HAARP DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ /// BİR TABİ KOMPLO’NUN KISA TARİHİ : DEPREM


Anadolu sınırları içinde kayıtlara geçmiş ilk ‘tabii komplo’ –deprem– Amerika Birleşik Devletleri’nin Pensilvanya eyaletinin en büyük şehri Philadelphia’ya adını veren kilisenin yer aldığı antik kentin bulunduğu Manisa Alaşehir’de Milattan Sonra 17 yılında gerçekleşti. Depremin şiddeti ve kayıplar konusunda bir bilgi yok.

İki bin yıldır bu topraklarda gerçekleşmiş kaybı en fazla deprem ise 13 Aralık 115’de meydana gelen Antakya Depremi. O vakitler elbette Richter ölçeği yok. Bunun için taa 1935’i, Kaliforniya Teknik Enstitüsü’nde Charles Francis Richter ve Beno Gutenberg’in deprem ölçü birimini tasarladığı tarihi beklemek gerek. Ancak 115 depreminin 7,5 şiddetinde olduğu sanılıyor. 260 bin kişinin hayatını kaybettiği bu deprem, ‘Küçük Kıyamet’ olarak anılan 1509 Büyük İstanbul depreminden daha şiddetliydi.

19 Mayıs 526’da –Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temellerinin atıldığı günden tam bin 393 yıl önce- medeniyetler şehri Antakya’yı bir deprem daha vurdu. Yaklaşık 8 şiddetindeki bu depremde ise 250 bin kişi hayatını kaybetti.

O vakitler kentin nüfusunun yaklaşık 300 bin olduğu düşünüldüğünde yüzde 80 oranında bir kayıp oranı açığa çıkıyor ki, günümüz için tam bir kıyamet senaryosu.

1268 yılında yine o yörede Kilikya’da, yani Adana bölgesinde meydana gelen bir büyük deprem var. Şiddeti 7. Kayıp sayısı 60 bin kişi. 1509’da -Fatih’in İstanbul‘u Fethi’nden 56 yıl sonra- meydana gelen Büyük İstanbul Depremi’nde ise 10 bin kişi öldü. 17 bin kişinin öldüğü 17 Ağustos 1999 depreminden sonra İstanbul ve çevresinde meydana gelen en büyük deprem bu.

Sıra Cumhuriyet tarihinin en büyük depreminde… 27 Aralık 1939’daki Erzincan depreminde 33 bin vatandaşımız hayatını kaybetti. Bu deprem; Türkiye sınırları içerisinde yaşanmış en şiddetli ve büyüklük olarak kaydedilen en büyük depremdi. Şiddeti 7,9 idi. Bu depremle birlikte ilk defa Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın varlığı keşfedildi. Deprem bilincinin oluşmasına vesile olan ilk Cumhuriyet zelzelesi diyebiliriz Erzincan Depremi’ne.

Yeri gelmişken… Yeryüzünde ölçülmüş en büyük deprem, 22 Mayıs 1960 tarihinde Şili’nin Cañete kentinde meydana geldi. Depremin şiddeti 9,5 idi. Enerji boşalımı olarak bakıldığında ise bir sonraki en büyük deprem 9,2 şiddetindeki 1964 Alaska depremi.

17 AĞUSTOS’TAN KALAN

Ve gelelim pek yakın tarihimizin kelimenin hem literal, hem sonuçları itibarıyla mecazi anlamda en sarsıcı/yıkıcı depremine: 17 Ağustos 1999 depremi. Bu depremin hafızamda bıraktığı anılardan birkaç cümleyle söz etmek ve hatta o dönemde çektiğim bir fotoğrafı paylaşmak istiyorum. Paylaştığım karede depremin harabeye çevirdiği Sakarya merkezde yıkık bir evin kırık camındaki yansımamızı çekmiştim. (Yanımda kişi meslektaşım İdris Saruhan.)

O zamanlar meslek hayatının dördüncü yılındaki heyecanlı bir muhabirdim.

Depremin merkez üssü Gölcük’te, Değirmendere’de, Sakarya merkez ve ilçelerde gördüğüm manzaralar içler acısıydı. Enkazdan insan kurtarma operasyonlarına şahitlik ettim. Başarı kaydedilen epey çalışma vardı. Ama çoğu başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Artık yıkıntılar altında canlının kalmadığı ikinci haftadan itibaren cenazelere ulaşma çalışmaları başladı. Çalışmalar uzadıkça kentlerin üstüne ızdırap dolu bir koku çörekleniyordu: Ölüm kokusu…

Depremin yazın sıcağında meydana gelmesinin yarattığı doğal bir sonuçtu bu. Ne var ki buna şükretmek lazımdı. Zira eğer deprem Kasım-Şubat arasında herhangi bir tarihte olsaydı enkaz altında kurtarılmayı beklerken soğuktan donanlar olacağı için (24 Kasım 1976 Van depreminde -10 derece soğukta yaşanan şey buydu) kayıplar muhtemelen en az iki katına çıkardı.

Bu depremde 17 bin 118 insanımızı kaybettik. Bu sayının içinde nice zengin öyküler var. Ama işte depremin en kötü yanlarından biri maalesef ölümü olağanlaştırılması. (Ölüm, temel hakikatimiz olduğu için olağandır. Ama her birimiz bir kere öleceğimiz için bireysel anlamda biriciktir, olağanüstüdür de.) Acıyı bir yekûn halinde getirip ülkenizin önüne yığması, bireysel hikâyeleri birer ayrıntıya dönüştürmesi.

1999’da cenaze sayısı çok olduğu için toplu definlere de şahitlik ettim. Son yolculuğuna bile yalnız başınıza çıkamayan insanların ve onları hakkıyla uğurlayamamış yakınlarının kederli öykülerine tanık oldum.

O yüzden 5,8’lik son İstanbul sarsıntısının insanımızda bu derece tedirginlik yaratması olağan. Hele de aradan geçen 20 yılda (Bu süreçte Z kuşağı hayatımıza girdi, bu kuşağın ilk mensupları 20’sine girmek üzere) İstanbul’un ve İstanbullu’nun depreme hazırlıklı olmadığı göz önüne alındığında tedirginlik kat sayısı yükseliyor. Gelgelelim bu tedirginliği, deprem kâhini Frank Hoogerbeets’in iç açıcı olmayan öngörülerini ‘müstakbel hakikat’ kabul edip paranoya seviyelerine taşımanın da gereği yok.

Depremle mücadele sabır isteyen ve kısa, orta, uzun vadeli tedbirler içeren zorlu bir iş. Şiddetli bir deprem ânında en önemlisi iletişim altyapısının çökmemesi ve insanların birbirlerine ulaşabilmesi. Buna sadece yakınlarınızın iyi olup olmadığını öğrenmek için ihtiyacınız olmuyor. Allah korusun, enkaz altında kalmış birine, cihazı sessizde olmadığı ve şarjı bitmediği müddetçe ulaşma imkânı da sağlıyor bu. 17 Ağustos depreminde arama kurtarma timlerinin bütün faaliyetlerini gözlemlemiş biri olarak çalışmalar esnasında bir nefes sesinin bile önem arz ettiğini, bazen toplu halde susmak ve enkazı dinlemek gerektiğini biliyorum. Ne kadar çok ses alırsanız, hatta mümkünse ne kadar çok iletişim kurarsanız o kadar hayatta tutma/kalma şansı artıyor. Gel gör ki bu son sarsıntıda GSM şirketlerinin verdiği sınav berbattı. Kazandıkları onca paranın hakkını veremediler.

Hazırlıksız olduğumuz düşünüldüğünde -hazırlıklı olsak da duaların istikameti bellidir- 5,8’lik sarsıntının bir başka büyük depremin öncüsü olmamasını, müstakil bir deprem olmasını dileyelim. Uzmanların yorumlarından anladığımız kadarıyla artçıların sayısı arttıkça bu ihtimal galebe çalacak.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın açıklamasına göre depremin ardından toplam 188 adet artçı meydana geldi. Bunların sayıları arttıkça ve şiddetleri küçüldükçe enerji boşalmış olacak ve risk katsayısı ciddi biçimde düşecek.

Umarız böyle olur ama hem devletin, hem yerel yönetimlerin, hem yardım kuruluşlarının, hem toplumun genelinin, hem de ailelerin depreme hazırlanması, giderek bireylerin bu konuda bilinçlenip kendini eğitmesi gerekiyor. Mesela işe maliyeti 440 TL olan deprem çantalarını edinmekle başlayabilir herkes.

HAARP SENARYOLARI VE ‘YAPAY KOMPLO’!

Depremi, yerkabuğunda beklenmedik bir anda ortaya çıkan enerji sonucu meydana gelen sismik dalgalanmalar ve bunun yeryüzüne yansıması olarak tanımlamak mümkün. Deprem kelimesi bir sismik olayın -Doğal bir fenomen olarak gerçekleşmiş veya insanların sebebiyet verdiği- ürettiği sismik dalgaları adlandırmak için kullanılıyor. Depremler genellikle fay hatlarının çatlamasıyla meydana geliyor. Bunun yanı sıra volkanik faaliyetler, toprak kaymaları, mayın patlamaları veya nükleer testler sonucunda da gerçekleşebilen depremler var.

Bir de teknolojinin şeytani maksatlarla kullanılmasıyla iklim dengesinin bozulduğu ve yapay deprem üretildiği yönünde senaryolar mevcut.

İyonosferin özelliklerini araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen bir çalışma olan Yüksek Frekanslı Aktif Aurorasal Araştırma Programı’nın (HAARP) depreme yol açtığı yönünde iddialar var.

1993 yılında faaliyete geçen bu program, iklim kontrol silahı, yapay deprem ve zihin kontrolü gibi komplo teorilerine konu oldu. Stanford Üniversitesi‘nde görev yapmış Prof. Dr. Umran İnan (Şimdi Koç Üniversitesi‘nin Rektörü), Popular Science dergisine verdiği demeçte iklim kontrolü ile ilgili komplo teorilerinin ‘tamamen yanlış bilgiye dayandığını’ belirtmiş ve şöyle demişti:

"Dünya gezegeninin (meteorolojik) sistemlerini ne yapsak bozamayız. Her ne kadar HAARP’ın yaydığı radyasyon çok büyük de olsa, bir şimşeğin gücü ile kıyaslandığında çok küçüktür ve tüm dünyada saniyede 50 ila 100 şimşek çakmaktadır. HAARP’ın yoğunluğu çok küçük."

33 bin kişinin hayatını kaybettiği 1939 depreminden 11 yıl sonra Erzincan’da doğan Umran İnan’ın söylediklerine belki kısa vade için itimat edebiliriz. Ama bireysel özensizliklerin bile iklime orta/uzun vadede kelebek etkisiyle negatif tesir ettiği günümüzde HAARP gibi büyük projelerin iklimi ve dünyayı etkilemediğini düşünemeyiz.

Asperger Sendromlu olduğu söylenen çocuk yaştaki Greta Thunberg’i Birleşmiş Milletler Zirvesi’nde Türkiye ve muadili ülkeleri hakkaniyetsiz biçimde suçlamak için konuşturanların, ekolojik dengenin bozulması gibi bir kaygıları varsa işe HAARP’i tartışmaya açmakla başlamalılar. Ki bu da hiç işlerine gelmez.

Geçen hafta olduğu yine bir aforizmayla bitirelim. ABD’nin dünyaya ve iklime meydan okuyan tavrı, aklıma John Fowles’un Aristos adlı kitabındaki bir cümleyi getiriyor. Yazar başka maksatlarla söylemiş ama siz, insan-zaman-dünya ilişkisine de uyarlayabilirsiniz:

"Nükleer bir felaketin yapabileceğini zaman çoktan yapar."

Zaman da deprem gibi bir ‘tabii komplo’. Ama nükleer başta olmak üzere yapay faktörlerin, zamanın ve doğanın yok edici enerjisini açığa çıkardığını söylemek hiç de komplo olmaz.

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s