MK ULTRA PROJESİ : CIA’in 10 yıl süren gizli programı ortaya çıktı


CIA’in 10 yıl süren gizli programı ortaya çıktı

Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) Soğuk Savaş döneminin ilk döneminde "zihin kontrolü" üzerine 10 yıl süren gizli bir program üzerinde çalıştığı ileri sürüldü.

Yeni çıkan "Poisoner in Chief – (Baş Zehirleyici)" adlı kitabı hakkında Ulusal Halk Radyosu’na (NPR) konuşan araştırmacı-yazar Stephen Kinzer, yıllar süren araştırmaları sonucu ortaya çıkan gizli program hakkında bilgi verdi.

Kinzer, MK-ULTRA adı verilen gizli zihin kontrolü programının 1950-1960 arasında CIA’in baş kimyageri Sidney Gottlieb tarafından yürütüldüğünü belirterek, “Zihin kontrolü teknikleri üzerine tarihteki en uzun süreli araştırma operasyonuydu.” dedi.

"İnsanların zihinlerinin kontrolünü ele geçirmek için metot arıyordu"

Gottlieb’in proje kapsamındaki deneylerinin bir kısmının üniversitelerde ve araştırma merkezlerinde gizlice finanse edildiğini kaydeden Kinzer, diğerlerinin de Amerika’daki hapishanelerde ve yasal bağlayıcılığı olmaması için ABD’nin kontrolündeki Japonya, Almanya, Filipinler gibi ülkelerdeki gözaltı merkezlerinde yapıldığını anlattı.

Kinzer, şunları söyledi:

"Gottlieb, insanların zihinlerinin kontrolünü ele geçirmek için metot arıyordu ve bunun için iki aşamalı bir süreç olduğuna inanıyordu. İlk önce mevcut zihni şiddet kullanarak boşaltmak gerektiğini, sonra da ortaya çıkan boşluğa yeni bir zihin eklemek için bir yol bulmak gerektiğini düşünüyordu. İkincisinde çok mesafe alamadı ama ilk aşama üzerinde çok deneyler yaptı."

Kinzer, bu proje çerçevesinde CIA’in, 2. Dünya Savaşı öncesi Japonya ile Almanya’daki Nazi toplama kamplarında insanlar üzerinde benzeri deneyler yapmış bilim adamlarının da işe alınarak, ABD’nin biyolojik silah araştırmaları ile ünlü Maryland Fort Detrick’teki program merkezinde çalıştırıldığını savundu.

"Küresel dünya gücünün anahtarı olduğuna inanıyordu"

Gottlieb’in yıllar süren araştırmaları sırasında, “gözden çıkarılabilir” deneklerin bir çoğunun üzerinde elektroşok ve kullanıcıda halisünasyonlar oluşturan yüksek dozda LSD (Lysergic acid diethylamide) denilen uyuşturucu verilerek fiziki ve psikolojik işkencelere tabi tutulduğunu öne süren Kinzer, “Çok gizli yürütülen bu çalışmalarda Gottlieb’in deneylerinin ne kadar cana mal olduğunu tam olarak bilmek mümkün değil ancak bir kısmı öldü ve birçok yaşam kalıcı olarak yok edildi.” ifadesini kullandı.

Kinzer, Gottlieb’in neredeyse üstlerine hiçbir hesap vermeden bu çalışmaları yürüttüğünü öne sürerek, “Bu adamın öldürme ehliyeti vardı. Amerika ve tüm dünyadaki insan deneklerini ölümcül seviyede istediği şekilde istismara maruz bırakmaya yetkiliydi. Sanırım o zamanki zihniyet bu projenin çok önemli olduğunu, zihin kontrolüne hakim olmanın küresel dünya gücünün anahtarı olduğuna inanıyordu.” şeklinde konuştu.

MK-ULTRA programı delilleri yok edildi

Kinzer, uzun yıllar süren deneyler sonucunda Gottlieb’in zihin kontrolünün mümkün olmadığı sonucuna vardığını ve MK-ULTRA araştırmasına son verildiğini, Gottlieb’in ise casusların kullanması için zehirler ve ileri teknoloji araçlar oluşturan CIA içindeki bir programda liderlik yapmaya devam ettiğini kaydetti.

Gottlieb’in 1972’ye kadar CIA’de çalıştığını belirten Kinzer, görevi sona ermeden önce de o zamanki CIA Başkanı Richard Helms ile ajansın arşivindeki MK-ULTRA programı delillerini yok ettiklerini savundu.

Kinzer, “(Gottlieb’in) 70’lerin başında tüm bu belgeleri yok ederek izlerini silme çabası oldukça başarılıydı ancak yaptıklarının bir kısmını yeniden inşa etmeye yetecek kadar başka yerlerde bazı kayıtlar bulundu.” ifadesini kullandı.

CASUSLAR DOSYASI : Kremlin’den CIA ajanı hakkında açıklama geldi


Kremlin’den CIA ajanı hakkında açıklama geldi

ABD basınında ABD’nin Rusya’da önemli bir göreve CIA ajanı yerleştirdiği haberleri geçilmişti. Kremlin Sarayı’ndan ajan ile ilgili açıklama geldi. Açıklamada, "CIA ajanı Smolenkov’un Rus istihbaratına ait herhangi bir veriye erişimi olmadı." sözlerine yer verildi.

İddiaya göre ABD, Rusya’daki en yüksek düzey gizli kaynaklarından birini 2017 yılında Rusya’dan başarılı şekilde çıkararak ABD’ye yerleştirdi. New York Times gazetesi de muhbirin uzun yıllar Washington’la gizli bilgi paylaştığını yazdı.

Rusya’nın faaliyetlerini izleme süreçleriyle bilgisi olan bir kaynak, haber ajansı Reuters’a Rus hükümeti içinde böyle bir CIA ajanının var olduğunu doğruladı. Söz konusu kaynak, muhbirin Amerika’ya getirildiğini belirtti.

CNN’in haberine göre ABD Rusya’daki muhbiri 2017 yılı Mayıs ayında Oval Ofis’te ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son derece gizli istihbarat konularını görüştüklerini temasın ardından Rusya’dan çıkarma kararı aldı.

Reuters’a bilgi veren kaynağa göre ABD’li yetkililer Kremlin’in söz konusu muhbirin ismini belirlediği konusunda ciddi şekilde endişeye düştü.

Rus basını isim verdi

Rus gazetesi Kommersant ise, salı günkü haberinde söz konusu muhbirin 2017 yılında Karadağ’da tatildeyken eşi ve 3 çocuğuyla birlikte ortadan kaybolan ve şu anda ABD’de yaşadığı iddia edilen Oleg Smolenkov olabileceğini yazdı.

Gazete 2018 yılında Smolenkov’un satın aldığı belirtilen ABD’nin Virginia eyaletinde bir evin de fotoğrafını yayınladı. Konuyla ilgili sorulara cevap veren Kremlin sözcüsü Dimitri Peskov, "Smolenkov’un cumhurbaşkanlığında gerçekten çalıştığını ancak 2016 ya da 2017’de kovulduğunu" söyledi.

”Ajan mıydı bilmiyoruz”

Peskov, Smolenkov’un görevinin de üst düzey resmi bir görev olmadığını, Rusya Cumhurbaşkanı Vladimir Putin’e erişiminin bulunmadığını savundu. Smolenkov’un ABD ajanı olduğunu doğrulayıp doğrulamayacağı yönündeki soruya da gülerek "Bunu doğrulayamam. Ajan mıydı değil miydi bilmiyorum. Sadece daha sonra işine son verilen böyle birinin cumhurbaşkanlığında çalıştığını söyleyebilirim" yanıtını verdi.

”ABD basınındaki haberler ucuz roman”

Kremlin sözcüsü Peskov "Kimin kimi ivedilikle ülkeden çıkardığına ya da kimin kimi kimden koruduğuna ilişkin ABD basınında yer alan spekülasyonlar ucuz roman türünde, polisiye romanlar gibi. O nedenle bu işi onlara bırakalım." ifadelerini kullandı.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov da salı günü yaptığı açıklamada "Smolenkov adını hiç duymadığını, kendisiyle hiç tanışmadığını, kariyerini ya da hareketlerini hiç takip etmediğini" söyledi.

Lavrov, Trump ile görüşmesinde kimsenin kendisiyle gizli bir bilgi paylaşmadığını belirtti. ABD hükümetinden bir kaynak da Trump’ın Rus yetkililerle yaptığı görüşmelerde muhbirin varlığı ya da kimliğiyle ilgili hiçbir bilgi vermediğini vurguladı.

-Muhbir önce ret sonra kabul etti

New York Times gazetesinin haberine göre CIA yetkilileri, 2016 sonlarında kaynağın güvenliğinden endişe ederek muhbiri Rusya’dan çıkarmaya karar verdi. Ancak muhbir, ailesiyle ile ilgili endişelerini gerekçe göstererek bunu reddetti. CIA merkezinde bazı karşı istihbarat yetkilileri, muhbirin güvenilirliği konusunda şüphe duymaya başladı. Ancak CIA aylar sonra yeniden muhbiri Rusya’dan çıkarmak isteyince bu defa olumlu yanıt aldı.

New York Times gazetesine göre Moskova’daki muhbir, Rusya’nın ABD başkanlık seçimine müdahalesi şüpheleriyle ilgili CIA’in, "Rusya Cumhurbaşkanı Putin’in müdahale emrini verdiğini ve süreci kendisinin yönettiği" bulgusuna varmasında etkili oldu.

ABD’li yetkililer muhbirin kimliğini korumak için hassasiyetle çalıştı. New York Times’a göre durum o kadar hassastı ki dönemin CIA Başkanı John Brennan muhbirle ilgili bilgiyi, 2016 yılında eski Başkan Barack Obama’ya verdiği istihbarat brifinginin dışında tutarak, çoğu bu kaynaktan alınan bilgilere dayanan ayrı istihbarat raporları hazırladı.

FAİLİ MEÇHULLER DOSYASI /// Cemal Kaşıkçı cinayetinde Yalova’daki villa detayı : Konsolosluktan sağ çıkarılsaydı…


Cemal Kaşıkçı cinayetinde Yalova‘daki villa detayı : Konsolosluktan sağ çıkarılsaydı…

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin detaylar ortaya çıkmaya devam ediyor. Cinayet sonrasında Yalova‘daki villada neden arama yapıldığı büyük merak konusu olmuştu. Ulaşılan ses kayıtlarına göre eğer cinayet günü Kaşıkçı Konsolosluktan sağ çıkarılmış olsaydı Suudi işadamı Ghozan’ın Yalova’daki villasına götürülecekti. Tim lideri Mansur Ebu Hüseyin, Ghozan’a İstanbul’dan villaya ne kadar zamanda ulaşabileceğini sordu.

Özel İstihbarat Bölümü Kaşıkçı’nın öldürülmediği ve Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’ndan canlı çıkarıldığı senaryoda infaz timinin ne yapacağını gösteren, MİT‘in elde etteği ses kayıtlarına ulaşıldı. Kayıtlara göre 1 Ekim 2018’e infaz timi lideri İstihbaratçı General Mansur Ebu-Hüseyin, Yalova‘da bir çiftlik evi bulunan ve Ghozan olarak bilinen Suudi iş adamı ile iletişime geçti. Ebu-Hüseyin, Ghozan’a evin İstanbul‘a ne kadar mesafede yer aldığını sordu. Ghozan, Mansur Ebu-Hüseyin’e şu cevabı verdi: "Köprü (Osman Gazi Köprüsü’nü kast ediyor) açıldı. Otobandan oraya varmak bir saat on beş dakika sürüyor. Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan 45 dakika sürüyor." İstihbaratçı general "Orada kimse var mı?" diye sorunca Ghozan "Hayır, kimse yok. Sadece bir bekçi var" deyince Ebu Hüseyin de bunun üzerine "Çok güzel" yanıtını verdi. Kaşıkçı cinayeti üzerine çalışan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün sonradan yaptığı araştırmalar Kaşıkçı’nın öldürülmeden Başkonsolosluk’tan çıkarıldığı olası bir senaryoda Yalova’daki bu villaya götürüleceği sonucuna ulaştı. Bu yüzdendir ki Yalova’nın Termal ilçesine bağlı Samanlı köyünde bulunan bu villa 26 Kasım 2018’de polis tarafından aranmıştı. Ancak villada Kaşıkçı’ya ve cesedine ait herhangi bir bulguya rastlanamamıştı. Zira vahşi cinayette asıl senaryo uygulanmış, yani Kaşıkçı öldürüldükten sonra cesedi ortadan kaldırılmıştı. Suudi işadamının hukuk danışmanı olaydan sonra müvekkilinin Türkiye‘de 1 milyar TL civarında yatırımı bulunduğunu, Yalova’da 500 milyon TL değerinde bir turizm ve konut projesinin yapımını devam ettirdiğini bildirdi ve Yalova’daki aramadan sonra Türkiye’ye gelmeye çekindiğini, hatta yatırımlarını Türkiye’den çekmek durumunda kalabileceğini de iddia etti. Bu örtülü gözdağı üzerine iş adamı, infaz timi lideri Mansur Ebu Hüseyin ile telefonda görüştüğü bilgisinin sorulması üzerine şunları söyledi:

İNFAZ TİMİ LİDERİNİ TANIYORDU
"Mansur Ebu Hüseyin’i 15 yıl öncesinden tanırım. 1 Ekim 2018’de Suudi Arabistan’ın Riyad şehrinde olduğum gün beni aradı. Kendisinin Türkiye’ye geldiğini belirterek Türkiye’den bir isteğim olup olmadığını sordu. Herhangi bir isteğim olmadığını ve ailesi ile birlikte Türkiye’de olduğunu düşünerek kalmak isterse Yalova’daki evimi kullanabileceğini kendisine izah ettim. Kendisi bana ne için İstanbul’a geldiğini söylemedi, ben de kendisine niçin İstanbul’da olduğunu sormadım. Daha önceden Mansur ile Türkiye’de hiç görüşmemiştim. Suriye’de savaştan önce Suudi Arabistan Büyükelçiliği’nde devlet görevlisi olarak tanıdığım Mansur Ebu Hüseyin haricinde Kaşıkçı cinayetine karışan hiçbir şahsı tanımıyorum. Ancak Cemal Kaşıkçı cinayeti basına yansıyınca şahısların isimlerini medyadan duymaya başladım." Suudi işadamının Türkiye’ye Kaşıkçı cinayeti için diplomatik pasaportla gelen cinayet timi lideri Mansur Ebu Hüseyin’in 1 Ekim 2018’de saat 16:45’te 966559610696 IMEI numaralı Suudi Arabistan GSM hattını kullanarak Ghozan ile telefon irtibatı kurması dikkat çekmişti.

CİNAYET BULGULARINI TUBEYKİ YOK ETTİ
ADLİ Tıp Uzmanı Salah Muhammed el Tubeyki cesedin Başkonsolosluk binasından beş valizle çıkarılmasından önce cesedi parçalayan ve sonrasında da cinayetten kalan izleri yok eden kişiydi. İstihbaratçı General Mahir Abdulaziz Mutreb, Riyad’daki gizli duruşmalarda verdiği ifadede Turki Al Şehri, Waled El Şehri ve Faad Albalawi’nin ceset parçalarını siyah poşetlere koyarak konsolosluğun önünde bekleyen siyah Mercedes marka aracın bagajına konulduğunu söyledi. Ancak kamera kayıtları, Mutreb’in ifadesinin aksine ceset parçalarının Mercedes Vito’ya konulduğunu gösteriyor. İfadenin kalan bölümünde infaz timinin, bu aşamadan sonra Sky Prime Aviation adlı devlet ait şirketin uçaklarına binerek Dubai ve Kahire üzerinden Riyad’a gittiği belirtiliyor. Timin doğrudan Riyad’a gitmemesinin sebebi cinayet şüphesini kendilerinden uzaklaştırmaktı. Ancak Türk istihbaratı ve emniyeti titiz bir çalışmayla tüm tim üyelerinin bağlantıları ayrıntılarıyla açığa çıkarıldı. (Sabah)

MİLLİ TARIM DOSYASI /// SONER YALÇIN : Hangi rezillik ???


SONER YALÇIN : Hangi rezillik ???

Shakespare sözüdür:
“Şeytan bir günah işleyeceği zaman işe önce günahı kutsallık zırhına sarmakla başlar!”
Yandaş yayın organları ortalığı birbirine kattı:
– Büyük rezillik…
– Rezalet…
– Kutsalımıza hakaret…
– Nimete saygısızlık…
Mesele şu:
Kadıköy Anadolu Lisesi son sınıf öğrencilerinin okula yeni başlayan “martı” öğrencilere simit atması olay oldu.
Okulda inceleme başlatıldı. Bu ülkede bir çocuklar eksikti soruşturmaya uğramayan; sağ olsunlar bunu da becerdiler!
Kuşkusuz… Hepimiz ekmeği-simidi nimet bildik.
Kuşkusuz… Hepimiz bu gelenekle büyüdük.
Ve lakin:
Çocuklara yönelik tepkilerin binde biri nimet bozulurken yapılmadı.
Şunu diyorum:
Sahiden simit, simit mi?
Sahiden buğday, buğday mı?
Sahiden tohum, tohum mu?
Sahiden nimet bildiğimiz nimet mi?
Nimetimiz nimet olmaktan çıkarılırken siz neredeydiniz arkadaş?
Buğdayımızı bozarlarken nerelerdeydiniz arkadaş?
Tohumumuzun genetiğini bozarlarken nerelerdeydiniz arkadaş?
“Cüce buğday” (F1- hibrit tohum) ülke tarımını yok ederken niye hiç sesinizi çıkarmadınız?
AKP’nin yakasına yapışıp, “sen 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu nasıl çıkarırsın” demediniz? Kılınız kıpırdamadı; ülke genetiği değiştirilmiş tohumlarla işgal edilirken!
Söylesene… Sahiden o simit simit mi; yoksa simit görünümünde “bir şey” mi?
Çocuklara ne kızıyorsun önce aynaya bak!

Üstelik zararlı

Meselenin başka boyutu da var:
Sen o “simide benzeyen şeyin”
sağlığını nasıl bozduğunun farkında mısın?
Milyonlarca yılda oluşan tohum yapılarının, laboratuvar ortamında kısa sürede genetiğiyle oynanarak vücudun/beynin hiç tanımadığı yiyeceklere dönüştürüldüğünü bilmiyor olamazsın?
İnsanoğlu binlerce yıldır bitki yediğinde bir sürü gen yemiş oluyor. Bu doğal genleri insan vücudunda sindiren mekanizmalar var. Doğal genleri milyon yıldır tanıyan insanoğlunun, yeni oluşturulan genleri tanıyamadığı için vücut dengesi bozuluyor.
Evet bu hibrit buğday, atalarımızın binlerce yıldır tükettiğine hiç benzemiyor. Bu, ekmeklik buğdayın görünümü sadece buğdaydı. DNA’sına baktığınızda artık o buğday değildi.Yani simit simit değil aslında. Üstelik…
En kötüsü de buğday proteini olan “gluten” üzerinden yaşanıyor.
Yeni geliştirilen “cüce buğday” türü, vahşi ve saldırgan bir gluten yapısı meydana getiriyor. Bu da vücudun gluten dayanıklılığını yok ediyor; büyük sağlık sorunlarına yol açıyor. Sadece çölyak hastalığı değil; bağışıklık sistemini, bağırsak florasını darmadağın ettiğinde kronik hastalara sebep oluyor.
Söylesene asıl “nimete saygısızlık” ne?

Üstelik zehirli

Anadolu coğrafyasında 11 bin bitki türü yer alıyor ve bunun da yaklaşık 3 bin- 3 bin 500 kadarı endemik. Anadolu coğrafyası; tahılların, baklagillerin ve aralarında zeytinin de bulunduğu birçok bitkinin gen merkezi…
Anavatanı Anadolu olan ve buradan başka bir yerde görülmeyen bu bitki türleri yok edilirken/ediliyorken senin sesin neden hiç çıkmıyor arkadaş?
Asıl rezillik, Anadolu’nun kadim buğdayının yok edilmesi değil mi?
Asıl rezillik, bin yıllık tohum takasını yasaklamak değil mi?
Asıl rezillik, çiftçiyi sertifikalı kısır tohuma mahkum etmek değil mi?
Asıl rezillik, köylüyü küresel şirketlerin inisiyatifine bırakmak değil mi?
Asıl rezillik, ülkeleri-insanları tohumla boğazlarından bağlanma stratejilerine yasa çıkararak destek vermek değil mi?
Asıl rezillik, endüstriyel gıdalarla insanları hastalıkların pençesine atmak değil mi?
Dur bitmedi daha…
Nimet sandığının bir de zehirli olduğunu bilmiyor musun? Türkiye’de başta ot ve böcekleri yok etmek üzere 32 bin ton kimyasal zehir kullanılıyor. Ödediğimiz para hiç de “simit parası” değil; yaklaşık 1 milyar dolar!
Bu zehirlerin/pestisitin en tehlikeli özelliği, hasattan sonra ürüne yapışık kalması. “Zirai ilaç kalıntılarının” insan-çevre sağlığında nelere yol açtığını bilmiyor olamazsın?
Gıdalardaki pestisitleri bilmeden yiyerek ölen kaç bin insanımız var; ama senin bu konuda hiç tepki gösterdiğini duymadık…
Çocuklara ne diye kızıyorsunuz?
Eğer çocukları bilinçlendirecekseniz, işe önce o simitlerin nasıl bozulduğunu anlatarak başlayın arkadaş… Çünkü asıl rezillik bu…

TERÖRLE MÜCADELE DOSYASI /// Müyesser Yıldız : Tayyip Erdoğan “çözüm sürecine” yine göz mü kırpıyor ?????


Müyesser Yıldız : Tayyip Erdoğan “çözüm sürecine” yine göz mü kırpıyor ?????

Çocukları terör örgütü PKK tarafından kaçırılan analar 15 gündür HDP önündeki oturma eylemleriyle, gerçekten bir direniş destanı yazıyorlar.

Şaşırtıcı olan, dün İktidarın “Çözüm sürecine” kayıtsız destek verirken, İmralı’daki teröristbaşını öven, sadece HDP milletvekilleriyle değil, Kandil’deki Karayılan’larla röportaj yapmak için sıraya giren, halen de PKK’nın İngiltere’de kolu olarak bilinen DPI’nın “Çözüm süreci” çalıştaylarına katılan kimi isimler ile milleti “Açılıma” ikna etmek için “Akilliğe” soyunanların, hiçbir özeleştiri yapma ihtiyacı duymadan, o anaların yanına koşabilmesi!.. Daha çok yakın zamanda teröristbaşının mektubunun Anadolu Ajansı’nda yayınlanmasına, kırmızı bültenle aranan bir diğer terörist Osman Öcalan’ın TRT’de konuşturulmasına en ufak bir eleştiri getirmeksizin, gidip o analara sarılabilmeleri!..

Erdoğan ve Bakanlar da anaların eylemini destekliyor. Vatandaşlar olarak bizler de destekliyoruz, ama aramızda bir fark olmalı, değil mi? Çünkü, onlar Devlet, yani gereğini yerine getirme makamı!..

HDP’yi de masaya yatıralım. Terör örgütü PKK’nın siyasi kolu mu, “İradesi” tümüyle İmralı ve Kandil’e mi ipotekli, evet… “Çözüm sürecinde” ne yaptı? İmralı-Ankara-Kandil arasında postacılık… Kandil’e, İmralı’daki teröristbaşının talimatlarını, Ankara’ya ise “Şartlarını” iletti… “Çözüm süreci buzdolabına kaldırıldı” da HDP’nin, PKK’nın siyasi kolu olduğu, “PKK’ya asker alma şubesi gibi çalıştığı” hatırlandı… Kandil’e kaynak aktaran belediyelere kayyım atanıyor, ama hepimizin vergileriyle bu işi yapan HDP’ye dokunulmuyor, aksine yeniden “Figür/muhatap” haline getiriliyor…

Bu tabloda bir gariplik yok mu?

KAÇ ASKER VE POLİSİMİZ PKK’NIN ELİNDE

Anaların eylemi, satır aralarında geçiştirilse dahi 4-5 yıldır PKK’nın elinde olan asker ve polislerimizin de gündeme gelmesini sağladı. Çünkü, onlardan bazılarının aileleri de Diyarbakır’daki eyleme katıldı. Çoğu kimsenin haberdar olmadığı bu acı gerçeği ve yaşananları hatırlamaya var mısınız?

Polis memuru Sedat Yabalak Temmuz 2015’te Lice yakınlarında kaçırıldı. Eşi Burcu Yabalak 1 ay sonra, “Eşimi Türk Bayrağına sarılı bir tabutta görmek istemiyorum. Birçok yetkili ile görüştüm, ancak hiçbir sonuç alamadım. Cumhurbaşkanı ve Başbakana yazılar yazdım, hatta bizzat görüştüm. İlgilendiklerini söylüyorlar, ama bugüne kadar bir gelişme görmedim” dedi.

Astsubay Semih Özbey Eylül 2015’te Tunceli-Pülümür-Erzincan karayolunda kaçırıldı. 402 gün sonra Ekim 2016’da babası Gürsel Özbey, şöyle konuştu:

“Meclis’teki bütün partilerin grup başkanlarıyla defalarca görüştüm. Eski Başbakan Davutoğlu, Başbakan Binali Yıldırım, hatta Sayın Cumhurbaşkanı ile 2 kez görüştüm. Fakat mesafe katedemedim. Meclis’te görüştüğümüz parti temsilcilerine, ‘Sizin çocuklarınız eve 1 dakika geç gelse, ne hissedersiniz’ dedik. Sadece üzgün olduklarını söyleyip, gönderdiler. Başbakan Binali Yıldırım’la 15 dakika yüz yüze konuşma fırsatı buldum. Sağolsun dinledi. Mahcubiyetini belirten bir ifadeyle, devlet olarak konunun arkasında olduklarını ve üzgün olduklarını söyledi.”

Er Müslüm Altıntaş Ekim 2015’te Erzincan’daki birliğine giderken, Tunceli’de bindiği otobüs durdurulup kaçırıldı. Babası 4 ay sonra, “Yeter artık babayım ben de. Bu candır karpuz kabuğu değildir. Bu ordunun namusudur. Bu sadece benim sorunum değildir. ‘Basına çıkma, kamuoyu duymasın’ dediler hep…” sözleriyle isyan etti.

Er Adil Kavaklı da Ekim 2015’te Erzincan’da kaçırıldı. Annesi Cennet Kabaklı, “Akıbetleri hakkında hiçbir bilgimiz yok. Askeri makamları da aradık, ama onlar da nerede olduklarını bilmediklerini, haber alırlarsa bizi bilgilendireceklerini söylüyorlar. Yardım bekliyorum, yavrumu istiyorum” dedi.

Er Asım Süleyman Sungur, Uzman Çavuşlar Hüseyin Sarı, Sedat Vardar, Ferdi Polat, polis memuru Vedat Kaya da 2015’ten beri PKK’nın elinde. İsmi bilinmeyenler de vardı, sayının 10-13 olduğu konuşuldu.

Yine o günlerde Polis Kürsüsü hesabından, asker ve polislerin fotoğrafları, “Bu vatan evlatları meslektaşımız oluyor hatırlatalım istedik” notuyla paylaşılırken, Polis Refom Grubu da, “Dirimize sahip çıkmayan ölümüze ağlamasın” şeklinde tepki gösterdi.

SÜRESİ İÇİNDE CEVAPLANMADIĞINDAN

Peki Ankara ne yaptı?

Mesela CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan, Aralık 2016’da tüm bu bilgileri toplayıp, dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın cevaplandırması isteğiyle bir önerge verdi. Önergesinde, ABD, İngiltere ve İsrail’in kaçırılan askerlerini kurtarmak için neler yaptığını hatırlatan Bakan, “Her ülke kendi askerini, polisini kurtarmak için elinden gelen her türlü tedbiri almakta, diplomasi ve operasyon dahil her yola başvurmaktadır. Teröristlerce kaçırılan askerlerimizin sağ salim evlerine dönmeleri, devlet olmanın ve devlet onurunu korumanın gereğidir” dedikten sonra şunları sordu:

“Başta PKK ve IŞİD olmak üzere kaç askerimiz, polisimiz, korucumuz ve sivil vatandaşımız 7 Haziran 2015 ile 1 Aralık 2016 tarihleri arasında terör örgütleri tarafından kaçırılmıştır?.. Yaşadıklarını varsaydığımız ve umut ettiğimiz bu asker ve polislerimizin nerede, kimin elinde tutuldukları ve durumlarına ilişkin hükümetin elinde bir bilgi var mıdır?.. Teröristlerce kaçırılan asker ve polislerimizin terör örgütlerinin elinden kurtarılması için hükümet ne gibi çalışmalar yapmaktadır?”

Sonuç mu; bu soru önergesi süresi içinde cevaplandırılmadığından, gelen kağıtlarda yayımlandı, o kadar!..

“ÖCALAN’IN TEK BİR CÜMLESİ YETER”

Kaçırılan polis ve askerlerin ailelerine dönelim. Sadece PKK’ya yakınlığı ile bilinen İHD’ye değil, bizatihi HDP Meclis Grubu’na da gittiler. Aralık 2015’te dönemin HDP Grup Başkanvekili İdris Balüken ile yapılan görüşmede şu acı tablo yaşandı:

Polis memuru Sedat Yabalak’ın eşi Burcu Yabalak, “Ayağınızın altını öpeyim, siz yapacak durumdasınız. Çok doluyum, patlamaya hazır bomba gibiyim. Biz her gün kanallara mı çıkalım? Kim ne derse desin yalvarıyorum; ‘Polisin, askerin annesi yalvarıyor’ desinler, yalvarıyorum. Ne olur bir seslerini duyalım, en yakın zamanda bir yüzlerini görelim, seslerini duyalım” dedi.

“Çözüm sürecinde” İmralı-Kandil hattında görev alan ve halen tutuklu olan HDP’li Balüken’in, cevabı mı?

Ailelerin duygularını çok iyi anladıklarını, kendisine “insanım” diyen birinin bu duruma duyarlılık göstermesi gerektiğini belirttikten sonra, “İnisiyatif almaya hazırız. Operasyonları durdursunlar, derhal heyetimizi oluşturup, girişimleri başlatacağız” dedi. Hemen ardından, “Öcalan’la da görüşülmesi gerektiğini, Öcalan’ın tek bir cümlesiyle bu kişilerin serbest kalabileceğini” söyledi.

DEMİRTAŞ DA İMRALI’YI ADRES GÖSTERDİ

Bugüne, Diyarbakır’daki eyleme dönelim. Perşembe günü HDP eski eş başkanı Selahattin Demirtaş cezaevinden yaptığı açıklamada;

– Annelerin talebinin haklı ve meşru olduğunu,

– “Çocuklarının dağa gitmesinde veya kamu görevlilerinin alıkonulmasında HDP’nin en küçük bir sorumluluğu olmamasına rağmen bu tepkileri anlamaya çalışmaları” gerektiğini,

– Çünkü bu insanların “Şu veya bu şekilde HDP’den yardım istediğini, HDP’nin de çözüm arayışından kaçmasının söz konusu olamayacağını” bildirdi.

Peşinden de “PKK’nın bu ailelelerin çağrısına derhal cevap vermesi, TBMM içinden ve dışından katılımlarla bir komisyon kurulması, geçmiş deneyimlerden de yola çıkarak, Öcalan’ın devreye girmesinin sağlanması” gibi “Çözüm önerilerinde” bulundu.

Var mı, Balüken’in yaklaşık 4.5 yıl önceki sözlerinden herhangi bir farkı?

ERDOĞAN: YAPACAKLARI BİR ŞEY VARSA

Demirtaş’tan 1 gün sonra Erdoğan, “Devlet olarak Diyarbakır’daki annelerin yanındayız. Bundan hiç endişeniz olmasın. Bu süreci biz de takip ediyoruz” dedikten sonra şöyle konuştu:

“Burada PKK, siyasi uzantısı HDP, bunlar yapacakları bir şey varsa, bunu yaparlar. Bu işi adeta Meclise taşımak suretiyle kendilerini meşrulaştırma gayretine kusura bakmasınlar, biz prim vermeyiz.”

Erdoğan, “Yapacakları bir şey varsa, bunu yaparlar” dediğine göre; Mesela HDP, “Yeniden İmralı ve Kandil’le görüşmemize izin verin, bu işi çözelim. Ya da Öcalan’dan yeni bir mektup alınıp, Anadolu Ajansı’ndan yayınlansın” gibi tekliflerde bulunsa, kabul edilecek midir?!.

Müyesser Yıldız

Odatv.com

BAŞKANLIK MAKAMI DOSYASI : EMRAH AKGÜN’DEN CUMHURBAŞKANI’NA MEKTUP !!!!


EMRAH AKGÜNDEN CUMHURBAŞKANI’NA MEKTUP !!!!

Sayın Cumhurbaşkanım!

“Karınlarını biz doyuruyoruz, oy vermiyorlar" diyorsunuz da; siz kaç yıldır elektrik faturası ödemiyorsunuz?

Doğalgaz mesela, hiç böyle bir fatura gördünüz mü?

Peki, hiç arabanızı benzin istasyonuna çekip, kendi benzininizi aldınız mı? Hem de kendi paranızla ama…

Mesela siz, çocuğun bu sene yurt masrafı ne olacak diye düşündünüz mü? Sınava giriş ücretini ödeyemediğiniz için, sınava sokamadığınız evladınız oldu mu?

Doğru söyleyin lütfen, Emine hanım, pazarda peynirin kilosunun kaç tl olduğunu bilmeyeli kaç sene oldu?

İlk evinizi nasıl aldınız?

Kaç senedir kira ödemiyorsunuz?

Sıfırdan gelip, kaç mülkünüz oldu?

O milyonluk araçlara sahip olmadan önce, onları ilk ve ancak rüyada görebiliyor olmanızın üstünden kaç sene geçti?

Adına kesilmiş tek bir fatura görmeden 30 yılı aşkın bir zaman yaşamak nasıl bir duygu?

Tatile ya da doğduğun yerlere giderken bütçe planlaması yapmak zorunda olmadan kaç yıl geçirdiniz?

"Elbette ki en lüks uçak bana ait olmalı" diyecek ruh haline ve imkânlara sahip olalı kaç sene oldu?

Bunların hiç biri artık sizin sorununuz değil, neden mi? Çünkü o faturaların hepsini biz ödüyoruz.

Boğazınızdan geçen her bir lokmanın ücretini biz ödüyoruz. Size saraylar yaptırıyoruz. Dünyanın en pahalı makam uçaklarını alıyoruz size. Dünyanın en pahalı arabalarını alıyoruz size ve çocuklarınıza. Çocuklarınızın hepsini yurtdışında, en pahalı okullarda okuttuk mesela, hem de bizimkiler sınava girecek parayı bulamazken. Siz her gün bu milletin çocuklarının geleceğini tehlikeye sokarken, biz sizin çocuklarınızın hepsinin geleceğini garantiye aldık. Başka devletlere itibarınız olsun diye, eşiniz hanımefendi alışverişini rahat yapsın diye, Belçika gavur ellerinde cadde kapattık. Sizin yedikleriniz içtiklerinizin adını bile bilmediğimiz, telaffuz edemediğimiz halde hepsinin bi tamam paralarını biz ödedik. Siz son otuz senede hiç fatura görmeyip, herhangi bir ödeme yapmadığınız için hepsini biz ödedik. Ee, bunları birileri ödeyecekti elbet, biz ödedik. Hatta siz alınmayın diye birçok şeyi de "örtülü ödenek" den ödedik.

Biz kim miyiz?

Mesela aramızda yerin 500 m altında asgari ücretle çalışan madenciler de var. Berber, kasap, mobilyacı, mimar, doktor da var. Artık ürün ekemeyen çiftçiler, hayvan yetiştiremeyen köylüler de var, iş adamları da var aramızda.

Meselâ iş çıkışı biraz gezeyim derken tecavüze uğrayan, sonra da size yakın kişiler tarafından "o saatte sokakta ne işi vardı" denilen kadın var ya, o da çok faturanızı ödedi sizin.

Şehit aileleri bile, içtiğiniz o ejderha meyvesi suyunun parasını ödedi. Millet yani yahu, millet. Yani bizler. 30 senedir biz bakıyoruz size. Yemedik yedirdik, giymedik giydirdik. O iş öyle sizin dediğiniz gibi değil, siz bizim karnımızı doyurmadınız, biz sizin karnınızı doyurduk. Hatta görülüyor ki başka bir insan olmanızı da sağlamışız. Sizin bu söyleminiz dünya siyasi tarihi için yabancı değil, ‘sizi ben yarattım’ deme noktasına gelmenize sanırım az kaldı.

EMRAH AKGÜN

"Ben Kara Fatma’yı yazan.

Tiyatro oyuncusu, Yönetmen ve Ressam.