AVRASYA DOSYASI /// Hazal YALIN : Belarus ve renkli “devrim”e da ir — (BÖLÜM 1 VE 2)


Hazal YALIN : Belarus’taki gelişmeler üzerine

Belarus, yakın olduğu kadar uzak da bir ülke, zira Belarus hakkındaki hemen bütün bilgiler kulaktan dolma ve batı basını kaynaklı. Dolayısıyla, bu tür haberleri ciddi bir süzgeçten geçirmek gerekiyor.

Birkaç gündür Belarus’taki gelişmeleri gücüm yettiğince anlamaya ve nefesim yettiğince nakletmeye çalışıyorum. Ben, çalışmalarımın başlıca konusunu oluşturan Sovyetler Birliği ve çağdaş Rusya tarihini hakkında belli bir bilgi birikimine sahibim; ancak Belarus tarihi, uzmanlık alanım değil. Bu nedenle, sadece anlamaya değil, mümkün olduğunca batı kaynaklı propagandalara kapılmaktan uzak durmaya da çalışıyorum.

Bu çerçevede Poligraf adlı, genç entelektüel marksistlerden oluşan bir grubun son derece dikkat çekici değerlendirmeleriyle karşılaştım (https://poligraf.red/). Bu grubun (aşağıda açıklayacağım nedenlerle) kitlesel bir etkisi olmadığını tahmin ediyorum, bununla birlikte Belarus’ta entelektüel çevrede görüşleri dikkate ve ciddiye alınıyor. Poligraf, tahmin edilebileceği gibi, seçimlerden önce de boykot çağrısı yapmış.

Poligraf’ta yayınlanmış iki yazı büyük önem taşıyor. Bunlardan ilki, 11 Ağustos tarihli, Poligraf editoryalının çağrısı. Bu yazı, şiddet sarmalının Belarus’un yakın tarihinde hiç görülmediği kadar hızla tırmandığına dikkat çekiyor ve bu sarmalın derhal durdurulması çağrısında bulunuyor. Bunun muhatabı, kuşkusuz, Lukaşenko iktidarı.

Aynı yazıda Tihanovskaya ekibinin aldığını iddia ettiği oy oranının (bunlar yüzde 70’in üzerinde olduğunu söylüyorlar; resmi rakamlara göre ise yüzde 10,12) gerçekçi olmadığının altı çiziliyor.

Editoryal, iktidar cephesine seslenişinde ise, Lukaşenko’ya oy verenlerin de iktidarın şiddetine karşı olduklarını belirterek, herkesi barışçıl yöntemlerle mücadeleye çağırıyor ve bu yöntemler arasında mektup, dilekçe ve işçi kolektiflerinin toplantılarını sayıyor.

Dahası, muhalefet cephesinde provokatörler bulunduğunu belirterek, bilhassa Nexta’nın adını anıyor. Batı basınının (ve hemen tek haber kaynağı batı basını olan bizimkilerin) haberlerini dayandırdığı Nexta’yı provokatör olarak niteliyor.

Editoryal, en önemli güncel hedef olarak “ölümüne düşmanlık”tan kaçınılmasını koyuyor.

Poligraf’ın 15 Haziran tarihli bir başka yazısı ise, gelişmelerin dünü ve bugününü kavramak açısından son derece önemli. Bu yazıda, Belarus’ta sınıf ilişkilerini özetliyor, muhalefetin batıcı neoliberal piyasa ekonomisinden yana olduğunun altını çiziyor ve (sıradışı bir görüngü olarak), lumpen proletarya olarak niteleyebileceğimiz bir asalak kesimin Lukaşenko iktidarına düşman olduğunu vurguluyor.

Neden farklı bir görüngü? Çünkü kapitalist ülkelerde lumpen proletaryanın iktidardan yana, onun potansiyel milis gücü olması beklenir; oysa Belarus’ta durumun tam tersi olduğu görülüyor.

Bu, önemli; zira Lukaşenko iktidarının çatışmaları bastırmak için çıkardığı 3 no’lu kararname “toplumda hazır yiyiciliğin önlenmesi” başlığını taşıyor. Bu kararname genellikle, eylemlere katılanların iş güvencesini ortadan kaldırma girişimi olarak yorumlanıyor; böyle bir yanı olması çok olası, ancak arkasında, Poligraf’ın dikkat çektiği gibi sosyal bir görüngü de yatıyor.

15 Haziran tarihli yazıda şu üç madde önemli:

“Birincisi, Lukaşenko, ona karşı şahsen Babariko’nun değil [editoryal yayınlandığı sırada muhalefetin en güçlü adayı olarak Tihanovskaya değil Babariko görülüyordu — bn.], kendi adaylarına ciddi, konsolide destek sunan bir iş-klanı (бизнес-клан) olduğundan emin.

“İkincisi, bu iş-klanından gelen tehdit öylesine ciddiye alınıyor ki, arka planda bunlar yaşanırken kadir-i mutlak Gazprom’la çıkabilecek olası bir çelişki bile daha küçük bir tehlike sayılıyor.

“Üçüncüsü, bu bize, Lukaşenko’nun sözün ve iknanın gücüne kendisinin de pek inanmadığını gösteriyor. Yönetimin kaynakları [şiddet araçlarını kastediyor — bn.] daha güvenilir.”

Poligraf’ın değerlendirmelerinin öngörülü olduğu anlaşılıyor.

Belarus’taki olaylarda en dikkat çekici dönüm noktası iki gün önce işçilerin meydanlara çıkmasıyla yaşandı. Bu gösterilere polis müdahale etmediği gibi, Lukaşenko da bütün işletme yöneticilerine, eylemci işçilerle (işçi kolektifleri) görüşme ve taleplerini öğrenme talimatı verdi. Bu, şiddet sarmalının tamamen bitmese bile büyük bir hızla zayıflamasına yol açtı.

Minsk’teki birçok işçi kolektifinin 17 Ağustos’tan itibaren grev ve genel grev çağrısı yaptığı haberleriyle de karşılaştım. Bu çağrılara marksist gruplar da katılıyor. Bu gruplar serinkanlılık çağrıları yapıyorlar ve “mücadelenin daha etkili yolları” olduğunu bildiriyorlar. Grev çağrısı, bu bağlamda anlam kazanıyor.

Bu çağrılarda dile getirilen ortak talepler şöyle:

— İşletmelerin özelleştirilmesinin yasaklanması.

— İş yerlerinin korunması [iş güvenliği —bn].

— Siyasi sistemin demokratikleştirilmesi.

— Eylemlerde gözaltına alınanların derhal serbest bırakılması.

— “Toplumda hazıryiyiciliğin önlenmesi üzerine” 3 no’lu kararnamenin iptali.

— Para cezalarının ve ikramiye iptallerinin yasaklanması.

— Sözleşme sisteminin iptali.

— Sosyal desteklerin artırılması.

— Emeklilik reformunun iptali.

— Bizim çıkarlarımızı savunan sendikalar.

Bunlar, ortak talepler; ancak kimi çağrılarda Lukaşenko’nun istifası da şart koşuluyor.

Bu durumun önderliksiz işçi hareketinde iki farklı eğilimi ortaya koyduğunu düşünüyorum. İlki, Lukaşenko’dan bıkkınlığa rağmen, işçilerin sınıf taleplerini öne çıkarmak, ancak muhalefetin yanında saf tutmaktan da kaçınmak şeklinde özetlenebilir. Yukarıda naklettiğim talepler listesi, bu anlayışın sonucu. Dolayısıyla, bu talepler listesinin sadece “üretimden gelen gücün kullanılması” anlamına gelmediğini düşünüyorum; zira burjuva muhalefetin uzağında durarak fiilen neoliberal bir geleceğe karşı Lukaşenko ile uzlaşma arayışına da işaret ediyor.

Bu taleplere Lukaşenko’nun istifasını da koyanlar ise, burjuva muhalefetinin gücünü tahkim etmeye yöneliyorlar.

* * *

Bugün bir işçi kolektifi tarafından yayınlanan aşağıdaki açıklama ise çok daha dikkat çekici.

Öncelikle kısa bir açıklama gerekiyor. Bu açıklamanın yayınlanış nedeni, anladığım kadarıyla, bir gün önce çıkan ve 17 Ağustos’ta genel grev çağrısı yapan bazı bildirilerin talep listesinde, Lukaşenko’nun istifasının da istenmiş olması. Aşağıdaki bildiri ise, başkanlık yarışında taraf olunmasına karşı çıkıyor; bununla birlikte burjuva muhalefetinin piyasa reformlarının yıkıcı etkisine özellikle dikkat çekiyor. Dolayısıyla, yukarıda sıraladığım iki eğilimin ilkinden doğduğunu ve bu ilk eğilimin giderek güçlendiğini düşünüyorum.

İkincisi, şunu da belirtmeliyim ki, işçi hareketi içinde çeşitli gruplar bulunmasına rağmen, genel olarak bir önderliksizlik durumu var. Ancak örgütsüzlük yok. Tersine, anlaşıldığı kadarıyla, Belarus emekçileri fabrika kolektifleri şeklinde ve yaygın olarak örgütlüler. Bu örgütlülükler ve onların kolektif eylemleri aynı zamanda güçlü bir demokrasi bilinci olduğunu da gösteriyor.

Artık çeviriye geçebiliriz. Burada şöyle deniyor:

İşçiler ve Memurlar!

Birleşmeye ve taleplerinizi ülke yönetimine sunmaya başladınız. Nihayet ülkede siyasetçilerin, memurların ve işadamlarının değil emekçilerin sesi yükseliyor.

Seçimlerdeki hilelerden, güvenlik kuvvetlerinin şiddetinden öfkeye kapıldınız. Kötü çalışma şartları ve düşük ücretlerden, yalanlardan ve adaletsizlikten, kanunsuzluktan ve haksızlıktan yorgun düştünüz. Değişim istiyorsunuz.

Seçimler ve oy sayımları sırasında sizi aldattılar. Ama yalan, daha önce, önümüze fiilen iki aday arasında seçimler konulduğunda başlamıştı: ya herkesin yorgun düştüğü mevcut başkan, ya da emekçi halk için çöküş ve sefalet getirecek olan radikal piyasa reformlarının temsilcisi.

Aslında önümüzde bir seçim yoktu. Çokları, sırf Lukaşenko’dan ve onun hükümetinin yürüttüğü siyasetten bıktığı için Tihanovskaya’ya oy verdi.

Nexta ve Sohbet 97 adlı telegram kanalları, sadece iki şey arasında bir seçim yapabileceğimize bizi inandırmak için büyük bir çalışma yürüttüler: ya Lukaşenko, ya da ona karşı Tihanovskaya. Lukaşenko’nun siyasetini kendi postumuzda biliyoruz; Tihanovskaya ve onunla birleşen Babariko ile Tsepkalo’nun ise hürriyet, adalet ve refah getireceğine inandık.

Hâlâ inanıyor musunuz medyaya? Hâlâ inanıyor musunuz siyasetçilere? Üstelik de bir sürü para kaldıranlara? Büyük işadamlarının iktidara bir gelsinler, size yüksek ücretler ödeyeceklerine, hastaneler ve okullar yaptıracaklarına inanıyor musunuz? Bir işadamının tek bir hedefi vardır: ne pahasına olursa olsun kâr — maliyeti düşürmek için ücretleri düşürme, “gereksiz” işçileri atma, sosyal ödemeleri ve iş güvenliği giderlerini kısma pahasına kâr.

Değişim istiyorsunuz, ama önünüze sadece radikal piyasa reformları şeklinde bir değişim konuluyor: işletmelerin geniş şekilde özelleştirilmesi, yabancılara toprak satışı, iş yerlerinin “optimizasyon”u, özel sağlık hizmetlerinin ve ücretli eğitimin genişletilmesi; ayrıca cazip gelen, gerçekteyse sadece çok parası olanlar için avantajlı olan daha pek çok şey.

Tek bir siyasetçi bile, özellikle de radikal piyasa reformlarına sadık olanlar, size hürriyet, adalet ve refah vermeyecek. Bunları sadece siz, hayatınızı iyileştirmek için örgütlü mücadelenizle kazanabilirsiniz.

Şiddeti durdurmak ve iktidara yeni bir başkan getirmek için kolektif faaliyete başladınız. Ama bu yeni başkan size daha büyük bir adaletsizlik ve hayat şartlarında düşüş getirecek. Hürriyeti sadece işadamları için getirecek: işletmeleri ve toprağı satma, sizi kovma, ücretlerinizi ve sosyal ödemelerinizi kısma hürriyeti.

Avrupa Birliği ve ABD’nin Belarusya’daki protestoları neden desteklediğini sanıyorsunuz? Neden kendi sokaklarındaki protestocuları bastırmak için coplarını, silahlarını ve gözyaşartıcı gazlarını kullanıyorlar da, bizim ülkemizdeki protestoların bastırılmasını kınıyorlar? Cevabı açıktır: Belarus’daki gösteriler, Avrupa Birliği ve ABD’nin menfaatlerine uygun gidiyor. Emperyalist ülkelerin menfaatlerine uygun protestoda bulunmamız size de tuhaf gelmiyor mu?

Siyasetçilere gözlerimiz kapalı inandığımız ve onları bizim işçi omuzlarımız üzerinde başkanlık makamına yükseltmeye çalıştığımız müddetçe, nasıl ve ne için protesto edeceğimize dair yurtdışından danışmanlara kulak verdiğimiz müddetçe, başkalarının menfaatlerine uygun hareket eden kör bir kalabalık olarak kalacağız.

Bizim menfaatimiz, ister batıdan olsun ister doğudan, yabancı danışmanların buraya girmesine izin vermemektir. Nasıl yaşayacağımıza ancak biz kendimiz karar verebiliriz.

Bizim menfaatimiz, fabrikaların “etkin” yöneticiler tarafından değil bizzat işçiler tarafından yönetilmesidir.

Bizim menfaatimiz, herkes için ücretsiz ve nitelikli sağlık ve eğitimdir.

Bizim menfaatimiz, çalışma güvencesinin sağlanması, ücretlerin ve sosyal ödemelerin yükseltilmesidir.

Bizim işçi bayrağımız daima kızıldı! İşçiler umutlarını “iyi” bir başkana bağlamıyor, bu bayrağın altında iktidarı ve sorumluluğu ellerine alıyorlar.

Kahrolsun radikal piyasa reformlarının beyaz-kırmızı-beyaz [Belarus bayrağının renkleri — bn.] suç ortakları! Kahrolsun yabancı danışmanlar!

Emekçi Belarus halkımız için kızıl bayrakların altında ayağa kalkalım!

* * *

Lukaşenko dün sabah saatlerinde Putin ile bir telefon görüşmesi yaptı. Görüşme, Kremlin’in internet sitesinde genel ifadelerle bildirildi; ancak Lukaşenko görüşmenin ayrıntılarını öğleden sonraki konuşmasında verdi.

Buna göre iki lider, eğer zaruret doğarsa Belarus’a yardım konusunda mutabakata vardılar. Açıkça belirtmemekle birlikte bunun askeri yardımı da kapsadığı anlaşılıyor. Lukaşenko, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Belarus ve Ermenistan arasındaki Kolektif Güvenlik Anlaşması’na atıfta bulundu ve “Belarus hükümetinin ilk talebiyle birlikte Belarus Cumhuriyeti’nin güvenliğini temin etmek üzere çok yönlü yardımda bulunacağı” hususunda Rusya hükümeti ile anlaştıklarını bildirdi.

Lukaşenko, dün söz konusu görüşmeden önce, Putin ile konuşması gerektiğini söylemiş ve şöyle demişti: “Çünkü bu tehdit sadece Belarus’a değil. Belarus’un savunması, bütün bölgemizin, Birlik Devleti’nin savunulmasından daha azı değildir.”

Lukaşenko, “Belaruslar dayanamazlarsa bu dalga daha da ilerler,” diyerek bu “devrim”lerde sıradaki hedefin Rusya olduğunu ima etmişti.

* * *

Son olarak, Lukaşenko’nun bugün Minsk’te düzenlediği büyük mitinge de değinmek gerek. (Bununla birlikte Lukaşenko’nun mitinginin aynı saatlerde muhalefetin gösterisine göre sönük kaldığı anlaşılıyor.) TASS’ın haberine göre, Lukaşenko’nun konuşmasındaki en dikkat çekici noktalar şunlar:

Belarus devlet başkanı, aslında sokak gösterilerine taraf olmadığını, ama halkı yardıma çağırmak zorunda kaldığını söyledi ve şöyle dedi: “Meydanlara çıkmamaya yemin etmiştim… ancak sizi yardıma çağırmak zorunda kalışım benim suçum değil.”

Lukaşenko, muhalefete gazetecilere ve doktorlara dokunmamaları çağrısında bulundu: “Bir şey olursa hesabını vereceksiniz! Bu barışçıl ve gelişmekte olan ülkeyi rezil etmeyin!”

“Belarusya eğer seçimleri tekrarlamayı kabul ederse ölür,” diyen Lukaşenko şu ifadeleri kullandı: “NATO yönetimi bizi yeni seçimler yapmaya çağırıyor. Eğer onların yoluna gidersek devletimiz ölecektir.”

Lukaşenko, seçimlerde hile iddialarını da yalanladı: “Yüzde 80’den fazla sonuç aldığımız seçimlerde hile olamaz.”

Lukaşenko koltuğa yapışmadığını da söyledi: “Çeyrek asır; bütün gençliğimi, en güzel yıllarımı size ve vatanıma hizmete verdim. … Onlar [muhalefet] bana ‘Defol!’ diye bağırıyorlar. Hiç mesele değil! Hiç mesele değil! Başkanlar gelirler ve giderler. … Nedir? Yarın burada kimi bekleyeceğiz? Yarın kimin karnını doyuracağız?”

Lukaşenko, ölse bile ülkeyi vermeyeceklerini de vurguladı: “Sizinle birlikte, her tür zorluğu aşarak, her yetersizliğe rağmen güzeller güzeli bir ülke inşa ettik. Onu kime vermeye karar verdiniz? Eğer biri ülkeyi teslim etmek isterse, ölmüş olsam bile size izin vermem.”

Lukaşenko “sert bir siyaset” güttüğünü de itiraf etti: “Evet, benim siyasetim kimilerinin hoşuna gitmeyebilir. Ama bu iktidarı onayladık, anayasayı kabul ettik. Benden düzen getirmemi istediniz, ben de getirdim. Oligarksız bir düzen istediniz. Hani, neredeler? Minsk sokaklarını haydutlardan temizlememi istediniz. Ben de bunu yaptım.”

Lukaşenko ayrıca, batılı ülkelerin Belarus sınırlarında askeri varlıklarını artırdıklarını da söyledi: “Tankları ve uçakları sınırımızdan on beş dakikalık mesafede.”

Lukaşenko, yönetimi boyunca Belarusların bağımsız ve egemen bir devlet kurduklarını vurguladı: "Benden, benim gibi tamamen tecrübesiz genç bir adamdan, halkı uçurumun kıyısından almamı istediniz. Bunu yaptık, önceki kuşaklardan milyonlarca insanın hayal ettiklerini yaptık.”

Lukaşenko, “yabancı kukla oynatıcıların Belarus sınırlarının Minsk’e kadar daraltılmasını istediklerini” söyledi: “Bu olmayacak. Hepimiz Bretsk kalesi olacağız. Ülkeyi teslim etmeyeceğiz.”

Hazal Yalın. Çoğunluğu klasik Rus edebiyatından kırktan fazla çevirisi var. Aralarında Tolstoy, Dostoyevski, Saltıkov-Şçedrin, Gogol, Turgenyev, Puşkin, Zamyatin, Kuprin, Gonçarov, Leskov, Grin, Zoşçenko, Strugatski Kardeşler gibi yazarların bulunduğu çeviriler, Kitap, İthaki, Helikopter, Remzi gibi yayınevlerinde yayınlanıyor. @Hazal_Yalin

Hazal YALIN : Belarus ve renkli “devrim”e dair — 1

Pek az kimsenin haritada yerini gösterebileceği, çok daha azının ise adını dahi doğru yazamadığı Belarus, 9 Ağustos’taki seçimlerin ardından gerçek anlamda siyasi ve sosyal bir çalkantıya sürüklendi.

Pek az kimsenin haritada yerini gösterebileceği, çok daha azının ise adını dahi doğru yazamadığı Belarus, 9 Ağustos’taki seçimlerin ardından gerçek anlamda siyasi ve sosyal bir çalkantıya sürüklendi.

Çalkantının görünürde iki nedeni vardı. İlki, “diktatör” Lukaşenko’nun seçim hileleriyle halkın iradesini hiçe saymış olması; ikincisi de, 1994’ten bu yana iktidarda bulunan Lukaşenko’dan “bıkkınlık”.

Bu iki iddia, ileri sürenin meşrebine göre yer değiştiriyor; eğer iddia sahibi neoliberal muhalefetten yanaysa ilkini savunuyor; kerhen bile olsa Lukaşenko iktidarından yanaysa da ikincisini.

Ben, iki iddianın da gerçeği yansıtmadığını düşünüyorum.

Belarus ile ilgili uzun ve kapsamlı bir çalışma yapmak ve özellikle Belarus ve Rusya kaynaklarına dayanarak yakın tarihten gelişen perspektifleri ortaya koymak gerekiyor. Bu neden önemli? Çünkü neoliberalizmin yeni bir zaferi, Rusya’nın batı sınırındaki siyasi ve askeri dengeleri değiştirme ihtimali bir tarafa, en önemlisi, bir başka halkı daha açlık, sefalet ve köleliğe mahkûm edebilir. Bu nedenle, elimden geldiğince, Belarus’taki genel olarak siyasi durumu, özel olarak da solun durumunu ve genel eğilimleri yansıtan daha genel gözlemlerle yetinmeye çalışacağım.

Bu yazı 16 Ağustos’ta YDH ve Sendika’da yayınlanan yazımın devamı sayılmalı.

SEÇİMLERE GİDERKEN

Belarus seçim sistemine göre, adayların Merkez Seçim Kurulu’na başvuru yapabilmeleri için en az 100 bin imza sunmaları gerekiyordu. Bu asgari miktarda imzayı toplamayı başaramayan adayları bir kenara bırakırsak, sadece sekiz aday bu şartı yerine getirmeyi başardı. Bunlar, 19 Haziran itibariyle:

Aleksandr Lukaşenko.

Viktor Babariko.

Valeriy Tsepkalo.

Anna Kanokatskaya.

Natalya Kisel.

Svetlana Tihanovskaya.

Andrey Dmitriyev.

Sergey Çereçen.

Adaylık sürecinde Lukaşenko’nun imzacıları diğerlerini çok geride bırakıyordu; bunların sayısı 2 milyon civarıydı. Babariko, 450 bine yakın imza sundu, Merkez Seçim Kurulu eksik bilgi, kimlik bilgilerindeki hatalar vb. gerekçelerle bunların sadece yüzde 45’ini kabul etti. Bu rakam bile 1994’ten beri Lukaşenko karşısında ilk kez bir adayın bu denli yüksek imza sunabilmesi anlamına geliyordu. (Babariko’nun kampanya kurmaylarının iddiasına göre sunulan imzaların yüzde 83’inin kabul edilmesi gerekiyordu.)

Tsepkalo’nun sunduğu 212 bin imzanın 78 bini (yüzde 37) kabul edilince yarış dışına düştü. (Kampanya ekibine göre yüzde 75’i kabul edilmeliydi.)

Tihanovskaya dördüncü sıradaydı; 146 bin imza sunmuştu ve bunun yüzde 96’sı kabul edilmişti. Tihanovskaya’nın buna neredeyse hiç itirazı yoktu. Bu durum kendisinin “tehdit dahi görülmediği” şeklinde yorumlanabilir

Kisel topladığını söylediği 108 bin imzayı sunmadan adaylıktan çekildi. Kanopatskaya 110 bin imza sunduğunu söylerken Merkez Seçim Kurulu 152 bin imza geldiğini ve yüzde 97’sini kabul ettiğini duyurdu. Çereçen de benzer durumdaydı. Andrey Dmitriyev de.

Merkez Seçim Kurulu’nun ilk yeterlilik şartlarını incelemesinin ardından 14 Haziran itibariyle sadece şu adaylar kalmıştı:

Aleksandr Lukaşenko.

Viktor Babariko.

Andrey Dmitriyev.

Anna Kanopatskaya.

Svetlana Tihanovskaya.

Sergey Çereçen.

Ama o gün Babariko büyük bir şok yaşayacaktı: yüksek kurul, Babariko’nun adaylık beyannamesinde gerçek mülk ve gayrımenkullerini, keza Belarus’taki ticari faaliyetlerinin gelirlerini bildirmediği gerekçesiyle, adaylığını iptal etti. Babariko dört gün sonra tutuklandı.

AGİT’in (Belarus hükümetinin çağrısına rağmen) gözlemci göndermediğini de hatırlatalım.

BELARUS BAŞKANLIK ADAYLARI: KİM KİMDİR?

Aleksandr Lukaşenko, malum; Belarus’un 1994’ten beri lideri. Sadece eski Sovyet cumhuriyetlerinin değil bütün “doğu bloku” ülkelerinin en sıradışı olanı, Belarus’tur ve onu sıradışı kılan da Lukaşenko’nun liderliği olmuştur. (Sıradışılıkta ikinci sırada, halen güçlü bir marksist damar bulunan, ama bizde hakkında hiçbir şey bilinmeyen Kırgızistan gelir.)

Belarus, Rusya ve Ukrayna’nın sosyalizm dönemindeki son liderlikleri, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının başlıca sorumlularıdır; 8 Aralık 1991’de (Rusya devlet başkanı) Boris Yeltsin, (Ukrayna devlet başkanı) Leonid Kravçuk ve (Belarus Yüksek Sovyet başkanı) Stanislav Şuşkeviç’in, Belarus’taki Belovejskaya anlaşmasını imzalamalarıyla, aslında tamamen hukuksuz bir şekilde, Sovyetler Birliği son bulmuştu. (Hukuksuz, zira birlik cumhuriyetlerinin büyük bölümü birliğin korunması doğrultusunda oy vermişti.) Belarus bunun arkasından, tıpkı Yeltsin Rusya’sında olduğu gibi, son derece yıkıcı bir soygun ve talan havuzuna atladı — Lukaşenko iktidarı, bu talanın sonu ve sol Keynesçi yeni bir dönemin başlangıcıdır. Bu, hiç şüphesiz kapitalist bir dönem; ancak aynı zamanda ülkenin siyasi, sosyal ve iktisadi istikrarını özel sektöre karşı kamu sektörünün güçlü, sosyal harcamaların yüksek tutulmasında gören bir dönem. Dolayısıyla, Rusya’daki devlet kapitalizminden farklı — zira Rusya’daki nihayetinde vahşi bir kapitalizm. Çin’deki “iki sistem”den de bütünüyle farklı. Bu, daha çok Bandung ülkelerinin “kapitalist olmayan yol”unu andırıyor.

Bu siyasetin diğerleriyle karşılaştırıldığında son derece başarılı olduğuna hiç şüphe yok. Belarus’un GSYH’sı, 1990—2014 yılları arasında iki kat yükseldi. 1990—1995 arasındaki azgın kapitalist restorasyon yıllarında neredeyse yarı yarıya düştüğünü kabul edecek olursak, demek ki 1995—2014 arasında neredeyse dört kat arttığını ileri sürmek bile mümkün. Oysa 1990—2014 arasında Rusya’da sadece yüzde 15 arttı, Ukrayna’da ise yüzde 30 düştü.

2014 sonrası Belarus’u görece bir kriz yoluna sokan, Rusya ile ilişkileri gerginleştiren aynı şeydi: Belarus’un AB ile ilişkileri geliştirmesi, Avrasya Ekonomik Birliği’den çıkması. Yeri gelmişken şunun altını çizmek gerek: Belarus’un Rusya ile ilişkisi, bir emperyalist bağımlılık ilişkisi değil. Zira Belarus, Sovyet geçmişi ve Lukaşenko iktidarının ilk yirmi yılı sayesinde, teknolojide hiç de geri kalmamış bir sanayi ülkesi. Bu anlamda Belarus’un Rusya’ya değil, Rusya’nın Belarus’a bağımlılığından bile söz edilebilir. (Belarus ekonomisinin durumuyla ilgili Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in değerlendirmesi, her ne kadar Vietnam ve Çin karşılaştırmasını doğru bulmasam da, dikkate değer.[1])

Bir başka deyişle Lukaşenko, amiyane tabirle büyük oynamaya karar verip jeostrateji alanına kayınca, ülke de hem sosyal, hem iktisadi kriz yoluna girmiş oldu. (Jeostrateji, mesela Rusya için önemli bir disiplin; ancak herhangi bir küçük ülkenin başkalarının jeostratejisi alanına dalması, onun felaketi olmuştur hep, bundan sonra da öyle olacak.)

Ama “kapitalist olmayan yol” da nihayetinde kapitalist bir yoldu. Lukaşenko iktidarının bunun dışında olduğunu ileri sürmek mümkün değil. Birkaç gün önce “Belaruslu marksist-leninist bir eylemci” ile Türkçe yayınlanan bir mülakatta, bu durum açıkça ifade edilmişti: “Şu an yetkililerle bağlantılı büyük kapitalistlerimiz var. Ama bizim ülkemizde, mesela Rusya’da olduğu gibi, zenginliğini sergileme alışkanlığı henüz yok. Belarus’taki oligarklar gölgelerde yaşıyorlar.”[2]

Lukaşenko iktidarının sıradışılığı sadece iktisadi alanla sınırlı değildir. Siyasi olarak da bütünüyle farklıydı. Rusya ile bitmeyen birlik görüşmelerine rağmen, ülkenin siyasi bağımsızlığını her şeyin üzerinde tutuyordu. Doğal ki Rusya’ya yakın (iktisadi ilişkilerden başka, Belarus halkı Rusya halkından kültürel olarak neredeyse bütünüyle farksızdır). Ama aynı zamanda Rusya’nın güvenlik kaygılarının da bütünüyle farkında. Bu güvenlik kaygıları Rusya’yı ekpansiyonizme itmez; tersine, çeperinde bağımsız ülkeler kurulmasını teşvik eder. Zira çeperindeki ülkelerin batıdan siyasi bağımsızlığı, bu ülkeleri bünyesine katmasından çok daha güven vericidir; bu siyaset, daha önce başka bir vesileyle daha yazdığım gibi, gerçekte II. Dünya Savaşı’nın ardından Stalin dönemiyle birlikte somutlaşmıştır. (Rusya’nın beklediği ve garanti ettiği bu bağımsızlık, Belarus’un Rusya-Ukrayna ve Estonya gerilimlerindeki arabuluculuklarıyla somutlanabilir.)

Lukaşenko döneminin en büyük başarıları olarak bunları saymak gerekir.

Lukaşenko elbette ki sosyalist bir lider değil. Sosyalizmin kültürel, sosyal ve iktisadi kazanımlarını, ülkenin bağımsızlığını korumak için yaşatmaya çalıştığını biliyoruz; nihayetinde iktisat siyaseti Keynesçi, bütünüyle devlet kontrolünde, oligarkları en azından Rusya’da olduğu biçimiyle dışlayan, sınırlayan bir kapitalizm yanlısı.

Babariko, Lukaşenko’nun bu siyasetinin ürünü. Klasik bir oligarkı andırıyor. “Alnının teriyle” servet kazanan bu hürriyet âşığı, 1995’te Belarus’un büyük bankalarından Olimp’te çalışmaya başladı. Bu banka 1997’de Belgazprombank adını aldı (Rusya’nın Gazprom’u ile ilişkisi yok), Babariko da 2000’den beri onun yönetim kurulu başkanı. 2008’den sonra “hayır işleri”ne girişti; “Şans” adlı bir yardım vakfının kurucusu. Bir yardım kuruluşu için tuhaf bir isim, ama kurucusunun başkalarının dünyaya bakışlarını nasıl şekillendirmek istediğini de daha iyi gösteremezdi. Bir başka hayır faaliyeti daha var ki, çok tuhaf: 2018’de Belgazprombank bütçesinden, Nobel ödüllü yazar Svetlana Alekseyeviç’in beş ciltlik seçme eserlerini 15 bin nüsha bastırıp Belarus kütüphanelerine dağıttı. Antikomünist bir edebiyatçı olan Alekseyeviç, Belarus’ta çatışmalar başladıktan sonra, neoliberal muhalefetin kurduğu Koordinasyon Konseyi’nin üyesi oldu.

Babariko’nun batı Avrupa sermayesiyle yakın ilişkileri biliniyor. Bir banka patronunun bu ilişkilerin dışında bulunması da düşünülemez. İlginç bir noktaya da dikkat çekmekte yarar var: Babariko, seçimler öncesinde bütün kamuoyu yoklamalarında Lukaşenko’ya karşı açık ara önde görünüyordu. Anormal derecede önde. Bu anketlerin hepsi de neoliberal reform yanlıları tarafından yürütülmüştür. Bunlara göre, Babariko yüzde 34 ile 56 arasında seçmen desteğine sahipti. Aynı gün yapılan iki ayrı yoklamanın sonucudur bu sayılar: 26 Mayıs’ta çok dilli Onliner.by tarafından yapılan yoklamada yüzde 56, Radyo Svoboda (Sovyetler Birliği döneminde CIA radyosu olarak ün yaptığını hatırlayalım) tarafından yapılan yoklamada ise yüzde 34 seçmen desteğine sahip görünüyordu. (Bu arada, Radyo Svoboda’nın kamuoyu yoklamasının şaşılacak kadar “öngörülü” olduğunun da altını çizmeli; buna göre Tihanovskaya’nın desteği yüzde 49’du. Bu sırada Tihanovskaya’yı favori gösteren tek anket! Belki de “CIA’in öngörüsü” diye takdir etmek gerekiyordur.)

Neoliberal medyanın renkli “devrim”lerde oynadığı rolü akılda tutalım.

Babariko ve onun gibi adaylığı kabul edilmemiş olan Tsepkalo’nun kampanya ekipleri, 16 Haziran’da Tihanovskaya’nın kampanya karargâhına geldiler ve onu muhalefetin ortak adayı olarak tanımakta anlaştılar. Ancak şu şartla: Tihanovskaya kazanırsa bir kısmı tutuklu olan diğer adayların da katılacağı yeni bir seçim örgütleyecekti.

Babariko, işin nereye varacağını görmüş olmalıydı. 11 Haziran’dan beri Belgazprombank yöneticileri arka arkaya tutuklanıyordu; 18 Haziran’da sıra ona ve oğluna gelmişti. Büyük miktarda vergi kaçakçılığı iddiasından başka, banka hesabından Letonya’ya toplam 430 milyon dolar kaydırmakla da suçlanıyordu.

Bu suçlamanın ve tutuklamanın zamanlaması, Lukaşenko’nun seçimler öncesi bir rakibinden kurtulmak istediğine şüphe bırakmıyor; ne var ki öyle diye ne Babariko hürriyet âşığı ve düşünce suçlusu olur, ne de muhalefet demokrat. Aslında, bütün eski Sovyet ülkelerinin bugünkü zenginleri, servetlerini çöküşün arkasından yapmışlardır ve dolayısıyla hepsi en azından vergi kaçakçısıdır — pek çoğu da, oligarklara yapılan pek çok resmi suçlamada da ifade edildiği gibi, 1990’lı yıllarda irili ufaklı şehirleri haraca bağlayan ve her tür kriminal işle uğraşan mafyozilerdi.

Valeriy Tsepkalo, 1994’ten en azından 2017’ye kadar, Lukaşenko iktidarında dışişleri bakan yardımcılığından büyükelçiliğe kadar önemli görevlerde bulunmuş biri. Son görevi, İleri Teknoloji Parkı müdürlüğüydü — bu park, Belarus’un silikon vadisi olacak şekilde tasarlanmıştı ve gerçekten de bu niteliğe sahiptir. 2017’de Lukaşenko tarafından görevden alındı. Kovulma nedeni Belarus’ta çok tartışılmıştır; Tsepkalo’nun kendi açıklamasına göre, “işadamlarının tutuklanmasına karşı çıktığı için” görevden alınmıştı. Şöyle diyordu (hukuk doktoru olan Tsepkalo’nun hukuk anlayışını gösteren bu sözleri eksiksiz çeviriyorum): “Bence işadamlarını hata etmiş olsalar bile hapse koymamak gerek. Genel olarak da insanlar ekonomik şeyler yüzünden hapse konulmamalı. Buradalar. Aktifleri burada. Eğer bu ticari faaliyetse kaçmaz. Gitmişler ve bir şeyleri eksik ödediğini söylemişler. Tamam, ödediler. Tamam, ceza da ödediler… Nedir bu ensesinden tutup hapse tıkmak! Ben buna karşı çıktım.”[3] Enteresan bir adalet anlayışı.

Tsepkalo’ya seçimlere kadar dokunan olmadı. Ancak adaylığı, öyle anlaşılıyor ki, eski defterlerin açılmasına yol açtı. Burada, hikâyenin “biz”i de ilgilendiren kısmına geliyoruz: Tsepkalo hakkındaki soruşturma, Sedat İğdeci adlı, çifte vatandaşlık sahibi bir Türk işadamının şikâyetiyle açıldı. İğdeci’nin iddiasına göre, İleri Teknoloji Parkı’nın ihalesi yapıldıktan sonra Tsepkalo’ya 1 milyon doların üzerinde rüşvet vermişti. İğdeci, Tsepkalo’nun Kıbrıs’ta offshore hesaplarından ve özel hayatının kimi ayrıntılarından da bahsediyordu. Tsepkalo 21 Haziran’daki duruşmaya çıkmadı, 24 Temmuz’da da Moskova’ya kaçtı (veya kendi ifadesiyle gitti). Burada, Trump, Merkel ve Putin’e, Belarus’ta hilesiz seçimler için nüfuzlarını kullanmaya çağıran mektuplar yazdı. Ancak Rusya’da bu girişim pek inandırıcı bulunmamış olacak ki, 2 Ağustos’ta oradan Kiev’e geçti. Doğrusu Rusya’daki liberal muhalefet, Rusya’da yönetici elitin Belarus ile en azından iki yıldır süren ve (büyük ihtimal Ukrayna istihbaratının düzeni olan) 33 Vagnerci olayının tüy diktiği gerginlikler yüzünden Lukaşenko’nun “defterini dürdüğü” ve neoliberal muhalefetle anlaşma yolları aradığı yönünde pek çok yorum yayınlandı. Belki de şunu söylemek mümkündür: Tsepkalo gerçekten de, 33 Vagnerci olayının da heyecanıyla, Lukaşenko’ya karşı Rusya’nın desteğini almayı planlıyordu; ancak başarılı olamadı. (Bu anlaşma girişimlerinin halen devam ettiğini biliyoruz; ancak aşağıda göstereceğim gibi, bunlar, neoliberal muhalefetin reform paketine bakılırsa, Kremlin’i aptal yerine koyan boş çabalardı.) 15 Ağustos’ta Tsepkalo hakkında yakalama kararı çıkarıldı; o da Kiev’den, pek yakında “etkili siyasetçilerle görüşmek için” Polonya’ya gideceğini açıkladı; aynı zamanda bir “Ulusal Selamet Cephesi” kurduğunu belirtti. 18 Ağustos’tan beri Varşova’da olduğu sanılıyor.

Andrey Dmitriyev, neoliberal muhalefetin bir diğer adayı. 2010’da, neoliberal reform yanlısı bir dizi “işadamı” ve siyasetçi ile birlikte Govori Pravdu (Doğruyu Konuş) hareketini kurdular. İnatçı biri olduğunu söylemek mümkün: 2010’daki başkanlık seçimlerinin liberal adaylarından Vladimir Neklyayev’in (resmi rakamlara göre yüzde 1,8 oy almıştı) kampanya ekibinin başındaydı; o seçimlerden sonra tutuklanarak kamu düzenini bozmaktan iki yıl ceza aldı, ceza tecil edildi. 2015 seçimlerinde liberal muhalefetin o zamanki adayı Tatyana Korotkeviç’in (resmi rakamlara göre yüzde 4,4 oy aldı) kampanya ekibinin başına geçti. Govori Pravdu, 2017’den sonra biraz daha aktifleşti; Belarus’un hemen her yerinde bölgesel gelişme toplantıları düzenlemeye girişti. Bu toplantılara esas itibariyle orta ve büyük işadamları katılıyordu.

16 Haziran’da Tihanovskaya’nın karargâhında yapılan toplantıda yer almamış olmasına rağmen, öyle anlaşılıyor ki, daha sonra bu üçünün anlaşmasına katıldı ve 14 Temmuz’da, “seçilmesi halinde yeni seçimler yapılacağını” açıkladı. Keza, Babariko, Tsepkalo ve Tihanovskiy ile de dayanışma içinde olduğunu duyurarak “bunların adaylık haklarını” savundu. Seçimlerde yüzde 1,21 oy aldı. Seçimlerin ardından Tihanovskaya’nın adaylığını desteklediğini açıkladı. Halen Belarus’ta.

Daha Babariko’nun tutuklanması arifesinde muhalefetin ortak adayı ilan edileceği belli olan (belki de aslında CIA’in Radio Svoboda’sının 26 Mayıs anketinde muhalefetin ortak odayı olacağı belliydi) Svetlana Tihanovskaya, kendi başına siyasi olarak hiçbir önem taşımıyor. Seçimlerden sonraki siyasi söylemleri de bu önemsizliği gösteriyor zaten. Ne var ki Tihanovskaya, önem kazanmasını tam da bu önemsizliğine borçlu.

Tihanovskaya, Belarus’un popüler bloggeri Sergey Tihanovskiy’in eşi. Aslında bu bile başlı başına medyanın kontrolünün neoliberal “aydınlanma”da nasıl kritik bir önem taşıdığını gösteriyor. Sergey’in Belarus’un tarihindeki nazi işbirlikçiliğine engin hoşgörüsü de, neoliberal “aydınlanma”nın genişliğini.

7 Mayıs’ta Youtube’daki programında, yaklaşan seçimlerde başkanlığa adaylığını koymak niyetinde olduğunu açıkladı. 29 Mayıs’ta, en azından medyaya düşen haberlere bakılırsa, sudan bir olayla çıkan gerginlik yüzünden tutuklandı. 4 Haziran’da evinde yapılan aramada 900 bin Amerikan doları bulunduğu açıklandı. Svetlana, bu parayı daha önce hiç görmediğini iddia etti. Böylece tutuklama ve arama, Lukaşenko’nun rakiplerini enterne etme girişimi olarak yansıdı. Bu, hapisteki Tihanovskiy’den kahraman, dışarıdaki eşten de mağdur yaratmaya olanak verdi.

CIA’in Radyo Svoboda’sının “tahmin”i istisna edilecek olursa, seçim öncesi kimse Tihanovskaya’ya şans vermiyordu; ancak bu durum, Tihanovskaya’nın 16 Haziran’da liberal muhalefetin ortak adayı olarak ortaya çıkmasıyla değişti.

9 Ağustos seçimlerinde resmi rakamlara göre yüzde 10,09 oy aldı. Minsk’te aldığı oy daha yüksekti: yaklaşık yüzde 15. Bu durum, muhalefetin başkentte, ülkenin diğer şehirlerine göre daha güçlü olduğu anlamına da geliyor elbette. 10 Ağustos’ta, oyların yeniden sayılması için gittiği Merkez Seçim Kurulu’nda, (daha sonra kampanya ekibinden yapılan açıklamaya göre) üst düzey iki güvenlik görevlisiyle görüştü ve onların tehdidi üzerine, taraftarlarından seçim sonuçlarını kabul etmelerini isteyen bir metin okudu. Video görüntüsü Tihanovskaya’nın kendi hesabından yayınlandı. Ertesi sabah Litvanya dışişleri bakanı, Tihanovskaya’nın ülkelerine gelmesinin planlandığını, ama gelmediğini, Lukaşenko tarafından tutuklanmış olabileceğini açıkladı. Bundan kısa bir süre sonra Tihanovskaya’nın aslında bir önceki akşam Litvanya’ya gelmiş olduğu ortaya çıktı. Önce gene Litvanya dışişleri bakanı (ekselansları bakanın kampanya sorumluluğunu üstlenmesi büyük bir fedakârlık elbette), arkasından Tihanovskaya’nın ekibinden bir başkası, kendisinin Belarus dışına zorla çıkarıldığını ileri sürdüler.

Tihanovskaya’nın, bütün bu gelişmelerle ilgili bizzat hiçbir açıklama yapmadığını belirtmek gerek.

17 Ağustos’ta Avrupa Parlamentosu, Lukaşenko’nun zaferini tanımadığını ve kendisini “persona non grata” ilan ettiğini açıkladı. Parlamento açıklamasına bakılırsa Tihanovskaya’nın zafer kazanmış olduğunu gösteren güvenilir kanıtlar vardı. Gospoja Tihanovskaya da aynı gün bu açıklamanın ardından, ülkenin “milli lider”i olmaya hazır olduğunu bildirdi.

Anna Kanopatskaya, orta çaplı bir zengin; bir önceki dönem (Dmitriyev’in de 2012’ye kadar üyesi olduğu) Birleşik Yurttaş Partisi’nden milletvekiliydi. Bazı yorumculara göre onun adaylığı, gerçekte Lukaşenko’ya değil, neoliberal adaylara karşıydı. Ancak daha ziyade, neoliberal blokla birlikte görünmek istemeyen orta burjuvazinin adayı sayılabilir. Seçimlerde yüzde 1,68 oy aldı.

Sergey Çereçen de, Kanopatskaya ile hemen hemen aynı kumaştan. Diğer adaylara göre çok daha genç; 1985 doğumlu. 2018’de dağılıp Belarus Sosyal Demokrat Gramada [Asamble] adını alan Belarus Komünist Partisi üyesiydi; 2018’den beri de bu partinin lideri. Kanopatskaya’dan farklılığı, Çereçen’in daha Avrupacı olması — daha çok Yeşillerin Belarus versiyonu sayılabilir. Seçimlerde yüzde 1,15 oy aldı.

Son iki aday her ne kadar neoliberal muhalefetle farklarını koymaya çalıştılarsa da, partilerinin bu muhalefetle programlarının örtüştüğünü belirtmeliyiz.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s