DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER


Mehmet ASAL : YUNAN VE TÜRK PENCERESİNDEN KARŞILIKLI İLİŞKİLER

Haziran 2020

Rumlar ile Türkler arasında son 2 asırdır büyük bir husumet olduğu gerçektir.

Günümüzde iki ülke arasındaki ilişkileri incelenirken, göze çarpan önemli noktalardan birini;

“Ortak bir tarihsel geçmişi paylaşmalarına karşın, bu geçmişin bıraktığı izlerin hiç de olumlu yanlarıyla ilişkilere yansımadığı, dolayısıyla, iki ülke ulusçuluğunun sürekli bir çatışma içerisinde bulunduğu gerçeği” oluşturmaktadır.

Gönül ister ki; iki komşu ülke halkları birbirleriyle saygı çerçevesinde ilişkiler geliştirilip pastayı hakkaniyete uygun şekilde paylaşsınlar. Tabii ki sadece halkların bunu istemesi yetmez. Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırmalıdırlar.

Sadece “Rakı” Kadehini “Uzzo” Kadehi ile tokuşturup “Şerefe” , “Eviva” demek le hiçbir şeyi çözemeyiz.

Türkiye ve Yunanistan arasındaki uyuşmazlıkların giderilmesi için gereken çabaların başarı şansını önemli oranda etkileyen faktör bunların taraf ülke halklarınca ne ölçüde kabul gördüğüdür.

Yunanlar; kendilerini, eski Hellen uygarlığının torunları ve varisleri olduğuna inandırmış ve bu yolda devamlı olarak Batılı Devletlerin kandırmalarıyla yoğurulmuşlardır. Bu noktada itiraf etmemiz gerekir ki, gelmiş geçmiş Türk hükümetlerinin ihmalkarlığı ve bazı devlet adamlarının düşünmeden ve bilmeden verdikleri beyanatlar ve uygulamaları, Yunan ulusunda bu duyguları daha da kuvvetlendirmiş ve Türklerin de bunu kabul ettiği veya kolayca kabul ettirilebileceği izlenimini uyandırmıştır.

Aslında uzun yıllar aynı topraklar üzerinde yaşamış, birbiriyle ticari ilişkilere girmiş, gen yapıları, olaylara yaklaşımları, pek çok örf ve adetleri, fıkraları birbirine benzeyen, mutfakları uyumlu ve komşu olarak geçinmeleri her ikisi için de çok yararlı olan bu iki millet ne olmuştur ki bu kadar birbirine kin duyar hale gelmiştir?

Öncelikle unutmamak gerekir ki her iki ülke de Rönesans ve Reformlardan çıkarımlarını alamamışlardır. Her iki ülke de Sanayii Devrimlerinin yakınına bile yaklaşamamıştır. Hele hele Yunanistan. Özellikle Avrupa Birliğine katıldıktan sonra tam bir rehavete kapılmıştır.

Yunanistan Fransız ihtilalinin ortaya çıkardığı düşünce akımlarından (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) etkilenerek 1830 lar da bağımsızlığını elde etmiştir. Yunanistan’da din, Doğu Ortodoks Kilisesi’nin büyük bir komünyonu içinde olan Yunan Ortodoks Kilisesi’nin hakimiyeti altındadır. Diğer nedenler bir kenara bırakılsa bile en azından dindaşı ve mezhepdaşı olan Ortodoks Rusya’dan büyük teşvik ve destek görmesi kaçınılmazdır. İşin acı tarafı, aynı desteği İngiltere ve Fransa’dan da görmüştür.

Şurası muhakkaktır ki Rusya, İngiltere ve Fransa; Osmanlı’nın parçalanması için elinden gelen her şeyi yapmış, Yunanları ve ellerine fırsat geçtiğinde tüm azınlıkları sürekli teşvik ve tahrik etmişlerdir.

1915 Ermeni tehcirinin baş sorumlusu aynı Rusya değil midir?

Osmanlıyı istedikleri gibi paylaşamayacaklarını anlayınca hiç olmazsa bana müzahir olan birilerinin eline geçsin diyerek 15 Mayıs 1919’da Yunanistan’ı Anadolu’ya çıkartan Emperyalist, sömürgeci İngiltere değil midir?

Her Türk genci şunu hiçbir zaman aklından çıkartmamalıdır; İngiltere ‘de, Fransa’da, Rusya’da, ABD’de hiçbir zaman güçlü ve istikrarlı bir Türkiye istemezler. Dolayısıyla Türkiye’ye karşı girişilen uluslararası her olumsuzluğun her entrikanın arkasında bu 4 ülke ve onların da teşvik edip tahrik ettiği ülkeler vardır ve bundan sonra da olacaktır.ABD bu işi 15 Temmuz 2016’ya kadar gizlice ve sinsice yürütmüştür.

Bunlar bir paranoya değil, tarihi gerçeklerdir.

Osmanlı Devleti’nin egemenliği altında oldukça uzun bir süre birlikte yaşamış olmalarına karşın, her iki ulusun birbirlerine karşı yaklaşımları, süreç içerisinde, bu 3 ülkenin büyük destek ve teşvikiyle, iş birliği ve karşılıklı çıkarların paylaşılması yerine düşmanlığa yönelen bir gelişme çizgisi izlemiştir.

1830’dan itibaren, Osmanlı Devleti’nden kopmasına karşın, Yunanistan’ın, Osmanlı sınırları içerisinde kalan diğer etnik/dinsel topluluklarla ve bu arada, Rumlarla olan bağlantıları devam etmiştir.

Ortodoks Kilisesi’nin İstanbul’da ve Osmanlı Devleti’nin güvencesi altında bulunmasının yanı sıra, Fener Rumlarının bu ülkenin siyasi, ticari ve ekonomik yaşamında da etkin bir konumda bulunması, Yunanistan’ı uzun süre, Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde yaşamayı sürdüren Rumlarla ilişkilerini korumaya yöneltmiştir.

1453 yılında İstanbul’un alınması ile birlikte, giderek büyüyen Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan Müslüman olmayan halkları bir arada tutmak için, bu halklara dinsel konumları ön plana çıkarılarak bazı azınlık haklarının tanınması gerekmiştir.

Osmanlı Devleti’ni oluşturan esas unsurların İslamiyet’i benimsemiş olması, bu niteliklerinden dolayı egemenlikleri altındaki topraklar üzerinde yaşayan halklar arasında Müslüman olan ve olmayan ayrımının kesin bir şekilde yapılmasını gerektirmiştir.

Osmanlı Devleti’nin tüm azınlıklara dinsel yönlerini ön plana çıkararak, kimi ayrıcalıklar tanımış olması ve Kilise yönetiminin almış olduğu kararların Osmanlı yönetiminin garantisi altında uygulanması, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar ve Avrupa’da sınırlarını genişletmeye başlamasına olanak tanırken, aynı zamanda Kiliselerin de etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki etkinliğini, saygınlığını artırmasına yardımcı olmuştur.

Özellikle Ortodoks Fener Kilisesi’nin etkinliği giderek artmış, Kilise, azınlıklar açısından dinsel olduğu kadar belki de daha fazla, siyasal lider durumuna gelmiştir. Ortodoks Fener Kilisesi’nin yetki ve haklarının genişlemesi, bunların Osmanlı Devleti tarafından garanti altına alınmış olması, bir yandan Kilise’nin etnik/dinsel azınlıklar üzerindeki denetimini güçlendirirken, diğer yandan da ekonomik ve siyasi çıkarlar sağlamak üzere azınlıkların Kilise ile iş birliğine yöneltmiştir.

Bu durum Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yaşayan, özellikle Fener Rumlarının, Osmanlı ekonomisi ve siyasi yaşamında önemli görevler üstlenmelerine ve ayrıcalıklara sahip olmalarına yol açmıştır.

18. yüzyıl içerisinde Osmanlı Devleti’nin bir gerileme süreci içerisine girmiş olması, 1789 Fransız Devriminin etkileriyle birleşince Avrupa topraklarından hızla geri dönüş yaşanmaya başlamıştır.

Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya açılan kapısı Balkanlar, ulus bilincinin etkilemiş olduğu ilk bölgeler olmuştur. Osmanlı merkezi yönetimi karşısında belirgin bir ekonomik ve yönetimsel serbesti kazanmış bulunan bölge halkları, bir yandan bu özelliklerini kullanarak diğer yandan da Osmanlı Devleti’nin Avrupa’dan atılmasında çıkarları açısından beklentileri bulunan İngiltere, Fransa ve Rusya gibi güçlerden destek sağlayarak Osmanlı yönetimine karşı ulusal ayaklanma başlatmışlardır.

Yunanların ulusal uyanışı ise, bir yandan Ortodoks Kilisesi’nin etkisi ile ve eski Yunan kültürünün etkilerinin izlendiği bölgeler üzerinde Bizans İmparatorluğunun yeniden canlandırılması ülküsü üzerine kurulu olarak gelişirken, diğer yandan da Fransız Devrimi’nin ideolojik çatısına dayandırılmaya çalışılmıştır.

"Osmanlıların 1715’te Mora Yarımadasını fethetmeleri ve böylece Yunanların yaşadıkları bölgelerin tümünü Osmanlı bayrağı altında toplamaları çok önemli bir sonuç yaratmıştır. Helenizm’in, yani tüm Yunanların siyasal birliği ilk kez kurulmuştur. Bizans İmparatorluğu’nun son zamanlarında uyanmaya başlayan Yunan bilinci işte bu siyasal birlik altında gelişmiştir.

Siyasal ve ekonomik karmaşadan kurtulan Yunan gemiciler Yakındoğu’nun en önemli tüccarları haline gelmiştir. Bozulan Osmanlı toprak düzeni ve siyasal yapısının yanında Yunan köylüsünün de ezilmesinin yarattığı tepkiden ve 1763’ten başlayarak Balkanlarda başkaldırma tohumları eken Rus ajanlarının yaptığı etkiden çok daha ötede, 1821’de patlak verecek olan Yunan bağımsızlık savaşında, bu ekonomik gelişme ve yarattığı yeni sınıf en belirleyici rolü oynamıştır."

Balkanlarda ulus bilincinin yaygınlaşmaya başlaması ve bunun Yunan ulusunun bağımsızlık mücadelesinde gündeme gelmesi, bölgesel üstünlük arayışı içerisinde olan Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra, Avrupa’dan ve Balkanlardan Osmanlı egemenliğini silmeyi amaçlayan Rusya ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkilerde de kendini göstermiştir.

Özellikle Osmanlı-Rus çatışmasının, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında önemli rol oynadığı söylenebilir; Osmanlı Devleti’nin yenilmesi ve Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kalmasıyla, Yunanistan, bağımsızlığını kazanabilmiştir.

Yunanlar; 1400’lerden başlayıp 1800’lere gelinceye kadar Osmanlı Egemenliği altında yaşayan bir ulus olduklarından geri kalmışlıklarında, Reformları yakalayamamalarında hep Osmanlı’yı ve İslam anlayışını suçlamışlardır ve halende suçlamaktadırlar.

Batı ve Rusya; bir bakıma haklı yönleri de olan bu yaklaşımı sürekli olarak kullanmak suretiyle Yunanistan’ın Türk düşmanlığı duyguları ve hislerini sürekli körüklemiştir.

Netice de Yunanistan’ın varoluşunun ve ayakta kalışının tek dayanağı "TÜRKİYE DÜŞMANLIĞI" haline gelmiştir.

Bağımsızlığını ilan ettiği günden bu yana başta Türkiye olmak üzere neredeyse tüm komşularıyla sorunları bulunmaktadır. 1981 yılında dönemin Avrupa Topluluğu’na üye olan Yunanistan, bu ülkede yaşayan ve hatırı sayılır bir nüfusa sahip bulunan, Batı Trakya Türkleri başta olmak üzere Çamerya Arnavutları, Ulahlar ve Makedonları azınlık olarak tanımamakta da ısrar etmektedir. Yunanistan, bu azınlık gruplarının hiç birini kabul etmemekte ve Türk azınlık dışındakileri Grek saymaktadır.

Batı Trakya Türk azınlığını ise dini azınlık olarak kabul eden Yunanistan, azınlık haklarına riayet etmediği için uluslararası mahkemelerde defalarca hüküm giymiş bir ülkedir. Yunanistan’ın Arnavutluk’la Epir meselesi, Makedonya ile isim anlaşmazlığı devam etmektedir.

Aslında AB’nin de almaktan pişmanlık duyduğu, birçok sahte ve sözde projelerle birliği sabote etmiş, kaynaklarını sömürmüş ve tüm bunlara rağmen iki defa ekonomik çöküntünün ve yok olmanın eşiğinden Almanya, Fransa ve İngiltere tarafından kurtarılmış, batının şımarık çocuğudur Yunanistan.

Yunan tanımlaması günümüzde bizler tarafından kullanılırken, Batı onları Grekler olarak tanımlamaktadır fakat Yunanca Yunanistan ya da Yunan ya da Yunanca tanımlamaları Hellen sözcüğünden türetilmiştir.

"Yunan" tanımlamasının kökeni, "iyon" isminden gelir. Kısaca bahsetmek gerekirse; "İyon" bir mit kahramanıdır. İyon, Teselya’dan kovulup Peloponnnesos’a yerleşen "Ksuthos"un oğludur.

Lidyalılar MÖ VI. yüzyılda Pers egemenliğine Farsçanın etkisiyle birlikte İyonya’nın Farsçadaki karşılığı olan "Yauna" sözcüğünden bütün Helenler için istisnasız ‘Yunan" tanımlaması kullanılmaya başlanmıştır, ardından Perslerin egemenliği altındaki bütün doğu halkları ve Araplar da bu ismi benimsemişler ve ‘Yunan" tanımlaması doğuda yaygınlık kazanmıştır.

Yunanlılara genellikle "Grek" diyen Batılılar, bu adı "Antik Yunanlıları" anlatmak için kullanırlar. "Grek Uygarlığı", "Grek Mitolojisi", "Greece", "Greko-Romen", "Grekomani (Yunan adetlerini taklit etme tutkusu)" gibi deyimler buna birer örnektir.

Sözlük anlamı bakımından Grek, "Hırsız, hilekar" demektir. Mecazi anlamda "fripon, escroc (hilekar, dolandırıcı)" şeklindedir. Fransızca Larousse’da da aynı anlam yazılıdır. Bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı’ndan sonra Yunan hükümetinin başvurusu üzerine "Grek" kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Grek kelimesinin kötü anlamı dolayısıyla Yunanlılar, "Hellen" sıfatını kendilerine daha layık görmektedirler.

Yunanların Mottosu ve yaşam gerekçesi “Megali Idea” Büyük ideal diyebileceğimiz İstanbul ve Anadolu’nun Yunan Egemenliğine geçmesidir. Buna son dönem de Kıbrıs da eklenmiştir.

Şimdi bana “Husumet hükümetler arasında halklar arasında bir sorun yok” deyip son gittiğiniz Rodos, Midilli, Sakız ya da Taşoz gezinizdeki Yunan Lokantalarından ya da oradaki Rumların dostane davranışlarından örnekler vermeye çalışabilirsiniz. Ama kazın ayağı gerçekte öyle değildir.

Türklerin Yunanlar ile ilgili düşmanlığı ve nefreti 3 yıllık 1919-1922 dönemiyle sınırlıyken Yunanların nefret ve düşmanlığı 400 yıllık bir döneme atfedilir. Bu nedenle de bir Yunan’ın bir Türk’e nazaran çok daha fazla haset ve düşmanlık beslemesi daha kolay anlaşılabilir.

Türk tarih kitaplarında Kurtuluş savaşı anlatılırken, Yunan mezaliminden bahsedilir. En fazla “Yunan Askeri Türk kadınlarına Tecavüz etmişlerdir” denir

Yunan Edebiyat ve Tarih Kitaplarında ise;

İlkokul Çocukları İçin Antoloji: Türklerin, Yunanların ebedi düşmanı olduğu işlenir. ‘‘Gözlerim beni bir Türk’ün öptüğünü görmektense, kanımla toprak kızıla boyansın… Ben kitap falan istemem. Ben Türklerle savaşmak istiyorum. Onları sapanımla vurup silahlarını alacağım.’’ Aynı kitapta Türkler için: ‘‘Bu imansızlar adaleti böyle sanıyor… Köpekler.’’

İlkokul 5. Sınıf Yunanca Grameri: ‘‘Türkler, Yunan kadınların memelerini keserek topların ağzına koydular. Türklerin eline geçmektense, Yunan kadınlar topluca intihar ettiler.’’ Gibi ipe sapa gelmez, akla mantığa sığmaz cümleler yer alır.

Bu tarz eğitimle yıllarca büyüyen ve büyütülen Yunan, istese de dost olamaz sizinle. Kendimizi kandırmayalım. Durduk yerde de düşman olmayalım ama!

20 yıla yakın Süre Özel Okullarda İşletme Müdürlüğü yaptım. Tarih Dersindeki savaşlar ve işgal dışındaki konuları yazan, hele hele onların yaptığı gibi Türkleri Köpek diye aşağılayan bir şeyi asla görmedim, asla duymadım. Zaten öyle bir şey yazılması mümkün de olamaz.

Aramızdaki bir grup fanatiği bir kenara koyarsak, bizler ne kadar olgun, kâmil, büyük bir cihan imparatorluğun soyundan geldiğinin bilinciyle onlara yaklaşır isek de Yunanlar tam tersine devamlı öfke ve nefret doludur Türklere karşı.

Oysa, o kıyılarımızın dibinde bulunan, yakın bir süre öncesine kadar Türk toprağı olan ve böğrümüze hançer gibi saplanan adaları ayakta tutan, ekonomisini yaşatan gene de biz Türkleriz. Birçoğumuz bu yazıdaki gerçekleri bile bile aslında Türkiye’ye ait olduğu halde tarihin her döneminde kazık yediğimiz Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Türk düşmanlığı nedeniyle elimizden çıkmış, aslında bize ait olan sözde bu Yunan adalarına gider, dünyanın parasını döker ve her an gözümüzü oyabilecek bu devlete para akıtıp yaşatırız.

Bundan üç sene önce (2017) Atina’ya bir görev nedeniyle gittiğimizde daha önce Burgaz Adasında beraber olduğumuz ve sonradan Yunanistan’a göç eden F…. İsimli Bayan Rum arkadaşımızın beraber yaşadığı Rum erkek arkadaşını İstanbul’a davet ettim. Bana;

– İstanbul ne zaman Konstantinapol olur ancak o zaman gelirim dedi. Üstelik te bir akşam yemeğinde ve sözde son derece dost bir ortamda idik.

2000’li yıllara kadar Yunan çocuklarının her sabah okulda derslere başlamadan önce okudukları antlarının içinde, “Yeryüzünde tek Türk kalmayıncaya kadar” diye sözde Türkleri aşağılayan bir deyiş kısmı vardı.

Halen Askere alınan Yunan Gençlerine koşu talimlerinde ve öncesinde Türkler için ağıza alınmayacak sözler ve küfürler içeren marşlar söyletilir. Bunun videoları da ortalıkta dolaşır durur.

2007 yılında Yunanistan Özel Kuvvetlerinde Türkiye aleyhtarı marşların eğitim ve tatbikatlar sırasında okundukları ortaya çıkmıştı.

Yunan Özel kuvvetlerine ait internette yer alan görüntülerde,

“Çelik kılıçla hangi Türkü buldularsa başını uçurdular, Palikarya’lar Ayasofya yolunda öldüler. Ayasofya’dan Hilal’i çıkaracağım, yerine de Haç’ı takacağım. Tanrı sadece o zaman, İstanbul’u aydınlatacak. Yunan milli marşı her yanda yankılanacak”

cümleleri yer alıyor.

Sizler Mustafa Kemal’in 1922 Eylül ayı başında, Büyük Taarruz sırasında esir aldığı Yunan Komutanı General Trikopis’in Mustafa Kemal (Atatürk) kendisine;

Komutan benden bir isteğiniz var mı? Dediğinde

Lütfen karıma ve Kızıma söyleyin, beni merak etmesinler. Hayattayım. Dediğini ve Türk Ordusu ölüm kalım savaşı verirken Trikopis’in eşinin ve kızının İstanbul Büyükada’da bir konakta yaşadıklarını biliyor muydunuz?

Tabii burada, sözde Mustafa Kemal’i ülkeyi kurtarmak üzere gönderen Padişah Vahdettin’in hıyanetinin boyutu kadar, bizim halkımızın, kocası kendi askerlerini yok etmeye çalışırken bile bir düşman Generalin eşine ve kızına, üstelik te kendi ülkesinde bile dokunmayışının asaleti yatar.

Buraya kadar okuduktan sonra; “Aslında halklarımız arasında bizleri ayıran hiçbir şey yok, halklar birbirlerine karşı düşmanlık beslemiyor. Bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerimizdir, çünkü bu işlerine geliyor.” Sözlerini hala çok doğru kabul edebiliyor musunuz?

Elbette ki öncelikle bu düşmanlığı sürdüren hükümetlerdir, Amerika, İngiltere, Fransa, Rusya gibi Yunanistan’ı teşvik ve tahrik edip sonrasında da her iki ülkeye silah satan emperyalistlerdir; çünkü bu düşmanlık daha fazla silah satmalarını ve ceplerini doldurmalarını sağlar! Çünkü bu düşmanlık bizlerin kalkınmasını önler, halkın refahına ayrılacak payın silahlanmaya ve dolayısıyla da bu emperyalistlerin kasasına gitmesine ve onların halkının refahına yarar.

Bugünkü 10,5 milyon nüfuslu, Megali Idea fikirleri ile dolu Yunan için;

"Tüm Avrupa halklarının ulusal mücadeleleriyle sarsılan bir dönemde Hellen topraklarının ancak bir bölümünün kurtarılmasıyla Hellenlerin ulusal istekleri yerine getirilmiş olamaz. Böylece Hellen dış politikasının temel amacı, ülke dışında kalan Hellen topraklarının ele geçirilmesidir. Ne var ki Helenizm’in sınırlarını saptamak ve de bir devletin isteklerini sınırlandırmak güçtür. Sonuçta, Bizans İmparatorluğu’nu yeniden canlandırmak fikri gelişmeye başlamıştır. Bu, Yunanistan’ın uzun yıllar dış politikasına egemen olacak olan ‘Megali İdea’ dedikleri görüştür."

Yunanistan’ın, özellikle İngiltere’nin etkisinde kalarak Anadolu’ya karşı girişmiş olduğu işgal hareketi, bir yandan bu ülkenin "Megali İdea" olarak adlandırılan geleneksel dış politika amacını gerçekleştirebilecek önemli bir fırsat olarak sunulurken, İngiltere ve Yunanistan’ın ortak bir çıkar etrafında birleşmiş olmasında en önemli öğe, İngiltere’nin bölgedeki stratejik çıkarlarını korurken kendi insan kaynaklarını ve gücünü riske atmamış olması noktasında toplanmıştır. İngiltere, bölgedeki çıkarlarının sağlama alınması ve korunması için Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırmasına destek verirken bu ülkenin insan gücünden ve stratejik olanaklarından da yararlanmak istemiştir.

Yunanlar 15 Mayıs 1919 da İzmir’e çıkışları ve aradan geçen 39 ay sürece yaptıkları mezalimi, işgali, tecavüzleri hiç hatırlamayıp, 30 Ağustos- 9 Eylül sürecindeki 10 günlük mağlubiyet ve Anadolu’dan atılmalarını “Küçük Asya Felaketi” olarak adlandırırlar. Onlara göre şimdi buna bir de “Kıbrıs Felaketi” eklenmiştir.

LİNK : https://www.greek-genocide.net/index.php/overview/perpetrators/123-mustafa-kemal-atatuerk-1881-1938 WEB sitesine girerseniz bizlerin ve Atatürk’ün Anadolu’da Rumlara uyguladıkları Soykırımı bulursunuz. Tabii bu ifadeyi gülmeniz için kullandım.

Ancak İngiltere’nin gözden kaçırmış olduğu önemli bir faktör ve Türk ulusal kurtuluş savaşının başarı şansını artıran bir etken, Anadolu’da Yunanistan’a karşı duyulan köklü tepkinin tam olarak algılanamamış olmasıdır.

Dönemin gerçekleri göz önünde bulundurulursa, Anadolu insanı, topraklarının İngilizler tarafından işgal edilmesine ve İngiltere mandaterlerinde yaşamaya bir ölçüde hazırdır; öylesine ki, bu dönem Osmanlı yazarlarından pek çok kişi, Anadolu’nun parçalanmamasını, İngiltere veya ABD’nin mandaterliğinde bırakılmasına ilişkin görüşleri savunabilmiştir. Bu yaklaşım, etkinliğini ulusal kurtuluş savaşının örgütlenmesi sırasında da göstermiş ve ulusal önderler uzun uğraşlar sonunda bu yaklaşımların üstesinden gelerek bağımsız bir Türkiye’nin kurulması için gereken yapılaşmayı oluşturabilmişlerdir.

İngiltere, Fransa, Rusya, ABD vb.gibi ülkeler neden ikili meselelerde Türkiye’yi değil de hep Yunanistan’ı desteklerler? Çünkü;

  • Hepsi Hristiyandır,
  • Rusya Hristiyan olduğu gibi Yunanlar ile aynı mezhepten yani Ortadokstur,
  • Hiçbiri güçlü bir Türk ve Müslüman ülke istemezler,
  • Bazılarının Devlet Yöneticileri veya eşleri Yunan, Rum asıllıdır

o İngiliz Kraliçesi II: Elizabeth 1952’den beri tahttadır ve eşi Philip (Edinburg Dükü) Yunanistan ve Danimarka Prensidir.

o ABD Başkanın Kennedy’nin dul eşi, 1994 yılına kadar yaşamış olan Jacqueline Kennedy , Yunan milyarder Onassis ile evlenmiştir.

o ABD Parlamentosunda hem Senatörler hem de Temsilciler Meclisi üyeleri arasında 15’e yakın Rum asıllı Senatör ve Temsilci üyeler vardır. Örnek; Rum asıllı Bob Menendez, Gus Michael Bilirakis, John Sarbanes, Olympia Snowe gibi,

  • Senato ile Temsilciler Meclisi üyelerinin büyük çoğunluğu “Helenist” tir.

Bu sevgi, eski Yunan’dan süregelen bir hayranlıktır. Megali İdea’nın mimari Rigas Ferreos, 19. Yüzyıl başlarında Lord Bayron’u etkileyerek büyük bir Helensever yapmış ve bu kişiyi kullanarak Helenseverlik ya da Yunan hayranlığı ile Dünya Ortodoks nüfusunun büyük çoğunluğu bulunan Rusya’nın Ortodoks liderliğini ele geçirmesini önlemeye çalışmıştır.

Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması, Türk ve Yunan ulusçuluğunun karşı karşıya geldiği ve düşmanlık duygularının kökleşmesine neden olan önemli bir olay olarak değerlendirilebilir.

Yunanistan’ın işgal hareketine destek veren Anadolu’daki Rum ve Ermeni toplulukları ile Türk halkı arasında yıllardır sürmekte olan dostluk ve dayanışma da bu suretle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.

Bağımsızlık savaşlarının uluslar-halklar arasında yaratmış olduğu karşılıklı düşmanlık burada da kendini göstermiştir. Bu bağlamda, Türkler için Yunanlar birlikte yaşadıkları halklara ve devlete "ihanet" etmiştir. Yunanlar için ise, “bu savaş 400 yıl süren bir esaretten, yabancı egemenliğinden kurtuluş, sömürüye başkaldırı” olmuştur.

13 Eylül 1928 tarihinde İsmet İnönü’nün Malatya’da söylediği gibi;

“Hem Yunanistan hem de Türkiye, ulusal bağımsızlıklarını birbirlerine karşı vermiş oldukları savaşlar sonucunda elde ettiklerinden, diğer tarafı egemenliklerinin olası düşmanı olarak görmüş ve bu durumu, daha henüz ulusal egemenliğin tam olarak yerleşip benimsenmemiş olduğu bir yapılaşma içerisinde devlet eliyle halka benimsetmeye çalışmışlardır.”

Böylesi bir tarih bilinciyle yetişen insanlar, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların nitelikleri ne olursa olsun karşı tarafa sürekli bir kuşku ile baktıklarından sorunların niteliklerini tam olarak değerlendirememekte ve önyargılarla, bağnaz bir ulusçulukla tek taraflı bir çözüm yoluna ulaşmaya çalışmakta, dolayısıyla, ulusçuluk anlayışı yeniden sahneye çıkmaktadır.

Ama yine de Türkler bu sendromu çok daha kolay atlatmışlardır. Bunun nedeni de bir Cihan İmparatorluğu kurmuş ve yıllarca hükmetmiş olan bir ulusun genlerini taşımaları ve tarih boyunca hiçbir zaman esaret altında yaşamamış olmalarıdır.

Yunanistan’ın Anadolu üzerindeki beklentilerinin tartışıldığı 1915 yılında Başbakan Venizelos ve Albay Metaksas arasında geçen görüşmelerde; Metaksas’ın dile getirmiş olduğu görüşlerde 1922’de Yunanların Anadolu’da uğrayacağı hezimeti çok önceden görmüş olduğunu göstermektedir.

Yunan General, Kurmay Başkanı Kostantinos Pallis, Yunanistan’ın Anadolu’ya saldırması ve yenilgiyle karşılaşmasını değerlendirirken şu sonuca dikkatleri çekmektedir; "…1922 Anadolu hezimeti; Yunan milleti için, 1453’te İstanbul’un zaptı ve Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünden daha büyük felaketler getiren bir olay olmuştur. 1453 Türk zaferi, Rumları tarihin başlangıcından beri oturup yerleştikleri Avrupa ve Asya kesimlerinden söküp atmamıştı. Müslüman fatihler, Rumların 19. Yüzyılda Avrupa’da milliyetçilik şuurunun yeniden uyanışından sonra kısmen bu boyunduruktan kurtulup bağımsızlıklarına kavuşana kadar, bu bölgelerde bir ‘tebaa’ olarak yaşamalarına izin vermişlerdi.

Rumlar, asırlardır Anadolu’da ve Doğu Trakya’da yerleştikleri yerlerden sökülüp, bir daha geri gelmemek üzere Ege’nin öteki yanına atılmışlardı.”

Şayet 1919-20 Venizelos siyaseti başarıya ulaşacak olsaydı, Yunanistan; Rum, Türk, Slav, Arnavut, Ermeni ve Levantenlerden oluşan melez bir nüfusla, bir nevi Neo-Bizans İmparatorluğu haline gelecekti. Bereket versin bu siyaset başarısızlıkla sonuçlandı ve Türkiye ve diğer komşu memleketlerdeki Rumların anayurda akışı ve buna mukabil Yunanistan’daki Türk ve Bulgar’ları kendi memleketlerine gidişi sayesinde homojen bir Helen Devleti’nin doğuşu mümkün oldu. Öyle ki, geçmiş tarihinde Yunanistan, hiçbir zaman bu derece homojen ve sadece Rumlardan ibaret olmamıştı."

Mantıksal açıdan, Türkiye ve Yunanistan arasındaki sorunların giderilmesi her iki ülkenin de ulusal çıkarları açısından olumlu bir girişim olarak nitelendirilebilecekken, sorunun duygusal yönünün ağır basması ve her iki ülke arasında derin bir güvensizliğin yaşanmakta oluşu, sorunların adil, kalıcı bir dostluk ve iş birliği sağlayacak şekilde çözümlenmesini güçleştirmektedir.

İki ülke arasındaki güvensizliğin, uzlaşmazlığın sürmesinde tek etken olduğunu söylemek mümkün değildir. Gerçekte, Türkiye ve Yunanistan arasındaki güvensizliğin giderilmiş olduğu bir ortam içerisinde dahi bu uzlaşmazlıklardan söz edilebilir. Bu durum, özellikle, Türkiye ve Yunanistan arasındaki pek çok soruna yataklık eden Ege Denizi’nin konumundan kaynaklanmaktadır.

12 Mil meselesi ya da daha doğru bir ifade ile 6 milin üzeri: Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanıdır.

Türkiye ve Yunanistan arasında yaşanan karasuları sorununun temelinde; Lozan Barış Antlaşması ile Ege Denizi’nde tesis edilen dengenin zaman içerinde Yunanistan lehine bozulması yatmaktadır. Yunanistan 1936 yılında tek taraflı olarak Lozan sırasında 3 mil olduğu kabul edilen karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır. O dönem de Türk-Yunan ilişkilerine hâkim olan olumlu hava nedeniyle Türkiye, bu karara itiraz etmemiştir.

Türkiye de 1964 yılında Kıbrıs sorunu nedeniyle Yunanistan’ın Anadolu kıyılarına yakın adaları silahlandırması sonrasında karasularını 6 deniz miline çıkarmıştır.

Bu aslında çok büyük bir hatadır. Ege’de karasularının 3 milin üzerine asla çıkarılmaması, bu durumda açık deniz alanlarından çok büyük oranda Yunanistan’ın yararlanacağı belli iken, bu kararı alan Yönetimin ve bunu öneren resmi sorumluların çok iyi sorgulanması gerekir.

Ege de Yunanistan’a bırakılan adaların karasuyu yoktur, olamaz konu başlıklı makalemi okumanızı öneririm.(Bu makaleyi DENİZCİLK Başlığı altındaki bölümde bulabilirsiniz)

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Yunanistan Ege Denizi’nde açık deniz alanı olarak kabul edilen alanların büyük bir kısmını kendi egemenliğine almak için, karasularını 12 deniz miline çıkarma girişiminde bulunmuştur.

Türkiye 15 Nisan 1976 tarihinde Yunanistan’ın bu girişimini savaş sebebi (casus belli) sayacağını dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil tarafından yazılan bir mektup ile Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bildirmiştir.

Zaman içerisinde soğuyan mesele; 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS)’nin kıyıdaş ülkelere karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı vermesi ile tekrar gündeme geldi. Yunanistan, 1995 yılında Türkiye’nin taraf olmadığı sözleşmeyi yürürlüğe koydu.

Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti.

Yunanistan’ın Ege Denizi’nde karasularını 12 deniz miline çıkarması ile Ege Denizi’nin %40’ını oluşturan Yunan karasuları büyüklüğü %70’e yükselecek, açık deniz alanının büyüklüğü %51’den %19’a düşecektir. Nihayetinde Türkiye’ye Ege Denizi’nin %10’undan daha az bir alan kalacaktır.

Türkiye zorlayıcı diplomasi kapsamında; Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.

1997 yılında olası bir Türk-Yunan çatışmasının engellenmesi tansiyonun düşürülmesi maksadıyla, ABD’nin girişimiyle Madrid’de yapılan NATO Zirvesi öncesinde her iki taraf bir mutabakat metni imzaladı. Bu metne göre taraflar, barış, güvenlik ve iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, birbirlerinin egemenliklerine saygı gösterilmesi, anlaşmazlıkların, ortak rızaya dayanarak, kuvvet kullanımı ve tehdit olmadan, barışçıl yollardan çözülmesi konularında mutabık kaldılar.

AB ile ilişkilerin geliştirilmesine yönelik olarak Türkiye’nin çağrısı üzerine 2002 yılında Yunanistan ile ikili görüşmeler süreci başladı. Bugüne kadar yapılan toplam 60 görüşmede somut bir ilerleme kaydedilemedi.

‘Türkiye hep tepki veren ülke konumunda kaldı’

Karasuları sorunu, Türk-Yunan ilişkilerinde donmuş bir çatışma alanı olarak yerini muhafaza ederken, Yunanistan sürekli talepkâr, tehditkâr ve Ege’yi kendi çıkarları için şekillendirmek isterken Türkiye hiçbir zaman Proaktif olamamış, her seferinde Yunan talepleri ve istekleri karşısında savunma ya da cevap veren ülke pozisyonunda olmuştur.

Yunanistan 1936 yılından itibaren istikrarlı bir şekilde devlet politikası ile karasularını genişletirken, Türkiye devamlı tepki veren ülke konumunda kaldı. Türkiye’nin tepkisini yönlendiren ana etken Kıbrıs meselesi nedeniyle iki ülke ilişkilerinde yaşanan gerginlik oldu.

“Yunanistan, Türkiye’nin maruz bırakıldığı izolasyondan faydalanmaktadır.”

Doğu Akdeniz’de İsrail, Kıbrıs, Mısır ve Yunanistan arasında AB’nin de teşvikiyle oluşan koalisyon Türkiye’yi yalnızlığa itmiştir. Yunanistan, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yaşadığı izolasyondan istifade ederek 12 mil konusunu tekrar gündeme getirmiş, daha sonra Doğu Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge sınırlarının belirlenmesinde Türkiye’nin görüşlerini dikkate almayacağını ifade etmiştir.

Yunanistan, dış politikasının tarihi seyrinden de anlaşılacağı üzere, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de çift cepheli bir gerginliğe zorlayarak inisiyatifi elinde tutmak istemekte, Türkiye’yi hem Ege’de hem de Doğu Akdeniz’de zorlayıcı bir dış politika sürükleyerek dengesini bozmaya çalışmaktadır. Böylece Türkiye’yi dünya nezdinde uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan mütecaviz ülke konumuna sokmak istemektedir.

Çünkü Yunanistan; karasularını 12 mile kadar çıkarma hakkının kendisine BM’nin verdiğini, Türkiye’nin casus belli kararı ile uluslararası hukuk kurallarını hiçe saydığını söylemekte, bu konuda AB başta olmak üzere uluslararası toplumunun desteğini beklemektedir.

Yunanistan zamanlaması ve hedefleri doğru belirlenmiş politik manevralar ile Türkiye’nin sinir uçlarına dokunmakta, uluslararası kamuoyunun tepkisini ölçmektedir.

Türkiye açısından ise 12 mil sorununun ele alınışı daha çok iç politikaya yöneliktir.

Denizdeki sorunlara ilave olarak; Yunanistan 40 yıldan bu yana özellikle Türkiye’ye tehdit teşkil eden teröristleri himaye etmekte, onları 3 ayrı kampta yetiştirmektedir.

1990’lı yıllarda Türkiye’’nin sert çıkışları sonucunda Abdullah Öcalan”ın Suriye’den çıkarılması sürecinde PKK Terörist başı Abdullah Öcalan’ı sığınacak ülke ararken himayesine almış, sıkışınca da onu Kenya’ya kaçırtmış, orada da Büyükelçiliğinde saklayabilecek kadar pervasızlaşabilmiştir. Yunan Büyükelçisi Kostulas daha sonra Kenya tarafından sınır dışı edilmiştir.

Pangalos; Atina’ya gizlice sokulan terörist örgüt lideri Öcalan’ı kurtarmak için Kenya’ya göndermiş, Nairobi’deki Yunanistan Büyükelçiliği’ne ait konutta 12 gün ağırlanmasını sağlamıştır. Terörist başı yakalanınca, Başbakan Simitis çaresiz kalarak sözde kendinden habersiz işler çevirdiği gerekçesiyle görevden almıştır. Daha sonra Kültür Bakanlığı’na atanan Pangalos, insan hakları konusunda Türk politikasını “Hitler’in izlediği politikalar” olarak tanımlayınca, Başbakan Simitis tarafından ikinci kez görevden alınmıştı.

Yunan Binbaşı Kalenderidis ise; Öcalan’ın Suriye’den çıkartılmasının ardından onu güvenli bir yere yerleştirme operasyonu için Yunan Gizli Servisi’nden aldığı talimatları uyguladığını, bu operasyon yüzünden Yunan hükümetiyle ters düştüğünü ve çeşitli suçlamalara da maruz kaldığını açıklamaktadır. Öcalan’ın Kenya’da biten yolculuğunun ardından Yunanistan’da yargılanan Binbaşı Kalenderidis bilahare Yunan ordusundan ayrılmak zorunda kalmıştır. Başarılı bir Yunan diplomatı olan Kostulas, Nairobi’den ayrılırken Kalenderidis’e şöyle demişti: "Ben, Yunan Büyükelçisi görevinden bir hırsız gibi ayrılıyor. Böyle bir kaderi ne ben ne de vatanımız hak etmedi."

3 Temmuz 1997”de Kırıkkale Mühimmat Fabrikası”nda 3 kişinin ölümüyle sonuçlanan yangın ve patlamanın PKK ile bağlantılı ve sabotaj şüphesiyle kovuşturulduğunda, sürülen izin Kalenderidis”e kadar uzandığı görülmüştür.

15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında da FETÖ üyelerine yataklık yapan Yunanistan’da DHKP/C üyesi Şadi Naci Özpolat’ın Türkiye’ye iadesine ret kararı çıkarken helikopterle Yunanistan’a kaçan FETÖ teröristlerini himaye etmiştir.

Fanatik Yunan milliyetçisi olarak bilinen Kalenderidis casusluk suçundan Türkiye’de yargılanmış ancak siyasi bir kararla Yunanistan’a iade edilmiştir.

Yunanistan’daki PKK kadrolarıyla sıkı bir irtibat içinde olduğunu da Kalenderidis”in kendisi açıklamıştır.

Abdullah Öcalan Yunanistan ile iş birliği yaparken şu açıklamayı da yapmıştır;

"Gittiğimiz yol, aynı zamanda, onlarca yıldır Türk saldırılarına uğrayan Kıbrıs, Yunanistan gibi komşu ülkeler için bir fırsattır. Çünkü, Kürtlerin bağımsızlıklarını kazanmalarıyla, Türkiye binlerce yıldır Anadolu ve tüm bölgedeki egemenliğinin stratejik temelini kaybetmiş oluyor. PKK’nın devrimi, Türkiye ve Türklerin rolünü sınırlıyor ve yeni stratejik koşullar oluşturuyor."

Yunanistan aynen Suriye ve Libya gibi insanlığa karşı suç işleyen terör örgütlerini ülkesinde barındıran, bunlarla iş birliği yapan terörist bir devlettir.

Yunanistan ile yaşanacak olası bir kriz Türkiye’nin ekseninin Batı’dan Avrasya Bloğuna kaydırılması için öncelikle Rusya için bir fırsat olarak görülmektedir.

Yunanistan ile Türkiye arasında 200 yıldan bu yana yaşanan sorunlar, aşağıda özet bir tablo halinde sunulmuştur.

Bu tablo incelendiğinde kolayca görülecektir ki;

“Yunanistan her durumda sorun çıkartan, sorun yaratan ülke, Türkiye ise pek çoğunda hiç sesini çıkarmamış, çıkaramamış ve pasif kalan ülkedir. Türkiye bu olaylar sonucu Maddi anlamda hiçbir kazanç sağlayamazken Yunanistan sürekli olarak kara, deniz ve hava sahalarını genişletmiş, Türkiye’nin tüm düşmanları ile dostluk kurmayı kendi milli görüş ve ülküsü haline getirmiş ve bunu pervasızca uygulamıştır. Megali İdea Yunanistan’ın ezeli ve ebedi hayalidir.

15 Temmuz akşamı, Türkiye’de ki kargaşadan ve muhtemelen çıkmasını bekledikleri iç savaştan yararlanarak Kıbrıs’ta karşı bir harekât yapıp Kuzey Kıbrıs Topraklarını eline geçirmediği için pişmanlık duyan açıklamalar yapan Rum iktidar partisi DİSİ’nin bir milletvekili aynen şu beyanatta bulundu; “42 yılda elimize geçen bir fırsatı kullanamadık. Yazıklar olsun”. ‘Biz saldırsaydık Kuzey’e, Beşparmak Dağları’ndan Türk askerlerinin tamamını Girne’de denize dökerdik”.

15 Temmuz askeri darbe girişimi haberini alan Güney Kıbrıs’ın askeri anlamda teyakkuz durumuna geçmiş, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın yayınladığı ve 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ile 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi arasında bağ kurduğu belirtilen açıklama yapmıştır.

Aşağıdaki tabloda Türkiye için tasvibi mümkün olmayan tek olay, 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana gelmiştir. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.

Aslında bu olayda bile başlangıçta yine bir Rum ve EOKA Tehdidi olmasına rağmen Türkiye’de yaşanan olayları tasvip etmek ve onaylamak mümkün değildir.

TARİH OLAY YUNANİSTANIN YAPTIĞI TÜRKİYENİN YAPTIĞI
1830 YUNANİSTAN’IN BAĞIMSIZLIK İLANI Rusya’nın kışkırtma ve tahriki, İngiltere ve Fransa’nın arkasında durması sonucu Yunanistan Bağımsızlığını ilan etmiştir. Osmanlı, Ruslara karşı kaybettiği savaş nedeniyle buna razı olmak zorunda kalmıştır.
15 MAYIS 1919 YUNANLARIN İZMİRE ÇIKIŞI VE ANADOLUNUN İŞGALİNE BAŞLAMASI I.nci Cihan Savaşında taraf olmadığı halde İngiltere ve Fransa’nın ittirmesi ile Anadolu’yu işgale kalkmıştır. Kurtuluş Savaşı

Osmanlı Hükümeti tamamen sessiz kalmış, Mustafa Kemal (Atatürk) Samsun’a çıkarak Millî Mücadeleyi başlatmıştır.

1930 YUNANİSTAN’IN FIR HATTI İLANI FIR hattını 10 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1936 YUNANİSTAN’IN KARA SULARINI 6 MİLE ÇIKARMASI Yunanistan Türkiye’ye danışma gereği duymadan tek taraflı bir uygulama ile Karasularını 6 mil ilan etti. Hiçbir şey.
1955 6-7 EYLÜL OLAYLARI İstanbul’da yaşayan gayrimüslimlere saldırıların düzenlendiği olaydır. Selanik’te ki Atatürk’ün evine bomba atıldığı iddiaları ile başlamış, daha sonra bir Türk Konsolosluk görevlisi patlamayı kendisinin yaptığını itiraf etmiştir Olaylar, Londra’da Kıbrıs görüşmeleri devam ettiği günlerde meydana geldi. Grivas önderliğindeki EOKA, adada yaşayan İngiliz ve Türklere karşı terör saldırılarına başlamış, saldırılar kamuoyunda büyük bir öfkeye neden olmuştu. Bu sırada İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ı konuyu görüşmek üzere Londra’da toplanacak üçlü bir konferansa davet etmiş, Konferans 29 Ağustos’ta başlamış ve Dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu Türkiye’yi temsilen yerini almıştı.
1974 KIBRIS HAREKATI Makarios’un Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Darbe yapması Türkiye Garantör Sıfatıyla adaya çıkmıştır.
1976 HORA KRİZİ 1974’teki Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası Yunanistan bir araştırma gemisini Ege’ye gönderince, Türkiye de buna karşılık araştırma gemisi Hora’yı Ege’ye göndereceğini açıkladı. Yunanistan’ın “engelleriz” tehditlerine rağmen Hora, 12’si mürettebat 42 kişiyle birlikte 30 Temmuz 1976’da Ege sularına yöneldi. 7 Ağustos’ta Yunanistan Türkiye’ye “kıta sahanlığını ihlal etmek”le suçlayarak nota verirken, Türkiye iki gün sonra bir başka notayla “Yunanistan’ın kıta sahanlığının tanınmadığı”nı açıkladı.
1987 İKİNCİ HORA KRİZİ Yunanistan 28 Mart 1987 günü Ege Denizinde petrol aramalarına başlayacağını ilan etti. Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’nun “Yunan kıta sahanlığına girmesi halinde Türk gemisine sözle değil fiille karşılık verileceği” açıkladı. Hora bu kez savaş gemileri eşliğinde tekrar Ege Denizine açıldı.

28 Mart’ta günü sabah saatlerinde Hora’dan “sismik çalışmalar başladı” mesajı gelmesinden kısa süre sonra Yunanistan’ın Ege’deki çalışmaları durdurduğunu açıklaması, iki ülke arasında yaşanan gerginliği muhtemel bir savaşa dönüşmeden bitirdi.

1980 DEN BUGÜNE KADAR SÜREKLİ YUNANİSTANÎN 3 AYRI KAMPTA TÜRKİYE İLE SAVAŞAN DHKP C MİLİTANLARINA EV SAHİPLİĞİ YAPMASI, ASALA TERÖRİSTLERİNİ VE MLKP TERÖRİSTLERİNİ EĞİTMESİ, PKK TERÖRİSTLERİNİ YETİŞTİRİP SURİYE’YE GÖNDERMESİ (1994 ve sonrası)

BURADA TERÖRİSTLER SİLAH, BOMBA VE SUİKAST EĞİTİMİ ALIYOR.

1- Lavrion kampı: Atina’ya 100 km mesafede. ASALA ve MLKP için de zamanında kullanılmış.

2- Kinesa kampı: Atina’ya 1 saat mesafede. Ege denizi sahilinde, tek katlı, bahçeli, 4 oda 1 salon şeklinde hücre evleri var

3- Dileysi kampı: Oropo kasabasına bağlı. Sahile 250 mt uzaklıkta. Kampta 3 katlı bir bina ve 3 oda 1 salon şeklinde hücre evleri bulunuyor.

Ara sıra kınamak dışında HİÇBİR ŞEY
1995 KARASULARI 12 MİL İLAN ÇIKIŞI Yunan Parlamentosu, 1 Haziran 1995 tarihinde kendi stratejisine uygun olan bir zamanda, Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkını saklı tuttuğunu ilan etti. Yunanistan’ın Ege’nin büyük bir kısmına hâkim olmasının önüne geçmek için, 8 Haziran 1995 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan tüm parti temsilcilerinin ortaklaşa hazırladığı bildiri ile, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 6 milin ötesine çıkarması halinde, bu durumun savaş sebebi sayılacağını, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne askeri bakımdan gerekli olanlar da dahil olmak üzere tüm yetkilerin verileceğini beyan etti.
1996 KARDAK KRİZİ

Ocak 1996’da Figen Akat isimli Türk bandıralı kargo gemisinin Kardak Kayalıklarında karaya oturması sonucu, Yunan yetkilileri geminin kaptanıyla irtibata geçip yardım teklifinde bulundu. Bunun üzerine geminin kaptanı kayalıkların Türk karasularında olduğunu belirterek yardımlarını istemedi. Gemi kaza yerinden kendi motorlarıyla kurtulmayı başardı

Yunanistan çevre adalardan birisinin belediye başkanı yanında Yunan bir papaz ile birlikte Kardak adasının doğusundaki kayalıklara Yunan bayrağı dikip Yunan Marşını okudu. 27 Ocak’ta Türk gazeteciler Yunan bayrağını indirip kayalığa Türk bayrağı diktiler. Bunun üzerine Yunanistan Ordusu kayalıklara asker çıkarıp kayalıkları denizden abluka altına aldı. Türk SAT Timleri Batı Kardak Kayalıklarına ulaştı. Adadaki Yunan bayrağı Türk komandoları tarafından indirildi ve yerine Türk bayrağı dikildi. Daha sonra her iki taraf ta bayraklarını indirdi ve adalar boşaltıldı.
1999 PKK TERÖRİSTBAŞI ABDULLAH ÖCALAN’IN YUNANİSTAN TARAFINDAN HİMAYE EDİLMESİ Yunanistan önce ülkesinde sonra da Kenya Büyükelçiliğinde terörist Başı Abdullah Öcalan’ı saklamaya ve korumaya çalışmıştır. Türk MİT Teşkilatı Kenya’ya giderek Abdullah Öcalan’ı teslim almış ve Türkiye’ye getirmiştir.
2016 15 TEMMUZ DARBE GIRIŞİMİ 16 Temmuz 2016 sabahı, darbe girişimi başarısız olunca, 11308 kuyruk numaralı S-70 Sikorski helikopteriyle Yunanistan’a kaçan Binbaşı pilotlar Ahmet Güzel ve Gençay Böyük, Yüzbaşı pilotlar Abdullah Yetik, Feridun Çoban, Uğur Uçan ve Süleyman Özkaynakçı, Astsubay teknisyenler Bilal Kurugül ve Mesut Fırat adlı darbeciler Yunan makamlarınca korunmaya alınmış ve Türkiye’ye teslim edilmemiştir. Türkiye Düşmanlığının en bariz örneğini oluşturan bu Yunan tercihi karşısında, Türk Hükümeti her zaman olduğu gibi ABD, İngiltere ve Fransa’dan destek ve ilgi görememiştir.

Türkiye her zaman olduğu gibi yine bir şey yapamamıştır.

Türkler, Attilla’yı cengâverlikle, kahramanlıkla özdeşleştirirken; Batılı toplumların çoğu gibi Rumlar ise vahşetle, barbarlıkla bir tutar ve Türklere Attilla derler.

Türkiye ile Yunanistan liderleri ne zaman ve nerede masaya otururlarsa otursunlar, sonrasında Yunanlıların kendi aralarında yaptığı bir espri vardır:

‘‘Attila, yine Attilalığını gösterdi.’’

Yani, Türkleri görüşmelerde hep Barbar görürler, hep şahin görürler.

1987 senesinde MARPOL (Denizlerin Gemilerden Kirlenmesini Önleme Uluslararası sözleşmesi) için ülkemizi temsilen Atina’ya gitmiştim. İlk günkü görüşmelerde konu egemenlik alanları ve dolayısıyla karasularına gelince Yunan Delegasyonu ile aramızda ciddi bir tartışma oldu. Ertesi gün çıkan Yunan Gazetelerinde “Attila yine Atina’da” yazıyordu. Yani biz Barbarlar Atina’daydık.

Yunanistan Türkiye’yi ve Türkleri her zaman en büyük düşman görür.

“Düşmanımın düşmanı benim dostumdur diyerek tüm Türk düşmanlarını kucaklar ve kışkırtırlar”

Bu halklar kendilerine empoze edilmek istenen Düşmanlık Taleplerine karşı koyarak kendi siyasetçilerini ve Devlet uygulamalarını dostluk çizgisine çekmelidir. Okul kitaplarında yer alan birbirini aşağılayan ifadeleri kendi parlamenterlerine baskı yaparak kaldırtmalıdırlar.

Hükümetlerinin 200 yıllık bu düşmanlık politikasından herhangi bir ferdin etkilenmemesi mümkün müdür sizce?

Eğer mümkün diyorsanız LÜTFEN BU YAZIYI BİR KERE DAHA OKUYUN.

Esen kalın

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s