksuzluğu, bu haydutluğu kabul etmemeli. Yani bu çuval geçirme gibi bir şey. Bunun affedilir bir yanı olamaz. Akdeniz bizim ön bahçemiz” diyen Cem Gürdeniz, “Libya’ya giden bütün ticaret gemilerine bu tip İrini Operasyonu ile cevap verilebilir. Türkiye, bu hukuksuzluğu, haydutluğu çok şiddetli protesto etmesi gerekir. Sea Guardian Operasyonu’ndan geçici olarak çekilebilir. Bu, müttefiklik ruhuna uymuyor” şeklinde konuştu.

“Şimdi uluslararası deniz hukukuna göre, Viyana Protokolü, Palermo Sözleşmesi, Roma Sözleşmesi; bunlara rağmen… Biri insan kaçakçılığı, biri uyuşturucu kaçakçılığı, diğeri silahlı faaliyetler. Bunlarda bile bayrak devletinin izni ve gemi kaptanının onayı olmadan gemiye çıkılmaz. Böyle bir şey ben ilk defa görüyorum. Hele hele NATO üyesi bir ülkenin gemisi. Burada gemi resmen Türk bayraklı” diyerek sözlerine devam eden Cem Gürdeniz, şu ifadeleri kullandı:

”Bu yapılan açıkça düşmanca bir harekettir, bunun adını koyalım. Alman ve Yunan kara vericiler işin içindedir. Çünkü gemi Alman gemisidir, taktik komutan Yunanlı komutandır. İki karar verici Türkiye’ye karşı düşmanca harekette bulunmuştur. Yapılan bildiğiniz denizde haydutluktur. Alman hükümeti Türkiye’den özür dilemelidir. AB de Türkiye’ye şu mesajı vermiş oldu, ben seninle beraber değilim diyor. Bakın orada personele resmen, utanmasa neredeyse güç kullanacak. Küstah adamlar! Personel de direniyor, onları da tebrik ediyorum. Bunun affedilir yanı yok. Çok gergin ve sinirliyim.”

CİHAT YAYCI: "TÜRKİYE CUMHURİYETİ TOPRAĞINA ÇIKILMIŞ GİBİDİR”

Bahçeşehir Üniversitesi Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi Başkanı, geçen Mayıs ayında görev değişikliği nedeniyle Deniz Kuvvetlerinden istifa eden eski Tümamiral Doç. Dr. Cihat Yaycı ise, "Türkiye Cumhuriyeti toprağına çıkılmış gibidir, durumun vahameti buradadır" şeklinde konuştu.

Habertürk’ten Burçak Orçun’a konuşan Cihat Yaycı, "Normalde bunun adı ziyarettir ama burada ziyaret zapt olmuş durumdadır" dedi ve bayrak devletinin izin vermesi durumunda aramanın üç metotla yapılabileceğini anlattı. Yaycı bu üç metodun gemiye çıkan askerlerin gözlemlemesi ve aramayı sadece mürettebatın yapması, aramanın beraber yapılması ve tamamen gemiye çıkan askerler tarafından yapılması şeklinde olabileceğini belirtti. Doç. Dr. Yaycı "Burada aramayı tamamen kendileri yapmış, bu en agresif olanıdır. Gemiye çıkılırken de, çıkıldıktan sonra da usule uyulmamıştır" dedi.

Cihat Yaycı son 1,5 yıldır FETÖ’cü sosyal medya hesapları üzerinden Türk gemilerinin hedef gösterildiğine dikkat çekerek "Bu Türkiye’yi sadece Avrupa ile değil dünya ile karşı karşıya bırakma senaryosudur" dedi. "Bunun benzeri MİT tırları iftirasıdır” şeklinde konuşan Yaycı "Her türlü komplo ile karşı karşıya kalınabilir, oraya kaçak silahlar da konulabilir ve bunlar Türkiye’ye mal edilebilirdi. Biliyorsunuz kumpas davalarında da bunlar çok meşhur yapılan şeylerdi, uluslararası alanda da Türkiye’ye karşı bunların yapılması kuvvetle muhtemeldir. Önümüzdeki dönemde bu tür şeylerle karşılaşabiliriz" sözleriyle uyardı.

FETÖ HESAPLAR TÜRK GEMİLERİNİ NASIL HEDEF ALIYORDU

Cihat Yaycı konuşmasında FETÖ’cü hesapların uzun zamandır Türk gemileri ile ilgili algı operasyonu yaptıklarını hatırlattı ve “Geçen yıldan bu yana Türkiye’den kaçan FETÖ’cüler bazı sosyal medya hesapları üzerinden Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de silah kaçakçılığı yaptığını iddia etti. Hedef gösterdiler! Bu yaptıklarını daha önce de MİT TIR’larında yaptılar. Şimdi de gemilerimizi hedef gösterdiler, Almanlar da operasyon yaptı” dedi.

ÇUVAL OLAYI NEDİR

Çuval Olayı, 4 Temmuz 2003 günü Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde karargâh kurmuş bulunan bir binbaşı komutasındaki 11 Türk Silahlı Kuvvetleri mensubunun ve Türkmen mihmandarlarının Irak’taki işgal kuvvetlerinin bir parçası olan Amerikan 173. Hava İndirme Tugayı’na bağlı askerlerce ve yanlarında peşmergelerin de bulunduğu bir şekilde sürpriz bir baskın sonucu derdest edilmeleri ve başlarına çuval geçirilmek suretiyle götürülüp 60 saat süresince alıkonularak sorguya çekilmeleridir.

Fethi Yılmaz

Odatv.com

DİN & DİYANET DOSYASI : TÜRKİYE’NİN YURT DIŞINDAKİ CAMİ PROJELER İNİN TUTARI 500 MİLYON DOLARI BULDU


TÜRKİYE’NİN YURT DIŞINDAKİ CAMİ PROJELERİNİN TUTARI 500 MİLYON DOLARI BULDU

17 Mayıs 2019

Türkiye Diyanet Vakfı’nın faaliyet raporları ve kamuoyu açıklamalarında yer aldığı kadarıyla yurt dışında son dönemde inşa edilen ya da yapım aşamasında olan cami projelerinin maliyeti yarım milyar dolara kadar ulaşıyor.

BBC Türkçe’den Özge Özdemir’in haberine göre; Avrasya analisti Eşref Yalınkılıçlı yurt dışında camilerin yanı sıra kültür ve eğitim alanında da yapılan yatırımları “2009’dan sonra Türklerin sadece askeri gücüyle NATO’nun en büyük ikinci ülkesi olarak anılmaktan ziyade ekonomik rahatlığın da verdiği özgüvenle yumuşak gücü devreye sokma girişimiydi bunlar” diyerek açıklıyor.

Türkiye Diyanet Vakfı’nın faaliyet raporları ve kamuoyu açıklamalarında yer aldığı kadarıyla yurt dışında son dönemde inşa edilen ya da yapım aşamasında olan cami projelerinin maliyeti yarım milyar dolara kadar ulaşıyor.

Bu camilerin nerelerde inşa edildiğini yapım maliyetlerinin ne kadar olduğunu ve hangi şirketin bu projeleri üstlendiğini kamuya açık belgelerden ve kurumların raporlarından derledik.

Orta Asya’nın en büyük camisi

Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te yaptırılan Bişkek Cumhuriyet Merkez İmam Serahsi Camii Eylül 2018’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla açıldı.

Bu caminin Orta Asya’nın en büyük camisi olduğu belirtiliyor.

2012 yılında yapımına başlanan ve 20 bin kişiyi barındırabilen bir ibadet alanına sahip caminin yapım maliyeti 35 milyon doları buldu.

Erdoğan caminin açılışı sırasında yaptığı konuşmada “Camimiz ve külliyesi Anadolu ve Orta Asya arasında geçmişte varolan din dil tarih kültür ve muhabbetin inşallah yeniden yeşermesine vesile olacaktır. Büyük emeklerle altı yılda ortaya çıkan bu eser Türk halkından Kırgız halkına bir hediye olarak asırlarca Orta Asya’nın kalbinde baki kalacaktır” açıklamasında bulundu.

‘Balkanlar’da cami Orta Asya’da okul mefhumu önemli’

BBC Türkçe’nin konuyla ilgili sorularını yanıtlayan Avrasya analisti Eşref Yalınkılıçlı Türkiye’nin ‘yumuşak güç’ açılımı kapsamında sadece cami yapımıyla yetinmediğini özellikle Balkanlar’da Osmanlı dönemine ait hanları hamamları kervansarayları yenilediğini de vurguluyor.

“Türkiye içeride inşa etmek istediği kimlik unsurunu dışarıda da yaymak istiyor” diyen Yalınkılıçlı hükümetin ‘İslam dünyasının liderliğine oynama düsturuyla’ da hareket ettiğini aktarıyor.

Yalınkılıçlı Balkanlar’da daha çok “Davutoğlu’nun dışişleri bakanı ve başbakan olduğu dönemde atfedilen ‘yeni Osmanlıcı vizyon’ ile hareket edildiğini” belirtirken Orta Asya’da 1990’larda ortaya çıkan ‘yeni Türkçü motivasyonunun’ daha etkili olduğunu vurguluyor.

Ancak Yalınkılıçlı’ya göre “Fethullahçı Terör Örgütü – FETÖ’nün Kırgızistan’da kurduğu okullar üzerinden halen güçlü olması” dolayısıyla Türkiye Kırgızistan ve Kazakistan’da bu konuda sıkıntı yaşıyor:

“En son büyükelçi örneğinde de olduğu gibi Türkiye buralarda bir çatışma yaşıyor. Balkanlar’da cami mefhumu çok önemli ancak Orta Asya’da okul mefhumu daha önemli çünkü oraya çok fazla İslam kimliği ile giremiyorsunuz. Halen burada bir Sovyet kimliği var. ”

Toplam 103 cami yapıldı

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın girişimiyle 1975 yılında kurulan Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) bugüne kadar farklı büyüklük ve kapasitelerde yurt dışında 103 cami yaptırdı.

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın faaliyetlerine destek olmak din hizmetlerinin daha geniş kitlelere ulaştırılması ve dini hizmetlerde görev alacak neslin yetiştirilmesi” amacıyla kurulduğu belirtilen TDV’nin internet sitesinde yer alan bilgilere göre son dönemde yurt dışında 22 cami açıldı Suriye’de 270 caminin onarımı sağlandı.

Türkiye’de bin şubesi olan ve dünyanın 145 ülkesinde faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu olan TDV Türkiye’de ve yurt dışında yaptırdığı camilerin yanı sıra eğitim alanında insani krizlerin yaşandığı bölgelerde ve su kuyularının yapımı gibi alanlarda da projeler yürütüyor.

2017 yılında TDV’nin daha çok bağışlardan oluşan toplam geliri 914 milyon TL iken giderleri 798 milyon TL oldu.

Diyanet’in 2019 bütçesi 10 milyar TL

Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2017 yılı bütçesi 7 2 milyar TL olarak gerçekleşti.

Diyanet İşleri Başkanlığı’na 2019 yılı için ise 10 4 milyar TL büyüklüğünde bir bütçe ayrıldı.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2016 yılında yayımladığı “2017-2021 Strateji Planı”nda “yurt dışında cami ve görevli sayısını artırmak” tanımlanmış bir strateji olarak bulunuyor.

Aynı raporda bu yıllarda “İslam’a özgü dinî bilgi üretimi ve din eğitimi konusunda referans kurum olarak uluslararası camiada Başkanlığın tanınırlığını ve etkisini artırmak” için 10 6 milyon TL; “din hizmetlerini ve din eğitimini yurt içinde ve yurt dışında toplumun tüm kesimlerine ulaştırmak ve etkinliğini artırmak” için 4 4 milyon TL; “yurt dışında sunulan din hizmetlerini ve din eğitimlerini yaygınlaştırmak ve verimliliğini artırmak” için 550 bin TL; “İslam’ın barış adalet ve özgürlük mesajının insanlığa ulaştırılmasında etkin rol almak” için 1 7 milyon TL civarında bir maliyetin çıkarılması hesap ediliyor.

Yapım maliyeti en yüksek cami Rusya’da

Türkiye Diyanet Vakfı’nın “Camiler Hamilik Dosyası” adındaki raporunda vakfın cami inşaatı alanında Diyanet İşleri Başkanlığı ile işbirliği yaptığı vurgulanıyor.

Raporda Türk Cumhuriyetleri ile başlanan yurt dışı cami faaliyetlerinin Kırım Kafkasya Balkanlar Afrika Asya Pasifik ve Güney Amerika ile sürdüğü bugün ise “ezan sesine hasret Müslümanlar için ABD İngiltere Rusya Haiti Belarus gibi ülkelerde sevgi mekânları camiler inşa edildiği” ifade ediliyor.

“Türkiye’de ve yurt dışında cami inşasının bayraktarı” olduğunu belirten TDV bu durumu şu şekilde açıklıyor:

“İslam medeniyetinde önemli bir yere sahip olan vakıf kültürü camilerin inşası ve yaşatılmasında bugüne kadar öncü olmuş bu durum özellikle Selçuklu ve Osmanlı Devleti döneminde zirve noktaya ulaşmıştır. Günümüzde vakıf geleneğinin sağlam bir halkasını teşkil eden Türkiye Diyanet Vakfı da kurulduğu günden bu yana yurt içinde ve yurt dışında yaptırdığı cami ve eğitim binalarıyla bu kutlu geleneği sürdürmüştür. ”

Vakfın bu raporunda ve diğer kamuoyuna açık belgelerinde yer alan cami yapım maliyetleri aşağıdaki tabloda görüldüğü gibi derlendiğinde yapım maliyeti en yüksek caminin 170 milyon dolar ile Rusya’da inşa edildiği görülüyor.

Bu camilerin toplam maliyeti ise 493 milyon TL’ye ulaşıyor.

İnşaat faaliyetlerini KOMAŞ adlı şirket yürütüyor

Cami inşaat faaliyetlerini ise Türkiye Diyanet Vakfı kuruluşu olan ve sermayesinin yüzde 99 45’ini Türkiye Diyanet Vakfı’nın oluşturduğu KOMAŞ adlı şirket üstlenmiş vaziyette.

1990 yılında kurulan “Kocatepe Modern Mağazacılık İşletmeleri Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi” KOMAŞ 2001 yılında vakfın iştiraki olan dört şirketin çatı şirketi haline geldi:

“Kocatepe Camii inşaatının Türkiye Diyanet Vakfına devredilmesini müteakip ticari faaliyet konusu işlerinin doğrudan Vakıf eliyle yürütülmesinin zorluk ve sakıncaları anlaşılmıştır.

“Bu problemlerin aşılabilmesi gayesiyle Türkiye Diyanet Vakfı’nın ticari faaliyetlerinin hem doğrudan kendi sevk ve idaresinde yaptırılabileceği hem de bu işler neticesinde elde edilecek kârın doğrudan kendisine döneceği şirketler vasıtasıyla yürütülmesi yönünde bir tasarrufta bulunularak 25.05.1983 tarihinden itibaren Vakıf iştiraki şirketler kurulmaya başlanmıştır. ”

KOMAŞ’ın temel faaliyet alanları ise inşaat eğitim ve ticaret.

Ödenmiş sermayesi 50 milyon TL olan şirketin 2019 yılı için denetçi kurumu Ankara merkezli Meridyen Kurumsal Çözüm ve Bağımsız Denetim A. Ş olarak geçiyor.

Şirketin yönetim kurulu başkanı ise İlyas Serenli.

2017 yılında Sakarya Müftülüğü’nden emekli olan Serenli Türkiye Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti İkinci Başkanı olarak görev yapıyor.

LİNK : https://www.toplumsal.com.tr/turkiyenin-yurt-disindaki-cami-projelerinin-tutari-500-milyar-dolari-buldu/?fbclid=

İRTİCA DOSYASI /// MERİÇ VELİDEDEOĞLU : ‘YEŞİL ORDU’DAN ‘YEŞİL Ö RGÜT’E


MERİÇ VELİDEDEOĞLU : ‘YEŞİL ORDU’DAN ‘YEŞİL ÖRGÜT’E

14 Haziran 2019

Geçen haftaki “Sözcü”de “TSK’ye ilk operasyonu ‘Yeşil Örgüt’ yapmıştı!. . ” başlığıyla yayımlanan yazı “TSK ilk olarak 2005’te hedefe konulmuştu!” diyerek de sürdürülüyordu. (6.6.2019)

“Yeşil Örgüt” adlı bu çete dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükkanıt’la ilgili “Yahudi” olduğuna dair iddiaları yayıp yaklaşık “5 bin” kişinin cep telefonuna bunu bildiren mesajlar göndermiş.

Ayrıca bunların kapatılmalarına karşı önlem olarak da “17” internet sitesi oluşturmuş böylece subayların özel hayatlarını çocuklarını ve ses kayıtlarını yayımlamaya başlamış.

Bu internet siteleri “pasakeyfi.com” ya da “farkliulkuculukcom” gibi ilginç adlar kullanarak yayınlarını sürdürmüşler. Bir süre sonra da örgütün yargı tarihimizin unutulmayacak kara lekesi olan “Ergenekon ve Kumpas Davaları”nı başlattığı belirtiliyordu bu “Yeşil Örgüt” yazısında.

Bu ilginç yazıyı okurken “Kurtuluş Savaşı” sürecindeki “Yeşil Ordu” örgütü olayını anımsadım; bu konuyu Atatürk Nutuk’ta (Söylev) ayrıntılarıyla anlatır; şunu söyler: “

‘Yeşil Ordu’ örgütünün ilk kurucuları arasında bulunan yakın arkadaşlar yalnız bana yardım amacı ile ve beni ayrıca yormamak düşüncesiyle kendileri işe girişerek böyle bir çalışmayı uygun görmüşler…” der.

Ne var ki bu örgüt kısa bir süre sonra amacından sapar Kurtuluş Savaşı sürecinde -çoğu dış destekli- “iç ayaklanmalar”ı bastırmak amacıyla yapılan savaşımı (mücadeleyi) durdurmak için savaşan ordu askerlerine Padişah’ın askerlik görevini kaldırdığını bildirip silahlarını bırakarak -daha doğrusu isyancılara teslim ederek- evlerine dönmelerini ister.

Gerek dün bu yaşadıklarımız gerek bugün yaşamakta olduklarımız daha doğrusu bize yaşatılanların -çoğunlukla- “TSK” üzerinden kurgulandığına dikkat çekenler arasında Somali kökenli -yıllar öncesinin- Hollanda Milletvekili A. Kirşi Ali de yer alır.

A. K. Ali’nin 2007 yılı Eylül ayının “News Perspectives Quarterly” dergisinde yayımlanan bu konudaki yazısı oldukça ilginçtir; özellikle de bu yazıdaki: “Bir İslam ülkesi olan Türkiye’ye laikliğin getirilmesinin herhangi bir Hıristiyan Batı ülkesine getirilmesinden çok ‘başka’ olduğu belirtilip” ardından da “Ordu eşsiz biçimde Türkiye’nin laik karakterinin bekçiliğini yapma görevine sahiptir!” diyerek ortaya koyduğu bu “iki vurgulamaya” değinmek gerekir.

Dolaysiyle değerli dostlar ilkinden başlayarak kısaca bakalım.

Batı’da “16. yy”da Hıristiyanlara kutsal kitapları “İncil”i ulusal dillere çevrilerek okunmasını sağlayan “Reformasyon”u “18. yy”da aklın “inanç”la karşı karşıya gelip aklın üstünlük kazandığı “Aydınlanma”yı ardından da “1789 Fransız Devrimi”yle doğan “laiklik ilkesi”yle buluşmayı Türkiye -Osmanlı Devleti- yaşamadığından Türkiye’de “laik düzen”e geçiş Batı’nın laik yaşama kabulünden -ister istemez- farklı olmuştur.

Türkiye’yi çağdaş ülkelerin çizgisine getirmeyi hedefleyen “1923 Devrimi”nin temel taşlarını oluşturan “Devrim Yasaları”nın kabulü sürecinde kimi karşı koymaların derinleşip yayılmasıyla “ordu”nun devreye girmesi gerekmiş böylece çağdaşlaşma atılımının sürdürülmesinin koruyuculuğunu üstlenmiştir.

Ve günümüzde anayasasına göre “laik yasalarla” yönetilmesi gereken ülkemizde yönetimin tepesindeki “Referansımız İslamı!” “Hedefimiz İslam Devleti!” (Din Devleti) diyen Erdoğan “Ne istediler de vermedik” yakınmasından önce F. Gülen’in (FETÖ) temel öğüdünü “TSK” ile “Eğitim”i “kontrolü altında tutmayı” başarıyla (!) sürdürüyor…

“Balyoz Davası”nda tutuklu olan devre arkadaşlarını bir kez bile ziyaret etmeyen Sayın Hulusi Akar Paşa Milli Savunma Bakanı…

Seçilip birkaç gün görev yapan ne ki görevinden alınıp bir kez daha seçilmesi istenen “CHP”nin İstanbul Belediye Başkanı adayı ne diyor “Her şey çok güzel olacak!”…

“Öyle olacak!” diyorum; bilmem ki siz ne dersiniz?

LİNK : http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1438201/_Yesil_Ordu_dan__Yesil_Orgut_e.html

İRTİCA DOSYASI /// CEVAT KULAKSIZ : FESLİ KADİR, O GAZİANTEP İMA MININ DEDİKLERİ OLSAYDI YANİ KURTULUŞ SAVAŞINI KAYBETSE İDİK


CEVAT KULAKSIZ : FESLİ KADİR, O GAZİANTEP İMAMININ DEDİKLERİ OLSAYDI YANİ KURTULUŞ SAVAŞINI KAYBETSE İDİK

Fesli Deli Kadir’le Gaziantep İmamı’nın “Keşke Yunanlılar kazansa idi” şeklindeki ihanetli sözleri bir an için doğru olsa da Tanrı korusun “ağzımızdan kalemimizden yel alsın” ülkemiz işgalci devletler tarafından sürekli işgal altında bulunsa idi Türkleri Anadolu’dan kovarlardı. Zaten Kurutuluş Savaşı öncesi Batılı liderlerin bazıları “Türkler geldikleri Orta Asya’ya geri dönmeliler” laflarını ediyorlardı. Zaten Osmanlının son yıllarına doğru borç içinde kıvranıyor ülkenin ekonomisi tamamen yabancıların yönetimi altında idi o ülke çok daha çabuk çöker çok daha çabuk işgal edilir. Şimdi de Tanrı korusun aynı şekilde borç altındayız gittikçe hazine açık veriyor nerede ise ulusal gelirimiz kadar borca batmış durumdayız.

Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkardıklarından 26 Ağustos 1922 Büyük Taarruz’a kadar Batı Anadolu’nun büyük bir bölümünü işgal altında tuttular ve burayı Helenleştirmek için birçok girişimde bulundular. İşgalin somlarına doğru bölgede “İyonya Devleti” adı altında bir yönetim de kurdular. Amaçları bir süre sonra bu özerk devleti Yunanistan’a katarak Büyük Yunanistan hedefine yaklaşmaktı”. (1)

Burada denk düştüğü için Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya adlı kitabının 167. Sayfasına yazılanlara bir göz atalarım. (2)

-1918 Aralık’ında bütün ekonomi bütün iç ve dış ticaret bakkallara kadar çarşılarımız kadrolarında bir tek Türk bulunmayan banka ve imtiyazlar şirketler hepsi Hıristiyan Yahudi veya ecnebiydi. Su ışık gaz her türlü ulaştırma telefon rıhtımlar ve limanlar fenerler hepsi yabancıların elindeydi. Türk halkı yığınları medrese eğitimi altında vicdan ve kafa karanlığı içindeydi. Sivil eğitim pek küçük bir azınlıkça benimsenmişti. Amerika şüphesiz Ermenilerin yurtlarına dönmelerine engel olmayacaktı. Türklere Hıristiyanlardan farklı davranmasa bile onun idaresi altındaki bir Türkiye’nin 1919+25=1944 deki durumunu göz önüne getiri misiniz? Türkiye Türklerinin bugünkü Bulgaristan veya Yunanistan yahut Yugoslavya Türk ve Müslümanlardan ne farkı kalacaktı? Acaba Amerika Türkiye’yi kaç otonomiden kurulma bir federasyon olarak bırakacaktı?”

Şimdi “Fesli Deli Kadir” namıyla meşhur sözde gazeteci yazar ne demişti?

Güya tarihçi geçinen tarihi tersinden okuyan tersinden yazan Kadir Mısıroğlu Türk dünyasının onurlu Kurtuluş Savaşımız için neler demişti?

Kadir Mısıroğlu: Shakespeare gizli Müslüman’dır adı Şeyh Pir’dir

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Saray’da ağırladığı Cumhuriyet aleyhine söylemleriyle bilinen Kadir Mısıroğlu (1933-2019) 28 Mayıs’ta “Cumartesi Sohbetleri”adlı programında “Bizim gâvurumuz elin gâvurundan daha şiddetli”dediği konuşmasında "Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı" ifadelerini kullanıyor.

Böylesine haince söylem ve davranış içinde olan bir Fesli Kadir’i hastanede laiklik ve Atatürk düşmanlarının sıra sıra ziyaret ettiklerini bir hatırlayınız. İstikbalimizin timsali İstiklal Savaşımıza onun kahramanı Atatürk’e böylesine haince laf eden bir Fesli Kadir’in öldükten sonra sanki ulusal bir kahramanmış gibi tabutuna Türk bayrağı sarılması irtica bataklığını yaratan bir etken değil midir? Demek ki bu bataklıkta Gaziantep’teki zehirli haşere gibi çok hain haşerelerle karşılaşacağız demektir. Ne ki bu Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı Deli Kadir adına PTT pulu bile bastırılmıştır.

Yine onu müritlerinden Gaziantep’ten Gaziantep’in İyinacar Camisinde İmam F. Y. nin Bayram namazı vaazında söylediği “Kurtuluş Savaşı’nı keşke kaybetseydik anlamında sözler söylemesi camideki vatandaşları şoke eder. Bu aşırı dinci hilafetçi kafalı İmam F. Y. Bayram Namazı vaazında halka şunları söyler: “Kurtuluş mücadelesinde bizi kandırdılar. 1. İnönü’de şöyle zafer kazandılar 2. İnönü’de şöyle zafer kazandılar. Sakarya’da şöyle zafer kazandılar. Şöyle kahramanlık yapılmış. Yunan’lıları denize döktüler. Nerede döktüler? Hepsi yalan keşke o gün savaşı kaybetseydik. Belki Osmanlı’yı daha sonra yeniden kurabilirdik”.

Atatürk’ün koynuna her gece bir bakire kız verilir”mış

Atatürk zamanında da Atatürk düşmanları vardı. Onun aleyhinde şimdiki gibi “ayyaş”lıktan tutun da din düşmanına kadar gerici çevreler Atatürk aleyhinde dedikodular yaparak gizliden gizliye düşmanlıklarını dışa vurmaya çalışırlardı. Günümüzün gerici basınında bile Atatürk için “oğlancı” diyenlere “anası genelevde çalışıyormuş” diyenlere kadar ahlaksızca dedikodulu söylem ve yazılara rastlıyorduk. İşte onlardan birini Falih Rıfkı Atay Çankaya kitabında şöyle yazmakta:

-Cumhuriyet’in ilk zamanlarında memlekette Atatürk düşmanlığını yaymak için bilhassa hususi hayatını ele alanlar pek çoktu. Bunlardan biri Kocaeli köylerinden birinde Atatürk’ün koynuna her gece bir bakire verildiğini söyler. Bu söyleme karşı aksakallı bir ihtiyar der ki:

“-Haydi canım ölünceye kadar her gece bir kız verseler Yunan askerlerinin bir gecede yaptığını yapmaya ömrü yetmez”. (Çankaya sf 15):

Keşke Yunan kazansaydı diyenlere karşı bunlar ibret verici örneklerdir. Ne yazık ki ne Ne “Fesli Kadir” ne de Gaziantepli imam İstiklal Savaşımızı yeteri kadar okumamışlar özümsememişler. Günümüzde bile vatanları işgal edilen toplumların çektikleri acıları katliamları tecavüzlere dehşetle tanık olmaktayız. Şimdilerde bile “keşke Yunan galip gelse idi” diyenler Yunanlıların Rumların Kıbrıs’ta Ege’de dünya siyasetinde Türkiye ve Türkler aleyhinde yaptıkları kumpasları düşmanlıkları her alanda Türkiye’ye karşı yaptıklarını görmekten acizler mi? Yunanlıların 1919 dan-1922 ye kadar işgal ettikleri Ege bölgemizdeki yaptıkları katliamları vahşeti yakılan yıkılan camileri hatırlamıyorlar mı?

Eğer Yunanlılar galip gelse idi Polatlıya kadar işgal ettikleri Türk Yurdunda doğru dürüst Türk bırakırlar mıydı? Avrupa’nın bütün başkentlerinde Cami olduğu halde günümüze kadar Atina’da cami yapılmasını karşı çıkıyorlardı. Yunanistan yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyetinde kaldı adalardan tutun da bütün Yunanistan kentleri camilerle dolu idi. Hele Selanik adeta bir Türk kenti idi hangisinde hangi cami kaldı? Bizim meczupların bağnazların dedikleri gibi Yunanistan’ın Ege işgali devam etse idi Ege Bölgemiz İyonya İzmir de Smirina olacaktı.

Olanı biteni böylece özetledikten sonra tarihi hiç okumamış o Gaziantepli imama ve onun şeyhi Fesli Deli Kadir’e (Kadir Mısıroğlu’na) şu tarihi gerçekleri işgal altındaki Türk ve Müslümanların durumlarına bir göz atalım. Yukarıda Falih Rıfkı Atay’ın kitabında vurgulandığı gibi eğer Türkiye yukarıdaki meczupların istedikleri arzu ettikleri işgal altında olsaydı yani (Tanrı korusun ağzımızdan yel alsın) Yunanlılar galip gelse idi Türkiye’deki Türklerin Yunanistan’da Yugoslavya’da Balkanlarda Kırım’da Bulgaristan’daki Türklerin feci kötü yaşantılarından farklı olamazdı hem de bizi geldiğimiz yere Orta Asya’ya doğru sürerlerdi. Orta Asya’ya varınca da “yurdunuza sahip olamadınız siz ne biçim Türksünüz” diyerek daha beter ederlerdi.

Kırım Tatarlarının yurdu idi; Rus işgalini görünce milyonlarca Tatar Türkü hayvan vagonları ile Sibirya ve Orta Asya bozkırlarına sürüldüler katliamlara uğradılar.

Toprakları işgal edilen Çerkezler vatanlarından sürgün edildiler.

İşte işgal böyledir Fesli Kadir de o Gaziantepli imam da bunları düşünerek bu saçma sözleri neden söylerler.

Osmanlı zamanında 1912 Balkan Savaşlarına kadar Balkanlar’ın nice eyalet ve vilayetlerinde yaşayan milyonlarca Türk’ün oralar işgal edildikten sonra nasıl yurtlarından edildiğini İstanbul’a doğru göç ederken yollarda nasıl acılar çektiğini binlercesinin yollarda can verdiğini düşünerek “düşman gelip gelseydi” sözünü söylemeliler.

Daha yakın zamanlarda Yugoslavya Srebrenitsa’da 1991-1995 İç Savaşı (Hırvatistan Savaşı ve Bosna Savaşı)’nda Sırp Cumhuriyeti Ordusu’nun Müslümanlara karşı giriştiği Krivaya ’95 Harekâtı esnasında en az 8.372 Boşnak’ın Bosna-Hersek civarında katliamlarını düşünün.

Uzatmak istemiyorum daha nice işgallerin katliamlarını anlatabiliriz. “Keşke Yunan Galip gelseydi” diyenler ya çok bilinçsiz cahil dünyadan habersizler ya da Hilafet özlemi içinde olan dinsel sapkınlardır. Çünkü işgal yıkım felaket getirir.

Bu şeriat ve hilafet özlemi içinde olan sapkınlar bu acı gerçekleri görseler bile “keşke Yunan galip gelse idi” söylemi ile uyuyan sinen kendi kafasındaki yandaş hainlere işaret fişeği olmaktalar. Nasıl olsa yönetimde Cumhuriyet tarihinin en gerici dinci yönetimi varken bu gerici bataklıktan zehirli bir haşere misali uç vermekteler orada burada saklandıkları yerden ortamı uygun bulunca mısır patlağı gibi çıkıvermekteler. Batı’nın hiçbir çağdaş ülkeleri laiklik karşıtı dinci gerici siyasi partiler şöyle durusun böylesine bir kişi eylemine asla ödün vermezler. Çünkü çağdaşlık demokrasi aydınlanma ancak laik düşünce laik yönetim ortamda korunur gelişir. Günümüz dünyasında ne yazık ki 50 den fazla Müslüman ülkeleri laiklik karşıtı dinci tek adam yönetimleri ile yönetilmekteler ve de çağın gerisinde kalmaktalar. Bilim dalında ilk kez Nobel ödülü alan Prof. Dr. Aziz Sancar’ın dediği gibi “500 yıldır İslam dünyasının bilime hiçbir katkıları yoktur”. İçlerinde sadece bir tek Türkiye vardı demokrasi ile yönetilen; o da son referandumla tek adama dönüştürüldü; böylece demokrasi de gitti adalet de gitti. Dünyanın en geri kalmış on ülkesi tek adamla yönetilmektedir.

Dinci devlet çağdaş devlet olamaz ileri gidemez.

Ülkede daha ilkokula bile başlamamış çocuklar uluslararası çocuk hakları sözleşmesine aykırı olarak dinsel baskı altında 3-6 yaşındaki çocuklar için Kuran Kursları inşa edilmekte. Cuma camilerinde “3-6 yaşındaki çocuklar için filan yerde yapılmakta olan Kuran kurslarına para toplanacak yardım edilmesi” şeklinde anonsları üç-beş defa duymuşumdur. Şu anda AB kraterlerinden gittikçe çağdaşlaşmaktan uzaklaşmaktayız. Batı’da 12. Sınıf sonuna kadar çocuklara dinsel baskı ve öğretim yapılması sakıncalı bulunmaktadır. Batı’da öğrenci velileri ve öğrenciler din dersine katılıp katılmama konusunda serbesttir

Ülkemiz ne yazık ki oraya buraya lüks camiler yaparak okulları imam okulu yaparak “dinci kinci toplum yaratacağız” diyerek yönettiğini sanan çağ dışı ve ülkeyi geriye götüren bir yönetim anlayışı ile yönetilmektedir. O nedenle ülkemiz ekonomisi kültür ve eğitimi demokrasi yönünden geriye doğru gitmektedir. Tez elden ülkemiz gerçek bir demokrasiye parlamenter sisteme dönüş yapmalıdır. Yoksa her alanda çağdaş dünyadan dışlanırız.

Cevat Kulaksız

SONNOTLAR

(1) Zeki Sarıhan link : http://www.didimozgurses.com/yunanlilar-galip-gelince/

(2) Çankaya Falih Rıfkı Atay Pozitif Yayınları 2009

Link : https://haberguncel.blogspot.com/2019/06/fesli-kadir-o-gaziantep-imaminin-dedikleri-olsaydi.html

NATO DOSYASI /// ERCAN CANER : NATO MASALLARI


ERCAN CANER : NATO MASALLARI

E-POSTA : ercancaner

Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK BM ve NATO deneyimlerine sahiptir.

“Bütün hayvanlar eşittir fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha fazla eşittir. ” George Orwell

Sun Savunma Net 29 Şubat 2020

Mutlaka şu veya bu sebepler için milleti savaşa sürüklemek taraftarı değilim. Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Hakiki düşüncem şudur: Milleti savaşa götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. “Öldüreceğiz diyenlere karşı “Ölmeyeceğiz” diye savaşa girebiliriz. Lakin milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu Türk Orduları Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal ATATÜRK

Son günlerdeki gelişmeler nedeniyle kamuoyunda NATO Türkiye’nin durumu ve Kuzey Atlantik Anlaşmasının bazı maddeleri üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmekte ve tartışılmaktadır.

Yazımıza; Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün savaş hakkında söylediği;Milletin hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir sözünü hatırlayarak başlayalım ve Kuzey Atlantik Anlaşmasının giriş cümlesinde geçen “BÜTÜN HALKLAR ve “HÜKÜMETLER” ifadeleri üzerinde biraz duralım.

04 Nisan 1949 tarihinde Birleşik Devletlerin Washington D. C. kentinde imzalanan Kuzey Atlantik Anlaşmasının giriş cümlesi aşağıdaki gibidir.

Kuzey Atlantik Anlaşmasının giriş cümlesinin ilk paragrafında geçen; “bütün halklar ve hükümetlerle barış içinde yaşama arzusu” ifadesi Atatürk’ün “Yurtta sulh cihanda sulh” sözleriyle bir arada okunmalıdır.

İkinci cümlede geçenHALKLARININ ifadesi de önemlidir. Orijinal İngilizce metinde bu ifade “their peoples” Fransızca metinde “leurs peuples” İspanyolca metinde “sus pueblos” ve Almanca metinde de “ihrer Völker” şeklinde geçmektedir. Türkçe metinde geçen “BÜTÜN HALKLARIN” çevirisi tamamen yanlıştır.

Giriş cümlesinde geçen bu ifadenin iki boyutu vardır. Bunlardan birincisi; bu anlaşmaya imza koyan devletlerin KENDİ HALKLARININ özgürlükleri ortak mirasları ve uygarlıklarını korumakta kararlı olmaları gerekmektedir bütün halkların değil. İfadenin ikinci boyutu ise anlaşmaya imza koyan devletlerin ne NATO üyesi ülkelerin ne de bütün halkların özgürlükleri ortak mirasları ve uygarlıklarını korumak için endişe duymalarına ve hamle yapmalarına hiç ama hiç gerek olmadığıdır. Yani başka ülkelerin halklarının özgürlükleri mirasları ve uygarlıkları NATO’nun ne kendi içinde ne de kendi dışında görev tanımı içinde yer almamaktadır.

DÖRDÜNCÜ MADDE

Anlaşmanın dördüncü maddesine göre; üye ülkelerden herhangi biri Taraflardan birinin toprak bütünlüğü bağımsızlığı veya güvenliğinin tehlikede olduğu düşüncesinde olduğundadanışma” maksatlı olarak bütün NATO üyesi ülkelerinin katılacağı bir toplantı çağrısında bulunabilir. Uygulamada bu madde nadir olarak kullanılmakta ve NATO’nun belirli bir sorunla ilgili kaygıları olduğu yönünde bütün dünyaya güçlü bir siyasi mesaj gönderilmektedir.

Dikkat edilirse anlaşmaya imza koyan Taraflardan herhangi biri; diğer Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü bağımsızlığı veya güvenliğinin tehlikede olduğunu düşündüğünde danışma maksatlı olarak NATO üyesi ülkeler toplanacaktır. Yani ülkenin kendisinin yanı sıra başka bir TARAF ülke de aynı kaygılarla bir danışma toplantısı çağrısında bulunabilir.

NATO Anlaşmasının ünlü beşinci maddesiBirimiz hepimiz hepimiz birimiz için” maddesi olarak da bilinmektedir ve NATO organizasyonunun temel taşıdır. Madde 5 üye ülkelerden birine yapılan saldırının bütün üyelere yapıldığı anlamına geldiğini ifade eder ve kollektif bir savunma olasılığını harekete geçirir.

BEŞİNCİ MADDE

Fakat NATO Anlaşmasının bu ünlü beşinci maddesi sadece saldırıya uğrayan taraf veya taraflara yardım edilmesi ve “gerektiğinde silahlı güç kullanma dâhil harekete geçilmesi” konularında anlaşmaya imza koyan devletleri bağlamaktadır. NATO Anlaşmasının beşinci maddesi kesinlikle otomatik olarak bir askeri faaliyet uygulanacağı anlamına gelmemektedir.

Madde 4 ve 5’in uygulanması kararı nasıl alınır? Bütün NATO üyesi ülkelerin kabul etmesi mi gerekir yoksa bu bir çoğunluk veya oybirliği ile karar alınmasını gerektiren bir durum mudur? Teorik olarak Madde 4 ve Madde 5 sadece NATO üyesi bir devletin talebiyle uygulamaya koyulabilir. Bununla birlikte Madde 5 bugüne kadar sadece bir kez Birleşik Devletlere karşı 11 Eylül 2001 tarihindeki terör saldırılarının hemen sonrasında uygulanmıştır.

1999 ile 2003 yılları arasında NATO karargâhında planlama ve operasyonlar başkanlığı görevini yürüten NATO eski genel sekreter yardımcılarından Dr. Edgar Buckley beşinci maddenin uygulanması kararının Brüksel kentinde herhangi bir üyenin bireysel talebi olmadan bütün üye ülkelerin kollektif kararıyla verildiğini yazmıştır.

Teorik olarak uygulanabilir olmasına rağmen taraflar talep etmediklerinden; 1964 Tonkin Körfezi ve 1968 Pueblo olayları ile 1982 Falkland Savaşında NATO Anlaşmasının ünlüBirimiz hepimiz hepimiz birimiz için” maddesi uygulanmamıştır.

05 Ağustos 1964 tarihinde meydana gelen Tonkin Körfezi olayında Kuzey Vietnam torpido botlarının Maddox ve Turner Joy adlı Amerikan destroyerlerine saldırdığı iddia edilmiş ve sonrasında Başkan Lyndon B. Johnson’un ABD’nin Vietnam Savaşına askeri müdahalesini büyük oranda artıran Tonkin Körfezi Yasası Kongre tarafından onaylanmıştır.

23 Aralık 1968 tarihinde gerçekleşen Pueblo olayında ise yine ABD’ye ait Pueblo adlı istihbarat gemisine Kuzey Kore devriye botları tarafından 83 mürettebatıyla birlikte el koyulmuştur. Gemiye el koyma esnasında yaralanan Amerikalı bir denizci hayatını kaybetmiştir. Birleşik Devletler gemisine uluslararası sularda el koyulduğunu iddia ederek bölgeye savaş gemilerini göndermiş ve aynı anda Kuzey Kore ile 82 denizcinin serbest bırakılması için görüşmelere başlamıştır. Yaklaşık bir yıl rehin tutulan Amerikalı denizciler 23 Aralık 1968 tarihinde iki ülkenin aralarında anlaşması sonrasında özgürlüklerine kavuşmuştur.

Falkland Savaşı ise 02 Nisan 1982 tarihinde Arjantin’in kıyılarından sadece 480 kilometre uzaklıktaki Falkland (Islas Malvinas) ve Güney Georgia Adalarını işgal etmesiyle başlayan ve altı hafta sonra Arjantin’in teslim olarak işgal ettiği toprakları terk etmesiyle sonuçlanan bir savaştır. Arjantin birlikleri kendi kayıplarına rağmen İngiliz askerlerini öldürmeme konusunda kendilerine verilen emirlere harfiyen uymuşlardır. Savaş esnasında Birleşik Devletler İngiltere’ye koşulsuz tam destek sağlamıştır.

NATO 9/11 SALDIRILARI AFGANİSTAN VE MADDE 5

NATO üyesi ülkeler yukarıda ifade edildiği gibi; 11 Eylül 2001 tarihinde sözde El Kaide teröristlerinin Birleşik Devletler topraklarında gerçekleştirdiği saldırıların hemen ardından 12 Eylül 2001 günü oybirliği ile ittifakın en değerli üyelerinden bir tanesi olan Birleşik Devletler için Madde 5’in uygulanmasını kabul ederler.

Birleşik Devletler zor günlerinde yardımına koşan NATO ittifakına minnettardır. Ne de olsa 1949 yılında kurulan NATO ittifakında Madde 5 ilk kez uygulanmaktadır ve güzellik de kendisi için yapılmaktadır.

Önceki Makale Üst Düzey ABD Ulusal Güvenlik Yetkilileri Türkiye Darbesini Kabul Ettiler

Bilindiği gibi; 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleşen olayların sorumluluğu El Kaide terör örgütünün üzerine yıkılır ve terör tehdidi altındaki dünya masalıyla her şey yeniden şekillendirilmeye başlanır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 20 Aralık 2001 tarihinde toplanır ve 1386 Sayılı Karar kabul edilir. Afganistan’a NATO değil Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 1386 Sayılı Kararı ile oluşturulan Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (ISAF – International Security Assistance Force) müdahale edecektir.

NATO 2003 yılı Ağustos ayında ISAF komutasını üzerine alacak ve bu durum ISAF’ın misyonunu tamamladığı 2013 yılına kadar sürecektir. ISAF’a kuvvet sağlayan ülkeler arasında 28 NATO üyesine ilave olarak Moğolistan Tonga Krallığı ve Singapur Cumhuriyeti dâhil 48 devlet daha bulunmaktadır.

Konumuza geri dönelim. Bilindiği gibi bütün önemli NATO kararları oybirliği ile alınmaktadır bu nedenle Madde 5’in uygulamaya koyulması da 28 üye ülkenin onayını gerektirmektedir. Acaba 28 üye ülkenin NATO ittifakı nezdinde önemi ve ağırlıkları aynı mıdır?

George Orwell’in ilk kez 1945 yılında yayımlanan Hayvan Çiftliği adlı romanında; Manor Çiftliğinde yaşayan hayvanlar çiftliği insan sahiplerinden ele geçirir ve“Snowball” adlı domuz tarafından çiftliğin adı Hayvan Çiftliği olarak değiştirilir.

İncil’de yer alan On Emir’den esinlenen hayvanlar ele geçirdikleri çiftlikte hayvan davranışlarını bir sisteme bağlamak maksadıylaYedi Emir adlı bildirgeyi hazırlar ve ambarın duvarına yazarlar. “Bütün Hayvanlar Eşittir hayvanlığın yedinci emridir. Hayvan Çiftliğinde sonradan iktidarı ele geçiren domuzlar ve kudretli domuz Napoleon bu emri; “Bütün hayvanlar eşittir fakat bazı hayvanlar diğerlerinden daha fazla eşittir” şeklinde değiştirecektir.

Ne dersiniz? Acaba NATO tarafından sağlanan kollektif savunma garantisi söz konusu olduğunda; hâlâ bütün üye ülkeler eşit midir yoksa bazı üye ülkeler diğerlerinden daha fazla mı eşittir?

TÜRKİYE VE MADDE 4-5 TALEPLERİ

Türkiye ilk kez 2003 yılında Irak Savaşı esnasında güvenliğini tehdit altında görerek NATO’dan Madde 4 kapsamında yardım talep etmiş ve NATO da Türkiye’nin Irak sınırı boyunca güvenlik tedbirlerini geliştirmiştir. Fakat bazı üye ülkeler ilk anda Irak’ta askeri faaliyetlere karşı çıktığından NATO Watch Direktörü Ian Davis’e göre bu kararın alınması oldukça zor olmuştur. NATO bünyesinde neler yapılması gerektiği konusunda tartışmalar yaşanmış ve sonunda AWACS gözlem uçakları ve Patriot bataryalarının yerleştirilmesi kararı alınmış ve uygulanmıştır.

NATO’nun gaz almak maksadıyla ara sıra Türkiye’ye gönderdiği solda AWACS uçağı sağda ise bir Patriot hava savunma sistemi

2012 yılında bir Türk jetinin Suriye tarafından düşürülmesinin ardından Türkiye yine Madde 4 kapsamında toplantı çağrısında bulunmuştur. 2012 yılı Ekim ayında Suriye’den Türkiye topraklarına top mermisi atılması sonrasında Türkiye sınırına Patriot bataryaları yeniden yerleştirilmiştir. 2015 yılında önce Birleşik Devletler sonra da Almanya Türkiye’deki Patriot bataryalarını geri çekmiştir.

Takvim yaprakları 26 Temmuz 2015 tarihini gösterdiğinde Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yapar ve Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik son saldırı ve tehditler üzerine terörizme karşı alınan tedbirler ve icra edilen operasyonlar hakkında müttefiklerini bilgilendirmek ve istişarelerde bulunmak amacıyla Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesi çerçevesinde NATO Konseyi’nin toplantıya çağırıldığını duyurur.

Rus Hava Kuvvetlerine ait SU-24 tipi savaş uçağı 24 Kasım’da Suriye sınırında TSK tarafından düşürülür. Türkiye uçağın sınır ihlali yaptığı gerekçesiyle angajman kuralları çerçevesinde düşürüldüğünü açıklar. Ancak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bu iddianın gerçek olmadığını belirterek “Uçak vurulduğunda altı bin metre yükseklikte Türk topraklarından bin kilometre uzaklıkta uçuyordu” açıklamasını yapar. NATO üyesi ülkeler şoka girmiştir Rus hava kuvvetlerine ait savaş uçakları da zaman zaman hava sahası ihlalleri yapmakta fakat düşürülmemektedir.

Türkiye-Suriye sınırı yakınlarında bir Türk F-16 savaş jeti tarafından vurulduktan sonra yanarak düşen SU-34 modeli Rus savaş uçağı. Putin olayı Arkadan Bıçaklama” olarak nitelendirmiştir. 21 Kasım 2015. Foto: AFP

Uçağı vur emrinin kim tarafından verildiği uzun süre tartışma konusu olur. Tartışmalara Rusya Bilimler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Araştırma Görevlisi Ruslan Kurbanov nokta koyar ve 2016 yılı Aralık ayında yaptığı bir açıklamada bu talimatın ne cumhurbaşkanı ne de başbakan tarafından verilmediğini vur emrinin İncirlik Üssü’nde nöbetçi olan FETÖ mensubu bir albay tarafından verildiğini açıklar.

Türkiye uzun yıllardan beri NATO üyesidir. Fakat özellikle Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra Türkiye’nin bütün üyelerle eşit olduğu varsayımının doğru olduğuna inanmıyorum.

Yazıyı Doug Bandow’un 27 Temmuz 2016 tarihinde Forbes’te yayımlanan yazısından bir paragraf ile bitirelim.NATO’nun kendisi büyük bir tarihi hatadır Ankara’nın NATO üyeliği ise çok daha büyük bir yanılgıdır. Soğuk Savaş döneminin Birleşik Devletler liderliğindeki en önemli askeri ittifakı olan NATO’nun Avrupalılar İkinci Dünya Savaşının yaralarını sardıklarında ve özellikle de Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) dağılması sonrasında ortadan kalkması gerekirdi. Bugün gelinen noktada ise Türkiye ABD ve Avrupa’nın güvenliğini baltalamaktadır. Ankara tek partili otoriter bir yönetim şekline doğru yaklaştıkça NATO üyeliği giderek daha yersiz bir hale gelmektedir. Medeni bir ayrılık bütün taraflar için en uygun çözümdür. ”

Unutmayalım; Hayvan Çiftliği kurulduğunda da bütün hayvanlar eşittiler ama yıllar içinde çiftlikte durumlar değişmiş ve bazı hayvanlar diğerlerinden çok daha eşit bir statüye sahip olmuştur…

NATO Masalları | Sun Savunma Haber