GÜNDEM ANALİZİ /// Mehmet Bedri Gültekin : “Amerika’dan kurtulalım da Rusya’ya, Çin’e mi bağlanalım!”


Mehmet Bedri Gültekin : “Amerika’dan kurtulalım da Rusya’ya, Çin’e mi bağlanalım!”

25 Haziran 2020

Dış politika deyince bir büyük güce dayanarak ayakta kalınabileceğini sanmak, Osmanlı devletinin son döneminden, Tanzimat sonrasından kalma bir hastalıktır. Dönemi anlatan kitaplar Osmanlı Hariciyesi içinde Rusçu, Almancı veya İngilizci olan “devlet adamları”nı yazarlar.

Mahmut Nedim Paşa Rusçu’dur, Ali ve Fuat Paşalar Fransızcı, Reşit Paşa İngilizci’dir.

17. yüzyılın sonunda Viyana önlerinde başlayan ve bütün bir 18. ve 19. yüzyıllar boyunca devam eden askeri yenilgiler dizisi, yabancı güçlerle baş edilemeyeceği ve ayakta kalmak için mutlaka bir yerlere dayanılması gerektiği fikrini güçlendirmiştir. Tanzimat sonrasında Osmanlı hariciyesine damgasını vuran tablo, işte bu yaklaşık 150 yıllık gelişmenin sonunda ortaya çıkmıştır.

Saydığımız “düveli muazzama” muhiplerine, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından “Amerikancıların” eklendiğini de biliyoruz.

Bu eğilim o denli güçlü idi ki Kurtuluş savaşına başlarken Mustafa Kemal ve arkadaşlarının daha ilk adımlarını atarken mücadele etmek ve baş etmek zorunda kaldıkları fikir “manda ve himaye” fikriydi. Aralarında Halide Edip’in de olduğu Osmanlı yurtsever aydınlarının küçümsenmeyecek bir kısmı Amerikan mandası istiyorlardı. Onun içindir ki Sivas kongresinin en önemli kararlarından biri, “manda ve himaye kabul edilemez” olmuştu.

Cumhuriyetin özgüveni ve karşı devrim

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi, bu anlayışlara büyük bir darbe vurdu. Cumhuriyet Türkiyesi; her bakımdan kendine güvenli, en büyük zorlukların altından bile özgücümüzle kalkabileceğimize inanan bir nesil yetiştirdi. 10. Yıl Marşı’nda dile getirilen inanç, özgüven ve kararlılık; “düveli muazzama”ya karşı elde edilen zaferin ürünüdür.

Ama yüzyılların tortusu olan kendine güvensizlik, “büyük bir güce” yaslanarak ayakta durma fikri, elbette öyle birden bire yok edilemezdi. Toplum ve devlet içinde bu yönde var olan ama Kurtuluş Savaşı başarısı ile sinen fikirler, İkinci Dünya Savaşı’nı takip eden Atlantik ittifakına bağlanma sürecinde yeniden canlandı.

12 Eylül sürecinde bu anlayışın daha da derinleştiğini biliyoruz. Türkiye’de iktidara talip olanların ilk olarak Vaşington’u ziyaret ettikleri, Atlantik ötesinden gerekli icazeti aldıktan sonra işe koyuldukları günlerin arasından daha fazla bir zaman geçmedi.

Söz konusu anlayışlar hala da devlet katlarında ve siyasi hayatımızda çok güçlü olarak yaşamaya devam etmektedir.

Kurtuluş Savaşımızın dış politikası

Türkiye, 28 Şubat süreciyle başlayan yeni dönemde, aradaki bazı kesintilere rağmen adım adım Atlantik kampından kopuyor ve çıkarlarının hayat bulacağı Avrasya’daki yerine yerleşiyor. Bu yeni konumlanışın ilk şartı, elbette, arkada kalan dönemde ABD’nin çıkarları doğrultusunda izlenen politikanın sonucu olarak komşularıyla bozulan ilişkilerini karşılıklı yarar ve eşitlik temelinde yeniden düzeltmesidir.

Rusya, İran, Irak, Suriye ve Asya coğrafyasının önemli ülkesi olarak Çin ile ilişkileri eşitlik ve karşılıklı yarar ve saygı temelinde düzeltmek en başta Türkiye’nin çıkarları gereğidir.

Türkiye’nin ABD kampına bağlı olarak kalmasını savunanlar ise bu gelişmeye “ABD’den kurtulalım da Rusya ve Çin’e mi bağlanalım” itirazları ile karşı çıkmaktadırlar. Çünkü dış politika denince bir yere bağlanmak dışında bir seçenek akıllarına gelmemektedir.

Kurtuluş savaşı yıllarında Mustafa Kemal’in Sovyetlerle izlediği dostluk ve işbirliği politikası iki ülkenin de yararınaydı. Bu sayede biz, sırtımızı yaslayacağımız çok güvenli bir “dayanak” elde ettik. Ayrıca, Sovyetlerden aldığımız para ve silah ile Kurtuluş Savaşımızı başarıya ulaştırdık.

Öte yandan Sovyet Rusya ise, 1918 – 1921 yıllarında 14 yabancı ülkenin elbirliği ile gerçekleştirdiği saldırılara, Türk Milli Kurtuluş Savaşı’nın güneyini güvenceye alması sayesinde başarıyla karşı koyabildi. Yani bir karşılıklı yarar söz konusuydu. Türkiye’nin 1930’lu yıllarda gerçekleştirdiği sanayileşme hamlesinde, Sovyet Rusya’nın büyük katkıları da biliniyor.

Hiç kimse, Atatürk Türkiye’sinin Sovyetlere bağımlı bir politika izlediğini iddia edemez.

Doğru işbirliğinin zemini

Aynı şekilde bugün de Çin ve Rusya dahil olmak üzere komşularıyla Türkiye’nin nesnel çıkarları ortaktır ve birlikte hareket etmeleri bir zorunluluktur. Bütün bu ülkeler;

-Gelişmekte olan ülkelerdir. Bu özellikleriyle emperyalist-kapitalist dünyanın hedefidirler.

-Türkiye ve komşuları (Rusya ve Çin de dahil) emperyalizmin etnik ve gerici hareketleri kullanarak yürüttüğü bölme ve parçalama faaliyetlerinin hedefidirler.

-Bu ülkelerden hiçbiri, nesnel durumu itibariyle bugün emperyalist politika izleyebilecek durumda değildir.

-Türkiye ve komşuları ekonomik bakımdan da her bakımdan birbirlerini destekleyecek ve bütünleyecek durumdadırlar.

-Söz konusu ülkelerin hepsi çok güçlü ortak tarihi bağlara sahiptir. Ve aynı kültür coğrafyasının ülkeleridir.

-Gelinen aşamada eşitlik, karşılıklı yarar, toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı temelinde ilişki, komşularıyla Türkiye arasında bugün var olan ilişkiyi tanımlayacak doğru ifadedir.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s