GLADYO DOSYASI /// Hikmet Çiçek : BİR GLADYO OPERASYONU KIZILDERE VE SAMANLIKTA SAKLANANLAR !!!


Hikmet Çiçek : BİR GLADYO OPERASYONU KIZILDERE VE SAMANLIKTA SAKLANANLAR !!!

aydinlik.com.tr, 30.3.2019

Neredeyse yarım yüzyıl geçti. 30 Mart 1972’de “Aktan İnce ve arkadaşları” olarak İzmir Şirinyer Askeri Cezaevi’ndeyiz. Türkiye tarihinin en büyük banka soygununun sanıklarıyız.

Kızıldere’de Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Hüdai Arıkan, Ömer Ayna, Nihat Yılmaz, Ertan Saruhan, Ahmet Atasoy, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt ve Saffet Alp’in öldürüldüğünü, şimdi hatırlamıyorum, radyo mu, televizyon mu haberlerden duyuyoruz. Hepsini tanıyoruz, ama bazılarıyla kişisel dostluğumuz da var. Herkes ranzalarına çekiliyor. Sessizce ağlamak için!

Kamil Dede, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan THKP-C davasında…

Şimdi gelin, Kızıldere’ye giden süreci ve orada yaşamını yitiren devrimci gençleri 47 yıl sonra bir kez daha hatırlayalım, saygıyla analım.

THKP-C KURULUYOR

THKP-C, 1970’in Aralık ayında Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Münir Ramazan Aktolga, Ertuğrul Kürkçü, Orhan Savaşçı, Ulaş Bardakçı, Sina Çıladır, Bingöl Erdumlu ve Ziya Yılmaz tarafından kuruldu. Mahir Çayan tarafından son şekli verilen THKP-C tüzüğüne göre Merkez Komite üç kişiden, Genel Komite ise 10 kişiden oluşacaktı.

THKP-C iddianamesinde, Merkez Komite’nin Mahir Çayan, Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga’dan oluştuğu; Genel Komite ise üç MK üyesi ile birlikte Ertuğrul Kürkçü, Orhan Savaşçı, Bingöl Erdumlu, Ziya Yılmaz, Ulaş Bardakçı, Sina Çıladır ve Hüseyin Cevahir’den oluştuğu belirtiliyor.

EYLEM TİMİ

Bir numaralı sanığın Mahir Çayan olduğu 23 sanıktan oluşan ilk THKP-C davasında yargılanan ve müebbet hapse mahkum edilen, Vatan Partisi yöneticisi Kamil Dede şunları söylüyor:

“Evet, bir Merkez Komite ve bir Genel Komite vardı, ama beş kişiden oluşan bir eylem timi de vardı. Her şeye bu tim karar veriyor ve eylemleri bu tim yapıyordu.

“Bu beş kişi Mahir Çayan, Hüseyin Cevahir, Ulaş Bardakçı, Oktay Etiman ve bendim. O beş kişi arasında şimdi hayatta kalan ne yazık ki sadece benim.”

EFRAİM ELROM KAÇIRILIYOR (1971)

THKP-C’nin ses çıkaran eylemlerinden biri İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Efraim Elrom’un kaçırılması oldu. 17 Mayıs 1971’de Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, Hüseyin Cevahir, Necmi Demir ve Oktay Etiman’dan oluşan bir grup Elrom’u yaşadığı apartmandan kaçırdılar. 22 Mayıs 1971’de Elrom öldürüldü. Kısa süre sonra eylemi gerçekleştirenlerden Oktay Etiman dışındaki tümü yakalandı.

İŞKENCEYİ SAVUNAN BİR MAHKEME

16 Ağustos 1971 günü, Mahir Çayan ve 23 arkadaşının, Selimiye Kışlası’nda bulunan İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 3 No’lu Askeri Mahkemesi’ndeki duruşması başlar. THKP-C’lilerin hemen hepsi 1. Şube işkencelerinden geçtiler. 2-3 hafta Sansaryan Han’ın en üst katındaki hücrelerde kaldıktan sonra Harbiye hücrelerine götürüldüler.

MAHİR, DOĞU PERİNÇEK’LE GÖRÜŞMEK İSTİYOR

Turhan Feyizoğlu, “Mahir”de şöyle yazmaktadır:

Reklamdan sonra devam ediyor

“Bu dönemde (Mahir ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi’nden firarlarından sonra) Mahir’le görüşmek isteyen veya Mahir’in görüşmek istediği kişiler konusunda bazı bilgiler vardır. Bunlardan birisi Mihri Belli, diğeri Doğu Perinçek’tir.

“Mihri Belli bu konuda şunları anlatmıştır: ‘Ankara’da birkaç gün kalmam gerekti. Mahir, Cihan ve arkadaşları da oradaydı. Henüz Karadeniz Bölgesi’ne geçmemişlerdi. Onlarla bağlantı kurmaya çalıştım. Olmadı. Ben o sıra onlar için en anlamlı, en önemli eylemin ele geçmemek olduğu görüşündeydim. Buluşsaydık bunu konuşacaktık.

“Ayrıca Mahir’in o dönem Söke dağlarında gerillacılık yapmakta olan Doğu Perinçek ile görüşmek istediği fakat görüşemediği konusunda bilgiler vardır.” (Mahir, s. 500)

Hülagü Bulguç bu konuda şunları anlatıyor:

“Mahir, Maltepe’den kaçtıktan sonra Ankara’ya geldiğinde örgüt çok dağınıktı. Kimse ne yapacağını bilmiyordu. Mahir de ne yapacağı, nereye gideceği konusunda bir şey söylemiyordu… Bir çıkış yolu aranıyordu ve çeşitli görüşler ortaya atılıyordu. Etrafımızdaki çemberin daraldığını görüyorduk. Mahir, yurtdışına çıkmayı hiç düşünmediğini söylüyordu. Doğu Perinçek’in yurtdışına çıktığı şeklindeki söylentilere inanmadığını söyledi. Doğu’ların Söke dağlarında olduğuna dair bilgiler de vardı.

“Böyle bir tartışma ortamında Mahir, ‘Doğu ile bir görüşsek iyi olur, bulabilir miyiz, konuşabilir miyiz?’ dedi. Fakat bu konuyu araştırmaya bile vakit bulamadık. 9 Mart’ta Koray Doğan’ın öldürülmesi üzerine aceleyle hareket etmeye karar verdiler. 10 Mart 1972’de benim evimden ayrıldılar.” (THKP-C Davası/İddianame, V Yayınları, Ankara, Mart 1988, s. 531)

‘FEYİZOĞLU’NA SÖYLEYEN BENİM’

Kamil Dede (Şimdi Vatan Partisi MKK üyesi) anlatıyor:

“Mahir’in Doğu Perinçek’i aradığını Turhan Feyizoğlu’na söyleyen benim. Çember daralmıştı. Mahirler’in Ankara’da kalma şartları sıfıra inmişti. Selahattin Güleç’ten dinlemiştim. Mahir, Güleç’e sormuş, ‘Doğu’yu bulabilir miyiz’ diye.

“Bunu Perinçek’e anlattığımda, ‘Çok sonra öğrendim’ dedi ve şöyle devam etti: ‘O zaman duysaydım, Mahir’le kesinlikle irtibat kurardım.”

YENİLGİYE SUSAMIŞTIK”

1971 Mayısında Mahir Çayan ve arkadaşlarının yakalanmasından sonra, THKP-C’nin dışarda kalan liderleri büyük bir panik içine girmişlerdi. Yusuf Küpeli ve Münir Aktolga, Çayan’a büyük bir öfke duymaya başlamışlardı. THKP-C Merkez Komitesi’nin bu iki üyesi yeni bir çizgi savunmaya başlamışlardı. Görüşlerini 116 sayfalık bir yazıyla açıkladılar.

1971’den sonra içine girilen durumu şöyle değerlendiriyorlardı: “Yenilgiye susamıştık hepimiz. Bu tokadı yemeden o küçük burjuva hayallerinden, yanılgılarından, safsatalarından kolay kolay kurtulamayacaktık. Böyle bir kör dövüşünü ancak böyle bir kılıç darbesi çözebilirdi.”

Baskılar ve darbeler sonucu uğranılan yenilgi, THKP-C’nin içindeki teslimiyetçi eğilimleri böyle ortaya çıkartıyordu.

KÜPELİ VE AKTOLGA İHRAÇ EDİLİYOR

Çayan ve arkadaşları Maltepe cezaevinden kaçınca durum değişti. Son kez bir araya geldiler. Bu görüşmeden sonra her iki taraf da THKP-C taraftarlarını kendi safına kazanmak için yoğun bir çaba içine girdi. Her yere ulak gönderiliyor, insanlar çağrılıp, ikna edilmeye çalışılıyordu. Çayan ve arkadaşlarının güç ve olanakları azdı. Cezaevinden yeni kaçmışlar, kendilerine yer bulmakta bile zorluk çekiyorlar, kaldıkları yerlerin karşı tarafça ihbar edilmesinden çekiniyorlardı. Diğer kesim daha avantajlıydı.

Reklamdan sonra devam ediyor

Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Orhan Savaşçı, Ziya Yılmaz ve Ertuğrul Kürkçü imzalı bir ihraç kararı Küpeli ve Aktolga’ya gönderildi. Kararda, Genel Komite çoğunluğunun Yusuf Küpeli, Münir Aktolga ve onların görüşünü benimseyen herkesin örgütten atılmasına karar verildiği yazılıydı. THKP-C tam anlamıyla ikiye bölünüyordu.

ANARŞİST, KUMARBAZ VE SORUMSUZ’

Yusuf Küpeli savcılık ifadesine, “Şimdi anlıyorum ki ben kendimi Marksist-Leninist zanneden Donkişot, anarşist, kumarbaz, sorumsuz, halkıma ve işçi sınıfına karşı bir kişiyim” diye yazdırıyor ve bu sözleri bir süre sonra Ankara’da çıkarıldığı Dev-Genç mahkemesinde tekrarlıyordu.

Teslimiyet ve yılgınlık hızla yayılıyordu. Ertuğrul Kürkçü de Ankara Dev-Genç davasında, benzer yönde ifadeler veriyor, bu ifadeler gazetelerde manşetten veriliyordu. THKP-C Genel Komitesi, sağ kalanların birkaçı hariç direnmekten vazgeçmişti. Direnmek isteyenlere ise önleyici telkinler yapılıyordu.

PİŞMANCILAR KOĞUŞU

2. THKP-C davası duruşmalarının başlamasından iki ay kadar önce Ertuğrul Kürkçü, Yusuf Küpeli, Münir Aktolga ve THKO davasından Nahit Töre Selimiye Kışlası’nın kötü ünlü 6. koğuşunda bir araya geldiler. “Pişmancılar” bu koğuşa veriliyordu. Burada yeni duruma uygun bir “teori” imal edildi. Buna göre Abdülhamit, 31 Martçılar, Serbest Fırka, Menderes ve Demirel “ilerici” idiler. İttihat ve Terakki, Kemalizm, CHP ve 27 Mayıs ise “gericiliği” temsil ediyordu!

Bu, bir teslimiyet teorisiydi. Bunu mahkemede ilk açıklayan Nahit Töre oldu. Bu açıklama kamuoyunda tepki çekince bir daha Abdülhamit’ten söz edilmedi. Ama aynı içerikteki açıklamalar devam etti. O dönemde bir hayli tartışılan “Asya Tipi Üretim Tarzı”nı (ATÜT) savunan İdris Küçükömer’in fikirleriydi bunlar.

Eski HDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü

KÜRKÇÜ, DENİZLERİ SUÇLUYOR

Tarih 31 Mayıs 1973. İstanbul 3 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde 256 sanıklı THKP-C davasında Ertuğrul Kürkçü Kızıldere’ye gidişini, “Mahir’e olan sevgisiyle”, Mahir’in “mutlak nüfus sahibi” olmasıyla, “her söylediğinin kanun hükmü mahiyetinde” oluşuyla açıklıyor ve şöyle diyordu:

“Bana teslim ol çağrısını yaptıkları sırada bir süre düşündüm. Aslında çarpışmak hiç istemiyordum. İki tercih yapabilirdim. Ya kendimi vuracak ya da teslim olacaktım. Kendimi vurmadım ve teslim oldum. Bana savcılıkta ve sorguya çekildiğim yerlerde, yaptığım hataların ne olduğunu bilip bilmediğimi sorduklarında, şunu yaparken hatalıydık, bunu yaparken hatalıydık diye konuştum. Aslında ben bu hareketin içinde ve bu hareketin mantıki süreci içerisinde bir tek hata yaptım: Kendimi öldürmedim. Bunun dışında bu hareketin içinde hata, aranamaz. Zira hareketin kendisi baştan aşağıya hatadır.”

Kürkçü ifadelerinde tüm geçmişini bir kalemde silebiliyor, pişmanlığını ağlayarak dile getiriyordu. Kızıldere sonrasını şöyle anlatıyordu:

“Ben o andan beri eskisi gibi değilim ve eskisi gibi olmam da mümkün değildir. Yaptıklarımdan ötürü pişman değilim zira politikada pişmanlığa yer yoktur. Ancak ben bütün yaptıklarımla ve bütün mücadelemle, kendi geçmişimle hesaplaştım. Ve aslında tarihin gidişine, Türk toplumunun ilerleyişine karşı olan bir harekete dört elle sarıldım ve bu anlamda silaha sarıldığım için tarihe ve kendi halkıma karşı suç işlediğim inancındayım.”

‘ONLAR OLMASAYDI…’

Ertuğrul Kürkçü 1987 yılında Yeni Gündem’e verdiği demeçte THKP-C’nin silahlı propaganda yapma girişiminin ve Kızıldere’ye uzanan olaylar zincirinin sorumlusu olarak Deniz Gezmiş önderliğindeki THKO’yu gösteriyor, onlar olmasaydı biz bu tip olaylara ‘erkenden girmezdik’ diyordu. Bir bakıma 12 Mart yenilgisinin suçunu Denizlerin ‘erken silahlanmasına’ bağlıyordu!

THKP-C’nin zaafı, ideolojisindeydi. “Öncü savaş” çizgisi, mahkemelerde teslimiyete dönüşmüştü. Tam bir psikolojik yıkım yaşanıyordu. Bütün inançlarını yitirmişlerdi. Münir Ramazan Aktolga, Yusuf Küpeli, Ertuğrul Kürkçü, İrfan Uçar gibileri sıkıyönetim mahkemelerinde tam teslim oldular. Devrimciliği savunmak ise tabandaki militanlara kaldı.

KIZILDERE’YE GİDEN SÜREÇ

Reklamdan sonra devam ediyor

29 Kasım 1971’de THKP-C üyesi Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz ve THKO üyesi Cihan Alptekin ve Ömer Ayna İstanbul Maltepe Askeri Cezaevi’nden tünel kazarak kaçtılar.

19 Şubat 1972 günü THKP-C liderlerinden Ulaş Bardakçı, İstanbul Arnavutköy’de saklandığı bir evde sabah saat 07.00 sularında katledildi. 25 yaşındaydı. O gün sabaha karşı Fındıkzade’de Tevfîk Fikret Sokak’ta bulunan Kısmet apartmanı basılmış, çıkan çatışmada Maltepe Askerî Tutukevi’nden kaçan Ziya Yılmaz ağır yaralı yakalandı. Aynı günlerde Orhan Savaşçı ve arkadaşları tutuklanmıştı. 9 Mart 1972 günü ODTÜ öğrencisi Koray Doğan, Ankara’da polis kurşunuyla öldürüldü. Koray da 25 yaşındaydı.

THKP-C için büyük kentlerde barınma olanağı kalmamıştı. Dev-Genç’in tütün ve fındık mitinglerinde kitle çalışmalarında kazanılan ilişkiler, THKP-C’ye Karadeniz yolunu gösteriyordu.

Ocak 1972’de İstanbul’dan Ankara’ya giden THKP-C lideri Mahir Çayan, THKO ile ortak bir eylem yapılması konusunda Cihan Alptekin ve Ömer Ayna ile görüş birliğine vardı. Çayan ve arkadaşları Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamlarını engellemek için 26 Mart 1972’de Ünye’deki NATO radar üssünde çalışan ikisi İngiliz, biri Kanadalı üç radyo teknisyenini kaçırdılar.

47 yıl önce yaşanan bu olayın sonucu, tarihe bir “katliam” olarak geçecekti.

Mahir Çayan ve arkadaşlarının, sıradan üç yabancı teknisyenin hayatına karşılık, cezaevinde bulunan devrimcilerin serbest bırakılmalarını istemeleri, bugün size çok naif, çok gerçeğe aykırı bir eylem olarak gelebilir. O eylemi yapanlar, Deniz ve arkadaşlarını kurtaracaklarına gerçekten inanıyorlar mıydı?

“Hayır” diyor Kamil Dede. ‘Mahir’in böyle bir şeye inandığını söylemek, onun zekasıyla dalga geçmek olur. Efraim Elrom gibi önemli bir isim kaçırılmış ve sonuç elde edilmemiş. Üç sıradan teknisyen için Denizler’in bırakılacağına Mahir inanır mı?”

‘YAPTIĞIMIZ İNTİHARDIR’

Denizler’in idamını engelleyecek yasal yollar tükenmiş, tıkanmıştı. O eylem son çareydi. THKP-C’den Mahir Çayan, Ertuğrul Kürkçü, Hüdai Arıkan, Nihat Yılmaz, Ertan Sarıhan, Ahmet Atasoy ve THKO’dan Cihan Alptekin 27 Mart 1972 günü Ünye’deki NATO üssündeki yabancı teknisyenleri rehin alarak Kızıldere’ye gittiler. Burada, THKP-C’li Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Saffet Alp ve THKO’dan Ömer Ayna ile buluştular.

“Yaptığımız intihardır” diyordu, Mahir Çayan, eylem öncesinde “Marksizm’de intihara yer yoktur. Ama bunu yapmak zorundayız” diye ekliyordu.

Bu eylemin kararı, Karadeniz’e gitmeden önce alınmıştı. THKP-C’lileri bu eylem için zorlayan Cihan Alptekin ile Ömer Ayna’ydı. Özellikle Deniz’le kardeş gibi olan Cihan Alptekin, “Denizler’i kurtarmak için bir şey yapılmazsa, Meclis’in kapısında kendimi bomba ile parçalarım” diyordu.

Doğru mudur bilinmez Kızıldere’ye gittikleri, İngilizlerin aracının tekerlek izleriyle saptandığı söylendi. Gene doğru mudur bilinmez, aynı gün Niksar ilçesi girişinde Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz’ın bıraktıkları arabanın bulunduğu, Saruhan ve Yılmaz’ın çevre köylerden ekmek alırlarken kuşku uyandırdıkları, bütün belirtilerin Kızıldere köyü dolayını işaret ettiği, sonradan çok yazıldı, çizildi.

“Hayır” diyor, Kamil Dede. “Niksar ilçesi girişine aracı bırakan Saruhan ve Yılmaz değildi. Bir başka kişiydi. Eylemden sonra Fatsa ve çevresinde büyük bir operasyon yapıldı. Sayısız kişi işkenceli sorgulara alındı. Birileri söyledi Kızıldere’yi. Ama kim, beli değil.”

30 MART SABAHI

30 Mart 1972 sabahı 05.00’de arananların kaldığı ev jandarmalar tarafından sarıldı. THKP-C üyeleri Mahir Çayan, Sinan Kazım Özüdoğru, Hüdai Arıkan, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz ve Ahmet Atasoy ile THKO üyeleri Cihan Alptekin ve Ömer Ayna teslim olmaya “hayır”, “biz buraya dönmeye değil, ölmeye geldik” derler. Taleplerine olumlu karşılık verilmez ve üzerlerine ateş açılırsa İngiliz rehineleri öldürerek sonuna kadar çarpışmayı kararlaştırdılar. "Teslim ol" çağrılarını reddettiler.

ÖZEL HARP DAİRESİ

Reklamdan sonra devam ediyor

Bugün artık biliyoruz. Operasyon kararını Özel Harp Dairesi almıştı. Operasyon öncesinde hükümetle bütün temas kesilmişti. Gladyo’nun ya da o dönemde Türkiye’deki yaygın adıyla Kontrgerilla’nın Türkiye’de açıkça ortaya çıktığı dönem 12 Mart dönemidir. Gladyo teorisyenlerinin önerileri ve yöntemleri ilk defa bu dönemde geniş ölçüde uygulandı. Bu faaliyetler bizzat dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç tarafından yönetildi ve yönlendirildi. 12 Mart döneminde Türkiye’de ilk kez Gladyo iktidarı tamamen ele geçirdi. 12 Mart döneminde Özel Harp Dairesi Başkanı Tümgeneral Cihat Akyol, MİT Müsteşarı ise Fuat Doğu idi.

Seferberlik Tetkik Kurulu’nun adı, başına Cihat Akyol’un gelmesiyle Özel Harp Dairesi olarak değiştirilmişti. Dairenin başına Akyol’un gelmesi bir dönüm noktasıydı.

Tümgeneral Akyol, Gladyo konusunda ABD’de eğitim görmüş bir subaydı. ÖHD öncesinde MİT’te görev yapmıştı. Müsteşar Doğu ise Tümgeneral Akyol ile yakın ilişkiler içindeydi. NAZİ generali Gehlen hayranıydı. İkisi de Cumhurbaşkanı Sunay ile yakın ilişki içindeydiler.

SAĞ KALANLARI ÖLDÜRMÜŞLER”

Dönemin başbakanı Nihat Erim’in uzun yıllar sonra açıklanan günlüklerinde şunlar yazılıydı:

“Akşam saat 18’de Tağmaç telefon etti. Hepsi ölü olarak ele geçmiş. Saat 16.30’da nasihatin etkisi olmadığını ve devamlı bomba ve silah attıklarını görünce, jandarma da ateş açmış. Eve sokulup girmişler, İngilizleri ölü bulmuşlar, ötekilerden sağ kalanları öldürmüşler.”

Kenan Evren yıllar sonra yayımlanan hatıralarında Kızıldere operasyonunun Özel Harp Dairesi tarafından yapıldığını yazar.

İLK VURULAN MAHİR OLDU

Mahir Çayan evin çatısında başından yediği kurşunla öldü. Rehineler öldürüldü. Evin kerpiç duvarlarını delen makinalı tüfek mermileriyle Ömer Ayna gözünden, Cihan Alptekin karnından vuruldu. Uzaktan yapılan havan ve roketatarlarla öldüler. Yaralı yakalanan Saffet Alp’i başından vurdular. Saffet, 23 yaşındaydı.

Onlar, ölmeden önce şu marşı söylediler:

Gün doğdu, hep uyandık

Siperlere dayandık

Bağımsızlık uğruna

Al kanlara boyandık.”

Aradan 47 yıl geçti. Türkiye halkı Kızıldere’de ölenleri hiç unutmadı!

Ertesi gün ölülerini almak üzere gelen yakınlarının teşhisleri sırasında Ertuğrul Kürkçü’nün babasının ölenler arasında oğlunun bulunmadığını söylemesi üzerine yeniden yapılan arama sırasında Ertuğrul Kürkçü samanlıkta yakalandı. Kızıldere’den tek sağ kalan o oldu. Layık olduğu yere geldi, HDP’den milletvekili oldu!

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s