SUİKASTLER DOSYASI /// FETÖCÜ YAZAR Adem Yavuz Arslan : ZEKİ GÜVEN’İ KİM NEDEN ÖLDÜRDÜ ?


ÖZEL BÜRO NOTU : ZEKİ GÜVEN olayında ilk otopsiye göre merhumun bir kalp rahatsızlığının olduğu ve tıkanan damarın bu rahatsızlığın bir tezahürü olarak oluştuğu ve buna bağlı olarak kalp krizinin tetiklendiği açıklandı. Bu gelişme merhumun teknolojik bir suikaste uğramadığını göstermez. Tam tersine suikasti yapacak servisin olayı örtbas etme/gizleme ihtiyacını karşılamış olur. Tabi bu saldırının gizli kalıp kalmamasını istemelerine bağlı olarak değişebilecek bir durum. Ama yine de biz bilimsel otoritelerin açıklamalarına bağlı kalmak durumundayız. Aşağıda FETÖ ÖRGÜTÜ medya mensubu olarak bilinen firari Adem Yavuz Arslan’ın haberi bulunuyor. Anlaşılan ADLİ TIP RAPORU’nu kabul etmiyor ve olayı suikaste bağlıyor. Yorumsuz olarak aktarıyoruz. Eğer teknolojik silahlar hakkında daha ayrıntı isterseniz GOOGLE üzerinden “SILENT WEAPON” “ENERGY WEAPONS” diye aratabilirsiniz. Ayrıca okumanız için bir makaleyi de aşağıda dikkatinize sunabiliriz.

FETÖCÜ YAZAR Adem Yavuz Arslan : ZEKİ GÜVEN’İ KİM NEDEN ÖLDÜRDÜ ?

Gazetecilik şüpheci olmayı gerektirir.

Hele hele Türkiye’de bu mesleği yapmaya çalışıyorsanız ekstra şüpheci olmanız şarttır.

Çünkü Türkiye tarihi aynı zamanda illegal işlerin, ‘hukuksuzluğun tarihi’ gibidir ve biz gazetecilerin iktidar-devlet kaynaklı haberlere özellikle şüpheyle yaklaşması şarttır.

Son haberi görmüşsünüzdür.

Türkiye’nin kritik dönemlerine şahitlik eden, bir çok önemli operasyona imza atan eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven, tutuklu bulunduğu Sincan Cezaevi’ndeki hücresinde ölü bulundu.

İktidar kaynaklarına göre Zeki Güven kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. MİT’in medyadaki kalemlerine göre ise ‘itirafçı olmaya karar verince FETÖ tarafından infaz edildi’.

Kendine ‘liberal-sol’ tanımlaması yapan medya organları ise Zeki Güven’in ölümünü ‘mahkemeye çıkamadan gitti’ şeklinde vermeyi tercih etti.

Oysa ortada çok vahim bir tablo var.

CEZAEVLERİ ‘ÖLÜM EVLERİ’NE DÖNÜŞTÜ

Erdoğan rejiminde, cezaevleri ölüm evlerine dönüştü.

Zeki Güven ilk değildi, muhtemelen de son olmayacak. En azından bürokrasideki bu hukuk tanımazlık, medyada ve toplumdaki bu vurdumduymazlık, uluslararası kurumlardaki bu ilgisizlik olduğu sürece benzeri haberleri almaya devam edeceğiz.

Oysa ki hukuken cezaevindeki bir tutuklu/hükümlünün can güvenliği devlete emanettir. Dolayısıyla 24 saat devlet gözetimi altında olan birinin ölümü her şekilde şüphelidir ve sorumlusu da, faili de devlettir.

Ancak 15 Temmuz askeri darbe girişiminden (yeri gelmişken bir daha hatırlatayım, 15 Temmuz bir askeri darbe girişimi değil, bizzat Erdoğan ve ekibi tarafından planlanan bir istihbarat operasyonuydu) bu yana cezaevlerinde hayatını kaybeden onlarca kişi oldu.

Elimizde Zeki Güven’in ölümüyle ilgili somut hiçbir veri olmasa bile Erdoğan rejiminin ‘icraatları’ bizi fazlasıyla şüpheci kılmaya yeter.

Çünkü öğretmenden doktora, akademisyenden yargıca onlarca kişi cezaevlerinde hayatını kaybetti. Birçoğu haber bile olmadı.

Kimse adlarını bile hatırlamıyor.

Stockholm Center for Freedom kayıtlarına göre 15 Temmuz 2016’dan bu yana cezaevlerinde hayatını kaybeden tutukluların listesi şöyle ;

· Halime Gülsu, öğretmen, 27 Nisan 2018, Tarsus Cezaevi

· Teoman Gökçe, yüksek yargıç, kalp krizi, 2 Nisan 2018, Sincan Cezaevi, Ankara

· Adnan Çetin, albay, ihmal, 16 Şubat, 2018, Silivri Cezaevi, İstanbul

· Ahmet Turan Özcerit, akademisyen, kanser, 12 Şubat 2018, Bandırma Cezaevi, Balıkesir

· Vahyettin Yahya Bayat, işadamı, kalp krizi, 9 Şubat 2018, Diyarbakır Cezaevi

· Lokman Ersoy, öğretmen, ihmal sonucu, 8 Ocak 2018, Kepsut Cezaevi, Balıkesir

· Selman Aşçı, Kimse Yok mu gönüllüsü, kanser, 27 Aralık 2017, Şakran Cezaevi, İzmir

· Yavuz Ekrem Arslan, tuğgeneral, ihmal sonucu, 6 Kasım 2017, Buca F Tipi Cezaevi, İzmir

· Mustafa Erdoğan, yüksek yargıç, tedaviden yoksun bırakılma, 22 Ağustos 2017, Antalya Cezaevi

· Ahmet Tatar, polis amiri, kalp krizi, 3 Ağustos 2017, Osmaniye Cezaevi

· Kamil Ülgüt, işadamı, kalp krizi, 4 Temmuz 2017, Elbistan E Tipi Cezaevi, Kahramanmaraş

· Recep Erdem, işadamı, kalp krizi, 6 Nisan 2017, Erzurum Cezaevi.

· Kadir Eyce, polis memuru, kanser, 11 Nisan 2017, Sivas E Tipi Cezaevi

· Ali Özer, doktor, kalp krizi, 23 Mart 2017, Çorum Cezaevi

· Mehmet İnam, diş hekimi, kalp krizi, 5 Ocak 2017, Menemen Cezaevi, İzmir

· Ünal Takmaklı, işadamı, kalp krizi, 29 Kasım 2016, Menemen T Tipi Cezaevi, İzmir

· Kemal Kaya, kanser/ihmal, 19 Kasım 2016, Isparta Cezaevi

· Behçet Emdi, öğretmen, intihar, 19 Kasım 2016, T Tipi Cezaevi, Karabük

· Burak Açıkalın, mühendis, intihar, 8 Kasım 2016, F Tipi Cezaevi, Hacılar, Kırıkkale

· İrfan Kızılarslan, albay, intihar, 5 Kasım 2016, Çamlıbel T Tipi Cezaevi, Tokat

· Fatih Korkmaz, öğretmen, kanser, 25 Ekim 2016, Bartın Cezaevi ve Ankara

· Ahmet Ok, kalp krizi, 20 Ekim 2016, Anamur T Tipi Cezaevi

· Enver Şentürk, gardiyan, intihar, 13 Ekim 2016, E Tipi Cezaevi, Adıyaman

· Seyfettin Yiğit, savcı, intihar, 16 Ağustos 2016, E Tipi Cezaevi, Bursa

· Ömer Çubuklu, gardiyan, intihar, 1 Ağustos 2016, 2 No’lu F Tipi Cezaevi, İzmir

· Mustafa Törer, işadamı, kalp krizi, 28 Temmuz 2016, İskenderun Cezaevi, Hatay

· İsmail Çakmak, yarbay, intihar, 23 Temmuz 2016, Silivri Cezaevi, İstanbul

· Hasan Hayri Alp, işadamı, kalp krizi 19 Temmuz, 2016, Sincan F Tipi Cezaevi, Ankara

Dikkatimden kaçan başka isimler de olabilir.

Aslında sadece bu durum bile Erdoğan rejiminin karakteristiğini göstermeye yetiyor. Ülkenin cezaevlerinde hakimler, askerler, öğretmenler, polisler ölüyor ama medya haber bile yapmıyor.

İnsan hakları örgütleri, barolar, sivil toplum kuruluşları konunun takipçisi olmuyor.

ZEKİ GÜVEN’İN ÖLÜMÜ NEDEN ŞÜPHELİ?

Ben bu yazıyı yazdığım saatlerde Ankara Savcılığı Güven’in ölümünün kalp krizinden kaynaklı olduğunu açıkladı.

Beklenen bir gelişmeydi.

Çünkü yukarıda listesini verdiğim şüpheli ölümlerin hepsinde benzeri açıklamalar yapıldı.

Hiç birisine bağımsız kurumlarca detaylı otopsi yapılmadı.

Ayrıca gözaltında tutulan sivillere bile işkence yapıp, bunu Anadolu Ajansı ile dünyaya ilan eden bir anlayış var iktidarda. Böyle bir atmosferde hangi doktor ‘işkence ile ölmüştür’ raporu düzenleyebilir ?

Zeki Güven’in bilinen bir sağlık sorunu yoktu.

Mesai arkadaşlarının anlatımlarına göre sigara içmeyen, sağlığına dikkat eden birisiydi. Gözaltı ve tutuklanma sürecinde ekranlara yansıyan görüntüsü de bu durumu teyit eder türden.

Yani, cezaevine sapasağlam giren birisinin, tam da duruşma öncesi ‘kalp krizi’ ile ölümü başlı başına şüpheli bir durumdur.

‘İYİ SORGULANIRSA’ NE DEMEK?

Zeki Güven kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değildi.

Havuz medyasınca ‘Cemaatin altın çocuğu’ ve ‘karakutu’ olarak tanımlandı. Eski emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı ise hem kitaplarında hem gazete demeçlerinde Zeki Güven’in kritik bir isim olduğunu söyleyerek ‘iyi sorgulanır ve konuşursa’ diyerek adeta hedef göstermişti.

Adı daha önce işkence iddiaları ile gündeme gelen Hanefi Avcı’nın ‘umarım iyi sorgulanır’ sözü önemli.

Çünkü bugün güvenlik bürokrasisine hakim olan zihniyet, 1990’ların işkence ve infazları ile meşhur kadrosu. Bu insanların, Gökhan Açıkkollu gibi bir öğretmeni bile işkence ile öldürdüklerini düşünürseniz, Zeki Güven gibi ‘çok şey bilen bir ismi’ işkenceyle öldürmeleri ihtimal dışı değil.

Kaldı ki Zeki Güven’in 40 gündür tek kişilik hücrede tutulduğu, itirafçı olması için yoğun baskı yapıldığı, ‘hazır’ ifade tutanaklarını imzalamaya zorlandığı biliniyordu.

KONUŞSA NE ANLATABİLİRDİ?

Havuz medyası ve kendini ‘bağımsız – tarafsız medya’ olarak tanımlayan fakat gerçekte Havuz medyasından pek bir farkı olmayan gazetelere göre ‘Güven başta Baykal ve MHP’lilere yönelik kaset kumpasları ve çok sayıda ‘kirli operasyonun’ göbeğindeki isim’di.

Maalesef Erdoğan rejimi memlekette gazeteci bırakmadığı, gazeteciliği de zihnen öldürdüğü için kimse gerçekte durum öyle mi değil mi araştırma ihtiyacı bile hissetmedi.

Zeki Güven’in Baykal’a yönelik kaset kumpası davasında yargılandığı doğru. Fakat Ankara 14.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki iddianameye bakarsanız Güven’e yapılan suçlamaların farklı olduğunu görürsünüz.

Güven’e yönelik suçlamalar ağırlıklı olarak Ergenekon ile ilgili. Öte yandan Baykal’ın şikayetçi olduğu isimler arasında Güven yok.

(Deniz Baykal’a yönelik kaset komplosuna dair bugüne kadar onlarca yazı yazdım. Her platformda ‘Bu komplo aydınlatılmazsa, Türk siyaseti bir daha normalleşemez’ diye söylemiş birisi olarak şimdi o konuya tekrar girmeyeceğim.

Eğer Erdoğan rejiminin kayyımları Bugün Gazetesi’ni gasp edip arşivini imha etmeseydi şimdi o yazı ve tv programlarına referans verebilirdim.)

Baykal’a yönelik kaset komplosu davası bir bakıma torba dava.

Değişen siyasi konjonktür gereği iktidarın hedefi olan çok sayıda polis şefi bu dosyaya eklendi.

Güven de onlardan birisi.

Mesai arkadaşlarının anlatımına göre Baykal olayındaki bilgisi Ankara’da görev yapmasından ibaret. Yine mesai arkadaşlarının anlatımlarına göre sadece Baykal olayı değil, özellikle iktidar partisini rahatsız edecek çok sayıda yolsuzluk ve gayri ahlaki ilişkilere dair bilgi sahibiydi.

Gözaltına alındığında doğrudan Erdoğan’ı suçlayan ifadeler vermesi de iktidar çevresindeki rahatsızlığı arttırmıştı.

Özetle mahkemede konuşması, Ankara’da dönen ‘Bizans oyunları’na dair detaylar paylaşması ihtimali sadece Erdoğan’ın değil Ankara’da bir çok kişinin uykusunu kaçırmaya yetiyordu.

GÜVEN’İ KİMLER ÖLDÜRMEK İSTER?

Zeki Güven’in özgeçmişine bakıldığında aslında ondan rahatsız olanların siyasi irade ile sınırlı olmadığı görülebiliyor.

1992’de polis akademisinden birincilikle mezun olduktan sonra Ankara’da terör ve istihbarat birimlerinde çalışmaya başlayan Güven çok sayıda kritik operasyonda yer almış.

Özellikle 2001’deki Hizbullah operasyonlarını yöneten isimlerden birisi.

Ayrıca 2002 yılında ki meşhur telekulak skandalını ihbar eden polis şefiydi. (Başka bir yazı konusu ama yeri gelmişken kısa bir hatırlatma yapayım; O skandalın aktörleri Erdoğan rejiminin gözde bürokratları oldu. Osman Ak Bursa Emniyet Müdürü, Mahmut Çorumlu Kırıkkale Emniyet Müdürü ve Mehmet Aslan da Erzurum Emniyet müdürü şimdilerde. Bu isimler telekulak davasında yargılanmış ve “Rahşan Affı” ile kurtulmuşlardı.)

Ankara’yı saran yolsuzluk ve rüşvet ağlarını en iyi bilen isimlerden biriydi. Özellikle El Kaide ve Ergenekon Operasyonları’nda aktif rol almıştı.

Bir başka ifadeyle ‘Güven’in tutuklanmasından, hücreye atılıp işkence ile öldürülmesinden memnun olacaklar koalisyonu’ 28 Şubatçılardan Ergenekon’a Saray’dan AKP çevrelerine geniş bir kesimden oluşuyor.

Şimdi en başa dönüp temel soruyu bir daha soralım; bütün bu detaylardan sonra Zeki Güven’in hücrede ölü bulunması, benzerlerinde olduğu gibi ‘kalp krizi’ denilerek konunun kapatılmak istenmesi şüpheli değil midir?

KRİTİK İSİMLER RİSK ALTINDA

Zeki Güven’in şüpheli bir şekilde ölümü, benzer pozisyonlardaki emniyet ve yargı mensuplarının da risk altında olduğunun delilidir. Çünkü Güven ile birlikte Sincan ve Silivri hapishanesinde tutulan yüzlerce emniyet ve yargı mensubu var.

Yurt Atayün ve Lokman Kırcılı gibi Ergenekon operasyonlarında kritik görevler almış, bu yüzden hedef haline gelmiş emniyet müdürlerine yoğun işkence yapıldığına dair bilgiler geliyor.

Sosyal medyaya yansıyanlara göre özellikle Lokman Kırcılı’ya yoğun işkence yapılıyor. Recep Güven gibi Lokman Kırcılı’da Ankara istihbaratta çalışmış, başkentin mahrem bilgilerine sahip bir polis müdürü.

Erdoğan’ın bu polis şefleri ile yakın çalıştığı, hatta dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ı pas geçip bu polislere doğrudan talimatlar verdiği Ankara’da herkesin bildiği bir durumdu.

Bakan Atalay’ın bu durumdan şikayetçi olduğu siyaset kulislerinde yaygın olarak dile getiriliyordu.

Ayrıca Erdoğan bu isimlere o kadar güveniyordu ki kızı Sümeyye’ye gelen taliplilerin güvenlik araştırmasını bile onlara yaptırıyordu.

DELİL YOK İTİRAFÇI YAPALIM!

Cemaat’e yönelik operasyonların karakteristik özelliklerinden birisi işkence ise diğeri ‘delilsizlik’.

Neredeyse 5 yıldır 7/24 operasyon yapılıyor, göz altına alınmayan, tutuklanmayan kimse kalmadı ama elde terör örgütü iddiasını destekleyecek somut bir delil yok.

Var olanlar da ancak ‘görevi ihmal’ kapsamına girebilecek iddialar.

Hal böyle olunca Erdoğan rejimi ve bürokrasideki Ergenekon uzantıları yoğun işkence yaparak önceden hazırlanmış ifadeleri imzalatmaya, sanıkları itirafçı olmaya zorluyorlar.

Nitekim mahkemeler bu yönde ifadelerle dolu.

Sanıklar sorgu aşamasında işkence gördüğünü, zorla ifade imzalatıldığını, itirafçı olmaya zorlandığını anlatıp ilk ifadelerini reddediyorlar.

Zeki Güven’e de özellikle ‘Ergenekon operasyonlarının kurgu olduğuna dair’ ifade vermesi için yoğun işkence yapıldığı iddiaları var.

Şu ana kadar edinilen tecrübeler bu iddiaları ciddiye almayı gerektiriyor.

NEREYE KADAR 3 MAYMUN?

Maalesef Zeki Güven’in şüpheli ölümü bile kamuoyu hassasiyeti oluşturmadı.

Bu kadar kritik bilgilere sahip, konuşması halinde bir çok olaya dair sis perdesini aralayabilecek bir isim tam da duruşma öncesi kalp krizi geçiriyor ama insan hakları örgütleri, barolar, ve medya ilgi göstermiyor.

‘Öcalan’ın zorla saçı kesildi’ iddiası için bile Türkiye’ye heyet gönderen Helsinki Komisyonu yada Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi gibi kurumlardan ses yok.

Kısacası öğretmeninden savcısına polisinden ev hanımına binlerce kişi işkence altında, onlarcası bu işkenceler sonucu hayatını kaybetti ama herkes ‘görmedim duymadım bilmiyorum’ modunda.

Siyaset kurumu ise her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın çiğneyip çiğneyip tükürdüğü FETÖ sakızını çiğnemekle meşgul.

Gelinen noktada cezaevlerindeki onlarca polisin, hakimin, savcının, akademisyenin ve askerin hayatı ‘kalp krizi’ raporu vermeye hazır doktorlara bağlı.

Güven 28 Şubat 2015’te Twitterdan yaptığı son paylaşımında ‘dün mesleğimiz, bugün özgürlüğümüz elimizden alındı, geriye bir tek canımız kaldı’ demişti.

Bugün onu da aldılar.

Eğer bu ülkenin gazetecileri, sivil toplum kuruluşları, akademisyenleri, doktorları, baroları kısacası sorumluluk sahibi insanları işkencelere, infazlara sessiz kalmaya devam ederse biz Erdoğan rejiminde daha çok ‘cezaevinde kalp krizi geçirdi’ haberi yaparız.

KAYNAK : http://www.tr724.com/zeki-guveni-kim-neden-oldurdu/

UFUK ÖZÇİZME : ZİHİN NASIL KONTROL EDİLİYOR ? – SESSİZ SİLAH !

Kaynak : http://ufukozcizme.com/2016/12/23/zihin-nasil-kontrol-ediliyor/

Zihnimizin kontrol edilmesine ilişkin mevcut tüm bilgiler ilk öğrenildiği anda kabullenmesi biraz zor gelebilir. Ancak bütünü görebilme adına, olaylara ve fikirlere daha yukarıdan bakabilmeyi kavrayabildiğimiz zaman, sinsice yazılmış bir senaryonun parçaları olduğumuzu fark ederiz. Örneğin; çalış, oku, adam ol, söyleminin yaygın olduğu toplumumuz da, bunu yapmanın sadece sistemin çarklarına yerleştirilmiş dişliler olamaktan öteye geçmeyeceğini görebiliyoruz. Yani farkındalık ve bilinçten uzak bir şekilde, bizlere yazılmış olan müfredatı öğrenip, onu yaşamaya çalışıp ölmeyi bekliyoruz. Bu oyunu tam oynayabilen birimleri de gurur kaynağı ve başarı sembolü olarak gösteriyoruz. İşte bu İşin matematiğini bize canı pahasına anlatan değerli yazar William Cooper şöyle bir tespitte bulunmuş.

Apokalipsin Atlıları Kitabından

Enerji, dünyadaki bütün faliyetlerin anahtarı olarak kabul edilir. Doğa bilimlerinin konusu kaynaklar ve doğal enerjinin kontrolüdür. Sosyal bilimlerin konusu ise kaynaklar ve sosyal enerjinin kontrolüdür. Her ikisinin de hesaplama sistemi; matematiktir. Bundan dolayı matematik, temel enerji bilimidir. Halkın muhasebe metodunu öğrenmesine izin verilmediği yerde muhasebeciler kral olur.

Bütün bilim dalları sonuca gitmek için kesin araçtır. Araç = Bilgidir, Sonuç=kontroldür, Sonuç daima aracı haklı çıkarır. Geriye tek soru kalıyor: KİM KAZANÇLI ÇIKACAK?

Bu 1954’de üzerinde durulan ilk sorundu. Sözde, ” ahlaki sorunları ” olmasına rağmen, doğal seleksiyonun bakış açısıyla bakıldığında , bilgilerini kullanamayan bir ulus ya da insan topluluğunun, bilgi sahibi olmayan hayvanlardan bir farkları yoktur. Böyle insanlar bile bile kendi rızaları ile yük ve biftek hayvanları durumundadırlar.

Sonuç olarak gelecek dünya düzeni, barış ve rahatlık için, halklara karşı sessiz bir savaş karar verildi. Bu nihayi amaçla, bir çok sorumsuz ve disiplinsizlerin doğal ve sosyal enerji zenginlikleri ellerinden alınıp, disiplinli, sorumlu ve zengin bir kaç kişinin ellerine devredilecekti.

Bu amacı gerçekleştirmek için yeni silahların bulunması, tasarlanması ve tatbik edilmesi gerekiyordu. Sonunda ortaya çıktığı gibi, bu silahlar operasyon ilkelerine ve halkın yapısına uygun çok kurnazca silahlardı: ”Sessiz silahlar”

Sonuç olarak ekonomik araştırmanın asıl amacı, sermaye (bankacılık) ile mal (eşya) ve hizmet endüstrisinin sahipleri tarafından yönetilen, tahmin edilebilir ve manipülatif bir ekonominin inşa edilmesiyi.

Tamamen tahmin edilebilir bir ekonominin inşasını başarabilmek için, toplumdaki alt sınıfın üyeleri kontrol altına alınmalıydılar. Yani, düzeni sorgulama şansını elde edemeden, çok erken yaşta, uzun vadeli bir sosyal görev altına alınmalı, eğitilerek uslu bir hale getirilip boyunduruk altına alınmaları gerekiyordu. Bunu başarmak içinde zihinleri işgal edilmek yoluylaalt sınıfta ki aile birimleri parçalanmalı ve öksüs çocuklar ordusu için yönetimin kontrolünde çocuk bakım merkezleri kurulmalıydı.

Alt sıfın insanlarına verilen eğitimin kalitesi düşük tutulacak ve böylece cehalet duvarı alt sınıfı üst sınıftan izole ederek alt sıfın üyelerini aklı ermez kişiler olarak bırakacaktı.

Böyle bir handikapla, hatta alt sıfın zeki bireyleri bile terkedildikleri kaderinden kurtulma konusunda pek ümitsiz kalıyorlar. Üst sınıfın rahatlığına, barışına hizmet eden bu sosyal düzenin hayatta kalması için böyle bir kölelik gereklidir.

Sessiz silahın yaratıcıları, normal bir silahtan bekledikleri herşeyi sessiz silahtanda bekliyorlar, fakat sadece kendisine özgü bir şekilde.

Kurşun yerine pozisyon sıkıyor; itici gücü, kimyasal reaksiyon (patlama) yerine bilgi-işlem sağlıyor; barut taneleri yerine bilgi parçaları var; silah yerine bilgisayardan ateşleniyor; nişancı yerine bilgisayar operatörü var;askeri generaller yerine sermaye sahiplerinin yönetimleri var.

Belli bir gürültü ortaya çıkarmıyor, belli bir zihinsel ya da fiziksel yaralanmaya sebep olmuyor ve insanların günlük sosyal yaşamlarını etkilemiyor.

Aslında, şüphe götürmez bir gürültüye, zihinsel ve fiziksel yaralanmaya sebep oluyor, insanların günlük sosyal yaşamlarını engelliyor. Ama bunu ancak, nasıl bakılacağını bilen, eğitim almış dikkatli bir gözlemci anlayabilir.

Halk bu silahın farkına varamaz ve dolayısıyla bir silahın saldırısı ve baskısı altında olduklarına da inanmazlar. Halk iç güdüsel olarak birşeylerin yanlış gittiğini hissedebilir ama sessiz silahın teknik yapısından dolayı hislerini mantıksal yolla ifade edemez, sorun zekasıyla ele alamaz ve dolayısıylanasıl yardım isteyeceklerini ve bu silah karşısında kendilerini savunmak için nasıl birleşeceklerini bilemezler.

Sessiz silah derece derece tatbik edilip, baskısı yavaş yavaş arttırıldığında bu silahın varlığına adapte olur ve sinir krizi geçirene kadar bu silahın kendi hayatlarına tecavüzünün etkisine katlanmayı öğrenirler.

Bundan dolayı sessiz silah bir tür biyolojik savaştır. Toplumdaki bireyleri tanıyarak, öğrenerek onları kandırıyor ve onların tercihlerine, devingenliklerine saldırıda bulunuyor. Onların sosyal ve doğal zenginliklerine fiziksel, düşünsel, duygusal güçlerine ve zayıflıklarına saldırıyor.

Deneyimler gösterdi ki, halkın kontrolünü sağlamanın ve sessiz silahın en kolay metodu, bir taraftan halkı disiplinsiz hale getirmek ve sistemin temel ilkeleri konusunda cahil bırakmak, diğer taraftan da onların zihinlerini karıştırmak, örgütlenmelerini önlemek ve dikkatlerini önemli olmayan konulara çekmektir.

Bunu başarmanın yolu:

1. Zihinlerini dağıtmak; zihinsel faaliyetlerini sabote etmek; matematik, mantık, sistemin ilkeleri ve ekonomi konusunda onlara düşük kaliteli bir eğitim sunmak ve teknik yaratıcılıklarını köreltmek;

2. Duyguları angaje etmek; düşkünlüklerini fiziksel faaliyetlerde ve duygusal konularda yükseltmek;

a. Merhametsizce duygusal hareket ve saldırılar (zihinsel ve duygusal tecavüz). Medyada sürekli bir seks, şiddet ve savaş eğilimi sayesinde;

b. Açlığını çektikleri şeyleri vermek ve gerçek ihtiyaçlarından yoksun bırakmak.

3. Tarih ve hukuku tekrar yazmak; halkın yaratılan sapıkça şeylerin tesiri altında bırakılarak, düşüncelerini kendi kişisel ihtiyaçlarından uydurma dış önceliklere çevirmek.

Bunlar, sosyal otomasyon teknolojisi silahlarının farkına varmalarına ve bununla ilgilenmelerine engel olur. Genel kural, zihin karışıklığının karlı olduğudur. Daha fazla zihin karışıklığı, daha fazla kar. Bundan dolayı en iyi yaklaşım sorunlar yaratmak ve bunlara çözümler sunmaktır.”

William Cooper

Apokalipsin Atlıları

İnceleyeceğiz ...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s