SİYASİ DOSYA /// FATMA SİBEL YÜKSEK : Ulusalcılığın Dramatik Rotası / İsmet Paşa’lardan Cihat Paşa’lara Düşmek


FATMA SİBEL YÜKSEK : Ulusalcılığın Dramatik Rotası / İsmet Paşa’lardan Cihat Paşa’lara Düşmek

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihinde rütbesi ile denk olmayan bir güce erişmiş “kudretli” askerler olmuştur. Güncel örneğimizden farklı olarak bunların hepsi, ünlerini ve ünvanlarını tarihin canlı sahnesinde, gözüpeklik isteyen aksiyonların sayesinde kazandılar. Hiç kimsenin tanımadığı masa başı subaylarının sanal ortamda, Gazi Osman Paşa’nın Plevne destanı gibi destanlar yaratarak, göğüslerini kahramanlık madalyaları ile donattığına ise ilk kez tanık olduk.

Cihat Yaycı olayında esasen yazılmadık hiç bir şey kalmadı. Bizde adettir, düşenin arkasından o kişinin hakkında neler de bildiğimizi ortaya koymayı, bu konuda birbirimizle yarışmayı severiz. Bir youtube kanalında adını bile bilmediği, “Cihat Paçacı”, “Cihat Yaylacı” deyip durduğu kişi hakkında derin analizler yapan bir gazeteci bile gördüm.

Netice itibarıyla sanırım hepimiz bu konuda yeterince döktürdük ve artık hiç kimsenin “Cihat Yaycı olayının perde arkası” başlıklı bir yazıyı okumaya istek ve ihtiyacı yok.

Hüsranla sonuçlanmış sıradan bir ihtiras hikayesiydi, geldi geçti. Bir siyasetçinin gölgesine sığınarak yükselmeyi düşünen askerler varsa, umarız gerekli dersi çıkarmışlardır.

Duvara toslamış bu kariyer hırsının arkasında, “ulusalcı” tabir edilen (siyasi görüş olarak aralarında bu satırların yazarının da bulunduğu) devletçi, kadrocu, bazen militer, büyük bölümünün kendisini “Atatürkçü” olarak tanımladığı, siyaset alanındaki varlığını ordunun gölgesinde sürdürmeyi benimsemiş, devleti yücelterek yaşayan kesimin küçük ama büyük dünyasındaki kırılmalar ortaya çıktı ki işte işin bu kısmı bize irdelenmeye muhtaç daha bakir bir alan sunuyor.

Devlet tarafından terk edilmek

İttihat ve Terakki, mandacılık, hilafet gibi vs. konularda daha önce pek çok kez birbirine düşmüş olan Atatürkçü-Ulusalcı kesim, nasıl olmuş da adını bile pek duymadıkları, hatta bazılarının “fetöcü” listelerinde zikrettiği, kendilerini yıllarca hapislerde yatırmış bir iktidara hizmet ederek terfi almaya çalışan bir subay üzerinden “Cihat Yaycı’cılar-Cihat Yaycı karşıtları” diye ikiye bölünebilmişti?

Bu absürt durumu anlayabilmek için 2007 yılında başlayan Ergenekon operasyonları ve tutuklamalarına gitmek gerekir. Bu davada tutuklanan insanların büyük bir bölümü, başına gelenin ne olduğunu tutuklu geçirdikleri ilk üç yıldan sonra anlamaya başladı.

Düşünün, gözaltında ifadesi alınan subay, akademisyen, gazeteci vs. arasında devlet tarafından yürütülen gizli bir operasyonda “bilgi ve tecrübelerine” başvurulmakta olduğunu zannedenler vardı. Binlerce sayfalık dava dosyası “danışman” veya “bilirkişi” edasıyla verilmiş ifadelerle doludur. Sanıkların çoğu, savcı ile çay kahve eşliğinde birkaç saat sohbet ettikten sonra evlerine gideceğine inanıyordu ki öyle olmadı. Evlerine beş yıl sonra gidebildiler.

Peki bu insanlar neden böyle ağır bir hüsranla yüzleşti? Çünkü devletin kendilerine ihanet edebileceğini, ortada bırakabileceğini asla akıllarına getirmemişlerdi. Tutuklu sanık Avukat Kemal Kerinçsiz’in Silivri’deki duruşmalarda,

“Bu suçlamalar ne demek oluyor? Ben bu devletin, bu sistemin bir parçasıyım, beni karşıya atamayacaksınız!” diye bağırması hâlâ kulaklarımdadır.

Devletin sahibi olduklarını zannediyorlardı. Bir yıl sorgusuz sualsiz yattıktan sonra, “Tamam, devletin sahibi değilsek de refikiyiz; burada çürümemize izin verilmeyecektir” diyerek psikolojilerini geri vitese aldılar. Bu arada Silivri koridorlarında, gelip geçen bütün genelkurmay başkanları hakkında “Paşa sessiz ve derinden gidiyor, tutsak silah arkadaşlarım biraz daha sabretsinler diyormuş” şeklinde şehir efsaneleri dolaştı.

Koğuşa bir genelkurmay başkanının da dahil olmasıyla (İlker Başbuğ) dört yıl sonra bu umut da sönüp gitti. Bir müddet yüksek yargıya kulak kabartıldı, “Ankara’da hakimler olduğuna” inanıldı ancak Bülent Arınç’a “Rabbim verdikçe veriyor!” dedirten atamalar gerçekleştikten sonra, devlet tarafından ebediyen terk edildiğini anlayan anladı, anlamayanlardan ise hâlâ vuruşanlar var.

Albay Levent Göktaş vakası

AKP yönetimi ile Fethullah Gülen cemaatinin birbirine düşmesiyle aradan sıyrılan Ergenekon ve Balyoz sanıkları, 2013 sonlarından itibaren birer birer özgürlüğüne kavuşurken, yüreklerde yatan “devlet sevgisi ve sadakatının” son bulduğunu düşünmeyelim.

Hiçbir şey olmadıysa da bir şey oldu ki serbestiz” düşüncesi devlet aşkını yeniden depreştirdi. Doğu Perinçek’e soracak olursanız, Fransız sans-culottes’ların Bastil hapishanesini basması gibi Silivri duvarlarını iki taraftan yıkarak çıkmıştık! Gün, ordu-millet düşmanlarınca işgal edilmiş devlete yeniden sahip çıkma günüydü.

İşte böyle bir ortamda, Ergenekon sanıklarından Albay Levent Göktaş’ın çiçeği burnunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından sık sık makama çağrıldığı, kendisine devletin güvenliği konusunda danışıldığı ‘duyumu’ yayıldı.

Bununla kalınmadı, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Tokyo’ya büyükelçi atanacağı, Levent Göktaş’ın da MİT Müsteşarlığı’na getirileceği konuşulmaya başlandı. Her ne kadar Albay Göktaş, “Öyle bir şey yok, yapmayın etmeyin. Beş sene boşuna yattık, ben avukatlık yapıyorum” dediyse de ulusalcı habitatta umut çiçekleri yeşermişti bir kez, Albay’ın sesi duyulmadı.

Peki gerçekte böyle bir şey var mıydı? Hayır yoktu ama ulusalcı kadroların bir kahramana ve bir davaya bel bağlama ihtiyacı, cehennemler de kudursa dimdik ayaktaydı. O “kahraman” bazen Levent Göktaş oldu, bazen Yarbay Mehmet Alkan. Bazen Teğmen Çelebi oldu, bazen Saygun Paşa’nın cici kızı veya Tarık Akan.

Bunu neden anlattım?

Ulusalcılık, tarihsel köklerini büyük ölçüde İttihat ve Terakki Partisi’nden alan bir ideolojidir.

Lazım olan malzeme listesi şudur:

Bir adet kahraman idolü, bolca kadroculuk-komitacılık, bir tutam espiyonaj-jurnal, bir kaç adet Çin sarayındaki Kürşat hikayesi, bolca maceraperestlik ve zehirli bir siyaset müptelalığı.

Biz ulusalcılar, kaybettiğimiz savaşları bile kaybetmeyiz! Hepimizin gönlünde, devleti batırdıktan sonra kaçtığı diyarlarda -ne olduğunu halen anlayamadığımız bir uğurda-vuruşurken Anadolu’da Mustafa Kemal öncülüğünde kurulan Milli Hükümet’e mektuplar vasıtasıyla akıl veren küçük birer Enver yatar.

Devleti ‘içeriden’ kurtaracak kahramanımız, ideallerimiz çöpe döndükçe İsmet Paşa’lardan, Fevzi Çakmak’lardan Cihat Yaycı Paşa’lara kadar düşmüştür.

Tanımadığımız insanlara dört koldan sarılışımızın hikayesi budur.

Yaycı olayının etrafındaki gruplardan Aydınlık-Perinçek Grubu

Ulusalcı ve Atatürkçü’den sayar mısınız bilmem ama (malûm, on yılda bir kabuk değiştirme özellikleri var) Ergenekon-Balyoz sürecinin en örgütlü, en politik ve en organize kanadı olan Aydınlıkçı’lardan başlamak istiyorum.

Hayatları operasyon yaparken operasyon yemekle veya operasyon yerken operasyon yapana dönüşmekle geçmiş bir kadro ile karşı karşıyayız. Doğu Perinçek hapse düşmüşse, bilin ki devlet bir makas değişikliğine hazırlanıyordur. Hapisten çıkmışsa da bilin ki o makas değiştirme işi tamamlanmıştır.

Ergenekon operasyonundan önce neredeyse bütün Avrasyacı askerleri renklerine bağlayan Perinçek grubu, bu kadro devletten tasfiye edildikten sonra, içeride devşirdiği yeni paşalarla birlikte Silivri’den ‘tedarikli’ çıktı.

Siyaset oyununun içinde 50 yıldır yedek oyuncu olarak da olsa top koşturan Perinçek, havayı koklar koklamaz AKP-Cemaat ortaklığının dağılmasıyla iklimin hayli değiştiğini anladı.

Bu saatten sonra, hele de devletten ufak tefek siyasi ihaleler almak söz konusu ise “Tayyip’ten hesap soracağız” şiarından yürümek budalalık olurdu. “Orduya kumpas kuranlardan hesap soracağız” modundan, harp okullarının kapatılmasını alkışlayan bir mod’a süratle geçildi.

“Devleti el altından biz yönetiyoruz” idealine inanmaya ve inandırmaya devam etmek gerekiyordu. Cemaat kadrolarının kovulması ile boşalan asker ve yargı kadrolarına, bir kısım Ergenekon-Balyoz mağdurunun atanmasını “Bizim adamlarımız işbaşında” havasına soktular. Yok muydu adamları? Vardı ama herkesin ipinin ellerinde olduğu izlenimi illüzyondan ibaretti.

Silivri macerası sonrası devletten, “devleti bulaştırmadan” Beşar Esad’ın adamlarıyla arka kapıdan temasa geçme, yine devleti bulaştırmadan Çin ve Rusya’da bazı nabızları yoklama gibi taşeron işler alındı. Zaten 1990’larda devleti muhatap etmeden, Öcalan’a çiçek uzatarak “açılımların” taşları bu ekip tarafından döşenmemiş miydi?

Bu insanların Cihat Yaycı olayına bakışı da hayli pragmatiktir. Yıldızı parlayan her Paşa’yı alkışlar, yıldızı sönenlerin ardından fazla ağlamazlar.

Cihat Yaycı hakkında yayılan şehir efsanelerini onlar da duymuş ve 6 yıl önce yayımladıkları “Fetöcüler” listesini halının altına atarak Paşa’ya tam destek vermişlerdi. Yaycı’nın görevden alındığı gün, ulusalcı çevrelerde sevilip sayılan Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’i küstürme pahasına “Mavi Vatan’da Kararlılık. Denizde Kurmay Kadro Sağlam” manşetini atıp bu defteri uzatmadan kapattılar.

Cem Gürdeniz parantezi

Burada Cem Gürdeniz için bir parantez açmak istiyorum. Balyoz sanığı emekli amiral, bilindiği gibi tahliye olduktan sonra Aydınlık gazetesinde köşe yazmaya başladı. Cihat Yaycı, Albay rütbesiyle Deniz Kuvvetleri Plan ve Prensipler Başkanlığı’nda görevliyken, Cem Gürdeniz de Tümamiral rütbesiyle Plan ve Prensipler Başkanıydı. Astının ve silah arkadaşının hep arkasında durmuş olan Gürdeniz, Yaycı’nın ardından yapılan bu yayını “satış” olarak görüp Aydınlık ile yollarını ayırdı.

Partinin insan kaynakları şubesinde epeyce üst düzey asker biriktirmiş olan Aydınlık için bu önemli bir kırılma sayılmalıdır.

Önceden, kendileri ile anlaşmazlığa düşüp ayrılan herkesi “CİA ajanı olmakla” suçlayan Aydınlıkçılar, bakalım Gürdeniz’e bu yaftayı ne zaman yapıştıracaklar? 🙂

Gerçi veda yazısında, bahriyenin tarihçesini, İnebahtı Deniz Savaşı’ndan beri alıp anlatan ve denizler siyasetinin kişilere mal edilemeyeceğine değinen Gürdeniz’in , aynı fikri yansıtan bir manşetten dolayı neden Aydınlık’tan koptuğu anlaşılamadı. Belli ki arkada başka sorunlar da var.

Yeri gelmişken, pek çok kişinin merak ettiği “Koca koca generaller Vatan Partisi gibi bir klikte ne buluyor?” sorusunun cevabını bildiğim kadarıyla vermek isterim.

Ergenekon ve Balyoz davalarından önce, o zaman ismi İşçi Partisi olan Vatan Partisi, kadrolarına bir emekli yüzbaşıyı kattıklarında bile sanki kendilerine genelkurmay başkanı katılmış gibi şenlikler, kutlamalar yapardı. Silivri’de pek çok üst düzey subay ile aynı kaderi paylaşınca, kendilerini darı ambarına düşmüş gibi hissettiler ve işi gücü bırakıp bu subayları “kazanma” mücadelesine girdiler.

Askerler, dışarıdan göründüklerinden daha yumuşak yürekli ve naif insanlardır. Birilerine borçlu kalmayı da ar sayarlar. Kimi zor günlerinde kendileri ile kader arkadaşlığı yapan bu insanları kırmak istemediğinden, kimisi üstleri tarafından terk edilmenin acısıyla başına gelenleri anlatacağı bir mecra bulmak istediğinden, kimisi de maddi-manevi borçlanma karşılığı Vatan Partisi’ne katıldı.

Bu kısmı biraz üzücüdür; bu askerler neticede birer devlet memuruydu ve maaşlarında kesintiye gidilmişti. Silivri’yi yol yapan Vatan Partisi kadroları ve avukatları, subayların ailelerinden gelen eşyaları, mektupları canla başla taşıdılar. Savunma için dışarıdan gelmesi gereken belgeleri temin edip getirdiler, verilmesi gereken dilekçeleri yerine ulaştırdılar ve bu “dayanışma” karşılığında bazı askerler de “saflarımıza katılın” teklifini reddedemedi.

Siyaseti okumadaki zayıflığı da maalesef eklememiz gerekiyor. Düşünün Cem Gürdeniz, Aydınlık’a veda yazısında, “Ben” diyor, “Aydınlık hareketini 2011 yılında Silivri’de tanıdım”. Bahriye’de daire başkanlığına yükselmiş, donanımlı bir üst düzey asker, Aydınlık hareketini 2011’den önce bilmiyor! Ne 2000’e Doğru’dan, ne Bilim ve Ütopya’dan, ne de Teori’den haberi var.

Odatv

Aydınlık ekolünün içinden çıkan Odatv, netameli siyasi süreçlerde, Perinçek grubunun siyasette yaptığı operasyonları, habercilikle yapmaya çalışmış ve neredeyse tüm girişimlerinde duvara toslamış bir gruptur.

1970’li yılların “dergicilik” geleneğinden gelirler. Öncü bir yayının etrafında örgütlenerek devlete ve siyasete doğru stratejik hamleler yapılabileceğine inanırlar. Kendilerine göre mesaj alıp mesaj verirler. Lenin’in “Bir adım ileri, İki adım geri” taktiği ile hareket ederler. Mevzi kazanınca zafer ilan ederler, mevzi düşünce pazarlığa otururlar.

Grubun (veya haber sitesinin) lideri Soner Yalçın’ın 2011’de Ergenekon’dan tutuklandıktan sonra hücresinde alelacele kaleme aldığı “Öcalan solun doğal lideridir” yazısını hatırlayalım. Yükselen Kürtçülüğe ve neredeyse devlete ayar verme noktasına gelmiş Öcalan’a selam çakarak Silivri’den kurtulmayı planlamıştı.

Şimdilerde, başlarında yeni bir operasyonun keskin kılıcı dolaşırken, Tayyip Erdoğan’a “Sizi yanıltıyorlar Sn. Cumhurbaşkan’ım, siz iyisiniz etrafınız kötü” mektupları yazıyor.

Cihat Yaycı’nın “kudretli” olduğu günlerde, İmparator’un gölgesinin gölgesi moduna girip hedef göstererek gazeteci bile tutuklattılar. “Bakın komutanım, bu gazeteci size neler diyor” yaygarasıyla ihbarcılığın tarihine altın harflerle kazındılar. Yaycı’nın ayağının kaymasından sonra ise “İstifa olayının iç yüzü” yavanlığında “objektif habercilik” örneklerine imza atmaktalar.

Veryansın

Kökleri olmayan, türedi bir yan grup. Öncülüğünü, Balyoz davasından önce dağda merkeple mermi taşıyan kaçakçıları kovalamış; Balyoz’dan sonra “Ne güzel dedin komutanım” diyenlerin de gazıyla derme çatma kitaplar yazıp siyasi liderliğe soyunmuş jandarmalar yapıyor.

Bir müddet Aydınlık ve Odatv civarlarında dolaştıktan sonra “Veryansın” adıyla kendi yayınlarını kurdular. Akşama kadar tek açılı kamera karşısında göğüslerini yumruklayarak ajitasyon, manüpilasyon yapıyorlar.

Kendilerine seçtikleri asıl misyon, 15 Temmuz’dan sonra Fetöcü avına çıkmak ve oluşturdukları “listelerle” devletteki yeni kadrolaşmaya etki etmek. 15 Temmuz ve Fetö operasyonlarında bazı listelerinden yararlanıldı ancak bu listelerin “sorunlu” olduğu, araya kişisel husumetlerin de iliştirildiği anlaşılınca gözden düştüler. Oysa bu yoldan çok ekmek yemeyi düşünüyorlardı. Hüsranlarını “Fetö ile mücadele sekteye mi uğruyor” feryatlarıyla duyurmaya çalışıyorlar.

Şayet böyle bir destekten mutlu olacaksa, Cihat Yaycı’yı baştan beri kaya gibi dik durarak savunmuş bir gruptur. Birlikte gazeteci tutuklattıkları neşe dolu günler geride kalsa da onlar Cihat Yaycı’yı hâlâ seviyorlar. Odatv ve Aydınlık’a takındıkları “ilkesiz” tavırdan dolayı kızıyorlar.

Kullandıkları dil itibarıyla ulusalcı cenahın Akit’i olmaya doğru kararlılıkla yürüyorlar.

NOT: Bu yazıyı okuduktan sonra, “Bunları yazdığına göre artık kendini ulusalcı olarak tanımlıyor olamazsın” diyeceklere şimdiden cevap vereyim:

Ben iyi bir ulusalcıyım. Demokrasi, hukuk ve insan haklarını gözetmeyen bir anlayışın hiçbir ulusun itibarına katkısı olamayacağına inanıyorum. Hukuk tanımazlık, demokrasiden nasipsizlik, dar grupçuluk, başıbozukluk, tetikçilik, karanlık hesaplar, şeffaf olmayan niyetler ve devletin eteğine sığınarak siyaset yapmak gibi yol ve yöntemlerden ulusalcılık idealinin bir an önce kurtulmasını savunuyorum.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s