YURTDIŞI TÜRKLERİ DOSYASI : SÖYLEYİN BAKALIM !!!! HANGİSİ SİZE DAHA YAKIN. ???


SÖYLEYİN BAKALIM !!!! HANGİSİ SİZE DAHA YAKIN. ???

İskilipli Atıf, Atatürk portresini milli bayramlarda ters çevirenler tarafından "Din alimi" , Necip Fazıl tarafından "Din mazlumu" olarak gösterilir. Siyasal İslamcılar bunu hem "alim", hem "mazlum" kabul ederler.

Mihail Çakır Ortodoks Hristiyan papazıdır… Gökoğuz Türkü’dür, Türklüğünün bilincindedir, Türklüğünü gurur ve övünç kaynağı olarak görür, Türklüğün Türkçe ile ayakta kalacağına, yaşatılacağına inanır,

İsklipli Atıf İngiliz’in, Fransızın, İtalyan’ın, Yunan’ın Türklüğün üzerine çullandığı Kurtuluş Savaşı yıllarında "İngiliz Muhipler Cemiyeti"nin kurucuları arasında yer alır… Bununla da kalmaz İstanbul’u işgal eden İngilizler lehine fetvalar verir:

"İslam’ın ve devletin anahtarını İngilizlerin eline vermekte hiçbir beis yoktur."

Mihail Çakır Hristiyanlığın bir tercih, Türklüğün bir kader olduğuna inanır. Gagauzya’da Türkçe’nin unutulmaya yüz tuttuğunu görür, halkının Türklüğünü kurtarmak için köy köy gezerek Gökoğuz çocuklarına Türkçe öğretmeye başlar.

İsklipli Atıf Kurtuluş Savaşı başladığında "Kuvayı Milliye askerinin ve Mustafa Kemal’in kellesini kesmek her Müslümana farzdır" fetvaları İkdam Gazetesinde yayımlanır. Daha sonra bu fetva metninden alıntılanan bildiriler İngiliz keşif uçağı tarafından Türk Ordusunun harekat güzergahına atılır. Cumhuriyet kurulduktan sonra da isyanları teşvik ettiği için, ihanetinin bedelini idam sehpasında öder.

Ortodoks Hristiyan Papazı Mihail Çakır, Gagauzya’daki asimilasyonu durdurmak için Cumhuriyet kurulduktan sonra Atatürk’le temas sağlar… Atatürk Mihail Çakır’a "Türklüğe üstün hizmet nişanı" ve 30 Türkçe öğretmeni göndererek Gökoğuz Türklerinin unuttukları Türkçe’yi yeniden öğretirler. Eğer bugün Gökoğuzların kulağı bozkurt küpeli başkanları varsa bu gurur Mihail Çakır ve Atatürk’e aittir.

Şimdi herkes elini şakağına koyup düşünsün: Mihail Çakır mı size daha yakın yoksa İskilipli Atıf mı?

Süleyman Efe KOCAZEYBEK

KOMPLO TEORİLERİ /// Fuat Uğur : Doktor Zelenko’yu tanıyalım ve COVID-19’daki büyük oyunu görelim


Fuat Uğur : Doktor Zelenko’yu tanıyalım ve COVID-19’daki büyük oyunu görelim

15.09.2020

Adam 46 yaşında. Ukrayna-Kiev doğumlu. Küçük yaşta ailesi ile birlikte ABD’ye göçmüş. İsrail medyasında da haber olmuş bu iltica. Evet, tahmin ettiğiniz gibi, Doktor Zelenko bir Yahudi. New York’un Brooklyn kesiminde büyüyüp okuyan ve şu anda 8 çocuklu olan bir aile babası. Anlayacağınız doğum kontrolüyle başı hoş olmayan dindar Yahudilerden kendisi.

Uzun zamandır yaklaşık 35 bin kişinin yaşadığı bir semtte aile hekimliği yapıyor. Burası bizim Bağcılar ya da Esenler gibi insanların dip dibe yaşadığı bir yer.

Onun Covid-19 ile olan macerası geçen mart aylarında başlıyor, Beyaz Saray’a kadar uzanıyor. Başına gelmeyen kalmıyor. Tehdit ediliyor, hakkında New York’tan Washington’a kadar soruşturmalar açılıyor ama yılmıyor.

Sebebi ne dersiniz?

Covid-19 tedavisinde uyguladığı ve çok başarılı olan ilaç kombinasyonu.

Bunları kendisiyle YouTube üzerinden yapılan bir röportajdan öğreniyoruz.

En başından anlatıyor:

“Sağlığından sorumlu olduğum halk ile bu yılın mart ayından itibaren Covid-19’a yakalandık. Neredeyse nüfusun tamamına yakını, birbirine eş zamanlarda hasta oldu. Nüfus yoğunluğu sebebiyle. Normal zamanlar muayenehanemde ortalama 50 kişi oluyorken, Pandemi günlerinde 250 kişiyi buldu hasta sayısı. Aynı zamanda şehirdeki tüm görüntüleme ve kan tahlil laboratuvarları kapalıydı. Yetmedi, kliniğimizdeki personelin yarısı hasta olup hizmet dışı kaldı. Tam bir savaş bölgesiydi.”

Doktor Zelenko işte böyle bir anda o güne kadar uygulamış olduğu klasik tıp yöntemlerini mecburen bir gece de değiştirmek zorunda kalmış. “Artık” diyor, “Sezgilerime (intuition), hasta gruplama sistemine (triage) ve sağduyuma başvurmak zorundaydım. Çünkü bütün kaynaklar tükenmişti” sözleriyle tasvir ediyor o günleri.

Ve devam ediyor:

“Tam bir felaketti!”

HASTA SEÇİMİNDE GRUPLAMA, ZAMAN VE DOĞRU İLAÇ KOMBİNASYONU

O sırada dünya solunum cihazı olan ventilatöre odaklanmıştı. Ne kadar çok ventilatör varsa o kadar çok hasta kurtarılacaktı güya. Amma velakin hiç kimse hastane öncesi müdahale yapılarak ventilatöre olan ihtiyacı ortadan kaldırmayı düşünmüyordu. Zelenko, bunun üzerine şahsi araştırmalara başlıyor. Güney Kore’ye bakıyor. Orada Hidroksiklorokin +Çinko kullanılarak vasat bir başarı sağlandığını görüyor. Daha sonra Fransa’da Dr. Didier Raoult yine Hidroksiklorokin ve Azitromisin (Antibiyotik) kullandığı için birtakım kişilerin tehditlerine maruz kalıyordu(*) Zelenko sürekli ayakta tedavi yöntemleri üzerine yoğunlaşmaktaydı. Sonuçta Fransa ve Güney Kore modelini sentezleme kararı alıyor. Uygulamada Hidroksiklorokin her durumda ortak paydaydı. Zelenko Hidroksiklorokin’i zaten kendi romatizma hastalarında 20 yıldan beri kullandığını belirtiyor. Hamile kadınlara ve çocuklara da veriyormuş evvelce.

Dr. Zelenko diğer ülkelerdeki vasati başarıyı daha üste çıkarmanın bir yolu olduğunu düşünüyor ve bunu hasta seçiminde buluyor. Hasta seçiminden kastını şöyle anlatıyor:

“Hastanelere baktım, ölenler çoğunlukla 60 yaş üzeri. Gençlerden ölen varsa mutlaka eşlik eden birkaç hastalık var. Bu virüs insanlara eşit muamele yapmıyor. Saldırıya açık olanları, yani yaşlı ve eşlik eden birkaç hastalığı olanları seçiyor. Genç ve herhangi bir hastalığı olmayan kişiler ise herhangi bir müdahale olmadan iyileşebiliyor. Düşündüm ki kıt kaynak ve imkânlar olduğu için yüksek risk grubu hastaları gruplandırıp (triyaj) onlara müdahale etmeliyim. Çünkü hastalarda virüs miktarı/yükü ilk 5 gün sabit seyrediyor, amma velakin 6. günden sonra ise müthiş bir çoğalma yapıp vücudun her tarafına sıçrıyor.”

Dr. Zelenko şunu görüyor ki yüksek riskli hastalara ilk 5 gün içinde bu ilaç kombinasyonuyla müdahaleyi yaptığında hastaneye gitmeden iyileşebiliyorlar.

DOKTOR ZELENKO, DONALD TRUMP’A SESLENİYOR VE ARANIYOR

Zelenko bu tedavi yöntemimi en üst seviyedeki insana bildirmeliyim diyerek oğluna bir video çektirip yayınlatıyor ve bu videoda Donald Trump’a çağrıda bulunuyor.

Ertesi gün sürpriz biçimde Beyaz Saray Genel Sekreteri Mark Meadows kendisini cep telefonundan arıyor. Ona uyguladığı tedavinin başarılı neticelerinden sözediyor. Meadows da ona “Çalışmalara bu şekilde ve güncelleyerek devam et lütfen” diyor. Ardından FDA (Federal İlaç Dairesi) komisyon üyesi Dr. Stephan Hahn ve Başkan’ın Özel Savcısı Rudy Guilliani arıyor. Onunla birkaç podcast yapmış ve bunlar milyonlarca kez dinlenmiş. O noktadan sonra arayan arayana. Yedi valiye konsültasyon vermiş. O valilerin eyaletleri onun tedavi protokolünü neredeyse bire bir uygulamışlar.

Doktor Zelenko bu arada haziran ayına kadar 2 bin 200 Covid hastasına bakmış. Bunların 800 tanesi yüksek risk grubundan imiş. Normalde yüksek risk grubunun yüzde 5’i, yani buradaki sayıyla oranlarsak 40 hasta ölüyormuş. Doktor Zelenko devreye girdiğinde ve tedavi yöntemini uyguladığında yalnızca iki kişi hayatını kaybetmiş sadece 4 kişi solunum cihazı ihtiyacı duymuş (entübasyon) onların hepsi de kurtulmuş.

İLAÇ ENDÜSTRİSİ İLE YILANIN BAŞI DSÖ UYANIYOR VE SALDIRILAR BAŞLIYOR

Ama bilin bakalım sonra ne olmuş? İlaç endüstrisi birden uyanmış. Bakmışlar iş kendileri için kötüye gidiyor, Zelenko ile birlikte tüm çalışanlara yönelik müthiş bir karşı kampanya başlatılmış. Zelenko bu saldırının sebebini o sırada anlayamamış ama “Şimdi anlıyorum” diyor. Çünkü ilaç endüstrisi Covid-19 hastalarının hastaneye yatırılmasından müthiş kazanç sağlıyor. Çünkü Remdesivir, Konvelasan Plazma, IL-6 Inhibitor gibi ilaçların kullanılmasının önünü kesiyor. Hastane kazançlarının keza öyle. Çünkü bu tedaviyle hastalar evde iyileşebiliyorlar.

Dr. Zelenko şöyle diyor:

REMDEVİSİR 3200 DOLAR, HİDROKSİKLOROKİN 20 CENT OLURSA…

“Biz hastaların hastaneye yatışlarını bu şekilde engelledikçe ki bendeki verilere göre yüzde 84 engelliyorduk, bu sadece Remdesevir’in ilaç pazarının yüzde 84 daralması demekti. Çünkü Amerikan ilaç sanayinin kullanmayı sevdiği Remdesivir 3200 dolarken, çok az doz olarak kullanılan Hidroksiklorokin’in tableti yalnızca 20 sentti. Bu şekilde birçok çıkar çatışması vardı. Başkan Trump da Hidroksiklorokin kullanma taraftarı olduğu için, bu ilaca karşı olanların hepsi siyasi sebepler ile karşı çıktı, asla bilimsel sebeple değil. Sırf bu yüzden bu önemli ilacı itibarsızlaştırmak istediler. Tek dertleri bunun Trump’a faydası olması, buradan Trump’ın bundan siyasi bir kazanç elde etmemesi idi. Bu kesim Amerikan nüfusunun önemli bir kısmının hayatını feda etmeyi göze almıştı sırf kendi dünya çapındaki siyasi kazançları için.”

"ÇER-ÇÖP BİLİMİ"YLE UĞRAŞANLAR ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

Sonunda baskılara dayanamayıp DSÖ’yü de kullanarak Hidroksiklorokin’i protokole yazdılar yazmasına ama dozu artırılmış olarak. Tabii fazla dozdan birkaç hasta ölünce hemen propagandaya başladılar. Sanki Trump öldürmüştü hastaları. Bu arada Hoover Enstitüsünde ve Stanford Üniversitisinde görevli Dr. Scott Atlas Beyaz Saray-Covid Görev Gücü’ne (task force) atandı. Dr. Scott Atlas, yaptığı duyuruda birçok çalışmayı incelediğini ve Hidroksiklorokin’in mutlak güvenli olduğunu kamuoyuna ilan etti. Aksini iddia eden çalışmaların tamamını “çer-çöp bilimi” olarak nitelendirdi.

Bu yüzden bütün bu ahlaksız kuvvetler bir araya gelerek bu çok etkili ve ucuz olan ilaç aleyhine müthiş bir propaganda yaptılar, korku yayıp kafa karışıklığına sebep oldular. Ve kendilerine birkaç ay boyunca muhalefet eden, karşı çıkan olmadığı için o aralar epey de tesirli oldular.

İlaç aleyhindeki tüm makaleler hep fazla doz kullanan kişiler üzerinden yazılmış. İlacı herkesin kafasına göre kullanmasının tüm ilaçlarda olduğu gibi tehlikeli sonuçlar doğurabileceğine işaret ediyor Dr. Zelenko. Bilimsel tıp dergisi Lancet araştırması da bu anlamda kasıtlı bir çalışma. Makaleler geri çekilmiş ama çamur at izi kalsın yöntemi olmuş. Hatırlayacaksınız Türkiye aleyhinde de iki makale yayınlanmıştı Lancet’da. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca gerçekleri anlatan açıklama gönderdiğinde de makaleler geri çekilmişti. Bilimsel tıp dergisi değil sanki sansasyonel İngiliz Sun gazetesi. Sahtekârlar tabii hiçbir ceza almıyorlar.

Bir ilginç bilgi daha verelim.

New York Bölge Savcısı Dr. Zelenko’ya soruşturma açmış. Susturmaya kalkmışlar. Yetmemiş Washington DC’deki Adalet Bakanlığı Savcısı da yakasına yapışmak istemiş. Ama etkili olamamışlar sonuçta.

Yaklaşık 2,5 yıl önce çok kötü bir akciğer kanserinden kurtulan ve kalan ömrünün kendisine Allah tarafından bir bonus olarak bağışlandığını düşünen Dr. Zelenko ölüm korkusunu yüreğinden attığı için tehditlere aldırmamış bile. O yüzden Amerika’daki en güçlü 2 kesimin; İlaç endüstrisi ve Liberal Sol’un (Ve medyasının) saldırısından zerre kadar yılmamış.

HİDROKSİKLOROKİN’İ BİR TABANCA, ÇİNKOYU DA MERMİ OLARAK DÜŞÜNÜN

Dr. Zelenko bu arada çok önemli bir noktayı daha ekliyor açıklamalarına. Çinko tek başına kullanıldığında hastada bir işe yaramıyor. Dr. Zelenko Hidroksiklorokinve Çinko kombinasyonunu anlatırken şöyle bir benzetme yapıyor:

“Hidroksiklorokin’i bir tabanca, Çinko’yu da mermi olarak düşünün. Çünkü Çinko hücrelere yapışan Covid-19’a ulaşamıyor tek başına. Onu oraya Hidroksiklorokin taşıyor. Çinko orada faydasını ve işlevini gösteriyor.”

Bu arada ilaç kombinasyonu doğru zamanda ve doğru hasta grubuna uygulanmak zorunda. Yani belirtiler ilk görülmeye başlandıktan sonraki ilk 5 gün içinde tedavi yüzde 100’e varan oranlarda başarı gösteriyor. Burada önemli olan virüsü yukarıda, yani kafa kısmında tutup aşağıya indirmemeye çalışmak. Yaş ve eşlik eden hastalık devreye girdiğinde tedaviyi çeşitlendirmek ve hastane takviyesi gerekebiliyor.

Son bir bilgi. Eşlik eden ağır bir hastalık yoksa şayet, çocuklarda Covid-19 İnfluenzadan, yani gripten daha kolay geçiyor.

DOKTOR ZELENKO’NUN PROTOKOLÜ TÜM DÜNYADA UYGULANSA NE OLUR?

Zelenko’nun ünü yayıldıkça arayanların sayısı da artmış. Dünya çapında iki araştırmacı bilim adamı; Dr. Martin Shulz ile Dr. Roland Derwand ve iki Alman bilim insanı onu arayanlar arasında. Birçok bilimsel makalesi yayınlanmış. Hatta bu iki Alman bilim insanı birlikte çalışmayı önermişler o da kabul etmiş. Bu iki Alman doktor ile bir makale(**) de yayınlamışlar. Bu makaleye bilim camiasından 160 bin görüş gelmiş. Tabii bu bir süreç. Bu tedavinin tüm ünlü bilim dergilerinde yayınlanması, incelenmesi ve ondan sonra yasal boyut kazanması gerekir. Eğer bu tedavi yöntemi ve protokolü tüm dünyada uygulanırsa korona salgınını önlemede önemli bir başarı kaydedilmiş olur ve daha çok insanın hayatı kurtarılabilir.

Önemli olan dünyayı bu salgınla kör etmek isteyenlere karşı korona siperliği kullanmak. Onlar Covid’den daha tehlikeli çünkü.

…..

(*) https://www.milliyet.com.tr/dunya/sitma-ilaciyla-coronayi-yenen-doktora-tehdit-yagiyor-6175156)

(**) https://thezelenkoprotocol.com

CHP DOSYASI /// Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU


Celal Eren ÇELİK : ‘SAHTE EFSANE’ : CANAN KAFTANCIOĞLU

E-posta: ekoprestij

14 Eylül 2020

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu yine ve artık alıştığımız üzere partinin ilkeleri ile uzaktan yakından alakası olmayan ve adeta parti tabanının sinir uçları ile oynayan bir açıklaması ile gündemde..

Kısaca özet geçmek gerekirse katıldığı Taksim Toplantları’nda yapmış olduğu konuşmada üst üste 3 farklı yerde Atatürk soyadını kullanmadan “Gazi Mustafa Kemal” ifadesini kullanan Kaftancıoğlu’na toplantının moderatörlüğünü yapan solun duayen isimlerinden Uluç Gürkan “Atatürk ifadesini kullanmamanız özel bir tercihiniz mi?” diye sorunca Canan Hanım “Kişilerin isimlerinden bahsedilirken bunların belirli alışkanlıklar ile kategorize edilmesine karşıyım.Yıllardır kullandığım gibi bu şekilde ifade etmek,kendimi ait hissettiğim bir ifade olduğu için tercih ediyorum” cevabını veriyor…

Türkçe meali, Canan Kaftancıoğlu “Atatürk” demeyi “Kendisine ait” hissetmiyor…

***

Canan Kaftancıoğlu’nun bu açıklaması geçmiş açıklamalarına bakılınca aslında hiç de yadırganacak bir açıklama değil…Neticede “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sözüne karşı çıkan da kendisi

Canan Kaftancıoğlu’nun Cumhuriyet Halk Partisi’nin dizayn edilerek dönüştürülmesi sürecindeki en önemli aparat olan 10 ARALIK HAREKETİ tarafından kendisine verilen “Görevi” layığı ile yerine getirdiğini görmek gerekiyor aslında…

Bu tip açıklamalar bu “Görevin” bir parçası.

Kaftancıoğlu ve en önemli isimlerinden birisi olduğu 10 ARALIK HAREKETİ bugün Cumhuriyet Halk Partisi’ni adeta “Ele geçirmiş” durumda…

Bahsettiğimiz ekibin geçmişte “CHP kapatılmalı ve yoluna bir vakıf olarak devam etmelidir,CHP Sosyal demokrasinin önündeki en büyük engeldir” diyen muhterem zatlardan kurulu olduğunu hatırlatmak yeterli olacaktır.


Yazımızın sonunda bu 10 ARALIK HAREKETİ’ne tekrar değineceğiz.

***

Ama olaya Kaftancıoğlu özelinden devam etmek gerekirse Canan Kaftancıoğlu için oluşturulan ve aslında “İçi boş” olan bir “Efsane” kültü var…

Nedir o içi boş “Efsane”: İstanbul’u kazanan başkan…

Şimdi efendim Canan Kaftancıoğlu’nun partinin ilkelerine,tüzüğüne,kurucu değerlerine aykırı bu hareket ve açıklamaları her eleştirildiğinde karşınıza bir koro çıkıyor ve şu argümanlar ile karşınıza dikiliveriyorlar:

“Canan Kaftancıoğlu olmasaydı İstanbul seçimleri kazanılamazdı”
“Canan Kaftancıoğlu sayesinde ilk kez İstanbul’u kazandık”
“Canan Kaftancıoğlu CHP’nin tarihindeki en başarılı,en örgütçü İstanbul İl başkanıdır”
Yani zannedersiniz ki Canan Kaftancıoğlu “Dokunulamaz”,kendisine laf söylenemez kutsal bir varlık,parti içinde ayrı bir parti…

Peki gerçekten bu söylenenler doğru mu? Yoksa karşımızda bolca “Makyajlanmış”, iyi bir PR yapılmış,uluslar arası ilişkilşer ağının ortasındaki bir “EKİBİN” kilit ismi olarak parlatılarak bir “Şehir efsanesine” dönüştürülmüş harika bir “Siyasi mühendislik” ürününün sonucu mu var?
İsterseniz somut gerçekler ve veriler üzerinden detaylıca bakalım…

***

Ne diyor yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları? “Canan Kaftancıoğlu olmasa İstanbul kazanılamazdı”

Şimdi öncelikle Kaftancıoğlu’nun İstanbul’un kazanılmasında tabii ki katkısı var il başkanı olarak. Ama kimse kusura bakmasın o katkı “Canan Kaftancıoğlu olmasa seçim alınamazdı”, “İstanbul’u Kaftancıoğlu kazandı” denilecek gibi bir katkı değil…

İstanbul seçimlerinde Ekrem İmamoğlu son 25 senenin en iyi seçim performansını gösterdi bu bir…

İYİ PARTİ ve HDP desteği olmasaydı İmamoğlu’nun bu muhteşem performansına rağmen İstanbul’un kazanılması mümkün değildi bu iki…

Tüm illerden çok daha fazla İstanbul’da AKP’nin ciddi bir yıpranmışlığı,kendi tabanı da dahil olmak üzere AKP’ye çok ciddi bir tepki vardı bu üç…
Ve AKP çok büyük bir hata yaparak seçimi iptal etti.

Bu iptal ile birlikte AKP’li ve MHP’li seçmen ile birlikte ilk seçimde sandığa gitmeyen “Umutsuz” kitleler bir umudu yakaladıklarını anlayarak ikinci seçimde sandığa koştular ve 800 binlik o fark öyle geldi…Bu da dört…

Şimdi tüm bunları yok sayarak kim,nasıl “İstanbul’u Canan Kaftancıoğlu sayesinde kazandık” diyebilir?

***

Gelelim Kaftancıoğlunun yılmaz savunucularının bir diğer “Savunma” argümanına”… Diyorlar ki “ CHP İstanbul’u ilk kez Canan Kaftancıoğlu zamanında kazandı”

2017 yılındaki EVET-HAYIR referandumu aslında ittifakların da temelinin atıldığı referandumdu…CHP’nin İstanbul yerel seçimlerini de kazanmasını sağlayan ittifakın diğer bileşenleri İYİ PARTİ,SAADET PARTİSİ yine CHP ile birlikte HAYIR bloğundaydı. İstanbul seçimlerinin kilidi olan HDP de HAYIR bloğu içerisindeydi.

2017 referandumunda CHP’nin başını çektiği HAYIR bloğu İstanbul’da %51,35 alırken, AKP ve MHP başını çektiği EVET bloğu %48,65 oy aldı.
Yani İstanbul aslında ilk kez EVET-HAYIR referandumunda,2017’de “KAZANILDI”.

Peki bu referandum esnasında CHP İstanbul İl Başkanı kimdi? Cemal Canpolat. Canan Kaftancıoğlu’nun adı sanı dar bir çevre dışında bilinmiyordu dahi…

Yani yılmaz Kaftancıoğlu savunucularının “İstanbul’u ilk kez Kaftancıoğlu kazandı” propagandası ve tezi de burada çöküyor.

***

Geçelim Canan Kaftancıoğlu ile ilgili bir başka büyük “Şehir efsanesine”…Ne diyorlar yılmaz Kaftancıoğlu savunucuları: “Canan Kaftancıoğlu CHP tarihinin gördüğü en iyi İstanbul il başkanı”

Şimdi Canan Hanım’ın İstanbul İl Başkanı olarak girdiği 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimine gidelim isterseniz…

Sandıklar açıldığında İstanbul’da AKP %42,7 oy ile 43 vekil çıkartırken,Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığı yaptığı İstanbul’da CHP %26,4 ile sadece 27 vekil çıkartabildi.

Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanı olduğu bu seçimde İstanbul’da CHP AKP’den tamı tamına %16 fark yedi.

Şimdi bazı aklı evveller çıkıp “Ama bu Cumhurbaşkanlığı seçimi.Oradaki başarısızlık seçimde Cumhurbaşkanı adayı olan Muharrem İnce’ye ait” diyecek olursa o zaman bizim de “Ekrem İmamoğlu seçim kazanırken başarı Canan Kaftancıoğlu’na ait oluyor adaya değil,ama AKP’den fark yenildiğinde başarısızlık neden adaya ait oluyor?” diye sorma hakkımız doğar.

Ayrıca Canan Hanım’ın cevaplaması gereken bir diğer soru da hani “CHP tarihinin en iyi İstanbul il başkanı”(!) olarak 2018 Cumhurbaşkanı seçiminde partisinin adayını neden yalnız bıraktığı,neden yerel seçimlerdeki gibi bir çalışma sergilemediği sorusudur.

Bu sorunun cevabı –Cumhurbaşkanı seçimlerinin yapıldığı geceden başlayarak bu güne kadar yaptığı hataları kabul etmek ve başlattığı son hareketi de tasvip etmemekle birlikte- o dönem aday olan İnce’nin parti içerisinde Canan Kaftancıoğlu’nun mensubu olduğu 10 Aralık Hareketi’nin karşısında yer alması ve seçimi kazanırsa 10 Aralıkçıların da tasfiye olacağı gerçeği midir?

Devam edelim biz “CHP tarihinin en iyi İstanbul İl Başkanı”nın (!) karnesindeki rakamlara bakmaya…

Hani Canan Kaftancıoğlunu “içi boş” bir efsaneye çeviren bu son İstanbul seçimleri var ya…İşte isterseniz bu seçimlerin rakamlarına bakalım…
İstanbul’da Büyükşehir’i kazanmasına rağmen bunun dışında CHP her alanda AKP’nin gerisinde…

İstanbul yerel seçimlerinde İstanbul İl Genel Meclisi’nde AKP’nin oyu %45,58, CHP’nin oy oranı ise %38,54… Yani il genel meclisinde Canan Kaftancıoğlu’nun il başkanlığını yaptığı İstanbul’da,Büyükşehir Belediyesi kazanılmış olmasına rağmen AKP CHP’ye %7 fark atmış…

İstanbul’da kazanılan ilçe belediye sayısında AKP 24’e 14 önde…
Büyükşehir Belediye Meclisi’nde AKP çoğunlukta…

Yani Canan Kaftancıoğlu öyle yılmaz savunucularının söylediği gibi “CHP tarihinin gördüğü en başarılı İstanbul İl Başkanı” falan da değil,bu tezler de rakamlar ile “Çürüyor”…

***

Evet efendim ne diyorlar bu yılmaz ve azimli Canan Kaftancıoğlu savunucuları başka: “Canan Kaftancıoğlu müthiş bir örgütçü,İstanbul örgütüne çok hakim”

Şimdi biz size yerel seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi kazanılmasına rağmen aradan geçen 1,5 sene zarfında CHP İstanbul örgütünden 41 bin 800 üyenin istifa ettiğini söylesek…

Hani nasıl bir “Muhteşem örgütçülük,nasıl bir örgüte hakim olmak bu” desek, “On binlerce insan İstanbul ilinde partisinden istifa ederken Canan Kaftancıoğlu il başkanı olarak ne yapmaktadır?” diye sorsak bu sahte “Efsane” yaratıcıları ve onlara inanarak bu savunmaların peşine takılanlar ne cevap verirler acaba?

***

Peki iyi de bunca somut rakam ortadayken,Canan Kaftancıoğlu’nun “Yaratılan” sahte bir efsane olduğu bu kadar belliyken neden bu “Efsane” algısı nasıl oluşturuluyor?

Onun cevabını da FOX TV-ERDOĞAN TOPRAK-ECE GÜNER-10 ARALIK HAREKETİ dörtgeninde aramak lazım…

Erdoğan Toprak 10 Aralık Hareketi’nn en önemli destekçilerinden,kendisinin eşi Ece Güner ve babası FOX’un Türkiye’nin temsilcisi,Canan Kaftancıoğlu 10 Aralık Hareketi’nin “Yıldızı” ve FOX TV’de kendisinin bolca PR’ının yapıldığı medya alanı…

***

Canan Kaftancıoğlu tüm bu “Makyajın” arkasındaki gerçeklere rağmen neden “Dokunulamaz” bir kişi derseniz o sorunun cevabı yazımızın başında değindiğimiz partiyi ele geçiren 10 Aralık Hareketi’nde saklıdır.

Yola çıkarken ayrı bir sol parti kurmak isteyip, “CHP kapatılıp vakıf olsun” diyen bu hareket daha sonra Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı ile birlikte CHP’ye “Monte” edilmiş,kurucuları olan Süleyman Çelebi milletvekili,Burhan Şenatalar PM üyesi,Oğuz Kaan Salıcı önce İstanbul İl Başkanı,sonra milletvekili en sonunda “Örgütlerden Sorumlu” Genel Başkan Yardımcısı olurken,ekibin en önemli isimlerinden Canan Kaftancıoğlu’nu da İstanbul İl Başkanlığı’na taşıyarak İstanbul delegasyonunu kontrol altına almış,İstanbul’daki rant üzerinden siyasetin kontrolünü de sağlamışlardır.
İlerleyen süreçte bu ekip Türkiye genelinde il başkanlarının belirlenmesinden milletvekili ve belediye başkanı aday listelerinin hazırlanmasına,son olarak Canan Kaftancıoğlu eli ile Kadın Kolları Başkanı seçimine kadar her yerde müdahil ve etkin bir hale gelmiştir.

Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte CHP’yi değerlerinden kopartıp,küresel bir dizayn ile “Dönüştürme” operasyonun en önemli aparatı işte bu 10 ARALIK HAREKETİ’dir.

Bu 10 ARALIK HAREKETİ’nin Türkiye’yi aşan tüm girift ilişkiler ağını ise bu ay “Genişletilmiş” 3. Baskısını yapacak olan İÇERİDEN FETHEDİLEN KALE:CHP kitabımda ilk kez 2 sene önce kaleme almıştım.

Bu kitabımın tek bir satırını yalanlayamayan dava açamayan CHP yönetimi,dava edemedikleri bu kitap nedeni ile beni partiden ihraç etmek istemiş lakin ben “Mahkemeye gideceğim,yazdıklarımı belgeleyerek mahkeme kararı ile geri döneceğim” deyince ihraç kararını işleme sokamamıştı.

***

Ama bu 10 ARALIK’çılar da,onların “Sahte Efsanelerini” savunanlar da bilecek ki Aralıklar’dan önce Ekimler vardı ve o takvim kendilerine ezberletilecek,sahte efsaneleri ile birlikte geldikleri gibi CHP’den gidecekler…

Kaynak: ‘SAHTE EFSANE’: CANAN KAFTANCIOĞLU – Celal Eren ÇELİK

YOLSUZLUK & USULSÜZLÜK DOSYASI “Oruç Reis Araştırma Gemisi‘ni AKP’li Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı işletiyor – Ücret : 4,7 milyon USD


Oruç Reis Araştırma Gemisi‘ni AKP’li Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı işletiyor – Ücret : 4,7 milyon USD

Binali Yıldırım’ın arkadaşına milyon dolarlık kıyak "Oruç Reis Araştırma Gemisi‘nin AKP’li Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait olan Oras Denizcilik Şirketi tarafından 4.7 milyon dolara işletildiği ortaya çıktı." Binali Yıldırım’ın arkadaşına milyon dolarlık kıyak Rafet Yıldırım Rafet Yıldırım 17 Eylül 2020 Perşembe 10:13 0 A + A – Yazdır Türkiye’nin ilk yerli ve milli araştırma gemisi olarak adlandırılan Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait bir şirket tarafından milyonlarca dolar karşılığında işletildiği ortaya çıktı. Kamu İhale Bülteni’nde yer alan bilgilere göre, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü (MTA), 30 Mayıs 2019 tarihinde Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin iki yıl boyunca işletilmesi için bir ihale düzenledi. Birgün’den İsmail Arı’nın haberine göre; ihaleyi, Binali Yıldırım’ın yakın arkadaşı olduğunu bilinen ve uzun yıllardır eski iş ortağı olduğu da iddia edilen Salih Zeki Çakır’ın sahibi olduğu Oras Denizcilik ve Ticaret Limited Şirketi aldı.

İHALE BEDELİ 4.7 MİLYON DOLAR MTA,

18 Haziran 2019 tarihinde, Oras Denizcilik Şirketi’nin Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni 1 Temmuz 2019 ile 1 Temmuz 2021 tarihlerinde arasında iki yıl boyunca işletmesi için bir sözleşme imzaladı. Sözleşmeye göre, Oruç Reis Araştırma Gemisi’ni işleten Oras Denizcilik Şirketi’ne tam 4 milyon 775 bin dolarlık ödeme yapıldı. Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde yer alan bilgilere göre ise Oras Denizcilik Şirketi’nin iki ortağı bulunuyor. Şirketin yüzde ellilik hissesi Binali Yıldırım yakın arkadaşı Salih Zeki Çakır’a ait iken geriye kalan yüzde ellilik hissesi ise Salih Zeki Çakır’ın oğlu Çağrı Cihan Çakır’a ait görünüyor. MTA, 2019 yılında Oruç Reis Araştırma Gemisi için dört ayrı hizmet alımı ihalesi düzenledi. Ancak ihalelerin ardından imzalanan tüm sözleşmelerde şirketlerin Türkiye merkezli olmasına rağmen ödemeler dolarla yapılıyor. MTA’nın sadece geçen yıl düzenlediği dört ayrı hizmet alımı ihalesinin bedeli yaklaşık 11 milyon dolara ulaştı. Aynı zamanda da İMEAK Deniz Ticaret Odası Meclis Başkanı da olan Salih Zeki Çakır, geçen yıl yakın arkadaşı AKP’li Binali Yıldırım’a Denizcilik Üstün Hizmet Beratı verdi.

MİLYONLARCA DOLAR ÖDENDİ

♦ MTA’nın 2019 yılında Oruç Reis Araştırma Gemisi’nin işletilmesi için yaptığı ihaleyi 4 milyon 775 bin dolara Oras Denizcilik Şirketi, 3 Temmuz 2019 tarihinde Oruç Reis Araştırma Gemisi İçin Koruma Gemisi Hizmet Alımı ihalesini de Aras Romorkör Şirketi 2 milyon 327 bin dolara aldı.

♦ 11 Temmuz 2019 tarihinde ise MAT, “Oruç Reis Araştırma Gemisi 2b/3b Sismik Operasyon Ve İşbaşı Eğitim Hizmet Alımı” adı altında bir ihale daha düzenledi. Bu ihaleyi de 2 milyon 588 bin dolara Horizon Global Enerji ve İleri Teknolojiler Anonim Şirketi kazandı.

♦ MTA 17 Aralık 2019 tarihinde de Oruç Reis Araştırma Gemisi İçin Takip Gemisi Hizmet Alımı için bir ihale düzenledi. Bu ihaleyle de yine dolar üzerinde ödeme yapılırken MTA kasasından Aras Romorkör Şirketi’ne tam 1 milyon 149 bin dolar ödendi.

Gelecek Gündem : http://www.gelecekgundem.com/gundem/binali-yildirim-in-arkadasina-milyon-dolarlik-kiyak-h9000.html

DIŞ POLİTİKA DOSYASI : Dış Politika Profesörü Baskın ORAN Yazdı, Mussolini’nin Mare Nostrum’u


Dış Politika Profesörü Baskın ORAN Yazdı, Mussolini’nin Mare Nostrum’u

İtalyan işgalinde bulunan Onikiadalar ve Meis’i 1923 Lozan’da vermekle geçiştirdiler (Md. 15)

17 Eylül 2020

Baskın Oran

Yazılarda hep Türkiye’den konuşuyoruz. Hem iç hem dış politika. Bu hafta çeşit olsun, artık farklı ve bambaşka bir ülkeden, İtalya’dan bahsedelim.

Gerçi yazar Feridun Nadir iki ülkeyi çok benzetiyor: “Espresso yerine Türk kahvesini, makarna yerine kuruyu-pilavı, pizza yerine lahmacunu, Bellini yerine Dede Efendi’yi, Da Vinci yerine Hezarfen Ahmed Çelebi’yi, Al Bano yerine de rahmetli Kayahan’ı koydunuz mu Türkiye oluyor işte.”

Pek öyle değil tabii. “Faşizm” ile “Milli İrade” aynı mı? Roma İmparatorluğu ile Osmanlı’yı geri getirmek istemek aynı mı? “Kara Gömlekliler” ile “Takviye Hazır Kuvvet” aynı mı? Mare Nostrum ile Mavi Vatan aynı şey mi?

Ama Türkiye’yi bırakıp konumuza gelelim biz: İtalya ve İl Duçe’si (lideri) Mussolini. Vikipedia’dan özetleyelim.

***

Risorgimento diye anılan birleşmesini çok geç oluşturabilen (1871 Viyana Kongresi, hatta bazılarına göre 1918 Villa Giusti Ateşkesi) zayıf İtalya, diğer Batılı ülkeleri takliden sömürge kapma hevesiyle girdiği I. Dünya Savaşı’ndan hüsranla çıktı. Fransa ve özellikle İngiltere, vaat ettiklerinin aksine, İzmir’in işgalini Yunanistan’a verdiler.

Bunun üzerine İtalya, Trablusgarp’ı işgal ettiği 1912’de el koymuş olduğu Onikiadalar ve Meis’ten hareketle Antalya’yı, oranın Muğla’ya kadar batısını, Konya’ya kadar da kuzeyini bikaç yüz kişilik kuvvetlerle işgale kalktı, beceremedi, üstelik Müttefikler’den de azar işitti.

Ama savaş sonrasında İtalya’ya hiçbir şey vermemek de olmazdı; zaten İtalyan işgalinde bulunan Onikiadalar ve Meis’i 1923 Lozan’da vermekle geçiştirdiler (Md. 15).

***

Böylesi bir psikolojik ortama giren İtalya, ekonomik olarak da çökmüş biçimde çıktı savaştan. Hatta, sömürge uğruna girdiği bu felaket sırasında harcadığı paranın, Risorgimento’yu gerçekleştirdiğinden beri harcadığından fazla olduğu söylenir.

Savaş sonrasında işsizliğin ve enflasyonun tavan yaptığı bir ortamda Kral III. Vittorio Emmanuele, durumu düzeltmesi için Mussolini’yi 1922’de başbakan yaptı. Önceleri liberallerin desteğini alan Mussolini, tren ve otoban sistemleri kurarak ve çiftçileri destekleyerek ekonominin canlanmasını, işsizliğin azalmasını sağladı. Popülaritesini çok artırdı.

Fakat kısa zamanda tam bir polis devleti kurdu. Kara Gömleklileri kullanarak komünistleri imhaya girişti. Sendikaları yasa dışı ilan etti. Diğer partileri kapattı. Eğitimi kontrolüne aldı. Bütün bakanlıkların görev ve yetkilerini kendinde toplayarak orduyu da yönetmeye başladı.

Üniversite öğretim üyeleri rejimi savunacaklarına dair yemin ettirildiler. Kitap ve gazetelere sansür getirildi, gazete editörleri Mussolini tarafından belirlenmeye başlandı. Yasalar yeni baştan yazıldı.

Seçim sistemini kendine göre tekrar düzenleyen Mussolini başbakanlıkla yetinmeyecek, devleti kendi şahsında kişiselleştirecek, tüm kurumları kendi sarayı etrafına kümelendirecek, Eylül 1943’te de kendini “İtalyan Sosyal Cumhuriyeti’nin Duçesi” ilan edecektir.

***

Ne var ki, bu tek adam rejimi devletin işlemesini engellemeye ve ekonomi dahil ciddi çöküşe yol açmaya başladı.

Bunun üzerine Mussolini halkın sempatisini tekrar kazanmak için dış politikada çok taşkın bir milliyetçi yayılmaya girişti. Büyük harcamalar sonucu silahlandı ve özellikle de donanmayı güçlendirdi. 1923’te Korfu’yu bombaladı, 1939’da işgal de edeceği Arnavutluk’ta kukla bir rejim kurdu.

İtalya 1923-32 arasında Libya’yı yeniden fethedecek, 1935’te Habeşistan’ı işgal edecek, daha 1923’te Adriyatik’in İtalya’ya yetmeyeceğini söylemiş olan İl Duçe de Mare Nostrum’u ilan edecektir.

Türkiye’nin Antalya ve kuzeyi de bu işgal planlarına dahildi. İtalya iki savaş arasında Türkiye’yi en çok endişelendiren Batılı devlet oldu. Mussolini’nin her açıklaması ve hareketi Ankara tarafından büyük dikkatle izleniyordu. Habeşistan işgali nedeniyle başlayan Milletler Cemiyeti yaptırımlarına Türkiye de katılınca İtalya protesto etti, 1936’da Onikiadalar’ı tahkime başladı, Montrö’yü de imzalamadı (denizci bir devlet olarak Boğazlar’ı çok kullandığı için 38’de katılacaktır).

***

Bu milliyetçi süreçte yayılmacılığın tahrik edici tadını aldıktan sonra artık Mussolini’nin durması zordu. Malta, Korsika ve Tunus’u topraklarına katmak ve “Roma İmparatorluğu’nu yeniden ihya” için Almanya’nın yanında savaşa girdi. Fakat K. Afrika ve Balkanlar’da orduları mağlup oldu.

Mussolini ve İtalya 1943’te bütünüyle yenildi.

Sonrasını biliyoruz.