TURİZM DOSYASI /// ORTA AVRUPA GEZİ NOTLARI (I) : AMSTERDAM ve BRUGGE


ORTA AVRUPA GEZİ NOTLARI (I) : AMSTERDAM ve BRUGGE

ABD’de yaşayan kızım, “Baba AB vizem bu yıl dolacak, Avrupa’da Hollanda ve Almanya’yı görmek istiyorum… Amsterdam, Brugge ve Berlin’e gideceğim. Siz de gelirseniz bir de Prag’ı ilave ederiz. 7-8 gün kafi gelir. Gidelim mi?” deyince kabul ettik… Kızım uçak, tren biletlerini, kalacağımız otelleri ayarladı… 21.07.2019 günü Pegasus ile Ankara’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Amsterdam’a uçtuk. Yolculuk süresince Dücane Cundioğlu’nun Ölümün Dört Rengi’ni bitirdim. 14.00 sularında Amsterdam’a ulaştık… Amsterdam’ı havadan izlemek, çok farklı ve güzel… Kanallar, yeşillikler, fazla yüksek olmayan binalar, geniş yollar, düzenli bir trafik… Hele kanalların, suyun görünüşü, İç Anadolu bozkırlarında büyüyen; suyu şişede, muslukta ve tatilde denizde gören bizler için çok cezbedici… Geldiğiniz yerin ne kadar düzenli bir kent olduğunu daha gökyüzünde iken anlıyorsunuz…

Amsterdam’da geldiğimiz uçağın AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşı olan yolcular pasaport kontrolü için 4 farklı bankoya dağıldılar… Diğer 3 bankodaki memurlar çok hızlı çalışmasına karşın, bizim bankodaki bayan memur yolculara çok güçlük çıkarıyor, çeşitli belgeler istiyordu. Uçağımızdan inen diğer üç bankodaki yolcuların tamamı pasaport kontrolünü tamamladığında, bizden ancak 3-4 kişinin pasaport kontrolü tamamlanmıştı… Bize sıra geldiğinde, kızım ABD’de yaşamasına benim ve eşimin de yeşil pasaportu olmasına rağmen, Amsterdam’dan ayrılırken bineceğimiz vasıtanın (uçak veya tren) biletini sordu… Belgeleri hemen sunduğumuz için kontrolden en hızlı geçen biz olduk… Bagaj alım alanına geldiğimizde, bandın üzerinde yalnızca bizim bavullar kalmıştı… Aldık ve çıktık.. Otelimiz Amsterdam şehir merkezinde, müzeler caddesine çıkan bir sokaktaydı… Havaalanında otobüse bindik. Kredi kartı ile biletlerimizi aldık. Çok düzenli bir yolda çevreyi, çevredeki yeşillikleri, yolun kenarındaki binaları izleyerek yaklaşık 40 dakika süren zevkli bir yolculuktan sonra kalacağımız Hotel Aalders’e 100 metre mesafedeki durakta otobüsten indik… Resepsiyondaki güler yüzlü kadın görevli bizi içten bir sevecenlikle karşıladı… Soğuk su ve meyve ikram ettikten sonra odamıza çıkardı… Hotel Aaalders küçük bir butik otel… Otelin çok temiz olması eşimin memnuniyeti için yeterli bir sebepti… Personelinin güler yüzlü olması, kent merkezinde olması, tüm müzelere yayan ulaşılabilmesi, otelin kliması ve buzdolabı olmaması gibi olumsuz özelliklerini unutmanızı sağladı… Kaldığımız sürece havanın sıcak olmaması, buzdolabı ve klimanın yokluğunu hiç aratmadı…

Amsterdam’da, hatta tüm Hollanda’da dikkat çeken şey ulaşımda yoğun olarak bisiklet kullanılması… Kent içinde özel araba kullanan yok gibi… Hatta taksi de çok az… Uber’in yaygın olmadığı nadir Avrupa şehirlerinden birisi… Ulaşım ağırlıklı olarak bisiklet ve toplu taşım araçlarıyla sağlanıyor.. Bisikleti olmayan insan yoktur herhalde… 12 yaşındaki çocuktan 90 yaşındaki nineye kadar herkes bisiklete biniyor… Garson da, işadamı da, milletvekili de bisikletli… İşi acele olanlar, ya da uzak mesafeye gidecekler otobüs ve tramvay kullanıyor…

Otele yerleştikten sonra Amsterdam’ın kanallarla yoğun bölgesi Jordaan’a gitmek üzere otelden ayrıldık. Bulunduğumuz mahalden Jordaan’a tek vasıta ile gitmek mümkün değil. Amsterdam’da gün boyu geçerli olan otobüs biletleri var. İki otobüs ile gidecektik. Ama şoför ineceğimiz durağı hatırlatmayınca, bayağı geçmişiz. Otobüs’ten inerken bileti kapıdaki panele göstermek gerekiyormuş. Kapı açılıp eşim ve kızım bileti gösterip indiler. Geldiğimiz yöne doğru giden otobüse eşim ve kızım bindi, ancak benim biletim geçersiz duruma düştüğü için binemedim. Neyse kızım biletlerin seri numaralarını gösterip, benim bileti göstermeyi unuttuğumu anlatınca binebildim… O gün o biletle yaptığımız iki yolculukta da şoförlere aynı açıklamayı yapmak zorunda kaldık…

Jordaan mahallesi işçiler ve göçmenler için 17. yüzyılda inşa edilmiş. Felemenk, İspanyol ve Polonyalı Yahudiler ile Fransızların buraya göç etmesi ile Amsterdam’ın en büyük mahallelerinden birisi haline dönüşmüş. Ama şu anda işadamları, sanatçılar ve öğrencilerin yoğun yaşadığı bir bölge. Jordaan’ın en ilgi çekici yerlerinden birisi Anne Frank isimli Yahudi kızın Yahudi Soykırımı zamanı 2 yıl boyunca gizlice yaşadığı ev: Anne Frank Huis . Ünlü mimar Hendrick de Keyser’in eseri Westerkerk Kilisesi de görülebilecek yerler arasında. Anne Frank’ın anılarını okuyanlar Westerkerk’den gelen çan seslerinden sık sık bahsettiğini hatırlayacaklardır. Jordaan’da akşam yemeğini “Sefa Grill” isimli bir Türk lokantasında yedik. Yemekler leziz, porsiyonlar doyurucuydu… Yemekten sonra da Jordaan’da epey gezdik… Yol yorgunluğuna rağmen otele kadar yürüdük… Otele geldiğimizde cep telefonunun adım sayarına baktım; 16.500 adım yürümüşüz…

Sabah kalkar kalkmaz, Brugge’a gitmek üzere tren istasyonunun yolunu tuttuk. İstasyonda aldığımız sandviçler ile kahvaltımızı yaptıktan sonra trene bindik. Trenimiz aktarmalı idi. Amsterdam’dan Brüksel’e, Brüksel’den de Brugge’a. Yolculuğu trenle yapmamız da iyi oldu… Yemyeşil doğayı, Hollanda ve Belçika’da çok gelişmiş büyükbaş hayvancılığı, lale seralarını, mısır tarlalarını, tahıl silolarını, çalışan köylüleri, ormanları görme imkânımız oldu… Ekilmemiş bir karış bile toprak parçası yoktu… Rotterdam’da tren yoluna yakın Mevlana Camisini de görme fırsatını yakaladık… Yol boyunca Hollanda mimarisi ile Belçika mimarisi arasındaki farkı, yaşam tarzlarının farklılığını da izleme imkanı bulduk…

Brüksel’den Brugge’a giderken şahit olduğumuz bir olay; çıkarcılığın, sahtekarlığın dünyanın her yerinde geçerli olduğunu bir kez daha gösterdi… Brüksel’den bizimle trene binen bir zenci kadınla aynı 4’lü oturma koltuğuna oturduk. Gelen kondüktör biletleri sordu. Biz gösterdik. Kadın, elini çantasına götürür gibi yaparken, kondüktöre “Daha önce gösterdim ya” dedi… Kendinden o kadar emin bir rol yaptı ki… Kondüktör “Tamam o zaman” diyerek, bilet istemekten vazgeçti. Yani, kadın bilet almadan kaçak yolculuk yaptı… Amsterdam’dan itibaren yaklaşık 4 saatlik bir yolculuktan sonra Brugge’a geldik…

Brugge; Orta Çağ’dan kalma mimarisi olduğu gibi korunmuş 120 bin nüfuslu bir şehir. Belçika’da 3 resmi dil olduğu için Brugge’un da üç farklı yazılışı var; Brugge, Bruges ya da Brügge. En çok kullanılan Felemenkçe Brugge… Ama söyleniş tek; Bruj

Turizm danışma bürosundan gezilebilecek yerleri gösteren bir harita aldık. Tren istasyonundan çıkar çıkmaz, sizi muhteşem güzellikte bir park karşılıyor. Yeşilin tüm tonlarını taşıyan çayırlar, ağaçlar ve yeşilliği ortadan ikiye bölen bir nehir, mavi değil, tam lacivert…

Görülmeye değer yer çok. Ama görülmeye değer yerler aynı güzergâhta… Gerek bizim gibi gelen turistler, gerekse turla grup olarak gelen turistler aynı yolu takip ettikleri için ana güzergahta insan seli…

Brugge, çikolataları, rahibe işi dantelleri, kanalları ile ünlü bir şehir. Buram buram tarih kokuyor. Caddelerde insanlar olmasa, orta çağa ışınlanmış zannedeceksiniz kendinizi. Sokaklar, sokak fenerleri, kiliseler, evler, faytonlar her şey size orta çağda yaşıyorsunuz hissini uyandırıyor.

Şekerleme dükkânları çok ilgi çekici… Öyle değişik çikolatalar yapılmış ki, resmen sanat eseri… Sokaklar bazen çikolata, bazen vanilya, bazen patates kızartması, bazen de faytonlar nedeniyle at pisliği kokuyor…

Ortaçağ dedik ya; orta çağın en ayrılmaz parçası kiliseler, katedraller… En büyükleri Church of our Lady (Église Notre-Dame) ve Aziz Salvator Katedrali. Bizim Leydi Kilisesi bu şehirdeki en uzun yapı ve Avrupa’daki 2. en uzun tuğla kuleye sahip. Brugge’nin en eski kilisesi olan Aziz Salvator Katedrali 10. yüzyılda inşa edilmiş. Bu katedral yangına kurban gittikten sonra 13 ve 14. yüzyıllarda yeniden eklemeler yapılarak inşa edilmiş. Belfry Saat ve Çan Kulesi de orta çağdan kalan binalardan. 83 metre uzunluğundaki kulede tam 47 tane çan bulunuyormuş. Orta çağdan kalan bir bina da Saint John’s Hastanesi. 1100’lü yılların sonunda inşa edilen hastane şimdi müze olarak kullanılıyor…

Müze deyince, Bira müzesi ve Groeninge Müzesi de ziyaret edilecek müzeler arasında… Brugge’da çok sayıda Türk turiste rastladık… Turla gelenler, iş gezisinden fırsat bulup uğrayanlar, aileleriyle gelenler… Güzel Türkçemizi sık sık duymak güzel bir duygu…

Yeşille tarihin buluştuğu, bu şirin kentte de 8 güzel saat geçirerek, yine trenle Amsterdam’a döndük. Otele girdiğimizde yine cep telefonundaki adım ölçere baktım; 15 bin adımın üzerinde yürümüşüz…

23.07.2019 günü kahvaltımızı Vondelpark’da yaptık… Vondelpark devasa bir park… Göller, ördekler, kuğular, muhteşem çimenler, yeşilin her tonundan ağaçlar… Kahvaltı’dan hemen sonra saat 10.00 da Van Gogh Müzesinin yolunu tuttuk… Müze kapısında, müzeye girmek için metrelerce kuyruk oluşmuş… Gişeye yöneldik; gişede kuyruk yok… Bir tabela karşıladı bizi; Museum tickets are sold out on 23.07.2019 (23.07.209 günü için müze giriş bileti kalmamıştır)… Gişedeki görevli “bazen iptaller oluyor, zaman zaman uğrarsanız belki bulabilirsiniz” dedi… Biraz dolaşıp yarım saat sonra geldiğimizde 25.07.2019 gününün biletlerinin de tükendiğini öğrendik… Van Gogh müzesini görme hayallerimiz suya düştü… Vincent Van Gogh, tablosuna bakar bakmaz kimin fırçasından çıktığını anladığım 8-10 ressamdan birisi… Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük 4-5 ressamından birisi… Henüz 37 yaşında iken hayatına son vermiş… İntiharından bir süre önce de kulaklarını kesmiş bir süre akıl hastanesinde yatmış dahi… Daha doğrusu hem dahi, hem deli… Aslında her dahi biraz deli değil midir? Van Gogh’un en ilgi çekici yönü; tüm resim serüveninin yalnızca sekiz yıl sürmüş olması… Sekiz yılda 900 suluboya ve yağlı boya, binin üzerinde de karakalem resim yapmış olması -ki çoğunu son 5 yılda yapmıştır- başka bir deyişle her iki günde bir tablo üretimi olması bir kelimeyle açıklanabilir; mucize… Müzede Van Gogh’un 200 suluboya ve yağlıboya tablosu, 500 civarında çizimi sergileniyormuş… Büyük bir fırsatı kaçırdık… Amsterdam’a gideceklere önerim müze biletini Amsterdam’a gelmeden internet üzerinden alsınlar…

Van Gogh müzesini gezemeyince bu kez Rijksmuseum’a (Hollanda Kraliyet Müzesi/Hollanda Ulusal Müzesi’ne) yöneldik…

Müze binasının tasarımını mimar PJH Cuypers yapmış.. Victoria Dönemi Gotik tarzının harika bir örneği olan yapı 19. ve 20. yüzyıllarda yapılan eklemelerle büyütülmüş ve son halini almış. Bina büyürken içindeki eserler de çeşitlenmiş..

Müzenin birinci katında Hollanda Tarihi Bölümü yer alıyor. Buradan Hollanda tarihinin aynı zamanda denizcilik tarihi demek olduğunu anlıyoruz. Bu bölümde gemileri, savaşı, eski Hollanda kral ve soylularını tanıtan resimler yanında 17. ve 18. yüzyılda kullanılan gemilerin çok güzel yapılmış modelleri, gemi enkazlarından kurtarılan objeler, 15-18. yüzyıldaki Hollanda evlerinin iç yapı minyatürleri şeklinde tanzim edilmiş bebek evleri yer alıyor.

Rönesans Dönemi görkemli eşya ve mobilyaları, 17. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan cam işleri, seramikler, mücevherler ve değerli porselenler Ortaçağ heykellerden oluşan bölüm de Hollanda tarihine ışık tutuyor. Müzenin 3 katında da bu eserleri görmek mümkün..

Müze koleksiyonunun en geniş bölümü olan Hollanda ressamlarının yer aldığı bölüm müzenin 3 katına yayılmış. Giriş katta 18. ve 19.yüzyılda , birinci katta 17. yüzyılda ve ikinci katta ise 20. yüzyılda yapılmış tablolar sergileniyor.

Rembrandt ve Van Dyck gibi dünya resminin dev isimlerine ait tabloları içeren 17. yüzyıl eserleri, Adriaan de Lelie, Jan van Huysum ve Cornelis Troost gibi ressamların eserlerinin yer aldığı 18. yüzyıl tabloları her sanatseverin ilgisini çekecek cinsten… Müzede en büyük zamanı Rembrandt’ın resimleri karşısında geçirdim… Yaşadığımı iliklerime kadar hissettiğim anlardandı…

Ağırlığı İtalyan ressamlardan oluşan Avrupa ressamlarının eserlerini içeren Avrupa Resmi Bölümü müzenin birinci katında yer alıyor.

Zemin katta, Asya Sanatları Bölümünde ağırlıklı olarak Hollanda’nın sömürgelerinden el koyarak veya deniz ticareti yoluyla elde ettiği eserleri yer alıyor. Bunlar arasında Hint heykelleri, Kore ahşap oymaları, Vietnam tabakları, parşömenlere çizilmiş Çin resimleri, bronzdan yapılmış heykeller yer alıyor.

Müzede çoğunluğu el yazması kitaplardan oluşan dev bir kütüphane en ilgimi çeken bölümlerden birisiydi…

Bir salon da “17. yüzyılda Osmanlı” konusuna veya bir başka ifadeyle “Lale Devri”ni anlatan resim ve eşyalara ayrılmış. Bu bölümde Damat İbrahim Paşa’nın ve 3. Ahmed’in birer portresi. İstanbul’u ve haremi anlatan tablolar ile Osmanlı bürokrasisindeki çeşitli unvandaki kişilerin kıyafetlerini tanıtan resimler yer alıyordu… Müzede sergilenen Osmanlı’ya ait resimlerin tamamı Jean-Baptiste Vanmour’ın fırçasından çıkmış. Jean-Baptiste Vanmour da ilginç bir kişilik, hayatının 37 yılını İstanbul’da geçirmiş ve İstanbul’da ölmüş. Osmanlı İmparatorluğunda günlük hayata ilişkin çok sayıda tabloya imza atmış.

Montreal’de, Floransa’da, Cleveland’da, New York’da, Berlin’de ve Amsterdam’da çok sayıda müze gezdim. Her müzede; Yahya Kemal Beyatlı’nın RESİMSİZLIK ve NESİRSİZLIK makalesindeki aşağıdaki satırları iliklerime kadar hissettim…

“Milliyetimizi, kendime göre, idrak ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik.. Bu iki feci noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu.. Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne feci hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş nasıl tekamül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muharebelerimizi, bu muharebelerini başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah.. Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.”

Saat 10.30 civarında başlayan Rijksmuseum gezisini saat 17.00 sularında noktaladık… Güzel bir İtalyan restoranında muhteşem biftek ve salata yedikten sonra Lale Pazarı diye bilinen bölgeye gittik… Çeşit çeşit lale soğanlarının, hediyelik eşyaların, muhteşem Hollanda peynirlerinin bulunduğu çarşıda dolaşmak da birkaç saatimizi aldı…

Kanalların etrafında geçen uzun bir yürüyüşten sonra Otele döndük…

Ve 24 Temmuz sabahı, Amsterdam’dan Berlin’e uçtuk… Uçağa binerken kimlik kontrolü yapılmaması bana anlaşılmaz geldi…

Hollanda’yı kısaca özetlemek gerekirse;

Yeşilin her tonu arasında yer alan, ışık durumuna göre mavinin çeşitli tonlarına dönüşen su kanalları..

Gelişmiş bir hayvancılık…

Yel değirmenleri ve laleler ile akılda kalan tarım arazileri…

Ve bisikletler…

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s