DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU DOSYASI : İNSAN HAKLARI İHLALLERİ, UYGUR ÖZERK BÖLGESİ VE ÇİN


İNSAN HAKLARI İHLALLERİ, UYGUR ÖZERK BÖLGESİ VE ÇİN

Yorum No : 2019 / 79

AVİM

Çin’in Uygur Türklerine yönelik politikalarına dair sızdırılan ve Çin makamlarına ait olduğu iddia edilen 403 sayfalık bir belge, Uygur halkının maruz kaldığı baskıya ilişkin tartışmaların alevlenmesine neden olmuştur.

Bilindiği gibi Uygur Özerk Bölgesi, Tibet Özerk Bölgesi, Guang Xi Zhuang Zu Özerk Bölgesi, Ning Xia Hui Zu Özerk Bölgesi ve İç Moğul Özerk Bölgesi ile Çin’in beş özerk bölgesinden biridir. Jeopolitik açıdan önemli bir konuma sahip olan Uygur Özerk Bölgesi yer altı kaynakları ve ulaşım güzergâhları açısından da dikkati çeken bölgelerdendir. Bölgede, toplamda ticari olarak üretilebilir olan 122 çeşit maden türü yer almaktadır. Buna ek olarak bölgede yeni doğal kaynakların keşfi de devam etmektedir. Geçtiğimiz Ekim ayında bölgede 115 milyar metreküplük doğal gaz keşfedilmiştir[1]. Ayrıca, bölge Çin’in küresel bir güç olma hedefi doğrultusunda büyük önem atfettiği “Yeni İpek Yolu” olarak da adlandırılan “Kuşak ve Yol Girişimi” bakımından da önemli bir geçiş noktasıdır.

Bölgenin stratejik konumu tarih boyunca önem taşımıştır. 751 yılında Türk ve Arap birlikleri ile Çin ordusu arasındaki Talas Savaşı ile çizilen sınır, daha sonra Rusya ve Çin’in yayılma mücadelesinde dikkat çekmiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1949’ta Çin, Türkistan olarak da adlandırılan bu bölgenin tamamının Rus hâkimiyetine geçmesini engellemek üzere Doğu Türkistan’ı egemenliği altına almıştır. Çin işgalinden sonra bölgeye “Xinjiang Uygur Özerk Bölgesi” ismi verilmiştir.

Bölgenin resmi adında “özerk” ifadesi yer almasına rağmen Uygurların kendilerini yönetme ve temsil hakkı olmadığından bahsedilmektedir[2]. Bölgenin idaresinde tüm yetkiler Çinlilere aittir. Özerk yönetim organlarında görevlendirilen etnik unsurların siyasî, ekonomik ve askerî karar verme, denetleme yetkileri Çin Komünist Partisi kontrolü altındadır. Bu durum da şüphesiz bölgedeki iç dinamikler bakımından önemli bir etkendir.

Bölgenin bir diğer özelliği de geçmişten bu yana nüfusun çoğunluğunu Müslüman-Türk toplumunun oluşturmasıdır. Günümüzde bölgede meydana gelen çatışmaların temelinde Çin’in genelinden farklılık arz eden bu demografik yapının etkili olduğu söylenebilir. Nitekim özellikle 1949’tan sonra meydana gelen ihtilaflarda Türk toplumunun Çinlileştirilmesine ve Müslümanlığın ortadan kaldırılmasına yönelik izlenen politikaların etkisi gözlenmektedir. Ayrıca, yıllar içerisinde Çin Hükümeti tarafından bölgede Müslüman Türk toplumunun çoğunluk oluşunu değiştirecek bir demografik yapı oluşturmak amacıyla Çin’in başka bölgelerinden göçler yaptırıldığı da bilinmektedir.

Esas itibariyle Çin’in bölgede hâkimiyet kurduğu 1949 yılından itibaren bölge halkı ile Çin yönetimi arasında çatışmalar yaşanmakta ve Çin’in çoğunluğu Müslüman Türk olan bölge halkı üzerindeki baskıları gündemde yerini korumaktadır.

Çin’in millileştirme ve aşırıcıkları giderme politikası çerçevesinde bu tarz girişimlere hız kazandırdığı gözlenmektedir. Bu politikalara da en fazla maruz kalan bölge Uygur Özerk Bölgesi olmaktadır. Özellikle 2009 ve 2014’te Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de yaşanan olaylar ve bölgenin coğrafi olarak Afganistan kaynaklı İslami aşırıcıklara yakın konumu, Çin hükümetinin buradaki etkinliğini artıran ve daha bastırıcı politikalar izlemesine neden olan etmenler olarak gösterilmektedir.

Bu bağlamda, uluslararası kamuoyunda da bu konuya ilişkin farkındalığın ve Çin hükümetine yönelik tepkilerin yıllar içinde artış kaydetmekte olduğu görülmektedir. Tepkiler çeşitli mecralarda birçok ülke tarafından dile getirilmektedir. Özellikle Türkiye, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri gibi ülkeler zaman zaman Çin’in bu bölgede izlediği politikalara ilişkin rahatsızlıklarını bildirmektedirler[3]. Son dönemde Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Pompeo’nun da bir konuşma sırasında Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Çin’in uygulamalarını eleştirmesi bu kapsamda önemli bir gelişmedir[4].

Günümüzde artık Çin’in Uygur Türklerine karşı insan haklarını ihlal ettiğine dair genel bir anlayış bulunmaktadır. Her geçen gün de bu doğrultudaki kanaatleri kuvvetlendiren yeni veriler bölgeden gelmektedir. Eğitim amaçlı ve aşırıcılıkları gidermeye yönelik olduğu belirtilen tesisler ve bu tesislerde belirli süre kalan ve sonra kaçmayı başararak yaşadıklarını anlatan kişilerin ifadeleri Çin’in Uygur Türkleri’ne yönelik izlediği insan haklarını ihlal eden politikalarını ortaya koymaktadır. Bu uygulamalar özellikle günümüzde birçok uluslararası basın yayın organlarında da geniş yer bulmaktadır.

Çin’in Uygur Türklerine yönelik uyguladığı baskıcı yöntemlerin son örneğini sızdırıldığı iddia edilen 403 sayfalık belgedeki ifadeler teşkil etmektedir. 16 Kasım 2019 tarihinde New York Times’ta yayımlanan makaleye göre 403 sayfa olduğu iddia edilen belgedeki ifadeler uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmıştır.

Söz konusu belgelerde Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’in devlet yetkilileri ile olan görüşmeleri, görevlilere yönelik direktifler ve Sincan’daki Uygurların izlenmesine ve kontrol edilmesine dair raporların bulunduğu iddia edilmektedir. Ayrıca, Çin’in diğer bölgelerinde de İslam’ın kısıtlanmasına dair planlamaların genişletilmesi ile ilgili detayların bulunduğu belirtilmektedir[5].

Belgelerde özellikle aileleri alıkonulan çocuklara yetkililerin nasıl yaklaşmaları gerektiğine dair ifadeler dikkati çekmektedir. Bu bağlamda sözkonusu iddia edilen belgelere göre, Çin’in diğer bölgelerinde okula giden öğrencilerin ailelerinin nerede olduğunu sorması halinde yetkililere onların “radikal İslam virüsü”nden etkilendikleri, bu nedenle tedavi edilmeleri gerektiğini söylemesi talimatı verilmektedir. Aynı zamanda, “hiçbir şekilde merhamet gösterilmemesi” gibi ifadelere yer verilmektedir.

Öte yandan Çin’in Birleşik Krallık Büyükelçisi Liu Xiaoming belgeleri sahte olarak nitelendirmiştir. Çin, Uygur Türkleri’ne yönelik uygulamaları kendi politikaları çerçevesinde gerekçelendirmeye çalışmaktadır. Bu doğrultuda en dikkati çeken savunma Uygur Türklerinin aşırılıktan uzaklaştırılması gereğidir. Ayrıca Uygur Türkleri’nin tutulduğu kampların esasen meslek edindirme kampları olduğundan bahsedilmektedir. Buna ek olarak Çin, uluslararası toplum tarafından getirilen eleştirileri iç işlerine müdahale olarak yorumlamaktadır.

Çin’in politikaları sebebiyle Uygur Türkleri’nin durumu her geçen gün daha da kötüleşirken, Haziran ayından bu yana Hong Kong’ta meydana gelen olaylar Çin’in insan hakları konusundaki sıkıntılarına ilişkin yeni bir örnek teşkil etmektedir. Bu doğrultuda yeni bir küresel güç olma yolundaki Çin için Uygur Özerk Bölgesi’nde ve Hong Kong’daki gelişmeler uluslararası camiada ülkenin itibarını olumsuz etkileyen bir unsur teşkil etmektedir.

İddialara ve yaşananlara rağmen uluslararası toplumun Çin ile ilişkilerini gözden geçirmemesi Çin’in siyasi ve ekonomik gücü ile öneminin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Zira, Çin yerine başka bir devlet Uygur Özerk Bölgesi ve Hong Kong’taki olayların muhatabı olsaydı uluslararası toplum tarafından çok daha ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalabilirdi.

Her ne kadar Çin, günümüzde Uygur Özerk Bölgesi’ndeki insan hakları ihlalleri dolayısıyla bir yaptırım ile karşılaşmamışsa da bu iddialar özellikle önemli bir güç merkezi olan ülke için temel insan haklarına gösterilen saygı açısından olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Ayrıca, uluslararası kamuoyunda bu konular özelinde Çin’e karşı bir tutum benimsenmesine neden olmaktadır.

Türkiye, “Kuşak-Yol İnisiyatifi”ne ve Asya’nın gelişmesine önem vermekte ve desteklemektedir. Ayrıca, kendi konumunu batının en doğusu, aynı zamanda doğunun en batısı ve Avrasya’nın merkezi olarak değerlendiren bir ülke olan Türkiye, Çin ile geliştirmeyi içtenlikle arzu ettiği ilişkilerin, kendi köklerinin bulunduğu Uygurlara reva görülen ayrımcılıkla gölgelenmemesi, tam tersine Türkiye-Çin ilişkilerinde bu köklü halkın iki ülke arasında bir bağlantı oluşturmasını değerlendiren bir anlayış içindedir.

Çin’e yönelik eleştirilerin özellikle küresel güç dengelerinin Avrupa-Atlantik’ten Asya-Pasifik bölgesine kayma tartışmaları esnasında gerçekleşmesi de dikkati çeken bir başka noktadır. Bu bakımdan özellikle, üretim, nüfus, ekonomi, ticaret ve teknoloji gibi alanlarda Avrupa-Atlantik bölgesine nazaran çok önemli bir atılım yapmış olan Asya-Pasifik bölgesinin ve esas olarak Çin’in, yukarıda bahsedilen insan hakları ihlalleri nedeniyle avantajlı konumunun zarar görmemesi, engellenmemesi Avrasya’nın ve dünyanın yararına olacaktır.

Fotoğraf: Çin Hükümeti’nin Uygur Özerk Bölgesi’ndeki yasaklarına ilişkin pano

YOLSUZLUK DOSYASI /// Saygı Öztürk : İhalede 88 milyon lira fark ın bir anlamı yok.


Saygı Öztürk : İhalede 88 milyon lira farkın bir anlamı yok.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü, merkez ve ilçelerdeki devlet hastanelerinin toplu malzemeli yemek hazırlama ve sonrası hizmetleri için ihale açtı. İhale ama öyle böyle ihale değil toplam 529 milyon 139 bin liralık ihale. Kamu sağlık kuruluşları birinci kısmı için 256 milyon 538 lira, ikinci kısımdakiler için ise 272 milyon 601 bin liralık maliyet çıkarıldı.

İhaleye katılmak için 117 firma dosya aldı. Ancak, verilecek hizmetin büyüklüğünü dikkate alan firmalar daha başında ihaleye katılmama kararı aldılar. 10 firma “Biz bu işte varız” dedi ve aralarında işbirliği yaptı. Yetkililerle görüşen her firma sahibi, “Yanlış yapılıyor. İhaleleri iki grup yerine daha küçük parçalar halinde yapmış olsanız fazla firma yarışa katılacak, daha fazla kırım olacak ve devletimizin kasasından daha az para çıkacak” dese de, değişen bir şey olmayacağı anlaşıldı.

EN BÜYÜK YEMEK İHALESİ

Yıllardır yemek sektöründe hizmet veren firmalar bugüne kadar en yüksek bedelli yemek ihalesinin İzmir’de yapıldığını, o yüzden firmaların yüzde 99’unun yeterlilik anlamında ihaleye katılamadığını anlatıyor. İhaleye katılmak için 25 firma iş ortaklığı yaptı ve sonuçta ihaleye katılan 10 firmadan, ikisinin verdiği belgelerin yeterlilik kriterlerine uymadığı anlaşıldı ve 8 firma yarışmış oldu.

İzmir İl Sağlık Müdürlüğü’nün iki ayrı bölge için açtığı ihalede “Ekonomik açıdan en avantajlı birinci ve ikinci teklifler belirlendi. İki firmanın da aynı olduğu anlaşıldı. 529 milyon 139 bin liralık yemek ihalesi, yaklaşık 425 milyon 370 bin lira teklif veren Elzem-Niftem-MFS İş Ortaklığı tarafından kazınıldı. Yani, İzmir’deki kamu sağlık kuruluşlarının tamamının yemekleri bu iş ortaklığı arasından karşılanmış olacak. İhalede ilginç bir durum var. 8 firmanın katıldığı yarışta birinci bölgede 6’ncı sırada, ikinci bölgede ise 7’nci sırada teklif veren iş ortaklığı yemek ihalesini kazanmış oldu.

Yarışı kaybeden firmalar, Kamu İhale Kurumu’na itirazlarını sürdürüyor. Bu kadar büyük bir yemek ihalesinin yanlışlığı, rakamın büyüklüğü nedeniyle bir çok firmanın ihaleye katılamaması ve bu durumun da haksızlıklara neden olduğunu öne sürüyor. Bunları geçelim, bir de teklif veren firmaların ihale için verdikleri rakamları inceleyelim.

6 ve 7’nci sıralar

Örneğin birinci bölge hastanelerin yemek ihalesi için yarışan firmalardan Yemekçim-Trakya Tabldot Yemek İş Ortaklığı 164 milyon, ikinci sıradaki firma 167 milyon lira teklif vermesine karşın, altıncı sırada bulunan Elzem-Niftem-MFS İş Ortaklığı 202 milyon 589 bin lira teklifte bulunuyor ve ihale onun üzerinde kalıyor. Yani, en düşük teklife değil, altıncı sırada teklif verene ihale verilmiş oldu. Aynı şekilde ikinci bölgede bulunan hastanelerin yemek ihalesi için de teklif veren Elzem-Niftem- MFS İş Ortaklığı sıralamada 7’nci olmasına karşın ihale bu iş ortaklığında kaldı. Sonuçta en yüksek fiyat sıralamasında sondan ikinci ve üçüncü sırada yer alan firmaya iki ihale verilmiş oldu.

Büyük ihalede en düşük teklifi veren firma ile 6 ve 7’nci sırada teklif veren firmalar arasında yaklaşık 88 milyon 384 bin lira fark çıkıyor. Kamu İhale Kurumu’na, ihalenin yapılış biçimi ve aradaki müthiş fiyat farkına itirazlar oldu. İtirazlarda ağırlık, bu kadar büyük miktarlı yemek ihalesi yapmak yerine parçalı olarak ihalenin yapılmamasınaydı. Eğer hastane yemek ihaleleri parçalı olarak yapılmış olsa katılım daha fazla olacak, rekabet sonucu fiyatlar da düşük kalacaktı.

Bu ihalede usulsüzlük olduğunu asla öne sürmüyorum. Ancak, aradaki müthiş fiyat farkına ve bu tür ihalelerin parçalı olarak yapılması durumunda daha çok katılımcı olacağına dikkat çekiyorum. Kamu İhale Kurumu’na yapılan itirazların da nasıl sonuçlanacağını bilmiyorum.

Söz İzmir’den açılmışken Milli Eğitim Müdürü Ömer Yahşi ile ilgili soruşturmaya geçelim. Bir GSM şirketi İl Milli Eğitim Müdürlüğü personeli ile öğrencilerin eğitim ihtiyaçlarında kullanmaları koşuluyla hesaba 400 bin lira yatırdı. İl müdürü Ömer Yahşi’nin yakınlarının tatil giderini, bu paradan karşıladığı iddiasıyla hakkında soruşturma açıldı.

İYİ Parti Adana Milletvekili İsmail Koncuk, Bakan Ziya Selçuk’a “Kendisine ait olmayan, koruması gereken kurum parasıyla ailesini tatile gönderen İl Milli Eğitim Müdürü, bu büyük kusurlarına rağmen, neden görevinde tutuluyor?” diye sordu.

Müfettişler, Yahşi hakkında kademe ilerlemesinin durdurulması, idari yönden yöneticilik görevinin üzerinden alınması, adli yönden suç duyurusunda bulunulması, mali yönden de zararın tazmin edilmesi teklifi getirmesine karşın dosya “Kınama” ile kapatıldı.

Ziya Selçuk, İYİ Parti milletvekilinin bu sorusuna cevap verir mi? Sanmıyorum. Çünkü, yapılması gerekenin yapılmadığını biliyor.

DİN & DİYANET DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ? ??


E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : Hangi İslam ???

LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/hangi-islam-2/

Erdoğan’ın geçen hafta Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından düzenlenen 6. Din Şurası’nda yaptığı konuşmada söyledikleri hem doğru değil hem de bilimsel, sosyolojik ve teolojik bir temeli yok. Daha da önemlisi; bu açıklamaları kendisinin de üzerine yemin ettiği Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın ilkeleri ile cepheden çelişen, evrensel çağdaş hukukla ciddi problemleri olan, insanlığın yarattığı ortak medeniyetin bugün geldiği yerle uyum içinde olmayan fikirler manzumesi adeta.

Konuşmasına; “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan ve kucaklayan kurallar ve yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim ve öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz” diyerek başlıyor, bu paralelde devam ediyor ve konuşmasının bir yerinde “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz” diyor.

Teokrasi

Ortaçağ da böyleydi! Din; siyaset, bilim, felsefe, sanat, ticaret ve her türlü sosyal ve toplumsal ilişkiler de dâhil olmak üzere tüm alanlara egemendi ve hayatın tüm alanlarını kuşatırdı. Bu dönemde her şey dine endekslenir, dinle yatılır, dinle kalkılırdı. Tüm güçlerin (yasama, yürütme, yargı) tek kişide (padişah, sultan, hakan, kral, çar) toplandığı monarşi yani tek adam yönetimi, bu dönemin yönetim şekliydi. Bu dönemin tek adamları gücünü ve yetkisini halktan değil Tanrı’dan alır, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi veya gölgesi olarak nitelendirilir ve sorgulanmazlardı. Buna teokrasi denirdi.

Bu dönemde bilim, felsefe, sanat adına ciddi bir ilerleme kaydedilemedi, halk sefalet içindeydi, artı değeri sömürülürdü, din adına ölmek ve öldürmek için savaşlara gönderilirdi, kadın insan yerine konmazdı ve din adına oluk oluk kan akıtılırdı.

Osmanlı Niçin Yıkıldı?

Medeniyetin gelişimi ile birlikte bu dönem yıkıldı. Tabii ki kolay olmadı! İçeriğinde rönesans, reform, hümanizm (insan odaklılık), sanayi devrimi, siyasal devrimler (1689 İngiliz Devrimi ve Haklar Bildirisi, 1789 Fransız Devrimi, 1776 Amerikan Devrimi) ve aydınlanma olan uzun soluklu ve acılı bir dönemin sonunda dinsel düşünceden akılcı ve bilimsel düşünce dönemine geçildi. Bu gelişimin doğal sonucu olarak tek adam rejimleri yıkıldı, egemenliğin kaynağı Tanrı’dan halka geçti. Bugün çokça konuştuğumuz ve referans yaptığımız demokrasi, insan hakları, kadın erkek eşitliği, çağdaş hukuk, basın ve ifade özgürlüğü, ortak akıl gibi kavramların hepsi bu gelişimin ürünleridir. Geçmişte, dinsel düşünce döneminde bunların zerresi bile yoktu!

Osmanlı bu gelişimi ve değişimi ıskalayıp dışında kaldığı için geriye düştü, “Hasta Adam” oldu, bölündü, parçalandı ve enkaz haline geldi. Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yapılan Aydınlanma Devrimleri ise Türkiye’yi insanlığın ulaştığı ve devamlı gelişim ve evrim halinde olan çağdaş medeniyet seviyesine getirme hamleleriydi ve yapılan her bir devrimin çağdaşlık hedefine ulaşma yolunda bir anlamı vardı.

Egemenlik Gökten Yere İndirildi

Örneğin; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözü… Atatürk’ün derin anlamı olan bu veciz sözünü iktidar çokça kullandı ve kullanıyor ama tabii ki anlamını bilmeden! İktidar bu sözü “Madem sandıktan çıktım, her istediğimi hiçbir sınırlamaya tâbi olmadan yapabilirim’’ anlamında kullanıyor. Hâlbuki bu söz, monarşinin kaynağı olan teokrasinin bitirildiğini gösteren bir sözdür. Yani egemenliğin kaynağı artık Tanrı değil, insandır ve halktır anlamındadır. Bir anlamda; egemenliğin gökten yere indirilmesidir. Egemenliğin kaynağı Tanrı olursa; tek adam yönetime hâkim olur ve burada demokrasiden, insan haklarından, özgürlüklerden, akıl ve bilimden, kadın erkek eşitliğinden bahsedilemez.

Demem o ki; Din Şurasında konuşulanlar sorunludur, insanlığın bugün ulaştığı, yarın daha da öteye taşıyacağı çağdaş medeniyet çizgisi, demokrasi ve özgürlükler ile taban tabana zıttır. Ne yazıkki bu iktidar döneminde din ve diyanet; halk üzerinde baskı yaratabilmeyi, tek adam yönetimini meşrulaştırabilmeyi, iktidarda sonsuza kadar kalabilmeyi, yapılan fahiş yanlışların ve yolsuzlukların sorgulanmasını engellemeyi ve sömürü düzenini devam ettirebilmeyi hedefleyen, halka refahı ancak cennette uygun bulup kendilerine bu dünyada reva gören zihniyetin operasyon silahı haline gelmiştir.

Herkesi İslam’ı Farklı

Ayrıca hangi İslam? Bin bir çeşit İslam var! Belki daha da fazlası. Bir Hz. Muhammed’in genetik olarak akrabası olan Ürdün Kralı II. Abdullah’a, eşine, çocuklarına, kılık kıyafetlerine, İslam adına söylediklerine ve yaptıklarına bakın, bir de bizimkilere! Benzerlik bulamazsınız. Osmanlı Hanedanı’ndan son İslam Halifesi olan Abdülmecid Efendi’nin kıyafetine, ailesine, kızlarına bir bakın, bir de “Yeni Osmanlı” gibi uyduruk bir hayale sahip olmalarına rağmen, Diyanet’in Din Şurası’nda İslam adına söylediklerine, santim benzemez!

IŞİD, El Nusra, El Kaide, Taliban, Hamas, İhvan, Tunus’un Nahda Hareketi, Pakistan, Cezayir, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Muhammed bin Selman, Şiiler, İran ve daha bir sürü örnek sayabilirim. Hangisi bir diğerine benziyor? Her biri gerçek İslam’ı kendisinin temsil ettiğini iddia ediyor. Tarikatlar da böyledir! Gerçek İslam’ı kendilerinin temsil ettiğini söylerler ve birbirilerini yerler!

Türk’ün İslam Yorumu

Aynı hanedan içinde, aynı aile içinde baba ile oğulun din anlayışları bile farklıdır. Tarih bize bu gerçeği gösteriyor. Biliyorsunuz; Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Sultan II. Beyazıt bir dindar ve sofuydu. Ama babası öyle değildi! Fatih’in sarayında yıllarca yaşamış olan Gian-Maria Angiolello “Sultan II. Beyazıt, babası Fatih Sultan Mehmet için otoriterdi ve Muhammed Peygamber de dâhil, hiçbir dine inanmazdı” dediğini yazmıştır. Diyelim ki; Angiolello söylenenleri biraz abartmış. Öyle bile olsa, bu bile baba ile oğulun, Fatih ile Beyazıt’ın İslam’ı taban tabana zıt bir yorumlama içinde olduklarını göstermez mi?

Bir de Türk’ün İslam yorumu var! Kökleri Orta Asya’ya, Hoca Ahmet Yesevi’ye, Horasan Erenleri’ne, Osmanlı’nın kurucu fikir babalarından ve Osman Bey’in kayınpederi Şeyh Edebali’ye kadar uzanan, zaman içinde Anadolu’da Alevi-Bektaşi geleneğini oluşturan, hoşgörülü, sağduyulu, kadını yok saymayan, korkuya değil sevgiye dayanan, insanı merkezine alan, gelişmeye ve çağdaşlığa açık olan bir İslam anlayışıdır bu! İslam dünyasında tektir!

Hristiyanlar Niçin Müslümanlardan Önde?

İstanbul’u bile tam olarak alamamışken, Orta Avrupa ovalarına kolayca hâkim olmamızı ve Makedonya’yı baştanbaşa ele geçirmemizi sağlayan üstünlük, bu fikir ve inanç üstünlüğüydü. Bu sonuç sadece kılıcın gücüyle alınamazdı! Ancak Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan getirdiği yobaz ulema ile bu üstünlük zaman içinde azaldı, bitti ve devir Avrupa’daki gelişim ve değişimle birlikte tersine döndü, aleyhimize gelişti.

Bugün Hıristiyan dünyası İslam dünyasından her bakımdan fersah fersah ileride ve güçlü! Ama bunun nedeni Hristiyan olmaları değil! Hristiyanlığı sadece din, inanç ve itikat haline getirip kültür olarak görmeleri, dünyevi yaşamın referansı yapmamaları ve yaşamın her alanını kuşatmasını engellemeleridir. Hristiyanlar bu noktaya analarının karnında gelmedi. Reformlarla, uzun soluklu ve acılı mücadeleden sonra ulaştılar.

Türker Ertürk

TAZİYE MESAJI : PKK’lı teröristlerin önceden tuzakladığı el yapımı patlayıcının (EYP), kontrollü şekilde imha edilmesi sonucu infilak etti. Patlamada 2 askerimiz Şehit oldu.


DAĞITIM

1.GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

2.KARA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

3.DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

4.HAVA KUVVETLERİ KOMUTANLIĞI

5.JANDARMA GENEL KOMUTANLIĞI

6. EMNİYET GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

7. BURSA EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ

Sayın Müdürüm, Sayın Komutanım,

Şırnak‘ın İdil ve Midyat arasındaki Pisikayası Tepesi bölgesinde PKK’lı teröristlerin önceden tuzakladığı el yapımı patlayıcı (EYP), kontrollü şekilde imha edilmesi sonucu infilak etti. Patlamada Uzman Çavuşumuz Kemal Sayar ile bomba uzmanı Astsubay Üstçavuşumuz Esma Çevik şehit oldu. 7 askerimiz de yaralandı.

Bizleri derin bir acı ve üzüntüye boğan bu saldırıda hayatını kaybeden Şehitlerimize Allah’tan rahmet, Şehitlerimizin kederli ailesine, Emniyet Genel Müdürlüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri ile Yüce Türk milletine başsağlığı ve sabır dileriz. Yaralı askerlerimize acil şifa dileriz.

ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU

www.ozelburoistihbarat.com

[category duyuru]

DOĞU TÜRKİSTAN DOSYASI /// 21 Doğu Türkistan Türk’ü sınırdışı ediliyor


21 Doğu Türkistan Türk’ü sınır dışı ediliyor

Binlerce Suriyelinin vatandaş yapıldığı Türkiye’de, Çin’in talebiyle oturma izni dahi olan 21 Doğu Türkistan Türk’ü sınır dışı edilmek üzere gözaltına alındı.

İstanbul TEM ekipleri İstanbul Zeytinburnun’da operasyon düzenledi. Operasyonda 11 çocuk 7’si kadın ve 1’i yaşlı 21 Doğu Türkistanlıyı gözaltına aldı.Karakola götürülenlerin çoğunluğunun Pasaportlu ve Türkiye’de oturma izni olan ikameti olan Doğu Türkistanlı olduğuda öğrenildi.

Gözaltına alınan 21 Doğu Türkistanlının Despot işlemi yapılarak sınırdışı edileceği öğrenilirken, Sınırdışı edilecek 21 Doğu Türkistan’lının Türkiye’den çıkarak Çin’nin işgali altında bulunan Uygur Özerk bölgesine gönderileceği bilgisi özellikle sosyal medyada büyük tepkiye neden oldu.

AKŞENER’DEN DE TEPKİ GELDİ

MHP Genel Başkan adayı Meral Akşener de 21 Uygur Türk’ünün gözaltına alınmasına tepki gösterdi. Sosyal medya hesabından paylaşımda bulunan Akşener, "#21DoğuTürkistanlı’nın Çin’e iade edilmesi, 1945’te Ruslara iade edilirken, Boraltan köprüsünde şehit edilen, 147 Türkün acı utancı gibidir" ifadelerini retweet yaptı.

Kaynak Yeniçağ: 21 Doğu Türkistan Türk’ü sınır dışı ediliyor

300 Uygur Türk’ü Kurşuna Dizilmemek İçin Türkiye’yi Bekliyor !

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=79VuO1ukCIU&fbclid=IwAR0Vv2BZfDyqX2SKUC84EB_jqIkFQMyUKpnXpCVkkBJH2WbfDaYQG9WGaaQ

DOĞU TÜRKİSTAN BİZİM ‘BİZLER KARDEŞİZ’

VİDEO LİNK :

https://www.youtube.com/watch?v=li1kvqT8faA&feature=youtu.be&fbclid=IwAR2hih7AI7SXmsr-SVYHoQa5TJv_N2iyMH-OvLij0nEL7EGdB0lh7Im_U70

CIA DOSYASI : Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti


Guantanamo mahkumu CIA’in işkence yöntemlerini resmetti

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) terör suçlularını tuttuğu Küba adasındaki tartışmalı Guantanamo Cezaevi’nde kalan bir mahkum, burada geçirdiği dört sene boyunca gördüğü işkenceyi resmetti.

El Kaide’ye üye olmak suçlamasıyla tutuklanan Abu Zubaydah adlı mahkum, söz konusu cezaeviyle ilgili 61 sayfadan oluşan bir rapor sundu. "Amerika Nasıl İşkence Yapar"(How America Tortures) adlı raporda Zubaydah, kendisine yapılan işkence yöntemlerini sekiz farklı görselle resmetti. Çizimler sanığın avukatı Mark. P. Denbeaux tarafından paylaşıldı.

Zubaydah yaptığı çizimlerde söz konusu işkence yöntemlerinin çoğunun ilk kez kendisinde denendiğini, ABD istihbarat servisi CIA görevlilerinin bunu Tayland’daki üslerinde Ağustos 2002’de yapmaya başladığını belirtiyor.

Bugüne kadar suç teşkil edecek herhangi bir eylemde bulunduğu kanıtlanamayan 48 yaşındaki Zubaydah, çizdiği sekiz farklı görselde her işkence yöntemini farklı başlık altında tanımlıyor. Kutuda hapsetme, basınçlı suyla işkence, vücudu parmaklıklara kilitleyerek germe, kafası kutuya geçilmiş bir şekilde sandalyeye kelepçeleme, elleri kelepçeli şekilde duvara başını çarpma gibi başlıklar kullanan Zubaydah’ın her görselde vücudunun çırılçıplak ve başının kazınmış olduğu en dikkat çeken ayrıntılar arasında.

Zubaydah New York Times‘ın haberleştirdiği raporda en kötü işkence yöntemlerinden birinin uykusuz bırakma olduğunu belirtiyor. Zubaydah, elleri ve ayaklarının ters bir şekilde kelepçelendiğini, her fırsatta yüzüne su döküldüğünü ve dar bir alanda hapsedilerek 2-3 hafta kadar uykusuz kaldığını söylüyor. Filistin asıllı mahkum tam 83 defa vücudunun yatağa bağlandığını ve yüzüne su dökülmek suretiyle boğulma tehlikesi geçirdiğini ifade ediyor. Olayı araştıran ABD’li Başsavcı Jay S. Bybee’ye göre ise Zubaydah, yaklaşık 11 gün boyunca CIA görevlileri tarafından işkence edilerek uykusuz bırakıldı.

"Çok acı verici bir deneyim"

Zubaydah ayrıca vücudunun zar zor sığdığı küçük bir kutuya konulan Guantanamo’daki ilk mahkum olduğunu belirterek, "Beni küçük bir kutunun içerisine kitlediler. Ben buna köpek kutusu adını veriyorum. Kutuya oturmaya çalışıyorum ancak nafile. Kutu çok dar. Kıvrılmak istiyorsun ancak ellerin ve ayakların kelepçeli olduğu için bunu da yapamıyorsun. Çünkü çok sıkı bir şekilde bağlanmış. Bu çok acı verici bir deneyimdi. Bilinçsiz bir şekilde sürekli çığlık atıyordum." diyor.

ABD’ye ait Küba adasında bulunan Guantanamo Cezaevi’nin 5 numaralı kampı.AFP

Mahkumlar işkence yerlerini ‘zindan’ olarak tanımlıyor

Guantanamo’da bu şekilde 100’den fazla mahkuma işkence edildiği, işkence programını ve yöntemlerini hazırlamaları için uzmanlık alanları psikiyatri olan iki CIA ajanının görevlendirildiği belirtiliyor. Çoğu mahkum işkence gördükleri yeri "zindan" diye tanımlarken, söz konusu işkence odalarında özel muhafız ve bazı sağlık görevlilerinin de görev yaptığı biliniyor.

Abu Zubaydah 2002 Mart’ında Pakistan’ın Faysalabad kentinde çıkan bir çatışmada ABD askerlerince tutuklanmış. Kendisi ağır yaralanmasına rağmen CIA’in deniz aşırı hapishanelerine gönderilmiş. Daha sonra yapılan istihbarat analizlerine göre Zubaydah’ın El Kaide militanı olmadığı ve 11 Eylül saldırılarıyla ilgili herhangi bir bilgiye de sahip olmadığı ortaya çıktı. Zubaydah ilk tutuklandığında El Kaide’ye bağlı bir teğmen olduğu sanılıyordu.

Guantanamo 11 Eylül saldırıları sonrası kuruldu

Küba’nın Guantanamo Körfezi’ndeki Amerikan donanma üssünde yer alan Guantanamo Cezaevi, 11 Eylül 2001’deki terör saldırılarının ardından ABD’nin Afganistan’ıı işgali sonrası kuruldu. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush tarafından ilan edilen yasayla terör zanlılarının getirildiği hapishaneye ilk tutuklular 11 Ocak 2002’de konuldu.

Uluslararası Af Örgütü, Guantanamo’nun askeri hapishane olarak kullanılmasının yasa dışı olduğunu belirtirken, yapılan uygulama ve sorgulama tekniklerini de "insan hakları ihlali ve büyük bir skandal" olarak tanımlamıştı.

Birleşmiş Milletler (BM) ise hazırladığı raporlarda söz konusu cezaevinde yapılan hak ihlallerine birçok kez dikkati çekmişti.

Obama’nın seçim vaatlerinden biri Guantanamo’yu kapatmaktı

ABD Başkanı Barack Obama’nın başkanlığı devralmadan önceki en önemli vaatlerinden biri Guantanamo’yu kapatmaktı ancak iki dönem seçildiği başkanlık dönemince bazı girişimler olsa da bu cezaevi açık kaldı.

Beyaz Saray yönetimi 2015’in yaz aylarında cezaevinin kapatılması planlarında son aşamaya gelindiğini açıklamış ancak Obama, içinde Guantanamo hapishanesinin kapatılmasını engelleyen hükümlerin de yer aldığı 2016 yılı Ulusal Savunma Yetki Tasarısı’na imza atmıştı. Guantanamo’da hala yüzlerce mahkum olduğu sanılıyor.