TURİZM DOSYASI : Londra’ya Gideceklere Tavsiyeler


Londra’ya Gideceklere Tavsiyeler

Londra’da ne yenir, ne içilir, hangi müzelere gidilir, hangi parklarda yatıp uzanılır, nereden alışveriş yapılır vs vs. Kısacası Londra’ya dair ne varsa hepsi burada.

beş günlük iş gezisi için gideceğim kesinleşince, arta kalan zamanlarımda nerelerine nasıl gitsem, görsem diyerek sözlükten bilgi almak için baktığımda farklı tellerden, konulardan, parça parça yazılmış entrylerden bilgi almanın epey yorucu ve zaman alıcı olduğunu görmem üzerine ahdettiğim* üzere konu başlıklarıyla kompakt bir şekilde aşağıda anlatmaya çalıştığım şehirdir.

yeni başlayanlar için londra başlığına yazmıyorsam bir sebebi var: ben orada yaşamadım, yaşayacak olana da fikir verebilecek bilgi sahibi olduğumu düşünmüyorum. o yüzden kısa ziyaretler için geçerli diye belirttim. ayrıca şunu da belirteyim, gerek sözlükte doğru başlıklara bkz olabilmesi, gerekse de mekan isimlerini yarı ingilizce yarı türkçe kullanmayı itici bulduğum için orijinal haliyle kullanacağım. her ne kadar londra’ya gidecek bir insanın en azından temel düzeyde ingilizce bilmesi kendi yararına olacaksa da kimse ingilizce bilmekle yükümlü olmadığı veya bu yazıyı okumak için illa ki londra’ya gidecek olmak gerekmediği için mekan isimlerine bağlı olarak kullanacağım ingilizce kelimeleri baştan açıklayayım:

street: sokak/cadde
road: yol/sokak
circus/square: meydan
underground/tube: metro
palace: saray
garden: bahçe
park: park
river: nehir
theatre: tiyatro
museum: müze

caddeler:

oxford street:

Oxford Street – iStock.com / oversnap

regent street‘le dik kesişir. regent street’in başlangıcından (langham place denilen tarafından) 100-200m kadar aşağı inince oxford circus denilen dört yola varılır, ki burası oxford street’i neredeyse ortasından kesen bir bölgedir. ayrıca underground ya da tube denilen metro çıkışı da oxford circus durağı olarak buradadır. dolayısıyla oxford circus’a varınca sağlı sollu uzanan cadde oxford street’tir. caddenin sol tarafı birçok orta halli alışveriş mağazasını barındırmakta olup soho‘yla kesişir. bence pek gezilesi görülesi bir yer değildir. caddenin sağ tarafı ise debenhams, river island, john lewis ve benzeri marka ve büyüklükte alışveriş merkezleriyle dolu olup burası daha gezilesi görülesi ve alışveriş edilesidir. ilk 1km’si gayet canlı ve güzel olup buradan sonrası yavanlaşmakla birlikte dişinizi sıkıp devam ederseniz önce benim gitmediğim ama herkesin alışveriş cenneti olarak gördüğü primark‘a, sonra da hyde park‘a varırsınız. kısacası oxford circus’tan sağlı sollu 1’er km kadarı -özellikle hyde park tarafına doğru olan sağ tarafı- gezilip görülesidir.

regent street: benim favorilerimden olup yukarda bahsettiğim gibi metronun oxford circus durağından çıkarak neredeyse en başına erişebileceğiniz caddedir. oradan başlayıp aşağı doğru uzanan ve piccadilly circusa ulaşacağınız cadde boyunca aklınıza gelen hemen her markanın mağazası mevcuttur. oldukça canlı, nezih ve alışveriş edilebilir bir caddedir; yine de bir knightsbridge değildir.

piccadilly circus: regent street’in sonunda erişeceğiniz ışıklı, bolca tiyatro bulunduran kalabalık meydan. ben broadway‘e benzettim. güzel müzikaller bulabilirsiniz. piccadilly street‘e buradan girerseniz 5-10 dk yürüdükten sonra fortnum and mason‘a ulaşırsınız. özellikle bisküvileriyle meşhur olan mekanın en ünlüsü de zencefilli bisküvisi. kutuları da ayrı güzeldir, valizde yeriniz varsa çok güzel hediye olur bunlardan. ben aldım ama aldığım kişiler burada olmadığı için henüz tadına bakamadım*.

knightsbridge: cadde mi bölge mi tam kestiremedim ama muhtemelen her ikisi de. zira bazı caddeler burada birbirine bağlanıyor. özellikle harrods‘ın bulunduğu brompton road tam bir alışveriş cenneti. kocaman, ferah ve şık mağazalarıyla adını ilk defa duyacağınız en lüks markalar burada boy gösteriyor. alışveriş yapmayacak birisi için bile sırf harrods’ı gezmek yarım gününü alacaktır. hele ki içindeki restoranlarda yemek, özellikle de altında bulunan laduree‘den makaron yiyerek (tavsiye ederim), biraz keyif, biraz hakkını vererek gezecekseniz bütün gününüzü alır.

notting hill:

Notting Hill’in meşhur evleri – iStock.com / ttatty

portobello road ve onu kesen sokaklarında dolaştım. evet aynı filmdeki gibi her evin kapısının rengi farklı. portobello road bildiğin bit pazarı gibi bir yerken, buradan başlayıp içerilere ve kesen sokaklara girince hayatınızdaki en sessiz, sakin ve nezih semtlerinden birinde olduğunuzu anlarsınız. londra’da yaşasam oturmak isteyeceğim ve fakat paramın yetmeyeceği bir semt olduğu kanaatine vardım. zira evlerin önü porschelerden, maseratilerden, aston martinlerden geçilmiyordu. "bir tatlı huzur almaya geldim ah notting hill"den mısralarını dillere pelesenk eder; başka da enteresan bir yönü yoktur, vaktiniz varsa gezinin.

Yazarın bahsettiği film: Notting Hill (Aşk Engel Tanımaz) IMDb

trafalgar square: ingilizler için tarihi önemi büyük olan, kocaman bir kanada büyükelçiliği’nin ve daha da önemlisi national gallery‘nin bulunduğu meydan. ayrıca minyatür bir big ben de vardır. ama tekrar ediyorum hepsinden önemlisi national gallery buradadır. ayrıca bu aralar önündeki bir heykelcikte 2012 londra olimpiyat oyunları açılış törenine kalan zamanı geri sayım yaparak gösteren bir kronometre bulunmaktadır.

parklar:

hyde park:

Hyde Park – iStock.com / aprott

bir şehir ikonu. kocaman metropolün orta yerinde hayatın temposundan tamamen kopabileceğiniz, 18 dereceden yukarısını görünce bikinileriyle güneşlenmeye geleninden at binenine, bisikletiyle gezeninden bir ağaç altına uzanıp kitap okuyanına kadar birçok insan görebileceğiniz, ama istemezseniz kimseyi görmeyebileceğiniz uçsuz bucaksız bir yeşillik, ağaçlık parkıdır. kensington palace ve kensington gardens da bitişiğindedir.

kensington gardens: hyde park’ın bitişiğinde kensington palace’ın önünde bulunur. küçük ama çok güzel, çok bakımlı ve görsel açıdan oldukça doyurucu bir bahçedir. akşam 6 itibariyle hediyelik eşya ve yiyecek satan bölümü kapanır.

regent’s park: londra’da beni en çok etkileyen mekan diyebilirim. süslü bahçeleri, uzun yürüyüş yolları, sessizliği ve dinginliği ile gönlüme taht kurmuştur. inner circle denilen bölgesine giden yol üzerindeki banklara hatıra plaketleri çakılıdır. "mr. and ms. brown hikayelerini bu bankta yazardı" gibisinden… insan o banklara tek tek oturup hangi manzaraya baktıklarını, neler hissettiklerini anlamaya çalışıyor. londra’ya yerleşsem buradan çıkmam sanırım.

turistik mekanlar:

buckingham palace: yaz sezonunda her öğlen 11:30’da muhafız değişimi yapılır. ben yetişip göremedim, dışarıdan heybetine bakıp, birkaç fotoğrafını çekip ayrıldım. londra’ya kadar gidip de görmemek olmazdı, yoksa aman da aman bir numarası yok. büyük güzel bir saray ya ne olacağıdı? içi gezilebiliyorsa işler kesinlikle değişir ama herkes parmaklıklar ardından fotoğraf çektiğine göre böyle bir imkan olmadığını düşünüyorum.

big ben:

Big Ben – iStock.com / FilippoBacci

tarihi saat kulesi. aslında oldukça büyük bir sarayın saat kulesi kısmıdır. thames river‘ın kıyısındadır. gidin görün, birkaç fotoğraf yeterli, buradan london eye’ı, london eye’dan da burayı çekmek çok daha güzel fotoğraflar edinmenizi sağlar.

london eye:

London Eye – iStock.com / QQ7

thames kıyısında big ben’in karşı çaprazında kurulmuş devasa dönme dolap. "sana dün bir tepeden baktım aziz londra" demek isteyenler için birebir. oldukça yavaş dönüyor ve yarım saat sürüyor. çok ağır yükseklik korkusu olmadıkça rahat rahat binilebilir. hareketi bile neredeyse hissetmediğiniz için korkulacak, adrenalin salgılayacak zerre bir şey yok. zaten amaç bu değil, gönül rahatlığıyla binebilirsiniz.

sealife aquarium: london eye’ın hemen yanındaki county hall‘ün (sanırım bir zamanların parlamento binası) giriş katında bulunan akvaryum. köpekbalığından penguenlere, ahtapotlardan araba büyüklüğündeki su kaplumbağalarına kadar her tür deniz canlısı var. bir tane de fırtına simülatörü kabini koymuşlar, saatte 80mph hıza kadar rüzgar veriyor; değişik bir deneyim olabilir.

thames river: london eye’ın önündeki iskeleden hareket eden gezi tekneleri thames üzerinde 45 dk.lık bir tur attırıyor. kaptan aynı zamanda mikrofondan gezi sırasında görülen köprüleri ve önemli binaları tanıtıyor. böylece london bridge, tower bridge gibi ünlü köprülerin yanı sıra nehir kıyısındaki önemli binaları da görme ve tanıma şansınız oluyor.

internette kombine biletler satılıyor, london eye, sealife aquarium, madame tussaud’s, london dungeons şeklinde. bunların sadece ikisini veya üçünü seçerek de alım yapabiliyorsunuz. ziyaret tarihleriniz önceden belliyse bilet kuyruklarından kurtulmak için kesinlikle bu yolu kullanın. özellikle öncelikli giriş hakkı veren kombinasyonları şiddetle tavsiye ederim.

müzeler/tiyatrolar:

national gallery:

National Gallery – iStock.com / AndreyKrav

ne olduğu ne içerdiği zaten bin kere yazılmış, o konulara girmeye gerek duymuyorum. benim gibi sanat kültürünüz sınırlı, normal vatandaş seviyesindeyse hakkını veremeyeceğiniz lakin görgünüzü artırabileceğiniz bir 3 saat yeterli ve yeterince keyifli olacaktır. bu arada sanat bölümü öğrencilerini tabloların karşısına oturmuş kara kalem çizerken göreceksiniz, dikkatlerini fazla dağıtmadan izleyebilirsiniz.

british museum: kültürden kültüre gark olabileceğiniz, akla gelen hemen her ırka ait kültürel mirası barındıran, özellikle ilk defa canlı gözle mumya görmek isteyenlerin uğraması gereken, kültürler tarihine özel bir ilgisi veya bu konuda derin bilgisi olmayan insanlar için hoşça bir 3 saat geçirmenin ideal olacağı müze.

madame tussauds: balmumu heykellerin çoğunun aslına pek de benzemediği, dolayısıyla böyle bir beklenti yerine müze içinde ingiliz tarihine ilişkin yaptırılan kısa gezi için gidilebilir müze. zamanınız yoksa feragat edebileceğiniz bir aktivite. insan yine de gitmişken görmeden edemiyor o ayrı.

her majesty’s theatre: londra’ya gitmişken yapılması elzem olan aktivitelerden birisi de bir müzikale veya operaya gitmek. başlangıç için en çok tavsiye edileni her majesty’s theatre’da sahnelenen phantom of the opera. hayatım boyunca hiçbir performanstan bu kadar etkilendiğimi hatırlamıyorum. şiddetle sarsılarak tavsiye ediyorum. bir sonraki deneyim içinse we will rock you tavsiye ediliyor.

alışveriş:

harrods:

Harrods – iStock.com / George Clerk

londra’nın en ünlü avm’si demek abartı olmaz sanırım. oldukça büyük ve a’dan z’ye herşeyi bulabileceğiniz bir mağaza. daha önce de söylediğim gibi alışveriş yapmayacaksanız bile oldukça zamanınızı alacak, her tür markayı ve nezih restoran/cafe’yi bulabileceğiniz illa ki görülesi mağaza. dahası, içinde gezdiğiniz yetmezmiş gibi çıktıktan sonra da cadde üzerindeki mağazalara gelmişken uğramamak olmaz diyerek bütün gününüzü burada geçirebilirsiniz. knightsbridge brompton road’dan bahsetmiştim sanırım, daha fazla söze hacet yok.

primark: oxford street’in hyde park tarafında bulunan herkesçe çok tavsiye edilen ama ben gitmediğim için fikir beyan edemeden zamanınız varsa "bir gidin görün kerameti neymiş?" diyebileceğim mağaza.

Editör tavsiyesi: İnanılmaz ucuz ürünler bulabileceğiniz bir yer Primark. Londra gibi aşırı pahalı bir şehirde mutlaka gidip bakılası.

covent garden: alışveriş kasabası gibi bir şey. woodbury common‘ın daha küçük ve daha şirini. gerçi buradakiler outlet değil ve fiyatlar londra genelinde olduğu gibi gayet türkiye fiyatı, yani yüksek. burada london transport museum var, malesef zaman kısıtından giremedim ama merakımı cezbetmişti. alışverişten ziyade turistik olarak ziyaret edilesi bence.

şehiriçi ulaşım:

ben sadece metro kullandım. öncelikle ihtiyacınız olan kartı bulmalısınız. ben 5 gün kalacağım ve çok kullanacağım için 1 haftalık sınırsız oyster kart aldım. 30 küsür pound olup 5 poundu depozitodur. kartı iade ederseniz geri alırsınız. kesinlikle edinin, çok karlı çıkarsınız. metro ağı hakikaten harika. her yerden her yere metroyla gidebiliyorsunuz. öncelikle hangi istasyonda ineceğinizi, sonra o istasyondan hangi hattın/hatların geçtiğini ve son olarak da hangi hatta bulunduğunuzu, hat değiştirmeniz gerekiyorsa hangi istasyonda değiştirmeniz gerektiğini tespit ederek 2 dk’da bir gelen trenlerden birine atlarsanız en geç 15 dk’da oradasınız. karışık gibi görünse de 2-3 kullanımda çözeceksiniz. yine olmadıysa metro istasyonları içinde neredeyse adım başı "help point" denilen yardım noktaları var. bir nevi diafon, konuşarak yardım alabilirsiniz. meşhur "mind the gap" anonsu bizdeki "sarı çizgiyi geçme" demektir.

genel bilgiler:

– en önemlisi bu ülkede yapacağınız alışverişlerin vergisini ülkeyi terk etmeden önce havaalanından iade alabileceğinizdir. yalnız bunun için her mağazanın bir minimum tutarı vardır. her mağazaya girişinizde bunu öğrenin ve bu tutar üzerinde bir alışveriş yaparsanız vergi iadesi alacağınızı mutlaka belirtin. kasadaki görevli sizin için pos makinesi gibi bir makineden işlem yapar ve çıkan uzun slipi imzalayarak size verir. siz de bu sliplere isim, adres gibi kişisel bilgilerinizi yazıp imzalayarak havaalanında "vat" yazan ofise götürdüğünüz takdirde 50 pound’un üzerindeki alışverişlerinizin vergi iadesini nakit, altındakilerin vergi iadesini ise kredi kartınıza alırsınız.

– trafik ters akar, karşıdan karşıya geçerken size en yakın şerit için sağınızı kontrol edin. birçok caddede yol üzerinde "look right" diye uyarı yazısı var zaten.

– karşıdan gelen aracın solunda oturan adam elini kolunu bırakıp arkasına döndüğünde benim gibi adrenalin salgılamayın, unutmayın şoför olan diğeri.

– güneşi görünce kar görmüş izmirliye dönen insanların şehridir. 18 derecede güneşlenen insanlar göreceksiniz yadırgamayın.

– yine insanlarıyla ilgili, çok yardımseverler. "aman da çok soğuklar biz misafirperveriz bi kereaa!!" diyene kafam girsin. 5 kere yol sordum, 4 tanesi telefonundan gps’ine bakıp yol tarif etti (2’si neredeyse koşuyordu belli ki acelesi vardı, ona rağmen…), geri kalan bir tanesi de turist çıktı. ayrıca metrodan kendi kadar valiziyle inmeye çalışan iş arkadaşıma hemen önündeki kadın teklifsiz ve gayet güleryüzle el attı ve valizi birlikte indirdiler (benim ellerim de doluydu napayım).

– hakikaten pahalı bir şehir.

– gelir düzeyi yüksek bir şehir olsa gerek ki herkes epey pahalı markalar giyiniyor (tabi ki biraz da sadece turistik ve merkezi yerleri görmüş olmamdan kaynaklıdır).

– yürüyen merdivenleri alıştığımızdan daha hızlı.

– hediyelik eşyalar enteresan bir şekilde nerdeyse her yerde aynı fiyata satılıyor, daha ucuzunu bulur muyum diye dükkan dükkan gezerek en değerli şeyinizi, zamanınızı boşa harcamayın.

– mcdonald’slarda hala curry sos var!! türkiye’de kaldırana da kafam girsin!!

– opel amblemi daha farklı, kuyruklu at gibin bir şey tam kestiremedim (kendisi ingiltere illerine vauxhall markası olarak girmiş de ondanmış, crown uyardı sağolsun).

sonuç: bu yazı tamamen kendi kendime oluşturduğum gezi programım ve gözlemlerim neticesinde kaleme alınmış olup ilk defa gideceklerin epey işine yarayacağını düşünüyorum/umuyorum.

nickimi unuttum

Ne yenir, ne içilir?

Tower Bridge – iStock.com / extravagantni

kahvalti:

breakfast club duyduguma gore turkiye’de populer olmus bile. guzel mekan ama abartilacak bir yani yok. bir kac subesi var, benim onerim shoreditch/hoxton square’dekine gitmeniz. en buyuk ve en guzel olani o.

Foursquare

İngiliz kahvaltısı – iStock.com / TyBoo

spitalfields’dekinden uzak durun, her zaman cok gurultulu oluyor. haftaici yer bulmak sorun olmaz ama haftasonu gidecekseniz sabah 11den once ulasmaya calisin. 12-2 arasi kapida sira beklerseniz, kapida sira beklemeye degecek bir kahvalti degil. tatli seviyorsaniz berry’li pancakelerini tavsiye ederim. yoksa klasik english breakfast yiyin (black pudding‘den sakinin), domuz sevmiyorsaniz vejetaryen secenegi de mevcut.

my old dutch pancake house: adi ustunde, tatli ve tuzlu pancake’ler. daha cok pizza gibi oluyorlar kocaman. mekan holborn’da. sadece kahvalti icin degil, her zaman gidebilirsiniz.

best fish&chips: fish and chips denilen sey ne kadar guzel olabilirse… bence yemezseniz birsey kacirmazsiniz ama illa yemeden donmem derseniz bond street’te golden hind simdiye kadar bulduklarimizin en iyisi. mekanin sahibi kibrisli bir rum. anliyor turkce konustugunuzu, gelip 2 cift laf edebiliyor mekan cok kalabalik degilse.

french: bu mekanin tam karsisinda bir fransiz restorani var. ne zaman gitsem onunde sira oluyor. ama guzel bir mekan, yemegi de guzel. adi le relais de venise l’entrecôte. boyle havali bi adi var, iceride de french maid kiyafetleriyle servis yapan fransiz hatunlar vs. menude sadece 1 urun var. antrikot et, ozel sosuyla gelen french fries ve salata. bunlar fix fiyat. ustune ickisi, tatlisi ekstra.

best hamburger: bu onemli. belli bir sure en iyisi byron‘di. amma velakin hamburger cok populer oldugu icin her gun yeni bir mekan aciliyor ve aralarinda daha iyileri cikabiliyor. simdiye kadar yedigim en iyisi patty&bun diye bir mekanda. 2 subeleri var. bond street yakinindaki daha buyukce. kapisinda sira oluyor ama bir ari gold burger yemeden donmeyin derim. patates kizartmalari da leziz. burada sira beklenir!

Patty & Bun Foursquare

baktiniz burasi olmuyor, 2 alternatif daha var: hache ve honest burger. honest’ta yemedim ama her yiyen guzel diyor. honest soho’da var, hache shoreditch ve camden’da mevcut.

byron iyi bir alternatif ama son 1 senedir hic gitmedim, bozmus olabilirler bilemiyorum. her koseye bir dukkan acarak acayip buyuduler zira.

ve bu kadar alternatif varken lutfen gourmet burger kitchen (gbk)’ da yemeyin. ayni fiyata cok daha iyisini yiyebilecekken lutfen orada yemeyin…

best mexican: cok suslu, kocaman meksika restoranlarina gitmeniz yok. chipotle buldunuz mu girin. et seviyorsaniz barbacoa onerilir.

best sushi: farringdon’daki tajima-tei. daha cok japonlarla dolu. her zaman cok kalabalik dolayisiyla rezervasyon bulmak bile zor olabiliyor, randevu almadan gitmeyin bile. sushi’ler biraz daha ilik geliyor alistiginizdan ama cok lezzetli. fried crab’li bisi vardi, ondan mutlaka ismarlayin.

eger cok para veremem veya doluydu giremedim ama sushi yemeden de olmaz diyorsaniz her yerde rastalayabileceginiz itsu iyi bir alternatif. duyduguma gore yo-sushi denilen mekanin ismi geciyormus turkiye’de, aman diyim sakin. iyilerini yedikten sonra onun ne kadar kotu oldugunu anliyorsunuz. itsu iyidir, itsu candir.

itsu da ayrica potsu noodle diye bir sey var. tavsiye ederim. yerken saglikli hissediyorsunuz:)

bir de japon restorani olsun konsept olsun, yanar donerli, atmali tutmali olsun derseniz su var: benihana. piccadilly circus’a yakin. piccadilly’den cik, duz git, solda kahve dunyasi var, onu gec, karsiya gec hemen orada. arada illa turk kahvesi icecem derseniz diye kahve dunyasini da sikistirdim. neyse efendim hani bir himym bolumunde barney japon restoraninda birseyler pisiriyordu boyle bicaklari atip firlatip. ondan iste. buyukce bir ocagin etrafinda masa, ortada ocak ve sef, sov yaparaktan size et falan pisiriyo. ucuz degil

italyan: soho’daki princi. ne yerseniz guzel ama yer bulmak biraz zor. sergiledikleri yemeklerden siparis veriyor, parasini oduyor, yemegi alip oturuyorsunuz.

bir de king’s road’da (west london) buona sera at the jam diye bir mekan var. rezervasyon yaptirabilirseniz iyi olur, kucuk bir yer cunku. rezervasyonunuz yoksa da yogun saatlerden once giderseniz girebilirsiniz. yemekten cok mekanin tipi guzel. degisik bir deneyim iste…

chinese: cin mahallesine gidip herhangi bir yere girebilirsiniz. ordek yemenizi tavsiye ederim hem degisik bir opsiyon olur. eger cin’e gidip noodle yiyecekseniz lutfen o noodle’i cin’de yemeyin gelin thai restoranina gidin

thai: busaba thai diye bir yer var, yine tr’de populer olmus olabilir. burada da oldukca populer. soho’da ve shoreditch’de var. pad thai siparis ediniz bir de kalamarlari cok guzel, degisik ve guzel.

ama bence en iyi thai soho’da banana tree. tam thai restorani degil, uzakdogu fuzyonu gibi birsey ama orada yiyeceginiz hersey cok guzel. sira beklemeye deger bir mekan daha.

best indian / pakistani / bangladeshi: ayyy tum asyalilar birbirine benziyooo tandansinda bir mutfak. hepsinin birbirinden farkli oldugu iddiasina ragmen bence hepsi ayni. bol baharatli, curry based food iste. neyse whitechapel denilen muhtesem pakistan mahallesinde tayyabs diye bir restoran. genelde aksam ve ogle yemekleri zamaninda disariya tasan bir sira oluyor ama beklemeye deger. ayrica mekandan ayrildiginizda bastan asagi curry kokacaksiniz buna da hazirlikli olun. ammavelakin yemekler cok lezzetli. chicken tikka masala bir klasik, starter olarak lamb chops mutlaka soyleyin, ana yemek kadar cok geliyor zaten. yemegin acisini bastirmak icin mango lassi icin, yemegin yaninda ekmek niyetine peshwari naan (hindistan cevizli pide) yiyin. tatli yemegin, tatlilari hep kizartma…

luksunden olsun diyorsaniz shoreditch’de tramshed diye bir mekan var. iceride kocaman bir cam kafesin icinde bildigin bir adet dana ile ustunde bir adet tavuk duruyor sanat olarak. sanat diyorum cunku kendisi meshur ingiliz sanatci damien hirst’un eseriymis. neyse bu garipligin altinda oturup yemek yemek isterseniz size sadece ya et ya tavuk sunuluyor, birini seciyorsunuz. butun tavuk bildigin sise sokulmus bir sekilde firindan onune geliyor.

yine turkiye’de adinin gectigini duydum angus steakhouse. aman diyim yapmayin. isminde angus var, turkiye’de biftege biftek demiyoruz steak diyoruz bu ondan olsa gerek diye aldanip leicester square’de bulunan birkac restorandan birine sakin gitmeyin. nerde bol turist orda dusuk lezzet kalitesi. illa iyi et yemek istiyorsaniz ve paraniz da size batiyorsa hawksmoor var covent garden/holborn civarlarinda. spitalfields’de de var 1 adet. fiyatlar ucmus yalniz, bakmadan gitmeyin

bir de brazilian restoran konsepti var boyle sinirsiz et yiyebiliyorsun. format su sekil, gidiyorsun, fix fiyat veriyorsun, sen dur diyene kadar adamlar sana degisik degisik etler getirmeye devam ediyorlar. bir cesit eti sevmedin, ona hayir diyip digerinden alabiliyorsun. rodizio deniyor konsepte saniyorsam. bir kere gittim onun icin restoran oneremeyecegim ama denemek isterseniz ustunde rodizio denen birine girebilirsiniz.

best cheap eats: her yerde bulabileceginiz, fiyatlari ve lezzetleriyle sizi hayal kirikligina ugratmayacak mekanlar:

pret a manger: sandvicci.
pizza express: italyan
wok to walk: noodle bar. icerigi seciyorsun, hemen onunde pisirip veriyorlar, taze taze yiyorsun, bence cok lezzetli

tatli:

hummingbird bakery: mutlaka ama mutlaka red velvet cupcake’i yenmeli. soho’da, notting hill’de, spitalfields’de var benim bildiklerim.

gelupo: soho’da bir kahveci + italyan dondurmacisi. ikisini bir arada da alabiliyorsunuz. icine dondurma attiklari bir kahveleri var.

coffee: starbucks gibi cok gorulen kahvecilerden en iyisi costa. pret a manger’in kruvasanlari cok guzel, kahveleri kotu

cok fazla kucuk coffee shop var. ozellikle shoreditch’e giderseniz adim basi kahveci gorursunuz. bence hepsi guzel. eger kahve manyagiysaniz ve sadece disarida icmem, evimde de espresso makinemle kahve keyfi yapar, neseme bakarim derseniz soho’da algerian coffee company’den cok guzel kahveler, caylar alabilirsiniz

cay demisken cay seviyorsaniz piccadilly’deki fortnum&mason size gore. kralicenin caylarini da bunlar veriyormus. sizin kraliceden neyiniz eksik? anneye halaya, komsu teyzeye hediye alacaksaniz buradan cay goturebilirsiniz, herkes mutlu olur:) ayni zamanda burada bir tea salon’u var, klasik ingiliz cay seramonisi yapip cayinizi yudumlayabilirsiniz

vejetaryenseniz covent garden’da bir vegan restorani var. adi food for thought. kucucuk bir girisi var, ust katinda 2-3 tabure, alt katta 5-6 masa. sik yerleri tercih ederim, kaliteden odun vermem derseniz hic gitmeyin. oldukca salas, bir o kadar da sikisik bir mekan ama yemekleri super lezzetli. hergun farkli seyler cikariyolar ve simdiye kadar begenmedigimiz yemekleri olmadi. tatlilari var bir tane boyle krem santi+cilek+crumble. leziz!

venezuella. hic yemedik, yemesek olmayiz demeyin, yiyin. hoxton’da kanal kenarinda ufak bir venezuella cafesi var, usenmezseniz gidin, pisman olmazsiniz. adi arepa and co. cachapa diye bir corn pancakeleri var. bir de klasik venezuella yemegi pabellon’mus, yiyin, yidirin!

miel

Gece hayatı

iStock.com / Peeter Viisimaa

gece hayatına gelecek olursak publar zaten sahane belirtmiştim iş cıkısı gidip yemek yiyip takılıyorsun. ben ordayken sadece bir gece klubune gittim.o da hadi gelmişken görmedik dememek için. (bkz: ministry of sound)

içinde farklı farklı müziklerin yapıldığı boxların bulundugu bir gece klübü. içeri girerken 3 kontrolden geçiyorsunuz artık. aramalarda aramalar. benim o gece elimde seffaf içi gözüken bir canta vardı sadece telefon kartlık vs şeklinde. en son kontroldeki kadın oo gayet akıllıca dedi, ne sanıyorsun tatlım sen türk kızını diyemedim.

içerde montunuzu verdikten sonra size verilen kagıdın fotografını cekin uyarıları aksi takdirde sabaha kadar beklersinizler. telefonunuza sahip cıkın uyarıları falan derken hep aynı tarz müziğin devam ettiği yer. ya da bizden geçmiş. çok sarmadı, bir de uyusturucu soran ingiliz kızına kibarca ingiliz aksanıyla no diyiverdim.

o2 arena sahane büyük kocaman bir yer, konsere alanı düzeni sahane. iceceğini alıp konseri izleyebiliyorsun. her yerde essek kadar 10£ un altına kredi kartı kullanılmaz yazısına ragmen, ‘ya pardon hiç nakitim yokda size de alsam olur mu’ diyen yaratıcı! türk erkekleriyle de karşılaşabiliyorsunuz. kenya olsa fark etmez yaratıcı! yurdum erkeği.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s