TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Osmanlı Devleti 1.Dünya Savaşı’na nasıl girdi ???


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Osmanlı Devleti 1.Dünya Savaşı’na nasıl girdi ???

23 Ekim 2019

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Avrupa’daki 19. Yüzyılın sonlarında başlayan ve giderek yoğunlaşan saflaşma, 1910’lara gelindiğinde iyice tehlikeli boyutlar alıyordu. Bir yandan Avusturya-Macaristan, Almanya ve İtalya’nın oluşturduğu ittifak cephesi, diğer yanda ise Fransa, Rusya ve İngiltere’nin ortaya koyduğu ittifak (anlaşma) cephesi bulunuyordu. Bu ülkeler yıllardır olası bir savaş için hazırlık yapıyorlardı. [1]

Dünyayı savaşa götüren süreç, Saraybosna’yı ziyaret etmekte olan Avusturya veliaht prensi ve eşinin, Sırp milliyetçileri tarafından 28 Haziran 1914’te öldürülmesiyle tetiklendi, Avrupa ateş topuna döndü. Kendi sınırları içerisinde büyük bir Slav nüfusu barındıran ve Sırpların Slav nüfusuyla olan ilgisinden rahatsızlık duyan Avusturya-Macaristan, bu suikast üzerine önce çok ağır taleplerde bulundu ardından da bu ağır talepleri kabul etmesi zaten beklenmeyen Sırbistan’a savaş ilan etti. Bu gelişme üzerine, Sırbistan’ı korumak için hamle yapan Rusya’da seferberlik ilan edilince, Almanya da geri durmadı.

Alman savaş planlarında sadece Rusya değil, Fransa da önemli bir yer tutuyordu. Almanlar, öncelikli olarak ve seferberliğini tamamlayamadan Fransa’ya, Fransız ordusunu yendikten sonra da hiç durmaksızın Rusya’ya saldırmayı planlıyordu.

“Almanya, 1 Ağustos’ta Rusya’ya, 3 Ağustos’ta Fransa’ya savaş ilan etti.

5 Ağustos’ta da İngiltere Almanya’ya savaş ilan edince, çember tamamlandı. Büyük savaş başlamıştı.

Sırbistan’la savaş ufukta beliriverince, Avusturyalılar Osmanlı’yla ittifak konusuna ilgi göstermeye başladı. Ancak hem Avusturya ve hem de Alman hükümetlerinde, Balkan yenilgisi dolayısıyla Osmanlı’yla ittifakın bir yarar sağlamayacağı, hattâ yük getireceği fikri hâkimdi.

Tüm bunlara rağmen Osmanlı’yla ittifaka karar veren Alman İmparatoru oldu.

Osmanlı’nın Almanya ile (27 Temmuz 1914’te başlayan) ittifak görüşmeleri Sait Halim, Talat, Enver, Mebusan Meclisi Başkanı Halil (Menteşe) tarafından öbür kabine üyelerinden gizli olarak yürütüldü, 2 Ağustos’ta anlaşma imzalandı. (Anlaşmaya Almanya adına İstanbul Büyükelçisi Wangenheim imza attı.)

Anlaşmaya göre, Alman askeri heyeti Osmanlı ordusunun sevk ve idaresinde fiili nüfuz sahibi olacaktı. Almanya da, Osmanlı bütünlüğünü korumayı, gerekirse silahlı savunmayla üstlenecekti. Dikkat edilirse Osmanlı ittifak anlaşması, savaş başladıktan sonra imzalanmıştı. Yani imzalayanlar, ülkeyi yalnızca ittifaka değil, savaşa da soktuklarının bilincindeydiler.” [2]

Almanya ile Osmanlı arasında imzalanan gizli anlaşmanın maddeleri genel olarak şöyleydi:

“1-İki ülke Avusturya-Sırbistan anlaşmazlığında tarafsız kalacaktır.
2-Avusturya-Rusya arasında savaş çıkar ve Almanya savaşta Avusturya-Macaristan’ın yanında yer alırsa, Osmanlı Devleti de bu savaşa katılmakla yükümlüdür.
3-Alman askeri heyeti, savaşta Osmanlı ordusunda fiilen görev alabilecektir.
4-Almanya, bir tehlikeyle karşılaştığında Osmanlı Devleti’ni silah gücüyle koruyacaktır.[3]

Osmanlı’nın savaşa girmekte bu denli hevesli davranmasının, bir yandan Balkan Savaşı’nın kayıplarını giderme umudu, öte yandan bir tarafla müttefik olunmazsa büyük devletlerin Osmanlı topraklarını aralarında paylaşacakları korkusunu yenme ve kendini güvenceye alma duygusu olduğu anlaşılıyor.

Savaş bittiğinde Cemal Paşa, Yakup Kadri’nin “Neden savaşa girdik” sorusuna, “Aylık vermek için” [4] cevabını vermişti. Ayrıca parasızlığın da, savaşa girme konusunda önemli bir etken olduğu ortaya çıkıyor. İşin ilginci aynı kaygıları Alman Dışişleri de paylaşıyor. Almanya Dışişleri Bakanı Sagow, anlaşmanın imzalanmasından önce, Osmanlı Devleti ile ilgili düşüncelerini daha 14 Temmuz’da şöyle özetliyor:

“…Türkiye kötü askeri durumu dolayısıyla önümüzdeki yıllar için bir yük sayılmalıdır. Rusya’ya karşı saldırgan bir iş göremez. Bundan başka, ona Almanya ve Avusturya ile birlik olmasını söylersek, bize şartlar koşar, biz mesela Anadolu’ya karşı yöneltilecek Rus saldırısından Osmanlı’yı hiçbir surette koruyamayız. Bugünkü durumuyla Türkiye ancak büyük devletler arasında oynayıp, en kuvvetli ve talihli tarafa yanaşabilir. Eğer Rusya, sağlam surette bize bağlı kalır ve Bulgaristan bize yanaşmak isterse, bu yönlerin tabiatıyla Türkiye üzerinde tesiri olur. Ancak bana öyle geliyor ki, bu sırada İstanbul’a bir teklifte bulunmak lüzumsuzdur. Hattâ tahmin edemeyeceğimiz karşı tekliflere de yol açacağı için zararlı bile olur.” [5]

Bu rapor, Almanya’nın İstanbul Büyükelçisi Hans von Wangenheim’a da gönderildi. Aynı görüşleri paylaşan Wangenheim, 18 Temmuz’daki cevabında ilave olarak Osmanlı’nın tarafsız kalması durumunda Rusya’nın mecburen Türkiye sınırında asker bulundurmak zorunda kalacağını ve bunun Almanya’nın lehine olacağını düşünüyordu. Bu görüşlerini Berlin’e de bildirdi.

Tam bu gizli yazışmalar yapılırken, 22 Temmuz’da Osmanlı Hükümeti ittifak önerisini hükümetine iletmek üzere Wangenheim’a verince, Büyükelçi de, bu ittifaka karşı olduğunu belirten bir not iliştirmeyi görev sayarak, talebi Berlin’e iletti.

Alman İmparatoru Kaiser II. Wilhelm hemen devreye girecek ve Alman Hükümeti’nden, Osmanlı’nın talebine olumlu cevap verilmesini isteyecekti.

Kaiser Wilhelm, Osmanlı Devleti’nin Alman general Liman von Sanders komutasındaki beş kolorduyla Rusya’ya karşı saldırıya geçmek zorunda kalacağı koşullar oluşturularak anlaşma imzalanmasını istiyordu. Aynı gün, Osmanlı gazetelerinde seferberlik ön ilanı yayımlanmıştı:

“Silah başına…

303, 304, 305, 306, 307, 308, 309, 310 doğumlu yüksek tahsilli veya yüksek tahsilini tamamlamamış olan gençlerin, bildirilen askerlik şubelerine başvurması gerekmektedir.[6]

Yedek subay eksiği nedeniyle 8 tertibi birden askere çağıran Osmanlı yönetiminin geleceği görmekte hiç de başarılı olmadığı bu ilanla çok net anlaşılıyordu. Nitekim savaşın ilerleyen safhalarında, askere çağrılacak kimse kalmayınca Hicri 1315 (miladi 1889) doğumlular bile henüz 16,5 yaşındayken silâh altına alınmışlardır. Herkesin bildiği, “Hey onbeşli onbeşli!” türküsü, çocuk yaşta cepheye koşmak zorunda kalan işte bu kuzucukların dramını anlatır aslında. Müzikolog Erdoğan Gökçe, Edirne Liseliler Dergisi’nde, “Bu türkü faciayı anlatır. Bilinçsiz halkımız bu türküyle göbek atıyor” diye yakınıyor. [7]

Osmanlı İmparatorluğu’nu kaçınılmaz sona doğru götüren haber, 1 Ağustos 1914’te Enver Bey tarafından İttihat ve Terakki ileri gelenlerine iletildi. İngiltere Deniz Bakanlığı, İngiliz tersanelerinde Osmanlı Devleti için yapılan “Sultan Osman-I” ve “Reşadiye” adlı iki savaş gemisine el koyduğunu, gemilerin yapımcısı Vickers şirketine bildirmişti. İngiliz Deniz Bakanlığı hemen ertesi gün harekete geçecek ve iki zırhlının fiilen İngiltere donanmasına katılması için görüşmelere başlayacaktı. Almanlar, Osmanlı Devleti’ni iyice kendi saflarına çekecek fırsatı kaçırmadı, Goeben ve Breslau adındaki iki zırhlı savaş gemisini Osmanlı Devleti’ne vermeyi önerdi. Bu arada Osmanlı Hükümeti de, Almanya ile imzaladığı anlaşmayı gizli tutmaya çalışıyor, diğer devletlerin hışmını çekmemek üzere çeşitli siyasal manevralara ağırlık veriyordu. Daha Almanya’yla anlaşmanın imzalandığı gün resmi açıklama yapılarak, Osmanlı Devleti’nin muhtemel bir savaşta tarafsız kalacağı duyuruldu. Harbiye Nazırı Enver Bey aynı zamanda “Başkomutan Vekili” oldu ve üst kattaki Genelkurmay Başkanlığı’nın bulunduğu yer Enver Bey için Başkomutanlık Karargâhı’na dönüştürüldü. (Enver Bey ancak 1 Ocak 1915’te tuğgeneral yani paşa olacaktır. Ama paşa bile değilken, çok büyük görevler üstlenmiştir.)

Aynı saatlerde -güya- “ihtiyati tedbir” amaçlı olduğu ciddiyetle vurgulanan bir seferberlik de ilan edilmiş, Boğazların da askeri amaçlı gemilerin geçişlerine kısmen kapatılması emredilmişti.

Alman Genelkurmayı’nın planları ise Osmanlı devlet adamlarının düşündüğünden farklı yürüyordu. Alman Deniz Bakanı Amiral von Tripitz, Akdeniz Filosu Komutanı Tuğamiral Wilhelm Souchon’a emir verdi. Goeben ve Breslau savaş gemileri rotayı İstanbul’a çevirecekti. Aynı saatlerde İngilizler de adeta alarma geçmiş, İngiltere Deniz Bakanı W. Churchill, Akdeniz’deki İngiliz Filo Komutanı Amiral Milne’e, Cebel-i Tarık’a doğru seyreden Alman zırhlısı Goeben’i izlemesi gerektiğini bildirdi. Fransa Hükümeti ise Goeben’in Cezayir’e saldırması ihtimalini göz önüne almıştı. Fransa’nın Akdeniz Filosu Komutanı Amiral de Lepeyre bu amaçla Cezayir’den Toulon’a hareket etti.

“Akdeniz’de takip sürerken, iki İngiliz zırhlısı Goeben ve Breslau’nun izini bularak peşlerine düştü. Alman zırhlıları süratlerini 44 mile çıkardı ve karanlığın basmasından da yararlanarak sırra kadem bastı. İngilizler, iki gün süren aramanın sonunda, iki Alman zırhlısının Sicilya adasının Mesina Limanı’nda kömür aldıklarını öğrendi. İngiliz Donanması, Goeben ve Breslau’nun Fransız ticaret gemilerine saldıracağını ya da müttefiki Avusturya’nın Pula Limanı’na sığınacağını düşünerek, Sicilya’nın batısında adeta pusuya yattı. İngilizlerin gelsin diye beklediği Goeben ve Breslau ise çoktan rotasını güneydoğu’ya çevirip Çanakkale’nin yolunu tutmuştu. Goeben ve Breslau, Venizelos’un özel izniyle Yunan limanlarından da kömür alacaktı.” [8]

Osmanlı Sadrazamı Sait Halim Paşa, Goeben ve Breslau’nun İngilizlerden kaçabilmesi için Çanakkale Boğazı’na girmesi gerektiğini belirterek kendisinden izin isteyen Almanya Büyükelçisi Wangenheim’in talebini uygun buldu. İki zırhlının İstanbul’a gitmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştı ama Alman Hükümeti araya girdi, Amiral Souchon’a siyasal nedenlerle şimdilik İstanbul’a gitmemesi bildirildi.

Bu arada bir savaşın yaklaşmakta olduğunu gören Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanlığı, çeşitli planlar hazırlayıp bu planları Genelkurmay Başkanlığı’na sundu. Bugüne dek Boğazın savunması konusunda herhangi bir harekât planı hazırlandığına dair bir bilgiye rastlanmadığı anlaşıldı. Sadrazam Sait Halim Paşa ise iki zırhlının boğazlara girmesine izin vermesinin üzerinden 24 saat bile geçmeden, görüştüğü Rus Elçisi Giers’e, Goeben ve Breslau’nun boğazdan geçmesine izin vermeyeceğini söyleyecekti.

Osmanlı Devleti, ABD’ye de savaşta tarafsız kalacağını bildirdi. Çünkü Sait Halim Paşa, Osmanlı’nın tarafsız görünmesine çok özel önem veriyordu. Kendince harika bir fikir geliştirdi. Sözde tarafsız görüntüye katkı sağlamak üzere, Almanlara Goeben ve Breslau’nun Osmanlı Devleti’ne satılmış gibi gösterilmesini önerdi. Almanlar da bu fikri uygun buldu. İki zırhlının Osmanlı Devleti’ne satıldığı kamuoyuna duyuruldu. Enver Bey’in verdiği izinle Çanakkale Boğazı’ndan geçerek Büyükada önlerinde demirleyen iki zırhlının tüm personeline Osmanlı bahriyeli kıyafetleri giydirildi. Türk bayrağı çekilen Goeben dretnotuna Sultan Selim Han’ın adına izafeten “Yavuz” ve Breslau kruvazörüne de “Midilli” adı verildi.

Amiral Souchon da birkaç gün içinde fiilen Osmanlı Donanma Komutanı oldu. Önce geniş bir denetleme yaptı. Ardından da tüm savaş gemilerinde birer Alman subayını görevlendirdi. Fakat Osmanlı Donanması Komutanı Amiral Souchon, Alman Genelkurmayı’ndan emir almaya devam edecek, bu tavrından hiç vazgeçmeyecek, ne yazık ki Osmanlı Genelkurmayı da buna göz yumacaktı.

Bu sırada İngiliz ve Fransız zırhlıları da, yavaş yavaş Çanakkale çevresinde toplanmaya başlamıştı. Aradan bir hafta bile geçmeden, Boğaz önlerine gelen İngiliz ve Fransız kruvazörlerinin sayısı 12’ye ulaşacaktı.

Alman Genelkurmayı, hem Avrupa’da, hem de Ortadoğu’daki inisiyatifi elinde bulundurmak üzere ve ısrarla çeşitli senaryolar üzerinde çalışıyordu. İngilizleri özellikle Müslüman nüfusun oldukça ağırlıklı olduğu bölgelerde olabildiğince zor duruma düşürmek bunlardan biriydi:

“Alman Genelkurmay Başkanı Moltke, gönderdiği mektupla Enver Bey’den bazı isteklerde bulundu: 1-İslam ihtilâlı çıkarmalı 2-Mümkün olduğu kadar çok sayıda İngiliz ve Rus birliği tutulmalı (meşgul edilmeli).” [9]

Enver Bey’in, Alman gemilerinin Boğazdan girmeleri konusunda yaptığı açıklamayı, Cemal Paşa şöyle anlatır:

“…Her zamanki gibi Prensin yalısında toplanmamız kararlaştırılmıştı. Talat, Cavit ve Halil beylerle ben daha evvel gelmiştik. Bizden sonra gelen Enver, kendisine has sakin tavrıyla gülerek:
-Bir oğlumuz dünyaya geldi, dedi.

Tabii bundan bir şey anlamamıştık. Bizi çok merakta bırakmayarak:

-Goeben ile Breslau bu sabah Çanakkale önüne gelmiş ve İngiliz Donanması tarafından takip edilmekte olduklarından bahisle, Boğazdan geçmelerine müsaade istemişler. Bir müttefik devlete ait harp gemilerini muhakkak bir tehlikeden korumak için bu isteğin uygun karşılanması emrini verdim ve gemiler şimdi Boğazın beri tarafında, Boğaz istihkâmlarının koruması altında bulunuyorlar. Fakat biz de bunun neticesi olarak siyasi bir mesele ile karşı karşıya kaldık. Bu gece bu meseleye ait karar vermemiz gerekiyor, dedi.” [10]

15 Ağustos 1914’e gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu bir yandan olası bir savaşta tarafsız kalabilmek için görüşmeler yaparken, bir yandan da Almanya ile yapılan ittifak uyarınca ve olanca hızıyla savaş hazırlıklarını yürütür durumdaydı. Bugünden geriye bakıldığında, zincirleme gelişen olayların, Osmanlı yönetimince yeterince ciddiye alınmadığı, devletin de ciddiyetsiz insanlarca yönetildiği kanısını pekiştirecek bir çok gelişme yaşandığı görülüyor.

Tam bu sıralarda, Mustafa Kemal Bey de Ali Fethi Bey’le birlikte Sofya’da görev yapmaktadır. Memleket adım adım savaşa sürüklenirken, orada büyük kaygılar içerisinde oldukları çok bellidir. Mustafa Kemal de, Ali Fethi de, İttihatçıların tavrını çok iyi bildikleri ve muhalif düşünceleri nedeniyle Sofya’ya gönderildiklerinden çok emin oldukları için, Enver ve beraberindekilerin Almanlara karşı bu aşırı yakınlıklarından duydukları rahatsızlığı paylaşmaktan çekinmemişlerdir.

15 Ağustos’ta Dâhiliye Nazırı Talat Bey ile Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey, Sofya’ya gitmek üzere yola çıktı. Talat ve Halil beyler, Sofya’da Bulgaristan Başbakanı Radoslavof ile de görüştüler. 19 Ağustos’ta ise Sofya’da Türk-Bulgar ittifak anlaşması imzalandı. Maddeleri kısaca şöyleydi:

“1-İki devlet sınırlara saygılıdır.
2-İki devletten birinin saldırıya uğraması durumunda, diğer devlet yardıma koşacaktır.
3-İki devlet ortak karara varmadan, devletlerden birisi Balkan devletlerinden birine savaş açmayacak, savaşmak zorunda kalırsa, diğer devlet tarafsız kalacak.
4-Ortak askeri harekât için ayrı bir sözleşme daha imzalanacak”. [11]

Görüldüğü gibi Bulgaristan hiçbir taahhütte bulunmuyor, savaşa girmemek için ne gerekiyorsa yapıyordu. Talat ve Halil Bey, Bulgaristan’ın da Almanya’nın tarafında savaşa girmesini sağlayamadığı için -ortada bir anlaşma olmakla birlikte- aslında Sofya’dan eli boş dönüyordu. İkili Sofya’dan Romanya’nın başkenti Bükreş’e geçti. Romanya Hükümeti de, Bulgaristan’a üçlü ittifak önerisinde bulunan Osmanlı Heyetine olumsuz cevap verdi.

Bu diplomatik başarısızlığın İstanbul’daki savaş taraftarları üzerinde hiçbir olumlu tesiri olmadı. Aynı günlerde Yunan Hükümeti de, müttefiklerden yana tavır alacağını İngiltere’ye bildirmişti. İngiltere Hükümeti, Yunanistan Başbakanı Venizelos’un bu talebine, “Osmanlı Hükümeti tarafsız kaldıkça, siz de tarafsız kalın. O savaşa katılırsa, Yunanistan’ı müttefik sayarız” [12] karşılığını verdi. Venizelos bu kez 27 Ağustos’ta İngiltere Hükümeti’ne bir telgraf daha çekecek ve “Boğazlara karşı bir hareket düşünüldüğü takdirde, Yunan kara ve deniz kuvvetleri müttefiklerin emrindedir” [13] diyecekti.

Alman Genelkurmayı ise Türk ordusunun Almanların yükünü hafifletmek üzere Suriye üzerinden Sina çölünü geçerek Süveyş’e saldırması ve Mısır’a geçmesi yolunda plan hazırlamakla meşguldü.

Aynı zamanda ve daha Türkler savaşa girmeden, Karadeniz’de Odesa ile Akkerman arasına Türk askerlerinin yapacağı çıkarma için de hazırlık sürdürülüyordu. Anlaşılacağı üzere, Almanlar bütün derdi, Osmanlı Devleti’nin atacağı adımları da planlamaktı. Bütün bu adımların tek amacı da, Alman askeri harekâtını kolaylaştırmak olacaktı.

Tüm bu kargaşa içinde, İstanbul Hükümeti’nin atmaya çalıştığı bir adımı da aktarmak gerek.

Osmanlı Hükümeti, Maliye Nazırı Cavit Bey’i tarafsızlık konusunu İtilaf Devletleri elçileri nezdinde görüşmek üzere görevlendirdi. Cavit Bey, elçilere savaşın sonuna kadar tarafsız kalmak için, kapitülasyonların kaldırılması ve Osmanlı Devleti’nin bağımsızlığı konusunda teminat verilmesi yolundaki talebini bildirdi. Ayrıca Rusya’nın tecavüz ihtimalinden duyduğu kaygıyı da aktardı. Fransız ve Rusya elçileri, Cavit Bey’e “Ekonomik kapitülasyonlar kalkabilir ama adli kapitülasyonlar için henüz erken” cevabını verdi.

Müttefikler Osmanlı Devleti’nin tarafsız kalması için ellerindeki her türlü kartı oynuyorlardı. Osmanlı’nın kapitülasyonlar kalksın talebine, İngiltere’den daha üstü kapalı bir cevap geldi…

“İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Edward Grey, İstanbul Büyükelçisi L. Mallet’e çektiği telgrafta, Fransa ve Rusya elçileriyle anlaşarak, savaş süresince Osmanlı Devleti’nin bağımsız ve toprak bütünlüğünün garanti edildiğini, hattâ savaştan sonra barış görüşmelerinde de bunların dikkate alınacağını, Osmanlı Devleti’nin ekonomik şartlarının iyileştirileceğini belirtti. Bu mesajın İstanbul Hükümeti’ne iletilmesini istedi”. [14]

Batılı devletlerin birbirlerinin boğazına sarılmasından yararlanmak isteyen Babıâli Hükümeti, tarihi bir kararın altına imza attı. Mali, iktisadi, adli ve idari kapitülasyonlar tamamen kaldırılıyordu. 1838 iktisadi ve 1839 askeri iflasından sonra Osmanlı’nın içine düştüğü yarı bağımlılık hali, yabancılara tanınan ve bir bölümü imparatorluğun en güçlü olduğu ilk yüzyıllarından gelen, kapitülasyon adı verilen ayrıcalıklarda somutlaşıyordu.

“İmparatorluğun güçlü dönemlerinde ticareti kolaylaştırmak ve özendirmek için benimsenen sistem, düşkünlük dönemlerinde sömürünün, bağımlılığın, Avrupa hegemonyasının bir aracı haline gelmişti. Osmanlı Devleti, yabancılardan istediği vergiyi, gümrüklerinden geçen mallardan istediği gümrükleri alamıyordu. Avrupa devletlerinin kendi postaneleri, konsolosluk mahkemeleri, hapishaneleri vardı. Osmanlı Devleti’ni çağdaşlaştırmak isteyen İttihat ve Terakki kapitülasyonları bir numaralı engel olarak görüyor ve şimdi fırsatı bulunca sisteme son veriyordu. Yani bir anlamda tam bağımsızlığını ilan etmiş oluyordu.” [15]

İlginçtir… Osmanlı Hükümeti’nin kapitülasyonların kaldırıldığına ilişkin 9 Eylül 1914’te yaptığı duyuruya en sert tepki, müttefiklerimizden geldi. Hükümet bu ilanı yapar yapmaz Sadrazam’a koşan Alman elçisi Wangenheim, bu kararı çok ağır sözlerle tenkit ettikten sonra, “Ruslar İstanbul’u alırsa size yardım etmeyeceğiz” tehditleri savurdu. Diğer müttefikimiz Avusturya’nın İstanbul elçisi Marki Pallaviçni’nin de Wangenheim’dan geri kalır yanı yoktu: “Siz bana sormadan nasıl böyle bir karar alabilirsiniz? Bu kararlarınızı tanımıyoruz.”

Tabii müttefiklerimiz başta olmak üzere batılı devletlerin hiçbiri yanaşmadığı için kapitülasyonlar kalkmadı. Osmanlı Devleti’nin 7 ana gelir kalemine el koyan Düyun-u Umumiye (Borçlar İdaresi) çalışmaya devam etti.

İngiltere Deniz Bakanı Churchill, Askeri Harekât Daire Başkanı General Callwell’den, bir İngiliz filosunun Marmara Denizi’ne sokulması gayesiyle Gelibolu yarımadasının yeter derecede kuvvetli bir Yunan ordusu tarafından ele geçirilmesi için bir plan hazırlamasını istedi. Churchill, Kraliyet Genelkurmay Başkanı Douglas’a yazdığı mektupta da, yunan ordusunun desteğiyle Çanakkale Boğazı’nın zorlanacağı bir harekâta hazırlık talebinde bulundu. İngiliz savaş kabinesi, Çanakkale Boğazı’ndan çıkacak Goeben ve Breslau’ya ilave olarak, Türk gemilerinin de batırılması konusunda Churchill’e yetki verdi.

“Churchill bununla da yetinmedi. Yunanistan’daki İngiliz Deniz Misyonu Başkanı Tuğamiral Mark Kerr’e mektup göndererek, Yunan Deniz ve askeri uzmanlarının, Çanakkale Boğazı’na yönelik bir harekâtta, Yunanistan’ın ne gibi katkılarda bulunabileceğine ilişkin görüşünü almak için temasa geçilmesini istedi.

Amiral Kerr, Yunan Kralı Konstantin ile bir görüşme yaptıktan ve Harbiye Nezareti ile fikir alışverişinde bulunduktan sonra, Yunan kurmaylığının Bulgaristan’ın Yunanistan’a saldırması engellendiği takdirde, Yunan ordusunun yarımadayı ele geçirebileceği fikrinde olduğunu, bu fikre kendisinin de katıldığını ifade etti.[16]

İster denizden, ister karadan, isterse hem karadan hem denizden Gelibolu yarımadası ve Çanakkale Boğazı’nın savaşa sahne olacağı 1914’ün eylül ayı başında artık iyice belliydi. Çünkü İngiltere’nin asıl hedefi İstanbul’du. Osmanlı başkentine giden kestirme yol da Çanakkale’den geçiyordu.

İstanbul’a gelince…

Büyükelçi Wangenheim, Almanya Hükümeti’nin, Osmanlı Devleti’nin bir an önce savaşa girmesi yönündeki talebini, Babıâli ’ye iletti. Aynı gün, aralarında yeni gemileri Yavuz ve Midilli’nin de bulunduğu Osmanlı Donanması, Amiral Souchon komutasında Moda ile Adalar arasında bir resmi geçit yaptı. Padişah, hükümet üyeleri ve mebuslar ile İstanbul halkı tarafından izlenen bu resmigeçidin ardından, Almanların Karadeniz’e çıkma emelleri yeniden ve çok yoğun olarak gündeme getirildi. Alman Genelkurmay Başkanlığı görevini devralan Falkenheim, Liman von Sanders Paşa’ya, Amiral Souchon’a etki yaparak, emrindeki donanmanın manevra gerekçesiyle Karadeniz’e çıkıp Rusya ile bir olay meydana getirerek Türkiye’yi savaşa sokmasını isteyen bir telgraf yolladı.

Amiral Souchon, Sadrazam Sait Halim Paşa ile görüşmesinde, Karadeniz’e çıkma talebini yineledi. Souchon’un niyetini anlayan Sait Halim Paşa bu izni vermedi. Ancak Harbiye Nazırı Enver Bey’in özel izni ve talimatıyla Souchon’un Karadeniz hayali gerçek oldu.

Osmanlı Donanması Karadeniz’e açılırken, durumu fark eden Sadrazam Sait Halim Paşa, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya başvurarak, filoyu geri çağırttırdı. Amiral Souchon ancak Alman Genel Karargâhı’ndan emir alacağını bildirdi. Filo Karadeniz’deki küçük bir seyahatten sonra geri döndü. Amiral Souchon, Alman Genel Karargâhının emri altında olduğunu söyleyerek, Bahriye Nazırı Cemal Paşa ile tartıştı. Araya Alman Elçisi Wangenheim da girdi. Sadrazam Sait Halim Paşa ile görüşen Wangenheim, Amiral Souchon’un Cemal Paşa’ya söylediklerini destekleyen şu ifadeleri kullandı:

“Goeben ve Breslau Osmanlı bayrağı çekmekle birlikte Almandırlar ve Amiral onları Berlin’den alacağı buyruklara göre kullanabilir.[17]

Müttefik filoları Çanakkale Boğazı’ndan çıkan tüm gemileri engellerken, Osmanlı Genelkurmayı’nın Gelibolu yarımadası üzerindeki ilgisi de yoğunlaştı.

Osmanlı Harbiye Nezareti 1 Ekim 1914’te, Çanakkale Boğazı’nın ulaşıma kapatıldığını açıkladı. Enver Bey, Gelibolu yarımadasının bir tümenle takviyesine gerek olmadığını, sadece Seddülbahir istihkâmlarının arkadan düşürülmesini engellemeye dönük olarak, bölgeye yapılacak olası bir düşman çıkarmasına karşı Kirte bölgesinin yeterli bir kuvvetle tutulmasını istedi. Mehmetçik burnu (Hellas) Sarıtepe kıyı kesiminin gözetleme ve korunmasının gereğine dikkat çekti.

Amiral Souchon, donanmanın toplu halde Karadeniz’e çıkabilmesi için izin istedi. Souchon’un talebi, yapılacak manevra ve eğitim programlarının önceden gönderilmesi, Karadeniz’e çıkışlardan Boğaz Komutanlığı’na bilgi verilmesi kaydıyla kabul edildi.

Enver, 6 Ekim’de donanmanın sert havalarda eğitim yapmasına izin verdi. Bu izni 10 Ekim’de iptal etti.

11 Ekim 1914’te, Enver, Talat ve Cemal paşalar, Wangenheim ile Almanya Hükümeti arasında Rusya’ya saldırma anlaşmasını imzaladı. Çok yakın tarihte, İkinci Körfez Savaşı öncesi görülen at pazarlığı o günlerde de gündemdeydi. Almanya’nın Osmanlı Devleti’ne yüzde 6 faizli 5 milyon altın avans verme vaadi konusunda da anlaşıldı.

Souchon ise izni iptal edilmiş olmasına rağmen, donanmayla Karadeniz’e çıkıp dönüyordu. 5 milyon altınlık vaat, Osmanlı yönetiminin sesini-soluğunu kesmişti.

Bu durum Rusları da tedirgin etmişti. Nitekim Rus Elçisi Giers, Maliye Bakanı Cavit Bey’i ziyaretinde, “Savaş kaçınılmaz görünüyor. Haberiniz olmadan bir olay çıkarılarak savaş açılacaktır. Almanlar sizi kendi amaçlarına alet edeceklerdir” dedi. Aynı cümleyi, Cavit Bey’i ertesi gün ziyaret eden Fransız Elçisi de kuracaktı:

“…Yakında bir emrivaki ile karşı karşıya kalacaksınız. Bu sözleri düşünmeden söylemiyorum. Hattâ icabında seni ve Sadrazamı hükümetten atmak bile düşünülmektedir. Oldukça önemli kararlar sizlerden gizli tutuluyor. Memleketiniz gayet vahim bir yolda gidiyor.” [18]

Gerçekten de Cavit Bey’in ülkeyi savaşa sürükleyen bu kararlara bir dahli yoktu. Hükümetten istifasına yol açacak gelişmeyi çok fazla beklemesi gerekmeyecekti.

21 Ekim’de Başkomutan Vekilliğine getirilen Harbiye Nazırı Enver Bey, aynı gün von Bronzart Paşa ile Osmanlı ordusunun harbe nasıl sokulacağını görüştü.

Varılan karar uyarınca, Osmanlı filosu harp ilan etmeden önce Karadeniz’deki Rus filosunu batırarak, deniz üstünlüğünü kazanacaktı. Harekât zamanı da Amiral Souchon’a bırakılmıştı. Enver Bey Amiral Souchon’a emir verdi: Filonuz Karadeniz üstünlüğünü elde etmelidir. Rus filosunu arayınız ve harp ilan etmeden, bulunduğu yerde ona hücum ediniz.

Emir Almanların isteği üzerine yazılı hale getirildi Meclis-i Mebusan “savaşa neden olacak davranışlardan kaçınılması şartı ile” hükümetin donanmaya verdiği Karadeniz’e çıkma iznini onayladı.

Bahriye Nazırı Cemal Paşa da donanmaya emir vererek, Souchon’un vereceği tüm emirlere itaat edilmesi konusunda kesin talimatta bulundu.

Ve Kilyos önünde toplanan Yavuz, Midilli, Gayret-i Vataniye, Numune-i Hamiyet, Berk-i Saffet, Samsun, Taşoz, Peyk, Nilüfer ve Muavenet adlı gemilerden oluşan 11 parçalık Osmanlı donanması Amiral Souchon komutasında 27 Ekim’de Karadeniz’e çıktı.

Souchon, filoya Odesa, Feodisia ve Sivastopol’a yönelik hareket ve bombardıman emrini verdi. Osmanlı Donanması, 29 Ekim 1914 günü Rus limanları Odesa ve Sivastopol’u bombardıman etti. Midilli ise Novorossisk limanındaki gemileri, petrol ve tahıl depolarını bombaladı. Kentte büyük yangın çıktı. Aynı anlarda Hamidiye, Feodisia limanını bombaladı. Souchon buna ilişkin mesajını Harbiye Nezaretine sundu. Enver Bey de Souchon’a kutlama mesajı çekti.

Yavuz ve Midilli’nin 28 cm çapındaki toplarından ateşlenen gülleler Novorossisk ve Sivastopol’u dövmeye başladığında, acı gerçeğin altı kırmızı çizgiyle çizilmişti.

Bu an, Osmanlı’nın -aslında kendisinin sonunu getirecek- savaşa hevesle girdiğini belgeliyordu. Osmanlı Devleti, savaşın içine gözü kapalı dalmıştı. Artık bu yolun geriye dönüşü de olmayacaktı. Çünkü eski isimleriyle Goeben ve Breslau Haliç açıklarında demirlediği anda, İngilizlerin Osmanlı Devleti’ni hasta hasta yaşatma duyguları da uçup gitmişti.

“İngilizler açısından, şimdi İstanbul’a Rusların sahip olması, Almanların sahip olmasından daha iyiydi. Aynı zamanda Çar’ın imparatorluğu, giderek İngiliz yardımlarına daha bağımlı hale geliyordu. Rusların boğazlarla ilgili tarihi hırslarını tatmin etmek, Orta Asya’da ve İran petrol yataklarının çevresinde doğabilecek İngiliz-Rus çatışmalarının riskini azaltabilirdi.” [19]

Osmanlı Donanması’nın Karadeniz’de yaptıklarından haberdar olan Sadrazam Sait Halim Paşa, bu oldubittiye öfkelenerek görevinden istifa etti. Harbiye Nazırı Enver Bey ile Bahriye nazırı Cemal Paşa, ertesi gün Sadrazam Halim paşa’yı yalısında ziyaret edecek ve yatıştırmaya çalışacaktır.

Sadrazam Sait Halim Paşa, İtilaf devletleri elçilerini Yeniköy’deki yalısına çağırdı. Karadeniz’deki olay nedeniyle özür diledi, sorunun dostça çözümlenmesini istedi. İtilaf devletleri ise Osmanlı hükümetine tüm Alman subay ve askeri uzmanlarının ülkelerine iade edilmesini isteyen bir ültimatom verdi.

Osmanlı Hükümeti karşı atağa kalkarak, Petersburg, Londra, Paris ve Roma büyükelçilikleri kanalıyla İtilaf devletlerine nota verdi ve Karadeniz’deki olaydan Rusların sorumlu olduğunu öne sürdü. (Oysa yıllar sonra ortaya çıkan belgeler, olayın tüm yönleriyle aydınlanmasını sağlamıştır. Sorumlu Ruslar değildir… Bu bölümün sonunda bu konuyla ilgili detaylara yer vereceğiz.) Padişah 5. Mehmet Reşat’ın istifasını kabul etmediği Sadrazam Sait Halim Paşa görevine devam etti. Halim Paşa, Petersburg’daki Türk elçisi Fahrettin Bey aracılığıyla Rus Dışişleri Bakanı Sazanov’a, iki ülke arasındaki ilişkilerin korunmasıyla ilgili temennide bulundu. Sazanov’un cevabı çok kesin oldu: “Artık çok geç!” [20]

Karadeniz’deki oldubittinin sorumluluğunu taşımak istemeyen, aralarında Maliye Nazırı Cavit Bey’in de bulunduğu 4 bakan görevden istifa etti. Ertesi gün… 2 Kasım 1914’te, Rusya Osmanlı Devleti’ne karşı resmen savaş ilan etti.

Kısmi başarılar işe yaramadı

Osmanlı İmparatorluğu büyük savaşa girmekle her ne kadar sonunu getirecek kaderine koşar adım yol alıyorsa da aslında 1. Dünya Savaşı içerisindeki bazı cephelerde kendisinden hiç de beklenmeyen bir savaş performansı ortaya koymuştu.

Avrupa, Çanakkale, Doğu Anadolu, Filistin ve Mezopotamya olmak üzere beş cephede, toprakların savunulması için ısrarla ve çoğu kez başarıyla savaşılmıştı. Ocak 1915’te Doğu Anadolu ve Kafkasya’da Enver paşa yönetimindeki 120 bin kişilik Osmanlı ordusunun 90 bin kadarı hayatını kaybetmiş ama Rus birliklerinin büyük bir bölümü savaş boyunca meşgul edilmişti… Yine Filistin ve Sina çölünde, Kasım 1914’te Suriye’ye askeri vali olarak atanan Cemal Paşa tarafından Şubat 1915’te ve Ağustos 1916’da Süveyş kanalına yapılan saldırılar, İngilizleri savaş boyunca bölgede ciddi bir kuvvet bulundurmaya zorlamıştı. Osmanlı ordusu, Nisan 1916’da büyük bir İngiliz kuvvetini Kutü’l-Amare’de tutsak etmişti. Fakat bunların hiçbiri sonuç vermeyecekti. Çünkü Osmanlıların da farkında olduğu gibi, imparatorluğun kaderi kendi çabalarına değil, Avrupa itilaf kuvvetleri ve üçlü ittifak arasında o sırada sürmekte olan devasa mücadelenin sonucuna bağlıydı.

Rus saldırısı mı var, Osmanlı tertibi mi?

Tekrar gerilere dönelim… Çünkü Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girişini ele alan bu bölümü tamamlamadan önce, Karadeniz’deki Rus limanlarının bombalanmasıyla ilgili tartışma konusunu kapatmak gerekiyor. Bazı yazarlara göre, Karadeniz’de manevra yapan Osmanlı gemilerine Rus donanmasının ateş açması nedeniyle çatışma başlamıştır. Şevket Süreyya Aydemir, belgelerini de ortaya koyarak, bu konudaki sorumluluğun Osmanlı tarafından olduğunu vurgular.

“…O zaman genç bir Alman deniz subayı olup Breslau (Midilli) kruvazöründe çalışmış olan ve 2.Dünya Savaşı’nda da Alman Donanması Baş Amirali bulunan Donitz, hatıralarında bu Karadeniz macerasını bilinmeyen bütün safhalarıyla açıklar. Bu açıklamalar da gösterir ki, donanma İstanbul’dan Rusya kıyı şehirlerine ve Rus donanmasına saldırmak, bu suretle Türkiye’yi fiilen harbe sokmak için çıkmıştır. Nitekim Donitz’in hatıralarında bu saldırı ve Alman gemilerine Bahriye Nazırının (Cemal Paşa) emri ile katılan Türk gemilerinin harekâtı ayrıntılarıyla anlatılır. Hele bu arada filoya kumanda eden Alman subaylarına yayınladığı “Türkiye’nin parlak istikbali için savaşacaksınız” şeklindeki genelge düşündürücüdür”. [21]

Aydemir, 1918’in kasım ayında kurulan Harp Kabinelerinin İsticvabı Komisyonu’na (Savaş Hükümetleri Soruşturma Komisyonu) ifade veren eski sadrazam Sait Halim Paşa, eski Meclis-i Mebusan Reisi ve Hariciye Nazırı Halil, Maliye Nazırı Cavit beylerin beyanlarına göre, Türkiye’nin harbe fiilen 29 Ekim’de Karadeniz’e çıkan gemilerin Rus limanlarını bombalamasıyla sürüklendiğini hatırlatıyor.

Rusya gerçi Türkiye’nin dostu değildir, Rus Çarlığı devamlı ve sistemli olarak Türk düşmanlığı gütmektedir ama soruşturma komisyonundaki beyanlar, savaşa yol açanın tüm bunlara rağmen Rusya olmadığı yolundadır. Sadrazam Sait Halim Paşa’nın bu işte direkt bir sorumluluğunun olmadığı, Karadeniz’e çıkan filonun eğitim amaçlı olduğunu zannettiği bilinmektedir. Ama her şeyi bilen dört sorumludan biri olan, Almanya ile ittifak anlaşmasında çok aktif rol oynayan Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey’in o zaman henüz kabine üyesi olmadığını belirtip, kaygısız bir tavırla sorumluluğu üzerinden atıvermiş olması çok ilginçtir.

Çanakkale tahkimatına ilk bombardıman

Yeniden Çanakkale cephesine ve yaşanan gelişmelere dönelim… Alman gemilerinin de Türk bayrağı çekerek katıldığı Osmanlı Donanmasının Karadeniz’de gerçekleştirdiği saldırıya bir cevap verme gereği duyan İngiltere Deniz Bakanlığı, Fransız Hükümeti’nin de onayını alarak, Koramiral Carden’e Çanakkale Boğazı’ndaki dış tahkimatı emrindeki zırhlılarla uzak mesafeden bombalama emrini verdi.

3 Kasım 1914 günü Çanakkale Boğazı’nın batısında görülen dört savaş gemisi, savaş düzeninde ilerledi. Indefatigable ve Indomitable zırhlıları Avrupa yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul bataryalarına ateş açtı. Aynı anda Suffren ve Verite zırhlıları da Kumkale ve Orhaniye bataryalarını ateş altına aldı.

12.000-13.000 metre mesafeden ateş açan birleşik filoya Türkler de cevap verdi. Müttefik filosu bir saat kadar sonra muharebeyi keserek Saros Körfezi doğrultusunda uzaklaştı.

Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarında toplam kayıp, 5’i şehit 2’si yaralı olmak üzere 7 subay, 66’sı şehit 19’u yaralı olmak üzere 85 erdi. Kumkale ve Orhaniye tabyalarında ise daha az hasar vardı.

“…Bombardımana hedef olan Türk birliklerinin morallerinde bir sarsıntı görülmedi, birlikler gösterdikleri özverilerden ötürü Başkomutanlıkça gümüş liyakat madalyasına layık görüldüler.

Sonuç olarak Birleşik Filo’nun, Çanakkale Boğazı giriş tahkimatını ilk kez bombalaması bir sonuç almaktan ziyade, Rusya’dan sonra İngiltere ve Fransa’nın da Osmanlı Devleti’ne karşı savaş başlatma adına başka bir deyişle savaş ilanı mahiyeti taşıyordu.

Daha önceleri Osmanlı donanmasının eğitiminde görev almış bulunan İngiliz Amirali Lipaus’un, Türkiye’yi vaktinden önce uyaracağı endişesiyle bu bombardımana karşı çıkmasına rağmen, Churchill’in emriyle yapılan bu harekât, Türkiye için alınmakta olan önlemlerin artırılması bakımından gerçekten uyarıcı olmuştur”. [22]

Seddülbahir kalesindeki bir cephaneliğe düşen top mermisi sebebiyle 360 ağır top mermisi ve 11 ton barut infilak etti.

“Bu patlamayla Seddülbahir Kalesi Komutanı Yüzbaşı Şevki Efendi’nin de aralarında bulunduğu 5 subay (Kale Komutan Muhafızı Üsteğmen Cevdet Efendi, Takım komutanı Üsteğmen Hasan Pala Efendi, Takım Komutanı Teğmen Eşref Efendi, Takım Komutanı Teğmen Ali Rıza Efendi) ve 81 er şehit oldu. Bu şehitlere, “İlk şehitler” denmektedir.” [23]

Osmanlı Devleti derhal İtilaf Devletlerine savaş ilan etti. (11 Kasım 1914) Osmanlı Padişahı Mehmet Reşat’ın Türk askerinin moralini yükseltmek amacını taşıyan beyannamesi şöyleydi.

“…Orduma ve Donanmama!

Büyük devletler arasında savaş ilan edilmesi üzerine, her zaman ansızın ve haksız sataşmalara uğrayan devletimiz ve ülkemizin hukukunu, varlığını fırsatçı düşmanlara karşı gerektiğinde savunabilmemiz için sizleri silah altına çağırmıştım.

Böylece silahlı bir yansızlık içinde yaşarken, Karadeniz Boğazı’na torpil koymak üzere yola çıkan Rus donanması, eğitimle uğraşan donanmamızın bir bölümü üzerine ansızın ateş açtı. Uluslar arası hukuka aykırı olarak bu haksız sataşmanın Rusya tarafından düzeltilmesini beklerken, gerek adı geçen devlet ve gerekse de müttefikleri İngiltere ve Fransa devletleri büyükelçilerini geri çağırarak devletimizle siyasal ilişkilerini kestiler. Daha sonra Rus askerleri doğu sınırımıza saldırdı. Fransa ve İngiltere donanmaları birlikte Çanakkale ve Akabe’yi topa tuttu. Böyle birbirini izleyen haince düşmanlık belirtileri üzerine öteden beri arzu ettiğimiz barışı terk ederek Almanya ve Avusturya-Macaristan devletleriyle birlik olarak meşru hakkımızı savunmak için silaha sarılmak zorunda kaldık.

…Asker evlatlarım! Bugün size düşen görev şimdiye kadar dünyada hiçbir orduya nasip olmamıştır. Bu görevi yerine getirirken bir zamanlar dünyayı titretmiş olan Osmanlı ordularının hayırlı evlatları olduğunuzu gösteriniz ki, din ve devlet düşmanları bir daha kutsal topraklarımıza ayak basmaya, Kabe’yi ve nurla aydınlanmış mezarın bulunduğu mübarek Hicaz topraklarını rahatsız etmeye cesaret edemesin. Dinini, vatanını ve askerlik namusunu silahıyla savunmayı ve padişahı uğrunda ölümü hiçe saymayı bilir, bir Osmanlı Ordu ve Donanması olduğunu düşmana etkili bir biçimde gösteriniz. Hak ve adalet bizde, zulüm ve haksızlık düşmanlarımızda olduğundan düşmanlarımızı kahretmek için Allah’ın kesin adaleti ve Yüce Peygamberimizin manevi yardımı bize destek olacaktır. Bu savaştan geçmişin zararlarını gidermiş şanlı ve sağlam bir devlet olarak çıkacağımıza eminim. Bugünkü savaşta birlikte hareket ettiğimiz dünyanın en cesur ve görkemli iki ordusuyla silah arkadaşlığı ettiğinizi unutmayınız. Şehitlerimiz önceki şehitlere zafer müjdeleri götürsün. Sağ kalanlarınızın kavgası kutlu ve kılıcı keskin olsun!” [24]

Sultan Mehmet Reşat, Osmanlı Devleti savaşa katıldıktan sonra çok önemli olduğunu düşündüğünü bir kozunu, halifeliği masaya sürmeye karar verdi ve 14 Kasım 1914’te cihat ilan etti. Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi’nin fetvasına dayanılarak ilan edilen cihad-ı ekber ile Rusya, Fransa, İngiltere devletleriyle müttefiklerinin esareti altında yaşayan bütün dünya Müslümanları ayaklanmaya ve Osmanlı Devleti ile müttefiklerine karşı silah kullanmamaya çağrıldı.

Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Bey de, padişahın cihat çağrısıyla birlikte bir bildiri yayınladı:

“Arkadaşlar!

Sevgili Başkumandanımız, Halife-i Zişan Efendimiz Hazretlerinin İrade-i Seniyyelerini tebliğ ediyorum. Allah’ın inayeti, Peygamberimizin imdad-ı ruhaniyesi ve Padişahımızın hayır duasıyla Ordumuz düşmanlarını kahredecektir. Bugüne kadar karada ve denizde, zabit ve asker kardeşlerimin gösterdikleri kahramanlıklar düşmanlarımızın perişan olacaklarına en büyük delildir.

Ancak her zabit, her asker unutmamalıdır ki harp meydanı fedakârlık meydanıdır. Orada hangi asker daha ileri atılır, hangi asker düşmanın şarapnel ve kurşunlarından yılmayarak ayak direr ve sonuna kadar sebat ederse o asker mutlaka kazanır. Tarih şahittir ki, Osmanlı askerinden fedakâr başka hiçbir asker yoktur. Hepimiz düşünmeliyiz ki, başımızın ucunda Peygamberimizin (ve ecdadımızın) ruhları uçuyor. Şanlı babalarımız, şimdi bizim ne yapacağımıza bakıyor. Eğer onların hakiki evladı olduğumuzu göstermek, bizden sonra geleceklerin lanetlerinden kurtulmak istersek çalışalım.

Zincirler altında inleyen üç yüz milyon İslam ve eski vatandaşlarımız hep bizim muzafferiyetimize dua ediyor. Ölümden kimse kurtulamayacaktır. Ne mutlu ileri gidenlere, ne mutlu din ve vatan yolunda şehit olanlara! İleri! Daima ileri ki zafer, şan, şehadet, cennet hep ileride ve zillet geridedir. Mübarek ve mukaddes şehitlerimizin ruhuna Fatiha!” [25]

Şeyhülislam Ürgüplü Hayri Efendi başkanlığında toplanan Meclis-i Ali-i İlmi tarafından hazırlanan ve altında 29 din âliminin imzası bulunan Cihad-ı Mukaddes Beyannamesi de 23 Kasım’da yayınlandı ve buna ilişkin olarak, beyannamenin bütün İslam ülkelerinde ilan edilmesi için Padişah’ın iradesi çıktı.

Hindistan İngiltere’ye destek vermekteydi. Türkiye’nin Almanlarla birlikte ve İngiltere’ye karşı savaşa girmesi, Hindistan Müslümanlarını zor durumda bıraktı. Almanya ve Osmanlı Devleti, Hint Müslümanlarını İngiltere’ye karşı harekete geçirmeyi ve İngilizleri zora sokmayı planlıyordu ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Umut bağlanan Hint Müslümanları, dini inançlarına saygı gösterileceği vaadinde bulunan İngiltere’den yana tavır almaya karar verdi.

“Hint Müslüman gazeteciler, Ağa Han gibi Müslüman (Şii) liderler ve diğerleri İngiltere’yi desteklemiş ve Osmanlı’nın savaşının din savaşı olmadığını söyleyerek Hint Müslümanlarının savaşa devam etmelerini istemişlerdi. Sonuçta Çanakkale cephesinde Hint birlikleri Türklere karşı ve İngiliz saflarında savaşacaklardı!” [26]

Sultan Mehmet Reşat’ın cihat çağrısı genel olarak bir işe yaramamıştı. Cihad-ı ekber, Hintli ve Kuzey Afrikalı Müslümanların, İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin emrinde Çanakkale’de, Irak’ta, Sina’da, Filistin’de, Suriye’de Türklere karşı savaşmalarını da genel olarak engelleyemeyecektir.

Halife’nin cihat çağrısının Hindistan’da reddedilmesinde ve Hintlilerin İngiltere’nin safında Çanakkale’ye kadar gelip Halife’nin ordularına karşı savaşmasında Ağa Han’ın etkisi büyüktü. Tam da yeri gelmişken söylemekte yarar var. Yukarıda adı geçen Hintli İngiliz Ağa Han, Türkiye’nin gündemine 1920’lerde bir kez daha gelecektir.

“…Asıl adı Sultan Sır Muhammed Han olan III. Ağa Han, Şiiliğin İsmailiye mezhebindendir. İngilizler tarafından hizmetlerine karşılık olarak çocuklarına da geçmek üzere dedesine verilen asalet unvanını kullanmış, yine İngilizler tarafından İsmaili Müslümanların İmamı olarak, Birinci Dünya Savaşı’ndaki sadık hizmetleri dolayısıyla mükâfat olarak (protokolde) birinci sıra şef ve 11 pare top atışıyla selamlanma hakkı bahşedilmiştir.

Çok sonradan yayınlanan anılarında 1900’lü yılların başından itibaren İngiliz Gizli Servisi adına çalıştığını anlatmıştır. Siyonist davasını destekleyen pek az Müslüman’dan biridir. Birinci Dünya Savaşı’nın başında Osmanlı Padişahı’nın yani Müslümanların halifesinin İngiltere ve Fransa’ya karşı cihat ilan etmesine şiddetle karşı çıkar. Irak’ta İngilizlerle savaşan Türk ordusunun askeri planlarını çalmaya çalışır, elde ettiği bilgileri General Allenby’ye ulaştırır.” [27]

İşte bu kişi, Şii olmasına rağmen ve ilgisi de bulunmadığı halde Hintli Sünni Müslümanlar adına TBMM’ye mektup yazarak, hilafetin kaldırılmamasını, tam aksine güçlendirilmesini isteyecekti.

Emir Ali ile birlikte Ağa Han’ın yazdığı ve henüz TBMM’nin eline geçmeden halifelik taraftarı gazetelerde yayınlanan bu mektup, bu iki İngiliz memurunun Majesteleri Kraliçe adına oynamaya çalıştığı oyunun bir parçasıydı.

Oysa Hindistan’daki, Kurtuluş Savaşı sırasında da kalbi Türklerle birlikte atan Sünni Müslümanların temsilcisi, Hint Hilafet Konferansı Başkanı Mevlana Şevket Ali’dir.

“İngiliz memuru Ağa Han’ın bu mektubundan haberdar olur olmaz, Mevlana Şevket Ali de 27 Aralık 1923’te bir mektup yazar, Hint Müslümanların Türkiye’de yeni kurulan cumhuriyet rejimini desteklediğini bildirir.” [28]

Paragrafı kapatıp 1914’e dönebiliriz. Takvimler kasım ayı sonlarını gösterirken, savaş çanları da iyiden iyiye çalmaya başlamıştı. Çanakkale ve çevresi günden güne ısınıyor, Ege’deki müttefik donanmasına yeni yeni gemiler katılıyordu. Osmanlı Başkomutan Vekilliği de Boğazı geçmeye dönük muhtemel deniz ve kara harekâtlarına karşı önlem almayı sürdürüyordu.

Henüz bu ayın başında, Tekirdağ’da bulunan 3. Kolordu’ya Çanakkale’ye hareketi emredilmişti. 3. Kolordu’nun görev alanı Gelibolu yarımadası olarak belirlendi. İlk iş olarak kıyıların savunmaya hazır hale getirilmesi için hazırlıklara başlandı. Kakma Dağı, Eğri Tepe, Kayaltepe ve Alçıtepe çizgisinde eldeki kuvvetlerle direnme noktası oluşturulması için birliklere emir verildi. Aynı günlerde, Küçükçekmece civarında yapılan bir tatbikat sırasında, Rus abidesinin yıkılması kararlaştırıldı. 4. Ordu Komutanlığı’na ataması o gün onaylanmış olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa, beraberindeki subaylara şu önemli açıklamayı yaptı:

“…Karadeniz’de donanmamız tarafından vuku bulan hareketler, bazı korkakların zannettikleri gibi sırf Alman Amiralinin Hükümet-i Osmaniye’yi bir emrivaki karşısında bulundurmak için kendiliğinden yaptığı bir teşebbüs değildir. Bu hareket özel emirle yapılmıştır. Alman generalleri ve amiralleri Hükümet-i Osmaniye’nin emrinde birer icra vasıtasından başka bir şey değiller. Osmanlı milletinin mukadderatını idare etmek mesuliyetini deruhte etmiş olan insanlar, kimsenin nüfuz ve tesiri altında olmayıp, fikir ve kararlarında müstakildirler. Türkler zelilane yaşamaktansa, milli istiklal ve haklarını silahlarıyla temin etmek veyahut şerefle ölmek için harbe girmişlerdir.” [29]

Müttefiklerin Çanakkale’de harekât başlatma fikri gün geçtikçe olgunlaşıyordu. İngiltere Deniz Bakanı Winston Churchill, Amiral Carden’e bir mesaj yollayarak, Çanakkale Boğazı’nı yalnızca gemilerle zorlamanın mümkün olup olamayacağını sordu. Çanakkale önlerinde bulunan filonun komutanı Carden, bu soruya “Çok sayıda gemiyle, genel bir harekât sonucu boğazlar geçilebilir” cevabını verdi. 18 Mart’taki büyük deniz savaşına giden yol böylece açılmıştı.

Bu konu müttefik askeri kurullarında çok geniş olarak tartışılmaya devam edilecekti. Aynı zamanda, müttefik filosunun, Çanakkale Boğazı önlerindeki Türk gemilerine tacizleri de aralıksız sürüyordu.

Mesudiye zırhlısının acı sonu

Bölgeye gelmiş olan B-11 denizaltısı, Sarısığlar Koyu’nda demirli olan Mesudiye muharebe gemisini batırdı. 1874 yapımı olan Mesudiye zırhlısı, İngiltere’den satın alınmıştı. Oldukça eski olan gemi, Osmanlı Donanma Komutanlığına atanan Amiral Souchon tarafından görevden men edildi. Souchon, geminin yüzer bir kale gibi görev yapmasının ve mayın hatlarını korumasının mümkün olduğunu düşünmüştü. Zırhlı Sarısığlar Koyu’na demirleyerek bu görevi yapmaya başladı. Ancak Mesudiye zırhlısı, demirlediği koyda B-11 denizaltısının hedefi olarak iki torpille batırıldı. Alabora olan gemidekilerden 10 subay ve 25 er şehit oldu. Ters dönen geminin su üstünde kalan karinasına çekiçlerle vurarak, içeride sağ kalan olup olmadığı anlaşılmaya çalışıldı. Bir noktadan cevap geldi. Sağ kalanlar vardı. Bu kısım delinerek dışarıya çıkarılmaları mümkün olabilirdi ama elde gerekli araç-gereç yoktu. Derhal İstanbul’dan oksijen kaynağı ve burgu aletleri gönderilmesi talep edildi.

“…İstanbul’dan acele gönderilen malzemelerle ertesi gün önce küçük bir delik açıldı, içeridekilerin hava almaları sağlandı. Bu delikten içeridekilerle konuşuldu, süt verildi. 5 subay ve 3 er, geminin makine dairesinde mahsur kalmıştı. Delik genişletildikten sonra da mahsur durumdaki askerler saldırıdan 36 saat sonra gemiden çıkarıldı. Kurtulan Bahriyeliler hemen hastaneye gönderildiyse de, içlerinden biri ertesi gün vefat etti.” [30]

Mesudiye zırhlısından ocak ayı sonuna dek uzun uğraşlar sonucu sökülen toplar, Baykuş (Mesudiye) bataryası olarak Boğaz tahkimatının takviyesinde kullanılacaktı. Bir yandan da Çanakkale Boğazı’nın mayınlanmasına ve yeni hatlar döşenmesine devam ediliyordu.

“Nusrat mayın gemisi tarafından Kepez-Havuzlar güney arasına 50 mayın daha döküldü. Bu dökülen mayınlardan 7’si infilak etti. Mayınların arası 45, derinliği ise 4,5 metreydi. Çanakkale Boğazı’na 50 mayınlık 7. ve 8’inci mayın hatları döşendi.” [31]

Ne var ki -o günlerde kullanılan teknolojinin gereği- dökülen mayınların kimi infilak ediyor, kimi ya birkaç saat ya da birkaç gün sonra hattan kopuyor ve tam anlamıyla “serseri mayın” olarak başıboş dolaşıyordu. Çanakkale Savaşlarını konu alan kronolojilerde, serseri mayın olayları çok sık yer alır. Nitekim Nusrat’ın 17 Aralık 1914 tarihinde mayın döşemesinin ardından üç mayının su yüzüne çıktığı görülür. Bu mayınlar daha sonra Seddülbahir mevkisinin önünden geçip, Boğazdan dışarı çıkacaktır. Çanakkale Boğazı’nın giriş yerinin ilerisinde bulunan İngiliz Donanması’nın Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışılacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Hattâ müttefiklerin bir deniz saldırısıyla birlikte Boğaz savunmasını karadan yok etmek üzere Saros Körfezi’ne çıkarma yapacağı da tahmin ediliyordu. Bu Saros saplantısı, Liman von Sanders’i derinden etkilemiştir. Liman Paşa, Gelibolu’ya müttefik çıkarması sırasında, asıl kuvvetlerin Saros’a çıkarılacağından çok emin, müttefiklerin o kesimdeki sahte çıkarma manevralarını heyecanla izlerken, yaklaşık 36 saat boyunca ordusuna emir veremeyecek ve Türk birliklerini diğer çıkarma bölgelerinde kendi haline bırakacak hale düşmüştür. Neyse ki Türk ordusunun, üst birimlerden bekledikleri emir gelmese bile, inisiyatif kullanabilen yurtsever subayları vardır.

Osmanlı Genelkurmayı karadan çıkarma, aynı anda da denizden taarruz ihtimalleri çerçevesinde savunmayla ilgili hazırlıklarını sürdürürken, müttefiklerin Boğazdaki mayınları patlatmak için taş yüklü 7 taşıma gemisi ile 30 kadar mayın arama gemisini filoyla beraber bulundurduğu bilgisi de alındığından, her ihtimale karşı teyakkuz halinde bulunulması istendi.

Aralık sonuna doğru Çanakkale Boğazı’ndan geçmesi muhtemel düşman denizaltılarını gözetlemek üzere İstanbul ve Galata yatları da İmralı adası civarında göreve çıkarılacak, bazı savaş gemileri Marmara Denizi’nde denizaltı avına çıkacaktı.

Enver Bey, 1 Ocak 1915’te mirlivalığa (tuğgeneral) yükseltildi.

Müttefik cephesinde ise Çanakkale’yi tek bir seferde, denizden geçmenin mümkün olup olmayacağı tartışması iyice yoğunlaşmıştı. Akdeniz Filosu Komutanlığı’na atanan Amiral Carden’in, çok sayıda gemiyle ve uzun sürmesi muhtemel bir harekât sonucu Boğazın geçilebileceği görüşü genel olarak kabul görüyordu. Rus Çarı II. Nikola, İngiltere’nin derhal bir Osmanlı cephesi açması yolundaki talebini ısrarla tekrarlıyordu. Çünkü böylece Osmanlı Ordusu’nun karada ve denizde meşgul edileceğini ve güç durumda kalacağını düşünüyordu. İngilizlerin Çanakkale’ye bir harekât başlatması durumunda, Osmanlı Ordusu Kafkasya’dan bir kısım kuvvetlerini çekmek zorunda kalacak ve Rusların yükü biraz olsun hafifleyecekti. Amiral Sir Henry Jackson ise hamleyi bir adım daha öne götürüyor, Çanakkale Boğazı’nın geçilmesini mümkün görüyordu. Ancak daha sonrası için karamsar bir tablo çiziyordu:

“…Donanma şehre (İstanbul) ağır hasar verdikten sonra hâkim dahi olsa, memleketi işgal etmek için büyük bir kuvvet olmadıkça durum gayet nazik olacaktır. İstanbul’un işgali zayiata katlanılmaya değer ama yalnızca bombardıman, uzaklarda yapılacak askeri bir harekâta fazla etki yapmayacağı gibi, şehir teslim olsa bile asker teslim olmadıkça muhafaza edilemez.” [32]

İngiliz Akdeniz Donanma Komutanı Amiral Carden, Çanakkale’ye düzenlenecek seferle ilgili planını Deniz Bakanı Churchill’e sundu. Churchill’in de onayı alan plan, İngiliz Savaş Konseyi’nde görüşülerek kabul edildi. Carden Planı’nın genel hatları şöyleydi:

1-Boğazın girişindeki savunma tesislerini tahrip etmek.
2-Boğazın girişinden Kepez burnuna kadar olan savunma tesislerini baskı altına almak ve susturmak.
3-Çanakkale ve Kilitbahir savunma tesislerini zayıflatmak ve susturmak.
4-Mayın tarlaları arasından geçit açmak, Çanakkale ve Kilitbahir’in üst kısmındaki savunma tesislerini susturmak ve Marmara Denizi’ne girmek.
1’inci ve 2’nci evrelerde zırhlılar Bolayır savunma hattını zorlayıp, Kabatepe’deki bataryayı susturacaklardı.” [33]

Amiral, planını daha detaylandırıyor ve şu hususların da altını çiziyordu:

“1-Tabyalar endirekt bir şekilde bombalanarak kısa mesafeli bombardımanla tahrip edilecek. Boğazın giriş kısmındaki torpil ve mayın tarlalarını savunan toplar tahrip edilecek, mayınlar temizlenecek.
2-Önlerine mayın tarayıcılı gemileri alacak olan zırhlılar, Çanakkale Boğazı’na girdikten sonra Dardanos Bataryası’nı susturacak.
3-Çanakkale ve Kilitbahir’deki tabyaların denizden bombardımanla tahrip edilecek.
4-Önlerinde mayın tarayıcılar bulunan zırhlılar Kilitbahir’e doğru çıkıp Çanakkale’den sonraki tabyaları Kabatepe’den başlayarak ateş altına alacak. Çanakkale-Kilitbahir arasındaki mayın tarlaları temizlenecek.”
Savaş Konseyi, bu sefere Quenn Elizabeth zırhlısının da katılıp, atış denemelerini Çanakkale’de yapmasını kararlaştırdı.
“Marmara Denizi’ne girecek olan filo, 2 ağır kruvazör, 4 zırhlı, 3 hafif kruvazör, 1 filo yöneticisi, 12 destroyer, 3 denizaltı, 4 mayın tarayıcı gemi ve bir taşıt gemisinden oluşacaktı.[34]

Osmanlı tarafında da, savunma hazırlıkları giderek artan bir dozda devam etmekteydi. Ocak ayının sonlarında bir Fransız denizaltısı dalış yaparak Çanakkale Boğazı’na girdi. Mürettebatın pusulasının bozuk olduğunu sonradan fark ettiği Yüzbaşı Fournier komutasındaki Saphire denizaltısı, bir süre mayınlar arasında yol aldıktan sonra kumsala saplandı. Uzun uğraşlar sonucunda kurtuldu ve Köseburnu Kalesi’nin 200 metre kadar açığında yüzeye çıktı. Nusrat mayın gemisi ve İsa Reis gambotu derhal denizaltıya ateş açtı. Kendini denize atmayı başaran 14 denizcinin dışındaki Fransız mürettebat, denizaltıyla beraber denizin derinliklerine gömüldü.

Denizaltının Nara burnu açıklarında akıntılı sulara gömüldüğü tarih, kimi kaynaklarda 15 Ocak, kimi kaynaklarda ise 28 Ocak 1915 olarak geçiyor. Arada sadece 13 gün olması, Hicri-Miladi takvim farkından olsa gerek.

Osmanlı’nın o dönemde kullandığı Hicri takvim uyarınca 15 Ocak 1330 olarak kayıtlara geçen bu olayın Miladi tarihi 28 Ocak 1915’tir. Yapımcı Savaş Karakaş, belgesel film projesi “Çanakkale Geçildi mi?” için hazırladığı web sitesinde, Çanakkale Savaşı sırasında batmış gemi ve denizaltılarla ilgili hem batık fotoğraflarını paylaşıyor hem de detaylı bilgi aktarıyor:

“…İleri sonar teknolojisinin kullanıldığı belgesel çekimlerinde yoğun tanker ve yük gemisi trafiğine karşın, Çanakkale Boğazı yatağı tarandı. Boğazda batmış iki İngiliz, E7 ve E15 ve üç Fransız denizaltısı, Saphire, Joule ve Mariotte’nun yerleri belirlendi.

Müttefiklerin ilk denemesinde 15 Ocak 1915 tarihinde Çanakkale Boğazı’nı sualtından geçmeye çalışan Yzb. Henri Fournier komutasındaki Fransız Saphire denizaltısı Nara’da batırılmıştır. Saphire kısmen sökülmüş olarak 55 metre derinlikte akıntılı suların koynunda yatmaktadır.

44 metre derinlikte içerisinde 29 mürettebatıyla yatan Fransız Joule denizaltısı bulundu ve ilk dalış yapıldı.

7 Temmuz 1915’te Çimenlik kalesinden açılan ateş ile vurulan ve tüm mürettebatı esir alınan Fransız Mariotte denizaltısı yıllar sonra sökülmüş ve bir parçası da Nara’da askeri bölge içerisindeki bir iskelenin altına temel olmuştur. Marmara Denizi’ndeki çekimlerde İngiliz denizaltısı E11 tarafından Gelibolu’ya asker ve malzeme taşırken batırılan Şirket-i Hayriye vapuru Rehber ile E14 tarafından batırılan Nur-ül Bahir gambotuna dalışlar yapıldı.

1898 yılı MacLaren & Wilson, Cenova – İtalyan yapımı Nur-ül Bahir gambotu. Fas Sultanı tarafından sipariş edilen ve asıl adı Siri-ül Türk olan 450 ton ağırlığında, 52 metre boyundaki gemi yapım aşamasındayken Osmanlı hükümetine devredildi. 1906 yılında Bahriye emrine verilen gemi 1913 yılında yedeğe çıktı. 1 Mayıs 1915’te E14 tarafından torpillendi, sadece 29 denizci sağ kaldı. 36 asker şehit oldu.

Almanya’nın da bu savaşta kullandığı denizaltıları vardı. U21; iki günde Çanakkale’de iki İngiliz savaş gemisini, Majestic ve Triumph’ı batırdı. Belgesel; Alman U-Botlarının Çanakkale savaşındaki rollerini ve eşitliğin nasıl sağlandığını anlatıyor.

Belgeselin en çarpıcı yanı Çanakkale Boğazı’ndaki zorlu yolculuğunun izleri adım adım sürülen ve savaşta Boğazı geçmeyi ilk başaran Avustralya denizaltısı AE2’ye Marmara’nın 75 m. derinliğinde ulaşmak oldu. Ali Rıza Bey komutasındaki Sultanhisar torpidobotu tarafından batırılan AE2’ye yapılan dalışın görüntüleri de belgeselde.” [35]

Çanakkale Boğazı’na filoyla girişilecek büyük saldırı planlanırken, müttefik cephesinde sürekli olarak karadan harekât planları da yapılıyordu. Çünkü kurmaylar, filo Marmara’ya geçse bile, orada tutunmak için mutlaka karadan desteğe ihtiyaç olduğu kanısındaydı. Bu nedenle, Gelibolu yarımadası tümüyle ele geçirilmeliydi. Ama İngiliz Savaş Konseyi’nin aldığı kararlar çerçevesinde, Yunanistan’ın kullanılmasına izin verdiği Limni adasına İngiliz tümenleri sevk ediliyordu. Yunanistan, Anadolu’dan toprak isteklerini müttefiklere bildirmiş, harekâta destek için adım atmakta da çok istekli davranıyordu. İngiltere bir yandan Mısır’daki birliklerin bölgeye sevki için de gereken önlemleri alıyordu. Ancak gözden kaçan küçük bir detay vardı. İngiltere Deniz Bakanı Winston Churchill başarıya çoktan inanmış, bir an önce harekete geçmek için acele ediyordu. Fransızların, Çanakkale’de karaya çıkarılmak üzere gönderilecek birliklerinin sayısının artırılabilmesi için harekâtın biraz geciktirilmesi yolundaki talebini duymazdan gelmeyi tercih etti. Müttefikler harekete geçiyordu.

Amiral Carden’in verdiği hareket emrinde Suffren, Kumkale istihkâmlarına ateş açacak, Bouvet bu geminin ateşini kontrol edecek, Gaulois Beşige’de gözetleme yapacak, Inflexible Seddülbahir bataryalarını ateş altına alacak ve aynı zamanda Orhaniye’ye ateş edecek Triumph’un atışını kontrol edecekti. Albion zırhlısı ve Amethyst kruvazörü, Kabatepe sahillerinde Quenn Elizabeth dretnotu için temiz bir alan sağlayacak olan mayın tarayıcılarını koruyacak, tesadüf edecekleri mevzi ve bataryalara ateş etmek de vardı.[36]

19-25 Şubat 1915 / Müttefikler saldırıyor

3 Kasım 1915’te gerçekleştirilen ilk deniz saldırısının ardından havaların da kötü gitmesi nedeniyle, Çanakkale Boğazı’na yeniden saldırmak için epey beklemek zorunda kaldılar. Düşünülen harekât sürekli ertelendi.

Türk ordusunda da savunma için gerekli tertibatın alınması için çalışmalar sürdürülüyordu. Ama henüz denizaltı savaşı tam olarak öğrenilememişti. Çanakkale Boğazı’ndaki şiddetli akıntı nedeniyle, ticaret gemileri bile kılavuz almak zorunda kaldığından, denizaltıların Boğaz’dan geçişinin mümkün olamayacağı düşünülüyordu. Ancak cüretkâr bir denizaltı (İngiliz B-11 denizaltısı) 13 Aralık’ta Boğaza girip, Sarısığlar Koyu’nda demirlemiş olan Mesudiye zırhlısını batırınca işin rengi değişti. Daha ciddi önlemler düşünülmeye ve alınmaya başlandı. B-11 denizaltısı daha sonra da Barbaros Hayrettin zırhlısını batıracaktı. Boğaz girişine denizaltılara karşı ağlar yerleştirildi. Bir yandan da mayın hatları takviye edildi.

Şubat ayına kadar geçen sükûnet döneminde Çanakkale Boğazı dışında 8 büyük harp gemisi, 4 kruvazör ve 18 parça gemiden ibaret bir filo bulunuyordu. Bu filodaki 4-5 kruvazör Çanakkale Boğazı karşısında kalıyor, diğerleri ise İmroz [Gökçeada] ve Bozcaada’da istirahat ediyordu. Şubat ayı ortalarında bölgeye giden Başkomutan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa Çanakkale’deki teftişini tamamlamıştı ki, bir İngiliz torpido muhribi uzun menzilli Türk toplarının menziline girdi. Orhaniye istihkâmından üç-dört mermi atılması üzerine İngiliz muhribi uzaklaştı.

“…19 Şubat günü sabah saat 07.00 sıralarında Cornwallis, Tupas sisteminde 2 gemi, 2 torpido, bir kruvazör İmroz’un [Gökçeada] kuzey feneri istikametinden göründü. Bunu takiben Selanik istikametinden gelen Inflexible, Triumph, Vengeance, Agamemnon zırhlılarıyla 2 kruvazör, 8 torpidodan oluşmuş bir filo İmroz’un ortasına doğru ilerledi. Saat 08.00’de de Fransız askeri üssünün bulunduğu Bozcaada istikametinden Bouvet, Gaulois, Charlemagne sistemi 3 Fransız zırhlısıyla 5 torpido, Bozcaada-Yeniköy arasına yöneldi.” [37]

Anlaşılmıştı ki, birleşik müttefik filosu bir kez daha Boğaza yükleniyordu. Amiral Carden komutasındaki İngiliz ve Fransız ortak filosu, üç grup halinde Çanakkale’nin giriş tabyalarına bombardımana başladı. Saat 09.30 sıralarında başlayan bombardımanın amacı Çanakkale Boğazı’nın girişindeki Türk savunmasını tümüyle tahrip etmekti.

Müttefik filosunun hedef aldığı tabyalardan sadece Ertuğrul’da uzun menzilli toplar bulunuyordu.

Müttefik filosu 10.500 ile 12.000 metre mesafeden Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye ile Avrupa yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul bataryalarını hedef alarak ateş açtı.

Saat 10.00’da başlayan yoğun ateş saat 14.00’de kadar sürdü ve ikinci aşamaya geçildi. Müttefik zırhlıları artık 8.000-9.000 metreye kadar yaklaşmışlardı.

Türk mevzilerinden bu ateşe cevap verilmemişti ama saat 16.00’ya doğru Amiral Carden’in Boğaz girişine doğru ilerlemesini emrettiği Vengeance zırhlısı Helles burnuna 5.000 metreye kadar yaklaşınca, Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarının yoğun ateşi altında kaldı. Demek ki tabyalar beklendiği gibi tahrip edilememişti. Keşif için gönderilen müttefik deniz uçaklarının yaptığı gözetlemeler bu kanaati doğruladı. Rüzgâr nedeniyle geri çekilen filo 25 Şubat’a kadar kıyılara yaklaşmayacaktı. Türk tarafında geniş bir zayiat yoktu ama toplam 1.400 merminin atıldığı müttefik bombardımanında, Seddülbahir Kalesi yıkıldı. Bir zabit şehit düştü, bir de ağır yaralı vardı. Kumkale’de hafif yaralı 8 er vardı, bir nefer şehit düştü, bir Alman yüzbaşı da yaşamını yitirdi.

Osmanlı tarafı, Çanakkale’ye yığınak yapmaktan başka çare kalmadığını iyice görmüştü. Bu yolda çalışmalar yürütülürken, bazı tümenler Çanakkale ve Gelibolu’ya sevk edildi. Askeri birliklerin yerleşiminde değişikliklere gidildi. İngiliz Hükümeti ise Mısır’da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda kolordusunu Çanakkale’ye gönderme kararı aldı.

Filo 25 Şubat’ta yeniden bombardımana girişti. Müttefikler taktik değişikliğe de gitmişlerdi. Borbardımanın etkili olması için direkt atışların daha yararlı olduğu görüşü ağır basmış, ayrıca zırhlılar ateşe başlamadan önce denize demir atmıştı.

Saat 10.00’a doğru, Irresistible, Quenn Elizabeth, Agamemnon ve Gaulois zırhlıları 10.000 ile 6.500 metre arasında değişen mesafelerde denize demir atıp Orhaniye, Seddülbahir, Kumkale ve Ertuğrul tabyalarına ateş açtı. Quenn Elizabeth’in atışlarını kıymetlendiren Dublin kruvazörü ise Beşige koyu’na mevzilenip sahra bataryalarını ateş altına almıştı. Ertuğrul Bataryası ateşe karşılık verdi, Agamemnon zırhlısına 7 mermisi isabet etti. Quenn Elizabeth ve Gaulois zırhlıları Ertuğrul tabyasını hedef aldı ve ciddi hasara yol açtı.

Saat 12.45 sularında Vengeance ve Cornwallis zırhlıları Boğazın girişine hücum ederek tabyalara 2.500 metreye kadar yaklaştı. Saat 14.45’e kadar Suffren ve Charlemagne, Albion ve Triumph zırhlıları da aynı şeyi yaptı. Türk bataryalarından gelen karşı ateş zayıflamıştı. Inflexible ve Agamemnon kısa menzilli toplarla da ateş açtı.

Saat 17.00’de ateş kesildi. Fransız gemileri 800’den fazla mermi atmıştı. Gaulois’e birçok mermi isabet etmiş ama gemiye ağır hasar vermemiş, mürettebattan kimse yaralanmamıştı.

Türk tarafında ise… Tabyalar alt üst olmuş ve tamamen susturulmuşa benziyordu. Ama bataryalar görev başındaki askerlerin fedakârlıklarıyla iyi iş çıkarmış, ağır toplarla istihkâmları döven düşman filosuna karşı 10 saat boyunca yılmadan savaşmıştı.

25 Şubat’taki bu saldırıda Türk tarafının maddi kaybı ise oldukça ağırdı.

“…Boğaz girişini savunan istihkâmlar susturulmuştu. Hiçbir top kullanılabilir durumda değildi. Burada topçular vazifelerini piyade arkadaşlarına terk ettiler. Zayiatımız 13 şehit ile 19 yaralıdan ibarettir. Manen pek üzgündük, çünkü İstanbul’un kapısı Boğaz ise penceresi de Boğazın girişi idi. Burası artık açık kalmış, düşmanın serbestçe girmesine müsait bir gedik açılmıştı. Fakat bu gediğin nöbetçileri, beklenildiğinden pek güzelini yaptılar.

26 Şubat’ta düşman gemileri Karanlık Liman’a girdi. Giriş haricinde kalan iki obüs grubumuzun ateşine maruz kaldılar. Obüs bataryalarımız, bir taburu Tenker-Soğanlı arasında, diğerleri Erenköy-Eskikale-Çakaltepe arasında olmak üzere 36 top idi. …Karanlık limana girerek, bir taraftan obüs bataryalarımızı, bir yandan da Kepez-Soğanlı arasındaki mayın müdafaa bataryalarını tahribe çalışıyorlardı. Hiçbir yerden muvaffak olamadılar.[38]

Osmanlı Genelkurmayı’nın yayınladığı resmi tebliğde, istihkâmlardaki hasar kabul ediliyordu:

Düşman bugün de giriş istihkâmlarını akşama kadar 18 savaş gemisiyle bombardıman etmiş, maatteessüf giriş istihkâmlarımız yarın ateş edemeyecek bir surette hasara uğramıştı. Düşman gemilerinden biri isabet almış ve diğerinde de bir infilak vuku bulmuş olduğu alınan raporlardan anlaşılmıştır.[39]

Müttefikler, tamamen susturulan bataryalardaki topların imha edildiğinden kesin emin olmak, varsa hala çalışır durumda olan topları da imha etmek için Seddülbahir ve Kumkale’ye sınırlı sayıda asker çıkarmayı düşündü. Bu plan hızla uygulandı.

Terk edilmiş bir görüntü sergileyen Kumkale’ye Vengeance gemisinden, Seddülbahir’e ise Irresistible’dan birer müfreze çıkarılacaktı. Bu müfrezeler denizdeki zırhlılar tarafından korunacaktı.

Vengeance muharebe gemisinden hareket eden Binbaşı Heryot komutasındaki 50 deniz eri ile Yüzbaşı Robenson komutasındaki bir tahrip ekibi, saat 14.30 sıralarında Kumkale’ye çıktı.

Bu müfreze Kumkale’yi, Orhaniye tabyasındaki topları ve bunların güneyindeki uçaksavar görevi yapan iki topu tahrip edecekti.

Müfreze, şiddetli çatışma nedeniyle geri çekilmek zorunda kalmasına rağmen, gemiye dönmeden iki uçaksavarı ve Orhaniye’deki bir topun kızağını tahrip etmeyi başarmıştı.

“Seddülbahir’de ise Yüzbaşı Panton komutasındaki 45 kişilik müfreze Irresistible muharebe gemisinden karaya çıkarıldı. Dörde ayrılan müfreze, tabyada bulunan 6 toptan 4’ünü tahrip ettikten sonra Ertuğrul Tabyası’na doğru yöneldiyse de, buradaki Türk direnişi karşısında başarısız kaldı ve gemiye alındı.” [40]

Birleşik filo Çanakkale Boğazı’nı geçmek için büyük harekâta hazırlanırken, perde arkasında ise büyük devletlerin Osmanlı topraklarını paylaşmaya dönük pazarlıkları yoğunlaşarak devam ediyordu.

“İngiltere ve Fransa’ya bir nota veren Çarlık Rusyası, Osmanlı İmparatorluğu’ndan İstanbul’u, İstanbul Boğazı’nın batı yakasını, Marmara Denizi’ni, Çanakkale Boğazı’nı, Güney Trakya’da Enez ve Midye çizgisine kadar olan bölgeyi ve Anadolu’nun bir kısmını istediğini, bunun dışındaki çözüm önerilerini kabul etmeyeceğini bildirdi. Paris’teki Rus Büyükelçisi İzvolsky, Fransa Dışişleri Bakanı Delkase ile Boğazlar ve İstanbul konusunda yaptığı görüşmeyi Rusya Dışişleri Bakanı Sazanov’a rapor etti.

Rapora göre Delkase, Boğazların Ruslar tarafından işgal edilmesine esas bakımından karşı olmadığını söylüyordu.” [41]

Rusya’nın bu notasına İngilizlerden de “İngiltere orada Çanakkale Boğazı’na yerleşmek niyetinde değildir” cevabı geldi.

Sonra yazışmalar ve tartışmalar uzayınca, üç devlet bu sorunu savaş sonrası çözme konusunda fikir birliğine vardı. Müttefik filosunun Çanakkale Boğazı girişine yaptığı bombardıman ve asker çıkarma girişimleri, 18 Mart’taki büyük savaşa kadar aralıksız sürecek, başta Quenn Elizabeth olmak üzere Agamemnon, Lord Nelson sistemindeki gemiler girişteki bataryaları ısrarla bombalayacaktı.

Bir kahraman: Bigalı Mehmet Çavuş

Düşman bombaladıkça tabyalar alt üst oluyor, top bataryaları susuyor ama yerine yenileri geliyor, etkili ateş için düzenlemeler sil baştan yapılıyordu. Bu saldırılar mart ayı ortalarına kadar neredeyse gün aşırı devam etti.

“Türkler tarafından boşaltılan Seddülbahir Tabyası’ndaki kale, gözetleme görevi açısından çok önemliydi. Karadan yapılacak bir saldırı esnasında yarımadayı korumakla görevli 9. Tümen Komutanı Halil Sami Bey, 27. Alay III. Tabur 10. Bölük eratından Mustafa oğlu Bigalı Mehmet Çavuş komutasında bir takım askeri Seddülbahir Kalesi’ne yerleştirmişti. Tabyanın hemen aşağısında yer alan kalede gözetleme yapacaklardı. Eğer düşman saldırıya geçerse onları oyalayacaklar, acele olarak gerideki yedek birliklere haber göndereceklerdi. Gelen birliklerle beraber eğer dayanır ve hayatta kalırlarsa, birlikte düşmana karşı koyacaklardı. Kısacası, takım önemli bir oyalama hareketini yapmak için görevlendirilmiş ve gözden çıkarılmıştı.” [42]

Bigalı Mehmet Çavuş, 4 Mart 1915’te Seddülbahir’de karaya çıkan ve 60-70 kişi kadar olan deniz komandolarına karşı beraberindeki takımıyla sabırla bekler, iyice yaklaşınca da ateş açar. Havada kurşunlar vızıldamaktadır.

An gelir, Mehmet Çavuş’un namlusu iyice ısınan tüfeğinin mekanizması da bozulur, artık ateş etmez.

Tüfeğini bir kenara fırlatan Mehmet Çavuş, önce yerdeki taşları alır fırlatır, hızını alamaz gözüne ilişen istihkâm küreğini kapar ve düşmana saldırır.

Bu sırada bir kurşun başını sıyırır, bir kurşunla da göğsünün altından yaralanır.

Mukavemetin güçlü olduğunu gören İngiliz deniz komandoları, çareyi motor ve sandallarına binip kaçmakta bulur.

Mehmet Çavuş, bu olayı daha sonra Uluğ İğdemir’e şöyle anlatır:

“…Bir ara benim tüfeğimin mekanizması işlemez oldu. Hırsımdan tüfeği attım. Bunu gören bir İngiliz neferi ayağa kalkarak bana ateş etmeye başladı. Hemen istihkâm küreğini çekerek üzerine atıldım. Kaç kişiye vurduğumu hatırlamıyorum. Gözümü açtım, kendimi sıhhiye çadırında buldum.” [43]

Seddülbahir kahramanı Mehmet Çavuş, ilerleyen günlerde Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığı tarafından altın bir saatle ödüllendirilecektir.

O günlerde Eceabat Bölgesi Kuvvetleri’ne komuta etmekte olan 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in, İngiliz deniz komandolarının 4 Mart 1915’teki Seddülbahir saldırısıyla ilgili 7 Mart 1915 tarihini taşıyan raporu şöyleydi:

“1-Söz konusu günün öğleden evvel saat dokuzunda düşman, dretnot ve beş torpidosu tarafından Seddülbahir ve civarını bombardıman etmeye başladı. Bu sırada bir nakliye gemisi ile üç mavnası Seddülbahir iskelesine yanaşarak asker çıkarmaya başladı. Bombardıman himayesi altında bir subay kumandasında 70 kişilik olduğu tahmin edilen bir kuvvet ve bir makineli tüfek iskeleye çıkmıştır. 27. Alay’ın 10. Bölüğünden Mustafa oğlu [Bigalı] Mehmet Çavuş kumandasındaki yarım takım tarafından çıkan düşman üzerine Seddülbahir Tabyası’ndan ateş açılıyor ve düşman da karşı ateşe başlıyor. Muharebe 3 saat kadar devam etmiş, mesafenin azlığı ve askerimizin şiddetli ateş altında ve nihayet süngü hücumuna kalkması sayesinde düşman askeri sebat edemeyerek birçoğu vurulmuş oldukları halde sandallarına binerek kaçmışlardır.

2-Bombardıman sırasında 27. Alay 10. Bölükten 6 şehit ile 13 yaralımız vardır. Bunlardan 3’ü Seddülbahir’de, diğer 3’ü Harap Tabya’da bekleme mevzisinde bulunan kıtadandır.
Seddülbahir’de şehit olan 3 neferden Nuh oğlu Nuh’un cesedi bulunamamış ise de şehit olduğu kuvvetle muhtemeldir.

3-İş bu muharebede 4.670 piyade mermisi sarf edilmiştir. Beş silah ile sekiz kasaturanın henüz bulunamadığı ve iki silahın kundaklarının harap olduğu ve bu konudaki zayiat listesinin ilişikte takdim edildiği arz olunur.” [44]

Önceki bölümlerde, polemik konularına detaylarıyla yer vermiştik.

Mustafa Kemal’in 18 Mart Çanakkale Deniz Savaşı’yla hattâ Çanakkale Savaşıyla da bir ilgisi bulunmadığını, çok sonradan onun askerlik geçmişini parlatmak için, Çanakkale’de adının anılmasını sağlayacak başarıların ortaya atıldığını ısrarla yazanları hatırladınız değil mi?

Oysa tarih yazmak ciddi iştir, belge ister, kronolojiye ve tarihsel akışa uygun bilgi ister.

Tarihi bir konuyu yazarken yapmak gereken ilk şey, “Canım öyle yazmak istedi” yaklaşımından kaçınmaktır değil midir?

Bataryaların imhası için yapılan sınırlı çıkarmalar, Nigel Steel-Peter Hart gibi yabancı yazarların kitaplarında da yer alır.

“…Tahrip ekipleri, 26 Şubat’tan başlayarak, dış savunma hatları yakınlarına çıkarak Kumkale ve Seddülbahir’deki bataryaların imhasını tamamlamaya çalıştılar.

…En büyük çıkarma, Yarbay Godfrey Matthews’un komutanlığında Plymouth Taburu tarafından 4 Mart’ta yapıldı.

Çıkarma Kumkale’de saat 09.00’da başladı ama kısa zamanda aksilikler baş gösterdi. Güneye doğru kayma çabası güçlü Türk direnişiyle karşılaştı ve sonunda çıkarmadan vazgeçildi.

Seddülbahir’deki çıkarma da aynı derecede başarısızdı. Tabur 23 ölü, 25 yaralı ve 4 kayıp verdi ve hiçbir şey elde edemedi.” [45]

Burada anlatılan “güçlü Türk direnişi”, hem Kumkale’deki Türk askerinin, hem de Seddülbahir’de biraz önce sözünü ettiğimiz Bigalı Mehmet Çavuş ve arkadaşlarının kahramanlıklarından başka bir şey değildir. Bu paragraf da, bir olayın karşı tarafta nasıl algılandığını gösteren güzel bir örnektir.

Müttefikler bir yandan istihkâmlardaki topları hem denizden hem karadan saldırılarla susturmaya çalışırken, bir yandan da mayın temizleme faaliyetlerini bir an önce tamamlamayı hedefliyorlardı.

Çünkü bu iş için kullanılan balıkçı tekneleri akıntıya karşı koyamıyor, sivil mürettebat da işe yaramıyordu. Bu da onlar açısından sinir bozucu oluyordu.

Amiral Carden mayın toplama işini hızlandırmak umuduyla balıkçı teknelerindeki sivilleri askeri personel ile de desteklemeye karar verdi. Ama istenen başarı bir türlü elde edilemedi.

Deniz Eri P. Rooke 11-12 Mart gecesi HMS Canopus zırhlısından mayın temizleme teknelerine eşlik etmek üzere gönderilen devriye botunda görevliydi:

“…Çok pis bir geceydi. O geceyi yaşamım boyunca unutmayacağım. Kıyıya çok yakındık ve sanırım tabancadan 11 inçlik topa kadar her şeyi attılar üzerimize. Mermilerin çığlığı insanı çıldırtacak derecedeydi. Ama subayımız çok serinkanlıydı. Mayın tarayıcıların çekilmeleri emrini verdi. Mayınlı alanda 4 saat kaldık ve birkaç mayın hattını temizledik.

Hiçbir şey yiyip içmeden ve sürekli ıslanarak ve üşüyerek 14 saat geçirdikten sonra ertesi sabah 8’de gemilere döndük.

Sinirlerim bozulduğundan ondan sonra epey rahatsız oldum. Hepimiz taltif edilmek üzere Amiralliğe bildirildik ama o günden sonra herhangi bir ses çıkmadı. Canımızı kurtardığımız için talihliydik.” [46]

Müttefiklerin savaş planları artık iyice netleşmeye başlamıştı. Denizden girişilecek harekât başarılı olmazsa, kara kuvvetleri de devreye girecekti.

Çevre adalarda yığınak yapılırken, Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanlığı’na General Ian Hamilton atandı.

Çanakkale’ye gitmek üzere 13 Mart 1915 günü yola çıkan Hamilton Londra’dan hareket ederken, onu uğurlamaya gelen Lord Kitchener şöyle diyordu:

“…Donanma Çanakkale Boğazı’nı aşar, İstanbul teslim olur ve siz böyle bir başarıya ulaşırsanız, bu bir muharebenin kazanılması değil, bir savaşın kazanılması olacaktır.” [47]

Müttefiklerin İstanbul’u işgal niyeti anlaşılıp savunma için neler yapılabilir diye yapılan araştırmada, Osmanlı Genelkurmayı’nda Çanakkale Boğazı’nın müdafaasına ilişkin elde neler bulunduğuna dair hiçbir bilgi ve belgenin olmadığı ortaya çıkınca acele başlatılan çalışmalarda artık olumlu bir noktaya gelinmişti.

Daha birçok eksik vardı ama hiç değilse, dikkatler bu noktaya çekilmiş ve bir düzen oluşturmak için çok önemli çalışmalar yapılmıştı.

Bataryalar ve bunlara ait silah ve mühimmatın durumu, mevcutların tespiti, savunmanın nasıl yapılacağı etraflıca tartışıldıktan sonra alınan kararlar uygulamaya geçirildi.

Boğazın girişindeki menzilleri 7.000 metreyi geçmeyen 22 cm çapındaki kısa topların da, ikişer toplu Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarının da düşman donanmasının yapacağı taarruzun makaslama ateşi karşısında ciddi bir dayanıklılık sergileyemeyeceği ortadaydı.

Ki sonradan yaşananlar bu görüşü doğrulamıştır. Bu nedenle de savunmanın Boğaz içinde yapılması, bütün savunma araçlarının Çanakkale-Kilitbahir hattı ile İntepe-Eski Hisarlık hattı arasında toplanması uygun görülmüştü. Çalışmalar da bu prensip ışığında yürütüldü.

Bu esasa göre Boğazın girişindeki savunma teşkilatı aynen korunacak, zaten mevcut olan Çanakkale-Kilitbahir istihkâmları mümkün olduğunca sağlanabilecek büyük çaplı ve uzun menzilli toplarla takviye edilerek bir Merkez Grubu (ana savunma hattı) kurulacaktı.

Kepez-Soğanlıdere hattının batısındaki mayın hatlarını korumak için her çeşit hafif ve sahra toplarından faydalanılarak, ışıldaklar yardımıyla gece de ateş edebilecek bir engel hattı oluşturulacak, hatta bununla da kalmayacaktı.

Bu engel hattının ilerisine de hem engel hattına yapılabilecek saldırıları uzaktan karşılamak hem de Merkez Grubu’nu bombardıman etmek isteyen ağır düşman gemilerinin hareketsiz ve serbestçe ateş etmesine mani olacak bir ileri hat düşünülmüştü. Bu ileri hat, düşman gemilerinin nispeten zayıf olan güvertelerine karşı dikey atışlarla etkili olabilmeleri için orta çapta top, obüs ve havanlarla Karantina-Soğanlıdere hattı batısındaki sırtlarda görev yapacaktı.

Bu sayede bütün Müstahkem Mevki’nin top atışlarının bu hat üzerinde toplanması suretiyle yüksek ateş gücü sağlanmış oluyordu.

“…Bu plan çerçevesinde menzilleri yeni külahlı mermilerle 16.000 metreye kadar çıkarılan 24 ve 35,5 santimetrelik toplar Merkez Grubu’nda toplanmıştır.

Dardanos, Akyarlar, Soğanlı, Domuzderesi mıntıkalarında kısmen de yamaçlarda Karadeniz (İstanbul) Boğazı’ndan getirilen ve savaş gemilerinden çıkarılıp peyderpey gönderilen toplarla, Mesudiye, Cevat Paşa, Muin-i Zafer gibi yeni bataryalar kurulmuştur.

Balkan Savaşı’ndan sonra satın alınan 15 cm’lik sahra obüsleriyle 28 cm’ye kadar eski tip havanların Erenköy ve Tenker sırtlarına yerleştirilmesine başlanmıştır. Bazı sahte bataryalar –soba borularından yapılmış ve kara barut yakarak ara sıra kendilerini gösterecek şekilde hazırlanmış- kurulmuş, Kilitbahir gerisinde telsiz istasyonumuzun bulunduğu Yıldız Tepesi’nde 7,5 cm’lik ve Hastane Sırtı’nda 8,8 cm’lik seri atışlı birer uçaksavar bataryası yerleştirilmiştir.

Mesudiye zırhlısının güverte topları alındıktan sonra, çıkarılamayan alt kat toplarından engel hattında faydalanmak üzere gemi sığ bir koya demir atmıştı. (Mesudiye zırhlısı 18 Mart’tan önce, bir İngiliz denizaltısı tarafından torpillenerek batırılacaktır) Çanakkale ve Kilitbahir kaleleri önünde ikişer kovanlı birer sahil torpido bataryası da savunma sistemine dâhil olmuştu.

İşte Müstahkem Mevki Komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa’nın bizzat takip ve teftişi, karargâh topçu subayı Yüzbaşı Hakkı Bey’le bütün birliklerdeki subayların gayret ve çalışmaları neticesinde 18 Mart 1915 tarihine kadar geceli gündüzlü çalışılarak zaman ve imkânlardan hakkıyla faydalanılmış, ne mümkünse yapılmıştı.” [48]

Müttefiklere gelince…

Mayın arama-tarama çalışmalarına mart ortalarına doğru iyice ağırlık verildi, uçakların keşif uçuşları yoğunlaştı, bir yandan gemiler de Türk bataryalarını bombardımana devam ediyordu. Bütün göstergeler, büyük günün geldiğini gösteriyordu.

16-17 Mart günleri, kısmen sakin geçti… Oysa yaşanan fırtına öncesi sessizlikti… Anlaşılan, Churchill’in deniz saldırısının hızlandırılması baskısı, asker kanatta yeterince taraftar bulmuş değildi. HMS Albion zırhlısının topçu subayı Yarbay Worsley Gibson günlüğüne şunları yazdı:

“…Hemen hemen herkes Boğazı zorlayarak geçmenin çılgınlık olduğunu biliyordu sanırım. Boğazın en dar yeri mutlaka mayınlanmış olmalıydı. Bombardımanın tabyaları susturduğu ama toplara pek bir zarar veremediği kanıtlanmıştı ve susmalarının nedeni de topçuların ateş altında saklanmalarıydı. Bence Koramiralin böyle bir şey düşünmesinin tek nedeni lanet politikacılarımızın onun üzerindeki baskısıdır.
…Şu anda bir saldırı insan ve gemi kaybı dışında, eğer başarısızlıkla sonuçlanırsa, donanmada büyük bir moral kaybı yaratacaktır.
Bunun denenmeyeceğini umarım ve her nedense deneneceğini sanmıyorum.” [49]

  • Tayfun Çavuşoğlu

KAYNAKLAR

  • Ali Çimen-Göknur Göğebakan, “Tarihi Değiştiren Savaşlar”, Timaş Yayınevi, 7. Baskı, Nisan 2010
  • “Atatürk’ün Bütün Eserleri”, Cumhuriyet’in 75. Yılı Armağanı, Kaynak Yayınları, Cilt-1, Aralık 2003
  • Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, Alfa Yayınları, Cep Baskı 1-2, Mart 2009.
  • Falih Rıfkı Atay, “Çankaya”, Bateş Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1969
  • General C.F. Aspinall-Oglander, “Büyük Harbin Tarihi -Çanakkale- Gelibolu Askeri Harekatı”, Cilt 1-2, Arma Yayınları, 2. Baskı, 2005
  • Ian Hamilton, “Gelibolu Hatıraları 1915”, Örgün Yayınları, 2. Baskı, 2006
  • İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, Timaş Yayınları (Çanakkale Kitaplığı), 1. Baskı, Mart 2009, “Çanakkale Destanı – Gerçek Efsanelerin Öyküsü”, Timaş Yayınları, 8. Baskı, Mayıs 2011
  • Murat Çulcu, 2004, “İkdam Gazetesinde Çanakkale Cephesi-1”, “İkdam Gazetesinde Çanakkale Cephesi-2”, Denizler Kitabevi, 2004
  • Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar”, Yeditepe Yayınları, 1. Baskı, Şubat 2007
  • Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, İş Bankası Yayınları, 10. Baskı, 2007
  • Şevket Süreyya Aydemir, ‘Tek Adam’, Cilt 1-2-3, Remzi, 1999, 18. Basım
  • Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, İstanbul 2014
  • Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, Bilgi, 4. Basım, Ekim 2005; “Diriliş – Çanakkale 1915”, Bilgi, 2. Basım, Mart 2008; “1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi”, Bilgi Yayınevi, 3. Basım, Eylül 2009
  • Oğuz Akay, “Hedef Gelibolu”, Truva Yayınları, 2006
  • Albay Thomazi, “Çanakkale Deniz Savaşı”, ATASE Yayınları, Genelkurmay Basımevi, 1997
  • Alptekin Müderrisoğlu, “Sarıkamış Dramı”, Cilt-1, Kastaş Yayınları
  • Erol Mütercimler, “Gelibolu”, Alfa Yayınları, 2005, “Destanlaşan Gemiler”, Kastaş Yayınları, 1987
  • Falih Rıfkı Atay, “Çankaya”, Bateş Yayınları, 2. baskı, İstanbul, 1969
  • Kazım Karabekir, “Birinci Cihan Harbi”, Cilt I ve II, Emre Yayınları, 2000
  • Kemal Arı, “1. Dünya Savaşı Kronolojisi”, 1997, ATASE Yayınları
  • Albayrak – T. Yılmazer, “Sorularla Çanakkale Muharebeleri-1, Yeditepe Yayınları, 2007
  • Murat Çulcu, 2004, “İkdam Gazetesinde Çanakkale Cephesi-1”
  • Oğuz Akay, “Hedef Gelibolu”, Truva Yayınları, 2006
  • Selahaddin Adil Bey, “Hayat Mücadelelerim”, Zafer Matbaası, 1982
  • Selahattin Çetiner (Em. Korgeneral), “Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme” (Eser sahibinin kendi yayını)
  • Şakir Tunç Çapa, “Çanakkale Muharebesi Hatıralarım”, 1958, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı
  • Şevket Süreyya Aydemir, “Enver Paşa”, Cilt I-II-III, Remzi Kitabevi, 3. Basım

DİPNOTLAR

[1] Bu makalenin geneli için kullanılan kaynak: Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 Yalanlar İftiralar Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul, 2014

[2] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.95

[3] Kemal Arı, “1. Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.18 (İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.24)

[4] F. Rıfkı Atay, “Zeytindağı”

[5] Oğuz Akay, “Hedef Gelibolu”, s.17-18 (İsmail Bilgin, Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.14)

[6] Murat Çulcu, 2004, “İkdam Gazetesinde Çanakkale Cephesi-1”, s.47

[7] Erol Mütercimler, “Korkak Abdül’den Jolly Türk’e –Gelibolu 1915”, s.xxvii

[8] Selahattin Çetiner, “Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme, s.31)

[9] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.27 (“Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s. 31)

[10] Oğuz Akay, “Hedef Gelibolu, s.41 (İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.32

[11] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.34 (“Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s. 38)

[12] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.34 (“Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s. 39)

[13] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.38 (“Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s. 41)

[14] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.36 (Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.40)

[15] Sina Akşin, “Kısa Türkiye Tarihi”, s.97

[16] İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.48, 50

[17] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.52

[18] Kazım Karabekir, “Birinci Cihan Harbi I”, s.356

[19] Ali Çimen-Göknur Göğebakan, “Tarihi Değiştiren Savaşlar”, s.284

[20] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.67 (İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.71)

[21] Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam”, Cilt 1, s.194, dipnot

[22] Albay Thomazi, “Çanakkale Deniz Savaşı”, s.100

[23] Albay Thomazi, “Çanakkale Deniz Savaşı”, s.101

[24] Alptekin Müderrisoğlu, “Sarıkamış Dramı”, s.12 (İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.75)

[25] Murat Çulcu, “İkdam Gazetesinde Çanakkale Cephesi-1”, s.84

[26] Ali Çimen-Göknur Göğebakan, “Tarihi Değiştiren Savaşlar”, s.286

[27] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.602

[28] Turgut Özakman, “Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele”, s.602

[29] Kazım Karabekir, “Birinci Cihan Harbi I, s.97-98

[30] M. Albayrak – T. Yılmazer, “Sorularla Çanakkale Muharebeleri-1”, s.25

[31] Kemal Arı, “Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi”, s.86

[32] C.F. Aspinall-Oglander, “Büyük Harbin Tarihi -Çanakkale- Gelibolu Askeri Harekatı”, Cilt 1, s.83

[33] Albay Thomazi, Çanakkale Deniz Savaşı, s.18 (Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.94)

[34] Albay Thomazi, Çanakkale Deniz Savaşı, s.18

[35] http://www.savaskarakas.com

[36] O. Akay, “Hedef Gelibolu”, s.153 (İ. Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.111)

[37] Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar”, s.33

[38] Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar”, s.35

[39] Şakir Tunç Çapa, “Çanakkale Muharebesi Hatıralarım”, s.89 (İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.120)

[40] Genelkurmay Başk. “Çanakkale Cephesi Harekâtı”, Cilt-I. s.131-132 (İ.Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.124)

[41] Kemal Arı, Birinci Dünya Savaşı Kronolojisi, s.113 (İsmail Bilgin, “Çanakkale Savaşı Günlüğü”, s.137)

[42] Erol Mütercimler, “Gelibolu”, s.123-125 (Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.135)

[43] Erol Mütercimler, “Gelibolu”, s.123-125 (Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.136)

[44] Erol Mütercimler, “Gelibolu”, s.26 (Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.143)

[45] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.26

[46] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.28

[47] Kemal Arı, “1. Dünya Savaşı Kronolojisi”. s.118 (Çanakkale Savaşı Günlüğü, s.154)

[48] Selahaddin Adil Paşa, “Çanakkale Cephesinden Mektuplar-Hatıralar”, s.56

[49] Steel-Hart, “Gelibolu – Yenilginin Destanı”, s.30

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Almanca Bölümü (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanı. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 2002, Burdef Yayınları) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) epub formatında yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Aynı zamanda Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış Kitapları: 1)“Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, 2014, Kastaş Yayınevi-İstanbul 2)"1915 – Çanakkale Savaşında Trakya", 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s