ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk /// 24 Nisan Yaklaşırken Sözde Ermeni Soykırım Yalanına Cevap : Bir Manifesto


Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk /// 24 Nisan Yaklaşırken Sözde Ermeni Soykırım Yalanına Cevap : Bir Manifesto

İLGİLİ DOKUMANLARI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) 5 Şubat 2019 tarihindeki toplantısında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Nisan’ı sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır. Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda "Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz" demiştir. Fakat, gerek Cezayir ve gerekse Ruanda da yaptıkları soykırımlar ile yüzleşmemiştir.

Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de sözde Ermeni soykırımını iktidarda olduğu dönemde devamlı gündeme getirmiştir: “Nicolas Sarkozy orders new Armenian genocide law: President Nicolas Sarkozy has ordered his government to draft a new law punishing denial of the Armenian genocide after France’s top court struck it down as unconstitutional.” (https://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/armenia/9112129/Nicolas-Sarkozy-orders-new-Armenian-genocide-law.html, Mr Sarkozy was accused of pandering to an estimated 400,000 voters of Armenian origin ahead of an April-May presidential election Photo: REUTERS9:49PM GMT 28 Feb 2012) Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliğine de şiddetle karşı çıkmış ve “Türkiye Avrupalı değildir” demişti.

Sarkozy Macron

Kaynak: http://en.rfi.fr/europe/20111007-turkey-angered-sarkozy-call-recognise-armenian-genocide

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=rBoBTdh9oa4

Sarkozy, İçişleri Bakanı iken 14 Kasım 2006 tarihinde Cezayir’de Fransa Büyükelçiliği’nde verilen kokteyl sırasında kendisine yöneltilen “Fransa özür dileyecek mi” sorusuna “babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” demiş ve şunları söylemiştir: “Sömürgecilik sistemi, adaletsiz bir sistem. Akdeniz’in her iki yakasında yaşayan kadınlar ve erkekler bu nedenle acılar yaşadı…Tıpkı 1915 olayları sırasında, Ermenilerin yanı sıra Türklerin de yaşadıkları büyük acılar gibi…” Fransa ile 2001’de, 2006’da, 2011’de ve 2019’da aynı sıkıntıyı yaşıyoruz.

Bu açıdan bakınca, şu soruyu sormak gerekir: 18 yılda Türkiye ne yaptı? Ya da daha önemlisi ne yapamadı? O dönemde Sarkozy’ye mektup yazan az sayıda kişiden biri olan sayın Refik Mor’un mektubunu tarihe not düşülmesi açısından aşağıda paylaşmak istedim. Almanya’nın Schleswig-Holstein Eyaleti’ne bağlı Neumünster kentinde yaşayan siyasetçi Refik Mor, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve milletvekili Boyer’e 12 Ocak 2012 tarihinde Soykırımı İnkar Yasası konusunda İngilizce ve Türkçe açık mektup göndermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Hıristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) Neumünster İl Meclis Üyesi Mor, “Sarkozy ve Boyer’in resmi önergesinin Avrupa Adalet Divanı karşısında artık hukuki bir dayanağı yoktur. Ne Avrupa Parlamentosu’nun, ne de Fransız Parlamentosu’nun bu siyasi kararı, ATAD’ın kararından üstün değildir.” Mektup aşağıdadır.

“Neumünster, 12.01.2012

Refik Mor
Geibelstr.13
24536 Neumünster
Allemagne

Sayın Senato Başkanı Jean-Pierre Bell,
Sayın Cumhurbaşkanı Sarkozy,
Sayın UMP Milletvekili Boyer,

Tarafınızdan verilen “Resmi olarak tanınan soykırım suçlarının inkarına 1 yıl hapis ve 45 bin Euro para cezası” öngören kanun tasarısı, Fransa meclisinde kabul edilmiş bulunmaktadır. Bu girişiminizi, parlamenter olmanız gereği en doğal hakkınız olarak görüyorum. Yalnız burada doğal ve hukuki olmayan bir şey varsa, o da kabul edilen resmi önergenizin Avrupa Adalet Divanı Kararı karşısında artık hukuki bir dayanağının olmadığıdır. Avrupa Parlamentosu’nun siyasi kararı ile Fransız Parlamentosu’nun siyasi kararından, Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararının bu ikisinden üstün olduğunu, hepimiz biliyoruz. Lütfen benim görüşümü de dinlemenizi rica ediyorum. Bu konudaki Fransız ve Alman Parlamentoları’nın resmi kararlarını bir yana bırakın, 20 Temmuz 1987’de Avrupa Parlamentosu C-190 esas nolu resmi kararı ile, içerik olarak “Türkiye Ermeni soykırımını tanımadığı müddetçe, AB’ye üye olamaz’’ denen siyasi bir karar almıştır. Peki bu karar hâla geçerli midir? Bunun cevabı aşağıdadır. AB’nin verdiği bu siyasi kararla cesaretlenen Ermeni diasporasının Fransa’daki sözcüsü- ve avukatı olan Suzanne ve Gregoire Krikorian, 1999’da Helsinki kararıyla Türkiye’nin AB üyeliğine aday devlet yapılması üzerine, Ermeni soykırımına atıfta bulunarak, Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Birliği Konseyi’ne ve Avrupa Birliği Komisyonu’na karşı Avrupa Adalet Divanı’nda “Birliğin akit dışı sorumluluğu ve davanın esassızlık (gerekçesizlik)) konumu” ile ilgili, maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır. Yukarıda davanın içeriğini oluşturan “Birliğin akit (Anlaşma) dişi sorumluluğundan’’ kasdedilen uluslararası insan hakları ve 1915 olaylarında yaşanan trajik tarihi olaylardır. Yani Ermenilere haksızlık edilerek soykırım uygulandığını iddia etmişlerdi. Ancak, Suzanne ve Gregorie Krikorian bu davayı kaybettiler çünkü iddialarını ispatlayamadılar. Ermeni diyasporası için adeta bir “ön soykırım davası” olarak değerlendirilen bu maddi ve manevi tazminat davası, Avrupa Adalet Divanı tarafından 17 Aralık 2003 tarihinde Esas No: T-346/03 kararı ile reddedilmiş ve kendileri de 30 bin Euro’luk mahkeme masraflarını ödemeye mahkum edilmişlerdir. AAD’nın rededtiği T-346/03 esas sayılı (dosya numaralı) davanın 25 nolu gerekçesinde, hakim aynen şöyle demektedir: T-346/03 esas no.lu karardan 25 numaralı alıntı: “25. Davacıların gerçekten ve somut zarar görmüş olduklarını gösteren deliller konusuna gelince; davacılar, dava dilekçesinde genel ifadelerle Ermeni birliğinin uğradığı manevi zararın talebi ile sınırlı kalmış olup, ne bu konuda, ne de şahsen kendilerinin uğradığı zararın kapsamı hakkında zerre kadar dahi delil gösterememiş olmalarıdır. Davacılar bununla, kendilerinin gerçekten ve somut olarak zarar görüp görmedikleri hakkında mahkemenin hüküm verebilmesi için yeterli bilgi verememişlerdir. (AAD’nın bu konuda 2 Temmuz 2003 tarihli T-99/98, Hameico Stutgart /Konsey ve Komisyon (Emsal) davası kararı ve Komisyon’un No.68 ve 69, Slg.2003, II-0000 kararı)” T-346/03 esas no.lu kararının 10’ncu numarasından alıntı: “10. Davacılar ayrıca, bir çok temel insan haklarının, özellikle 4.Kasım 1950 yılında Roma’da imzalanan insan hakları ve temel özgürlükleri koruma altına alan Avrupa sözleşmesinin 3. ve 8. maddesine dikkat çekerek, burada sözü edilen, özel yaşam hakkının kutsallığı, aşağılayıcı veya insanlık dışı muameleye tabi tutulmama haklarının ihlal edildiğini savunmaktadırlar” Ve yine T-346/03 esas no.lu karardan 21 no.lu alıntı: “21. Temel hakların sözde ihlali konusunda ise, (yukarıdaki 10. numaraya bakınız) davacıların, böyle temel insan haklarının ihlali iddiası ile sınırlı kalıp, bunun davalı organlara atfedilen suç ile ne kadar ilgili olduğunu açıklayamamasını belirtmek yeterlidir.” Ermeni diasporası bunun üzerine temyize gider (karara itiraz eder). Avrupa Adalet Divanı’nın 4’ncü dairesinde görülen temyiz davası, (itiraz davası) 17.04.2004 tarihinde, C-18/04 P Esas no.lu nihai karar ile yeniden reddedilir.

Sayın Senato Başkanı Jean-Pierre Bell,
Sayın Cumhurbaşkanı Sarkozy,
Sayın UMP Milletvekili Boyer,

Yahudi soykırımının (Holocaust) Almanlar tarafından yapıldığı, Nürnberg mahkemesi tarafından hukuken karara bağlanmış olup, bunu inkar etmek de doğal olarak Almanya’da suçtur. Ama, hukuken kesinleşmemiş bir konu hakkında siyasetin ceza kesmesi ise, ancak muz cumhuriyetlerinde mümkündür. İspata dayandırılmadan yaptığınız yukarıda sözünü ettiğim bu kanun, Avrupa Adalet Divanı karşısında artık hiç bir hukuki dayanağı maalesef bulunmamaktadır. Bundan dolayıdır ki, yukarıda adı geçen Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararına, her demokrat gibi sizin de uymanızı ve Türk’leri haksız yere itham ettiğinizden dolayı, verdiğiniz yasa önergesini geri çekerek , tüm Türk halkından özür dilemenizi talep ediyorum. Aksi takdirde, bu sizin “pirus zaferi”nizden öte gitmeyecektir. Çünkü mahkeme kararları, resmi karardan üstündür. Tabii ki bu kural demokratik devletler için geçerli bir kuraldır.

Refik Mor, 2003 yılından beri CDU- Neumünster Meclis Üyesidir.”

Mektubun İngilizce çevirisi aşağıdadır.

“Monsieur Le President Sarkozy, UMP Parliamentarian M. Boyer The proposal penned by you “to severely penalize those who deny officially recognized genocide with one year jail term and 45,000 Euro” has been voted into law by the French Parliament. I see this initiative of yours as your natural right as a parliamentarian. However, if there is something unnatural and unlawful about this official example of yours is that, it has no legal basis when faced with the Court of Justice of the European Union decision. We all know that the European Court overrules the political decisions of both the French and the European Parliaments. I beg you to please listen to my view also. Besides the official decisions of the French and German Parliaments on this subject, the European Parliament had also taken the political decision that “Turkey cannot become a member of the EU unless they accept the Armenian genocide” with the C-190 official decision of July 20, 1987. The answer to the query if this decision is still valid is as follows: Emboldened by this political decision of the EU, after Turkey became a candidate in 1999 with the Helsinki declaration, the speaker of the Armenian Diaspora in France and also their lawyer Suzanne and Gregorie Krikorian opened up a court case at the European Court of Justice demanding physical and moral compensation in reference to the Armenian genocide for “the Union’s responsibility beyond the agreement and the invalidity of the case” against (1) the European Parliament, (2) the European Union Council and(3) the European Union Commission. What is meant by “the Union’s responsibility beyond the agreement” that made up the substance of the case mentioned above is international human rights and the historical tragic events of 1915. Their claim was the Armenians were treated unjustly and were victims of genocide. However, Suzanne and Gregorie Krikorian lost this case because they could not prove their claims. This physical and moral compensation court case which was deemed as a “pre-genocide” case for the Armenian Diaspora was refused by the European Court of Justice on 17 December 2003 with decision number: T-346/03 and they were ordered to pay the 30,000 Euro as court expenses. The judge said the following at the 25th reasoning of the European Court of Justice ruling number T-346/03: QUOTE: 25. ‘’Secondly, as regards the requirement that the applicants must have suffered actual and certain damage, the applicants clearly confined themselves in their application to relying in general terms on non-material damage caused to the Armenian community, without giving the least indication as to the nature or extent of the damage which they consider they had suffered individually. Therefore the applicants have supplied no information that would enable the Court to find that the applicants in fact suffered actual and certain damage themselves (see, to that effect, Case T-99/98 Hameico Stuttgart and Others v Council and Commission [2003] ECR II-2195, paragraphs 68 and 69).’’ UNQUOTE Again at the 10th item of the European Court of Justice ruling number T-346/03: QUOTE: 10. ‘’The applicants also rely on an infringement of several fundamental rights, including the right not to be subjected to inhuman or degrading treatment and the right to respect for private life, laid down in Articles 3 and 8 of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms, signed in Rome on 4 November 1950. ‘’ UNQUOTE Also another excerpt from the same ruling number T-346/03: QUOTE: 21. ‘’As regards the alleged breach of fundamental rights (see paragraph 10 above), it is sufficient to note that the applicants merely claim that such a breach took place, without explaining how that follows from the conduct of the defendant institutions complained of in this case. ‘’ UNQUOTE The Armenian Diaspora objected to this decision at the Court of Appeals. The appeals case seen at the fourth district of the European Court of Justice was refused again with a final decision on 17.04.2004 and with principal number C-18/04 P. Monsieur Le President Sarkozy UMP Parliamentarian M. Boyer, The Jewish Holocaust was legally established by the Nuremberg Tribunals so it is naturally a crime to deny it. However, to demand compensation based on a political verdict on a subject which did not become absolute in a court of law is possible only in banana republics. For this reason I request you to obey the court verdict mentioned above just as any democratic person would, and also withdraw the resolution of law which blames the Turkish nation and apologize from them for this unfounded allegation. Otherwise, this will not go any further than a Pyrrhic victory, because court decisions are above official declarations. No doubt this condition is valid only for democratic governments. Refik Mor P.S. Refik Mor , Member of Neumünster Parliament since 2003 – CDU.”(http://www.europahaber.de/turk-vekilden-sarkoz-ye-acik-mektup/2564/)

Turkish Forum’da (ABD) 8 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Türkiye’nin Ermeni Sorunu” başlıklı yazımda ben de şu tespitte bulunmuştum: “Fransa’da eski Cumhurbaşkanı Sarkozy ve onun gibi düşünen, Ermeni oylarından medet uman siyasetçiler, sözde soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar almakta, bunu inkar edenlere ise ceza getirmeye yönelik girişimlerde bulunmaktadırlar. Nitekim Fransız Senatosu’na gelen ve kabul edilen sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesine ilişkin yasa teklifi, Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri çok germiş, hatta kopma noktasına getirmiştir. Teklifi var gücüyle destekleyen Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozy, sözde Ermeni soykırımını bahane ederek Türkiye’nin AB yolunu Almanya Başbakanı Merkel ile birlikte tıkayan iki siyasetçiden biridir. Aslında Fransız Senatosu’nun sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesi ile yasayı kabul etmesi bir akıl tutulmasıdır.” (https://www.turkishnews.com/tr/content/2012/05/08/turkiyenin-ermeni-sorunu/, https://groups.google.com/forum/#!topic/Turkiye-icin-el-ele/pErz_a04qJI)

Fransa’nın İngilizce yayın yapan kanalı France 24, 6 Şubat 2019 akşam haberlerinde Macron’un sözde Ermeni soykırım konusundaki açıklamasına Türkiye’nin cevap verdiğini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafını ekrana yansıtarak haberleştirmiştir. Alt yazıda da hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen “Ermeni soykırımı” ifadesini kullanmıştır: “France: Turkey condemns Macron’s plan for national day marking ARMENIAN GENOCIDE.” Tarafımdan kayıt altına alınan France 24’ün haberi aşağıdadır.

Macron’un Türkiye’yi suçlamasına Cumhurbaşkanı Erdoğan, Paris’te şehit edilen büyükelçimiz İsmail Erez ve şoför Talip Yener’e de atıfta bulunarak cevap verseydi, daha etkili olurdu. Çünkü, Macron’un muhatabı Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Sözcü İbrahim Kalın’ın cevabı etkili olmamıştır. "Ülkesinde siyasi sorunlar yaşayan Macron’un günü kurtarma gayretiyle tarihi hadiseleri politik malzeme haline getirmesini reddediyoruz."

Kaynak: Milliyet, 25 Ekim 1975

Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür. Bu sebeple 24 Nisan öncesinde aziz şehitlerimizi hatırlamakta ve de anmakta yarar vardır: “27.01.1973 Santa Barbara Başkonsolos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir, 22.10.1975 Viyana Büyükelçi Daniş Tunalıgil, 24.10.1975 Paris Büyükelçi İsmail Erez ve şoför Talip Yener, (Kaynak: Milliyet, 25 Ekim 1975) 16.02.1976 Beyrut Başkatip Oktar Cirit, 09.06.1977 Vatikan Büyükelçi Taha Carım, 02.06.1978 Madrid Büyükelçi eşi Necla Kuneralp, 02.06.1978 Madrid emekli Büyükelçi Beşir Balcıoğlu, 12.10.1979 Lahey Büyükelçi oğlu Ahmet Benler, 22.12.1979 Paris Turizm Müşaviri Yılmaz Çolpan, 31.07.1980 Atina İdari Ataşe Galip Özmen ve Neslihan Özmen, 17.12.1980 Sydney Başkonsolos Güvenlik Ataşesi Şarık Arıyak ve Engin Sever, 04.03.1981 Paris Çalışma Ataşesi Din Görevlisi Reşat Moralı ve Tecelli Arı, 09.06.1981 Cenevre Sözleşmeli Sekreteri M. Savaş Yergüz, 24.09.1981 Paris Güvenlik Ataşesi Cemal Özen, 28.01.1982 Los Angeles Başkonsolos Kemal Arıkan, 04.05.1982 Boston Fahri Başkonsolosu Orhan Gündüz, 07.06.1982 Lizbon İdari Ataşe eşi Erkut Akbay ve Nadide Akbay, 27.08.1982 Ottawa Askeri Ataşe Albay Attila Altıkat, 09.09.1982 Burgaz İdari Ataşe Bora Süelkan, 09.03.1983 Belgrad Büyükelçi Galip Balkar,14.07.1983 Brüksel İdari Ataşe Dursun Aksoy, 27.07.1983 Lizbon Müsteşar eşi Cahide Mıhçıoğlu, 28.04.1984 Tahran Sözleşmeli Sekreter eşi Işık Yönder, 20.06.1984 Viyana Çalışma Ataşesi Erdoğan Özen, 19.11.1984 Viyana Uluslararası Sözleşmeli Personel Enver Ergun.” Cumhuriyet’ten önce15 Mart 1921’de eski İçişleri Bakanı Talat Paşa Berlin’de Soghomon Tehlirian tarafından, 5 Aralık 1921’de eski Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa Roma’da Arşavir Şriakin tarafından, 17 Nisan 1922’de İttihat ve Terakki Partisinin mensuplarından Bahattin Şakir ve Cemal Azmi Beyler Berlin’de Aram Yergenian tarafından, 21 Temmuz 1922’de IV. Ordu Komutanı Cemal Paşa ve Yaverleri Nusret ve Süreyya Beyler ise Tiflis’te iki Ermeni militanı tarafından şehit edilmişlerdir.

Aslında Macron’a en iyi cevabı vatandaşı Yves Benardvermiştir. Aralık 2017’de yayınlanan kitabında yazar, “Ermeni soykırımı yoktur” tespitinde bulunmuştur. Benard, incelediği belgelerin sözde Ermeni soykırımı iddialarını çürüttüğünü şöyle belirtmiştir: “Soykırım yoktur, iki taraf içinde katledilmişler vardır. Şuna ikna oldum ki aslında Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur.” Kitap, Pantheon Yayınevi tarafından Türk-Ermeni Görüş Ayrılığına Yeni Bakış (Divergences Turco -Armeniennes) adı altında (165 sayfa) basılmıştır. Fransız yazar Benard, Türkiye’yi gezerek araştırma yapmış ve Türk toplumu hakkında adalet yerini bulsun dileğinde bulunmuştur: “Bu kitabı yayınlatmakta çok zorlandım. 2009 yılında çıkardığım ilk kitap sadece bir hafta raflarda kalabilmişti. Çünkü yayınevi üzerinde çok büyük baskı vardı. Korktular ve yayını durdurmaya karar verdiler. Şimdi, öyle görünüyor ki artık daha kolay yayınlanabilecek bir konu. Bu sefer çok kolaylıkla bir yayınevi buldum. Oysaki ilk kitabım için en az 60 yayıneviyle irtibata geçmiştim. O dönemde yayınevlerinin yarısı olumsuz cevap vermiş, diğer yarısı ise cevap vermeye bile gerek duymamıştı.”

Kitap hakkındaki değerlendirme şöyledir: “Bu belgeler, uzun söyleşilerden çok gerçek anlamda olayların nasıl gerçekleştiğini, anlaşılır ve açık bir şekilde sizlere aktaracaktır. Belgeler; diplomatlar, gazeteciler, subaylar, din adamları ve teröristlerin açıklamaları ve de Fransızlar tarafından Ermeniler lehine yorumlanan Türk-Ermeni trajedisine farklı bir bakış açısı getirmektedir. Onların görüşlerine inanmak kolaydır. Oysa gerçekleri kabul ettirmek çok daha zordur. Birinci Dünya Savaşı başladığında, her yerde ölümün ve acının hüküm sürdüğü bir dönem başlamıştır. Türkiye her tarafta kuşatılmış durumdadır ve savaşabilecek durumda olan erkekler, kadınları, çocukları ve yaşlıları geride bırakarak savaşa çağrılmışlardır. Ermeni milisler, isyan ederek savunmasız sivillere karşı korkunç, acımasız ve barbarca bir imha gerçekleştirmişledir. Tasniflenmiş ve güvenilir bir arşivden desteklenen bu kitap, Türk-Ermeni çatışmasının az bilinen bir gerçeğini gün yüzüne çıkartmıştır. Ermenilerin sorumlu olduğunu gösteren belgeler, karanlık bir tarih sayfasını gözler önüne sermektedir. Fransız ders kitaplarının önemli bir gerçeği gözden kaçırdığına inanan Yves Bénard, belgeler için önemli bir araştırma gerçekleştirmiştir. Türkiye’yi inceleyerek ve çok sayıda araştırma yaparak, adaletin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.”

Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Carthy 17 Nisan 2014 tarihinde AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’a verdiği demeçte; konuyla ilk defa yıllar önce Anadolu’nun nüfusu, nüfusun Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki durumu ve Savaş‘tan sonra ne kadar kaldığı üzerine araştırma yaparken karşılaştığını belirtmiş, tarihi gerçeklere karşı koyamadığı için soykırım konusuna eğildiğini söylemiştir: "Neticede ne kadar çok Türk’ün öldüğünü anladım. Bu kadar Türk nasıl öldü çünkü savaşta değillerdi. 2,5-3 milyon Müslüman savaşta ölmüştü, ben de bu konuyu çalışmalıyım diye düşündüm. Ermeniler üzerinde çalışmamın da aslında belirgin bir nedeni yok, aslında ilk çalıştığım Müslümanlardı ama daha sonra fark ettim ki bu kadar insan öldüğüne göre onları birileri öldürmüş olmalı diye düşündüm. Böylece Ermenilerin, Yunanların ve Yahudilerin üzerine de çalışmaya başladım. Ama aslında bu konuyu ben seçmedim, konu beni seçti. Hiçbir zaman Ermeniler üzerine yazmayı planlamamıştım ama oldu."

Justin McCarthy, “Türkler ve Ermeniler: Osmanlı Devletinde Milliyetçilik ve Çatışma” başlıklı kitabında, Osmanlı-Ermeni ilişkilerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır. McCarthy, mevcut varsayımlara meydan okumakta ve Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni azınlığı arasındaki çatışmayı açıklayan yeni bir yorumla, geç Osmanlı tarihçiliğinin en temel sorununa katkıda bulunmaktadır. Bu çalışma, 1915 trajik olaylarına yol açan durumların yeni bir analizini isteyenler için olduğu kadar geniş bir kitle için de önerilmektedir.

Ermenilerin bu kadar yıl geçmesine rağmen neden iddiaları sürdürdüklerine ilişkin ise, "Bunun nedeni çok basit. Çocuklara nefret etmeyi öğretirseniz, onlar nefretle büyür ve nefret ne olursa olsun büyümeye devam eder. Diğer bir diğer sebep de yurt dışındaki Ermeni milliyetçi gruplar bundan fayda sağlayacaklarına, para alacaklarına, Kars, Erzurum, Bitlis, Van’da toprak kazanacaklarına inanıyorlar. Bunlar yanlış ama yine de inanıyorlar" değerlendirmesinde bulunmuştur. Köklerinin Alman ve İrlandalı olmasına rağmen kendisini Amerikalı olarak tanımlaması gibi, Amerika’daki bazı Ermeni gruplarının da Ermenilerin böyle düşüneceği, kimliklerinin milliyetlerinin yok olacağı endişesini taşıdıklarını söyleyerek çok doğru bir tespitte bulunmuştur: "Bundan dolayı Ermeniler soykırım iddiasını kendilerini bir arada tutacak bir bağ olarak görüyorlar. ‘Ne acılar çektik’ demek böyle bir bağ ve kendilerini bu acı üzerinden tanımlıyorlar. Tabii daha başka pek çok neden var. Kendi hikayelerinden, propagandalarından başka bir şey duymadılar, bu yüzden de Türklerin kötü olduğunu düşünüyorlar çünkü aslında onlara hep onların kötü olduğu söylendi."

Justin Mc Carthy’nin yukarıdaki tespitlerinin aksine, gerçekleri saptıran, bundan maddi çıkar sağlayanlar da vardır. Negev Ben Gurion Üniversitesi’nde Orta Doğu Etütleri Bölümü’nden emekli Profesör Benny Morris ile Orta Doğu Etütleri Bölümü’nden Profesör Dror Ze’evi’nin 24 Nisan 2019 tarihinde Türkleri; yalan ve gerçek dışı iddialar ile karalayan, Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan toplumu yok etmekle suçlayan “Otuz Yılık Soykırım” kitabı yayınlanacaktır. Kitap, Türklere yönelik iftiralarla doludur. Benny Morris, İngiltere’den Filistin’e göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Gençliğinde Hashomer Hatzair adlı bir sol gençlik hareketinin üyesi idi. Askere gitmeyi reddettiği için hapis yatmıştır. Çalışmalarında İsrail’in yaptığı etnik temizlikleri ve Filistin halkını sürgüne gönderme ile ilgili kanıtları açığa çıkardığı için İsrail toplumu ve devletinden büyük tepki görmüştür. Kendisini solcu ve siyonist olarak tanımlayan Benny Morris, Filistinlilere karşı yürütülen etnik temizliği ve katliamı savunmaktadır. Filistinlileri toptan sürme fikrini desteklemektedir. Aşağıdaki röportajı, Yahudileri ayrıcalıklı, seçilmiş gören ve işgalci varlığı sürdürmek, genişletmek için soykırım ve toptan sürgün dahil her türlü insanlık suçunu işleyebilecek mantığa sahip Siyonizm’in -sağı ve solu ile- gerçek yüzünü ortaya koyması açısından alıntılamaya değerdir.Robert Fisk’in tanıtım yazısı aşağıdadır.

“1894 ve 1924 arasında, daha önce nüfusun yüzde 20’sini oluşturan bölgedeki Hıristiyan azınlıkları hedef alan Anadolu’da üç şiddet dalgası görüldü. 1924 yılında Ermeniler, Asurlular ve Yunanlıların nüfusu yüzde 2’ye düşürülmüştür. Tarihçilerin çoğu bu dalgaları ayrı, yalıtılmış olaylar olarak değerlendirmiş ve Türkler bunları talihsiz bir süreç olarak sunmuştur. Otuz Yıllık Soykırım, üçüncü dalga olup aslında Anadolu’nun Hıristiyan nüfusunu yok etmek, devam eden bilinçli bir politikanın sonucudur. Yakın tarihinin en şiddetli yok etme yılları II. Osmanlı padişahı II. Abdülhamid döneminde, Genç Türkler tarafından yapılmış Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında sona ermiştir. Ancak, padişahın İslamlaştırışı otokrasisinden I. Dünya Savaşı sonrasının laik cumhuriyet dönemindeki değişime rağmen, ülkenin izlediği politikalar değişmemiş, önceden belirlenmiş kitlesel öldürme, cinayet, zorla dönüşüm, toplu tecavüz ve kaçırma olayları devam etmiştir. Fakat bir şey değişmemiştir: Cihadın yükseliş çığlığı. İslam’ın öğretilerine aykırı olsa da iki milyon Hıristiyan’ın öldürülmesi, saf bir Müslüman millet yaratma konusunda Türklerin bir icraatıdır. Açıklayıcı ve kusursuz bir şekilde araştırılmış olan Benny Morris ve Dror Ze’evi’nin tespitleri, modern tarihin en korkunç olaylarından birini açıklamaktadır. Tekrar ve tekrar okuyarak Morris’in ve Zeevi’nin çalışmalarında saf, korkunç, şok edici şiddet olaylarından kasıldım. İnsanların, değiştirecekleri, zalimlik davranışlarını, insanlıklarını değiştirebilecekleri kadar zalim hale getirmeleri mümkün mü?

Kitabın yayın tarihinin 24 Nisan olarak belirlenmesi, Türkiye’ye yönelik uluslararası karalama kampanyasının bir parçasıdır. Çünkü, Fransa’da Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) 5 Şubat 2019 tarihindeki toplantısında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 24 Nisan’ı sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır. Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda "Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz" demiştir. Bu gelişmeler olurken Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeseli yayından kaldırılmıştır.

Fransa’nın dışında ABD’de de güçlü bir Ermeni diasporası (lobisi) vardır. ABD’nin Indiana Eyaleti, 9 Kasım 2017 tarihinde Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Ermenilere soykırım yaptığını kabul eden tasarıyı onaylamıştır. Son olarak Alabama 49’ncu eyalet olarak 20 Mart 2019 tarihinde sözde soykırımı tanımış ve geriye bir Eyalet kalmıştır: Orta güneydeki Mississippi. Vali Kay Ivey, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi – Doğu Bölgesi’ne atıfla (ANCA-ER) 1915-1923 yılları arasında üç milyona yakın Ermeni, Yunanlı ve Süryani’nin Osmanlı Türk İmparatorluğu tarafından planlı bir şekilde imha edildiğini tanıyan güçlü bir bildiri yayınlamıştır. (Alabama has officially become the 49th U.S. state to recognize the Armenian Genocide. Governor Kay Ivey issued a powerful proclamation recognizing the Ottoman Turkish Empire’s centrally-planned and executed annihilation of close to three million Armenians, Greeks, Assyrians and Syriacs from 1915-1923, according to the Armenian National Committee of America – Eastern Region ANCA-ER) Vali Ivey hızını alamayarak Ermenistan, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı bölgedeki Amerika Birleşik Devletleri’nin özgür, bağımsız, demokratik ülkeleri ve stratejik müttefikleri olarak tanımlarken Türkiye’den hiç söz etmemektedir.(the Republic of Armenia, the Hellenic Republic, the Republic of Cyprus, and the Republic of Artsakh are now free, independent, democratic states and strategic allies of the United States of America in the region, https://armenianweekly.com/2019/03/20/alabama-becomes-49th-u-s-state-to-recognize-the-armenian-genocide/)

Bu güçlü lobi ile mücadelede izlenen politikalarda hatalar vardır. ABD’de Ermeni tezlerini destekleyen The Wall Sreet Journal (WSJ) gazetesine Türkiye’nin ilan vermesi yanlıştır. WSJ, Türkiye’ye hasım bir yayın organıdır. 17 Eylül 2018 tarihinde Türkiye aleyhine aşağıdaki yorumu yapmıştır: “Finansal krizden sonra, yatırımcılar riskli gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek getiri talep etti… Ancak pek çok yatırımcı, tek başına daha yüksek faiz oranlarının yeterli olmayacağına, Türk şirketleri ile büyük miktardaki borçları finanse etmeye çalışan bankalar için sorun yaratabileceklerine inanmaktadır… Türkiye Merkez Bankası, Perşembe günü enflasyonda ana faiz oranını % 17,75’ten % 24’e yükseltti ve bankanın bağımsızlığıyla ilgili olarak ilgili sorunlara cevap verdi ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir gün sonra yüksek faizlerden hoşnutsuzluğunu yineledi.” (https://www.wsj.com/articles/some-investors-want-a-recession-in-turkey-1537178401 Sept. 17, 2018)

WSJ’a MUSİAD, TOBB, Türk-Amerikan İş Konseyi’nin ilan vermesi doğru bir davranış değildir. ATAA (Assembly of Turkish American Associations) ve Federasyon (FTAA) ilana katılmamıştır. Çünkü bu gazete 25 Ocak 2018 tarihinde ABD’nin eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau Sr.’ın (http://www.armenian-genocide.org/morgenthau.html) torunu Robert M. Morgenthau’nın kaleme aldığı bir yazı yayınlamıştır. Yazıda Hitler’in sahte evraklara dayanan sözde Ermeni soykırımı gündeme getirilmiş ve Başkan Trump’ın sözde Ermeni soykırımını tanıması istenmiştir.

Yazının yayınlanmasından sonra rahmetli Şükrü Server Aya ve Feruh Demirmen, WSJ’e Türkiye’nin görüşlerini açıklayan mektup göndererek bunların da yayınlamasını istemişlerdir. WSJ’ın, bu mektupları yayınlamaması üzerine Demirmen gazetenin tutumunu kınayan, gazetenin ifade özgürlüğü hususunda hipokrasi (ikiyüzlülük) yaptığını dile getiren kinayeli ikinci bir mektubu diğer yayın organlarında göndermiştir. Demirmen haklı olarak şu eleştirilerde bulunmuştur: “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?”

Sözde Ermeni soykırımını destekleyen ABD gazetesine ilan verilmesi bence doğru değildir. Ermeni terör örgütü ASALA’nın Paris’te görev yaptığım 1985-1990 yıllarında tehdidine maruz kalmış biri olarak bu konudaki hassasiyetim biraz fazla olabilir. “Armenian Deportation is not A Genocide” başlıklı yazım, (https://www.researchgate.net/; https://www.researchgate.net/publication/325157544_Armenian_Deportation_Is_Not_A_Genocide; https://www.academia.edu/31604811/; https://www.academia.edu/31604811/ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE, https://independent.academia.edu/r%C4%B1dvankarluk ve azvision.az/news’ta en çok okunan (4883, 24 April 2017) makaleler arasında yer almıştır. (https://en.azvision.az/news/63760/armenian-deportation-is-not-a-genocide%E2%80%A6!!!.html) İlan verilen gazetenin yayın politikası Türkiye aleyhinedir. Böyle bir ilanı Ermeni diasporası ve devleti “sözde Ermeni soykırımı yoktur” tezini savunan bir gazeteye kesinlikle vermez. İlana, TÜSİAD ve bir dönem yönetim kurulunda bulunduğum İKV gibi özel sektör kuruluşlarının katılmaması dikkat çekicidir.

Kaynak:https://www.tasc-usa.org/single-post/2018/08/23/The-Turkish-American-Community-underlines-the-vitality-of-US-Turkey-relations

Aslında verilen ilan yerindedir ve bir gerçeği açıklamaktadır. Yanlış olan gazete seçimidir. Üstelik Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan (R-WI), Çoğunluk Lideri Kevin McCarthy ‘ (R-CA) ve Azınlık Lideri Nancy Pelosi’den (D-CA) iki partili bir soykırım önleme tedbiri olan H.Res.220 hakkında bir oylama planlamak üzere kampanya başlattığı bir dönemde, Ermeni yanlısı gazeteye ilan vererek destek olunması çok yanlıştır. WSJ gazetesine “Türk Amerikan Topluluğu, ABD-Türkiye ilişkilerinin canlılığını vurgular ve mevcut çıkmazın üstesinden gelmek için sürekli diyalog çağrısında bulunur” (The Turkish American Community Underlines The Vitality Of Us-Turkey Relations and Calls For Continued Dialogue To Overcome Current Impasse) başlığı ile verilen ilan aşağıdadır.

“Türk-Amerikan Topluluğunun temsilcileri, ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan son gelişmelerle derinden endişe duyuyor ve üzülüyor. ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı uygulanan çelik ve alüminyum tarifeleri artırmaya yönelik son kararı, özellikle de Amerikan ve Türk çıkarlarına hizmet etmeyeceğine inanıyoruz. Bu sebeple ABD yönetiminden kararını yeniden değerlendirmesini istiyoruz. ABD ve Türkiye, NATO müttefikleri olarak, dünyanın farklı bölgelerinde barış, demokrasi ve refahı teşvik etmek ve yıllarca birlikte çabalamak için ortak bir vizyona sahipler. İlişkiler zor zamanlar içinde en iyi anlam ifade ediyordu. Bu kesinlikle bu zamanlardan biridir. Türk Amerikalılar, yaşamın ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarındaki önemli katkılarıyla, tarihsel olarak ABD ile Türkiye arasında daha iyi ilişkiler için uygun bir köprü olmuştur. Türkiye ile ABD arasındaki iyi ilişkilerin korunmasının sadece ortak hedeflerin peşinde koşmak için değil, hem Amerikalılar hem de Türkler için daha iyi bir geleceğin gerçekleşmesi için hayati öneme sahip olduğuna ilişkin gerçek inancımızı dile getiriyoruz. Türk Amerikalıları, ticaret savaşının tehdidi ve tırmanışı söyleminin sadece durumu daha da kötüleştirdiğine ve eldeki sorunların kalıcı biçimde çözülme ihtimalini azalttığına inanmaktadır. Uzun vadeli çıkarlar için ihtiyat ve yeniden odaklanma çağrısında bulunuyoruz. Sürdürülebilir bir çözümün karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan sürekli diyalog gerektirdiğini hatırlatırız. ABD ve Türkiye arasındaki sağlam kazanılmış dayanışma ve dostluk kısa vadeli hedefler için feda edilmemelidir. Tarih bize siyasi zorlukların zamanla aşılabileceğini söyler. Ancak, ivme ve işbirliği ruhu ortadan kalktığında ekonomik bağları yeniden kurmak çok daha zor olur.”

İlan verilmeden önce özellikle TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu Fransız avukat Georges de Maleville’in “1915 Ermeni Trajedisi” (La Tragedie Armenienne ) kitabını okumuş olsaydı, bu ilanın WSJ’a verilmesine engel olurdu. Avukat Georges de Maleville, Osmanlı vatandaşı Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz Çarlık Rusya’sına karşı savaşan Osmanlı ordusunu arkadan vurduklarını belirtiyor ve bu bölgelerdeki Ermenilerin bu sebeple Osmanlı sınırlan içinde Suriye’ye göç ettirildiklerini, bunun kaçınılınız bir önlem olduğunu açıklamaktadır. Benzer önlemlere silahlı bir ihanet olmamasına karşılık başta Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin de başvurmuş olduklarına da değinerek, bunun asla bir soykırım olarak nitelendirilemeyeceğini açıklamaktadır. Bu tehcir sırasında birçok Ermeni’nin eşkiya, Ermenilerce öldürülen yakınlarının öcünü almak isteyenler ve hatta onları korumakla yükümlü olanlarca öldürüldüğünü de belirtmektedir. Maleville’in değindiği bir diğer gerçek ise, bu olayların Osmanlı merkezi yönetiminin bilgisi ve denetimi dışında olduğudur. Osmanlı Devleti’nin bu gibi olayları önlemek için elinden geleni yaptığı, yakalanabilen sorumluların yargılanıp cezalandırıldığı ve bu yüzden birçok görevlinin idam edildiğini belgelemektedir ki, bu gerçekler soykırım iddialarını temelden çürüten doğrulardır.

Büyükelçi Henry Morgenthau Sr.’ın torunu Robert M. Morgenthau’nun AİHM’nin Perinçek ve 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararlarına (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) rağmen sözde Ermeni soykırımdan söz etmesi ve işe Adolf Hitler’i de karıştırması, Ermeniler ile Ermeni muhiplerinin iddiasından başka bir şey değildir. Aradan yüzyıl geçtikten sonra torun Morgenthau, 25 Ocak 2018 tarihinde The Wall Street Journal’da “Trump, Ermeni soykırımı hakkında gerçeği söyleyecek mi?” başlığı ile yazı yayınlaması bir provakasyondur. (Will Trump Tell the Truth About the Armenian Genocide? He recognized the reality that Jerusalem is the capital of Israel. Such daring is needed again. By Robert M. Morgenthau Jan. 25, 2018)

Kaynak: https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-1516925489

İsviçre Federal Mahkemesi’nin Perinçek lehine verdiği 25 Ağustos 2016 tarihli bozma kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesi’nin 16 Aralık 2013 tarihli ve AİHM Büyük Dairesi’nin 15 Ekim 2015 tarihli kararlarına rağmen bu açıklamanın WSJ’de yayınlanması, gazetenin yayın politikası açısından dikkat çekicidir. İsviçre’de bir konferansta “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” açıklamasıyla İsviçre tarafından cezaya çarptırılan Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, davanın kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı. 28 Ocak 2015 tarihindeki AİHM temyiz duruşmasından sonra karar 15 Ekim 2015 tarihinde açıklanmıştır. Kararda; ifade özgürlüğü açısından Perinçek haklı bulunmuş, “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözlerinin, düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında olduğu tespit edilmiştir. Avrupa ülkeleri, kararın düşünceyi açıklama özgürlüğünün ötesindeki gerekçesini de kabul etmeye başlamışlardır. Almanya Başbakanı Merkel’in “Alman Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararının hukuki değeri olmadığı” yolundaki açıklaması, İsviçre yargısı ve siyasetinde de kabul edilmektedir. Kararın gerekçesinde, 1915 olaylarının Yahudi soykırımı ile aynı sınıflama içinde olmadığı, 1915 olaylarında soykırım suçunun işlendiği konusunda bir mahkeme kararı bulunmadığı belirtilmiştir.

Karar; 1948 BM Sözleşmesine göre, soykırım suçuna hükmetme yetkisinin sadece suçun işlendiği ülke mahkemesinde ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde olduğunu vurgulamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi Perinçek Kararı’na uyarak, BM 1948 Soykırımın Cezalandırılması ve Önlenmesi Sözleşmesi uyarınca ancak yetkili mahkemelerin soykırım konusunda karar alabileceğini kabul etmesine rağmen torun Morgenthau’nun konuyu WSJ’de yayınlaması, Türkiye’ye yönelik bir provakasyondur. ABD Büyükelçisi olarak 1915-1916 yıllarında İstanbul’da görev yapan Henry Morgenthau, (Morgenthau, Türkiye’deki Aşkinaz Yahudilerinin Hahambaşısı Dr. Markus’a yardımda bulunmuştur) yalanlarla dolu hatıralarını ABD’ye döndükten sonra Büyükelçi Morgenthau’nun Hatıraları (Ambassador Morgenthau´s Story, http://www.raoulwallenberg.net/wp-content/files_mf/1439907848HenryMorgenthauAmbassador.pdf) adı altında yayınlamıştır.

Kaynak: https://net.lib.byu.edu/estu/wwi/comment/morgenthau/MorgenTC.htm

(Türkçesi Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yayınları, 2015) Henry Morgenthau (1856-1946) New York’ta emlak komisyoncusu iken 1912 seçimlerinde başkan adayı Wilson’u desteklemiş, Wilson seçimleri kazanınca kendisini İstanbul’a büyükelçi olarak atamıştır. 27 Kasım 1913 tarihinde İstanbul’da gelmiş, 26 ay görev yaptıktan sonra 1916’da ABD’ye dönmüş, Başkan Wilson’a "Hükümetin savaş politikası adına bir zafer kazanmamız ve bunun için de her türlü yasal yol ve imkana başvurmamız gerekmektedir" diyerek hikayesini yazmış, elçilik sekreteri Hagop S. Andonian ile hukuk danışmanı Arshag K. Schmavonian’dan yardım almıştır. Gazeteci Burton J. Hendrick, Büyükelçi Morgenthau’nun anlattıklarını yeniden düzenlemiş, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing kitabın provalarını okuyup eklemelerde bulunmuştur. O dönem 120 bin tirajlı aylık dergi olan The World’s Work’ta (1900–1932) bu hikaye tefrika edilmiş, tirajı yüksek çeşitli gazetelerde de yayınlanmıştır. Morgenthau’nun kitabın yayımlanmasından önce Ermeni soykırımı iddiasını araştıran Alman Johannes Lepsius, İngiliz Lord Bryce ve Arnold Toynbee’ye belge sağladığı da söz konusudur.

Dr. Johanhes Lepsius (1858-1926), Alman din adamı ve politikacısıdır. Ermenilere yönelik yardım kuruluşları arasında ilk sırayı alan, Alman Doğu Misyonu ile Alman Ermeni Cemiyeti’nin yöneticisidir. Ermeni dostu olarak tanınan Lepsius, Alman misyoneri sıfatıyla başta Ermeniler olmak üzere doğudaki Hıristiyanlara yapılan yardım çalışmalarını yürütmüştür. Johannes’in kitapları, (Deutchland und Armenien) bugün Batı kamuoyunda sözde soykırımın ispatında vazgeçilmez öneme sahip kaynaklar arasındadır.

Mavi Kitap olarak bilinen ilk baskısı 1916 yılında Londra’da yapılan The Treatment of Armenians in the Ottoman Empire 1915-16 (Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yönelik İşlemler 1915-16) isimli kitap bir Ermeni propaganda aracıdır. Kitabın özgün baskısında yer alan, “Documents presented to Viscount Grey of Fallodon Secretary of State for Foreign Affairs by Viscount Bryce with a preface by Viscount Bryce (Viscount Bryce’ın Önsözüyle Viscount Bryce Tarafından Devlet Dışişleri Sekreteri Fallodon Viscount Grey’e Sunulan Belgeler) açıklaması önemlidir. Kitap, 2005 yılında Türkçe’ye çevrilmiştir. Mavi Kitap, 1916’da İngiliz Parlamentosu’nun onayıyla savaş propaganda bürosu durumundaki Wellington House tarafından hazırlatılmıştır. Mavi Kitap’ın içeriği Amerikan misyoner raporlarına dayanmaktadır. Kitap, Lord Bryce’ın değişik makamlarla yaptığı birkaç yazışma, bir harita, önsöz ve editörden muhtıra bölümlerinin bulunduğu 8 kısımdan oluşmaktadır. Kitap, 150 adet mektup içermektedir. Son kısımdaki 7 ek ile kitap zenginleştirilmiştir. 30 Nisan 2005 tarihinde yeniden basılmıştır. (677 sayfa)

Kaynak:https://www.amazon.com/Treatment-Armenians-Ottoman-Empire-1915-1916/dp/1903656516

Osmanlı’yı (Türkiye’yi) suçlama görevi, hukuk profesörü olan Lord Bryce başkanlığındaki bir heyete verilmiştir. Bryce sonraki yıllarda Büyük Britanya’nın Washington büyükelçiliğine getirilmiştir. Tanınmış tarihçi Arnold J. Toynbee Lord Bryce’ın sekreterliğini yapmıştır. Toynbee (1889-1975) uzun yıllar İngiltere Kraliyet Enstitüsü Uluslararası İlişkiler bölümünde çalışmış, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda İngiltere Dışişleri Bakanlığı İstihbarat Dairesi’nde görev almış bir akademisyendir. Toynbee daha sonra bunun bir propaganda kitabı olduğunu anlayınca pişmanlığını dile getirmiş ve “fark etseydim, bu projede yer almazdım” demiştir. Hatıralarında, Mavi Kitap’ın doğruluğu konusunda şüpheli açıklamalarda bulunmuştur. Türkçe’ye Hatıralar: Tanıdıklarım başlığıyla çevrilen eserinde konuya açıklık getirmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda ittifak devletleri, Almanya’nın Rusya aleyhinde başlattığı propaganda silahı ile vurulacaktı. Almanya’ya davet edilen Amerikalı gazetecilerin verdikleri bilgiler, Rus barbarlığını ortaya çıkarmaya yönelikti. Rusların Yahudilere yönelik şiddet uygulamaları, İngiltere ve Fransa’yı zor durumda bırakmıştır. Türklerin yapacakları yanlışlar da Almanya ve Avusturya-Macaristan aleyhine olacaktı. İngiltere Türkleri Ermenilere soykırım yaptı şeklinde açıklayarak Türkiye’nin müttefiklerini zor durumda bırakacaktı. Osmanlı’nın uygulamaya koyduğu “sevk ve iskan kanunu” İngiltere’ye bu fırsatı vermiştir. Rusya’nın destek ve kışkırtmalarıyla örgütlenen bazı Ermeni grupları, 1890 yılından itibaren bağımsız bir Ermeni devleti kurmak amacıyla Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmışlardır. Ermenilerin yaşadığı yerlerde isyan hareketlerinin artmasıyla güvenlik sorunları ortaya çıkmıştır. Osmanlı Hükümeti, güvenliği sağlamak amacıyla 27 Mayıs 1915 tarihinde Sevk ve İskan Kanunu’nu çıkarmıştır.

Osmanlı ordusunun ve bölge halkının güvenliği için bazı Ermenilerin Osmanlı Devleti’nin güvenli bölgeleri olan Suriye ve Irak’ın kuzey vilayetlerine göç ettirilmesine karar verilmiştir. Bu proje, İngiliz siyasi manevrası olup, Osmanlı Devleti dünya kamuoyunun gözünde suçlu duruma düşürülecekti. Toynbee hatıralarının son kısmında Türklerin masumiyetine inandığını ve yaptığından pişman olduğunu vefatından önce dile getirmiştir. Mavi Kitap, günümüzde Ermeni sorununda Türkiye aleyhine kullanılmaktadır. Ermeni yalanlarına çok sayıda Türk ve yabancı araştırmacı karşı çıkmışlardır. (Many Scholars Challenge The Allegations Of Genocide: Part III, Ergun Kirlikovali on July 10, 2009 http://www.turkla.com/2009/07/10/many-scholars-challenge-the-allegations-of-genocide-part-iii/)

Torun Morgenthau’nun 25 Ocak 2018 tarihli yazısından 1,5 ay önce 9 Aralık 2017 tarihinde Turkish Forum’daki “Donald Trump Kudüs Açıklamasının Ardından 24 Nisan’da ‘Türkler Ermenilere Soykırımı Yaptı’ Derse Ne Olur?” başlıklı yazımda bu konuya dikkat çekmiştim: “Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımasıyla ilgili açıklaması, Birleşmiş Milletler kararlarını açıkça ihlal eden ve barışı dinamitleyen bir gelişmedir. Trump Türkiye’nin bu konuda gösterdiği sert tepki ve Ermeni lobilerinin baskısıyla 24 Nisan’da sözde Ermeni soykırımını ‘genocide’ kelimesini kullanarak tanıyabilir. ABD’de güçlü bir Ermeni diasporası ve lobisi vardır. Son olarak 6 Kasım’da ABD’nin Indiana Eyaleti Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın Ermenilere soykırım yaptığını kabul eden tasarıyı onaylamıştır. Böylece ABD’de sözde Ermeni soykırımını kabul eden eyalet sayısı 48’e yükselmiştir. Bu sebeple yumurta kapıya gelmeden, iş işten geçmeden şimdiden tedbir alınmasında yarar vardır. Türkçede bir deyim vardır: Delidir, ne yapsa yeridir. Bir insanın deli olduğu için beklenmeyecek şeyler yapabileceğini, dolayısıyla kendisinden sakınılması gerektiğini bildiren sözdür.” (http://ankaenstitusu.com/sozde-ermeni-soykirimini-tanima-sirasinda-hollandadan-sonra-misir-yeni-zelanda-ve-abd-var/)

Henry Morgenthau’nun 25 Ocak 2018 tarihinde WSJ’de yayınlanan yazısının özeti şöyledir:“Hitler Polonya’yı 1939’da işgal etmeye başladığında komutanlarına ‘Merhametsizce Yahudi erkek, kadın ve onların çocuklarına ölüm emri verdi: Kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?’ ABD’nin müttefiki olan Türkiye, tarihiyle yüzleşmeyi hala reddediyor. ABD hükümeti de, Ermenilerin haklarını savunamadı. Amerikan yönetimleri Türk baskısına boyun eğdi ve sürekli olarak basit bir gerçeği teyit edemedi. Ermenilerin katledilmesi, sadece tarihin bir talihsizliği değil, sistematik bir soykırımdı. Diplomatların ihtiyatlı tutumu göz önünde bulundurulduğunda bu tür bir davranış şaşırtıcı değildi. Ancak Cumhurbaşkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ederken, yeni bir döneme işaret ediyor gibi görünüyor. 1995 yılında Kongre, Dışişleri Bakanlığını Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımaya ve ABD Büyükelçiliği’ni buraya taşımaya yönlendiren yasayı kabul etti. Adaylar Bill Clinton ve George W. Bush elçiliği taşıma sözü verdiler. Barack Obama 2008’de Kudüs’ün İsrail’in başkenti olacağını söyledi. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra, her üçü de sözlerinden döndüler. Şimdi, Amerika’nın Kudüs politikası tarihsel olgularla tutarlıdır.

Bu, Amerika’nın Ermeni soykırım gerçeğini de aynı şekilde kabul edebileceği hususunda beni iyimser kılıyor. Gerçekler zorlayıcıdır. Binlerce yıldır Ermeniler, şu anda Türkiye’nin doğusundaki Ağrı Dağı’nın gölgesinde yaşıyorlardı. Tarihte bu Hıristiyan azınlık Müslüman komşularıyla barış içinde yaşadı. Ancak Osmanlı İmparatorluğu, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında parçalanmaya başlayınca Ermenilere baskılar başladı. Birinci Dünya Savaşı’nda Türkler Ermeni sorununu çözme fırsatını yakaladılar. İlk önce toplum liderleri ve aydınları tutukladılar ve idam ettiler. Daha sonra Suriye çöllerine ölüm yürüyüşleri ile sivilleri sürdüler. 1,5 milyon kadar Ermeni katledildi. Benim için bu tarih, tarih kitaplarıyla sınırlı değil. Büyük babam Henry Morgenthau, katliam başladığında Başkan Wilson’un Osmanlı İmparatorluğu’nun büyükelçisiydi. Modern dünyanın hiç görmediği bir ölçüde Ermeniler katledildi ve bütün dünya bunu gördü. Türk liderleri, Ermenilerin Amerikan vatandaşı olmadıklarını söyleyip büyükelçinin endişelerinin hiçbirine cevap vermediler. Büyükelçi Morgenthau’nun Yahudi, Ermenilerin Hıristiyan olduğunu söylediler. Türkler büyükelçiyi Washington’a geri göndermek için ABD’ye baskı yaptılar. Büyükbabamın cevabı çok açıktı: Hatırlanmamdan daha büyük bir onur düşünemedim Çünkü bir Yahudi olarak yüz binlerce Hıristiyanın hayatını kurtarmak için elimden geleni yaptım.

Türklerin baskısı sonucunda dedem ABD’ye döndü. Washington’a diplomatik bir telgraf gönderdi: Bir ırkın imhası devam ediyor. Birinci Dünya Savaşı ile meşgul olan Dışişleri Bakanlığı telgrafa kayıtsız kaldı. Sonunda büyükbabam bir dizi konferanslarla dünyanın vicdanına hitap etmeye karar verdi. Büyük bir yardım kampanyası sonucunda hayatta kalanları yeniden yerleştirmeye yardımcı oldu. Ancak (sözde) soykırım, Ermeni halkına ve büyükbabamın ruhuna karşı büyük bir saygısızlık yaratmıştır. Büyük babam ABD’ye geri dönerek hayatta kalanlara yardım etmek için karar verdi. Ellis Adası’nda mültecilere sponsor oldu. Ve başka bir şey daha yaptı. Çocuklarına ve torunlarına tanık olduğu tarihi öğretti.

Bu kehanet, Hitler’in Polonya’yı işgal ettiği ve dünyanın Ermenilerle ilgili amnezi (gecirilen siddetli bir sok sonucu geçmişe ait hafızanın bir kısminin kaybedilmesi) söz konusunu olduğunda gerçekleşti. Amerika’nın bu amneziden çıkması için çok zaman var. Her Nisan ayında Başkan Ermeni halkına yönelik vahşeti tanıyan bir bildiri yayınladı. Türk baskısına boyun eğildiği için bildiride hiçbir zaman “soykırım” kelimesini kullanmadı. Bu değişmeli. Türkiye’nin tepkisinin ABD’nin çıkarlarına karşı gelebileceğini söyleyenlerin kaygılarını küçümsemiyorum. Kudüs’e elçiliği taşımanın barış görüşmelerini zorlaştırabileceğini söyleyenleri reddetmiyorum. Ancak, adil ve kalıcı bir dünya düzeni, yalanlar üzerine inşa edilemez. Başkan Trump, Ermeni soykırımı gerçeğini ilan ederek bu taahhüdünü yerine getirmelidir. Bu, iktidardaki haydutlara suçlarınızın üstü örtülmeyecek mesajı verecek.” (https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-1516925489; https://www.wsj.com/articles/will-trump-tell-the-truth-about-the-armenian-genocide-151692548)

Kaynak: Cengiz Özakıncı, ABD Soykırım Anıt-Müzesi’nde Türkiye’yi Suçlayan Sahte Hitler Yazıtı (http://www.butundunya.com/pdfs/2018/03/022-028.pdf)

Dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisian, Ermenilerin Baş Patriği II. Karekin, Ermenistan Dışişleri Bakanı ve ABD Soykırım Anıtı Müzesi kıdemli danışmanı Arthur Berger ve diğerleri Hitler’in sözde Ermeni soykırımına gönderme yaptığı sözlerinin önünde inceleme yapmaktalar. 6 Mayıs 2015 tarihli fotoğraf, Hitler’in sözlerinin müzeye 1993’teki açılışından sonra konulduğunu göstermektedir. 25 Ocak 2018 günlü Wall Street Journal gazetesinde torun Robert M. Morgenthau imzası ile yayınlanan “Başkan Trump Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi?” başlıklı makalede gerçekmiş gibi tekrarlanan bu ifade, Hitlere ait değildir. Hitler’in 22 Ağustos 1939 tarihindeki konuşmasında Ermenilerden söz ettiği ileri sürülen paragrafın müzeye konmasının doğru olmadığını SBF’den hocam Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, 1984 yılında yayınlanan “Hitler and the Armenian Question / Hitler et la Question Armenienne” kitabında açıklamıştır. Hitler’in Ermenilere ilişkin böyle bir sözünün bulunmadığını Nüremberg yargılama dosyalarından ilgili belgelerle kanıtlamıştır.“The Armenian Question: Conflict, Trauma and Objectivity” başlıklı yazısında da konuyu tekrar gündem taşımıştır.

(http://www.politics.ankara.edu.tr/yearbookdizin/dosyalar/MMTY/24/9_turkaya_ataov.pdf)

Benzer şekilde Cengiz Özakıncı da “ABD Soykırım Anıt Müzesi’nde Türkiye’yi Suçlayan Sahte Hitler Yazıtı” kitabındaHitler’in bu sözünün olmadığını açıklamıştır.

AP ajansının Berlin muhabiri Amerikalı gazeteci Louis P. Lochner, 1942’de ABD’de yayınlanan What About Germany adlı kitabında, bir muhbirden aldım dediği Hitler konuşmasının metnini aktarmıştı. Ancak konuşmanın Lochner’in 1942’de aktardığı 1945’te Saalfelden’de ele geçirdiği arasında uyuşmazlıklar bulunuyordu. Hitler’e atfedilen sözler Louis Lochner’in 1942’de yayınlanan kitabında yer almıştır. Lochner’in kitabındaki metnin içeriğini ve kaynağını, savcılık şüpheli bulduğu için kanıt olarak kullanmamıştı. Çünkü, Lochner’in "muhbirden aldığım Almanca konuşma metnini 1939’da derhal Amerikan Büyükelçiliğine teslim ettim" dediği üç sayfayı inceleyen çevirmen Carlos Porter, yazının Alman klavyeli bir daktilodan çıkmadığını ve bozuk bir Almanca ile yazılmış olduğunu belirlemişti.

Kaynak: https://babel.hathitrust.org/cgi/pt?id=mdp.39015012841279;view=1up;seq=13

Lochner’in kitabında Hitler’in, “Gücümüz, hızımız ve acımasızlığımızdadır. Cengiz Han, milyonlarca kadın ve çocuğu önceden tasarlayarak ve iç huzuruyla katliama sürükledi. Bugün tarih onu yalnızca büyük bir devlet kurucu olarak görüyor. Zayıf Avrupa uygarlığının benim için ne diyeceği umurumda değil. Eleştiri için tek söz edeni bile infaz etmeleri için idam mangasına emir verdim. Savaş hedefimiz belirli hatlara ulaşmak değil, düşmanın fiziksel olarak yok edilmesidir. Polonya dili türevi konuşan her çocuk, kadın ve erkeği acımaksızın öldürme emrini uygulamak üzere Doğu’ya ölüm mangalarımın gitmesini ben emrettim. Bize gerek duyduğumuz yaşam alanını (lebensraum) kazandıracak olan yalnızca budur. Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" dediği yazılıydı. Fakat aynı konuşmanın Amerikan askerlerince Nazi belgeleri arasında ele geçirilen metninde ve savunma kanıtı olarak sunulan diğer belgelerde Ermenilerden hiç söz edilmemiştir.

1985 yılında Prof. Dr. Heath W. Lowry, “Ermeniler Üzerine ABD Kongresi ve Adolf Hitler” başlıklı makalesinde, müzeye konulmak istenen sözün Hitler’e ait olmadığını, uydurma (spurious) olduğunu göstermiştir. . (Heath W. Lowry, The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians, Institute of Turkish Studies, Inc. Washington, D. C..Political Communication and Persuasion, Volume 3, Number 2 1985 https://www.ataa.org/armenian-issue-revisited/the-u-s-congress-and-adolf-hitler-on-the-armenians) Lowry bu konuda şu eleştiride bulunmuştur: “Savaş döneminde Türkler aleyhinde yapılan propagandanın en etkili örneklerinden birinin esasını teşkil eden bu belgelerin İngiliz haber alma örgütüne tarafsız Amerika Birleşik Devletleri’nin bir Büyükelçisi tarafından sağlandığı ve bunların Amerikan kamuoyunu Türkler ve Almanlar aleyhine kışkırtarak ülkeyi savaşa sokma amacını güden İngiliz çabalarının bir parçası olarak yayımlandığı anlaşılınca, Morgenthau’nun kullandığı ‘yetki’ konusunda insan meraka düşüyor.”

Lowry’nin makalesi ABD diplomatik çevrelerinde etkili olmuştur. Prof. Lowry’a göre “Büyükelçi Morghentau’nın hikayesinde yer alan tüm yorumlar, Eylül 1915’in sonlarına doğru Morghentau’nun, Ermenilerin, Genç Türk liderliği tarafından imha edilmeye maruz kaldığı konusunda kesin bir sonuca varmamışlardır.” (All comments in Ambassador Morghentau’s Story notwithstanding, as late as September 1915, Morghentau had not firmly concluded that the Armenians were the subject of an attempted ‘extermination’ by the Young Turk leadership, s. 51)

Sözde Ermeni soykırım propagandasında kullanılan yalanları kitaplarında belgelerle çürüten bir diğer önemli araştırmacı rahmetli Şükrü Server Aya’dır. Hitler’e atfedilen "Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" sözlerinin uydurma olduğunu The Genocide of Truth (İstanbul Ticaret Üniversitesi Yayınları, 2008, s.366), Soykırım Tacirleri (Derin Yayınları, Ocak 2009, s.205-206) The Genocide of Truth Continues, (Derin Yayınları, Aralık 2010, s.249-270) kitaplarında açıklamıştır. Server Aya, The Wall Street Journal gazetesi editörlerine, Washington Soykırım Müze İdaresi ve Mütevelli Heyeti’ne (28.03.2018) ve müzenin bağlı olduğu üst makam ABD Başkanlık Ofisi’ne gönderdiği (13.02.2018) yazılarda tepkisini şu sözlerle dile getirmiştir:

"Muhterem Beyefendiler. Birinci ve İkinci Dünya savaşları ve “soykırım mito-manisi” (Erich Feigl) ile ilgili tarih hakkında müstakil araştırmacı ve yazarlar olarak, makale yazarının dominant bir eda yazdığı makale içeriğinden fevkalade rahatsızlık duyduğumuzdan bunu ret etmek mecburiyetini duyduk; zira daha önce New York Bölge Savcısı olan Bay Robert M. Morgenthau’un bu yazı içeriği, neredeyse A’dan Z’ye kadar gerçek değildir, kanıtlanmamıştır ve ayrıca dünkü ve bugünkü tarih hakkında devasa bilgi eksikliği ile maluldür. Müzenin duvarında durmakta olan ve Hitler’e atfedilen cümle tamamen yalandır ve ihtimal yirmi yıldan fazladır oradadır. Maalesef Müze kendisine yapılan talepler ve sunulan belgesel kanıtlara suskun kalmayı yeğlemiş veya sessiz kalarak bu tarihsel yalanı halktan saklanması söylenmiştir. Avrupa’daki yetkili muhtelif mahkeme kararlarına ve hukuki mevzuata rağmen, Müze bu soykırım yalanının propaganda edilmesine alet olmuştur. ABD arşivleri, Kongre veya Senato referanslı ve Bay Morgenthau’un makalesini nakzeden belgelerle doludur; hâlbuki hukuk ve kanun aleminde ün sahibi Bay Morgenthau kuralları ihmal veya görmezden gelmiş ve konuda savcı olarak davranırken savunmaya ve kanıtlara gerek görmemiş ve ülke yasalarına uymayarak aynı olayda bir hâkim veya ebedî bir tanrı tutumu içinde olmuştur. Bu yapılanların kabul göremeyeceği anlamında araştırmamızı sunarken Wall Street Journal gazetesinin Bay Morgenthau’un Ermeni Soykırımı hakkındaki isteklerine katılıp katılmadığını da açıklamasını saygılarımızla talep ederiz."

ABD, İngiltere ve Sovyet Rusya 1945’te Almanya’yı yenmiş, esir aldıkları yüksek rütbeli Alman subaylarını Nüremberg’te uluslararası askeri mahkemede yargılayabilmek için suç delillerini toplamaya başlamıştır. ABD askerlerinin 1945 yılında Avusturya’da Saalfelden’de ele geçirdikleri belgeler arasında Hitler’in dünya savaşını başlatan, Polonya’yı işgal emrini verdiği 22.08.1939 günlü konuşmasına ilişkin notlar da vardı.

WSJ Türkiye’ye muhalif bir gazetedir. Bu gazeteye MUSİAD, TOBB, Türk-Amerikan İş Konseyi gibi Türk-Amerikan kuruluşlarının ilan vermesi doğru bir tercih değildi. ATAA (Assembly of Turkish American Associations) ve Federasyon (FTAA) ilana katılmamıştır. Çünkü, WSJ 25 Ocak 2018 tarihinde ABD’nin eski İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau Sr.’ın () torunu Robert M. Morgenthau’nın kaleme aldığı bir yazı yayınlamıştı. Yazıda Hitler’in sahte evraklara dayanan sözde Ermeni soykırımı gündeme getirilmiş ve Başkan Trump’ın sözde Ermeni soykırımını tanıması gerektiği savunulmuştur. L. Gordon Crovitz ise gazetenin 3 Mayıs 2015 tarihindeki baskısında Türkiye’yi bir milyondan fazla Ermeni vatandaşı katletmekle suçlamıştır. (Turkey’s massacre of more than one million of its Armenian citizens) “Ankara, olanları badanalamak için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Sosyal medya ve çevrimiçi videodan çok önce ABD’li diplomat sayesinde bu imkansız. 1915 yılında Henry Morgenthau Sr., Osmanlı İmparatorluğu’nun ABD Büyükelçisi idi.” (Opinion Informatıon Age The Diplomat Who Called Out Mass Murder Using just a pen and a phone, Henry Morgenthau exposed Ottoman atrocities) 9 Şubat 2018 tarihinde torun Robert Morris Morgenthau’nun makalesini yayınlayan Wall Street Journal editörüne aşağıdaki aydınlatıcı mektup gönderilmiştir. (Open Letter To Wall Street Journal To Correct Morgenthau Falsehoods About Armenıan Claims – 09.02.2018 .BLOG NO : 2018 / 16, TASC 06.03.2018, 9 February 2018,The letter below was sent on February 9, 2018 to Wall Street Journal (WSJ) which published an earlier article by R. M. Morgenthau, grandson of Henry Morgenthau, former U.S. Ambassador to the Ottoman Empire)

9 Şubat 2018 tarihinde torun Robert Morris Morgenthau’nun makalesini yayınlayan Wall Street Journal editörüne aşağıdaki aydınlatıcı mektup gönderilmiştir. (Open Letter To Wall Street Journal To Correct Morgenthau Falsehoods About Armenıan Claims – 09.02.2018 .BLOG NO : 2018 / 16, TASC 06.03.2018, 9 February 2018,The letter below was sent on February 9, 2018 to Wall Street Journal (WSJ) which published an earlier article by R. M. Morgenthau, grandson of Henry Morgenthau, former U.S. Ambassador to the Ottoman Empire)

“Editöre

1915’ten bu yana Büyükelçi Morgenthau, 1915’teki Türk Ermeni ihtilafı hakkında yalan söyleme propagandasını gerçekleştirenlerden herkesten daha fazlasını yapmıştır. Son zamanlardaki araştırmalar, Henry Morgenthau’nun iddialarının yanlış bilgilere dayandığını, iddiaların gerçek değil propaganda niteliği olduğunu göstermiştir. Kısaca bu iddialar reddedilmiş ve 1915 tehciri hakkında ciddi araştırmalarda kullanılmamıştır. Bölge Savcılığı görevinde bulunan emekli Robert Morris Morgenthau’nun “Trump, Ermeni Soykırımı Hakkında Gerçeği Söyleyecek mi?” yazısı (25 Ocak 2018) bizleri rahatsız etmiştir. Trump bu yalanı söylerse, bay Morgenthau ile aynı fikirde olmak zorunda kalacaktır..Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçisi Henry Morgenthau’nun (1913-16) Osmanlı-Ermeni ihtilafı ile ilgili raporları, (1885-1919), iki Ermeni kökenli diplomat olan Arshag Schmavonian ve Hagop Andonian’a güvendikleri için son derece kuşkuluydu. Onlar, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşan Ermeni Devrimci Federasyonu (ARF) üyesiydi. Ne Morgenthau, ne de Ermeni personel bildirdikleri olaylara tanık olmadı. Daha da kötüsü, Morgenthau Türk ve Müslümanlara “aşağılık bir ırk” diyerek atıfta bulundu. Gerçek şu ki, cehalet ve önyargı Büyükelçi Morgenthau’nun Osmanlı-Ermeni ihtilafı konusundaki perspektifini tanımlamaktadır. Bay Morgenthau, bu yanlılığı kendi bakış açısıyla ele alıyor ve Adolf Hitler’e uzman tanıklığı olarak güveniyor. Robert Morgenthau’nun dayandığı Ermeni katliamlarından söz eden Hitler, Kasım 1945’te Nürnberg Mahkemesi tarafından güvenilmez olarak reddedilmiştir.Yanlış alıntı, ilk defa 24 Kasım 1945’te, “Nazi Almanya’nın Savaşa Giden Yol” adlı London Times’daki bir makalede, Hitler ve onun komutanları arasında, işgalden önce 22 Ağustos 1939’da yapılan bir konuşmayla ilgili olarak yazılmıştır. Bu konuşmanın birden çok versiyonu açıklanmıştır. Ancak sadece biri cahillik ve önyargı ile harekete geçen, ne yazık ki kışkırtıcı alıntıyı içermektedir.Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, dede Morgenthau hukuki örnekleri görmezden geldi. 2015 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ermeni soykırımı iddialarının hukuki olarak kanıtlanmamış olduğuna karar vermiştir. 2016 yılında, Fransız Anayasa Konseyi aynı kararı almıştır. 2012 yılında, ABD Yüksek Mahkemesi, 9. Devreye ilişkin 11-0’luk bir kararla Ermeni davasını soykırım olarak nitelendirmemiş ve bu konunun ABD dış politikası olmadığına karar vermiştir. 1920’li yıllara gelindiğinde, İngiliz liderliğindeki Malta Mahkemeleri 144 Osmanlı memuruna karşı suçlamada bulunmuştur. Çünkü İngiliz, Fransız ve ABD’deki arşivlerde Ermenilere karşı bir zulüm ve imha politikasının hiçbir kanıtı yoktur. Gerçekten Morgenthau, hukukun üstünlüğünü yok sayıyor, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’ni kabul eden Birleşmiş Milletleri de görmezden geliyor. BM sözde Ermeni soykırımını 1985 yılında reddetti, 2000, 2007 ve 2015 yıllarında da benzer kararlar aldı.mSevgin Oktay, Başkan,Türk İftira Önleme İttifakı www.TADAlliance.org PO Box 2586, Poughkeepsie, NY 12603-2397, Halil Mutlu, Eş Başkan Türk Amerikan Ulusal Yönlendirme Komitesi, Washington Türk Evi, 1526 18th Street NW Ste 200, Washington DC 20036, David Saltzman, Danışman,Türk Amerikan Yasal Savunma Fonu, Amerika Türk Koalisyonu, 1510 H Sokak NW Ste 900 Washington DC 20005.”

Ferruh Demirmen’in eleştirisine hak vermemek mümkün mü? “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?” Yukarıdaki belge ve açıklamalardan sonra Ermeni muhibi WSJ gazetesine ilan verilmesi bir akıl tutulması değilse nedir? Böyle bir ilanı Ermeni diasporası ve devleti “ sözde Ermeni soykırımı yoktur” tezini savunan bir gazeteye kesinlikle vermezdi.

24 Nisan için zaman geçirmeden tedbir alınmasında yarar vardır. 9 Aralık 2017 tarihinde Turkish Forum’daki “Donald Trump Kudüs Açıklamasının Ardından 24 Nisan’da ‘Türkler Ermenilere Soykırımı Yaptı’ Derse Ne Olur?” başlıklı yazımda bu konuya dikkat çekmiştim: “ABD’de yayın yapan ve daha çok Ermeni tezlerini destekleyen The Wall Sreet Journal gazetesine Türkiye’nin önemli ekonomi kuruluşlarının ilan vermesine bir anlam veremedim. Bu gazete Türkiye’ye hasım bir yayın organıdır. 17 Eylül 2018 tarihinde Türkiye aleyhine aşağıdaki yorumu yapmıştır: “Finansal krizden sonra, yatırımcılar riskli gelişmekte olan piyasalarda daha yüksek getiri talep etti… Ancak pek çok yatırımcı, tek başına daha yüksek faiz oranlarının yeterli olmayacağına, Türk şirketleri ile büyük miktardaki borçları finanse etmeye çalışan bankalar için sorun yaratabileceklerine inanmaktadır… Türkiye Merkez Bankası, Perşembe günü enflasyonda ana faiz oranını % 17,75’ten % 24’e yükseltti ve bankanın bağımsızlığıyla ilgili olarak ilgili sorunlara cevap verdi ama Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir gün sonra yüksek faizlerden hoşnutsuzluğunu yineledi.” (https://www.wsj.com/articles/some-investors-want-a-recession-in-turkey-1537178401 Sept. 17, 2018)

Türkiye aleyhine yazının yayınlanmasından sonra rahmetli Şükrü Server Aya ve Feruh Demirmen WSJ’e Türkiye’nin görüşlerini açıklayan mektup göndererek bunların da yayınlamasını istemişlerdir. WSJ’ın, bu mektupları yayınlamaması üzerine Demirmen gazetenin tutumunu kınayan, gazetenin ifade özgürlüğü hususunda hipokrasi (ikiyüzlülük) yaptığını dile getiren kinayeli ikinci bir mektubu diğer bazı yayın organlarında göndermiştir: “Ermeni sorununda Türk karşıtlığı ile bilinen ve boykot edilmesi gereken böyle bir gazete şimdi ne yazık ki birtakım Türk-Amerikan dernekleri tarafından verilen bir sayfalık ilan ile ticari bakımdan taltiflenmiştir. Bizim makaleleri yayımlamayı reddeden WJS editörleri şimdi acaba ne düşünmektedir? Demek ki Türk tarafından herhangi bir yaptırım, boykot, rahatsızlık söz konusu değilmiş! Ve ilan veren Türk-Amerikan derneklerinin bu hassasiyetine ne denir?”

Ermeni terör örgütü ASALA’nın Paris’te görev yaptığım 1985-1990 yıllarında tehdidine maruz kalmış biri olarak bu konu benim için çok önemlidir. “Armenian Deportation Is Not A Genocide” başlıklı makalem https://www.researchgate.net/; https://www.researchgate.net/publication/325157544_ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE; https://www.academia.edu/31604811/; https://www.academia.edu/31604811/ARMENIAN_DEPORTATION_IS_NOT_A_GENOCIDE, https://independent.academia.edu/r%C4%B1dvankarluk ve azvision.az/news’ta en çok okunan (4883, 24 April 2017 ) makaleler arasında yer almıştır. (https://en.azvision.az/news/63760/armenian-deportation-is-not-a-genocide%E2%80%A6!!!.html) Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Paul Ryan (R-WI) ve Çoğunluk Lideri Kevin McCarthy (R-CA) ve Azınlık Lideri Nancy Pelosi ‘den (D-CA) iki partili bir soykırım önleme tedbiri olan H.Res.220 hakkında bir oylama planlamak üzere kampanya başlattığı bir dönemde Ermeni yanlısı gazeteye ilan vererek destek olmak doğru değildir.

İlan yerindedir ve bir gerçeği açıklamaktadır. Bundan kimsenin şüphesi yoktur. Doğru olmayan, yanlış gazete seçilmesidir. İlan verilmeden önce yetkililer Fransız avukat Georges de Maleville’in 1915 Osmanlı-Rus Ermeni Trajedisi (La Tragedie Armenienne de 1915, Lanore, Paris, 1988) Toplumsal Dönüşüm Yayınları, Temmuz 1998) kitabını okumuş olsalardı, ilanı bu gazeteye vermezlerdi. “Türk Amerikan Topluluğu, ABD-Türkiye İlişkilerinin Canlılığını Vurgular ve Mevcut Çıkmazın Üstesinden Gelmek İçin Sürekli Diyalog Çağrısında Bulunur” (The Turkish Amerıcan Communıty Underlınes The Vıtalıty Of Us-Turkey Relatıons And Calls For Contınued Dıalogue To Overcome Current Impasse) başlığı ile verilen ilan şöyledir:

“Türk-Amerikan Topluluğunun temsilcileri, ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan son gelişmelerle derinden endişe duyuyor ve üzülüyor. ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı uygulanan çelik ve alüminyum tarifeleri artırmaya yönelik son kararı, özellikle de Amerikan ve Türk çıkarlarına hizmet etmeyeceğine inanıyoruz. Bu sebeple ABD yönetiminden kararını yeniden değerlendirmesini istiyoruz. ABD ve Türkiye, NATO müttefikleri olarak, dünyanın farklı bölgelerinde barış, demokrasi ve refahı teşvik etmek ve yıllarca birlikte çabalamak için ortak bir vizyona sahipler. İlişkiler zor zamanlar içinde en iyi anlam ifade ediyordu. Bu kesinlikle bu zamanlardan biridir. Türk Amerikalılar, yaşamın ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarındaki önemli katkılarıyla, tarihsel olarak ABD ile Türkiye arasında daha iyi ilişkiler için uygun bir köprü olmuştur. Türkiye ile ABD arasındaki iyi ilişkilerin korunmasının sadece ortak hedeflerin peşinde koşmak için değil, hem Amerikalılar hem de Türkler için daha iyi bir geleceğin gerçekleşmesi için hayati öneme sahip olduğuna ilişkin gerçek inancımızı dile getiriyoruz. Türk Amerikalıları, ticaret savaşının tehdidi ve tırmanışı söyleminin sadece durumu daha da kötüleştirdiğine ve eldeki sorunların kalıcı biçimde çözülme ihtimalini azalttığına inanmaktadır. Uzun vadeli çıkarlar için ihtiyat ve yeniden odaklanma çağrısında bulunuyoruz. Sürdürülebilir bir çözümün karşılıklı saygı ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayanan sürekli diyalog gerektirdiğini hatırlatırız. ABD ve Türkiye arasındaki sağlam kazanılmış dayanışma ve dostluk kısa vadeli hedefler için feda edilmemelidir. Tarih bize siyasi zorlukların zamanla aşılabileceğini söyler. Ancak, ivme ve işbirliği ruhu ortadan kalktığında ekonomik bağları yeniden kurmak çok daha zor olur.” (Yet it would be much more difficult to restore economic ties once the momentum and the spirit of cooperation is lost.) Türk-Amerikan Topluluğu adına Turkish Union of Chambers and Commodity Exchanges (TOBB USA), Foreign Economic Relations Board of Turkey (DEIK),Turkey-U.S. Business Council (TAIK), Independent Industrialists and Businessmen Association (MUSIAD USA), Turkish American National Steering Committee (TASC), Nimeks Organics, The Foundation for Political, Economic and Social Research (SETA DC), Turkish-American Chamber of Commerce & Industry (TACCI), Turkish Anti-Defamation Alliance (TADA),Turkish Heritage Organization (THO).”

Georges de Maleville’in, Osmanlı vatandaşı Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı başlar başlamaz Çarlık Rusya’sına karşı savaşan Osmanlı ordusunu arkadan vurduklarını belirtiyor ve bu bölgelerdeki Ermenilerin bu sebeple Osmanlı sınırlan içinde Suriye’ye göç ettirildiklerini, bunun kaçınılınız bir önlem olduğunu açıklamaktadır. Benzer önlemlere silahlı bir ihanet olmamasına karşılık başta Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin de başvurmuş olduklarına da değinmekte, bunun asla bir soykırım olarak nitelendirilemeyeceği açıklamaktadır. Bu yer değiştirme sırasında birçok Ermeni’nin eşkıya, Ermenilerce öldürülen yakınlarının öcünü almak isteyenler ve hatta onları korumakla yükümlü olanlarca öldürüldüğünü belirtmektedir. Maleville’in değindiği bir diğer gerçek ise, bu olayların Osmanlı merkezi yönetiminin bilgisi ve denetimi dışında olduğudur. Osmanlı Devleti’nin bu gibi olayları önlemek için elinden geleni yaptığı, yakalanabilen sorumluların yargılanıp cezalandırıldığı ve bu yüzden birçok görevlinin idam edildiğini belgelemektedir ki, bu gerçekler soykırım iddialarını temelden çürüten olgulardır.

Büyükelçi Henry Morgenthau Sr.’ın torunu Robert M. Morgenthau’nun AİHM’nin Perinçek ve 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararlarına (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) rağmen sözde Ermeni soykırımdan söz etmesi ve işe Adolf Hitler’i de karıştırması, aşırı Ermeniler ile Ermeni sevenlerin iddiasından başka bir şey değildir. Aradan yüzyıl geçtikten sonra torun Morgenthau, 25 Ocak 2018 tarihinde The Wall Street Journal’da “Trump, Ermeni soykırımı hakkında gerçeği söyleyecek mi?” başlığı ile yazı yayınlaması bir provakasyondur. (Will Trump Tell the Truth About the Armenian Genocide? He recognized the reality that Jerusalem is the capital of Israel. Such daring is needed again. By Robert M. Morgenthau Jan. 25, 2018) İsviçre Federal Mahkemesi’nin Perinçek lehine verdiği 25 Ağustos 2016 tarihli bozma kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesi’nin 16 Aralık 2013 tarihli ve AİHM Büyük Dairesi’nin 15 Ekim 2015 tarihli kararlarına rağmen bu yazının WSJ’de yayınlanması, gazetenin Türkiye’ye bakışı açısından önemlidir.

İsviçre’de bir konferansta “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözüyle İsviçre tarafından cezaya çarptırılan Doğu Perinçek konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşımıştı. 28 Ocak 2015 tarihindeki AİHM temyiz duruşmasından sonra karar 15 Ekim 2015’de açıklanmıştır. AİHM verdiği kararda Doğu Perinçek’i ifade özgürlüğü noktasında haklı bulmuş, Perinçek’in “Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır” sözlerinin düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında olduğunu tespit etmiştir. Avrupa ülkeleri, bu kararın düşünceyi açıklama özgürlüğünün ötesindeki gerekçesini de kabul etmeye başlamışlardır. Almanya Başbakanı Merkel’in “Alman Meclisi’nin Ermeni soykırımını tanıma kararının hukukî değeri olmadığı” yolundaki açıklaması, İsviçre yargısı ve siyasetinde de kabul edilmektedir. AİHM kararın gerekçesinde, 1915 olaylarının Yahudi Soykırımı ile aynı sınıflama içinde olmadığı, 1915 olaylarında soykırım suçunun işlendiği konusunda bir mahkeme kararının bulunmadığını belirtmiştir. Kararda; 1948 BM Sözleşmesine göre soykırım suçuna hükmetme yetkisinin sadece suçun işlendiği ülke mahkemesinde ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde olduğu vurgulanmıştır. İsviçre Federal Mahkemesi AİHM’nin Perinçek Kararı’na uyarak, BM 1948 Soykırımın Cezalandırılması ve Önlenmesi Sözleşmesi uyarınca ancak yetkili mahkemelerin soykırım konusunda karar alabileceğini kabul etmesine rağmen torun Morgenthau’nun konuyu WSJ’de yayınlaması, Türkiye’ye yönelik karalama kampanyasından başka bir şey değildir. WSJ sabıkalı bir gazetedir. Çünkü, L. Gordon Crovitz isimli yazar gazetenin 3 Mayıs 2015 tarihli yazısında Türkiye’yi bir milyondan fazla Ermeni vatandaşı katletmekle suçlamıştır. (Turkey’s massacre of more than one million of its Armenian citizens)

ABD Büyükelçisi olarak 1915-1916 yıllarında İstanbul’da görev yapmış olan Henry Morgenthau, (Morgenthau, Türkiye’deki Aşkinaz Yahudilerinin Hahambaşısı Dr. Markus’a yardımda bulunmuştur) yalanlarla dolu hatıralarını ABD’ye döndükten sonra Büyükelçi Morgenthau’nun Hatıraları (Ambassador Morgenthau´s Story, http://www.raoulwallenberg.net/wp-content/files_mf/1439907848HenryMorgenthauAmbassador.pdf) adı altında yayınlamıştır. (Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, Belge Yayınları, 2015) Henry Morgenthau (1856-1946) New York’ta emlak komisyoncusu iken 1912 seçimlerinde Başkan adayı Wilson’u desteklemiş, Wilson seçimleri kazanınca İstanbul’a Büyükelçi atanmıştır. 27 Kasım 1913 tarihinde İstanbul’da gelmiş, 26 ay görev yaptıktan sonra 1916’da ABD’ye dönmüş, Başkan Wilson’a "Hükümetin savaş politikası adına bir zafer kazanmamız ve bunun için de her türlü yasal yol ve imkana başvurmamız gerekmektedir" diyerek uydurma hikayesini yazmıştır. Kitabını yazarken elçilik sekreteri Hagop S. Andonian ile hukuk danışmanı Arshag K. Schmavonian’dan yardım almıştır. Gazeteci Burton J. Hendrick, Büyükelçi Morgenthau’nun anlattıklarını yeniden düzenlemiş, ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing kitabın provalarını okuyup eklemelerde bulunmuştur. O dönem 120 bin tirajlı aylık dergi olan The World’s Work’ta (1900–1932) gerçek dışı hikaye tefrika edilmiştir. Uydurma hikayeler tirajı yüksek çeşitli gazetelerde de yayınlanmıştır. Morgenthau’nun kitabın yayımlanmasından önce Ermeni soykırımı iddiasını araştıran Alman Johannes Lepsius, İngiliz Lord Bryce ve Arnold Toynbee’ye belge sağladığı da söz konusudur.

Ataöv’den bir yıl sonra, 1985 yılında Prof. Dr. Heath W. Lowry, Ermeniler Üzerine ABD Kongresi ve Adolf Hitler (The U.S. Congress and Adolf Hitler on the Armenians) başlıklı makalesinde, müzeye konulmak istenen sözün Hitler’e ait olmadığını, uydurma (spurious) olduğunu göstermiştir. Lowry (Mustafa Kemal Ataturk Professor of Ottoman and Modern Turkish Studies, Princeton University) bu konuda şu eleştiride bulunmuştur: “Savaş döneminde Türkler aleyhinde yapılan propagandanın en etkili örneklerinden birinin esasını teşkil eden bu belgelerin İngiliz haber alma örgütüne tarafsız Amerika Birleşik Devletleri’nin bir Büyükelçisi tarafından sağlandığı ve bunların Amerikan kamuoyunu Türkler ve Almanlar aleyhine kışkırtarak ülkeyi savaşa sokma amacını güden İngiliz çabalarının bir parçası olarak yayımlandığı anlaşılınca, Morgenthau’nun kullandığı ‘yetki’ konusunda insan meraka düşüyor.”(The Story Behind Ambassador Morgenthau’s Story, Istanbul, Isis Press, 1990) Bu araştırma kamuoyunda değilse bile Amerikan diplomatik çevrelerinde etkili olmuştur. Prof. Lowry’a göre “Büyükelçi Morghentau’nın hikayesinde yer alan tüm yorumlar, Eylül 1915’in sonlarına doğru Morghentau’nun, Ermenilerin, Genç Türk liderliği tarafından imha edilmeye maruz kaldığı konusunda kesin bir sonuca varmamışlardır.” (All comments in Ambassador Morghentau’s Story notwithstanding, as late as September 1915, Morghentau had not firmly concluded that the Armenians were the subject of an attempted ‘extermination’ by the Young Turk leadership, s. 51) Ermeni soykırım propagandasında kullanılan yalanları kitaplarında belgelerle çürüten bir diğer önemli araştırmacı ise rahmetli Şükrü Server Aya’dır. Hitler’e atfedilen "Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" sözlerinin uydurma olduğunu The Genocide of Truth (İstanbul Ticaret Üniversitesi yayınları, 2008, s.366), Soykırım Tacirleri (Derin Yayınları, Ocak 2009, s.205-206) The Genocide of Truth Continues, (Derin Yayınları, Aralık 2010, s.249-270) açıklamıştır.

Louis P. Lochner’in “What About Germany” kitabında, Hitler’in “Gücümüz, hızımız ve acımasızlığımızdadır. Cengiz Han, milyonlarca kadın ve çocuğu önceden tasarlayarak ve iç huzuruyla katliama sürükledi. Bugün tarih onu yalnızca büyük bir devlet kurucu olarak görüyor. Zayıf Avrupa uygarlığının benim için ne diyeceği umurumda değil. Eleştiri için tek söz edeni bile infaz etmeleri için idam mangasına emir verdim. Savaş hedefimiz belirli hatlara ulaşmak değil, düşmanın fiziksel olarak yok edilmesidir. Polonya dili türevi konuşan her çocuk, kadın ve erkeği acımaksızın öldürme emrini uygulamak üzere Doğu’ya ölüm mangalarımın gitmesini ben emrettim. Bize gerek duyduğumuz yaşam alanını (lebensraum) kazandıracak olan yalnızca budur. Bütün olanlardan sonra, kim bugün Ermenilerin yok edilmesinden söz ediyor?" dediği yazılıdır. Fakat aynı konuşmanın Amerikan askerlerince Nazi belgeleri arasında ele geçirilen metninde ve savunma kanıtı olarak sunulan diğer belgelerde Ermenilerden hiç söz edilmemiştir.

Fransa’yı olmayan sözde Ermeni soykırımına sahip çıktığı için eleştirirken, Türkiye’nin geçmişte izlediği yanlış politikaları da yok sayamayız. Türkiye, Cezayirlilerin Fransa’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşında maalesef Fransa’ya destek vermiştir. Bu durumu emekli Büyükelçi Onur Öymen şöyle değerlendirmektedir: “Cezayir Cumhurbaşkanı, orada görev yapan elçilerimizden bir tanesine bu konu ile ilgili dert yanmıştır. Fransa’ya karşı savaşan Cezayirli mücahitlerin iç cebinde Atatürk’ün fotoğraflarını taşıdığını, Türk bağımsızlık savaşını örnek aldıklarını ifade etmiş fakat Türkiye’nin Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Milletler’de yapılan oylamalarda, Cezayir’in karşısında ya da çekimser kaldığını unutmadıklarını eklemiştir. Hatırlarsınız o oylamaların bir tanesi, bir oyla Cezayir’in aleyhine sonuçlanmıştır. Maalesef o oy Türkiye’nin oyudur.”

15 Aralık 1957 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yer alan haber şöyledir: “Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Cezayir Hakkında Asya-Afrika Memleketleri tarafından hazırlanmış olan karar sureti üçte iki çoğunluk elde edilemediği için reddedilmiştir. Tasarı 34 lehte,19 aleyhte rey almış, 28 delege de müstenkif kalmıştır. Türkiye müstenkif kalanlar arasındadır. Daha evvel Siyasi Komisyonda kabul edilmiş olan tasarıda Cezayir halkına istiklal hakkı tanınması ve Fransa ile muvakkat Cezayir hükümeti arasında müzakerelere girişilmesini tavsiye etmekte idi. Siyasi komisyon ve Genel Kuruldaki müzakerelere Fransız delegesi katılmamıştır.” Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakan iken 23 Aralık 2011 tarihinde Sarkozy’ye Cezayir soykırımını hatırlatmıştır.

Kaynaklar:https://www.aljazeera.com/news/europe/2011/12/20111223223922279.html, https://www.bbc.com/news/world-europe-16314373

Fransa Anayasa Mahkemesi, Yahudi soykırımı ile sözde Ermeni soykırımının aynı şey olmadığını, çünkü Ermeni soykırımında bir mahkeme kararının bulunmadığını belirlemiştir. Böylece, Ermeni soykırımı yasası ile ilgili Fransız Parlamentosu’ndan gelebilecek bir yasanın önünü kapatmış, daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği Perinçek Kararı tanınmıştır. Karar, Türkiye’yi soykırımla suçlayan 29 Ocak 2001 tarihli yasayı iptal etmemiş, fakat Danıştay’ın (Conseil d’Etat) 19 Kasım 2015 tarihli kararının hatalı olduğunu belirlemiştir.

Fransa, 22 Aralık 2011 tarihinde soykırım inkarını suç sayan yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. () Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.Bu ifade Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1,5milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Auschwitz- Birkenau toplama kampının girişine yazılan cümle şudur: Auschwitz- Birkenau toplama kampının girişine yazılan cümle şudur: “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgürlük Getirir) minik bir çocuğun küçücük ayaklarıyla toprağı sürüyerek, annesinin avcunun içinde sımsıkı kavranmış eliyle, gözlerini kırmızı tuğlalara dikip, güya özgürlüğe adımını attığı bu kapıdan, bir daha çıkmamak üzere 1,5 milyon insan girmiştir.

Bu konuda Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada rakamlar verilmektedir: (Question 8: Did 1,5 Million Armenians Die During World War I?) “Armenian propagandists claim that as many as 1, 5 to 2 million Armenians died as the result of "massacres". Like the rest of their claims, this also is imaginary, with the number claimed being increased over time. At first, immediately following the war the Armenians claimed that as many as 600,000 had been killed. Later they raised it to 800,000 and now they talk about 1,5 million and tomorrow they may talk even about three million. The 1918 edition of Encyclopedia Britannica said that 600,000 Armenians had been killed; in its 1968 edition this was raised to 1,5 million. How many Armenians did die? It is impossible to determine the number exactly, since no complete death records of statistics were kept during those years. The only basis on which even an estimate can be made is the actual Armenian population in the Ottoman Empire at the time. Even here figures vary widely, with the Armenians claiming far more than other sources.Leaving aside the Armenian figures, which are evidently exaggerated, the western estimates vary between 1,056,000 and 1,555,000 which more or less correspond with the official Ottoman census report of 1,295,000. How, then, could 1,5 million Armenians have been massacred even had every Armenian in the Empire been killed, which of course did not happen? Therefore, what are the real Armenian losses? Talat Pasha, in a report presented to the last congress of the Union and Progress Party, stated that this number was estimated at around 300.000. Monseigneur Touchet, a French clergyman, informed the congress of "Oeuevre d’Orient" in February 1916, that the number of dead is thought to be 500.000, but added that this figure might have been exaggerated. Toynbee estimates the number of the Armenian losses as 600.000. The same figure appears in the Encyclopedia Britannica’s 1918 edition. Armenians had also claimed the same number before. Bogos Noubar, head of the Armenian delegation at the Paris Peace Conference, declared that after the war 280.000 Armenians were living in Turkey and 700.000 Armenians have emigrated to other countries. According to the estimation of Bogos Noubar, the total number of the Armenian population before the war was 1.300.000. Therefore, it can be concluded that the number of the Armenian losses was around 300.000. This figure reflects the same proportion, according to their total population, of the 3 million loss of Turkish lives during the same period. Once more, facts do not correspond with the Armenian claims.” ()

Sevr Müzesi’nin önüne, sanki Fransa’da başka bir yer yokmuş gibi anıt dikilmesine izin veren Fransa Ermenilere göz kırpmakta ve şu mesaj vermektedir: “Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşması’nı tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşması’nın halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.” Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’in en merkezi yeri olan Kanada Meydanı’na Gomitas Sogomonyan (gerçek adıyla Ermenice Soğomon Kevork Soğomonyan ya da Komitas Vartabed ) adına bir sözde Ermeni kin anıtı dikilmesini de onaylamıştır. Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Karabağ’da Ermeniler tarafından Hocalı’da yapılan soykırımı ile ilgili bir anıt dikemez.

Anıtı dikilen Gomitas’ın soykırımla ilgili hiçbir açıklaması ya da eylemi olmamıştır. Ermeni ulusal müzik okulunun kurucusu olup, rahip, müzikolog, besteci, aranjör ve koro şefidir. 8 Ekim 1869 tarihinde Kütahya’da doğmuş, 22 Ekim 1935’de Fransa’da Villeiuif’de ölmüş, Ermenistan’da defnedilmiştir. Gomidas, 4000’e yakın Ermenice, Kürtçe, Arapça ve Türkçe halk şarkısını notaya alarak bu şarkıların günümüze kadar ulaşmasını sağlamıştır. Gomidas’ın verdiği konserlere katılanlar arasında dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa ve Savaş Bakanı Enver Paşa, Şehzade Mecid Efendi de vardır. “Ben bir Türk’üm dinim cinsim uludur, Özüm sinem áteş ile doludur” diye başlayan şiirin yazarı Mehmed Emin Yurdakul tutuklanan Gomidas’ın serbest bırakılıp İstanbul’a getirilmesini sağlamıştır.

Gomidas, Jön Türkler ve saray çevresine yakın olmasına rağmen 24 Nisan 1915’de tutuklanır ve hayatı Fransa’da son bulur. Türk Müziği’nde tarih boyunca bestekar olarak isim yapmış çok sayıda Ermeni müzisyen vardır. Bimen Şen, Udi Hırant, Kemani Tatyos, Artaki Candan, Nikoğos Ağa, Asdik ve Boğos Efendiler, Kemani Serkis, Nubar Tekyay, Udi Apet, Levon Hancıyan, Udi Arşak ve Hampartsum Limoncuyan bunların en tanınmışlarıdır. Gomidas da bu müzisyenler arasındadır. Gomidas’ın 1915 yılının Mart ayının sonlarında Türk Ocağı’nda verdiği konserden önce Hamdullah Suphi kendisinden övgüyle bahsetmiştir. Paris’in merkezinde, turistlerin yoğun olarak ziyaret ettikleri parka dikilen Gomidas heykelinin kaidesine “soykırım” yazmak, Murat Bardakçı’nın da belirttiği gibi Gomidas’a yapılan büyük saygısızlıktır. (Murat Bardakçı, 17.03.2003,http://www.hurriyet.com.tr/o-heykelin-altina-soykirim-yazmak-en-azindan-gomidas-a-hakarettir-142877) 16 Mart 2019 tarihinde sarı yeleklilerin eylem yaptıkları tarihte Paris’te idim. Özellikle bu anıta gittim. Çok sayıda turistin fotoğraf çektiğini görünce kendilerine bunun kim olduğunu sordum. Cevap tahmin ettiğim gibi geldi: “Türkler Ermenilere soykırım yapmış. Bu kişi de buna karşı çıkmış.”

Kütahya 1915 Gomidas

Detroit Michigan Paris Kanada Meydanı

Fransa, Paris Büyükelçiliğimizin bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını vermiştir. Fakat Türkiye, Ankara’nın en güzel caddelerinden Paris Caddesi’nin (2,5 km) adının bir küçük sakağa verilmesi konusunu gündemine hiç almamış, seçimlerde adaylardan hiçbiri bu konuya değinmemiştir. Paris’te bir de Rue de Constantinople caddesi vardır ama İstanbul caddesi yoktur. Bu cadde üzerinde 100 m2’lik bir daire ortalama fiyatı 6,5 milyar TL’dir.

Azerbaycan Meclisi 1994 yılında Hocalı katliamını “soykırım” olarak kabul ederken Türkiye Hocalı’da yaşananları “soykırım” olarak tanımlamaması ilginçtir. Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Eylül 2008 tarihinde futbol maçı izlemek için Erivan’a yaptığı ziyaretin ardından atılan adımlar, Türkiye-Ermenistan arasında başlayan yakınlaşma süreci karşılıklı olmadığı için sonuç vermemiştir. Zaten vermesi de beklenmemeliydi. Bence sayın Gül Ermenistan’a gitmemeliydi ve de Bursa’daki milli maça Azerbaycan bayraklarının sokulması engellenmeliydi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ermenistan Futbol Federasyonu’nun FİFA’ya müracaatı üzerine talimat vererek, Türkiye-Ermenistan futbol maçına Azerbaycan bayraklarının sokulmasını yasaklatmıştır. Bursa Valisi Şahabettin Harput Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Azerbaycan bayrağı veya başka türlü flama ve sloganlarla buraya gelip, maç seyretmeye müsamaha göstermeyeceğiz ve müsaade etmeyeceğiz” demiştir. Harput, 1 Aralık 2018 tarihinde yargılandığı FETÖ/PDY davasında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.

Aşağıdaki fotoğrafı, Hocalı katliamını kimin yaptığını bilmeyen biri çektirebilir. Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Hocalı Katliamı’nın sorumlusu birliklerin başındaki iki liderden biriydi ve bazı kaynaklara göre katliam emirlerinin sahibiydi. Sarkisyan, İngiliz araştırmacı Thomas de Wall’un yaptığı bir röportajda o günlerden şu şekilde söz etmiştir: “Azerbaycanlılar Ermenilerin sivil halka karşı katliam yapmayacağını düşünmekteydiler. Biz bunu Azerbaycanlılara şaka yapmadığımızı göstermek amacıyla ibret olsun diye yaptık.- He told me: “Before Khojalu, the Azerbaijanis thought that they were joking with us, they thought that the Armenians were people who could not raise their hand against the civilian population. We needed to put a stop to all that. And that’s what happened. And we should also take into account that amongst those boys were people who had ed from [the anti-Armenian pogroms in] Baku and Sumgait.” (https://carnegieendowment.org/2012/02/24/president-interview-and-tragic-anniversary/9vpa) Dünya basınının Hocalı katliamı ile ilgili değerlendirmeleri şöyledir:

“Ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler. For The Sake of Cross, s. 62-63. “Ermeniler Hocalı’ya saldırdılar. Bütün dünya tanınmaz hale getirilmiş cesetlere tanıklık etti. Azerbaycanlılar çok sayıda insanın öldürüldüğünden haber vermekteler.” Krua l’Eveneman Paris, 29 Şubat 1992. “Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.” Sunday Times,1 Mart 1992.“Ermeniler Ağdam’a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnanlı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ’a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır." Financial Times, 9 Mart 1992. “Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.” Times, 4 Mart 1992. “Video kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.” İzvestiya, 4 Mart 1992. “Ağdam’da bulunan yabancı gazeteciler Hocalıda öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş , tırnakları çıkarılmış 3 kişi görmüşlerdir.” Le Monde, 14 Mart 1992. “Binbaşı Leonid Kravets: Ben şahsen tepede yüz civarında ceset gördüm. Bir erkek çocuğun kafası yok idi. Her tarafta acımasızca öldürülmüş kadın, çocuk ve ihtiyar vardı.” İzvestiya, 13 Mart 1992. BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 2, 3, 5, 9 ve 17’nci maddelerinin ihlal edildiği Hocalı Katliamı’ndan ötürü kimse yargılanmamıştır.

Ermenistan devletinden dost olmaz. Çünkü;

  • Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nin 12’nci maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiye’si ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir” denilmektedir.
  • Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında “Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ne sadık kalacağını” açıklamış ve taahhüt etmiştir.
  • 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda “Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildirisi’ndeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü olmuştur. Soykırım yalanının uluslararası alanda tanınmasının Ermenistan’ın dış politika hedefi olduğu belirtilmiştir.
  • Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü Kurultayına katılan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” demiştir.
  • Ermenistan’daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer almıştır.
  • Ermenistan Milli Marşı’nda “Topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır.
  • Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır.
  • Sarkisyan, İngiliz yazar Thomas De Waal’a, “Hocalı’dan önce Azeriler bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu- stereotipi- (zeka geriliği) kırmayı başardık” diyen kişidir.

Fransa, Ermenilerin Hocalı’da yaptıkları soykırımı görmezse, inandırıcı olmaz. Eski ASALA (Ermeni terör örgütü ASALA’nın askeri kanadının 1981 yılında Güney Kıbrıs’a geçtiğini Kuznetsov açıklamıştır) eylemcilerinden Monte Melkonian Hocalı’ya yakın bölgede Ermeni askeri birliklere komutanlık yapmış ve katliamdan bir gün sonra Hocalı çevresinde gördüklerini günlüğünde anlatmıştır. Melkonian’ın ölümünden sonra Markar Melkonian kardeşinin günlüğünü Benim Kadeşimin Yolu (My Brother’s Road: An American’s Fateful Journey to Armenia, I. B.Tauris,2005) isimli kitapta Hocalı katliamı için şunları yazmıştır: “Hocalı stratejik bir amaç olmasından başka aynı zamanda bir öç alma eylemiydi.”

Büyük Ermenistan idealistlerinden ve İnterpol tarafından tüm dünyada aranan Zori Balayan 1995 yılında yayınlanan Ruhumuzun Canlanması (Heaven and Hell, Los Angeles 1997, Yerevan 1995) kitabında (s. 260-262) Hocalı’da soykırımın yapıldığını itiraf etmiştir: “Arkadaşımız Haçatur’la ele geçirdiğimiz eve girerken askerlerimiz 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilemişlerdi. Türk çocuğunun bağırışları çok duyulmasın diye, Haçatur çocuğun annesinin kesilmiş memesini çocuğun ağzına soktu. Daha sonra 13 yaşındaki Türk’e onların atalarının bizim çocuklara yaptıklarını yaptım. Başından ve karnından derisini soydum. Saate baktım, Türk çocuğu yedi dakika sonra kan kaybından öldü. İlk mesleğim hekimlik olduğu için hümanist idim, buna rağmen Türk çocuğuna yaptığım bu işkencelerden dolayı kendimi rahatsız hissetmedim. Ama ruhum halkımın yüzde birinin bile intikamını aldığım için sevinçten gururlanırdı. Haçatur daha sonra ölmüş Türk çocuğunun cesedini parça parça doğradı ve bu Türk’le aynı kökten olan köpeklere attı. Akşam aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Ben bir Ermeni vatansever olarak görevimi yerine getirdim. Haçatur da çok terlemişti, ama ben onun gözlerinde ve diğer askerlerimizin gözlerinde intikam ve güçlü hümanizmin mücadelesini gördüm. Ertesi gün biz kiliseye giderek 1915’te ölenlerimiz ve ruhumuzun dün gördüğü kirden temizlenmesi için dua ettik. Ancak biz Hocalı’yı ve vatanımızın bir parçasını işgal eden 30 bin kişilik pislikten temizlemeyi başardık.”

Yukarıdaki satırlar, Ermenilerin bir insanlık suçu işlediğinin itirafıdır. Bu suçu işleyenlerin başı Karabağ savaşında Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan eski Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Azati Sarkisyan’dır. Kendisinin işlediği suçlardan yargılanması gerekir. (United Nations Security Council: Recognize Serzh Sargsyan, the President of Armenia, as a war criminal)

Avrupa Konseyi Parlamenterler Konseyi’nin 31 üyesi tarafından (12 Türkiye, 8 Azerbaycan, 3 İngiltere, 2 Arnavutluk, 1 Bulgaristan, 1 Lüksemburg, 1 Yugoslavya, 1 Makedonya, 1 Norveç, 1 Polonya) imzalanan, “Ermeniler tüm Hocalıları öldürdüler ve tüm şehri harap ettiler” ifadesinin yer aldığı ve 19’ncu yüzyılın başlarından bu yana Ermeniler tarafından Azerilere karşı işlenen katliamları soykırım olarak tanımaya adım atılması gerektiğini belirten 324 No.lu Bildiri yayınlanmıştır ama bunun bir yaptırımı olmamıştır.

Hocalı’daki katliamı görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, yukarıda söz ettiğim Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeselini izledikten sonra acaba ne diyecekler?

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Hocalı soykırımının 25’nci yılı anısına Türk Keneşi ve Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin işbirliğiyle düzenlenen Hocalı Soykırımı, İnsanlığa Karşı Suçlar ve Terörizm başlıklı uluslararası konferansta yaptığı konuşmada şunları söylemiştir: “Hocalı katliamı bir gerçektir. 21. yüzyılda 25 sene önce tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşmiştir. Esasen Hocalı Katliamını yapanların o günkü komutanının bunu izah etmesi ve savunması da ibretliktir. Diyor ki, ‘Ermenilerin, sivillere, kadınlara, çocuklara dokunmayacağına inananlar Hocalı’da ne yapabileceğimizi görmüşlerdir.’ Böyle bir vahşet, bu kadar insanlık dışı söylemlerle savunabilir. O kişi maalesef bugün o ülkeyi yönetiyor. Maalesef Ermenilerin insanlık anlayışı budur. Özelikle bugün Ermenistan’ı yönetenlerin."

Avaaz The World in Action sitesinde konunun neden önemli olduğu şöyle açıklanmaktadır:“Why this is important Unfortunately, Serzh Sargsyan, current President of Armenia,still remains unpunished by international organizations for his policy of attacking Azerbaijan for several times. Serzh Sargsyan commanded groups that organized Khojaly Massacre, in which hundreds of people were killed by Armenians. A massacre which saw the town of Khojaly strewn with rubbles, was committed by the Armenian armed forces, on 25-26 February 1992. As a result, hundreds of Azerbaijanis were killed or captured. His nonsensical statement “We wanted to give a lesson to Azerbaijan is not forgotten ! Khojaly Massacre was recognized and commemorated by 15 states of USA and 7 countries. In addition to Serzh Sargsyan`s war crimes, he was directly involved in the occupation of Nagorno-Karabakh and 7 surrounding districts. His military ,political aggression has to be deprecated by the international community. In 1993 the UN Security Council adopted four resolutions (822,853,874,884) demanding immediate and unconditional withdrawal of the Armenian forces from the occupied territories. However, these resolutions remain unimplemented, remain on paper.”

Tarihte kalan tehciri soykırıma dönüştürme çabalarının altında Sevr (Sevres) Anlaşması’ndaki büyük Ermenistan hayali yatar. Tıpkı 25 Eylül’de Barzani’nin referandum yaparak kurmak istediği büyük Kürdistan gibi. Paris Barış Konferansı sürecinde Ermenistan’ın sınırları konusu ABD Başkanı Woodrow Wilson’un hakemliğine bırakılmıştır. Wilson, General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye’ye göndermiştir. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye’de incelemeler yapan Harbord, vardığı sonuçları bir raporla ABD Kongresi’ne sunmuştur. Rapor’da; Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Ermenilerin Türkiye’de hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların yanlış olduğu tespit edilmiştir.

Kaynak: The 1920 Treaty Of Sévres And The Struggle For A Kurdish Homeland In Iraq and Turkey Between World Wars By Whitney Dylan Durham Bachelor Of Science In Geoscience The University Of Tennessee Martin, Tennessee 2000 Master Of Science in Geosciences Murray State University Murray, Kentucky 2003, s.108.

ABD Kongresi rapor üzerine 1920 Nisan ayında Ermenistan’a mandater olunmasını reddetmiştir. Fakat Başkan Wilson 22 Kasım 1920’de Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir. Batı Ermenistan da, tıpkı Kürdistan gibi Lozan Anlaşması ile tarih olmuştur. Sevr Anlaşması, Atatürk’ün ifadesiyle Türk Milleti’ne kurulan büyük suikasttır. Lozan Anlaşması ile Kürdistan ve Büyük Ermenistan hayali bitmiştir. Anlaşma, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusudur. Tapu delme hareketine Ermeni diasporasına çok yakın olan bazı Türk akademisyenlerin katkıda bulunması üzücüdür. Tüm bu çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Anlaşması ile garanti altına alınan tapuyu deldirmeyecek güçtedir ama Türkiye’ye yönelik sistematik saldırılara mutlaka organize bir şekilde cevap verilmelidir.

Fransa Cumhurbaşkanı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen Ermeni soykırımının tanınması için girişimde bulunması, AİHM’in 15 Ekim 2015 tarihli Perinçek Kararı’nı yok sayması anlamına gelir. Alman Federal Parlamentosu’nun 2 Haziran 2016’da “1915 soykırımdır” kararı almış olması, kendisine yol göstermiştir. Perinçek Kararı’ndan sonra AİHM yeni bir karar daha alarak Türkiye’nin tezlerini haklı çıkarmıştır. Sözde Ermeni soykırımının tanınması aleyhine verilen AİHM’nin 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararı, (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) İsviçre’yi mahkum ederek Avrupa’da uluslararası hukuka saygılı hakimlerin bulunduğunu göstermiştir. (

Günümüzde Birleşmiş Milletlere üye 193 ülke vardır. Sözde Ermeni soykırımını yasa ve parlamento kararıyla kabul eden, bu durumu tartışan ve kısmen 1915 olaylarını soykırım olarak kabul eden 29 ülke bulunmaktadır. 19 ülke meclis kararıyla, 4 ülke yasayla ve toplamda 29 ülke 1915 olaylarını soykırım olarak tanımaktadır.Almanya’da 1 Haziran 2016’daki oylamada sadece bir çekimser ve bir retoyu kullanılmış, Başbakan Angela Merkel, Başbakan Yardımcısı Sigmar Gabriel ve Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier oylamaya katılmamış, tasarının oylandığı sırada hükümet sıraları boş kalmıştı. Ocak 2017 de Danimarka Parlamentosu (Folketing) ise sorunun tarihi belgelerin tarihçilere açılarak serbest tarih araştırmaları yoluyla çözülmesini, tarihi olaylar hakkında parlamentonun hüküm vermeme geleneğini devam ettireceğine karar vermiştir.

Federal Meclisi Yeşiller Partisi Eş Başkanı, milletvekili Cem Özdemir kararın çıkmasında başı çekmiştir. Karşılığında kendisine Ermenistan’ın “Mkhitar Gosh” madalyası verilmiştir. 23 Mart 2018’de Ermenistan’ın Berlin Büyükelçiliğinde düzenlenen törende büyükelçi Ashot Smbatyan, 12.yy’da yaşamış Ermeni tarihçi Nerses Şnorhali’nin sözlerini alıntılayarak “Gerçek bilgelik, nesnelere farklı açılardan bakabilmektir” demiştir. Özdemir, 12 Mart 2015 tarihinde Yerevan’daki sözde Ermeni soykırımı anıtını ziyaret ederek sözde Ermeni soykırımının tanınması gerektiğini söylemiştir. 2016 yılında Özdemir, Federal Meclis’te 1915 katliamını soykırım olarak tanımlayan kararın çıkması için büyük çaba harcamıştır.

Fransa Türkiye ile ilişkileri tam olarak koparmamak için bazı bazı başarılı kişilere nişan vererek neyi amaçlamaktadır? Nişanla ödüllendirilen Türk vatandaşlarının sonuncusu Pegasus Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı’dır. Sabancı’ya Fransa’nın Chevalier dans I’Ordre National de la Légion d’Honneur nişanı verilmiştir. Nişan, Napoléon Bonaparte tarafından 19 Mayıs 1802 tarihinde yayınlanan bir kararnameyle oluşturulmuştur. Napolyon döneminden bu yana verilmekte olan nişan, Fransa’da ciddi bir ‘seçkinler ağına’ dahil olmanın yanı sıra, pek çok kazanım da sunmaktadır. Bu sebeple nişanı alan çoğu kişi bunu iade etmez. Bununla beraber Fransa’nın 2006’da Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından, Legion d’Honneur sahibi geçmişte birlikte görev yaptığımız, çok değerli dostum rahmetli eski Devlet Bakanı Kamran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç nişanlarını iade etmişlerdi.Ehess / Paris ve Inserm araştırma merkezi profesörlerinden sosyolog Annie Thébaud-Mony’nin de 14 Temmuz 2012 tarihinde kendisine verilen Légion d’Honneur nişanını kabul etmemiştir. Mony’nin reddetme gerekçesi şöyledir: “Çalışma koşullarındaki kötüleşmeyi, iş kazası ve meslek hastalıklarının yarattığı dramları, asbest, tarım ilaçları, nükleer ve kimyasal atıkların doğal çevremizi nasıl tahrip ettiğini görünür kılmaya çalıştığımız zaman, kamusal otoriteler tarafından ciddiye alınmak istiyoruz.”

Legion d’Honneur nişanı alan Türk vatandaşlarından bazıları şunlardır: Ali Sabancı, Leyla Alaton,Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal, Tarık Zafer Tunaya, Sakıp Sabancı, İnan Kıraç ve Yaşar Kemal, Sani Şener, Kamran İnan, Erdoğan Teziç, Hikmet Çetin, Ayşe Gülsün Bilgehan, Lucien Arkas, Gökşin Sipahioğlu, Nebahat Akkoç, Mehmet Erbak, Tunay İnce. Fransız muhafazakar eğilimli Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet, Zeynep Göğüş’ün Tempo’da yayınlanan “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine yer vermiştir ama Yaşar Kemal nişanı geri vermemiştir. Yaşar Kemal 18 Aralık 2011 tarihinde Legion d’Honneur nişanı almıştı.

Fransa’dan ödül alanlar nişanları iade etmezken, Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında kendisine verilecek olan Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmiştir. Fakat çok enteresan 93 yaşındaki Mandela ABD’nin Houston Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü’nün 2010 Barış Ödülünü 24 Ocak 2011’de almıştır. (https://www.risalehaber.com/gulen-enstitusu-baris-odulu-mandelaya-verildi-96530h.htm)

Ali Sabancı’nın nişan töreninde konuşan Fransız Büyükelçi Fries, “Bu akşam Fransa Cumhuriyeti, Napoleon Bonaparte tarafından ihdas edilen ve Fransa’nın en eski ve saygın nişanı olan Legion d’Honneur nişanı ile size taltif ederek, liyakatlarınızı onurlandırmak istemiştir. Sayın Ali Sabancı, Cumhurbaşkanı adına, sizi Legion d’Honneur şövalyelik nişanıyla taltif ediyoruz” demiştir ama Macron, 15 gün önce 31 Ocak’ta Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF)) yıllık yemeğine katılarak Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı konusunda eleştirmiştir. Macron etkinlikte yaptığı konuşmada, Fransa’da Ermeni soykırımını anma günü ilan edileceğini, Cumhurbaşkanı seçilmeden önce bu konuda söz verdiğini açıklamıştır: "Ermeni soykırımının tanınması ve adalet için mücadele hepimizin mücadelesidir. Bu mücadeleyi, soykırımı anma gününü destekleyerek yürütüyoruz." Macron yemekte Ermeni kökenli HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan’a özel ilgi göstermiş, Ermeni etkinliğinde Paris Büyükşehir Belediyesi tarafından Paylan’a Vermeil Madalyası (la médaille Grand Vermeil) verilmiştir. Garo Paylan Artsakhpress.am’ de yer alan demecinde Afrin operasyonuna karşı olduğunu açıklamıştı: “Supporters of war are also accomplices to war. Say “no” to Afrin war, do not be part of that crime,” the MP urged, addressing the public.”

Orhan Pamuk’a 29 Ekim 2012 tarihinde düzenlenen törenle Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Pamuk, İsviçre’nin günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında “Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar” demişti. Türkiye’de bir milyon Ermeni öldürülmemiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. Pamuk, nişan almasından önce ABD‘de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs‘ında yapılan 60.Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır. 12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir. Acaba bu bir tesadüf müdür? Acaba Fransa’dan ödül alan Pamuk’un aşağıdaki gerçeklerden haberi var mıdır?

  • Fransa, Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan ve bu konuda parlamentosundan yasa çıkaran ilk ülkedir. 29 Ocak 2001 tarihinde onaylanan bir cümlelik yasa şöyledir:“Fransa , Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı soykırımı tanır.”
  • Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki Porselen müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni Kin Anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Bu sözde kin anıtının üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.Bu anıtın dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşmasının halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.” Ermenistan, Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımamakta ve Ağrı dağını kendi toprağı olarak görmektedir.
  • Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Komitas Sogomonyanadına bir sözde Ermeni kin anıtı dikilmesini de onaylamıştır. Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Karabağ’da Ermeniler tarafından yapılan soykırımı ile ilgili bir Hocalı Soykırım Anıtı dikemez.
  • Fransa, dönemin Türk büyükelçisi tarafından terk edilen ülkedir. Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık 1968’lerde Paris Büyükelçisi’dir. Fransa’daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya’da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara’ya sorma gereğini dahi duymadan Paris’i terk edip Ankara‘ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler. Hemingway’in “Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir” sözüne sadık kalır.
  • Fransa, Türkiye’nin Paris Büyükelçisini koruyamamış ve Büyükelçi İsmail Erez’in 1984 yılında Ermeni terör örgütü ASALA tarafından şehit edilmesine engel olamamıştır.
  • Fransa, diplomatlarımızın ASALA teröristlerince şehit edildiği bir ülkedir.
  • Fransa, Büyükelçiliğimizin arkasında bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını veren ülkedir.
  • Fransa, Ruanda’da 1994 yılında yaklaşık 800 bin kişinin öldürüldüğü soykırıma bulaşmış bir ülkedir. Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, raporda 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Terry George’ın 2004 yapımı Otel Ruanda filminde geçen olayları inkar eden bir ülkedir,
  • Fransa, Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını henüz verememiş bir ülkedir. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy 2006’da Cezayir’e yaptığı bir ziyarette“Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” sözleriyle Fransa’nın Cezayir’de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemiştir. Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrandda “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro, 12 Ocak 1998)
  • Fransa, Avrupa Birliği müzakere sürecinde 5 müzakere başlığını veto ederek Türkiye-AB ilişkilerinin donmasını sağlayan ülkedir.
  • Fransa, Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • Fransa, 29 Ekim 1919’da Kilis’i ve 5 Kasım 1919’da Antep’i işgal eden ülkedir.
  • Fransa, Gaziantep ve Kahraman Maraş’ta Ermenilerce yapılan Türk katliamları için Fransa’da anıt açılmasına izin vermeyen ülkedir.
  • Fransa, sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien)Ankette 274.555 oy kullanılmıştır. Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak’ta Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  • Fransa, Cumhurbaşkanı Gül’ün telefonuna çıkmayan bir Cumhurbaşkanına sahip bir ülkedir. Gül, “Savaşta bile cumhurbaşkanları birbirleriyle konuşurlar” diyerek nazik bir şekilde tepkisinin göstermiştir.

Bunları şunun için yazdım: “Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür.”

Türkiye‘nin tüm itirazlarına rağmen Fransız Parlamentosu soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifi 22 Aralık 2011 tarihinde kabul etmiştir. Oylamaya 577 milletvekilinin sadece onda biri katılmış, teklif oy çokluğuyla kabul edilmişti. Teklifi kaleme alan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği (UMP) milletvekili Valerie Boyer, “Burada amacımız ilişkileri bozmak değil, Fransa vatandaşlarının korunması. Sizi bu tasarıyı destek vermeye çağırıyorum, sevgili meslektaşlarım. Bazı ülkeler 1915 olaylarını inkar ederek suç işlediler. Cezasız kaldılar. 1914 yılındaki Ermenilerin üçte ikisi ya tehcir edildi ya da katledildi. Sizden destek bekliyorum” demişti.

Perinçek Kararı’ndan sonra (Case Of Perincek V. Switzerland (Application No. 27510/08) Judgment Strasbourg 15 October 2015. This Judgment is Final But May Be Subject To Editorial Revision) AİHM yeni bir karar daha alarak Türkiye’nin tezlerini haklı çıkarmıştır. Sözde Ermeni soykırımının tanınması aleyhine verilen AİHM’nin 28 Kasım 2017 tarihli Mercan ve diğerleri kararı, (Affaire Mercan et Autres C. Suisse, Requête No 18411/11) İsviçre’yi mahkum ederek Avrupa’da uluslararası hukuka saygılı hakimlerin bulunduğunu göstermiştir. (https://hudoc.echr.coe.int/eng#{"itemid":["001-178955"]}Fransa Anayasa Mahkemesi, Yahudi soykırımı ile sözde Ermeni soykırımının aynı şey olmadığını, çünkü Ermeni soykırımında bir mahkeme kararının bulunmadığını belirlemiştir. Böylece, Ermeni soykırımı yasası ile ilgili Fransız Parlamentosu’ndan gelebilecek bir yasanın önünü kapatmış, daha önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği Perinçek Kararı tanınmıştır.

Karar, Türkiye’yi soykırımla suçlayan 29 Ocak 2001 tarihli yasayı iptal etmemiş, fakat Danıştay’ın (Conseil d’Etat) 19 Kasım 2015 tarihli kararının hatalı olduğunu belirlemiştir. Danıştay, Türkiye’yi Ermeni soykırımıyla suçlayan 2001 tarihli yasanın iptali için Anayasa Konseyine yapmış olduğu bireysel başvuruyu (Question Prioritaire de Constitutionnalité) hukuk dışı gerekçelerle reddetmişti. Anayasa Konseyi böylece Danıştay’ın kararının hatalı olduğunu da belirlemiştir. AİHM’nin kararlarına rağmen sözde Ermeni soykırımını tanıyan ülke sayısı giderek artmaktadır. Eğer 24 Nisan’da Türkiye ile ilişkileri pek iyi olmayan ABD Başkanı Trump Ermeni tehcirini soykırım olarak tanımlarsa (genocide) bu sayı hızla artacaktır. Biz bunu tanımıyoruz demekle yetinilirse, Türkiye’nin başına çok işler açılabilecektir.

Sözde soykırımı yasa ile tanıyan ülkeler; Fransa, Kıbrıs Cumhuriyeti, Uruguay ve Arjantin’dir. ABD 1915 olaylarını soykırım olarak şimdilik tanımlamıyor ancak ABD’nin 50 eyaletinden 81’i soykırım olarak tanıyor. İran, şah rejimi döneminde soykırımını tanımıştı. 1979 İslam Devrimi’nden sonra İran İslam Cumhuriyeti resmi olarak tanımasa da gayri resmi olarak soykırımı kabul ettiği varsayılıyor. Reuters kaynaklı haritada yasa ve parlamento kararı ile 1915 olaylarını soykırım diye kabul eden ülkeler eksik gösterilmiştir. Haritada Lüksemburg, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Ermenistan ve Vatikan yer almamıştır. Vikipedia’da ise parlamento ve yasa ile kabul eden ülke ayrımı yapmadan 29 ülke aşağıda verilmiştir.

Sözde Ermeni Soykırımını Tanıyan 29 Ülke

Kaynak: Vikipedia

Sözde Ermeni Soykırımı’nı reddeden ülkeler Türkiye’yle birlikte Azerbaycan, İngiltere, Danimarka, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Özbekistan, Arnavutluk Bosna-Hersek, Kosova, Pakistan ve Norveç’tir. İki listede de yer almayan ülkelerin konu hakkında olumlu veya olumsuz resmi kararları yoktur. Filistin Ermeni iddialarını soykırım olarak kabul etmemiştir. Diasporanın 100. yılında Ermeni Haber Ajansı tarafından ‘Ermeni soykırımının 100. yılı’ anısına basılmış pul olarak internette servis edilmiş olan pulu, bir Filistinlinin özel olarak bastırdığı ortaya çıkmıştır.

SBF’den hocam Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Rus ressam Vasily Vereshchagin’in 1871 tarihli “Savaşın Yüceliği” adlı tablosunun Ermeniler tarafından kullanıldığını, bu tabloyu kendisinin Moskova’da ortaya çıkardığını açıklamıştır. Kuru kafa yığınıyla savaşın sadece ölüm getirdiğini vurgulayan bu tabloyu Ermeniler, soykırım iddiasını savunan kitap kapaklarında ve afişlerde kullanmaktadırlar. ABD’de Kaliforniya Üniversitesi (University of California at Los Angeles-UCLA) Ermenilerin etkin olduğu bir üniversitedir. Bu üniversite, Atatürk’ü ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine “İnkarın Yüzü” (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlamıştır.

Cezayir’in ilk Cumhurbaşkanı Ahmet Bin Bella, Türkiye’nin BM’de Fransa lehine oy kullanması konusunda büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını, Müslüman bir ülkeden beklentilerinin bu olmadığını belirmiştir. Cezayir’in ikinci Cumhurbaşkanı Bumedyen Türkiye’ye dargın olduklarını, Türkiye’nin hep Fransa’nın yanında yer aldığını, üstelik Cezayir’e üç yüz yıl hükmettiğini ama mücadelede kendilerini desteklemediğini açıklamıştır. Cezayir halkı ve devlet adamlarının bilincinde Türkiye’nin BM’deki çekimser ve ret oyları derin izler bırakmıştır. Bu yüzden Türkiye’nin Cezayir ile Turgut Özal zamanına kadar ilişkisi olmamış, Turgut Özal’ın Cezayir ziyareti sırasında yaptığı özür açıklaması sonrasında ilişkiler yumuşamıştır. 5 Şubat 1985 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yorum şöyledir: “Fransız sömürgeciliğine karşı yıllardır savaşan ve binlerce evladını kaybeden Cezayir’in bağımsızlığı konusunda zamanın Türk Dışişleri’nin bu davranışı sadece Cezayir’de değil, hemen hemen tüm Arap-İslam ülkeleri üzerinde olumsuz bir tepki uyandırmış ; Türkiye bu tepkiler yüzünden uzun yıllar uluslararası görüşmelerde Asya-Afrika ülkelerini karşısında bulmuştu.”

Fransa, 1990-1995 yılları arasında Elyasee Sarayı’nda hazırlanan Ruanda’yla ilgili belgeleri gün ışığına çıkararak soykırım arşivlerini paylaşıma açmakla kendini affettiremez. Cumhurbaşkanı François Mitterand’a verilen tavsiyeleri de içeren belgeler, araştırmacılar ve soykırımın kurbanları tarafından görülebilecektir. 1994’teki katliamda 100 gün içinde çoğunluğu azınlıktaki Tutsi’ler ve ılımlı Hutu’lardan oluşan 800 binden fazla kişi öldürülmüştür. Soykırım sırasında hatalar yaptığını kabul eden Fransa, Ruanda’nın soykırımcılarla işbirliği yaptığı iddialarını reddetmektedir. Fransa, Ruanda Cumhurbaşkanı Paul Kagame’nin soykırımda Paris’in doğrudan rolü olduğu iddiası üzerine 20. yıl anma törenlerine katılmaktan vazgeçmiştir.

Emekli Büyükelçi Onur Öymen dış politikadaki son gelişmeleri değerlendirdiği röportajında, “Gelmiş geçmiş hiçbir Türkiye hükümeti döneminde, Ermeni meselesi, Kıbrıs, Kürt sorunu gibi konularda izlediğimiz siyaset büyük devletlerinkiyle örtüşmedi” diyerek bir gerçeğin altını çizmiş ve şu örneği vermiştir: “Geçenlerde Fransa’nın Nice şehrini ziyaret ettim. 24 Nisan vesilesi ile şehrin en büyük kitapçısında Ermeni meselesi ile ilgili kitapları teşhir etmişler. Kitapçının vitrininde sergilenen konu ile ilgili 30 kitabın 29’u Ermeni tezlerini savunan kitaplarken biri de Ermeni yemekleri üzerineydi. Batı’nın Türkiye’ye karşı taraflı bakışını anlatan bir tabloydu. Özellikle Avrupalılar, Türkiye’nin bu konuları onların istediği gibi çözmemizi istiyor. Avrupa ülkelerinde, sağ veya sol bütün siyasi partiler, hükümetlerinin Türkiye’ye uyguladığı siyaset konusunda hemfikirlerdir.”

Perinçek Kararı’na rağmen sözde Ermeni soykırımını kabul eden Avrupa ülkelerinin parlamentolarının soykırım kararlarının geri alınması sağlanmadığı sürece, diğer ülkelerin de Ermeni diasporasının etkisiyle Türkiye aleyhine karar almaya devam etmeleri kaçınılmazdır. Ermeni diasporasının bu etkinlikleri Avrupa’da Türkiye ve Türkler aleyhine hava yaratılmasına katkı sağlar. Buna örnek İngiliz BBC 3 radyosunun Avusturyalı yazar Franz Werfel’in Musa Dağı’nda 40 Gün kitabı hakkındaki 50 dakikalık programıdır.

Program sunucusu Maria Makaronis, soykırımdan kurtulmuş Ermenilerin Musa Dağı’nın tepesinde verdikleri mücadele hakkında gerçek bir hikayenin sunulduğunu, 20’nci yüzyılının en acı romanı olarak görülebileceğini söylemiştir: “Kitap çağdaş tarihin en karanlık sayfalarından birini açıyor; Osmanlı İmparatorluğunun Ermeni vatandaşlarını yok ettiğini anlatıyor.” Kitaba sansür uygulanmasına rağmen, romanın 34 dile çevrildiğini açıklayan Makaronis, Hollywood’da romanı konu alan film çekme girişimlerinin Türkiye’nin baskısı yüzünden başarısız olduğunu söylemiştir.

Kaynak: New York Times, 29 December, 1935

Son Posta, 29 Mayıs 1935 Cumhuriyet, 6 Eylül,1935

1915 yılındaki tehcir emrinin, yaklaşan ölümün soğuk nefesi olduğunu anlayan ve emre uymamaya karar veren Antakya Ermenilerinin direniş ve kaçış hikayesine odaklanan Musa Dağ’da Kırk Gün (Die Vierzig Tage Des Musa Dagh) adlı roman
Werfel’e göre güya “1929 yılının Mart ayında, Şam’da tasarlanmıştır. Bir halı fabrikasında çalışan, sakat kalmış, açlıktan ölmek üzere olan çocukların sefaletini, bir halkın akıl almaz kederini anlatmaktadır.”
1932-1933 yıllarında kaleme alınan roman edebi gücüyle çok satmış, 2016 yılında Türkçeye de çevrilmiştir. Dikkat: Musa Dağda Kırk Gün bir romandır ve kurgudan ibarettir.

Fransa’da olduğu gibi ABD’de de etkili bir Ermeni lobisi vardır. 22 Eylül 2017 tarihinde İstanbul’da Bilgi Üniversitesi tarafından AB-Türkiye İlişkileri konusunda bir Konferans düzenlenmiştir. Konferans; İstanbul Bilgi Üniversitesi Avrupa Birliği Enstitüsü, Friedrich-Ebert-Stiftung (FES) Türkiye Temsilciliği, Türkiye Sosyal, Ekonomik, Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES), KÜYEREL Düşünce Enstitüsü, Bilim Akademisi ve Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) işbirliğiyle gerçekleştirilmiştir. Açılış konuşmalarının ardından AB-Türkiye İlişkilerinin 2017 sonbaharındaki durumu ve perspektifler tartışılmıştır. Konferansa Prof. Dr. Şevket Pamuk (Boğaziçi Üniversitesi), Prof. Dr. Refet Gürkaynak (Bilkent Üniversitesi), Doç. Dr. Lars Nilsson (Avrupa Birliği Komisyonu), Prof. Dr. İlter Turan (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Prof. Dr. Ayhan Kaya (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Doç. Dr. Nicolas Monceau (Bordeaux Üniversitesi), Prof. Dr. Gencer Özcan (İstanbul Bilgi Üniversitesi), Doç. Dr. Murat Somer (Koç Üniversitesi) ve Doç. Dr. Raffaele Marchetti (LUİSS Üniversitesi) konuşmacı olarak katılmıştır.

Sunumlar bitince katılımcılar merak ettikleri konuları konuşmacılara yöneltmişlerdir. Süre sınırlı olduğu için oturum başkanı takriben 8-9 soru almıştır. Ben de sunum yapan hocalara şu soruyu yönelttim: 19 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin 9 sayfasında yer alan Hedef Avrasya Gümrük Birliği manşeti ile verilen haberde Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi, Türkiye’nin AB ile olan birlikten ayrılmadan Avrasya Gümrük Birliği’ne dahil olmasını hedeflediklerini belirtmiştir. Pamukkale’de 13 Aralık 2014 tarihinde düzenlenen Serbest Bölgeler Çalıştay’ında yaptığı konuşmada da “Avrasya Gümrük Birliği, Türkiye için vazgeçilmezdir. Biz orada olmak zorundayız. Körfez İşbirliği Teşkilatı içinde olmak zorundayız. Orta Afrika Birliği denen… birliğin içinde yer almak zorundayız” demiştir. Bu durumda Ermenistan gibi Türkiye’yi sözde soykırım yapmakla suçlayan bir ülke ile aynı kuruluşta yer almamız doğru bir tercih midir? GATT/WTO kapsamında Türkiye her iki Gümrük Birliği’nde de olabilir mi? Tüm konuşmacılara bu sorumu yönelttim.

Prof. Dr. Şevket Pamuk (Orhan Pamuk’un kardeşidir) soruya dolaylı cevap vermiştir. Prof. Dr. Asaf Savaş Akat ise sözde Ermeni soykırımını ağzından düşürmeyen Ermenistan ile Türkiye’nin aynı kuruluşta yer almasını mümkün olmadığını söylememden rahatsız olsa gerek ki, beni kınamıştır. Oysa, bir gerçeğin ifade edilmesinin kınanacak bir tarafı yoktur. Beni kınayanlar, bununla yetinmeyip bir adım öteye geçmişler, içlerinden birisi hızını alamayarak 500 bin daha ekleyerek rakamı 2 milyona çıkarmıştır. Bu ifade karşısında acaba bir açık arttırma seansında mıyım hissine kapıldım. Birinin 1,5 rakamını diğeri hemen 2 milyona çıkarmıştır.

Ben üzüntülerimi Asaf Hoca’ya aktardım. Ertesi gün Asaf Hoca aşağıdaki e postayı gönderdi: “Rıdvan Bey, Uzun mesajınıza teşekkür ederim. Sizi üzmek istemezdim. Keşke toplantının geri kalan bölümünü de izleseydiniz. Yemek sırasında size bakındım ama göremedim. Konuşmaya başlarken isminizi söylemediniz, ya da ben duymadım. Neyse, kim olduğunuzu bilmiyordum. İşin ilginç tarafı, Avrasya birliğinin Türkiye için asla AB’ye alternatif olmadığı konusunda sizinle bire bir aynı görüşteyim. Ancak, ekonomik konuların tartışıldığı bir seansta aniden Ermenistan konusunu ortaya atmanızı doğrusu çok yadırgadım. Dolayısı ile müdahale gereği duydum. Soykırım konusundaki görüşlerinizi ilgili ortamlarda savunmak hiç şüphesiz sizin hakkınız. Görüşünüze katılmıyorum ama saygı duyarım. İtirazım dünkü toplantının bunun yeri olmadığını vurgulamak içindi.”

Ben de hocaya şu cevabı verdim: “Sayın Hocam, Hiç ilgisi yok dersek, buzağının altını göremeyiz. AEB’de Ermenistan da var. Bu ülke ve diasporanın sözde Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek için uğraştıkları malumunuz. En son Almanya Parlamentosu karar aldı. Avrupa Parlamentosu’nun da 4 kararı halen yürürlükte. ABD’de nerdeyse tanımayan eyalet kalmadı. Ekonomi Bakanı da iki hafta önce buraya girmemizi önerdi. Hürriyet iç sayfalarda bunu manşet haber olarak verdi. Daha öncede aynı görüşü savunmuştu. Bende sözde soykırımı tanıyın diyen bir ülke ile aynı masada nasıl oturacağız anlamında söyledim. Ayrıca, Almanya’daki toplantıya beni yer yok diye almadılar. Bunu yazımda da bahsettim. Demek ki, Türkiye’de de farklı düşünenlere söz hakkı tanınmıyor diye düşündüm ve öğleden sonraki toplantıya katılmadım. Saygılarımla. R. Karluk”

Eylül 2017’de Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) toplantılarına sözde Ermeni soykırımını onaylayan akademisyenler katılmaktadır. Çalıştay’a aksi düşüncede olan biri olarak ben de katılmak istedim ama kabul edilmedim. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap şöyledir: “[WATS 2017- Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de] 05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels. Kind regards, Roy Knocke, Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam, Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624Fax: 0331 – 58164519, Email: knocke@lepsiushaus-potsdam.de Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Bu kapsamda Başbakan Binali Yıldırım ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 15 Eylül 2017 tarihinde yazılan, “Workshop on Armenian Turkish Scholarship: WATS” Çalıştay’ına katılanları aklayan ve Türkiye’yi eleştiri yağmuruna tutan şikayet dolu mektup, ABD’den kendilerine gönderilmiştir: “September 15, 2017 Prime Minister Binali Yıldırım Office of the Prime Minister Başbakanlık 06573 Ankara Turkey H.E. Recep Tayyip Erdoğan President of the Republic of Turkey T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara Turkey Dear Prime Minister Yıldırım and President Erdoğan: We write on behalf of the Middle East Studies Association (MESA) of North America and its Committee on Academic Freedom to express our deep concern about the Council of Higher Education’s (YÖK) steps to prevent scholars based in Turkey from participating in a conference in Berlin entitled “Past in the Present: European Approaches to the Armenian Genocide.” We consider this action to be an assault on the academic freedom of scholars in Turkey and a disturbing new instance of a broader trend of stifling scholarship on topics deemed taboo by your government. MESA was founded in 1966 to promote scholarship and teaching on the Middle East and North Africa. The preeminent organization in the field, the Association publishes the International Journal of Middle East Studies and has nearly 3000 members worldwide. MESA is committed to ensuring academic freedom and freedom of expression, both within the region and in connection with the study of the region in North America and elsewhere. The Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) is an academic workshop series that was founded by the University of Michigan in 2000 as the “first forum where Turkish, Armenian and other historians could conduct an informed debate” relating to the controversy surrounding the relocation of Ottoman Armenians during World War One. The latest workshop in this series is scheduled to take place on 15-18 September at the European Academy Berlin and is being co-organized by the University of Michigan, USC Dornsife Institute of Armenian Studies and Lepsiushaus Potsdam, under the auspices of Dr. Martina Münch, Minister for Science, Research and Culture of the State of Brandenburg. The topic of the conference has come under sustained attack by ultra-nationalist political leaders in Turkey. Doğu Perinçek, the head of the ultra-nationalist “Vatan Partisi,” and a long-time denier of the Armenian Genocide in the international arena, declared that the conference will “serve imperialism and the interests of Kurdistan,” the latter of which he has termed “the second Israel.” Following Perinçek’s denunciation of the workshop, the event was targeted in a broad campaign by right wing, nationalist and pro-government media in Turkey. Perinçek has threatened to go to Berlin on 14 September, to join the workshop, provide his own “presentation”

Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 2 September 15, 2017 (despite not being an invited participant) on what he deems to be the “truth” of the events of 1915. As part of his broader campaign against the conference, Perinçek brought the topic and list of participants to the attention of YÖK, which subsequently rescinded permission for Turkey-based academics to travel to the conference. In line with this policy, Dr. Murat Cankara, who is on the faculty at the Ankara Social Sciences University, was subjected to a travel ban preventing him from participating in the conference. In addition, ultra-nationalist Turkish diaspora organizations, in apparent coordination with Perinçek’s party, have mobilized against the conference and are threatening a show of force at the Lepsuishaus, the main organizer of the event in Germany. No doubt, anyone who attends the conference is at risk of being filmed/photographed, blacklisted, and hounded by social media trolls in Turkey. The smear campaign led by the daily Aydınlık, associated with Perinçek and his party, targets the private Koç and Sabancı Universities and accuses especially the latter of treason. The atmosphere of intimidation and threats has grown so alarming that the cancellation of the conference is being considered. We strongly condemn the private and public harassment of academics for their planned participation in this conference and call on YÖK to immediately reverse its policy of preventing academics from traveling from Turkey to attend the conference.

The conduct of independent research and the presentation of research findings at academic meetings are, of course, fundamental to academic freedom. Targeting academics on the grounds that their research findings are not in line with the official government position on a matter of historical significance and banning academics from presenting their findings at conferences are clear violations of academic freedom. Such violations of academic freedom by Turkish authorities are all the more disturbing when considered in light of Turkey’s reputation, until recently, of aspiring to maintain a standard of protection of civil and political rights in keeping with the European Convention of Human Rights. The events surrounding the WATS conference in Berlin represent another depressing instance of your government’s failure to respect basic human rights’ protections under Turkish law despite Turkey’s clear international obligations. As a member state of the Council of Europe and a signatory of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms,

Turkey is required to protect freedom of thought, expression and assembly. Turkey is also a signatory to the Universal Declaration of Human Rights, the International Covenant on Civil and Political Rights, and the Final Act of the Conference on Security and Cooperation in Europe (OSCE), all of which protect the rights to freedom of expression and association, which are at the heart of academic freedom.Moreover, the rights being trampled in these actions are enshrined in articles 25-27 of the Turkish Constitution. We urge your government to take all necessary steps to reverse the decision taken by YÖK and restore the right of Turkish academics to travel to the Berlin conference and other international scholarly meetings to present their findings. In the aftermath of the 16 April referendum, your government has an opportunity to restore confidence in its commitment to democratic rights and freedoms by taking steps to protect academic freedom, right to education, freedom of expression and freedom of association. Re: Workshop on Armenian Turkish Scholarship (WATS) Page 3 September 15, 2017 Thank you for your attention to this matter. We look forward to your positive response. Yours sincerely, Beth Baron MESA President Professor, City University of New York Amy W. Newhall MESA Executive Director

cc: İsmail Kahraman, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı (President of the Turkish National Assembly) Abdülhamit Gül, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı (Justice Minister of the Republic of Turkey) Yekta Saraç, Türkiye Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanı (President of the Turkish Higher Education Council) Elena Valenciano, Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Barbara Lochbihler, Vice-Chair of the European Parliament Subcommittee on Human Rights, Monika Kacinskiene, Member of the Cabinet of Federica Mogherini, High Representative of the European Union for Foreign Affairs and Security Policy Johannes Hahn, Commissioner for European Neighborhood Policy and Enlargement Negotiations Nils Muižnieks, Council of Europe Commissioner for Human Rights Kati Piri, Member, Committee on Foreign Affairs, European Parliament Zeid Ra’ad Al Hussein, United Nations High Commissioner for Human Rights David Kaye, United Nations Special Rapporteur on the promotion and protection of the right to freedom of opinion and expression Kishore Singh, United Nations Special Rapporteur on the right to education Serdar Kılıç, Turkish Ambassador to the United States John R. Bass, United States Ambassador to Turkey”

Bu konudaki özel büro notunu paylaşırım: “Sözde soykırım konusunu en iyi bilen milli yazarlarımızdan ve akademisyenlerimizden Rıdvan S. Karluk’un yazısını aşağıda dikkatinize sunarız. Hocamızın ağzına ve kalemine sağlık. Türk üniversitelerinin katkılarıyla Almanya’da düzenlenen sözde Ermeni soykırımı için Avrupa Yaklaşımları Çalıştay’ına ABD’den büyük destek var.” (http://ozardiplo.blogspot.com/2017/10/rdvan-karlukun-almanyada-postdamda.html)

Çalıştay’dan haberdar olunca, Türkiye’den katılacak olanlara biri İngilizce olan iki çalışmamı göndererek görüşlerimi açıkladım, bu konuda objektif olmalarını sağlamak istedim. Bunlardan sadece Ankara’dan katılacak olan öğretim üyesinden cevap gelmiştir. Çalıştay’a sadece “soykırım var” diyenler çağırılmış, karşı görüşü savunanların başvuruları ise kabul edilmemiştir. Çalıştay’ın konuşmacıları arasında bulunan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Hülya Adak ve Koç Üniversitesi öğretim üyesi Zeynep Türkyılmaz Ermeni Diasporası’na çok yakın isimlerdir.

Avrupa Akademisi ve Lepsiushaus Potsdam Üniversitesi Berlin’de Ermeni Soykırımı İçin Avrupa Yaklaşımları (Past in the Present European Approaches to the Armenian Genocide) konulu bir Çalıştay düzenlemiştir. Türkiye için sözde Ermeni soykırımı önemli bir sorun olmasına rağmen Türk basınında bu konu yer almamıştır. İlk ilanda Çalıştay’ın ev sahiplerinden birisi Sabancı Üniversitesi idi. Türkiye’den diğer katılımcılar ise Koç, Bilgi, Kemerburgaz (Altınbaş), Ankara Sosyal Bilimler Üniversiteleridir. Çalıştay’a Sabancı Üniversitesi’nin katkıda bulunacağı ve ev sahipliği yapacağı anlaşılınca Üniversite, geniş bir kesimden tepki almıştır. Koç Üniversitesi Çalıştay’a katılacak olan akademisyenin işine 6 ay önce son verdiklerini açıklamıştır. Sabancı Üniversitesi ise “Biz ev sahibi değiliz” diyerek işin içinden çıkmış, Çalıştay’ın bilimsel bir çalışma olduğunu, akademisyenlerinin çalışmalarının kısıtlanamayacağını, istedikleri Çalıştay’a katılabileceklerini açıklamıştır.

Michigan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ronald Grigor Suny, Prof. Dr. Fatma Müge Göçek ve Prof. Dr. Gerard Libaridian’ın katkılarıyla Ermeni-Türk Çalışmaları Atölyesi (Workshop on Armenian-Turkish Scholarship: WATS) ilk defa 2000 yılında düzenlemiştir. Daha sonra 2000-2013 döneminde Şikago (2000), Michigan (2002), Minnessota (2003), Salzburg (2004), New York (2005), Cenova (2008), Kaliforniya (2010) ve Amsterdam’da (2013) yapılmıştır. Bu etkinliklere karşıt görüştekiler alınmamıştır. 9’su, Türkiye’de Ermeni Soykırımı’na Eleştirel Yaklaşımlar: Tarih, Siyaset, Estetik başlığı ile 1-4 Ekim 2015 tarihleri arasında Sabancı Üniversitesi’nin ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Çalıştay’a katılanlara şu öneride bulundum:

Katılımcı öğretim üyelerinin ve destek veren üniversitelerdeki diğer öğretim üyelerinin bir kitabı okumalarını öneririm: Ohannes Kaçaznuni, Taşnak Partisi’nin Yapacağı Birşey Yok, Kaynak Yayınları, 2005. Kitap, 1915 yılında Ermeni isyanlarını örgütleyen Taşnak Partisi’nin Başkanı ve 1918 yılında Erivan’da kurulan Ermenistan’ın ilk Başbakanın 1923 yılında partisinin Bükreş’te toplanan kongresine sunduğu rapora dayanmaktadır. Ermenilerin insanlık dışı katliam yaptıkları kitapta yer aldığı için Ermenistan’da yasaklanmış, İngilizce baskıları da Batı kütüphanelerinden toplatılmıştır. Türkiye aleyhine olan bir Çalıştay’da Sabancı gibi dünya sıralamasına giren seçkin bir Türk Üniversitesi’nin adının program afişinde geçmesi hoş olmamıştır.”

Çalıştay’a alınmayan sadece ben değildim. Dr. Ali Söylemezoglu da benim gibi toplantıya alınmayanlardandır. WATS toplantıların en önemli özelliği, Ermeni Soykırımı yoktur diyen karşıt görüştekilerin toplantılara alınmamasıdır. Toplantıyı haber alınca katılım başvurusunda bulundum ama hayal kırıklığına uğradım. Çünkü başvurum reddedildi. Gerekçe ise çok komikti: Yer darlığı. Bana gönderilen cevap aşağıdadır:

“[WATS 2017- Past in the Present:

European Approaches to the Armenian Genocide] Registration Roy Knocke [knocke@lepsiushaus-potsdam.de] 05 Eylül 2017 Salı 10:2 Dear Sir or Madam, Unfortunately, due to some space problems and therefore limited number of participants, the WATS-organizing committee cannot enable your registration. We apologize for the inconvenience and refer to the video captured presentations of the panels.

Kind regards,

Roy Knocke,

Wissenschaftlicher Mitarbeiter Lepsiushaus Potsdam,Große Weinmeisterstraße 45 14469 Potsdam,

Telefon: 0331 – 58164511 und 0176 – 76527624

Fax: 0331 – 58164519,

Email: knocke@lepsiushaus-potsdam.de

Web: http://www.lepsiushaus-potsdam.de/index.php?page=roy-knocke.”

Çalıştay’a katılan Zeynep Türkyılmaz Kaliforniya Üniversitesi’nde (University of California at Los Angeles-UCLA) eğitim almıştır. UCLA, Atatürk’ü, ayaklarının altında bir kız çocuğu cesediyle poz vermiş olarak gösteren ve üzerine İnkarın Yüzü (Face of Denial) yazan dokümanı montajlayarak yayınlayan üniversitedir.

1915 olaylarının yarattığı mağduriyet duygusu ve Türkiye karşıtlığı Ermeni kimliğinin en önemli referans noktaları haline gelmiştir. Türkiye’de Ermenilerin mağdur oldukları savına destek verenler maalesef soykırım yalanına ortak olmaktadırlar. Fransa’ya 1920’lerde Antep yöresinde ne aradığını, oraya neden geldiğini, bu gelişi sırasında bu bölgelerde yaşayan insanlarımızdan ne kadarını öldürdüğünü, sakat bıraktığını ve daha ne gibi zararlar verdiğini bile sorma gereği duymayan bir milletiz. İşin kötü yanı bunu unutuyoruz, geçmiş sayıyoruz. Sözde Ermeni soykırımı hakkında olayın gerçek yüzünü Ermeni kaynaklarını kullanarak Batı kamuoyunda anlatmadıkça daha pek çok ülke sözde Ermeni soykırımını gerçek bir soykırım gibi kabul edecektir.

1751’de İngiltere ve Rusya’nın Ermenileri hangi nedenlerle yanlarına aldıklarını, 1804-1828 yıllarında Rusya’nın Ermenileri nasıl baskı altına aldığını, 1820 de Amerikalı misyonerlerin Anadolu’ya neden geldiklerini, 1840 ve sonrasında Rusya’ya, 1870 yılından sonra Amerika’ya yönelen Ermeni göçlerini, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı’nda Ermenilerin neler yaptığını, 1878’de Kara Haç örgütünün neden kurulduğunu, 1880 yılından sonra Ermenilerin Amerika’daki çalışmalarını, 1885’de Ramgavar Azatakan, (Ramgavar Partisi Tarafından II. Meşrutiyet (1908) Meclis-i Mebûsân’ına Sunulan Beyânnâme ve Program, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/821/10434.pdf) 1887’de Hınçakyan, (Sosyal Demokrat Hınçakyan Cemiyeti ve Nizamiyesi, http://www.eraren.org/index.php?Lisan=tr&Page=DergiIcerik&IcerikNo=36) 1895’de Daşnaksutyun örgütünün neden kurulduğunu, (Ermeni Devrimci Federasyonu, radikal milliyetçi Ermeni siyasi partisi. Ermenistan’ın bağımsızlığını sağlamak amacıyla 1890’da kuruldu. Ermenistan Cumhuriyeti’nde ve diasporadaki Ermeniler arasında aktif bir siyasi parti) 1895’den sonra Amerika’da artan Ermeni nüfusunu, 1894-1896 yıllarında Osmanlı’ya karşı yoğunlaşan Ermeni isyanlarını ve Atatürk’ü kullanarak propaganda yapan sahtekar Ermenilere onların anlayacağı dille ve de üslupla cevap vermezsek, sözde Ermeni soykırımını kabul eden bir nesil olarak tarihe geçebiliriz. Türkiye’nin bu iyi niyetli girişimlerine rağmen Ermenistan ve Ermeni diasporası “4 T” Planları’ndan asla vazgeçmeyeceklerdir. Tanıtma (dünyanın sözde soykırımı tanıması) Tanınma (Türkiye’nin sözde soykırımı kabul etmesi) Tazminat (Türkiye’den tazminat alınması) ve Toprak. (Türkiye’den toprak alınması)

Ermenistan’ın 2 Mart 2018 tarihinde seçilen 4. Cumhurbaşkanı Armen Sarkisyan, Soykırım Suçuna Karşı Global Forum’daki konuşmasında 21’inci yüzyılda dünyada hızla gelişen kötü ya da iyi olayların arttığını ve kök saldığını açıklamıştır: “İnsanlık tarihinin binlerce yıl süren zaman içinde hem aydınlık zaferler ve hem de var olan kötülüğün kanıtı niteliğinde olaylar yaşandı. Siyah ve Beyaz, Aydınlık ve Karanlık Arasındaki Mücadele Devam Ediyor.” Sarkisyan siyah ile Türkiye’yi, beyaz ile Ermenistan’ı kastetmektedir. Bu ortamda “Birinci Dünya Savaşı’nın sıkıntılı şartlarında hayatını kaybeden milyonlarca Osmanlı vatandaşına Allah’tan rahmet niyaz ediyorum" demek, Ermeniler tarafından katledilen Türk diplomatlarının ve de Türklerin ruhunu acaba rahatsız etmez mi? Hocalı’daki katliamı görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeselini izlemelidirler. Bu belgesel altı gün önce youtubedan silinmiştir. (video kullanılamıyor,

)

Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeseli şimdi https://www.dailymotion.com/video/x2nuga2 adresinden izlenebilir. (57 dakika)

Sözde Ermeni soykırımı konusunda mücadele sadece devlete düşmemelidir. Üç Türk vatandaşının kazandığı dava (Mercan ve diğerleri) çok önemlidir. Ayrıca rahmetli Şükrü Sever Aya’nın, (Big Lie, Büyük Yalan,Ka Kitap 2017) emekli Büyükelçi Pulat Tacer’in, çok yakında kaybettiğimiz emekli Büyükelçi Ömer L. Lütem’in ve Ferruh Demirmen’in (Respectable EU, European Council, and UN Dignitaries) çabalarını göz ardı edemeyiz. Bu kapsamda benim de bir katkım vardır.

Turgut Özal Üniversitesi, Federal Almanya Parlamentosu 1 Haziran 2016 tarihinde asılsız sözde Ermeni soykırımı iddialarını tanıma kararı alınca, bunu kınayan ilk Türk üniversitesi olmuştur. O tarihte tarafımdan hazırlanan bildiri, 2 Haziran 2016’da Üniversite Senatosu tarafından yayınlanmıştır. (https://www.haberler.com/turgut-ozal-universitesi-nden-soykirim-kararina-8493701-haberi/ ) Kınama metni aşağıdadır.

"Ermeni Diasporasının 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren, çeşitli ülkelerde Türkiye aleyhine başlattıkları karalama kampanyaları ile varlığını hissettiren sözde Ermeni soykırımı iddiası, 1973’den sonra ASALA terör örgütü tarafından Türk diplomatlarına yönelik terör saldırılarına dönüşmüştür. Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin, yabancı mihrakların kışkırtmasıyla devlete başkaldırmaları sonucunda bulundukları bölgelerden daha emniyetli bölgelere nakledilme sürecinde üzücü olaylar ve ölümler olmuştur. Fakat bu tehcir, hiçbir zaman Ermeni nüfusunun kitlesel imhasını öngören bir şekilde gelişmemiştir ve de asla bir soykırım değildir. Türk Ermeni çatışması sırasında binlerce Müslüman Türk vatandaşının toplu olarak katledildiği, Kars, Erzurum ve Van’da ortaya çıkarılan toplu mezarlarla dünya kamuoyunun gözleri önüne serilmiştir. Yeni nefret ortamlarına fırsat verilmemesi, insanların barışa ve birlikte yaşamaya davet edilmesi gerekirken Almanya Federal Parlamentosu’nun tarihi ve hukuki gerçeklerden uzak, siyasi nitelikli Türkiye’yi sözde soykırımı tanımaya davet eden kararı, Türk kamuoyu gibi Üniversitemiz mensupları tarafından üzüntüyle karşılanmıştır. Karar, Doğu ve Batı uygarlıkları arasındaki bütünleşme çabalarına ve de tarihi Türk – Alman dostluğuna zarar verebilecek niteliktedir. Karar, Türk-Ermeni ilişkilerine fayda sağlamayacağı gibi, geleceğe dönük bölgesel ve küresel yeni gerilimlere kaynak oluşturabilecektir. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Birinci Dünya Savaşı’nın Savaş şartlarının yarattığı bir zorunluluktan doğan ölümlerden üzüntü duymamamız mümkün değildir. Fakat, Almanya Parlamentosu’nun tarihi gerçekleri yok sayarak sadece Ermenilerin değil, Asuriler, Süryaniler ve Keldanilerin de soykırıma tabi tutulduğunu öne sürmesi, 1915 olaylarının Almanya’da okul, üniversite ve siyasi eğitim müfredatlarına konulmasının istenmesi ve de 1915’te yaşananların hem gelecek nesillere anlatılmasına hem de Almanya’da yaşayan Türk ve Ermeni kökenlilerin uyumuna katkı sağlayacağının belirtilmesi kabul edilemez. Turgut Özal Üniversitesi Senatosu olarak Almanya Federal Parlamentosunda alınan sözde Ermeni soykırımı iddialarını savunan kararı kınadığımızı Türk ve dünya kamuoyuna ilan ediyor ve alınan kararın amacına ulaşamayacağını başta Almanya olarak bütün ülkelere bir kez daha önemle hatırlatıyor, zamanımızdan 101 yıl önce yaşanan olayların başta tarihçiler olmak üzere konuyla ilgili bilim insanları tarafından araştırılması yolundaki tüm bilimsel çalışmaları destekleyeceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz."

AİHM’nin 7 kişilik bir dairesi tarafından Perinçek lehine verilen karar sonrasında, temyiz başvurusu üzerine 17 kişilik Büyük Daire’nin yeniden görüştüğü dava 28 Ocak 2015 tarihinde sonuçlanmıştır. Ermenistan adına konuşan İngiliz avukat Geoffrey Robertson’ın konuşması, sinema ve popüler kültürden alışkın olduğumuz teatral mahkeme sahnelerini aratmamıştır. Duruşma, Perinçek v. Switzerland (no. 27510/08) Grand Chamber hearing – 28 January2015 https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=hearings&w=2751008_28012015&language=lang&c&py=2015 linkinden izlenebilir.

Kaynak: https://www.echr.coe.int/Pages/home.aspx?p=hearings&w=2751008_28012015&language=lang&c&py=2015

Avrupa’da Fransa dışında Almanya’da 24 Nisan yaklaşırken sözde Ermeni soykırımı konusundaki faaliyetler hızlanmıştır. 15 Nisan 2018 tarihinde, Soykırımı Hatırlatma İnisiyatifi tarafından Köln şehrinde Hohenzollern Köprüsü’nün seyir platformuna yasadışı olarak bir anıt dikilmiştir. Şehir Meclisi’nin kararı olmadan dikilen ve Köln şehrinde Ermeni ve Türk topluluklarının toplumsal huzuruna zarar verecek olan anıt, 57 Türk sivil toplum kuruluşunun bir araya gelerek kurduğu Köln ve Çevresi Türk Dernekleri İnsiyatifi’nin girişimleri sonucunda Köln Belediyesi’nin kararı ile kaldırılmıştır. Anıt üzerinde Ermenice, Almanca ve İngilizce “Bu acı hepimizin” yazılıydı.

Almanya Federal Meclisi 1 Haziran 2016 tarihinde 1915 deki tehcir olaylarını bir soykırım olarak kabul etmiştir. Hollanda Meclisi 22 Şubat 2018 de sözde soykırımı 3’e karşı 142 oyla onaylamıştır. Ermeni Milletvekili Vartkes Mahdessian 20 Nisan 2018’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Meclisinde yaptığı konuşmada 103 yıl sonra sözde soykırımın Türkiye tarafından tanınmasını istemiştir. (It was inconceivable that 103 years after the Armenian Genocide there were civilised states that succumbed to Turkey’s pressure not to recognise the ‘extinction plan’ applied by Ankara in 1915, the Armenian Representative at the House Vartkes Mahdessian said on Friday.20) Armenpress ve Armedia web sitelerinde Ermeni sözde Soykırımı: Mısır Milletvekilleri parlamentoyu Hollanda Örneğini Takip Etmeye Çağırdı (Armenian Genocide: Egyptian Lawmakers Call on Parliament to Follow Netherlands) başlıklı bir haber yayınlanmıştır. Sözde Ermeni soykırımını tanıyan iki Müslüman ve İslam İşbirliği Teşkilatı üyesi ülke Suriye ev Lübnan’dır. Lübnan’da etkili bir Ermeni diasporası vardır. Suriye’nin neden tanığını söylemeye bilmem gerek var mı?

Fransa ve Almanya’daki bu gelişmelere karşı Danimarka Parlamentosu’nun 1915 olaylarına ilişik 26 Ocak 2017’de aldığı kararda, sözde Ermeni soykırımından söz edilmemiştir. Parlamento 1915-1923 sürecinde yaşanan trajik olaylarda uzlaşımın arşiv belgelerine dayanılarak karşılıklı diyalog yoluyla sağlanabileceğini ve bu noktada bir yargılama yapmayacağını kararlaştırmıştır. Bu görüş, 1948 BM Soykırım Antlaşması uyarınca AİHM’nin soykırım suçunun tanınmasında parlamentoların yetkisi olmadığı hükmü ile bağdaşmaktadır.

Türk kamuoyunun önemli bir kesiminin bilmediği bir gerçeği de bu kapsamda açıklamak isterim. Ülkede yaşanan karışıklıklar sebebiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “dik dur kardeşim yanındayız” sözleriyle destek verdiği Venezüella, sözde Ermeni soykırımını tanıyan bir ülkedir. Her fırsatta Türkiye’yi ve Türk insanını çok sevdiğini dile getiren Maduro, 14 Temmuz 2005 tarihinde Meclis Başkanlığı döneminde sözde Ermeni soykırımını tanınmış ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin askıya alınması istemiştir.

Kaynak:https://www.armenian-genocide.org/Affirmation.352/current_category.7/affirmation_detail.html

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu arayarak destek verdiğini sözcü Kalın açıklamış, "Cumhurbaşkanımız, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’yu arayarak Türkiye’nin desteğini ifade etti ve ‘Maduro kardeşim! Dik dur, yanındayız’ dedi. Türkiye, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın liderliğinde bütün darbe girişimlerine karşı ilkeli duruşunu koruyacaktır" demiştir.

Venezuela Meclisi’nin aldığı bu karara, dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç “Nicolas Venezuela Ulusal Meclisi’ne Tepki” (29 Temmuz 2005) başlıklı bir mektup yazarak alınan kararı eleştirmiştir: “Sayın Başkan, Venezuela Ulusal Meclisi’nin 14 Temmuz 2005 tarihinde 1915 yılında Türklerle Ermeniler arasında meydana gelen karşılıklı bazı trajik olayları tek taraflı soykırım olarak niteleyen bir karar kabul ettiğini büyük bir üzüntü ve hayal kırıklığıyla öğrendim. Venezuela Ulusal Meclisi’nin kararı, 1915 olayları hakkında çarpıtılmış ve tek yanlı bilgiler içermesinin yanı sıra, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği ile ilgili anlamsız bir beyana da yer vermektedir. Tarihin bu döneminin, Türkiye ve Türk Ulusu aleyhinde önyargılar yaratacak siyasi emellere alet edilmesini kabul etmek mümkün değildir. Ulusal parlamentolar tarihin tartışmalı dönemleri hakkında bir yargıda bulunmak için uygun forumlar değildir. Bunun yerine parlamentoların ülkeler ve halklar arasındaki dostluk ve işbirliğinin geliştirilmesini sağlayacak bir ortam yaratılması için gayret göstermeleri gerektiğine inanıyorum. Türkiye her zaman tarihin tartışmalı dönemlerinin tarihçiler tarafından değerlendirilmesi gerektiğini savunmuş ve arşivlerini bütün araştırmacıların hizmetine sunmuştur. Son olarak, Türkiye, Ermenistan’a Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşacak bir grubun ilgili bütün arşivlerde 1915 dönemine ait gelişme ve olayları inceleyerek, bulgularını uluslararası kamuoyuna açıklamalarını önermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir bildiri ile bu öneriyi benimsemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir bildiri ile bu öneriyi benimsemiştir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 10 Nisan 2005 tarihli bir mektupla söz konusu öneriyi Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’a resmen iletmiştir. Sayın Koçaryan’ın 25 Nisan tarihli cevabi mektubu tarafımızdan olumlu bir bakış açısıyla kapsamlı şekilde değerlendirilmiştir. Halen, üst düzeyde yapılan bu açılımların Türk-Ermeni ilişkilerine nasıl olumlu olarak yansıtılabileceği araştırılmaktadır. Bu nedenle, Venezuela Ulusal Meclisi’nin kararının iki komşu ülke arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi yolunda sarfedilen çabalara ters düştüğünü ayrıca dikkatinize getirmek istiyorum.”

Venezülla, başkent Karakas’ta sözde Ermeni soykırım anıtını 2002 yılında açan bir ülkedir. Türkiye Maduro’ya bu kadar destek verdiğine göre neden bu anıtın kaldırılması konusunda bir girişim yapmamaktadır? Herhalde Büyükelçi Şevki Mütevellioğlu bu konuyu Ankara’ya iletmemiş olsa gerek.

Türkiye Cumhuriyeti, ekonomik boykot dışında alternatifler geliştirmelidir. Derin devlet bu tepkinin içinde olmalı, sivil girişimleri ve açık eylemleri organize etmelidir. Basın konuya önem vermelidir. Düzensiz çalışma anlayışımız ve bir projeyi takip etmekte ve devamlılık sağlamaktaki eksikliklerimiz giderilmelidir. Bunu bilen Avrupalı stratejistler, sert tepkilerin ardından kabul ve sessizlik geleceğini tahmin ediyorlar. Bu dezavantajları görerek strateji oluşturan Fransa, aldığı kararlardan sonra ortalığın durulmasını beklemekte, daha sonra yeni kararlar almaktadır.

Özellikle Fransa merkezli yayın, iletişim ve medya kuruluşuna ağırlık verilmelidir. Türkiye’de çok aktif olan internet kullanıcıları, webmasterlar aracılığı ile Avrupa dillerinde web site, mail zinciri, gruplar oluşturulmalıdır. Bu konuda üniversitelerimize ve de YÖK’e büyük sorumluluk düşmektedir. Tüm üniversitelerde Ermeni Araştırmaları Enstitüsü açılmalıdır. Buralarda yapılacak araştırma ve yayınlarla Türkiye, sözde Ermeni soykırımı konusunda daha güçlü olabilir. Türkiye’deki Ermeni cemaatinin tepkileri de uluslararası arenada dile getirilmelidir. Ermeni sorununun dünya gündemine girmesi, diaspora Ermenilerinin örgütlenmelerine bağlı olarak, yaşadıkları ülkelerde kamuoyu oluşturacak güce ulaşmalarıyla gerçekleşmiştir.

ABD Başkanı Donald Trump; Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış, 1967 yılında İsrail tarafından işgal edilen Golan tepeleri üzerinde İsrail’in egemen olduğunu açıklamış, Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in eylemlerini geçersiz kılan 338 ve 242 sayılı kararlarını yok saymış, son olarak Rusya’dan alınması planlanan S-400 hava savunma sistemi sebebiyle Türkiye’ye teslimatı geciktirilen ve projesinin de iptal edilmesi gündemde olan F-35 savaş uçakları ile ilgili yeni bir adım atmış, eğitim teçhizatının ve diğer malzemelerin Türkiye’ye gönderimi durdurulmuştur. Pentagon sözcüsü, kararın "Türkiye, S-400 alımından vazgeçtiğine dair, hiç yanlış anlaşılmaya yer vermeyecek nitelikte bir karar alana kadar" geçerli olacağını açıklamıştır.

Tüm bu gelişmeler olurken Türklere yönelik iftiralarla dolu Benny Morris ile Dror Ze’evi’nin kitabının piyasaya çıkış tarihinin 24 Nisan olması anlamlıdır. Geçen yıl Trump tüm baskılara rağmen “soykırım” dememişti. (Nunes calls it ‘Armenian Genocide,’ but Trump carefully avoids that word in statement, April 24, 2018, https://www.fresnobee.com/news/local/article209737409.html)

Türkiye Cumhuriyeti gerekli önlemleri şimdiden almalıdır. Eğer Trump 24 Nisan’da Ermeni tehcirine “soykırım” derse, bunun uzun vadede Türkiye’ye gerek siyasi ve gerekse ekonomik büyük zararları olur. Konunun önemi Türk kamuoyunda ne kadar biliniyor bilemem ama son gelişmelere bakılırsa bu yıl Başkan Trump Türkiye’yi sıkıştırmak için “soykırım” diyebilir. Umarım gerekli tedbirler alınarak Trump bu hassas konuda aydınlatılır. Ermeniler bir stratejiye bağlı olarak çalışmakta ve gerektiği zaman yeni hamlelerini gerçekleştirmektedirler. Tüm bu gelişmeler karşısında öncelikle sivil bir platform oluşturulmalıdır. Platformu her konuda uzman katılımcılarla desteklemek, her alanda yüksek nitelikte iletişimciler ve strateji oluşturma yeteneği olanlarla kısa ve uzun vadede yapılacakları belirleyerek hızlı davranmak gerekir. Platform, internet ve sanal iletişim aracılığı ile kurumsal iletişim yapılanmasına dönüştürülmelidir.

Aşağıda çeşitli ülkelerdeki sözde Ermeni soykırım anıtları verilmiştir. İlk soldaki fotoğraf Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde konulan soykırım anıtıdır.

Kaynak: http://team-aow.discuforum.info/t1191-Monuments-Commemoratifs-du-Genocide-Armenien.htm

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı’ndan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a Çok Sert Cevap

Gönderen: Prof. Dr. Sadık Rıdvan Karluk 27 Nisan 2019 Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı’ndan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a Çok Sert Cevap için bir yorum bırakın

Düzenle Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanlığı’ndan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a Çok Sert Cevap

Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) 5 Şubat 2019 tarihindeki toplantısında Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 24 Nisan’ı sözde Ermeni soykırımı anma günü ilan edeceğini açıklamıştır. Macron Twitter’da yaptığı paylaşımda “Fransa tarihle yüzleşir. Gelecek birkaç hafta içerisinde söz verdiğim gibi 24 Nisan’ı Ermeni soykırımını anma günü ilan ediyoruz” demiştir. Fakat, gerek Cezayir ve gerekse Ruanda da yaptıkları soykırımlar ile yüzleşmemiştir. Fransa’nın önceki Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy de sözde Ermeni soykırımını iktidarda olduğu dönemde devamlı gündeme getirmiştir: “Nicolas Sarkozy orders new Armenian genocide law: President Nicolas Sarkozy has ordered his government to draft a new law punishing denial of the Armenian genocide after France’s top court struck it down as unconstitutional.” (https://www.telegraph.co.uk/news/worldnews/europe/armenia/9112129/Nicolas-Sarkozy-orders-new-Armenian-genocide-law.html, Mr. Sarkozy was accused of pandering to an estimated 400,000 voters of Armenian origin ahead of an April-May presidential election Photo: REUTERS9:49PM GMT 28 Feb 2012) Sarkozy Türkiye’nin AB üyeliğine de şiddetle karşı çıkmış ve “Türkiye Avrupalı değildir” demişti.

Fransa’nın İngilizce yayın yapan kanalı France 24, 6 Şubat 2019 akşam haberlerinde Macron’un sözde Ermeni soykırım konusundaki açıklamasına Türkiye’nin cevap verdiğini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafını ekrana yansıtarak haberleştirmiştir. Alt yazıda da hiçbir mahkeme kararı olmamasına rağmen “Ermeni soykırımı” ifadesini kullanmıştır: “France: Turkey condemns Macron’s plan for national day marking ARMENIAN GENOCIDE.” Tarafımdan kayıt altına alınan France 24’ün haberi aşağıdadır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 25 Nisan’da Devlet Arşivleri Sempozyumu’nda her 24 Nisan öncesinde sözde Ermeni soykırımını gündeme getiren ülkelere önemli mesajlar vermiştir: “Soykırımdan bahsedenler toplama kamplarını unutmuş durumda. Soykırımdan söz edenler 80 yıl önceki Yahudi avını herhalde hafızalarından sildiler. Biz arşivleri sonuna kadar açtık. Ey Ermenililer varsa arşiviniz siz de açın. Tüm dünya varsa arşiviniz siz de açın…Haçlı seferlerinde o dönemin dünyasında 4 milyon insanın ölümünün sorumlusu ne Türklerdir, ne Müslümanlardır. Soykırımdan söz edenler Avrupa’daki Yahudi avını hafızalarından silmiş durumdalar. Milyonlarca Kırım Tatarını ve Ahıska Türklerini trenlerle ölüme gönderenleri unutmadık, unutmayacağız… Cezayir’de yüzbinlerce kişiyi katleden Fransa’dır… Fransa Devlet Başkanı’na ‘Daha bu işlerde yenisin, Cezayir’de, Ruanda’da yaptığınız katliamları biliyorum’ dedim. Katliamların, soykırımların, işkencelerin altını kazdığınızda bugün demokrasi, özgürlük gibi yaygara koparanları göreceksiniz…Ermeni meselesini kaşıyan hiçbir grup ve devlet iddialarını arşivleriyle ispat edememişlerdir.”

Mesaj doğrudur ama bir hata yapılmıştır: “Milyonlarca Kırım Tatarını… trenlerle ölüme gönderenleri unutmadık.” Diktatör Stalin’in emriyle bir gecede trenlerle ölüme gönderilenler Kırım Tatar Türkleridir ama sayı milyonlarca değildir. (18 Mayıs 1945) Eğer böyle dersek, Ermenilerin iddiası olan 1,5 milyon Ermeni’nin sözde soykırıma uğradığının doğru olmadığını kimseye inandıramayız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ardından 26 Nisan’da Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 24 Nisan’ı Anma Günü ilan etmesiyle ilgili yazılı bir açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı, Macron’un Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle “24 Nisan’ı Anma” günü ilan etmesini kınamıştır: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Fransız Anayasa Mahkemesi içtihatları, 1915 olaylarının meşru bir tartışma konusu olduğunu tespit etmiştir. Evrensel hukuka göre, Ermeni tezlerinin siyasi girişimlerle dayatılması ifade özgürlüğüne aykırıdır. Cumhurbaşkanı Macron’un bu kararı, Fransa’da yerleşik 700 binden fazla nüfusa sahip Türk toplumunu derinden incitmiştir. Fransa’nın dostane olmaktan uzak bu tutumunun, Türkiye ile ilişkilerini menfi şekilde etkilemesi kaçınılmazdır. Türkiye, 104 yıllık söz konusu tarihi olayın Ortak Tarih Komisyonu kurularak araştırılmasını önermektedir. Tüm bu hususları bildiği halde, seçim kampanyasında oy kazanmak adına Ermeni çevrelere yaranmaya çalışan Macron, tarihi siyasileştiren popülist bir lider olarak hatırlanacaktır. Fransa’nın, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’nun bir kısmını işgal ederek, Ermeni isyancıları sivil halka karşı insanlık dışı katliamlar gerçekleştirmeye teşvik ettiği tarihi bir gerçektir. Fransa ve dünyanın her yerindeki Türkler ile Müslümanlar, Ermeni isyancılarca katledilen 500 binden fazla Osmanlı vatandaşı Türk ve Müslümanın hatırasına yönelik bu saygısızlığı unutmayacaktır. Macron’un oy elde etmek uğruna, diplomatlarımızı şehit eden terör örgütlerinin Fransa’daki bugünkü uzantılarını memnun etmek amacıyla aldığı bu karar, müttefiklik ilişkisiyle de bağdaşmamaktadır. Bu tutuma her vesileyle gereken cevap verilecektir.”

Bu süreçte Biz arşivleri sonuna kadar açtık. Ey Ermeniler varsa arşiviniz siz de açın” diyerek bir yere varamayız. Arşivleri kimse okumaz ama parlamentolarda kabul edilen sözde Ermeni soykırım kararlarından ve Avrupa Birliği ile Parlamentosu’nun almış olduğu kararları bilmeyen yoktur. Avrupa Parlamentosu’nun 18 Temmuz 1987 tarihli “Ermeni Sorunu’nun Siyasi Çözümü Üzerine Kararı” günümüzde geçerlidir. Ermeni diasporası bir an olsun dur durak bilmeden çalışmaktadır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye adaylığının (1999) kabul edilmesinden sonra Ermeni lobisi, Avrupa Parlamentosu raportörü kanalıyla “Katılıma Doğru Türkiye’nin İlerlemesi Üzerine Komisyon’dan 1999 Düzenli Rapor” unda Ermeni iddialarına yer verilmesini sağlamıştır. 15 Kasım 2000 tarihinde kabul edilen raporda ise “Avrupa Parlamentosu, Türk hükümetini ve TBMM’ni, Türk toplumunun önemli bir kesimini oluşturan Ermeni azınlığa desteği arttırmaya, bu çerçevede modern Türk devletinin kurulmasından önce Ermeni azınlığın uğradığı soykırımı resmen tanımaya davet eder” denilmiştir. 18 Kasım 2000 de Fransa Senatosu Ermenilerin soykırıma maruz kaldığını kabul etmiştir.

Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği’nin “Güney Kafkasya ile İlişkiler” başlıklı kararında 1987 kararına atıf yaparak Ermeni iddialarına yer vermiştir: “Parlamento Türkiye’den, Avrupa’ya katılmak amacı ile uyum halinde olarak, Ermenistan’a uyguladığı ablukayı sona erdirmeye yönelik uygun önlemleri almasını ister; bu konuda 1915 Ermeni soykırımını bir gerçek olarak tanıyan 18 Temmuz 1987 tarihli kararındaki tutumunu teyit eder ve Türkiye’den de aynısını yapmasını talep eder.”

31 Mart 2004 tarihli Türkiye Raporu ve Tavsiye Kararında Türkiye’ye “Ermenistan ile sınırları açması ve tarihi uzlaşmayı engellememesi” çağrısını yapmıştır. Komisyon 6 Ekim 2004 tarihli raporunda “Türkiye’nin AB’ye Katılmasının Etkileri” başlıklı bölümünde “AB’nin Türkiye aracılığıyla Güney Kafkasya’da istikrar sağlayıcı bir etki yapabileceğine” değinilmiştir. 15 Aralık 2004 tarihinde de 16 Haziran 1987 ve 1 Nisan 2004 kararlarına atıfla, sözde Ermeni soykırımının Türk yetkililerinden istenmesi konusunda Bakanlar Konseyi’ne ve Komisyon’a çağrıda bulunulmuş ve Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın en kısa sürede açılması talep edilmiştir. (S. Rıdvan Karluk, Avrupa Birliği Türkiye İlişkileri: Bir Çıkmaz Sokak, Beta Yayınevi, 2013, s.521-562)

Avrupa Parlamentosu 18 Haziran 1987, 15 Kasım 2000, 28 Şubat 2002, 31 Mart 2004, 15 Aralık 2004 kararlarını onaylamış, “Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını tanıyan 1987 tarihli Kararı’nı kabul etmesi ve soykırımı tanıması” istenmiştir. Avrupa Parlamentosu’nun 20 Şubat 2015 de hazırladığı, 12 Mart 2015 de kabul ettiği “Avrupa Birliği’nin İnsan Hakları ve Demokrasi Konusundaki Politikası” başlıklı rapor Türkiye açısından çok önemlidir: “Sözde soykırımının 100. yılı sebebiyle Avrupa Birliği üyesi ülkeler, Ermeni soykırımını kabul etmeye ve diğer ülkeleri de kabule teşvik etmeye çağrılmaktadır.” Karar metninde Osmanlı İmparatorluğu’nda 1,5 milyon Ermeni’nin soykırım sebebiyle hayatını kaybettiği açıklanmış, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Davutoğlu’nun taziye içeren ve Osmanlı Ermenilerine yönelik zulümleri tanıyan açıklamalarının Avrupa Parlamentosu tarafından olumlu karşılandığı belirtilmiştir.

Avrupa Parlamentosu 15 Nisan 2015 tarihli kararında; “18 Haziran 1987 kararında tanınan Osmanlı imparatorluğu bölgesinde 1915-1917 yıllarında Ermenilere karşı vuku bulan trajik olayları 1948 tarihli soykırım suçunun cezalandırılması ve önlenmesi konvansiyonu ışığında soykırım olarak tanımlamaktadır, insanlığa karşı meydana gelen tüm suçları, soykırımı kınamaktadır ve bunları inkâr eden her türlü girişimden şiddetle eseflenmektedir” denilmiştir.

Bu sebeple Türkiye’nin “açın arşivleri” söylemini bırakarak, aktif bir şekilde parlamentoların sözde Ermeni soykırım kararı almasının önüne geçmek için daha aktif bir politika izlemesi gerekir. Kararlar alındıktan sonra kararlar “yok hükmündedir” denildiğinde kararlar yok olmamakta, her karar bir önceki karara atıfta bulunmaktadır. Bu kapsamda YÖK’ün devlet ve vakıf üniversitelerinde “Ermeni Araştırmaları Enstitüsü” kurulmasını sağlaması, ayrıca enstitülerin yabancı dilde soykırım olmadığına ilişkin öğretim üyelerinin uluslararası dergilerde yayınlanan yazılarını teşvik etmesi gerekir. Buna konuya örnek, benim bir yayınımdır: ARMENIAN DEPORTATION IS NOT A GENOCIDEWAS YOUR TOP PAPER IN THE LAST 4 WEEKS” (Academia.edu [noreply-updates@academia-mail.com]

Gerek sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve gerekse Dışişleri Bakanlığı’nın Fransa’ya sert tepki göstermesi doğaldır. Fransa, 22 Aralık 2011 tarihinde soykırım inkarını suç sayan yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. (https://www.legifrance.gouv.fr/) Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.

Bu ifade, Auschwitz- Birkenau toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. 1,5 milyon Yahudi 1,5 milyon Ermeni olarak değiştirilmiştir. Auschwitz- Birkenau toplama kampının girişine yazılan cümle şudur: “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgürlük Getirir) Minik bir çocuğun küçücük ayaklarıyla toprağı sürüyerek, annesinin avcunun içinde sımsıkı kavranmış eliyle, gözlerini kırmızı tuğlalara dikip güya özgürlüğe adımını attığı bu kapıdan, bir daha çıkmamak üzere 1,5 milyon Yahudi girmiştir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan 23 Nis 2014 tarihinde Osmanlı’nın son döneminde tüm etnik unsurların acı çektiği ve bu acıların birbiriyle mukayese edilmesinin doğru olmadığını belirterek Ermenice dahil 9 farklı dilde yapılan açıklama ile taziye mesajı yayınlamıştır: “Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir… 20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz. Ermenilerin acılarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir. Aynı dönemde benzer koşullarda yaşamını yitiren, etnik ve dini kökeni ne olursa olsun tüm Osmanlı vatandaşlarını da rahmetle ve saygıyla anıyoruz.” Metinde özellikle vurgulanan husus, bu dönemin tarih ve hukuk sınırları içinde tartışılması gerekliliği olmuştur: “1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir.” (http://www.basbakanlik.gov.tr/Forms/_Article/pg_Article.aspx?Id=974ccd3b…)Bu iyi niyetli girişim karşı tarafta olumlu etki yaratmamıştır.

Bu süreçte MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin görüşü şöyledir: “…tehcir kararının, 99 yıl sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığı görevini yürüten bir zat tarafından gayri insani bulunması kesinlikle gayri milliliktir. Başbakan Erdoğan açıkça Türkiye ve Türk milleti aleyhine faal halde bulunan soykırım şebekesinin geçim ve umut kapısı haline çoktan terfi etmiştir.” CHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Loloğlu ise şu değerlendirmede bulunmuştur: “Taziye tüm dinlerde var olan kutsal bir eylem. Sakınca yok, bundan gocunmamak lazım…CHP olarak biz de 20. yüzyılda hayatını kaybeden tüm insanların huzur içinde yatmasını dileriz, hiçbir ayrım yapmaksızın. O günün şartlarında hayatlarını kaybetmiş insanların onların ve torunlarının tüm üzüntülerini paylaşırız.”

Azerbaycan Meclisi 1994 yılında Hocalı katliamını “soykırım” olarak kabul ederken Türkiye’nin Hocalı katliamını “soykırım” olarak tanımaması ilginçtir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ermenistan Futbol Federasyonu’nun FİFA’ya müracaatı üzerine talimat vererek, Türkiye-Ermenistan futbol maçına Azerbaycan bayraklarının sokulmasını yasaklatmıştır. Bursa Valisi Şahabettin Harput Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, “Azerbaycan bayrağı veya başka türlü flama ve sloganlarla buraya gelip, maç seyretmeye müsamaha göstermeyeceğiz ve müsaade etmeyeceğiz” demiştir. Şahabettin Harput, 1 Aralık 2018 tarihinde yargılandığı FETÖ/PDY davasında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılmıştır.

Dünya basınının Hocalı katliamı ile ilgili değerlendirmeleri şöyledir: “Ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler”. For The Sake of Cross, s. 62-63. (For the Sake of Cross – Haç’ın Hatırı İçin, Beyrut’ta yaşayan Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan’ın yazdığı kitaptır. Konusu, Dağlık Karabağ’da Ermenilerin Azerilere yaptığı katliamdır: “Recently, the recognition of Khojaly tragedy perpetrated by Armenians has come from a part of an Armenian journalist living in Beirut, Lebanon. Rovshan Novruzoglu, political analyst has conducted an investigation for studying the Khojaly tragedy. He says that the book recently published by “Ash-Sharg” (East) agency in Beirut has shed a light to those bloody events. The name of that book is “For the sake of Cross…”. The author is Daud Kheyriyan has devoted the pages 19-76 of that book to the Khojaly events. Daud Kheyriyan, “For The Sake of Cross”, page 24, ) “Ermeniler Hocalı’ya saldırdılar. Bütün dünya tanınmaz hale getirilmiş cesetlere tanıklık etti. Azerbaycanlılar çok sayıda insanın öldürüldüğünden haber vermekteler.” Krua l’Eveneman Paris, 29 Şubat 1992. “Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.” Sunday Times, 1 Mart 1992.“Ermeniler Ağdam’a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnanlı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ’a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır.” Financial Times, 9 Mart 1992. “Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.” Times, 4 Mart 1992. “Video kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.” İzvestiya, 4 Mart 1992. “Ağdam’da bulunan yabancı gazeteciler Hocalıda öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş , tırnakları çıkarılmış 3 kişi görmüşlerdir.” Le Monde, 14 Mart 1992. “Binbaşı Leonid Kravets: Ben şahsen tepede yüz civarında ceset gördüm. Bir erkek çocuğun kafası yok idi. Her tarafta acımasızca öldürülmüş kadın, çocuk ve ihtiyar vardı.İzvestiya, 13 Mart 1992.

Kaynak: https://www.facebook.com/325627534302072/posts/krua-leveneman-jurnal%C4%B1-paris-25-fevral-1992-ci-il-erm%C9%99nil%C9%99r-xocal%C4%B1ya-h%C3%BCcum-etmi%C5%9F/325631990968293/ BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin 2, 3, 5, 9 ve 17’nci maddelerinin ihlal edildiği Hocalı katliamından ötürü kimse yargılanmamıştır.

Fransa Türkiye ile ilişkileri tam olarak koparmamak için bazı başarılı kişilere nişan vermektedir. Nişanla ödüllendirilen Türk vatandaşlarının sonuncusu Pegasus Hava Yolları Yönetim Kurulu Başkanı Ali Sabancı’dır. Sabancı’ya Fransa’nın Chevalier dans I’Ordre National de la Légion d’Honneur nişanı verilmiştir. Nişan alanlara pek çok kazanım sunulmaktadır. Bu sebeple nişanı alan çoğu kişi bunu iade etmez. Bununla beraber Fransa’nın 2006’da Ermeni iddialarının inkarını suç sayan yasa tasarısını kabul etmesinin ardından, Legion d’Honneur sahibi, geçmişte birlikte görev yaptığımız, rahmetli eski Devlet Bakanı Kamran İnan ve eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç nişanlarını iade etmişlerdi. Ehess / Paris ve Inserm araştırma merkezi profesörlerinden sosyolog Annie Thébaud-Mony’nin de 12 Ağustos 2012 tarihinde kendisine verilen Légion d’Honneur nişanını kabul etmemiştir. Mony’nin reddetme gerekçesi şöyledir: “Çalışma koşullarındaki kötüleşmeyi, iş kazası ve meslek hastalıklarının yarattığı dramları, asbest, tarım ilaçları, nükleer ve kimyasal atıkların doğal çevremizi nasıl tahrip ettiğini görünür kılmaya çalıştığımız zaman, kamusal otoriteler tarafından ciddiye alınmak istiyoruz.” (Tout en ayant conscience de la portée politique de son choix qui témoigne de l’importance qu’elle accorde à mes engagements scientifiques et citoyens, c’est aussi au nom de ces derniers que je suis amenée à refuser d’être décorée de la Légion d’Honneur. Vous en trouverez les raisons dans la lettre jointe à ce message, lettre adressée à Madame Cécile Duflot. https://www.asso-henri-pezerat.org/annie-thebaud-mony-explique-son-refus-de-la-legion-dhonneur/)

Legion d’Honneur nişanı alan Türk vatandaşlarından bazıları şunlardır: Ali Sabancı, Leyla Alaton, Zülfü Livaneli, Yaşar Kemal, Tarık Zafer Tunaya, Sakıp Sabancı, İnan Kıraç ve Yaşar Kemal, Sani Şener, Kamran İnan, Erdoğan Teziç, Hikmet Çetin, Ayşe Gülsün Bilgehan, Lucien Arkas, Gökşin Sipahioğlu, Nebahat Akkoç, Mehmet Erbak, Tunay İnce. Fransız muhafazakar eğilimli Le Figaro gazetesinde “Fransa Dostları Türklerin Düş Kırıklığı” başlıklı bir makale yayınlanmıştır. Yazıyı yazan Fransız kadın gazeteci Marie Michele Martinet, Zeynep Göğüş’ün Tempo’da yayınlanan “17 Aralık’ta Fransa Türkiye’yi engellerse Yaşar Kemal Fransızların en yüksek devlet nişanı olan Legion d’Honneur’ü geri versin” sözlerine yer vermiştir ama 18 Aralık 2011 tarihinde Legion d’Honneur nişanı alan Yaşar Kemal nişanı iade etmemiştir. Fransa’dan ödül alanlar nişanları iade etmezken, Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Nelson Mandela 1992 yılında kendisine verilecek olan Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmiştir. Fakat 93 yaşındaki Mandela ABD’nin Houston Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren Gülen Enstitüsü’nün 2010 Barış Ödülünü 24 Ocak 2011’de almıştır. (https://www.risalehaber.com/gulen-enstitusu-baris-odulu-mandelaya-verildi-96530h.htm)

Ali Sabancı’nın nişan töreninde konuşan Fransa’nın Türkiye Büyükelçisi Charles Fries, “Bu akşam Fransa Cumhuriyeti, Napoleon Bonaparte tarafından ihdas edilen ve Fransa’nın en eski ve saygın nişanı olan Legion d’Honneur nişanı ile size taltif ederek, liyakatlarınızı onurlandırmak istemiştir. Sayın Ali Sabancı, Cumhurbaşkanı adına, sizi Legion d’Honneur şövalyelik nişanıyla taltif ediyoruz” demiştir ama Macron, 15 gün önce 31 Ocak 2018 tarihinde Ermeni diasporasının çatı kuruluşu olan Ermeni Örgütleri Koordinasyon Konseyi’nin (Conseil de Coordination des organisations Arméniennes de France: CCAF) yıllık yemeğine katılarak Türkiye’yi sözde Ermeni soykırımı konusunda eleştirmiştir. Macron etkinlikte yaptığı konuşmada, Fransa’da Ermeni soykırımını anma günü ilan edileceğini, Cumhurbaşkanı seçilmeden önce bu konuda söz verdiğini açıklamıştır: “Ermeni soykırımının tanınması ve adalet için mücadele hepimizin mücadelesidir. Bu mücadeleyi, soykırımı anma gününü destekleyerek yürütüyoruz.” Macron yemekte Ermeni kökenli HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan‘a özel ilgi göstermiş, Ermeni etkinliğinde Paris Büyükşehir Belediyesi tarafından Paylan, Vermeil Madalyası (la médaille Grand Vermeil) ile ödüllendirilmiştir. Garo Paylan Artsakhpress.am’ de yer alan demecinde Afrin operasyonuna karşı olduğunu açıklamıştı: “Supporters of war are also accomplices to war. Say “no” to Afrin war, do not be part of that crime,” the MP urged, addressing the public.”

Yazar Orhan Pamuk’a 29 Ekim 2012 tarihinde düzenlenen törenle Legion d’Honneur nişanı verilmiştir. Pamuk, İsviçre’nin günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında “Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar” demişti. Türkiye’de bir milyon Ermeni öldürülmemiştir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında kurulmuştur. Pamuk, nişan almasından önce ABD‘de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs‘ında yapılan 60.Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliği yapmıştır. 12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir.

Acaba Fransa’dan ödül alan Pamuk’un aşağıdaki gerçeklerden haberi var mıdır? Fransa, Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan ve bu konuda parlamentosundan yasa çıkaran ilk ülkedir. 29 Ocak 2001 tarihinde onaylanan bir cümlelik yasa şöyledir: “Fransa , Ermenilerin 1915 yılında maruz kaldığı soykırımı tanır.”

  • Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr (Sevres) Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki Porselen müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni Kin Anıtı açılmasına izin veren ülkedir. Bu sözde kin anıtının üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından katledilen 1,5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır. Bu anıtın dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşmasının halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.”
  • Ermenistan, Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımamakta ve Ağrı dağını kendi toprağı olarak görmektedir.
  • Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Komitas Sogomonyan adına bir sözde Ermeni kin anıtı dikilmesine onay vermiştir. Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Ermeniler tarafından yapılan soykırımı ile ilgili bir “Hocalı Soykırım Anıtı”
  • Fransa, dönemin Türk büyükelçisi tarafından terk edilen ülkedir. Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık 1968’lerde Paris Büyükelçisi’dir. Fransa’daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya’da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara’ya sorma gereğini duymadan Paris’i terk edip Ankara‘ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler. Hemingway’in “Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir” sözüne sadık kalır.
  • Fransa, Türkiye’nin Paris Büyükelçisini koruyamamış ve Büyükelçi İsmail Erez’in 1984 yılında Ermeni terör örgütü ASALA tarafından şehit edilmesine engel olamamıştır.
  • Fransa, diplomatlarımızın ASALA teröristlerince şehit edildiği bir ülkedir.
  • Fransa, Büyükelçiliğimizin arkasında bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını veren ülkedir.
  • Fransa, Ruanda’da 1994 yılında yaklaşık 800 bin kişinin öldürüldüğü soykırıma bulaşmış bir ülkedir. Fransa’yı soykırımı katılmakla suçlayan Ruanda hükümeti, 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir.
  • Fransa, Terry George’ın 2004 yapımı Otel Ruanda filminde geçen olayları inkar eden ülkedir.
  • Fransa, Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını henüz verememiş ülkedir. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy 2006’da Cezayir’e yaptığı bir ziyarette “Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” sözleriyle Fransa’nın Cezayir’de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemiştir. Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand da “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro, 12 Ocak 1998)
  • Fransa, Avrupa Birliği müzakere sürecinde 5 müzakere başlığını veto ederek Türkiye-AB ilişkilerinin donmasını sağlayan ülkedir.
  • Fransa, Anayasa Mahkemesi’nin sözde soykırım yasasını iptal kararına rağmen sözde soykırım iddialarını ortaokul ders kitaplarına sokan ülkedir.
  • Fransa, 29 Ekim 1919’da Kilis’i ve 5 Kasım 1919’da Antep’i işgal eden ülkedir.
  • Fransa, Gaziantep ve Kahraman Maraş’ta Ermenilerce yapılan katliamlar için anıt açılmasına izin vermeyen ülkedir.
  • Fransa, sözde Ermeni soykırımı anketi yapan bir ülkedir. Ankette yeni bir Ermeni soykırımı yasası gerekli mi diye sorulmuştur. (http://www.newsring.fr/societe/165-faut-il-une-loi-sur-le-genocide-armenien) Ankette 274.555 oy kullanılmıştır. Oyların yüzde 52’si yeni bir sözde Ermeni soykırım yasasının çıkarılmasından yanadır.
  • Fransa, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 22 Ocak 2018 tarihinde Afrin konusunda acil toplantıya çağıran ülkedir.
  • Fransa, Cumhurbaşkanı Gül’ün telefonuna çıkmayan bir Cumhurbaşkanına sahip bir ülkedir. Gül, “Savaşta bile cumhurbaşkanları birbirleriyle konuşurlar” diyerek nazik bir şekilde tepkisinin göstermiştir.
  • Fransa, Türkiye‘nin tüm itirazlarına rağmen soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifini 22 Aralık 2011 tarihinde kabul eden ülkedir. Oylamaya 577 milletvekilinin sadece onda biri katılmış, teklif oy çokluğuyla kabul edilmiştir. Teklifi kaleme alan iktidar partisi Halk Hareketi Birliği (UMP) milletvekili Valerie Boyer, “Burada amacımız ilişkileri bozmak değil, Fransa vatandaşlarının korunması. Sizi bu tasarıyı destek vermeye çağırıyorum, sevgili meslektaşlarım. Bazı ülkeler 1915 olaylarını inkar ederek suç işlediler. Cezasız kaldılar. 1914 yılındaki Ermenilerin üçte ikisi ya tehcir edildi ya da katledildi. Sizden destek bekliyorum” demiştir.

Bunları şunun için yazdım: “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”

Fransa’da Macron’un sözde Ermeni soykırım çıkışı sonrası sayın Refik Mor’un 17 Nisan 2019 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a yazdığı mektup önemlidir. Almanya’nın Schleswig-Holstein Eyaleti’ne bağlı Neumünster kentinde yaşayan Refik Mor, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve milletvekili Boyer’e 12 Ocak 2012 tarihinde de Soykırımı İnkar Yasası konusunda İngilizce ve Türkçe açık mektup göndermiş ve şu açıklamayı yapmıştır: “Hıristiyan Demokrat Birlik Parti (CDU) Neumünster İl Meclis Üyesi Mor, Sarkozy ve Boyer’in resmi önergesinin Avrupa Adalet Divanı karşısında artık hukuki bir dayanağı yoktur. Ne Avrupa Parlamentosu’nun, ne de Fransız Parlamentosu’nun bu siyasi kararı, ATAD’ın kararından üstün değildir. Neumünster, 12.01.2012”

Sayın Mor’un 17 Nisan 2019 tarihinde Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a yazdığı mektup aşağıdadır.

“29 Ocak 2001 tarihinde ‘1915 Ermeni Soykırımını karara bağlayan 2001-70 sayılı kanuna atıfta bulunarak, Ermeni Soykırımı’nın her sene Paris’te, 24 Nisan’da anılması için yayınladığınız 10 Nisan 2019 tarihli Kanun Hükmünde Kararnamenizi, büyük bir kaygı ve şaşkınlık içinde öğrenmiş bulunuyorum. Bunu yaparken, aşağıda değineceğim üç noktada, özellikle hukuki suç işlediğinizi, şimdiden belirtmek isterim.

Birinci konu: Kanun Hükmündeki Kararnamenizde; Mad. 1: 24 Nisan, 1915 Ermeni Soykırımı’nın anma günüdür diye bir kararname çıkarıyorsunuz.! Her şey tamamda, eğer yukarıda sunduğunuz bu iddianız demokrasinin temel prensiplerine, daha doğrusu yürürlükte olan kanunlara uymaz ise, hakların paylaşımındaki kaos, kaçınılmaz olmayacak mıdır? Hukuk’un bu konudaki evsensel 1. Maddesi: Kanun Hükmündeki Kararnameler, halen yürürlükte olan kanunlarla UYUM İÇİNDE olmaları gerekmektedir. Osmanlılara ve onların hukuki devamı olan Türklere yüklenen soykırım suçlaması konusunda bir mahkeme kararı bulunmamaktadır. Ve siz, bu konuda mahkeme kararı olmayan bir olayı, kendinizi mahkeme yerine koyarak; ‘Soykırım olmuştur ve anma günü de 24 Nisan’dır’ demektesiniz. Bu anlamda, yasamayı, yargının yerine koymakla hukuki suç işlemektesiniz ve bunun adı diktatörlük olup, Fransa’da, kağıt özerinde de olsa cezai yaptırımı vardır diye düşünüyorum..!

İkinci konu: 29 Ocak 2001’de Sosyalistler tarafından sunulan 2001-70 sayılı kanunun oylamasını 577 Fransız Milletvekili meclise oylamaya gelmeyerek protesto etmiştir. Anılan kanun, 19 hayır oyuna karşı 106 evet oyları ile antidemokratik bir şekilde maalesef kabul edilmiştir. Anti demokratik olarak ortaya çıkan bu Kanun için, bakın Fransa Senatosu kendi internet sayfasında; ‘Ermeni soykırımı’ kanunu olarak anılan, 29 Ocak 2001 tarihli kanunun hukuken uygulanabilirliğini sıfıra indirgeyerek, çıkarılan kanunların uygulanabilirliği konusuna istinaden yaptığı açıklamada bakın ne demektedir: Alıntı :‘Politik açıdan bakılırsa, buradaki esas mesele, hükümetin kendi sorumluluklarını korumasının yanı sıra, yasa koyucunun da yürütmenin faaliyetlerini çok sık müdahale ederek rahatsız etmesini engellemektir.’

Sayın Macron,

Görünen o ki, sizler, Fransa Senatosunun yukarıda yaptığı hukuki uyarıyı hiçe sayıp, hukuken bir mahkeme kararı olmayan bir olayı, karar varmış gibi davranıp yargı ve yürütmenin işine müdahale ederek anayasal HUKUK SUÇ işlemektesiniz.. Ve Fransa Senatosunun aynı internet sitesi; Alıntı: ‘……1981 ve Ekim 2007 arasında yasal olarak yürürlüğe giren, ancak uygulamada geçerli olmayan, ya da yalnızca ilgili mevzuat eksik olduğundan, kısmen uygulanabilir olan 200’den fazla yasayı sayabiliriz.’ diyerek, bunlardan bir tanesi de; Alıntı: ’2001-70 sayılı 29/01/2001 tarihli ve resmi gazetede No.25 altında yayımlanan, 1915 Ermeni soykırımının tanınması hakkındaki kanunun uygulanabilirliğidir’ (alıntının sonu) imasında bulunmaktadır.

Sayın Cumhurbaşkanı Macron,

Diğer bir deyişle, bu kanunun pratikte uygulanabilirliği yok hükmündedir. Bunu daha iyi anlatabilmek için basit bir örnek vereceğim. Fransa’da günlük çalışma süresi 8 saat olarak yürürlükteki kanunlarla belirlenmiştir. Şimdi siz, Elysée Sarayı’nın çalışanları hakkında Kanun Hükmünde Kararname yayınlayarak; ‘Bundan böyle herkes 08:00’de değil de saat 09:00’da işe başlayacak ve yarım saat da mola olmak üzere, paydos saati 18:30 olacak ve fazladan yapılan bir saatlik çalışma için ücret ödenmeyecektir’ derseniz, işe başlama ve mola saati konusunda sıkıntı olmaz, lakin günlük çalışma saati konusunda sizin Kararnameniz yürürlükteki kanunla örtüşmez, çelişir ve yok hükmündedir.

Daha bitmedi, Fransa Senatosu alınan Kanun Hükmündeki Kararnamelerin yürürlükte olan kanunlarla örtüştüğü konusunda bakın ne diyor; (alıntı) ‘Verilen TÜM kararların (Kanunların), verilmiş veya verilecek Kanun Hükmündeki Kararnameler olan uygulanabilirliğinin oranı %32’di. (alıntının sonu) Yukarıdaki İDDİA, Fransa Senatosunundur ve bunu, (kanun koyucu) olarak kendi internet sayfasında söylüyor…! İşte tam da bu anlamda, kanunlarla uyumluluğunu araştırmadığınızdan dolayı, yayınladığınız, kanunlara uymayan Kanun Hükmünde Kararnameniz ile somut hukuki SUÇ işlemektesiniz, bilesiniz..!

Kaldı ki, anılan kararnamenizin örtüşmesini istediğiniz 29 Ocak 2001 tarihinde 1915 Ermeni Soykırımını karara bağlayan 2001-70 sayılı kanunun bağlantısı olması gereken davada, ne mahkeme, ne sanık, ne davacı, ne de hakim var..!!! Olmayan Mahkeme kararına istinaden tersinden uydurulmuş bir kanun ve bu uydurulmuş kanunla uyum içinde olması için uydurulmuş bir Kanun Hükmünde Kararname…! Hukuki mantık yürütmekte açıkçası çok zorlanıyorum…..!

Üçüncü konu ise: Kanununuzu ve Kanun Hükmünde Kararnamenizi hukuken yok hükmünde sayan Avrupa Adalet Divanı kararıdır. Buradaki davacı, vatandaşınız ve Ermeni Diasporasının önde gelen aktivitelerinden olan, belki de tanıdığınız Avukat Suzanne ve Grégoire Krikorian ailesidir.

Avrupa Parlamentosu ve Fransız Parlamentosu’nun siyasi kararından, Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararının üstün olduğunu, hepimiz biliyoruz. Bu konudaki Fransız, Alman ve diğer parlamentolarının resmi siyasi kararlarını lütfen bir yana bırakın, 20 Temmuz 1987’de Avrupa Parlamentosu C-190 esas No.lu resmi kararı ile içerik olarak ‘Türkiye Ermeni soykırımını tanımadığı müddetçe, AB’ye üye olamaz’ denen siyasi bir karar almıştır. Peki bu karar hala geçerli midir?

Bunun cevabı aşağıdadır. AB’nin verdiği bu siyasi kararla cesaretlenen Ermeni diasporasının Fransa’daki sözcüsü- ve avukatı olan Suzanne ve Grégoire Krikorian, 1999’da Helsinki kararıyla Türkiye’nin AB üyeliğine aday devlet yapılması üzerine, Ermeni soykırımına atıfta bulunarak; Avrupa Parlamentosu’na, Avrupa Birliği Konseyi’ne ve Avrupa Birliği Komisyonu’na karşı Avrupa Adalet Divanı’nda, ‘Birliğin akit dışı sorumluluğu ve davanın esassızlık (gerekçesizdik)) konumu’ ile ilgili, maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır. Bu davaya ‘Ön soykırım Davası’ da diyebilirsiniz. Yukarıda davanın içeriğini oluşturan ‘Birliğin Akit (Anlaşma) dişi sorumluluğundan’ kastedilen uluslararası insan hakları ve 1915 olaylarında yaşanan trajik tarihi olaylardır. Yani Ermenilere haksızlık edilerek soykırım uygulandığını iddia etmişlerdi. Ancak, Suzanne ve Grégoire Krikorian bu davayı kaybettiler çünkü iddialarını ispatlayamadılar.

Ama ne gariptir ki siz, ispat edilmemiş bir İDDİAYI, işlenmiş SUÇ gibi kabul edip, anma günü tertipliyorsunuz…Çok ‘Demokratik’..! Ermeni diasporası için adeta bir ön soykırım davası olarak değerlendirilen bu maddi ve manevi tazminat davası, Avrupa Adalet Divanı tarafından 17 Aralık 2003 tarihinde Esas No: T-346/03 kararı ile reddedilmiş olup, Suzanne ve Grégoire Krikorian 30 bin Euro’luk mahkeme masraflarını ödemeye mahkum edilmişlerdir.

AAD’nın (Avrupa Adalet Divanı) reddettiği T-346/03 esas sayılı (dosya numaralı) davanın 25 No.lu gerekçesinde, hakim aynen şöyle demektedir: T-346/03 esas no.lu karardan 25 numaralı alıntı: ‘25. Davacıların gerçekten ve somut zarar görmüş olduklarını gösteren deliller konusuna gelince; davacılar, dava dilekçesinde genel ifadelerle Ermeni birliğinin uğradığı manevi zararın talebi ile sınırlı kalmış olup, ne bu konuda, ne de şahsen kendilerinin uğradığı zararın kapsamı hakkında zerre kadar dahi delil gösterememiş olmalarıdır. Davacılar bununla, kendilerinin gerçekten ve somut olarak zarar görüp görmedikleri hakkında mahkemenin hüküm verebilmesi için yeterli bilgi verememişlerdir. (AAD’nın bu konuda 2 Temmuz 2003 tarihli T-99/98, Hameico Stutgart /Konsey ve Komisyon (Emsal) davası kararı ve Komisyon’un No.68 ve 69, Slg.2003, II-0000 kararı)’ (alıntının sonu)

T-346/03 esas No.lu kararının 10’ncu numarasından alıntı: ‘10. Davacılar ayrıca, birçok temel insan haklarının, özellikle 4 Kasım 1950 tarihinde Roma’da imzalanan insan hakları ve temel özgürlükleri koruma altına alan Avrupa Sözleşmesi’nin 3. ve 8. maddesine dikkat çekerek, burada sözü edilen, özel yaşam hakkının kutsallığı, aşağılayıcı veya insanlık dışı muameleye tabi tutulmama haklarının ihlal edildiğini savunmaktadırlar’ (alıntının sonu)

Ve yine T-346/03 esas No.lu karardan 21 No.lu alıntı: ‘21. Temel hakların sözde ihlali konusunda ise, (yukarıdaki 10. numaraya bakınız) davacıların, böyle temel insan haklarının ihlali iddiası ile sınırlı kalıp, bunun davalı organlara atfedilen suç ile ne kadar ilgili olduğunu açıklayamamasını belirtmek yeterlidir.’ (alıntının sonu) Ermeni diasporası bunun üzerine temyize gider (karara itiraz eder). Avrupa Adalet Divanı’nın 4’ncü dairesinde görülen temyiz davası, (itiraz davası) 17.04.2004 tarihinde, C-18/04 P Esas No.lu nihai karar ile yeniden reddedilir.

Sayın Cumhurbaşkanı Macron,

Yahudi soykırımının (Holocaust) Almanlar tarafından yapıldığı, Nürnberg’de kurulmuş olan Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hukuken karara bağlanmış olup, bunu inkar etmek de doğal olarak Almanya’da kanunlar nezdinde suçtur. Ama, hukuken kesinleşmemiş bir konu hakkında siyasetin ceza kesmesi ise, ancak muz cumhuriyetlerinde mümkündür.

İspata dayandırılmadan yaptığınız yukarıda sözünü ettiğim 2001-70 sayılı kanununuz ve Kanun Hükmünde Kararnameniz, Avrupa Adalet Divanı kararı ile artık YOK HÜKMÜNDEDİR…! Bundan dolayıdır ki, yukarıda adı geçen Avrupa Adalet Divanı’nın hukuki kararına, her demokrat gibi sizin de uymanızı ve Türk’leri haksız yere itham ettiğinizden dolayı, verdiğiniz Kanun Hükmünde Kararnamenizi geri çekip, 2001-70 sayılı kanunu iptal ederek, tüm Türk halkından özür dilemenizi talep ediyorum. Aksi takdirde, bu sizin pirus zaferinizden öte gitmeyecektir. Çünkü mahkeme kararları, resmi-siyasi karardan üstündür. Tabii ki bu kural demokratik devletler için geçerli bir kuraldır.

Refik Mor [2003-2018 Neumünster Meclis Üyesi] ()https://eposta.anadolu.edu.tr/owa/#path=/mail

Mektubun İngilizcesi aşağıdadır.

“April 17, 2019 Refik Mor, Fehrsstr.8 24536 Neumünster Germany

To be conveyed by registered-mail and e-mail

Dear Mr. Macron, President of France,

I have learned in deep surprise and with utmost worry about your decree of April 10, 2019 which is deemed to be a court of law with reference to the law number 2001-70 dated January 29, 2001 and states that the “Armenian genocide“ should be commemorated in Paris every year on April 24th. I wish to promptly inform you that this is an act of legal crime, by emphasizing on the three aspects that I will mention below. The First aspect is that, in your decree which is deemed to be a court of law, you are bringing up the decree as (I am quoting below); ”Article 1: April 24 is the day to commemorate the Armenian genocide of 1915“

With all due respect, in case your argument stated above is not in compliance with the basic principles of democracy and in reality with the existing laws, wouldn’t the chaos caused by it be unavoidable during its sharing by the peoples?

The first universal article of the Law on this subject states that: The applicability of a regulation must comply with the laws that are currently in force. There happens to be no court decision related to the genocide allegations attributed to the Ottomans and their legal inheritors: the Turks. But you are stating that “Genocide has taken place and that April 24 is the date for its commemoration” by placing yourself in the position of a court even though there is no court order on the subject ruling in that direction. Due to this aspect, by holding the legislative in place of legal judgements, you are committing a legal crime which is named dictatorship and I think this act, even on paper, deserves a legal punishment in France.

The second aspect is that by not attending the parliamentary session, 577 French parliamentarians have protested the law number 2001-70 dated January 20, 2001 which was submitted by the socialists. The mentioned “law” was unfortunately accepted in an antidemocratic fashion with 106 votes in favor, against 19 votes of refusal. Let’s see what the French Senate states in its official web-site about this inappropriate “law” which came about in an anti-democratic fashion on January 29, 2001 numbered 2001-70 and referenced as the “Armenian genocide” while reducing its applicability down to zilch in relation to the applicability of the laws: Quotation: “Upon examining from a political point of view, the main question in this control is besides protecting the government’s own responsibilities, it also aims to prevent the law enforcers from being disturbed by the legislators’ frequent interferences;” End of quotation

Esteemed President Mr. Macron,

It appears that by spurning the aforementioned legal warning of the French Senate and by treating an event which has no court verdict, as if such a court verdict exists, you are legally committing a constitutional crime by interfering in the business of judgement and execution. Here is another quotation from the same internet web-site of the French Senate: “…We can count more than 200 laws passed between 1981 and October 2007 which are enforced by legislation but inapplicable in practice or partially applicable due to missing regulatory texts.” And continues by implying that one of these is: Quotation: “Applicability of the law related to the recognition of the law regarding the 1915 Armenian genocide numbered 2001-70 dated on 29/01/2001 and published in the official paper under the number 25.” End of quotation.

Esteemed President Mr. Macron,

In other words, the applicability of this weird “law” is akin to zilch. To make myself more clearly understood, I will give you a simple example. The daily working hours in France is currently established in the laws as 8 hours. If you were to submit a decree deemed to be a law in relation to the employees working at the Elysée Palace stating: “From now on, everyone will start their jobs at 9:00 am instead of 8:00 and work until 18:30, with a half hour lunch break but no payment will be provided for the extra one hour of work each day.” There would be no problem from point of view of starting the workday one hour late, but duration of your employees’ daily working hours would not agree with the applicable law; it would be contradictory and thus is inapplicable.

And that is not all, See what the French Senate is saying in regards to the rate of agreement of the decrees that are deemed to become laws with respect to the laws that are in force at their time. Quote: “The ratio of applicability of ALL decisions (laws) to those that are prescribed or will be prescribed as a decree is 32%.” End of quote. The aforementioned claim belongs to the French Senate (protector of law) as it is placed in its web-site…! Just at this junction, we inform you to be aware that you are definitely committing a legal crime by publishing your decree which is not compatible with the existing laws, because you did not research its compatibility with the existing laws.

In addition, in the legal case dated January 29, 2001 with the number 2001-70 settling the “1915 Armenian genocide” case, that you wish your decree to comply with, there exists no plaintiff nor a defendant let alone a compatible court order…!!! An unfitting law that is referring to a non-existent court-case and a decree to become a law which is meant to be in coherence with this fabricated law…! I must admit that I find myself strained to judge your approach from point of view of legal common-sense…!

The third aspect is the decision of the Court of Justice of the European Union which considers your weird decree of April 10, 2019 as legally inexistent. The plaintiff mentioned in here may be someone that you are acquainted with, a citizen of your country, the Lawyers Suzanne and the Gregoire Krikorian family and one of the forefront activists of the Armenian Diaspora.

We all know that the legal decision of the Court of Justice of the European Union is held above the political decrees of the European and the French Parliaments. Please leave aside the official political decisions of the French, German and other parliaments on this subject. The European Parliament has passed a political verdict on July 20, 1987 with official number C-190 stating in its content that:

“Turkey cannot become a member of the European Union unless it accepts the Armenian genocide.” Well, is this decision still valid? The answer to this question is below: Suzanne and Gregoire Krikorian, the lawyers and speakers of the Armenian Diaspora in France whose hopes were raised by the 1999 Helsinki decision of selecting Turkey as a member state to the European Union, have opened up a court case with both tangible and intangible compensation demands at the Court of Justice of the European Union in reference to the

Armenian genocide, against:

  • The European Parliament,
  • The European Union Counsel and
  • The European Union Commission

in relation to the ‘’Non-contractual liability of the Community – Action manifestly lacking any foundation in law’’

You can call this legal case a “pre-trial of genocide”. The subject that creates the content of the case mentioned above as “The community’s (non-contractual) liability” implies to the international human rights and the tragic historical events of 1915. In other words they had claimed that genocide was committed against the Armenians by treating them unfairly. However, Suzanne and Grégoire Krikorian lost this case because they could not prove their assertions.

What a coincidence it is that you are accepting as if it is done, a crime which is not proven to be committed and are choosing a commemoration date for it… How “Democratic”…! This court case of tangible and intangible compensation benefits which was regarded like a pre-trial of genocide for the Armenian Diaspora was dismissed by the Court of Justice of the European Union on December 17, 2003 with decision number T-346/03 and the plaintiffs were committed to pay the court expenses amounting to 30,000 Euros.

In the reason numbered as 25 of the court case with the official file number T-346/03 which was refused by the Court of Justice of the European Union, the judge states the following exact quotations: Quotation numbered as 25 in the official verdict of case number T-346/03:”

Secondly, as regards the requirement that the applicants must have suffered actual and certain damage, the applicants clearly confined themselves in their application to relying in general terms on non-material damage caused to the Armenian community, without giving the least indication as to the nature or extent of the damage which they consider they had suffered individually. Therefore the applicants have supplied no information that would enable the Court to find that the applicants in fact suffered actual and certain damage themselves (see, to that effect, Case T-99/98 Hameico Stuttgart and Others v Council and Commission [2003] ECR II-2195, paragraphs 68 and 69).” End of quotation

Quotation number 10 of the official verdict numbered T-346/03:” The applicants also rely on an infringement of several fundamental rights, including the right not to be subjected to inhuman or degrading treatment and the right to respect for private life, laid down in Articles 3 and 8 of the European Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms, signed in Rome on 4 November 1950”. End of quotation. And another quotation numbered as 21 from the official verdict number T-346/03:”

As regards the alleged breach of fundamental rights (see paragraph 10 above), it is sufficient to note that the applicants merely claim that such a breach took place, without explaining how that follows from the conduct of the defendant institutions complained of in this case.” End of quotation.

Upon this, the Armenian Diaspora applied to the court of appeals (objecting to the verdict). The case of appeal seen on the 4th office of the Court of Justice of the European Union (the objection case) was refused again on 17.04.2004 with the basic final decision numbered C-18/04 P. Esteemed President Mr. Macron,

The fact that the Jewish genocide (Holocaust) has been committed by the Germans was established legally by the verdict of the Nuremberg Tribunals, and refusing it is naturally a crime in Germany. But passing a political verdict of punishment on a subject not proven in a court of law can only be possible in a banana republic. Since it is not based on viable proof, Your law numbered 2001 – 70 and your decree considered as equivalent to a court of law that I have mentioned above are not based on viable proof and they unfortunately have no legal basis left in front of the Court of Justice of the European Union

For this reason I demand that you, like every other democrat obey the aforementioned legal decision of the Court of Justice of the European Union and cancel your weird decree deemed to be “law“ with number 2001-70 for unjustifiably blaming the Turks and apologize from the Turkish people. Or else, this will not go beyond your “Pyrrhic Victory“, because these decisions of the court of law are above official decisions.

And of course, this rule is valid for democratic governments.

Refik Mor

[2003-2018 member of Neumünster Parliament]”

Macron’a en iyi cevabı vatandaşı Yves Benard vermiş, Aralık 2017’de yayınlanan kitabında yazar “Ermeni soykırımı yoktur” tespitinde bulunmuştur. Benard, incelediği belgelerin sözde Ermeni soykırımı iddialarını çürüttüğünü şöyle belirtmiştir: “Soykırım yoktur, iki taraf içinde katledilmişler vardır. Şuna ikna oldum ki aslında Türkler, Ermenilerden daha fazla katliam kurbanı olmuştur.” Kitap, Pantheon Yayınevi tarafından Türk-Ermeni Görüş Ayrılığına Yeni Bakış (Divergences Turco -Armeniennes) adı altında (165 sayfa) basılmıştır. Fransız yazar Benard, Türkiye’yi gezerek araştırma yapmış ve Türk toplumu hakkında adalet yerini bulsun dileğinde bulunmuştur: “Bu kitabı yayınlatmakta çok zorlandım. 2009 yılında çıkardığım ilk kitap sadece bir hafta raflarda kalabilmişti. Çünkü yayınevi üzerinde çok büyük baskı vardı. Korktular ve yayını durdurmaya karar verdiler. Şimdi, öyle görünüyor ki artık daha kolay yayınlanabilecek bir konu. Bu sefer çok kolaylıkla bir yayınevi buldum. Oysaki ilk kitabım için en az 60 yayıneviyle irtibata geçmiştim. O dönemde yayınevlerinin yarısı olumsuz cevap vermiş, diğer yarısı ise cevap vermeye bile gerek duymamıştı.”

Kitap hakkındaki değerlendirme şöyledir: “Bu belgeler, uzun söyleşilerden çok gerçek anlamda olayların nasıl gerçekleştiğini, anlaşılır ve açık bir şekilde sizlere aktaracaktır. Belgeler; diplomatlar, gazeteciler, subaylar, din adamları ve teröristlerin açıklamaları ve de Fransızlar tarafından Ermeniler lehine yorumlanan Türk-Ermeni trajedisine farklı bir bakış açısı getirmektedir. Onların görüşlerine inanmak kolaydır. Oysa gerçekleri kabul ettirmek çok daha zordur. Birinci Dünya Savaşı başladığında, her yerde ölümün ve acının hüküm sürdüğü bir dönem başlamıştır. Türkiye her tarafta kuşatılmış durumdadır ve savaşabilecek durumda olan erkekler, kadınları, çocukları ve yaşlıları geride bırakarak savaşa çağrılmışlardır. Ermeni milisler, isyan ederek savunmasız sivillere karşı korkunç, acımasız ve barbarca bir imha gerçekleştirmişledir. Tasniflenmiş ve güvenilir bir arşivden desteklenen bu kitap, Türk-Ermeni çatışmasının az bilinen bir gerçeğini gün yüzüne çıkartmıştır. Ermenilerin sorumlu olduğunu gösteren belgeler, karanlık bir tarih sayfasını gözler önüne sermektedir. Fransız ders kitaplarının önemli bir gerçeği gözden kaçırdığına inanan Yves Bénard, belgeler için önemli bir araştırma gerçekleştirmiştir. Türkiye’yi inceleyerek ve çok sayıda araştırma yaparak, adaletin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur.”

Fransa’da Macron dışında aklı başında Fransızlar da vardır. Ermeni kökenli müzisyen Carole Marque-Bouaret, Fransa’da kurduğu MAHALEB adlı grupla, geleneksel Anadolu şarkılarını Türkçe ve Ermenice yorumlamaktadır. Akordeon sanatçısı Fransız Elsa Ille ve Yunan asıllı perküsyonist Jerome Salomon grubun diğer üyeleridir. Carole, Türkiye ve Ermenistan arasında 24 Nisan’dan dolayı gerginliğin arttığı dönemde müziğiyle barış mesajı vermektedir. Türkiye’deki konserlerinde çok iyi karşılandıklarını açıklayan Carole, Avrupa’daki turnelerine gelen Türk ve Ermenilerin kalbine dokunduklarını söylemiştir.

Grubun Fransız üyesi Ille, müzikle kültürler arasında bağlantı kurduklarını, Yunan Jerome da Osmanlı dönemine uzanan köklerinden dolayı Türk müziğine kendisini yakın hissettiğini belirtmektedir. Yaptıkları müzikle hiçbir politik mesaj vermediklerini açıklayan Carole şunları söylemiştir: “Sadece müzikal mesaj veriyorum. Benim için bu iki dili, Türkçe ve Ermenice’yi konuşmak çok doğal. Ben sadece gelecek nesillere bunu aktarmak isterim. Bu dilde şarkı söylemek benim için çok önemli.” Büyük büyük babası Bilecikli olan Carole, Marsilya’da doğmuştur. Sanatçı Türkiye’ye yaptığı yolculuklarda köklerini keşfettiğini ve Türkçe öğrenmeye başladığını söylemektedir. İstanbul’da kaldığı bir yılda Türkçe öğrenen Carole, Fransa’nın Lyon kentinde kurduğu müzik grubuyla Anadolu’nun birçok yöresinden şarkılar seslendirmektedir. (https://tr.euronews.com/2019/04/24/video-mahaleb-ermeni-asilli-fransiz-muzisyen-turkce-sarkilarla-baris-mesaji-veriyor)

Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Carthy’nin sözde soykırım konusundaki tespitleri çok önemlidir. 17 Nisan 2014 tarihinde AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’a verdiği demeçte; konuyla ilk defa yıllar önce Anadolu’nun nüfusu, nüfusun Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki durumu ve Savaş‘tan sonra ne kadar kaldığı üzerine araştırma yaparken karşılaştığını belirtmiş, tarihi gerçeklere karşı koyamadığı için soykırım konusuna eğildiğini söylemiştir: “Neticede ne kadar çok Türk’ün öldüğünü anladım. Bu kadar Türk nasıl öldü çünkü savaşta değillerdi. 2,5-3 milyon Müslüman savaşta ölmüştü, ben de bu konuyu çalışmalıyım diye düşündüm. Ermeniler üzerinde çalışmamın da aslında belirgin bir nedeni yok, aslında ilk çalıştığım Müslümanlardı ama daha sonra fark ettim ki bu kadar insan öldüğüne göre onları birileri öldürmüş olmalı diye düşündüm. Böylece Ermenilerin, Yunanların ve Yahudilerin üzerine de çalışmaya başladım. Ama aslında bu konuyu ben seçmedim, konu beni seçti. Hiçbir zaman Ermeniler üzerine yazmayı planlamamıştım ama oldu.”

Justin McCarthy, Türkler ve Ermeniler: Osmanlı Devletinde Milliyetçilik ve Çatışma başlıklı kitabında, Osmanlı-Ermeni ilişkilerini anlamak için bir çerçeve sunmaktadır. McCarthy, mevcut varsayımlara meydan okumakta ve Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni azınlığı arasındaki çatışmayı açıklayan yeni bir yorumla, geç Osmanlı tarihçiliğinin en temel sorununa katkıda bulunmaktadır. Kitap, 1915 trajik olaylarına yol açan durumların yeni bir analizini isteyenler için olduğu kadar geniş bir kitle için de önerilmektedir.

Justin McCarthy, Ermenilerin bu kadar yıl geçmesine rağmen neden iddiaları sürdürdüklerine ilişkin olarak, “Bunun nedeni çok basit. Çocuklara nefret etmeyi öğretirseniz, onlar nefretle büyür ve nefret ne olursa olsun büyümeye devam eder. Diğer bir diğer sebep de yurt dışındaki Ermeni milliyetçi gruplar bundan fayda sağlayacaklarına, para alacaklarına, Kars, Erzurum, Bitlis, Van’da toprak kazanacaklarına inanıyorlar. Bunlar yanlış ama yine de inanıyorlar” değerlendirmesinde bulunmaktadır. Köklerinin Alman ve İrlandalı olmasına rağmen kendisini Amerikalı olarak tanımlaması gibi, Amerika’daki bazı Ermeni gruplarının da Ermenilerin böyle düşüneceği, kimliklerinin milliyetlerinin yok olacağı endişesini taşıdıklarını söyleyerek doğru bir tespit yapmıştır: “Bundan dolayı Ermeniler soykırım iddiasını kendilerini bir arada tutacak bir bağ olarak görüyorlar. ‘Ne acılar çektik’ demek böyle bir bağ ve kendilerini bu acı üzerinden tanımlıyorlar. Tabii daha başka pek çok neden var. Kendi hikayelerinden, propagandalarından başka bir şey duymadılar, bu yüzden de Türklerin kötü olduğunu düşünüyorlar çünkü aslında onlara hep onların kötü olduğu söylendi.”

Hocalı’daki katliamı görmek istemeyip “sözde” Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeselini izlemelidirler. Bu belgesel 24 Nisan öncesinde youtubedan silinmiştir. (video kullanılamıyor,

) Ermeni İsyanı 1894-1920 belgeseli şimdi https://www.dailymotion.com/video/x2nuga2 adresinden izlenebilir. Fakat, istenmeyen görüntüler de vardır. Dikkat edilmelidir. (57 dakika)

ABD Başkanı Donald Trump 1915 Ermeni tehciri ile ilgili olarak bu yılda “Büyük Felaket” anlamını gelen “Meds Yeghern” demiştir ama açıklamada Trump’ın imzası yer almamıştır. Önceki yıllarda Beyaz Saray tarafından yapılan açıklamalarda başkanların imzası bulınuyordu:“Statement by the President on Armenian Remembrance Day 2019 April 24, 2019 Today, we commemorate the Meds Yeghern and honor the memory of those who suffered in one of the worst mass atrocities of the 20th century.” (https://massispost.com/2019/04/president-donald-trumps-april-24th-statement-missed-opportunity-to-end-genocide-denial/)

Trump’ın “soykırım” (genocide) ifadesinin kullanmamasında Türk sivil toplum kuruluşları ile devletin girişimleri etkili olmuştur. Bu kapsamda bir sivil toplum kuruluşu olan Milli Düşünce Merkezi Başkanı sayın Sadi Somuncuoğlu, ABD Senatörler ve Temsilciler Meclisi üyeleri ile İsrail Parlamentosu üyelerine aşağıdaki mektubun gönderilmesini sağlamıştır. Bu kapsamda 14 Şubat 2017 tarihinde Ermeniler Başkan Trump’a Mesaj Gönderirken Bizler Ne Yapıyoruz?” başlıklı yazımı da paylaşmak isterim.(http://ankaenstitusu.com/ermeniler-baskan-trumpa-mesaj-gonderirken-bizler-ne-yapiyoruz/)

Sayın Sadi Somuncuoğlu’nun mektubu aşağıdadır.

“To The Attention Of People:

As April 25 approaches, there’s a strange activity this time, which differentiates this year from the the previous years. The Jewish Lobby, which has been against the Armenian agenda in the US, seems to have changed its stance on the issue. Likely the decision by the US, recognizing the Golan Heights as part of Israel against the resolution by the UN Security Council, has played a key role in this change. Perhaps President Trump seeks Israeli and Jewish support in advance, before –in case- he confirms the Armenian discourse. Publication of a book by the Harvard University Press penned by two authors from Tel Aviv University by Harvard University Press, claiming the “Turks killed millions of Christians” nonsense also points in this direction. Decisions by Italy and France also indicate that Turkey is to be put under greater pressure. Campaigns on the international stage exploiting Armenian claims twisting history and manipulating truth will surely have a detrimental effect on world peace, especially on our region’s security concerns and stability.

We would like to reiterate a few facts as the campaigns continue: Armenian terrorists rebelled against their sovereign, the Turkish Ottoman Empire, ambushed and killed Turkish security personnel in 1895, in the Zeytun district of the Maraş Province. This started a series of rebellions that lasted till 1914, during which many of civilians were massacred and property was assaulted.

According to the decision by Dashnak Congress held in Sofia in 1904, armed Armenians were to intensify their activities in İstanbul and İzmir; and public buildings, including the Seat of Government, Galata Bridge, the Tunnel (Ottoman Era subway in İstanbul), Banque Ottomane, embassies, many other public and private buildings were to be bombed. In this context, the reigning Sultan Abdülhamid II was saved from a bombing attack on July 21, 1905 in Yıldız Mosque, by pure luck.

Armed Armenian bands, taking advantage of Ottoman Empire’s entry into war in 1914, started a series of massacres and large scale ethnic cleansing operations in collaboration with the enemy. Only in Van, 80.000 ethnic Turks were killed. Behind the scenes, promises of an independent Armenian state by the Allied powers played a serious role in these massacres. Between 1895 and 1920, during the repetitive armed rebellions of the Armenians, lasting more than half a century, 2.565.000 Turks and Muslims were killed, 1.650.000 migrated westward due to Armenian attacks, and half of them were lost on the long route.

Facing this extreme situation, the Turkish Ottoman Empire was forced to enact the “Relocation and Resettlement Law” and moved Armenians away from the war zone to safer zones, such as Syria. Following WWI, an international court was established in Malta in 1918, to investigate Armenian claims. Meanwhile, İstanbul, the then Turkish capital, was under occupation, the sultan was under detention, all witnesses were alive and all state archives were under direct command of the prosecution. Even under indicating such circumstances, the case was dismissed on 29 July 1921, due to “lack of any evidence of genocide”.

Between 1973 and 1985 the Armenian terrorist organization ASALA, killed 43 innocent Turkish diplomats and embassy employees in several western countries, including the US. This is a real genocide. Inherently political in nature. On the other hand, the so-called “genocide-decisions” issued in various parliaments, are illegal endeavors of those who keep supporting terrorism, believing they are going to fulfill their – mostly domestic – poilitical goals this way. We should raise our voice on the massacres and the actual genocide perpetrated by Armenian armed mobs on Azerbaijani Turks in February 1992, in Karabakh and Khojaly regions, led by Armen Sarkissian, now President of Armenia.

Today, 20% of Azerbaijan’s territory is under occupation and due to this illegal occupation more than one million Azerbaijani Turks are internal refugees, forced to leave their hometowns. These facts were ascertained and announced by United Nations decisions. In the light of these truths, efforts of some western countries and the US, to incriminate Turkey, violates both human sense of justice and and human rights, is unlawful, and therefore, unacceptable. We invite conscientious people to act and interfere for truth and halt base political defamation of a nation. With all due respect, Sadi Somuncuoğlu President of MDM”

https://www.house.gov/representatives#state-alabama, https://www.senate.gov/senators/contact/, https://knesset.gov.il/mk/eng/mkindex_current_eng.asp?view=0

İTALYA

Senato Repubblica Italyan Twitter hesabı infopoint@senato.it , http://www.senato.it/leg/18/BGT/Schede/Attsen/Sena.html

Sayın Somuncuoğlu imzasıyla Fransız Senatörler ile Meclis Üyeleri için aşağıdaki mektup kaleme alınmıştır.

“Un appel au monde entier : Nous avons raison et nous défendrons nos vérités jusqu’ à la fin!

Le 24 avril arrive. Il y a un mouvement différent du monde occidental comme jamais ressenti auparavant. Jusqu’ à aujourd’hui aux États-Unis également le lobby juif opposé aux revendications arméniennes a changé d’attitude, pour raison que malgré la décision du Conseil de sécurité des Nations Unies, les États-Unis ont reconnu les collines du Golan comme territoire israélien. On y voit le récit du président Trump sur la perspective de recevoir le soutien du lobby israélien et juif en cas d’approbation de la rhétorique arménienne. Deux des auteurs de l’Université de Tel-Aviv, on prit en mains des histoires vraiment absurdes et qui n’ont rien avoir avec les réalités comme soi-disant que les Turcs avaient assassiné des millions de chrétiens, publié par la presse de l’université de Harvard. Les décisions prisent par la France et L’Italie confirmant les revendications des Arméniens nous montrent clairement et purement l’effet de vouloir mettre la Turquie sous une forte pression politique et historique.

Les campagnes qui sont menés de manière erronée avec intention de mauvaise fois sur la victimisation toute en projetant l’histoire sur la problématique arménienne, risque d’affecter la paix mondiale et surtout métreras en difficulté la sécurité ainsi que la stabilité de notre région.

Il serait utile de rappeler les vérités contre les campagnes de mauvaises volontés ;

Ce sont les terroristes arméniens qui ont ouvert la bannière de la rébellion contre l’Etat turc ottoman, et qui ont martyrisé nos forces de sécurité dans la ville de Marash Zeytun en 1895. De nombreux civils innocents ont été tués et plus d’une centaine de personnes ont été assassinées par les impitoyables arméniens, de nombreux biens publics ont été attaqués également.

Selon la décision prise par l’organisation Dashnak à Sofia en janvier 1904, des actions intenses seront menées à Istanbul et à Izmir. Le centre gouvernemental, le pont de Galata, le tunnel, la banque ottomane, les ambassades, les institutions privées et publiques vont être exploser. Pendant ces évènements l’intervention des Etats européens sera assuré sur les lieux. Dans ce contexte, le vendredi 21 juillet 1905 à l’attentat à la bombe perpétré dans la Mosque Yıldız, II. Abdülhamid avait survécu par hasard.

Lorsque l’Etat turc ottoman était en guerre en 1914, les ennemies qui avaient su profiter de cette occasion ont commencé des massacres terribles et un nettoyage ethnique, et ont eu recours à tous les moyens, y compris à la coopération avec l’ennemi sur le front. Seulement a Van 80.000 Turcs ont été assassinés.

2 millions 565 000 Turcs et Musulmans ont été tués entre les années 1895-1920, 1 million 650 000 personnes ont effectuer une immigration sur l’ouest du pays pour des raisons de sécurité et plus de la moitié des innocents se sont perdues lors du trajet.

ace à ce tableau lourd, l’Etat Ottoman turc s’est vu l’obligation de promulger la loi de “Transportation et de logement” et a transporté ces groupes armés rebelles des zones de guerres et ont été placé dans les zones sécurisé (Syrie)

Juste après la première guerre mondiale, un tribunal international a été créé à Malte pour enquêter sur les allégations arméniennes de 1918. Pendant ce temps, Istanbul est sous occupation et le Sultan est emprisonné, les témoins de l’événement sont en vie et toutes les archives de l’État sont sous l’ordre du Procureur. Dans les procédures menées dans ces conditions, le 29 juillet 1921 aucun document et aucune trace ont pu été prouvé sur le soi-disant génocide arménien donc aucun dossier et procès judiciaire ont pu été ouvert.

Entre 1973 et 1985, aux États-Unis et dans les pays occidentaux 43 innocents diplomates Turcs Ont été tués par l’organisation terroriste arménienne ASALA. Voici le vrai génocide ! Les décisions de génocide politique prises dans les assemblées de divers pays sont des efforts illicites de ceux qui soutiennent le terrorisme.

Un autre point très important à prendre en main, en février 1992 les gangs arméniens dirigés par le président arménien Sarkisyan ont occupé le Haut-Karabakh et un massacre inhumain et sauvage contre les Turcs d’Azerbaïdjan à Khojaly ont pris la place dans l’histoire. Un vrai génocide encore une fois !

Aujourd’hui, 20% du territoire azerbaïdjanais est sous occupation arménienne et plus d’un million de Turcs azerbaïdjanais ont été obligés d’héberger loin de leur propre domicile. Nous voyons encore une fois l’affreuseté des arméniens.

Tout en observant et examinant ces discours ainsi que sachant les vérités de l’histoire, il est vraiment malheureux de visualiser les tentatives de certains pays occidentaux et des Etats unis ainsi que la France d’essayer de montrer et de faire ressentir la Turquie comme un pays coupable. Ce sont des effets strictement injustes qui sont très loin d’être acceptable.

Les autorités Turques doivent impérativement agir efficacement sur ce sujet.

Pour ceux qui ont du respect et conscient envers la vérité.

Nous invitons les êtres humains ayant une conscience contre la vérité et à intervenir pour mettre fin aux insultes et mensonges politiques fondamentales d’une nation.

Respectueusement annoncé au public mondial. Sadi Somuncuoglu President M.D.M” (https://mail.google.com/mail/u/0/#search/milli+d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnce/FMfcgxwCgLvrdLTlnWZGzQRRCsJkX)

ABD’de bir sivil toplum kuruluşu olan ATASC’ın AB-1320’ye Karşı ATASC’ye Katılın: Bir Irkçı BDS Yasası Türk Milletini Hedeflemektedir” açıklamasını, sözde Ermeni soykırımı ile ilgili olduğundan paylaşmakta yarar görüyorum. ATASC; (American Turkish Association of Southern California) eğitici, kültürel, hayırsever ve sosyal faaliyetler aracılığıyla Türkler ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkileri daha iyi anlama ve ilişkileri teşvik etmeye yönelik kar amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşudur. (ATASC is a non-profit organization dedicated to promoting better understanding and relations between the peoples of Turkey and the United States of America through educational, cultural, charitable, and social activities)

Join ATASC in Opposing AB-1320:

Another Racist BDS Law

Targeting People of Turkish Heritage

ERMENİ SORUNU DOSYASI /// Prof. Dr. S. Rıdvan Karluk /// 24 Nisan Yaklaşırken Sözde Ermeni Soykırım Yalanına Cevap : Bir Manifesto” için bir yorum

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s