RÖPORTAJ /// Yasin Atlıoğlu : Lübnan üzerinden tırmanacak gerilime İsrail, Rusya ve Çin gibi aktörler de doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olacaktır


Yasin Atlıoğlu : Lübnan üzerinden tırmanacak gerilime İsrail, Rusya ve Çin gibi aktörler de doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olacaktır

17 Ağustos 2020

Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Yasin Atlıoğlu, Lübnan’daki Patlama ve takiben Lübnan’ı bekleyen senaryoları değerlendirdi. Enstitümüz’ün sorularını yanıtlayan Atlıoğlu’nun konuyla ilgili görüşleri şöyle:

  • Beyrut limanında gerçekleşen patlama Lübnan’da kırılgan olan iç barışın Lübnan iç savaşına dönüşmesine sebep olur mu?

Beyrut’ta olan patlama, mevcut istikrarsızlığı ve krizleri yeni bir boyuta taşıyacak gibi görünüyor. Zaten Lübnan, son 10 yıldır ciddi siyasî krizlere iktisadî krizin eklenmesiyle birlikte çok zor bir durumdaydı.Geçen sene Eylül ayında başlayan yönetim karşıtı sokak gösterileriyle birlikte gerginlik hat safhadaydı. Hükümet istifa etmek zorunda kaldı. Bu yılın başında yeni bir hükümet kurulsa da gösterilerin devam etmesi, pandemi süreci ve ülke ekonomisindeki bölgesel istikrarsızlıklarlada biraz bağlantılı çöküşü ülkedeki sorunların sürmesini getirdi. Kısacası patlamanın hemen öncesinde Lübnan hem siyasî hem iktisadî olarak büyük bir çıkmazın içine girmişti. Örneğin istikrarlı bir para birimi olarak bilinen Lübnan lirası, bu süreçte dolar karşısında büyük bir değer kaybına uğradı. 1 dolar 1.500 Lübnan lirası iken, patlama öncesinde 8.000’lerde kadar çıktı. Ülkede son zamanlarda ciddi bir dolar sıkıntısı yaşanıyordu.

Tabii bu iktisadî krizülkedeki mevcut siyasal sistemin ve devletin zafiyetleriyle de doğrudan ilişkili. Lübnan’daki mezhepsel dengeler üzerine kurulmuş devlet, sürekli siyasî istikrarsızlıklarla boğuşmakta ve kendi insanlarının temel ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz. Örneğin Lübnan’daki devletin elektrik ve su gibi temel ihtiyaçları gün belli saatlerinde sınırlı sağlayabilmesi uzun süreli bir iç savaş yaşayan komşu Suriye’nin durumuyla benzetilebilir. Öte yandan Suriye’de devletin yaşadığı bu zorluklar olağanüstü şartların bir neticesi iken Lübnan’da devletin temel ihtiyaçları karşılayamaması olağan bir durum ve devletin yapılanmasından kaynaklanan zayıflığıyla bağlantılı. Dolayısıyla Lübnanlılar devletin bu tür yetersizliklerinden oldukça rahatsız ve devleti kontrol eden siyasî seçkinlere karşı tepkili.

Bu siyasî seçkinler ki çoğu Osmanlı döneminden beri Lübnan siyasetinde ayrıcalıklı bir rol oynayan ve ülkenin kaynaklarını sömüren belli aileler ve liderlerden oluşuyor. Mezhepsel kimlikse bu siyasî seçkinlere hem devletin işleyişine müdahil olma hem de kitlesel meşruiyet sağlama imkânı sağlıyor.Bu siyasî seçkinlerin devleti kontrol ederken yolsuzluk, rüşvet, adam kayırmacılık ve her türlü illegal işe bulaşmamış olması ise halkın onlara karşı öfkesini daha da arttırıyor. Geçen yıldan beri sokağa protesto için çıkan Lübnanlıların temel hedefleri arasında ülkeyi bu pisliğe bulaşmış siyasetçilerden kurtarmak var. Tabii isteğin gerçekleşmesi hiç de kolay değildi.

Sorunuza gelirsek, Beyrut Limanı’ndaki patlamadan sonra Lübnan yeni bir iç savaşla karşı karşıya kalabilir mi? Bu konuda kesin bir şey söylemek mümkün değil ama patlamanın mevcut istikrarsızlığı daha kötü bir duruma götürme potansiyel taşıdığı aşikâr. Şu ana kadar patlamanın bir kaza olduğu görüşü genel olarak kabul görüyor. Bu kazanın sorumlusu pek çok kişiye göre ülke siyasetini kontrol eden siyasî seçkinler ve onların katılımıyla kurulan hükümetler. Nitekim patlamadan sonra önce 4 bakan hükümetten istifa etmesi ve ardından Başbakan Hasan Diyab’ın istifasını sunmasıyla bu yıl başında göreve başlayan hükümet kısa süre içinde düşmüş oldu. Tabii hükümetin düşmesi yeni bir siyasîkrizin habercisi olabilir. İç savaşın sona ermesinden sonra geçen 30 yılda kurulan hükümetlerin ortalama görev süresi bir buçuk yıl civarında.Lübnan son 10 yılda parlamento ve devlet başkanlığı seçimlerinin uzun süre yapılamadığı krizlere şahit oldu. Lübnan bu konuda rekora sahip ülkelerin başında geliyor. Kısacası hükümet düşüyor, ama yeni hükümet uzlaşma sağlanırsa ancak en erken 1 yıl sonra kurulabiliyor. Dolayısıyla Diyab’ın istifasından sonra ne olacağı muğlak, yeni bir hükümet mi kurulacak yoksa ülke yeni bir seçim sürecine mi sokulacak? Bu iki olasılık da Lübnanlıları umutlandırmıyor ve onlara çok fazla bir şey vaat etmiyor. Yeni bir seçime gidilse bile mezhebe dayalı sistem yüzünden parlamentoya girecekler ve kurulacak hükümette bakan olarak görev yapacaklar üç aşağı beş yukarı aynı olacak.

Peki Lübnan’da yeni bir iç savaş patlak verir mi?Lübnanlılar buna karşı uzun süredir direniyorlar. 15 yıllık bir iç savaşın geride bıraktığı kötü anılar ve büyük kayıplar insanların hafızalarında hâlâ muhafaza ediliyor. Lübnanlılar için iç savaş istenmeyen en son olasılık, fakat Lübnan gibi dış müdahaleye açık bir ülkede her zaman göz önünde bulundurulması gereken bir olasılık. Macron’un Beyrut’a yaptığı ziyaret ülkenin dış müdahaleye ne kadar açık olduğunu herkese bir kez daha açıkça gösterdi. Macron’un eski sömürgeci söylemine ülke içinden destek bulması ise garipsenecek bir durum değil. Lübnan’da Fransa dışında başka dış aktörlerden destek alan ve bunu normal karşılayan gruplar da var. Bir kısım Fransa’dan bir kısım Suudi Arabistan’dan bir kısım İran’dan destek arayışı içinde. Bunlara başka bölgesel ve küresel aktörleri de ekleyebiliriz. Bu aktörlerin kendi çıkarları adına Lübnan’ın iç işlerine daha fazla müdahil olması, hatta mezhepçi kışkırtmalarda bulunması mümkün. Bilhassa bölgedeki çatışma ve gerilim hatları düşünüldüğünde İsrail’in güvenliği bağlamında Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik yapılacak hamleler Lübnan’ın beklenmedik bir hızla iç savaşa sürüklemesini getirebilir. İç savaş olasılığı her zaman var, ama iç savaş olmasa bile ülkenin bundan sonraki süreçteyeni krizlerle yüzleşebileceği ve zor günler geçireceği aşikâr.

Lübnan’da yeni bir iç savaşı destekleyen dinamikler nedir?

Lübnanlı siyasetçiler arasındaki bölünmüşlük, zayıf devlet yapısı ve dış destekçi ihtiyacı gibi nedenlerden dolayı iç savaş olasılığını yok saymamak gerekiyor. Lübnan’da siyasetçilerin siyaset tarzını belirleyen ve ülke siyasetini şekillendiren dış aktörlerden sağladıkları destek. Örnek vermek gerekirse,Marunilerin büyük bir kısmı için Fransa,Hizbullah, Şiî kesim için İran, aynı şekilde Sünnî kesim için Suudi Arabistan ve belki de Türkiye dış destekçi olarak algılanan aktörler arasında yer alıyor. 1975’te başlayan iç savaşa baktığımızda ülke içerisinde biriken sorunların dışardan yapılan müdahalelerle kısa sürede büyük bir iç savaşa dönüştüğünü görüyoruz. İç savaşın arifesinde Lübnan’daki siyasî ve toplumsal gruplar dışardan akan silah ve mali destekle savaşa hazır hale getirilmişti.

Günümüzde 1975’teki iç savaştan farklı olarak güçlü bir devlet-dışı aktör etkili. Hizbullah, askerî güç olarak Lübnan Ordusu’ndan bile daha etkili bir örgüt ve ayrıca siyasî alanda büyük bir nüfuza sahip. Hizbullah’ın iç savaş sonrasında İsrail’e karşı savaşması örgüte Lübnan içinde meşruiyet ve kitle desteği sağlıyor. Askerî olarak Hizbullah’a ülke içinde rakip olacak bir güç odağı şu ana kadar ortaya çıkmadı. Hatırlarsanız 2008’deki devlet başkanlığı krizinde Saad Hariri’nin silahlandırdığı Sünnî gençler Hizbullah’ın karşısına çıkmış, fakat örgüt iki gün içinde Batı Beyrut’u ele geçirerek askerî gücünün rakipsiz olduğunu açıkça göstermişti. Suriye İç Savaşı başladığında önce Lübnan’ın kuzeyinde örgütlenen Selefî silahlı gruplar, ardından Nusra Cephesi, IŞİD gibi El-Kaide bağlantılı silahlı gruplar bir hâkimiyet alanı yaratmak istese de bunlar da Hizbullah karşı bir rakip olamamıştı. Dolayısıyla Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda atılacak bir adım ve bu gerilimlerin bir iç savaşa evrilmesi için her şeyden önce dış aktörlerin desteğiyle bir silahlı güç odağının yaratılması gerekiyor. Bu silahlı güç odağı kim olabilir? Lübnan’ın Sünnî kesimine baktığımızda böylesi bir güç odağının radikal dinci ideolojilerle harekete geçebilecek ve ülkedeki mültecilerden adam devşirebilecek bir grup olması mümkün. Ama yine de Sünnîlerin silahlı grup oluşturmadaki tecrübelerine bakıldığında bu olasılık zayıf. Öte yandan Marunîler içerisinde radikal milliyetçi ideolojiyi savunan grupların silahlandırılması ve Fransa, İsrail gibi ülkelerin mali desteğiyle belli bölgelerde hâkimiyet kurması söz konusu olabilir. Fakat tüm bu olasılıkların ne kadar gerçekleştirilebilir olduğunu bilmiyoruz.

Şu anda sokaklardaki protesto gösterileri görünüşte Lübnan ordusuyla protestocular arasında çatışmalarla sınırlı kalıyor. Daha öteye gitmiyor. Ama geçen hafta mesela emekli subayların Dışişleri Bakanlığı basmaya çalışması gibi enteresan bir olay oldu. Buna benzer bir şey yakın bir zamanda tekrarlanır, iş biraz da mezhepsel boyuta taşınırsa, o zaman tehlikeli olabilir.Lübnan ordusunun da ülke içinde ortaya çıkan olaylar karşısında bazı zafiyetlere var, ordu devlet gibi mezhepsel gruplar arasında bölüştürülmüş bir yapıya sahip. Lübnan’daki siyasî ve toplumsal gerilimler ve olası şiddet olayları karşısında ordu kendi bütünlüğünü koruyamazsa bu durum ülkede bir iç çatışmanın kapılarını aralayabilir.

Yeni bir Lübnan iç savaşının çıkmasını engelleyici dinamikler var mıdır?

Tüm bu kötü senaryolara rağmen Lübnan’da yeni bir iç savaşın çıkmasının engelleyebilecek bir takım psikolojik faktörler de mevcut. Daha önce söylediğim gibi Lübnanlıların çoğu yüzleşmek zorunda kaldıkları tüm siyasî, iktisadî ve toplumsal sorunları savaş yoluyla çözme eğiliminde değil. Lübnan’daki farklı mezhepler ve gruplardan insanların hepsi 15 yıllık iç savaşta büyük acılar çekti. Bu acıları hâlâ hissediyorlar. Ve zaten bir taraftan İsrail gibi büyük bir düşman yanı başlarında dururken, Hizbullah’tan hiç hoşlanmayanlar bile eline silah alıp Hizbullah’lasavaşmayı tercih etmeyeceklerdir. Dolayısıyla biraz dış politik nedenlerle Lübnan halkının sağduyulu davranması, yani “sorunlarımızı çözelim en kötü durumda olsak bile iç savaşın dışında bir alternatif bu meseleleri halledelim” konusunda bir direniş olduğunu söyleyebilirim.

Ayrıca iç savaş sonrası 1990’lardandoğan Lübnanlı gençlerin kentli bir yaşam tarzı içinde büyümeleri, farklı mezheplerden gençlerin aynı eğitim kurumlarında ve aynı sosyal çevrede yetişmesi siyasete bakışta da eski kuşaklara göre farklı bir duruş sergilemesine yol açıyor. Belki de bunu yeni bir ulusal kimlik oluşturma ve yeni bir devlet kurma arzusu olarak görebiliriz. 2015’teki çöp protestoları ve 2019’da başlayan sokak gösterilerinde bu arzu açıkça görüldü. Lübnanlılık kimliği toplumsal alanda güçlü bir birleştiricilik sağlar mı bilmiyoruz ama bu yeni kimlik arayışı genç kesim ve kentli-eğitimli orta sınıf içerisinde hem mezhepçilik fikrine karşı, hem de ülke içi sorunlarını çözmeye yönelik barışçıl bir yol bulma girişimi olarak yorumlanabilir. Sokaklardaki gençler, acaba bir Lübnanlılık kimliği ya da bir Lübnan bayrağı altında toplanıp “o eski kirlenmiş siyasetçileri tavsiye edebilir miyiz?” diye düşünüyorlar.

Öte yandan bu gençlerin de dış destekçilere ilgi göstermesi ve ülkedeki kirlenmiş siyasetçilerin tasfiyesinde bunlardan medet ummaları büyük bir zafiyet. Macron’un Beyrut ziyaretindeki eski sömürgecilik yıllarını hatırlatan söyleminin bazı gençler ve kentli orta sınıf tarafından olumlu algılanması oldukça ilginç. Örneğin Macron“1 Eylül’de geleceğim” dedi. 1 Eylül çok sembolik bir tarih. Büyük Lübnan’ın Fransızlar tarafından ilan edilmesinin, yani kuruluşunu tarihi.Macron orada açıkça şeye referans verdi;“biz zamanında sizi yönettik, şimdi de yönetmeye adayız” dedi.Bu bir ulus için oldukça aşağılayıcı bir söylem olsa da Lübnanlıların bazıları tarafından desteklendi. Kuşkusuz Fransa 100 yıl öncenin güçlü Fransa’sı değil, ama Fransızların böyle geleneksel bir Doğu Akdeniz politikası var. Lübnan bizim topraklarımız, hâkimiyet alanımız diye düşünüyorlar. Kültürel bağlardan dolayı ve 19. yüzyıldan beri bölgede açılan okullardan kaynaklı güçlü bir Fransız kültürü etkisi var Lübnan’da. Tabii bir şeyi de unutmayalım, son dönemDoğu Akdeniz’deki enerji kaynakları meselesi Macron’unBeyrut’ta sergilediği söylemi daha da manidar kılıyor.

Cumhurbaşkanının “bütün imkanlarımızla Lübnan halkının yanındayız” açıklamasından hareketle, Türkiye’nin Lübnan’da izlemesi gereken politika nedir?

Türkiye, son yılarda çevresindeki kriz alanlarının hepsinde aktif politika izliyor. Suriye’deki krizde Türkiye baştan beri vardı, 2016’dan sonra ise askerî varlığıyla krize doğrudan müdahil oldu. Arkasından Libya’da benzer bir durum ortaya çıktı. Tabii şunu söylemek gerekiyor, Lübnan Suriye ve Libya’dan biraz daha farklı bir ülke.Türkiye, 2010-11’lere kadar, Lübnan politikasında büyük ölçüde Suriye ile ilişkilerle bağlantılı bir dış politika izlemişti. Daha doğrusu Suriye’deki iktidarla yani Beşşar Esad’la kurulan yakın bağlardan dolayı, Lübnan toprakları üzerinde -o dönemin ifadesi ile söyleyeyim- sorun çözücü bir aktör olarak faaliyet gösterdi. Ben 2009-2010’dabölgedeydim. O dönem Lübnan’daki farklı grupların Türkiye’ye bakışı oldukça olumluydu, Türkiye’ye karşı olumsuz bakış açısı sergileyen gruplar bile yumuşamıştı. Fakat 2011’de Suriye’de iç savaşın başlaması, Lübnan’da daha önceden Türkiye’ye karşı var olan düşmanlıklar veya önyargıların yeniden canlanmasını beraberinde getirdi. Kuşkusuz Suriye’deki istikrarsızlıktan en fazla zarar gören ülkelerin başında Lübnan geliyor.Türkiye’nin Lübnan’a yönelik izlediği siyaset de değişmeye başladı. Türkiye, bu süreçte iktisadî araçlarla Lübnan’ın elektrik ihtiyacını karşılamak ve kamu diplomasisi araçlarıyla Lübnan içinde Sünnî kesimden bir kitle desteği ve bir etkinlik alanı yaratmaya girişti. Bu siyasetin başarılı olduğu kısımlar olduğu gibi geniş bir kesimde tepki uyandırdığı da aşikârdır. Geçen yıl Lübnan Devlet Başkanı Mişel Aûn’un Osmanlı karşıtı söyleminde bunu açıkça gördük. Ermeniler gibi Türk düşmanlığı üzerinden Lübnan siyasetine müdahil olan grupların da bu süreçte kendilerin daha geniş bir hareket alanı buldukları söylenebilir. Tabii Suriye’deki iç savaş Hizbullah gibi Şiî örgütlerin Türkiye’ye karşı tepki duymasına yol açtı. Bu şartlar altında Türkiye’nin Lübnan’a yönelik izleyeceği siyaseti belirlerken büyük bir hassasiyetle hareket etmesi önemli.

Bu nokta Beyrut’taki patlamanın ardından Türkiye’nin Lübnan’daki yardım faaliyetlerine yaptığı katkı ve gerçekleştirilen diplomatik temaslar olumlu. Limanın tekrar inşa edilmesi konusunda birtakım tekliflerde bulunulması, Mersin Limanı’nın geçici olarak kullanılmasının sağlanması gibi. Tabii Beyrut limanının inşasına yönelik teklif ne kadar karşılık bulur bilinmez. Muhtemelen bu konuda Türkiye’nin karşısına Çin gibi büyük rakipler, Fransa, İngiltere, Amerika gibi devletlerin oluşturduğu büyük konsorsiyumlar, farklı Batılı şirketleri, Suudiler, hatta Mısır çıkacaktır.Öte yandan Türkiye’nin Lübnan’a yönelik girişimlerinde insani yardım faaliyetleri, iktisadî destek ve altyapı faaliyetlerini destekleme gibi konulara öncelik vermesi ve ülkedeki karmaşık mezhepsel ve siyasî mücadelelerde doğrudan müdahil olmaktan kaçınması gerekiyor.

Lübnan GKRY ile münhasır ekonomik bölge anlaşması imzalar mı?

Bundan 10 yıl öncesinde bu soruyu sorsaydınız kesinlikle hayır diyebilirdim.Ama şimdi baktığımızda Lübnan’ın Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları meselesine bakış açısı şöyle:Lübnanekonomik olarak çok ciddi bir sıkıntı içerisinde, o yüzden de Lübnan’da pek çok kişi “acaba Doğu Akdeniz’de petrol veya doğalgaz yatağı varsa ve bundan Lübnan kendi payını alırsa ekonomik krizden bu yolla kurtulabilir mi?” diye düşünüyor. Öte yandan Doğu Akdeniz meselesi oldukça karmaşık, pek çok bölgesel ve küresel aktör bölgede nüfuzunu göstermek istiyor. Lübnan’la İsrail arasındaki kara ve deniz sınırı sorunları, Suriye’nin bir iç savaş içinde olması, Suudi destekli Mısır’la Yunanistan-GKRY arasındaki yakınlaşma ve Libya’daki durum. Bu kadar karmaşık bir meselede Lübnan gibi kapasitesi sınırlı küçük bir ülkenin hareket alanı oldukça sınırlanıyor, Lübnan ancak bir dış destekçinin yardımıyla bu konuya müdahil olabilir. Bu aktör Fransa mı yoksa başka bir devlet mi olacak? Ayrıca Lübnan’da karar alabilecek bir siyasî otoritenin ve istikrarlı bir hükümetin bulunmaması Doğu Akdeniz konusunda atacağı olası adımları imkânsız hale getiriyor. Kısacası Lübnan’ın tavrını görebilmek için öncelikle ülkede yeni bir hükümetin kurulması gerekiyor. Tabii bu hükümet ne kadar yaşayacak ve ayakta kalmasını sağlayacak dış güç kim olacak, bu da önemli.

Lübnan’da büyük ülkelerin tutumları nelerdir?

Tabii büyük ülkelerin tutumları deyince biraz önce bahsettiğimiz Fransa patlama sonrasında en fazla ön plana çıktı. 2011’deki Libya krizinde de hatırlarsanız Fransa çok hızlı hareket etmişti, Lübnan’da da benzer bir durum yaşandı. Öte yandan Macron’un iddialı söylemiyle Fransa’nın Lübnan’da tek başına rol oynama kapasitesi arasında büyük bir uçurum olduğunu söylemekte fayda var. Nitekim Macron’un söyleminin bölgedeki pek çok ülkede rahatsızlık uyandırdığı aşikâr. Fransa tek başına birtakım girişimlere kalkışırsa ki mesela son birkaç gündür Suudi basınında bunu görüyoruz; Suudi basını Fransa’nın bu hareketlerini hoş karşılamıyor. Şimdi Suudi Arabistan’ın müttefiki kim diye sorarsanız,ABD. Dolayısıyla Suudilerle Fransızlar arasında gerilimi yumuşatacak aktör de ABD olur muhtemelen. Yani Fransa tek başına bu işe girişirse, Suudiler kadar ABD, hatta İsrail de rahatsız olabilir. Macron, muhtemelen ABD, İngiltere gibi ülkeleri yok saymadan belki de Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini içine alacak bir koalisyonun çatısı altında Lübnan siyasetini daha sağlam hale getirmeye çalışabilir. Tabii böylesi bir ittifakın karşısına Lübnan’da çıkacak en önemli rakip/düşman İran ve Hizbullah olacaktır. Lübnan üzerinden tırmanacak gerilime İsrail, Rusya ve Çin gibi aktörler de doğrudan veya dolaylı olarak müdahil olacaktır. Bilhassa Çin’in Lübnan’daki siyasî ve askerî mücadelelerden kaçınarak iktisadî açıdan etkin bir siyaset izlemesi mümkün görünmektedir.

Yasin Atlıoğlu

Yasin Atlıoğlu, 2001 yılında İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdikten sonra Marmara Üniversitesi, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü, Ortadoğu Siyasi Tarihi ve Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans (2006) ve doktora (2011) derecesi elde etti. 2011 yılından beri Niğde Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı Doçent olarak görev yapmaktadır.

İlk kitabı “Beşşar Esad Suriyesi’nde Reform” 2007 yılında yayınlandı. 2009-2011 tarihleri arasında doktora çalışması ve dil eğitimi için Suriye’nin başkenti Şam’da ikamet etti. Doktora çalışması sırasında modern Lübnan’da konfesyonel siyasal ve toplumsal sistem çerçevesinde Hıristiyan Marunî toplumu merkezli kimlik-çatışma ilişkilerine odaklandı. İkinci kitabı “Savaşta ve Barışta Lübnan Marunîleri” 2014 yılında yayınlandı.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s