ANALİZ /// Jared DIAMOND : TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK


Jared DIAMOND : TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK

Derleyen: Halit YILDIRIM

24 Ocak 2012

ÖNDEYİŞ

Neden şu anda Avrupalı ve Asyalı halklar zenginlik ve güç sahibi de başkaları değil? Örneğin neden Amerika, Afrika ve Avustralya yerlileri gidip Avrupalıları ve Asyalıları öldüremedi, egemenlikleri altına alamadı, onların köklerini kazıyamadı?

Son Buzul Çağı’nın sonuna, yani M.Ö. 11.000 yılına kadar bütün kıtalardaki bütün halklar hâlâ avcılık ve yiyecek toplayıcılığıyla geçiniyordu. M.S. 1500 yılında görülen teknolojik ve siyasal farklılıkların gerisinde, M.Ö. 11.000 yılıyla M.S. 1500 yılı arasında farklı ana karalardaki farklı hızda gelişim göstermiş olması gerçeği yatıyordu. Avustralya ve Amerika yerlileri avcı/yiyecek toplayıcı olarak kalırken, Avrasya halklarının büyük bölümü, Amerika’da ve Sahra’nın güneyinde yaşayan halkların epeycesi tarım, hayvancılık, metal işleme teknolojisi, karmaşık siyasal örgütlenme evrelerine geçmişti. Avrasya’nın bazı bölgeleriyle Amerika’nın bir bölgesinde yaşayan halklar birbirinden bağımsız olarak yazıyı da bulmuşlardı.

O halde çağdaş dünyadaki eşitsizliklerle ilgili sorumuzu şöyle sorabiliriz: İnsanlar neden farklı kıtalarda farklı hızda gelişti? Tarihin seyrini oluşturan şey bu hız farklılıklarıdır ve benim kitabımın konusu da işte budur.

Çağdaş dünyayı fetihler, salgın hastalıklar ve soykırımlar yoluyla biçimleyen şey eşit olmayan halklar arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihidir. Bu farklılıkların yarattığı yankılanmalar, aradan pek çok yüzyıl geçmesine karşın hâlâ sona ermemiştir ve bugün dünyanın en sorunlu bölgelerinin bazılarında hâlâ sürmektedir.

Avrupa kökenli halkları yüceltmek şöyle dursun onların kültürlerinin temel ögelerinin çoğunun başka yerlerde yaşayan insanlar tarafından geliştirilmiş, daha sonra Batı Avrupa’ya taşınmış şeyler olduğunu göreceğiz.

İnandırıcı gibi görünen bir başka sav da şu: Avustralya’ya gelen beyaz göçmenler burada okuryazar, sanayileşmiş, siyasal olarak merkezileşmiş, demokratik, metal alet kullanan, yiyecek üretimine dayanan bir toplum yarattılar; bütün bunları topu topu bir yüzyıl içinde başardılar, oysa yerli halk burada en az 40.000 yıldır metal kullanmadan avcı/yiyecek toplayıcı kabileler halinde yaşıyordu. İnsan topluluklarının gelişimi konusunda iki örnek vardı karşımızda, çevre koşulları ikisi için de aynıydı, tek değişiklik bu çevrede yaşayan halktaydı. Avustralya’nın yerli halkıyla Avrupa toplumları arasındaki farkın, halkların kendilerindeki farktan kaynaklandığını söylemek için bundan daha iyi bir kanıt aramaya gerek var mıydı?

Bu tür ırkçı açıklamalara karşı çıkıyorsak bunları yalnızca iğrenç bulduğumuzdan değil, aynı zamanda yanlış olduklarındandır.

Afrika ön insanlarının en uzun sürede evrimleştiği kıtadır, anatomik olarak çağdaş insan belki de ilk kez orada ortaya çıkmıştır, sıtma ve sarı humma gibi yerlilere özgü hastalıkların Avrupalı kaşiflerin ölümüne yol açtığı yer orasıdır. Uzun sürede kazanılmış bir ilk olma üstünlüğünün herhangi bir önemi varsa, niçin silahlar ve çelik ilkin Afrika’da bulunmadı da Avrupa’yı fethetmek böylece Afrikalılara ve Afrikalıların mikroplarına nasip olmadı?

Gazeteciler yazarlardan koca bir kitabı bir tek cümleyle özetlemesini isterler her zaman. İşte bu kitap için o cümle şu: “Tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil”.

Kitabın konusu tarihtir ama bu konuya bilim açısından yaklaşılacaktır, özellikle evrimsel biyoloji ve jeoloji gibi tarihsel bilimler açısından.

Yeni Gine, dünyadaki karaların yüzölçümünün küçük bir parçasını oluşturmasına karşın bununla hiç orantılı olmayan bir biçimde çok çeşitli insanların barındığı bir yerdir. Dünyadaki 6000 dilden 1000 tanesi Yeni Gine’de yaşar.

Yeni Gine’deki kuşlar üzerine araştırma yaparken, dile karşı ilgim yeniden alevlendi, kuş türlerinin adlarının bu Yeni Gine dillerinin hemen hemen 100 tanesindeki karşılıklarının listesini çıkarma gereksinimi bunda etkili oldu.

Bu kitabın bölümleri dört grupta toplandı.

“Cennetten Cajamarca’ya” adlı 1. Kısım’da üç bölüm bulunuyor.

I. Bölüm’de 7 milyon yıl önce maymunlardan farklılaştığımız zamandan başlayarak 13.000 yıl önceki son Buzul Çağı’nın sonuna kadar çok hızlı bir yolculuk yapılarak insan evrimi ve tarihi anlatılıyor.

II. Bölüm bizi son 13.000 yıl içindeki kıtalardaki çevre koşullarının tarihi nasıl etkilediğini görüp anlamaya hazırlıyor, bunu anlayabilmemiz için adalardaki çevre koşullarının daha küçük bir zaman dilimi ve yüzölçümü içinde tarihi nasıl etkilediğini gösteriyor.

III. Bölüm’de farklı kıtaların halklarının ilk kez karşı karşıya gelişi konusu ele alınıp tarihteki karşılaşmaların en acıklısının öyküsü, o günlerin görgü tanıklarının yazdıklarına dayanılarak yeniden anlatılıyor: Son bağımsız İnka Kralı Atahualpa’nın, Peru’nun Cajamarca kentinde, bütün ordularının gözü önünde Francisco Pizarro ile İspanyol fatihlerin küçük çetesi tarafından tutsak alınışının öyküsü.

“Yiyecek Üretiminin Başlaması ve Yayılışı” başlığını taşıyan ve IV. Bölüm’den X. Bölüm’e kadar süren 2. Kısım, benim en önemli olduğuna inandığım, bir takımyıldız görünümündeki kökensel nedenlere ayrılmıştır.

Daha sonra VII, VIII ve IX. Bölümlerde, tarih öncesi zamanlarda yeni yeni tarıma ve hayvancılığa başlayan ve bunun sonuçlarının neler olacağından hiç haberi olmayan çiftçilerin, bitkilerin ve hayvan varlığının yaban atalarını nasıl evcilleştirdikleri gösterilecek.

Böylece III. Bölüm’de Avrupa’nın yerli Amerika’yı fethinin en yakın nedenleri anlatılmış oldu, IV. Bölüm’de de bu nedenlerin en gerisindeki ilk neden olan yiyecek üretimiyle ilişkisi anlatılıyor.

4. Kısım’da, 2. ve 3. Kısım’dan çıkarılan dersler tek tek kıtalara ve bazı önemli adalara uygulanıyor. XV. Bölüm’de Avustralya’nın ve daha önceleri tek kıta halinde Avustralya’yla bitişik olan Yeni Gine’nin tarihi inceleniyor.

XVI. ve XVII. Bölümlerde Avustralya ve Yeni Gine’deki gelişmeler, Doğu Asya’yı ve Büyük Okyanus adalarını kapsayacak şekilde bütün bir bölge perspektifi içine yerleştiriliyor.

Yeni Dünya ile Batı Avrasya tarihinin 13.000 yıllık özeti bize, büyük oranda birbirinden bağımsız iki uzun tarihsel eğrinin basit bir sonucu olarak Avrupalıların Amerika’yı fethettiklerini gösteriyor.

Son olarak, Afrika’nın Sahra altı bölgesinin tarihi Yeni Dünya tarihiyle karşıtlıklar gösterdiği gibi çarpıcı benzerlikler de gösteriyor. Avrupalıların Afrikalılar ile karşı karşıya geliş biçimlerini belirleyen etkenler Amerikan yerlileriyle karşılaşma biçimini de belirledi.

Umarım şimdiye kadar siz okurları, bir hayasızın dediği gibi, tarihin “birbiri ardına gelen iğrenç olaylardan” oluşmadığına inandırmayı başarmışımdır. Gerçekten de tarihin belirli seyirleri var ve bunları açıklamaya çalışmak çok büyüleyici olduğu kadar yararlı da.

1.KISIM

CENNETTEN CAJAMARCA’YA-BAŞLANGIÇ ÇİZGİSİNE KADAR

Farklı kıtalardaki tarihsel gelişmeleri karşılaştırmaya girişirken MÖ 11.000 yılından başlamak uygun olur. Bu tarih yaklaşık olarak, dünyanın birkaç bölgesinde köy hayatının başladığı, Amerika kıtalarına, tartışmaya yer bırakmayacak biçimde, ilk insanların yerleştiği, Pleyistosen Bölüm’ün ve son Buzul Çağı’nın sona erdiği, jeologların Dördüncü Dönem dedikleri dönemin başladığı tarihlere denk gelmektedir. Bu tarihten sonra birkaç bin yıl içinde hiç değilse dünyanın bir bölgesinde bitki ve hayvanlar evcilleştirilmeye başlandı.

Yaşayan en yakın akrabamız, büyük insansı maymunun hayatta kalmış olan üç türüdür: goril, sıradan şempanze ve cüce şempanze. Bu üç maymun türünün, çok sayıdaki fosilleriyle birlikte yalnızca Afrika’da görülmesi insan evriminin ilk evrelerinin de Afrika’da geçtiğine işarettir. İnsanlık tarihi, hayvanların tarihinden ayrı bir şey olarak orada aşağı yukarı 7 milyon yıl önce başladı.

Aşağı yukarı o yıllarda Afrika insansı maymunu nüfusu çeşitli nüfuslara bölündü, onlardan biri evrimleşti, çağdaş goriller ortaya çıktı, bir ikincisinden şempanzeler, üçüncüsünün de insan. Goril ailesi anlaşılan şempanze ve insan ailesi olarak ikiye bölünmeden hemen önce bölünmüştü.

1,7 milyon yıl önce ulaşılmış evredeki Homo erectus, gövde büyüklüğü olarak bugünkü insana çok yakın olmasına karşın beyninin büyüklüğü hâlâ bizimkinin ancak yarısı kadardı.

İnsanın Afrika sınırları dışına yayılan ilk atası, Güneydoğu Asya adası olan Cava’da bulunan fosillerin tanıklık ettiği ve genellikle Cava adamı olarak bilinen Homo erectus idi.

Yarım milyon yıl öncesine ait Afrika ve Avrupa’da bulunmuş kafatasları bugünkü bizlerin kafataslarına yeterince benzediği için onlar bizim gibi Homo sapiens olarak sınıflandırılmışlardı, Homo erectus olarak değil. Bu ayrım keyfi bir ayrımdır çünkü Homo sapiens, Homo erectus’un evrimleşmiş halidir. Bununla birlikte bu Homo sapiens’ler iskelet bakımından bizden hâlâ farklıydılar, bizimkinden hayli küçük beyinleri vardı, el sanatları ve davranış bakımından aramızda büyük farklar vardı.

130.000 yıl öncesiyle 40.000 yıl öncesi arasında, Avrupa ve Batı Avrasya’da yaşamış olan insan toplulukları konusunda bize, Neanderthal olarak bilinen, bazen Homo neanderthalensis adıyla başka bir tür olarak sınıflandırılan özellikle çok sayıdaki iskelet fikir veriyor. Pek çok karikatürde mağarada yaşayan, insansı maymuna benzeyen yaratıklar olarak gösterilmelerine karşın Neanderthallerin bizimkinden biraz daha büyük beyinleri vardı. Bunlar ayrıca ölülerini gömdüklerine, hastalarına baktıklarına dair güçlü kanıtlar bırakmış ilk insanlardı.

Moleküler araştırmalar, (mitokondriyal DNA adı verilen şey ile ilgili araştırmalar) başlangıçta çağdaş insanın özellikle Afrika kökenli olduğu yorumuna yol açtı, oysa bu moleküler bulguların anlamı hâlâ kuşkuludur.

Çağdaş insanın tek bir merkezden çıktığına, daha sonra yayılarak başka yerlerdeki başka tür insanların yerini aldığına dair en açık kanıtı Avrupa’da görmekteyiz. 40.000 yıl kadar önce çağdaş iskeletleri, üstün silahları ve başka ileri kültür özellikleriyle Cro-Magnonlar Avrupa’ya geldiler. Birkaç bin yıl içinde yüz binlerce yıldır Avrupa’nın tek yerleşik insanları olarak evrimleşmekte olan Neanderthallerden iz kalmadı. Bu sonuç bize Cro-Magnonların bir şekilde çok üstün teknolojilerini, dil becerilerini ya da beyinlerini kullanarak Neanderthallere hastalık bulaştırdıklarını, onları öldürdüklerini ya da onların yerini aldıklarını, geriye de Neanderthaller ile Cro-Magnonlar arasında bir melezleşme olduğuna dair çok az kanıt bıraktıklarını ya da hiç bırakmadıklarını kuvvetle düşündürmektedir.

Böylece Avustralya’nın, Yeni Gine’nin dev hayvanlarının yok oluşuyla ilgili bir varsayıma göre, bu hayvanlar da 40.000 yıl önce aynı akıbete uğradılar. Ancak Afrika ve Avrasya’daki büyük boy memeliler çağımıza kadar hayatta kalabildiyse yüz binlerce yıl içinde onlar ön insanlarla birlikte eşzamanlı olarak evrimleştikleri için kalabildiler. Böylelikle de atalarımızın başlangıçta kötü olan avcılık becerisi yavaş yavaş gelişirken onlar da insandan korkmayı öğrenecek zamanı buldu.

Orta Avustralya bölgesinde değil, Yeni Gine’nin Güneydoğu Avustralya’nın yağışlı bölgelerinde de yok oldular. Çöllerden tutun da soğuk yağmurlu ormanlara, tropik yağmur ormanlarına kadar her yerde, her türlü çevre koşulunda dünyadan silindiler. Bu yüzden de bana öyle geliyor ki devleri insanlar yok etti, hem doğrudan hem de dolaylı şekilde. İster büyük kırım varsayımı doğru olsun ister iklim değişikliği varsayımı, gerçek şu ki Avustralya/Yeni Gine’deki büyük boy hayvanların hepsinin ortadan kalkmasının, ileride daha sonraki insanlık tarihinde görülen sonuçları ağır olmuştur. Bu büyük kırımla birlikte evcilleştirilmeye aday büyük boy yaban hayvanlardan hiçbiri kalmamıştır, bunun sonucunda da Avustralya ve Yeni Gine’de yerli tek bir evcil hayvan yoktur. Böylece Avustralya/Yeni Gine’ye, büyük sıçramanın olduğu tarihlere kadar insanların yerleşmesi mümkün olamamıştır.

Yine de Amerika’ya insanların ilk kez 14.000 yıl öncesi ile 35.000 yıl öncesi arasında ne zaman yerleştikleri belli değil. Amerika kıtalarında kuşkuya yer bırakmayan en eski insan kalıntıları Alaska’da, yaklaşık MÖ 12.000 yılına ait olduğu saptanan yerlerde bulundu, daha sonra MÖ 11.000 yılından hemen önceki yüzyıllara ait.

Sibirya’nın ilk sakinleri Alaska’ya ister yürüyerek ister kürek çekerek geçmiş olsunlar, Alaska’da insanların yaşadığını gösteren ilk sağlam kanıtlar MÖ 12.000 yılına aittir.

Tıpkı Avustralya/Yeni Gine gibi Amerika kıtaları da başlangıçta büyük boy memeli hayvanlarla doluydu. Yaklaşık 15.000 yıl önce Amerika’nın batısının görünüşü Afrika’nın bugünkü Serengeti düzlüklerininkine çok benziyordu; fil ve at sürülerini aslanlar ve çitalar kovalıyor, deve ve yerde yaşayan dev tembel hayvan gibi tuhaf türlerin üyeleri de bu sürülere katılıyordu. Tıpkı Avustralya/Yeni Gine’deki gibi Amerika’da da büyük boy memeli hayvanlar yok oldular. Ne var ki Avustralya’da bu iş belki de 30.000 yıl önce olurken Amerika’da 17.000 yıl öncesiyle 12.000 yıl öncesi arasında oldu.

Ama unutmayın ki dünyada denizciliğe en erken başlamış insanlar Avustralyalılar ile Yeni Ginelilerdi. Mağara resimleri yapmaya hiç değilse Avrupa’daki Cro-Magnonlar kadar erken bir tarihte başladılar.

DOĞAL BİR TARİH DENEYİ

Polinezya’ya ilk gelenler yanlarında evcilleştirilmiş üç hayvan getirmişlerdi (domuz, tavuk, köpek). Polinezya’da başkaca bir hayvan da evcilleştirmediler. Örneğin yalıtılmış olan Yeni Zelanda’da yalnızca köpek yaşadı; Paskalya ve Tikopia’da yalnız tavuk. Mercan kayalıkları ya da bereketli sığ suları olmayan, kara kuşları kısa zamanda tükenmiş olan Paskalya Adası sakinleri geniş çaplı tavuk yetiştiriciliği yapmak için tavuk çiftlikleri kurmaya başladılar. En iyi olasılıkla bu üç evcil hayvan türü insanlara ancak zaman zaman yiyecek sağlıyordu.

İklimi ılıman olan Yeni Zelanda’da da nüfus yoğunlukları düşüktü, çünkü Polinezya tarım bitkilerinin bazıları için çok soğuk bir yerdi.

Öteki adaların verimli toprakları vardı ama bu adalar deniz seviyesinden fazla yüksek değildiler, bu yüzden de sürekli akan büyük akarsuları yoktu, sulamaya elverişli değildiler. Bu adalarda yaşayanlar yoğun biçimde kuru tarıma yöneldiler, kuru tarımsa teraslama, bitkileri yapraklarla örtme, tarım bitkilerini dönüşümlü ekme, nadas dönemlerini kısaltma ya da ortadan kaldırma, ağaç tarımını sürdürme işleri için yoğun insan emeği gerektiriyordu.

Polinezya adaları içinde Hawaai, tekir balığı ve benzeri balıklar yetiştirmek için balık havuzları inşa ederek su tarımında yoğun emek kullanan tek adaydı.

Toplumsal karmaşıklık yine Hawaai Takımadaları’nda en yüksek noktasına ulaşıyordu, şeflerin soyundan gelen insanlar aşamalı olarak sıralanmış sekiz soya bölünmüşlerdi. Bu şef soylarının üyeleri basit halktan olanlarla evlenmezler, ancak birbirleriyle, hatta bazen kendi kardeşleriyle ya da üvey kardeşleriyle evlenirlerdi. Yüksek rütbeli şeflerin karşısında basit halktan olanlar yere kapanmak zorundaydı.

Polinezya’da henüz daha insan bile yaşamazken Avrasya’da tam olgunlaşmış imparatorluklar bulunuyordu. Güney Amerika ile Orta Amerika’da da daha sonra imparatorluklar görülmüştü. Polinezya’daysa yalnızca iki ön imparatorluk ortaya çıkmıştı, bunlardan biri (Hawaai) ancak Avrupalıların gelişinden sonra birleşmişti. Avrasya ile Orta Amerika’da birbirinden bağımsız olarak yazı geliştirilmiş, Polinezya’daysa, Paskalya Adası’nda, adalıların belki Avrupalılarla ilişkisinden sonra ortaya çıkmış olabilecek o gizemli yazı dışında yazı diye bir şey görülmemişti.

CAJAMARCA ÇATIŞMASI

Yeni Dünya’ya ilk insanlar Alaska, Bering Boğazı ve Sibirya üzerinden MÖ 11.000 yılı dolaylarında ya da bu tarihten önce gelip yerleşmişti. Asya’dan ilk gelen insanların buraya yerleşmesinden sonra Yeni Dünya ile Asya arasında resmen kanıtlanmış ilişkiler Bering Boğazı’nın iki yakasında yaşayan, avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen toplumlar arasında oldu; bir de Polinezya’ya ilk kez Güney Amerika’dan götürülen tatlı patates de herhalde oraya okyanus aşırı bir yolculuk yaparak gitmişti.

Yeni Dünya’daki insanların Avrupa ile ilişkilerine gelince, ilk ilişkiler MS 986 ile 1500 yılları arasında Grönland’ı istila eden çok az sayıdaki İskandinavla sınırlı kaldı. Eski Dünya ile Yeni Dünya toplumları arasındaki çatışmalar birdenbire, MS 1492’de Kristof Kolomb’un, Amerikan yerlilerinin yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olduğu Karayip adalarını “keşfiyle” başladı.

Daha sonra Avrupa ile Amerikan yerlileri arasındaki ilişkilerin en dokunaklısı, 16 Kasım 1532’de Peru’nun bir dağ kasabası olan Cajamarca’da İnka imparatoru Atahualpa ile İspanyol fatih Francisco Pizarro arasındaki ilk karşılaşmaydı.

Bugün bizim için İspanyolların askeri donanımlarının bunca büyük bir sayısal üstünlük karşısında etkili olmasını kavramak güçtür. Yukarıda anlatılan Cajamarca çarpışmasında 168 İspanyol, sayıları kendilerininkinin 500 katını bulan Amerikan yerlilerini yere sermiş, binlerce yerliyi öldürürken tek bir kayıp bile vermemişti. Pizarro’nun daha sonra İnkalarla yaptığı savaşların, Cortés’in Aztekleri esir alış olayının, ilk başlarda Avrupalıların Amerikan yerlilerine karşı düzenledikleri seferlerin anlatıldığı öykülerde buna çok rastlarız: Birkaç düzine Avrupalı süvari binlerce yerliyi öldürür. Atahualpa’nın ölümünden sonra Pizarro, Cajamarca’dan İnka başkenti Cuzco’ya giderken bölyle dört çarpışma olmuştu: Jauja, Vilcashuaman, Vilcaconga ve Cuzco çarpışmaları. Bu çarpışmalarda binlerce ya da on binlerce yerliye karşı savaşan İspanyol süvarilerin sayısı sırasıyla 80, 30, 110 ve 40’tı.

1700’lerde tüfekler Amerikan yerlileri ile başka yerli halklar karşısında Avrupalıları üstün duruma getiren başlıca silah olarak kılıçların yerini aldı.

Atların İspanyollara kazandırdığı büyük üstünlük görgü tanıklarının öykülerinde apaçık görülüyor. Yerli nöbetçiler gidip gerideki birliklere haber verene kadar atlı adamlar onlardan çok önce giderek piyade erlerini öldürüyorlardı. Atların etkisi yalnızca atlara karşı ilk kez savaşan askerlerde uyandırdığı korkuyla da sınırlı değildi. 1536’daki büyük İnka ayaklanmasına kadarki sürede İnkalar atlara karşı kendilerini en iyi nasıl savunacaklarını öğrenmişlerdi, pusuya yatıyor ve İspanyol süvarilerini yakın mesafeden öldürüyorlardı. Ama bütün piyadeler gibi İnkalar da açık alanda atlılara karşı kendilerini asla koruyamıyorlardı. Atahualpa’dan sonraki İnka imparatoru Manco’nun en iyi generali Quizo Yupanqui, 1536’da Lima’da İspanyolları kuşatma altına aldığı ve kente hücum etmeye çalıştığı zaman, İspanyolların iki süvari bölüğü düzlük bir yerde çok daha fazla sayıdaki yerli birliğine karşı hücuma geçti, ilk hücumda Quizo ile bütün kumandanlar öldüler, orduları bozguna uğratıldı.

MÖ 4000 yıllarında Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde atların evcilleştirilmesiyle birlikte savaşların şekli de değişmeye başladı. Atlar at sahiplerine yaya olarak gidebileceklerinden çok daha uzak yerlere gitme, birden saldırıya geçme, karşı taraf üstün bir savunma gücü toparlamadan önce kaçma olanağı veriyordu. Süvarilerin ordudaki askeri üstünlüğünü yitirmesi I. Dünya Savaşı’nı buldu. İspanyolların atlar, çelik silahlar ve zırhlar sayesinde, metal hiçbir şeyleri olmayan piyade askerlerine karşı nasıl bir üstünlüğe sahip olduklarını düşününce çok kalabalık ordular karşısında sürekli savaş kazanmaları bizi şaşırtmamalı.

Avrupalılarla gelen hastalıklar Avrupalıların kendilerinden çok önce kabileden kabileye bütün Amerika kıtalarına yayılmış, Kolomb öncesi dönemdeki Amerika’nın yerli nüfusunun, hesaplamalara göre % 95’inin ölümüne yol açmıştı. Avrupalı göçmenlerin 1713’te Güney Afrika’nın yerli San halkını yok etmelerinde en büyük rol oynayan tek şey çiçek hastalığıdır.

İspanyolların Peru’ya kadar gitmelerine yardımcı olan ilişkili bir etmen de yazının varlığıydı. İspanyolların yazıları vardı, İnka İmparatorluğu’nunsa yoktu.

Kısacası, okuryazarlık sayesinde İspanyollar insan davranışları ve tarihi konusunda müthiş bir bilgi birikiminin varisi olmuşlardı. Bunun tam tersine Atahualpa İspanyolların varlığından habersiz olduğu gibi denizaşırı ülkelerden gelen istilacılar diye bir şey de bilmiyordu, tarihte daha önce, başka bir yerde, başka birileri için böyle bir tehdidin söz konusu olduğunu duymamıştı (ya da okumamıştı). Bu bilgi boşluğu Pizarro’ya o tuzağı kurma ve Atahualpa’yı kendi ayağıyla o tuzağa düşürme cesareti vermişti.

Sonuç olarak Pizarro’nun Atahualpa’yı esir ediş olayı bize Amerikan yerlilerinin Avrupa’ya gidip orada sömürge kurmaları yerine Avrupalıların Yeni Dünya’da sömürge kurmalarında etkili olan en yakın nedenleri gösterir.

Neden tüfekleri ve çelik silahları icat edenler, atların ya da başka hayvanların sırtına binenler, Avrupalıların bağışık olmadığı mikropları taşıyanlar, okyanusları aşan gemiler yapanlar, ileri siyasal örgütler kuranlar, yazılı tarihin binlerce yıllık deneyimlerinden yararlananlar İnkalar olmadı?

Bunlar artık bu bölümde tartışılan en yakın nedenler olmaktan çıkıyor, bu kitabın bundan sonraki iki kısmında ele alınacak olan en temel nedenlere giriyor.

2. KISIM

YİYECEK ÜRETİMİNİN BAŞLAMASI VE YAYILIŞI-ÇİFTÇİNİN GÜCÜ

Tarih öncesinde farklı halklar yiyecek üretimine farklı zamanlarda geçtiler. Avustralya yerlileri gibi bazı halklarsa hiç geçmedi. Geçenler arasında bazıları (örneğin eski Çin) başkalarından bağımsız olarak kendi kendilerine geçtiler, bazılarıysa (örneğin eski Mısır) bu işi komşularından öğrendi.

Yaban bitki ve hayvan türleri içinde pek azı insanlar için yenebilir niteliktedir, hayvanların pek azı avlanmaya, bitkilerin pek azı toplanmaya değer. Doğada bulunan türlerin çoğu yiyecek olarak bizim işimize yaramaz; yaramaz çünkü ya (ağaç kabukları gibi) sindirilmesi güçtür, ya (kral kelebekleri, şapkalı mantarlar) gibi zehirlidir, ya (çok küçük, kabuklu yemişler gibi) ayıklaması çok sıkıcıdır, ya (pek çok böceğin larvası gibi) toplaması zordur, ya da (gergedan gibi) avlanması tehlikeli. Karadaki biyo-kütlenin (yani canlı biyolojik maddenin) çoğu odun ya da yapraktan oluşur, bunların çoğunu sindiremeyiz.

Yaban hayvan ve bitkilerle geçinen toplumun üyesi bir anne, bir yerden bir başka yere göçülürken birkaç eşyasının yanı sıra ancak tek bir çocuk taşıyabilir. Çocuğu göç sırasında kabileye ayak bağı olmayacak kadar hızlı yürümeye başlamadan ikinci bir çocuk sahibi olmayı göze alamaz. Uygulamada yaban hayvan ve bitkilerle geçinen göçebe toplumlarda doğumların arası – süt üretimi nedeniyle adetten kesilme, cinsel ilişkiden kaçınma, çocuk öldürme, çocuk düşürme gibi yollarla – dört yılı bulur. Bunun tam tersine yerleşik insanların göç etmek ve küçük çocukları taşımak gibi sorunları olmadığı için onlar besleyebilecekleri kadar çocuk yapıp bakabilirler. Çiftçi toplumlarda doğumların arası iki yıl kadardır, avcı-yiyecek toplayıcılarınınkinin yarısı kadar. Yiyecek üretenlerdeki yüksek doğum oranı, dönüm başına doyurabildikleri insan sayısının yüksekliğiyle birleştiği zaman onların avcı/yiyecek toplayıcılarına göre daha yüksek nüfus yoğunluğuna ulaşmalarına olanak sağlar.

Yerleşik hayatın bir başka sonucu da yiyecek fazlasının depolanmasına elverişli olmasıdır, çünkü insan depoladığı yiyeceğin yanında kalıp onu korumayacaksa depolamanın bir anlamı kalmaz.

Metal işleme teknolojisi gelişmeden önce Cilalı Taş Çağı’nın insanları için evcil hayvanların kemikleri el ürünü nesneler üretmekte kullanılan önemli bir kaynaktı. İnek postundan deri üretiliyordu. Amerika kıtalarının pek çok yerinde üretilen ilk bitkilerden biri yemek amacıyla üretilmeyen bir bitkiydi: Su kabağı. Kap olarak kullanılıyordu.

Evcilleştirilmiş büyük memeli hayvanlar, 19. yüzyılda demiryolları ortaya çıkana kadar karada tek taşıt aracımız olarak insanların hayatında büyük bir devrim yarattılar. Sırtına binilen evcil hayvanlar arasında atlar, eşekler, yaklar, ren geyikleri, tek ve çift hörgüçlü develer vardı. Bu beş türe ait hayvanlar ve ayrıca lamalar yük taşımakta kullanıldılar. İnekler ve atlar arabalara koşulurken ren geyikleri ve köpekler Kuzey Kutup bölgesinde kızakları çekiyordu. Avrasya’nın büyük bir bölümünde başlıca uzun mesafe taşıtı attı. Üç evcil deve türü (tek hörgüçlü deve, çift hörgüçlü deve, lama) sırasıyla Kuzey Afrika ile Arabistan’da, Orta Asya’da ve Andlar’da aynı rolü oynadı.

Tek ve çift hörgüçlü develer de kendi coğrafi bölgelerinde atlarınkine benzer bir askeri rol oynamışlardı. Bütün bu örnekler de gösteriyor ki evcil atları (ya da develeri) olan halklar ya da bunları kullanmayı iyi bilen halklar ötekilere göre büyük bir askeri üstünlük sağladılar.

Fetih savaşlarında aynı derecede önemli olan bir başka şey de evcil hayvanlara sahip insan topluluklarında ortaya çıkan hastalık mikroplarıydı. Çiçek, kızamık, grip gibi bulaşıcı hastalıklara yol açan ve yalnızca insanlarda görülen mikroplar, hayvanlara hastalık bulaştıran benzer mikropların mutasyon geçirmesi sonucu ortaya çıkmıştı. Hayvanları evcilleştiren insanlar yeni yeni evrimleşen mikropların ilk kurbanlarıydı ama bu insanlar o zaman yeni hastalıklara karşı önemli ölçüde bağışıklık kazandılar. Kısacası bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi daha çok yiyecek, bunun sonucunda da daha yoğun nüfus anlamına geliyordu.

Yiyecek fazlalığı ve (bazı bölgelerde) bu yiyecek fazlasını hayvanların çektiği taşıtlarla nakletme olanağı yerleşik hayata geçilmesinin ve siyasal olarak merkezileşmiş, toplumsal olarak katmanlılaşmış, ekonomik olarak karmaşık, teknolojik olarak yenilikçi toplumların kurulmasının ön şartıydı. Bu nedenle bitki ve hayvanların evcilleştirilmesi imparatorlukların, okuryazarlığın, çelik silahların niçin ilk önce Avrasya’da geliştiğini, öteki kıtalarda ya daha sonraya kaldığını ya da hiç gelişmediğini kesin biçimde açıklamaktadır.

TARİHTE KİMLER VARLIKLIYDI KİMLER DEĞİLDİ?

İnsanlık tarihi çoğunlukla, bir şeylere sahip olanlarla olmayanlar arasındaki eşitsiz çatışmalardan oluşur. Yerkürenin geniş bir bölümünde yiyecek üretiminin hiç başlamamış olması bizi şaşırtmamalıdır çünkü ekolojik nedenlerden dolayı bu işi oralarda yapmak bugün de hâlâ çok zor ya da olanaksızdır.

Yiyecek üretiminin başlangıcına kadar geriye gidersek, en eski üretim bölgeleri bizi bir kez daha şaşırtır. Buralar günümüz tahıl ambarları olmak şöyle dursun, aralarında Irak, İran, Meksika, Andlar, Çin’in bir kısmı, Afrika’nın Sahel kuşağı gibi kurak ya da ekolojik olarak düşük nitelikli bölgeler bulunur. Acaba yiyecek üretimi ilk önce niçin günümüzün en verimli tarım alanlarında ve ovalarında değil de bu en olmayacak gibi görünen yerlerde başladı?

Arkeologlar yiyecek üretiminin tarihini, o kazı yerinde bulunan karbonlu maddeleri radyo karbon testinden geçirerek saptarlar. Bu yöntem, hayatın her yerde bulunan bir yapı taşı olan karbonun çok küçük bir parçasını oluşturan radyoaktif karbon 14’ün, çok yavaş bir şekilde bozunarak radyoaktif olmayan izotopu azot 14’e dönüşmesi esasına dayanır.

Radyo karbon konusunda sayısız teknik sorun söz konusudur, bunlardan ikisi burada anılmaya değer. İlki, 1980’lere kadar radyo karbonla tarih saptayabilmek için fazla sayılabilecek miktarda (birkaç gram kadar) karbona gereksinim duyulmasıydı, yani bir bitki tohumunda ya da kemiklerde bulunan karbondan çok daha fazlası. Bu yüzden de bilim adamları bunun yerine çoğu kez aynı kazı yerinde o maddenin yakınlarında bulunmuş ve yiyecek kalıntılarıyla “ilişkili” olduğuna inanılan maddelerin tarihini saptamak zorunda kalıyorlardı – yani, yiyecekleri bırakmış olan insanlar tarafından aynı zamanda bırakıldığına inanılan maddeler. “İlişkili” madde olarak da genellikle ateşlerden kalan kömürler seçilir.

Ama arkeolojik kazı yerleri her zaman, hepsi aynı günde o yere bırakılmış maddelerle dolu, ağzı sıkıca mühürlenmiş zaman kapsülleri değildir. Solucanlar, kemirgenler veya daha başka failler toprağı karıştırırken farklı zamanlarda bırakılmış maddeler birbirine karışır.

Radyo karbon tarihleri konusunda bir ikinci sorun atmosferdeki karbon 14/karbon 12 oranının aslında her zaman aynı olmaması, zamanla biraz dalgalanması, bu yüzden de oranı sabit varsayarak radyo karbonla yapılan tarih hesaplarında küçük bir yanılgının olması kaçınılmazdır.

Biraz daha eski dönemlere ait örnekler, son yıllarda başka bir radyo aktif bozunma sürecine dayanan başka bir yöntemle düzeltilmeye başlandı ve MÖ 9000 yılına ait görünen örneklerin aslında yaklaşık MÖ 11.000 yılına ait olduğu ortaya çıktı.

Arkeologlar düzeltilmiş tarihlerle düzeltilmemiş tarihleri genellikle birbirinden ayırmak için birincileri büyük, ikincileri küçük harflerle yazarlar (örneğin, sırasıyla MÖ 3000, mö 3000 gibi). Benim bu kitapta son 15.000 yıl için verdiğim tarihler düzeltilmiş tarihlerdir.

Evcil bitkilerin ya da hayvanların eski kalıntılarını bir kez tanıdıktan ve bunların tarihlerini saptadıktan sonra, söz konusu bitkinin ya da hayvanın o bölge dolaylarında mı evcilleştirildiğine yoksa başka yerde evcilleştirildikten sonra mı buralara yayıldığına nasıl karar verilir? Bunun bir yöntemi, tarım bitkisi ve hayvanlarının yaban atalarının coğrafi dağılımını gösteren bir haritayı inceleme ve evcilleştirmenin, yaban ataların bulunduğu bir yerde olmuş olması gerektiği yönünde mantık yürütmektir. Örneğin nohut, Akdeniz’den, Etiyopya’dan, doğuda Hindistan’a kadar geleneksel çiftçilerin her yerde yetiştirdikleri bir üründür, Hindistan bugün dünyadaki nohut üretiminin % 80’ini yapmaktadır. Bu yüzden insanın yanılıp nohutun Hindistan’da evcilleştirilmiş olacağını sanması işten bile değildir. Oysa nohutun yaban atası yalnızca Türkiye’nin güneydoğusunda bulunur. Nohutun gerçekten de orada evcilleştirildiği yorumunu destekleyen bir olgu daha vardır.

Evcilleştirilmiş olabilecek nohutun Cilalı Taş Çağı’ndan kalma arkeolojik yörelerde bulunan ve MÖ yaklaşık 8000 yılına ait en eski kalıntılarına Güneydoğu Türkiye ile onun hemen yakınındaki Kuzey Suriye’de rastlanmıştır. Hindistan’ın güney ucunda nohut olduğunu gösteren arkeolojik kanıtlara söz konusu tarihten 5000 yıl sonrasına kadar rastlanmaz.

Kısacası yiyecek üretimi dünyada ancak bir yerde bağımsız olarak başladı ve çok farklı zamanlarda başladı. Bu çekirdek bölgelere komşu bazı bölgelerde yaşayan avcı/yiyecek toplayıcılar yiyecek üretimini öğrendiler, başka bazı komşu bölgeleriyse bu çekirdek bölgelerden gelen yiyecek üreticileri işgal etti ve oradaki avcı/yiyecek toplayıcıların yerini aldı – yine tabii çok farklı zamanlarda. Sonuçta, yiyecek üretimine ekolojik olarak elverişli olan bazı bölgelerin insanları tarih öncesi zamanlarda ne kendi başlarına ne de başkalarından öğrenerek tarıma geçebildiler; çağdaş dünyanın akımına uğrayıncaya kadar avcı/yiyecek toplayıcı olarak yaşadılar. Yiyecek üretimine geçiş hamlesini en erken yapmış olan insanlar için tüfeklerin, mikropların ve çeliğin yolu açılmış oldu. Böylece tarihte varlıklılar ile varlıksızlar arasında çatışmalar sürdü gitti.

ÇİFTÇİLİK YAPMALI MI YAPMAMALI MI?

İnsanların işlerine ne kadar zaman harcadıklarını ölçen araştırmalar, çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşanların avcı/yiyecek toplayıcılara göre her gün daha az değil zamanlarının daha büyük bir kısmını çalışarak geçirebildiklerini gösteriyor. Arkeologlar pek çok bölgede yerlerini ilk çiftçilere bırakan avcı/yiyecek toplayıcılara göre ilk çiftçilerin daha ufak tefek olduklarını, daha kötü beslendiklerini, daha fazla ciddi hastalıklara yakalandıklarını, ortalama olarak daha genç yaşta öldüklerini gösterdiler.

19yy.’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında sığır yetiştiricilerin, koyun yetiştiricilerin ve çiftçilerin hepsi birbirini küçümserdi. Aynı şekilde, insanlık tarihi boyunca çiftçiler, avcı/yiyecek toplayıcıları ilkel bularak küçümsemiş, avcı/yiyecek toplayıcılar çiftçileri cahil diye küçümsemiş, hayvan yetiştiricilerse ikisini de küçümsemiştir. Bütün bu ögeler insanların yiyeceklerini nasıl elde edecekleri konusunda ayrı ayrı verdikleri kararlarda rol oynamıştır.

Avcılık ve yiyecek toplayıcılığına belli tarım ürünlerinin ya da çiftlik hayvanlarının eklenmesiyle ortaya çıkan karma ekonomiler, her iki türdeki “katışıksız” ekonomilerde, yiyecek üretimi oranının daha yüksek ya da düşük olduğu öteki karma ekonomilerle yarış halindeydi. Yine de son 10.000 yıldır avcılık ve yiyecek toplayıcılığından yiyecek üretimine geçiş ağır basmıştır. Bu yüzden şunu sormamız gerekiyor: İki taraf arasındaki rekabette ibrenin birinciden ikinciye kaymasında rol oynayan nedenler nedir?

Nedenlerden biri yaban yiyecek bulmanın güçleşmesi. Son 13.000 yılda avcı/yiyecek toplayıcıların geçim (özellikle hayvan) kaynakları giderek azaldığı ya da hatta kalmadığı için avcılığa ve yiyecek toplamaya dayalı geçim tarzı gittikçe daha az ödüllendirici olmaya başladı. Amerikan yerlilerinin, Avrasyalıların, Afrikalıların (uzun bir gecikmeden sonra) sonunda yiyecek üretimine doğru kaymalarında bazı hayvan türlerinin soyunun tükenmesinin rolü tartışmalı olabilir, ama daha yakın zamanlarda adalarda yaşanmış tartışma götürmez sayısız durum söz konusudur. İlk Polinezyalı göçmenler ancak Yeni Zelanda’da moaların soyunu tükettikten, fok nüfusunun büyük bölümünü yok ettikten ve öteki Polinezya adalarındaki deniz ve kara kuşlarının soyunu tükettikten ya da sayılarını yarıdan aza indirdikten sonra yiyecek üretimine ağırlık verdiler. Sözgelimi Paskalya Adası’na MS 500 dolaylarında yerleşen Polinezyalılar, gelirken yanlarında tavuk getirmiş olmalarına karşın yaban kuşlar ve domuz balıkları kolayca bulunmaz oluncaya kadar tavuk yiyecek olarak önemli bir besin kaynağı haline gelemedi.

İkinci bir neden, yaban av hayvanlarının tükenmesinin avcılığı daha az ödüllendirici bir duruma getirmesi gibi, evcilleştirilebilir yaban bitkilerin daha çok bulunur hale gelmesinin de bitkilerin evcilleştirilmesi yönündeki atılımları daha kazançlı hale getirmesidir.

İbrenin avcılık ve yiyecek toplayıcılığından başka yöne kaymasının bir başka nedeni de, son aşamada yiyecek üretiminin dayanağı olacak olan teknolojik gelişmelerin birikmesiydi, yaban yiyecekleri toplama, işlemden geçirme ve saklama teknolojileri.

Bir üçüncü neden insan topluluklarının nüfus yoğunluğundaki artışla yiyecek üretiminin ortaya çıkışı arasındaki iki yönlü ilişkidir. Dünyada yeterli kanıtların mevcut olduğu her yerde arkeologlar nüfus artışının yiyecek üretiminin ortaya çıkışıyla ilişkisini gösteren kanıtlar bulmuşlardır. Hangisi sebep, hangisi sonuçtu? Bu çok tartışılan, yumurta-tavuk sorusudur.

Yavaş yavaş nüfus yoğunluğunun artması daha fazla yiyecek elde etme gereksinimi doğurdu, bilmeden yiyecek üretimi girişiminde bulunanlar bu girişimlerinin ödülünü aldılar. İnsanlar bir kez yiyecek üretmeye başlayıp yerleşik düzene geçince çocuk doğumlarının arası kısalabilir, nüfus daha da artabilir, yiyecek gereksinimi daha da çoğalabilirdi.

Bu üç neden, Bereketli Hilal’de yiyecek üretiminin niçin MÖ 18.500 ya da 28.500 dolaylarında değil de 8500 dolaylarında başladığını anlamamıza yardımcı olur. 18.500 ya da 28.500 yılında avcılık ve yiyecek toplayıcılığı yeni yeni başlayan yiyecek üretimine göre daha karlıydı çünkü yaban memeliler bol bulunuyordu; yaban tahıllar henüz bol değildi; insanlar tahılları uygun bir şekilde toplamak, işlemden geçirmek ve saklamak için gerekli icatları henüz yapmamışlardı; ayrıca insan topluluklarının nüfus yoğunlukları, dönüm başına daha fazla kalori elde etmeyi teşvik edecek düzeye ulaşmamıştı.

Sonuç olarak, dünyanın yiyecek üretimine elverişli bölgelerinin çoğunda avcı/yiyecek toplayıcıları bekleyen yazgılar şu ikisinden biriydi: ya yerlerini yiyecek üreticisi komşularına bırakmak ya da kendilerini yiyecek üretimine geçerek varlıklarını sürdürmek. Zaten sayılarının fazla olduğu ya da coğrafi nedenlerden dolayı yiyecek üreticilerinin akınlarının geciktiği yerlerde yerel avcı/yiyecek toplayıcıları tarih öncesi zamanlarda yiyecek üretimine geçecek zamanı buldular ve böylece çiftçi olarak varlıklarını sürdürdüler.

BADEM NASIL YETİŞTİRİLİR?

Bitki evcilleştirme, bir bitkiyi yetiştirmek ve böylece bilerek ya da bilmeyerek o bitkinin, insanlar için daha yararlı hale gelecek şekilde genetik değişikliklere uğrayarak yaban atalarından farklılaşmasını sağlamak biçiminde tanımlanabilir.

Değerli ürünler için bile evcilleştirme tarihleri büyük değişiklikler gösteriyor: Bezelye MÖ 8000 yılına gelindiğinde evcilleştirilmişti, zeytin MÖ 4000 dolaylarında evcilleştirildi, çilek orta çağa kadar evcilleştirilmedi. Peki niçin bazı bitkilere göre başka bazı bitkileri evcilleştirmek insanlar için daha çekici ve kolay olmuştur? Niçin zeytin ağaçları orta çağ çiftçilerine boyun eğmiştir de meşe ağaçları bizim en parlak tarım bilimcilerimize bile boyun eğmemeye devam ediyor?

İnsan da içinde olmak üzere bütün hayvan türleri gibi bitkiler de serpilebilecekleri bölgelere döllerini yaymak ve genlerini sonraki nesillere aktarmak isterler. Genç hayvanlar yürüyerek ya da uçarak yayılırlar ama bitkiler için böyle bir olanak yoktur, bu yüzden onlar da otostop yapmanın bir yolunu bulmalıdır. Karnı acıkan hayvan meyveyi ağzıyla koparır ve yutar, sonra yürür ya da uçar gider, daha sonra meyvenin atası olan ağaçtan uzak bir yerde tohumu ya ağzı yoluyla ya da dışkısıyla çıkarır. Bu yolla tohumlar binlerce kilometre uzaklara taşınırlar.

Bitki tohumlarının bağırsağınızda sindirilmeye karşı direndiklerini ama dışkınızın içinden filizlendiklerini öğrenmek sizi şaşırtabilir. Yaban bitki türlerinin çoğunun tohumunun yeşerebilmek için önce bir hayvanın bağırsağından geçmesi şarttır.

Hayvanları kendilerine çeken “otostopçu” bitkilere örnek olarak yaban çileklerini düşünün. Çiçek tohumları henüz daha olgunlaşmadığı, ekilmeye hazır olmadığı zaman tohumların üzerini kaplayan etli meyve yeşil, ekşi ve serttir. Sonunda tohumlar olgunlaşmadığında etli meyveler kızarır, tatlanır ve yumuşar. Meyvelerdeki renk değişikliği ardıç kuşu gibi kuşları çekmeye yarayan bir işarettir, kuşlar meyveleri koparır, uçar giderler, daha sonra ağızlarından ya da dışkılarıyla tohumları dışarı atarlar.

Nasıl çilekler kuşlara uyum sağlamışsa pelitler de sincaplara, mangolar yarasalara, bazı ayak otu türleri karıncalara uyum sağlamıştır.

Meyveleri lezzetli olan bitkiler hayvanlar aracılığıyla yayıldılar, ama meyvenin içindeki tohumun tadının kötü olması gerekiyordu. Yoksa hayvan tohumu çiğnerdi ve tohum filizlenemezdi.

Acı olup da evcilleşme sonucunda bu niteliği değişen tohumlar arasında badem çarpıcı bir örnek oluşturur. Yaban badem çekirdeklerinin çoğunda amygladin denen son derece acı kimyasal bir madde vardır, bu madde çözünerek siyanür zehrine dönüşür. Biraz yaban badem atıştırmak, o acı tadın uyarısını boşlayacak kadar akılsız birinin ölümüne yol açabilir. Peki bilmeden evcilleştirmenin ilk evresi tohumları yemek üzere toplamak olduğuna göre, yaban bademler bu ilk evcilleştirme basamağına kadar nasıl geldi?

Bunun açıklaması şudur: Bazı badem ağaçlarının tek bir geninde kötü tat veren amygladin sentezlenmesini engelleyen bir değişim oldu. Bu tür ağaçlar doğada hiçbir döl bırakmadan yok olurlar çünkü kuşlar tohumlarını keşfedip yerler. Ama ilk çiftçilerin meraklı ya da karınları acıkmış çocukları, çevrelerindeki yaban bitkileri dişlerken bu bademlerden tatmış ve acı olmadıklarını fark etmiş olacaklardı. Eski çiftçilerin önceleri bilmeden çöplüklerine, daha sonra bilerek meyve bahçelerine ektikleri bademler bu tür bademler olmalı.

Avcı/yiyecek toplayıcıların yaban bitkileri seçmelerinde etkili olan büyüklük ve lezzet gibi en açık ölçütlerin yanı sıra meyvelerin etli ya da çekirdeksiz, tohumların yağlı, liflerin uzun olması gibi ölçütler de vardır. Çekirdeksizlik, doğada bir yaban meyvenin tohumlarının yayılmasına aracılık eden başlangıçtaki evrimleşmiş işlevinin insan eliyle yapılan seçilimle nasıl tam tersine çevrilebileceğini gösteren iyi bir örnektir.

Pek çok tarım ürününün yiyecek olarak üretildiğini düşünürüz ama (MÖ 7000 dolaylarında evcilleştirilmiş olan) keten bitkisi en eski tarım ürünlerimizden biridir. Keten bezi dokumakta kullanılır, Sanayi Devrimi’nden sonra pamuk ve sentetik ürünler tarafından tahtından indirilinceye kadar Avrupa’da keten bezinden başka dokuma yoktu.

Yaban bezelyeler çimlenecekse bu keseciğin içinden çıkmak zorundadır. Bu sonuca ulaşabilmek için bezelye bitkileri keseciğin patlamasına ve tanelerin yere saçılmasına yol açacak bir gen geliştirdiler. Arada bir, mutasyon geçirmiş bezelyelerin kesecikleri patlamaz. Yaban doğada bu mutasyon geçirmiş bezelyeler ana bitkinin üzerinde keseciklerinin içine hapsolmuş halde ölürler, yalnızca kesecikleri patlayan bezelyeler genlerini bir sonraki kuşağa geçirebilir. Ama beri yandan, insanların topladığı bezelyeler ancak ana bitkinin üzerinde kalan kesecikleri patlamamış bezelyelerdir. Böylece insanlar bir kez yaban bezelyeleri yemek için evlerine getirmeye başlayınca, hemen o tek geni mutasyon geçirmiş bezelyeler seçilmeye başlandı. Aynı şekilde mercimek, keten bitkisi ve haşhaşın da kabuğu çatlamayan türleri seçildi.

Yaban buğday arpa taneleriyse patlayabilir bir kesecik içinde değil, bir başak üzerinde büyürler, başaklar kendiliğinden dağılır, taneler toprağa dökülür, orada çimlenebilirler.

Babil İmparatorluğu zamanında (pazı olarak adlandırılan günümüzün pancar çeşitleri gibi) yaprakları için yetiştirilen pancar daha sonra yenebilir kökleri için, en sonunda da (18. yüzyılda) içindeki şeker için (şeker pancarı) yetiştirildi. Belki de başlangıçta yağlı tohumları için yetiştirilen lahana bitkisinin atası daha sonra, bazı lahanalar (günümüzdeki lahana ve kara lahana gibi) yaprakları için, bazıları (yer lahanası gibi) gövdesi için, kimileri (brüksel lahanası gibi) tomurcukları için, kimileri (karnabahar ve brokoli gibi) çiçekleri için seçile seçile büyük bir çeşitlenmeye uğramıştır.

Sanayi Devrimi gece kelebekleri için çevreyi ne kadar değiştirdiyse çiftçilik de bitkiler için çevre koşullarını o kadar değiştirdi. Sürülmüş, gübrelenmiş, sulanmış, zararlı otları ayıklanmış bir bahçe, kuru, gübresiz bir yamaca göre çok daha farklı yetişme koşulları sağlar.

Bereketli Hilal’de yaklaşık 10.000 yıl önce evcilleştirilmiş olan buğday, arpa, bezelye gibi ilk tarım bitkileri pek çok üstünlüklere sahip olan yaban bitkiler arasından çıktı. Zaten yenebilir olan ve yaban haldeyken çok ürün veren bitkilerdi. Yetiştirmesi kolaydı, yalnızca ekmek ya da dikmek yetiyordu.

Tarım bitkisi geliştirmenin ikinci adımı, MÖ yaklaşık 4000 yılında meyve ağaçları ile zeytinsi yemiş ağaçlarını evcilleştirmek oldu. Bunlar arasında zeytin, incir, hurma, nar ve üzüm vardı. Tahıllar ve baklagillerle karşılaştırıldıklarında onların kusuru dikildikten en az üç yıl sonrasına kadar ürün vermemeleri ve ancak on yıl sonra tam ürün hacmine ulaşmalarıydı. Dolayısıyla bu ürünleri yetiştirmek ancak yerleşik köy hayatına tam olarak geçmiş insanlar için olanaklıydı. Yine de bu ilk meyve ve zeytinsi yemiş ağaçları bu tür tarım ürünleri arasında yetiştirmesi en kolay olanlardı.

Üçüncü adım, elma, armut, erik ve kiraz da içinde olmak üzere yetiştirmesi çok daha zor meyve ağaçlarının evcilleştirilmesiydi. Bu ağaçlar aşılama yöntemiyle yetiştirilemez. Onları çekirdekten yetiştirmek de zaman kaybıdır, çünkü bu türlerin en seçkin örneğinin dölleri bile son derece farklılık gösterir ve çoğu kez değerli meyveler verir. Bu ağaçların tarım başladıktan çok sonra Çin’de geliştirilen ve hiç kolay olmayan aşılama yöntemiyle yetiştirilmesi gerekir.

Tahıl bitkilerinin hızlı büyümek, yüksek oranda karbonhidrat içermek, işlenmiş toprakta hektar başına bir tona varan oranda yenebilir ürün vermek gibi üstünlükleri vardır. Bunun sonucu olarak bugün insanların tükettiği toplam kalorinin yarıdan fazlası tahıllardan sağlanır ve çağdaş dünyanın başta gelen 12 ürününden beşini oluşturur (buğday, mısır, pirinç, arpa, süpürge darısı). Tahıl ürünlerinin çoğunda protein oranı düşüktür, ama bu açık baklagillerle kapatılır, baklagillerdeki protein oranı % 25’tir (soya fasulyesinde bu oran % 38’i bulur). Dolayısıyla tahıllarla baklagillerde dengeli bir beslenme için gerekli besinlerin çoğu vardır.

Bu paralelliklerin yanı sıra dünya üzerindeki yiyecek üretimi sistemleri arasında büyük farklılıklar da vardı. Bunlardan biri Eski Dünya’nın büyük bir bölümünde tarımın, serpme usulü tohum ekmek, bir tarlada bir tek ürün yetiştirmek, en sonunda da toprağı sürmek anlamına gelmesidir. Yani tohumlar avuç avuç serpilerek ekilir, böylece bütün bir tarlada tek bir ürün yetiştirilirdi. İnekler, atlar ve başka büyük, memeli hayvanlar bir kez evcilleştirildikten sonra bu hayvanlar sabana koşuldu ve tarlalar hayvan gücüyle sürüldü. Bununla birlikte Yeni Dünya’da sabana koşulabilecek türden hiçbir hayvan evcilleştirilememişti. Bu yüzden tarlalar her zaman çubuklarla ya da el çapalarıyla kazılır, tohumlar avuç avuç serpilmez, tek tek elle ekilirdi. Dolayısıyla Yeni Dünya’daki tarlaların çoğu tek ürünlü değil, bir araya ekilmiş çeşitli bitkilerle karma ürünlü bahçeler halindeydi.

Yenebilir başka pek çok yaban yiyecek gibi pelitlerin çoğunda acı tanin maddesi bulunur ama pelit severler bademdeki ve başka yaban bitkilerdeki acı kimyasalların çaresini nasıl buldularsa taninin çaresini de öyle bulmuşlardı: Ya pelitleri öğütüp tanini çıkarıyor ya da ara sıra rastladıkları mutasyon geçirmiş, tanin oranı düşük meşe ağacı teklerinin pelitlerini topluyorlardı.

Peki pelit gibi böylesine değerli bir yiyecek kaynağını evcilleştirmeyi neden beceremedik? Çilek ve ahududuyu evcilleştirmekte neden bu kadar geç kaldık?

Anladığımıza göre meşe ağaçlarının üç sakıncası var. Birincisi, çiftçilerin sabrını tüketecek kadar yavaş büyüyorlar. Buğday ekildikten birkaç ay sonra ürün verir; bir badem tohumu ekseniz üç-dört yıl içinde badem veren bir ağacınız olur; ama bir peliti toprağa ekseniz en az on yıl ürün vermeyebilir. İkincisi, meşe ağaçları sincaplara uygun tat ve büyüklükte yemişleri olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Sincapları meşe pelitlerini toprağa gömerken, kazıp çıkararak yerken görmüşsünüzdür. Ara sıra bir sincabın kazıp çıkarmayı unuttuğu bir pelitten bir meşe ağacı boy atar.

Son olarak da, belki badem ile meşe peliti arasındaki en önemli fark, bademde acılık tek bir başat genin denetimi altındayken, meşede pek çok genin işin içine girmesidir.

ELMALAR MI YERLİLER Mİ?

Amerikan yerlilerinin Kuzey Amerika’nın yaban elmalarını evcilleştirmeyi başaramamalarının kabahati onlarda mıydı yoksa elmalarda mı?

Ayrıca dünyanın dört ayrı bölgesinde de benzer Akdeniz iklim kuşakları vardır: Kaliforniya, Şili, Güneybatı Avustralya ve Güney Afrika’da. Gel gelelim bu öteki Akdeniz kuşakları yiyecek üretimi konusunda Bereketli Hilal ile yarışamadıkları gibi oralarda hiçbir zaman yerli tarım başlamadı. Peki özellikle Batı Avrasya’daki Akdeniz kuşağı ne gibi üstünlüklere sahipti?

Bereketli Hilal’de avcı/yiyecek toplayıcıların yiyecek üretimine geçmeleri bir oranda hızlı oldu: MÖ 9000 yılı gibi geç bir tarihe kadar insanların hiç tarım ürünleri ve evcil hayvanları yoktu, ama MÖ 6000’de bazı toplumlar neredeyse tamamıyla tarım bitkileri ve evcil hayvanlarla geçinir duruma gelmişlerdi.

Mezoamerika’daki durum bunun tam tersiydi: Bu bölgede evcilleştirilebilecek yalnızca iki hayvan vardı (hindi ve köpek), bu hayvanlar da inekler, koyunlar, keçiler ve domuzlarla karşılaştırıldığında çok az et veriyorlardı; Mezoamerika’nın başlıca besin kaynağı olan mısır ise, daha önce açıklandığı gibi, evcilleştirmesi güç ve belki de çok zaman alan bir bitkiydi. Bunun sonucu olarak Mezoamerika’da evcilleştirme MÖ yaklaşık 3500 yıllarına kadar başlamış olamazdı; ilk adımları atanlar da hâlâ göçebe olan avcı/yiyecek toplayıcılardı; yerleşik köyler MÖ yaklaşık 1500 yılına kadar kurulmadı.

Grönland’dan sonra en büyük ada olan Yeni Gine, Avustralya’nın hemen kuzeyinde ekvatora yakın bir yerdedir. Tropik bölgede olduğu, yüzey şekilleri ve doğal çevre bakımından büyük çeşitlilik gösterdiği için Yeni Gine hem bitki hem hayvan türleri bakımından, bir ada olması dolayısıyla kıtadaki tropik bölgeler kadar olmasa da, zengindir. Yeni Gine’de en azından 40.000 yıldır insanlar yaşıyor. Bu süre Amerika kıtalarındakinden çok daha uzun.

Arkeolojik ipuçları Yeni Gine’de tarımın köklerinin eski olduğunu, MÖ yaklaşık 7000 yılına uzandığını gösteriyor. Yine de Yeni Gine’nin canlı varlık örtüsü için çok katı üç sınırlamanın söz konusu olduğu anlaşılıyor.

Birincisi, Yeni Gine’de evcilleştirilmiş hiçbir tahıl yok, oysa yaşamsal önemdeki çeşitli tahıllar Bereketli Hilal’de, Sahel’de ve Çin’de evcilleştirilmişti. Dünyadaki en büyük tohumlu 56 yaban ot türünden biri bile orada yoktu.

İkincisi, Yeni Gine’deki hayvanlar aleminde evcilleştirmeye elverişli büyük, memeli hayvan türü hiç yoktu. Bunun sonucu olarak Yeni Gine ovalarında yaşayanlar proteini avladıkları balıklardan alırken, Yeni Gine’nin yüksek bölgelerinde yaşayan çiftçi toplumlar şiddetli bir biçimde protein eksikliği çekiyordu, çünkü onların kalori kaynağı olan başlıca ürünlerde (taro ve tatlı patates) yeterli protein yoktur.

Yeni Gine’nin yüksek bölgelerinde yaşayan çocukların karınları şiştir, çok yiyen ama az protein alanlarda görülür bu. Yeni Gine’nin yüksek bölgelerinde yaşayan geleneksel toplumlar arasında yamyamlığın yaygın olmasının en belirgin nedeni belki de bu protein kıtlığıydı.

Son olarak, eski zamanlarda Yeni Gine’de bulunan kök bitkileri protein bakımından olduğu kadar kalori bakımından da sınırlayıcıydı çünkü bugün pek çok Yeni Ginelinin yaşadığı yüksek bölgelerde yetişmiyorlardı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusunda temel ürünlerin, MÖ 2500 ile 1500 yılları arasında, yani Bereketli Hilal’de buğday ve arpa evcilleştirildikten 6000 yıl sonra evcilleştirilen dört yaban bitki olduğu anlaşılıyor. Bal kabağının yerel bir türü kap olarak kullanılıyordu, ayrıca yenebilir çekirdekleri vardı. Geri kalan üç temel ürün sırf yenebilir tohumları için yetiştiriliyordu (ayçiçeği, bataklık mürveri adı verilen papatyagillerden bir bitki, ıspanakgillerden kazayağı).

Bu noktaya kadar örnek olarak birbirine karşıt üç bölgeyi ele aldık, üçünde de yiyecek üretimi yerel olarak başlamıştı. Bir uçta Bereketli Hilal bulunuyor, öteki uçta Yeni Gine ve Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusu. Bereketli Hilal’deki halklar yerel bitkileri çok erken bir tarihte evcilleştirdiler.

Bereketli Hilal ile Yeni Gine ve Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusu arasındaki farkların insanların kendilerinden, yeteneklerinin sınırlılığından kaynaklanmadığını, doğrudan doğruya evcilleştirmeye uygun mevcut yaban hayvan ve bitki türü takımlarının farklılığından kaynaklandığını gördük. Başka bir yerden daha verimli bir ürün geldiğinde (Yeni Gine’de tatlı patates, Amerika Birleşik Devletleri’nin doğusunda Meksika üçlüsü örneğinde görüldüğü gibi) yerli halklar hemen bunlardan yararlanıyor, yiyecek üretimini artırıyor, büyük bir nüfus artışı gösteriyorlardı.

Kuzey Amerikalı yerlilerin Avrupalılar gelmeden önce Kuzey Amerika elmasını evcilleştirmeyi başaramamış olmalarının faturası ne halklara ne de elmalara çıkarılabilir. Elmanın evcilleştirilmesi için gerekli biyolojik ön koşullar açısından Kuzey Amerikalı çiftçilerin Avrasyalı çiftçilerden farkı yoktu, yaban elmaların da Avrasya’daki yaban elmalardan. Amerikan yerlilerinin elmayı evcilleştirememelerinin nedeni Kuzey Amerika’da takım halinde mevcut yaban bitki ve hayvan türleriyle ilgilidir. Kuzey Amerika’da yiyecek üretiminin geç başlamasının sorumlusu işte bu takımın içinde evcilleştirilmeye elverişli olanların sayısının fazla olmamasıdır.

ZEBRALAR, MUTSUZ EVLİLİKLER VE ANNA KARENİNA İLKESİ

Tolstoy’un büyük romanı Anna Karenina’nın o ünlü ilk cümlesini bulursunuz karşınızda: “Mutlu ailelerin hepsi birbirine benzer; mutsuz ailelerin mutsuzluğuysa kendine özgüdür”. Bu cümleyle Tolstoy şunu demek istiyor: Bir evliliğin mutlu bir evlilik olabilmesi için çeşitli bakımlardan iyi yürümesi gerekir: cinsel arzu uyandırma, para konularında anlaşabilme, çocuk terbiyesi, din, hısım akraba ilişkisi bakımından ve daha başka önemli bakımlardan. Bu temel konulardan birinde başarısızlık evliliğin sonu olabilir, o evlilik mutluluk için gerekli bükün öteki katkı maddelerine sahip olsa bile.

Anna Karenina İlkesi hayvanların evcilleştirilmesi konusunun bir yönüne açıklık getirir, insanlık tarihi açısından büyük sonuçlar doğurmuş olan bir yönüne, yani elverişli gibi görünen büyük, memeli yaban türlerin, örneğin zebraların ve pekarilerin asla evcilleştirilememiş olması ve başarıyla evcilleştirilen memeli türlerinin hemen hepsinin Avrasyalı olması olgusuna.

Avrasya ve Kuzey Amerika’da kurtlar evcilleştirilmiş ve bizim köpeklerimiz gibi kullanılmıştı, av köpeği, bekçi köpeği, ev hayvanı, bazı toplumlarda da yiyecek olarak. Avrupa’da tavşan avlamak için kır sansarı evcilleştirilmişti. Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya’da zararlı kemirgen hayvanları avlamak için kedi evcilleştirilmişti. Evcilleştirilmiş böcekler bile vardır, örneğin Avrasya’da bal elde etmek için bal arısı, Çin’de ipek elde etmek için ipek böceği.

Filler terbiye edildi ama hiçbir zaman evcilleştirilmedi. Hannibal’ın filleri ve bugün Asya’da yük hayvanı olarak kullanılan filler yakalanıp terbiye edildikleri zamanki kadar yaban fillerdir; tutulup bir yere kapatılarak yetiştirilmediler. Oysa evcil hayvan, hayvanın üremesinden ve beslenmesinden sorumlu insanlar tarafından kullanılmak üzere seçilmiş, bir yere kapatılarak yetiştirilen, bunun sonucunda da yaban atalarından farklılaşmış hayvan demektir.

Yani, evcilleştirme olgusu yaban hayvanların insanlar için daha yararlı bir şeye dönüşmesi olgusudur. Bazı küçük memelilerin MÖ 2500’den çok sonra ilk kez evcilleştirildiği doğrudur. Örneğin, tavşanlar yenmek amacıyla ancak orta çağda evcilleştirilmişti, laboratuar araştırması için fare ve sıçanlar 20. yüzyılda, ev hayvanı olarak kobaylar 1930’larda falan. Ama büyük memelilerin evcilleştirilmesi işi gerçekten de 4500 yıl önce tamamlandı. O zamana gelinceye kadar dünyadaki büyük tür olarak 148 aday sayısız kereler denenmiş, bu sınavı pek azı geçebilmiş ve başka uygun tür kalmamış olsa gerektir.

Evcilleştirilebilmek için yaban adayın pek çok farklı özelliklere sahip olması gerekiyor. Bu gerekli özelliklerden birinin bile eksikliği evcilleştirme çabalarını boşa çıkarıyor, tıpkı mutlu bir evlilik kurma çabalarını boşa çıkardığı gibi.

Çinlilerin yalnızca domuz ve köpekleri vardı. Evcil otobur memeli hayvanlara sahip olma mutluluğuna ermiş insan toplulukları damak tadı için yemek dışında köpek yemek zahmetine girmemişlerdir. Ayrıca köpekler yalnızca etobur değil aynı zamanda otoburdur. Evinizdeki sevgili köpeğinizin etobur olduğunu sanıyorsanız aldığınız köpek maması paketinin üzerindeki katkı maddeleri listesine bakın. Azteklerin ve Polinezyalıların yemek için besledikleri köpekler sebze ve çöp yiyerek randımanlı bir biçimde semiriyorlardı.

UÇSUZ BUCAKSIZ GÖKLER VE SAVRULAN BALTALAR

Amerika kıtalarının doğu-batı yönünde değil, kuzey-güney yönünde uzandığını göreceksiniz. Bu demektir ki Amerika kıtalarının ana ekseni kuzey-güney eksenidir. Aynı şey, Amerika derecesinde olmasa da Afrika için de doğrudur. Oysa bunun tam tersine, Avrasya’nın ana ekseni doğu-batı yönündedir. Kıtaların eksenlerinin yönü insan tarihi üzerinde etkili olduysa nasıl oldu?

Yiyecek üretimi esas olarak Güneybatı Asya’dan Avrupa’ya, Mısır’a, Kuzey Amerika’ya, Etiyopya’ya, Orta Asya’ya ve İndus Vadisi’ne yayıldı; Sahel’den ve Batı Afrika’dan Doğu ve Güney Afrika’ya; Çin’den tropik Güneydoğu Asya’ya, Filipinler’e, Endonezya’ya, Kore’ye ve Japonya’ya; Mezoamerika’dan Kuzey Amerika’ya yayıldı.

Ekolojik olarak yiyecek üretimine çok elverişli olan bazı bölgeler tarih öncesi çağda, yakın çevrelerinde tarih öncesi yiyecek üretimi bölgeleri bulunmasına karşın asla bu üretime geçemediler.

Dolayısıyla, hazırda verimli bir tarım bitkisi varsa, çiftçiliğe yeni başlamış insanlar o bitkinin henüz o kadar yararlı olmayan yaban akrabalarını toplayıp onları yeniden evcilleştirerek sil başlamak yerine elbette o bitkiyi üretmeye devam edeceklerdir. Evcilleştirmenin bir tek kez yapıldığına dair bir ipucu varsa, bu bize yaban bir bitki bir kez evcilleştirildikten sonra başka alanlara çok çabuk yayıldığını ve aynı bitkinin bir kez daha evcilleştirilmesine gerek bırakmadığını gösterir.

Bir tarım bitkisinin hızlı yayılması yalnızca aynı yaban türün başka yerlerde evcilleştirilme hakkını değil aynı zamanda onunla aynı aileden gelen yaban türlerin de evcilleştirilme haklarını ellerinden alır. Yetiştirdiğiniz bezelyeler zaten iyiyse, aynı bezelye türünün yaban atasını bir kez daha sil baştan evcilleştirmeye kalkışmak elbette anlamsızdır, ama aynı zamanda zaten evcilleştirilmiş olan yaban bezelye türünün, aslında çiftçiler için hiç fark etmeyen yakın cinslerini evcilleştirmek de anlamsızdır.

Acaba niçin bütün Batı Avrasya’da yiyecek üretimini aynı bitki paketi başlattı? Bunun nedeni, pek çok bölgede insanların yaban doğada yetişen aynı bitki takımını tıpkı Bereketli Hilal’deki gibi yararlı bulması ve bağımsız olarak evcilleştirmesi midir? Hayır, nedeni bu değil.

Bir kere Bereketli Hilal’deki ilk tarım bitkilerinin pek çoğu Güneybatı Asya dışında yaban doğada bulunmaz bile. Örneğin, Mısır’da arpa dışında ilk sekiz tarım bitkisinden hiçbiri yaban doğada yetişmez. Mısır’ın Nil Vadisi Bereketli Hilal’in Dicle ve Fırat Vadilerine doğal çevre olarak çok benzer. Bu yüzden de o iki vadide başarılı olan paket Nil Vadisi’nde de başarılı oldu ve o görkemli yerel Mısır uygarlığının doğmasına yol açtı. Sfenksleri ve piramitleri aslında Mısır kökenli değil Bereketli Hilal kökenli ürünleri yiyen insanlar yaptılar.

İkincisi, yaban ataları Güneybatı Asya dışında yetişen bitkiler söz konusu olduğunda bile, Avrupa ve Hindistan’daki tarım bitkilerinin çoğunlukla Güneybatı Asya’dan alındığından, yerel olarak evcilleştirilmediğinden emin olabiliriz. Örneğin, yaban keten bitkisi Britanya’nın ve Cezayir’in batısında, Hazar Denizi’nin doğusunda kalan bölgelerde yetişir, yaban arpaysa Tibet’in bile doğusunda kalan bölgede. Örneğin, insan eliyle yetiştirilen bütün bezelyelerde, yaban bezelyelerde olduğu gibi, taneleri taşıyan keseciklerin kendiliğinden açılarak tanelerin dökülmesini önleyen aynı çekinik gen bulunmaktadır.

Bereketli Hilal’de ilk evcilleştirilen tarım bitkilerinin çoğunun bir daha başka yerde evcilleştirilmediği açıkça ortada. Birbirinden bağımsız olarak çeşitli yerlerde evcilleştirilmiş olsalardı farklı kromozom dizileri ya da farklı mutasyonlar biçiminde bu farklı kaynakların mirasını taşıyacaklardı.

Genetik programı, ekili olduğu tarlanın enlemine uymayan bitkinin vay haline! Kanadalı bir çiftçi düşünün, aptallık edip ta güneyde, Meksika’daki büyüme koşullarına uyum sağlamış bir mısır soyunu ekmiş. O zavallı mısır, Meksika’ya uyum sağlamış genetik programına uyarak Mart ayında filiz vermeye hazırlanacak ancak üç metre karın altında bulacak kendini. Meksika’nın ılıman ikliminde bu son derece güvenli bir stratejidir ama Kanada için bir felaket demektir, bitkinin henüz olgun başaklar veremeden sonbahar donlarıyla ölmesi anlamına gelir.

Sonuç olarak Bereketli Hilal bitkilerinin çoğu Fransa’da ve Japonya’da çok iyi yetişirken ekvatorda yetişmez.

Hayvanlar da enlemle ilişkili iklim özelliklerine uyum sağlarlar. Bu açıdan bizler, kendi iç gözlemlerimizden de bildiğimiz gibi, tam birer hayvanızdır. Bazılarımız kendine özgü mikropları olan, günlerin çok kısa olduğu soğuk kuzey kışlarına dayanamayız, bazılarımız da kendine özgü hastalıkları olan sıcak tropik iklimlere dayanamayız.

İsa zamanında Bereketli Hilal tahılları İrlanda’nın Atlas Okyanusu kıyılarından ta Japonya’nın Büyük Okyanus kıyılarına kadar, uzunluğu 15.000 kilometreyi bulan toprak şeridinde yetişiyordu.

Sonuç olarak, Avrasya’nın doğu-batı ekseni, Bereketli Hilal tarım bitkilerinin İrlanda’dan İndus Vadisi’ne kadar ılımlı enlem kuşağında tarımı hızla başlatmasına ve Doğu Asya’da bağımsız olarak başlamış tarımı zenginleştirmesine olanak sağladı.

Eksenlerinin yönü bakımından kıtalar arasında bulunan farklar yalnızca yiyecek üretiminin değil, başka teknolojilerin ve buluşların yayılmasını da etkiledi. Örneğin, MÖ 3000 yılı dolaylarında Güneybatı Asya’da ya da yakınlarında icat edilen tekerlek birkaç yüzyıl içinde Avrasya’da hızla doğuya ve batıya büyük oranda yayıldı, oysa Meksika’da tarih öncesi dönemde bağımsız olarak icat edilen tekerlek güneye, Andlara asla ulaşamadı.

3. KISIM

YİYECEK ÜRETİMİNDEN TÜFEKLERE, MİKROPLARA VE ÇELİĞE ÖLDÜRÜCÜ BİR ARMAĞAN : HAYVAN VARLIĞI

Yetişkinlerin bazısı, çocuklarınsa çoğu bulaşıcı hastalıkları ev hayvanlarından kapar. Yakın tarihimiz boyunca insanların ölümüne yol açmış başlıca hastalıklar – çiçek hastalığı, verem, sıtma, veba, kızamık ve kolera – hayvan hastalıklarının evrimleşmiş halidir, işin tuhafı bizim salgın hastalıklarımızın çoğunun nedeni olan mikropların büyük bir kısmı artık neredeyse yalnızca insanlarda görülür. II. Dünya Savaşı’na kadar savaşlarda ölenlerin çoğu savaş yaralarından değil savaşla taşınan hastalıklardan ölüyordu. Eski savaşların galiplerin her zaman en iyi komutanlara ve silahlara sahip olan ordular değil, çoğu kez yalnızca düşmanlarına bulaştıracak en berbat mikropları taşıyanlardı.

Mikroplar kişiden kişiye ve hayvanlardan insanlara sıçramanın çeşitli yöntemlerini geliştirmişlerdir. Bir mikrop ne kadar iyi yayılırsa geriye o kadar çok yavru bırakır ve doğal seçilim onun o kadar lehine işler.

Bir mikrobun yayılmasının en zahmetsiz yolu hiçbir şey yapmadan bir başka kurbana aktarılmayı beklemektir. Böylece bizim açımızdan cinsel organ yaraları, ishal, öksürük birer “hastalık belirtisi”dir. Mikrop açısındansa, mikrobun yayılmasını sağlayan akıllıca evrimsel stratejilerdir. İşte bu yüzden “bizi hasta etmek” mikrobun çıkarınadır.

Hastalıkların hemen hemen hepsine karşı öteki insanlara göre daha dirençli olan bazı insanlar vardır. Salgın bir hastalık söz konusu olduğunda o mikroba karşı direnç göstermeye yarayan geni olan insanların hayatta kalma olasılığı bu geni taşımayanlara göre daha yüksek olacaktır.

İnsanlık tarihinin en büyük salgını I. Dünya Savaşı’nın sonunda 21 milyon insanın ölümüne yol açan grip salgınıydı. Kara Ölüm (hıyarcıklı veba) 1346 ile 1352 tarihleri arasında Avrupa nüfusunun dörtte birinin ölümüne yol açtı, bazı kentlerde ölüm oranı % 70’i buluyordu.

Hastalıkların yaşaması için yeterince kalabalık ve yeterince yoğun nüfuslu insan topluluklarına gerek vardır, ancak o durumda hastalık tam gerilemeye başlamadan önce hastalığa yakalanmaya hazır çok sayıda yeni doğmuş bebek bulabilir. Bu yüzden kızamık ve benzeri hastalıklar kalabalık hastalığı olarak da bilinir.

Az nüfuslu toplumlarda görülen, cüzam, verem dutu gibi başka bulaşıcı hastalıklar süreğen hastalıklardır. Kurbanın ölmesi çok uzun zaman alabildiği için kurban, kabileciğin öteki üyelerine de hastalık bulaştırmak üzere bir mikrop deposu halinde yaşar.

Çiftçiliğin başlaması mikropların işine yaradıysa, şehirlerin ortaya çıkışı daha da çok işlerine yaradı. Mikropların işini kolaylaştıran bir başka şey de, Romalılar zamanına gelindiğinde Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika topluluklarını etkili bir biçimde mikroplar için kocaman ve tek bir üreme çiftliği halinde birleştirmiş olan dünya ticaret yollarının gelişmesiydi. Bu Antoninus Vebası olarak bilinen ve MS 165 ile 180 yılları arasında milyonlarca Roma vatandaşının ölümüne yol açan çiçek hastalığının sonunda Roma’ya ulaştığı zamandır.

Örneğin, kızamık virüsü sığır vebasına yol açan virüsle yakın akraba. Sığır vebası denen bu iğrenç salgın hastalık sığırlarda ve geviş getiren yaban memelilerde görülür ama insanlarda görülmez. Kızamık ise sığırlarda görülmez. Çiftçilikle uğraşan köylülerin inekleriyle birlikte yaşayıp uyuduklarını, ineklerin dışkıları, sidikleri, nefesleri, yaraları, kanıyla haşır neşir olduklarını düşünürsek hastalığın insanlara geçmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Mevcut hastalıkları şöyle bir taradığımızda, hayvandan başlayarak gelişen özel insan hastalıklarının evriminde dört aşama olduğunu görürüz.

Birinci aşamaya ara sıra doğrudan ev hayvanlarımızdan ya da evcil hayvanlardan kaptığımız onlarca hastalık örneklik eder.

İkinci aşamada, daha önce hayvanda görülen bir hastalık mikrobu doğrudan doğruya insandan insana geçecek ve salgına yol açacak şekilde evrimleşmiştir. Belli başlı hastalıklarımızın evriminin üçüncü aşamasını, daha önce hayvanlarda görülüp daha sonra insanlara yerleşen ve yok olmayan (henüz?) insanlığın hâlâ en önemli katilleri olabilecek ya da olmayabilecek olan hastalık mikropları oluşturur.

Bu evrimin son evresini uzun süredir yalnızca insanlarda görülen belli başlı salgın hastalıklar oluşturur. Bu hastalıklar hayvanlardan bize atlamaya çalışmış – ama çoğu başaramamış olan – daha pek çok hastalık mikrobunun evrimsel kalıntıları olsa gerekir.

Kısacası, hastalıklar süregelen evrimi temsil ediyor, mikroplar doğal seçilim yoluyla yeni ev sahiplerine ve taşıyıcılara uyum sağlıyor.

Benim çocukluğumda okullarda bize Kuzey Amerika’da başlangıçta yalnızca bir milyon kadar yerlinin yaşadığını öğretirlerdi. Oysa arkeolojik kazılardan ve kıyılarımıza gelen ilk Avrupalı kaşiflerden kalan betimlemelerden öğrendiğimize göre artık başlangıçta 20 milyon kadar yerlinin yaşadığını biliyoruz. Genel olarak Yeni Dünya’da Kolomb’un gelişinden sonraki bir ya da iki yüzyıl içinde yerlilerin nüfusundaki azalma oranının % 95’i bulduğu tahmin ediliyor.

Başlıca ölüm nedeni Eski Dünya’nın mikroplarıydı, Amerikan yerlileri bu mikroplarla hiç karşılaşmamışlardı, bu yüzden de onlara karşı ne bağışıklıkları ne de genetik dirençleri vardı.

Eski Dünya’dan gelen bir düzineden fazla önemli bulaşıcı hastalık Yeni Dünya’yı yurt edinirken Amerika kıtalarından Avrupa’ya giden belki de tek bir öldürücü hastalık bile olmadı. Olduysa bile ancak anayurdu tartışmalı olan frengi olabilir.

KOPYALAR VE ÖDÜNÇ HARFLER

On dokuzuncu yüzyıl yazarları genellikle tarihi, vahşilikten uygarlığa bir geçiş olarak yorumlama eğiliminde olmuşlardır. Bu geçiş tarım, metal işleme teknolojisi, karmaşık teknoloji, merkezi yönetim ve yazı gibi kilit önemdeki gelişmelerin damgasını taşıyordu.

Bilgi güç demektir. Bu yüzden de yazı, çok daha uzak ülkelere ve çok daha eski zamanlara ait çok daha fazla bilgiyi çok daha sağlıklı ve çok daha ayrıntılı bir biçimde aktarma olanağı verdiği için çağdaş toplumlara güç kazandırır.

Yazı, fetihlerin çağdaş bir aracı olarak tüfeklerle, mikroplarla ve merkezileşmiş yönetimlerle el ele yürüdü. Peki bu kadar önemli olan yazıyı niçin bazı halklar geliştirdi de bazıları geliştiremedi? Niçin, örneğin, yazı Bereketli Hilal’den Etiyopya’ya ve Arabistan’a yayıldı da Meksika’dan Andlar’a yayılmadı?

Tartışmaya yer bırakmayacak şekilde yazının bağımsız olarak icat edildiği iki yer vardı, biri Mezopotamya, öteki Meksika; Mezopotamya’da Sümerler MÖ 3000 yılında, Meksika yerlileriyse MÖ 600 yılında icat etmişlerdi. MÖ 3000 yılındaki Mısır yazısı ile (MÖ 1300 öncesi) Çin yazısı da bağımsız olarak icat edilmiş olabilir.

Ayrıntılarıyla araştırıp ortaya çıkarabildiğimiz bağımsız icat olarak tarihin en eski yazı sistemi, Sümer çivi yazısıdır.

Sümerler ile eski Meksikalılar bir kez yazıyı bulduktan sonra onların yazılarının ilkeleri ya da ayrıntıları hızla başka toplumlara yayıldı, o toplumların kendi başlarına yazı deneyleri yaparak yüzyıllarca ya da yıllarca uğraşmalarına gerek kalmadı.

Kiril alfabesinin kökeni MS dokuzuncu yüzyılda Slavların ülkesine giden Yunan misyoner Aziz Kyrillos’un icadı olan, Yunan ve İbrani harflerinin bir uyarlamasına dayanmaktadır.

Bir dile ait mevcut bir yazı sistemi başka bir dile uyarlanmak üzere kaç yüz kez kopya edildiyse o kadar kez de bazı sorunlar çıkmıştır, çünkü dünyada tamı tamına aynı seslere sahip iki dil bulamazsınız. Ödünç alınan harflerin gösterdiği sesler o harfleri ödünç alan dilde yoksa söz konusu harfler ya da işaretler kullanılmayıp atılır. Örneğin, Avrupa dillerinin çoğunda b, c, f, g, w, z harflerinin gösterdiği sesler Fince’de yoktur, bu yüzden Finliler kendi Latin alfabelerinden bu harfleri atmışlardır.

Latin alfabesinin kendisi uzun sürmüş kopyalama evrelerinin ürünüdür. Anlaşıldığına göre alfabeler insanlık tarihinde yalnızca bir kez ortaya çıktı: Şu anki Suriye’nin bulunduğu yerden Sina’ya kadar olan bölgede, MÖ ikinci bin yıl sırasında Sami dillerini konuşanlar arasında. Şu anda var olan ve geçmişte var olmuş yüzlerce alfabenin hepsi sonuçta bu Sami alfabesinden, çoğunlukla düpedüz kopyalama ve uyarlama yöntemiyle, pek ender olarak da alfabe düşüncesinin yayılmasıyla türemişti.

En eski belgeleri 1300 yılına ait olan ama daha da eski müjdecilerinin de bulunabileceği Çin yazısıyla benzersiz yerel göstergelere ve bazı benzersiz ilkelere sahiptir ve pek çok bilim adamı bu yazının bağımsız olarak geliştirildiği kanısındadır. Yazı Sümer’de, yani Çin’in ilk kent merkezlerinden 6500 km uzakta bir yerde MÖ 3000’den önce ortaya çıkmış, 4000 km batıda İndus Vadisi’nde MÖ 2200 öncesi görülmüştü ama İndus Vadisi ile Çin arasında kalan bölgede daha öncesine ait bildiğimiz bir yazı sistemi yok. Dolayısıyla elimizde ilk Çinli yazıcılara esin kaynağı olmuş olabilecek başka bir yazı sisteminin varlığına dair bir kanıt bulunmuyor.

Eski Sümer kralları ve rahipleri yazının uzman yazıcılar tarafından vergi borcu olarak koyunların kayıtlarının tutulması için kullanılmasını istiyordu, yoksa kitlelerin şiirler yazmasını, kumpaslar kurmasını değil. İnsan bilimci Claude Lévi-Strauss’un dediği gibi, eski zamanlarda yazının en önemli işlevi “öteki insanları köle etmeyi kolaylaştırmak”tı.

İHTİYACIN ANASI

Silah ve ulaşım teknolojileri bazı halkların kendi topraklarını genişletmelerinde ve başkalarının topraklarını fethetmelerinde doğrudan etkili olmuştur. Tarihin en genel seyrinin en önemli nedenidir bu. Peki ama ateşli silahları, okyanusları aşan gemileri, çelik gereçleri icat edenler niçin Amerikan yerlileri ya da Sahra’nın güneyinde yaşayan Afrikalılar değil de Avrasyalılar oldu? Aradaki farklar matbaa makinesinden tutun da cama, buharlı makineye kadar pek çok önemli teknolojik gelişmeye uzanır. Niçin bütün bu icatlar Avrasyalılara aitti?

“İcadın anası ihtiyaçtır”. Yani varsayımsal olarak icatlar toplumun giderilemeyen bir ihtiyacı olduğu zaman yapılır. Aslında icatların pek çoğu ya da büyük çoğunluğu, sırf merak ya da tamircilik aşkının etkisiyle harekete geçen kişilerin eseriydi, onların kafalarındaki ürüne başlangıçta hiçbir talep yoktu. Bir şey icat edildikten sonra mucidin o şey için bir uygulama alanı bulması gerekiyordu. Ancak uzunca bir süre kullanıldıktan sonra tüketiciler o şeye “ihtiyaçları” olduğunu hissetmeye başlıyorlardı. Çoğu kez icat ihtiyacın anasıdır, ihtiyaç icadın değil.

Buna iyi bir örnek yakın çağların en büyük mucidi Thomas Edison’un en özgün icadının tarihidir. Edison 1877’de ilk gramofonunu yaptığı zaman bir makale yayımladı, bu makalede icadının kullanılabileceği yerleri on madde halinde belirtti. Bunların arasında ölmekte olan kişilerin son sözlerini kaydetmek, görme özürlü kişilerin dinlemesi için kitapları plağa almak, saatin kaç olduğunu duyurmak, hecelemeyi öğretmek vardı. Edison’un öncelikler listesinde müziğin yeniden üretimi ilk sıralarda yer almıyordu. Ancak 20 yıl kadar sonra istemeye istemeye gramofonun aslında müzik kaydetmeye ve çalmaya yaradığını kabul etti.

Motorlu araç bugün bizim için yararları apaçık ortada olan bir icattır. Gel gelelim herhangi bir talebe yanıt vermek üzere icat edilmiş bir şey değildir. Nikolaus Otto 1866’da ilk benzinli motorunu yaptığı zaman insanların kara ulaşımı gereksinimini 6000 yıldır atlar sağlamaktaydı, buna ek olarak buharlı trenler giderek daha çok kullanılıyordu.

Otto’nun motoru güçsüz ve ağır olduğu, boyu iki metreyi aştığı için bu motorun atlara yeğlenecek bir yanı yoktu. Motorların gelişmesi, Gottfried Daimler’in motoru bir bisiklete yükleyerek motosiklet yapacağı noktaya gelmesi, 1885 yılını buldu; ilk kamyonu yapmak için Daimler 1896 yılını bekledi.

Motorlu araçlar 1905 yılında hâlâ çok pahalıydı, zenginlerin güvenilmez oyuncaklarıydı. Halk, I. Dünya Savaşı’na kadar atlardan da demiryollarından da memnundu, ancak ordu o günlerde kamyonlara gereksinimi olduğuna karar vermişti. Savaştan sonra kamyon üreticilerinin ve ordunun yoğun kulisleri sonucunda kamuoyu buna gereksinimi olduğuna inanır hale geldi ve sanayileşmiş toplumlarda at arabalarının yerini kamyonlar almaya başladı. Amerika’nın en büyük kentlerinde bile bu değişikliğin gerçekleşmesi 50 yıl sürdü.

Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl aşağı yukarı 70.000 patent veriliyor, bunların ancak pek azı ticari üretim aşamasına ulaşabiliyor. James Watt buharlı motorunu madenlerden su pompalamak için tasarımlamıştı ama çırçır fabrikalarına ve daha sonra kısa zamanda lokomotiflere, gemilere gerekli gücü sağlayan bir motor haline geldi.

O halde, bize başlangıç noktası oluşturan icatlarla ilgili sağduyuya dayalı görüş icat eden gereksinimin olağan rollerini ters yüz ediyor. Watt ve Edison örneğinde görüldüğü gibi, ender görülen dahilerin önemini fazlaca abartıyor. “İcatların kahramanların işi olduğu” kuramı patent yasasıyla destekleniyor çünkü patent başvurusunda bulunan kişi teslim ettiği icadının yeniliğini kanıtlamak zorunda.

Edison 21 Ekim 1879 gecesi “icat” ettiği ünlü elektrik ampulünü, 1841 ile 1878 yılları arasında pek çok başka mucidin patentli elektrik ampullerine dayanarak geliştirmişti. Aynı şekilde Wright kardeşlerin insanlı ve motorlu uçaklarından önce Otto Lilienthal’ın insanlı motorsuz planörleri ile Samuel Langley’in insansız motorlu uçağı vardı; Samuel Morse’un telgrafından önce Joseph Henry’nin, Wiliam Cooke’un, Charles Wheatstone’unkiler vardı; koza lifli (iç bölgelerde yetişen) pamuğun çekirdeğini ayırmaya yarayan Eli Whitney’in çırçırı binlerce yıldır uzun lifli (Sea Adas’nda yetişen) pamuğun çekirdeğinin ayıran çırçırların geliştirilmişiydi.

Benim çıkardığım iki temel sonuç var: Birincisi, teknoloji toplam olarak gelişen bir şey, tek tek kahramanların eylemleriyle değil; ikincisi, teknoloji öngörülmüş bir gereksinimi karşılamak için icat edilmiyor, icat edildikten sonra kullanım alanı bulunuyor.

Eski Yunanlılar petrol, zift, reçine, kükürt, sönmemiş kireç kullanarak hazırladıkları çeşitli karışımları yangın çıkarma silahı olarak kullanmayı keşfetmişlerdi, mancınıkla, oklarla, yangın bombalarıyla, gemilerle hedefe ulaştırıyorlardı.

Orta Çağ sonrası petrol damıtma işine gelince, kimyacılar en uçucu sıvıyı (benzini) ne yazık ki kullanılmaz bir ürün olarak çöpe atıyorlardı, içten yanmalı motorlar için eşi bulunmaz bir yakıt olduğu anlaşılıncaya kadar bu böyle sürdü. Çağdaş uygarlığın yakıtı olan benzinin, nerede kullanılacağı bilinmeyen bir icat olarak ortaya çıktığı bugün kimin aklına gelir?

Bir mucit yeni bir teknoloji için bir kullanım alanı keşfettiği zaman, bundan sonra yapacağı ilk şey toplumu bunu benimsemeye ikna etmektir. Ünlü örneklerin arasında Amerika Birleşik Devletleri kongresinin 1971’de sesten hızlı bir araç geliştirme projesine para ayrılmasını kabul etmemesi, yüksek becerili bir daktilo klavyesi tasarımının dünyada sürekli geri çevrilmesi, Britanya’nın uzun süre elektrikle aydınlanmayı kabul etme konusundaki gönülsüzlüğü var.

Tarih boyunca savaş genellikle teknolojik yeniliklerin başlıca nedeni olmuştur. Örneğin, II. Dünya Savaşı sırasında nükleer silahlara, I. Dünya Savaşı sırasında uçaklara ve kamyonlara yapılan dev yatırımlar bütün yeni teknoloji alanlarını ateşledi. Ama savaşlar aynı zamanda teknolojiyi önemli ölçüde engelleyebilir de.

Çok işe yarar bir icat bir toplumda ortaya çıktığı zaman bu icat genellikle iki şekilde yayılır. Biri, o icadı gören ya da duyan başka toplumların beğenip almalarıdır. İkincisi, icadın yapıldığı toplum karşısında o icattan yoksun toplumlar kendilerinin zayıf kaldıklarını görürler, bu zayıflık yeterince önemliyse o topluma yenik düşerler, yerlerini onlara bırakırlar.

Toplumlar yeni bir teknolojiyi, o teknolojiyi icat etmiş toplumlardan çok farklı şekillerde alabilirler. Bunların arasına (1954’de transistorun Amerika Birleşik Devletleri’nden Japonya’ya yayılmasında olduğu gibi) barışçı ticaret, (MS 552’de ipekböceğinin Güneydoğu Asya’dan Orta Doğu’ya kaçırılmasında olduğu gibi) casusluk, (Fransa’dan 1685’de kovulan 200.000 Fransız Protestanı aracılığıyla Fransız cam ve giyim üretimi yöntemlerinin Avrupa’ya yayılışında olduğu gibi) göç ve bir de savaş girer. Çin’deki kağıt üretimi yöntemlerinin Müslümanların eline geçmesi bu sonuncu yoldan olmuştur. Bir Arap ordusu Çin ordusunu MS 751 yılında Orta Asya’da Talas Irmağı çarpışmasında yenilgiye uğratmıştır, Araplar savaş esirlerinin arasında bazı kağıt yapımcılarının olduğunu görmüş ve Semerkand’da kağıt yapımını başlatmak üzere onları alıp getirmişlerdir.

Japonlar MS 1543 yılında iki Portekizli serüvenci arkebüslerle (ilkel tüfeklerle) silahlanmış olarak bir Çin yük gemisiyle Japonya’ya geldiği zaman, ateşli silahlarla tanıştılar. Bu yeni silahtan öylesine etkilendiler ki hemen yerli tüfek üretimine başladılar, tüfek teknolojisini önemli ölçüde geliştirdiler, MS 1600 yılına gelindiğinde dünyada onlarınki kadar çok ve iyi tüfeklere sahip olan başka bir ülke yoktu.

Ama Japonya’da aynı zamanda tüfeklerin kabul görmesini engelleyen etmenler de vardı. Ülkede samurai denen bir savaşçı sınıfı bulunuyordu, onlar için kılıç hem bir sınıf simgesiydi hem de sanat yapıtı. Samurailerin denetimindeki yönetim tüfek üretimini birkaç kentle sınırlayarak işe başladı, sonra tüfek üretebilmek için hükümetten izin alma koşulunu getirdi, daha sonra yalnızca hükümet için tüfek üretecek olanlara üretim izni verdi, en sonunda da hükümetin tüfek siparişlerini azalttı, böylece Japonya neredeyse yeniden işler halde tüfeğin görülmediği bir ülke haline geldi.

Japonların tüfekleri terk edişleri, tarihte tamamıyla ya da yarı yarıya yalıtılmış toplumlarda teknolojide görülen tersine dönüşlerin en iyi bilinen örneklerdir. Tarih öncesi zamanlarda da böyle tersine dönüşler oldu. Bunun en aşırı örneği Tasmanya yerlilerinin kemik aletleri ve balıkçılığı bile bırakıp çağdaş dünyada en ilkel teknolojiye sahip bir toplum haline gelmeleridir.

Sanayi Devrimi’nden bu yana teknolojideki patlama bugün bizi etkiliyor ama orta çağdaki patlama da Bronz Çağı’ndakiyle karşılaştırıldığında aynı derece etkileyicidir, Bronz Çağı’nın yanında Üst Yontma Taş Çağı cüce kalır.

Giderek ivme kazanan bu gelişim tarihi içinde özellikle iki sıçramaya dikkat çekebiliriz. Birincisi, bundan 100.000 ile 50.000 yıl öncesi arası, belki de vücudumuzda meydana gelen bir değişim sonucu, yani çağdaş konuşma yetisine ya da beyin işlevlerine ya da her ikisine birden elveren çağdaş anatominin evrimi sonucu olmuştur. Bu sıçramadan sonra kemik aletlerin, tek bir işe yarayan taş aletlerin, bileşik aletlerin yolu açılmıştır. İkinci sıçrama bizim yerleşik hayata geçişimiz üzerine oldu, insanlar dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda yerleşik hayata geçtiler, bazı bölgelerde 13.000 yıl önce geçtiler, bazılarındaysa bugün bile geçmiş değiller. Büyük oranda bu geçiş bizim yiyecek üretimine geçişimizle bağlantılıdır çünkü yiyecek üretimi tarım ürünlerimize, meyve bahçelerimize, yedek yiyecek depolarımıza yakın olmamızı gerektiriyordu.

Yerleşik hayat teknoloji tarihi bakımından çok önemliydi çünkü insanların taşınamaz mülkler edinmelerine olanak veriyordu. Göçebe avcılar ve yiyecek toplayıcılar taşınabilir teknolojilerle yetinmek zorundaydılar. Konar göçer haldeyken sırtınıza bir de çömlekler, matbaa makineleri yüklenemezsiniz.

Yiyecek üretiminin ilk kez başladığı iki merkez de bu kara parçası üzerindedir: Bereketli Hilal ve Çin. Ana ekseninin doğu-batı yönünde olması, Avrasya’nın bir köşesinde benimsenmiş pek çok icadın Avrasya’nın başka yerlerinde benzer enlemlerde, benzer iklimlerde yaşayan toplumlara bir oranda hızlı bir bizimde yayılmasına olanak vermiştir.

Amerika kıtaları dünyanın, Avrasya’dan hayli küçük, ikinci büyük kara parçasını oluştururlar. Bununla birlikte coğrafi ve çevresel olarak parçalanmış durumdadırlar. Yalnızca 65 kilometre genişliğinde olan Panama Kıstağı aslında Amerika’yı coğrafi olarak ikiye böler, o bölgedeki Darien yağmur ormanlarıyla, Kuzey Meksika çölleri de çevresel olarak aynı şeyi yapar. Çöl, Mezoamerika’nın ileri insan topluluklarını Kuzey Amerika topluluklarından ayırırken, kıstak da Mezoamerika’nın ileri toplumlarını Andlar’daki ve Amazon’daki toplumlardan ayırır. Ayrıca Amerika kıtalarının ana ekseni güney-kuzey eksenidir, bu da yayılmanın çoğunlukla aynı enlem kuşağı boyunca sürmek yerine derece derece enlem (ve iklim) değiştirerek ilerlemesine yol açar.

Afrika’da Sahra’nın güneyi dünyanın üçüncü büyük kara parçasıdır, Amerika kıtalarından hayli küçüktür. İnsanlık tarihinin çok büyük bir bölümünde Avrasya açısından Afrika, Amerika kıtaları için olmadığı kadar ulaşılabilir bir yerdi ama Sahra Çölü Güney Afrika’yı Avrasya’dan ve ayrıca Kuzey Afrika’dan ayıran hâlâ en önemli çevresel engeldir. Afrika’nın kuzey-güney ekseni de teknolojinin hem Avrasya ile Sahra’nın güney bölgesi arasında hem de Sahra’nın güneyinde yayılmasını ayrıca engeller.

Son olarak Avustralya en küçük kıtadır. Yağış ve verimlilik oranının Avustralya’nın çoğu yerinde düşük olması besleyebileceği insan sayısı bakımından aslında o kıtayı daha da küçük hale getirir.

Ayrıca en yalıtılmış kıtadır. Bir de yiyecek üretimi orada yerel olarak hiç başlamamıştır. Bu etmenler bir araya gelince Avustralya yakın çağlarda hâlâ metal ürünlere geçememiş tek kıta olarak kalmıştır.

Yüzölçümü, yayılma kolaylığı, yiyecek üretiminin başlama tarihi bakımından kıtalar arasındaki farkların teknolojinin ortaya çıkışı üzerindeki bütün bu etkileri, teknoloji kendi kendisini hızlandırdığı için daha da abartılı boyutlara ulaşmıştır.

EŞİTLİKÇİLİKTEN HIRSIZKRASİYE

Obalar en küçük toplumlardır, 5 ila 80 kişiden oluşur, çoğu ya da hepsi kan ya da evlilik bağıyla birbirleriyle yakın akrabadırlar. Aslında oba büyük bir ailedir ya da birkaç akraba aile. Bugün hâlâ özerk olarak yaşayan obalar hemen hemen yalnızca Yeni Gine’nin ve Amazon’un en uzak köşelerinde görülürler, ama yakın çağlarda devlet denetimi altına ancak yakın geçmişte girmiş, özümsenmiş ya da ortadan kaldırılmış daha pek çok başka oba vardı.

Obalar bugün bizim kendi toplumlarımızda kaçınılmaz gördüğümüz pek çok kurumdan yoksundur. Sürekli oturdukları tek bir üs yoktur. Obanın topraklarını bütün herkes ortaklaşa kullanır, topraklar alt öbekler ya da bireyler arasında bölünmemiştir. Yaş ve cinsiyet dışında düzenli bir ekonomik uzmanlaşma yoktur: Gücü kuvveti yerinde herkes yiyecek peşinde koşar. Obaların içindeki ya da obalar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için yasalar, polis, sözleşmeler ve benzeri hiçbir resmi kurum yoktur.

Bizim en yakın akrabalarımız olan Afrika gorilleri, şempanzeleri, bonoboları da obalar halinde yaşarlar. Gelişen yiyecek elde etme teknolojileri avcıların ve yiyecek toplayıcıların kaynak bakımından zengin bazı bölgelerde sürekli ikamet etmelerine olanak sağlayıncaya kadar insanların da böyle yaşadığı düşünülüyor. Oba bize milyonlarca yıllık evrim tarihimizden miras kalmış siyasal, ekonomik ve toplumsal bir düzendir. Bunun ötesinde bizim bütün gelişmelerimiz son birkaç on bin yılın ürünüdür.

Obadan sonraki evrelerin birincisi kabiledir, kabilenin farkı daha büyük bir topluluk olması, çoğu kez değişmez bir yerleşim yerinin bulunmasıdır. Bununla birlikte bazı kabileler, hatta şeflikler mevsimlere göre yer değiştiren sürü sahiplerinden oluşur.

Toprak bütün kabileye değil belli bir klana aittir. Yine de bir kabiledeki insan sayısı herkesin birbirini adıyla ve ilişkileriyle tanımasına elverecek kadar azdır.

İnsanları yönetim örgütlenmesinin, birkaç yüzden fazla üyesi olan toplumlarda genellikle kabile örgütlenmesinden şefliğe dönüşmesinin nedeni, büyük topluluklarda yabancılar arasındaki anlaşmazlıkları çözme sorununun son derece güçleşmesidir. Anlaşmazlıkları çözme konusunda sorun çıkaran bir başka şey de kabilelerde hemen hemen herkesin herkesle ya kan bağı ya evlilik ya da her ikisi aracılığıyla hısım akraba olmasıdır. Geleneksel Yeni Gine toplumunda Bir Yeni Gineli tanımadığı bir Yeni Gineliyle karşılaşırsa, kendi köylerinden başka bir yerde karşılaşmışlarsa, her ikisi de birbirinin akrabalarını uzun uzun soruştururdu, niyetleri aralarında bir bağ saptamak, böylece birbirlerini öldürmeye kalkışmamak için geçerli bir neden bulmaktı.

Obalarla kabileler arasındaki bütün bu farklılıklara karşın pek çok benzerlik vardır. Kabilelerde hâlâ resmi olmayan “eşitlikçi” bir yönetim söz konusudur. Bilgi de karar alma yetkisi de toplumun malıdır.

Kabileler de obalardaki gibi “eşitlikçi” bir toplumsal sistem vardır, rütbeli soylar ya da sınıflar yoktur. Obalar gibi kabilelerde de bürokrasi yoktur, polis gücü, haraç yoktur. Ekonomik uzmanlaşma çok azdır: Tam zamanlı zanaatkâr yoktur, gücü kuvveti yerinde bütün yetişkinler yiyecek yetiştirme, toplama ya da avlama işine katılır.

Arkeolojik bulgulara bakılırsa şeflikler Bereketli Hilal’de MÖ 5500 dolaylarında, Mezoamerika ve Andlar’da MÖ 1000 dolaylarında ortaya çıktı.

Nüfus açısından şeflikler kabilelerden hayli büyüktü, nüfusları birkaç bin ile birkaç on bin arasında değişirdi. Aşağı yukarı 7500 yıl önce şefliklerin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar, tarihte ilk kez, yabancılarla düzenli olarak karşılaşmayı ve onları nasıl öldürmeleri gerektiğini öğrenmek zorunda kaldılar.

Kabilenin ulu kişisinin tersine bir şef resmen kabul edilen bir görevi yürütürdü, şeflik babadan oğula geçerdi.

Kabileler gibi şeflikler de bir tek yerleşim yerinde yaşayan çok sayıda soydan oluşur. Yine de kabile köylerindeki soylar eşit düzeyde klanlarken bir şeflikte şefin soyunun bütün üyelerinin kalıtsal ayrıcalıkları vardır.

Aslında şeflikler hayli büyük farklılıklar gösteriyordu. Örneğin küçük Polinezya adalarındaki toplumlar bir ulu kişiye sahip kabile toplumlarına benziyorlardı, tek fark şefliğin babadan oğula geçmesiydi. Şefin kulübesinin bütün öteki kulübelerden bir farkı yoktu, bürokratlar yoktu, genel görevler yoktu, şef topladığı şeylerin çoğunu yeniden halka dağıtıyordu, toprak bütün toplumun malıydı. Ama Polinezya adalarının en büyüklerinden olan Hawaii’de, Tahiti’de, Tonga’da şefleri bir bakışta süslerinden tanıyabilirdiniz, oralarda büyük emek gücüyle kamuya ait yapılar dikilmişti, şefler üretilen şeylerin büyük bölümüne el koyuyorlardı, topraklar da onların malıydı.

İster bir şeflik olsun, ister bir devlet, herhangi bir sınıflı toplum için insan şunu sormalıdır: Halk kendi çileli emeğinin ürünlerinin hırsızkratlara aktarılmasına niçin göz yumuyor? Platon’dan Marx’a kadar çeşitli siyasal kuramcılar tarafından sorulan bu soru her çağdaş seçimde seçmenler tarafından bir kez daha sorulmaktadır. Halk desteği zayıf olan hırsızkrasiler ya ezilen halk tarafından ya da çalınan ürünlere karşılık daha fazla hizmet sözü vererek halkın desteğini kazanmak isteyen türedi hırsızkratlar tarafından alaşağı edilme tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Örneğin, Hawaii tarihi baskıcı şeflere karşı başkaldırılarla doludur, genellikle de o şeflerin yerini daha az baskıcı olacaklarına söz veren erkek kardeşleri alır.

Halktan çok daha rahat bir hayat sürdürürken halkın desteğini kazanmak için bir seçkinin ne yapması gerekir? Hırsızkratların tarih boyunca başvurdukları dört çözüm yolu vardır:

1. Halkı silahsızlandırmak, seçkinleri silahlandırmak.

2. Toplanan haraçların çoğunu herkesin hoşuna gidecek şekilde dağıtarak kitleleri mutlu etmek. Bu ilke Hawaii şefleri için geçerli olduğu kadar bugün Amerikan siyasetçileri için de geçerlidir.

3. Genel düzeni koruyarak ve şiddeti durdurarak sahip olunan gücü insanların mutluluğu için kullanmak.

4. Hırsızkratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi hırsızkrasiye haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir. Obaların ve kabilelerin zaten kör inançları vardı, çağdaş kurumsal dinlerin de var.

Kurumsallaşmış din, zenginliğin hırsızkratlara aktarılmasını haklı gösterirken merkezileşmiş toplumlara iki önemli yarar sağlar. Birincisi, ortak ideoloji ya da din, birbiriyle akraba olmayan insanların birbirlerini öldürmeden bir arada yaşayabilmesi sorununu çözer, akrabalığa dayanmayan bir bağla onları birbirlerine bağlayarak. İkincisi, insanların başka insanlar adına hayatlarını feda etmeleri için kendi genetik öz çıkarları dışında gerekli güdüyü sağlar.

Bugün bizim en iyi tanıdığımız siyasal, ekonomik ve toplumsal kurumlar, şu anda Antarktika dışında dünyanın bütün karalarında hüküm süren devletlerin kurumlarıdır. Buradan hareketle devletlerin Mezopotamya’da MÖ yaklaşık 3700 yılında, Mezoamerika’da yaklaşık MÖ 3000 yılında, Andlar’da, Çin’de, Güneydoğu Asya’da 2000 yıldan fazla bir süre önce, Batı Afrika’da 1000 yıldan fazla bir süre önce ortaya çıktığını biliyoruz.

İlk devletler (çok köyden oluşan) en belli başlı büyük şefliklerin pek çok özelliğini sürdürür. Obadan kabileye, kabileden şefliğe geçişte büyüyen nüfus hacmi devlete geçerken de büyür. Ancak şefliklerin nüfusu birkaç bin ile birkaç on bin arasında değişirken çağdaş devletlerin çoğunun nüfusu bir milyonu aşar, Çin’inkiyse bir milyarı.

Şefliklere göre devletlerde merkezi denetim ile ekonomik olarak haraçların (yeni adıyla vergilerin) yeniden dağıtımı çok büyük boyutlardadır.

En eski devletlerin devlet dinleri ve tek tip tapınakları vardı. İlk kralların çoğu kutsal sayılıyordu ve onlara sayısız açıdan özel davranılıyordu. Örneğin, Aztek ve İnka imparatorları her yere tahtırevanla taşınıyordu: İnka imparatorunun geçeceği yolu önden giden hizmetkarlar süpürürdü; Japon dilinde “siz” adılının yalnızca imparatorla konuşurken kullanılan özel biçimleri vardır.

Kabileler şeflik düzeyine ulaşmak için başka kabileleri ele geçirir ya da onlarla birleşirler, şeflikler şeflikleri ele geçirerek ya da onlarla birleşerek devlet büyüklüğüne ulaşır, devletler başka devletleri ele geçirerek ya da onlarla birleşerek imparatorlukları oluşturur. Daha genel olarak, büyük birimler eğer – bu büyük bir “eğer”dir – her zaman ortaya çıkan türedilerin liderlik talepleri, halk kitlelerinin hırsızkrasiden yaka silkmesi, ekonomik bütünleşmeyle ilişkili olarak sorunların artması biçimindeki tehditleri ortadan kaldırabilir, yani büyüklüğün getirdiği sorunları çözebilirlerse tek tek küçük birimlere göre üstünlük kazanabilirler.

Küçük birimlerin birleşmesiyle büyük birimlerin oluşması tarihsel ya da arkeolojik olarak belgelenmiştir.

4. KISIM

BEŞ BÖLÜMDE DEVRİALEM-YALİ’NİN HALKI

Çağımızda sözüm ona uygarlığın damgalarından hiçbirini taşımayan yerli halkların hâlâ yaşadığı tek kıta Avustralya’dır – ne çiftçilik, ne hayvancılık, ne metal işleme, ne ok ve yay; büyük yapılar, yerleşik köyler, yazı, şeflikler ya da devletler, hiçbiri olmadan. Avustralya yerlileri göçebe ya da yarı göçebe avcı/yiyecek toplayıcısıydılar, obalar halinde örgütlenmişlerdi, geçici barınaklarda ya da kulübelerde yaşıyorlardı, hâlâ taş aletler kullanıyorlardı. Son 13.000 yıl içinde öteki kıtalara göre Avustralya’daki kültürel değişim çok daha az olmuştu. Avrupalıların Avustralya yerlileriyle ilgili görüşlerini ilk Fransız kaşiflerden birinin şu sözleri çok iyi özetliyor: “Dünyanın en sefil insanları, vahşi hayvanlara en yakın olan insanlar”.

Oysa 40.000 yıl önce Avustralya yerlileri Avrupa ile öteki kıtalardaki toplumlara göre büyük bir sıçrama yapmışlardı. Dünyada bilinen ağızları keskinleştirilmiş ilk taş aletlerden bazılarını, saplı ilk taş aletleri en eski deniz taşıtlarını geliştirmişlerdi. Bilinen en eski kaya resimlerinden bazıları Avustralya’da bulunmuştur.

Bundan yaklaşık 12.000 ile 8000 yıl önce buz tabakalarının erimesiyle deniz yükseldi, ovalık araziyi sular bastı, eski Büyük Avustralya kıtası Avustralya ve Yeni Gine olmak üzere iki yarı kıtaya bölündü.

Eskiden birleşik olan bu iki kara kütlesindeki insan toplulukları yakın çağlarda birbirlerinden çok farklıydı. Avustralya yerlileri üzerine biraz önce söylediklerimin tersine, Yeni Ginelilerin çoğu, örneğin Yali’nin halkı çiftçi ve domuz çobanıydı. Yerleşik köylerde yaşıyorlardı ve siyasal olarak obalar halinde değil daha çok kabileler halinde örgütlenmişlerdi. Yeni Ginelilerin hepsinde ok ve yay vardı, çoğu çanak çömlek kullanıyordu. Avustralyalılara göre Yeni Gineliler genellikle çok daha sağlam evlere, denize dayanıklı gemilere, çok daha fazla sayıda ve çeşitlilikte kap kacağa sahipti. Avustralya yerlileriyle karşılaştırıldığında Yeni Gineliler kültürel olarak “ileri” düzeydedirler.

Avustralya’daki yerli toplumların kültürel olarak “geri” kalmasının nedenleri sorulduğunda beyaz Avustralyalıların basit bir yanıtı var: Kabahat güya yerlilerin kendisinde.

Genetik incelemeler Avustralya yerlileri ile Yeni Gine’nin dağ insanlarının başka kıtaların insanlarına göre çağdaş Asyalılara biraz daha fazla benzediğini gösteriyor ama aralarında yakın akrabalık ilişkisi yok.

Yeni Ginelilerin çoğunun saçları ince kıvırcıktır, Avustralyalıların çoğununkiyse düz ya da dalgalı. Avustralya dilleriyle Yeni Gine Papua dilleri Asya dilleriyle ilişkili olmadığı gibi birbiriyle de ilişkili değildir, ancak Torres Boğazı’nın her iki kıyısına doğru yayılmış bazı sözcükler vardır.

Avustralyalılar ile Yeni Gineliler arasındaki bütün bu farklar çok farklı yaşama çevrelerinde uzun yıllar sürmüş yalıtılmışlığı yansıtmaktadır.

Farklardan bazıları şunlardır: Yeni Gine neredeyse ekvatorun üzerindedir, Avustralya ise ta ılıman kuşaklara kadar uzanır, ekvatorun neredeyse 40 derece güneyine kadar ulaşır. Yeni Gine dağlıktır, son derece girintili çıkıntılıdır, dağların yüksekliği 5000 metreyi bulur, en yüksek tepelerin üzeri buzla kaplıdır, Avustralya ise çoğunlukla düz ve yüksek olmayan bir kıtadır, topraklarının % 94’ünün deniz seviyesinden yüksekliği 650 metrenin altındadır.

Yeni Gine dünyanın en çok yağış alan yerlerinden biridir, Avustralya ise en kurak. Yeni Gine’de karaların çoğu sık yağmur ormanlarıyla kaplıdır, Avustralya’daki karaların çoğu yalnızca çöllerle ve kabaklaşmış kuru ormanlıklarla.

Avustralya’nın topraklarının onda birine sahip olmasına karşın Yeni Gine’de Avustralya’daki memeli türlerinin ve kuş türlerinin neredeyse hepsi vardır.

Yeni Gineliler daha çok balıkla geçinen köylülerdir, deniz ve ırmak kıyılarından uzak, kuru topraklarda yaşayanlarsa muz ve yam temeline dayanan orman açma ve kök yakma tarımıyla geçinirler, buna ek olarak avcılık ve yiyecek toplayıcılığı da yaparlar. Dolayısıyla Yeni Gine bataklıkları, çiftçiliğin avcılık ve yiyecek toplayıcılığıyla rekabet edememesi nedeniyle insanların avcı/yiyecek toplayıcısı olarak kaldıkları bir yaşam çevresi örneğidir.

Yeni Gine’nin nüfusu, Avrupalı sömürgeli yönetimleri buraya batı tıbbını getirinceye ve kabile savaşlarına son verinceye kadar 1.000.000’u asla aşmadı. Topu topu 1 milyonluk bir nüfusla Yeni Gine, nüfusları on milyonları bulan Çin’de, Bereketli Hilal’de, Andlar’da, Mezoamerika’da ortaya çıkmış olan teknolojiyi, yazıyı, siyasal sistemleri geliştiremezdi.

Yeni Gine dillerinden yarısı neredeyse 500 kişinin konuştuğu dillerdir, en büyük (yine de alt tarafı 100.000 kişinin konuştuğu) dil grupları bil siyasal olarak yüzlerce köye bölünmüştür, bu köyler de başka dilleri konuşan köylerle savaştıkları gibi birbirleriyle de amansızca savaşmaktadır.

En kurak kıta olduğu kadar en verimsiz topraklara sahip kıta olan Avustralya’da başlamamış şeylerden biri de tarımdı.

Avustralya’da yiyecek üretimin gelişmesine izin vermeyen bir başka engel de evcilleştirilebilecek yaban bitkilerin azlığıydı.

Avustralya yerlilerinin çöl insanları olduklarını düşünürüz ama çoğu öyle değildi. Nüfus yoğunlukları yağışlara ve denizlerdeki, ırmaklardaki, göllerdeki su ürünlerinin bolluğuna bağlı olarak değişiyordu.

Doğu ve Kuzey Avustralya’da bir başka gelişmeyse, Çin tarımının ilk döneminde başlıca ürün olan süpürge darısı ile aynı sınıfa giren yaban akdarı tohumlarını toplamaktı.

Avustralya bölgesinde teknoloji kaybının en aşırı örneğini Güneydoğu Avustralya kıyısından 210 kilometre açıkta bulunan Tasmanya Adası’nda görüldü. Yaklaşık 10.000 yıl önce boğazı sular bastığı zaman Tasmanyalılar ile ana karada kalan Avustralyalılar birbirlerinden koptular çünkü her iki tarafta da Bass Boğazı’nın karşısına geçebilecek gemiler yoktu. Daha sonra Avustralya’daki 4000 avcı/yiyecek toplayıcısının dünyadaki bütün insanlarla bağı koptu, ancak bilim kurgu romanlarından bildiğimiz bir yalıtılmıştık içinde yaşadılar.

Avrupalılar MS 1642 yılında Tasmanyalılarla ilk kez karşılaştıklarında günümüz dünyasında Tasmanyalılar kadar basit bir maddi kültüre sahip bir halk yoktu.

Avustronezya’nın genişlemesi sonucunda 3500 yıldır Yeni Gine’ye sürekli Endonezyalı göçmenler ve tacirler geliyordu. Asya ana karasının bulaşıcı hastalıkları Endonezya’ya iyice yerleştikleri için Yeni Gineliler uzun zamandır bu mikroplara maruzdular ve Avrasya mikroplarına karşı Avustralya yerlilerinden daha fazla direnç kazanmışlardı.

Avrupalıların Yeni Gine’de büyük sağlık sorunları yaşamadıkları tek yer yüksek bölgelerdir, sıtmanın yayılabileceği yüksekliğin üzerinde kalan kısımlar.

Bugün Avustralya’da yerli olmayan 20 milyon kişi yaşıyor ve Avustralya’yı yönetiyor; bunların çoğu Avrupa kökenli, ayrıca Avustralya 1973’de Beyaz Avustralyalı göç siyasetini bıraktığı günden bu yana gelen ve sayıları durmadan artan Asyalılar da var. Yerli nüfus % 80 azalmış durumda.

Avrupalıların yerleşmeye başladıkları günlerde aşağı yukarı 300.000 olan nüfus 1921’de en düşük düzeyine, 60.000’e inmişti. Bugün yerliler Avustralya toplumunda en alt sınıfı oluşturuyor. Pek çoğu misyon istasyonlarında ya da devlet koruma merkezlerinde yaşıyorlar ya da sığır merkezlerinde beyazlara çobanlık yapıyorlar.

Yeni Gine’nin tersine Avustralya’da Avrupalıları geri püskürtecek kadar ciddi hastalıklar yoktu. Ancak kuzey tropik Avustralya’da sıtma ile öteki tropik hastalıklar Avrupalıların 19. yüzyıldaki yerleşme girişimlerinden vazgeçmesine yol açtı; Avrupalılar bu işi ancak 20. yüzyılda tıbbın gelişmesiyle başarabildiler.

Avrupalı göçmenler yerli nüfusu iki şekilde azalttı. Birincisi, düpedüz tüfekle vurdular; 19. yüzyılda ve 18. yüzyıl sonlarında Avrupalılar için, 1930’da Yeni Gine’nin yüksek bölgelerine girdikleri zamana göre daha kabul edilebilir bir şeydi bu. İlk Avrupalı göçmenler 1778’de Sidney’e geldikten sonraki bir yıl içinde salgın hastalıklardan ölen yerlilerin cesetleri alışılmış görüntülerdendi. Kayıtlara göre başlıca ölüm nedenleri çiçek, grip, kızamık, tifo, tifüs, suçiçeği, boğmaca, verem ve frengiydi.

Beyaz İngiliz sömürgeciler Avustralya’da okuryazar, yiyecek üreten insanlar ve sanayi demokrasisi yaratmadılar. Her şeyi Avustralya dışından getirdiler, hayvan varlığı, bütün tarım bitkileri, metal işleme bilgisi, buharlı makineler, tüfekler, alfabe, siyasal kurumlar, hatta mikroplar. Bütün bunlar Avrasya doğal çevresi içinde 10.000 yıllık gelişmenin sonuç ürünleriydi.

Avustralya’da bir toplum yaratmayı başaranlar olduysa onlar da Avustralya yerlileriydi. Kuşkusuz onların yarattıkları toplum okuryazar değildi, yiyecek üretmiyordu, sanayi demokrasisine sahip değildi. Bunların nedenleri doğrudan doğruya Avustralya’nın doğal çevresinin özellikleriyle ilgili.

ÇİN NASIL ÇİNLİ OLDU?

Yakın geçmişteki pota kuralına uymayan tek örnek dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesi Çin’dir. Bugün Çin siyasal, kültürel, dilsel olarak tek parça bir ülke görünümündedir, hiç değilse konunun yabancısı için bu böyledir. MÖ 221’de Çin’de siyasal birlik sağlanmıştı ve Çin o zamandan bu yana yüzyıllar boyu çoğunlukla bu birliği korudu. Çin’deki 1 milyar 2 yüz milyon kişiden 800 milyonu Mandarin dilini kullanıyor, dünyada anadil olarak en yüksek sayıda insanın konuştuğu bir dil.

Özellikle Kuzey ve Güney Çinlileri genetik olarak da, fiziksel görünüm olarak da farklıdırlar: Kuzey Çinliler Tibetlilere ve Nepallilere çok benzer, Güney Çinlilerse Vietnamlılara ve Filipinlilere. Benim Güney ve Kuzey Çinli arkadaşlarım birbirlerini fiziksel görünüşlerinden bir bakışta tanırlar: Kuzey Çinliler genellikle daha uzun boyludur, daha iri yapılıdır, daha soluk benizlidir, daha sivri burunludur, daha “çekik” görünen, daha küçük gözlere sahiptir.

Kuzey ve Güney Çin doğal çevre ve iklim bakımından da farklıdır: Kuzey daha kurak ve soğuktur; güney daha yağışlı ve sıcak.

İngilizcenin Amerika Birleşik Devletleri’ndeki yerli dillerinin yerini salt yerlilere daha müzikal geldiği için almadığını yakın tarihimizden biliyoruz. Tam tersine İngilizce konuşan göçmenlerin savaşlarla, katliamlarla, getirdikleri hastalıklarla yerlilerin çoğunu öldürmeleri, sağ kalan yerlilerin de İngilizceyi, yeni çoğunluğun dilini, konuşmaya zorlanmasıyla oldu bu iş. Avustralya yerlilerinin dilinin yerini İngilizcenin alması, Afrika’nın ekvator altı bölgesindeki Pigme ve Koisan kaynak dillerinin yerini Bantu dillerinin alması da temelde aynı süreçle açıklanabilir.

Ama Çin’in bir önceki bin yılı arkeolojik olarak pek bilinmediği için, Çin’deki yiyecek üretiminin Bereketli Hilal’dekiyle aynı zamanda mı, biraz daha erken mi yoksa biraz daha geç mi başladığına insan şimdi karar veremez.

Çin’de tarım bitkilerinin ilk kanıtlarının bulunduğu yerlerde evcil domuz, köpek ve tavuk kemikleri de bulunmuştur. Bu evcil hayvanlar ve bitkiler giderek Çin’deki daha başka pek çok evcillerle birleşmiştir.

Grip hastalığının Çin’de ortaya çıkmış olma olasılığı daha yüksektir çünkü (grip mikrobunu insanlara geçirmiş olan) domuzlar Çin’de çok erken bir tarihte evcilleştirilmiş ve çok önemli duruma gelmiştir.

Birinci bin yıla ait olan ve günümüze kadar ulaşmış yazılı metinler Çin kökenli olanların Çin kökenli olmayan “barbarlar”a göre kendilerini genellikle üstün hissettiklerini Kuzey Çinlilerin Güney Çinlileri bile genellikle barbar saydıklarını gösteriyor.

Kore ve Japonya MÖ ikinci bin yılda Çin’den pirinci, MÖ birinci bin yılda bronz madenciliğini, MS birinci bin yılda yazıyı aldılar. Çin ayrıca Batı Asya’nın buğday ve arpasını da Kore ile Japonya’ya aktardı.

Doğu Asya’nın ilk çiftçilerinin başarıları sayesinde Çin Çinlileşti ve Tayland’dan Paskalya Adası’na kadar bütün halklar onların kuzenleri oldu.

SÜRAT TEKNESİYLE POLİNEZYA’YA

Cava’da bulunan ünlü Homo erectus fosilleri hiç değilse Batı Endonezya’da bir milyon yıldır insanların yaşadığını kanıtlıyor. İnsanların genetik ve dilsel olarak evrimleşip farklılaşmak, tropik bölgeye uyum sağlamak için yeterince zamanları olmuştu ama Endonezyalılar ve Filipinliler açık renk derili.

Endonezyalıların ve Filipinlilerin açık renkli derileri ve genlerinin yanı sıra başka fiziksel özellikleri bakımından da tropik Güneydoğu Asyalılara ve Güney Çinlilere bu kadar benzemesi de şaşırtıcıdır. Bir haritaya şöyle bir göz atarsak, insanların 40.000 yıl önce Yeni Gine’ye ve Avustralya’ya ulaşmalarının tek yolunun Endonezya’dan geçtiğini açıkça görürüz, bu yüzden de bugünkü Endonezyalıların bugünkü Yeni Ginelilere ve Avustralyalılara benziyor olacaklarını safça umabiliriz.

Bütün bu olgular bize Avustronezya dillerini konuşan tropik Güneydoğu Asyalıların ya da Güney Çinlilerin yakın geçmişte Endonezya’ya ve Filipinler’e yayıldığını, o adalarda Filipin Negritoları dışında yaşayan nüfusun yerini aldıklarını, adalıların asıl dillerinin hepsinin yerine kendi dillerini kabul ettirdiklerini gösteriyor.

Yakın geçmişte Hint-Avrupa dilleri konuşan Avrupalıların dünyaya yayılmasından önce Avustronezya dili dünyanın en çok konuşulan diliydi.

Arkeolojik ve dilsel kanıtların arasındaki çarpıcı tutarlılık, Tayvan’a, Filipinler’e, Endonezya’ya binlerce yıl önce cilalı taş kültürünü getiren insanların Avustronezya dillerini konuştukları, bugün hâlâ o adalarda oturan ve Avustronezya dilleri konuşan insanların ataları oldukları sonucunu desteklemektedir. Öncelikle, her iki türdeki kanıtlar da Güney Çin kıyısından başlayan yayılmanın ilk evresi olarak Tayvan’a yerleşildiğine, ikinci evre olarak Tayvan’dan sonra Filipinler’e ve Endonezya’ya geçildiğine işaret ediyor. Genişleme tropik Güneydoğu Asya’nın Malaya Yarımadası’ndan başlayıp en yakın Endonezya adası Sumatra’ya, oradan öteki Endonezya adalarına, en sonunda da Filipinler ve Tayvan’a doğru ilerleseydi, Malaya Yarımadası ile Sumatra’nın bugünkü dilleri arasında, Avustronezya dil ailesinin en derin farklarını bulacaktık; Tayvan ve Filipin dilleri bir tek alt-aile içinde ancak yakın geçmişte farklılaşmış olacaktı.

Avrupa’da gemicilik gelişmeden önce Yeni Gine bölgesinde adalar arasındaki ticaret böyle kano yapabilen, gemicilik aletleri olmadan denizlerde seyretmeyi becerebilen, kıyıların açıklarındaki adacıklarda ya da bazen ana karaların kıyı köylerinde yaşayan çömlekçilerin tekelindeydi.

Sonunda Avrupalılar geldiğinde sahip oldukları teknolojik ve başka üstünlükler sayesinde tropik Güneydoğu Asya’nın ve Büyük Okyanus adalarının büyük bir bölümünde geçici olarak bir sömürge egemenliği kurdular. Ama yerli mikroplar ve yiyecek üreticileri bu bölgede pek çok yere önemli sayıda Avrupalının yerleşmesini engelledi. Bu bölge içinde bugün yalnızca Yeni Zelanda, Yeni Kaledonya ve Hawaii’de çok sayıda Avrupalı yaşamaktadır, bu adalar en büyük, ekvatora en uzak, bu yüzden iklimleri ılıman Avrupa iklimlerine en yakın adalardır. Sonuç olarak, Avustralya ve Amerika kıtalarının tersine Doğu Asya’da ve Büyük Okyanus adalarının çoğunda Doğu Asya ve Büyük Okyanus halkları yaşamaktadır.

ÇATIŞAN YARIKÜRELER

Son 13.000 yılda en büyük nüfus hareketi Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında yakın geçmişte meydana gelen çatışma sonucunda yaşandı.

Amerika kıtalarının yerli Amerikan tarımına olanak tanıdığı bu bölgelerde Avrasya tarımıyla karşılaştırıldığında beş büyük sakınca söz konusuydu: Avrupa’nın protein bakımından zengin çeşitli tahıllarının yerine protein bakımından yoksul mısıra büyük oranda bel bağlamak; serpme ekim yapmak yerine tohumları elle tek tek ekmek; bir kişinin çok daha geniş bir araziyi, aynı zamanda elle işlemesi zor olan bazı verimli fakat sert toprakları işlemesini sağlayan hayvanlarla saban sürmek yerine toprağı elle işlemek; toprağın verimini artıracak hayvan gübresinden yoksun kalmak; ürün kaldırma, öğütme, sulama gibi tarım işlerinde hayvan gücü yerine yalnızca insan gücüne dayanmak. Bu farklar 1492’de Avrasya tarımının, yerli Amerikan tarımına göre ortalama olarak kişi-saat başına daha fazla kalori ve protein elde ettiğini gösteriyor.

Kalabalık insan toplumlarında görülen bulaşıcı hastalıkların nedeni olan mikropların çoğu, yiyecek üreticilerinin yaklaşık 10.000 yıl önce her gün yakın ilişki kurmaya başladığı evcil hayvanlarda bulaşıcı hastalıklara yol açmış olan mikropların evrimleşmesi sonucunda türedi. Avrasya’da pek çok evcil hayvan türü vardı, bu yüzden de bu tür pek çok mikrop gelişmişti, oysa Amerika kıtalarında bunların ikisi de azdı. Yerli Amerikan toplumlarında bu kadar az sayıda ölümcül mikrop geliştirilmiş olmasının başka nedenleri de vardı. Salgın hastalıklar için eşi bulunmaz bir üreme alanı oluşturan köyler Avrasya’ya göre Amerika kıtalarında binlerce yıl sonra ortaya çıkmıştı; Yeni Dünya’da şehirli toplumları barındıran üç bölgeyi birleştiren, Asya’dan Avrupa’ya vebanın, gribin, belki de çiçeğin gelmesine yol açmış olan ticaret ölçeğinde hızlı ve büyük hacimli bir ticaret asla olmamıştı. Sonuçta Amerika’nın tropik bölgelerinde Avrupalıların sömürge kurmalarını önleyen, Panama Kanalı’nın açılmasını geciktiren en önemli engel olan bulaşıcı hastalıklar, yani sıtma ve sarıhumma, hiç de Amerikan hastalıkları değildi, Amerika’ya Avrupalıların getirdiği, Eski Dünya’nın tropik mikroplarının yol açtığı hastalıklardı.

Sanayi Devrimi’ni rastgele bir şekilde 18. yüzyıl İngiltere’sinde buhar gücünün kullanılmasıyla başlatmak adettendir, ama aslında su ve rüzgar gücüne dayalı bir sanayi devrimi orta çağda Avrupa’nın pek çok bölgesinde zaten başlamıştı. Avrasya’da 1492’de hayvan, su, rüzgar gücünün uygulandığı bütün işler Amerika kıtalarında hâlâ kol gücüyle yapılıyordu.

Tekerlekler Avrasya’da çömlek yapımında ve saatlerde de kullanılmıştı. Amerika kıtalarında tekerlekler bu tür işlerin hiçbirinde kullanılmıyordu, yalnızca Meksika’da seramik oyuncaklarda kullanıldığı resmen biliniyor.

Üzerinde durmamız gereken son teknoloji alanı deniz taşımacılığı. Pek çok Avrasya toplumunun büyük gemileri vardı, bazıları rüzgara karşı yol alabiliyor, okyanusları aşabiliyordu, sekstant, manyetik pusula, kıç bodoslaması dümenleri ve toplarla donatılmıştı. Bu Avrasya gemileri hacim, hız, hareket yeteneği, denize dayanıklılık bakımından, Yeni Dünya’nın en gelişmiş And ve Mezoamerika toplumları arasında ticareti yürütmekte kullanılan sallardan kat kat üstündü. Bu sallar Büyük Okyanus kıyıları boyunca rüzgar gücüyle yol alıyorlardı. Pizarro’nun gemisi ilk Peru yolculuğu sırasında böyle bir salın peşine düşüp onu kolayca yakalayarak ele geçirmişti.

Avrasya ve yerli Amerikan toplumları teknoloji ve mikroplar açısından olduğu kadar siyasal örgütlenme bakımından da farklıydı.

Avrasya devletlerinin çoğunda okuryazar bir bürokrasi vardı, bazılarında ise bürokratlar dışında kalan halkın önemli bir bölümü de okuma yazma biliyordu. Yazı Avrupa toplumlarına güç katmış, siyasal yönetimi ve ekonomik değiş tokuşu kolaylaştırmış, keşif ve istilaları başlatıp yönlendirmiş, uzak yerlere ve uzak geçmişe dayanan bilgi ve deneyim alanını yakına getirmişti. Oysa Amerika kıtalarında yazı Mesoamerika’nın küçük bir bölgesinde seçkinler tarafından kullanılıyordu.

Dolayısıyla, Kolomb zamanında Avrasya toplumları yiyecek üretimi, mikroplar, (silahlar da içinde olmak üzere) teknoloji, siyasal örgütlenme ve yazı bakımından yerli Amerikan toplumlarına göre çok üstündü.

Bitki ve hayvan varlığının yayılması üzerindeki engellerin, insan toplumlarının diğer özellikleri üzerindeki etkileri de çarpıcıdır. Eninde sonunda Doğu Akdeniz kaynaklı olan alfabeler, Çince yazı sisteminin türevlerinin egemen olduğu Doğu Asya dışında, Avrasya’da İngiltere’den tutun da Endonezya’ya kadar bütün karmaşık toplumlara yayıldı.

Bunun tam tersine Yeni Dünya’da bir tek Mezoamerika’da görülen yazı sistemleri bu sistemleri benimseyebilecek olan Andlar’ın ve Doğu Amerika Birleşik Devletleri’nin karmaşık toplumlarına yayılamadı.

Böylece Amerika kıtalarını istila eden Avrupalıları üstün duruma getiren üç grup neden saptamış olduk: Avrasya’da insan varlığının çok daha eskiye dayanması; evcilleştirmeye elverişli mevcut yaban bitkiler, özellikle hayvanlar Avrasya’da daha fazla bulunduğu için yiyecek üretiminin de daha etkili olması; kıta içi yayılmaları güçleştirici coğrafi ve çevresel engellerin o kadar korkunç olmaması.

Belgelere göre Amerika’da ilk kez koloni kurma girişiminde bulunan Avrasyalılar kuzey kutup ve kutup altı enleminde yaşayan İskandinavlılardı. Norveçli İskandinavlar MS 874’de İzlanda’yı istila ettiler, daha sonra İzlandalı İskandinavlar MS 986’da Grönland’ı istila etti, en sonunda da Grönlandlı İskandinavlar MS 1000 ile 1350 yılları arasında Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyılarını pek çok kez ziyaret ettiler.

Orta çağ Avrupasının en uzak ileri karakolu olan Grönland toplumunun yazgısı arkeolojinin romantik gizemlerinden biri olmayı sürdürüyor. Son Grönland İskandinavları açlıktan mı öldüler, gemilere binip gittiler mi, Eskimolarla mı evlendiler yoksa hastalıklara ya da Eskimo oklarına mı yenik düştüler? Bu yakın nedenlerle ilgili sorular yanıtsız kalırken, İskandinavların Grönland’da ve Amerika’da koloni kurmamalarının en temel nedeni haddinden fazla açıktır. Kuramadılar çünkü çıkış noktası (Norveç), varış noktaları (Grönland ve Newfoundland), zaman (MS 984-1410), Avrupa’nın gizil üstünlüklerinin, yiyecek üretiminin, teknolojinin ve siyasal örgütlenmenin etkili bir biçimde kullanılamaması için yeter de artar engellerdi.

Avrasyalıların Amerika kıtalarına yerleşmeye yönelik ikinci girişimleri başarılı oldu, çünkü Avrupa’nın gizil üstünlüklerinin fiilen kullanılmasına izin veren bir çıkış noktası, varış noktası, enlem, zaman söz konusuydu. İspanya Norveç gibi değildi, keşifleri destekleyebilecek ve kolonilerine para yardımı yapabilecek kadar zengindi, kalabalık nüfusluydu.

Avrupalıların 1492’de Kolomb’un kurduğu yerleşim yerinden sonra Amerika’da kurdukları ilk yerleşim yerleri Batı Hint Adaları’ndaydı. Amerika kıtasında ilk koloni 1508 dolaylarında, Panama Kıstağı’nda kuruldu. Amerikara’daki iki büyük imparatorluktan Aztek İmparatorluğu 1519-1520 yıllarında, İnka İmparatorluğu 1532-1533 yıllarında ele geçirildi. Ele geçirenlerin başarısında Avrupa kökenli hastalıkların büyük payı oldu, nüfusun büyük bir bölümü gibi imparatorların kendileri de bu hastalıklardan öldü. İşin geri kalanını da çok az sayıdaki atlı İspanyolların ezici askeri üstünlüğüyle birlikte yerli nüfusun içindeki ayrı grupları kullanma konusundaki siyasal becerileri halletti.

AFRİKA NASIL KARA AFRİKA OLDU?

Amerikalıların ve Avrupalıların çoğu için Afrika yerlisi demek “karaderililer” demektir; beyaz Afrikalılar son zamanlarda dışarıdan gelen insanlardır, Afrika’nın ırk tarihi demek Avrupa sömürgeciliği ve esir ticareti hikayesi demektir. Yalnızca Afrika’da dünyadaki dillerin dörtte biri konuşulmaktadır. Yeryüzünde bu kadar insan çeşitliliğine sahip bir başka kıta daha yoktur.

Afrika MS 1000 yılında bile belli başlı beş grup insanın yurduydu, konunun uzmanı olmayan insanlar bu beş gruptan kabaca siyahlar, beyazlar, Afrikalı Pigmeler, Koisanlar ve Asyalılar olarak söz ederler.

Bize öğretilenlere göre Batı uygarlığı Yakın Doğu’da filizlendi, Avrupa’da Yunanlar ve Romalılar sayesinde en parlak çağını yaşadı ve dünyanın en büyük üç dini olan Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam bu uygarlığın ürünüydü. Bu dinler birbiriyle yakın akraba olan dilleri konuşan insanlar arasında çıkmıştı, bunlara Sami dilleri deniyordu: Sırasıyla Aramca (İsa’nın ve Havarilerinin dili), İbranice ve Arapça. Bizler içgüdüsel olarak Sami halklarını Yakın Doğu’yla birleştiririz.

Oysa Greenberg Sami dillerinin, çok daha büyük bir ailenin altı ya da daha fazla dalından yalnızca biri olduğunu saptadı; Afro-Asya denen bu ailenin bütün öteki dalları (ve yaşayan 222 başka dil) yalnızca Afrika’da konuşulan dillerdir. Hatta Sami alt-ailesinin kendisi bile temelde bir Afrika dilidir, yaşayan 19 Sami dilinden 12’si yalnızca Etiyopya’da konuşulur.

Demek ki Afro-Asya dilleri Afrika’da doğmuştur, bunların bir kolu Yakın Doğu’ya yayılmıştır. Bu da demektir ki Batı uygarlığının ahlaksal temeli olan Eski Ahit’in, Yeni Ahit’in ve Kuran’ın yazarlarının konuştukları dillerin doğum yeri Afrika’dır.

Bugün anadili İngilizce olanların büyük bir çoğunluğu Kuzey Amerika’da yaşamaktadır, geri kalanı da dünyanın başka yerlerine, Britanya, Avustralya ve başka ülkelere dağılmış durumdadır. Bu ülkelerin her birinde İngilizcenin o ülkeye ait lehçeleri konuşulur. Dillerin dağılımıyla ve tarihle ilgili hiçbir bilgimiz olmasaydı, İngilizcenin Kuzey Amerika’da ortaya çıktığını ve sömürgeciler aracılığıyla Britanya ile Avustralya’ya taşındığını düşünebilirdik.

Oysa İngilizcenin bütün bu lehçeleri Germen dil ailesinin yalnızca aşağı sıralardaki alt grubunu oluşturur. Bütün öteki alt gruplar – çeşitli İskandinav, Germen, Hollanda dilleri – Kuzeybatı Avrupa’ya sıkışmış durumdadır. Hele hele İngilizcenin en yakın akrabası olan Kuzey Felemenk dili, Frizce, Hollanda’nın ve Batı Almanya’nın kıyı bölgesinde minicik bir köşeye sıkışıp kalmıştır. Buna bakarak bir dilci, doğru bir mantıkla, İngilizcenin Kuzeybatı Avrupa’nın kıyı bölgesinde ortaya çıktığı ve oradan dünyaya yayıldığı sonucunu hemen çıkarır. Gerçekten de kayıtlı tarihten bildiğimize göre İngilizce MS beşinci ve altıncı yüzyıllarda istilacı Anglo-Saksonlar aracılığıyla oradan İngiltere’ye taşınmıştır.

Önceleri kahve yalnızca Etiyopya’da yetişiyordu, sonra Arabistan’a sıçradı, daha sonra da dünyaya yayıldı ve bugün Brezilya ve Papua Yeni Gine gibi uzak ülkelerin ekonomilerini ayakta tutuyor.

Afrikalılar kolağacının kafein içeren meyvelerini eskiden uyuşturucu olarak çiğnerlerdi; Coca-Cola şirketi Amerikalıları ve bütün dünyayı ayartıp onlara başlangıçta bu meyvenin özünü içeren meşrubatı içirmeyi başarmadan çok önce.

Muz, Asya yamı ve taro Afrika’nın Sahra altı bölgesine 1400’lerde zaten yayılmış durumdaydı ve Asya pirinci de Doğu Afrika kıyılarına yerleşmişti. Ama bu tarım bitkileri tropik Güneydoğu Asya kökenli bitkilerdi.

Afrika’nın evcilleştirilmiş hayvan türleri, bitkilerine göre, daha çabuk özetlenebilir çünkü sayıları o kadar azdır ki. Yaban atası yalnızca Afrika’da yaşadığı için Afrika’da evcilleştirildiğinden emin olduğumuz tek hayvan hindi benzeri beç tavuğu denen bir kuş türüdür. Evcil sığırın, eşeğin, domuzun, köpeğin, ev kedisinin yaban ataları Kuzey Afrika’nın yerli hayvanlarıydı ama aynı zamanda Güneybatı Asya’nın da yerli hayvanlarıydı, bu bakımdan ilkin nerede evcilleştirildiğinden henüz emin olamıyoruz, ama evcil eşekler ve ev kedileri için şu anda bilinen en eski tarihler Mısır’ı işaret ediyor.

Afrika’nın koyunları ve keçileri Güneybatı Asya’da evcilleştirilmişti, tavukları Güneydoğu Asya’da, atları Güney Rusya’da, develeri belki Arabistan’da.

Bugün elbette Sahra’nın büyük bir bölümü çok kurak, orada ot bile yetişmiyor. Ama MÖ 9000 ile 4000 arasında Sahra daha nemliydi, çeşitli göllere sahipti, av hayvanı doluydu.

Dolayısıyla elimizde hiç bitki bilimsel ya da arkeolojik kanıt olmasaydı bile yalnızca dilsel ipuçlarına bakarak ilkin yerli Batı Afrika bitkilerinin evcilleştirildiğini, daha sonra Endonezya bitkilerinin geldiğini, Avrupa’dan gelenlerin en sona kaldığını kestirebilirdik.

Avrupalılar tıpkı Amerika yerlileriyle karşılaştıkları zamanki gibi Afrika’ya girdiklerinde de üç üstünlüğü ellerinde bulunduruyorlardı: Silahlar ve başka teknolojiler, tabana yayılmış okuryazarlık, pahalı keşif ve istila programlarını sürdürebilmek için gerekli siyasal örgütlenme. Bu üstünlükler neredeyse çatışma başlar başlamaz kendilerini gösterdiler. Vasco da Gama Doğu Afrika kıyısına ulaştıktan topu topu 4 yıl sonra 1498’de namluları havaya dikilmiş toplarla dolu bir filoyla geri geldi ve Zimbabwe’nin altın ticaretinin denetimini elinde tutan Doğu Afrika’nın en önemli limanı Kilwa’yı teslim olmaya zorladı. Peki ama niçin Avrupalılar Afrika’nın Sahra altı halkından önce bu üç üstünlüğe sahip oldular?

Daha önce tartıştığımız gibi bunların üçü de tarihsel olarak yiyecek üretiminden çıktı. Ama, Afrika’da evcilleştirilmeye elverişli yerli bitki ve hayvan türlerinin azlığı, yerli yiyecek üretimine elverişli bölgenin küçüklüğü, yiyecek üretiminin ve icatların yayılmasını engelleyen kuzey-güney doğrultusundaki ekseni yüzünden Afrika’nın Sahra altı bölgesinde yiyecek üretimi (Avrasya’dakine göre) geç kaldı.

Kısacası Avrupalılar Afrika’yı sömürgeleştirdiyse bunun, beyaz ırkçıların sandığı gibi, Avrupalı halkların Afrikalı halklardan farklı olmasıyla bir ilgisi yok. Daha çok coğrafi ve biyocoğrafi rastlantılarla ilgisi var. Özellikle de kıtaların yüzölçümleri, eksenleri, yaban bitki ve hayvan türü takımları arasındaki farklılıklarla. Yani, Afrika ile Avrupa’nın tarihsel yörüngeleri arasındaki fark taşınmaz mal varlıkları arasındaki farktan kaynaklanıyor.

İNSANLIK TARİHİNİN BİR BİLİM OLARAK GELECEĞİ

Bugün “Bereketli Hilal” ve “yiyecek üretiminde dünya birincisi” gibi sözler saçmadır. Eski Bereketli Hilal’in büyük bir bölümü bugün çöldür, yarı çöl, step ya da tarıma elverişli olmayan, toprak kayması geçirmiş ya da tuzlanmış arazilerdir.

Oysa eski çağlarda Bereketli Hilal’in ve Yunanistan da dahil olmak üzere Doğu Akdeniz’in büyük bir bölümü ormanla kaplıydı. Bölgenin verimli ormanlık arazilerinin, toprakları aşınmış makiliklere ya da çöle dönüşmesinin nedenlerini eski bitkileri inceleyen botanikçiler ve arkeologlar açıklığa kavuşturdular. Ormanlık bölgelerde tarım arazileri açılmış, kereste elde etmek, odun olarak yakmak ya da alçı elde etmek için ağaçlar kesilmişti. Yağış az olduğu, bu yüzden de birincil üretkenlik düşük olduğu için, bitki örtüsünün yenilenme hızı özellikle çok sayıda keçinin fazlaca otladığı yerlerde yok edilme hızıyla yarışamadı. Ağaç ve ot örtüsü gidince toprak kayması arttı, vadiler alüvyonla doldu, öte yandan yağışın az olduğu yerlerde sulama tarımı yüzünden toprak tuzlandı. Cilalı Taş Çağı’nda başlayan bu süreçler çağımıza kadar sürdü. Örneğin, bugünkü Ürdün’de eski Nebatilerin başkenti olan Petra yakınlarındaki son ormanlar I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Hicaz demiryolu yapılırken Osmanlı Türkleri tarafından yok edildi.

Sonuç olarak, Bereketli Hilal ile Doğu Akdeniz toplumları ekolojik açıdan kırılgan çevre koşulları içinde var olma bahtsızlığına uğradılar. Ekolojik olarak kendi kaynaklarının tabanını yok ederek kendi kuyularını kazdılar. En eski toplumlardan, doğudaki (Bereketli Hilal’deki) toplumlardan başlayarak her bir Akdeniz toplumu kendi kuyusunu kazarken güç batıya kaydı. Kuzey ve Batı Avrupa bu akıbete uğramaktan kurtuldu ama orada yaşayan insanlar daha akıllı olduğu için değil, daha fazla yağış alan, bitki örtüsünün çabucak yeniden büyüdüğü daha dayanıklı bir çevrede yaşamak gibi bir şansa sahip oldukları için böyle oldu. Kuzey ve Batı Avrupa’nın büyük bir bölümü, yiyecek üretimi buralara ulaştıktan 7000 yıl sonra hâlâ verimli durumda ve yoğun tarıma elveriyor. Aslında Avrupa, tarım ürünlerini, hayvan varlığını, teknolojisini, yazı sistemini Bereketli Hilal’den almıştı, Bereketli Hilal o zamanlar önemli bir güç ve yenilik merkezi olarak kendi kendisini yavaş yavaş baltalar durumdaydı.

Bereketli Hilal Avrupa karşısındaki o çok ileri konumunu işte böyle kaybetti. Peki Çin niçin kaybetti? Onun geri kalması öncelikle şaşırtıcıdır çünkü Çin tartışmasız üstünlüklere sahipti. Yiyecek üretimi neredeyse Bereketli Hilal’deki kadar erken bir tarihte başlamıştı. Kuzey Çin’den Güney Çin’e, kıyılardan Tibet platosunun yüksek dağlarına kadar çeşitlilik gösteren çevre koşulları çeşitli tarım bitkisi ve hayvan takımlarının yetişmesine, çeşitli teknolojilerin ortaya çıkmasına izin veriyordu; dünyada en kalabalık bölgesel nüfusu besleyen geniş ve verimli topraklara sahipti; Bereketli Hilal’inkinden daha az kurak ya da ekolojik olarak daha az kırılgan çevre koşullarına sahipti, neredeyse 10.000 yıl sonra Çin, çevre koşullarıyla ilgili sorunları artmasına ve Batı Avrupa’nınkilerden daha ciddi olmasına karşın hâlâ verimli ve yoğun tarıma elverişliydi.

Niçin Vasco da Gama’nın üç çelimsiz gemisi Afrika’nın en güneyindeki Ümit Burnu’ndan dolaşıp doğuya giderek Avrupa’nın Doğu Asya sömürgeciliğini başlatmadan önce Çin gemileri Afrika’nın en güney ucundan geçerek batıya gidip Avrupa’yı sömürgeleri haline getirmediler? Çin gemileri niçin Büyük Okyanus’u geçip Amerika’nın batı kıyılarını Çin sömürgesi haline getirmedi? Kısacası niçin Çin teknolojik üstünlüğünü daha önce o kadar geri olan Avrupa’ya kaptırdı?

Çin sarayı zaman zaman okyanus aşırı gemiciliğin yanı sıra başka işleri de durdurma kararları aldı: Suyla işleyen ileri teknoloji ürünü bir iplik eğirme makinesi geliştirmeyi bıraktı, 14. yüzyılda bir sanayi devriminin eşiğinden döndü, saat yapımında bütün dünyaya öncülük ettikten sonra mekanik saatleri bıraktı ya da fiilen yok etti, 15. yüzyıl sonlarından itibaren mekanik aletlerden ve genel olarak teknolojiden geri adım attı.

Çin MÖ 221’de bir kez birleştikten sonra Çin’de bağımsız olarak ortaya çıkma ve uzun süre yaşama şansına sahip olan başka bir devlet olmadı. MÖ 221’den sonra birliğin bozulduğu dönemler yine oldu ama sonunda birlik yine kuruldu. Oysa Avrupa Şarlman, Napolyon, Hitler gibi kararlı fatihlerin birlik kurma girişimlerinin hepsine direndi; hatta Roma İmparatorluğu gücünün zirvesindeyken bile Avrupa’nın yarısından fazlasını asla denetleyemedi.

Dolayısıyla coğrafi bağlantıların iyi olması, iç engellerin çok olmaması başlangıçta Çin’e bir üstünlük sağlamıştı. Ama Çin’in bağlantılılığı daha sonra bir sakıncaya dönüştü, çünkü bir diktatörün aldığı bir karar yenilikleri engelleyebiliyordu ve pek çok kez engelledi de. Bunun tam tersine Avrupa’nın coğrafi “Balkanlaşmışlığı” birbiriyle yarışan ve birer yenilik merkezi haline gelen onlarca ya da yüzlerce küçük bağımsız devletçiğin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Devletlerden biri bir yeniliğe yüz vermiyorsa öteki veriyordu ve böylece komşu devletleri de aynı şeyi yapmaya zorluyordu, yapmayanlar yenik düşerler ya da geri kalırlardı. Avrupa’daki coğrafi engeller siyasal birleşmeyi önlemeye yetecek nitelikteydi ama teknolojinin ve düşüncelerin yayılmasını durduracak nitelikte değildi. Çin’deki gibi Avrupa’da bütün yeniliklerin musluğunu kapatacak tek bir despot olmadı.

Bir aşırı görüş, tarihçi Thomas Carlyle’nin görüşü: “Evrensel tarih, insanın bu dünyada neler başardığının tarihi, temelde dünyada başarılı olmuş Büyük Adamların tarihidir”. Tam ters uçta, Carlyle’nin tersine, siyasetin iç işleyişleri konusunda ilk elden deneyimleri olan Prusyalı devlet adamı Otto von Bismarck’ın görüşü yer alıyor: “Devlet adamının görevi tarihin koridorlarında yürüyen Tanrı’nın ayak seslerini duymak ve O geçip giderken paltosunun kuyruğuna yapışmaya çalışmaktır”.

Tıpkı kültürlere özgü tuhaflıklar gibi bireylere özgü tuhaflıkların da tarihin seyrini değiştirme olasılığı vardır.

Tarihçilerin çoğu kendilerini bilim adamı olarak görmezler, bilim olarak kabul edilen bilimler ve onların yöntem bilimleri konusunda pek az eğitim almışlardır. Tarihin ayrıntı yumağından başka bir şey olmadığı çeşitli vecizelere konu olmuştur: “Tarih birbiri arkasına gelen Tanrı’nın cezası olgulardan başka bir şey değildir”, “Tarih aşağı yukarı boş laftır”, “Tarihin yasası varsa çiçek dürbününün yasası kadardı”, vb.

Tarihi inceleyerek bu incelemelerden genel ilkeler çıkarmanın, gezegenlerin yörüngelerini inceleyerek çıkarmaktan daha güç olduğunu kimse yadsıyamaz.

Sonuç olarak dinozorların, nebulaların, buzulların tarihlerinin insan bilimlerine değil fen bilimin çalışma alanlarına ait olduğu genellikle kabul edildi. Ama geriye bakmak dinozorların davranış tarzlarından çok başka insanların davranış tarzlarıyla ilgili pek çok şeyi kavramamızı sağlıyor. İnsan toplumlarıyla ilgili tarihsel incelemelerin dinozorlarla ilgili incelemeler kadar bilimsel olabileceği konusunda ben iyimserim, bugünkü toplumlarımıza da yararlı olacaktır bu, günümüz dünyasını nelerin biçimlendirdiğini, geleceğimizi nelerin biçimlendirebileceğini bize öğreterek…

JAPONLAR KİMDİR?

Günümüz dünyasını etkileyen halklar arasında kültürü ve çevre koşulları bakımından en farklı olanı Japonlardır. Dillerinin kökeni dil bilimin en tartışmalı konularından biridir: çünkü dünyanın belli başlı dilleri arasında, öteki dillerle arasındaki akrabalık ilişkisi hâlâ bir soru işareti olan başka tek bir dil yoktur. Japonlar kimdir, Japonya’ya ne zaman ve nereden gelmişlerdir, benzersiz dillerini nasıl geliştirmişlerdir?

Birbiriyle çelişkili dört varsayım öne sürülmüş durumda, bunların her biri bazı ülkelerde kabul görüyor, bazılarında görmüyor. Japonya’daki en yaygın inanışa göre Japonlar, MÖ 20.000 yılından çok önce Japonya’yı istila etmiş olan Buzul Çağı insanlarının giderek evrimleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Yine Japonya’daki yaygın bir inanışa göre Japonlar, MS 4. yüzyılda Japonya’yı işgal etmiş, Kore üzerinden gelen ama Koreli olmadıkları vurgulanan Orta Asyalı, ata binen göçebelerin torunlarıdır. Pek çok Batılı arkeoloğun ve Korelinin tercih ettiği ama Japonya’daki bazı çevrelerce hiç desteklenmeyen bir varsayıma göre Japonlar, MÖ yaklaşık 400 yılında pirinç tarımıyla birlikte Kore’den gelen göçmenlerin torunlarıdır. Sonuncu varsayıma göreyse öteki üç varsayımda adları geçen halklar birbirine karışıp bugünkü Japonları meydana getirmişlerdir.

Japonya’nın en önemli arkeolojik anıtları olan, MS 300 ile 686 yılları arasında inşa edilmiş, geçmişteki imparatorlardan ve onların ailelerinden kalan emanetleri barındırdıkları düşünülen dev büyüklükte 158 kofun (tümülüs) mezar bugün hâlâ imparatorluk ailesinin mülküdür. Mezarlarda kazı yapmak yasaktır çünkü bu kutsal olana saygısızlık anlamına gelir. Ayrıca belki de hiç istenmeyen bir gerçek, Japon imparatorluk ailesinin asıl nereden (yani belki de Kore’den) geldiği ortaya çıkacaktır.

Japonya ile Kore arasında MS 300-700 yılları arasında insan ve malzeme değiş tokuşu yapıldığını gösteren pek çok arkeolojik ipucu var. Japonların yorumuna göre bu, Japonya’nın o dönemde Kore’yi fethettiği, Koreli köleleri, zanaatçıları Japonya’ya getirdiği anlamına gelir; Korelilerin yorumu ise bunun tam tersi: Onlara göre japon imparatorluk ailesinin kurucuları Korelidir.

İşte bu yüzden 1910 yılında Japonya Kore’ye asker gönderdiği ve Kore’yi kendi topraklarına kattığı zaman, Japonların askeri önderleri bu birleşmeyi “hak yerini buldu” diye kutladılar. Bundan sonraki 35 yıl süresince Japon işgal güçleri Kore kültürünü silip yok etmek için, okullarda Korecenin yerine Japoncanın öğretilmesi için ellerinden geleni yaptılar. Birkaç kuşaktır Japonya’da yaşayan Koreli aileler Japon vatandaşı olmayı hâlâ içlerine sindiremiyorlar. Kore’de Japonların sevilmemesi, Japonya’daysa Korelileri küçümsemenin yaygın olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Öncelikle Japonya coğrafi açıdan İngiltere’ye çok benziyor gibi görünebilir; her ikisi de, Avrasya ana karasının sırasıyla biri doğu, biri batı kanadında olmak üzere büyük adalar topluluğundan oluşurlar. Ama ayrıntıda önemli olduğu anlaşılan farklar var: Japonya biraz daha büyük ve daha uzak. Japonya’nın 378.000 kilometre kare olan yüzölçümü İngiltere’ninkinden yarı yarıya fazladır, neredeyse Kaliforniya’nınki kadardır. İngiltere’nin Fransa kıyılarına uzaklığı yalnızca 35 kilometre iken, Japonya’nın Asya ana karasının en yakın (Güney Kore) kıyısına uzaklığı 177 kilometredir; Rusya’ya uzaklığı 290, anakara Çin’ine uzaklığı 740 kilometredir.

Belki de bu yüzden İngiltere ve anakara Avrupa’sı arasındaki ilişkiler, Japonya ile anakara Asya’sı arasındaki ilişkilere göre çok daha yakın olmuştur. Örneğin, İsa’nın zamanından bu yana İngiltere anakaradan gelenlerce dört kez istila edilmiştir ama Japonya’ya böyle bir şey olmamıştır (tarih öncesi zamanlarda Japonya’yı Kore’nin gerçekten istilası dışında).

Japonya’nın iklimine gelirsek, yıllık ortalaması 4000 milimetreyi bulan yağış miktarıyla dünyanın en yağışlı ılıman ülkesidir. Japonya’nın topraklarının yüzde sekseninin tarıma elverişli olmayan dağlık araziden oluşmasına ve yalnızca yüzde on dördünde tarım yapılabilmesine karşın, Japonya’nın bu tarım arazisiyle kilometre kare başına beslediği insan nüfusu İngiltere’dekinin sekiz katıdır.

Binlerce yıldır yoğun insan kalabalıklarının yaşadığı bir yer olmasına karşın, Japonya’yı ilk gören herkesi şaşırtan şey yeşilliğidir, çünkü topraklarının yüzde yetmişi hâlâ ormanlarla kaplıdır (İngiltere’de bu oran yüzde ondur).

Japon dilinin ilişkileri konusunda söylenebilecek tek şey, pek çok araştırmacının bu dili Asya’nın Türk dilleri, Moğol dilleri, Doğu Sibirya Tungus dillerinden oluşan Altay dil ailesinin yalıtılmış bir üyesi saydığıdır. Japonca ile Korecenin uzaktan da olsa birbirleriyle akraba olduklarını kabul ederseniz, söz varlıklarının % 15’inin ortak olması, bu dillerin 5000 yıl önce birbirlerinden ayrılmaya başladıkları anlamına gelir, yani Fransızca ile İspanyolca arasındaki gibi, yalnızca 2000 yıldır ya da daha az bir süredir devam eden bir farklılaşma olamaz bu.

Buzul Çağı Japonya’sı pek de yaşanacak bir yer değildi. Japonya’nın büyük bir bölümü İngiltere’yi ve Kanada’yı yorgan gibi kaplayan buzullardan kurtulmuştu ama Japonya yine soğuk ve kurak bir yerdi; insanlara yiyecek bitki olarak pek az şey sunan büyük, kozalaklı ağaç ya da huş ağacı ormanlarıyla kaplıydı. Bu engeller Buzul Çağı Japonlarının erken gelişmişliğinin daha da etkileyici hale getiriyor; yaklaşık 30.000 yıl önce, basit yontulmuş aletler yerine keskin ağızlı taş aletler yapan dünyanın en eski halkları arasında yer alıyorlardı.

Yaklaşık 13.000 yıl önce, bütün dünyada buzullar hızla eridiği için Japonya’daki koşullar, insanlar açısından, olağanüstü derecede iyileşti. Sıcaklık, yağış, nem, hepsi arttı, bitki verimliliği, ılıman kuşak ülkeleri arasında bitki verimliliğinde başı çeken Japonya’nın bugünkü düzeylerine ulaştı.

Buzul Çağı’nın sona erişine, Japon tarihinde çok önemli iki değişikliğin biri eşlik etti: çömlekçiliğin icadı.

Yoğun tarım Japonya’ya ulaşıncaya kadar çömlekçilik sayesinde bu Japon avcı/yiyecek toplayıcılar çevrelerindeki zengin yiyecek kaynaklarını 10.000 yıldan fazla kullanma olanağını buldular. Buna karşılık, çömlekçilik Bereketli Hilal’de, tarıma geçildikten yaklaşık bin yıl sonrasına kadar ortaya çıkmadı.

En sonunda, MS 712 yılında Japonya’nın, kısmen uydurma, kısmen gerçek olayların yazıya dökülmesi demek olan ilk tarihsel kayıtlarının tamamlanışıyla birlikte, Japonya tarih sahnesine tam olarak çıkar. Japonların bugün hâlâ hüküm süren imparatorları Akihito, MS 712 yılında, ilk kayıt defteri yazılırken hüküm sürmekte olan imparatorun doğrudan doğruya 82. kuşaktan torunudur.

700 yıllık Yayoi döneminde Japon kültürü, on bin yıllık Comon döneminde değişmediği kadar değişti. Comon dönemindeki durağanlık (bir başka deyimle tutuculuk) ile Yayoi dönemindeki kökten değişiklikler arasındaki karşıtlık Japon tarihinin en çarpıcı özelliğidir. Besbelli ki MÖ 400 yılında önemli bir şey oldu. Neydi bu? Bugünkü Japonların ataları Comonlar mıydı Yayoiler mi yoksa ikisinin karışımı mı? Japonya’nın nüfusu Yayoi döneminde şaşırtıcı bir şekilde 70 kat artmıştı: bu değişikliğin nedeni neydi? Üç farklı yorum çevresinde tutkulu bir tartışma fırtınası kopmuş durumda.

Bir varsayıma göre Comon avcı/yiyecek toplayıcıların kendileri evrimleşerek bugünkü Japonları meydana getirmişlerdir. Çünkü onlar zaten binlerce yıldır köylerde yerleşik bir hayat yaşıyorlardı, tarımı benimsemeye önceden hazır olmuş olabilirler. Bu varsayım bugünkü Japonların hoşuna gidiyor çünkü böylece Japon gen havuzuna Korelilerin istenmeyen katkısı en aza inmiş, ayrıca Japonlar hiç değilse en azından 12.000 yıldır benzersiz bir şekilde Japon olarak tanımlanmış oluyor.

Birinci varsayımı tercih edenlerin hoşuna gitmeyen ikinci varsayıma göre, Yayoi dönemine geçişte Kore’den kitle halinde göçlerin olduğu, gelenlerin yanlarında Kore’nin çiftçilik uygulamalarını, kültürünü ve genlerini getirdikleri ileri sürülüyor. Bir hesaba göre, Yayoi Japonya’sı Kore’den birkaç milyon kişilik bir göç aldı, yani bu göç seliyle Comon insanlarının genetik katkısı suların altında kaldı. Böyle olduysa, bugünkü Japonlar Koreli göçmenlerin torunlarıdır, son iki bin yıl içinde kendilerine özgü bir kültür geliştirmişlerdir.

Son varsayım Kore’den göç alındığını gösteren kanıtı kabul der ama bu göçün kitle halinde olduğunu kabul etmez. Dünyada başka benzer geçiş hareketleriyle karşılaştırıldığında ikinci ve üçüncü varsayım birinciye göre daha olabilir görünmektedir.

Bugünkü Japon halkının, Korelilere benzeyen Yayoi nüfusuyla Ainu’lara benzeyen Comon nüfusunun karışımından doğduğu varsayımı üzerine genetikçiler her iki gen havuzunun göreli katkılarını hesaplama girişiminde bulundu. Bu hesaplardan çıkan sonuca göre, Kore/Yayoi katkısı genel olarak egemendi. Ainu/Comon katkısı Kore’den gelen pek çok göçmenin ilk uğrağı olabilecek ve Comon nüfusunun seyrek olduğu güneydoğu Japonya’da en düşük düzeydeydi; ormanların sert kabuklu yemiş bakımından zengin olduğu, Comon nüfus yoğunluğunun en yüksek düzeyine ulaştığı, Yayoi pirinç üretiminin en az başarılı olduğu kuzey Japonya’daysa nispeten daha yüksekti.

Böylelikle Kore’den gelen göçmenler gerçekten de bugünkü Japonlara büyük katkılarda bulundular ama bu, kitle halinde göçler yüzünden mi böyle oldu yoksa o kadar fazla göçmen gelmediği halde nüfus artışı oranının yüksek olması dolayısıyla mı böyle oldu, bunu henüz bilemiyoruz. Ainu’lar Japonya’nın eski Comon sakinlerinin torunları olmaya daha yakındırlar, genlerine Yayoi sömürgecilerinin ve bugünkü Japonların Koreli genleri karışmıştır.

Görünüşe bakılırsa bu gerçekler bize Ainu’ların Japonya’nın ilk sakinlerinin soyundan geldiklerine, Japonların daha sonra gelenlerin torunları olduklarına işaret eder gibidir. Artık arkeolojik, fiziksel antropolojik, genetik ipuçlarının hep birlikte bu görüşü desteklediğini görüyoruz.

Ben MÖ 400 yılında Japonya’ya taşınan ve evrimleşerek bugünkü Japon dilini oluşturan Kore dilinin, evrimleşerek bugünkü Kore dilini oluşturan Silla dilinden hayli farklı olduğu kuşkusunu taşıyorum. Bu yüzden de Japonlar ile Korelilerin dış görünüşleri ve genleri bakımından birbirlerine bu kadar benzerken dilleri bakımından benzememesi bizi şaşırtmamalı.

Büyük olasılıkla bu sonuç, Japonya’da ve Kore’de, iki halk arasında bugün de devam eden karşılıklı nefret yüzünden, eşit derecede tepki görecek. Japonlar ve Koreliler istemeseler de oluşum yıllarını paylaşmış ikiz kardeşler olduklarını kabul etmek zorundadırlar. Doğu Asya’nın siyasal geleceği büyük oranda onların aralarındaki bu eski bağları yeniden keşfetme başarılarına bağlıdır.

BUGÜN, TÜFEK, MİKROP VE ÇELİK

Tüfek, Mikrop ve Çelik’in (TMÇ) konusu, son 13.000 yıl içinde farklı anakaralarda karmaşık insan toplumlarının niçin farklı biçimde geliştiğidir. Kitabın el yazmasını gözden geçirmeyi 1996’da tamamladım ve kitap 1997’de yayımlandı.

Benim vardığım temel sonuca göre, toplumlar farklı anakaralarda farklı şekilde gelişmiştir, bu insan biyolojisindeki farklardan değil, anakaraların çevre koşullarındaki farklardan kaynaklanır. Evcilleştirilebilir en değerli yaban türler yerkürenin yalnızca dokuz noktasında toplanmıştı, böylece bu bölgeler ilk tarımın anayurdu oldular. Bu bölgelerin asıl halkı böylece tüfekleri, mikropları ve çeliği geliştirme konusundaki yarışa önde başladı. Bu bölgelerde yaşayanların hayvan varlıkları, tarım ürünleri, teknolojileri, yazı sistemleri, bunlara ek olarak dilleri ve genleri, eski ve yeni dünyaya egemen oldu.

Son 5-6 yılda arkeologların, genetikçilerin, dilcilerin, başka uzmanların yaptıkları keşifler, bu öykünün ana çizgilerini değiştirmeksizin, öyküyü daha iyi anlamamıza yardımcı malzemeyi zenginleştirdiler.

Tüfekleri, mikropları ve çeliği olan ya da ilk teknolojilere ve askeri üstünlüklere sahip olan insan topluluklarının öteki toplulukların yok olması pahasına yayıldıklarını, o toplulukların yerini aldıklarını ya da herkesin yeni üstünlükleri paylaştıklarını. Bunun sayısız örneklerini yakın tarihte, Avrupalılar öteki anakaralara yayılırken görüyoruz. Pek çok bölgede Avrupalı olmayan yerel nüfuslar hiçbir zaman tüfeklere sahip olma şansını yakalayamadı ve hayatlarını ya da özgürlüklerini kaybettiler. Ama Japonya tüfek sahibi olmayı (aslında yeniden olmayı) başardı, bağımsızlığını korudu, 50 yıl içinde, 1904-5 Rus-Japon savaşında bir Avrupa ordusunu yenmek için yeni tüfeklerini kullandı. Kuzey Amerika Great Plains yerlileri, Güney Amerika Araucan yerlileri, Yeni Zelanda Maorileri, Etiyopyalılar tüfek sahibi oldular ve sonunda yenilseler de, uzun süre Avrupalıları ülkelerinden uzak tutmayı başardılar. Bugün Üçüncü Dünya ülkeleri Birinci Dünya ülkelerinin teknoloji ve tarım alanındaki üstünlüklerine sahip olarak onları yakalamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Teknoloji ve tarım herhalde, insan toplulukları arasındaki yarışma dolayısıyla, geçen 10.000 yıl içinde pek çok farklı zamanda ve yerde böyle yayılmıştır.

TMÇ’nin son sözünde Çin’in, Hindistan’ın, Avrupa’nın tarihleri arasında yaptığım karşılaştırmada, bir ülke bütünündeki teknolojik yeniliklere uygulandığı şekliyle bu soruya bir yanıt önerilmişti. Farklı siyasal mevcudiyetler arasındaki rekabetin, coğrafi bakımdan parçalanmış Avrupa’da yenilikleri kamçıladığı, böyle bir rekabet eksikliğinin, birleşik durumdaki Çin’de yenilikleri engellediği çıkarımında bulunmuştum.

Yaptığım çıkarım Bill Lewis’e ve Mc-Kinsey Global Institute’un öteki yöneticilerine hiç yabancı gelmemiş. Dünyadaki bütün ülkelerle, sanayilerle ilgili karşılaştırmalı araştırmalar yürüten, Washington DC’nin bu önde gelen danışmanlık şirketinin yöneticileri kendi iş deneyimleriyle benim tarihsel çıkarımlarım arasındaki koşutlukları öylesine çarpıcı bulmuşlar ki, şirketin birkaç yüzü bulan ortağına birer TMÇ vermişler; bana da Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Almanya, Kore, Japonya, Brezilya ve başka ülke ekonomileriyle ilgili raporlarının kopyalarını gönderdiler. İşte size Mc Kinsey’in yöneticileriyle yaptığım konuşmalardan ve onların raporlarından derlediğim bazı sonuçlar:

Biz Amerikalılar sık sık Alman ve Japon sanayilerinin süper etkili sanayiler olduğu, verimlilikte Amerikan sanayilerini geride bıraktığı gibi garip düşüncelere kapılırız. Gerçekte bu doğru değildir: Bütün sanayiler temelinde Amerikan sanayisinin ortalama olarak verimlilik oranı Japonya’dakinden de, Almanya’dakinden de yüksektir.

Almanlar olağanüstü iyi bira üretirler. Buna karşılık Alman bira sanayisinin verimliliği, ABD bira sanayisinin verimliliğinin yalnızca yüzde 43’ü kadardır.

Alman bira sanayisinin sorununun küçük ölçekli üretim olduğu anlaşılıyor. Almanya’da bin tane küçük bira şirketi var, bunlar birbiriyle rekabete karşı korunuyorlar çünkü her bir Alman bira fabrikası yerel bir tekel durumunda; bu şirketler ayrıca dışalımlarla rekabete karşı da korunuyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde belli başlı 67 bira fabrikası var ve bunlar her yıl 23 milyar litre bira üretiyor. Almanya’daki 1000 bira fabrikasının hepsi bunun yarısı kadar üretiyor.

Bu sonuçlar yöresel tatlardan ve Almanya’nın ülke siyasetlerinden kaynaklanıyor. Alman biraseverler yöresel markalara çok düşkündür, bu yüzden bizim Budweiser, Miller ya da Coors markalarımıza benzer ulusal Alman bira markaları yok. Onun yerine Alman biralarının çoğu üretildikleri fabrikanın 40-50 kilometrelik yakın çevresinde tüketiliyor. Bunun sonucu olarak Alman bira sanayisi Almanya ölçeğindeki ekonomilerden yararlanamıyor.

Mc Kinsey raporlarında benim hoşuma giden ikinci örnek Japonların işlemden geçirilmiş yiyecek üretme sanayisidir. Biz Amerikalılarda bir paranoya vardır genelde, Japonların verimlilikte bizi geçtiklerini düşünürüz; gerçekten de bazı sanayilerde bu duygudan kurtulmamıza olanak yok, ama işlemden geçirilmiş yiyecek sanayisi öyle değil. Japonların yiyecek sanayisinin verimliliği bizimkinin topu topu yüzde 32’si. Japonya’nın nüfusunun iki katına sahip Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 21.000 yiyecek şirketine karşılık Japonya’da 67.000 şirket var yani Amerika’daki ortalama bir yiyecek firması, Japonya’dakinden altı kat büyük. Japon yiyecek sanayisi, Alman bira sanayisi gibi, niçin yerel tekeller halindeki küçük şirketlerden oluşuyor? Temelde bu da aynı iki nedene dayanıyor: yöresel tatlar ve ülke politikaları.

Japonlar taze yiyecek delisidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde süt şişesinin üzerinde yalnızca bir tek tarih vardır: son kullanma tarihi. Tokyo’da bir Japon süpermarketine gittiğimiz zaman süt kabının üzerinde üç tarih görünce şaşırdık. Tarihlerden biri sütün imal tarihiydi, ikincisi süpermarkete geliş tarihi, üçüncüsü de son kullanma tarihi. Japonya’da süt üretimi her zaman gece yarısını bir geçe başlar, böylece sabah süpermarkete giden süte o günün etiketi yapıştırılabilir. Süt 23.59’da üretilse, kabın üzerindeki tarih bir önceki günün tarihi olur ve o sütü hiçbir Japon tüketicisi almaz.

Bunun sonucu olarak da Japon yiyecek şirketleri yerel birer tekeldir. Kuzey Japonya’daki bir süt üreticisinin Güney Japonya’daki bir süt üreticisiyle rekabet etme umudu yoktur çünkü sütün oraya nakli bir ya da iki gün alacaktır, bu da tüketicilerin gözünde bağışlanmaz bir hatadır. Böylelikle Japon yiyecek şirketleri ne iç ne de dış rekabetle karşı karşıya kalmakta ve yiyecek üretiminin uluslararası en iyi yöntemlerini de öğrenememektedir. Biraz da bunun sonucu olarak Japonya’da yiyecek fiyatları çok yüksektir: En iyi bifteğin kilosu 400 dolar, tavuğun kilosu 50 dolardır.

Bazı başka Japon sanayileri, yiyecek üreticilerinden çok farklı örgütlenmişlerdir. Örneğin, Japon çelik, maden, otomobil, otomobil yedek parçaları, fotoğraf makinesi, tüketici elektronik şirketleri kıyasıya yarışırlar ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki benzerlerinden daha yüksek verimliliğe sahiptirler. Ama Japon sabun, bira ve bilgisayar sanayileri, tıpkı Japon yiyecek sanayisi gibi, rekabete açık değildir, en iyi uygulamaları kullanmazlar, o yüzden de ABD’deki benzerlerine göre daha az verimlidirler (Evinize şöyle bir göz atın, büyük bir olasılıkla televizyonunuzun, fotoğraf makinenizin, belki de otomobilinizin Japon malı olduğunu göreceksiniz ama bilgisayarınız ve sabunlarınız değiller).

TMÇ’nin yayımlanışından sonra, Microsoft’tan bazı dostlar edindim ve o şirketin farklı örgütleniş tarzını öğrendim. Microsoft’un pek çok birimi var, her biriz 5 ila 10 kişiden oluşuyor, birimler arasında serbest iletişim mevcut ve bu birimler en küçük ayrıntısına kadar yukarıdan yönetilmiyor; onlara kendi fikirleri doğrultusunda alabildiğine özgür davranma hakkı tanınıyor. Microsoft’taki özünde yarı bağımsız, birbiriyle yarışan pek çok birimden oluşan, bu alışılmamış örgütlenme tarzı, IBM’in, birkaç yıl öncesine kadar, birbirinden çok daha yalıtılmış gruplardan oluşan ve IBM’in rekabet yeteneğini yitirmesine yol açan örgütleniş tarzıyla taban tabana zıt. Daha sonra IBM’e yeni bir yönetici geldi ve her şeyi kökten değiştirdi: IBM’in şimdi Microsoft’unkine daha çok benzeyen bir örgütlenme biçimi var ve bana söylediklerine göre, IBM’deki yaratıcılık eğilimi bunun sonucunda artmış.

TMÇ’yi yazdığım zaman şöyle demiştim: “Yeni bir güç olarak (bugün) ortaya çıkan ülkeler hâlâ, binlerce yıl önce yiyecek üretimine dayanan eski egemenlik merkezleriyle birleşmiş ya da o merkezlerden gelen insanlarla nüfusları yeniden oluşmuş ülkelerdir… MÖ 8000’de tarihin seyri neyse, onun ağır baskısı üzerimizde sürüyor”.

Kısacası TMÇ’nin izlekleri, bana yalnızca eski dünyanın bir itici gücü olarak değil, aynı zamanda çağdaş dünyada elverişli bir inceleme alanı olarak da görünüyor.

KAYNAKÇA

Tüfek, Mikrop ve Çelik – İnsan Topluluklarının Yazgıları -Jared Diamond

(Guns, Germs, and Steel – The Fates of Human Societies)

Çeviri: Ülker İnce

TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları 174-20. Basım Şubat 2008

Değerli Kardeşlerim,

“Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa’yı keşfetmedi?”

Bu basit sorunun ardında, insanlığın MÖ 11.000’den günümüze kadarki tarihi gizlidir.

Yazı, fetihlerin çağdaş bir aracı olarak tüfeklerle, mikroplarla ve merkezileşmiş yönetimlerle el ele yürüdü. Peki, bu kadar önemli olan yazıyı niçin bazı halklar geliştirdi de bazıları geliştiremedi? Niçin, örneğin, yazı Bereketli Hilal’den Etiyopya’ya ve Arabistan’a yayıldı da Meksika’dan Andlar’a yayılmadı?

Tartışmaya yer bırakmayacak şekilde yazının bağımsız olarak icat edildiği iki yer vardı, biri Mezopotamya, öteki Meksika; Mezopotamya’da Sümerler MÖ 3000 yılında, Meksika yerlileriyse MÖ 600 yılında icat etmişlerdi. MÖ 3000 yılındaki Mısır yazısı ile (MÖ 1300 öncesi) Çin yazısı da bağımsız olarak icat edilmiş olabilir. Eski Sümer kralları ve rahipleri yazının uzman yazıcılar tarafından vergi borcu olarak koyunların kayıtlarının tutulması için kullanılmasını istiyordu, yoksa kitlelerin şiirler yazmasını, kumpaslar kurmasını değil. İnsan bilimci Claude Lévi-Strauss’un dediği gibi, eski zamanlarda yazının en önemli işlevi “öteki insanları köle etmeyi kolaylaştırmak”tı.

Fizyoloji profesörü Jared Diamond, “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı yapıtında, aklımıza gelmeyen, geldiğinde çocukça bulduğumuz soruların yanıtlarını araştırırken, tarımın başlamasından yazının bulunuşuna, dinlerin ortaya çıkışından imparatorlukların kuruluşuna, tarihin seyrini belirleyen pek çok önemli adımı ayrıntısıyla incelemektedir. İnsan toplulukların arasındaki farklılıkların, eşitsizliklerin nedenlerini, temellerine inmeye çalışarak sorgulamakta; günümüz dünyasını biçimlendiren etkenlerin izini sürmektedir…

O halde çağdaş dünyadaki eşitsizliklerle ilgili sorumuzu şöyle sorabiliriz: İnsanlar neden farklı kıtalarda farklı hızda gelişti? Tarihin seyrini oluşturan şey, bu hız farklılıklarıdır ve bu kitabın konusu da işte budur.

Jared Diamond’ın, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitaplarında ülkemizde ilk basımı Şubat 2008’de yapılan “Tüfek, Mikrop ve Çelik – İnsan Topluluklarının Yazgıları-(Guns, Germs, and Steel – The Fates of Human Societies)” adlı 662 sayfalık yapıtını 35 sayfada derleyerek sizlerle paylaşmak istedim.

Kitabı okumaya başlayıp, başlamamakta önce tereddüt ettim. (Çok kalın bir kitap ve de bir roman değil…) Ancak okumaya başladığımda, bildiğimi sandığım konu ve olayların birbiriyle nasıl ilintili olduğunu ve enfes değerlendirmelerin peş peşe döküldüğünü görünce azimle kitabı bitirmeye çabaladım ve 7-8 günde okuyabildim. Yazması da ayrı bir konu…

Zamanı sınırlı olan, 35 sayfalık ilginç derlemeyi okuyamayacak Kardeşlerimin dikkatini çekecek birkaç paragrafı da aşağıya aktarıyorum:

*Gazeteciler yazarlardan koca bir kitabı bir tek cümleyle özetlemesini isterler her zaman. İşte bu kitap için o cümle şu: “Tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil”.

*Amerika kıtalarının doğu-batı yönünde değil, kuzey-güney yönünde uzandığını göreceksiniz. Bu demektir ki Amerika kıtalarının ana ekseni kuzey-güney eksenidir. Aynı şey, Amerika derecesinde olmasa da Afrika için de doğrudur. Oysa bunun tam tersine, Avrasya’nın ana ekseni doğu-batı yönündedir. Kıtaların eksenlerinin yönü insan tarihi üzerinde etkili olduysa nasıl oldu?

* Kalabalık insan toplumlarında görülen bulaşıcı hastalıkların nedeni olan mikropların çoğu, yiyecek üreticilerinin yaklaşık 10.000 yıl önce her gün yakın ilişki kurmaya başladığı evcil hayvanlarda bulaşıcı hastalıklara yol açmış olan mikropların evrimleşmesi sonucunda türedi. Avrasya’da pek çok evcil hayvan türü vardı, bu yüzden de bu tür pek çok mikrop gelişmişti, oysa Amerika kıtalarında bunların ikisi de azdı. Yerli Amerikan toplumlarında bu kadar az sayıda ölümcül mikrop geliştirilmiş olmasının başka nedenleri de vardı. Salgın hastalıklar için eşi bulunmaz bir üreme alanı oluşturan köyler Avrasya’ya göre Amerika kıtalarında binlerce yıl sonra ortaya çıkmıştı; Yeni Dünya’da şehirli toplumları barındıran üç bölgeyi birleştiren, Asya’dan Avrupa’ya vebanın, gribin, belki de çiçeğin gelmesine yol açmış olan ticaret ölçeğinde hızlı ve büyük hacimli bir ticaret asla olmamıştı. Sonuçta Amerika’nın tropik bölgelerinde Avrupalıların sömürge kurmalarını önleyen, Panama Kanalı’nın açılmasını geciktiren en önemli engel olan bulaşıcı hastalıklar, yani sıtma ve sarıhumma, hiç de Amerikan hastalıkları değildi, Amerika’ya Avrupalıların getirdiği, Eski Dünya’nın tropik mikroplarının yol açtığı hastalıklardı.

* Bugün “Bereketli Hilal” ve “yiyecek üretiminde dünya birincisi” gibi sözler saçmadır. Eski Bereketli Hilal’in büyük bir bölümü bugün çöldür, yarı çöl, step ya da tarıma elverişli olmayan, toprak kayması geçirmiş ya da tuzlanmış arazilerdir. Oysa eski çağlarda Bereketli Hilal’in ve Yunanistan da dahil olmak üzere Doğu Akdeniz’in büyük bir bölümü ormanla kaplıydı. Bölgenin verimli ormanlık arazilerinin, toprakları aşınmış makiliklere ya da çöle dönüşmesinin nedenlerini eski bitkileri inceleyen botanikçiler ve arkeologlar açıklığa kavuşturdular. Ormanlık bölgelerde tarım arazileri açılmış, kereste elde etmek, odun olarak yakmak ya da alçı elde etmek için ağaçlar kesilmişti. Yağış az olduğu, bu yüzden de birincil üretkenlik düşük olduğu için, bitki örtüsünün yenilenme hızı özellikle çok sayıda keçinin fazlaca otladığı yerlerde yok edilme hızıyla yarışamadı. Ağaç ve ot örtüsü gidince toprak kayması arttı, vadiler alüvyonla doldu, öte yandan yağışın az olduğu yerlerde sulama tarımı yüzünden toprak tuzlandı. Cilalı Taş Çağı’nda başlayan bu süreçler çağımıza kadar sürdü. Örneğin, bugünkü Ürdün’de eski Nebatilerin başkenti olan Petra yakınlarındaki son ormanlar I. Dünya Savaşı’ndan hemen önce Hicaz demiryolu yapılırken Osmanlı Türkleri tarafından yok edildi.

* Japonlar kimdir, Japonya’ya ne zaman ve nereden gelmişlerdir, benzersiz dillerini nasıl geliştirmişlerdir? Birbiriyle çelişkili dört varsayım öne sürülmüş durumda, bunların her biri bazı ülkelerde kabul görüyor, bazılarında görmüyor. Japonya’daki en yaygın inanışa göre Japonlar, MÖ 20.000 yılından çok önce Japonya’yı istila etmiş olan Buzul Çağı insanlarının giderek evrimleşmesiyle ortaya çıkmıştır. Yine Japonya’daki yaygın bir inanışa göre Japonlar, MS 4. yüzyılda Japonya’yı işgal etmiş, Kore üzerinden gelen ama Koreli olmadıkları vurgulanan Orta Asyalı, ata binen göçebelerin torunlarıdır. Pek çok Batılı arkeoloğun ve Korelinin tercih ettiği ama Japonya’daki bazı çevrelerce hiç desteklenmeyen bir varsayıma göre Japonlar, MÖ yaklaşık 400 yılında pirinç tarımıyla birlikte Kore’den gelen göçmenlerin torunlarıdır. Sonuncu varsayıma göreyse öteki üç varsayımda adları geçen halklar birbirine karışıp bugünkü Japonları meydana getirmişlerdir. Japon dilinin ilişkileri konusunda söylenebilecek tek şey, pek çok araştırmacının bu dili Asya’nın Türk dilleri, Moğol dilleri, Doğu Sibirya Tungus dillerinden oluşan Altay dil ailesinin yalıtılmış bir üyesi saydığıdır.

* Japonlar taze yiyecek delisidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde süt şişesinin üzerinde yalnızca bir tek tarih vardır: son kullanma tarihi. Tokyo’da bir Japon süpermarketine gittiğimiz zaman süt kabının üzerinde üç tarih görünce şaşırdık. Tarihlerden biri sütün imal tarihiydi, ikincisi süpermarkete geliş tarihi, üçüncüsü de son kullanma tarihi. Japonya’da süt üretimi her zaman gece yarısını bir geçe başlar, böylece sabah süpermarkete giden süte o günün etiketi yapıştırılabilir. Süt 23.59’da üretilse, kabın üzerindeki tarih bir önceki günün tarihi olur ve o sütü hiçbir Japon tüketicisi almaz.Bunun sonucu olarak da Japon yiyecek şirketleri yerel birer tekeldir. Kuzey Japonya’daki bir süt üreticisinin Güney Japonya’daki bir süt üreticisiyle rekabet etme umudu yoktur çünkü sütün oraya nakli bir ya da iki gün alacaktır, bu da tüketicilerin gözünde bağışlanmaz bir hatadır. Böylelikle Japon yiyecek şirketleri ne iç ne de dış rekabetle karşı karşıya kalmakta ve yiyecek üretiminin uluslararası en iyi yöntemlerini de öğrenememektedir. Biraz da bunun sonucu olarak Japonya’da yiyecek fiyatları çok yüksektir: En iyi bifteğin kilosu 400 dolar, tavuğun kilosu 50 dolardır.

Bazı başka Japon sanayileri, yiyecek üreticilerinden çok farklı örgütlenmişlerdir. Örneğin, Japon çelik, maden, otomobil, otomobil yedek parçaları, fotoğraf makinesi, tüketici elektronik şirketleri kıyasıya yarışırlar ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki benzerlerinden daha yüksek verimliliğe sahiptirler. Ama Japon sabun, bira ve bilgisayar sanayileri, tıpkı Japon yiyecek sanayisi gibi, rekabete açık değildir, en iyi uygulamaları kullanmazlar, o yüzden de ABD’deki benzerlerine göre daha az verimlidirler (Evinize şöyle bir göz atın, büyük bir olasılıkla televizyonunuzun, fotoğraf makinenizin, belki de otomobilinizin Japon malı olduğunu göreceksiniz ama bilgisayarınız ve sabunlarınız değiller).

K:. sevgi ve saygılarımı iletir, sağlık ve esenlikler dilerim.

Halit YILDIRIM K:.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s