GEORGE SOROS DOSYASI /// SA8610/SD1705 : Soros Röportajı : Ömür Boyu Kriz -The Crisis of a Lifetime-


SA8610/SD1705: Soros Röportajı : Ömür Boyu Kriz -The Crisis of a Lifetime-

KAYNAK : https://www.sonsuzark.com/2020/05/sa8610sd1705-soros-roportaj-omur-boyu.html?utm_source=feedburner&utm_medium=email&utm_campaign=Feed%3A+blogspot%2FpTexU+%28%22sonsuz+ark%22%29

Sonsuz Ark’ın Notu:

Aşağıda çevirisini yaptığımız röportaj, Augsburger Allgemeine’nin Genel Yayın Yönetmeni Gregor Peter Schmitz tarafından Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna, Mısır ve benzeri ülkelerde renkli devrimler adı altında ayaklanmalar ve Türkiye’de Gezi Terörü gibi istikrarsızlık ve kaos organizasyonlarının finansörü, katı bir rejim olan Çin dahil, dünyadaki bütün yerel terör örgütlerini sivil toplum örgütleri ile organik bağlı olarak kurarak, organize ederek, politik olarak destekleyerek, finanse ederek ve koruyarak hükümetleri baskı altına alan ve kendi spekülatif çıkarlarına boyun eğer hale getiren ve bunu ‘açık toplumlar-özgür insanlar’ olarak pazarlayarak küstah, buyurgan, kibirli bir dil edinen ‘siyonist yahudi’ milyarder tabakanın bir parçası, Covid-19 salgının yayılmasında Bill Gates ile birlikte payı olduğu iddia edilen Hedge fon endüstrisinin öncüsü Soros Fon Yönetimi ve Açık Toplum Vakıflarının Başkanı ünlü spekülatör George Soros’la yapılmıştır ve Covid-19 sonrası Çin’in, ABD’nin ve Avrupa Birliği’nin nasıl yol alacağına odaklanmaktadır. Soros’un Avrupa Birliği’ni ‘tamamlanmamış bir birlik’ olarak tanımlaması ve Avrupa Birliği için dayatmacı yollar göstermesi, demokratik yollarla seçilmiş Macaristan ve Polonya yöneticilerini sırf kendi ülkelerinin çıkarlarını düşündükleri için diktatörlük olarak kötülemesi, Satanist bir birlik olarak kendisinin de dahil olduğu küresel çetenin bir projesi olduğunu düşünmemizi sağlamaktadır: "Özellikle AB’nin hayatta kalmasından endişe duyuyorum çünkü bu tamamlanmamış bir birlik. Yaratılış sürecindeydi. Ancak süreç hiçbir zaman tamamlanmadı ve bu da Avrupa’yı olağanüstü derecede savunmasız hale getiriyor; sadece tamamlanmamış bir birlik olduğu için değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğüne dayandığı için ABD’den daha savunmasız. Ve COVID-19 virüsü gibi tehditler çok hızlı hareket ederken, adalet çarkları çok yavaş hareket ediyor. Bu Avrupa Birliği için özel bir sorun yaratıyor." Soros ve patronları halkların özgürce seçtikleri liderleri diktatör diyerek tanımlarken söylemlerinin aksine demokrasi düşmanlığı yapmaya, gerçekleri çarpıtarak satanist ve faşist diktatörlükler kurmaya ve yönettikleri, ahlaksızlaştırdıkları, sömürdükleri ve sürülere dönüştürdükleri bilinçsiz ve uyuşturucu bağımlısı toplumlara açık toplumlar diyerek bu insanları aldatmaya devam etmek istiyorlar; Covid-19’un onların dünyaya yeni mahkumiyetler dayatmak için kullandıkları bir araç olduğunu, Avrupa Birliği özelinde tartışılan tahvillerle ilgili alınan kararlardan hoşnut olmamasından anlayabilirsiniz.

Seçkin Deniz, 26.05.2020


The Crisis of a Lifetime

"Politika yapıcılar, COVID-19 krizinin yarattığı istisnai koşullara uygun önlemler alabilir ve almalıdır. Fakat insanların kendi ulusal hükümetlerinden güvenlik beklediği bir dönemde ulus devletler, salgın ve ekonomik çöküş ile mücadele etmek için gerekli olan birlikteliği toparlayabilirler mi?"

Gregor Peter Schmitz, George Soros’la röportaj yapıyor:

Post-pandemi dünyası hakkında sadece bir şey kesindir: Bundan önce olduğu gibi küreselleşen ekonomiye geri dönüş yolu yoktur. Çin’in yükselişi, ABD’nin kaderi ve Avrupa Birliği’nin hayatta kalması da dahil olmak üzere her şey buna kapılmaya hazır.

GREGOR PETER SCHMITZ: Birçok kriz gördünüz. COVID-19 salgını öncekilerle karşılaştırılabilir mi?

GEORGE SOROS: Hayır. Bu benim hayatımın krizi. Pandemi vurmadan önce bile, normal zamanlarda imkansız ve hatta düşünülemez olanın sadece mümkün değil, aynı zamanda kesinlikle gerekli olduğu devrimci bir anda olduğumuzu fark ettim. Ve sonra insanların yaşamlarını tamamen bozan ve çok farklı davranışlar gerektiren COVID-19 geldi. Muhtemelen bu kombinasyonda hiç gerçekleşmemiş benzeri görülmemiş bir olaydır. Ve bu gerçekten de uygarlığımızın hayatta kalmasını tehlikeye sokuyor.

GPS: Hükümetler daha iyi hazırlanmış olsaydı bu kriz önlenebilir miydi?

SOROS: Bubonik vebadan (Seçkin Deniz’in Notu: Hıyarcıklı Veba) bu yana bulaşıcı hastalık pandemileri yaşıyoruz. On dokuzuncu yüzyılda oldukça sık salgın yaşanıyordu ve sonra aslında I.Dünya Savaşı’nın sonunda üç dalgada oluşan İspanyol gribi vardı, ikinci dalga en ölümcül oldu. Milyonlarca insan öldü. Ve on yıl önce domuz gribi gibi başka ciddi salgınlarımız da oldu. Dolayısıyla, hazırlıksız ülkelerin böyle bir şey için bu kadar şaşkın oluşu şaşırtıcı.

GPS: Mevcut durumun en büyük sorunu, bu virüsle nasıl başa çıkılacağı ve önümüzdeki aylarda veya yıllarda mücadeleye nasıl devam edileceği konusunda yaşanan netlik eksikliği -belirsizlik- mi?
SOROS: Kesinlikle bu eksiklik çok büyük. Çok hızlı öğreniyoruz ve şimdi virüs hakkında ortaya çıktığı zamankinden çok daha fazlasını biliyoruz, ancak virüsün kendisi hızla değiştiği için hareketli bir hedefe ateş ediyoruz. Bir aşı geliştirmek uzun zaman alacaktır. Ve bir aşı geliştirdikten sonra bile, her yıl aşının nasıl değiştirileceğini öğrenmeliyiz, çünkü virüs büyük olasılıkla değişecektir. Her yıl grip aşısı ile yaptığımız şey budur.

GPS: Bu kriz kapitalizmin doğasını değiştirecek mi? COVID-19 mevcut felaket derecedeki durgunluğa yol açmadan önce bile, küreselleşme ve serbest ticaretin olumsuz tarafları çok fazla dikkat çekiyordu.

SOROS: Pandemi başladığında bulunduğumuz yere geri dönmeyeceğiz. Bu çok kesin. Ama kesin olan tek şey bu. Diğer her şey buna kapılmaya hazır. Kimsenin kapitalizmin nasıl gelişeceğini bildiğini sanmıyorum.

GPS: Bu kriz insanları ve ulus devletleri bir araya getirebilir mi?

SOROS: Uzun vadede, evet. Şu anda, insanlara korku hakimdir. Ve korku insanları çok sık rahatsız eder. Bu hem bireyler hem de kurumlar, uluslar ve insanlık için geçerlidir.

GPS: ABD ve Çin arasındaki şu anki suçlama oyununda virüsün kökenine tanık oluyor muyuz?

SOROS: ABD ve Çin arasındaki çatışma devam ediyor, çünkü iklim değişikliği ve COVID-19’a karşı bir aşı geliştirmek için birlikte çalışmalıyız. Ancak, görünüşe göre, birlikte çalışamayız çünkü aşıyı kimin geliştireceği ve kullanacağı konusunda zaten rekabet ediyoruz. Çok farklı iki hükümet sistemimiz olması, demokratik ve…

GPS: Otokratik mi?

SOROS: Doğru. Bu her şeyi daha da zorlaştırıyor. Çin ile çok yakın çalışmamız gerektiğini söyleyen birçok insan var, ama bunu yapmaktan yanayım. Demokratik açık toplumumuzu korumalıyız. Aynı zamanda, iklim değişikliği ve yeni koronavirüs ile mücadelede işbirliği yapmanın bir yolunu bulmalıyız. Bu kolay olmayacak. Çinli insanlara sempati duyuyorum çünkü onlar diktatör Başkan Xi Jinping’in hakimiyeti altındalar. Birçok eğitimli Çinlinin buna çok kızgın olduğunu düşünüyorum ve genel olarak halk, COVID-19’u Çin Yeni Yılı’na kadar gizli tuttuğu için hala ona çok kızgın.

GPS: Çinliler krizin en iyi düzeyde ele alınması gerektiğinin farkına varırken, Xi’nin iktidar üzerindeki tutumu zayıflayabilir mi?

SOROS: Çok fazla. Xi, dönem sınırlamalarını kaldırarak kendisini ömür boyu başkan ilan ederek, çok dar ve rekabetçi bir seçkin gruptaki en önemli ve hırslı erkeklerin siyasi geleceğini yok etti. Kendi adına büyük bir hataydı. Yani, evet, bir şekilde çok güçlü, ama aynı zamanda son derece zayıf ve şimdi belki de savunmasız.

Çin liderliğindeki mücadele çok yakından takip ettiğim bir şey; çünkü açık bir topluma inananların yanındayım. Ve Çin’de de açık bir toplum lehine olan birçok insan var.

GPS: Tekraren, şu anki ABD başkanı açık ve özgür bir toplumun değerlerini gerçekten temsil etmiyor…

SOROS: Pekala, bu çok uzun sürmeyeceğini umduğum bir zayıflık. Donald Trump bir diktatör olmak istiyor. Ama o olamaz çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nde insanların hala saygı duyduğu bir anayasa var. Ve bu belli şeyleri yapmasını engelleyecektir. Bu, yapmayı denemeyeceği anlamına gelmez, çünkü kelimenin tam anlamıyla hayatı için savaşıyor. Ayrıca Trump’ın kendini yok edeceğine inandığımı ve en çılgın beklentilerimi aştığını da söyleyeceğim.

GPS: Bu güç mücadelesinde Avrupa Birliği -bu kadar çok önem verdiğiniz eviniz- nasıl bir rol oynuyor?

SOROS: Özellikle AB’nin hayatta kalmasından endişe duyuyorum çünkü bu tamamlanmamış bir birlik. Yaratılış sürecindeydi. Ancak süreç hiçbir zaman tamamlanmadı ve bu da Avrupa’yı olağanüstü derecede savunmasız hale getiriyor; sadece tamamlanmamış bir birlik olduğu için değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğüne dayandığı için ABD’den daha savunmasız. Ve COVID-19 virüsü gibi tehditler çok hızlı hareket ederken, adalet çarkları çok yavaş hareket ediyor. Bu Avrupa Birliği için özel bir sorun yaratıyor.

GPS: Almanya Federal Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz hafta Avrupa Merkez Bankası ile ilgili verdiği son kararla bombayı patlattı. Ne kadar ciddiye alıyorsunuz?

SOROS: Çok ciddiye alıyorum. Karar, Avrupa Birliği’ni hukukun üstünlüğüne dayanan bir kurum olarak yok edebilecek bir tehdit oluşturuyor, çünkü bu tehdit tam olarak Almanya’nın en saygın kurumu olan Alman Anayasa Mahkemesinden geliyor. Karar vermeden önce Avrupa Adalet Divanı’na danışmış ve daha sonra buna karşı çıkmaya karar vermiştir. Artık Alman Anayasa Mahkemesi ile Avrupa Adalet Divanı (AAD) arasında bir çatışma var. Hangi mahkemenin önceliği var?

GPS: Teknik olarak, Avrupa Antlaşmaları bu alanda AAD’ye üstünlük sağlıyor. Bu çok açık.

SOROS: Doğru. Almanya AB’ye katıldığında, Avrupa yasalarına uymayı taahhüt etti. Ancak karar daha da büyük bir meseleyi gündeme getiriyor: Alman mahkemesi Avrupa Adalet Divanı’nın kararlarını sorgulayabiliyorsa diğer ülkeler bu örneği takip edebilir mi? Macaristan ve Polonya, Avrupa yasalarını mı, yoksa (AB’nin meşruiyetini sorgulayan) kendi mahkemelerini mi önemserler? Bu soru, hukukun üstünlüğü üzerine inşa edilmiş olan AB’nin tam kalbinde yer almaktadır.

Polonya hemen bu duruma adapte oldu ve hükümet kontrolündeki mahkemelerin Avrupa hukukundan üstün olduğunu iddia etti. Macaristan’da Viktor Orbán, kendisini diktatör ilan etmek için COVID-19 acil durumunu ve elde edilen bir parlamentoyu zaten kullandı. Parlamento, Avrupa yasalarını açıkça ihlal eden kararnamelerini onaylamak için açık tutuldu. Alman mahkemesinin kararı AB’nin bu gelişmelere direnmesini engelliyorsa, bildiğimiz gibi bu AB’nin sonu olacaktır.

GPS: ECB’nin bu karardan sonra politikalarını değiştirmesi gerekecek mi?

SOROS: Şart değil. Bu karar, ECB’nin sadece mevcut para politikalarını gerekçelendirmesini gerektirir. Yaptığı eylemleri haklı çıkarmak için üç ay süre verildi. Bu, Avrupa’daki pandemi ile mücadele için gereken mali kaynakları sağlayabilen tek gerçekten işleyen kurum olduğunda ECB’nin dikkatini büyük ölçüde tüketecektir. Bu nedenle, dikkatini Avrupa’nın bir Kurtarma Fonu oluşturmasına yardımcı olmaya odaklamalıdır.

GPS: Bu kaynakların nereden gelebileceği konusunda herhangi bir öneriniz var mı?

SOROS: Artık “Konsollar (Devlet Tahvillleri)” olarak adlandırılması gerektiğini düşünmeme rağmen AB’nin kalıcı tahviller çıkarmasını önermiştim, çünkü kalıcı tahviller 1751’den bu yana İngiltere ve 1870’lerden beri ABD tarafından bu isim altında başarıyla kullanıldı.

Kalıcı tahviller, Avrupa Konseyi tarafından reddedilen “Coronabonds” ile ve iyi bir nedenden dolayı, üye devletlerin kabul etmek istemediği birikmiş borçların karşılıklılaştırılmasını ima etmesi ile karıştırılmıştır. Bu, kalıcı tahviller hakkındaki tartışmayı zehirledi.

Mevcut çıkarımın Konsollar için olan iddiamı güçlendirdiğine inanıyorum. Alman mahkemesi, ECB’nin eylemlerinin yasal olduğunu, çünkü tahvil alımlarının üye ülkelerin ECB’deki hisse oranıyla orantılı olması şartıyla hareket ettiklerini söyledi. Ancak açık bir sonuç olarak, ECB’nin “sermaye anahtarı” ile orantılı olmayan herhangi bir ECB alımına mahkeme tarafından itiraz edilebilir ve ultra yetki sayılabilir .

Önerdiğim tahviller bu sorunu ortadan kaldıracak, çünkü AB tarafından bir bütün olarak çıkarılacaklar, otomatik olarak orantılı olacak ve sonsuza dek kalacaktı. Üye devletler, tahvillerin üye ülkeler tarafından ya oybirliğiyle ya da istekli bir koalisyon tarafından kolayca ödenebilecek kadar az olan – yani% 0.5 gibi – yıllık faizini ödemek zorunda kalacaklardı.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Avrupa’nın bu salgınla mücadele etmek için yaklaşık 1 trilyon € ‘ya (1.1 trilyon $) ihtiyacı olduğunu ve buna iklim değişikliği için 1 trilyon € daha eklenmesi gerektiğini söyledi. Konsollar, AB üye ülkeleri kendilerine yetki verirse bu miktarları sağlayabilirler.

Ne yazık ki, Almanya ve Hollanda liderliğindeki “Hansa Birliği” devletleri buna şiddetle karşı çıkıyor. Tekrar düşünmeliler. AB şimdi, sadece yaklaşık 100 milyar € sağlayacak ve kalıcı tahvillerin sağlayabileceği faydanın sadece onda birini sağlayacak olan bütçesini ikiye katlamayı düşünüyor. AB bütçe katkılarını minimumda tutmak isteyenler Konsolları desteklemelidir. Mali işlem vergisi gibi AB’ye kendi kaynaklarını ve AAA derecelendirmesini sağlayacak bazı vergileri yetkilendirmek zorunda kalacaklardı, ancak vergilerin uygulanması gerekmeyecekti; yerleri Konsollar tarafından doldurulacaktı. Hem bu partiler hem de Avrupa’nın geri kalanı çok daha iyi durumda olacaktı. Yıllık 5 milyar Euroluk ödemeler, bugünkü değeri sürekli azalacak olan, AB’ye kıtanın acilen ihtiyaç duyduğu 1 trilyon Euro; inanılmaz bir maliyet-fayda oranıdır.

GPS: AB, devlet yardımlarına karşı kurallarını gevşettiğinde, taleplerin yarısından fazlası Almanya’dan geldi.. Bazı insanlar bunun Almanya’nın haksız avantaj sağladığı için tek bir pazarın ilkelerini zayıflattığını iddia ediyor. Ne düşünüyorsunuz?

SOROS: Onların görüşlerine katılıyorum. Özellikle Avrupa’nın hasta adamı ve daha sonra COVID-19’un en sert darbesini alan İtalya’ya haksızlık. Lega parti lideri Matteo Salvini, İtalya’nın euro ve Avrupa Birliği’nden ayrılması için kışkırtıyor. Neyse ki, hükümetten ayrıldığından beri kişisel popülaritesi azaldı, ancak onun takipçileri artıyor.

Bu, AB için bir başka varoluşsal tehdit. Eskiden en Avrupa yanlısı ülke olan İtalya olmadan Avrupa’dan geriye ne kalacak? İtalyanlar Avrupa’ya kendi hükümetlerinden daha fazla güveniyorlardı. Ancak 2015 mülteci krizi sırasında kötü muamele gördüler. İşte o zaman Salvini’nin aşırı sağ Lega’sına ve popülist Beş Yıldızlı Hareket’e döndüler.

GPS: Çok karamsarsınız.

SOROS: İlgisi yok. Avrupa’nın çeşitli varoluşsal tehlikelerle karşı karşıya olduğunun farkındayım. Bu bir söylem figürü değil; gerçek bu. Almanya Federal Anayasa Mahkemesi’nin kararı sadece en son sorundur. Bunu fark ettikten sonra, durumu değiştirebilir ve iyileştirebiliriz. İçinde bulunduğumuz istisnai koşullara uygun istisnai önlemler alabiliriz. Bu kesinlikle normal zamanlarda çıkarılmaması gereken Konsollar için geçerlidir, ancak şu anda idealdir. Konsol çıkarmak gibi önlemler önerebildiğim sürece umudumdan vazgeçmeyeceğim.

Gregor Peter Schmitz , 11 Mayıs 2020, Project Syndicate

Gregor Peter Schmitz, Augsburger Allgemeine’nin Genel Yayın Yönetmeni ve Avrupa Birliği Trajedisi’nin ortak yazarı. George Soros, Soros Fon Yönetimi ve Açık Toplum Vakıflarının Başkanıdır. Hedge fon endüstrisinin öncüsüdür.)

Seçkin Deniz, 26.05.2020, Sonsuz Ark, Çeviri, Çeviri ve Yansımalar


Çeviriler ve Yansımalar

Seçkin Deniz Yazıları

Takip et: @Seckin_Deniz

MİLLİ TARIM DOSYASI /// SA8614/DT44 : Cemal Ağa ve Karpuz’un İyisi


SA8614/DT44 : Cemal Ağa ve Karpuz’un İyisi

“Hep ağalarla iş yaptığımızdan bana da Ağa diyorlardı” demişti Kirvem, “Onlar doğuştan portakal bahçelerinin, karpuz, kavun tarlalarının içindeydi, ben sonradan bu işe girmiştim, ama onlardan daha iyi anlıyordum ürünün iyisinden. Fakat nasipten öteye gidilemiyor.”


Çağdaş yaşam döngüleri ile çağdaş olmayan yaşam döngüleri arasında bir fark olduğunu sananlar var mı emin değilim, ama bana öyle geliyor ki çağımızın insanı kendisinin özel olarak var olduğunu, tarihteki atalarından daha başka ve farklı bir şey olduğunu, onlarla ilgisi olmadığını sanıyor. Doğumu ve ölümü kendi olağan akışından çıkararak, başka insanların varlığını veya yokluğunu belirleyebilecek kadar vahşetle dolu bu mekanik çağ insanının tanrısal sanrılarının kurbanı olduğunu söyleyerek bu özel tasarlanmış, kendisini beğenmiş, beş para etmez, ruhsuz ve mekanik varlığa dışlayarak bakıyor ve bu varlıktan daha başka bir tür olarak yaşayan ve çağın ürünü olmayan ‘insan’ı muhatap alarak yazmaya devam ediyorum.

İnsan sağaltılmış, kontrol edilmiş, değerlenmiş, doğrulanmış bilgilerle öğrenir ve daha iyiye doğru gelişir, bunu biliyoruz; aksi durumlarda da öğrenme yerine kopyalama yapar ve gelişmek yerine gerileme yaşar. Kopyalamalar gerilemenin nereye kadar vardığını ölçmemizi engeller, çünkü kopya sağaltılmamış bir parçacıklar topluluğudur ve değersizdir.

İlk insan eksiksiz bilgi ile donatılmış olduğuna göre, değerli bir kavramlar dizinine sahiptir, değersizleşme de sonraki çağlarda ortaya çıkmış olmalıdır, ilerleme-gelişme ve gerileme arasında yaşanan zikzaklar da insanlık tarihini oluşturur. Değersizliğin insanlık tarihinde ne zaman başladığını, kopya bilgilerden oluşan insanın da gerideki hangi çağa döndüğünü belirlemek bu yüzden imkansızdır; ancak eminim ki bu çağdaki insan kadar aşağılık bir geri çağ insanı yaşamamış olduğundan, bu çağın insanı döngüsel bir çevrimiçi manyaklığa esir olmaya mahkumdur.

Sonuç olarak bunun böyle olduğunu farkındalığı bastırmaya çalışan antidepresan ilaçlarla, iradenin baskılarını hafifletecek sarhoş edici içkilerle ve bilincin kaybolmasını sağlayan doğal ve yapay uyuşturucularla ayakta kalmaya çalışan insanda hep beraber görüyoruz. Yazmaya başladığım konuya işte burada, bu noktada anlam kazandırmaya çalışabilirim. İnsanın sağaltılmış, kontrol edilmiş, değerlenmiş, doğrulanmış bilgilerle öğrenmesinin ve daha iyiye doğru gelişmesinin başlangıçtaki değerini hatırlatarak yazılı olmayan kaynaklardan, yani insanların ve toplumların hafızalarından gelen bilginin niteliğine ve içeriğine odaklanabilirim; belki de bu çalışmayla çağın insanına daha doğru bir açıdan bakabilmenin yollarından birini bulmuş olabiliriz.

Geçmişinde ‘Cemal Ağa’ olarak anılan ve eski tanıdıklarının halen öyle hitap ettiği 78 yaşındaki yaşlı bir adamın, kirvemin anlatılarından örnekler seçerek bunu yapmaya çalışacağım. Konumuz; tecrübe ile elde edilen, sıkı sıkıya denetlenen ve uzun yıllar boyunca bir insanın zihninde olgunlaşmaya bırakılan ve sonraki çağın insanına aktarılan bilginin değeri, iyiye doğru gelişmenin nasıl mümkün olduğu ve gerilemenin önünün nasıl kapandığı.

Gündelik alışkanlıklarımızın içinden sıyrılarak zaman zaman yaşlı insanların o ölçülü seslerine kulak vermemiz, kurtarıcı bir hamlemiz olabilir. Telefonla yaptığımız sohbetlerimizin birinde konu karpuzdan açılmıştı. Kendisi 70’li, 80’li yıllarda karpuz, kavun, portakal, mandalina, limon alım satımcısı, yani komisyoncusu, yaygın adıyla simsarı olarak çalışırdı. Şimdi Ege kıyılarından birinde, bir ilçede, yaklaşık yirmi yıl önce bir tepeye yaptığı evde yaşıyor. Birazını hatırladığım o zamanlarda çoğunlukla ‘battığı’nı söylerlerdi. Karpuzu, kavunu tarlada satın alır ve toptan satardı.

Karpuz öyle masraflı bir üründü ki, bazen bire bin kazanırdınız bazen de ödediğiniz bin liradan elinize bir lira bile geçmez, traktörleriniz, tarlalarınız, eviniz dahil bütün varınızı yoğunuzu satarak altına girdiğiniz borçları ödemeye çalışırdınız. Karpuzun bu özelliğine binaen üretici ile simsar arasında bir anlaşma yapılırdı, paranın bir kısmı ödenmiş olurdu, ama anlaşma simsar ürünü sattığı zaman zarar ettiğinde devreye girerdi, yeniden ‘pazarlık’ yapılırdı ve başlangıçta anlaşılan fiyatta indirime gidilirdi.

Simsar devasa kârlar elde ettiğinde ise yeniden pazarlık yapılmaz, simsar kârı üretici ile paylaşmazdı. Çünkü simsar en iyi karpuzu en iyi ve en yüksek fiyata almıştır, kendi geleceğini bağlamıştır, yani risk almıştır. Üretici de fiyatta indirimden kurtulmuştur. Tabi zarar ve kâr dönemlerinde hem üretici hem de simsar birlikte batar ya da ihya olurlardı. Kumar gibi bir şeydi karpuz ekmek ve satmak.

“İyi karpuz nasıl olur, Kirve?” diye sormuştum günün birinde. Çünkü çocukluğumda ürünü toplanmış, başağa bırakılmış karpuz tarlalarına dalar, arta kalmış, yaprakların arkasında saklı kalmış ya da ürün toplanırken henüz kelek halde olan, ama o gün olgunlaşmış bulunan karpuzları kırar, kıpkırmızı, baldan tatlı göbeklerini çıkarır ve yerdim.

Benim karpuzdan anlamamam imkansızdı, ama yıllar sonra Türkiye’nin birçok şehrinde yaşadıktan sonra bugün ‘iyi karpuz’ konusunda tamamen bir cahile dönüşmüştüm. Çünkü bu kopyalı ve melez çağda ekilen bütün karpuzlar kabak aşılıydı ve kabak-karpuz melezi bir şey olan bu ürünü hem yiyemiyordum hem de iyisini seçemiyordum. Tipine bakarak ya da bir tek tokatla iyi olup olmadığını anladığım karpuzun iyisini artık seçemiyor, Ağustos sonuna doğru çıkan has Adana karpuzu olarak kalan karpuz çekirdekli ‘Salbaş’ karpuzunu bekliyordum.

İyi bir çiftçi olduğunu bildiğim bir yakınımın ziyaretim sonrası arabamın bagajına koyduğu, kendi ürettiği ve çok iyi dediği dev karpuzu yiyemeyerek komşulara dağıttığım dönemleri yaşamıştım.

Cemal Ağa’nın yer, zaman ve kişi adları vererek anlattığı hikâyelerinden karpuz, kavun ve portakal temâlı üç tanesini aktaracağım. “Şimdi iyi, her sene karpuz ekiliyor aynı tarlaya, eskiden üç dört senede bir ekilirdi” diyen Kirveme, "Ama tadı yok, hepsi kabak kirvem” demiştim. Aklımda yer, zaman ve kişi adları kalmadığından yerleri X, Y, Z, kişileri A, B, C harfleri ile simgeleyeceğim. Sözlü aktarımın ve içeriğin kalitesini ölçmeyi de size bırakacağım. Seksenli yıllar…

“X köyünde karpuz kırıyoruz, kamyon gelmiş, yedi-sekiz tane de işçi var, ben de başlarındayım, güneş tepemizde.” diye başladı anlatmaya Cemal Kirvem. “Daha evvel, Y köyünden A. Ağa, ‘Cemal Ağa, hiç karpuzunu yemedik bu sene’ diye sitem etmişti. Ben de, ‘Falan zaman X köyünde karpuz kırıyoruz, arabana bin gel’ demiştim. Bir baktım tarlanın kenarına geldi durdu arabası. İşçilere ‘Her biriniz iki koltuğunuzun altına birer karpuz alın, götürün bagaja koyun’ dedim, kendim de arabaya doğru yürümeye başladım. Baktım, anası da ön koltukta oturuyor; bir karpuz da ben aldım elime, götürdüm anasına verdim. Bir vakit sonra, bir yerde karşılaştık. ‘Cemal Ağa’, dedi, ‘Anama verdiğin karpuz nasıl bir karpuzdu öyle bal, bal desen baldan tatlı, aynı tarlanın malı değil miydi?’ Güldüm, ‘O karpuz,’ dedim, ‘Anasından doğduğu günden beri güneş yemiş, size doğru gelirken gördüm, kopardım. Güneş yiyen karpuz tatlı olur.’

“Güneş yiyen karpuz tatlı olur; Adana karpuzu bu yüzden tatlıdır” bilgisi kabak aşılı karpuzda hükümsüz hale gelmiş miydi bilmiyorum, muhtemelen güneş yemeyen diğer kabak aşılı karpuzlara göre bir farka sahip olurdu, ama eski güneş yememiş Adana karpuzunun tadının yanından bile geçemeyeceğini söyleyebilirim. Kirvem anlatmaya devam etti:

“Bir gün, Z köyünde bir tarla tuttum, kavun ekeceğim, toprağı killi, kum, toz gibi, tarla sahibi şaşırdı kavun ekeceğimi öğrenince. ‘İyi ürün alabilecek misin, Cemal Ağa?’ dedi. ‘Toprak güzel, tam kavun için’ dedim. Tarlayı ektim, o sene üç kat fazla ürün aldım o tarladan. Tarla sahibi şaşırdı. Kavun killi toprağı sever.”

Kavun’un killi, kumlu toprağı, tabi güneşi sevdiğini de öğrendik ve şükür ki henüz kavunun kabak aşılısını icat eden bir kapitalist tarım felsefesi ortaya çıkmış değil; ama sûni gübre ile eski kavunun tadının yok edildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Eskiden karpuz, kavun, domates gibi ürünlerde ‘zibil’ dediğimiz biriktirilmiş, kurutulmuş sığır dışkısını gübre olarak kullanırlardı ve ürünler lezzetli olurdu.

Üçüncü hikaye portakalla ilgiliydi.

O yıllarda, şu anda Adana Merkez Park’ın Fuzuli Caddesi ile Seyhan Nehri arasında kalan kısmında portakal bahçeleri vardı. Kirvem sık sık o bahçelerin ürününü satın alır ve toptan satardı.

“Bir gün o bahçedeyiz, B. Ağa geldi. Sohbet ediyoruz. ‘Bana iyi portakal verin de yiyeyim’ dedi. Yanımızdaki arkadaşlardan C. Ağa da bir portakal kopardı verdi ağaçtan, B. Ağa yedi, tadını beğenmedi, bir başkası kopardı getirdi, onu da beğenmedi. Ben yanlarından ayrıldım, iyi güneş görmüş bir portakal buldum, kopardım, getirdim verdim. B. Ağa portakalı yedi, döndü bana baktı, ‘Aynı bahçenin malı değil mi bunlar Cemal Ağa?’ diye sordu. Güldüm, ‘Aynı bahçenin B. Ağa’ dedim, ‘Ama bu iyi güneş görmüş’ B. Ağa döndü öbür ikisine, ‘Siz de portakaldan anlarım diye hava atıyorsunuz bir de’ dedi.”

“Hep ağalarla iş yaptığımızdan bana da Ağa diyorlardı” demişti Kirvem, “Onlar doğuştan portakal bahçelerinin, karpuz, kavun tarlalarının içindeydi, ben sonradan bu işe girmiştim, ama onlardan daha iyi anlıyordum ürünün iyisinden. Fakat nasipten öteye gidilemiyor.”

Tarım’da gen teknolojisinin, teknolojinin ve kimyasalların kullanımı sorgusuz bir kopyalama mantığı üzerine kurulu; üretim artıyor ancak kalite düşüyor. Tıpkı çağdaş insan gibi; çok şeyi kopyalayarak ‘biliyor’ ama ileriye doğru gelişemiyor. İnsan çok yakın bir geçmişe kadar sağaltılmış, kontrol edilmiş, değerlenmiş, doğrulanmış bilgilerle öğreniyor ve daha iyiye doğru gelişiyordu, bunu terk etti. Kullandığı araçlar iyileşti, ancak elde ettiği ürünlerin kalitesi, tıpkı ürettiği medeniyet gibi değersizleşti.

Ustaların farkına varmak gerekiyor.

Doğa Toprak, 27.05.2020, Sonsuz Ark , Kırlangıç Zamanları

Doğa Toprak Yazıları

GÜNDEM ANALİZİ /// CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!


CÜNEYT ŞAŞMAZ : PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK ?!

Mahiye Morgül, 1950 Rize doğumlu, Türk eğitmen, araştırmacı-yazar.
Bir anda Türkiye’nin gündemine bomba gibi düşen "çoklu baro" tartışmaları üzerine kendi düşüncelerini yorumladığı yazısı’nı göndermiş.

Bu değerli eğitmen, araştırmacı yazar okurumuzun iletisini bu sütunlarda aynen yayınlıyorum:

"27-28 Haziran 2020 Üniversiteye giriş sınavı kazasız belasız yapıldı diyecektim ki, olmadı, 12 öğrencinin sınav bitmeden yarım saat önce dışarı çıkartıldığını öğrendik.
Yürekler pır pır, acaba yanlış soru var mıydı, acaba çalınmış soru var mıydı?!
Alıştırıldık, bekliyoruz.
Biz mi bekliyoruz, küresel eğitim piyasasının devleri mi bekliyor?!
Ne oldu, bu sefer sınava şike sokamadılar mı?!
Küresel efendilerin beklentisine göre, velilerin, merkezi sınavlara güveninin sarsılması gerekiyor.
YÖK kaldırılsın ve serbest sınav piyasasına geçiş için "talep bu yöndedir" diye gündem yapılabilsin diye, güvensizlik ortamının yaratılması gerekiyor.
Küresel piyasaya göre eğitim modeline geçiş, öyle pat diye olmuyor?!
Dünya Bankası’na, istediği kadar taahhüt (GATS) versin birileri?!
Sat sat, kapat kapat, demekle olmuyor, ulusal direnç noktalarına takılıyorlar.
Eğitim piyasasına geçişin gereği olarak merkezi sisteme bağlı çalışan ne varsa bir bir lağvedilmesi gerekiyor.
SPAN (geçiş şirketi) danışmanları, Ankara’da YÖK Dünya Bankası Dairesi’nde işin başındayken, 1996’da MEB Matbaası kapatıldı, soru kitapçıkları özel matbaada basılmaya geçildi, iptaller yaşandı, soru kitapçıkları birilerine sızdırıldı, vb.
Sınav skandalları, GATS görevlisi Tansu Çiller’le başladı.
"Piyasacı sisteme geçiş" için istenen güvensizlik ortamı ustaca hazırlandı.
Sınavlara güven kalmadı.
1996’dan beri güvensizlik devam ediyor.
Eğer bu yıl sınav güvenli yapıldıysa, yani yol açıcıların önü bu yıl tıkandıysa, korkarım darbe bile yaparlar yolu açmak için.
Hüseyin Çelik’i bulup ona sormalı.
O biliyor.
28 kriter hazırlamıştı 2006’da, merkezi lağvediyoruz diyememişti de "Desantralizasyona geçtik" demişti.
Eğitimi küresel piyasanın ihtiyaçlarına göre düzenliyoruz diyen Ziya Selçuk da aynı kadrodan Talim Terbiye’nin başındaydı.
EĞİTİMDE EMPERYALİST PROJENİN TEMEL FELSEFESİ BUDUR!
Müfredatların içini boşalt, böl parçala, parçalarını bir daha parçala, diplomaları itibarsızlaştır, bilgiye erişimi sanallaştır, sınav ve sertifika piyasasına geç…
Yaratılan güvensizlik ortamından beklenen şudur; fakülteler kendi sınavlarını kendisi yapsın diyecekler.
Fakülte hocaları oturup giriş sınavı hazırlamaz, onu serbest piyasada kurulan soru bankaları ve sınav şirketleri yapar, bundan piyasa kazanır.
Bir fakülte hangi sınav şirketine "denklik" vermişse, adaylar orada sınava hazırlanır, orada sınava girer.
TOEFL gibi.
Eğer, İstanbul’da bir mühendislik fakültesini istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır, Ankara’da mühendislik fakültesi istiyorsanız, onun sınav şirketi başkadır.
Biri olmadı, diğerinin sınavına gireyim derseniz, ayrıca para ödeyeceksiniz.
Sınırsız sınav hakkı verecek, 6 ay sonra isteyen "şimdi hazırım" derse, yine sınav olabilecek, yine sınav parası verecek.
Ama gördüğünüz gibi devlet güvencesinde değildir.
Piyasa kuralıdır, bilgiye erişim gittikçe pahalılaşacak.
Soru bankasından en yüksek fiyatla soru satın almanın yolları her zaman vardır; hatırlayalım, ABD’de ünlü bir aktör oğlunu Harward’a sokarken böyle bir skandal yaşandı.
Küresel kaos rüzgarı estiriliyor, farkındasınız.
Her gün gündem değişiyor, kafalar allak bullak, çünkü mavi balinaya yutulmamız için bulanık ortam gerekiyor.
İştahlarını kabartan şey, şu 15 milyon eğitim çağındaki çocuğun velisine harcatacakları para!
İçinde doğru dürüst bilgi olmayan derslerle sistem zaten SOS veriyor, hiç anlatmayayım.
Ekmeğin içi boşaldı, yemeye devam ettik.
Kitapların içi boşaldı okutmaya devam ettik.
Reddetmeyi bilmiyoruz, sonuçlarını ne olarak göreceğimizi düşünmüyoruz; artık başımıza ne gelirse bize müstehaktır.
İşte devam eden bir mahkememiz.
Hangi veli biliyor, çocuklarını mavi balinalar yutmasın diye odatv’de mavi balinalı bir ders kitabını eleştirdiğim için editörüm Barış Terkoğlu ile birlikte bana, ticari zarara sebebiyet vermekten dava açıldığını?!
MEB tarafından onay verilmemiş böyle bir kitabı okula sokan müdüre ve öğretmene soruşturma açılmıyor ama kitabı eleştiren bana açılıyor.
Yani mavi balina mesaj veriyor; çocukları mavi balinaya karşı duranı da yutarız, diyor.
Piyasaya devredilen eğitim işte budur; çocukları dev şirketler yutmak istediğinde direnen olmasın diye etrafa korku vermeleri gerek.
Göreceğiz, hakimlere güveniyoruz.
BAROLAR TÜRLÜ TÜRLÜ OLUNCA?!
Parçalamaya "çoklu eğitim" ile başladılar.
Parçalı eğitim diyemediler "çoklu zeka" dediler.
Parçalı Baro diyemiyorlar, Çoklu Baro diyorlar.
Avukatlar, protesto ettiler.
Haklıdırlar, daha önce yapılmalıydı.
Metin Feyzioğlu’na "5544/2006 sayılı Mesleki Yeterlilik Kurumu yasası hukuk dışı yollarla meclisten geçmiştir, bu kanun sizi de yiyecek" dediğim zaman bana verdiği cevap, baronun resmi sitesindedir.
"Yasa dışı bir durum yok" diye cevap verdiler.
Şimdi barolara ben ne diyeyim?!
Şeriat hukuku kursları veren baro da açılacak.
Kaç imza yetiyorsa çok daha fazlasını bulurlar.
Bakkal dükkanı açar gibi hukuk fakültelerini bunun için açtılar.
O kurstan sertifika alanlarla şeriat mahkemesinde hakim-avukat olunacaktır.
El Ezher’den denklik anlaşmasını Abdullah Gül yaparken de susmuştunuz.
Şu anda İslam Enstitüleri’nde Şeriat Hukuku dersleri var ve hocaları oralardan geliyor, farkında değilsiniz.
Baroda onlar bu dersi verir.
Geri kalan şudur; talep varsa şeriat mahkemesi de kurulur.
İşte piyasaya göre parçalı/çoklu hukuk.
Güle güle medeni hukuk…
Parçalı eğitim geldiğinde direnmeyenler, sıra parçalı hukuka geldiğinde direnemezler.
Parçalı eğitim, parçalı sınav, parçalı hukuk…
Bu sertifika piyasasından kim kazanacak?!
Kaybeden Türk halkı oluyorsa, kazanan kim?!
Evet.
Fakültelere giriş eğer sınav şirketlerine devredilirse, bundan kim kazanır?!"

Not:

Sayın Morgül, bu yazısında bizlere "özenle bulandırılan su’daki duruluk nedir ne değildir!?" anlatmaya çalışıyor.

Bir şey değişir, her şey değişir…
Kurnazlık bir zeka çeşidi değildir.
Neticede, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Atatürk kitapları yazılarak, açık artırmada satılarak inşa edilmedi.
Ülkemizde toplumsal muhalefetin ve siyasi tartışmanın yoğunlaştığı bir dönem yaşanıyor.
Kaldı ki, sorun da, sorun’la çözülmez.
Bugün’ün sorunlarını çözmek için çağ’ın ruhu’na uygun düşen stratejik akıl şart.
Kanmak istemeyeni hiçbir mantık kandıramaz ise kabahat sadece kandıran’da olmasa gerek.
Kimi zaman ne’yin söylendiği önemlidir, kimi zaman kim’in söylediği, kimi zaman da kimin neyi söylediği vb.
Neticede her masal’ın da "gökten düşen üç elma" ile bağlanan bir final’i vardır.

Kaynak: PARÇALI EĞİTİM, PARÇALI SINAV, PARÇALI HUKUK?! – Cüneyt Şaşmaz

DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU DOSYASI : Çin’in “Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği” iddia edildi


Çin’in "Uygur Türklerini casus yazılımlarla izlediği" iddia edildi

Siber güvenlik firması Lookout, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiğini iddia etti. Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi Apurva Kumar, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler Uygurları izlediğini belirtti

Lookout’un raporuna göre, firmanın istihbarat ekibi, Çin destekli bilgisayar korsanları tarafından oluşturularak Uygurları hedef alan "SilkBean", "DoubleAgent", "CarbonSteal" ve "GoldenEagle" adında 4 casus yazılım keşfetti.

Raporda, Çin destekli bilgisayar korsanlarının 2013’ten beri Uygur Türklerini takip ettiği öne sürülerek, bu durumdan Türkiye ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülkedeki Uygur toplumunun etkilenebileceği belirtildi.

Söz konusu kötü amaçlı yazılımların çoğunlukla Uygur Türklerini hedef aldığı ama diğer Müslüman azınlık grupları ve Tibetlileri de hedefine alabildiğine dikkat çekilen raporda, "Bu gözetim aracı casus yazılımlarının birincil amacı, kişisel kullanıcı verilerini bir komut ve kontrol sunucusuna toplamaktır." ifadesine yer verildi.

– Sahte uygulama mağazaları yoluyla yüklendiği uyarısı

Lookout’ta Siber Tehdit İstihbarat Mühendisi olarak çalışan Apurva Kumar, New York Times’a verdiği demeçte, Çin’in bu yazılımlar aracılığıyla bir avcının avını takip etmesi gibi Uygurlar nereye, hangi ülkeye giderlerse gitsinler onları izlediğini kaydetti.

Yetkililer, casus yazılımların, sahte uygulama mağazaları ya da "kimlik avı e-postaları" yoluyla yüklendiği uyarısında bulundu.

– Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki tartışmalı kamplar

Çin’de son yıllardaki Uygur Türklerinin kimlik ve kültürlerine yönelik ihlaller uluslararası kamuoyu tarafından eleştiriliyor.

Pekin’in "mesleki eğitim merkezleri" olarak adlandırdığı ancak uluslararası kamuoyunun "yeniden eğitim kampları" şeklinde tanımladığı yerlerde, Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre en az 1 milyon Uygur Türkü kendi rızası dışında tutuluyor.

Pekin yönetimi, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde kaç kamp bulunduğuna, buralarda kaç kişinin olduğuna ve söz konusu kişilerden ne kadarının sosyal hayata döndüğüne ilişkin bilgi vermiyor.

Çin’in, bölgede yaşayan Müslüman Uygurlara, Çince dil eğitimi ile mesleki ve kültürel kurslar verdiğini öne sürdüğü kampların durumu hakkında net verileri paylaşmaması, uluslararası kamuoyunda derin kaygılara yol açıyor.

BM İnsan Hakları Konseyine üye 22 ülke, Temmuz 2019’da, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türkleri ve diğer azınlıklara yönelik muamelesini eleştiren ve kitlesel gözaltıların durdurulması çağrısında bulunan mektubu imzalamıştı.

BM ve diğer uluslararası örgütler, kampların incelemeye açılması çağrılarını yinelerken, Çin şimdiye kadar kendi belirlediği birkaç kampın az sayıda yabancı diplomat ve basın mensubu tarafından kısmen görülmesine izin verdi.

Çin makamları, BM yetkililerinin doğrudan bilgi almak amacıyla bölgede serbestçe inceleme yapma talebini ise geri çeviriyor.

Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Telif Hakları Genel Müdürlüğünün bandrol ve kayıt-tescil istatistiklerine göre süreli olmayan yayın bandrolü satışı, bu yılın ilk 6 ayında, bir önceki yılın aynı dönemine oranla yüzde 22 arttı ve 194 milyon 510 bin 256 olarak gerçekleşti.

Bu yılın ilk yarısında, süreli olmayan yayınlar kapsamında, eser türlerine göre en fazla bandrol satışı, geçen yıl olduğu gibi yine eğitim kategorisindeki yayınlarda gerçekleşti. Eğitim alanında 90 milyon 551 bin 693 bandrol satıldı.

Ayrıca yetişkin kategorisinde 45 milyon 232 bin 610, inanç kategorisinde 16 milyon 648 bin 219, çocuk-gençlik kategorisinde 22 milyon 507 bin 352, yetişkin kurgu kategorisinde 16 milyon 400 bin 964, ithal yayın kategorisinde 1 milyon 252 bin 623 ve akademik alanda 1 milyon 916 bin 795 bandrol satışı gerçekleştirildi.

Öte yandan, Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Dairesi Başkanlığından alınan verilere göre, korsanlıkla mücadele kapsamında 81 ilde faaliyet gösteren "İl Denetim Komisyonları" bu yılın ilk 6 ayında 183 denetim faaliyeti gerçekleştirdi. Bu faaliyetler kapsamında 183 bin 615 materyal ele geçirildi.

– Sinema ve müzik sektörü

Sinema alanında 158 sinema filmi tescil edilerek 54 bin 463 bandrol satıldı. Müzik alanında 714 müzik yapımı tescil edildi ve 900 bin 49 bandrol satışı gerçekleştirildi. Dijital oyunlarda ise 32 tescil işlemiyle birlikte 114 bin 572 bandrol satışı yapıldı.

Telif Hakları Genel Müdürlüğünce 2020 yılının ilk yarısında, 155 sinema, 136 müzik olmak üzere toplamda 291 yapımcı belgesi düzenlendi.

– Telif haklarını koruma duyarlılığı devam ediyor

Hak sahiplerinin talebi doğrultusunda gerçekleştirilen isteğe bağlı kayıt-tescil işlemi sayısı, 2020 yılının ilk 6 ayında 582 olarak gerçekleşti.

Eser sahiplerinin isteğine bağlı gerçekleştirilen kayıt-tescil işlemlerinden en çok yararlanan hak sahibi grubu ise ilim edebiyat eseri sahipleri oldu.

Verilere göre 2020 yılının ilk 6 ayında 259 ilim edebiyat eseri kayıt-tescil edilirken, 81 güzel sanat eseri, 196 bilgisayar programı ve 11 musiki eseri ile 18 sinema eserinin kayıt-tescili yapıldı.

CASUSLAR DOSYASI /// Hüseyin KAYA – Nazım Hikmet Casus muydu ???


Hüseyin KAYA – Nazım Hikmet Casus muydu ???

Şairimiz… Dünyaca tanınan… Kitleleri peşinden sürükleyen… Komünist fikirlerin yerleşmesine çalışan… Bütün bu çalışmalarını sanatsal faaliyetlerinde gösteren… Dünya çapında bir şairimizdir. Adı Nazım Hikmet Ran’dır. *** Polonya asıllı bir dedenin 1901 yılında Selanik’te doğmuş torunudur… Ve hatta birazda Avrupa’nın birkaç ülke karışımı da soy içinde sayılabilir… Nazım, okul eğitim dünyasından iyi yetişmiş, Galatasaray Sultanisinden sonra (ortaokul) 1917 yılında Heybeliada Bahriye mektebine başlamıştır. Kurtuluş savaşına katılmak için Anadolu’ya geçmiş ve Atatürk’le tanıştığı kendi ağzından basında yer almıştır. Aldığı edebiyat eğitimi nedeniyle Bolu ya öğretmen olarak atanmıştır. Bolu’da kısa süreli öğretmenlik ardından Batum üzerinden Moskova’ya geçmiş ve burada Siyasal Bilimsel ve İktisat okumuştur… 1924 yılında Moskova’da yayınlanan ilk şiir kitabı 28 KANUNİSANİ dir. Aynı yıl Türkiye ye dönmüş ve Aydınlık dergisinde şiirleri yayınlanmaya başlamış ve aşırılıklar komünizm fikirleri nedeniyle hakkında 15 yıl hapis istendiği için tekrar Moskova’ya kaçmıştır. 1928 yılında çıkarılan genel afla birlikte tekrar Türkiye’ye dönmüştür. *** Aynı tarihlerde… 6 Şubat 1918’de ilk Sovyet istihbarat ve gizli servisi Çeka kurulduysa da hızlı yapılanmayla İstihbarat kurumu aşağıdaki şekilde geliştirilmiştir.

ÇEKA-1917–1922…

GPU-1922–1923

OGPU-1923–1926

En baştan sorumlu olarak 11 Eylül 1877 doğumlu Polonyalı Feliks Edmundoviç Dzerjinski İstihbaratın başına getirilmiştir… Ve bu sorumlu kişi Dzerjinski, İstihbarat çalışmalarına ilk olarak Türkiye Cumhuriyetinden başladığını söylediği ifadeleri tarihi kayıtlara geçtiği görülmektedir… *** Şimdi eşleştirip soralım… 1917 Sovyet Devrimi sonrası İstihbarat Başkanı PolonyalıFeliks Edmundoviç Dzerjinski … 1926 yılına kadar oldukça etkili ve sonuç alıcı istihbarat çalışmaları yürütüyor… Bir demecinde ilk istihbarat çalışmalarının Türkiye Cumhuriyetinde başladığını belirtiyor… Aynı tarihlerde ise… Polonya kökenli Sovyet Bolşevik İstihbarat Başkanının hemşerisi Nazım Hikmet, Türkiye’de kalmak istemiyor ve Moskova’ya giderek Siyasal Bilimler ve İktisat eğitimi alıyor… Moskova’da, Türkiye Komünist Partisini 1920 Bakü’de kuran Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Karadeniz’de öldürüldüğü tarih olan28 KANUNİSANİ (Ocak) adıyla ilk şiir kitabını yayınlıyor… Sovyet İstihbaratının başında hemşerisi varken Nazım Moskova’dan Türkiye ye geliyor ve Aydınlık dergisinde yazılar ı ve şiirleriyle Cumhuriyetin kuruluş ilkelerine aykırı Komünizmi özendirici yazıları yayınlanıyor ve hakkında 15 yıl hapis isteniyor… Nazım Moskova’ya tekrar kaçıyor… ***

ŞİMDİ SORUYORUM…

SOVYET İSTİHBARATI BAŞKANI POLONYALI-FELİKS EDMUNDOVİÇ DZERJİNSKİ NAZIMIN, MOSKOVA-TÜRKİYE GEL GİTLERİ VE REJİM TAVRINI DÜŞÜNDÜĞÜMÜZDE…

HEMŞERİSİ NAZIM HİKMETİ KIŞKIRTICI AJAN OLARAK KULLANMAMIŞ MIDIR?

NE DERSİNİZ?


Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/nazim-hikmet-casus-muydu-makale,49020.html

Önce Vatan Gazetesi

EGE ADALARI SORUNU DOSYASI /// Yılmaz Özdil : Eşek Adası


Yılmaz Özdil : Eşek Adası

5 Temmuz 2020

10 yıl önceydi.

Irak’ta kan gövdeyi götürüyordu.

El Ambar bölgesinde görev yapan Amerikalı albay John Falsom, enkaz yığınlarının arasında, vurularak yaralanmış bir eşek buldu.

Hem kan kaybından, hem açlıktan ölmek üzereydi.

Veteriner hekim çağırıldı, sahra hastanesinde ameliyat edildi, kurtarıldı.

Duman rengindeydi.

Mister Smoke adı verildi.

Birliğin maskotu oldu.

İnsan öldüre öldüre insanlıktan çıkan Amerikan askerleri, eşek sayesinde hayata geri dönmüştü, eşekle hatıra fotoğrafları çektirip, hasretle baba yolu gözleyen çocuklarına gönderdiler.

Askerlerin çocukları da bu sevimli fotoğrafları sosyal medya hesaplarına koydular.

Gazeteler üstüne atladı, manşet üstüne manşet yapıldı.

Eşek şöhret oldu.

Posterleri, tişörtleri, oyuncakları, rozetleri yapıldı.

Amerikan askerlerine, ailelerine ve savaşın yıkıcı görüntüleriyle sarsılan Amerikan toplumuna, moral kaynağı haline geldi.

Uluslararası Hayvanlara Karşı Zulmü Engelleme Vakfı devreye girdi, “Mister Smoke’u ABD’ye getirelim, gazilerin ve asker çocuklarının rehabilitasyon merkezine yerleştirelim, terapide kullanalım” dediler.

Pentagon’a danışıldı.

Pentagon’un gökte arayıp yerde bulduğu propagandaydı.

Eşeğin acilen savaş ortamından çıkarılıp “özgürlükler ülkesi”ne getirilmesi emri verildi.

O sırada, Iraklı bir köylü çıkageldi, “eşek benim eşeğim, geri verin” dedi.

Buyrun burdan yakın…

Amerikalılar, köylüyü ikna etmesi için, aracı olarak, işbirlikçi bir şeyh görevlendirdi.

Şeyh köylüyü çağırdı.

“Sevaptır, eşeği ver” dedi.

Köylünün sevap tarifesi belliydi, “30 bin dolar versinler, eşeği vereyim, paranın yarısını da sana vereyim” dedi.

Şeyh’in aklına yattı.

Köylüyü yanına alıp, albaya gitti, “30 bin dolar verin, eşeği alın” dedi.

Mevzu fazla uzadığı için albayın kafası zaten yeteri kadar bozuktu, “ya eşeği efendi gibi verin, ya da ikinizi birden buraya gömeyim” dedi.

Şeyhle köylü ikna oldu!

Eşeği hediye ettiler.

Böylece, eşeğin özgürlük seyahatine engel kalmamıştı.

Erbil’e getirildi.

Habur’dan Türkiye’ye sokulacak, İncirlik’ten ABD’ye uçacaktı.

Sayın hükümetimiz itiraz etti iyi mi…

Tarım bakanlığımız “eşekte hastalık varsa, maazallah bizim eşeklere de bulaşır, o yüzden yurda girişine izin veremeyiz” dedi.

Eşek krizi 21 gün sürdü.

Amerikalıların kafamıza çuval geçirmesine gıkını bile çıkarmayan sayın hükümetimiz, eşeğe dikleniyordu!

Neticede Amerikan elçiliği devreye girdi, diplomatik bir nezaketle “kapıyı hemen açın, yoksa biz açmasını biliriz” dediler.

Bizimkiler yelkenleri suya indiriverdi, kapıyı açtı.

Amerikalılar öfkelenmişti, eşeği İncirlik’ten askeri uçakla göndermekten vazgeçtiler, gözümüze sokmak için, inadına İstanbul’a getirdiler, Atatürk Havalimanı’ndan sivil kargo uçağıyla gönderdiler.

Eşek önce New York’a, oradan Nebraska’ya uçtu.

Sosyal medya fenomeni oldu.

Televizyon programlarına çıkarıldı.

Çizgi filmi bile yapıldı.

Rehabilitasyon merkezinde yaralı duygulara merhem oldu, 2012 yılında ölene kadar, özellikle gazi çocuklarının biraz olsun yüzünü güldürdü, ailelere psikolojik güç verdi.

Ve, madalyalı kahramanlar gibi büyük bir saygıyla, askeri törenle toprağa verildi.

Böylece…

Irak’ta taş üstünde taş bırakmayan, bir milyon Iraklıyı şakır şakır öldüren Amerikalılar, Iraklıların eşeğini kurtararak bütün dünyaya “insanlık reklamı” yaptı.

10 yıl sonra, bu hafta…

Yunanistan cumhurbaşkanı Katerina Sakelaropulu, Aydın Didim’in hemen karşısındaki Eşek Adası’nı ziyaret etti.

Sadece iki ay önce bu makama seçilmiş ve Yunanistan’ın ilk kadın cumhurbaşkanı olmuştu, ilk resmi seyahatini Eşek Adası’na yaptı.

(Türkiye’deki böşdöndürücü gündem trafiği nedeniyle yazmaya bir türlü fırsat bulamadım ama, yazmazsam eşeklik olurdu.)

Eşek Adası, Türkiye toprağıdır.

İstanbul Büyükada’nın iki misli büyüklüğündedir.

“Egemenliği herhangi bir anlaşmayla devredilmemiş adacık” statüsündedir.

Türkiye’ye ait olduğuna dair uluslararası haritalar var.

Türkiye toprağı olduğunu gösteren ABD ve İngiliz belgeleri var.

Ama, Yunanistan tarafından alenen işgal edildi.

Askeri üs kurdular, belediye başkanlığı kurdular, okul kurdular, kilise kurdular, nüfus taşıdılar, hapishane bile kurdular, mülteci hapishanesi, Türkiye’den Yunan adalarına geçen mültecileri yakalayıp, buraya tıkıyorlar.

Hem kendi milletinin gururunu okşamak için, hem de Türkiye’ye gövde gösterisi yapmak için, Eşek Adası’na helikopterle inen Yunanistan cumhurbaşkanı, askeri törenle karşılandı.

Eşek Adası’nın anı defterine şunları yazdı:

“Adanın fahri vatandaşı olma onuruna eriştiğim için teşekkür ederim, bu ada Yunanistan’ın ayrılmaz parçasıdır, egemenlik haklarımızdan asla vazgeçmeyeceğiz, ulusal topraklarımızı vermeyeceğiz!”

(Teee Fizan’a asker göndermek için Libya tezkeresi çıkaran sayın hükümetimizin gıkı bile çıkmadı… Baroları bölmeye çalışmakla, kıdem tazminatını buhar etmekle, sosyal medyayı yasaklamakla meşgul oldukları için, Eşek Adası’nda olan bitenleri görmediler herhalde!)

Elalem, elalemin eşeğini işte böyle sahipleniyor.

Eşekleri rencide etmek istemem ama, eğer gerçekten devletin milletin bekasını düşünüyorsak, daha fazla eşeklik etmemek gerekiyor!

Arap-İsrail Savaşı DOSYASI /// ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu


ERCAN CANER : 1948 Arap-İsrail Savaşı & İsrail Devletinin Kuruluşu

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940

28 Mayıs 2020

Bu ülkede iki halkın birlikte olması için kesinlikle yer yoktur. Araplar bu küçük ülkede kalmaya devam ederlerse hedeflerimizi başaramayacağız. Arapları komşu ülkelere göndermekten başka çaremiz yok – hepsini! Tek bir köy, tek bir kabile kalmamalı. Joseph Weitz, Yahudi Ajansı Kolonileştirme Bölüm Başkanı, 1940.

Ercan Caner, Sun Savunma Net, 28 Mayıs 2020

Kaynak: Refuteit

Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1517-1917)

1517 yılında Osmanlı İmparatorluğunun işgali sonrasında ülke dörde bölünerek Şam’a bağlanmış ve İstanbul’dan yönetilmiştir. Bu dönemde 1564 yılında Muhteşem Süleyman, Yahudi göçü için düzenlemeler getirmiştir. Bu dönemde Kabbalah (Yahudi Mistizmi) gelişmiş ve Yahudi yasalarının çağdaş sınıflandırması yapılmıştır. 1860 yılında Kudüs duvarları dışında ilk Yahudi yerleşim birimi inşa edilmiştir. 1882-1903 yılları arasında esas olarak Rusya’dan ilk büyük göç dalgası (Aliya) yaşanmıştır.

1887 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland, Filistin’in Siyonistler açısından önemini göz önüne alarak, Osmanlı İmparatorluğuna bir Yahudi elçi görevlendirmiş, sonraki 30 yıl boyunca demokrat ve cumhuriyetçi başkanlar da aynı uygulamayı sürdürmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun En Geniş Sınırları

1897 yılında ilk Siyonist Kongre Theoder Herzl tarafından İsviçre’de düzenlenmiştir. Kongrede Dünya Yahudi Ajansı kurulmuştur. Ajansın ilk yıl temsil ettiği ajans sayısı 117, sonraki yıl ise 600’dür. Siyonist Kongre sonrasında Viyana’dan iki haham Filistin’e gönderilir. Filistin’in % 96’sı Müslüman ve Hristiyan’dır ve toprağın % 99’nu ellerinde bulundurmaktadırlar. Hahamlar yazdıkları mektupta: ‘‘Gelin güzel ama başka bir adamla evlenmiş.’’ diye yazarlar.

1904-1914 yılları arasında Rusya ve Polonya’dan ikinci büyük göç dalgası yaşanmıştır. 1909 yılında, Kinneret Gölü kıyısında Degania’da ilk kibutz (kolektif Yahudi çiftliği) ve tamamen Yahudi olan ilk modern şehir olan Tel Aviv kurulmuştur. 1917 yılında 400 yıllık Osmanlı dönemi, İngilizlerin işgaliyle sona ermiştir.

İngiltere Dönemi (1917-1948)

İngiltere dönemi; 1948 yılında İsrail Devletinin resmi olarak ilan edilmesine kadar sürmüştür. 1919-1923 yılları arasında üçüncü büyük göç, esas olarak Rusya’dan olmak üzere yaşanmıştır. 1920 yılında Histadrut (Yahudi İşçi Federasyonu) ve Haganah (Yahudi Savunma Organizasyonu) kurulmuş ve Yahudi toplumu tarafından Vaad Leumi (Milli Konsey), işleri düzenlemek maksadıyla oluşturulmuştur.

Bir Yahudi göçmen gemisini inceleyen İngiliz askerleri, 1948, Haifa. Kaynak: National Army Museum.

İlk Yahudi çiftçi kooperatifi olan Nahalal 1921 yılında kurulmuştur. 1922 yılında Milletler Ligi, İngiltere Filistin (İsrail Ülkesi) manda yönetimini onaylamıştır. 1924 yılında ilk teknoloji enstitüsü olan Technicon Hayfa’da kurulmuştur. 1924-1932 yılları arasında esas olarak Polonya’dan dördüncü büyük göç yaşanmıştır. 1925 yılında Hebrew Üniversitesi açılmıştır. 1929 yılında Hebron Yahudileri Arap militanların toplu katliamına maruz kalmıştır.

1931 yılında Yahudi yeraltı teşkilatı Etzel kurulmuştur. 1933-1939 yılları arasında esas olarak Almanya’dan olmak üzere beşinci büyük göç yaşanmıştır. 1936-1939 yılları arasında, Arap militanlar tarafından kışkırtılan Yahudi karşıtı isyanlar yaşanmıştır. 1939 yılında İngiltere tarafından hazırlanan bir ‘‘White Paper’’ kapsamında Yahudi göçü, acil durumlar hariç yılda 10.000 rakamı ile ciddi bir şekilde sınırlandırılmıştır.

1939-1945 yıllarında Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı – Büyük Felaket yaşanmıştır. 1941 yılında Lehi yeraltı hareketi oluşmuştur; Haganah’ın Palmach vurucu gücü oluşturulmuştur. 1944 yılında İngiliz kuvvetlerinin parçası olarak Yahudi Tugayı kurulmuştur.

İsrail 1948 yılında David Ben-Gurion tarafından bağımsızlığı ilan edilen bir devlettir. 1886-1973 yılları arasında yaşayan Gurion, İsrail’in kurucu babası olarak tanınmaktadır. Gençliğinde sosyalizm ve Siyonizm’e tutku duyan Gurion 1906 yılında Filistin’e göç etmiştir. 1935 yılında Yahudi Ajansı başkanlığına seçilmiş ve 1948 yılına kadar bu görevi sürdürmüştür. 1948 yılından, 1950 yılının başlarında kısa bir dönem hariç olmak üzere, emekli olduğu 1963 yılına kadar İsrail başbakanlığı ve savunma bakanlığı görevlerini yürütmüştür.

Lisan öğrenmede büyük becerisi olan Gurion anadili olan İbranicenin yanı sıra, Türkçe, İngilizce, Rusça, Fransızca, Almanca ve hayatının son dönemlerinde İspanyolca ve antik Yunanca öğrenmiş fakat ironik bir şekilde, neredeyse bütün hayatını aralarında geçirdiği Arapların dilini öğrenmemiştir. Filistinliler Gurion’u zalim, duygusuz ve ırkçı bir sima olarak görürlerken, birçok Yahudi, Siyonist ve Batı halkı onu Yahudi halkının ‘‘kurtarıcısı’’ olarak görmektedirler.

David Ben-Gurion İsrail Devletinin doğuşunu ilan ediyor.

14 Mayıs 1948 tarihinde İngiliz Mandası sona ermiş ve aynı gün Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion tarafından İsrail Devletinin kurulduğu ilan edilmiştir.

Kitlesel katliamlar ve 725.000 Filistinliyi yurtlarından ettikten sonra dünyanın her yerinden Siyonist parti liderleri, 14 Mayıs 1948 günü, Tel Aviv Rothschild Bulvarında bulunan Tel Aviv Müzesinde ‘‘İsrail Devletinin Kuruluş İlanı’’ adını verdikleri belgeyi imzalamak maksadıyla bir araya gelirler.

İsrail devletinin kuruluşunu ilan etmek üzere bir araya gelen 37 Siyonist liderin en yaşlısı 82, en genci ise 30 yaşındadır. İçlerinden üçü gelecekte başbakan, biri cumhurbaşkanı, 14’ü de bakanlık görevlerinde bulunacaktır. 37 Siyonist’ten sadece bir tanesi Filistin topraklarında doğmuştur.

Geri kalan 36 Siyonist liderden 13’ü Rusya, 11’i Polonya, ikisi Romanya, ikisi Almanya, ikisi Letonya, ikisi Litvanya, biri Avusturya, biri Macaristan, biri Danimarka ve biri de Yemen topraklarında dünyaya gelmişlerdir. Çoğunluğu 1920 ile 1940 yılları arasında Filistin topraklarına göç etmiş, hatta bir tanesi 1947 yılında Filistin’e gelmiştir.

Kurulduğu ilan edilen İsrail Devleti aynı gün Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınır, ABD’yi üç gün sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) izleyecektir.

15 Mayıs günü İsrail, beş Arap devleti tarafından işgal edilmiştir. Mayıs 1948- Temmuz 1949 tarihleri arasında Bağımsızlık Savaşı sürmüştür. Savaş sonrasında 1.200.000 nüfuslu Filistin halkının 750.000’i yaşadığı yerlerden ayrılmak zorunda kalmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri kurulmuştur. Kudüs yakınlarında bulunan Deir Yasin köyünde, Siyonist Irgun örgütüne bağlı militanlar tarafından kadınlar, çocuklar ve yaşlılar katledilmiştir. Filistinliler 15 Mayıs gününü Al Nakba (Büyük Felaket) günü olarak ilan etmişlerdir.

1948 Arap-İsrail Savaşı

1948 Arap-İsrail savaşı, İsrail’in 14 Mayıs 1948 günü İsrail Devletinin kuruluşunu ilan etmesi üzerine patlak veren kanlı savaşların ilk örneğidir. 1948 yılı savaşı birkaç uluslararası ve bölge içi faktörler nedeniyle yaşanmıştır. Savaş yeni kurulan İsrail’in zaferiyle sonuçlansa da bölgesel politikaların yanı sıra uluslararası ilişkiler üzerinde de etkileri bugün de görülen çok önemli sonuçlar doğurmuştur.

Foto: Nostalgia Central

Savaşın nedenleri Siyonizm, Arap milliyetçiliği ve İngiliz dış politikasıdır, dört önemli sonucu ise hayatlarını kaybeden insanlar, Filistin mültecileri sorunu, Araplar arasındaki bölünmeler ve arazi değişimleridir.

Klasik Siyonist düşüncenin temeli ‘‘Vadedilmiş Topraklar’’ temeline dayansa da Avrupa’da yıllarca süren Yahudi aleyhtarlığı modern politik Siyonizmin ve bundan kurtulmanın ancak Avrupa’dan fiziksel olarak ayrılmakla sağlanabileceği fikrinin doğuşuna hizmet etmiştir. İsrail toprağına olan dinsel ve kültürel bağlar Filistin topraklarına yönelik mantıksal toprak talebinin ve Yahudi sorununa kesin ve kalıcı çözümün temelini oluşturmuştur. Avrupa’daki soykırım da bir Yahudi devleti oluşturulması yönünde yeni ve kararlı bir tutum sergilenmesine neden olmuştur. Siyonizm olmasaydı, Yahudiler belki de asla bir Yahudi devleti oluşturma düşüncesinde olmayacaklarından, Arap-İsrail çatışmaları meydana gelmeyecektir.

1948 savaşçının diğer bir nedeni de Arap milliyetçiliğidir. Arap milliyetçiliğinin temelleri ortak dil, İslam dini ve Orta Doğu tarihinden doğmuş ve Arap milliyetçileri Arap Ligi altında siyasi iş birliği yapmak istemişlerdir. Modern Arap milliyetçiliği 18’inci asır sonlarında, kısmen Avrupa sömürgeciliğine karşı doğmuştur. Araplar batılı idarecileri genellikle İsrail yanlısı olarak algılamışlardır.

Deir Yassin Katliamı. Foto: Signs of the Times

Radikal Arap milliyetçilerine göre İsrail, sadece Filistin topraklarında yaptıklarından ötürü değil özellikle petrol kaynaklarına Batılı emperyalist yaklaşımı nedeniyle de düşman bir ülkedir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun bir Yahudi devleti kurulması yönünde karar alması radikal Arap milliyetçilerini haklı çıkarmış ve Batı hakkında yanılmadıklarının ispatı olmuştur. Arap liderler, Avrupalıların Yahudi soykırımı nedeniyle neden kendilerinin acı çekmek zorunda olduklarını anlamamıştır. Arap milliyetçiliği, Arapların birleşme ve sadece Siyonizm’e değil batılı güçlere karşı savaşmalarını sağladığından 1948 savaşının önemli nedenlerinden bir tanesidir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir nedeni de İngiliz dış politikası ve sonucunda da Birleşmiş Milletlerin Orta Doğu ile ilgili politikasıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında her iki taraf ta (Siyonistler ve Arap milliyetçileri) Filistin topraklarının İngilizler tarafından kendilerine söz verildiğine inanmışlardır.

İkinci Dünya savaşı sonrasında Filistin toprakları İngiliz mandası altındadır. Avrupalı Yahudilerin Nazi Almanya’sı tarafından katledilmesi durumu kökten değiştirir. Avrupalı Yahudilere duyulan sempati sorumluluk duygusuyla da birleşince İngiltere Yahudilerin Filistin topraklarına göçüne izin vermesi yönünde ağır baskı altında kalır. İngilizler soruna çözüm bulamadığından problemi Birleşmiş Milletlere devretmeye karar verir. Birleşmiş Milletler bir komite kurar ve bu komitenin de kararı öncekilerinki gibi olur: iki tarafın da iddiaları eşit derecede haklıdır ve tek çözüm iki toplumun ayrılmasıdır. İki taraf da bu karardan memnun kalmadığı için silahlanmaya başlar.

1948 Arap-İsrail savaşının mültecileri. Foto: Government Press Office/Flickr

1948 savaşının dört önemli sonucundan ilki; her iki taraftan da sadece askerlerin değil, masum sivillerin de hayatlarını kaybetmesidir. Örneğin Deir Yassin katliamında 245 erkek, kadın ve çocuk acımasızca katledilmiştir. Misilleme yapan Araplar da çoğunluğu doktor ve hastabakıcı olmak üzere 77 Yahudiyi katletmiştir.

1948 Arap-İsrail savaşının diğer bir önemli sonucu da Filistinli mülteciler sorunudur. Savaşın sonuna kadar, BM tahminlerine göre 349 Filistin kasaba ve köyünde evlerinden uzaklaştırılan mülteci sayısı toplam 940.000’dir. İsrail tarafı mültecilerin Arap devletlerine entegre edilmelerini talep ederken Araplar, mültecilerin kendi evlerine dönmelerini savunmuştur.

Arapların yenilgisinin de çok önemli sonuçları olmuştur. Sözde Arap Liginin Araplar arasında beraberlik ve iş birliğini sağlayamadığı açık ve net bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bütün Arap hükümetleri kendi çıkarlarına yönelik hareket etmişlerdir. Ürdün Kralı Abdullah, toprak kazanımı karşılığında İsrail devletini kabul etmek istemektedir. Bu nedenle Arap devletleri bölünürler. Arap yenilgisinin diğer önemli bir sonucu da iç tepkilere neden olmasıdır; mevcut liderlerin sorgulanmasına, devrimlere, askeri darbelere ve istikrarsızlığa öncülük etmiştir. Örneğin 1948 yenilgisi Suriye için büyük bir trajedi olmuş ve kişisel başarısızlık ulusal bir felaket olarak görülmüştür.

Arap-İsrail savaşının diğer bir sonucu da toprak değişimleri olmuştur. İsrail, topraklarını %21 oranında artırdığından savaştan kârlı çıkan taraf olmuştur. İsrail’in hiçbir toprak hakkı olmadığına inanan Araplar açısından bu durum düşmanlığın daha da artmasına neden olmuştur. Ürdün Batı Şeria’yı, Mısır da Gazze şeridini aldığından Arap devletleri de toprak kazanmış durumdadır. Fakat toprakları İsrail ve Arap devletleri arasında paylaşıldığından, Filistin artık kendi başına bir devlet kurma hakkını kaybetmiş durumdadır.

LİBYA DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Libya Anlaşmasının 10 Yıllık Hikâyesi !..


MÜYESSER YILDIZ : Libya Anlaşmasının 10 Yıllık Hikâyesi !..

08 Aralık 2019

Yazan: Müyesser Yıldız, 3 Aralık 2019, Odatv

Bir haftadır Türkiye ile Libya arasında imzalanan Denizdeki Alanların Sınırlandırılması, diğer adıyla Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) Mutabakatı’nı konuşuyoruz.

Bu anlaşma ile denizlerdeki Sevr’in yırtıldığı, Doğu Akdeniz’deki dengelerin değiştiği ve artık oyun kurucu olduğumuz söyleniyor.

Emperyalizmin çöreklendiği Libya’nın hali ortada. İnşallah bu anlaşma eksiksiz, gediksiz tamama erer. Ve gönül ister ki, bu anlaşmayla eşzamanlı olarak, daha fazla gecikmeden KKTC’de de Münhasır Ekonomik Bölge ilân edilir.

Konumuz, anlaşmanın içeriği değil. Bunu uzmanları konuşuyor, tartışıyor, yazıyor.

Bizim anlatmak istediğimiz, anlaşmanın 10 yıllık hikâyesi.

Sözkonusu anlaşmayla ilgili olarak 2 isim ön plana çıkıyor. Birisi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Tümamiral Cihat Yaycı, diğeri de Ege ve Doğu Akdeniz’deki deniz sorunları çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren.

Her ikisinin de yıllardır durmadan, bıkmadan, usanmadan Türkiye ile Libya arasında anlaşma imzalanması için çalıştığı vurgulanıyor; ki doğru. Yaycı’nın bu konuda, daha Komodor iken yaptığı “Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasında Libya’nın Rolü ve Etkisi” isimli bir çalışması olduğu da biliniyor.

-Komutan Kimdi?-

Ancak bu başarı tablosunda adı nedense hiç anılmayan bir isim daha var. O isim dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit.

Yiğit adını nereden hatırlıyoruz?

Kendisine suikast hazırlığı yapmakla suçlandığı için kumpasa ve adaletsizliğe isyan edip, canından vazgeçen merhum Yarbay Ali Tatar’ın cenaze törenine katılıp, naaşını selamlayan Komutan olmasından…

Başka?

Kumpasların alabildiğine devam ettiği 2011’de, dönemin Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’le birlikte emekliliğini isterken silah arkadaşlarına yayınladığı veda mesajında, masumiyetine inandığı yüzlerce silah arkadaşının tutuklandığını, bu durumun Deniz Kuvvetleri’nin kurumsal yapısını ve görev fonksiyonlarını derinden etkileyecek boyuta ulaştığını belirtip, “Vicdani huzur ile bugüne kadar attığım her imzanın ve aldığım her kararın arkasındayım. Komutanınız olarak, Atatürk ilke ve devrimlerinin rehberliğinde, Cumhuriyetin temel değerlerine bugüne kadar olduğu gibi sahip çıkarak, emir komuta yapısı içinde daima birlik, beraberlik ve dayanışma ruhu ile birbirinize kenetlenmenizi, Bahriyemiz’in bu zorlukların üstesinden gelip, daha da güçleneceğine olan güvenle, var gücünüzle çalışmanızı, son bir kez emrediyorum. Bahtınız açık, denizleriniz sakin, pruvanız neta olsun” demesinden.

2013 yılında silah arkadaşları hapis cezasına çarptırıldığında, şunları söylemesinden:

“Ben 52 sene üniforma giymiş, 45 sene fiili görev yapmış bir komutan olarak, bu arkadaşlarımın masumiyetlerine olan inancımı görevdeyken olduğu gibi, bugün de koruyorum. Görevdeyken, bu inancımı yetkili merciler nezdinde ve yasal zeminlerde açık ve samimi olarak, defalarca vurguladım. Bir insan, masumum diyen evladının masumiyetine nasıl inanırsa, ben de arkadaşlarımın masumiyetine öyle inanıyorum. Yıllarca, canları pahasına, ülkesine ve milletine sadakatle hizmet etmiş bu arkadaşlarımı suçlayanların da bir an düşünüp empati yapmalarını istiyorum.

Benim indimde, değil 16 sene, 18 sene ceza almaları; silah arkadaşlarımın cezaevinde bir gün bile yatmalarını fazla bulurum, büyük bir üzüntüyle karşılarım. Silah arkadaşlarım, dünyanın değişik denizlerinde ve ülkelerinde görev icra ederken, savcılıkların daveti üzerine geldiler. Deniz Kuvvetleri personeli, her onurlu subayımız gibi Türk yargısına güvendi, gelip teslim oldu. Emri altında görev yaptığım, eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ başta olmak üzere tutuklu silah arkadaşlarımın terörist olarak suçlanmaları ve böyle bir iddia ile yargılanmaları kabul edilebilir bir durum değildir. Tarih bunu böyle kaydedecektir. TSK’ya PKK muamelesi yapılamaz. Ordumuza ve komutanlarımıza ‘terörist’ suçlaması yöneltilemez.”

Yiğit’in o açıklamasında, Türk Deniz Kuvvetleri’nin Karadeniz ve Akdeniz’de başlattığı inisiyatiflerin, öncelikle olarak ise Doğu Akdeniz’de enerji kaynaklarının paylaşım mücadelesinde ulusal hak ve menfaatlerimizi koruma kararlılığının, bir kısım odakları kaygılandırdığına dikkat çektiğini de kaydedelim.

Libya anlaşması ile emekli Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in bağlantısına gelince;

Deniz Kuvvetleri Komutanı’yken, Doğu Akdeniz ve Ege ile ilgili bir toplantı düzenler. Toplantıda sunumu da Prof. Dr. Sertaç Hami Başeren yapar. İşte o zaman Yiğit, Libya ile anlaşma konusunu gündeme getirir ve bununla ilgili bir çalışma yapılmasını ister.

Gerekli çalışmalar yapıldıktan sonra da Yiğit, konuyu dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a aktarır.

-Kaddafi’nin Katli-

Sonra mı? Aynı zamanda hem Libya’nın hem de Türkiye-Libya ilişkilerinin başına gelenlerin hikâyesi niteliğindeki bu kısmı da anlatalım.

Erdoğan, 13 yıl sonra Libya’yı ziyaret eden ilk Türk Başbakanı olarak Eylül 2009’da bu ülkeye gider ve Kaddafi ile görüşür. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da katıldığı tam 2.5 saat süren görüşmede, Türkiye ile Libya arasında Doğu Akdeniz’de anlaşma imzalanması da konuşulur.

Kaddafi, buna olumlu bakar. Erdoğan, Kaddafi ile görüşmelerine ilişkin olarak, “Uzun uzadıya bir görüşme yaptık. Atılacak adımları birlikte tezekkür ettik. Kendilerini Türkiye’ye de davet ettik. Öyle zannediyorum ki, kısa zamanda kendileri de Türkiye’ye geleceklerdir” der.

Erdoğan 6 ay sonra Mart 2010’da 32. Arap Ligi Zirvesi vesilesiyle bir kez daha Libya’ya gider. Kaddafi ile yaptığı basına kapalı görüşmenin çok verimli geçtiği, her alanda çok yoğun bir işbirliği perspektifinin öngörüldüğü bildirilir.

Sonrası malûm… “Arap Baharı”nın başlaması…

Fransa’nın, Libya’ya “Haçlı seferi” düzenleneceğini açıklaması…

Erdoğan’ın, “NATO’nun Libya’da ne işi var” dedikten bir gün sonra NATO’nun Libya’ya müdahalesine yeşil ışık yakması…

Yine Erdoğan’ın, Kaddafi’nin görevini bırakıp, Libya’dan uzaklaşmasını istemesi… Beyaz Saray’ın da Obama ve Erdoğan’ın bu konuda görüş birliğine vardığını duyurması…

Nihayetinde Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi… Libya’nın şimdilik üçe bölünmüş olması…

-Yiğit 8 Yıl Önce de “Libya” Dedi-

Peki Yiğit, görevden ayrıldıktan sonra konunun peşini bıraktı mı? Hayır. Eylül 2011’de KKTC’de düzenlenen “Doğu Akdeniz Petrol Arama Stratejileri ve Kıbrıs” konulu çalıştaya onursal konuk olarak katıldığında da şu uyarılarda bulundu:

“Bölge ülkeleri arasında bir ekonomik paylaşım mücadele alanı olan Doğu Akdeniz’in, kıyıdaş ülkelerdeki mevcut politik istikrarsızlıklar ve yaşanan deniz yetki alanları anlaşmazlıklarıyla, önümüzdeki dönemde bir sorunlar demeti haline gelmesi kaçınılmazdır. Tarihin her döneminde ciddi çatışmalara sahne olan Doğu Akdeniz, bugün olduğu gibi, yakın gelecekte de dünyanın gündemine gelerek, 21. yüzyılın en keskin hesaplaşmasının yapılacağı bir bölge olacaktır.

KKTC’nin yanısıra Türkiye’nin de Kıbrıs’ın güneyinde vazgeçilmez hakları bulunmaktadır. Bu nedenle öncelikle KKTC başta olmak üzere Mısır, Libya, Suriye ve Lübnan gibi diğer kıyıdaş ülkelerle bir an önce Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması yapılması ve Münhasır Ekonomik Bölge ilan edilmesi gerekmektedir. Bölgedeki mücadelenin tarafı olan Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC’nin, muazzam imkanlara, doğal zenginliklere ve enerji kaynaklarına sahip bu denizden haklı beklentileri vardır.

Bu beklentilerin gereği olarak balıkçılıktan deniz ürünlerine, petrolden doğal gaza kadar bizlere sınırsız imkânlar sunan mavi vatana sahip çıkmak, buradaki hak ve menfaatlerimizin bilincinde olmak Türk Milleti olarak hepimizin en temel sorumluluğudur.”

Özetle; Dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Eşref Uğur Yiğit’in öncülüğünde ve Kaddafi döneminde temeli atılan ancak “Arap Baharı” ile kesintiye uğrayan Libya anlaşması 10 yıl sonra hayata geçirilmiş oldu.

“Yiğidi öldür, hakkını yeme” deriz ya, biz de hak teslimi adına hatırlatalım istedik!..

Müyesser YILDIZ
3 Aralık 2019

AK PARTİ DOSYASI /// Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadele de Başarı Efsanesi


Prof. Dr. Ümit Özdağ /// Saray Rejiminin Son Propagandası : Korona İle Mücadelede Başarı Efsanesi

29 Mayıs 2020

Türkiye, Korona salgınına eş zamanlı olarak dört krizi yaşarken yakalanmıştır. Bu krizler popülist uygulamalarla kurumları yıkan ve hukukun üstünlüğü ilkesini yok sayan tek adam rejiminin neden olduğu devlet krizi; iç barışı tehlikeye düşürecek ölçüde Türk Milletini ayrıştıran milli birlik krizi, Türkiye’nin üretimden kopup dış borç bağımlısı bir rant ekonomisi olmasının sonucunda saplandığı ekonomik kriz ve Türkiye’nin demografik yapısını değiştirerek milli kimliğini tahrip ederek, iç savaş sosyolojisi hazırlayan Suriyeli sığınmacılar krizleridir.[1]

Yaşanan çoklu krizi çözmek adına, irade ve programı olmayan Saray Rejimi seçmen tabanını muhafaza etmek için Korona ile mücadelede başarılı oldukları söylemini kullanmaktadır. AKP’nin sürekli beslemeye çalıştığı “Korona salgını ile mücadelede başarılıyız” söyleminin aksine, ortada büyük bir başarı ne yazık ki yoktur.

Saray Rejiminin Türkiye’yi içine sürüklediği devlet krizi, devlet sistemini 1922’den buyana hiç olmadığı kadar zayıflatmıştır. Devletin taşıyıcı kolonları olan kurumlar zayıflamış, kırılgan bir yapıya dönüşmüştür. Bütün popülist rejimlerin ortak özelliği olan uzmanlığın aşağılanması, liyakatin yerini biatın alması, Türk devlet bürokrasisini ağır şekilde yıpratmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bir devlet krizinden geçtiği, liyakat yerine biat esas alındığı için salgına karşı önlemler alınmakta gecikilmiştir. Başkent Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Uğur EMEK, 10 yıl önce Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Hastalık Önleme ve Tedavi Merkezi’nin yeni bir inflüenza (grip) pandemisine karşı ülkelere plan yapmalarını tavsiye ettiğini açıklamıştır. Bu tavsiyenin ardından Türkiye’de de 2019’da 208 sayfalık “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” isimli bir rapor hazırlanmıştır.[2] Ancak rapor dikkate alınmamış, gereken hazırlıklar yapılmamıştır. Çin’in Wuhan kentinde salgının ortaya çıkmasından sonra da Saray Rejimi önlemleri almakta gecikmiştir. Öyle ki, Sağlık Bakanı, 22 Ocak 2020’de “Şu an Türkiye için herhangi bir Koronavirüs riski söz konusu değil” açıklamasını yapabilmiştir.

Oysa Cumhuriyet, büyük imkansızlıklar içinde dahi, salgın hastalıklar ile mücadele edip onları yenmiş ve yok etmiş bir geleneğe sahiptir; Sıtma, frengi, kuşpalazı, tifo, sarıhumma, verem, dizanteri, cüzzam*. Üstelik bütün bunlar yeni kurulan Cumhuriyet rejimi tarafından, 1071-1922 yılları arasında birleşik Batı medeniyeti ile süren 851 senelik bir savaştan sonra harap ve bitap düşmüş bir millet ve 1929 ekonomik buhranının ezdiği bir dünyada başarılmıştır.

Devletler önceden kararlaştırılmış protokollere göre yönetilir. Geleneği olan devletler her olası durum için alınacak önlemleri ve kimin alacağını önceden belirleyen düzenlemeler hazırlarlar. Türkiye Cumhuriyeti küresel salgına karşı çıkışından itibaren Türkiye’ye gelene kadar 4 ay süre olmasına rağmen yeterli şekilde hazırlanamamıştır. 31 Aralık 2019’da Wuhan’da Koronavirüsün yeni bir salgın hastalığa neden olduğu açıklanmıştır. 13 ve 15 Ocak 2020’de salgın ilk kez Çin dışına, Tayland ve Japonya’ya sıçramıştır. 30 Ocak 2020’de Dünya Sağlık Örgütü küresel salgın (pandemi) ilan etmiştir. Aynı gün, İYİ Parti’nin TBMM’de verdiği Araştırma Önergesi iktidar bloğu tarafından reddedilmiştir.

Korona salgını ile Çin’den hemen sonra; fakat Türkiye’den çok önce karşılaşan Güney Kore, Tayvan, Singapur’un salgını aşmada gösterdiği erken tepkiyi, Türkiye zamanı olmasına rağmen gösterememiştir. Daha kötüsü Saray Rejimi, 2019’da salgın hastalık çıkması durumunda uygulanması gereken protokolü bile uygulamaya koymamıştır.

Böyle büyük boyutlu bir tehdit karşısında yapılması gereken ilk şey Cumhurbaşkanı yardımcısı başkanlığında devletin ilgili bütün bakanlıklarını bir araya getiren “Küresel Kriz Koordinasyon Merkezi” olmalıydı. Böyle bir koordinasyon merkezi hala kurulmamıştır. Süreç, bir danışma kurulu olan ve Sağlık Bakanı’nın başkanlığındaki yetkisiz gruba havale edilmiştir. Sağlık Bakanı da televizyon açıklamalarında Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Ekonomi Bakanı’na teşekkür etmektedir.

Devlet, bir kısmı Kırmızı Kitap’ta yer alan önlemlerden hareketle ve “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı” uyarınca eşgüdüm içinde önlemleri almaya başlamalıydı. Bu arada Güney Kore, Tayvan, Singapur gibi salgın ile başarılı mücadele eden ülkelerin mücadelelerinden erken tarihte gereken dersleri almak için o ülkelerle gerekli temaslar sağlanmalıydı. Salgının Türkiye’ye sınır ötesinden geleceğinin bilincinde olarak havaalanları, limanlar ve sınır kapılarında, ayrıca kaçak girişlerin olduğu sınırlarda İçişleri Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı eşgüdümü ile çok erken tarihlerden başlayarak sağlık kontrolleri yapılmalıydı. Keza illerde aylar öncesinden valilerin başkanlığında salgını önleme çalışmaları yapmak amacıyla çalışmalar başlatılmalıydı. Salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması sonrasında üretimine başlanan solunum cihazı ve diğer tıbbi malzemeler için yapılmaya başlanan çalışmalar, çok daha önce başlamalıydı.

Bütün bunlar yapılmadığı gibi, muhalefetten gelen “zorunlu karantina uygulanması” çağrılarını Saray rejimi ekonomik olarak kaldıramayacağı düşüncesi ile duymamazlıktan gelmiş ve salgının yayılmasına neden olmuştur. Uzmanlığı, bilimi, seçkinliği değersizleştiren; vasatı yücelten, hatta kutsayan popülist AKP geleneğinin bu noktaya gelmiş olması şaşırtıcı değildir.

Popülizm, kendi ürettiği sahte düşmanlıklar üzerinden toplumsal ayrışmalar ve düşmanlaştırmalar ile toplumu manipüle ederek yönetir.[3] Oysa yaşanan krizde düşman sahte değil, gerçektir. Sahte düşmanlar karşında başarılı olan popülist söylem, gerçek düşman karşısında yenilir.[4] AKP’nin Korona karşında yaptığının benzerlerini ABD’den, İngiltere’ye, İngiltere’den Brezilya’ya diğer popülist rejimlerde yapmışlar ve bedelini halklarına ödetmeye devam etmektedirler.

Saray Rejimi bütün imkanlarını halkla ilişkiler çalışması ile “Koronavirüsle mücadelede başarılıyız” efsanesini yayma üzerine kurmuştur. 15 Mayıs 2020 itibariyle yeni vaka açısından Dünyada 11., Avrupa’da 3. Sırada ve toplam vaka sayısında dünyada 10. sırada olan bir ülke hangi ölçüte göre başarılıdır. Eğer bazı temel hatalar yapılmamış olsaydı Türkiye, Japonya ve Güney Kore ile aynı noktada olurdu.

Neler yanlış yapılmıştır?

1) Önlemler çok geç alınmaya başlanmıştır. DSÖ tarafından 2019 başında yapılan uyarı üzerine 2019’da hazırlanan “Pandemik İnfluenza Ulusal Hazırlık Planı”nın en geç 1 Ocak 2020’de yürürlüğe koyulması gerekirdi.

2) Hıfzıssıhha Kanunu uygulanarak, illerde valilerin başkanlığında salgın ile mücadele komisyonları oluşturulmalıydı.

3) Umre’ye gidiş yasaklanmalıydı. Dönüşlerinde 15 bin kişi kontrolden geçirilmeden serbest bırakılmamalıydı.

4) İran sınırı başta olmak üzere, sınırlarımız daha erken kapatılmalıydı. Oysa İran sınırının kapatılmasında çok geç kalınmıştır.

5) Koruyucu önlemler konusunda ne yazık ki başarılı bir karantina programı uygulanamadı. Daha erken tarihte açıklanan ve bir hafta süreli bir mutlak karantina çok daha etkili bir sonuç alacaktı.

6) Ayrıca maske dağıtım sürecini bile yönetemeyen yönetimin, başarısından bahsetmek mümkün değildir. Diğer ülkeler birbirlerinin satın aldığı maskeleri havaalanlarında adeta birbirlerinden çalıp kendi vatandaşlarına götürürken, AKP Hükümeti kendi vatandaşlarının maske ihtiyacını koordine edip karşılayamadan 60 ülkeye yardım yapmakla övünmektedir.

7) Rakamlar ile başarı efsanesi yazmak kolaydır. Türkiye ısrarla Dünya Sağlık Örgütü’nün kullandığı kodlamayı kullanmamıştır. Bu ısrarın amacı, rakamları düşük göstermektir. Bilim Kurulu üyesi Alpay Azap, Dünya Sağlık Örgütü’nün kodlamasının kullanılması durumunda ölüm sayılarının iki katına kadar artacağını ifade etmiştir. Örneğin İzmir/Tire’de resmi kayıtlara göre 4 kişi Korona’dan dolayı vefat etmiştir. Bu süreçte belediyelerden Korona hastalarının mezarlarının gömülmeden önce ilaçlanması istenmiştir. Tire’de 4 ölüm açıklanmasına rağmen, belediyeden8 kişinin mezarının defin işleminden önce ilaçlanması istenmiştir.

8) 10 Nisan 2020’de 31 ili kapsayan sokağa çıkma yasağının, yasağın başlangıcından iki saat önce ilan edilmesi. İçişleri Bakanlığı ve hükümet arasında koordinasyonsuzluğu gösteren bu açıklama sonrasında halk sokağa dökülmüş ve sosyal mesafe kurallarını hiçe sayarak alışveriş yapmıştır. Bu durum kargaşa yaşanmasına ve salgının artmasına neden olmuştur.

AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın “salgın ile mücadelede başarılıyız” söylemi algı yönetimini hedefleyen bir efsanedir. Salgın boyunca gerçekten başarılı oldukları tek nokta, başarılı oldukları konusunda etkili algı yönetimi yapmaları olmuştur. Türkiye Korona salgını ile mücadelede başarılı mıdır? Başarının ölçütü, ABD, İtalya ve İspanya baz alınacak olursa “evet”, Japonya ve Güney Kore ile karşılaştırıldığında ise hayal kırıklığıdır. Türkiye’nin daha başarılı olabilmesi için;

Türkiye, korona salgınını karşılaması gerektiği zamanda, yerde ve şekilde karşılamadığı gibi, Saray Rejiminin ekonomik kriz nedeni ile sokağa çıkma yasağı uygulamayı reddetmesi sonucunda Sağlık Bakanı Koca, 1 Nisan 2020’de “Özellikle şunu söylemek istiyorum, virüs kolay buluyor ve hızlı ilerliyor. Bir daha önce bunu böyle bilmiyorduk” derken, durumun gerçek boyutunun devlet nezdinde ne kadar geç farkına varıldığını ifade etmektedir.

Sonuç olarak, NAZİ Propaganda Bakanı Goebbels’i imrendirecek bir propaganda çalışması ile kendi halkına maske dağıtamayan, kendi halkına maske dağıtamazken 60 ülkeye sağlık yardımı yapan Saray Rejimi, başarılı olduğu algısı oluşturma yolunda mesafe kaydetmiştir. Bu noktada, Saray Rejimi’nin başarısız olduğu açığa çıktığı için durdurulan “şehir hastaneleri” projesinin “salgın ile mücadelede başarılı mücadeleyi sağladığı” iddiası ile propagandasını yaptığının da altı çizilmelidir.

Korona gibi bir salgın ile mücadele ederken, salgının ortaya çıkardığı toplumsal gerilimi hesaba katarak, gerilimi düşürmek, toplumsal dayanışmayı artırmak Erdoğan’ın sorumluluğunda iken Erdoğan salgın günlerinde toplumsal gerilimi yükseltmek için her şeyi yapmıştır. Yardım toplamak ve dağıtmak isteyen muhalif belediyelerin banka hesaplarına el koymuş, belediyeleri “paralel devlet” olmakla suçlamıştır. Muhalefet partilerine “virüs” benzetmesi yapmıştır. Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok sağlam temeller üzerine kurduğu ve AKP’nin yarattığı bütün tahribata rağmen gücünü koruyan sağlık çalışanlarının fedakar ve bilimsel çalışmaları sonucunda Türkiye çok şükür ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya kadar ağır bir darbe almamış, ancak hak ettiği ve olması gereken Japonya ve Güney Kore gibi az zarar gören ülkelerin yanında da değildir.

Not: Öncelikle bu sürecin yürütülmesinde önemli görev icra eden ve canhıraş çalışan tüm sağlık çalışanlarımıza teşekkür ediyorum. Bu süreçte fedakar bir şekilde çalışmışlar, toplum sağlığını kendilerinin ve ailelerinin sağlığından önde tutmuşlardır.

[1] Ümit Özdağ, Kaçınılmaz Çöküş-AKP Rejiminin Dörtlü Krizi, Destek Yayınları, İstanbul 2019

[2] Bkz. https://www.birgun.net/haber/hukumet-1-yildir-salgin-tehdidini-biliyordu haberinden nakleden https://21yyte.org/tr/merkezler/islevsel-arastirma-merkezleri/politik-sosyal-kulturel-arastirmalar-merkezi/covid-19-pandemisinin-erken-doneminde-turkiye-den-gelecege-bakis

* Bu vesileyle, cüzzam hastalığını Anadolu topraklarından atan, yaşamının son günlerinde hükümet tarafından kötü muameleye maruz bırakılan ve kendisine saygı gösterilmeyen Türkan Saylan’ı da anıyorum.

[3] Jan-WernerMüller, What ise Populism, PenguinBooks, 2016

[4] Bahadır Dinçarslan, Rus Gribinden Çin Virüsüne:Salgınlar ve Toplum, 23. Mar 2020