SAĞLIK DOSYASI /// Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Çin, Seddini Aşıp Kürenin Her Yönüne Eklemlendi


Prof. Dr. Sema Kalaycıoğlu : Çin, Seddini Aşıp Kürenin Her Yönüne Eklemlendi

16 Mayıs 2020

Sayın Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU ile 13 Mayıs 2020 tarihinde web konferans yolu ile “Koronavirüs Pandemisinin sonrası yenidünya düzeninde küreselleşme mi? ulusallaşma mı?” konusu üzerine, merak edilen hususlarda çok güzel bir görüşme gerçekleştirdik.

Görüşmede, Covid-19 salgınının yenidünya düzeninde virüsün küreselleşmeyi nasıl etkileyeceği, salgın sonrası yeni üretim modellerinin ortaya çıkıp çıkmayacağı, neo-liberalizmin geleceği, küresel güç geçişi sürecinde, askeri alanda üstünlük veya gücün kimde olacağı? Çin’in yenidünya düzenindeki yeri, güç mücadelesinin yeni alanlarının nerelerde olacağı, virüsün milli güvenlik siyasetine etkileri bağlamında milli güç unsurlarını nasıl yapılandırması gerektiği konularında sorularınızın yanıtını 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü Başkanı Mehmet Zeki BODUR ile yapmış olduğu röportajda bulacaksınız.

Sayın Hocam öncelikle 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsüne ve Strateji TV’ye hoş geldiniz. Röportaj talebimizi kabul ederek davetimizi kabul ettiğiniz için saygılarımı sunarak sözlerime başlamak istiyorum.

Bilindiği üzere Enstitü olarak faaliyetlerimizi coronavirüs pandemisi öncesinde olduğu gibi, corona virüs salgınının olduğu bu günlerde, tüm hızımızla gerek her Cuma düzenlemiş olduğumuz 21 Yüzyıl Dijital buluşmaları gerek sertifika eğitim programları, gerek bilimsel yazılarımız, gerekse sizler gibi çok değerli bilim insanları ile yapmış olduğumuz söyleşiler ile devam ettirmekteyiz.

Bir düşünce kuruluşu olarak esas amacımız dünyamızın ve ülkemizin sorunları hakkında konuşarak tartışarak çözüm önerileri getirmek bunları kamuoyu ile paylamaktır. Kısacası çözüm üretmek sorunlara çözüm bulmaktır.

Hocam hepimizin de bildiği üzere, şu anda dünyada 4.5 milyon kişi korona virüs hastalığına yakalanmıştır. Bunlardan 283 bin kişisi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmiştir.

Yapılan öngörülerde ikinci üçüncü ve hatta 4. ve 5. dalgaları bile bekleyen görüşler bulunmaktadır. Ülkemizde ise yaklaşık % 10’unun kitle bağışıklığına sahip olduğu bilim insanlarınca ifade edilmekte, 141 bin vaka ve 3850 ölüm olayı ile halen pandemi olayı devam etmektedir.

Bu pandeminin sonrasında, dünya üzerinde tartışılan bir başka konu ise artık hiç bir şeyin eskisi olmayacağı adeta coronavirüs öncesi ve sonrası gibi bir milat olacağı tartışmaları gündemdedir.

Hocam bu günde sizinle, öncelikle Korona pandemi’sinin yenidünya düzeninde küreselleşmeyi nasıl etkileyeceği hakkında konuşmak istiyoruz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Mesela salgının insanların hayatına getirdiği kısıtlamalar, mesela ticari açıdan, küreselleşme açısından, yenidünya düzeni açısından bu etkileşim nasıl görüyorsunuz?

Bu konulardaki düşünceleriniz alarak röportaja başlamak istiyorum müsaade ederseniz.

Evet, seyahat özgürlüğü kısıtlamaları, insanları işten, okuldan, toplantılardan ayırıp, evlerinin sınırlı ortamında kalma zorunluluğu getiren sağlık önlemleri salgının bir sonucu. Buna rağmen iktisadi küreselleşmenin sona ereceğini sanmıyorum. Ancak Trump’ın başlattığı ticaret savaşları ile zaten ticari küreselleşme koşullu hale gelmiş ve siyasi kaprislerin çarkına takılmaya başlamıştı. Dikkat edin şimdi bu sona ermek üzere.

Tabii salgın dolayısı ile fiziki sınırların, mal, hizmet ve insan hareketlerine süresiz olarak kapandığı, sermaye hareketlerinin de denetime tabi tutulduğu bir dünyada küreselleşme büyük ölçüde askıya alınmış demektir. Ticaret ve finansın ulusal sınırlar içinde bile duraksadığı gün ve aylarda, belki de süresi belirsiz bir küreselleşme donmasından söz edebiliriz. Ama buna küreselleşmenin sonu diyemeyeceğimizi düşünüyorum. Belki bir perde arası. Hangi noktada ve ne hızla geri döneceği, başlangıçta küreselleşmeyi yaratan koşulların tekrar oluşmasına bağlı. Salgının verdiği hasarı hızla onaran Çin, ABD ile ticaret anlaşması imzalama çabalarına yeniden başladıysa, bu küresel ekonomi açısından önemli ve olumlu bir gelişme.

Yine de salgın dünya için bir “uyandırma zili” sayılmalı. Bu bağlamda, yeni bir dünya düzeninin, eski dünya düzeninden çok farklı olmayacağını düşünsek bile, uyandırma zili eğer tüketim toplumlarının, aşırı tüketim ile çevreye ve sürdürülebilir bir yaşama ne kadar zarar verdiklerini fark etmelerini sağlarsa, olumlu gelişmeler mümkün olabilir. Ama siz de biliyorsunuz ki durgunluktan çıkmak için vaaz edilen tüm politikalar, talebi canlı tutmaya yönelik. Böyle olursa sizce yeni bir düzen beklenmesi söz konusu olabilir mi?

Yeni bir tür Uluslararası’ cılık mı diye sorabilir miyiz?

Ticari- mali korumacılığın, mal, hizmet ve sermaye hareketlerini yavaşlattığına tanık oluyoruz. Emek hareketleri de öyle. İşsizlik, her yerde artıyor. Göç ve iltica hareketleri de yavaşlamış durumda. Bu durumun belirsiz bir süre devam etmesi söz konusu olacaktır. Ama ticaret savaşlarının(tarife savaşları) yerini uzlaşma girişimlerine bırakma eğilimi içine gireceğini düşünüyor ve umuyorum.

Bence yeni bir düzenden söz ediyorsak bu yine çok taraflı bir uluslararası ticaretin, kişisel iktidarların kaprisleri ile değil, uluslararası kuruluşların kendilerini yeni koşullara uyumlu hale getirdiği bir ortamda olacağını düşünüyorum. Bu açıdan uluslararası iş birliği için umut her zamankinden daha fazla şimdi. Bunu da, debdebeli şölenlerle değil, sanal toplantılarla yapmayı öğrendi liderler. Bunlardan sağlanacak kamu tasarruflarını insanlık için, yurttaşları için harcasınlar bundan böyle.

Yeni bir Ulusallaşma Dalgası mı beklemeli miyiz? Yoksa karma bir Sistemden mi Söz Etmeliyiz?

Ben salgın sonrasında yani, her şey olumlu gelişirse 2021 itibarı ile eskisinden çok farklı bir küresel görünüm beklemiyorum. Ama ticaretin ve mali imkânların daraldığı, ekonomik büyümenin genel olarak bir süre küçülmeye dönüşeceği bir dönem bekliyor bizi. Sorunuzun özüne gelince hem Kürt milliyetçiliği, Sırp milliyetçiliği gibi etnik milliyetçilik, hem yükselen bir İngiliz, İskoç, Macar milliyetçiliği gibi ulusal milliyetçilik, hem dini kalıplara yerleştirilmiş, İran veya Hindu milliyetçiliği gibi dini milliyetçilik, hem de uluslararasıcılık (internationalizm) bir arada sürecektir. Ama bir kaç yönlü bir gelişmenin hızlanması olasılığı yüksektir.

  1. Sorunları ulusal çıkar motifi ve buna uygun yöntemlerle çözme, bir anlamda, “her koyun kendi bacağından asılır” biçiminde yaklaşımı benimseyen rekabetçi milliyetçiliğin hızlanması.
  2. Uluslarüstücülüğün (supranationalizm) salgın öncesi ekonomik iniş, salgın ve salgın sonrası ile ilgili umutsuzluk ile bir miktar zayıflaması.
  3. İşbirliği ile ortak ve öldürücü bir sorun olan pandemi’nin üstesinden gelme çabası ve ekonomik krizi aşmak için dayanışma(sanal merkez bankası başkanları ve maliye bakanları toplantılarıyla).

Biraz ayrıntıya girelim mi? Örneğin yola “America First” diye çıkarak dünyanın idaresini eline geçireceğini sanan, Trump, ulusal milliyetçiliği temsil etmedi. Hoş bir Amerikan milliyetçiliği hep olduğu için bu slogan tutar gibi gözüktü. NAFTA gibi bir üçlü anlaşmayı iptal edip, Kanada ve Meksika ile yeniden masaya oturması da salgından önceydi. Trump gibi bir başkan, sadece uluslararası anlaşmaları ve bunlarla kurulmuş kurumları değil, aynı zamanda kendinden önceki başkanların imzaladığı her anlaşmayı ortadan kaldırma hevesinde oldu. Ama Trump’a en iyi dersi Corona vermekte. Dünyanın 1 numaralı ülkesi ABD, Corona’lı hasta ve ölüm sayısı açısından şu anda hala dünya birincisi. ABD de tedarik zincirlerindeki çözülmeler nedeni ile gıda tayınlaması, et ve şişe suyu sıkıntısı var. Ama önemli bir hususa işaret etmeme izin verin. Biz bunları uzaktan nasıl öğreniyoruz? ABD açık bir toplum, medya sansürü yok, eleştiri ve öz eleştiri serbest. Haber kanalları bizim bütün bunları kilometrelerce uzaktan öğrenmemize imkân veriyor. Bu da ABD için bir tür otomatik düzeltici denetleyici ve dengeleyici gibi çalışıyor.

Ancak Trump’ın, INF (The Intermediate-Range Nuclear Forces Treaty) ve İran ile 2015 de imzalanan JCPOA ( The Joint Comprehensive Plan of Action) ve Paris Anlaşması gibi fevkalade önemli üç anlaşmadan tek taraflı olarak ayrılması, durduğu yerde dünyanın tabutuna çivi çakmak gibi oldu. Bu durum fevkalade tehlikeli. Salgınla zayıflayan dünyada, böyle uluslararası anlaşmalara özellikle ihtiyaç var. Ülkelerin anlaşmalara uymasına da.

Şimdi 3 Kasım 2020 seçimlerinden sonra, önce Amerikan seçmeninin ne istediğini göreceğiz Sonra 2021 Ocak ayından itibaren, ABD ye NATO ve WHO gibi uluslararası kuruluşları hırpalamaya devam etmeyen bir başkan ve ekibi gelirse, Amerika yeniden, hem rekabetçi ulusalcılık, hem de işbirliğine açık bir ülke profili çizecektir. Zaten bundan önce de öyleydi. Bu nedenle Trump’ın içi boş milliyetçiliğini, ABD nin radikal bir milliyetçiliğe dönmesi olarak kabul edemeyiz. İsterseniz geçici bir arıza olarak kabul edelim. Ama salgın ve ABD ekonomisine etkileri ABD nin dünya liderliğini bence bir tartışmalı hale getirecek. Zaten Çin’in de beklediği buydu.

Rusya milliyetçiliğine gelince, Bence Putin’in “Novorussia” veya “Kievanrus” hayallerinde daha geniş bir coğrafyada Ukrayna gibi komşularında bulunan etnik Rus azınlıklar üzerinde yürütmeye çalıştığı bir milliyetçilik var. Ama bu artık bir Sovyet düzeni değil, belki Çarlık Rusya’sının 21. Yüzyıldaki izdüşümü. Ancak beşeri nitelikleri yüksek bir doğal gaz ve petrol şeyhliğine dönüşen Rusya’nın olanakları bu hayali beslemeye ne kadar yeter? Bunu da görmeye devam edeceğiz. Ama Akdeniz’e Suriye’deki fiili varlığı ile inen bir Rusya, Suriye konusunu “ulusal çıkarı” olarak gören bir Rusya, milliyetçi birçok etnik ve dini farklılığı bünyesinde toplayan bir Rusya’dır. Bu onun petrol piyasalarındaki(OPEC+), Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki veya Dünya Ticaret Örgütündeki rolünü değiştirir mi? Hayır. Ama hiç kuşkusuz, Rusya, NATO gibi bir askeri ittifakı, AB gibi uluslar üstü bir ülkeler topluluğunu, içten içe çatlatmaya çalışmaktadır. Bu salgın öncesinde olduğu gibi, salgın sonrasında da böyle olmaya devam edecektir.

Uluslarüstücülük( Supranationalizm) ile ilgili en iyi örnek ise elbette Avrupa Birliği(AB) olabilir. Farkındaysanız, AB nin salgınla birlikte iyi günlerde dost, ama zor günlerde yolları ayrılan 27 ülkeli bir topluluk olduğu anlaşıldı. Oysa kötü günleri birlikte aşmak için kurulmuş, daha iyi günler için ortak politikalar, standartlar üretmiş, bunları yönetmek için iyi kötü çalışan kurumlar kurmuşlardı. Devasa bir ortak bütçe oluşturmuş, dünyanın para sahnesine 1999 dan bu yana çıkardıkları para birimleri Euro, tüm rezerv para birimlerine rakip hale gelmişti. Bugüne kadar birçok sistemik kriz atlattılar, sorunları aşmak için zirveler toplayıp, önlerine hedefler koyup ölçüt belirlediler. Onların aralarını açan en önemli konu göçmen ve mülteciler oldu. Zor günlerde “Euro alanından ayrılırız ha!” sesleri çoğu kez sadece tehditten ibaret kaldı. Ama hem 2016 ve sonrasında Brexit ile yaşanan depremin moral çöküntüsünü atlatmaları pek kolay olmayacak, hem de mülteci ve göçmenler ile ilgili sorunlarına getiremedikleri ortak çözüm onların uluslarüstü yapılarını çatırdatacak. Bunun etkisini, aday olan Batı Balkan ülkelerine yeşil ışık yakarak azaltmaya çalışıyorlar. Ama içindeki bulundukları ekonomik daralma, hem supranational yapıya, hem de para alanına tehdit. Bu tehdit, bence salgından da daha büyük bir tehdit.

Bu ayın başında, Almanya Anayasa Mahkemesinin, AB Merkez Bankasının 2015 den beri yaptığı tahvil satın alma işlemini 3 ay içinde durdurmasını, aksi takdirde icraatın Alman Anayasasına aykırı olduğuna ilişkin kararını, Avrupa Adalet Divanı reddetti. Alman milliyetçiliği ile kurucu üyesi olduğu AB uluslarüstü (supranational) kurumları arasındaki çatışmaya iyi bir örnek olarak düşünülmeli. Nitekim Alman mahkemesinin kararının, Macaristan ve Polonya gibi milliyetçi ülkeler tarafından AB karşıtlığı olarak kullanılabileceğinden endişe edildiği açıkça ifade edilmiştir*.

Salgın sonrası yeni üretim modelleri ortaya çıkabilir mi?

Yüksek teknoloji uygulamaları, sıradan, vasat işsize iş yaratma zorunluluğu ile askıya alınmalıdır. İnsandan kaçıp, onu iş yeri dışında tutan teknoloji tercihlerini bazı ülkeler biraz rafa kaldırmak zorunda. Ama teknik ve mesleki eğitim yanı sıra, tarım sektörlerine önem verme gerekliliği “kendi kendine yeterliliğin” sağlanması anlamında önemlidir. Bunu ihmal eden ülkeler hızla gereğini yapmalıdır. Bu yeni üretim modeli arayışının hangi sektörler için olması gerektiğine de işaret edecektir.

Ders Çıkarma ve Kendinle Hesaplaşma Zamanı: Durgunluk ve daralmanın şiddeti ve süresi salgınla mücadelede sağlanacak başarıya ve ülkelerin daralmaya karşı Neo- Keynesyen programları ne derecede başarı ile uygulayacağına bağlı olarak belirlenecek. Ama büyümenin dünya genelinde aylık % 1,5 – 2 puan gerilemesine hiç şaşmamalı. Bu dünya ekonomisi açısından 2020 de en iyi ihtimalle %3-3.5 küçülme anlamına gelir. 2021 e sirayet etmeyen bir küçülme ise, salgının denetim altına alınmasıyla mümkün olacaktır. Bu da ülkelerin her biri içinde ve dünyada birbirleri ile mücadele değil, salgın ve artçı etkileri ile iflaslarla, işsizlikle ve moral çöküntü ile mücadele etmelerini zorunlu hale getirmiş durumda. Açıkçası, Covid-19 salgını insanlık, dünya ve Türkiye için uyanma ve neleri ülke, dünya, iktidarlar ve bireyler olarak yanlış yaptığımızı değerlendirme fırsatı.

Peki Hocam, Kapitalizmden sosyalizme bir kayma ihtimali olasılık dâhilinde görülebilir mi?

Kapitalist sistem bugüne kadar, birçok ekonomik-mali kriz ve pandemi atlatmıştır. 1918 İspanyol gribini ancak okuyarak öğrendik. Aynı şekilde 1929 Dünya buhranını da. Ama 1958 Asya gribi, HIV AIDS, Ebola, MERS, SARS gibi epidemi veya pandemi, 1970 li yıllarda uluslararası para, petrol ve mali krizlerini yaşadık. 2000 li yıllarda, SARS (ve MERS) gibi bir pandemi yanı sıra, Şarbon gibi hayvanlarda görülen salgınları ve kaynağı ne olursa olsun bir ülkeden diğerine bulaşan finansal krizlere tanık olduk. 100 yılı aşkın bir zamandan beri geçirdiği deneyimlerle dünya bunların hep üstesinden gelmiştir. Bu bağlamda salgınla derinleşen ekonomik sorunları da atlatacaktır.

Buna mukabil bir sistem olarak kollektivizm (kapitalist/kollektivist sistem, sosyalist/liberal/demokratik sosyalizm ise siyasi rejim olarak düşünülmeli) kapitalist (liberal piyasa kapitalizmi ve Çin’de görüldüğü biçimi ile “piyasa Leninizm’i”) sistem gibi esnek olmadığı için bilindiği üzere 1989 yılından itibaren çöktü. Yerini Varşova Paktı’nın Doğu Avrupalı üyeleri için, Avrupa Birliği’ne uyum süreci ve üyelik aldı.

Batı Avrupa’nın demokratik müktesebatına uyum ve AB ortak politikaları ile denetimli (standartlarla belirlenmiş) piyasa kapitalizmine geçişi bu ülkeler iyi yaptılar. Ama Macaristan ve Polonya, zorluklar karşısında otoriterleşme eğilimleri ağır basan ülkeler olarak, kapitalistik piyasa sistemi içinde sosyalizme değil, bir tür faşizme yalpalayan iki ülke oldu. 1989 sonrasında Sovyetler Birliği ise fiilen devlet kapitalizmi olarak işleyen kollektivist yapısının, özel ama oligarkların egemenliğine dayanan bir kapitalizme savrulmasını engelleyemedi.

Şimdi, COVİD 19 un yeni merkez üssü haline gelen Rusya, salgın sonrasında kapitalizmden, kolektivizme, bir tür totaliter yapıdan sosyalizme kaymayacağına göre, hiçbir ülkenin böyle bir tercihi olabileceğini düşünmem. Kollektivist sistemde, komünist bir rejim ile yaşama deneyimi olan ülkeler, (komünizm değilse bile) sosyalist rejime geri dönmezken, deneyim yaşamamış ülkelerin salgın sonrası sosyalizme geçmelerinin maliyeti, kapitalist demokratik sistemin, bir durgunluktan kamu önderliği ile çıkmasına dayanan sosyalleşmiş piyasa kapitalizmi içinde kalmalarından çok daha yüksek olacaktır.

Ancak, salgın, doğal afet ve savaş gibi büyük felaketler, mutlaka kamu önderliğini gerektirir. Büyük ekonomik durgunluk ve yavaşlama yaşayan ülkelerin de kamu önderliği ile rayından çıkan ekonomilerini düzelmek için kamu maliye, para ve gelir politikalarını kullandığını tarihin yordamı ile biliyoruz. Dünya 1929 buhranının üstesinden Keynes’in ekonomiye kamu müdahalesi önerisi ile aştı. 1934-1939 arasında Franklin Delano Roosevelt (FDR)’in hayata geçirdiği New Deal( Yeni Uygulama) ile ABD tam 10 yılda depresyon’dan çıktığı gibi, İngiltere’ye de önderlik etti. Sonrası zaten bir başka büyük savaştı. O zor günlerin know-how’ı şimdi ellerinde. Zaten şimdi onun için her yerde ekonomide kamu önderliğini görüyoruz. Bu bağlamda, mali ve parasal genişleme, hane halkı ve şirketlere verilen destekler, vergi borcu ertelemeleri, tahvil satın alma yolu ile ekonomiye likidite sağlamak yanı sıra gıda ve ilaç yardımı gibi ayni yöntemler, merkez bankaları, maliye otoriteleri ve yerel yönetimler tarafından seferber edilmiş durumda.

Bugün zaten durgunluğa girmek üzereyken Covid 19 fırtınasına yakalanan ABD ve diğer ülkeler, 1929 da olduklarından daha şanslı. Evet, insanlar daha hareketli, sınırlar daha açık olduğu için Corona gibi salgınlar ve ekonomik krizler, eskisinden daha kolay yayılmakta. Ama şimdi iletişim ile bilgi hızla yayılmakta, durum tespiti, korunma yöntemi, teşhis ve tedavi paylaşımı açısından işbirliği daha kolay. Ayrıca Trump, ne kadar yıpratmaya çalışsa da büyük buhran ve sonrasında olmayan IMF ve Dünya Bankası gibi 2 uluslararası kurumlar var. Kurumsallaşmış G7, G8, G20 gibi işbirliği kuruluşları şimdi önemli fark.

Olağanüstü durumlarda işbirliğine hazır bir dünyanın olması da her ülke gibi ABD nin de şansı. Bu nedenle, kapitalist sistem içinde liberal piyasa ekonomileri, yaralarını sarar ve bir iki yıl içinde yola devam ederler. Arada ne değişir? Rejim değil. İkili ilişkiler, çok taraflı ilişkiler dengesinin ne yönde değişeceği, bugün yangına su pompalamaya çalışan IMF, Dünya Bankası, DTÖ ve WHO gibi uluslararası kuruluşları yeniden yapılandırma ve yaşatma azmine bağlı olacaktır.

Hocam neo-liberalizm biter mi?

Size bitti bile diye cevap veririm. Şimdi bir de geri döner mi? diye sorun. Artan devlet yardımları nedeni ile neo-Keynesianism’i de aşan bir döneme girdik. Kamu hizmetleri fiyatlarında indirim yaparak, bireysel tüketimi 2 yıl garanti altına alan bir pazarlama anlayışı ortaya çıktı. Bunun yanı sıra mallarda fiyat arttırmayan, hatta indiren gönüllü özel sektör davranışı, aslında bize, iyi niyetten çok daha önce ne kadar yüksek karlar edildiğini düşündürüyor. Stokçuluğun, karaborsacılığın hortlamaması ve kesintisiz ihtiyaç maddesi temini için artan kamu demetimi de liberalizmin denetimli devamı için önemli. Tabii bu enflasyonist birkaç ülke için geçerli bir ifade. Fiyatların zaten düşme eğiliminde olduğu ve durgunluğun soğuk nefesini hanidir soluyan ülkeler ise, neo- Keynesian politikaları tekrar, tekrar kullanıyor, kullanmak zorunda. Daha önce belirttiğim gibi bunu 1929 buhranından çıkmak için kullanılan “New Deal” (Yeni Anlaşma) ile öğrendi dünya. Ama salgına karşı alınan önlemlerin dünya ekonomisini yokuş aşağı bir inişe geçirmesi kaçınılmaz. O iniş de zaten eşikte bekliyordu.

Hocam bir başka konu da COVID 19 pandemisi gösterdi ki, DSÖ/WHO gibi uluslararası bir kuruluş amaçlandığı gibi bu gibi küresel salgında etkili olamadı. Bu zafiyetin ortadan kaldırılması ve bazı bilim insanlarının dediği gibi bu gibi salgınlar bundan sonra görülecektir öngörüsüyle, bu organizasyon nasıl daha etkin, küresel olarak daha aktif ve yerel otoritelerle daha sık işbirliği içine alınabilir? Dünya Sağlık Örgütü ve bu bağlamda BM’de yeni yapılandırmaya gidilebilir mi?

Her insan gibi her ülke ve ister ulusal olsun ister uluslararası her kurum kendini sürekli yenilemek zorunda. Yoksa tefessüh eder, çöker veya ortadan kaldırılır. İhtiyaca uygun yapıların eskilerinin yerini alması ya yepyeni oluşumlarla veya mevcut olanların yeniden yapılandırılmasıyla olur. Bugüne kadar salgın ve krizlerde etkili olan WHO gibi bir kurum, bu salgında önleyici( preemptive), bilgilendirici (informative), destekleyici (supportive) ve tedavi edici (curative) işlevlerinin hangisinde zafiyet gösterdi ise, her halde kurumu ve üyelerindeki iletişim ağını yok etmek gerekmez. Aksayan ne varsa onun üzerine gidilir.

Bu nedenle kendi yaptığı hataların faturasını (Center for Disease Control and Prevention /CDC nin yetkilerini elinden almak gibi) WHO ya çıkarıp, ABD nin bu kuruma olan mali katkısını ödememek veya WHO yu Çin ajanı olarak suçlamak bence çocuksu ve kötü davranışlar. “Köprü geçerken at değiştirilmez”. Salgından sonra zaten onlar gereğine kurum içinden bakarlar.

Ama kastınız aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası gibi, 1970 li yıllarda çöken Uluslararası Para Sisteminin (Bretton Woods) mirası olan iki kurumun yeniden yapılanması ise, bence hem COVİD 19, hem de ekonomik daralma için yaptıkları, gözetme, gözlemleme, yardım kararı alma ve bunun için yapabileceklerinin azamisini yapmaya çalışıyorlar. Daha iyisi, üye ülkelerin kendilerine doğru veri aktarmaları, verilen yardım veya kredileri yolsuzluk çarklarına sokmamaları, denetimlerden kaçınmamaları ve affedilen borçları bir ahlaki yozlaşma (moral hazard) vesilesi olarak kullanarak, borç ödemeyi gelenek haline getirmemelerine bağlı.

Şimdi IMF ve Dünya Bankası salgın başlayınca ne yaptı derseniz size hemen söyleyebilirim: IMF 1 trilyon dolar borç verme kapasitesi ile üyelerine acil likidite akıtacağını açıkladı. Sadece 100 milyarlık bir fonu, acilen seferber ettiği gibi, Özel Çekiş(SDR) haklarından da imkân kullandıracağını açıkladı. Dikkat edin Mart ayından bu yana, sanal da olsa kolları sıvadılar. Özellikle salgın ve ekonomik yükü altında en fazla ezilen 25 ülkeye hemen “olağanüstü zaman”(Catastrophe Containment and Relief) kredileri tahsis edip, borç taksit ve faiz ödemelerini erteleme sözü verdiler. 100 başvuruyu da Nisan ayı sonuna kadar değerlendireceklerini açıkladı. Sanal toplantılar, bize debdebeli zirvelerin ulusal bütçelere ne denli büyük yük olduğunu gösterdi. Ancak borç affının pek istenmediği, ertelemelerin yenilenebilir olmakla birlikte, koşullara tabi olacağı açıklık kazandı. Çünkü salgının, yeni yolsuzluk, israf ve istismar kapıları açmasından korkuluyor(Ahlaki yozlaşma/Moral hazard). Bunca salgını büyük bir olgunlukla atlatan koca dünyanın sırtı, bir COVID 19 ile mi kündeye gelecek? Evet, virüs yeni. Ama dünyanın sırtı kalın. Piyasalar elbette inip çıkacak. Ama dünya durmayacak ve dönmeye devam edecek. 24 Nisan 2020 itibarı ile her iki kurum birlikte sadece Güney Afrika’ya 4 milyar dolardan fazla bir fon tahsisi yapıldığı açıklandı.

Dünya Bankası ise Nisan ayı başında önce acil tepki olarak 1.9 milyar değerinde bir hızlı (fast-track facility) proje finansmanı tahsisi yaptı. Mali desteği ilkelerinden şaşmayarak proje bazında vermesi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sağlık altyapısını güçlendirecek projelerin hayata geçirilmesini amaçlamış görünüyor. 25 ülkeye yönlendirilen bu ilk fon akışına ilaveten, 40 ülkeye, halen başlamış bulunan projelere 1.7 milyar dolarlık destek sözü verdi. Sadece Dünya Bankası olarak değil, Dünya Bankası grubu olarak, COVID 19 un en fakir ülkelerde yaptığı olumsuz etkiyi telafi amacı ile önümüzdeki 15 ay boyunca 160 milyar dolarlık bir paketi de açıklayıp, dünyanın her yerinden gelen taleplere cevap verecek şekilde pozisyon aldı.

Şimdi tekrar etmem gerekirse burada asıl önemli olan ulusal devletlerin alacağı önlemlerin etkinliği. Ama IMF ve Dünya Bankasının, 2. Dünya Savaşı sonrasında işbirliği ve yeniden yapılandırma finansmanı sağlamak üzere ABD önderliğinde kurulmuş iki uluslararası kuruluş olarak, hala işlev görüyor ve yangına su taşıyabilmesi değerli. Kurumsal rüştünü ispatlamış bu iki kurumdan, dünya faydalanmaya devam edebilmeli. Bu nedenle, Başkan Trump’ ın bunları da yıpratmasına izin verilmemeli. Özellikle en fakir ülkelerin 2021 perspektifleri, bunlar kanalı ile sağlanan imkâna bağlı.

O halde, bence WHO yani Dünya Sağlık Örgütü zayıflatılması değil güçlendirilmesi gereken bir koordinasyon kurumu. ABD, CDC (Center for Disease Control and Prevention) ve diğer ülkelerdeki benzeri kuruluşların ulusal örgütlenme ağları kadar, WHO ile ilişkileri de önemli. Salgın veya benzeri afetlere güçlü bir ekonomik, hukuki, idari ve fiziki altyapı ile girmek her zaman, afetlerin artçı etkisini göğüslemek için çok önemli. Bu bağlamda isterseniz önce bir salgın veya afet öncesinde hangi ülkelerin daha risk altında olabileceğinin bilinmesi önemli.

Hocam peki bu küresel güç geçişi sürecinde, askeri alanda üstünlük veya güç kimde olacak? Güç mücadelesinin yeni alanları neresi olacak?

Güç ve nüfuzun nereye kayacağını tam olarak söyleyebilmek henüz zor. Bu açıdan bir geçiş sürecinin başlayıp başlamadığından da emin değilim. Bunun için salgının yarattığı hasarı ve açmakta olduğu derin yaraları hangi ülke veya ülkelerin daha çabuk onaracağına bakmak gerek ki bunun için zaman gerek. Sağlık kaleleri çöken ABD, insan kaynakları zorlanan AB mi? Oralarda henüz ekonomik hasar ve siyasi dönüşümün sonunu görmedik. Rusya olmayacağı kesin. Rakamlarına pek güvenemediğimiz, ama kendi bünyesinde başlayıp yayılan virüsü kontrol etme gücü gösteren Çin mi?

Evet, COVID 19 ilk orada patladı. Yine Çin ilk kontrole alan ülke(bir de Güney Kore). Ama yaklaşık 1.4 milyar nüfusu olan Çin, yeni zengini kadar fakiri de çok bir ülke. Dünya gelir sıralamalarında ise hala orta gelir grubunda gözüküyor. Güç yarışında olduğu kesin. Ama bunu hemen tekrar ortaya koymaktansa, bir süre daha uzlaşmacı olmaya çalışacaktır. Neden mi? Çin, Nisan ayının üçüncü haftası itibarı ile ilk defa geçen yılın aynı dönemine kıyasla -% 6.8 oranında bir ekonomik küçülme ile karşı karşıya olduğunu açıkladı. Daha da vahimi, bir önceki çeyreğe, yani geçen yılın son çeyreğine göre – % 33.8 oranında küçülmüş. Tüm olumlu gelişmelere karşı, dünyanın içinde bulunduğu durum, kapalı tutulan sınırlar ve açılsa bile uygulanacak olan sağlık standardı taramaları ile aksayacak ticaret yüzünden, Çin’in sadece kendi kendine döndüreceği faaliyet çarkları ile 2020 yi %1 oranında pozitif bir büyüme ile kapatacağı tahmini ediliyor. Ancak bu yılın sonuna kadar küresel ekonominin önünde dolu dolu 3 çeyrek daha var. Yeni bir salgın dalgası Çin’i ve diğer ülkeleri vurmazsa, Avrupa, Afrika, Okyanusya ve Asya pazarları açılırsa bu oranın yükselmesi beklenebilir. Ama Çin için 2020 de büyüme oranının % 5 in altında olacağını düşünürüm.

Unutmayalım yıllar boyunca Çin’in muazzam bir sanayi ve hizmet alt yapısı oluştu. OBOR gibi bir sistemle halen dünyanın 70 e yakın ülkesine sefer yapan trenlerin ve tren katarlarının üzerinde hareket ettiği bir raylı sistem ve bu sistem ile bağlantılı konteyner limanları yarattı. Açıkçası Çin, seddini aşıp, kürenin her yönüne eklemlendi. Bugünlerde, Wuhan’da yeni vakalar patladığını duyuyorum. Ama Çin, Shanghai’da Disney Land açılışı yapıyor. Öte yandan, İsrail’de yeni Haifa limanını inşa ediyor. Su arıtma ihalelerine giriyor. 5G teknolojileri için ortaklık fırsatları arayarak, adeta Doğu Akdeniz’den, Orta Doğu’dan çıkacağını ilan eden ABD ye nisbet yapıyor. Adriyatik denizinde, Hırvatistan’ın Dalmaçya adaları arasına Marco Polo köprüleri kuruyor ki, raylı sistemleri Balkan’lara daha kolay nüfuz etsin. Karmakarışık Libya’da bile yatırımlarını yavaşlatmıyor. Şimdi sizce böyle bir ülke bir COVID 19 salgını ile pes eder mi? Çin salgınla küresel ekonomik hedeflerini rafa kaldırır mı?

Ama Çin’in de kendi geniş coğrafyasında hala büyük sorunlar var. Güney Çin denizinde askeri boyutta riskler dünyanın dikkatle izlediği boyutta. Her manevrası ABD tarafından izlenmekte. Bu denetimler askeri açıdan Çin’e nefes aldırmayacak kadar yoğun. Sincan bölgesi hep karışık ve karıştırılmaya müsait. Öyle ki, ABD bile zaman zaman Uygur’ların hamisi havasına girip, onların haklarını Türkiye’den bile daha fazla savunuyor. Bu nedenlerle Çin, dünyayı denetleme siyasi iddiasını, önümüzdeki birkaç yıl, yaralarını sarmak için kullanacak ve tabii daha da güçlenecektir. Enerji talebi artar da piyasalar canlanmaya başlarsa, küreselleşmenin yeniden lokomotifi olup olmayacağını göreceğiz. Dolayısı ile tekrar Çin’in askeri değil ekonomik güç olarak küreyi fethe çıktığını hatırlayalım. Evet, bazı bölgelerde askeri üsler de elde etti. Pakistan’da, Afrika Boynuzunda, ama bunlar hep ticari menfaatlerini, korsanlığa, teröre karşı korumak amaçlı olarak düşünülüyor. Bazı ülkelerden Karadeniz ve Akdeniz’de İleri Askeri Karakol (Military Outpost) talep ettiği de malum. Ama ısrarcı olmuyor. Bence fırsat kolluyor. Onun elindeki patlamaya hazır bomba asıl bence Kuzey Kore. Çin’in askeri olarak güçlenmesinin Rusya, Hindistan ve Japonya tarafından da istenmediğini takdir edersiniz.

Ekonomik güç önceliğine karşı askeri güç hesabı nedir?

Ama Trump’lı bir ABD, INF ve JCPOA den çekilerek, Rusya ve İran’ın hem orta menzilli füzeler, hem de nükleer zenginleştirmenin önünü açması dünya için büyük tehlike oldu. Bu tutumu ile Trump, bir başka önemli uluslararası kuruluşun daha itibarını sarstığının farkında bile olmadı. IAA(Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu) veya genel olarak bilinen adı ile Nükleer Gözetmen(Nuclear Watch-dog) Trump yüzünden eli zayıflatılan bir başka kurum. Bunun dışında Kitlesel Yok edici Silahlar (Weapons of Mass Destruction) ile ilgili anlaşmalara ülkelerin ne kadar bağlı kaldıkları ve kalacakları önemli**. Yine hatırlanması gerek önemli bir husus, Çin’in artık dünyada ABD ve Rusya’dan sonra 3. Askeri güç haline gelmiş olması. Bu hem askeri personel, hem de kara, deniz ve hava araç, silah ve mühimmat sayıları ve niteliği açısından geçerli bir durum.

Bu bağlamda, askeri gücün dengeli olması ve kitlesel yok edici silahların yayılması konusunda yeni veya yenilenecek işbirliği anlaşmaları, büyük kitlesel savaşların olmasını caydırır. Bana bu noktada, askeri veya siyasi güç yarışlarının vekâlet savaşları olarak nasıl engellenebileceğini sorabilirsiniz. Bu bağlamda Yemen, Suriye ve Libya gibi zaten iç dinamikleri çatışmalara ve dolayısı ile dış müdahaleye açık ülkelerin, salgından sonra yeni bir denge kurup kuramayacağını değerlendirmemiz gerektiği kanısındayım. Yemen’den elini çekecek Suudi Arabistan ve İran’ın bu ülkenin, salgın dolayısı ile uymak zorunda olduğu ateş kesi sürekli hale getirip getirmeyeceğini konuşabiliriz. Ancak Yemen’i nasıl Arabia Felix –Bereketli veya kutsanmış Arabistan olarak, coğrafi uzantısı olarak gören Suudi Arabistan bu ülkeden bütünü ile çıkmayacaksa, Rusya da ulusal bir çıkar alanı olarak gördüğü Suriye’den çıkmayacaktır. İran ve Türkiye’nin de Suriye ile ilgili olarak 2015 öncesi pozisyonlarına geri dönmeleri ise birbirinden farklı koşullara bağlıdır.

Ama Yemen’den farklı olarak, Suriye mutlaka müdahil ülkelerin en az ikisinin hızla çekilmesi gereken bir ülkedir ki mülteci sorunu hafiflesin, sona ersin ve geri dönüşler başlayabilsin. Libya da yine Suriye gibi askeri ve siyasi gücün sınandığı bir vekâlet savaşı alanı olarak, pandemi veya pandemi sonrasında kozları paylaşamayacak 2-3 parçalı bir ülkedir. Ama eğer bu saydığımız üç ülke için taraflar arasında yeni birer Dayton anlaşması imzalanamıyorsa, bunun vebali, bu iç savaşlara karışan ülkelerin, Yemen, Suriye ve Libya üzerindeki askeri, ekonomik ve jeopolitik emelleri ile çıkarlarının boynuna derim.

Bu arada Dayton denince için için kaynayan Bosna-Hersek’te yeniden kan dökülmemesi için Dayton’ı oluşturan uzlaşma koşullarının korunması gerektiğinin altını çizmek isterim. Çatırdayan temellerine rağmen Batı Balkan ülkelerine üyelik müzakereleri için göz kırpmakta olan AB komisyonu, eğer bu süreçten Bosna-Hersek Federasyonunu mahrum bırakırsa, Balkanlarda yine bir felaket, bir insanlık dramı beklemek işten bile olmaz.

Doğu Ukrayna ise ayrı bir konu, ayrı bir kanayan yara ve bir başka eski imparatorluk hevesinin, Ukrayna’nın doğusundaki görüntüsü. Bu görüntü veya örüntülerin şu anda dünyayı sarsan pandemi ile tembih olacağını sanmıyorum.

Hocam Türkiye bu süreçten sonrasında ne şekilde etkilenecek? Covid-19 sonrası küresel sistemde etkin rol alabilmek için sizce Türkiye ne yapmalı?

Evet, şimdi ben bu sorunuza cevap vermezden önce, hangi ülkelerin bir salgın veya doğal bir afet ile karşılaşıldığında daha riskli olduğu konusunda ve dolayısı ile nasıl bir performans sergileyebileceklerine ilişkin genel bir görüş bildireyim, sonra birlikte Türkiye’nin durumunu değerlendirelim.

Ekonomik açıdan en riskli ülkeler her zaman, iç borç, dış borç ve borçluluk oranı ile dış kaynak ihtiyacı yüksek olanlardır. Bunlar dış kaynaklı şoklar açısından çok daha kırılgan olurlar. Bunun yanı sıra, dışa açılma derecesi yüksek, turizm, otelcilik, restoran ve eğlence gibi hizmet sektörlerinin GSYİH içindeki payı fazla olan ülkeler, yine dış kaynaklı şoklara karşı en çok topun ağzında olanlardır. Tabii, mali disiplini zayıf, yolsuzluklarla zayıflatılmış, yabancı para rezervleri düşük, özerk olması gereken kurumları siyasi vesayet altına girerek yıpratılmış ülkelerin de virüsün yıkıcı etkisine karşı gerekli politika önlemlerini liyakatle alabilecek imkânı sınırlı olarak kabul edilmelidir.

Bunun dışında, yavaşlayan ekonomik koşullara ve durgunluk dalgasına karşı alınacak makroekonomik önlemlerin, panik havasına imkân vermeyecek etkinlikte alınması önemli. Teşvik ve desteklerde adres şaşmamalı ve ayrıcalık yaratılmamalı ki haksızlık olmasın. Yandaş kayırılması Türkiye’nin bu dönemde özellikle tevessül etmemesi gereken bir uygulama. Verilen desteklerde şeffaflık olmalı ki, güvensizlik artmasın. Bu nedenle, ekonomik verilerden, sağlık istatistiklerine, salgından ölen sayıları kadar, iyileşenlere kadar her türlü istatistiğin doğru ve gerçeklerle uyumlu bir şekilde halka aktarılması önemlidir. Halkın banka ve kişilere, ülkenin yabancı ülkelere olan borç geri ödemeleri, anlaşılabilir ertelemelerin ötesinde aksamasın ki finans sektörleri dara düşmesin, Türkiye’nin uluslararası itibarı zedelenmesin. Keyfi fiyat artışları olmasın, stokçuluk ve karaborsa orta çıkmasın. Bir de kamu duyuruları zamanında ve en yetkin ağızlardan yapılsın ki güven boşluğu ve zafiyeti pekişmesin. Bireylerin birbirlerine ve kamu kurumlarına olan güven yitirmesini eklersek, virüsle hızlanan krizin hangi ülkeler için daha zor koşullarda geçeceği daha iyi anlaşılabilir.

İddia edildiği gibi kendine yeterli olmak önemli. Ama bunun ilk ve en önemli koşulu, kendini besleyebilme imkânından geçmez mi? Gıda güvenliği her zaman olduğu gibi, salgın ve afet dönemlerinde en önemlidir. Bu nedenle tarımsal verimliliği düşük, tarım sektörü ihmal edilmiş, gıda ve temel ihtiyaç maddesi açısından dışa bağımlı hale gelmiş ülkeler de zaten iç krizi, dış menşeili krize daha çabuk kucak açanlardır.

Ekonomik, siyasi ve askeri boyuta olan etkileri dikkate alındığında yeni bir boyuttan söz edilmesi mümkün olabilir mi?

Bu sorunuza sözünü ettiğiniz bileşenleri birbirinden ayırarak cevap vermek isterim.

Ekonomik Açıdan: Türkiye, salgına oldukça zor ekonomik koşullarda yakalandı. Bana birçok ülkenin daralma koşullarında bu fırtınaya yakalandığını, hatta ABD gibi bir ülkenin durgunluk tehlikesine karşın, iş yaratabilen bir ülke olduğu halde her gün artan sayıda işsizlik ve işsizlik tazminatı talepleri ile karşılaşır bir hale geldiğini hatırlatabilirsiniz. Ama bu benim için teselli değil. Türkiye, özellikle son yıllarda kaynaklarını daha iyi kullanmaya özen göstermesi gerek bir ülke olduğu halde, bunu başardığını söylemek mümkün değil. Açıkçası, salgın vurduğunda Türkiye daha iyi bir durumda olabilirdi.

Bir de tüm dünya gibi Türkiye de salgın öncesi ve sırasında piyasaya, iç talebi canlı tutmak için likidite pompalayan bir ülke. Şimdi piyasalara akıtılan bol likidite, kaçınılmaz olarak enflasyona zemin hazırlayacak gibi gözüküyor. Bilindiği gibi aşırı bol likidite, sınırlı mal ve hizmetin peşine düşerse enflasyon tetiklenir. Bu durum elbette gelişmiş ülkeler için de söz konusu. Ama onlar için tek haneli enflasyon koşulları, salgın sonrasında yeni veya geri dönen iş imkânları ile el ele yürürse, uzunca bir nekahat dönemini, güçlü bir iyileşme ile telafi edebilir.

Ama bu girdaba zaten çift haneli fiyat artışları, likidite bolluğu ve para ikamesi(dolarizasyon) ile yakalanan Türkiye, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik yanı sıra sürgit eden bir ekonomik daralmayı, yani küçülmeyi yaşamaya eğilimli olacaktır. Bunun ekonomi yazınındaki izdüşümünü ise artık, “slumpflation” kavramı olarak göreceğe benzeriz.

Ayrıca Türkiye öz tasarrufları yeterli olmadığı için acil dış kaynak ihtiyacı olan bir ülke. Giderek de bunu temin olanağının azaldığından söz etmek mümkün. Bunu yüksek dış borçları SWAP düzenlemeleri ile çözme olanağı pek görülmemektedir. Olsa bile, ABD, Çin veya Katar gibi bireysel ülkelerin özel veya kamu bankaları i veya merkez bankaları ile yapılacak borç takası(SWAP) anlaşmalarının ekonomik ve siyasi sakıncası, kurucu üyesi olup da üyelik aidatı ödediğimiz IMF den borç temin etmekten daha fazla olacaktır. Ama sanırım iki husus unutuluyor: A. 2001 krizinden Türkiye’nin bu iktidarın ilk yıllarında IMF önlemleri ile çıktığı; B. Bir de galiba IMF den hakkımız olan imkânı almayı, harcamalara denetim gelmemesi için başvurulmadığını anlamadığımızı düşünüyor olmalılar.

Siyasi Açıdan: Belki izlediniz, geçen hafta 2. Dünya Savaşının bitişini anıldı. Bu nedenle de salgından daha büyük bir felaket olan 2. Dünya savaşı sırasında(ve öncesinde 1929 buhranı döneminde) özellikle FDR ve Winston Churchill’in kriz ve savaştaki liderlik vasıfları çok konuşuldu. Ülkelerinin halklarını bölmeden, parçalara ayırıp, ayrıcalıklar yaratmadan bir ulusal hedef göstermenin, hem ABD, hem de İngiltere için ifade ettiği anlam değerlendirildi. Bir de FDR’ın “give the nation the facts, they will be stronger” (millete doğruları söyle. Onlar daha güçlü olacaktır) politikasının önemine vurgu vuruldu. Türkiye, 2015 den bu yana fiilen bölgesel vesayet savaşlarına da kaynak ayırıp, bir de üstüne kaçınılmaz olarak aldığı ve beslemek zorunda olduğu, göçmen, sığınmacı ve yer değiştirmiş insanı beslemek zorunda kaldı. Şimdi karşılaşılan bu büyük salgın felaketinde, hata, yanlış ve ihmallerin üstünün örtülmesi amacı ile kamuoyu ilgisini başka alanlara çekmek için söylemler ortaya atılmaması gereken bir dönemden geçiyor. Bu hassas dönemde doğruların, doğru sayıların halkla paylaşılması, tarihinden birçok zorluğun üstesinden gelmiş bu ülkeyi bu krizden de güçlü çıkaracaktır. Ama her eleştiriyi terörizm olarak niteleyen bir zihniyet yetişmiş insanlarının görüşlerinden kendini mahrum bıraktıkça, kurum gelenekleri zafiyete uğratıldıkça, ülke salgından, görece olarak güçlü sağlık altyapısına rağmen siyasi olarak zayıflayarak çıkma riski taşıyacaktır.

Askeri Açıdan: Türkiye bir NATO üyesi. NATO’nun sağlam temelleri ve şimdi hala Rusya, Çin ve Kuzey Kore’ye karşı geliştirdiği stratejiler var. Evet, NATO Trump’ın diğer uluslararası ittifak anlaşmaları gibi sözle ve maddi olanaklar açısından yıpratmaya çalıştığı bir başka kurum. Ama hem Baltık, hem de Balkan ülkelerinin 1990 dan bu yana koruyucu kalkan olarak gördüğü NATO’ya karşı Türkiye’nin de bir üye olarak nasıl tutum içinde olacağı, bana göre 2020 Kasım ayındaki Amerikan seçimlerinden sonra daha açıklık kazanacaktır.

Şimdi bir taraftan NATO içinde kalıp, ABD nin tutumu ile ilgili tepkilerle S400 sistemini Rusya’dan alması, şimdi Trump yönetiminin çelişkili politika tavırları nedeni ile mümkün oluyor. Açıkçası Türkiye belki almak mecburiyetinde kaldığı S400 savunma sistemlerinin işlevsel (operasyonel) hale getirilmesini erteliyor. Buna karşı ABD Türkiye’ye uygulayacağı kesin olan CAATSA( Countering America’s Adversaries Through Sanctions Act -ABD’nin Hasımlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası) yaptırımlarını erteliyor. Bu istikrarsız denge nereye kadar sürer? Şimdi bence asıl soru bu.

Bunun dışında Türkiye çatışma alanlarında, iltica, göç politikaları ve yasa dışı insan, silah ve belki petrol ticaretinin engellenmesi konularında ne gibi adımlar atmalı sorunuzun cevabını çatışma alanlarına münhasır ayırt edici farklılıklarla vermek isterim.

  1. Konu Suriye olduğunda, Türkiye hem Kuzey Suriye, hem İdlib ve barındırdığı radikal gruplar, hem de mülteciler ile ilgili konuları mutlaka Şam ile görüşerek halletmek zorunda. Buna ne kadar geç razı olursa, Türkiye o kadar büyük ekonomik, siyasi, askeri ve jeopolitik risk yüklenmeye devam edecektir.
  2. Konu KKTC ve bu ülke ile imzaladığı münhasır ekonomik alan anlaşmasına dayanarak yaptığı doğal gaz aramalarının meşruiyet yitirmemeye, yürütmeye çalıştığı gambot diplomasisiyle nereye kadar gidebileceğini, bunun maliyetini ve faydasını tartarak düşünmek zorunda.
  3. Türkiye, Ege’yi çatışma alanı olarak görmemeli ve Yunanistan ile barışçıl çözüm çabalarına ara vermemeli.
  4. Libya, Türkiye için bir çatışma alanı olmamalıydı. Ancak, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’in batısında, hem kendi, hem de Libya lehine imzalamış olduğu yetki alanları belirleme anlaşması önemli, değerli ve belki çok yıllar önce atılması gereken bir adımdı. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletlerce meşru olarak kabul edilen(GNA) Fayez Sarraj hükumetine verdiği danışmanlık ve askeri işbirliği karşılığında, GNA in ENI ve TOTAL dâhil birçok AB şirketine karşı iptal ettiği petrol arama lisanslarını Türkiye’ye alma girişimi yine olumlu bir girişim olmakla birlikte, geleceği meşkûk olarak düşünülmeli. Kaldı ki, Libya petrol kuyuları ve rafineleri büyük ölçüde ülkenin doğusunda ve Tobruk yönetimi denetimindedir. GNA denetimindeki bölgede sadece iki adada petrol bulunduğu bilinmekle birlikte, batı çölündeki arama lisansları, Türkiye’ye kazandıracağı çıkar, bunların yarattığı ve yaratacağı maliyetle nasıl kıyaslanabilir? Hele Rusya’nın bile desteğini alan Halife Haftar’a karşı, GNA e destek için Libya’ya milis güçleri nakli, bu güçlerin kaynağının meşruiyeti kadar sorgulanması gereken hususlardır. Türkiye hep Libya’ya bir koordinasyon için gittiğini açıklamaktadır. Bu koordinasyonun ne olduğunu anlamak zorundayız. Çünkü çatışma alanları, Türkiye ekonomisine, Türk insanının refahına büyük bir maliyet yüklemektedir. Üstelik gittiği çatışma alanlarını daha büyük istikrarsızlığa itmektedir.

Peki Hocam bu süreç sonrasında virüsün Milli Güvenlik Siyasetine etkileri bağlamında Milli Güç Unsurlarını nasıl yapılandırmalıdır? Tıbbi istihbarat dâhil bu alanda nasıl bir yapılanmaya gitmeli?

Burada önce milli güç unsurları nedir isteseniz onu konuşalım. Askeri-sınai yapı işin özü. Ama bu yapının alt bileşenleri, ülkenin sahip olduğu beşeri sermaye, insanlarının moral gücü, teknoloji yaratma kapasitesi, nitelik, nicelik, vizyon, misyon ve güvenilir istihbarat edinme açısından durumu bence milli güç unsurlarının geniş tanımı. Bu askeri-sınai yapı size biraz Amerika’da veya bir başka büyük güçte olan military-industrial complex’i çağrıştırabilir. Ama demokratik geleneklerin aşındırılmasının zor olduğu, otoriter siyasete taviz verilmediği ülkelerde, bu denkleme bir de meclisi ekleyebilirsiniz.

Zaten uzun bir zamandan beri, ABD de de, başkanlık sisteminde, başkanın yetkilerini denge ve denetleyen güç olarak bu denkleme bir de kongre eklenmişti. Yani Military-Industrial-Congressional Complex, Türkiye’de askeri-sınai-meclis yapılanması olarak milli güç unsuru olarak çıkmalı. O zaman güçlü ve donanımlı güvenlik, rekabet gücü yüksek bir sanayi ve güçlü bir parlamenter sistem Türkiye için iyi olacaktır. Türkiye’nin kaderi, sınır aşırı harekâtlar peşinde koşan, ülkenin ekonomik gücünü tüketen bir ordu, rekabet gücü kaybeden veya yenileyemeyen bir sanayi ve bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış, denetlenemeyen kararlarına bağlı olamaz.

Türkiye’nin bu milli güç unsuru denklemine elbette, yumuşak güvenlik dediğimiz sağlık güvenliği, çevre güvenliği, gıda güvenliği, su güvenliği gibi unsurları ve tıbbi de dâhil her türlü istihbaratı ilave etmek gerek. İstihbarat, iletişim teknolojilerinin geldiği düzeyde, bir paylaşımı gerektirmekte. “Güvendiğinle paylaş ve paylaştığına güvenilsin” bu anlamda benim aklıma gelen bir slogan. Tabii Türkiye “cihanda-bölgede barışı” yeniden gündemine almalı ki “yurtta barışı” güvenceye alabilsin.

Şu anda, artık bölgesinde yalnız bir Türkiye var. Suriye ve Libya harekâtları ile ve hatta Filistin konusundaki çıkışları ile hem Arap dünyası ile arası açılan, Filistin’e bile yaranamayan bir Türkiye var. Doğu Akdeniz doğal gaz aramaları yüzünden, İsrail, Güney Kıbrıs, Mısır, Yunanistan ve hatta İtalya’nın ittifakına elverişli ortam hazırlayan, İran nedeni zaten tedirgin olan Arap ülkelerini, Suriye’deki askeri varlığı ve Katar ile olan yakınlığından dolayı İsrail ile ittifaka iten, Mısır ile arasını bir türlü düzeltemeyen bir Türkiye var.

Ayrıca artık sadece kuzeyinde ve doğusunda değil, güneyinde de komşusu haline gelen Rusya’ya ne kadar güveneceğini kestiremeyen bir Türkiye, güvenlik önceliklerini ve stratejilerini yeniden değerlendirmek zorunda olan bir Türkiye. Yalnızlık değerli değil, riskli. Yalnız kalan bir Türkiye ise ekonomik, askeri ve siyasi olduğu kadar jeopolitik riskleri yükselen bir Türkiye olarak, salgının yaptığı hasarı onarmaya mecbur kalacaktır.

Prof. Dr. Sayın Sema KALAYCIOĞLU-Özgeçmiş

1952 Ankara doğumludur. 1973 yılında İ.Ü. İktisat Fakültesinden lisans, 1977 yılında ABD Iowa Üniversitesinden, yüksek lisans, 1982 yılında İ.Ü. İktisat Fakültesinden, doktora derecesi almıştır. 1986 yılında Doçent, 1992 yılında Profesör olan Sema Kalaycıoğlu Yıldız Teknik, Işık ve Doğuş Üniversitelerinde tam zamanlı, Boğaziçi Üniversitesinde kısmi zamanlı öğretim üyesi ve yönetici olarak görev yapmıştır.

Yurt dışında çeşitli ülke üniversitelerinde ders ve seminerler vermiş ve vermektedir. Yurtdışında çeşitli

araştırma kurumlarında araştırmacı olarak bulunmuştur. Işık Üniversitesinde, Orta Doğu Çalışmaları Yüksek Lisans programını kurmuş ve yönetmiştir.

Araştırma ve eğitim konularındaki ilgisi, Uluslararası İktisat ve Finans, Türkiye ve Orta Doğu’nun Ekonomi Politik’i, Avrupa Birliği Ekonomisi, Bölgesel Enerji ve Sürdürülebilirlik konularına yoğunlaşmıştır.

Prof.Dr. Sema Kalaycıoğlu, Minnesota Üniversitesi, Ekonomi bölümünde, Japonya’da bulunan Gelişmekte olan Ülkeler Enstitüsünde (Institute of Developing Economies-IDE), ziyaretçi öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Kahire Üniversitesi, Bir Zeid Üniversitesi, John Hopkins Üniversitesi(Bologna, Italya), Bahçeşehir Üniversitesi ve 2017 ve 2018 yıllarında Harvard Üniversitesi, Orta Doğu Merkezi( Center for the Middle East)’nde ders ve seminerler vermiştir. İngilizce ve Fransızca bilmektedir. İki kızı ve üç torunu bulunmaktadır.

Uluslararası İktisat, Uzak Doğu ve Orta Doğu Ekonomileri, Bölgesel İşbirliği, Sürdürülebilir Ekonomi konularında çeşitli kitap ve makaleleri bulunmaktadır. Halen düşünce yazıları, danışmanlıkta bulunduğu tasam.org da yayınlanmaktadır.

*” European Court of Justice slams top German court’s ECB ruling” (7 May, 2020), https://www.dw.com/en/european-court-of-justice-slams-top-german-courts-ecb-ruling/a-53371145

** ” These treaties include the Biological Weapons Convention (BWC) and the Chemical Weapons Convention (CWC). Multilateral treaties targeting the proliferation, testing and achieving progress on the disarmament of nuclear weapons include the Treaty on the Non-Proliferation of Nuclear Weapons (NPT), the Treaty Banning Nuclear Weapon Tests in The Atmosphere, In Outer Space and Under Water, also known as the Partial Test Ban Treaty (PTBT), and the Comprehensive Nuclear-Test-Ban Treaty, which was signed in 1996 but has yet to enter into force. Several treaties also exist to prevent the proliferation of missiles and related technologies, which can be used as a vehicle to deliver WMD payloads. These treaties include The Hague Code of Conduct (HCOC) and the Missile Technology Control Regime (MTCR)” (The Weapons of Mass Destruction) bknz. http://unrcpd.org/wmd/.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s