NAZİZM DOSYASI : Bir Dönem Dünyayı Titreten Nazi Almanyası Yöneticilerinin Şaşırtan IQ Seviyeleri


Bir Dönem Dünyayı Titreten Nazi Almanyası Yöneticilerinin Şaşırtan IQ Seviyeleri

Nazi Almanyası yöneticilerinin IQ seviyelerini Sözlük yazarı ”suicidal ronin” derlemiş.

bu naziler tüm dünyayı titretti. hem de senelerce, açık açık yaptılar bunu. peki bunlar nasıl becerdi bunu? ya da abd açısından düşünelim bunu. bizi yıllarca tabiri caizse korkudan altımıza sıçtıracak bu adamların özellikleri neydi? evet cesurlar ve çılgınlar ama onları üstün yapan ne? çok mu zekiler?

evet soru bu. bu adamlar çok mu zeki?

abd 2. dünya savaşı sonrası yargılamalar başlarken bizi yıllarca siken bu adamlar çok mu zeki ki diye merak edip yargılamalarda çok ilginç bir yaklaşımda bulunmuşlar. bu da nazi yöneticilerini ıq testine sokmak. evet evet ıq testi. çok mantıklı geliyor bana, düşmanının ıq’suna bakmak, aferin lan diyorum buradan abd’ye.

neyse kendisi aslen yahudi olan abd’li psikolog gustave gilbert yargılanma sürecinde nazi yöneticilerle beraber olmuş, yeri gelmiş dertleşmiş, tabi kendisinin yahudi asıllı olduğunu söylemeden. ilginç kısım sonradan yahudi olduğunu söylediğinde dertleşmeler devam etmiş, yöneticilerden kimse iletişimi kesmek istememiş ya da küçümsememiş. neyse bu dertleşmeler sırasında hepsine ıq testi yapmış psikoloğumuz. sonuçlar çarpıcı.

hjalmar schacht yani nazi almanyası’nın ekonomi bakanının ıq’su 143. yani kendisi deha.

hermann göring ki kendisi meşhur gestapo’nun kurucusudur, aynı zamanda yıllarca zamanının en güçlü filosunu oluşturacak olan ve avrupada terör estiren luftwaffe yani alman hava kuvvetlerini kurmuştur, kendisinin iq’su 138.

arthur seyss-ınquart nazi almanyası reich bakanı iq’su 141.

liste şöyle :

1 hjalmar schacht 143
2 arthur seyss-ınquart 141
3 hermann goering 138
4 karl doenitz 138
5 franz von papen 134
6 eric raeder 134
7 dr. hans frank 130
8 hans fritsche 130
9 baldur von schirach 130
10 joachim von ribbentrop 129
11 wilhelm keitel 129
12 albert speer 128
13 alfred jodl 127
14 alfred rosenberg 127
15 constantin von neuran 125
16 walther funk 124
17 wilhelm frick 124
18 rudolf hess 120

hitler bombardıman sırasında öldüğü için ve hiç yargılanmadığı için (şimdi cesedi bulunmadı belki kaçtı ölmedi edebiyatına hiç girmeyeceğim) o teste tabi tutulmadı ama tutulsaydı sonuç ne olurdu merak etmiyor değilim.

kısacası bu adamlar dünyayı titretti, birden tüm dünyayı yönetmeye kalktılar ama boş adam değillerdi, iq ortalamaları yaklaşık olarak 130-135 civarı. öyle tesadüfi hareket eden çılgınlar değil, birer cani olan zeki adamlardı naziler, bu yüzden bu kadar yıkıcı oldular.

NAZİZM DOSYASI /// İlginç Bir Tarihi Detay : Osmanlı Harp Madalyası Takan Nazi Askerler


İlginç Bir Tarihi Detay : Osmanlı Harp Madalyası Takan Nazi Askerler

I. Dünya Savaşı’nda Türklerle birlikte çeşitli cephelerde savaşan Alman birliğine mensup askerlere Osmanlı Harp Madalyası verilmiş. Yıllar sonra bu askerler, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi birliğine dahil olunca bu madalyayı üniformalarında taşımaya devam etmiş. Tarihimizin bu ilginç detaylarından birini anglachelm paylaşmış.

birinci dünya savaşı’nda çanakkale’de ve sina ve filistin cephesinde bizatihi gelip türklerle yan yana, omuz omuza savaşmış olan alman asienkorps birliğine mensup askerlerine osmanlı ordusu tarafından savaşta gösterdikleri yararlılıklardan ötürü harp madalyası veriliyordu. yavuz ve midilli zırhlılarındaki denizci personel ve osmanlı hava kuvvetlerinde gelip uçan alman pilotlar da bu madalyayı almaya türk askeri gibi hak kazanmıştır.

ilginç olan, bu almanlar evlerine döndükten 21 yıl sonra ikinci dünya savaşı patlayacak ve çoğu tekrar asker olmayı seçen bu birinci dünya savaşı gazileri harp madalyalarını bu ikinci savaşta nazi üniformalarında da taşımayı seçeceklerdir. şunlar benim interneti 20 dakika tarayıp bulduğum, kimliklerini teyit edebildiğim kişiler; kim bilir, daha gün ışığına çıkmayan kimler kimler vardır:

generalfeldmarschall gerd von rundstedt (soldaki)

jakob grimminger (hitler’in şahsi sancaktarı),

rudolf höss (auschwitz kamp komutanı),

oskar von niedermayer,

vizeadmiral karl kauffmann (sms breslau/midilli güverte subayı),

generalleutnant ludwif wolff,

generalmajor erwin osswald,

ludwig schröder generalarbeitsführer,

otto hartmann,

leopold von münchow (budapeşte kuşatma komutanı),

walter von unruh,

ss obergruppenführer hans jüttner,

general ludwig keiper…

ikinci dünya savaşı alman üniformalarında mesela avusturya macaristan nişanlarına da izin var. ama avusturya nihayetinde almanya’nın o devirde ilhak ettiği kendi sınırları içinde olan bir yer. naziler avusturya ordusunu da anschluss sonrası kendi ordusuna dahil etmiş ve nişanlarını kullanmalarına da izin vermiş. bu yüzden osmanlı harp madalyasına izin olması avusturya nişanlarından bir tık ileride bir şey. zira o nazilerin direkt olarak karışmadığı selefi olan imparatorluk almanyasının geçmişteki cephelerine ait bir mevzu. aynı şekilde nazi üniformalarına alman olmasına rağmen bazı imparatorluk alman kraliyet (mesela hohenzollern) madalyaları da takılmaz. o yüzden türk madalyasına sanki özel bir iltimas varmış gibi bir durum da var.

öte yandan biz onların madalyalarını almış olsak da nedense takmayız. en tepedeki örnek olarak atatürk birinci dünya savaşında alman birinci ve ikinci sınıf demir haç nişanlarını almasına rağmen,

bunu türkiye cumhuriyeti mareşal üniformasında takmamayı seçmiştir:

geçmişi silmiş olarak anlamamak lazım zira aynı üniformada osmanlı altın imtiyaz madalyası da bulunuyor. başka bildiğimiz cumhuriyet üniformalarında da yabancı nişanlar legion d’honneurlar falan pek görülmez. ancak almanlar için bu türk harp madalyaları takma zorunlulukları olmamasına rağmen göründüğü kadarıyla severek taktıkları nişanlar. zira filistin cephemiz onların da savaşıp öldüğü, şehitliklerinin olduğu geride bir sürü evlat bıraktıkları bir yer idi.

KÜRT SORUNU DOSYASI : KÜRT SORUNU TEMELİNDE CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU’NA AÇIK MEKTUP


Sn. GENEL BAŞKAN;

Öncelikle şahsınızda Sizin, tüm eski Genel Başkanlarımızın, Partimizin mevcut ve eski tüm Genel Yöneticilerinin, İl ve İlçe yöneticilerimizin, özverili örgütümüzün, ailelerinizde beraber Kurban Bayramınızı kutlar; Bayramın ülkemize hoşgörü, huzur ve barış ortamı getirmesini dilerim.Sn. Genel Başkan; ‘Kurultay’da yapmış olduğunuz konuşma çerçevesinde açıkladığınız 13 maddelik Kurultay Bildirgesinin 5. Maddesini oluşturan “Siyasi Ahlak Yasası” hedefinin özüne ilişkin görüşlerimi, 26 Temmuz 2020 tarihli yazım ile açıklamıştım.

Kurultay Bildirgesinin 2. Maddesini ise “Türkiye’nin toplumsal barışı ve huzuru sağlanacaktır. Başta Kürt sorunu olmak üzere demokrasi temelinde, TBMM’nin öncülüğünde çözülecek.” ilkesi oluşturmaktadır.

Bu konuda bir değerlendirmede bulunmadan evvel CHP açısından Kürt Sorununun hangi anlama geldiği konusunda bazı hususları belgeler temelinde özetlemek istiyorum.


“HER ALANDA DEMOKRATİKLEŞME ve BİREYSEL KÜLTÜREL HAKLAR” CHP’NİN PROGRAMI VE SİYASETİNİN TEMEL TAŞLARIDIR

"Etnik kökeni ne olursa olsun, herkes Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşıdır… Kimsenin kimliği diğerinin kimliğinin altında değildir…”

Türkiye cumhuriyeti bir din, mezhep, ırk ve kafatası cumhuriyeti değildir. Cumhuriyeti kuranlar laikliği ve etnik çoğulculuğu temel ilke olarak benimsemişlerdir. Cumhuriyetimizin temel özelliği onun bir siyasal bilinç Cumhuriyeti olmasındadır.

Türkiye’nin kültür zenginliğini, toplumdaki çeşitliliği farklı ana dillerin varlığını ülke bütünlüğünün önünde bir siyasal engel olarak görmek ve buna göre politika oluşturmak yanlıştır.

Doğu ve Güneydoğu olayları ile ilgili yaşanan iki temel yanılgının giderilmesi için toplumun her kesiminde önemli görevler düşmektedir. Bu kapsamda;

§ Demokrasinin, insan haklarına saygının, hukuk devleti ilkelerine uymanın ayak bağı değil, sorunların çözümünde en sağlam dayanak olduğudur. Demokrasi içinde hak arama kanallarının soruna kadar açılması halk desteği için önemli bir etkendir.

§ Yanlış politikaların ve baskıya dayalı uygulamaların yol açtığı haksızlıklara, tepki olarak gelişen umutsuzluk ortamıdır. Bu umutsuzluk, ülke bütünlüğü içinde sorunların çözümüne olan inançsızlıktır. Bu tür politika ve girişimlerin yöreye, yöre halkına ve ülkeye yarar getirmeyeceği açıktır.

Ulus Devlet ve Üniter Devlet Yapısı Temel Siyasal Tercihimizdir…

Ulusal bütünlüğü demokrasinin, kalkınmanın, yurtiçi barışın ve bölge barışının temel unsuru olarak görüyoruz. Bütün sorunların ulusal bütünlüğü koruyarak ve üniter devlet yapısı içinde çözülebileceğine inanıyoruz. Ulusal sınırlar içinde yaşan insanların farklı etnik kökenden gelmeleri, farklı kültürel, mezhepsel, dinsel özellikleri taşımaları bir arada yaşamaya engel değildir.

Bu farklılıkları kaldırma girişimleri bir devlet politikası olamaz. Toplumdaki farklılıkların herhangi birisi üzerine devlet politikası oturtulamaz.

Devlet etnik kördür. Devlete göre sadece yurttaş vardır. Devlet karşısında herkes eşittir. Devlette dini, ırkı, mezhebi ne olursa olsun yurttaş vardır. Devletin kimseyi asimile etmeye hakkı yoktur

CHP Programında yer alan ETNİK DUYARLILIKLARA DEMOKRATİK ÇÖZÜM ilkemiz;

§ İnançları ve etnik kökenleri ne olursa olsun, aralarında hiçbir ayrım yapmamaksızın tüm yurttaşlarımızı, Türk Ulusunun eşit haklara sahip, aynı hukuka sahip bireyleri olarak kucaklayan,

§ Her birinin kişisel kültürel haklarına saygıyı “önce insan, önce insan hakları, önce demokrasi” ilkesine olan duyarlılığının gereği sayan,

anlayışımızın politikasıdır.

§ Partimizin bu yaklaşımda, hiçbir soruna,

ü “ırk ayrımı temelinde çözüm” arayışlarına,.

ü “her türlü şiddet ve baskı ile hukuksuzluk temelinde çözüm” arayışlarına,

kesinlikle yer yoktur.

§ Etnik Duyarlılıklara Demokratik Çözüm ilkemiz ile, her türlü sorunlar ancak,

ü Laik Demokratik Cumhuriyetimizin anayasal kuralları ve hukuk sistemi içinde,

ü Ulus Devlet ve Üniter Devlet yapımız temelinde,

ü Evrensel insan hakları ve hukuk devleti normları çerçevesinde,

her köken ve inançtan tüm yurttaşlarımızın eşitliği, hakları, huzuru boyutu ile,

ulusal ve bölge barışına en üst düzeyde duyarlılıkla ele alınabilir, çözüme taşınabilir.

BÖLGEDE YAŞAM NORMALLEŞMELİ, YAŞAM KALİTESİ YÜKSELTİLMELİDİR… DOĞU ve GÜNEYDOĞU ANADOLU’da, öncelikle:

§ Ekonomik ve sosyal kalkınmanın hızlandırılması dengesizliklerin giderilmesi…Bilinmelidir ki:

***Bölgesel kalkınma planı disiplini ve tutarlılığı sağlanmadan “kalkınmada bölgelerarası dengesizliğin” giderilmesi, sürdürülebilir bir dinamik yaratılabilmesi mümkün değildir…

***Devlet yatırımı ve öncülüğü olmadan Doğu ve Güneydoğu’nun kalkınması sağlanamaz… Yerinden denetlenen bölgesel kalkınma planları disiplini altında, Kamu yatırımları aracılığıyla bölgeye yoğun devlet müdahalesi zorunludur.

***Başta GAP olmak üzere, Bölgesel Kalkınma Plan ve Projeleri, “toplumsal kalkınmanın bütünlüğü” anlayışı içinde hızla uygulanmalı ve tamamlanmalıdır. Bölgesel kalkınmada, insani gelişme ve adaletli gelir dağılımı hedef alınmalıdır.

***Fiyat mekanizmaları ile bölgesel gelişme farklılıklarını gidermeye yönelik kalkınma modelleri yeterli büyümenin sağlanamadığı, sağlasa dahi yeterli istihdam yaratılamadığı görülmektedir. Bu nedenle, her yıl, GSMH’nin asgari yüzde 1,5’i oranında KAMU kaynağının, genel yatırım bütçesine ek olarak, sadece Bölgesel Sosyo-Ekonomik Kalkınmaya ayrılmalıdır…

§ Aile Sigortası dahil, koruyucu Sosyal Devlet politikalarının öncelikle bu yörelerde yaşama geçirilmelidir.

§ Eğitim ve sağlıkta yetersizliklerin hızla giderilmelidir… Bu kapsamda; Sosyo-ekonomik alt yapının, özellikle eğitim, sağlık, ulaşım, haberleşme, iletişim alanlarındaki yetersizlikleri hızla giderilmelidir… Yatılı kız okullarına yaygınlık kazandırılmalıdır.

§ İstihdam olanaklarının hızla artırılmasına, yaşam kalitesinin hızla geliştirilmesine yönelik yeni Kamu Projeleri derhal uygulamaya konulmalıdır. İkiyüz bin kişiye kadar kademeli olarak devreye sokulacak “Kırsal Kesim Geçici İstihdam Projesi” BEŞ yıl süre ile uygulamaya konulmalı; Köy Koruculuğu sistemi, bu projeden de yararlanılarak bu süre içinde tasfiye edilmelidir.

§ Terör ortamının yaratmış olduğu ekonomik mağduriyetlerin (boşaltılmış olan köy ve mezralar ile kapatılan meralar dahil) derhal giderilmesi ve onarılması, gerekir… Çatışma döneminin mağduriyetleri hak ve hukuk temelinde giderilmelidir… Herkes, yurttaş olmanın kıvancını yaşayabilmeli, anayasal hakkını, hukukunu koruyabilmelidir. Anayasanın 125 inci maddesi gereğince idare, kendi eylemli işlerinden doğan zararı ödemelidir…Bu kapsamda, ilaveten;

*** Uygulama, bölgesel kalkınma planı ile bütünsellik içinde ve mezralar yerine doğrudan köyleri hedef alan yeni bir mekansal planlama anlayışı içinde sürdürülmelidir:

Daha çok girişimcilik için kamusal destek sağlanmalıdır. Kalkınmada Geri Kalmış Bölgelerde, kamu öncülüğünde girişimcilik, yerel doğal kaynaklara, tarım ve hayvancılığa dönük işletmecilik canlandırılmalıdır…

***Bölgede KOBİ’ler ve aile işletmeciliği etkin olarak desteklenmelidir… Mikro kredi uygulaması yaygınlaştırılmalıdır…

***Meraları güvenli kullanıma açılmalıdır… Özellikle ahır hayvancılığı, tarımsal ve orman ürünleri üretimi ve ev ekonomisi faaliyetleri desteklenmelidir…

***“Toprak mülkiyetinde feodal ilişkilerin” altında ezilen köylümüze sahip çıkılmalıdır… Toprağı işleyen köylünün hakları korunmalıdır…

***Her yıl çiftçimize, tarım ve hayvancılığa verilmekte olan destek, bu bölge için yaklaşık olarak GSMH’nin yüzde üçü oranına) çıkarılmalıdır.

“DEMOKRATİKLEŞME, BÖLGESEL KALKINMA VE TERÖRLE MÜCADELE” KONULARINDA (2010 Yılı Öncesi Döneme ait) “SHP/CHP” RAPORLARI:

  1. DOĞU VE GÜNEYDOĞU SORUNUNA BAKIŞI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ RAPORU; (1989)

Komisyon-Çalışma Grubu Başkanı: Deniz BAYKAL (SHP Genel Sekreteri, Antalya MV.) (Başta Ankara Mv. Eşref Erdem olmak üzere bir Grup Parti yönetiicisinden oluşan Komisyon)

Bu Rapor nedeniyle; “din, mezhep, etnik kimlik, köken ayrımı gözetmeyen, herkesi eşit yurttaş olarak kucaklayan, bireysel kültürel hakları demokrasilerin vazgeçilmezi olarak değerlendiren” bir demokratikleşme ve yeniden yapılanmayı savunduğu için DGM tarafından SHP hakkında soruşturma açıldı.

2- “DEMOKRASİ-EŞİTLİK-BÜTÜNLÜK” İÇİNDE ÇÖZÜM; (Temmuz 1993)

CHP Merkez Yönetim Kurulu’nun Van Toplantısına sunulan “Terör ve Kürt Sorununa İlişkin Görüşleri kapsayan Rapor”;

Raportörler: İsmail CEM (İstanbul MV.), Algan HACALOĞLU (İstanbul MV.)

3.- CHP TUNCELİ RAPORU (1996)

Tunceli Milletvekili Orhan Veli Yıldırım, İstanbul Milletvekili Algan Hacaloğlu, İstanbul Milletvekili Ercan Karakaş ve Erzincan Milletvekili Mustafa Yıldız`ın oluşturduğu komisyonun bölgedeki incelemelerinin ardından yazılan 25 sayfalık Rapor.

4- DOĞU VE GÜNEYDOĞU RAPORU; (Ocak 1999)

**Komisyon Başkanı: Algan HACALOĞLU (İstanbul MV., CHP MYK Üyesi),

**Komisyona Doğrudan Katkıda Bulunanlar: Sinan YERLİKAYA (CHP MYK Üyesi), Orhan Veli YILDIRIM (Tunceli MV., CHP MYK Üyesi ), Mesut DEĞER (CHP Diyarbakır İl Başkanı), Şerif ERTUĞRUL (CHP Muş İl Başkanı), Mervan BİLEK (CHP Siirt İl Başkanı), Bekir GÜNDOĞAN (CHP Tunceli İl Başkanı), Halil PAYDAŞ (CHP Şanlıurfa İl Başkanı), Aydın SARAÇOĞLU (CHP Mardin İl Başkanı), Muhittin ÇELİKER (CHP Gaziantep İl Başkanı), Celal DOĞAN (Gaziantep Bel. Başkanı), Mazlum ARSLAN (Tunceli Bel. Başkanı), Gürbüz ÇAPAN (Esenyurt Bel. Başkanı), Nazan GÜNALP (Maden Bel. Başkanı), ), Yiğit GÜLÖKSÜZ (Eski Toplu Konut İdaresi Başkanı), Mehmet ŞİRİNYİĞİT (Diyarbakır Sanayi&Ticaret Odası Bşk.)

**Bu rapor hazırlanırken yararlanılmış CHP dışı kaynaklar: Boşaltılan Köylerle İlgili TBMM Komisyon Raporu, GAP İdaresi Raporları, DPT Özel İhtisas Komisyonu Raporları, Diyarbakır Ticaret&Sanayi Odası Raporu, Hükümet Programları, Diğer Resmi Belgeler

5.- DEMOKRATİKLEŞME ve İNSAN HAKLARI RAPORU (Ocak 1999);

**Somut Politikalar Çalışma Grubu Komisyon Başkanı: Algan HACALOĞLU (İstanbul MV., CHP MYK Üyesi),

**Komisyon Çalışmasına Doğrudan Katkıda Bulunanlar: Sinan YERLİKAYA (CHP MYK Üyesi), Orhan Veli YILDIRIM (Tunceli MV., CHP MYK Üyesi),Yaşar SEYMAN (CHP PM. Üyesi), Prof. Dr. louna KUÇURADİ, Prof. Dr. Bülent TANÖR, Prof. Dr. Zafer ÜSKÜL, Mesut DEĞER (CHP Diyarbakır İl Başkanı), Şerif ERTUĞRUL (CHP Muş İl Başkanı), Necati DEMİRHAN (CHP Batman İl Başkanı), Badulgani ÇALLI (CHP Hakkari İl Başkanı), Bekir GÜNDOĞAN (CHP Tunceli İl Başkanı), Mustafa KURBAN (CHP Bingöl İl Başkanı), Haydar YILMAZ (CHP Ankara İl Başkanı), Muhittin ÇELİKER (CHP Gaziantep İl Başkanı), Etem CANKURTARAN (CHP İstanbul İl Başkanı), Hüsnü BOZKURT (CHP Konya İl Başkanı), Celal DOĞAN (Gaziantep B.Şehir Bel. Bşk.), Gürbüz ÇAPAN (Esenyurt Bel. Başkanı), Nazan GÜNALP (Maden Bel. Başkanı), Ethem Niyazi BUDAK (CHP Diyarbakır İl Eğitim Sekreteri)

**Bu rapor hazırlanırken yararlanılmış olan CHP dışı kaynaklar: TOBB Demokratikleşme Raporu, Boşaltılan Köylerle İlgili TBMM Komisyon Raporu, Faili Meçhul Cinayetlerle İlgili TBMM Komisyon Raporu, İnsan Hakları Derneği Raporları, İnsan Hakları Vakfı Raporları, TÜSİAD Demokratikleşme Raporu, Diyarbakır Ticaret & Sanayi Odası Raporu, Hükümet Programları, Diğer Resmi Belgeler

NOT:DOĞU VE GÜNEYDOĞU RAPORU ile DEMOKRATİKLEŞME ve İNSAN HAKLARI RAPORU çalışmaları Diyarbakır, Gaziantep, İstanbul ve Ankara’da sivil toplum örgütleri. meslek odaları. sendikalar, aydınlar ve diğer ilgililerin de katıldığı yaklaşık biner kişilik topluma açık salon toplantılarında tartışmaya açılmış; katılımcıların katkıları Raporlara aktarılmıştır.

6- DEMOKRATİKLEŞME RAPORU: İNSAN HAKLARI ve HUKUK DEVLETİ (Haziran 2001)

**Komisyon Başkanı Prof. Dr. Oya Araslı (CHP Genel Başkan Yardımcısı)

**Raportör Algan HACALOĞLU (Genel Sekreter Yardımcısı)

**Üyeler: Bülent BARATALI (CHP Gen. Sek. Yar.), Sinan YERLİKAYA (CHP Gen. Sek. Yar.), Mesut DEĞER (CHP MYK Üyesi), Ali DİNÇER (CHP MYK Üyesi), Prof Dr. Yakup KEPENEK (CHP MYK Üyesi), Atilla SAV (Eski Çalışma Bakanı),

**Katkıda Bulunanlar: Prof. Dr. Süheyl BATUM, Prof. Dr. Eralp ÖZGEN

NOT: Bu çalışma kitap olarak yayınlanmıştır

7.- CHP PARTİ PROGRAMININ İLGİLİ BÖLÜMLERİ (2008)

(Parti Programının özellikle; “31-34”, “46-52”, “86-98”, “113-123”, “287-295” inci sayfaları

GENEL NOT:

***Bu konuda, yapılmış olan muhtelif inceleme gezileri sonrasında hazırlanmış olan İnceleme Raporları ile Program Kurultay’ına veya MYK’ın değerlendirmesine yönelik hazırlanmış muhtelif Ara Raporlar yukarıdaki listeye dahil edilmemiştir.

***İsimlerin yanındaki görev tanımları, çalışmanın yapıldığı tarihte geçerli olan görevleri göstermektedir.

***Bu Raporların içeriklerinde PARTİ Arşivlerinden ulaşılabilir.

Şimdi, CHP 37. Kurultay Bildirgesi ile KÜRT Sorunu’nun TBMM öncülüğünde çözülmesi öngörülmektedir. Bu talep hiçbir şekilde CHP’yi sorumluluktan arındıramaz. Tabiatıyla her türlü yasal düzenleme için Parlamentonun/ İktidarın iradesine ihtiyaç vardır.

Ancak böyle talep ortaya konulduğu zaman, haklı olarak bu konuya gönül koymuş, 2010 CHP Derin Komplosu’na değin katkı sağlamış, topluma politika/çözüm önerileri sunmuş olan kesimlerin, CHP’lilerin, en azından aşağıdaki soruları sorma hakları doğmaktadır:

SORU 1.- 90’lı yıllarda boşaltılmış olan köy ve mezraların günümüzde ki durumları, ‘idari-güvenlik-ekonomik-sosyal-hukuksal’ boyutları ne konumdadır? Bu konuda, 2010 yılından günümüze; CHP olarak yerinde herhangi bir inceleme yapılmış mıdır? Durum tesbiti ve çözüm önerilerini içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 2.- 90’lı yıllarının ortalarından itibaren yöredeki insanlarımızın kullanımına ‘kapatılmış olan meraların’ durumu hangi konumdadır? Yörede hayvancılık/ besicilik yapmakta olan veya meraların durumu nedeni ile yapamayan kırsal kesim insanlarımızın bu açıdan ‘durumları/şikayetlari/ihtiyaçları/mağduriyetleri’ ne durumdadır? Bu konuda, 2010 yılından günümüze; CHP olarak yerinde herhangi bir inceleme yapılmış mıdır? Bu konuda ‘durum tesbiti ve çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 3.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede her kademede “eğitim hizmetlerinin” ‘sorunları, eksiklikleri, okulların durumu, öğretmen –öğrenci ilişkilerinin pedagojik açıdan konumu’, “bireysel kültürel haklara saygı” ilkesi temelinde bölge eğitim sisteminin değerlendirilmesi gibi boyutları kapsayan, bu alanlarda çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 4.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede her kademede “sağlık hizmetlerinin” ‘sorunları, eksiklikleri, sağlık kurumlarının durumu’ gibi boyutları kapsayan, bu alanlarda çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 5.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede “çalışma yaşamının durumu ve işsizlik sorununun boyutları” konularında, alınması gereken acil önlemleri kapsayan, bu alanlarda çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 6.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede “Kamu Yatırımlarının düzeyi ve konumu” konularında, ‘mevcut durumu, alınması gereken acil önlemleri ve çözüm önerilerini’ kapsayan, herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 7.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak Bölgede “demokrasi ve hukuk devleti normlarının işleyişi, insan hak ihlallerinde durum” konularında, alınması gereken acil önlemleri ve çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

SORU 8.- 2010 yılından günümüze; CHP olarak “Devletin /Güvenlik Güçlerimizin sürdürmekte olduğu meşru ve gerekli “terörle mücadele sürecinin” bölge toplumsal yaşamında konumu ve varsa yarattığı mağduriyetlerle ile ilgili konularında, alınması gereken acil önlemleri ve çözüm önerilerini’ içeren herhangi bir yazılı ‘CHP Durum ve Öneriler Raporu’ hazırlanmış mıdır? Hazırlandı ise, böylesine bir Rapor varsa, halen nerededir?

Bu soruların en azından “bir/ikisineé olumlu yanıt veremeden, bölgeye ilişkin bu ve benzeri sorunlara, 2010 yılından günümüze, somut araştırma ve bilgilere dayalı sorunları TBMM gündemine taşıyamamış olan bir Partinin, Cumhuriyet Halk Partisi dahi olsa, KÜRT SORUNU’nun ( ne olduğu konusunda açıklama dahi yapılmadan) TBMM tarafından çözüleceğini öngörmek gerçekci ve inandırıcı bir “siyaset/politika” olamaz.

Bilgi ve Değerlendirmenize sunarım. Selam ve Saygılarımla. Algan HACALOĞLU (İstanbul-31 Temmuz 2020)

NOT: Bu Çalışma mevcut ve eski CHP Milletvekilleri ile paylaşılmıştır. (A.H.)

SAVAŞLAR DOSYASI /// İskender Öksüz : Görünmez Savaş


İskender Öksüz : Görünmez Savaş

Stealth War (Görünmez Savaş: Amerikan Seçkinleri Uyurken Çin Nasıl Hâkim Oldu) kitap kapağı

Kitap ve yazarı

Çin hakkında incelediğim üç kitaptan ikincisi, Robert Spalding’in Stealth War eseri[i]. Türkçeye, “Görünmez Savaş- Amerikan Seçkinleri Uyurken Çin Nasıl Hâkim Oldu” diye çevirdim. “Stealth” kelimesinde “fark ettirmeden” anlamı var. Radara yakalanmayan uçak, yeri tesbit edilemeyen denizaltı ve benzeri araçlar için kullanılır. “Görünmez”i en uygun karşılık seçtim.

Robert Spalding

Spalding, ABD Hava Kuvvetleri’nden Tuğgeneral rütbesiyle emekli. Asıl mesleği askerlik. B-52 ve sonra yeni B-2 ağır bombardıman uçaklarında pilotluk yapmış. Daha sonra üs komutanlığı da var. Akademik dereceleri de etkileyici: Fresno Devlet Üniversitesi’nden 1987 ve 1993 yıllarında Ziraat İşletmeciliği Lisans ve Yüksek Lisansı, 2007’de Missouri Üniversitesi’nden Ekonomi ve Matematik doktorası, Alabama’da, Maxwell Hava Üssü’nden de Stratejik Araştırmalar konulu ikinci Yüksek Lisans.

2001 Haziran’ından 2002 Haziran’ına kadar Monterey Savunma Dil Okulu’nda Çince (Mandarince) öğrencisi olmuş. 2002- 2004 arasında Olmsted bursuyla Çin Halk Cumhuriyeti’nde, Şanghay, Tongji Üniversitesi’nde akademisyen olarak çalışmış. 2013 Haziran’ından itibaren bir yıl, Council of Foreign Relations’da Asker Üyelik yapmış. Haziran 2014- Temmuz 2016 arasında Pentagon’da, Genel Kurmay’da Çin, Moğolistan, Tayvan Bölüm Başkanlığı (J-5) görevini yüklenmiş. Aralık 2016- Mayıs 2017 arasında birkaç ay, Beijing’de ABD Kıdemli Savunma Memuru ve Çin Nezdinde Savunma Ateşesi görevinde bulunmuş.

Çin dönüşü, 2018 başına kadar Beyaz Saray’da Millî Güvenlik Konseyi’nde Stratejik Planlama Kıdemli Direktörüymüş. Şubat 2018’den beri ABD Genel Kurmayı’nda Hava Kuvvetleri Genel Kurmay Başkan Yardımıcılığı görevinde.

Spalding, bizim ilk kitabın, Kısıtsız Savaş’ın[ii] açıklamasıyla başlıyor:

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) farkına vardığı ve Kısıtsız Savaş’ta ayrıntılarını verdiği gerçek şu: Bir milletin, başka bir ülkenin insanlarını, kaynaklarını veya yönetimini kontrol etmek için artık devasa bir orduya ihtiyacı yok. Askerî güç, düşmanlık etmenin sadece bir yolu, egemenliği ele geçirmenin birçok yordamından sadece biri. Ekonomik güç, angajman alanlarının tamamında üstünlük sağlar. Para orduyu güçlendirir fakat aynı zamanda düşünülebilecek bütün diğer cepheleri de güçlü kılar. Yabancı ülke siyasî liderlerini etkilemek ve sevk etmek için kullanılabilir, düşünceleri susturabilir, teknolojiyi satın almaya veya çalmaya yarar. Çok ucuz maliyetlerle üretim yapıp rakipleri piyasadan kovmak ve rakip ekonomileri zayıflatmak için kullanılır. Parayla bir akademisyen ordusu kurabilir, bunları bilim, teknoloji ve mühendislik istihbaratı toplamaya yollar ve toplanan bilgileri başka hedeflere ilerlemek için kullanabilirsiniz.

Kısıtsız Savaş, bir teori kitabıydı. Ondan yirmi yıl sonra Görünmez Savaş, Çin’in onu nasıl adım adım uyguladığını gösteriyor. Spalding’in çalışması, eskisinin uygulama kitabı, saha kitabı, el kitabı gibi.

Tabi Kısıtsız Savaş‘ı sadece ekonomiyle sınırlandırmak, kitabın ismine bile aykırı. Fakat Spalding, bütün savaş cinsleri için paranın mühimmat olduğunu söylüyor; bu doğru. Yatırım da bir silahtır, hibe ve kredi de, rüşvet de, casus satın almak da.

Allahtan bizim siyasîlerimiz paraya yüz vermezler… O yüzden bizim için tehlike yok.

Spalding, ABD ve Batı, “Gizli el- kapitalist sihir inancı” dediğimiz, temelden yanlış bir ekonomi teorisininin kurbanı olduk diyor. Bu inanca göre demokrasi zenginlik getirir. Ancak bunun tersi de doğrudur. Zenginlik de demokrasi getirir. Bunun için Çin zenginleştikçe daha hürriyetçi, daha demokrat olacak diye bekledik. Spalding, bu garipliğin, bir ülkede McDonald açılırsa demokrasi ve barış gelecektir inancına kadar uzandığını söylüyor.

Milliyetçi diktatörlük

Hâlbuki ÇKP demokrasi ve benzeri kavramlar konusunda son derece açık ve kararlıdır. ABD ve Batı’nın değerler dediği şeyler, ÇKP’nin gözünde yaşamsal tehditlerdir. 2013’te parti, bu düşüncesini yazıya döktü. “Doküman 9” adlı bir tutum açıklamasında, ÇKP, şöyle diyor: “‘Evrensel değerler’ dedikleri ‘Batı tipi hürriyet, demokrasi ve insan haklarının evrensel ve ebedi olduğu inancı’ ÇKP’nin temellerine saldırıdır.” Bizim dinbazların, demokrasi Müslümanlıkla bağdaşmaz hükmüne yakın bir hüküm. Doküman “Batı tipi anayasaya dayanan demokrasiyi yüceltme” hatasına karşı uyarıyor ve bunun “mevcut liderliğin ve Çin karakterli sosyalist yönetim sisteminin altını oyma teşebbüsü” olduğunu söyleniyor. Yerli ve millî despotizm!

Yakın zamanda “milliyetçi diktatörlük olmalı” sözünü kimden duymuştuk?

Çin bir geçişte, köprüde falan değil. Nerede olduğunu ve nereye gitmek istediğini gayet iyi biliyor: ÇKP’nin doktrini, Totaliter Kapitalizm!

Spalding’in kaleminden aktarıyorum:

Bir bakıma ÇKP, üretim ve iş hayatının en liberal (“bırakınız yapsınlar”) ortamını yarattı. Hiçbir çevre standardı yok. Ürünlerin güvenliliğini garantileyecek bir hükümet kurumu yok. Tüketici Hakları veya “Better Business Bureau” (ABD ve Kanada’da firmaları denetleyen bir kurum) yok. Bu kısıtlamaların, sınırlamaların yokluğu, dizginsiz, vahşi bir kapitalizmin salıverildiğini gösteriyor. Şirket sırlarının çalınması? Korsanlık? Entelektüel mülk hırsızlığı? Telif hakları ihlali? Çin için bunların hiç biri dert değil. Bu, Kısıtsız Savaşın dünya ticaretine uygulanmasıdır. Çinliler arasındaki dişe diş rekabet vardır- ÇKP’nin izin verdiği ölçüde.

Spalding birinci elden gözlemlerini anlatıyor.

Gerçek şu ki, diyor, “Çin kapalı bir ekonomidir“. Yabancı şirketler Çin’de iş yapabilir ama… Çinli bir ortakları olacak, bu ortak işletmeye gözetim için ÇKP komiteleri yerleştirecek. Yabancı yatırım baş üstüne. Ancak gelen para Çin’den çıkmayacak. Starbucks, McDonald falan mı açılacak; teorik olarak kazancın tamamı ya bankada oturup bekleyecek, yahut yeniden yatırıma dönüşecek. Çin’de mal veya hizmet satacak bütün şirketler için bu kısıtlamalar geçerli.

“O para tuzağa düştü” diyor yazar. Yüksek yerlerdeki şirket yöneticileri, bir birlerine bunu fısıldıyor. İşinin ehli finans uzmanları, Chevron, Exxon, Sony ve BMW gibi şirketlerin milyarlarca dolarlık kârının Çin’de durduğunu biliyor. Fakat bu paraları ülkelerine gönderemiyorlar. Çin’in bu dolarlara ihtiyacı var ve bunların ülke dışına çıkmasına izin vermiyor. Spalding, “Birçok yatırımcı çevresi bana, 2015’ten beri Çin’den kayda değer miktarda yabancı fon çıkışına izin verildiğini duymadığını söyledi.” diyor. Tuzağa düşen şirketler Çin pazarında kalabilmek için seslerini çıkarmıyor. Hem de bu haberin yayılması halinde dünya borsalarında şirketlerinin hisse senetlerinin değeri düşecek. Bundan da çekiniyorlar. Kulaktan kulağa fısıldananlar bunlar.

Çin, 2017’de “Çin Malı 2025” adıyla bir hedef, bir plan ilan etti. Plan, bu tarihte, ülkenin hem bildik hem de yeni endüstrilerde hâkim güç hâline gelmesini öngörüyor. Bunlar arasında yeni malzemeler, yapay zeka, entegre devreler, bio-eczacılık ürünler, 5G iletişimi, uçak yapımı, robotlar, elektrikli arabalar, demiryolu malzemesi, gemi ve ziraat makineleri var.

Bu plan başarılı olursa diyor Spalding, “Çin bizim Boeing, General Electric gibi firmalarımızdan mal almayacak. Aksine, dünya pazarlarında bizimle rekabet edecek.

Çin’in ağzımızı açık bırakan büyümesini gösteren birçok çarpıcı rakam var. Fakat ülkenin 2011-2013 arasında kullandığı çimento miktarının ABD’nin 20. asrın tamamında kullandığına eşit olduğu gerçeği tek başına yeter! Mümkün değil gibi görünüyor. Fakat gayet makul: Ekonomist dergisine göre 2015 yılında Çin, dünyanın klimalarının %80’ini, cep telefonlarının %70’ini, ayakkabılarının %60’ını üretti. Bunları üretmek için fabrikalara, bu fabrikaları inşa etmek için, o fabrikalarda çalışanların yaşaması için şehirlere ve bütün bunlar için çimentoya ihtiyaç vardı.

Kredi bir silahtır

Sri Lanka’nın Hambantota Liman projesi, Çin’in “dış yardım“ı nasıl “kontrol“e çevirdiğinin yakın zamana ait bir örneğidir. Sri Lanka, harp malulü bir ülke; on yıllardır kimsenin yatırım listesinde yer alamadı. Başkan Mahinda Rajapaksa bu makamı işgal ettiği on yıl boyunca, Çin’in devlet firması Liman Mühendislik Şirketi’ne, nakit ve kredi karşılığında adanın güney ucunda multi-milyar dolarlık dibi derinleştirilmiş liman inşaatını verdi. Rajapaksa 2015’te seçimi kaybetti. Yeni liderler kendilerini Çin’le yapılan antlaşmaların borcu içine batmış buldular. Çin, yardımsever bir müttefikten ziyade bir tefeci tavrı takındı. Anlaşmadaki maddeleri yumuşatmayı kabul etmedi. 2017’de Sri Lanka hükümeti limanın ve çevresindeki 15 000 dönüm arazinin kontrolünü 99 yıllığına Çin’e devretti.

Bunun ne demek olduğunu Türk okuyucusunun tam kavraması için, olmayacak bir benzetme yapayım. Mesela- maazallah- Kanal İstanbul projesi bu şirkete ve onun ana şirketi olan CCCC’ye verilse! CCCC, Çin İnşaat ve İletişim Şirketi, Güney Çin Denizi’nin ortasında yapay adalar ve o adalarda askerî hava alanları inşa eden bir dev. Çin Liman Mühendislik Şirketi de (CHEC) yeterince derin olmayan limanların, kanalların tabanını sıyırıp maksada uygun hâle getirmede ihtisas sahibi. CCCC ve CHEC bunları kendi paralarıyla, yap-işlet-devret veya gemi sayısı taahhüdü ile yaptırsa. Sonra da paraya sıkıştığımızda İstanbul’un Avrupa yakasına el koysa! Şüphesiz Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan bir geçit ve İstanbul şehri Sri Lanka’nın Hambantota limanından daha lezzetli bir meyvedir. Yok böyle bir kabus. Ama Sri Lanka’nın başına gelen tam bu işte.

Çin’in borç verdiği parayı kabul etmek sıkıntılı bir iştir. Çin telefon ağı kurarsa entelektüel hakları onda kalır. Elektrik santralı inşa ederse planlar ve işletme onundur. Bu projeler Sri Lanka limanı gibi borç tuzağıdır. Çin, ülkenin hayati altyapısındaki gücüyle başka konularda da etkili olur. Afrikalı hükümetlere Tayvan’ı tanımamaları yönünde baskı yapıldığı bildiriliyor. Çin’in Uygurları, Tibet’i ve kendi içindeki hürriyet savunucularını ezmesine de sessiz kalmaya mecbur edildiklerine… Yardım parası veya kredi, bağımlılık tuzağına dönüşüyor.

Kitabın bu noktasında insanın aklına ABD’nin, AB ülkelerinin benzer manipülasyonları geliyor. John Perkins’in, biraz uçuk fakat biraz da gerçek, Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları kitaplarında anlatılanlar gibi. Amerikan silahları ile Kıbrıs’a müdahale edemezsiniz gibi. S-400 alana F-35 yok gibi. Veya Almanya’nın Leopar tanklarını kendi ülkenizde kullanamazsınız dayatması gibi.

ABD’de ne oldu?

Spalding, ekonomi doktoru kimliğiyle, “ABD (şirketleri ve ülke), üretimi Çin’e yollamakla servetini, kârını ve hayat standardını sıçratacağını düşündü” diyor:

Bir bakıma sıçrattık da. Hisse senedi fiyatları tavan yaptı. Gayrı menkul piyasaları fırladı, çöktü, sonra tekrar fırladı. Fakat birçok bakımdan millet olarak fakirleştik. Alt yapımız bir felaket. İş imkânlarını Çin’e ihraç ettiğimiz için birçok şehrimiz işsizlik ve uyuşturucu batağında kıvranıyor.

Emek piyasasının akışkanlığına dair bir kabulümüz vardı. Yerli üretime rakip imalat ürünlerinin ithali bu iş sahasını daraltacaktı ama süratle yeni iş sahaları açılacak ve insanlar buralarda istihdam edilecekti.

Hayat standardı ve zengin ile fakir arasındaki fark, Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) gireli beri patladı. Teoriye değil de gözleme dayanan iktisatçılar, her şey olup bittikten sonra verilere baktıklarında o ekonomi teorisinin yanlış olduğunu gördüler: Demek ki serbest ticaret her zaman refahı arttırmaz, ülkeyi daha güçlü bir birliğe taşımazmış.

Nadège Rolland

Bir kuşak bir yol

Fransız Savunma Bakanlığında yirmi yıl Çin stratejileri analistliği yapmış, şimdi de Asya Araştırmaları Millî Bürosu’nda siyasî ve güvenlik işleri kıdemli üyesi görevinde bulunan Nadège Rolland’la konuşursanız Bir Kuşak Bir Yol teşebbüsüne bambaşka bir gözle bakmaya başlarsınız. Çin’in Avrasya Asrı mı? – Bir Kuşak Bir Yol İnsiyatifinin Siyasî ve Stratejik Sonuçları[iii] kitabının yazarı Rolland, “Bir Kuşak Bir Yol bir siyasî harp vasıtasıdır” diyor:

Bir alettir. Gerçi bir altyapı inşası bileşeni var. Fakat propagandanın söylediğiyle gerçeği birbirinden ayırmanız lazım. Propaganda kampanyası Bir Kuşak Bir Yol’un dünyanın ilerlemesi, ekonomik gelişme, yerel refah ve benzer şeyler için kazan-kazan esaslı, kapsayıcı bir teşebbüs olduğunu anlatır. Gerçek şu ki proje tamamen Çin’in çıkarlarına odaklıdır. Bir alettir; asıl gayesi Çin’in rakipsiz yükselişine hizmet etmektir.

Denizcilik ve liman yapımının Bir Kuşak Bir Yol’un odağında bulunmasının birkaç sebebi var. Çin’in 7000 civarında ticaret gemisi var. Amerika’nın ise 300 civarında. Çin filosunun ana gemisi yüksek kapasiteli Süper-Panamax’lar. Bunlar Çin ihraç mallarını ihraç için devasa yüzen taşıma sistemleridir. Ve Çin, tam da bunlara uygun limanlar inşa ediyor. Bu özel limanlarda Panamax’ların yanaşma ve boşaltma hızları Amerikan gemicilerinin ağzını açık bırakacak seviyededir. Lojistik uzmanları, milyonlarca ton kargonun yükleme ve boşaltma verimliğini arttıran bu gemilerin ticarî teslimat süresini yarıya indirdiğini hesaplıyor. Verimdeki artış tonajı, tonaj da kârı arttırıyor. Fakat aynı limanlar bir gün başka bir maksada hizmet edebilir: Çin donanması’na operasyon üssü hizmeti verir.

Ülkeler, günebakanların güneşe dönmesi gibi Çin’e dönmeli

Rolland, Çin’in davranışının kökünün Marksizm-Leninizm ile Çin İmparatorluk tarihinin bir karışımına oturduğunu söylüyor. Bu bileşimden, millet devletini (ulus devleti) her şeyin üstünde bir yere oturtan anlayış çıkmıştır. Siyaset belirlenirken bütün unsurlar, millet yararına ve milletin hâkimiyetini garantiye alan bir filtreden geçmelidir. Hiçbir şey Çin milletinden daha önemli değildir. Fertler, insan hakları, Tanrı, din… Hiçbiri. Bu öyle bir milliyetçilik ki sadece parti doktrini ve partinin hâkimiyeti dikkate alınır. “Bu bizim alışık olduğumuzun çok dışında bir şey” diyor Rolland. Batılı milletler, hiç olmazsa teoride eşitlikçi toplumlardır. Çin’in öngördüğü dünya düzeninde Çin, piramidin tepesindedir. Hiçbir başka milletle eşit olduklarını düşünmezler. Rolland şöyle devam ediyor: “Diğer halklar ve rakip milletler bastırılmıştır ve Çin’e saygı sunarlar. Yakın zamanda bir şey okudum. Orada pek güzel anlatılıyordu” diyor Rolland, “Şairaneydi de, ‘Ülkeler günebakanlar[iv] gibi olmalı, yüzlerini güneşe dönmeli’ Kendilerini tam böyle görüyorlar. Güneşin Çin olduğu pek açık.

Çin, tarih boyunca da kendini dünyanın merkezi gördü. Kendilerine verdikleri isim Zhongguo. Anlamı, Orta Krallık veya Orta Ülke. Bu isim ilk defa M. Ö. 1000 yılında bugünkü Kuzey Çin platosunda hüküm süren Çou imparatorluğu zamanında kullanılmış. Çoular, Batı’daki yüksek medeniyetlerden habersiz, devletlerinin dünyanın merkezinde bulunduğuna ve etraflarının barbarlardan ibaret olduğuna inanırlardı.

Çin tarihte kendini dünyanın merkezi gören ilk devlet değil. Roma da tek devlet olduğuna inanırdı. Roma’nın mirasçısı Osmanlı da kendine “Devlet-i Aliye” derken, dünyadaki yegâne devlet olduğu anlayışını yansıtırdı. Kavramı tam anlatmak için bizde olmayan harf-i tariflerle Arapça, İngilizce, Almanca’da bunun “Ed-Devlet”, “The State”, “Der Staat”ı yansıttığını söyleyeyim. Osmanlı’nın asırlar boyu antlaşma yapmadığı, çevredeki topluluklara “ahitname” vermekle yetindiğini ekleyeyim.

Slavlar, Almanlar onların dilini bilmiyor diye Germenler’e dilsiz anlamında Nemtze demişler ve Osmanlı da Almanların ismini Sırplar’dan öğrendiği için Almanya’ya asırlarca Nemçe demiş. Eski Yunanlar da çevrelerinin konuşamayıp anlamsız sesler çıkardığı düşüncesiyle kulaklarına gelen sesleri “bar bar bar” diye algılayıp barbar kelimesini icat etmişler.

Bütün bu tepeden bakışlar Orta Çağ geçince, hiç olmazsa Hitler kaybedince sona erdi. Fakat Çin’de devam ediyor. Belki bunun sebebi, Çin’in daha 18-19 ve 20. asırlarda Japon, İngiliz, Fransız sömürgesi mesabesine inmesinin verdiği aşağılık duygusudur. Çin’in Ankara Büyükelçiliği birkaç gün önce yayımladığı bir broşürde (Haziran sonu Temmuz başı, 2020’de) Doğu Türkistan’ın tarihte ve -hazır atmışken- tarihten önce de Çin’e ait olduğunu yazıyor, Karahanlı devletinin Çin’e saygı sunup vergi verdiğini iddia ediyordu. Millî Düşünce Merkezi[v] bu edepsizliği eleştirdiği bildiride, Çin tarihçilerinin 20. asra kadar kendilerine gönderilen bütün elçilerin “haraç vermek ve saygı sunmak için” geldiklerini yazdığını belirtti. Bugün bizim Çin Halk Cumhuriyeti diye bildiğimiz devletin, içe dönük resmî adı, Zhonghua renmin gongheguo [orta şanlı halkın cumhuriyetçi ülkesi].

Askeri alan: Otuz saniyede “Game over!”

Spalding, asıl sanatını ilgilendiren konulara, askeri alana da giriyor.

Çin’in ABD uçak gemilerini vurabilecek çok sayıda yüksek hızlı füzesi olduğunu ve bunlar sürü hâlinde ateşlendiğinde gemilerin savunulamayacağını söylüyor:

Çin’in gelişmiş bir komuta kontrol sistemine bağlı binlerce hassas harp başlığı var. Dong Feng‑26 balistik füzeleri 14m uzunluğunda, 20 ton ağırlığında. Hem bildik patlayıcı hem de çekirdek başlığı taşıyabilecek şekilde imal edilen bu silah, uçak gemilerini yok etmek için tasarlandı. DF‑26’nın menzili 4 000 kilometre, yani Pasifik Okyanusu’nun batısındaki ABD savaş gemilerini, Japonya’da üstlenenler dâhil, vurabilir. Hesabı yapın: Bombardıman uçaklarını Güney Çin Denizi’nde bir görev için havalandıracak gemi, DF-26’ların ve onu tahrip edecek diğer füzelerin menziline girmek zorunda. Gerçi ABD Hava Kuvvetleri’nin DF-26’ları vurabilecek SM-6 önleme füzeleri var, fakat Çin’in elindeki daha küçük uzun menzilli füzelerin sayısı ve bunların 19 000 km/saate varan hızları şu anda gemilerimize olağanüstü bir tehdit oluşturuyor. Sürpriz bir saldırı otuz saniyede bitebilir. Game over!

Ekonomi açısından bakıldığında ÇHKO, 30 milyar dolarlık gemiyi tahrip edecek 1 milyar dolarlık bir füze sistemi tasarlamış. Uçak gemilerimizin değerli ve güçlü makineler olduğu muhakkak. Fakat Pasifik’te polislik etme imkânları, son derece kısıtlı.

Çin’in daha önce bahsedilen derin limanları yapan Çin Liman Mühendislik Şirketi ‘nin (CHEC) ana şirketi Çin İletişim İnşaat Şirketi- China Communications Construction Company (CCCC), Güney Çin Denizi’inde açık denizde yapay adalar inşa etti. Bunlarda uzun pistli hava alanları ve askerî tesisler var. Yukarda söylediğimiz gibi “Kanal İstanbul” sanki bunlara pek uygun bir proje.

General Spalding, askerî konular bahsinin sonunda, 2015’te, Genel Kurmay’da görevliyken Çin’le 123 antlaşmasının yenilenmesi teklifinin önlerine geldiğini söylüyor. 123 denilmekle, ABD’nin 1954 tarihli Atom Enerjisi Kanunu’nun 123. maddesi kast ediliyormuş. Bu madde, Çin’in ABD’den reaktör ithaline izin veriyormuş. “On saniye düşünmeden hayır dedim” diyor Spalding ve devam ediyor: Halk Kurtuluş Ordusu’nun elindeki reaktör teknolojisi, bizimkinin çok gerisinde. Bu anlaşma geçerse, Çin mesela Westinghouse’dan bir AP-1000 reaktörü satın alabilecek. Bir adet almaları yeterli. Hemen tersine mühendislikle teknolojiyi çalarlar. Bunun sonuçlarından biri, nükleer denizaltılarının bizimkilerin teknolojisini yakalamasıdır. Bizim denizaltılarımız bu reaktör sayesinde sessiz çalışır ve yerleri tespit edilemez.

Spalding’i dinlememişler ve Obama döneminde ve 123 yenilenmiş.

Yazar kitap boyunca şunu tekrarlıyor: Biz ve bizim şirketlerimizi ekonomiden ve kârdan başka bir şey görmez olduk. Bir sonraki çeyreğin (üç ayın) gelir tablosunda daha fazla kâr görünmesi hedefi bizi kör etti. Çin tam tersine parayı millî hedefler, millî menfaatler savaşında silah olarak değerlendiriyor.

[i] Stealth War– How China Took Over While America’s Elite Slept, Robert Spalding, Portfolio, 2019.

[ii]https://millidusunce.com/misak/kisitsiz-savas/

[iii] China`s Eurasian Century? Political and Strategic Implications of the Belt and Road Initiative, Balaji World of Books (2018)

[iv] Ayçiçeği’nin Ege ağzındaki adını, “günebakan”ı kasten kullanıyorum. Buraya daha uygun.

[v]https://millidusunce.com/turkiyede-turkluge-hakaret-edilemez/

TARİH : Pek Çok Efsaneye Konu Olmuş Roma Krallığı’nın Başlangıç Hikayesi


Pek Çok Efsaneye Konu Olmuş Roma Krallığı’nın Başlangıç Hikayesi

MÖ 753 – 509 arasında var olmuş ve sonrasında da Roma Cumhuriyeti ile Roma İmparatorluğu’nun kuruluşuna giden yolu başlatmış olan Roma Krallığı’nın hikayesi.

efsanevi roma tradisyonuna göre olaylar şöyle cereyan ediyor

truva‘dan kaçan aeneas‘ın oğlu ascanius, italya’nın latium bölgesinde yer alan alba longa‘yı kurduktan nesiller sonra alba longa kralı numitor‘un kardeşi amulius, abisini devirerek kral olur ve abisinin kızı rhea silvia‘yı vesta rahibesi yapar ve böylece kendisini garanti altına aldığını düşünür.

ancak rhea silvia, savaş tanrısı mars’tan remus ve romulus isimli ikizlere hamile kalır. daha sonra amulius, ikizleri tiber nehrine bırakır ancak ikizler kıyıya varırlar ve bir dişi kurt tarafından emzirilirler.

romulus ve remus büyüdükten sonra alba longa’ya döner ve amulius’u devirirler. daha sonra alba longa’dan ayrılıp bir şehir kurmaya karar verirler. şehri kurduktan sonra kimin ismini alacağından doğan bir tartışmadan sonra romulus, remus’u öldürür ve şehrin adı roma olur. şehrin ilk kralı da romulus olur. kuruluş tarihi olarak da m.ö. 21 nisan 753 kabul edilir.

Romulus

tradisyona göre cumhuriyete kadar 7 kral gelip geçer ve bunların son 3’ü etrüsk kökenlidir. krallar sırasıyla; romulus, numa pompilius, tullus hostilius, ancus marcius, lucius tarquinius priscus, servius tullius ve lucius tarquinius superbus’tur.

yine tradisyona göre ilk kral romulus, sabinlerle savaştıktan sonra bir anlaşma yapar ve krallığı ortak yönetirler. ikinci kral numa pompilius da sabin kökenlidir. tradisyona göre romulus ve etrüsk kralları hariç, krallar seçimle başa gelmişlerdir.

Numa Pompilius

bugün bilinenlerle tradisyonu tümden reddetmek doğru sayılmaz

her ne kadar savaş tanrısından hamile kalan bir kadın, kurt tarafından emzirilen çocuklar gibi ögeler içerse de, bazı kısımları hakiki özlere dayanmaktadır.

örneğin roma’nın, alba longa şehrinden gelen kolonistlerce kurulmuş olabileceği, roma köylerinde sabinlerle latinlerin beraber yaşadığı gibi.. nitekim roma’nın yedi tepesinden birinde sabinlerin bir köy kurduğu bugün biliniyor.

ancak efsanevi diye bahsedilen kralların bir nevi kabile şefleri olabileceği belirtiliyor. çünkü henüz o tarihlerde roma, tepelerinde kurulu köylerden oluşan, şehirleşmenin görülmediği bir yer.

roma’yı roma şehri yapanın etrüskler olduğu yine bugün biliniyor. şehrin kanalizasyon sistemi, yolları, su kemeri, şehir kapısı gibi yapıları bu dönemde yapılıyor. hatta köylerin ortasında bir bölgede henüz o zamana kadar kurutulmamış bir bataklık bulunuyor, bunu da etrüskler kurutuyor. şehri zirai ve iktisadi açıdan kalkındırıyorlar.

Etrüskler: İtalya’nın Tiber ile Arno nehirleri arasındaki Etruria bölgesinde MÖ 6. yy’a kadar yaşayan halka verilen isim.

tradisyonda etrüsk kralların gelişi, ancus marcius’un tarquinius priscus’u çocukları için vasi olarak görevlendirmesi şeklinde aktarılıyor. çocukların küçük olmasından ötürü kral olan priscus daha sonra bu şekilde devam edip yerini damadına bırakıyor, o da ilk etrüsk kralın torunu olan tarquinius superbus’a.

gerçekte ise o sıralarda zaten güçlü olan bir etrüsk şehrinin, alelade bir köy federasyonu olan roma’yı ele geçirmesi şeklinde yorumlanabilir.

Bir Etrüsk müzisyeni.

tradisyonda ilk iki etrüsk kralı kötü anlatılmaz ama son etrüsk kralı, aynı zamanda son roma kralı da olan tarquinius superbus oldukça zalim biri olarak aktarılır. en son kralın oğlu bir romalının karısına sarktıktan (tecavüz olabilir) sonra başlatılan isyanla şehirden kaçmak zorunda bırakılır.

sonuçta bazı etrüsk aristokratlarıyla da birleşerek kralı kovan romalı aristokratlar (patrici) cumhuriyeti ilan ederler. bunun da tarihi m.ö. 508/7 olarak kabul edilir.

krallık devrinde roma bir köy federasyonundan şehre dönüşmüş, zirai ve iktisadi atılımlar yaşamış, kendi aristokratlarını ortaya çıkarmış, patrici ve pleb şeklinde iki farklı sınıflı bir toplum oluşturmuştur.

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : DIŞ POLİTİKADA GAZ KESME


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : DIŞ POLİTİKADA GAZ KESME

Dış politika ve güvenlikte Türkiye’nin karşısındaki cephe gittikçe büyümüş, Türkiye bu geniş cephede eş zamanlı tedbirler almak zorunda kalmıştır.

Bütün cephelerde aynı anda başarı sağlamanın zorluğu dikkate alınıp, tehdit veya menfaatleri önem ve öncelik sırasına koyarak en fazla gücü en önemlisinin üzerinde yoğunlaştırmak, harp prensiplerinden biri olan sıklet merkezi prensibi gereğidir.

Yine bu prensip, en önemliden sonrakiler için, diplomasi başta olmak üzere diğer vasıtalarla yeteri kadar tedbir alıp, sıra geldiğinde sıklet merkezi yapmayı ön görür.

Şimdi, gerilim yaratan konularda ılımlı hareket edilmeye başlandığı, hatta tabiri caiz ise gaz kesildiği, bunda iç politikada Ayasofya sürecinde karşılaşılan nahoş görüntüler, konuşmalar ve gelişmelerin yarattığı iç gerginliğin de etkisinin olduğu söylenebilir.

Libya’daki gelişmeler

Libya’da Saraç güçlerinin Sirte’ye dayanması üzerine, farklı tarafları destekleyen Türkiye ile Rusya arasında Türk-Rus Yüksek İstişare toplantısı yapılmıştır. Görüşmede, durumu sakinleştirici ve zamana yayıcı bir yaklaşım sergilendiği müşahede edilmiştir. Toplantıda, Libya’da krizin askeri çözümü olmadığı, ateşkes için tarafların teşvik edilmesi dahil ortak çabaların sürdürülmesi sonucuna varılmıştır.

Türkiye-Rusya ilişkilerinde, birçok konuda yaşanan anlaşmazlıklara rağmen iki ülkenin işbirliğini sürdürme yönünde irade gösterdiğini söylemek mümkündür. Ancak her seferinde Rusya’nın etkisiyle frene basıldığı da söylenebilir.

Azerbaycan-Ermenistan gerilimi

Ermenistan’ın, Azerbaycan’a Karabağ dışındaki bir bölgeden saldırmasını, Karabağ konusunu gölgelemek ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü üyesi ülkelerden destek görmek için yaptığı değerlendirilmektedir.

Türkiye’yle Azerbaycan’ın başlattığı geniş çaplı ortak tatbikat, Türkiye’nin desteğini göstermesi açısından önemlidir. Ortak tatbikatın askeri işbirliği anlaşması çerçevesinde yıllık plana uygun olarak gerçekleştirilmekte olduğu söylenmiştir. Ancak ilanı, çapı ve takdimi Ermenistan’a mesaj mahiyetindedir.

Türkiye tarafından, Azerbaycan’ın yanında olmaya devam edileceği, ancak bunun diplomasi yollarının kapalı tutulacağı anlamını taşımadığı, son Erdoğan-Putin görüşmesinde çok iyi bir noktaya gelindiği açıklanmıştır. Bu da, her şeye rağmen Rusya’yla işbirliğinin devam ettiğini göstermektedir.

Doğu Akdeniz’de sismik araştırma faaliyetlerine ara

Araştırma gemisi Oruç Reis’in Rodos ile Meis arasındaki sahada sismik araştırma yapacağı haberi, iki ülke arasındaki gerginliği daha da arttırmıştır.

Türkiye’nin araştırmalar için NAVTEX yayımlaması, Yunanistan’ı daha da rahatsız etmiş, Yunanistan AB ve ABD’ye, Türkiye’ye karşı tavır alması talebinde bulunmuştur.

Türkiye tarafından yapılan açıklamada; Yunanistan’ın sınır komşumuz ve onunla tarihi ilişkilerimizin olduğu, temel sorunun kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölgedeki boşluklardan kaynaklandığı, ihtilaflı konuların ikili şekilde çözülmesi gerektiği, konuları önkoşulsuz konuşmaya hazır olduğumuz ve müzakerelere devam edileceği için sismik araştırmalara bir müddet ara verildiği ifade edilmiştir.

Ancak bu yeni durumun, hakkımız olan kıta sahanlığının ve Meis adasının ana kara gibi kabul edilemeyeceği tezimizin müzakere edilmesi anlamına geldiği dikkate alınmalıdır.

Yunanistan’a taviz verilmemeli

Yunanistan’ın, bağımsızlık mücadelesinden günümüze kadar Türkiye’den kazanımlar elde etmeye çalıştığı unutulmamalıdır.

Anlaşmalarla aidiyeti Yunanistan’a verilmeyen, Türkiye’ye ait 18 adayı işgal ettiğini ve buralarda mevcudiyetini pekiştirdiğini, ege adalarını anlaşmalar hilafına silahlandırdığını, adaların da ana kıta gibi haklara sahip olduğunu dayatmaya çalıştığını ve bu konularda, her ne hikmetse, Türkiye’nin sessiz kaldığını hatırlatmakta fayda görülmektedir.

Şimdi de ABD’ye Dedeağaç’ta deniz ve hava üssü vermiştir. Bunun, gayrı askeri bölgeyi ihlal ettiği gerekçesiyle Lozan’a aykırı olduğu ifade edilmektedir. Bu konuda da Türkiye’nin hiçbir ikaz, eylem ve beyanda bulunmadığı dikkat çekmektedir.

Dış politikadaki bu yaklaşımlar, Türkiye’nin diplomasiyi ön plana çıkararak, geniş cephede yumuşama temayülü göstermesinin ve bazı konularda da geri adım atmasının işaretleridir. Ancak sıklet merkezini nerede teşkil edeceği anlaşılamamıştır. Bunu gelişmelere bağlı olarak şekillendireceği değerlendirilmektedir. Umarım yanlış hareket edilmez.

31 Temmuz 2020 Yeniçağ Gazetesi

BULGAR TÜRKLERİ DOSYASI /// Bulgar tarihçi Dinkov : Biz de Türklerdeniz, neden ayrı düşelim ???


Bulgar tarihçi Dinkov : Biz de Türklerdeniz, neden ayrı düşelim ???

Bulgaristan’da tarihçi Prof. Dr. Stoyan Dinkov, “Biz, Türkler ile neden yolumuzu ayrı tutalım? Neden ayrı düşelim? Bizim tarihimizdeki tüm bulgular bizim de Türk asıllı olduğumuzu gösteriyor.” ifadelerini kullandı.

“OSMANLI, BULGARLARI YOK OLMAKTAN KURTARDI”

Osmanlı idari ve sosyal uygulamaları ile Bulgarları yok olmaktan kurtardı” diyen Prof. Dr. Dinkov, yakın geçmişte Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarını zorla Bulgarlaştırmaya çalışanlara tarih dersi veriyor. Asıl Bulgarların Türk kökenli olduğunu iddia eden tarih profesörü, bazı Bulgar çarlarının Türk asıllı olduklarını, kullandıkları dilin de Türkçe olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.

Türkler ile Bulgarların aynı soydan geldiğini de ileri süren Prof. Dr. Dinkov Türk-Bulgar ilişkilerinin samimiyet temelli bir bakış açısı ile tekrar yapılandırılması gerektiğini belirtiyor. Dinkov’a göre bunun Avrupa Birliği’ne yansıması da olumlu olacak, aynı zamanda AB’ye de daha kuvvetli bir katılım sağlayacak.

“BULGARLAR VE BULGAR ÇARLARI TÜRK KÖKENLİYDİ”

Dinkov o dönemde Türk asıllı Bulgaristan vatandaşlarını zorla Bulgarlaştırmaya çalışanlara tarih dersi de veriyor adeta. Asıl Bulgarların Türk kökenli olduğunu iddia eden tarih profesörü, bazı Bulgar çarlarının Türk olduklarını, kullandıkları dilin de Türkçe olduğunu belgeleriyle ortaya koyuyor.

Bu konuda “Turan tarihi” adıyla yayımlanmış kitabı olan Stoyan Dinkov’un tezleri Bulgar siyasi tarihinde de mevcut. Geçmişte Bulgar tarih araştırmacılarının bazıları da bu iddiaları ortaya atmış, ancak Stoyan Dinkov kadar ses getirememişlerdi.

“OSMANLI KÖLELİK UYGULAMADI”

Profesör Stoyan Dinkov, Osmanlı ile Bulgarların karşılaştıkları dönemde 300 bin nüfuslu, birkaç bölgeden ibaret olan Bulgaristan’ın, zaten gönüllü bir şekilde Osmanlı hükümdarlığına sığındığını bu şekilde de etnik kimliğini koruyabildiği görüşünde.

1878’deki Osmanlı-Rus savaşından sonra yapılan ilk sayımda, Bulgaristan’ın nüfusunun 7 milyondan fazla çıkmasının kendi tezini doğruladığını da iddia eden Dinkov, Osmanlı’nın Balkanlara ilk ayak bastığında, karşısında aç ve sefil bir Bulgar halkı bulduğunu, onu giydirip karnını doyurduğunu, diline, dinine ve kültürüne sahip çıktığını ve ortada asla bir Türk köleliği olmadığını söylüyor.