BİYOGRAFİ DOSYASI /// Stalin’in Desteğini Alarak Sovyetler Birliği’nde Bilime Ciddi Engeller Koyan Biyolog : Trofim Lysenko


Stalin’in Desteğini Alarak Sovyetler Birliği’nde Bilime Ciddi Engeller Koyan Biyolog : Trofim Lysenko

Arkasına Stalin’in gücünü alarak genetik ve bilim alanında başka bir anlayış benimseyen Lysenko, fikirleriyle bir dönemin Sovyetler bilimine ciddi hasarlar vermiş bir isim.

lysenko’nun teorileri, türlerin dönüşümü ile ilgilidir. yeterli bilimsel temeli olmayan bir zihniyetle, genç bitkilerin, belirli bir çevrede türünün diğerleriyle rekabet halinde olmadığı zaman ve kümeler halinde ekildiklerinde, birçoğunun türlerin iyiliği için kendilerini feda edeceğini ve çok azının hayatta kalacağını iddia etmiştir. bu, komünist rejimin kolektivist ideolojisine paraleldir denilebilir. bundan etkilenen stalin, iklim değişikliği yapmak ve bölgeyi tarım için daha iyi hale getirmek için güney sovyetler’in çayırlarında, geniş ormanlık alanlarda çok çetin şartlarda dikimler yapmayı emretti. sonuçlar, çiftçiler için felaketti. dolayısıyla tarımı mahvetmiş oldu.

lisenko ayrıca bir türün diğer türlere hızlı bir şekilde dönüşebileceğini iddia etti (darwin’in evrim teorisine tamamen karşı bir anlayış) ve bir bitki hayatta kalmak için çok zor ve çetin bir ortamda yaşıyorsa, bu bitkiden ve tohumlardan ortama daha iyi adapte olabilen ve daha güçlü bir türün gelişmesi mümkündür anlayışı ile yola çıkmıştır. birçok bilim adamı, kendi teorilerini destekleyen sözde deneysel gözlemlere sahip olduklarını iddia ederek çalışmalarını destekledi; bunun sebebi olarak, hükümetin kendileri üzerindeki büyük baskıları azaltması ve lisenko’nun teorilerini desteklemeleri durumunda çalışma koşullarında iyileşmeler olacağını düşünmeleri gösterilebilir. o dönemde bu görüşlere karşı çıkan bilim adamları da elbette mevcuttu; ancak bir çoğu ya pozisyonlarından edildiler ya da çok daha kötü bir kadere maruz bırakıldılar. açık ve dürüst eleştiri yapmalarına hiçbir zaman izin verilmedi.

Sovyetler Birliği’nde genetik ve bilimin zaman içindeki değişimi

mendel genetiğini reddeden trofim lysenko, ivan michurin’in hibridizasyon ve edinilen özelliklerin kalıtsallığı hakkındaki teorilerini destekleyen bir rus tarımcı ve biyologdu. kendi görüşlerinin tanıtımı ve diğer bilim adamlarının itibarını kaybetmesi için düzenlediği psödososyal hareket olan lysenkoizm terimini kullandı.

lysenko, deneysel araştırma çabalarında özellikle ürün verimini arttırmak için stalin tarafından desteklendi.

Lysenko 1935’te Kremlin’de konuşma yaparken (Soldan sağa: Stanislav Kosior, Anastas Mikoyan, Andrei Andreyev, Joseph Stalin)

onun çalışmaları, 1920’lerde stalin’in yönetimindeki çiftliklerin zorla kolektifleştirilmesinden kaynaklanan kıtlıklara son vermek isteyen komünist parti’nin dikkatini çekti. 1930’da odessa’daki ukrayna seçim ve genetik enstitüsü’ne transfer oldu ve daha büyük ölçekli araştırmalar yürütmek için ona bir laboratuar sağlandı. hızla rus bahçıvan ivan michurin’in fikirlerinin etkisine girdi. lysenko kalıtımın kromozomal temelini reddetti ve çevrenin kalıtsal özellikleri etkilediğini belirten ekolojik “besin teorisi” ni lamarckian bir bakış açısıyla yarattı. örneğin, tohumlar sadece bir kez dondurulur ve böylelikle daha sonra nesiller boyunca daha hızlı büyüyüp, gelişeceklerdir.

stalin 1953’te öldüğünde, lysenko yeni lider nikita khrushchev tarafından desteklendi. ancak, daha fazla ana akım sovyet bilim adamı ortaya çıktı ve sonunda üç bilim adamı, pyotr kapitsa, vitaly ginzburg ve yakov borisovich zel’dovich, lysenko’nun eserlerini ve iddialarını çiğneyen bir çalışma sundular. ayrıca, lysenko’nun onu eleştiriden korumak için politik etkilerden nasıl yararlandığını açıkladılar.

trofim denisoviç lisenko 1976’da, 78 yaşında moskova’da hayatını kaybetti. lysenkoism terimini; yani bilimin politik amaçlarla kötüye kullanılmasını tarihe kazandırmış oldu.

kaynaklar:

LİNK : https://www.springer.com/gp/book/9783319271668

LİNK : https://www.famousscientists.org/trofim-lysenko/

ayrıca (bkz: lysenkoism)

TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI : Atatürk’ün, Nahçıvan ile Komşu Olabilmek Adına Cebinden Para Vererek Satın Aldığı Toprak


Atatürk’ün, Nahçıvan ile Komşu Olabilmek Adına Cebinden Para Vererek Satın Aldığı Toprak

Mustafa Kemal Atatürk’ün nasıl bir stratejik deha olduğunu bir kez daha ortaya koyan anektod.

bu hikaye aslında bilinir fakat ne kadar önemli olduğunu tam da nahçıvanlı biriyle konuşunca anladım.

aslında hiç önem vermediğimiz bir yerdir nahçıvan. bilmeyenlere söyleyelim, azerbaycan’a bağlı özerk bir bölgedir fakat bu ülkeyle fiziki bağlantısı olmayıp türk devletleri arasında türkiye ile kara sınırı bulunan tek toprak parçasıdır. ama neden hala azerbaycan’a bağlı özerk bir bölgedir biliyor musunuz? tamamen atatürk sayesinde. şöyle ki;

bu bölgeyle birbirimiz bağlayan sadece ve sadece 15km’lik bir sınır (bkz: dilucu sınır kapısı) vardır ve bu sınır bizzat atatürk’ün cebinden para ödeyerek satın aldığı topraktır!

adam demiş ki, yukarıda ermeniler (o dönem sscb), aşağıda iran, bu bölgenin insanı burada yaşamalı, bizim burayla direk bir bağımız olmalı ki hem ermeniler hem de iran’la aramız bozulursa, türk devletleri ve orta asya’ya bir bağlantımız kalsın. hem bu sınır sayesinde bu bölgenin insanını da koruyabiliriz. iran’la görüşür, tabi ki ikna eder, parasını öder, toprağı alır.

gel zaman git zaman, 80’lerde ermeni ve azeriler arasında gerilim tırmanır. zaten o dönemlerin sonunda sscb’nin dağılması gerçekleşir. fakat nahçıvan bölgesinin insanı fakir ve techizatsızdır. ermeni birlikleri ruslardan temin ettikleri donanımlı silahlarla nahçıvan’a saldırıken, bu adamlar yalnızca av tüfekleriyle falan kendilerini savunmaya çalışmaktadır. saldırıların yoğunlaştığını ve nahçıvan’ın düşme ihtimalini gören dönemin türk hükümeti, bu sınır kapısından silah, techizat, sağlık yardımı yapar, bölge insanı güçlenir ve topraklarını korur. en nihayetinde sovyet rusyanın dağılması sonrasında özerk bir bölge olarak bağımsızlığını ilan eder.

işte bu hikayeyi bana anlatan kişi bu bölgede o zamanlar çocukmuş. çok kötü durumdaydık, hayatımızı atatürk’ün 60 sene önce aldığı toprağa borçluyuz diyor. bu adam boğaziçi üniversitesi işletme mezunu ve şuan türkiye’nin önemli bir kuruluşunda, önemli bir pozisyonda bu ülke için çalışıyor.

stratejik derinlik böyle bir şey. bazı miki mouse’ların dediklerine inanmayın siz. zira var olan toprağı geri taşırlar maazalah.

konuya ilişkin bir kaç link;

LİNK : http://naxcivan.cg.mfa.gov.tr/…owspeech.aspx?id=709
LİNK : https://www.google.com/…ld%c4%b1%c4%9f%c4%b1+toprak
LİNK : http://tr.wikipedia.org/wiki/dilucu_sınır_kapısı

SAVAŞLAR DOSYASI /// Tarihteki Tüm Komutanlardan Daha Fazla Toprak Ele Geçiren General : Subutay


Tarihteki Tüm Komutanlardan Daha Fazla Toprak Ele Geçiren General : Subutay

1176-1248 yılları arasında yaşamış olan ve Cengiz Han’ın en önemli komutanı olan Moğol generali Subutay (Sübedey), kazandığı 65 savaş ile pek çok kişiye göre gelmiş geçmiş en iyi komutanlardan biri.

tarihte hiçbir komutanın ve hükümdarın alamadığı kadar büyük toprak parçaları ele geçirmiş, bir demircinin oğlu olarak dünyaya gelmiş, cengiz han’ın en büyük mareşali ve imparatorluğun stratejisti olan tuva türküdür subutay (sübedey).

cengiz han’la nasıl tanıştığı ile ilgili çeşitli rivayetlerden biri bir savaş esnasında cengiz’in atını tek okla vurarak cengiz’i atından düşürmesi sonucu olduğudur. ancak aşikar olan, geçmişte müslüman olan türklerin göktanrıcı türkleri maveraün nehir ve bugünkü kazakistan’dan sürmesine karşı gelişmiş olan bir öfke ile göktanrıcı türklerin cengiz ordusuna gönüllü olarak katılmasıdır. öyle ki cengiz’in, harzemşahlar karşısına çıkardığı ordu 40-50 binlik bir ordu iken hazar denizi’ne ulaştığında bu ordunun toplamı 200 bine ulaşmıştır.

sübedey, bagatur’un batı tarihçileri tarafından bilinen en büyük başarısı yüzlerce km uzaklıktaki orduları eşgüdümlü olarak hareket ettirerek ard arda avrupa’nın en güçlü ordularından olan macar ve polonya ordularını kısa sürede yok etmesidir. sübedey’in taktikleri yıldırım savaşının ilk ve en iyi örnekleri olarak kabul edilir ve bugün birçok ülkede askeri harekat stratejisi kitaplarında okutulmaktadır. moğol devleti her ne kadar sadece barbar bir imparatorluk olarak görülse de imparatorluğun stratejisi fethedilen bölgelerde mutlak iktidarı ve düzeni sağlamak üzerine kurulmuş idi. esasında sübedey’in stratejik zekasını anlamak için sadece eş güdümlü zaferlerini ele almak oldukça hafif kalır ki sübedey, avrupa’da irlanda’ya kadar mutlak iktidarın 20 yıl içerisinde sağlanacağı raporunu cengiz han’a iletmiştir.

bu raporda avrupanın tüm krallarının, derebeylerinin kontrol gücü birbirleriyle olan ilişkilerini varlıklı tüccarların siyasetle olan ilişkileri nerede ne zamanda hangi ürünlerin yetiştiği hangi nehrin ne zaman donduğu etnik yapının dinin etkisinin nerede ne kadar olduğu vs. her şey hesaplanmış ve sonuçları ortaya dökülmüştür. ancak han’ın ölümü sonrası kurultay için geri dönülmek zorun da kalınmış daha sonrasında ise sübedey resmen emekliliğini isteyerek tula’ya yerleşerek 1248’deki ölümüne dek savaşlardan ve siyasetten uzak kalmıştır.

not: subutay veya subutai, batılıların kendi dillerine uyarladıkları isimdir. orijinali sübedey’dir.

taharetibrigi

şahsi görüşüme göre subutay, tüm zamanların en büyük komutanı, mareşal sıfatını tarihte en çok hak eden isimlerin başında gelmektedir. zira moğol imparatorluğuna hizmet ettiği 1206-1248 yılları arasında onlarca muharebe yapmış ve hepsinden de zaferle ayrılmıştır.

rusya topraklarını 1237-1242 seferlerinde tek hamlede bütünüyle işgal edebilen tek generaldir (napolyon ve nazi ordularının kış şartlarında yaşadıkları hezimetler malum). ekürisi kurt cebe ile birlikte harzem şahı muhammed’i bir ruh gibi takip etmişler, hazar denizi’ndeki küçük bir adada öldüğünü öğrenince yollarına devam etmişlerdir ve bu süreçte kafkasya’da gürcü ordularını tarumar ettikten sonra kuzeye yönelip yaklaşık 20.000 kişilik ordularıyla 82.000 kişilik rus ordularını darmadağın etmişlerdir.

cengiz han öldükten sonra (1227) güney çin (sung) birliklerini ezmiş ve bu bakımdan çin’in tamamının moğol egemenliğine girmesinde çok önemli bir paya sahip olmuştur. bu süre zarfında 300.000’den fazla çin askerini öldürmüş ve şehirleri hunharca yağmalamıştır. kurt cebe ile birlikte komutanlık eğitimini bizzat cengiz han’dan alması onun için muazzam bir deneyim olmuştur. macaristan ve polonya’yı istila ederken kumanda ettiği süvari birlikleri 3 günde 450 km yol alarak bu alanda bir rekor kırmışlardır. mohi ve legnica savaşlarını kazanarak kendinden 3-4 kat daha kalabalık macar ve leh ordularını peş peşe yok etmiştir.

BİYOGRAFİ DOSYASI /// Soylu Olarak Doğup, Sefalet İçinde Ölen Bisikletin Mucidinin Hikayesi : Karl Von Drais


Soylu Olarak Doğup, Sefalet İçinde Ölen Bisikletin Mucidinin Hikayesi : Karl Von Drais

Bir zamanlar herkesin alay ettiği oysa günümüzde birçok ülkede trafiğe karışan bisikletin mucidi Alman Karl Von Drais’in hayatı.

tam adı karl friedrich christian ludwig freiherr drais von sauerbronn. alman mucit. bisikletin mucidi olarak da bilinir. 2017 yılında almanya’da düzenlenen bisikletin icadının 200. yılı kutlamalarında da ismi bolca zikredilmişti. aslında kendisi değeri tam olarak anlaşılamamış almanya’nın en önemli mucitlerinden birisi.

karl von drais 29 nisan 1785’te soylu biri olarak karlsruhe’de dünyaya geldi

babası önemli bir bürokrattı. karl okul yıllarını doğduğu kent olan karlsruhe’de geçirdi. amcası orman işleriyle ilgileniyordu. ve bu amaçla pforzheim şehrinde özel bir ormancılık okulu açmıştı. ormancılık karl’ın da ilgisini çekiyordu. okulunu bitirdikten sonra pforzheim’a amcasının yanına gitti. ve ormancılık üzerine eğitim aldı. amacı orman müdürlüğü’nde işe başlamaktı. ancak bütün kadrolar doluydu. o yüzden beklemesi gerekecekti. o da fırsat bu fırsat diyerek bekleme süresini başka dallarda da eğitim alarak değerlendirmek istedi. ve 1803-1805 yıllarını heidelberg ruprecht karls üniversitesinde matematik, fizik ve mimarlık okuyarak geçirdi. aldığı bu iki yıllık eğitim kendisine yeni bir ufuk açtı. ve zaten içinde var olan mucitlik yeteneğinin ön plana çıkmasına neden oldu. adeta içindeki ateş harlandı.

2 yıllık eğitiminin sonunda orman müdürlüğü’nden de nihayet iyi bir haber gelmişti. artık baden orman müdürlüğü’nde öğretmen olarak göreve başlayabilirdi. bu iş kendisi için bulunmaz bir nimetti. bir yandan insanlara bir şeyler öğretecek bir yandan da boş zamanlarını yeni icatlar peşinde koşarak değerlendirebilecekti. karl mutluydu. yıllar bu şekilde akıp gidiyordu. ta ki babasından bir haber alana dek.

karl babasına aşırı derecede bağlıydı ve bunda henüz 14 yaşındayken annesi barones von kantenthal’i kaybetmiş olmasının etkisi oldukça büyüktü

hayatta tutunacak tek dalı babasıydı. başı ne zaman sıkışsa babasına giderdi. babası da kendisinden yardımlarını hiçbir zaman esirgemezdi. 1811 yılına geldiğimizde ise karl’ın babası çok önemli bir göreve atandı. artık mannheim kentinde yüksek yargıçlık yapacaktı. babasından bu haberi alan karl hem çok sevinmiş hem de kendi geleceği ile ilgili endişelenmeye başlamıştı. hem babasından ayrılmak istemiyor hem de orman müdürlüğü’nde bir kariyer yapmak istiyordu. iyice düşünüp taşındıktan sonra işinden ayrılıp babasıyla beraber mannheim’ın yolunu tutmaya karar verdi. bu kararı vermesinde, orman müdürlüğü’ndeki görevini aktif olarak bırakmasına rağmen kendisine bir miktar maaş verilerek kadroda tutulacak olması en büyük etkendi. mesleğinden tamamen ayrılmayacaktı. üstelik artık bütün gününü yeni icatlar yapmak için ayırabilecekti. bundan iyisi şam’da kayısıydı.

boş vakitlerinin ilk meyvelerini yavaş yavaş toplamaya başlayan karl ilk icatlarını yapmakta da fazla gecikmiyordu. ilk önce 1812 yılında nota yazım makinesini icat etti. onu 1814 yılında bir kölenin aracın arkasına oturarak kas gücünü kullandığı, önünde ise sahibinin oturduğu ve bir dümen yardımıyla araca yön verdiği bir taşıt izledi. ancak bu taşıt çok kullanışsızdı. o yüzden hiç benimsenmedi. ve unutuldu gitti. yine bu dönemde et pişirme makinesi ve odunu tasarruflu yakan bir ocak geliştirdi. ancak yaptığı bu ilk icatlar beklediği ilgiyi bir türlü görmedi. ancak yılmadı. çalışmalarına devam etti. 1815 yılına geldiğimizde ise dünyayı doğal bir felaket beklemekteydi. tabii ki karl von drais bu doğal felaketin kendisinin ileride bisikleti icat eden kişi olarak anılmasını sağlayacak bir süreci başlatacağından habersizdi.

17 nisan 1815 tarihinde endonezya’daki tambora yanardağı müthiş bir gürültüyle patladı

patlama o kadar kuvvetliydi ki patlamanın sesi 2 bin 600 km uzaklıktan bile duyuldu. patlama sonucunda atmosfere hızlı bir toz ve sülfür enjeksiyonu oldu. ve bu durum küresel ölçekte bir soğumaya yol açtı. tarımsal faaliyetler etkilendi. ve bir kıtlık baş gösterdi. tüm dünya gibi almanya’da bu kıtlıktan nasibini alacaktı. insanlar kendilerini besleyemedikleri gibi atlarını da besleyemiyorlardı. hatta aç kalmamak için atlarını kesip yiyenler bile vardı.

işte bu noktada karl’ın aklına atsız bir araç üretmek fikri gelmişti

hemen kolları sıvadı. ve "koşu makinesi" adı verilen bir araç üretti. bu araç her ne kadar bisiklete benzese de önemli bir eksikliği vardı. aracın pedalları yoktu. o yüzden de bu araca modern anlamda bisiklet denilemezdi. insanlar bu aracı ancak ayakları yerde bir şekilde kullanabilirlerdi.

Makineyi temsili olarak anlatan bir video

VİDEO LİNK : https://youtu.be/W9euy5Rg2EU

ancak karl bu yeni icadından oldukça umutluydu. son hazırlıklarını yaptı. ve nihayet koşu makinesi’ni 12 haziran 1817 tarihinde büyük bir gösteriyle görücüye çıkardı. tanıtım için mannheim kentini seçmişti. tanıtımın başrolünde ise kendisi vardı. aracının üzerine çıktı. ve mannheim- schwetzing arasında tam 14 km yol aldı. bu oldukça başarılı bir performanstı. tanıtım kendisinin beklediğinden bile iyi geçmişti. halk bu tanıtıma büyük bir ilgi göstermişti. koşu makinesi tutmuştu. koşu makinesi’nin fiyatı da insanları oldukça etkilemişti. koşu makinesi at yerine geçen bir araçtı. ancak bir atın neredeyse yüzde biri fiyatına satılacaktı. 22 kg ağırlığındaki bu makine çok geçmeden sadece almanya’da değil, avrupa’nın çeşitli ülkelerinde de ilgi çeken bir araç haline gelmişti. avrupa basını koşu makinesi’yle ilgili haberler yayınlıyordu. almanya’da ise "büyük dük carl" bu başarıyı ödüllendirmekte fazla gecikmedi..

o zamanlar almanya’da patentle ilgili bir yasa yoktu. ayrıca karl von drais halen orman müdürlüğü’nde kadrolu bir elemandı. bu yüzden de ticari bir gelir etmesi yasaktı. ancak bu yasak arkadan dolanarak da olsa bertaraf edildi. kendisine 10 yıllık maaşı tutarında bir ikramiye verildi. ayrıca her ne kadar üniversitede görevlendirilmese de bir onur ödülü olarak mekanik profesörlüğü ünvanına da layık görüldü.

icadının gördüğü ilgi nedeniyle karl von drais’in özgüveni oldukça artmıştı ve bu başarısını bir avrupa turnesi düzenleyerek taçlandırmaya karar verdi

ancak ne yazık ki avrupa turnesinin büyük bir hayal kırıklığıyla sonuçlanacağından henüz habersizdi.

drais’in avrupa seyahatindeki ilk durağı paris oldu. gazetelere makaleler yazıyor ve aracının tanıtımını yapıyordu. ancak fransa almanya’dan daha farklıydı. her ne kadar bu aleti beğenenler çıksa da fransa halkının çoğunluğu koşu makinesini oldukça gülünç bulmuştu. fransa halkı bu makineyi işlerinde kullanmayı asla düşünmedi. koşu makinesi fransa halkı için eğlenceden başka bir anlam ifade etmiyordu. morali oldukça bozulan drais’in bir sonraki durağı ingiltere olacaktı. orada daha iyi anlaşılacağını ümit ediyordu.

ancak ingiltere’den de gelen tepkiler hiç iyi değildi. hatta fransa’dan bile kötüydü. bu pedalsız bisikletle insanlar resmen dalga geçiyordu. karl von drais bir mucitti. ancak ticari zekası oldukça düşüktü. ticaretten hiç anlamıyordu. yeni icatı avrupa’da bir türlü tutmamıştı. bu oldukça moral bozucuydu. üzerine bir de londra’da denis johnson adlı bir araba tamircisinden sağlam bir kazık yemişti. denis johnson oldukça uyanık bir işadamıydı. koşu makinesi’nde bir gelecek görmüştü. hemen bir tane satın almış ve patent başvurusu yapmıştı. daha sonra aleti geliştirmiş ve 300 adet üreterek "yaya at arabası" adıyla piyasaya sürmüştü. krallık çevresinde oldukça ilgi gören bu "yaya at arabası" denis johnson’un servetine servet katmıştı. hatta johnson hızını alamamış " yaya at arabası" için bir binicilik okulu bile kurmuştu. ingiltere’de de umduğunu bulamayan ve üstüne bir de kazık yiyen karl von drais’in başına gelenler ise daha başlangıçtı. ve kendisini yeni bir şok daha bekliyordu.

avrupa’da görücüye çıkan koşu makinesi italya, fransa, ingiltere ve hatta amerika’da bile yasaklanmıştı

sadece parklarda kullanılmasına izin veriliyordu. çünkü böylesi bir aletin parklar dışında yolu bozuk olan yerlerde kullanılmasının insanlar açısından tehlike arz edeceğine hükmedilmişti. kısacası koşu makinesi artık yasaktı. sadece gülüp eğlenmek için parklarda kullanılabilirdi. sonuçta karl von drais’in avrupa seyahati şok üstüne şok, felaket üstüne felaketle sonuçlanmıştı. ama ne yazık ki bundan sonra kötü haberler hayatından hiç eksik olmayacaktı.

karl von drais avrupa’dan hayalleri yıkılmış bir şekilde almanya’ya geri dönmüştü. bütün hevesi kırılmıştı. 1822 yılına geldiğimizde ise kendisini daha başka olumsuz haberler bekliyordu. babası yüksek yargıçtı. önemli davalara bakıyordu. bunların arasında siyasi davalar da vardı. siyasi davalar ise çok fazla düşman demekti. babasının davaları yüzünden drais’e de birtakım tehditler gelmeye başlamıştı. aldığı bu tehditlerden oldukça sıkılan ve korkan drais çareyi brezilya’ya sürgüne gitmekte buldu. hayatının beş yılını brezilya’da kadastro memurluğu yaparak geçirdi. babası rahatsızlanınca 1827 yılında tekrar almanya’ya dönmek zorunda kaldı.

almanya’ya dönüşünde ise boş durmadı. önce klavyesi olan ilk daktiloyu icat etti. ardından 16 işaretten oluşan stenografi makinasını yaptı. hatta trenini kaçıran insanları bile düşündü. onların trenlerini yakalayabilmelerini sağlayan, kas gücüne dayalı bir vagon bile icat etti. adından esinlenilerek bu alete "drezin" denilecekti.

1830 yılına geldiğimizde ise drais’in babası öldü

bu drais’in hayatının en zor zamanıydı. en iyi arkadaşını, yoldaşını ve koruyucusunu kaybetmişti. kendisine babasından miras olarak yalnızca mal mülk değil, aynı zamanda azımsanmayacak sayıda da düşman kalmıştı. bu durum zaten yalnız bir insan olan drais’in iyice içine kapanmasına yol açtı. ve yıllar böylece geçip gitti. ancak kara bulutlar kendisini bir türlü terk etmek bilmiyordu.

1848 yılına geldiğimizde ise avrupa’nın birçok ülkesinde önemli ayaklanmalar ve devrimler olmuştu. işçi sınıfı bilinçlenmişti. insanlar artık daha fazla özgürlük talep ediyor ve taleplerini nihayete erdirmekte de başarılı oluyorlardı. birçok ülkede anayasalar değişmişti. ancak bu devrim sürecinden çok da etkilenmeyen bir ülke vardı. orası da karl von drais’in vatandaşı olduğu almanya’ydı. o sıralar almanya diğer avrupa ülkelerinden daha farklı bir profil çiziyordu. daha köylü bir toplumdu. ekonomide ağırlık hala küçük esnaflar üzerindeydi. sanayileşme tam olarak yerleşmemişti. bu da işçi sınıfı ve burjavizinin çok da gelişememesine neden olmuştu. o yüzden avrupa’yı kasıp kavuran bu özgürlük dalgasından en az etkilenen ülkelerden birisi de almanya olacaktı. beklenen devrim orada bir türlü gerçekleşmedi.

bu ortamda özgürlük diye haykıran isimlerden birisi de karl von drais’ti. kraliyet yanlılarının karşısındaki cephede saf tutmuştu. bu uğurda soyluluğu reddetmiş ve baron ünvanından vazgeçmişti. insanlık için doğru yerde durmuştu. ama bu duruş kendisi için yine yanlış ata oynamaktan başka bir şey değildi. ve bu mücadelenin kraliyetçilerin mutlak bir zaferiyle sonuçlanması da kendisi için sonun başlangıcı oldu. bir zamanlar ödüller alan bu mucid bir anda istenmeyen adam ilan edildi. kendisine yüklü borçlar çıkartıldı. bütün malına mülküne el konuldu. hatta daha da ileriye gidildi. ve kendisi deli ilan edildi. akıl hastanesine kapatılmaktan ise son anda kurtuldu.

bugün bisikletin mucidi kabul edilen karl von drais hayatının son yıllarını büyük bir acı ve sefalet içersinde geçirdi. ve 10 aralık 1851 tarihinde, 66 yaşındayken karlsruhe’de hayata gözlerini yumdu. geriye icatları kaldı. bugün mannheim müzesinde asılı tek bir portresi var. bisiklette pedal sistemi ise ölümünden tam 10 yıl sonra kullanılmaya başlandı.

Karl Von Drais’in mezarı

KIBRIS SORUNU DOSYASI : Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????


Kıbrıs Adası Neden Farklı Devletlerin İlgisini Çeken Kritik Bir Konumda ????

Akdeniz adası Kıbrıs hakkında her geçen gün yeni iddialaşmalar ve çekişmelerin haberini alıyoruz farklı devletler üzerinden. Küçücük bir ada deyip geçmeyin, Kıbrıs’taki petrol ve doğalgaz rezervleri, coğrafi konumu derken kendisi hakkında konuşulacak çok şey var.

abd’nin güney kıbrısta üs kurmak istemesi, bu hafta rusya’nın; abd ile kıbrıs’a üs pazarlıkları yapan rum yönetimini sert bir dille uyarması ve "böyle bir durumda karşı tedbirler alırız" açıklamasının ardından şimdilik rafa kalkmış gibi görünen istektir. zira rusya’nın açıklamasının ardından rum hükümeti, "kıbrıs’ın askeri yoğunluklu bir yer olmasını biz de istemeyiz" diyerek, bir anlamda geri adım attı. peki akdeniz’deki bu küçük adayı bu kadar önemli kılan nedir? sıkılmayacak olan varsa bunun nedenlerinin tarihsel ve güncel yansımalarına ilişkin fikriyatım şu şekilde:

tarih içinde akdeniz’in önemi

dünya tarihinin üç büyük imparatorluğu olan roma, bizans ve osmanlı imparatorluklarnın merkezi olan akdeniz, sadece bu imparatorluklara ev sahipliği yapmakla kalmamış, bölgedeki coğrafyalar arasında ekonomik, kültürel, sosyal ve siyasal etkileşim için bir köprü olmuştur adeta.

16. yüzyılda ege adalarıyla rodos, kıbrıs ve girit adalarını ele geçiren osmanlı imparatorluğu; suriye, mısır, cezayir, tunus ve trablus’taki askeri üslenmeleriyle akdeniz’i adeta bir iç denizi haline getirmiştir. böylece asya, afrika, avrupa kıtaları arasındaki dönemin en önemli ticaret yollarını da kontrol etmeyi başarmıştır. ne var ki ilerleyen dönemlerdeki coğrafi keşiflerle beraber yeni bölgelerin ve ticaret yollarının bulunmasıyla akdeniz ticareti azalmış; bu ise bölgeyi elinde bulunduran osmanlı imparatorluğu’nun ekonomisine ve gücüne büyük darbe vurmuştur…

18. yüzyılda rusya imparatorluğu’nun akdeniz’e inme ve bu bölgeyi ele geçirme yönelimi, akdeniz’in sahip olduğu stratejik önemin fark edilmesini sağladı. özellikle ingiltere ve fransa, rusya’nın bu yönelimini kendilerinin akdeniz politikaları için bir tehdit olarak gördüler ve 19. yüzyıla girerken bu bölgedeki etkinliklerini arttırdılar.

özellikle fransız devrimi’nin ortaya çıkardığı fikirler ve siyasi gelişmeler, akdeniz coğrafyasındaki dengeleri ciddi anlamda değiştirdi. bu dönemlerde ingiltere’nin hindistan yolunu kontrol altına almak isteyen napolyon, mısır’a saldırdı. bu durum akdeniz’de ingiltere ve fransa’nın karşı karşı gelmesine yol açtı. rusya ise boğazların kendisine açılmasını sağlayarak, akdeniz’deki etkin aktörlerden birisi olmayı başardı.

fransız devrimi’nin yansımalarından birisi olan milliyetçilik akımları, akdeniz’e kıyısı olan coğrafyaları da etkisi altına aldı. 1827 yılında navarin’de osmanlı’yı yenen ingiltere, fransa ve rusya, artık akdenize hâkim olmuşlardı; bunu yunanistan’ın bağımsızlığı takip etti ve akdeniz bambaşka bir “denge!” üzerine oturdu. bu dönemlerde fransa’nın afrika’da giriştiği sömürgeleştirme hamleleri ve mısır’da patlak veren mehmet ali paşa isyanı, güney akdeniz üzerindeki osmanlı hakimiyetini ortadan kaldırdı.

bu yüzyılda; düzenli ulaşımı sağlayan büyük tonajlı buharlı gemilerin ortaya çıkması, italya’nın birliğini sağlaması ve süveyş kanalı’nın açılması; akdeniz’in avrupa-uzakdoğu yolu üzerinde tekrar önemli bir rol oynamaya başlamasını sağladı. akdeniz üzerinden yürütülen ticari faaliyetler birkaç yıl içinde hızla arttı. bu durum akdeniz’e ilişkin başka aktörlerin de iştahlarını kabarttı ve almanya da bu alan üzerindeki rekabet için sahaya indi.

19. yüzyıl sonunda sömürgecilik mücadelesi şiddetlendi. fransa’nın 1881 yılında tunus’u işgal edip sömürgeleştirmesine karşılık, 1882 yılında ingiltere de mısır’ı işgal ederek yerleşti. 1800’lü yılların sonları ile 1900’lü yılların ilk çeyreği, akdeniz’in paylaşılması yolunda yapılan çok sayıda anlaşmaya sahne oldu:

1887 yılında ingiltere, italya, avusturya, ispanya arasında,

1900 ve 1902 yıllarında fransa ile italya arasında,

1904 yılında fransa ile ingiltere ve fransa ile ispanya arasında bu doğrultuda çeşitli antlaşmalar yapıldı.

1900 yılında Doğu Avrupa

bu paylaşım sürecinden eli boş çıkan italya, osmanlı devleti’nden trablusgarp ve bingazi ile rodos ve oniki adayı aldı. balkan savaşları ise, osmanlı’nın avrupa’dan neredeyse tamamen uzaklaşmasıyla sonuçlandı ve osmanlı imparatorluğu tamamen asya sınırlarına çekildi. bu dönemde avrupa’yı altüst edecek olan birinci dünya savaşı patlak verdi. savaşın sonunda osmanlı, rusya ve avusturya-macaristan; akdeniz’den çekilmek zorunda kaldı. böylece akdeniz’de, yollara hâkim üsleri olan iki büyük devlet kalmıştı: 1920’de, suriye ve lübnan’ı “manda” idaresiyle kendine bağlayan fransa; filistin, ürdün ve ırak’ta manda idareleri kuran, böylelikle de musul petrollerine el koyan ingiltere. artık sıra ortadoğu petrolleri macerasına gelmişti.

balford beyannamesi ile ortadoğu’da baş gösteren siyonist hareket, işgal altındaki mısır, fas, libya ve suriye’de başlayan ayaklanmalar, milliyetçiliğin tırmanışı ve bütün dünyayı vuran ekonomik kiriz akdeniz’in parçalanmak üzere olduğunu haber veriyordu. italya’nın 1938 yılında arnavutluk’u ilhak etmesini izleyen ikinci dünya savaşı sonrasında akdeniz, petrol ve sömürgecilik savaşının ve bu sömürgeleştirme savaşlarına karşı verilen mücadelelerin ortasında buldu. ingiltere ve fransa doğu’da ve kuzey afrika’daki sömürgelerinden çekilmek zorunda kalmıştı. bu yeni durum, akdeniz kıyılarında yeni karışıklılıkları beraberinde getirdi. israil’in yapay bir devlet olarak oluşturulması (1947); cezayir ayaklanması (1954-1962), albay nâsır’ın süveyş kanalı’nı millîleştirmesi (1956) gibi. bu olaylar batı avrupa için akdeniz’in, enerji nakli konusundaki hayati önemini gözler önüne serdi. ingiltere’nin kıbrıs’tan çekilmesi ve akabinde gelişen olaylar ise günümüze kadar gelen sorunların zeminini yarattı adeta. ve bütün bu gelişmeler, binlerce yıl boyunca medeniyetin beşiği olarak anılan akdeniz’in, petro-ticaret ve stratejik konumu nedeniyle çatışmalar üssüne dönüşmesi sürecinin birer parçası oldu.

Girne

günümüzde akdeniz’in önemi

son yıllarda yapılan enerji kaynaklarına ilişkin araştırmalar, akdeniz’in enerji bakımından önemini gözler önüne sermiştir. bp’nin 2017 yılında yayınladığı istatistiklere göre, 2016 itibarıyla dünya doğal gaz rezervlerinin %42.5’i ortadoğu’da bulunmaktadır ve bunun önemli bir kısmı da doğu akdeniz’de yer almaktadır. bölgenin, enerji rekabeti sahası olmasına kapı aralayan en önemli gelişme, israil’in 2009 yılında tamar bölgesinde doğal gaz yatakları bulması olmuştur. daha sonra sırasıyla yine israil kıyılarına yakın levant (leviathan) bölgesi, kıbrıs adası güneyinde afrodit bölgesi ve mısır açıklarında zohr bölgesinde zengin hidrokarbon ve doğalgaz yatakları olduğu tespit edilmiş ve bölgenin önemi daha da artmıştır. birleşik devletler jeolojik araştırmalar (u.s. geological survey – usgs) 2010 yılındaki bir raporunda levant havzasında 3.5 trilyon metre küpe yakın keşfedilmemiş doğal gaz rezervi ile yaklaşık 1.7 milyar varillik petrol rezervi olduğunu belirtmiştir. levant havzasından çıkartılması beklenen doğalgazın %39.66’sına sahip olan noble enerji, bölgedeki rezervin son 10 yılda dünyada bulunan en büyüğü olduğunu belirterek, bunun israil’i doğalgaz ihracatçısı bir ülke konumuna geçirme potansiyeline olduğunu ifade etmiştir.

doğu akdeniz’deki enerji kaynakları henüz tamamen tespit edilebilmiş değil örneğin türkiye ve lübnan kendi alanlarında henüz dişe dokunur bir araştırma yapmış değiller. dahası şu an devam eden bir dış destekli işgal/sömürgeleştirme savaşının pençesinde olan suriye de, suların durulması halinde rus enerji şirketleri ile bölgede petrol ve doğalgaz araştırmalarına devam edeceğini açıklamıştı. hal böyle olunca petrol sahalarının haklarına ilişkin bölge ülkeleri arasında sık sık anlaşmazlıklar oluşuyor.

kktc’nin onayını almadan ve 1959 zürih ve londra antlaşmaları ile 1960 lefkoşa anlaşmalarına aykırı hareket eden güney kıbrıs rum kesimi, bölge devletlerle enerji bölgelerinin belirlenmesine ilişkin çeşitli anlaşmalara imza atmakta, bu enerji alanlarını ihalelere açmaktadır. bu gerçekliğe ve uluslararası geçersizliğe karşın güney kıbrıs rum kesimi, 26 ocak 2007’de kabul ettiği bir yasa ile adanın güneyinde 13 petrol arama ruhsat sahası tespit ve ilân etmiş, aynı yıl amerikan noble enerji şirketi’ne güneydeki 12. bölgede araştırma yapma ruhsatı vermiştir. ancak 1, 4, 5, 6 ve 7 no’lu sahalar türkiye’nin 2 mart 2004 tarih ve 2004/turkuno dt4739 sayılı notası ile haklarını saklı tuttuğu kıta sahanlığı alanı ile çatışmaktadır. türkiye, bm genel sekreterine 2007’de bir mektupla itirazlarını bildirmiş, rum yönetimi’nin doğu akdeniz’deki sınırlandırma ve araştırma faaliyetlerinin türkiye’nin meşru haklarını ve uluslararası hukuku ihlâl ettiğini bildirmiştir.

Petrol için kullanılan bir sondaj gemisi.

doğu akdeniz’de lisanslandırma faaliyetleri geçen zaman içinde artmış ve amerikan exxon mobil, fransız total, italyan eni, rus novatek firmaları (ve dolaylı olarak bunların arkasındaki devletler) güney kıbrıs rum kesimi, israil, mısır ve lübnan ile vardıkları anlaşmalar ile bölgedeki ihtilâflara dâhil olmuşlardır.

israil ve lübnan arasında da sınırlandırmaya ilişkin süregelen bir ihtilâf mevcuttur ve ilân edilmiş alanlarda bir çatışma vardır. lübnan’ın ihtilaflı alana ilişkin arama ruhsatı vermesi ise taraflar arasındaki gerilimi tırmandırmıştır. yine israil, filistin’in gazze şeridinin doğu akdeniz’in kaynaklarına erişimini engellemekte ve bu konudaki hak taleplerinin önünü almaktadır.

elbette işin tek belirleyeni bölgedeki enerji kaynakları değil, aynı zamanda ortadoğu ve hazar bölgesindeki doğalgaz ve petrol kaynaklarının enerji nakil hatlarının denetimidir de. gerek ırak ve suriye’de süren savaş, gerek akdeniz’deki çatışmalar, bölgedeki stratejik konumlara üslenmek kadar bu enerji nakil hatları üzerinden de patlak vermektedir.

stratejik konumu, sahip olduğu enerji kaynakları, yer altı maden zenginliği, enerji nakil hatları için ideal bir rota olması, bölgenin kontrolü için uygun bir stratejik konum olması, bölge ülkelerinin sahip oldukları büyük pazar ve iş gücü… bu faktörler, akdeniz ve ona kıyısı olan ülkelerde bugünlerde süregiden savaş, çatışma, ekonomik istikrarsızlaştır, iç çatışmaların başlatılması gibi olayların temel nedeni olarak önümüzde duruyor. zaten bölgenin bu öneminin farkında olan abd, yıllar öncesinden bölgedeki etkinliğini arttırmak için çeşitli askeri işgaller ve saldırılar gerçekleştirmişti. baba ve oğul bush dönemlerinde bu politika zirve noktaya taşındı. abd’nin eski dış işleri bakanı condoleezza rice, 7 ağustos 2003 yılında the washington post gazetesi için kaleme aldığı makalede, “ortadoğu’da 22 ülkenin sınırları değişecek, buna türkiye de dahil” derken tam da bu önemden yola çıkarak ortadoğu ve yakın asya bölgelerinin abd’nin menfaatlerine uygun şekilde dizayn edileceğine işaret ediyordu. nitekim bu ülkelerin birçoğunda sözü edilen değişiklikler oldu. ilk etapta büyük ortadoğu projesi denilen, sonradan kapsamı genişletilerek genişletilmiş ortadoğu ve avrasya projesi olarak adlandırılan abd projesinin temelinde, akdeniz bölgesinin ve ortadoğu’nun kontrolü yatıyor.

Güney Kıbrıs’ın 13 parsele ayırdığı bölgede yer alan 1, 2, 3, 8, 9, 12 ve 13 numaralı bloklar; Kuzey Kıbrıs’ın TPAO’ya petrol ve doğalgaz arama ruhsatı verdiği A, B, C, D, E, F ve G bölgeleriyle kesişiyor. / Görsel: DW

rusya’nın suriye için kalkan olması, abd’nin ortadoğu’da “demokrasi havarisi” kesilmesi, israil’e bölgede verilen geniş destek, arap ülkelerinde baş gösteren yeniden dizayn süreçleri, suriye’de patlak veren savaş, ırak’ın durumu, türkiye’de devlet eliyle atılan bir dizi adım… bunların tamamı küresel aktörlerin bölge üzerindeki dolaylı savaşlarının birer hamlesi ve yansıması. bu nedenle her ne kadar ingiltere’nin üssü olması hasebiyle abd kıbrıs’taki üs talebinden uzak durmaya razı olur gibi görünse de, kıbrıs’taki olası bir üs abd için bölgede kilit bir rol oynayabilir. bunu sadece ortadoğu için değil, ilerleyen dönemlerde türkiye’ye ilişkin olası senaryoları için de istemektedir. ancak tarihin cilvesine bakın ki, abd’nin akdeniz/ortadoğu ve avrasya politikaları bizi ruslarla aynı saflara itiyor.

bakalım bu ülkeyi yönetenler, akdeniz ve ortadoğu’da ateşlenen bu bombanın farkına vararak milli menfaatlerimiz için doğru pozisyon alabilecekler mi? şahsen ege adalarının gün be gün yunanistan’a terk edilmesini, “ben bop eşbaşkanıyım” sözlerini, suriye politikasını, gürcistan ve ukrayna ile ilişkileri, ırak politikasını düşündükçe buna pek de kanaat getiremiyorum. ancak elbette bu ülkenin selameti ve bekası için herkes gibi benim de temennim, “yurtta sulh, cihanda sulh” prensibiyle ülke güvenliğinin sağlanması adına bölge ülkelerinde abd eliyle yaratılan çatışmalardan uzak kalınması, komşu ülkelerin egemenliklerine saygı duyulması, milli politikalar geliştirilmesi, ülke içerisindeki bölünmüşlüğün yeni bir birliktelik ruhuna evriltilmesi, milli bir ekonominin ve gelişmiş bir üretim ve eğitim sisteminin tesis edilmesi, devletin tüm kurumlarının liyakat ve devamlılık esası üzerinden güçlendirilmesidir. aksi halde ortadoğu denilen kurtlar sofrasında, savunmasız bir kuzu olmak kaderimiz olacak.

IŞİD ÖRGÜTÜ DOSYASI : Öldürülen IŞİD Lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ABD Ajanı Olduğu İddiası Ne Kadar Doğru ???


Öldürülen IŞİD Lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin ABD Ajanı Olduğu İddiası Ne Kadar Doğru ???

Öldürüldüğü farklı kaynaklarca doğrulanan IŞİD lideri Bağdadi’nin Orta Doğu politikalarındaki rolü üzerine fikir veren bir yazı.

bağdadi, abd’yi biçmiş olan bir teröristbaşıdır

ışid’in 2014’te kurulduğunu zanneden; haritadan ve yakın tarihten haberi olmayan kişilere göre kendisi bir amerikan piyonudur fakat gerçek bu değildir. son zamanlarda amerikan planlarına “haberi olmadan” hizmet etmiş olabilir ama kendisi abd’nin trilyonlarını çalmıştır.

yönettiği örgüt ırak el-kaidesi’nin devamıdır. zervaki’nin mirasıdır. zerkavi abd’ye ırak savaşı’nda en kötü günlerini yaşatmış, abd’nin mutlak zaferini engellemiş ve iran’ın ırak’taki savaşa katılmasına çanak tutmuştur. abd’nin zerkavi ve destekçilerini bir türlü kıramaması, hatta felluce’de ezilecek duruma gelmesi gibi etkenler iran’a alan açmıştır. abd’nin ırak’taki zaferi de ırak el-kaidesi tarafından engellenmiştir.

Irak El-Kaidesi.

zerkavi öldürüldükten sonra yer altına çekilen ırak el-kaidesi kendisine “ırak islam devleti” adını verdi. el- mısri ile “ebu ömer el- bağdadi” boşu boşuna “devlet” adını vermediler örgüte. tarım ürünleri konusunda halktan vergi almalar, kendi kendilerine bakanlar atamalar derken bir devlet düzeni oluşturdular. inanılmaz güçlü bir ağ kurdular.

öldürüldüklerinde girdikleri yer bir musluğun alt kısmıydı. oraya saklanmışlardı.

bu sırada ebu bekir el-bağdadi bucca’dan çıkmıştı. ömer el-bağdadi’den dolayı sanırım, örgütü kendisi devraldı. müthiş bir temel, inanılmaz bir ağ vardı elinde. bucca’da tanıştığı eski baasçıları kullanarak zincirleme şekilde örgütün temelinin üstüne kurmay zekasını da ekleyerek başka bir seviyeye geçti.

yani hiçbir şeyi amerika’dan almadı. amerika, bağdadi’yi öldürmeden çekildi. bu doğru. buradaki temel plan iran’ın yayılışını durduracak, set çekecek bir güç kalmasını sağlamaktı. bağdadi buna uygun görüldü fakat “yardım aldı” demek, “amerikan projesi” demek doğru değil. bağdadi abd projesi olsa baasçılar ile ortak paydada zaten buluşamazdı.

suriye’de savaşa girdiklerinde bütün her şeyi bozdular. tüm ülkelerin yıllık planladını yırtıp attılar. nitelim dünya da esad’dan ışid’e gözünü dikince abd, esad’ı indiremedi. ırak’ta da pkk bölgelerine saldırılar olunca abd’nin planı çöktü ve abd ırak’taki savaşa dönüp ışid’i vurmak zorunda kaldı.

abd orta doğu bataklığına saplanmışken çin gelişti ve yükseldi. burada yazılanlara göre abd kendi kendine bir düşman yarattı ve kendi ekonomisini geçmekte olan çin ile uğraşmak yerine kendi kendine trilyon dolarlar kaybetti. “ama petrol kazandı?” diye sorulabilir. belki zararlarını karşılar petrol. bakın “zarar karşılar” diyorum, sömüremediler istedikleri gibi. saplanıp kaldılar ve sürekli plan değiştire değiştire şu an ırak’ta kaybettiler. suriye’de de ayakta kalmaya çalışıyorlar.

IŞİD’in 2015’ten 2018’e kadar kaybettiği toprakların haritası. / Görsel: BBC

peki ışid abd’ye hizmet etti mi? rusya’ya hizmet etti mi veyahut başka bir ülkeye hizmet etti mi?

bunun cevabı kesinlikle evettir fakat kesin bir bağlılık yoktur. emir komuta zinciri olmadığı için satın alınanlar elbet olmuştur. abd aleyhine olacak bir şeyi rusya elbet desteklemiş istediğini almıştır veya tam tersi fakat herhangi bir ülkeye bağlılıkları yok.

son olarak bağdadi’nin afrika’da bir islami örgüt oluşturduğunu, parçaları tamamladığını düşünüyorum. işte abd’ye farkında olmadan burada hizmet etmiş olması olası. çin’in afrika’da yükselişi böyle durdurulacak.

ayrıca bağdadi’nin ölümü de çok iç açıcı değil. benim anlatılanlardan anladığım adamı ve ailesini tünelde sıkıştırıp üstlerine köpekleri gönderip parçalatmayı düşünmüşler. inanılmaz. bağdadi de kendini havaya uçurmuş esir düşeceğini düşünerek. zaten üstünde intihar yeleği ile gezecek kadar paranoyaklaşmış birisine piyon da diyemezsiniz.

bu adamlara hepiniz “yobaz, geri zekâlı” diye bakıyorsunuz fakat elde teknoloji olmadan, çok az imkânlarla birçok şeyi değiştirdiler. sosyolojiyi çok iyi takip edip kitleleri kandırdılar. aslında bunlar yobaz değil, insanları kullanmaktan; kendi kurallarını dayatmaktan zevk alıyorlar. hepsi kibir abidesi. geri zekâlı değiller, aksine hepsi çok zeki. ülkelere kafa tutabilecek kadar zekiler. gazetelerde ve internet sitelerinde yazanları değil de bu kişiler üstüne yazılmış kitapları okursanız, detaylı şekilde yaptıklarını görürseniz düşünceniz daha iyi şekillenecektir.

benim ciğerimi soğutan şey şu oldu: bağdadi’nin öldürüldüğü operasyonun adına “kayla mueller” adı verilmiş. güzel bir isim olmuş.

Kayla Mueller: IŞİD’in 2015’te esir alarak öldürdüğü ABD’li insan hakları aktivisti. Öldüğünde 27 yaşındaydı.

bağdadi yaptıklarının bedelini ödemeden gitti. hem yaptıklarının bedelini onu bin parçaya bölseler yine ödemezdi. ölüm onun için ödüldü, ona yapılacak en iyi şey onu etkisiz eleman yapıp yaşatmaktı. elindeki gücü alıp onu aciz bir köpeğe çevirmekti. her gün hırsından kafayı yemesini sağlamaktı. kendi oğlunu canlı bomba yapan, bundan propaganda yapmaya çalışan; kendisiyle birlikte çocuklarını öldüren bir cani ölmekten elbetten korkmuyordu. en azından artık yok.

Suriye ve Irak’taki Etkisini Kaybeden IŞİD’in Doğuşu, Yükselişi ve Düşüşü

IŞİD’in kuruluşundan günümüze kadarki sürecinin, akıllarda şüphe bırakmayacak şekilde özetlenen tarihi. Okurken Suriye ve Irak’taki iç karışıklığa dair de pek çok şey öğrenmek mümkün.

1966 yılının sonu yaklaşırken 30 ekim’de hafif hafif yağmur çiseliyordu ürdün’ün zerka kentinin üstüne. remzi mahallesi’nde büyük bir heyecan vardı, beni hasan aşireti bir üye daha kazanacaktı.

anne omm sayel doğum yapmak üzereydi, baba fadel nazzal al-khalayleh endişe içinde aşiretin diğer erkekleri ile birlikte hemen yan odada bekliyordu. en sonunda bir bebek çığlığı duyuldu. bir erkek çocuğu dünyaya gelmişti, omm sayel bebeğini kucağına aldığında heyecanlıydı, titriyordu. kucağındaki bebeğin bütün dünyayı etkileyecek, orta doğu’yu kasıp kavuracak birisi olacağından habersizdi.

baba fadel nazzal al-khalayleh çocuğuna ahmed fadel nazzal al-khalayleh adını verdi. kendi adını taşıyacaktı çocuğu. bu ismin ilerleyen yıllarda unutulup gideceğini bilmiyordu tabii. oğlu başka bir isimle tanınacaktı.

ahmed fadel nazzal al-khalayleh (yazının sonraki bölümlerinde ahmed olarak geçecek) büyürken ailesine epey sorun çıkaran, yaramaz bir çocuktu. ailenin evi mezarlığa yakın olduğu için sık sık mezarlıkta vakit geçirirdi, daha küçüklüğünden ölüm ile yaşam arasındaki farkı keşfetmişti. asabi bir çocuktu. okula başladığında gittiği okul birleşmiş milletlerin filistinli mülteciler için yaptırdığı okul olduğu için filistin mücadelesiyle de erken yaşta tanıştı.

muhafazakar bir aileden geliyordu. ahmed henüz bir yaşındayken israil ile arap ülkeleri arasında "altı gün savaşı" çıkmış, israil büyük bir zafer elde ederek orta doğu’daki varlığını perçinlemişti. yedi yaşına girdiğinde de yom kippur savaşı patlamış, israil bir önceki savaşa göre üstünlük sağlayamasa bile arap ülkelerine bölgede kalıcı olduğunu kabul ettirmişti. böyle bir ortamda büyüdü ahmed, her gün okulda gördüğü filistinli çocuklarla iletişimi güçlendikçe içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir israil nefreti birikiyordu.

Altı Gün Savaşları sırasında Ürdün’den bir kare.

okulu sevmiyordu, çabuk sıkılan biriydi. okuldan kısa süre içinde uzaklaştı ve henüz 17 yaşındayken askere gitti. 18 yaşında babasını kaybetti. askerden döndükten sonra karakteri daha da kontrol edilemez hale geldi. yaşadığı bölgenin suç konusunda başı çeken kişisi oldu. anne omm sayel oğlu ahmed’e söz geçiremeyince oğlunu bölgedeki camiye din eğitimi görmesi için yolladı.

bu yıllarda sovyetler birliği’nin afganistan’a müdahalesi gerçekleşmişti ve soğuk savaş’ın diğer başı amerika birleşik devletleri özellikle körfez ülkelerini kullanarak afganistan’a militan yağdırıyordu. bütün arap ülkelerinden afganistan’a savaşmak için onlarca genç gidiyordu. ahmed gittiği camide dini eğitim gördükten sonra islam için savaşmak istiyordu. etrafındakilere israil’e saldırmaları gerektiğini söylüyordu ama amerika birleşik devletleri öyle sıkı bir propaganda yapmıştı ki afganistan ile sovyetler birliği arasında savaş varken afganistan’ın yanında olmak varken başka eylemlere girişenler tekfir ediliyordu. bu yüzden islam uğruna ilk savaşına afganistan’da girmek zorunda kaldı.

afganistan’a ulaştığında kendisi gibi başka ülkelerden gelmiş birçok genç vardı. amerikan silahı, suudi finansal desteği ile sovyetler birliği’ne diz çöktürüyorlardı. bölgenin arazi şartları da sovyet ordusu için iyi değildi. ahmed bu savaşta kendisini çok gösteremedi, sadece büyük isimlerle tanıştı. bir silah arkadaşıyla kız kardeşini evlendirdi.

Sovyet-Afgan Savaşı’ndan bir kare.

birleşmiş milletlerin yoğun çabası sonrası 1988 yılında sovyetler birliği afganistan’dan çekilmeye karar verince ahmed de yurduna döndü bu aralıkta hayatını değiştiren olay yaşandı: ebu muhammed al-maksidi ile tanıştı.

ebu muhammed al-maksidi ahmed’in görüşlerini şekillendirecek kişiydi. fikir babası olan maksidi’nin yazdığı kitapları okuyanlardan bazı aşırılar suudi arabistan’da terör saldırılarında bulunmuşlardı. öyle bir etkisi vardı. nitekim ahmed de onun etkisi altında kaldı. aynı şeyi düşünüyor, istiyorlardı. bir örgüt oluşturma çabasına girdiler. bu çaba kısa süre içinde ürdün istihbaratı tarafından tespit edildi ve bey’at el-imam adında bir dava açıldı. ahmed ve maksidi de bu davada yargılandı. tutuklanıp sivaka çöl hapishanesi’ne yollandılar.

ahmed hapishaneye girdiğinde koyu görüşleri olan, atılgan bir gençti. çıktığındaysa bambaşka birisi olacaktı.

hapishanede kaldığı süre içerisinde kendi hücresini oluşturdu, herkes tarafından dikkat çeken bir lider figürü oluşturdu. herkesle iyi anlaşıyor, konuştuğu kişileri kolayca kendi tarafına çekebiliyordu. örgütün lideri maksidi’ydi, hapishaneye böyle girmişlerdi ama ahmed öyle bir atak yapmıştı ki maksidi bile onun liderliğini tanımıştı.

ürdün’de kral hüseyin öldükten sonra oğlu yönetime geçti ve terör suçluları için af çıkardı. birçok terör suçlusu ürdün’de yaşayabilecekken hapishanede yaptıklarıyla dikkat çeken ahmed’e sadece iki şart sunuldu. ya ürdün’ü terk edecekti ya da hapishaneye geri dönecekti.

hapishaneye ahmed olarak girmişti ama ebu musab ez-zerkavi olarak çıktı. artık bilinen adı ebu musab ez-zerkavi’ydi.

önüne sunulan bu şartlar sonrası ürdün’de kalmamayı tercih etti, afganistan-sovyetler savaşı’nda edindiği bağlantılar ve hapishanede kurduğu arkadaşlıklar sayesinde pakistan’a geçti. zerkavi’nin buradaki amacı kafkas bölgesindeki islamcı örgütler ile temas kurmak, kendi örgütünü oluşturmaktı. bu sefer de pakistan istihbarat servisi’ne yakalandı ve bir haftalık sorgu ardından sınır dışı edildi.

hapishanede kaldığı süre boyunca maksidi ile birlikte birçok yayın yapmışlardı ve din konusunda yaptığı konuşmalarla tanınmıştı. pakistan’dan ayrıldıktan sonra afganistan’a davet edildi. daveti kabul etti. afganistan’a gittiğinde ilk görüştüğü kişilerden birisi bin ladin oldu.

ilk görüşmede ortaya çıkan şey farklı olduklarıydı. zerkavi kitleleri etkileyecek, korkutacak saldırılar yapmak istiyordu. ladin’in görüşü bu değildi. her ne kadar farklı görüşleri olsa bile ladin ona bir kamp tahsis edebileceğini söyledi. böylece ladin’den destek bulan zerkavi "tevhid ve cihad örgütü" adında bir örgüt kurdu. bu örgütün ana merkezi herat’ta bulunuyordu. çocukluğundan beri arkadaşı olan kişileri yanına aldı, filistinli mültecileri örgütüne katmak istiyordu. birçoğuyla birlikte büyümüştü.

zerkavi örgütünü oluşturmaya çalışırken ladin ile amerika birleşik devletleri’nin arası bozulmuştu. el-kaide birçok noktada saldırılarda bulunuyordu. son olarak 11 eylül’ün olmasıyla birlikte amerika birleşik devletleri’nin günümüze kadar süren afganistan müdahalesi başladı.

amerikan askerlerine karşı ladin ile sırt sırta çarpıştı zerkavi. bir süre amerikan ordusuyla çarpıştı ama onun aklında başka şeyler vardı. amerikan müdahalesinin afganistan ile sınırlı kalmayacağını, ırak’a bir müdahale olacağını düşünüyordu. bunu kime söylese dönüt alamıyordu. bir gün amerika birleşik devletleri hava kuvvetlerinin hava saldırısında kaburgaları kırıldı. iyileşir iyileşmez afganistan’dan ayrılıp iran’ın yolunu tuttu.

daha sonra ailesini yanına aldı. afgan askeri bağlantılarını kullanarak tahran’da bir oluşum yarattı. uzun süredir saddam’ın kuzey ırak’ta güçsüz olduğunu bildiği için kuzey ırak’a geçecek ve orada başlayacaktı yapılanmasına. bazı adamlarını kuzey ırak’a sızdırırken bazı adamlarını türkiye’ye sızdırıp lojistik destek bulacaktı. türkiye’ye sızmak isteyen adamları iran istihbaratı tarafından yakalandı.

büyük bir hezimet yaşamıştı zerkavi, en iyi adamları iran istihbaratı tarafından tutuklanmıştı ve büyük ihtimalle ölene kadar hapishaneden çıkamayacaklardı. kendisi de kuzey ırak’a geçti. kuzey ırak’ta saddam gücü neredeyse yoktu, türk ordusunun yapmış olduğu operasyonlar ile terör örgütü pkk da dağılmıştı. kimsenin olmadığı, silahlı güçten yoksun bir bölgeydi. örgütünün merkezini buraya taşıdı.

zerkavi kuzey ırak’ta güç toplarken; ürdün, suriye, mısır gibi ülkelerden gelen gönüllü geçleri emri altına alırken beklediği şey oldu. amerika birleşik devletleri’nin ırak’a müdahalesi başladı. ilk hava saldırılarında birçok arkadaşını kaybetti ama kurmuş olduğu örgütün temeli bozulmadı.

Zerkavi

ismi de pek duyulmuş değildi. sonra bir anda laurence foley suikasti onun üstüne yıkıldı. amerikan istihbaratı başına para ödülü koydu. daha sonra olan bütün terör saldırılarında ilk şüphenilen kişi zerkavi oldu. çeşitli olaylarda adı geçti, bunlardan birisi ürdün’ün başkentinin kimyasal silahlar ile vurulmasıydı.

batı medyasının zerkavi’nin üstüne düşmesi zerkavi’yi ünlü biri haline getiriyordu. ırak’ta direnişe katılmak isteyen kim varsa zerkavi’nin kapısını çalmaya başladı. böylece zerkavi bir lidere dönüştü. öngörüleri sayesinde istediği şeyi aldı ve amacına yaklaşmak için büyük fırsat yakaladı.

amerikan işgaline en ciddi karşılığı yine zerkavi’nin örgütü verdi. ele geçirilen esirler vahşice katlediliyordu. hatta nick berg’in kafasını kesen kişinin bizzat zerkavi olduğu iddia edildi. felluce’de amerika birleşik devletleri’nin aldığı büyük darbelerde zerkavi’nin parmağı vardı. felluce direnişinde örgütü aktif rol oynadı.

her bölgede amerikan işgaline karşı koyan örgüt 2004 yılında el-kaide’ye biat ettiğini duyurdu ve tevhid ve cihad örgütü ismini bırakıp ırak el-kaidesi ismini aldı.

amerika birleşik devletleri’nin müdahalesi çok ciddiydi. siviller hiçbir şekilde önemsenmiyordu, amerikan askerinin de katı uygulamaları vardı. bunlardan bıkan bütün ıraklılar, ırak el-kaidesi emri altına giriyordu.

amerika birleşik devletleri ırak’a bir müdahalede bulunmuştu ama ırak savaşı günden güne ırak iç savaşı’na dönüştü. iranlı general kasım süleymani’nin ortaya çıkışı ve ırak’taki şiileri desteklemesiyle birlikte mukteda es-sadr liderliğinde mehdi ordusu kuruldu. bu örgüt şii çıkışlıydı ve amerikan işgaline karşı çıkıyordu. amerikan askerlerine karşı savaştıkları gibi sünniler ile de savaşıyorlardı. çeşitli hapishaneler şiiler tarafından ele geçirilmişti. bölgede sözü geçen sünniler yakalanıyor, büyük işkencelerden geçiyorlardı. bu sünniler ve aileleri de zerkavi’nin kapısını çalıyordu. zerkavi de karşılık olarak kapısını çalan kişilerin üstüne bombayı bağlayıp şii bölgelerine yolluyordu. birçok şii bu şekilde katlediliyor, bu sefer şiiler mukteda es-sadr tarafında toplanıyordu. kısır bir döngü oluşmuştu. iki örgüt amerikan askerleriyle mücadele ettiği kadar birbirleriyle de mücadele ediyordu.

amerikan ordusu mehdi ordusu ile çok fazla çatışmaya girmedi. saddam sünniydi ve sünni güçler ile uğraşıyorlardı. bir de şiiler ile savaşa girişmek istemiyorlardı. yer yer ağır çatışmalar, mücadeleler oluyordu ama ırak el-kaidesiyle mücadeleleri kadar sık değildi.

ırak’ta sünniler ile amerikalıların birbirine girmesi iran’a alan açıyordu. iran da kasım süleymani komutasında ırak’ta güç kazanıyordu, seçimlerde başarılı olan şiiler ile ırak’ta iran gücü yükseliyordu. şiiler ile sünniler arasındaki iç savaş şiddetlenirken şiilerin lideri sayılan kasım süleymani, sünni örgütlere desteği de ihmal etmiyordu. böylece hem şii örgütlere muhtaçlık artıyor hem de amerika-sünni savaşı büyüyordu. zerkavi’nin örgütüne iran’ın çokça desteği olmuştu. zerkavi bu desteklerle şiileri vuruyor, bizzat iran’ın desteklediği örgütlere saldırıyordu ama iran’a getirisi daha çoktu bu saldırıların. yani tam bir taktik savaşı mevcuttu.

zerkavi gücün günden güne şiilere kaydığını fark ettiği için saldırıların dozunu yükseltti. özellikle şiiler için önemli sayılan necef’te çok ciddi intihar saldırıları gerçekleşti. zerkavi tarafından seçimler de hedef alınıyordu. şiiler yönetimi ele geçirdiği için ırak ordusu noktalarına da ciddi saldırılar gerçekleşiyordu. özellikle bağdat’ta yapılan canlı bombalar anormal derecede fazlaydı. bağdat’ın her adımında bir bomba patlamıştı. amerika birleşik devletleri bu bombalı saldırıları engellemek için sokaklara dev duvarlar koymak zorunda kaldı.

zerkavi günden güne hedefine yürürken ırak’ta gücü eşitlemek için mücahit şura meclisi’nin kurulduğunu duyurdu. bu meclis 7 terör örgütünü içeriyordu. meclisin amacı ırak’ın her yerinde bu örgütleri kabul ettirmekti. bir diğer yandan bu örgütlerin biri hariç hepsi ırak çıkışlıydı. zerkavi’nin başını ağrıtan başka bir nokta kendi çatısı altında ıraklıların az oluşuydu. o da kendi emrindeki ıraklı örgütleri sahaya sürerek bunu gidermeyi planlıyordu. her yerde ıraklı örgütün mücadeleye giriştiğini göstermek istiyordu. nüfuz alanı da genişleyecekti. en önemlisi de hayalindeki "islam devleti" oluşmaya başlıyordu. ırak’ın birçok noktasındaki sünni örgütleri birleştirerek büyük bir adım atmıştı.

Irak el-Kaidesi tarafından yayınlanan videolarda kullanılan bayraklardan biri.

ebu musab ez-zerkavi 15 ocak 2006’da islam devleti’nin temelini attı, bu hamlesi sonrası 7 haziran 2006’da örgüt evinde toplantı gerçekleştirirken amerikan uçaklarının saldırısı ile öldürüldü.

zerkavi öldükten sonra meclisin başına ebu eyyub el-mısri geçti. mısri 15 ekim 2006’da bu meclisin lağvedildiğini duyurdu. meclisi oluşturan bütün örgütleri tek çatı altında toplayıp, bu çatıya da "ırak islam devleti" dedi.

mısri de zerkavi’den farklı bir şey yapmadı. şiilere saldırılara devam etti, ırak güçleriyle mücadele etti ve amerika birleşik devletleri ile savaştı. ırak savaşı, bir iç savaşa sürüklenmiş şekilde tam bir kaotik ortamda devam etti.

2010 yılında mısri de öldürüldü. mısri’nin ölümü sonrası örgütün tamamen dağıldığı düşünülüyordu ama örgüt varlığını devam ettirdi. mısri öldükten sonra örgütün başına geçen isim bir süre bucca kampı’nda kalmış, bu hapishanede saddam’ın kurmayları ve savaşçıları ile bağlantılar kurmuş ebu bekir el-bağdadi’ydi.

bağdadi ırak’ta bitti denilen terör örgütünü başka bir seviyeye taşıdı. saldırı dozunu arttırarak devam ettirdi. daha önce mücahit şura meclisi’nde yer bulmuş, zerkavi’yi dinlemişti. aynı onun gibi düşünüyordu. ne kadar çok insan ölürse, ne kadar çok kan akarsa o kadar başarılı olacağını hesaplıyordu. bu yüzden aralıksız bombalı saldırılara başladı. saldırılar raydan çıkarken amerika birleşik devletleri artık durumun iyice çığırından çıktığını, kontrol edilemez bir hal aldığını fark etti. mısri’yi bahane ederek ırak’taki terörün bittiğini savundular ve çekilme hazırlıkları başladı. bu sırada bin ladin bir operasyon ile öldürülünce bağdadi’nin değeri arttı. bağdadi de bu ölümü kullandı. bin ladin’in intikamı diyerek ırak’ta farklı yerlerde yüzlerce saldırıda bulundu. binlerce masum insanı katletti. böylelikle hem ırak’taki yerini güçlendirmiş hem de küresel olarak islamcı örgütlerin dikkatini çekmişti.

bu saldırılar devam ederken amerika birleşik devletleri ırak’tan çekildi. bağdadi’nin önünde artık inanılmaz büyük bir alan vardı. bu alan sadece ırak’ı kapsamıyordu, hemen yanı başında karışmaya müsait bir suriye vardı.

El Bağdadi

amerika’nın ırak’tan çekilmesiyle birlikte kamplarda işkence gören islamcılar ve saddam’ın kurmay kadrosu serbest kaldı. bucca’da birçoğuyla iletişim halinde olan bağdadi hapishaneden çıkan birçok arkadaşını örgüte dahil etti. zincirleme şekilde örgüte katılımlar oldu. örgüt böylece askeri disiplini olan kişilerin de katılmasıyla gücüne güç katmaya başladı. saddam’ın saklanan kilit isimleri de bu süreç içerisinde ortaya çıkıp ışid’e destek vermeye başladılar. izzet ibrahim el duri gibi isimlerdi bunlar. mesela duri araba kaçakçısıydı ve bombalı araç saldırılarının çoğunu o düzenledi. daha onlarca isim sayılabilir. baas partisinin eski üyelerinin hepsi neredeyse ışid ile ortak hareket etti. sünni-şii iç çatışması en üst seviyeye çıkarken iran destekli örgütler bir bir yenilmeye başlamıştı ve ırak islam devleti’nin gücü her geçen gün artıyordu. amerikan ordusuyla savaşmayan sünniler savaşı tek cepheye düşürünce ve ciddi bağlantılar elde edince güçlenmişti.

bu sırada suriye’de işler rayından çıkmış, el-nusra adı verilen bir islami örgüt suriye’de toprak kazanmaya başlamıştı. nusra nisan 2013’te el-kaide’ye bağlılığını bildirdikten sonra suriye el-kaidesi diye anılacakken bağdadi nusra’nın ırak islam devleti’ne dahil olduğunu duyurmuş, örgütün yeni ismini ırak ve şam islam devleti olarak açıklamıştı.

el-kaide’nin yönetim kadrosu bunu sert şekilde eleştirdi. bağdadi’nin buna hakkı olmadığını, sadece ırak el-kaidesini yönettiğini, suriye’deki temsilcinin nusra olduğunu belirtse bile dönüt alamadı. günden güne ırak’ta güçlenen ırak islam devleti ve bağdadi, sünnilerin en büyük temsilcisi sayılıyordu bölgede ve nusra’nın içinden birçok kişi ırak islam devleti’ne biat etti. ırak’tan sonra suriye’de de faaliyet gösteren örgüt bir anda bütün aşırı sünnilerin lideri haline geldi. aşiretler, eski askerler ve uç islamcılar… hepsi bağdadi’ye destek veriyordu. bu süreçte el-kaide ile ırak islam devleti’nin arası bozuldu ve hala düzelmiş değil.

2014 yılına gelindiğinde hemen 2014 yılının başı ırak ve şam islam devleti için her şeyin başlangıcı oldu. öncelikle örgüt felluce’yi ele geçirdi. zaten amerikan ordusunun en çok zorlandığı ve saddam’ın destekçilerinin olduğu bölge burasıydı. felluce’nin düşüşüyle birlikte ırak-suriye sınırının ırak tarafını bir bir ele geçirmeye başlayan ışid’e suriye’de de biatlar hızlandı ve nusra’ya ait topraklar bir bir ışid’e geçmeye başladı. nusra’nın genel karargâhının bulunduğu rakka’ya da ışid girdi ve nusra’yı rakka’dan attı.

13 ocak 2014’te de rakka, ırak ve şam islam devleti’nin başkenti ilan edilmiştir.

örgüt ırak’ta yere sağlam basarak elde ettiği toprakları korurken, suriye’de hızla büyümeye başladı ve haziran ayına gelindiğinde suriye’nin %25’ini kontrol etmeye başladı. suriye’deki başarılı ilerleyiş sonrası ırak’ta da ilk durak musul oldu. musul’da ırak ordusu rezilce, savaşmadan üniformalarını çıkarıp, ekipmanlarını atıp, bütün askeri araçları bırakıp kaçtı. 10 haziran 2014’te musul tamamen ele geçirildi. -şehre giren ışid’li teröristler tarafından türk konsolosluğu basılmış, büyükelçi dahil 49 türk ışid tarafından esir alınmıştır.- musul ele geçirildikten sonra ırak ve şam islam devleti durmamış, bu sefer samarra’yı kuşatmıştı. bu büyük yükseliş örgütü rehavete soktu. samarra kuşatıldıktan sonra hedefin bağdat olduğu açıklandı. ardından da telafer ele geçirildi.

ışid’in ilerleyişi bir türlü durdurulamadı ve bağdat’a neredeyse 1 saat uzaklıktaki bakuba da ışid tarafından saldırıya uğramaya başladı. bu haritadan ismi geçen bölgelerin konumlarına bakabilirsiniz:

29 haziran 2014’te hem suriye ile ırak arasındaki el kaim alındı hem de saddam’ın doğduğu tikrit ele geçirildi. hemen ardından bağdadi kendini halife ilan etti ve türkiye’nin kurucusu, kurtarıcısı mustafa kemal atatürk tarafından lağvedilen halifeliği dirilttiğini açıkladı. kendisini halife ibrahim olarak tanıtırken örgütünün adını ırak ve şam islam devleti isminden "islam devleti" adına değiştirildiğini açıkladı. zerkavi’nin en başında hayalini kurduğu islam devleti projesi böylece hayata geçmiş oldu.

2014 tarihli suriye haritası da bu şekilde:

not düşmekte fayda var, harita biraz abartılmış. ışid’in o dönem fırat’ın güneyinde bu kadar gücü yoktu. harita 2015’e biraz yakın ama durumun buna benzer olduğunu söylemek mümkün 2014’te bağdadi halifelik ilanı yaparken. ırak haritası ile suriye haritasını birleştirdiğinizde de ortaya şöyle bir şey çıkıyor:

ırak’taki bu yükselişe dur diyemeyen iran, kasım süleymani’nin sahaya inmesiyle birlikte ırak’ta yeniden taarruza geçti. es-sadr cihad ilan etti ve ışid’e karşı bütün şiilerin savaşmasını istedi. iran, sınırdan ırak’a tonlarca silah soktu ve ırak’ta savaş şiddetlendi. ışid’in bağdat’a yürüyüşü zor bela durduruldu.

temmuzda çatışmalar devam ederken ışid, suriye’de ilerlemeye devam etti. ağustosta ırak’ta sincar’a saldırdı ve sincar’ı düşürdü. sincar’ın düşmesi sonrası ışid’in diğer hedefi kuzey ırak kürt bölgesel yönetimi olunca abd hava kuvvetleri de yeniden savaşa dahil oldu ve ışid’i sincar’da vurmaya başladı. ışid gördüğü hava saldırısı sonrası sincar’dan geri çekilmek zorunda kaldı. bazı ülkeler ırak’a asker göndermeye başladılar.

ırak’ta bunlar olurken suriye’de de kobani kuşatıldı. 2015’in başına kadar sürecek bir savaş başladı. kobani kuşatıldıktan sonra ırak’ta pkk’ya destek veren abd, suriye’de de havadan destek vermeye başladı. kobani’de ilk kez amerikan savaş uçakları suriye’de sorti atmaya başladı. karada yetersiz olan ypg’ye -yani pkk’nın suriye kolu- karadan destek olması için 28 ekim 2014 peşmergenin kobani’ye geçişi gerçekleşti. türk topraklarından olan bu geçiş için cumhurbaşkanı erdoğan şöyle bir açıklama yaptı.

2015 yılının mart ayına gelindiğinde abd hava kuvvetlerinin desteği ile terör örgütü pkk, terör örgütü ışid’i ayn el arab’tan (kobani) temizledi. ırak’ta da iran destekli mislilerin yardımı ile tikrit ışid’den geri alındı.

üst üste kayıplar veren ışid 2015 mayısında yeniden taarruza geçti ve ırak’ta ramadi şehir merkezini düşürürken, suriye’de de şam’a çok yakın olan palmira’yı düşürdü.

suriye’de abd’den destek alan pkk, türkiye sınırında koridor oluşturmaya başladı. suriye’nin güneyinde de ışid şam’a dayandı. değişim haritasını ve 2015’te suriye’nin ne durumda olduğunu görebilirsiniz:

hava saldırıyla bir türlü baş edemeyen ışid, 2015’in sonuna doğru hızla gerilemeye başladı. sincar’dan tamamen çıkarıldılar, tel abyad’ı kaybettiler, mayısta ele geçirdikleri ramadi’yi ırak ordusu yeniden ele geçirdi.

en önemlisi rusya resmi olarak savaşa girdi ve amerikan hava kuvvetlerinin yanında rus hava kuvvetleri de ışid’i vurmaya başladı. ışid’in şam’a yürüyüşü rus hava kuvvetlerinin yardımı ile durdurulabildi. suriye ordusu ışid’i durdurduktan sonra taarruza geçmek için hazırlıklara başladı.

bu sırada türkiye cumhuriyeti açılım denen saçmalığı bitirmiş, doğusunda pkk ile savaşıyordu. 2016 yılına gelindiğinde pkk suriye’nin kuzeyinde kurmak istediği koridora yakındı. işgal edilen kobani ile afrin’i birleştirmek için menbiç ve el-bab’ın alınması yetecekti. 1 ocak 2016 suriye haritası şu şekilde:

ışid 2016’nın başında üst üste darbeler yiyerek haseke’den çıkarıldı, halep’te ağır darbeler yemeye başladı. en önemlisi ırak’ta felluce’yi kaybettiler. her şeyin başlangıcı sayılan felluce kaybedildi. musul için ırak ordusunun hazırlığı başladı ve bu operasyona abd’nin destek vereceği belirtildi.

23 haziran 2016’daysa pkk menbiç’e girdi. türkiye cumhuriyeti doğusundaki terör yuvalarını temizledikten sonra suriye için operasyon hazırlıklarına başlamıştı ve abd’li temsilcilere "fırat’ın batısının" kırmızı çizgi olduğu söyleniyor, pkk’nın afrin hariç fırat’ın batısına geçmemesi gerektiği vurgulanıyordu. menbiç meselesinde abd kendi askerlerinin menbiç’i alacağını açıklamasına rağmen 23 haziran 2016’da pkk bölgeye girdi. iran sınırından hatay’a oluşturulması planan harita önünde sadece el-bab kaldı.

şimdi buraya 17 eylül 2017’ye ait bir harita bırakacağım. tarihe takılmadan pkk’nın elindeki bölgelere bakın. ırak’tan suriye’ye böyle bir durumdalar:

aradaki yeşil bölge el-bab o da türkiye’nin operasyon yaptığı ve koridorun önünü kapattığı bölge. şimdi de yıllar önce gündeme gelmiş terör ülkeleri ve terör örgütü pkk tarafından kurulmak istenen haritaya bakalım: burada.

şimdi iki haritayı karşılaştırın.

bu durum (pkk’nın fırat’ın batısına geçmesi) türkiye ile abd’nin arasındaki ipleri kopardı. pkk’nın menbiç’e girişinden 6 gün sonra 29 haziran 2016’da pkk’nın başka bir kolu tak atatürk havalimanı’nda bomba patlattı, bomba "dış hatlarda" patladı. 29 haziran 2016’dan kısa süre sonra türkiye’de darbe girişimi yaşandı. ırak ve suriye haritası tamamlandıktan sonra 3. ülkeye yol yapılmak istendi. 15 temmuz 2016 atlatıldı ve türk ordusu 24 ağustos 2016’da el-bab’ı almak için suriye’ye girdi ve ışid’e karşı operasyon başlattı.

türkiye’nin 24 ağustos 2016’da el-bab’a yürüyüşü başlarken ırak ordusu, peşmerge, şii milisler, abd hava kuvvetlerinin desteğini alarak 17 ekim 2016’da musul’a operasyon başlattı. amerikan hava kuvvetleri musul’u yok etmeye and içmiş gibi şehri havadan hedef gözetmeksizin bombaladı. bazı bombardımanlar kameralara yansıdı.

17 ekim 2016’da musul’a operasyon başlattıktan sonra 6 kasım 2016’da pkk’nın ışid’in başkenti sayılan rakka’ya operasyon başlattığı duyuruldu.

suriye ordusu da güneyden ışid’e saldırı yapmaya devam ediyordu ve yavaş yavaş kuzeye doğru itmeye başladılar ışid’i.

2017 yılının şubat ayında türk ordusu el-bab’ı ele geçirerek ışid’in halep’in kuzeyinde mevzisini bırakmadı, ışid’i halep’ten attı. hemen bir ay sonra suriye ordusu palmira’yı ışid’den geri aldı.

musul’da ve rakka’da da ışid’e karşı ilerleyiş sürüyordu. 2017 yılının haziranına gelindiğinde pkk, rakka’yı kuşatmayı başardı. (buraya düşülecek not şu: abd uçakları hedef gözetmeksizin yerdekileri bombalıyor, enkaz altında kalan ışid’lileri öldürmeye de mayın eşeği gibi pkk’lılar gidiyor, aslında herhangi bir savaş yok)

10 temmuz 2017’de yapılan açıklamayla birlikte terör örgütü ışid’in musul’dan da temizlendiği duyuruldu. musul’un son hali bu şekildeydi, "kurtarıldıktan" sonra:

musul düşer düşmez telafer’e saldırı başlattı ırak ordusu ve musul’dan bir ay sonra telafer’den de atıldı ışid. devam eden operasyonlarda ırak ordusu ışid’e karşı gücü tamamen ele geçirdi ve havice’yi de aldı.

suriye ordusu deyrizor’a girdi. deyrizor’da yıllarca kuşatma altında kalan suriye ordusu askerleri kurtarıldı. (bu büyük olay gerçekten, yıllarca küçücük bir alanda ışid’e karşı savaştılar ve vermediler bölgeyi, sonunda suriye ordusu deyrizor’a geldi)

deyrizor açıklamalarından sonra rakka’ya da girildi. 17 ekim 2017’de yapılan açıklamalardan sonra rakka’nın da ışid’den alınıp yeniden işgal edildiği açıklandı. rakka’nın son hali de böyle görüntülendi:

kasım ayında suriye ordusunun deyrizor’da terör örgütü ışid’e operasyonları çoğaldı ve ışid’i ebu kemal’e itmeye başladılar. 2016’dan 2017’ye değişim haritaya aşağıdaki şekilde yansıdı. aralık ayında ırak’ın resmi makamları açıklamalar yaparak ışid’in tamamen ırak’tan atıldığını duyurdu. ışid’in elinde sadece yukarıdaki haritada gözüken bölgeler kaldı (bir de biraz idlib’te biraz dera’da bulunuyorlardı).

idlib’te htş’nin (nusra’nın yeni adı. hatırlayacaksınız bağdadi nusra’yı yok etmek istemişti, garip bir tesadüf) dera’da da suriye ordusunun operasyonları ile ellerinde sadece deyrizor kaldı. deyrizor’da da güneyden suriye ordusu kuzeyden terör örgütü pkk’nın operasyonları ile yavaş yavaş silindiler.

son olarak baghuz‘da yaşanan çatışmalar sonrası terör örgütü pkk baghuz’u geçtiğimiz günlerde ele geçirdi. "ırak ve şam islam devleti" adıyla kurulan terör örgütünün ne ırak’ta ne de suriye’de kontrol ettiği bir toprak parçası kalmadı. elbette ölü hücre var fakat ırak ve suriye’de artık yoklar.

yine de bu ışid’in bittiğini göstermiyor, özellikle tunus’ta büyük yapılanmaları mevcut. afganistan’da güç elde etmeye çalışıyorlar ve afrika’da ışid’e biat etmiş birçok örgüt var. afrika’daki güç eksikliği hesaba katılırsa ışid bir anda sözde başkentini bir afrika ülkesine taşıdığını ve oradan devam edeceğini açıklayabilir ama şu kesin: bundan sonra ne ırak’ta ne de suriye’de kolay kolay var olamayacaklar.

türkiye’de, birçok avrupalı devlette, özellikle ırak ve suriye’de sayısız terör eylemi yaptılar ve neredeyse yüz binlerce insanı katlettiler. şimdi de silindikleri bölgede başka bir terör örgütü cirit atıyor.

1 mart 2019 itibarıyla suriye’nin vaziyeti:

suriye’nin %27’sini terör örgütü pkk işgal etmiş durumda ve türkiye fırat’ın doğusundan terör örgütü pkk’nın çıkarılacağını her fırsatta açıklıyor.

ekim 2019 itibarıyla suriye’nin son hali:

DAEŞ (IŞİD) kamp ve hapishaneleri haritada görülebiliyor.

tanımlayacak olursak, ışid ırak ve suriye’den silinmiş, yerini terör örgütü pkk’ya bırakmış olan başka bir terör örgütüdür.

SAVAŞLAR DOSYASI : Savaşın Adabını Açıklayan Adil Savaş Teorisi


Savaşın Adabını Açıklayan Adil Savaş Teorisi

Latince olarak ‘jus in bello’ olarak da ifade edilen bu kavram, savaş sırasında uyulması gereken kuralları ifade ediyor.

"geneve conventions" ve "additional protocols" olarak iki adet ana kaynağı vardır. ilkini tüm devletlerin kabul etmesine karşılık ikincisi o kadar kabul görmemektedir.

2 farklı çatışma ortamı vardır

international conflict (uluslararası çatışma) ve non-international conflict (uluslararası olmayan çatışma) jus in bello ise sadece uluslararası olan çatışmalarda geçerlidir.

international conflict:

– devlet vs. devlet

– devlet vs. bağımsızlık/özgürlük için savaşan herhangi bir grup.

not: o kadar gariptir ki, uluslararası hukuk bağımsızlık için güç yani silah kullanımını yasaklamıştır ama bu bağlamda bu isim altında savaşan kişilere devlet statüsü verilmiştir.

non-international conflict

– devlet içinde olan herhangi bir çatışma

şimdi "jus in bello"nun nerde kullanılabileceğini anlattığıma göre detaylara geçebiliriz.

sivil unsurlar

– savaşta yer almayan herkes "sivil" olarak adlandırılır.

– sivillere zarar vermek savaş suçudur.

– özel şirketler bazen "sivil" bazen de "savaşan" olarak adlandırılabilmektedir. kesin bir inanış yoktur.

– ülkeyi terk etmelerine izin vermelisiniz.

– eğer savaşa katılırlarsa "savaşan unsurlarla" aynı şekilde muamele görürler.

– dolaylı yoldan sivillere zarar verilebilir. eğer bir bölgede 50 düşman unsuru ve 10 sivil varsa ve siz ikisi arasındaki kesin oranı biliyorsanız, uluslararası hukuk 50 düşman unsurunu yok etmeniz için 10 sivil kaybına göz yummaktadır. dediğim gibi oran önemlidir ve sivillere (eğer mümkünse) saldırı öncesi haber verilmelidir. bu türlü durumları genelde "insan kalkanı" ya da "human shield" adı altında sıkça görebiliriz.

savaşan unsurlar

– normal bir ordunun kara, hava ve deniz kuvvetlerinin herhangi bir personeli bu kategoriye girmektedir.

– bunun dışında devlet için savaşan, üstünde belirli bir şekilde amblem veya silah taşıyan herkes bu kategoriye girmektedir. devlet tarafından silahlandırılmış herhangi biri de bu tanım içidedir.

– askeri tıbbi yardım ve din personeli bu kategoriye girmekle beraber kendileri "sivil" unsurlarla aynı tanımı paylaşmaktadır.

silahlar

– insan üzerinde gereksiz acıya sebep olan ve sivil-asker ayrımı yapmadan zarar veren tüm silahlar yasaklanmıştır. bunlar:

– zehirli silahlar

– kimyasal silahlar

– mayınlar

– vücuda girince extradan bir hasar veren özel mermiler

– x-ray cihazında gözükmeyen mermiler

– alev tüfekleri gibi silah unsurlarının savaş esnasında kullanımı yasaklanmıştır.

– bunlarında dışında yeni bir konu olan dronelar ise insan üzerinde gereksiz bir acı yaratmadığı sürece kullanımına izin verilmiştir.

– işin en ilginç tarafı tüm bu silahlardan daha da ölümcül olan nükleer silahlar yasaklanmamıştır. (bkz: nuclear deterence theory)

yaralı ve hastalar

– bu durumdaki hiçbir insana saldırılamaz.

– düşman ya da kendi askeri personeliniz fark etmeksizin bu durumdaki kişilere yardım etmek zorundasınız.

– eğer sizin komutanız altında bir grup düşman askeri savaş mahkumu olmuşsa kendi tıbbi personelinin onlara yardım etmesine izin vermek zorundasınız.

savaş mahkumları

– sırf karşı tarafta savaşa katıldıklarından dolayı onları yargılayamaz ve idam edemezsiniz.

– savaş esirlerine iyi bir şekilde davranılmalıdır ki sizin askerleriniz de karşı tarafta iyi muamele görsün.

– işkence yapılamaz ve keyfi bir şekilde öldürülemez. (size karşı bir ayaklanma ya da size zarar verecek bir davranışlarda bulunurlarsa tabii öldürme hakkınız vardır.)

– insan kalkanı olarak savaş meydanlarında kullanılamaz.

– savaş bittikten sonra karşı taraf geri verilmelidirler.

– tekrar savaşa katılımları tarafınızca önlenebilir.

– savaş mahkumlarını insani bir şekilde barındırmalısınız.

uygulama

– eğer karşı taraf sizin bir askerinizi savaş mahkumuyken öldürürse, sizin de onun askerini öldürme hakkınız yok.

kızılay, kızılhaç gibi kuruluşların savaşın en karanlık yerlerine bile girme yetkileri vardır, bu kuruluşlar engellenemez.

– savaş sonunda bir devlet savaş suçlusu ilan edilebilir. (bkz: almanya)

– eğer savaş sırasında "savaş suçu" işleyen birileri varsa hiyerarşi göz önüne alınmalıdır.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Rusya ile Ukrayna Arasında Yaşananları Kavramanızı Sağlayacak Bir Siyasi Analiz


Putin & Poroşenko

Rusya ile Ukrayna Arasında Yaşananları Kavramanızı Sağlayacak Bir Siyasi Analiz

Geçtiğimiz günlerde Rusya ve Ukrayna donanmaları Kerç Boğazı’nda ilginç bir gerginlik yaşadılar. Arası zaten pek iyi olmayan iki ülke bu tarz gerginlikleri daha ne kadar kaldırabilecek bilemiyoruz fakat konuyu analiz etmek gerek.

stratejik düzlemde

rusların büyük petro döneminden beri üstesinden bir türlü gelemedikleri, gelmek istemedikleri zamanla da yaşama sebepleri olmuş bir tür fobileri var: kaale alınmama korkusu.

çarlık rusya/sovyet rusya ve günümüz rus dış siyasetinin ana direğidir desek çok da büyük yanılmayız sanırım. süpergüç olmayı becerip birdenbire bir gün kendinizi artık süper olmayan bir güç halinde bulduğunuzda, hava kuvvetlerinizin bakımlarını yapamayıp ordunuzun maaşlarını ödeyemediğinizde, silah tüccarlarına son model ekipmanı maaş ödemek için sattığınızda, nükleer denizaltılar miadı dolmuş silahları yüzünden denizin dibinde patlayıp yokluktan sağ kalmış mürettebatı çıkaramayıp ölüme terkettiğinizde o eski ihtişamlı günlerin geride kaldığını düşünür durursunuz. rusların da sovyetler dağıldıktan sonraki 10 yılı böyle bir kabus dönemidir. "artık önemli sözü geçen bir ülke değiliz" korkusu her ülkeye atfedilebilirse de bu korku yüzünden gerekirse dünyayı yakacak kadar ileri gitmeye niyetli rusya kadar çok az ülke vardır. tarihleri boyunca da böyledir bu. ikinci dünya savaşı öncesi baltık devletlerine gider ve tepeden inme isteklerde bulunurlar. istediklerini alamazlarsa işgal ederler. (bkz: 1939 kış savaşı). alamadıkları vakit işgal sebepleri de çok büyük oranda istedikleri şeyin önemi değil, ufak tefek devletlerin kendilerine "hayır" diyebilme cesaretini göstermesidir. rus bilinçaltı bu tip şeyleri ezerek kendi büyüklüğünü önce kendine (kamuoyuna) sonra dış dünyaya kanıtlamak için hiçbir can mal para hiçbir masraftan kaçınmaz. ortamda savaş yoksa da halkı kilometrelik kuyruklarda tuvalet kağıdı almak için bekliyorken uzay yarışına girer, beşinci altıncı jenerasyon jetleri üretime alır.

ukrayna hadisesine kadar gürcistan mevzusu olduğunda da bazı şeylerin hiç değişmemiş olduğunu analistler yazıyorlardı. ukrayna ise ruslar için çok daha başka bir durum. rus kelimesinin kökeni bile kiev’e dayandığı ve adamlar zaten tarihlerini kievan rus beyliğine bağladıkları için ukrayna gibi bir yerin rus güdümünden (bkz: sphere of influence) başka bir yere yöneliyor olması bile rusları uyuz gibi kaşındırmaya tek başına yeter bir şey. bu bir. ikincisi ukrayna sovyetlerin zamanında önem sıralamasında iki numaralı devleti olduğundan buranın can düşmanları nato’ya yaklaşması zaten rusya içinde iyice bir batı kaynaklı ali cengiz oyunu olarak görülüyor. üçüncüsü rusya hemen dibinde kendine düşman milliyetçi bir ukrayna kültürü doğduğu için (ukraynalıların da tarihlerine bakıldığında çok haklı sebepleri de vardır) ve bunun karadeniz’deki en büyük askeri tesislerinin (bkz: sivastopol) kaybı olacaklarını bildiklerinden herşeyi göze alıp 21. yüzyılda ilhak gibi en negatif şeye başvurdular. kırım yerel meclisi kararı demeyin, görüntüler olaylar tam bir komedi, resmen adı koyulmamış bir ilhak var kırım hadisesinde.

kırım üzerinde rus bayrağı dalgalanmasını dünyada rusların ticaret ve silah anlaşmalarının olduğu ya da ruslara göbek bağıyla bağlı suriye küba kuzey kore gibi ülkeler dışında kimse tanımıyor. peki kısa vadede silahsız yapabilecek bir şey var mı? hayır. silahlı var mı? evet ama onun sonrasında dünyada ot bile yetişmiyor. o yüzden yok.

taktik düzlemde

kırım’ın anakaraya tek bir bağı olması yüzünden kırım’ı savunmaya yeltenen bir askeri gücün en büyük düşmanı hep ikmal olagelmiştir. kırım’ı savunmaya verdiği avantajlar yüzünden dilerseniz hayvan gibi savunursunuz ama o savaş makinesini döndüren günlük 1000/4000 ton arası ikmali ulaştırabildiğiniz sürece bu böyledir. ruslar ise kerç boğazı’na tuzla adası üzerinden bildiğin bayağı bir süspansiyon asma köprü inşa ettiler. zira böyle bir olasılık vukua gelirse denizden ikmal 600km menzilli seyir füzelerinin harpoonların tlam platformlarının deniz savaşını domine ettiği bir teknolojik ortamda kolay değil. kara bağlantısı ise yüksek hacimde ikmale olanak sağladığı ve deniz gücü gibi kendi ofansif insiyatiflerini tehlikeye atmadan yarımadayı besleyebildiği için tercih ediliyor.

işte ukrayna’nın da azak denizinde kasabadan hallice limanları var. 2003 anlaşmalarına göre de kerç boğazı’ndan geçiş serbestisi konusunda rusya ile imzalı senetleri var. ama öküz öldü ortaklık bozuldu diyerek kırım işgal edildiğinde iki ülke arasındaki yazılı olan her şey büyük bir tahakküm altına girmekten kurtulamadı. rusya taktik anlamda kırım’ı besleyen can damarının altından ukrayna savaş gemilerinin girip azak denizinde olası ters bir durumda ikmali sekteye uğratması ihtimalini düşünmek bile istemiyor. bugün ukrayna savaş gemileri geçip yarın ukrayna’ya amerika tarafından hibe edilecek arleigh burke sınıfı fırkateynler aegis kabiliyetli kruvazörler ukrayna bandırasıyla azak denizine girmeye çalıştığında ne olacak onun hesabını verebilecek rusya’da pek kimse yok. bu olmadan kırmızı çizgiyi bence bir çekmek istediler. ama iş o noktaya şimdi daha da hızlı ilerliyor.

operasyonel düzlemde

rus kaptan bayağı ana avrat küfrederek römorköre gemisiyle omuz atıyor. gemilere rus istihbarat servisi fsb de bordalayıp epey bir denizciyi de yaralıyorlar. iki meşru ülkenin bayağı birinin diğerine silahlı agresyonu var. boğaz geçişinde bu gerçekleştiği için anlaşma ihlali, uluslararası hukukun çiğnenmesi ne aranırsa var.

ukrayna’da şu an hali hazırda epey bir nato personeli karşılıklı işbirliği ve eğitim çerçevesinde bulunuyor. biraz da bundan kuvvet alarak sıkıyönetim ilan edildi. sıkıyönetimden bir adım sonrası genellikle seferberlik (mobilization) olarak gelir. seferber olmuş bir devletin de savaşa bir haftası var kabul edilir. yani ukrayna bu olay neticesinde on binden fazla nükleer başlığı olan bir ülkeye karşı "savaşa iki adım" kaldığını alenen söylemekten çekinmiyor. üstüne denizde olan ufak anlaşmazlıklardan tatsızlıklardan bir halt çıkmayacağını kimse düşünmesin. vietnam savaşını çıkaran da bir tonkin körfezi hadisesidir.

tepeden bakıldığında ufak gördüğü/kendini tehdit ettiğini düşündüğü/ağzının payını vermezse karizmasının çizileceğini düşündüğü ülkelere karşı çok sınırlı bir tahammülü olduğunu bildiğimiz bir rus kültürü küçük enişte gibi bağıran ve sol kolunu (kırım) kaptırmış bir ufak devlet tarafından alenen tehdit ediliyor. bu ikisi birbirlerine proksi savaşlar donetsk luhansk donbass yerine resmen tank top dalarlarsa nato’nun bu mevzu içine çekilmesi benim oturduğum yerden çok da uzak bir ihtimal gibi gelmiyor. ikaz – uçuşa yasak bölge falan diye başlar ondan sonrası da tufan. bütün olayların türkiyeye olan uzaklığı ise kuş uçuşu 260km. istanbul ankara arası kadar bile değil.

nitekim rusları asıl durduran tam kapasiteleriyle ukraynaya rus tipi bir karşılık vermemelerinin tek nedeni de yine ortamdaki nato varlığı. rusya gibi dünya kamuoyunu kendi içinde düşmanlaştırmış, "biz süperiz kimse bizi çekemiyor" mentalitesini her vatandaşına sedef gibi kakmayı becermiş bir anlayış fiilen ayrılıkçıların elindeki luhansk ve donetsk’i aynı kırım gibi oldu bittiyle ele geçirmiyorsa korktuğu başka şeyler de var. zira onlar da biliyor. ukraynada yaprak kımıldasa polonya ve baltık ülkelerindeki nato yığınağı da katlanıyor.

yani mevcut veriler ve olayın seyri incelendiğinde bu olay ne yapılıp edilip yatışmak zorunda. zira bu boyutlarda bir askeri yığınak bir kıvılcıma bakar. çıkabilecek yangını da söndürecek su dünyada yok.

RUSYA DOSYASI /// Yakın Tarihimize Dair Pek Bilinmeyen Bir Olay : Stalin’in Kars ve Ardahan Şehirlerini İstemesi


Yakın Tarihimize Dair Pek Bilinmeyen Bir Olay : Stalin’in Kars ve Ardahan Şehirlerini İstemesi

Açalım: II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerin karşısında duran ABD, İngiltere ve Sovyetler arasında Aralık 1945’te Moskova’da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının tutanaklarında o dönemki Rus lideri Stalin’in Türkiye’den Kars ve Ardahan’ı talep ettiği ve Boğazlar’da üs istediği bir süredir bilinen bir gerçek.

Bu şehirlerin o dönemki durumu

93 harbinde (1878) ruslara yaklaşık 40 yıl kadar verdiğimiz yerlerdir kars ile ardahan. 2. abdülhamid dönemine denk gelir. bolşevik devriminden sonra osmanlı’ya hediye edilmiştir. kurtuluş savaşı’nda ermenilerden geri alınmıştır.

kısaca 2. abdülhamid’in 40 yıl boyunca verdiği verler kurtuluş savaşı’nda (bolşeviklerin de katkısı ile) geri alınmıştır. bizim elimizde tutmamız biraz şanstır. atatürk ve inönü’nün askeri ve diplomatik başarısıdır.

Josef Stalin

beehorf

Neye yol açtı?

stalin’in kars ve ardahan’ı istemesi, bir ülkenin belasını vermiştir.

stalin, ikinci dünya savaşı’nda avrupa’da tampon bölgesini kurduktan sonra, ermenistan ssc için türkiye’den kars, ardahan ve olası bir savaş durumu için boğazlar’da üs istedikten sonra, türkiye amerika’dan yardım istiyor. amerika ise bunun karşılığında ‘demokratik seçimler’ ve çok partili hayata geçiş talep ediyor. o dönem tabii yönetimin eli mahkum ve başta vizyoner bir adam yok, kabul ediyor. ve türkiye cumhuriyeti, prematüre bir şekilde çok partili hayata geçiş yapıyor.

stalin’in bu hareketi, o dönemki iç politikaları sosyalizme yakın, dış politikası ise tarafsızlık olan bir ülkeyi, bugün islamcıların esir aldığı bir ülkeye dönüştürüyor. bu bile stalin’in politika okuma kabiliyetinin olmadığının bir göstergesi. zira dediğim gibi, o dönemki özellikle ekonomik ve eğitimsel politikalarda beş yıllık kalkınma planları ve köy enstitüleri gibi sosyalizm esintileri sunan şeyler var. amına koyayım stalin senin.

elrondanc

21 ocak 2017’de, sevil atasoy ve ilber ortaylı’nın programında ilber hoca stalin’in boğazlardan üs istemesi ile kars ve ardahan’ı istemesi ile ilgili diyor ki; rusların kendi tarihinde de vardır ve kabul etmişlerdir bu olayın ne kadar büyük bir ahmaklık olduğunu. bu ahmaklık sonuca ulaşacak kadar ciddi değildi ama sonuçları çok ciddi oldu. türkiye gibi bir ülkeyi abd’ye sundu ruslar.

şahsen ben de o dönemki sovyet rusya’nın türkiye’yle iyi ilişkiler kurduğu durumu düşünüyorum da, sovyet rusya avrupa’nın ve asya’nın sik sok ülkelerine yayılmaktansa türkiye’de daha başarılı olurdu, türkiye’yi çok iyi kullanırdı. tabi bunu tamamen sovyet rusya bakış açısıyla söylüyorum, türk insanının devlet bağlılığını esas alarak. kapitalist propagandaların türkiye’de, avrupa’ya nazaran daha başarısız olacağını düşünüyorum.

Stalin ve diğer II. Dünya Savaşı devletlerinden kurmaylar.

patapatataptap

Alternatif bir yorum

stalin’in bu isteği, o dönemde türkiye’nin kafkas ülkelerine yönelik olarak yürüttüğü pantürkizm siyasetine karşı hamle olarak ortaya atılmış bir öneridir. sscb gerçekten isteseydi kars ve ardahan’ı alırdı. sscb’nin meselesi, türkiye’nin kafkaslarda yürüttüğü politikadan vazgeçmesi için gözdağı vermek istemesi ile ilgiliydi.

öte yandan bunun ermenistan milliyetçilerinin emelleriyle de ilgisi yoktur. zira, taşnak partisi’nin büyük ermenistan hayalleri, ermenistan ssc’nin kurulması ve türkiye ile sovyet rusya arasında yapılan anlaşmalar çerçevesinde olanak dışı hale gelmiştir. eğer bolşeviklerin, gerçekten böyle bir amaçları olsaydı, ekim sosyalist devrimi’ni takip eden süreçte, söz konusu olan topraklardan çekilirken buraları ermenilere bırakırlardı ve gümrü anlaşması ile sonuçlanan görüşmelerde türkiye’den yana tavır almazlardı.

krasnoya

Toparlarsak

ikinci dünya savaşı sonrasında yapılan konferanslar sonucu galip devletler pastayı bölüşmeye başlamıştı. stalin de boğazlarda hak talep edip doğudaki 6 ili işgal etmek istedi. ingilizler rusların boğazlardaki taleplerine karşı çıktı fakat türkiye’nin doğusundaki iller meselesine karışmadı. doğuda bir rus işgali tehlikesi gören türkiye çareyi kore’ye asker gönderip nato’ya girmekte gördü. bence o zamanlar yapılabilecek tek seçenek buydu.

1951: Türkiye ve Yunanistan, NATO’ya katılıyor.

sanyu mete

Bu talep nasıl nihayete erdi?

a calendar of soviet treaties, 1917-1957 sf. 298

exchanges of notes between the ussr and turkey concerning soviet claims on turkish territory and the regulation of black sea straits on may 30, 1953 the ussr sent turkey a declaration renouncing claims made by the armenian and georgian ssr’s in 1945 to turkish territory and stating that the ussr considered it possible to reach a settlement on the problem of the straits which would be acceptable to both states.

1953 tarihli sscb’nin türkiye’ye gönderdiği notada 1945’de türkiye’ye yapmış olduğu toprak talebinden vazgeçtiğini ilan ediyor. yani khrusçev stalin’in ölümünden sonra onun yaptığı toprak talebinden resmen vazgeçtiğini duyurmuştur.

2. DÜNYA SAVAŞI DOSYASI : İkinci Dünya Savaşı Sonrasında SSCB’nin Engelli Askerlere Uyguladığı Muamele


İkinci Dünya Savaşı Sonrasında SSCB’nin Engelli Askerlere Uyguladığı Muamele

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ölenlerin yanında birçok asker de sakat kaldı. Onların akıbetine dair üzücü bir yazı.

ikinci dünya savaşı sonunda sovyetler birliği, -asker ve sivil- toplamda 27 milyon vatandaşını kaybetti. asıl dram ise önemsenmeyen yaralı sayılarında yatıyordu. savaş, arkasında sayısız dul, yetim ve engelli insan bıraktı. petersburg’daki askeri tıp müzesi’ne göre, 46 milyon 250 bin sovyet vatandaşı yaralandı. bu sayının yaklaşık 10 milyonu çeşitli engellilik biçimleriyle cepheden geri döndü. toplam 775 bin kafa travması, 155 bin bir göz kayıbı, 54 bin kör, 3 milyon tek el/kol kaybı, her iki elini/kolunu kaybeden sayısı ise 1.1 milyon.

bunların içinde en şanssızları ise stalin’in samavar (samovar) lakabı taktığı, en az iki bacağı kopmuş olan askerlerdi. stalin onlara samavar (semaver) diyordu çünkü onları bacakları yok, sabit, işlevsiz, ancak kaynadığında gürültü çıkaran semavere benzetiyordu. kısacası topluma zararlı boş beleş insanlar olarak görüyordu. bu askerler savaştan ağır travmalar almış ve artık iş gücüne katkısı olmayan dilenciler haline gelmişlerdi. sürekli sscb ve savaş karşıtlığı yapıyor, gençleri askerlikten soğutuyor, halkı yönetime karşı dolduruyorlardı. haksız da değillerdi ama bu durum stalin’in hoşuna gitmemişti. o yüzden hepsinin toplanmasına karar verdi.

savaş öncesi sscb’de hali hazırda "antisosyal, parazit unsurlara karşı mücadele" adında bir kanun vardı. stalin, savaş sonrası bizim tabirimizle bu kanuna ek olarak bir kanun hükmünde kararname çıkardı ve bu parazit tabir edilen kitleye engellileri de ekledi. tüm büyük şehirlerde aynı gün büyük bir toplama operasyonu gerçekleştirildi. bu kanuna göre iş gücüne katkısı olmayan engelli insanlar, köyde yaşayamadığı için izinsiz büyük şehire göç edenler, engelli yetimler vb. birçok insan, parazit oldukları gerekçesiyle toplatılarak çeşitli bölgelere sürüldüler. çok azı akrabaları bulunarak evlerine gönderildi, diğerleri ise kamplarda öldü. bazılarının vurulduğuna dair kanıtlar var.

stalin, başta sibirya olmak üzere merkez şehirlerden uzak bölgelere "engelli gazi ve işçi bakım evleri" adı altında merkezler kurdurdu. merkez derken kafanızda yanlış bir imaj oluşmasın. eski kiliseler ve ahırlar revize edilerek kapılarına bakım evi yazıldı. 300.000 gazi bu bölgelere gönderildi. bu merkezlerin fonları öyle düşüktü ki haftalarca patatesten başka bir şey pişmediği olurdu. en meşhurlarından birisi valaam adasında olandır:

valaam

bu adanın tarihinde çok acıklı bir olay vardır. sscb’de ikinci dünya savaşı sonrası milyonlarca savaş gazisi stalin’e göre işlevsiz oldukları gerekçesiyle kuzeydeki ücra köşelere sürülmüşlerdir. asıl…

ekşi sözlük

bu engelliler evi adı verilen mekanların ayarı çalışma kampı ile akıl hastanesi ayarındaydı. özellikle valaam’da bulunan merkeze izinsiz kimse girip çıkamıyordu. medeniyetten uzak, zorlu doğa ve iklim koşullarına sahip lojistik sorunların sıkça yaşandığı bir adaydı. henüz ilk aylarda bir sürü gazi hayatını soğuktan (hipotermi) kaybetmişti zira iki kolu ve bacağı olmayan insanları hava alsın diye dışarı çıkarıp nasıl oluyorsa unutuyorlardı. gözden ırak gönülden ırak derken arada nice gaziyi hiç ettiler. sscb tarihçisi yevgeny kuznetsov’un valaam’dan notlar adlı çalışmasında konuyla ilgili kan donduran bir sürü detayı öğrenebilirsiniz.

en şeytani bulduğum yöntemlerden birisi ise kgb’nin bu kanuna karşı çıkan engellileri toplamak için el altından bir çeşit engelli derneği kurması ve üye olan herkesi bir gecede infaz etmesidir. en meşhuru günümüz özbekistan’ında kurulmuş bir dernekti ve bine yakın üyesi vardı. buna mukabil engelli yakınları da toplantıya katılmıştı. hepsini o mekanda kıstırıp taradıktan sonra yakmışlardı. tabi ki bunların hepsi kaydı kuydu olan vakalar değil. bir çoğu görgü tanıkları ve gizliden gizliye kayıt tutan kişilerden kalanlar. gerçi resmi kayıt yok derken valaam gibi birçok merkezin kayıtları mevcut. sadece bu merkezlerde yapılan o***** çocukluğuna dair çok az rapor mevcut.

gennady dobrov, bu insanların portrelerini çizip yıllarca sakladı. ancak sscb’nin son yıllarında sergileyebildi. yevgeny kuznetsov burada olanları uzunca yıllar araştırdıktan sonra ancak sscb sonrası yayınlayabildi. akrabaları sağ fakat kamplara kapatıldıkları için yakınlarına ulaşamayarak orada ölen nice acı hayat hikayesi bir ressamın bir kaç parça eskiziyle ortaya çıktı. stalin’in ellerinde sadece savaşta ölen milyonların kanı değil, savaş sonrası sonsuz acılara sürüklediği insanların ahı da var.

konuya dair rusça bir belgesel

VİDEO LİNK : https://youtu.be/QhXI2Su1gHY