TARİH /// Süleyman IŞIK : İşgal Mudanya’sı. Bu lokantaya Türkler giremez


Süleyman IŞIK : İşgal Mudanya’sı… Bu lokantaya Türkler giremez

Geçen eşim ve çocuğumla Mudanya’da balık yerken aklıma geldi bu hikaye. Geçen yıl yayınlamış olduğum KUVVA adlı romanda geçiyor. Hikaye dediğime bakmayın; yaşanmış… Nerden mi biliyorum? Hikayenin kahramanı amcam da ondan. Sizi daha fazla oyalamadan 1921 yılının Mudanya’sına, işgal günlerine götüreyim.

İki keçi, üç erkeçle Sarıalan’dan Çobankaya’ya yorgun argın yürürken ilerideki dereden canhıraş bir çığlık duyup irkildi. Ardından bir çığlık daha derken küfürlü bağırışlar ve ancak vahşi hayvanlardan çıkabilecek garip sesler…

Keçilerin önüne geçip tekrar kulak kesildi. Korkmuştu. Acaba geri dönse miydi? Ya da biraz daha mı ilerlese… Patika yolu bırakıp hayvanları sık ormanın içine sürdü. Yüz yüzelli metre ilerleyince konuşulanlar tek tük anlaşılır olmaya başladı. Konuşulanlardan duyabildiği, yüksek perdeden edilen küfürlerdi. Öfkeli ses ne zaman yükselse tiz çığlıklar Keşiş Dağı’nın ladin ağaçlarında, bir tarafı yosun tutmuş taşlarda, tümseklerde yankılanıyordu.

İslam, ne yapacağını bilemedi. Gelen seslerden oradakilerin oldukça kalabalık oldukları anlaşılıyordu. Geriye dönmeye karar verdi. Kısık bir sesle ıslık çalıp keçileri çevirmeye çabalarken sağ şakağında soğuk demirin ürpertisini hissetti.

Yan döndüğünde saçı sakalı birbirine karışmış, kalpaklı, şayak cepkeni çapraz fişeklikli biriyle burun buruna geldi. Korkudan kanının çekildiğini hissetti. Dikkatli bakınca karşısındakinin Vakıflı Osman olduğunu anladı. Kabakçı ve Püskülsüz’le beraber gelmişti evlerine. Osman da şöyle bir süzdükten sonra karşısındaki tanıdık gelmiş olacak ki sordu.

-Seni daha önce nerde gördüm?
-İlkinde, Gabakcı ve Püsgülsüz Efe’ylen.
-Nerde?
-Belenviran’da, bizim evde.
-Sen Teferrüç baskınında da vardın. Hatırladım. Ne işin var gene burada?

İslam rahatlamıştı.

-Buvam Püsgülsüz Efe’ye çok selam itti, dört de keçi yolladı yiyin deye.
-İyi etmiş. Hadi sen buradan dön. Babana da çok selam söyle.
-Gelmişken efemi de göreydim.
-Efeni sonra gör. Bir an önce uzaklaş buradan.

O arada kulakları tırmalayan çığlıklar yine başlayınca İslam sordu.

-Bu sesler ne?

Vakıflı, azarlar gibi yanıtladı.

-Bak delikanlı, az kurcalayacan, çok yaşayacan. Herşeyi merak etmeyecen.

İki adım yürüdükten sonra geri dönüp bıyık altından gülerek sır verir gibi konuştu.

-Yarın Bursa’da duyarsın. Haberi senden hızlı gider merak etme.

Vakıflı, keçileri önüne katıp götürürken İslam panikle bağırdı.

-Keçinin biri başgasına gideceğidi.

Vakıflı Osman, omzunu silkerek keçilerden birini ayırdı. İslam, keçiyi boynuzlarından sürüklerken içinden ‘Ulan işe bak’ dedi. ‘En eyi erkeci Aleka’nın babasına ayırmışdım. Gala gala gırık buynuzlu keçi galdı’.

Dağdan inerken Elmaçukuru’nun alt tarafındaki harmanda yorgunluktan sızıp kaldı. Köyün minaresinden müezzinin okuduğu sabah namazıyla uyandığında keçiyi başucunda buldu. Tuzpazarı’ndaki Nazif’in hanına vardığındaysa sabah olmuştu. Şansına, yoluna hiç Yunan askeri çıkmamıştı.

Keçiyi hanın damına bağlayıp biraz çarşıyı gezdikten sonra karnını doyurmak için ucuz lokanta aramaya çıktı. Daha önce yemek yediği aşçı dükkânına girdi. Tezgâha öylesine bakıp cam kenarındaki bir masaya ilişti. Gelen aşçı yamağına ‘Bi fasille, bi hamır aşı’ dedi. Kuşluk vakti olmasına karşın çorba içmektense öğlende de tok tutsun diye karnını iyice doyurmak istiyordu. Yolu epeyce uzundu. Daha Tirilye’ye, Aleka’sına gidecekti.

Fasulyeyi henüz bitirmişti ki, iki zaptiyeyle bir manga Yunan askerinin, tüfekleri ellerinde Ulucami’ye doğru koşturduğunu görüp irkildi. İslam, olan biteni öğrenmek için aşçıyla birlikte kapının önüne fırladı. Askerler ilerideki zahire dükkânından sağa dönüp gözden kayboldular. Çevredeki esnaf da dükkânlarının kapısının önüne çıkmış şaşkın şaşkın neler olup bittiğini birbirlerine sorup duruyordu.

İslam, yemeğini aceleyle yiyip hana yöneldi. Keçiyi yularından tutup istasyonun oradan İzvat’a, Dereçavuş’un altından Ahmetköy’e vardı. Ahmetköy, neredeyse terk edilmişti. Yıkık dökük evleri, kullanılmayan samanlıklarıyla hayalet bir köy gibiydi. Biraz arkasındaki Filedar’dan çalgı, havaya sıkılan silah sesleriyle çan sesleri geliyordu. Herhalde Filedar’daki Ermenilerden birinin düğünü vardı. Adımlarını hızlandırdı. Bu köyün, civardaki Müslüman köylerin başına bela kesildiğini duymuştu.

Tepederbent’e vardığında susuzluktan dili damağına yapışmıştı. Keçi de susamış olmalı ki, meleyip duruyordu. Ana yolu değil, Aydınpınar güzergâhını tuttu. Epey ilerledikten sonra bir çeşme bulup susuzluklarını giderdiler.

Tirilye’ye vardığında vakit akşam olmuştu. O saatte kızın evine varmak olmazdı. Sahile yakın bir handa yer buldu. Bir iki saat dinlendikten sonra bir şeyler yemek için dışarı çıktı. Lokanta diyerek vitrininde balıklar, çeşit çeşit mezeler olan, içeriden keman ve zil sesleri taşan bir kapıdan içeri girdi. Gazino-meyhane arası bir yer olan Apostol’un Düşleri, her zaman olduğu gibi bugün de dolu sayılırdı. İçerideki masalara kıvır kıvır bukleli, bol dekolteli, ateş kırmızısı elbise giymiş üç Rum dilberi bakıyordu.

Kapıdan girmekle girmemek arasında tereddüt eden İslam’ı kısa boylu hafif toplu garson kız karşıladı. Reverans yapıp Rumca kelimelerle delikanlıyı buyur etti. İslam, mütereddit adımlarla kendisine gösterilen masaya oturdu. Çevredekilerin bakışları, garip giyimli gence odaklanmıştı. İslam, bakışlardan rahatsızlık duyarak başını önüne eğip kendisinden sipariş bekleyen garson kıza ‘Balık isdeyom’ dedi.

Kız, ‘Balık istiyor, hangi?’ diye sorunca afalladı. Balık balıktı işte. Hangisi mi vardı? Kocasu’dan biliyordu ki, balık ya ufak olurdu ya da büyük. Kafasını kaldırmadan istediği balığın boyunu parmaklarıyla gösterdi. Kız, söylediğini anlatamadığı İslam’a omuz silkip mutfağa gitti.

Hayatında ya üçüncü, ya da dördüncü kez balık yiyecekti. Daha önce Kocasu’ya ne kadar olta atarsa atsın balık yakalayamamıştı. Bir keresinde babası Beyce’den getirmişti, diğerinde de Yetim Esat’ın tuttuğu bir balığı hep beraber yemişlerdi. Hatta kılçığı İslam’ın boğazına batmış, çıkana kadar akla karayı seçmişti.

Bu kez dikkatli yemeliydi. Bu gâvur yerde elaleme rezil olmak vardı. Acaba başka bir yemek mi söyleseydi? Bu düşünceler içindeyken önüne kırmızı benekli balıklar, yanında rokası ve limonuyla geldi. Önce nasıl yiyeceğini bilemedi. Balığın üstüne limon mu sıkmalıydı? Ya bu otlar… En iyisi otlarla limona dokunmamaktı. Barbunu eline aldığında etleri dökülüverdi. Nefis kokuyordu. Ekmekle beraber yumuldu. Susadığını fark edip eliyle su işareti yaptı. Biraz sonra önüne topraktan yapılmış kulpsuz, ufak bir testi geldi. Kafasına diktiğinde, içtiğinin su değil şarap olduğunu fark edip öylece kalakaldı. Ne tükürebiliyor, ne de yutabiliyordu. Çıkarsa ayıp olur düşüncesiyle boğazındakileri mideye indirdi. Acı geleceğini düşünmüştü ama çok fazla acılık yoktu. Aksine bir meyve tadı vardı. Hangi meyveydi tam çıkaramadı. Sonra birkaç lokma balıktan, birkaç yudum şaraptan derken balığı da testiyi de bitirdi.

Parayı ödeyip ayağa kalktığında tatlı bir hoşluk içinde yalpaladığını fark etti. Sarhoş mu olmuştu yoksa? İskeleye doğru yürürken, deniz, sahildeki dükkânların ışıltısı, gezintiye çıkmış genç kızlar, İslam’da başka bir dünyadaymış hissi uyandırdı. Belki Aleka aralarındadır diye sahildekilere göz gezdirdi. Yoktu.

Geldiği yolu kestirmeye çalışırken sağına dönünce yanından şamatayla geçen Rum gençlerinden birine çarptı. İri kıyım gencin yanında iki arkadaşı daha vardı. Kendisine çarpanın Müslüman olduğunu fark eden delikanlı, yumruklarını sıkıp İslam’ın üstüne yürüdü. Ne oluyor demeden İslam’a bir yumruk attı. Yumruk çenesini sıyırmış fakat bıraktığı acı onu kendine getirmişti. İslam, aniden çömelip kendine yumruk atanın bir bacağını yakalayıp öbür bacağına çelmeyi taktı. Bu hamleyi beklemeyen Rum genci, boylu boyunca yere devrildi. Bu kez, diğerleri hep beraber giriştiler. İslam hafiften sarhoş olmasına rağmen direnmeye çalışıyordu fakat balıkçı barınağının oradan iki kişinin daha üstüne geldiğini görünce kaçmaya başladı. Dar sokakların birinden giriyor, diğerinden çıkıyordu. Genişçe bir avlunun kapısını aralık görünce içeri dalıp kapısını kapadı. Dışarıdaki koşuşturmalar ve sesler bir süre daha etrafta duyuldu. İslam, sağına, soluna bakındı. Anlaşılan evde kimse yoktu. Sessizce sokağa süzüldü. Allah’tan kalacağı han bir arka sokaktaydı.

Üstünü başını düzeltip elini yüzüne götürdüğünde burnundan sızan kanı fark etti. O halde hana giremezdi. Civarda çeşme aradı. Odaya vardığında saat epeyce geç olmuştu. Bugün başına gelenleri düşündü. Şaka maka kaçmayı başaramasa fena hırpalanacaktı. Yine de epey yumruk yemişti. Kulağından burnuna, çenesine değin her yanı sancıyordu.

En iyisi yatmaktı. Uzandığında birden gülmeye, kahkaha atmaya başladı. Sinirleri boşalmıştı. Rum meyhanesi, sahil gezisi, kavgada yaşananlar, her şey komik geliyor, gülmesinin önünü alamıyordu. Sonra Aleka geldi aklına. Gülmenin yerini tatlı bir iç çekiş aldı.

İşte kavuşmaya az kalmıştı. Yarın o kıvırcık saçlısına, tatlı şivesi, ateş saçan gözleriyle İslam’ı kendinden geçiren Rum kızına olan özlemi dinecekti.

Peki, Aleka’ya ne diyecekti? Hissettiklerini, içinden geçenleri, ona olan aşkını söyleyebilecek miydi? ‘Ben korkak mıyım ki söyleyemeyeyim?’ diye geçirdi içinden. Sonra onun büyüsüne kapılıp nasıl suspus olduğunu, kelimelerin dudaklarına nasıl hapsolduğunu anımsayınca panikledi. İşi şansa bırakamazdı. Kırk yılda bir fırsatını bulup gelebilmişti. Ne yapıp etmeli, kıza olan duygularını anlatmalıydı ama nasıl?

Birden aklına mektup yazmak geldi; eğer kıza açılamazsa giderken mektubu verirdi. Yok, cesaret edip açılırsa o zaman mektubu yırtar atardı. Bu fikir aklına yattı.

Aşağıya inip Ermeni kâtipten hokka, divit ve parşömen aldı. Öyle dikkatli yazmalıydı ki, yırtmak zorunda kalmasın. Çünkü kambur kâtip o tek parşömeni binbir nazla vermişti.

Uzun uzun düşündü. Nasıl hitap etmeliydi. Sevgilimden, sevgili Aleka’ya değin pek çok hitaptan sonra ‘Ataş gözlü Aleka’da karar kıldı. Onu yazdıktan sonra gerisi kolay oldu. Bu, İslam’ın o güne dek yazdığı ikinci mektubuydu.

‘Ataş gözlü Aleka,

Seni görmeyeli bi yıl mı oldu, bin yıl mı bilemedim. Emme garanlık gecelemi u ataş gözlen aydınlatdı. Günle gecele boyu hep seni düşündüm durdum. Ha bu gün, ha yarın sana gelecem deye avutdum kendimi. Kısmet böyüneymiş.

Yüzüne garşı gonuşmak varkan bu mekdubu neye mi yazdım? U gözel yüzünü, datlı dilini, hele ki, alev alev yanan gözleni görünce aklım başımdan gidiveyo da ne deceğimi bilemeyom. Ağzımdan yanış bi şe çıka, seni bi taha göremem deye gorkuyom. Unun için yazıyom.

U gadar uzakdasın kı… Emme seni görmekden ne iki günlük yol, ne yorgunluk, ne de tehligele alıgoyabiliyo. Değil Keşiş Dağı, Kaf Dağı’nın ardında da osan gine gelir görerim seni.

Görüşmeyeli ne hayalin gitti gözümden ne de u datlı dilin gulağımdan. Senin yanında cennetdeysem, senden uzakda cehennemin gayya guyusunda gibiyim.

Bende gönlün var ise mekdubu okudukdan sona giderken arkamdan iki kere adımı seslen ve el salla. U zaman anlarım beni sevdiğini. Eğer sevmediysen, gündüz gözüyle kendi kendime düş gördüysem beni unutma. Çünkü ben seni hiç unutmayacam.

Bende gönlün olduğunu belli edesen va ya, işde u zaman gör bak; seni ömrüm boyunca başımda daşırım.

İslam’.

Mektubu katlayıp cebine koydu. Gözleri, tatlı tatlı bastıran uykuya dayanamadı.

Sabah kalktığında kahvaltıyı falan boşverip hanın ahırından keçiyi alarak çamlığın oraya yöneldi. İslam önde, keçi arkada kilisenin oradan geçtiler. Kilisenin avlusunda papaz bir çocuğu vaftiz ediyordu. İslam’ın ona bakacak, duracak hali yoktu. Arnavut kaldırımlı dik ara sokaklardan keçiyle beraber tırmandı. İşte, Aleka’ların evi tepede görünmüştü.

Nefes nefeseydi. Biraz soluklanıp evin önüne geldi. Keçiyi bahçenin sövelerinden birine bağlayıp kapının yanındaki oturağın altındaki oyuğa cebindeki mektubu sokuşturdu. Tam doğrulmuştu ki, kapı gıcırtıyla açıldı. İslam’ın içi pırpır etti.

Dalgın bakışlarla Angelo göründü Karşısında İslam’ı görünce şaşırdı.

-Hos geldi delikanli. Gene hastalik vardir?
-Yok. Buvam şu keçiyi sana yolladı.
-Sok tesekkür babana söyle.
-Aleka yok mu?
-Aleka İstanbul gitti. Teyzesi yanına, Adaya… Sikmaz mi, sen yukari? Assin?

İslam’ın kolu kanadı kırıldı. Umutsuzca sordu.

-Aç delim. Ne zaman gelecek?
-Kim, Aleka? Gelezek yarin.

Yok, yarına kalamazdı. Veda ederken Angelo’yla gözgöze gelmemeye gayret ederek

-Aleka için bir şe bırakdım. Bildiği yere… Öyle dersin.

Angelo keçiyi bağlandığı yerden çözerken kafasını sallayıp el etti, ardından bağırdı.

-Sok selam Sülüman baban isin…

Üç beş adım attıktan sonra duraladı. Neden kalamasındı ki… Bal gibi de kalırdı. Onca yolu boşuna gelmiş olmak ve Aleka’yı görmeden gitmek istemiyordu. Yok yok kesin kalacaktı. Geri dönüp kapıdan içeri girmek üzere olan Angelo’ya seslendi.

-Bi şey decekdim.

Angelo ona baktı.

-Şinci aklıma geldi. Mudanya’da bi işim vardı. Unu görüp gesem deyom. Aleka yarın kaçda geliyo?
-Yarın dört geliyor vapur. Ben gidip alazayim. Sen geri dönezek Aleka isin?

İslam’ın yüzü kızardı.

-Dönecem.

Angelo, bir süre çenesini sıvazladı. İçinden ‘Acaba Aleka’yı karşılama işini delikanlıya mı versem’ diye geçirdi ama bu fikirden çabuk vazgeçti. Besbelliydi ki, delikanlının kızına ilgisi vardı. Bu, ayan beyan görülüyordu. Bu ziyaretinin nedeni keçi getirmek falan değildi. ‘Aleka yok’ dediğinde delikanlının gözlerindeki hayal kırıklığını fark etmişti.

‘Aslında hoşsohbet, zararsız biri’ diye düşündü. Geçen gelişinde yol boyunca epey sohbet etmişlerdi. Sorularına hep aklı başında yanıtlar almıştı İslam’dan. Babası Süleyman Ağa’yı da çok sevmişti Angelo. Çok saygı göstermiş, kendisini nereye oturtacağını şaşırmıştı. Keçileri iyileşmeye yüz tuttuğunda da epeyce cömert davranmıştı.

Bunları düşünürken gözü çökmüş omuzlarıyla atının yularını tutan İslam’a gitti. İçi ezildi. Babacan bir tavırla delikanlının yanına yanaşıp elini omuzuna koydu.

-O zaman vakit var senin, getiriyor sen Aleka buraya?

İslam, duyduklarına inanamadı. Dünyaları verseler o kadar sevinemezdi. Sevincini gizlemeye çalışarak yanıtladı.

-Hiç merak itme. Guş olur Mudanya’ya gidip Aleka’yı getiririn.

Angelo belli belirsiz gülümsedi.

-İyi, iyi… Benim yarin var is taa Karaağas’ta. Papaz oğlu Vasil isin sağırdı düğüne. Ben yarin geze dönezem. Söyle Aleka.

İslam, cayar mayar düşüncesiyle ‘Tamam söylerim’ diyerek el edip atını mahmuzladı. Sevinçten bağırmamak için kendini zor tuttu. Tirilye’nin son evleri geride kaldığında aklına geldi. Sahi, bu gece nerede kalacaktı? Tirilye’de dün kaldığı han en mantıklısıydı. Çünkü Mudanya’ya gitse kalacak yer bulabilir miydi bilmiyordu. Ayrıca Mudanya’da bir sürü Yunan askeri vardı. Tehlikeli olabilirdi. Ancak İslam tehlikeye aldıracak durumda değildi. Önemli olan Aleka’yı karşılayacak, evine götürecek olmasıydı. Gerisi laf-ı güzaftı.

Sanki kuş olup uçmuş, iki saate varmadan Mudanya’ya girmişti. Beygiri bırakmak, biraz gezip tozmak için bir han bulması lazımdı. Aleka’yı Tirilye’ye bıraktıktan sonra dönüşte de kalırdı. Hangi otele, hana gitse doluydu. İskeleye yakın yerlerde bulamayınca Arnavutköy tarafına yöneldi. Epey aramadan sonra Solaris adlı otelde bir oda buldu. Biraz pahalıydı ama odası denize bakıyordu. Sabah sahilden geze geze iskeleye geldi. Deniz bugün kıpırtısızdı. Pırıl pırıl bir gün ikindiye devrilirken karnını tren garına yakın bir lokantada doyurdu. Daha vapurun gelmesine bir saat vardı. Oturduğu yerden denizi seyrederken birden aklına geldi. Diyelim ki, Aleka’yı karşıladı. Kızı ta otele kadar yayan mı yürütecekti? Muhakkak yanında yükü de olurdu.

Apar topar kalkıp sahili takip ederek otele doğru koştu. Beygiri alıp bu kez ana caddeden iskeleye hareket etti. Mudanya’da Müslüman var mı bilmiyordu. Olsa da hiç rasgelmemişti. Yolboyu insanlar bir yere yetişmek istiyormuş gibi koşuşturuyor, dükkânlar arı kovanı gibi işliyor, sokak satıcıları gelen geçene tebelleş oluyorlardı. Biraz ileriki hükümet konağına giren çıkanınsa haddi hesabı yoktu. Bu baş döndürücü devinim Belenviran’ın tekdüzeliğinden sonra İslam’a hayli çekici gelmişti. Kimsenin kimseyle ilgilendiği yoktu. Önünde simsiyah giysileri, uzun, beyaz sakalı ve kocaman haçıyla yürüyen metropolitin arkasındaki papaza odaklandı. Sanki bu dünyada değilmiş gibi huşuyla yürüyorlardı. Gelen geçenin saygı ifadelerine gülümseyerek karşılık veren metropolitle papaz yolu neredeyse parsellediklerinden epeyce bir süre önlü arkalı gittiler.

İskeleye vardığında geminin Bozburun tarafından döndüğünü görünce telaşlandı. Deniz ne tuhaf şeydi. Üstündeki koca gemi hem çok yakın, hem çok uzak görünüyordu. Aradan beş on dakika geçtiği halde geminin gelmesine daha çok vakit olduğunu anlayınca rahatlayıp ilerideki dükkânların önüne vardı. Aleka’ya bir şeyler almak istiyordu. ‘Ne alsam ne alsam?’ diye düşünerek sıra dükkânların önünden bir ileri bir geri turaladı. Kıyafet işine aklı ermediğinden o dükkânların önünde eğlenmedi. İlgisini ıncık cıncık satan bir dükkân çekti. Vitrindekilere hızlıca bir göz atıp içeri girdi. Yuvarlak küçük gözlüklerini burnuna indirmiş yaşlı adam İslam’ı karşılayıp sordu.

-Buyrun. Ne istoor siz?

-Bi gız için hediye.

-Kiz kas yasinda?

İslam düşünmeye başladı. Sonra hatırlayıp rahatladı.

-On yedi.

İyi de bıldır on yediydi. ‘On sekiz’ diye düzeltti.

Yaşlı satıcı yeniden sordu.

-Bu kiz Müslim?

İslam bozuldu.

-Müslüm ya da del. Neden sordun ku?

-İkona var Hiristiyan isin sok güzel… Sok güzel hasli kolye var. Müslim isin sok güzel…

İslam denize bakınca geminin epeyce yaklaşmış olduğunu görüp huzursuz oldu.

-Ve işte ikona mıdır neyse undan.

Adam vitrine uzandı. Camdan yapılmış kucağında bebek İsa olan Meryem Ana ikonasını dikkatle alıp tezgahın çekmecesinden çıkardığı süslü keseye koydu.

İslam gözü gemide adama bakmadan altını uzattı. Satıcının üste para vermesini elini çekmeden bekledi. Geriye para çevrilmeyince satıcıya baktı. Fiyatı sormak yeni aklına gelmişti.

-Ne gada?

Yaşlı adam ellerini kavuşturup yanıtladı.

-Hesap tamam efendi. Sok tesekkür. Bekleriz yine.

Fiyatı baştan sormamakla hata etmişti ama hesap yapacak vakit de yoktu. İskeleye koşturdu. Vapur kıyıya iyice yanaşmış, çımacı halatı atmıştı. Kenardaki görevli, kalın halatı babaya bağlarken İslam’ın gözü vapurun çıkışına birikmiş kalabalıkta Aleka’yı arıyordu. Biraz sonra iskeleye köprü görevi gören tahtalar sürülüp yolcular inmeye başladı fakat Aleka görünürde yoktu.

Ne çok insan vardı vapurda. Bunca insanı nasıl taşıyordu acaba? İnsanlar korkmadan nasıl biniyor, su üstünde saatlerce hareket eden bu vapurun içinde nasıl duruyorlardı? Kendisi binebilir miydi? Hayır, ama yanında Aleka olursa neden olmasındı?

Vapurdakiler iyice seyrekleşince İslam’ı bir korku sardı. Ya Aleka bugün gelmekten vazgeçmişse? Yok yok, vazgeçemezdi. Sonra içinden ‘Benim geldiğimi bilmeyo. Görünce napacak acaba?’ diye geçirdi. Bu düşünceler içinde sağına soluna bakınırken omzuna bir elin dokunduğunu fark edip geri döndüğünde karşısında kendisine inanamaz gözlerle bakan Aleka’yı gördü.

Ağzı ve gözleri şaşkınlıktan açık, sevincini gizlemeye gerek görmeden haykırdı.

-İslam, sen sen… Burada sen…

Yanıt beklemeden boynuna atladı. Kız öyle bir sarıldı ki, İslam çekingenliğini üstünden atıp olanca özlemiyle Aleka’yı sardı; sıktı, sıktı. Yüzünü kızın boynuna, saçlarına gömdü. Ömründe böylesine güzel bir koku duymamıştı. Baharın tüm çiçekleri bir aradaydı sanki. Ya o tatlı sıcaklığı, teninin teması… Yok hayır, dünyada bu kadar güzellik bir arada olamazdı. Ya cennetteydi ya da Aleka cennetin ta kendisiydi. Büyü bozulmasın diye gözlerini yeniden kapattı. Bu nedenle yanlarına kadar gelip vapura binmek için onların çekilmesini bekleyen yüzbaşıyla iki askeri görmedi. Askerlerden biri omuzlarından itince sendeleyip kenara çekildiler. Aleka elini tutup gözleri ona kenetli gülümsedi. Neden sonra İslam’ın aklına konuşmak geldi.

-Hoş geldin Aleka.

Aleka, hafif bir reverans yaptı.

-Tesekkür. Sen geldin, nisin?

-Buvanın işi varmış. Düğüne gidecekmiş. Bana söledi, ben geldim.

Aleka kıkır kıkır güldü.

-Sok iyi olmus. Sevindim. Birlikte gidezeyiz demek.

İslam, mutluluğunu yansıtan bir sesle yanıt verdi.

-Evet Aleka. Sen ve ben. Yükün va mı başka?

Aleka başını sallayınca Aleka’yı kaptığı gibi beygire bindirdi. Bavulu eline alıp öbür eliyle yuları tuttu. Sahil yolundan ilerlerken birden aklına geldi.

-Aç mısın Aleka?

Kız gülümseyerek başını sallayınca biraz ilerideki Liman Lokantası’nın orada Aleka’yı indirdi. Beygiri oraya bağlayıp içeri girdiler.

Lokantanın üst tabakadan insanlar için olduğu daha ilk girişten itibaren hissediliyordu. İçerideki masaların üçü doluydu. Kapıya doğru sağdaki masada şıkır şıkır giyinmiş yaşlı bir hanımla peruk olduğu anlaşılan bukleli saçlı yaşlı bir adam tepeden bakışla yeni gelenleri süzüp aralarında fısır fısır bir şeyler konuşurken dipteki masalardan birinde oturan orta yaşlı üç adam da kayıtsız bakışlarla bakınıp sessizce yemeklerine döndüler.

Sol orta taraftaki masada ise gençken çok güzel olduğu alaşılan yaşı geçkince kadın, sarışın kıvır kıvır saçlı küçük kızına bir şeyler yedirmekle meşguldü. İslam’la Aleka oturacak masa seçmeye çalışırken süslü giysileriyle otellerin önündeki teşrifatçılara benzeyen yaşlı, mavi damarları ve saydam yüzüyle canlıdan ziyade ölüye daha yakın görünen garson koşturarak gençleri karşıladı. Aleka adama gülümserken İslam eliyle eyvallah etti. Garson, İslam’a bakmadan Aleka’ya Rumca bir şeyler söyledi. İslam, ’Herhalde hoş geldiniz diyor’ diye düşündü. Aleka’nın daha ilk cümlede durup yay gibi gerildiğini ve yüzünün karıştığını fark edince şaşırdı.

Aleka, acele acele bir şeyler söyledi fakat garsonun sağ elini ona doğru kaldırıp kaşlarıyla hayır işareti yaptığını görünce bağırdı.

– Na min eínai pia anóito (Artık saçmalamayın)

Hışımla dönüp kapıya yürüyünce İslam ne olduğunu anlamadan peşi sıra kapıya koşturdu. Arkalarından garsonun sesini duydular.

– Toúrkoi den epitrépontai (Türkler giremez)

Kapıdan çıkar çıkmaz İslam Aleka’yı durdurup ne olduğunu sordu. Aleka sinirinden ağlamaya başladı. Bir yandan Rumca sözlerle karşılık veriyor, bir yandan durumu izah etmeye çalışan garsona el kol hareketiyle öfkesini yansıtıyordu. İslam, onu bu şekilde hiç görmemişti. Aleka’nın koluna belli belirsiz dokunup ‘Haydi gidelim’ deyince kız mırıldandı.

-Haydi vre, baska lokanta sok Mudanya.

Aleka ifade etmek istemese de İslam anlamıştı. Liman Lokantası’na Türkler alınmıyordu. İslam bu tavra alışıktı. Türk olduğu için değil, köylü olduğu için. Böyle durumlarda geride durmayı öğrenmişti. Biraz ilerideki çorbacıya girdiler. Tatları kaçmıştı. Gelen çorbayı şapırdatarak kaşıkladılar. İslam, çaktırmadan kızın hareketlerini mimiklerini kontrol ediyordu. Aleka birden başını kaldırıp İslam’a doğrudan gülümsedi. İslam da karşılık verince kız makaraları koyuverdi. Ne tuhaf ne tatlı şeydi şu kıvırcık? İnsana ayaküstü dört mevsimi yaşatıyordu. Gelgitleri bile tutkuluydu. İslam kıza oracıkta sarılmamak için kendini zor tuttu.

Süleyman IŞIK

1959 Bursa doğumlu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi, İşletme İktisadı Enstitüsü mezunu. Valeo, İpekiş, Erkurt Holding, Polifleks, Çamsan şirketlerinde insan kaynakları koordinatörlüğü görevlerinde bulundu. BTSO, Busiad, Taysad gibi kurumlarda danışmanlık yaptı. Uludağ Üniversitesi SBMYO’da iş analizi dersini okuttu. ABİGEM, Pronet, Departman, Kadir Has Üniversitesi, Antalya Üniversitesi eğitim kurumlarında çeşitli eğitimler verdi. Peryön Bursa Şubesi’nde kurucu Başkan olarak 2 dönem görev yaptı. TÜBİTAK mentörü olarak işletmelere hizmet verdi. ‘Memleketimden İnsan Kaynakları Manzaraları’ ve ‘KUVVA’ adlı kitapların yazarı. Dünya Gazetesi, Bursa Hakimiyet ve Yeni Dönem gazetelerinde editörlük, müdürlük ve köşe yazarlığı görevlerinde bulundu. Halen, MOERS Kariyer Merkezi’nde insan kaynakları ve bireysel gelişim eğitimleri veriyor, insan kaynaklarının her alanında danışmanlık, mentörlük ve proje yöneticiliği görevlerini yürütüyor.

E-Posta: hr1616

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s