İRTİCA DOSYASI /// Turhan Çalay : 1957’de Bursa Ulu Camii’de İrtica ve Mehdi Olayının İçyüzü


Turhan Çalay : 1957’de Bursa Ulu Camii’de İrtica ve Mehdi Olayının İçyüzü

10 Ekim 2020

  • Turhan Çalay

“Atatürk Gibi Davranınız”

1957 yılının haziran ayının 14’ü ve günlerden cumadır. Bursa’nın en büyük selâtin camisi Ulu Cami olduğundan, caminin yapılışından, olay gününe gelinceye kadar, cuma hutbesini okuyan imamlar, minbere belinde kılıç asılı olduğu halde çıkmaktadır. Minberde hutbeye başlayınca, kılıcı sağ eline alır, havaya kaldırır ve hutbeyi o şekilde okur[1]. Bunun sebebi; o memleketin kılıçla alındığını camiyi dolduran bütün Müslüman erkeklerine anımsatmak ve gazâ özlemlerini diri tutmaktır.[2]Bu ritüel, 1957 yılında Ulu Cami’de meydana gelen olaya kadar, Bursa’nın bazı köy ve kasaba camilerinde de hâlâ devam ediyordu.

Ulu Cami’deki irtica olayını öğrenen dönemin Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’i telefonla arayarak, olayı aydınlatması için ne yapması gerektiğini:

Atatürk gibi davranınız! sözüyle emretmişti.

Atatürk Ne Demişti?

“Arkadaşlar, efendiler ve ey millet! Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz! En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır!”

Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, gerek Kurtuluş Savaşı sırasında olsun, gerekse Cumhuriyetin kuruluşu ve sonrasındaki bütün evrelerde olsun hep önemli mevki ve görevlerde bulunmuştu. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin ilk yıllarındaki birçok gerici ayaklanmayı görmüş ve bizzat yaşamıştı. Bu konuda yeteri kadar tecrübesi ve bilgisi vardı ve ülkeye, millete verdikleri zararı gayet iyi biliyordu. Osmanlı dönemindeki meşhur 31 Mart Vakası denilen gerici ayaklanmayı da Bursa’da yaşamış ve olayı gayet iyi tahlil etmişti[3].

Bursa Ulu Camii

Ulu Cami’de Ne Olmuştu?

14 Temmuz 1957 Cuma günü Ulu Cami’de çok önemli bir irtica ayaklanması (gerici kalkışması) olmuştu. Ulu Cami’yi cuma namazı için dolduran 4 bin kadar Bursalı ve Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil bile bu ayaklanmanın öneminin farkında değillerdi. Olayın birkaç meczubun işi olduğunu sanıyorlardı. Ta ki, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın valiyi yukarıda belirttiğimiz sözüyle uyarmasına kadar…

İktidar, olayın önemini çok çabuk kavramış, İçişleri Bakanı Namık Gedik’i hemen o gün olayı incelemek ve gerçeği açığa çıkarmak üzere, özel bir uçakla Bursa’ya göndermişti. İşin tam aslını görevlilerden başka kimse tam olarak bilmiyordu. Çünkü bu olayla ilgili bir ay süreyle yayın yasağı konulmuştu. Yasak konulmadan önce olayı, Ankara ve İstanbul radyoları iki meczubun işi diyerek geçiştirmişti. Üstelik 1957 seçimleri de yaklaşıyordu. Yayın yasağı bittikten sonra, bu konuda gazeteler -radyolar varsa da ülkede henüz televizyon yayını yoktur- olayı araştırmak için Bursa’ya muhabirlerini gönderseler de en kapsamlı araştırmayı hükümete muhalif gazetelerden biri olan Cumhuriyet gazetesi yapmış ve olaya karışanların bütün bağlantılarını, amaçlarını, kimliklerini, hangi tarikatın elemanı olduklarını, yasağın kalktığı 15 Ağustos 1957’de bir bir ortaya dökmüştü[4].

Ulu Cami’de Yaşananlar

27 Ekim’de yapılacak olan 11. Dönem milletvekillerini belirleyecek olan genel seçimlere sayılı aylar kalmıştır. 8 HaziranCcumartesi günü, irticadan mâhkum olan Ödemiş Vaizi Fevzi Boyer’in özel bir afla serbest bırakılması Ankara’da tartışılmaktadır. Bu sırada Cumhurbaşkanı Celâl Bayar İzmir’dedir. İzmir Hava Harp Okulu’nu ziyaret eden Bayar, öğrencilerle birlikte öğle yemeği yemektedir ve yemek sırasında Öğrencilere:

Türkiye’ye irtica avdet edemez (geri gelemez). Ancak, beyhude (boşuna) ızdırap çekilmemesi için müteyakkız (uyanık) olmamız lazımdır! diye hitap eder.

Aradan daha bir hafta bile geçmeden, 14 Haziran 1957 Cuma günü; Bursa Ulu Cami’de cuma namazı sırasında, kökünün dışarıda olduğu sonradan anlaşılan bir irtica olayı meydana gelir.

Olayların Başlangıcı ve Gelişmesi

En önemli dini vecibelerinden biri olduğuna inandıkları cuma namazlarını kılmak için Ulu Cami’yi dolduran 4 bin kadar Bursalı, namazın dört rekâtlık sünnetini kıldıktan sonra, İmam Hafız Kemal Uzunesmen, cuma hutbesini okumak için ayağa kalkar. Yukarıda bahsettiğimiz ritüeli yerine getirmek için, tarihi kılıcı kuşanır ve minbere doğru yürür. İmam Hafız Kemal, adımını tam da minberin üçüncü basamağına atarken, cemaat arasından değişik giyimli ve sarıklı iki adam ortaya çıkar. Bunlardan, sonradan adının Ali Uslu olduğu anlaşılan yeşil sarıklı ve elinde 99’luk iri bir tespih taşıyan şahıs, gür ve kalın sesiyle imama seslenir:

İmam efendi! İmam efendi!

Bu sesleniş üzerine İmam Hafız Kemal, minberin üçüncü basamağında durur ve seslenene doğru döner. O zamana kadar camideki ibadetin sessizliğine alışkın olan ve böyle bir şeyle hiç karşılaşmayan Bursalılar, hayret ve biraz da öfkeyle, İmam Hafız Kemal gibi, sesin geldiği yöne doğru yüzlerini dönerler. Merakla neler olduğunu anlamaya çalışırlar.

İmam Hafız Kemal Efendi, yetmişlik yaşlı ve tecrübeli bir din adamıdır. Fakat, bugüne kadar hiç böyle bir şeyle karşılaşmamıştır. Soğukkanlığını kaybetmeden, kendisine seslenen Ali Uslu’ya sorar:

Ne var evladım? Bir derdin mi var?

Ali Uslu, aynı kalın ve gür bir ses tonuyla, yanındaki arkadaşını (Kendisinin mehdi olduğunu iddia eden ve sonradan adının Mehmet Ali Bingül olduğu anlaşılan şahsı.) işaret ederek:

İmam efendi! Bugün hutbeye; Mehdi-i âli-i Resûl çıkacak! Minberden in! Belindeki kılıcı ona teslim et!

Yaşlı imam, bu sözleri hayretler içinde dinler. Sonra bu iki şahsın meczup (deli) olduklarına hükmeder ve onlara:

Gidin oğlum buradan! Cemaate biraz saygı gerek! Burada ibadet ediyoruz! diye seslenir.

Cemaat, bugüne kadar böyle bir olayla karşılaşmadığı için hayretten dona kalmış bir vaziyette olayı seyretmektedir. Bu şaşkınlıktan yararlanan düzmece mehdi M. Ali Bingül ve Ali Uslu, hızla minberdeki imamın yanına gelirler ve zorla elindeki kılıcı alırlar. M. Ali Bingül alelacele kılıcı kuşanır. Bu sırada caminin doğuya açılan kapısından içeriye kadınlı-erkekli bir grup -olayın önceden planlandığı anlaşılmaktadır- içeri girer. Hep bir ağızdan:

Bugün mehdimiz minbere çıkacak! diye bağırırlar ve tekbir getirmeye başlarlar.

Camide bir kimse ölürse ancak o zaman tekbir getirildiğini bilen ve alışık olan cemaat, yine böyle bir ölüm olduğunu sanarak, binlerce ağızdan, aynı anda “Allahüekber!.. Allahüekber!..” diyerek olayın içyüzünü bilmeden tekbir getirmeye başlarlar. Bu sırada kapıdan giren ve cemaatin bir anlık gafletinden yararlanan grup da hızla ilerleyip, minberin etrafında toplanmaktadır. Olayın önemini kavrayan ilk kişi; Bursa Emniyet Müdürlüğü’nde görevli olan polis memuru Mustafa Güler[5], resmi kıyafetiyle cuma namazını kılmak için camide bulunmaktadır. Polis memuru Güler, aceleyle şapkasını giyer, üniformasına çeki düzen verir ve silahını çekerek hemen ayağa fırlar. Koşarak minberin önüne gelir. Bu sırada minberin 5’inci basamağında bulunan M. Ali Bingül:

“Kendisinin mehdi olduğunu, artık Laik Cumhuriyete son verilip, şeriatın hakim kılınacağını”, haykırmakta, Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk hakkında çirkin, aşağılayıcı sözler söylemektedir. Kayserili Polis memuru Mustafa Güler, Ali Uslu ve M. Ali Bingül’e silahını doğrultur:

Kanun namına sizleri tevkif ediyorum! İnin aşağıya! Verin şu kılıcı bana! diye seslenir.

Bu sırada minberdeki düzmece mehdi, tarihi kılıcı kabzasından sıkıca tutmuş ve düşmanca gözlerle sesin geldiği yöne bakarken, aynı anda kadınlı erkekli müridleri tekbir getirerek, minberin ve polis memurunun etrafını çevirmektedir. Bir anda müridler polise saldırır. İçlerinden birisi sağ kolunu yakalayıp, elinden silahını almaya çalışmaktadır. Bu sırada camide bulunan Bursa Bayındırlık Müdürlüğü şoförlerinden Rafet Çırap, cemaat arasından fırlayarak, iri yarı köylünün üzerine atılır ve polis memurunun kolunu kurtarır. Aynı anda minberdeki sahte Mehdi M. Ali Bingül, hışımla elindeki kılıcı polis memuru Mustafa Güler’e doğru savurur. Hamleyi fark eden M. Güler geri sıçrayarak saldırıyı savuşturur ve canını kurtarır. Fakat bu sefer kızgın müritlerin arasında kalır ve sağdan soldan yediği tekme ve yumrukların etkisiyle yere yıkılır.

İmam Cemaati Uyarıyor ve Yardım İstiyor

Bu sırada durumun kötüye gittiğini gören yaşlı imam, cemaate doğru döner ve adeta feryat ederek yardım ister:

Ey ahali! Burada bir cinayet işleniyor! Devletin bir memuru ayaklar altında zedeleniyor! Allah rızası için kurtarın onu!

Bu feryat üzerine camideki binlerce insan yerlerinden fırlayarak, saldırganların üzerine yürür. Başta minberden yaka paça indirilen düzmece mehdi M. Ali Bingül ve yardımcısı Ali Uslu olmak üzere, diğer bütün yardakçıları elde tek kılıçla bu kararlı ve öfkeli insan seline karşı koymak isteseler de başarılı olamazlar[6].

Polis Yetişerek Duruma El Koyuyor

Bu sırada cemaat tarafından kurtarılan polis memuru Mustafa Güler, ayağa kalkar, olayı çevreye duyurmak için havaya doğru 2-3 el ateş eder ve hızla camiden dışarı fırlar. Ateş ede ede koşarak şehri ayağa kaldırır. Zaten o yıllarda Bursa Emniyet Müdürlüğü Heykel’deki Vali Konağı’nın alt katındadır ve Ulu Cami’ye de yakındır. Biraz sonra, başlarında Bursa Emniyet Müdürü Şebib Karamullaoğlu[7] olduğu halde 18 kadar polis olay yerine yetişirler[8]. Bazı polisler aceleden yanlarına silahlarını bile almamıştır. Caminin avlusu ve içi ana-baba gününü andırmaktadır. Naralar, feryatlar, çığlıklar, hıçkırıklar, Tanrı’ya yakarmalar her yandan havaya yükselmektedir. Polisler yetiştiğinde, galeyana gelen halk, bütün mürtecileri linç etmek üzeredir.

Polisler hemen olaya el koyarlar. Çoğunun yanlarında silah ve cop bulunmadığı için, ele geçirdikleri baston ve takunyalarla müdahale ederek mürtecileri linç edilmekten kurtararak adalete teslim etmek istemektedirler.

Emniyet Müdürü, bastonunu vermemekte direnen birini tek yumrukta bayıltarak, elinden bastonu alır ve mürtecileri cemaatin linç etmesine engel olmak için işe koyulur. Sonunda M. Ali Bingül ve müridleri yakalanarak gözaltına alınırlar. Olay sırasında yaralananlar olur. Hatta bir polis memuru-M. Ali Bingül tarafından olmalı- savrulan kılıçla yüzünden ağır bir yara almıştır[9]. Ali Uslu ise cemaat tarafından aldığı darbelerin sonucunda ağır yaralanır ve birkaç gün sonra ölür.

Olaya Karışanların Kimlikleri

Olayın soruşturması sonunda 11 kişi tutuklanır. Sanıklardan Kütahya’nın Tavşanlı kazasında tutuklanarak getirilenler ve Bursa’daki yardakçıları olarak ikiye ayırabiliriz.

Mürtecilerin elebaşıları olan sahte mehdi M. Ali Bingül liderliğinde 5’i kadın ve 3’ü erkek olmak üzere 8 tarikatçı; 11 Haziran salı günü bir jiple Tavşanlı’dan Bursa’ya gelirler. Elmasbahçeler Mahallesi’nden bakkal Mustafa Asa’nın evine yerleşirler ve burada, aralarına 3 kişi daha katılır. O gece Halil Doğru’nun evinde bir toplantı yaparlar. Ertesi gece de bakkal Mustafa Asa’nın evinde yaptıkları toplantıda, cuma günü Ulu Cami’de yapacakları girişimi planlarlar.

Tavşanlı Grubu

1- Tavşanlı’nın Dudeş köyünden sahte mehdi 25 yaşındaki M. Ali Bingül.

2- Tavşanlı’nın Savcıdede köyünden 36 yaşındaki Ali Uslu[10].

3- Tavşanlı’nın Eşeri köyünden 43 yaşındaki Mehmet Doğum.

4- M. Ali Bingül’ün eşi ve diğer 4 kadının şefi durumunda olan 18 yaşındaki Havva Bingül.

5- Tavşanlı’nın Ali köyünden 50 yaşındaki Nimet Uysal.

6- Tavşanlı’nın Güleç köyünden 40 yaşındaki Azime Acar.

7- Bursa-Keles ilçesinin Sofular Mahallesi’nden Rahime Ateş.

8- Bursa-Keles ilçesinin Pazar Mahallesi’nden Şerife Alıç.

Bursa Grubu

1- Elmasbahçeler Mahallesi’nden 32 yaşındaki bakkal Mustafa Asa.

2- Mollafenari Mahallesi’nden 30 yaşındaki Vakıflar İdaresi işçilerinden Halil Doğru.

3- Mollafenari Mahallesi’nden Süleyman Bahçe.

Bu 11 şüphelinin soruşturması derinleştirildikçe, işin iç yüzü daha iyi anlaşılmaya başlamıştı. Aslında bu oluşum, kökü yurt dışında olan bir tarikatın Türkiye’deki Akifiler denilen bir koludur.

Tarikat Bağlantıları

Merkezi Irak’ın kuzeyindeki Erbil şehrinde bulunan Kadirî tarikatının Türkiye’deki şeyhi Ahmet Akif, 1953 yılında sınır dışı edilir. Onun Türkiye’deki halifesinin İbrahim Erbil olduğu anlaşılmaktadır.

Ulu Cami’deki olaydan sonra yapılan soruşturma sonunda Erbil’in Tavşanlı’daki evine baskın yapılır. Erbil, tarikata ait birçok belge, risale, mektup, yayını yasaklanmış kitap ve defterleri evinin penceresinden dışarı atarken ele geçirilir. Diğer müritlerin evlerine yapılan baskınlarda da birçok belge bulunur ve tarikatın dış bağlantılarıyla bütün gizli ilişkileri ortaya çıkarılır.

Kadiri Tarikatının Akifiler Kolunu Kuran Ahmet Akif Kimdir?

1305 yılında Kırım’da doğan Ahmet Akif, 1. Dünya Savaşı sırasında ailesiyle birlikte Irak’a göç eder. 1930’lu yılların başlarında diğer Kırımlı ailelerle birlikte Türkiye’ye gelince Eskişehir’e yerleştirilirler.

Eskişehir’de bir süre ticaretle uğraştıktan sonra, Devlet Demir Yolları’nda çalışmaya başlar ve Kadiri tarikatını yaymak için harekete geçer. Kendisi gibi D. D. Yolları’nda çalışan İbrahim Erbil’le tanışır. Kısa zamanda Erbil’i kendine bağlar ve onun gibi birçok mürid edinir. Bir yandan tarikatı genişletmeye çalışırken, öbür yandan da 1925 yılındaki bölücü ve dinci ayaklanmanın lideri Şeyh Sait’in adamlarından Saidi Kürdi ile -Saidi Kürdi bu sırada Emirdağ’da sürgündedir- bağlantıya geçerek gizli gizli haberleşirler[11].

Tarikatı Yayma Çalışmaları

Ahmet Akif, tarikatı Eskişehir dışında yayma çalışmalarına ilk önce Tavşanlı’dan başlar. Çünkü o yıllarda Tavşanlı yöresinin dini ortamı, Ahmet Akif’in fikirlerini yaymak için uygun bir ortamdır[12]. Ayrıca, Bursa’daki olaydan 20 yıl önce Tavşanlı’ya atanan müridi İbrahim Erbil orada, D. D. Yoları’nda “tren şefi/şeftren” olarak bulunmaktadır.

Kısa zamanda Tavşanlı’da teşkilatlanan Akifiler, şu isimlerden oluşuyordu: İbrahim Erbil (halife), İhsan Sevim, Mehmet sevim, Hakkı Uza, Mehmet Eraydın, Halil İbrahim Özüdoğru.

Teşkilat kurulduktan sonra, tarikatı köylere yaymak için hemen çalışmalara başlarlar. Meslekleri terzi olan ve köylülerle içli dışlı olan İhsan ve Mehmet Sevim kardeşler, hemen köylere sızarlar ve kısa zamanda kendilerine birçok mürit edinirler.

Tarikata giren köylülere; şeyhlerinin Ahmet Akif olduğunu ve kendisinin “Allah yolunda” yürüyen gerçek bir din adamı olarak telkin ediyorlardı. Ayrıca, Akif’in tarikatına girmeyenlerin Allah tarafından “zındık” olarak kabul edildiğini, tarikat şeyhine yardımın bir “Allah borcu” olduğu söylüyorlar, müritlere A. Akif’in tarikat hakkında yazdıkları kitapları satıyorlar ve ayrıca tarikata yardım amacıyla para topluyorlardı.

Tarikatı İşçiler Arasında Yayma Çalışmaları

Sızabildikleri köylere bizzat kendisi de giderek çalışma yapan halife? İ. Erbil, teşkilatını işçiler arasında da yaymak için hemen çalışmalara başlar. Kalabalık işçi gruplarının bulunduğu Tunçbilek Kömür İşletmesi’ne ve Tunçbilek Termik Santralı’na müritlerinden Ali Uslu ve Mehmet Doğum vasıtasıyla sızarak, buralardaki işçiler arasında da çalışmalarını yürütür, mürit ve sempatizan edinir.

Kadınların da Tarikata Alınmaları

Kurulan tarikata önceleri kadınlar alınmazken, Kütahya ve Tavşanlı yöresinde yaşayan kadınların erkeklerden çok daha fazla, evde ve tarlada üretici unsur olarak çalıştıkları, dolayısıyla kadınların erkekler üzerinde ekonomik bir üstünlük kurduklarını gördüklerinden, kadınları da tarikata almaya başlarlar. Ulu Cami’deki olaylara kadınların da karışmasından, onların da faal birer tarikat müridi oldukları anlaşılmıştır. Oysa, o yıllarda kadınların bırakınız cuma namazına gitmeyi, caminin içini merak edip de görmek için girmeleri bile pek hoş karşılanmazdı.

Tarikatın Bursa ve Çevresine Yayılması

Ahmet Akif, tarikatını Tavşanlı’da kurduktan sonra, Bursa’ya gelerek Süleyman Bakaç, Mustafa Asa ve Halil Doğru gibi şahıslarla irtibat kurarak, onları kendi tarafına çeker. Bu şahıslarla Bursa teşkilatını kurduktan sonra Eskişehir’e döner.

Ahmet Akif’in Yakalanması ve Yurt Dışına Çıkarılması

Ahmet Akif’in tarikat çalışmaları Emniyet Müdürlüğü tarafından öğrenilir ve Eskişehir’de tutuklanır. Adalete teslim edilen A. Akif 1953 yılında yargılanır. Dava sonunda A. Akif, delil yetersizliğinden aklanır ve serbest bırakılır. Fakat hükümet, A. Akif’in Türkiye’de bulunmasının sakıncalı olduğunu düşünmektedir. Bir süre sonra onu gizlice sınır dışı eder. A. Akif Irak’a döner. Fakat burada fazla kalmaz ve Mısır’a geçerek oraya yerleşir. Yurt dışına çıkmadan önce İzmir’de yaşayan İrfan isimli birini de yerine halife olarak bırakır. Türkiye’deki müritleriyle bağlantısını hiç koparmaz. Mektuplarını ve talimatlarını İbrahim Erbil’e göndermektedir. Erbil, mektupları ve talimatları en yakın arkadaşlarına okuduktan sonra, bunları büyük bir deftere kaydeder[13]. Daha sonra bu mektup ve talimatların kopyalarını çıkarır ve müritlere gönderir.

Akif bu yaptıklarıyla da kalmaz. İçlerinde talimatlar yazılmış olan birçok kitap göndermekte, bunların müritler tarafından okunmasını ve bu talimatlara uyulmasını istemektedir. Tarikat artık Eskişehir, Kütahya ve Bursa’da kendisine birçok taraftar toplamıştır. Ülkede büyük ses getirecek büyük bir eylem yapmanın ve seslerini herkese duyurmanın zamanı gelmiştir…

Eylem İçin Neden Bursa ve Ulu Cami Seçildi?

Bursa, Anadolu’nun en büyük şehirlerinden biri olduğu gibi, Osmanlı’ya başkentlik yapmış ve Fatih’e gelinceye kadar ilk 6 Osmanlı Padişahının kabirlerinin bulunduğu bir yerdi.

Ulu Cami’ye gelince, Yıldırım’ın tek kubbeli 20 cami yapacakken vazgeçip, onların yerine yaptığı 20 kubbeli büyük ve tek camiydi. Çok büyük olduğundan, önceleri adına Cami-i kebir, daha sonra Ulu Cami denilmişti ve İstanbul camileri hesaba katılmazsa, o günlerde Türkiye’nin en büyük camisi denilebilirdi.

Eylem için cuma namazı vaktinin seçilmesi ise “hutbe” ile ilgili olmalıdır. Zaten eyleme başlamak için, hutbe zamanını beklemeleri ve imamın hutbe okumak için minbere çıktığı sırada ona saldırmaları bunun bir kanıtıdır.

Kılınan namazlarda yapılan ibadetlerin hepsi birer dini ritüel iken, hutbe okunması bunlardan farklıdır. İlk İslam devleti kurulduğundan itibaren cuma namazlarında hutbe okunmaktadır ve namaz sadece erkeklere farz kılınmıştır. Bunun sebebi devletin: Önemli olayları, bu olaylar karşısında yapılması gerekenleri ve bunlar gibi devletle ilgili meseleleri erkeklere bildirmek, haberdar etmek içindi. Hutbe, devletin başında kim varsa onun adına okunurdu.

Bunlardan başka, o yıllarda Bursa’nın Türkiye’deki siyasi ağırlığı çok fazlaydı. Cumhurbaşkanı, önemli bakanlardan bazıları ve T. B. M. Meclisi Başkanı Bursa’dan seçilen milletvekilleriydi. Bundan dolayı bu olayın Bursa’da yapılması; bir nevi Bursa’ya, Hükümete ve Devlete karşı bir kafa tutmaktı.

Mehdi Kimdir?

Mehdi: Bazı İslam tarikatlarında, ahir zamanda (dünyanın sonunun gelmesine yakın bir zamanda) ortaya çıkacağına ve İslam’ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılan kurtarıcı kişidir. Mehdi inancı Şiiliğin temel inançlarından biridir. Kayıp olan 12’inci İmam olduğu ve mehdi olarak ortaya çıkacağına da inanılır. Bu konuda Kur’an’da açık ve net bir Ayet yoktur.

Bursa Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’in Olay Hakkında Gözlemleri ve Düşünceleri[14]

“Bursa’da Hükümet Konağı’nda oturuyorum. Yanımda Rahmetli Turan Kapanlı var[15]. Kapanlı, Bursa Cumhuriyet Savcısı. Birden bir gürültü koptu. Pencerelere koştuk. Bir kamyonet Vali Konağı’na yanaşıyordu. Kamyonetin içinde başlarından kanlar akan beş altı kişi ve polisler (var). Emniyet Müdürü’ne hemen sordum:

— Bunlar Ulu Cami’de olay çıkardılar, dedi.”

“Günlerden cumaydı. Cuma namazı kılınıyor. İmam, cuma hutbesini okumak için minbere yönelmiş. İçlerinde “ben mehdiyim” diyen bir zat imama mani olmuş. Bu sırada cemaatin içinden tekbirler başlamış. Maşlahlılar zuhur etmiş[16]. Kılıçlarını da çekmişler. “Ben mehdiyim” diyen zat, minberde hükümet ve Atatürk aleyhine sözler sarf etmeye başlamış. Cemaat şaşkın, donup kalmış. O gün izinli olup da cuma namazını kılmaya giden bir polis memuru, çekmiş tabancasını minbere doğru yürümüş. Cemaat galeyana gelmiş. Mehdi ve takımını dövmüşler, yaralamışlar. Polis güç(lükle) yetişmiş. Hepsini derleyip toplayıp benim odama getirdiler.”

“Turan Kapanlı gelenleri sorgulamaya başladı. İşin aslını öğrenmek istiyordu. Bu arada polis, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne, Emniyet Genel Müdürlüğü İçişleri Bakanlığı’na da bildirmiş. İçişleri Bakanlığı, Başbakan’ı haberdar etmiş.

Daha biz işin aslını öğrenemeden telefon çaldı. Reisicumhur Celâl Bayar’ı karşımda buldum:

Ne oluyor İhsan Bey! dedi.

Basit bir zabıta vakası. Meczupların işi, dedim ve vakayı anlattım. Tesadüfen odamda savcının olduğunu ve tahkikatın yürütüldüğünü söyledim. Celâl Bayar ciddileşti. Bana:

Basit bir zabıta vakası değildir. Yapanlar meczup dahi olsalar, bir teşkilatın adamıdırlar. Türkiye’ye ne gelirse irticadan gelir. Bir gerici hareketi karşısındayız. Vaka sizin anlattığınız gibi basit bir hadise değildir. Muhakkak arkalarında bir teşkilat vardır. Menemen olayı gibi bir hadise ile karşı karşıyayız. Şimdi İçişleri Bakanı’na özel bir uçakla Bursa’ya gitmesi için talimat verdim. Bir buçuk saat sonra oradadır. Her işi bırakınız ve bu olayı ortaya çıkarmaya bakınız! dedi.

Ben de kendilerine cevaben:

Sayın Reisicumhurum siz telaşlısınız. Benim ne yapmamı emredersiniz? diye sordum.

Siz Atatürk olsaydınız ve Atatürk sağ olsaydı ne yapardıysa, öyle hareket ediniz ve olayın gerçek yüzünü ortaya çıkarınız.

Celâl Bayar’ın olayı bu denli ilzam[17] etmesine şaşırdım. Hadiseyi birkaç meczubun düşünmeden yaptığı hareketler sayıyordum.

Bu arada Savcı Kapanlı da soruşturmayı yakalananları sıkıştırarak sürdürüyordu…

… Kapanlı, biraz daha kendi anlayışı ve metodları içinde, sanıkları sıkıştırınca bu olayın Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde tarikat mensubu bir tren makasçısının evinde planlandığını öğrendik.”

“O arada süratle (İçişleri Bakanı) Namık Gedik geldi, olaya el koydu, savcıyla konuştu. Hemen Kütahya Valisi’ne telefon ettik. Biz de uçakla Tavşanlı’ya hareket ettik. Ve daha Kütahya Valisi Tavşanlı’ya varmadan makasçıyı yakaladık.”

Aldanmıştım

İhsan Sabri Çağlayangil anlatmaya devam ediyor:

“Rahmetli Celâl Bayar haklı çıkmıştı. Bu olay, bir örgüt işiydi ve örgüt tarafından planlanmıştı. Sanıklar toplandı, tutuklandı ve muhakeme edildiler. Mahkûm oldular.”

“O gün Celâl Bayar’ın irticaya karşı ne kadar hassas olduğuna tanık oldum. Olayın içindeki bir yetkili olarak aldanmıştım? Ama Celâl Bayar, bizi harekete geçirerek olayı ortaya çıkardı. Bu da bana meslek hayatımda büyük ders oldu.”

Olayın Yaşandığı Zamanda Bursa’nın Siyasi Durumu

Olayın yaşandığı 1957 seçimlerinden önce, Bursa’nın manevi ve siyasi ağırlığı çok güçlüydü. Osmanlı dönemi, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde de bu böyleydi. Bursa işgal edildiğinde Milli Meclis’in kürsüsüne siyah örtü (puşide-i siyah) örtülmüş ve 11 Eylül 1922’de şehir kurtulunca örtü kaldırılmıştı. Ayrıca, hangi siyasi partiden olursa olsun, Atatürk’ün Cumhuriyet felsefesine ve Cumhuriyetin kuruluş değerlerine sonsuz inanış, saygı ve bağlılık vardı. Bundan dolayı Bursa’dan seçilen siyasetçiler, siyasi ağırlıklarını ortaya koyarak, Bursa’yı yönetecek bürokratların en yetenekli ve dirayetlilerinin şehre atanmalarını sağlıyorlardı.

1957 Yılında Bursa’da Kim Kimdir?

Bursa’yı Yöneten Bürokratlar:

1- Vali İhsan Sabri Çağlayangil[18]. 2- Şebib Karamullaoğlu (Dipnotta açıklandı.). 3- Turan Kapanlı (Dipnotta açıklandı).

Türkiye’yi Yöneten Bursalı Seçilmişler:

1-Celâl Bayar (Cumhurbaşkanı). 2- Agâh Erozan (T.C. Büyük Millet Meclisi Başkanı). 3- Halûk Şaman (Çalışma Bakanı). 4- Hulusi Köymen (Milli Savunma Bakanı). 5- Bursa milletvekilleri Sadetettin Karacabey (Uzun yıllar Türkiye Ziraat Odası Başkanlığı yapmıştır.) ve Selehattin Karacabey.

1957 yılında, Ulu Cami’deki Olaydan sonra Vali Konağı’nın önünde toplanan kızgın halk. Vali balkonda konuşma yapıyor.

Son Sözler

Ulu Cami’de yaşanan bu olay ilk ve son değildir. Bütün bu olayların gerisinde: Dünyada böyle oluşumlara maddi ve manevi destek sağlayan birçok devlet vardır. Osmanlı Döneminde de buna benzer birçok olay olmuştu.

Ulu Cami’de Bir Başka Olay

Sanırım 1989 yılı ağustosuydu. Yine bir cuma günüydü. Ulu Cami’de cuma namazından sonra bir olay daha olmuştu, bu olayın da dış kökenli olduğu gayet açıktı. Çünkü bu olaya bizzat şahit oldum. Olay şöyle gelişti: O günün sabahından itibaren Bursa caddelerinde değişik kıyafetli, sakallı, şalvarlı ve sarığa benzer başlıklı, nereden geldikleri belli olmayan, Bursalı olmadıkları her hallerinden anlaşılan birçok erkek görülüyordu.

Cuma namazının bitiminde, cemaat camiden çıkarken, avlunun (yukarıda bahsettiğim) değişik kıyafetli insanlarla dolu olduğu görülüyordu. Bu adamlar: Allahûekber! Humeyni rehber! Allahûekber! Humeyni rehber! diye bir ağızdan bağırmaya başladılar. Polisler bunları takip ediyor olmalılar ki, bir anda ortaya çıkarak caminin avlu kapılarını kapadılar. Eylemciler dışarı çıkamadıkları için, dakikalarca avluda bir o yana bir bu yana koşarken aynı teraneyi tekrarladılar. Polisler hiç müdahale etmedi. Cemaat de cami ve avlusunda mahsur kaldı. Polis, eylemi kamerayla çekiyordu. Bu olay yarım saatten fazla sürmüştü. Daha sonra polis, avluya girdi ve elebaşlarını tutukladı. O günü hatırlayanlar mutlaka vardır. Bu kez de Ulu Cami’deki irtica olayı dış kökenli olduğu gibi yine bir mehdi olayıydı. Şah’ı deviren İranlılar, Humeyni’yi Mehdi geliyor diye karşılamamışlar mıydı[19]? Fakat, bu defa dış mihrak, Irak değil, İran’dı. Kökü dışarda olan tarikat ve cemaatler Türkiye’de ve Bursa’da istedikleri gibi at oynatıyorlardı.

Yine Ulu Cami, Yine Bir Dinci Eylemi

Bu kez yine dinci bir örgüt olan İŞİD. Günlerden 28 Nisan, yıl 2016[20]. Ulu Cami’nin batı kapısı önü. İŞİD militanı terörist bir kadın canlı bomba… Militan üzerinde taşıdığı bomba ile kendini patlatır. 13 Bursalı yaralanır. Bir tek ölen kendisidir. Bunların kökü de dışardadır. Ancak, o günlerde içeride de destekçileri yok değildir!..

Sonuç

“Kör bir sadakat, hakikatin en büyük düşmanıdır!” diye bir söz vardır. Kör bir sadâkatle tarikat ve cemaat liderlerine bağlı olan müritlerin gözleri de gönülleri de kör olmakta ve gerçekleri görememektedir. Kayıtsız şartsız bunların emirlerine uymakta ve uygulamaktadırlar. Birçok tarikatın ortak hedefleri; Atatürk, Laiklik ve Cumhuriyettir. Dolayısıyla ortak emelleri Türkiye Cumhuriyeti’ni ele geçirmek ve devleti yıkarak dine dayalı şeriat devleti kurmaktır. 15 Temmuz kalkışması da cemaat liderine gerçeklerden uzak, körü körüne bağlılığın bir tezahürü değil miydi?

T.C. Anayasası ne diyor:

Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Anayasamızın başlangıç ve değiştirilmeyecek, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri apaçık ortadayken, mürtecilerin söylemlerinin ve eylemlerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na uygun olduğunu kim iddia edebilir? Devlet ve millet olarak uyanık olmazsak, bütün bu olaylar bir gün yine tekrar edecektir.

Mustafa Kemal Atatürk ne demişti:

— Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır! Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!

Cumhuriyetimizi kuranları bir kez daha minnet ve saygıyla yâd ederken, Cumhuriyet Bayramının herkese kutlu olması dileklerimle… Nice kutlu ve mutlu bayramlara…

  • Turhan Çalay

DİPNOTLAR

[1]Aslında Bursa, İstanbul gibi kılıç zoruyla alınmamıştı (Kılıç zoruyla alınan yerler üç gün boyunca yağmalanırdı.). Daha sonra adına “vire” denilmeye başlanan bir nevi anlaşma yoluyla ele geçirilmiştir. Anlaşmaya göre; Bursalılar, Orhan Bey’e 30 bin altın ödeyerek, kaleyi teslim ederlerse! Kimsenin canına ve taşıyabilecekleri kadar malına bir zarar verilmeyecektir! İsteyenler istediği yere gidecek, gitmek istemeyenler ise Osmanlı kanunlarına uymak şartıyla şehirde yaşamaya devam edebilecektir. Bursa, alındığı yıllarda, Hisar’ın içinden ibaret olan küçük bir kenttir. Hisar’da hiçbir Hristiyanın yaşamasına izin verilmediğinden, gitmek istemeyenler hisar dışında mahalleler kurdular Bunların torunları, 1922 yılının 11 Eylül gününe kadar eski vatanlarında yaşamaya devam ettiler.

[2]Eski İslam inanışı ve hükümlerine göre; gayrimüslimlere karşı yapılan savaş bir gazâdır. Gazâda, ele geçen bütün ganimet helaldir. Bu ganimet, cinsiyet ayırmadan bütün insanları da kapsamaktadır. Savaş ganimeti sayılan bütün erkek, kadın ve çocuklar köle yapılır, esir pazarlarında mal ve eşya gibi alınıp- satılırdı. Kadınların birçoğu da cariye yapılırdı.

[3] Celâl Bayar’ın “Ben de Yazdım” adlı 8 ciltlik hatıratının 2. cildinde bu konuda geniş bilgi bulunmaktadır.

[4]Olayın ne denli önemli olduğunu ilk kavrayan C. C. Bayar, içişleri bakanını Bursa’ya yollamış. Bakan, 1,5 saatte Yunuseli Havaalanı’na gelmiş. Cumhuriyet gazetesinin muhabirleri daha da şanslıymış. İstanbul Yeşilköy Havaalanı’ndan (Eski Atatürk Hava Limanı) bindikleri uçak, 15 dakikada Bursa’ya gelmiş. O yıllarda Bursa, İstanbul ve Ankara’ya şimdikinden çok daha yakınmış!

[5]Çağlayangil, anılarında polis memuru Mustafa Güler’in o gün izinli olduğunu söylemektedir.

[6]Camide olaylar geliştikçe, cemaat içinden de mehdiye destek verildiği görülmektedir. Emniyet Müdürü Ş. Karamullaoğlu, anılarında; camiye girince, diğer kapıdan çıkmak zorunda kaldık. Bize de engel oldular gibi ifadeler kullanmaktadır.

[7]Şebib Karamullaoğlu (1922-1989): Erdek Kaymakamlığı, Çorum, Malatya, Adana ve İzmir Emniyet Müdürlüğü yapar. Cumhuriyet Senatosu’na Bursa’dan senatör seçilir.

[8]Şebib Karamullaoğlu anılarında: Olay yerine bir polis memuru ve şoförüyle gittiğini, camiye varınca polis memuru Mustafa Güler’i dışarıda beklerken bulduğunu söylemektedir. Anlaşılan, öğle paydosu olduğu için diğer polis memurları yakınlardaki camilerde cuma namazlarını kılıyor veya öğle yemeklerini yemek için lokantalarda bulunuyorlardı. Silah sesini duyan bu polis memurları da hızla olay yerine koşmuş ve müdahale etmişlerdir. Bu bu surette olaya müdahale eden polis sayısı bir anda 18’e kadar ulaşmış olmalıdır.

[9]15 Ağustos 1957 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan, Şahap Baltacıoğlu’nun: “Bursa’da Vuku Bulan İrtica Hadisesinin İçyüzü” başlıklı haberinden.

[10]Köyün adındaki “dede” ifadesinden; eskiden bu köyün bir tekke veya zaviyenin etrafında kurulmuş olabileceğini ve bu tekke veya zaviyeyi kuran kişinin köye adını verdiğini göstermektedir. O bölgede tekkesi veya zaviyesi bulunan Savcı Dede’nin fikirlerinin o yıllarda bölge halkını hâlâ etkilemekte olduğu ve bu inanışa kendilerini yakın bulan köylülerin, bu tarikata katılarak, bu olaya karıştıklarını düşünebiliriz.

[11] 1. Dünya Savaşı’ndan, 2. Dünya Savaşının sonuna kadar Erbil, İngilizlerin elindedir. Şeyh Sait isyanı da İngilizlerin Türkiye üzerinde oynadıkları oyunlardan biriydi. Asıl mesele Musul Sorunu’ydu. İngilizlerin el altından islam ülkelerini güç duruma düşürmek için tarikatları ve şerif, şeyh, imam vs. gibi sözde din adamlarını kendi çıkarları için kullandıkları bilinmektedir. Bütün bu olayların çoğunun perde arkasında hep İngilizler vardı.

[12]İBAD-C’de burada böyle bir uygun ortam olduğunu bildiği için, bazı büyük şehirlerden sonra burada örgütlenmişti. Osmanlı Döneminde de bazı idealist doktorlar, büyük şehirleri bırakıp, fikirlerini yaymak için buraya yerleşmişlerdi.

[13]Bütün bu defter ve belgeler ele geçirilmiştir.

[14]Çağlayangil, İhsan Sabri: Anılarım, Yılmaz Yayınları, 1990 İstanbul. (Anılarının ilk baskısı olan: “Kader Beni Una Değil! Üne itti.”) adlı kitapta da aynı söyleşi vardır..

[15]Turan Kapanlı (1916-1980): Savcılık, Hakimlik, Burdur ve Adana Valiliğinde bulunur. Sakarya ve Ankara senatörü seçilir. Tarım ve Köy İşleri, Sosyal Güvenlik ve Savunma Bakanlığı yapar.

[16]Maşlah: Tek parçalı, kol yerine üst kısmının iki ucunda yarıklar olan bir tür giyecek. Genellikle bu giysiyi Araplar giyerler.

[17]İlzam: Bir tartışmada sağlam deliller ve belgeler ileri sürerek, karşısındakini cevap veremeyecek duruma düşürmek.

[18]Çağlayangil, Bursa seneto üyesi, millet vekili ve en önemli görevlerinden ikisi de Dışişleri Bakanlığı ve Büyük Millet Meclisi Başkanlığıdır. 12 Eylül’den önce, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresi dolunca, 12 Eylül’e kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı olarak, 6 ay kadar Cumhurbaşkanı vekilliği yapmıştı.

[19]İran Şahı Pehlevi tarafından sürgün edilen Humeyni, Bursa’ya yerleşmişti. Acemler’de, bir evde yaşamaya başlamıştı. Çalışmalarına Bursa’da devam ediyor ve Ulu Cami’de vaaz verdiği söyleniyordu. Bursa’dan Fransa’ya gitmişti. Bu kez perdenin gerisinde Fransa geçmişti.

[20]28 Nisan 2016, “Bursa Ulu Camiinde iki olay” Nahit Duru.

Turhan ÇALAY

1953 Yılında Bursa Çalıköy’de doğdu. Evli ve üç çocuk babasıdır. İlk yazısı 2012 yılında BURSAV “Bursa Araştırmaları ve Kent Kültürü Tarih Vakfı Dergisi’nde yayınlandı. Araştırmaya Çalı’dan başladı. Çalı ile ilgili Osmanlı arşiv belgelerinden yola çıkarak BURSAV’da Osmanlı Belgeleri ışığında Fodra, Tahtalı ve Yaylacık köyleri gibi köylerin tarihlerini yazdı. "Şehrengiz" ve "Bursa’da Yaşam" dergilerinde araştırma yazıları yayınlandı. Osmangazi Belediyesi’nin, Bursa’nın alınışı dolayısıyla çıkardığı Köy Kitapları’na katkı yapmaktadır. Mayıs 2018’de doğduğu yer olan “Çalıköy”ün aynı adla kitabı yayınlandı. Halen çevrede yaşayanların “Sıra Köyler” dedikleri ve doğudan batıya doğru birer inci tanesi gibi sıralanmış olan; Misi, Demirci, Çalı, Yaylacık, Tahtalı, Kayapa, Hasanağa ve Akçalar köylerinin kitabı üzerinde çalışmaktadır. Osmanlıca bilmektedir. E-Posta: turancalay

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s