VATAN HAİNLERİ DOSYASI /// FAZLI KÖKSAL : BİR VATAN HAİNİNİN PORTRESİ – ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ


FAZLI KÖKSAL : BİR VATAN HAİNİNİN PORTRESİ – ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ

KAYNAK : https://fazlikoksal.blogspot.com/2019/06/bir-vatan-haininin-portresi.html

Bazıları Fesli Kadir, İmam Yılan Fadıl gibi Milli Mücadele, Türklük ve Atatürk düşmanı sözde Müslümanların nereden ve nasıl peydah olduklarına akıl erdiremiyorlar.

Şu cümleyi dikkatle okuyun;

"Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kárlı ve makul olur."

Yukarıdaki Türklük düşmanı ifadeler kime ait biliyor musunuz? Şeyhülislam Mustafa Sabri’ye..

O Mustafa Sabri Efendi’yi bilenleriniz bildi…

Damat Feriit hükümetlerinin Şeyhülislamı.. Sevr anlaşmasını savunan, onun imzalanması konusunda görüş bildiren din(!) adamı… Hatta Sevr’in imzalanmasına onay verdiği günün gecesi ailesiyle oturduğu Meşihat binasında eşi Ulviye Hanım’ın ağlayarak “sen Allah’tan korkmadın mı? Peygamber’den utanmadın mı? İzmir’in Yunanlılara verilmesine nasıl razı oldun? ” diye çıkışmıştır.

Şeyhülislam Dürrizade’nin imzaladığı, Kuva-ı Milliye’cilerini katlinin vacip olduğuna dair fetvayı kaleme alan da odur… İngiliz Muhipleri Derneği başkanıdır… Said-i Nursi ve İskilioli Atıf’la beraber Milli Mücadele karşıtı İslam Teali cemiyetini kurmuştur… Kurucu olduğu İslam Teali Cemiyeti’nin ; Kuva-i Milliyecilere “kudurmuş haydutlar” diyen bildirisini kaleme aldı. Hükümet de bu bildiriyi uçaklardan atarak dağıttırdı.

O bildiride yer alan bazı cümleler;

“İki paralık M.Kemal kuvvetinin baskısına boyun eğerek İngilizlerin, Fransızların vs. devletlerin İstanbul’dan çekip gitmelerini ancak Kemalistlerin idam ettiği Türk aklı kabul edebilir.”

“Ey kahraman askerler… Mustafa Kemal, Ali Fuat, Bekir Sami gibi hainlerin, zalimlerin cinayetlerine daha ne kadar göz yumacaksınız? Elinize aldığınız fetva-i şerif ki Allah’ın emridir. Okuduğunuz hattı münif ki halifemizin, padişahımızın bir fermanıdır. Siz Allah’ın emrine, halifenin fermanına uyarak bu canileri, bu katil canavarları daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz…”

Cumhuriyet’in ilânından sonra oğlu İbrahim’le birlikte yurt dışına çıkarılacak 150 vatan hainin adının bulunduğu 150’likler listesine alındı. Yunanistan’a kaçtı. Oradan Mekke’ye ve Mısır’a geçti.

Mısırda da Türklük ve Türk devleti aleyhindeki yaklaşımlarını sürdürdü: Türk Devleti Şeyh Sait İsyanı’nın bastırınca Türkleri “Müslüman barbarlar” diye adlandırdı. Türklerin Musul’da hiçbir hakkı olmadığını savundu. Cumhuriyet hükümetinin, Ermenileri ve Kürtleri imha etmek istediğini yazdı.

Ve bazıları birkaç yıl önce Tokat’ta bir İmam Hatip Lisesi’ne bu Mustafa Sabri’nin ismini verdiler. Gelen tepkiler üzerine bu isim değişti. Ama ismi veren Kaymakam ve Milli Eğitim Müdürü hala kamu görevlisi… Okula onun isminin verilmesini savunan bir Memur sendikası başkanı "Tabela iner ama yüreklerden ve zihinlerden saygınlığı asla inmez" diyebilmiştir.

Fesli Kadir’ler Yılan Fadıl’llar; Damat Ferit, Mustafa Sabri gibi hainlerin günümüzdeki temsilcileridir… Ve sayıları hiç de az değildir….

Unutma, ve unutturma…

Mısırda da Türklük ve Türk devleti aleyhindeki yaklaşımlarını sürdürdü: Türk Devleti Şeyh Sait İsyanı’nın bastırınca Türkleri “Müslüman barbarlar” diye adlandırdı. Türklerin Musul’da hiçbir hakkı olmadığını savundu. Cumhuriyet hükumetinin, Ermenileri ve Kürtleri imha etmek istediğini yazdı.

Ve bazıları birkaç yıl önce Tokat’ta bir İmam Hatip Lisesi’ne bu Mustafa Sabri’nin ismini verdiler. Gelen tepkiler üzerine bu isim değişti. Ama ismi veren Kaymakam ve Milli Eğitim Müdürü hala kamu görevlisi… Okula onun isminin verilmesini savunan bir Memur sendikası başkanı "Tabela iner ama yüreklerden ve zihinlerden saygınlığı asla inmez" diyebilmiştir.

Fesli Kadir’ler Yılan Fadıl’llar; Damat Ferit, Mustafa Sabri gibi hainlerin günümüzdeki temsilcileridir…

Ve sayıları hiç de az değildir….

Unutma, ve unutturma…

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// FAZLI KÖKSAL : TARİHİ ROMANLAR NASIL OKUNMALI ???


FAZLI KÖKSAL :TARİHİ ROMANLAR NASIL OKUNMALI

KAYNAK : https://fazlikoksal.blogspot.com/2019/06/tarihi-romanlar-nasil-okunmali.html

Bizim “Tarih”i öğrenmemiz sorunludur…

Okul zamanlarımızda “Tarih” biraz da öğretim yönteminden olsa gerek, en sevilmeyen derstir… Kronolojik bir tarzda kaleme alınan, tarihlerin ve anlaşma maddelerinin sıralandığı, “neden” ve “niçin” sorularının sorulmadığı bir tarih öğretimine ilgi göstermedikleri için çocuklarımızı, gençlerimizi suçlamak da yersizdir… Dolayısıyla tarihe gerçekten ilgi duyanlarımız dışında hepimiz, onu “sınıf geçmek için geçer not almamız gereken bir ders” olarak gördük… Ezberledik, kopya çektik, sınav günleri çalıştık, sınıfı geçtikten sonra da tarih kitaplarını kapattık…

Ama hayat bizi, “dünü iyi bilmeden geleceği inşa etmek imkânsızdır.” gerçeği ile yüz yüze getirdiğinde, tarihe ilgi duymaya başladık… Ama geç kalmıştık, ciltler dolusu tarih kitabı okumak, tarihi sorgulamak için….

İdeolojik önderlerimiz, tarihi bize nasıl aktardılarsa, onların doğruluğuna iman ettik…

Sinemalarda tarihi film geldikçe kaçırmadık; Tarkan, Karaoğlan, Malkaçoğlu, Battal Gazi vb. iyi ok atan, akrobat gibi at kullanan, kâfir kızları ile sevişen tarihi roman kahramanları ile hamasetin zirvesine ulaştık… Atalarımızla öğündük… Sonra tarihi diziler dönemi geldi; Muhteşem Süleyman’ı ve dönemini, Ertuğrul Gazi’yi, Abdülhamit Han’ı, Çanakkale Savaşını dizilerden öğrendik (!)…

Edebiyata, romana ilgi duyanlar da tarihi, romanlardan öğrenmeye çalıştılar… Şüphesiz tarihi romanlardan öğrenmek, filmlerden, dizilerden öğrenmeye nazaran biraz daha doğrudur. Çünkü film gibi, dizi gibi akıp gitmez. Eleştirel okumayı öğrenenler için sorgulayacak, doğruyu araştıracak zaman vardır. Ama kaçımızda eleştirel okuma alışkanlığı var? Sonuçta roman da film gibi kurgudur. Gerçek payı da bulunur ama sonuçta romancının muhayyilesinin ürünüdür.

Dolayısıyla; “Okuyucu tarihî romanı okurken aynı zamanda sanat, yeniden inşa ve yazarın ideolojik tercihleri doğrultusunda farklılaştırılmış, tarihin kendisi olmaktan çıkarılmış bir tarih bilgisi edinir.”[i]

Ama çoğu okuyucu, kurguyu gerçekle karıştırır. Tarihi bilgisini (!), kanaatini, okuduğu romanlarla oluşturur. Hatta zamanla tarihi kurgu, yalnız okuyucularda değil tüm toplumda tarihi gerçekliğin yerini alır. “Galat-ı Meşhur”lar oluşur.

Mesela;

Bürokratların odalarından, esnaf kahvelerine hemen her yerde, "Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e Nasihatı", "Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e Vasiyeti ", gibi başlıklar taşıyan "Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül alma sana… Suçlamak bize; katlanmak sana… Acizlik yanılgı bize; hoş görmek sana… Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana… Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…" diye başlayan bir metine rastlarız… Bu metin, Tarık Buğra’nın Osmancık romanından alınmıştır. Tarık Buğra’nın Şeyh Edebali’ye söylettiği sözlerdir… Kurmaca sözler, tarihi gerçekliğe dönüşmüştür…

Bu nedenle yalnızca Tarihi romanları değil, tarihi göndermeler içeren “dönem romanlarını” da okumadan önce o tarih dilimini inceleyip öğrendikten sonra, aynı dönemi anlatan diğer romanlar ile birlikte okumak; hem nispeten daha doğru bilgiye ulaşmamıza yardımcı olacak, hem de aynı dönemleri farklı bakış açılarıyla tanımamıza katkıda bulunacaklar…

Ben de bu amaçla, kaynak tarihi başvuru kitapları ile birlikte okunması yararlı olacak tarihi romanlardan (dönem romanlarından) bir liste yapmaya çalıştım;

İslam Öncesi Türk Tarihi ile ilgili romanların bazıları; Nihal Atsız’ın Bozkurtlar (Bozkurtların Ölümü-Bozkurtlar Diriliyor), A.Ziya Kozanoğlu’nun Kolsuz Kahraman ve Kızıl Tuğ, Hasan Erimez’in Demirdağın Kurtları, William Dietrich’in Tanrı’nın Kırbacı Atilla, Cengiz Dağcı’nın Genç Temuçin, Ahmet Haldun Terzioğlu’nun Mete Han, Teoman….

Sultan Alpaslan ve Malazgirt’i anlatan romanlardan ilk aklıma gelenler; Emine Işınsu’nun Ak Topraklar, M.Necati Sepetcioğlu’nun Kilit, Sultan Alpaslan ilk aklıma gelenler…

Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait romanlar; Kemal Tahir’in Devlet Ana, Tarık Buğra’nın Osmancık, Sevinç Çokum’un Ağustos Başağı, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Konak, Çatı … Özellikle Kemal Tahir’in Devlet Ana ile Tarık Buğra’nın Osmancık romanının eş zamanlı okunması okuyucuya çok şey katacaktır…

Fetret Devri ile ilgili romanlar; Nihal Atsız Deli Kurt, Namık Duymuş Fetret Devri, Mustafa Necati Sepetçioğlu Geçitteki Ülke, Bilge Umar- Börklüce…

Fatih Dönemine ilişkin romanlardan hatırlayabildiklerim; Beyazıt Akman Tarihin İlk Günü, Reşat Ekrem Koçu Fatih Sultan Mehmet, Nedim Gürsel Boğazkesen, Oktay Tiryakioğlu Kuşatma 1453, Feridun Fazıl Tülbentçi 1453 İstanbul’un Fethi,

İki muhteşem hakanı Yavuz Sultan Selim’i ve Şah İsmail’i anlatan romanlardan okuduklarım; Reha Çamuroğlu’nun İsmail, İskender Pala’nın Şah ve Sultan, Oğuz Özdeş’in Yavuz’un Pençesi, Mustafa Yuka’nın Şah İsmail… Mezhep taassubundan uzak, objektif bakılması gereken bir dönem… İki hakan, iki şair, iki yiğit… İkisi de yanlışları ile doğruları bizim..

Kanuni Dönemini anlatan romanlardan dikkatimi çekenler; Fairfax Downey’in Muhteşem Süleyman ve Hürrem, Selçuk Çermik’in Saltanat, Demet Altınyelekoğlu’nun Moskof Cariye Hürrem, Louis Gardel Sevenlerin Şafağı, Elif Şafak Ustam ve Ben…

Denizciliğin yükseliş devrini ve ünlü denizcilerini anlatan romanlar da tarihi romanlar arasında önemli bir yer tutar. Mesela; İskender Pala’nın Efsane, Oğuz Özdeş’in Kartal Başlı Kadırga, Bekir Büyükarkın’ın Suların Gölgesinde… Ve Halikarnas Balıkçısı’nın çok güzel iki romanı Turgut Reis ve Uluç Reis…

Duraklama Devrinde sınır boylarındaki olayları anlatan Bahattin Özkişi’nin Köse Kadı ve Ucdaki Adam, Safiye Erol’un Ciğerdelen isimli romanları kelimenin tam anlamıyla romandır… Edebiyatımızın önemli romanları arasında yerlerini almışlardır…

Tarihimizin en fazla tartışılan padişahlarından II. Abdülhamit Dönemini anlatan Halide Edib‘in Sinekli Bakkal, Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul ve Nahit Sırrı Örik‘in Sultan Hamit Düşerken isimli romanlarını, tarihi roman olarak değil, “dönem romanı” olarak görmek gerekir.

Çanakkale Savaşı’nı anlatan pek çok roman vardır. Buket Uzuner’in Gelibolu, Turgut Özakman’ın Diriliş ve Mehmet Niyazi’nin Çanakkale Mahşeri okunmalı.

Balkan Bozgunu ve Balkanlardan yaşanan kitlesel göçler tarihimizin en hüzünlü dönemidir. Her hüzünlü olay gibi bu acı da romanlara konu oldu; Yılmaz Gürbüz’ün Balkan Acısı, Sevinç Çokum’un Bu Diyar, Samiha Ayverdi’nin Mesihpaşa İmamı, Ayla Kutlu’nun Yedinci Bayrak, Necati Cumalı’nın Viran Dağlar bu romanların en akılda kalıcıları…

Ve Milli Mücadele dönemi romanları… Milli Mücadele dönemini anlatan romanları ikiye ayırabiliriz;

Tüm kahramanları gerçek kişilerden oluşan belgesel romanlar; Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler, Hasan İzzetdin Dinamo’nun Kutsal İsyan, Attila İlhan’ın Allahın Süngüleri Reis Paşa, Gazi Paşa, O Sarışın Kurt, Halide Edip Adıvar Türk’ün Ateşle İmtihanı…

Milli Mücadele’yi anlatan, kahramanları İstiklal Savaşı’nın gizli kahramanları olan, kurgu niteliği ağır basan romanlar; Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı, Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı, Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar’ı, Aka Gündüz’ün Dikmen Yıldız’ı, Halide Edip’in Vurun Kahpeye’si…

Mübadele Acısını Feride Çiçekoğlu Suyun Öte Yanı’nda, Yılmaz Karakoyunlu Mor Kaftanlı Selanik’de, Dido Sotiriyu Benden Selam Söyle Anadoluya’da romanlaştırmışlardır…

Kemal Tahir ve Tarık Buğra romanlarında çoğu kez aynı dönemi işlemişlerdir. Tarık Buğra Yağmuru Beklerken’de, Tarık Buğra Yol Ayrımı’nda Serbest Fıkra’nın kuruluşunu anlatmıştır.

Varlık Vergisi ve sonuçlarını; Yılmaz Karakoyunlu’un Salkım Hanımın Taneleri’nde ve Ahmet Aziz’in Aşkale Yolcusu Kalmasın’da okudum..

İkinci Dünya Savaşı yıllarının acısını Zülfü Livaneli Serenad’da, Cengiz Dağcı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam’da, Ayşe Kulin de Nefes Nefese’de okuyucusuna aktarmıştır.

27 Mayısı ve öncesini; Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’da, Sevinç Çokum’un Karanlığa Direnen Yıldız’da ve Atila İlhan Bıçağın Ucu’nda okudum…

80 öncesi pek çok yazar tarafından okuyucuya aktarılmıştır. Bunların en bilinenlerini sıralayalım; Emine Işınsu Sancı, Aysel Özakın Genç Kız ve Ölüm, Tarık Buğra Gençliğim Eyvah, Ümit Kıvanç Bekle Dedim Gölgeye’sini, Ahmet Hakdun Terzioğlu Darağacında Bir Bozkurt, Bilge Karasu Gece , Lutfi Şehsuvaroğlu Kafes…

Balkanlarda yaşamaya devam eden Evlad-ı Fatihan’ın çocuklarının yaşadıkları acıyı Emine Işınsu Azap Toprakları’nda ve Çiçekler Büyür’de , Ayşe Kulin de Sevdalinka’da anlatmışlardır…

İYİ OKUMALAR….

TURİZM DOSYASI /// ORTA AVRUPA GEZİ NOTLARI (I) : AMSTERDAM ve BRUGGE


ORTA AVRUPA GEZİ NOTLARI (I) : AMSTERDAM ve BRUGGE

ABD’de yaşayan kızım, “Baba AB vizem bu yıl dolacak, Avrupa’da Hollanda ve Almanya’yı görmek istiyorum… Amsterdam, Brugge ve Berlin’e gideceğim. Siz de gelirseniz bir de Prag’ı ilave ederiz. 7-8 gün kafi gelir. Gidelim mi?” deyince kabul ettik… Kızım uçak, tren biletlerini, kalacağımız otelleri ayarladı… 21.07.2019 günü Pegasus ile Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Amsterdam’a uçtuk. Yolculuk süresince Dücane Cundioğlu’nun Ölümün Dört Rengi’ni bitirdim. 14.00 sularında Amsterdam’a ulaştık… Amsterdam’ı havadan izlemek, çok farklı ve güzel… Kanallar, yeşillikler, fazla yüksek olmayan binalar, geniş yollar, düzenli bir trafik… Hele kanalların, suyun görünüşü, İç Anadolu bozkırlarında büyüyen; suyu şişede, muslukta ve tatilde denizde gören bizler için çok cezbedici… Geldiğiniz yerin ne kadar düzenli bir kent olduğunu daha gökyüzünde iken anlıyorsunuz…

Amsterdam’da geldiğimiz uçağın AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşı olan yolcular pasaport kontrolü için 4 farklı bankoya dağıldılar… Diğer 3 bankodaki memurlar çok hızlı çalışmasına karşın, bizim bankodaki bayan memur yolculara çok güçlük çıkarıyor, çeşitli belgeler istiyordu. Uçağımızdan inen diğer üç bankodaki yolcuların tamamı pasaport kontrolünü tamamladığında, bizden ancak 3-4 kişinin pasaport kontrolü tamamlanmıştı… Bize sıra geldiğinde, kızım ABD’de yaşamasına benim ve eşimin de yeşil pasaportu olmasına rağmen, Amsterdam’dan ayrılırken bineceğimiz vasıtanın (uçak veya tren) biletini sordu… Belgeleri hemen sunduğumuz için kontrolden en hızlı geçen biz olduk… Bagaj alım alanına geldiğimizde, bandın üzerinde yalnızca bizim bavullar kalmıştı… Aldık ve çıktık.. Otelimiz Amsterdam şehir merkezinde, müzeler caddesine çıkan bir sokaktaydı… Havaalanında otobüse bindik. Kredi kartı ile biletlerimizi aldık. Çok düzenli bir yolda çevreyi, çevredeki yeşillikleri, yolun kenarındaki binaları izleyerek yaklaşık 40 dakika süren zevkli bir yolculuktan sonra kalacağımız Hotel Aalders’e 100 metre mesafedeki durakta otobüsten indik… Resepsiyondaki güler yüzlü kadın görevli bizi içten bir sevecenlikle karşıladı… Soğuk su ve meyve ikram ettikten sonra odamıza çıkardı… Hotel Aaalders küçük bir butik otel… Otelin çok temiz olması eşimin memnuniyeti için yeterli bir sebepti… Personelinin güler yüzlü olması, kent merkezinde olması, tüm müzelere yayan ulaşılabilmesi, otelin kliması ve buzdolabı olmaması gibi olumsuz özelliklerini unutmanızı sağladı… Kaldığımız sürece havanın sıcak olmaması, buzdolabı ve klimanın yokluğunu hiç aratmadı…

Amsterdam’da, hatta tüm Hollanda’da dikkat çeken şey ulaşımda yoğun olarak bisiklet kullanılması… Kent içinde özel araba kullanan yok gibi… Hatta taksi de çok az… Uber’in yaygın olmadığı nadir Avrupa şehirlerinden birisi… Ulaşım ağırlıklı olarak bisiklet ve toplu taşım araçlarıyla sağlanıyor.. Bisikleti olmayan insan yoktur herhalde… 12 yaşındaki çocuktan 90 yaşındaki nineye kadar herkes bisiklete biniyor… Garson da, işadamı da, milletvekili de bisikletli… İşi acele olanlar, ya da uzak mesafeye gidecekler otobüs ve tramvay kullanıyor…

Otele yerleştikten sonra Amsterdam’ın kanallarla yoğun bölgesi Jordaan’a gitmek üzere otelden ayrıldık. Bulunduğumuz mahalden Jordaan’a tek vasıta ile gitmek mümkün değil. Amsterdam’da gün boyu geçerli olan otobüs biletleri var. İki otobüs ile gidecektik. Ama şoför ineceğimiz durağı hatırlatmayınca, bayağı geçmişiz. Otobüs’ten inerken bileti kapıdaki panele göstermek gerekiyormuş. Kapı açılıp eşim ve kızım bileti gösterip indiler. Geldiğimiz yöne doğru giden otobüse eşim ve kızım bindi, ancak benim biletim geçersiz duruma düştüğü için binemedim. Neyse kızım biletlerin seri numaralarını gösterip, benim bileti göstermeyi unuttuğumu anlatınca binebildim… O gün o biletle yaptığımız iki yolculukta da şoförlere aynı açıklamayı yapmak zorunda kaldık…

Jordaan mahallesi işçiler ve göçmenler için 17. yüzyılda inşa edilmiş. Felemenk, İspanyol ve Polonyalı Yahudiler ile Fransızların buraya göç etmesi ile Amsterdam’ın en büyük mahallelerinden birisi haline dönüşmüş. Ama şu anda işadamları, sanatçılar ve öğrencilerin yoğun yaşadığı bir bölge. Jordaan’ın en ilgi çekici yerlerinden birisi Anne Frank isimli Yahudi kızın Yahudi Soykırımı zamanı 2 yıl boyunca gizlice yaşadığı ev: Anne Frank Huis . Ünlü mimar Hendrick de Keyser’in eseri Westerkerk Kilisesi de görülebilecek yerler arasında. Anne Frank’ın anılarını okuyanlar Westerkerk’den gelen çan seslerinden sık sık bahsettiğini hatırlayacaklardır. Jordaan’da akşam yemeğini “Sefa Grill” isimli bir Türk lokantasında yedik. Yemekler leziz, porsiyonlar doyurucuydu… Yemekten sonra da Jordaan’da epey gezdik… Yol yorgunluğuna rağmen otele kadar yürüdük… Otele geldiğimizde cep telefonunun adım sayarına baktım; 16.500 adım yürümüşüz…

Sabah kalkar kalkmaz, Brugge’a gitmek üzere tren istasyonunun yolunu tuttuk. İstasyonda aldığımız sandviçler ile kahvaltımızı yaptıktan sonra trene bindik. Trenimiz aktarmalı idi. Amsterdam’dan Brüksel’e, Brüksel’den de Brugge’a. Yolculuğu trenle yapmamız da iyi oldu… Yemyeşil doğayı, Hollanda ve Belçika’da çok gelişmiş büyükbaş hayvancılığı, lale seralarını, mısır tarlalarını, tahıl silolarını, çalışan köylüleri, ormanları görme imkânımız oldu… Ekilmemiş bir karış bile toprak parçası yoktu… Rotterdam’da tren yoluna yakın Mevlana Camisini de görme fırsatını yakaladık… Yol boyunca Hollanda mimarisi ile Belçika mimarisi arasındaki farkı, yaşam tarzlarının farklılığını da izleme imkanı bulduk…

Brüksel’den Brugge’a giderken şahit olduğumuz bir olay; çıkarcılığın, sahtekarlığın dünyanın her yerinde geçerli olduğunu bir kez daha gösterdi… Brüksel’den bizimle trene binen bir zenci kadınla aynı 4’lü oturma koltuğuna oturduk. Gelen kondüktör biletleri sordu. Biz gösterdik. Kadın, elini çantasına götürür gibi yaparken, kondüktöre “Daha önce gösterdim ya” dedi… Kendinden o kadar emin bir rol yaptı ki… Kondüktör “Tamam o zaman” diyerek, bilet istemekten vazgeçti. Yani, kadın bilet almadan kaçak yolculuk yaptı… Amsterdam’dan itibaren yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra Brugge’a geldik…

Brugge; Orta Çağ’dan kalma mimarisi olduğu gibi korunmuş 120 bin nüfuslu bir şehir. Belçika’da 3 resmi dil olduğu için Brugge’un da üç farklı yazılışı var; Brugge, Bruges ya da Brügge. En çok kullanılan Felemenkçe Brugge… Ama söyleniş tek; Bruj

Turizm danışma bürosundan gezilebilecek yerleri gösteren bir harita aldık. Tren istasyonundan çıkar çıkmaz, sizi muhteşem güzellikte bir park karşılıyor. Yeşilin tüm tonlarını taşıyan çayırlar, ağaçlar ve yeşilliği ortadan ikiye bölen bir nehir, mavi değil, tam lacivert…

Görülmeye değer yer çok. Ama görülmeye değer yerler aynı güzergâhta… Gerek bizim gibi gelen turistler, gerekse turla grup olarak gelen turistler aynı yolu takip ettikleri için ana güzergahta insan seli…

Brugge, çikolataları, rahibe işi dantelleri, kanalları ile ünlü bir şehir. Buram buram tarih kokuyor. Caddelerde insanlar olmasa, orta çağa ışınlanmış zannedeceksiniz kendinizi. Sokaklar, sokak fenerleri, kiliseler, evler, faytonlar her şey size orta çağda yaşıyorsunuz hissini uyandırıyor.

Şekerleme dükkânları çok ilgi çekici… Öyle değişik çikolatalar yapılmış ki, resmen sanat eseri… Sokaklar bazen çikolata, bazen vanilya, bazen patates kızartması, bazen de faytonlar nedeniyle at pisliği kokuyor…

Ortaçağ dedik ya; orta çağın en ayrılmaz parçası kiliseler, katedraller… En büyükleri Church of our Lady (Église Notre-Dame) ve Aziz Salvator Katedrali. Bizim Leydi Kilisesi bu şehirdeki en uzun yapı ve Avrupa’daki 2. en uzun tuğla kuleye sahip. Brugge’nin en eski kilisesi olan Aziz Salvator Katedrali 10. yüzyılda inşa edilmiş. Bu katedral yangına kurban gittikten sonra 13 ve 14. yüzyıllarda yeniden eklemeler yapılarak inşa edilmiş. Belfry Saat ve Çan Kulesi de orta çağdan kalan binalardan. 83 metre uzunluğundaki kulede tam 47 tane çan bulunuyormuş. Orta çağdan kalan bir bina da Saint John’s Hastanesi. 1100’lü yılların sonunda inşa edilen hastane şimdi müze olarak kullanılıyor…

Müze deyince, Bira müzesi ve Groeninge Müzesi de ziyaret edilecek müzeler arasında… Brugge’da çok sayıda Türk turiste rastladık… Turla gelenler, iş gezisinden fırsat bulup uğrayanlar, aileleriyle gelenler… Güzel Türkçemizi sık sık duymak güzel bir duygu…

Yeşille tarihin buluştuğu, bu şirin kentte de 8 güzel saat geçirerek, yine trenle Amsterdam’a döndük. Otele girdiğimizde yine cep telefonundaki adım ölçere baktım; 15 bin adımın üzerinde yürümüşüz…

23.07.2019 günü kahvaltımızı Vondelpark’da yaptık… Vondelpark devasa bir park… Göller, ördekler, kuğular, muhteşem çimenler, yeşilin her tonundan ağaçlar… Kahvaltı’dan hemen sonra saat 10.00 da Van Gogh Müzesinin yolunu tuttuk… Müze kapısında, müzeye girmek için metrelerce kuyruk oluşmuş… Gişeye yöneldik; gişede kuyruk yok… Bir tabela karşıladı bizi; Museum tickets are sold out on 23.07.2019 (23.07.209 günü için müze giriş bileti kalmamıştır)… Gişedeki görevli “bazen iptaller oluyor, zaman zaman uğrarsanız belki bulabilirsiniz” dedi… Biraz dolaşıp yarım saat sonra geldiğimizde 25.07.2019 gününün biletlerinin de tükendiğini öğrendik… Van Gogh müzesini görme hayallerimiz suya düştü… Vincent Van Gogh, tablosuna bakar bakmaz kimin fırçasından çıktığını anladığım 8-10 ressamdan birisi… Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük 4-5 ressamından birisi… Henüz 37 yaşında iken hayatına son vermiş… İntiharından bir süre önce de kulaklarını kesmiş bir süre akıl hastanesinde yatmış dahi… Daha doğrusu hem dahi, hem deli… Aslında her dahi biraz deli değil midir? Van Gogh’un en ilgi çekici yönü; tüm resim serüveninin yalnızca sekiz yıl sürmüş olması… Sekiz yılda 900 suluboya ve yağlı boya, binin üzerinde de karakalem resim yapmış olması -ki çoğunu son 5 yılda yapmıştır- başka bir deyişle her iki günde bir tablo üretimi olması bir kelimeyle açıklanabilir; mucize… Müzede Van Gogh’un 200 suluboya ve yağlıboya tablosu, 500 civarında çizimi sergileniyormuş… Büyük bir fırsatı kaçırdık… Amsterdam’a gideceklere önerim müze biletini Amsterdam’a gelmeden internet üzerinden alsınlar…

Van Gogh müzesini gezemeyince bu kez Rijksmuseum’a (Hollanda Kraliyet Müzesi/Hollanda Ulusal Müzesi’ne) yöneldik…

Müze binasının tasarımını mimar PJH Cuypers yapmış.. Victoria Dönemi Gotik tarzının harika bir örneği olan yapı 19. ve 20. yüzyıllarda yapılan eklemelerle büyütülmüş ve son halini almış. Bina büyürken içindeki eserler de çeşitlenmiş..

Müzenin birinci katında Hollanda Tarihi Bölümü yer alıyor. Buradan Hollanda tarihinin aynı zamanda denizcilik tarihi demek olduğunu anlıyoruz. Bu bölümde gemileri, savaşı, eski Hollanda kral ve soylularını tanıtan resimler yanında 17. ve 18. yüzyılda kullanılan gemilerin çok güzel yapılmış modelleri, gemi enkazlarından kurtarılan objeler, 15-18. yüzyıldaki Hollanda evlerinin iç yapı minyatürleri şeklinde tanzim edilmiş bebek evleri yer alıyor.

Rönesans Dönemi görkemli eşya ve mobilyaları, 17. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan cam işleri, seramikler, mücevherler ve değerli porselenler Ortaçağ heykellerden oluşan bölüm de Hollanda tarihine ışık tutuyor. Müzenin 3 katında da bu eserleri görmek mümkün..

Müze koleksiyonunun en geniş bölümü olan Hollanda ressamlarının yer aldığı bölüm müzenin 3 katına yayılmış. Giriş katta 18. ve 19.yüzyılda , birinci katta 17. yüzyılda ve ikinci katta ise 20. yüzyılda yapılmış tablolar sergileniyor.

Rembrandt ve Van Dyck gibi dünya resminin dev isimlerine ait tabloları içeren 17. yüzyıl eserleri, Adriaan de Lelie, Jan van Huysum ve Cornelis Troost gibi ressamların eserlerinin yer aldığı 18. yüzyıl tabloları her sanatseverin ilgisini çekecek cinsten… Müzede en büyük zamanı Rembrandt’ın resimleri karşısında geçirdim… Yaşadığımı iliklerime kadar hissettiğim anlardandı…

Ağırlığı İtalyan ressamlardan oluşan Avrupa ressamlarının eserlerini içeren Avrupa Resmi Bölümü müzenin birinci katında yer alıyor.

Zemin katta, Asya Sanatları Bölümünde ağırlıklı olarak Hollanda’nın sömürgelerinden el koyarak veya deniz ticareti yoluyla elde ettiği eserleri yer alıyor. Bunlar arasında Hint heykelleri, Kore ahşap oymaları, Vietnam tabakları, parşömenlere çizilmiş Çin resimleri, bronzdan yapılmış heykeller yer alıyor.

Müzede çoğunluğu el yazması kitaplardan oluşan dev bir kütüphane en ilgimi çeken bölümlerden birisiydi…

Bir salon da “17. yüzyılda Osmanlı” konusuna veya bir başka ifadeyle “Lale Devri”ni anlatan resim ve eşyalara ayrılmış. Bu bölümde Damat İbrahim Paşa’nın ve 3. Ahmed’in birer portresi. İstanbul’u ve haremi anlatan tablolar ile Osmanlı bürokrasisindeki çeşitli unvandaki kişilerin kıyafetlerini tanıtan resimler yer alıyordu… Müzede sergilenen Osmanlı’ya ait resimlerin tamamı Jean-Baptiste Vanmour’ın fırçasından çıkmış. Jean-Baptiste Vanmour da ilginç bir kişilik, hayatının 37 yılını İstanbul’da geçirmiş ve İstanbul’da ölmüş. Osmanlı İmparatorluğunda günlük hayata ilişkin çok sayıda tabloya imza atmış.

Montreal’de, Floransa’da, Cleveland’da, New York’da, Berlin’de ve Amsterdam’da çok sayıda müze gezdim. Her müzede; Yahya Kemal Beyatlı’nın RESİMSİZLIK ve NESİRSİZLIK makalesindeki aşağıdaki satırları iliklerime kadar hissettim…

“Milliyetimizi, kendime göre, idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik.. Bu iki feci noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu.. Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne feci hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş nasıl tekamül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muharebelerimizi, bu muharebelerini başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah.. Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.”

Saat 10.30 civarında başlayan Rijksmuseum gezisini saat 17.00 sularında noktaladık… Güzel bir İtalyan restoranında muhteşem biftek ve salata yedikten sonra Lale Pazarı diye bilinen bölgeye gittik… Çeşit çeşit lale soğanlarının, hediyelik eşyaların, muhteşem Hollanda peynirlerinin bulunduğu çarşıda dolaşmak da birkaç saatimizi aldı…

Kanalların etrafında geçen uzun bir yürüyüşten sonra Otele döndük…

Ve 24 Temmuz sabahı, Amsterdam’dan Berlin’e uçtuk… Uçağa binerken kimlik kontrolü yapılmaması bana anlaşılmaz geldi…

Hollanda’yı kısaca özetlemek gerekirse;

Yeşilin her tonu arasında yer alan, ışık durumuna göre mavinin çeşitli tonlarına dönüşen su kanalları..

Gelişmiş bir hayvancılık…

Yel değirmenleri ve laleler ile akılda kalan tarım arazileri…

Ve bisikletler…

DOĞA SORUNLARI DOSYASI /// Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk /// Kaz Dağları Eylemine Kanada’dan Gelen Destek : Alamos Gold Pretosto Edildi


Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk /// Kaz Dağları Eylemine Kanada’dan Gelen Destek : Alamos Gold Pretosto Edildi

20 Ağustos 2019

Kanada merkezli Alamos Gold şirketinin Çanakkale’nin merkeze bağlı Kirazlı köyü yakınlarındaki altın ve gümüş madeni projesinde çalışmalar devam ederken, ağaç kesimleri ve kazılar hızlı bir şekilde sürmektedir. Buna tepki olarak 26 Temmuz’da başlatılan “Su ve Vicdan” nöbeti ise büyüyerek devam etmektedir. Alamos Gold; ABD, Kanada, Meksika ve Türkiye’de faaliyette bulunan bir maden şirketidir. Türkiye’de Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt’ta maden arama ve çıkarma faaliyetinde bulunmaktadır.

LİNK : https://www.alamosgold.com/home/default.aspx

Kaynak: https://www.alamosgold.com/home/default.aspx

Üç bölge de Çanakkale il sınırları içerisindedir. Faaliyetlerini sahibi olduğu Doğu Biga Madencilik üzerinden gerçekleştirmektedir. Düşük maliyetli üretim şirketin politikasıdır. Kirazlı’da üretim “yer üstü” yapılacaktır. Kanada’nın Ontario bölgesindeki Island Gold Mine madeninde ise “yeraltı” (underground) tipi madencilik tercih edilmiştir. (https://miningdataonline.com/##) Teknik ifadesiyle “uzunlamasına uzun delikli geri çekilme madencilik” yöntemi kullanılacaktır. (Modifiye Avoca Madenciliği) (https://translate.google.com/translate?hl=tr&sl=en&u= , https://miningdataonline.com/property/7/Island-Gold-Mine.aspx&prev=search) (The Company has a leading growth profile with exploration and development projects in Mexico, Turkey, Canada and the United States and is committed to the highest standards of sustainable development. John McCluskey Good mines and good people are the foundation of our growth.”

Doğu Biga Madencilik; Kaz dağlarında yaptıkları altın arama faaliyetlerinde siyanür ya da türevi bir maddenin kullanılmadığını, Kirazlı Projesi’nin, Atikhisar Barajı’na olumsuz bir etkisinin olmayacağını, proje alanının Çanakkale’ye 30, Atikhisar Barajı’na 14, Kaz Dağları Milli Parkı’na ise 40 kilometre uzaklıkta olduğunu, tesislerinin, Atikhisar Barajı Su Havzası’nın da dışında bulunduğunu açıklamıştır. Çıkarılan kayaçların içindeki altının ayrıştırılması, uluslararası kriterlere göre, katı prosedür içerisinde ve özel olarak hazırlanmış korunaklı, sızdırmazlığı sağlanmış yerlerde gerçekleştirilecektir.

Alamos Gold Türkiye: Kirazlı

Alamos Gold Kanada: Ontorio Island

Kaynak: https://resourceworld.com/alamos-gold-tables-island-results-stock-advances/

Kirazlı, şirketin Çanakkale merkez ile Çan ilçesi arasında kalan bölgede yer alan projesidir. Şirket 2020 yılında üretime geçmeyi ve beş yılda 514 bin ons altın ve 3,5 milyon ons gümüş üretmeyi planlamaktadır. Açık ocak işletmeciliği ile cevher üretilecektir.

Alamos Gold’un CEO’su John McCluskey, 22 Mayıs’ta Londra’da düzenlenen sempozyumdaki sunumunda, “Projenin iç verimlilik oranı yüzde 44. İşe başladığımızda 1 doların 3 Türk lirası, şu anda ise 6 lira olduğunu düşünürsek bu karlı bir proje. Bu gerçekten istisnai bir proje. Alttaki fotoğrafta Devlet Su İşleri’yle birlikte geliştirdiğimiz büyük bir göleti görüyorsunuz. Bu, Türk hükümetinin ilk kez kamu-özel ortaklığında yapımı üstlenilen bir gölet” demiştir. McCluskey’in geçtiğimiz yıl ülkesindeki bir televizyon kanalına verdiği demeç CHP’li Gürsel Tekin tarafından paylaşılmıştır. McCluskey’in “Yabancı işçi çalıştırmıyoruz. Türkler taş taşımakta çok iyiler” dediği ortaya çıkmıştır.

Kaynak: https://www.yenicaggazetesi.com.tr/kaz-daglarinda-maden-arayan-sirketin-ceosunda-turkiye-aciklamasi-243889h.htm

Kirazlı Projesi’nin ÇED’in olumlu kararına karşı açılan dava sürerken, Çanakkale Valiliği tarafından şirkete izni verilince şirket, proje alanında çalışmalarına başlamıştır. Bunun üzerine tepkiler gelince şirketin Kaz dağlarındaki faaliyetleri Kanada da protesto edilmiş, Türkiye’ye dayanışma mesajı verilmiştir. Kanada’nın Quebec eyaletindeki Montreal şehrinde bir araya gelenler, “Kanada Kaz Dağlarıyla Dayanışma Grubu” adıyla bir sivil toplum girişimi oluşturmuşlardır.

Grubun aldığı karar sonucunda 16 Ağustos 17.45’te Montreal’de “Square Cabot” alanından başlayan bir protesto yürüyüşü düzenlenmiştir. İngilizce ve Fransızca yapılan basın açıklamasında, dünya madencilik faaliyetlerinin yüzde 75’ini yürüten Kanadalı maden şirketlerinin, bu faaliyetleri yürüttükleri ülkelerde her türlü yasal boşluktan yararlanarak karlarına kar kattıkları vurgulanmıştır.

Şirket, Kaz dağlarında altın üretmek için 195 bin ağacı kesmiştir. Bu miktar, ÇED tarafından onaylanan çevresel etki değerlendirme raporunda belirtilen miktarın dört katıdır. Altın çıkarımı için ise 20 bin ton siyanür kullanılacaktır. Alamos Gold’un bölgeye verdiği zarara tepki olarak Kaz dağlarında başlatılan “Su ve Vicdan Nöbeti”, 26 Temmuz’dan bu yana devam etmektedir. Eylemciler, bölgedeki maden faaliyetlerinin durması talebiyle Kirazlı’da günlerdir nöbet tutmaktadırlar.

Komünist eğilimli haber sitesi SoL, ekolojik eylemciler, çevre grupları ve Türk göçmenlerin Kaz dağlarındaki altın madeni çıkarılmasına karşı gösteri yaptıklarını açıklamıştır. 18 Ağustos 2019 tarihinde yerel saatle 18.20’de yaptığı açıklamada, Türkiye’de altın severlerin iddialarını ve onlarla ilgili gerçekleri haberleştirmiştir. SoL’a göre Alamos Gold’un Türkiye’deki altın çıkarma girişimleri, Türkiye’nin “altın severleri” tarafından savunulmaya devam edilmektedir. Bu altın sevenler kimlerdir?

SoL’a göre iktidardaki milletvekilleri, bakanlar, bakanlıklar, hükümet yanlısı köşe yazarları, hükümet yanlısı çevre dernekleri, sosyal medya trolleridir. Altın severler Kaz dağlarını, sınırları insanlar tarafından çizilen milli park olarak tanımlamaktadır. Aslında Kaz dağları beş dağlık alandan oluşmaktadır ve dolayısıyla milli parkla sınırlı değildir. Kaz dağlarıyla ilgili tepkiler, ekosistem ve etkileşim alanlarıyla ilgilidir.

SoL, Montreal’de yaşayan Türk göçmenler ile Kanada ve Yunan Komünist Partileri (CPC, KKE), Halkın Kurtuluşu Partisi, TKP, Montreal Yunanistan İşçi Derneği ve Quebec Barış Hareketi ile çevre gruplarının protestoya katıldığını açıklamıştır. Protestocular, Kanadalı şirketler tarafından gerçekleştirilen dünya çapındaki madencilik operasyonlarının, topluma ait doğal kaynakları ve çevrenin yağmaladığını belirtmişlerdir. İşletmenin faaliyete geçmesiyle ortaya çıkacak çevre felaketini önlemek için ekolojik aktivistler ve çevreci gruplar Türkiye’deki protestoculara Kaz Dağları Kardeşliği kapsamında destek vermiştir.

Kaynak: https://halkweb.com.tr/kaz-daglari-icin-acilan-o-pankart-kanadaya-damga-vurdu/

SoL, Türkiye’nin tanınmış piyanistlerinden Fazıl Say’ın, protestoları desteklemek amacıyla maden sahasında sahne alacağını açıklamış, Türk haber sitesi T24 ise konser alanının çeşitli şehirlerden gelen binlerce insanla dolu olduğunu haberleştirmiştir. (https://www.facebook.com/canadasolidaritykazmountains/) Konser’de Fazıl Say’ın eşi Ece Dağıstan Say çektiği fotoğrafları Nazım Hikmet’in “yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” dizelerinden alıntı yaparak instagram sayfasında paylaşmıştır. Say, “Bugün Türk halkıyla gurur duydum” demiştir.

Biga yarımadasının sınırları insan yapımı değil, doğaldır. Verilen madencilik lisansları, Kaz dağları milli parkının ötesini de kapsamaktadır. “Kesildiği kadar ağaç da ekiliyor” açıklaması doğru değildir. Açıklamada sadece gelişmiş ağaçlar dikkate alınmaktadır. Oysa düzensiz olarak orman içinde gelişen ağaçlar sayılmamaktadır. Bu sebeple açıklanan rakamlar gerçeği yansıtmamaktadır.

Ayrıca, dikilen ağaçlar tutmayabilir, gelişmesi yıllar alır. Dikimden söz edenler her 5 metrekareye ağaç dikmeyeceklerini biliyorlar. Diyorlar ki, “Madenler iç coğrafya için o kadar önemli değil.” MTA raporuna göre 2016 yılında 4,646 metrekare madencilik lisansı verilmiştir. Bu, Van gölünün 1,5 katıdır. (According to MTA report in 2016, mining licenses are granted for 4646 square meters. This is 1,5 times of the Van lake) Diyorlar ki, “Siyanür, altın kazma için kullanılmaz.” Oysa siyanür, altının çıkarılmasında kullanılır. Ayrıca, derinlere inen maden çıkarımı yeraltı su kaynaklarını etkiler. Şöyle diyorlar: “Siyanürün zararlı olmayan kimyasallara dönüştürülmesi mümkündür. Çevreye zararlı olan siyanürdür.”

Siyanürün sızıntı yapmayan havuzlara konulmasıyla kimyasal buharlaşma süreci sonunda dönüştürülemeyen bir miktar siyanür çevreye zarar verebilir. Deprem, sel veya fırtına gibi doğal afetler de süreç üzerinde beklenmeyen bir etki yaratabilir. Az miktarda siyanür bile zehirlenmeye yol açabilir.

Altın üretiminin yapılacağı Kaz dağlarında sadece bir bölgede 64 milyon ton cevherde altın aranacak ve siyanür işlemine tabi tutulacaktır. Siyanür zararlı tek kimyasal değildir. Çevreye başka düzinelerce zararlı kimyasal salınacaktır. Sülfat kullanıldığında ve doğal suyla birleştiğinde, çevreye zararlı bir asit oluşturur. Ayrıca tonlarca toz yakındaki ormanlara yayılacak, çok sayıda patlayıcı ve yakıt kullanılacaktır.

Altının dünya borsalarındaki geleneksel ağırlık birimi troy ons olup, bir ons; 31,10 gram saf altına karşılık gelmektedir. 1 kilogram ağırlığındaki altın külçesi 32,15 onstur. Şirket yetkilileri “Türkiye önemli bir altın ithalatçısı. Yurt içi altın üretimi ülke için büyük yarar sağlayacaktır” açıklaması yapmaktadır. Fakat MTA raporuna göre 2017 yılında 22,5 ton ve 2018’de ve 27,1 ton altın üretilmiştir. Bir ons altın ortalama 1,500 dolar civarındadır. 2018’de 1 milyar 300 milyon dolar değerinde altın üretilmiştir. Şirket Türkiye’nin askeri amaçlar için 19 milyar dolar harcama yaptığı iddiasındadır. (According to the MTA report, 22.5 tonnes and 27.1 tonnes of gold were produced in 2017 and 2018 respectively. The gold prices peaked this year. One ounce of gold is 1,500 USD, which means 1,300 billion gold was produced in 2018. This would give an idea about the economic input of gold production. Turkey spends 19 billion for military purposes)

28 Şubat 2019 tarihinde Maden Yasası değiştirilmiş, devletin değerli madenlerden alacağı pay yüzde 4,5 olarak belirlenmiştir. Bu durumda devletin 180 milyon dolar olarak hesaplanan gelirine karşılık, 3 milyar 820 milyon doları Alamos Gold alacaktır.

Protestoda, Latin Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan coğrafyada tekellerin sermaye iktidarları ve yerli işbirlikçileri eliyle yol açtıkları yıkıma dikkat çekilmiştir. Ottawa’daki protestocular cuma sabahından pazar akşamına kadar Parlamento önünde eylem gerçekleştirmişlerdir. Önümüzdeki haftalarda, Toronto ve Vancouver’da da Türkiye’deki çevre direnişine destek ve Kanada kamuoyunu bilinçlendirme etkinlikleri yapılacaktır.

Kaz dağlarında yaşanan çevre katliamı UNESCO’nun da gündemine gelmiştir. Yeniçağ’da yer alan habere göre bir dönem UNESCO iyi niyet elçiliği yapan Zülfü Livaneli altın madeni çalışmaları kapsamında doğa katliamına maruz kalan Kazdağları için Unesco’ya bir mektup yazmıştır.1996-2007 döneminde Unesco İyi Niyet Elçisi ve Genel Müdür Danışmanlığı da yapan Livaneli, Twitter hesabından Unesco’ya şu çağrısında bulunmuştur: “Sizin hükümetler arası bir kuruluş olarak bu tür konularda yaptırım gücünüzün sınırlı olduğunu biliyorum. Ancak tarihi İda Dağımıza ve İda Dağı’nın yerli halkına yapılan bu imha hareketi karşısında, uluslararası kamuoyu farkındalığı oluşturmak için yardımınıza ihtiyacımız var.”

Unesco Genel Direktörü Audrey Azoulay’a hitaben yazdığı mektupta Livaneli, “İlk önce yeni görevinizden dolayı sizi tebrik etmek, ikinci olarak Türkiye’nin Kuzeybatı bölgesinde bulunan dünyanın doğal ve kültürel mirası olan Kaz Dağları’na (ünlü mitolojik adı İda Dağı) karşı işlenen suça dikkatinizi çekmek istiyorum. Üzülerek belirtmeliyim ki bir Kanada firması burada yakın zamanda yaklaşık 200 bin ağaç kesti. Firma bu güzel cenneti yok edecek siyanür kullanımı yöntemiyle altın çıkarmayı planlıyor. Milyonlarca insanın protestolarına rağmen, firma projesine devam etmektedir. Bu durum dünyamızın maddi ve manevi mirasına bir saldırıdır. Sizin hükümetler arası bir kuruluş olarak bu tür konularda yaptırım gücünüzün sınırlı olduğunu biliyorum. Ancak tarihi İda Dağımıza ve İda Dağı’nın yerli halkına yapılan bu imha hareketi karşısında, uluslararası kamuoyu farkındalığı oluşturmak için yardımınıza ihtiyacımız var. Lütfen bu mektubumu UNESCO ideallerinin hatırlatılması ve acil eylem için bir çağrı olarak kabul edin” demiştir.

Bu süreçte İzmir Barosu, Kaz Dağları’nda Alamos Gold tarafından sürdürülen altın madenciliği faaliyetleri hakkında 14 Ağustos’ta Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Kanada baroları ve hukuk örgütleri ile siyasi parti temsilciliklerine birer mektup göndererek, bölgedeki doğa katliamına karşı birlikte mücadele çağrısında bulunmuştur.

Kanada Başbakanlık Ofisi, İzmir Barosu’na 18 Ağustos’ta yolladığı cevap yazısında Ofis, Kaz dağları konusunda kendilerine yapılmış başvuruyu dikkatle incelediklerini belirterek, İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel’e teşekkürlerini iletmiştir. Mektubun, Kanada Uluslararası Ticareti Çeşitlendirme Bakanı James Gordon Carr’a iletildiği ve Bakan Carr’ın konuyu ayrıca değerlendireceği açıklanmıştır. Kanada Başbakanı Trudeau’nun İzmir Barosu’nun kaygılarını iletmesinden memnun olduğu belirtilerek, mektup için baroya teşekkür edilmiştir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy’un benim de katıldığım görüşlerini (06.08.2019) şimdi özetle paylaşmak istiyorum: “Maden işletmeciliği, kural olarak yekpare olan kayaçların daha küçük parçalara ayrılmasını öngörür. Bu bazen toz diye nitelendireceğimiz boyutlara kadar düşürülür. Bunun bir fiziksel önemi vardır ki bunu hiçbir zaman gözden ırak tutmamalıyız. Dolgun (kompakt) bir kayaç dış yüzeyi kadar temas alanına sahiptir. Eğer siz bunu parçalara bölerseniz, yüzeyini karesi oranında büyültürsünüz.

Bazen diyorum ki, Türklerin dünyadaki tüm düşmanları toplansa, Türkiye’yi tahrip etmek için uzun yıllar uğraşarak plan yapsa, acaba bu kadar etkili bir plan yapabilir mi?

Bu kadar yüzeyi büyütülmüş, içerisinde işletilemeyecek kadar düşük, ama sağlık için hala zararlı tenörde kalmış iki değerli metalleri (arsenik, cıva, kadmiyum vd) taşıyan işletmeden sonra geriye kalan kırıntı yığını denen kırıntıları ve tozları, çoğunluk bir yerlere gömüyorsanız ya da açığa yığıyorsanız, bu şu demektir: Yağacak bir yağmurda, selde seylâpta, akıl almaz derecede büyütülmüş yüzeylerden arta kalmış madeni yıkayarak altına eşlik eden iki değerlekli toksik elementleri yaşadığımız ortamlara veriyorsunuz; daha doğrusu kaçırıyorsunuz.

Bu gün kaçmaz ise yarın, yarın kaçmaz ise öbür gün kaçacağı aşikârdır. Özellikle her gün tektonik olarak bir yerleri kırılan bir ana karanız varsa ve bu ana karanın önemli bir kısmında suyu geçirimsiz bir arazi yapısı varsa (Kazdağı tamamen böyledir), er ya da geç bu toksik denecek malzemenin son alıcı ortamlara taşınması kaçınılmazdır.

Galiba geçmişte ve bu gün işletilen, yakında işletmeye açılacak madenlerimizde durum budur. Tarihe mal olmuş böyle bir dağın (orada dünyanın ilk güzellik yarışması yapılmış, mitolojik tanrılar sevgililerini buraya getirerek sevişmişler; Türk kanı taşıyan insanların en önem verdikleri Sarıkız Efsanesi burada yaşanmış) biyoloji varlıklarının yok edilmesine, birçok yerleşim yerinin su kaynaklarını besleyen kaynaklarının sorumsuz kişiler ve yetkililerin göz yumması ile kirletilerek vatandaşlarımızın sağlığıyla oynanmasına hiçbir uygarlık duyarsız kalamaz.

Kaldı ki, birçok nedenle su sıkıntısına gebe olan Türkiye’nin böyle bir tatlı su kaynağının, neredeyse kaynağın başında kirletmesine izin verilmesinin mantıkla açıklanabilir bir tarafı olamaz. Bu sadece yöre halkına değil, gelecek kuşaklara karşı da işlenmiş bir suç olacaktır. Bunun için Avrupa Mahkemelerinin müdahale etmesi de gerekmez. Bizim bu amaçla kurulmuş olan bakanlıklarımız, dolaylı olarak Devlet Su İşleri, MTA, bu olaya müdahil olmalıdır diye düşünüyorum. Yüce Türk adaletinin de bu katliama sonsuz duyarsız kalacağını da düşünemiyorum.

Kaynağından itibaren damla damla verilen zehrin etkisi zamanla ortaya çıkacaktır ve çıktığında da hiç kimsenin etkili bir önlem alması beklenemez. Ancak, geçmiş kuşaklar lanetlenmeyle yetinilecektir.

Diyelim ki, farkına vardık ve önlem almaya giriştik, siz zannediyor musunuz ki, hoyratça dağlar şeklinde yığılan bu pasaların zehirlemesi önlenecektir. Bu pasalar binlerce yıl bu kültür bölgemizi zehirlemeye devam edecektir. Bu kültür dağının çevresinde konuşlanmış üniversitelerin mümtaz hocaları, yöneticileri bilim adamları, sayteyşın indeks kompleksinden ve uşaklığından kurtularak, bu sorunlara bilimsel tepkilerini göstermeye ve bu sorunu bilimsel olarak acilen çözmeye yönelmelidirler.

Yaptığım ön araştırmalara göre, bu dağın çevresinde yer alan üniversitelerde tek bir bilim adamı dahi bu sorunla ayrıntılı olarak ilgilenmemiş; hatta bilgi sahibi bile olmamış. Unutmamak gerekir ki bazı yerlerdeki insanların konuşması kadar sessiz kalması da suçtur.

Siyanür çok hızlı buharlaşabilen (süblime olabilen, sıvı hale geçmeden gaz haline geçebilen) bir bileşiktir ve en önemlisi havadaki su ile bir araya gelip de özellikle volkanik ya da tektonik kayaçların üzerine düşerse, onların içinde bulunan başta arsenik olmak üzere çift değerlikli toksik etki gösteren elementlerin yerine geçerek onları su ortamında çözünebilecek şekilde serbest bırakır.

Böylece başta akarsular olmak üzere sadece ağır metal kirlenmesi değil, toksik elementlerce de bir çeşit zehirlenmiş olur. Durum bu, eğer bundan böyle bilmiyorduk, kandırıldık derseniz, kimseyi inandıramazsınız… Ben yüce milletimi uyarıyorum.”

Sosyal medyada yer alan iki ilginç paylaşım aşağıdadır.

“Bu dağların havasını soluyan, bir daha vazgeçmez. Hele ellerindeki bu yeşili almaya kalk ve gör ki; her kız, kızan, kadın ve de erkek bir efe olur. Ben bu inanç, sevgi ve kararlılığı rakım’ı 185 m. olup, soyunun 300 yıldır burada yaşamakta olduğunu, mezarlarında 450 yıllık taşların bulunduğunu, muhtarın ise, köyün yerleşim tarihinin 700 yıl olduğunu iddia ettiği, keçilerin bile çıkmakta zorlandığı karşıdaki orta tepenin üzerinde havuzu da olduğu söylenen tarihi bir kale görüntüsüne sahip Dereli köyü kahvesinde, bize bilgi veren, elini öptürmeyip tokalaşan ve vedalaşırken de bastonuna dayanarak kalkıp, bizi ayakta uğurlayan 85 yaşındaki Fethi Topal dedenin gözlerinde okudum.”

“Kazdağı efesi der ki: Dar’a düşen dağlara yaslanır. dereyi seviyorsan ucunda denizi görmen lazım sayın başkan. Sen arkana alacağına bu güzellikleri, satarak kar yapmayı düşünüyorsun. Bırak bu işleri haydi bre efeler toprağına yakışanı biz köylüler daha iyi biliriz. Merak etmeyin… dereli halkı göz yumar sandıysan eyvah ki ne eyvah.”

Bugün Alamos Gold’un merkezinde Türkiye’deki çevrecilere destek vermek için “Su ve Vicdan” nöbeti tutulacaktır. Grup, “Kanada kendi vatandaşlarından çevreyi korumak amacıyla karbon vergisi almakta fakat Türkiye’de ağaçları kesmekte” demektedirler.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen maalesef bu tepkilere karşı çıkan küçücük bir azınlık vardır: “Ağaçlar kesiliyor, Altın Siyanürle çıkarılırken sularımız kirleniyor. Bir balon uçuruyorlar ahanda 38 öğrenci zehirlendi bile! Yalanın her türlüsü var bu güruhta. Bilinçsiz bir kalabalık. Maden alanının çevresine doğru yürüyorlar. Alkış, şiir, sloganlarla şartlandırılmış ve kışkırtılmış cahillerle, Tema ve benzeri derneklerin provokasyonuyla bindirilmiş kıtalar halinde getirilen profesyonel provokatörler eylemleri izinsiz Mitinge ve şiddet eylemlerine dönüştürerek muratlarına nail oluyorlar… Altın madeninin üretim faaliyeti boyunca insan sağlığına ve çevreye zarar verdiği bir yalandır ve şehir efsanesidir… Maden ocağının faaliyeti sona erdiğinde tüm çalışma alanı, yörenin iklim ve toprağına uygun çoğunlukla meyve ağacı ormanıyla örtülür. Bu Devletin kefil olduğu bir şartnamedir.

Bugün Kazdağlarında içimizde Emperyalizmin Truva atları olarak kullanılan herkesin bildiği Gezi parkından da sabıkalı Vakıf ve Derneklerin kışkırtmalarıyla bir yürüyüş düzenlenmiştir. Devlet verdiği Ruhsata sahip çıkmak zorundadır. Gerekli Güvenlik önlemlerinin alınıp kışkırtıcı provokatörlerin yargı önünde hesap vererek bedel ödemeleri toplumsal barış için şarttır. Madenlerimiz yurdun neresinden çıkarılırsa çıkarılsın 82 milyon T.C. vatandaşının hakkıdır ve ortak malıdır.” Mehmet Sılay, “Kazdağları Bir Provokasyondur” 19.08.2019 (http://www.hertaraf.com/koseyazisi-kazdaglari-bir-provokasyondur-1081)

Atalarımız ne güzel demiş: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” “Madenlerimiz yurdun neresinden çıkarılırsa çıkarılsın 82 milyon T.C. vatandaşının hakkıdır ve ortak malıdır” tespitine bir cümle ile cevap vermek istiyorum: “28 Şubat 2019 tarihinde Maden Yasası değiştirilmiş, devletin değerli madenlerden alacağı pay yüzde 4.5 olarak belirlenmiştir. Devlet 180 milyon dolar olarak hesaplanan gelirine karşılık şirket 3 milyar 820 milyon doları ise şirket alacaktır.”

Vah benim cahil vatandaşım…!

FİLİSTİN DOSYASI /// Necdet Buluz : İsrail bölmeye devam ediyor.


Necdet Buluz : İsrail bölmeye devam ediyor…

20 Ağustos 2019

Filistin’de yaşananların özeti şu:

İsrail, Amerika’nın da desteği ile Filistin topraklarında işgal ettiği yerlerde yerleşim birimleri kuruyor. Bunun anlamı, İsrail’in Filistin’i bölmeye yönelik çalışmalarına ağırlık vermesi demektir.

İsrail’in Filistin topraklarında aralıksız sürdürdüğü yasa dışı yerleşim birimi faaliyetleri, iki devletli çözüm önündeki en büyük engellerden biri olarak görülüyor. Uzmanlar, Batı Şeri’nın bölünmesinin Bağımsız Filistin Devleti’nin önündeki en büyük engel olarak değerlendiriyor.

Gelişmelere kısaca göz atacak olursak, Batı Şeria’da yaşananların iç yüzünü ve İsrail’in yayılmacı politikalarını daha iyi analiz etmiş oluruz.

İsrail Savunma Bakanlığına bağlı Filistin Topraklarındaki Hükümet Aktiviteleri Koordinasyon Birimi (COGAT) bünyesindeki Yüksek Planlama Kurulu, son günlerde işgal altındaki Batı Şeria’da 2 bin 300 yeni konut inşasını daha onayladı. Yahudi yerleşim birimlerini genişletme çalışmalarının bir gün dahi durmadığına dikkati çeken Filistinliler, bu durumun 1967 sınırlarında bir Filistin devletinin kurulması önündeki en büyük tehditlerden biri olduğunu ve Batı Şeria’yı parçalanmaya ittiğini belirtiyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Aralık 2016’da aldığı 2334 sayılı kararla, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında tüm yerleşim faaliyetlerini derhal durdurmasını talep etmişti. Ancak, İsrail BM kararlarını da dinlemiyor ve bölgede adeta terör estirmeye devam ediyor.

İsrailli sivil toplum kuruluşu Barış Şimdi Hareketi de Tel Aviv yönetiminin son kararına tepki gösterdiği raporunda, “Yerleşim planlarının onaylanması, barış olasılığını ve iki devletli çözümü engellemeyi, Batı Şeria’nın bir kısmını veya tamamını İsrail’e ilhak etmeyi amaçlayan feci hükümet politikasının bir parçasıdır” ifadelerini kullanarak yapılanların hak olduğu iddiasında bulunuyor.

İsrail, yasa dışı yerleşim birimlerini genişletme çalışmalarında en büyük desteği ABD’den alıyor. Donald Trump 2017’de Başkanlık görevine başlayıncaya kadar ABD, Yahudi yerleşim birimlerini İsrail-Filistin meselesinde siyasi çözümün yolunu tıkayan bir engel olarak kabul ediyordu. Ancak Trump’la birlikte Washington yönetimi, bu tutumundan uzaklaşıp Filistin topraklarındaki yerleşim faaliyetlerine göz yummaya başladı. Bu tutumun da İsrail’in daha rahat hareket etmesine neden oluyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı da Nisan 2018’de Doğu Kudüs ve Batı Şeria için ‘işgal altındaki topraklar’ ifadesini kullanmayı bıraktı. ABD’nin desteğiyle cesaretini artıran İsrail hükümeti ne olursa olsun yerleşim birimlerini boşaltmayacaklarını açıkladı ve daha da ileri giderek Batı Şeria’nın yüzde 60’ını İsrail’e ilhak etme tehdidinde bulundu.

Uluslararası hukuka göre, işgal altındaki topraklarda yer alan tüm Yahudi yerleşim birimleri ‘yasa dışı’ kabul ediliyor. Uluslararası hukuku önemsemeyen İsrail ise bazı Yahudi yerleşim yerlerini yasal, bazılarını ruhsatsız sayıyor.

Assaf, Filistinlilerin Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) İsrail’in ihlallerine karşı derhal soruşturma başlatması çağrısı yaptıklarını, Filistinli yetkililerin de yerleşim yeri konusuna karşı UCM başsavcısına kapsamlı bir dosya sunduğunu hatırlattı.

Filistinliler, İsrail’in işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim birimlerini her geçen gün genişleterek bunları meşrulaştırmaya çalıştığını söylüyor. Batı Şeria’nın kuzeyindeki Selfit kenti Belediye Başkanı Abdulkerim Zubeydi, Selfit’teki Ariel Yahudi yerleşim biriminde inşaat çalışmalarının kesintisiz devam ettiğini belirtti. Zubeydi, “Ariel Yahudi yerleşim yeri, yüz ölçümü bakımından Selfit kentinden daha büyük bir şehir haline geldi. Bu genişleme, Filistin topraklarından alınarak yapılıyor. İnşa edilen her bir konutun karşılığında Filistinliler topraklarının bir parçasını kaybediyor” dedi.

Filistin resmi verilerine göre, işgal altındaki Batı Şeria ve Kudüs’te 150 Yahudi yerleşim birimi ve İsrail tarafından da illegal kabul edilen 116 küçük yerleşimde 653 bin 621 Yahudi yerleşimci yaşıyor. Yerleşim yerlerinin yüzde 47’si Kudüs çevresinde bulunuyor.

Yahudi yerleşim birimleri Batı Şeria topraklarının yüzde 10’unu işgal ediyor. Bunun yanı sıra İsrail, Batı Şeria topraklarının yüzde 18’ini askeri gerekçelerle işgal ederken, yüzde 12’sini Ayrım Duvarı’yla bölüyor.

Arapların kendi aralarındaki anlaşmazlıkları, Amerika’nın peşinden koşmaları da İsrail’in önünü açıyor. Kaldı ki İsrail ile işbirliği yaparak Filistin’i satanlar bile var. Bu anlayışla Arapların birlik ve bütünlük içinde olması ve İsrail’e karşı cepheleşmesi de mümkün görünmüyor.

E-POSTA : necdetbuluz

www.facebook.com/necdet.buluz