SAĞLIK DOSYASI : FAR-UVC ışınları ile Kovid-19 virüsünün dezenfeksiyonu


FAR-UVC ışınları ile Kovid-19 virüsünün dezenfeksiyonu

Prof. Dr. Mustafa Öztürk Independent Türkçe için yazdı

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

2014-2018 arası Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşarı,

23. Dönem Hatay Milletvekili

@ozturk_mustafa

Kovid-19 virüsü nefes alarak, konuşarak, hapşırarak ve öksürerek yayılabilir. Öksürmek ve hapşırmak irade dışı bir reflekstir.

Bir insan öksürdüğünde yaklaşık 3 bin ve hapşırdığında ise ortalama 10-40 bin damlacık salımlar. Bu kişi enfekte ise damlacıklar/aerosoller kovid-19 virüsü içerir.

Hapşırma ile salımlanan her damlacık 320 km/saat hızla sekiz metreden daha fazla yol alabilir.

Normal bir iç ortamda konuşan enfekte/asemptomatik bir süper yayıcı, 10 dakikalık bir konuşma süresinde çıplak gözle görülmeyen yaklaşık 6 bin ultra küçük boyutlu virüslü aerosol parçacığı ‘bulutu’ salımlar.

Enfekte bir kişinin hapşırması, öksürmesi ve yüksek sesle konuşması ile solunum yolu ve tuvalet yaptığında dışkı yolu ile Kovid-19 virüslü damlacık/aerosol salımlanır.

Solunum ve dışkı yolu ile salımlanan kovid-19 virüsü;

  • Bakır: birkaç dakika,
  • Paslanmaz çelik, cam ve plastik: 3 gün,
  • Karton, kağıt ve bez: 24 saat
  • Havada; 3 saat,

gibi yüzeylerde bulaşıcı olarak kalır.

İç mekanlarda yüksek sesle konuşma, hapşırma, öksürme ve dışkı yolu ile salımlanan 5 mikrometrenin (µm) altındaki virüslü aerosol parçacıkları yatay yönde taşınarak havada 3 saat bulaşıcı olarak kalabilir.

Virüslü aerosol parçacıkları, soluyanları enfekte eder.

Benzer şekilde boyutu 10 µm üzerinde virüslü damlacıkların çökeldiği iç mekan yüzeylerine enfekte olmayan kişinin dokunması sonucu virüslü eli ile ağzına, burnuna veya gözüne dokunursa virüs bulaşır.

Özellikle <5 µm küçük boyutlu aerosol parçacıkları solunum yolu ile filtre edilmeden ciğerlere kadar ulaşır.

Enfekte kişi sayısına bağlı olarak iç ortam havasında ve yüzeylerde bulaşıcı virüs konsantrasyonu değişir.

Kovid-19 pandemisi sürecinde iç ortamların havalandırılması (seyreltilmesi) gerekir.

Ne kadar yüksek sesle konuşulursa, o kadar fazla aerosol parçacığı salımlanır. Lütfen kısık sesle konuşunuz.

AVM’ler, okullar, ibadethaneler, açık ofisler, asansörler, uçaklar, toplu taşıma araçları, şehirlerarası otobüsler, minibüsler, hastaneler, bakım evleri, restoranlar, iş merkezleri gibi kapalı ortamlarda özellikle maske takmayan semptom ve asemptom kişilerin yüksek sesle konuşması, hapşırması, öksürmesi ve tuvalette dışkı yolu ile virüs yayılır.

Japonya‘da yapılan bir araştırma, “Kovid-19’un kapalı bir ortamda bulaşma ihtimali, açık havaya göre 19 kat daha fazla olduğu” tespit edilmiştir.

Dezenfekte edilmeyen iç ortamlar virüs bulaştırma merkezlerine dönüşmektedir.

Virüslü havanın ve yüzeylerin dezenfekte edilmesi ile iç ortamlarda virüs yayılması ve bulaşması önlenebilir.

Bu arada Kovid-19 virüsünün yayılmasında yüzde 44 oranındaki hiçbir belirti göstermeyen süper yayıcıların ve virüsü kaptıkları halde 5 gün boyunca hastalık belirti göstermeyenlerin virüsü yayma kapasitesine sahip oldukları unutulmamalı.

İç ortamda havada ve yüzeylerde olan Kovid-19 virüsünü bulaşıcı olmadan dezenfekte etmek için kullanılan FAR-UVC ultraviyole ışığının dalga boyu 207-222 nm’dir.

Şekil 1. UV ışınları türleri ve dalga boyları

Geleneksel 230-280 nm dalga boylu UVC ışınları hem kanserojen hem de kataraktojeniktir. Yüksek dalga boylu UV ışınları, iç ortamlarda insanlar bulunurken dezenfeksiyon amacıyla kullanılmaz.

207-222 nm FAR-UVC ışığından gelen yüksek enerji, fotodimerizasyon işlemi yoluyla moleküler yapısal hasara yol açan RNA ve DNA bazları tarafından güçlü bir şekilde emilir, nükleik asitlere zarar verir ve mikroorganizmaları çoğaltamayacak şekilde virüs inaktivasyonuyla sonuçlanır.

Antiseptik özelliğe sahip 207-222 nm FAR-UVC ışığı ile, iç ortam havasındaki ve yüzeylerindeki virüsler dezenfekte edilebilir.

Sistem, hapşırma, öksürme ve yüksek sesle konuşma sonucu salımlanan havadaki aerosol içindeki virüsleri ve yüzeylere düşen damlacıklardaki virüsleri, 30 saniye içinde yayılmasını önlemek ve ortadan kaldırmak için umut verici, düşük maliyetli ve güvenli bir çözüm aracıdır.

207-222 nm FAR-UVC ışığı, insanlar için güvenli, ancak virüsler için öldürücüdür ve ‘oyun değiştirici’ potansiyele sahiptir.

Halka açık yerlerde 207-222 nm FAR-UVC ışıkları, havadaki virüslerin kişiden kişiye bulaşmasını azaltmak için kullanılabilir.

Columbia Üniversitesi, 40 hafta boyunca laboratuvar tüysüz fareleri, günde sekiz saat, haftada beş gün, insanlarla kullanmayı düşündüğünden 20 kat daha yüksek yoğunluklarda 207-222 nm FAR-UVC ışınlarına maruz bıraktı.

40 hafta sonra prekanseröz lezyon veya göz hasarı belirtisi olmadığını belirtildi.

Columbia Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, FAR-UVC ışığı 207-222 nm dalga boyu bandının insanların canlı hücrelerine zarar vermeyecek kadar kısa olduğunu, yüzeylerde ve havada nanometre büyüklüğünde virüslere ve bakterilere nüfuz edebildiğini ve inaktive ettiğini tespit etmiştir.

Bu çalışmalarda, 207-222 nm FAR-UVC antiseptik lamba kullanan hayvan deneylerinde, ultraviyole radyasyon aşırı zayıf olan farelerde bile katarakt ve göz/cilt kanseri belirtisi olmadığı belirlenmiştir.

207-222 nm FAR-UVC ışınları, yeterli penetrasyona sahip olduğunda fiziksel olarak nanometre boyutunda bakteri ve virüsleri verimli bir şekilde inaktive ederler.

Kovid-19 virüsünün boyutu 65-125 nanometre (nm) arasında değişmektedir. 1 nanometre (nm), 0,001 mikrometre [µm] veya 0,000001 milimetreye [mm] eşittir.

Japonya Kobe Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada, 207-222 nm FAR-UV-C ışınları, insanların ölü hücre derisine ve gözlerinin tabakasına zarar vermediği ve cilt kanserine neden olmadığı tespit edilmiştir.

207-222 nm FAR-UVC ışınlarının deri altı canlı hücreye ulaşmadığı gözlemlenmiştir.

207-222nm FAR-UVC ışınları, cilt hücrelerinin DNA’sına zarar vermediği, çünkü sadece cildin en dış tabakası olan stratum corneum’a kadar yol aldığı gösterilmiştir.

Bu durum, 207- 222nm FAR-UVC ışınlarının insan gözü ve cildi için güvenli olduğunu gösterir. Gözler insan vücudunun en hassas olduğu yerlerdir.

Çalışmalar, 207-222 nm FAR-UVC ışınları, insanların üzerindeki virüsleri sterilize etmek için güvenli olduğu göstermiştir.

Şekil 2. 207-222 nm UVC ışınları gözlere ve deriye zarar vermez.

Deneme çalışmalarında yüksek yoğunlukta 207-222 nm dalga boylu FAR-UVC ışığı üreten kripton-brom (Kr-Br) veya kripton-klor (Kr-Cl) eksimer lambası kullanmıştır.

Excimer lambalar cıva içermez ve bu nedenle geleneksel antiseptik lambalara kıyasla çevre açısından güvenlidir.

Araştırmacılar, silikon karbür (SiC) bir substrat üzerinde yarı iletken alaşım alüminyum galyum nitrür (AlGaN) bir film yatırma içeren yüksek kaliteli derin ultraviyole (UV-C) LED’ler imal etmek için daha şık bir yöntem bildirdiler (daha yaygın olarak kullanılan safir substrattan ayırma).

207-222 nm cıvasız FAR-UVC ışınları, Kovid-19 virüsünü yayılmadan ve vücuda girmeden dezenfekte ederek bulaşması önleme potansiyeline sahiptir.

207-222 nm FAR-UVC lambaları şu anda dünyada birkaç şirket tarafından üretilmektedir.

Binaların ve işyerlerinin iç mekanlarında Kovid-19 virüsü ile mücadele etmek, çalışanları, öğrencileri, müşterileri, hastaları ve diğerlerini güvende tutmak ve hava akışlarını yönetmek için daha proaktif önlemlerin alınması gerekir.

Bir çalışmada, ilk kez 207-222 nm cıvasız FAR-UVC ışıkla sadece 2 mJ/cm2’lik çok düşük bir dozla havadaki aerosolize virüsleri (H1N1 influenza virüsleri) güvenli ve >%95 verimli bir şekilde inaktive etmek için kullanıldı.

Aşağıdaki resimler, 207-222 nm FAR-UVC’nin havadaki aerosolize virüsleri etkili bir şekilde inaktive ettiğini gösterir.

Bu floresan görüntüler H1N1 ile enfekte olmuş epitel hücrelerini gösterir; virüsler, 0; 0,8; 1,3 ya da 2,0 mJ/cm2 dozlarına ışınlama odası içinde aerosol haline getirilmiş bir şekilde maruz kalan 222 nm FAR-UVC ışığı; enfekte hücreler yeşil floresan görüntü.

Şekil 3. 207-222 FAR-UVC ışınları ile H1N1’in dezenfeksiyonu

FAR-UVC ışığı ile havadaki mikrobiyal hastalıkların yayılmasını kontrol etmek için yeni bir araçtır.
UV ışığı dozu için “mJ/cm2” (santimetre kare başına milijoule) veya “J/m2” (metrekare başına joule) birimlerini kullanmaktadır.

Güney Kore’de bir firma 207-222 nm FAR-UVC lambaları ile, 30 saniye içinde virüsleri dezenfekte ettiğini belirtmektedir.

Şekil 4. Maruz kalma süresi ve virüs sterilizasyon oranı (FAR-UVC lambasından virüse uzaklık: 3cm) / Görsel: Seoul Viosys

İç mekanlardaki havadaki virüslü aerosoller ve yüzeyler çökmüş virüslü damlacıklar hızlı bir şekilde dekontamine edilebilirse, bu gerçek bir artı olur.

207-222 nm FAR-UVC ışınları;

  • Uçaklar,
  • Havaalanları,
  • Açık ofisler,
  • AVM’ler,
  • Süpermarketler,
  • Berberler,
  • Okullar,
  • Hastaneler,
  • Oteller,
  • Sinema salonları,
  • Tiyatro salonları,
  • Restoranlar,
  • Çağrı merkezleri,
  • Metro,
  • Toplu taşıma araçları, şehirler arası otobüsleri,
  • Yolcu gemileri,
  • Yüksek binalar,

ve benzeri yerlerde kullanılabilir.

Yukarıda sıralanan binaların iç mekanlarında yeni geliştirilen lambalar, güvenle kullanılır ve havaya karışmadan önce virüsler öldürülür.

Yukarıda sıralanan kapalı alanlarda güvenli tepegöz 207-222 FAR-UVC lambaları kullanılabilir ve mevcut aydınlatma armatürlerine kolayca takılabilir.

Havaalanlarında, elbise/çanta yüzeyine bulaşmış virüsü ve havada askıda olan virüsü, yolcuların sağlığına zarar vermeden dezenfekte etmek mümkündür. Havaalanında FAR-UVC ışığı, insanlar için güvenli, ancak virüsler için öldürücü taslak tasarımı Şekil 5’te verilmiştir.

Şekil 5. Tavanda 2007-222 nm FAR-UVC lambaları ile virüs dezenfeksiyonu

Ayrıca yukarıda sıralanan yapılarda asansörler, giyim mağazalarında deneme giyim kabinleri, yürüyen merdivenleri ve tırabzanları, korkuluklar ve tuvaletler gibi çok dokunulan yüzeyler, toplantı salonlar ve oturma odaları dezenfekte etmek için 207-222 nm FAR-UVC ışınları kullanılabilir.

Dezenfekte edilen iç ortamdaki tüm malzemeler (bilgisayarlar, kalemler, telefonlar, takılar, kapı kolları, TV kumandası) üzerindeki virüsler de inaktif hale getirilir.

Ayrıca yukarıda sıralanan binaların giriş kapıları, çalışanların ve müşterilerin üzerindeki giysileri ve çantaları 207-222 nm FAR-UVC ile dezenfekte edecek şekilde donatılmalıdır.

Şekil 6. Girişte 207-222 nm UVC ışınla dezenfeksiyon

AVM’ler, uçaklar, okullar, açık ofisler, iş yerleri, havaalanları, restoranlar gibi yerlerde tuvaletlerin iç ortamları, virüslü eller, çeşitli odaları ve yüz maskelerini dezenfekte etmek için 207-222 nm FAR-UVC ışınları kullanılabilir.

Dezenfekte edilen tek kullanımlık maskelerin birden fazla kullanılması mümkün olabilir.

Şekil 7. Tuvaletlerin, ellerin ve odaların dezenfeksiyonu

Giyim mağazaları kabinlerinde 3 ila 4 dakika içinde 207-222 nm FAR-UVC lamba ile, elbiselerin güvenli denenmesi için iç ortam havasına, yüzeylerine ve denenmiş ama bırakılmış elbiseler yüzeylerine bulaşmış virüsler, yüzde 99 oranında dezenfekte edilir.

Giyim mağazalarında müşterilere, elbiselerin dezenfekte edilmiş olduğu güvencesi verilmelidir.

Halka açık iç mekanlarda sürekli çok düşük doz oranlı FAR-UVC ışığının havadan kaynaklanan mikrobiyal hastalıkların yayılmasını azaltmak için umut verici, güvenli ve ucuz bir araçtır.

Şekil 8. Yüzey ve hava sanitasyonu sağlamak için standart gömme ışıkların yerini alabilen FAR-UVC ışınları/Healthe

New York’ta toplu taşıma araçları ve metro kompartımanları iç ortamlarını dezenfekte etmek için 207-222 nm FAR-UVC lambası uygulaması deneme çalışması başladı.

Merkezi havalandırma sistemine sahip binalarda;

  • Yüzde yüz taze hava ile havalandırılmalı,
  • Havalandırma klima sistemi iç ortam havasını saatte 6 ile 12 defa yenileyecek şekilde çalışmalı,
  • Devridaim (resirküle) havası havalandırma için kullanılacaksa önce 207-222nm FAR-UVC ışınları ile önce dezenfekte edilmeli, sonra taze hava ile karıştırıldıktan sonra iç ortam düşey yönde verilmeli.

Japonya, ABD ve Almanya’daki bazı firmalar, FAR-UVC lambalarını üretmeye başlamıştır.

207-222 nm FAR-UVC lambaları, konvansiyonel ışık armatürlerine kolayca monte edilebilir.

Araştırmalar, 207 nm FAR-UVC ışınları cerrahi ünitelerde, enfeksiyonları hafifletmek amacı ile kullanılabileceğini ifade edilmektedir.

Bilimsel fikir birliği, bu dalga boyundaki ultraviyole ışığın güvenli olmasına rağmen, 222nm’nin üzerindeki dalga boylarının insan üzerinde çeşitli etkileri olabilir.

Binalardaki merkezi havalandırma sisteminde devridaim (resirküle) hava kullanılacaksa kanal çapına ve resirküle hava miktarına bağı olarak devridaim kanalı içinde 254-260 UV-C lambalar kullanılarak virüsleri inaktif hale getirmek mümkündür.

Böylece UV-C ışınları, dezenfeksiyon yanında ön filtrasyonda virüs üremesi durdurulur.

Şekil 9. 110 Microwatt lamba kullanarak yüzde 80’lik bir virüs ölüm oranına ulaşmak için bir kılavuz

Geniş spektrumlu antiseptik (200 ila 400 nm) UV ışığı, insansız ortamda, cerrahi ekipmanları dekontamine etmek için yıllardır hastanelerde ve laboratuvarlarda kullanılmaktadır.

Ne yazık ki, bu UV ışığı insan dokusuna da zararlıdır ve gözdeki cilt kanserine ve kataraktlara yol açabilir.

Toplu taşıma araçları iç ortam yüzeylerinde en büyük virüs bulaştırma ortamlarıdır.

Çin ve Güney Kore, toplu taşıma araç parklarında, şu anda klasik dezenfeksiyon tekniklerinin aksine, toplu taşıma araçlarını ve trenleri hızlı ve seri olarak her gece dezenfekte etmek ve seri şekilde kullanımda tutmak için UV ışığı kullanıyor.

Fotoğraf: Toplu taşıma araçlarının dezenfeksiyonu

UVC ışınlar ile, toplu taşıma araçları 5-7 dakikada içinde dezenfekte ediyor.

Elle dezenfeksiyon işlemleri, 30-40 dakika sürüyor, en az 2 personel çalışması gerekiyor ve insan sağlığı için zararlı kimyasallar kullanılıyor.

Yurt dışında birçok banka, UVC ışığı ile paraları dezenfekte etmek için kullanmaktadır.

UV-C lambaları, özellikle gıda işleme endüstrisinde bakteri, virüs ve küfleri öldürmek için uzun süredir kullanılmaktadır.

Fransa Nice havaalanı, yolcuların ve çalışanların olmadığı zamanlarda, UV-C ışınları ile iç mekanlar dezenfekte edilmektedir.

Fotoğraf: Valery Hache/AFP

Öksürme, hapşırma ve yüksek sesle konuşma sonucu salımlanan virüsler, mantarları ve bakteriler iç ortamda özellikle tavanda birikir.

Bu yüzden bazı ofis işletmeleri, ofis tavanlarında biriken mikropları öldürmek için UV-C lambalar kullanmaktadırlar.

İnsanların dolaştığı ve bulunduğu yerlerden çok yüksek yerlere yerleştirilen lambalar, bir süre ışın verildikten sonra bakteri ve mantarları inaktive eden ve virüsleri parçalayabilen UV-C ışık yayar.

Bu sistem kesikli ve insanların olmadığı anlarda çalıştırılır.

Dünyanın büyük asansör/yürüyen merdiven üreticileri, Thyssenkrupp, Schindler, Otis ve Kone, eskalit modülleri adı verilen FAR-UVC kutularını alışveriş merkezleri, hastaneler ve tren istasyonlarındaki yürüyen merdivenlere koydular ve çok dokunulan yüzeyleri sürekli anlık olarak dezenfekte ediyorlar.

Yürüyen merdivenin tırabzanı, sürekli olarak dolaşırken kasanın içinden geçer ve tam bir mikrop öldürücü radyasyon patlaması elde edilir.

Yakın zamanda yeniden açılacak bir dizi işletmede asansör panellerine, tezgahlara, koltuklara ve süpermarket arabalarının kulplarına yoğun bir şekilde UVC ışınları püskürtmesi yapılacaktır

RUSYA DOSYASI /// E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RUSYA KAYGAN ZEMİNDE OYNUYOR


E. TÜMG. ARMAĞAN KULOĞLU : RUSYA KAYGAN ZEMİNDE OYNUYOR

Azerbaycan-Ermenistan savaşının başlangıcından itibaren Rusya’nın kaygan bir tutum sergilediği, ancak kendi politikası ve çıkarlarını gözeterek bilinçli hareket ettiği anlaşılmaktadır.

Rusya’nın şüpheli tavrı

Rusya bugüne kadar Ermenistan’a destek vermiş, Kolektif Savunma Anlaşması da yaparak savunmasını da üslenmiştir. 27-28 yıldır Azerbaycan topraklarının işgaline ses çıkarmamış, Ermenistan’ın tahrikleri ve davranışlarının arkasında olmuştur.

Ancak Ermenistan’ın son saldırıları karşısında Azerbaycan’ın başlattığı Karabağ operasyonuna başlangıçta sessiz kalmış, bir müddet sonra ateşkes için, fazla ses getirmeyen bir çağrıda bulunmuş, Azerbaycan’ın işgal edilen topraklarını kurtarmak için ilerlemesine, harekât belirli bir safhaya ulaşıncaya kadar tepkisiz kalmıştır. Hatta Putin, savaşın Karabağ topraklarında cereyan ettiğini, Ermenistan’ı tehdit etmediğini, bu nedenle Kolektif Savunma Anlaşmasının yürürlüğe girmesine gerek olmadığını dahi ifade etmiştir.

Rusya’nın bu davranışının sebebi, Ermenistan’ın son yıllarda batıya olan ilgisini arttırarak yakınlaşması, ABD ve AB’yle ekonomik işbirliği anlaşması imzalaması, Rusya’ya karşı umursamaz bir tavır takınması ve bu nedenlerle ona bir ders vermek istemesi olarak gösterilmiştir.

Ateş kes çağrıları

Rusya, Azerbaycan’ın mutlak üstünlük sağlaması ve Ermenistan güçlerinin bozguna uğraması karşısında, iki ülke dışişleri bakanlarıyla Moskova’da bir toplantı düzenlemiş ve Ermenistan’ın bu çağrıya uymayacağını bile bile ateşkes ilan edilmesini sağlamıştır. Ancak buna rağmen Ermenistan’a askeri malzeme desteğine devam etmiştir, etmeyi de sürdürmektedir.

Rusya’nın bu ateşkesten beklentisinin, Ermenistan güçlerinin yeniden toparlanmasına fırsat yaratarak biraz da olsa dengeyi sağlanmak, bu süre içinde Ermenistan’ın sivil yerleşim yerlerine yaptığı füze saldırılarına göz yumarak Azerbaycan’ın savaşa devam azim ve iradesinin kırılmasına imkân yaratmak olduğu değerlendirilmiştir.

İkinci ateşkes ilanı da bir sonuç vermemiştir. Ermenistan sivilleri hedef alan saldırılarına devam etmektedir. Azerbaycan’ın bu şekildeki bir ateşkese uyması mümkün olmadığından, Karabağ içindeki ilerleyişini sürdürmektedir.

Rusya’nın amacı ne?

Türkiye’yle Azerbaycan tek millet, iki devlettir. Türkiye her şartta Azerbaycan’ın yanındadır. Azerbaycan’ın bölgede güçlü olması, Türkiye’nin Türk Dünyasına olan bağlantısını kolaylaştıracak, Türkiye’den Kafkasya’ya, oradan da Orta Asya’ya uzanan etkin bir Türk Birliği oluşmasına imkân yaratacaktır. Bu durum, Rusya’nın Kafkasya ve Orta Asya’daki etkinliğinin zayıflaması anlamına gelmektedir. Enerji kaynaklarının ve yollarının kontrolü de, önemli bir faktör olarak görülmektedir.

Bu durumda Rusya’nın, Azerbaycan’ı Ermenistan’la dengelemek istediği, bu nedenle iki ülke arasındaki sorunların devam etmesini sağlayarak istikrarsız bir zemin oluşturmayı, böylece bölgedeki kontrolünü ve etkinliğini devam ettirmeyi planladığı anlaşılmaktadır. Bunu gerçekleştirmek maksadıyla, Azerbaycan için can olan Türkiye’nin, olaya müdahalesine fırsat vermemek için, onu müzakere masasından ve sahadan uzak tutmaya çalışmaktadır.

Rusya Türkiye için müttefik mi, rakip mi?

Sürekli diyalog içinde olduğumuz Rusya’yla, müttefikmiş gibi görünmemize rağmen, ortak menfaatler doğrultusunda hareket ettiğimiz pek söylenemez. Konu bazında bazı ittifaklar oluşturmamıza rağmen bunlar da süreklilikten yoksundur.

Bunun en yakın örneği Suriye’dir. Önce Fırat Kalkanı sonra Zeytin Dalı operasyonlarına fırsat tanımış, ancak PYD/PKK’yla olan dayanışmasını sürdürmüştür. Gerçi onları ABD’ye kaptırmamak için bunu yapmışsa da uygulama aleyhimizedir. İdlip’te de ortak hareket etmemize rağmen, durum sürekli olarak aleyhimize gelişmektedir.

Libya’da da karşıt taraflarda bulunmanın sıkıntısı yaşanmaktadır.

Doğu Akdeniz’de de önceleri GKRY aleyhinde hareket ederken, şimdi onun yanında, dolayısıyla Yunanistan tarafında yer almıştır.

Bu durumda Rusya’yı, müttefik olarak görmek yanlıştır. Ancak her ortamda diyaloğu devam ettirdiğimiz, konu bazında bazen rekabet, bazen de ittifak sağladığımız ülke olarak nitelendirmek doğru olacaktır. Kaygan zeminde hareket ettiği için dikkatli olmak gerekmektedir.

23 Ekim 2020 Yeniçağ Gazetesi

ARAŞTIRMA DOSYASI /// Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : TÜRKİYE CUMHURİYETİ 2023’ü GÖREBİLİR Mİ ???


Prof. Dr. ANIL ÇEÇEN : TÜRKİYE CUMHURİYETİ 2023’ü GÖREBİLİR Mİ ???

Yirminci yüzyılın önde gelen ulus devletlerinden birisi olan Türkiye Cumhuriyeti , hızla yüz yıllık tarihine tamamlama süreci içinde yoluna devam etmekte ve üç yıl sonrasında yüzüncü yılını onurla kutlayabilmenin çabası içinde geniş kapsamlı bir yüzüncü yıl programını, bugünkü hükümetin girişimi ile hayata geçirmeye çalışmaktadır . Türk devleti bir cumhuriyet rejimi olarak kurulduktan sonra gelişmesini sürdürmüş ve batının ileri gelen devletleri ile yarışarak, çağdaş uygarlık düzeninin önemli bir halkası olmak için , bugüne kadar elinden gelen her yolu deneyerek başarı hedefine ulaşmaya çalışmıştır . Ulusal kurtuluş savaşı sırasında Türkiye’nin silahlı kuvvetlerine ilk hedef olarak kurucu önder tarafından Akdeniz gösterilmiş , bugün de ülkenin ekonomi , teknik ,siyaset ve sosyal alanda çalışan kadrolarına ilk hedef olarak dünyanın önde gelen ülkeleri arasında ilk on kategorisine girmek , başlıca hedef olarak ilan edilmiştir . Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan Kuvayı Milliye ordularına verilmiş olan sinyalin, bugün de devam ettiği ve kurtuluş savaşı sonrasında cumhuriyetin ilanı ile yeniden kuruluş aşamasının gündeme alındığı bilinmektedir . Şimdi de üçüncü aşama olarak , çağdaş uygarlık düzeni içinde Türklerin hak ettikleri yüksek düzeyi elde edebilmeleri için kalkınma ve gelişme hedefine ulaşabilme amacının bir temel ulusal ödev olarak ,Türk ulusunun yeni cumhuriyet kuşaklarının önüne konulduğu ilgili resmi makamlar tarafından dile getirilmektedir . Bu durumun açıkça gösterdiği gibi , Kuvayı Milliye hareketi ile yola çıkan Türk ulusunun ,en son hedef olan Türkiye Cumhuriyetinin dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında yer alabilmesi doğrultusunda bu ulusal mücadeleyi bugün de canla başla yürüterek ,Atatürk’ün kurucu önder olarak çizmiş olduğu yol haritasına uygun bir tarzda ülke yönetimini geleceğe taşıdığı , artık yaşanan gelişmeler aracılığı ile giderek kesinlik kazanmaktadır .

Türk devletinin kuruluş aşamasında cumhuriyet rejiminin sonsuza kadar devam edeceği ve bu doğrultuda planlı ve programlı bir gelişme çizgisi içinde devleti yönetenlerin ülkeye hizmet edecekleri , yola çıkarken kurucu kadronun gelecek cumhuriyet kuşakları için ortaya koyduğu bir ana misyondur. Türkiye yola çıkış aşamasında çizilmiş olan bu doğrultuda kararlı bir biçimde yoluna devam ederken , ulusal kurtuluş savaşı sırasında Türk devletinin kuruluşuna karşı çıkan emperyalist, Siyonist , düşman ve rakip kesimler, geleceğin dünyası yeniden biçimlenirken gene eskisi gibi Türkiye karşıtlığı siyasetlerini öne çıkararak , Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına ulaşmasını önlemeye çalışmaktadırlar . Nitekim bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili olarak yüz yıllık parantez değerlendirmesi başlığı ile olumsuz bir yaklaşım geliştirilerek , cumhuriyetin yüzüncü yılını göremeyeceği ifade edilmiştir .Doğu Anadolu’da bir başka ulus devletin kurulamayışını dikkate alan gayrimüslim ve bölücü bir yazarın bu tür yazı ve konuşmaları , ulusal kamuoyunu uzun yıllar karıştırarak Türk vatandaşlarının moralini bozmuştur .Türkiye’nin çağdaş uygarlığa ulaşma hedefinde daha iyi bir geleceğe sahip olabilmek üzere sürdürdüğü yoğun çalışmalarına bu gibi çamurlar atılmaya çalışılmıştır . Bugün doğu Anadolu’da iki küçük Kafkas ülkesi arasında savaş ortamı devam ederken , yeniden eski Türkiye karşıtı politikaların ısıtılarak öne çıkartılmaya çalışıldığı açıkça göze çarpmaktadır . Çeşitli kitapları ile görüşlerini ortaya koyan bu gayrimüslim yazar , birinci dünya savaşının özel koşulları nedeniyle kabül edilmiş olan Türkiye haritasının gelecekte değişeceğini ,yeni oluşacak olan dünya dengelerine göre merkezi alanda yer alan ülkelerin sınırlarının yeniden çizileceğini dile getirirken ,bu çağın süper gücü olan ABD’nin zenci ve kadın bir dış işleri bakanı Orta Doğu ve Asya bölgelerinde yirmi iki devletin sınırlarının değiştirileceğini açıkça söyleyerek , bölgedeki Türk ve Müslüman devletlerini resmen tehdit etmiştir . Doğu Anadolu’da başka bir kimliki esas alarak farklı bir devlet kurmak isteyenlerin temsilcisi olan bu gayri müslim yazarın görüşleri , geçen asırda geliştirilen emperyalist politikaların devamı olarak , Yeni Sevr dayatmalarının açık bir göstergesi olmuştur .Bölge devletlerinin sınırlarının değişeceği söylemi , burada yer alan devletlerin hepsinin geçici siyasal yapılanmalar olarak görüldüğünün ifadesi olmuştur . Osmanlı sonrası için merkezi alanın yeniden yapılandırılması doğrultusunda geliştirilen emperyalist yaklaşımların ve projelerin hemen hemen hepsi , içlerinde Türkiye Cumhuriyetinin de yer aldığı bütün bölge devletlerinin geçici siyasal yapılanmalar olduklarını her fırsatta ileri sürmüşlerdir .

Yeni bir dünya düzeni kurma doğrultusunda farklı etnisite ve din anlayışına dayalı yeni ulus devletler oluşturmak isteyen batı emperyalizmi ve İsrail siyonizmi ortaklığının Türkiye’nin ulusal birliği ve bütünlüğünü tehdit eden saldırı ve baskıları sürdürülürken , yeni dünya düzeni oluşturma gerekçesinin arkasına sığınan bölücü ve sömürücü girişimlere batının önde gelen başkentlerinde devam edilmiştir .Batılı emperyalist ve Siyonist merkezler bu doğrultuda Türkiye Cumhuriyetini ikinci bir Kuvayı Milliye savaşına doğru zorlarlarken , Türkiye’den yana tavır alan ve bu doğrultuda Türk devleti ile milletinin ulusal çıkarlarını korumaya çalışan Türk toplumunun önde gelen aydın temsilcileri zaman zaman konuşarak yaptıkları çıkışlar aracılığı ile, Türk kamuoyunu bilgilendirmeye çalışmış ve Türkiye’nin emin adımlarla yoluna devam ederken, ne gibi çıkmaz ve sorunlar ile karşılaşacağını iyiniyetli uyarılar olarak yönetim mekanizmalarına yansıtmaya çaba göstermişlerdir . Bu konuda milliyetçi, ulusalcı, Atatürkçü ve cumhuriyetçi toplum kesimlerinin önde gelen temsilcilerinin sürekli olarak uyarılarda bulundukları bir gerçektir . Düşman kesimlerin olumsuz tavırlarına karşı Türkiye için , dost ve müttefik kesimlerin iyi niyetli uyarıları da , kamuoyu önünde bozulmuş olan eski dengelerin yeniden kurulabilmesi yolunda yardımcı olmuştur . Bu noktada dostça uyarıların en başlarında yer alan eski bir söyleşiyi esas alarak , cumhuriyetin yeni bir yıldönümünde ulusal bir muhasebe yapılmasına yönelmek ,Türkiye’nin ulusal çıkarlarının korunabilmesi açısından önemli bir yarar sağlayacaktır . Türkiye düşmanları her yerde konuşurken ve her türlü çamuru çağdaş Türkiye Cumhuriyetine atmaya çalışırlarken , Kuvayı Milliye zaferinin sahibi olan Türk ulusunun önde gelen temsilcileri de bu haksız saldırılara karşı gerçekleri dile getirerek ve kazanılmış haklara sahip çıkarak , çağdaş dünyanın önde gelen bir cumhuriyet devleti olarak Türkiye Cumhuriyetinin sonsuza kadar var olabilmesinin yollarını açmaktadırlar .

Bundan 12 yıl önce o zamanlar düzenli bir aylık dergi olarak yayınını sürdüren “2023 “ isimli derginin yazarlarından birisi olarak Doç. Dr. Durmuş Hocaoğlu aynı dergide kendisi ile Türkiye’nin geleceği ile ilgili olarak yapılmış olan bir söyleşinin başlığını “ 2023 SENESİNDE TÜRKİYE MEVCUT OLMAYABİLİR .” biçiminde bir cümle ile ifade etmeye çalışmış ve bu söyleşisi üzerinden ,cumhuriyetin gelecekteki genç kuşaklarına Türk ulusu için çok önemli ve Türk devleti için de yaşamsal anlamda önemli bir mesaj vermiştir .Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına ulaşamayacağı ve bu süreç içinde parçalanarak bir yıkım senaryosu ile karşı karşıya kalacağını, milliyetçi ve gelenekçi bir bilim adamı olarak söyleşisinde vurgulayarak dile getirmiştir . Tarih ve diğer sosyal bilimleri çok iyi bilen bir uzman bilim adamı kimliği ile konuşan bu uzman öğretim üyesinin vefatından on iki yıl sonra belirtilen söyleşisi bugün ele alındığında, daha o zamandan günümüzdeki siyasal gelişmeleri açıkça gördüğünün uluslararası konjonktürün son dönemlerdeki gelişmeler aracılığı ile aşama aşama öne çıkmasıyla birlikte, Doç.Dr. Durmuş Hocaoğlu’nun ne derece haklı olduğu bir Türk bilim adamı olarak ülkemizdeki sosyal ve siyasal bilimler alanındaki ulusal birikimin gerçeklere dayanan önemli bir temsilcisi olduğu görülmektedir .

2023 isimli bir siyasal bilim dergisinin, derginin isminin kaynağı olan 2023 yılı hakkında ,derginin yazarlarından birisi ile söyleşi düzenlemesi sayesinde ,Doç.Dr.Hocaoğlunun bugünlere ve geleceğe dönük olarak Türkiye’nin durumu ile ilgili değerlendirmesi , ulusal kamuoyunun bilgisi çerçevesinde gündeme gelmiştir . Hocaoğlu açıkça 2023 yılında Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin olmayacağını ve bu doğrultuda Türk devletinin yüzüncü yaşına erişerek bir yüzyıllık ilk dönemini tamamlayamayacağını dile getiren olumsuz yaklaşımlarla , Türk ulusunun moralini bozabilecek ve geleceğe dönük ciddi bir hesaplaşma ile karşı karşıya getirecek bilimsel bir tavrı kamuoyunun önüne getirmektedir . Her şeyin bittiği bir aşamada ve en umutsuz noktada Düveli Muazzama denilen büyük batı emperyalizmine karşı çıkarak , savaşarak ve direnerek geleceğini kurtaran bir ulusun kurmuş olduğu ulus devletini bir yüz yıllık oluşum döneminden sonra ikinci yüzyıla doğru bir yaklaşım ile umut verici bir çizgide değerlendirmesi gerekirken , bunun tümüyle aksi bir olumsuz çizgide Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılını göremeyeceğini ifade etmesini bugün için normal karşılamak pek mümkün görünmemektedir . Söyleşi sahibi bilim adamının geçmişi ve bir ömür boyunca ürettiklerine bakıldığında Türkçü ve milliyetçi çizgiden ayrılmadığı göze çarpmakta ve bu nedenle de Türkiye’nin dostu ve savunucusu olarak görülmesi gerektiği anlaşılmaktadır . Yazar ömrünün son döneminde Sovyetler Birliği gibi bir süper devletin dağılmasından çok etkilendiği ve iki kutuplu dünyanın sona ermesi aşamasında, artık her şeyin olabileceği gibi bir düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de koskoca Sovyetler Birliği’ni yıkan batı emperyalizminin zamanı geldiğinde dünyada her devleti yıkabileceği gibi bir karamsar duyguya kapılarak , bir ulus devlet olarak Türkiye’nin de batılı emperyal güçler tarafından yıkılabileceğini anlatmaya çalışmaktadır . Sovyet imparatorluğunu tek bir kurşun atmadan çökerterek dağıtanların, benzeri senaryoları istemedikleri devletlere ya da karşılarına çıkan siyasal örgütlenmelere karşı da yapabilecekleri tarihin ortaya koyduğu gerçeklerdir .Bu noktada akşamdan sabaha çok şeyin değiştiği gibi gelecek hakkında kuşkulu bir yaklaşım, en azından gerçekçi bir bakış açısı olarak bilimsel arayışlara yön verebilmektedir .

Uluslararası alandaki gelişmelerin hepsinin belirsiz olması ve bu alandaki güç merkezleri arasındaki rekabet ve çekişmelerin insanlığı önceden nerelere götüreceğinin belli olmaması ve hiç akla gelmeyen durumların dünya gündemine ansızın girmesi ile birlikte belirsizlikler süreci bütün dünyayı kaotik durumlara doğru sürüklemektedir . Siyasal gelişmelerin tüm insanlığı bir kaosa sürükleyeceği gibi bir durumu yansıtan Latince bir ata sözünün, bugünkü dünya parasının üzerinde yer alması da gelecek açısından insanlığa önemli bir mesaj vermektedir . Buna göre , dünya bugün olduğu gibi eğer yönetilemez bir kargaşa ortamına sürüklenirse, o zaman tüm olayları büyük bir kaos yaratmaya yönelik olarak yönlendireceklerini ve böyle bir kaos ortamı sayesinde var olan bütün düzenleri yıkacaklarını , böylesine büyük bir yıkımdan sonra yeni dünya düzeninin kurulabileceğini söyleyenlerin bu gibi girişimleri istedikleri zaman devreye soktukları artık iyice belli olduğuna göre, önümüzdeki dönemde bir gün Türk ulusu uyandığı zaman Atatürk Cumhuriyeti diye bir devletin ortadan kalktığını görebilecektir . Milliyetçi ve muhafazakar bir bilim adamının böylesine bir durumu açıklığa kavuşturarak Türk ulusunun dikkatini çekmeye çalışması , Atatürk çizgisinde bağımsızlık mücadelesi yapan laik toplum kesimleri açısından ,üzerinde düşünülmesi gereken yeni bir durumu gözler önüne sermektedir . Demokrat görünümlü batıcı liberal çevreler ile tutucu görünümlü muhafazakar ümmetçi kesimlerden böylesine bir tam bağımsızlıkçı yaklaşımın öne çıkarılamaması üzerinde, Türk ulusunun artık iyice bir düşünmesi gerekmektedir . Doç.Dr.Durmuş Hocaoğlu milliyetçi ve muhafazakar çizgisi ile Türk ulusunu ve devletini geleceğin belirsizliği doğrultusunda dostça uyararak böylesine olumsuz bir durumu önleyebilmek için acilen önlem alınmasını istemektedir . Bu açıdan, Türkiye Cumhuriyetinin bugünkü yöneticilerini böylesine acil bir ulusal görev beklemektedir .

Durmuş Hocaoğlu , söyleşisi sırasında Türkiye’nin özel durumunu gündeme getirerek ve ülkede o dönemde yaşanmış olan 28 Şubat olaylarının da etkisiyle de ,dinci kanadı ikiye ayırarak milli görüş taraftarları ile , beynelmilel ümmetçileri birbirinden farklı kategoriler çerçevesinde ele alarak değerlendirmelerini sürdürmüştür . Ona göre milli devletin devamı için milli görüş taraftarlarının siyasal iktidar içinde yer almaları gerekmektedir . Dinci akımların milliyetçi çizgilerden uzaklaşmaları sürecinde var olan ulus devletlerin siyasal düzenlerinin fazlasıyla tehlikeye girdiği ve bu nedenle de dünyanın çeşitli bölgelerinde meydana gelen siyasal istikrarsızlıkların yansıması olan sıcak çatışma olayları birbirini izleyerek devam etmektedir . Liberal ve dinci akımların uluslararası çizgide olması ya da muhafazakar ya da gelenekçi kesimlerin beynelmilel bir yol izlemeleri gibi gelişmeler karşısında, çağımızın bütün ulus devletleri gibi Türkiye’de önemli bir siyasal handikapın içinde kendisini bulmuştur . Küreselcilik döneminde büyük tekelci şirketlerin ortağı olarak hareket eden tarikatların yönetiminde, tek tanrılı dinlerin tıpkı sermaye düzeni gibi küreselci bir yaklaşım içerisine girmeleri nedeniyle , ulus devletler ile milletler zamanla önce gerilemeye başlamışlar ve daha sonra da şirketler ile tarikatların ortaklığıyla ile devletler ile milletler yavaş yavaş dünya siyaset sahnesinden silinmeye başlamışlardır . Bir toplum bilimci olarak Durmuş Hocaoğlu böylesine bir gerçekliği yıllar öncesinden görerek hem milletini hem de devletini bu açıdan uyarıyordu .

Küreselcilik döneminde batının önde gelen merkezleri , sürekli olarak ulus devletlerin tasfiye edilmesine yönelen politikaları destekleyerek , batılı okullarda okutup yetiştirdiği batı blokunun çıkarlarına bağlı politik kadrolar aracılığı ile kendi siyasal yaklaşımlarına uygun düşen programları uygulatarak , ulus devletlerin tasfiyesi işlemlerini yeni dünya düzeni programlarına uygun olarak beş kıta üzerinde tamamlatmaya çalışıyorlardı .Diğer ulus devletlerde olduğu gibi var olan devlet düzenlerini tasfiye etmek amacıyla yeni yeni siyasal partiler kurdurularak ,dıştan destekli iktidarların işbaşına gelmeleri sağlanıyordu . Emperyalizm ile işbirliği içinde çalışan siyasal kadrolar uluslararası kapitalist sistemin çarklarını çevirmek doğrultusunda ellerinden gelen girişimleri tamamladığı noktada , var olan devletleri tasfiye etme operasyonları bütün dünya ülkelerinde hız kazanıyordu . İslam dünyasının yetiştirdiği İbni Haldun gibi siyasal bilimcilerin Endülüs imparatorluğundan gelen birikimi modern zamanlara taşımasını bile görmezden gelen emperyalistler, bir an önce geçmişin uzantısı olan bugünkü dünya düzenini ortadan kaldırabilmek için her türlü girişimi yerine getirmeye çaba gösteriyorlardı . Osmanlıcılık ,, İslamcılık ve batıcılık gibi eski politikalarla imparatorluğun ayakta kalamayacağını görenler ,geçen yüzyılın son döneminde Osmanlı sonrası içinde hem ulus devleti hem de cumhuriyet rejimini bir bütünsellik içerisinde Türk ulusunun önüne yeni bir alternatif olarak koyuyorlardı . Ulus devletler çağı din devletleri dönemini geride bırakırken , ulusal egemenlik ve halk iktidarları doğrultusunda cumhuriyet rejimleri birbirini izleyerek dünya devletleri içinde örgütleniyorlardı . Osmanlının son döneminde dine dayalı bir proje düzen kurtarıcı olarak devreye sokulamadığı için , ulus devletler çağı çizgisinde bir ulus devlet olarak Türkiye cumhuriyeti tarih sahnesine çıkartılıyordu .Orta çağ sonrasında gündeme gelen modernizm halk kitlelerini dini topluluklar olmaktan çıkartarak , bilimin ışığında çağdaş uluslar olmaya doğru yönlendiriyordu .Böylece Türkiye Cumhuriyeti eskisinden çok farklı bir yapılanma olarak farklı bir siyasal dönemin sonucunda olarak dünya tarihinde ve coğrafyasında yerini alıyordu .

İslam devletlerinde bir İttihadı İslam yaklaşımı doğrultusunda Büyük bir İslam imparatorluğu arayışı devam ederken, tüm Müslümanlara İslam dayanışması öneriliyor ve bütün Müslümanlar tek bir millet olarak kabül ediliyordu . Böylece etnik ve kültürel ayrılıklara dayalı ulusal yapılar ve bunların devletleri ortadan kaldırılmaya çalışılırken, bütün Müslüman ülkeleri bir araya getirecek büyük bir İslam imparatorluğu tıpkı orta çağ döneminde olduğu gibi öne çıkarılarak , eski devlet yapılarının parçalanmasıyla oluşturulmuş olan ulusal devletlerin tasfiye edilmesi gündeme getiriliyordu . Böylesine bir dönüşüm noktasına gelindiğinde İbni Haldun’un siyasal toplum yapılanmasını açıklamak üzere ortaya koymuş olduğu asabiye teorisinin kurallarına , geçen yüzyılda uyulmadığı için ulus devletlere geçiş aşamasında önemli yanlışlar yapılıyordu . Emperyalizmin dinleri dünya egemenliği için siyasallaştırarak kullanmak amacıyla öne çıkarması , İbni Haldun’un asabiye teorisine ters düşüyordu . Geçmişin birikimini bugüne taşımış olan bu büyük bilim adamı, eserlerinde milli asabiyenin dini asabiyeye oranla daha öncelikli ve güçlü olduğunu vurguluyordu . İmparatorlukların çöktüğü bir aşamada insan toplumlarının birlikte yaşayacağı yeni bir düzen olarak ulus devletler, milli asabiyenin dini asabiyeye oranla öncelikli olduğunu kanıtlar bir biçimde kendiliğinden devreye giriyordu. Bu sürecin sonunda parçalanmalar aracılığı ile iki yüz civarında ulus devletin dünya haritası üzerinde ortaya çıkması sağlanıyordu . Batı kapitalizmi dünya egemenliği doğrultusunda orta çağ din devletlerinden krallıklara ve imparatorluklara doğru bir kayma gösterirken, laiklik olgusu gündeme gelerek devletlerin dinlerin ötesinde ulusal bir yapılanmaya doğru dönüşümünün önünü açıyordu .

Durmuş Hocaoğlu söyleşinin bir yerinde kozmopolitan Müslümanlık ile vatansız Müslüman kavramları üzerinde önemle durarak, küresel değişim içinde dinin yerini belirlemeye çalışmıştır . Ona göre İbni Haldun’un iyi anlaşılmasıyla dünyanın bugün içinden geçtiği değişim süreci daha geniş bir biçimde değerlendirilebilecektir . Küreselleşme aşamasına gelmiş olan uluslararası büyük sermaye , kendi kontrolü altında büyük bir dünya imparatorluğunu , kozmopolitan bir din anlayışı içinde oluşturmaya çalışmaktadır . Tekçi ulus devlete karşı çoklu bir kozmopolitan toplum yapısını esas alan küresel imparatorlukçular farklı etnik toplulukları bölgesel egemenlik düzeni içinde bir araya getirmeye çalışırken, kozmopolitan Müslümanlığı bir anlamda beynelmilel dincilik olarak devreye sokmaya çalışmışlardır . Kozmopolitan bir beynelmilelcilik öne çıktığı zaman , Müslümanların tek bir ülke ya da vatana bağlı olmaları geride kalacak ve küreselcilerin söylediği gibi vatansız bir dindarlık ya da İslamcılık veya Hrıstıyanlık söz konusu olabilecektir . Kuruluş anayasasında devletin dini islam olarak belirtilirken, bir Müslüman çoğunluklu devlet olarak böylesine bir yapılanma mümkün görülüyordu . Cumhuriyetin ilanı ile batı tipi cumhuriyet devleti modeli öne çıkmış ve daha sonraki anayasa değişikliklerinde devletin temel ilkelerinden birisi olarak laiklik bir yasal düzenleme olarak yeni anayasalarda kalıcı yerini almıştır . Bir anlamda yeryüzü vatandaşlığı olarak da tanımlanan kozmopolitizm , küreselciler tarafından ulus devletlere zorla kabül ettirilmeye çalışılırken ,dünya düzeni iki yüz ulus devletten , iki bin eyalet devletine geçişinin tamamlanacağı yeni bir aşamaya doğru gitmektedir . Böylece devlet merkezleri ortadan kaldırılırken , bütün devletler finans-kapital denilen merkezi sermaye yönetiminin hegemonyası altına çekilmeye çalışılmaktadır . Küreselci para babaları ulusalcı vatanseverliği ve vatandaşlığı özgürlükçü düzenler açısından tehdit olarak gördükleri için, bu iki kavramı red ederek kozmopolit bir siyasal düzeni açıktan savunmaktadırlar .

Hocaoğlu’na göre , ülkedeki entelektüel birikimin bu gibi değişimleri anlayabilecek düzeyde olmasına rağmen , sömürgecilik ilişkilerini geliştirme önceliği yüzünden batı emperyalizminin baskıları ile Türk aydınlarının öne çıkarak topluma yol ve yön göstermelerinin önü kesilmek istenmektedir . Terör yolu ile toplum ve aydınlar korkutularak baskı altına alındığı aşamada, ulus devleti savunmak giderek zorlaşmaktadır . Emperyalizm bütün dünya egemenliğinde kozmopolitizmi kendi çıkarlarının ideolojisi olarak öne çıkarırken , ulus devletler ve ulusalcılık gerilemekte ve bu yüzden de cumhuriyet rejimleri tarih sahnesinde son dönemlerine doğru gelmektedirler . Edirne’den Ardahan’a kadar bütün Anadolu’yu kucaklayan ulusal cumhuriyet devletinin önümüzdeki dönemde batının kozmopolitizm girişimleri ve saldırıları ile fazlasıyla uğraşacağı bugünden görülmektedir . Atatürk cumhuriyeti Rusya’da olduğu gibi devrim komiteleri ile değil ama halkın içinden seçilen milletvekillerinin katıldığı bir meclis düzeni içerisinde kurmaya dikkat ederken , o aşamaya kadar görülmemiş bir kahramanlık yaratarak bir ulusa öncülük yapmış ve bir cumhuriyet rejiminin de kurucu önderi olmuştur .Kuvvetler Birliği prensibi ile hareket eden Atatürk, ülkeye bir ulusal birlik düzeni getirmeye çalışmıştır .İşin başında bu gibi çalışmalar tamamlanarak ulus devlet kurulduğu için daha sonraki aşamada cumhuriyet rejimi ilan edilmiştir . Cumhuriyet eski imparatorluk ahalisinin hızla uluslaşmasını sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin çağdaş bir devlet olarak dünya sahnesine açılmasını sağlamıştır . Atatürk’ün bir ulusal kahraman olarak cumhuriyeti kurduğu gibi bugün de Atatürk Cumhuriyetini sahip olunan siyasal birikim doğrultusunda yeniden kuracak kahramanlara ülkenin ihtiyacı bulunmaktadır . Doç.Dr.Durmuş Hocaoğluna göre, ülkenin içine sürüklendiği tasfiye sürecini durduracak ,emperyalizmin dünya ile birlikte ülkeyi de kaos ortamına düşürülmesinin önüne geçecek ve Atatürk Cumhuriyetini yeniden kuracak bilgili ve güçlü bir öndere olan ihtiyaç her geçen gün daha da büyümektedir . Emperyalist batı ülkelerinde yetiştirilerek devşirilen işbirlikçi kadroların, sömürgeci merkezlerle işbirliği yaparak ülkeyi tasfiye aşamasına getirmelerine artık bir son verilmelidir .Yaşanan gelişmeler sonucunda bugün için Türklerin geçmişten gelen her şeyleri var ama cumhuriyeti yeniden kuracak bir kahramanlarının olmadığı açığa çıkmıştır .Günümüzde Atatürk gibi kahraman olabilecek bir liderin ortaya çıkmasıyla , cumhuriyet devletinin gelecekte yoluna devam edebileceği söylenmektedir . O’na göre her şeyi göze alabilecek cesur bir liderin ortaya çıkmasıyla birlikte Türkiye bugünkü siyasal çıkmazından kurtulabilir . Halkın içinden çıkacak ve toplumun bütününde var olan potansiyel enerjiyi ülkenin her noktasına taşıyacak bir kahraman önder küreselleşme görünümünde tasfiye edilen devleti yeniden kurarak, Atatürk cumhuriyetinin geleceğe dönük bir biçimde yoluna devam etmesini sağlayabilecektir . Türk ulusu cumhuriyet devletinin ayakta kalması sayesinde sahip olduğu varlığını geleceğin dünyasına taşıyabilecektir .

Kozmopolitizm ve etnik köktencilik gibi akımların güçlenerek Türkiye Cumhuriyeti ulus devletini ve üniter cumhuriyet rejimini yok etmemesi için, Türklerin gerçek bir ulus kimliği ile hareket etmesi gerekmektedir . Yeryüzünün önde gelen ulusları ayakta kalmak ve kendilerini koruyarak yollarına devam etmek doğrultusunda kararlı olarak hareket etmelerinin , Türkler tarafından örnek alınması sorunun çözümünde ilk atılacak adımdır . Dünyanın süper güçlerinin küresel hegemonya için merkezi alana gelmeleri ve bu bölgede kendine bağlı yeni yapılanmalar oluşturması tarih boyunca birbirini izleyen dönemlerde görülmüştür . Bugün de benzeri bir değişim sürecinin öne çıkmasıyla ABD ve İsrail ikilisi bu doğrultuda hareket ederek ,tarihin tekerrür ettiği gibi bir durumu öncelikle kanıtlayabilmenin arayışı içine girmişlerdir .Doğu ve batı bölgeleri arasındaki göçlerin yaşandığı ve ortaya çıkan yeni rejimler doğrultusunda dünya haritasının değiştiğini artık bütün ilgili kesimlerin görmesi gerektiği anlaşılmaktadır . ABD ve SSCB gibi iki büyük kutup başı devlet yapılanmasının karşıt merkezler oluşturduğu bir aşamada, ulus devletler oluşumu tamamlanarak evrensel dünya düzeni yeni ulus devletlerin birlikteliğine bağlanmıştır . Böylesine bir yapılanma çerçevesinde giderek büyüyen tekelci şirketlerin genişlemesi ile ulus devletler ve üniter cumhuriyetler hedef ülkeler ve rejimler konumuna sürüklenmişlerdir . Artan dünya nüfusu yeni göç dalgaları ya da yerleşim girişimlerini gündeme getirdiği zaman, insanlık bu gibi taleplere karşı yeterince duyarlılık gösterememesi yüzünden , ciddi bir siyasal çözüm alternatifi ortaya konamamaktadır .

Doç . Dr. Durmuş Hocaoğlu’nun on iki yıl önce ortaya koymuş olduğu bu tavıra göre , beynelmilel dincilerin iktidara gelmesiyle birlikte milli devletler tehlikeye düşmüştür . Yeni dönemde ulusal yapılar sarsılmış ve ulus devletler yarı yarıya tasfiye edilmiş gibi bir olumsuz durum ortaya atılınca , millici ve ulusalcı bütün toplum kesimlerinin var olan kamu düzenleri ile birlikte kazanılmış haklarının korunabilmesi doğrultusunda ortak hareket etmeleri kendiliğinden gündeme gelmiştir . Bugün gelinen noktada herkes yarını ve geleceği için kendisini güvence altına alacağı bir devlet yapılanmasına sahip olmayı ve devletin çatısı altında kendisini güvence altına almayı istemektedir . Bu tür bir toplumsal talep siyasal bir tavır olarak gelişirse, o zaman cumhuriyet rejiminin toplumsal tabanını oluşturan ulusal ya da halkçı bir sosyal örgütlenmeye gidilerek , cumhuriyet tarihine olumlu bir katkı sağlamasını beklemek doğru bir tavır olarak dikkate alınabilir . Türkler , dikkatli yaşarlarsa cumhuriyetin yüzüncü yıldönümünü birkaç sene içinde kutlayabilecekleri gibi aynı zamanda cumhuriyet devleti üzerinden yeni ilişkiler ağı oluşturarak, devlet tasfiyeciliği girişimlerine dikkatle karşı koyabileceklerdir . Siyasal gelişmeleri yakından izlemeye devam edebilirlerse , alınacak önlemlerle Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına ulaşması ve bu doğrultuda cumhuriyet rejiminin geleceğe dönük bir çizgide kurumlaşmasının sağlanması mümkün olabilecektir . Önemli olan Türk ulusunun vermiş olduğu mücadele ile kurulmuş olan ulus devlet ve halkçı cumhuriyet rejiminin geleceğe yönelerek , kurumsallaşmış bir yapıda yoluna devam edebilmesinin sağlanmasıdır . 2023 tarihinde Türkiye Cumhuriyetinin hak ettiği bir düzeyde yüzüncü yılını görebilmesi için sağlam ve kalıcı adımların şimdiden atılmasında ülkenin geleceği açısından büyük bir ulusal yarar vardır .Durmuş Hocaoğlu’nun söylediği gibi , ulus devletin tasfiyesine dönük bir takım girişimlerin ya da adımların dış baskı ve yönlendirmeler aracılığı ile tırmandırılmasına karşı çıkılması, kazanılmış hakların korunabilmesi açısından ciddi bir güvence sağlayacaktır .

Bir sosyal bilimcinin ortaya çıkarak on beş yıl sonrası için olumsuz bir kehanette bulunması , bilimsel açıdan üzerinde durulması gereken önemdedir . Yaşamda en gerçek yol gösterici olarak bilimi esas alan Türk toplumu, yüzüncü yılına yaklaşan cumhuriyet dönemi içerisinde karşı karşıya kaldığı bütün zorlukları , kurucu iradeden gelen bilimsel yaklaşımlar çerçevesinde çözerek ilerlemek durumundadır .Sosyal bilimciler tıpkı siyaset bilimciler gibi gelecekte yaşanabilecek olayları ya da gelişmeleri önceden tahmin ederek toplumu ve insanlığı her zaman için uyarmak durumundadırlar . Hiçbir toplum kendiliğinden dağılma ya da çözülme aşamasına düşmek istemez . Hiçbir devlet ya da kamu düzeni birden yok olmak ya da yıkılmak durumu ile karşı karşıya kalmayı istemez . Bu nedenle Türk ulusu ve Türkiye cumhuriyeti devleti sahip oldukları güç potansiyelini kullanarak ayakta kalabilmenin yollarını arayacaklardır .Bu doğrultuda olumsuz koşulların önlenmesi ya da ortadan kaldırılması ,Türkiye Cumhuriyetinin yüzüncü yılına ulaşabilmesi açısından öncelikli bir durum arzetmektedir . Her türlü olumsuz koşula ve dıştan güdümlü engellere rağmen , Türkiye Cumhuriyeti kurucu iradeden gelen bir var olma ve yaşam savaşını antiemperyalist çizgide sürdürerek hem yüzüncü yılını hem de daha sonraki yüzlerce yılı görmeyi başaracak derecede güç sahibidir . Türk devleti ve silahlı kuvvetleri ülke güvenliği açısından üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirdiği sürece , Türk ulusunun herhangi bir biçimde gelecek açısından umutsuz olması gibi bir olumsuz durum önümüzdeki dönemde söz konusu olamaz . Dünyanın çok büyük bir değişim dalgasına sürüklendiği yeni dönemde büyük devletler ve diğer siyasal yapılanmalar kendi güvenliklerini öncelikli olarak sağlama almanın arayışı içinde olacaktır . Türkiye Cumhuriyeti de bu doğrultuda var olabilmenin , ayakta kalabilmenin ve yoluna devam edebilmenin hem arayışı içinde olacak hem de beklenmedik gelişmelere karşı da gerekli olacak her türlü önlemin alınmasına öncelik verecektir . Geleceğin dünyasını şimdiden görmeye çalışan bilim adamlarına da ulusça kulak verilmesi ile onların bilimsel bilgi birikimlerinden ileri gelen uyarılarına da dikkat ederek oluşturulacak evrensel dayanışma düzeni içerisinde, tüm insanlık ile birlikte daha güvenli bir yaşam düzeni kurulacaktır.

TARİH /// Salih EROL : Osmanlı’da, hem de borç parayla dua satın alınırdı


Salih EROL : Osmanlı’da, hem de borç parayla dua satın alınırdı

14 Nisan 2018

  • Salih EROL

Osmanlı, tarihte eşi benzeri gelmemiş bir devletti. Hâni, eski tabirle belirtecek olursak, nev’-i şahsına münhasırdı devlet-i âliyye! Bunu sadece olumlu ya da sadece olumsuz anlamda söylemiyorum.

Töre, şeriat, alınan yerlerin idari ve toplumsal özellikleri gibi bütün unsurları kullanarak değişik bir karışım ortaya çıkarmıştı Osmanlı devleti.

İslâmı algılayış ve yaşayış biçiminde de kendine özgü özelliklere sahipti.

Meselâ, İslâmda “ücreti mukâbilinde dua” diye bir şey asla söz konusu olmazken, -aşağıda somut örneklerini vereceğimiz gibi- pekâlâ Osmanlı devletinde maaşlı duâcılar bile bulunabiliyordu.

Üst düzey devlet adamları ve hatta padişah bile açıkça dua etmeleri için şeyh efendilere para veriyorlardı.

Oysa ki, dua kişinin samimi bir şekilde, kimseden ücret falan beklemeden, Yaradan’a yakarışıdır.

Şimdi, isterseniz, somut birkaç belge özelinde konumuzu somutlaştıralım.

Tarihçilerin üstâdı Halil İnalcık hocamız “Devlet-i âliye” adlı eserinin 3. Cildinde diyor ki:

“…IV. Mehmed döneminde devlet hazinesinde maaşı olan ve sayıları bini geçen duacı sınıfı vardı. Bunlar, sadece dua ediyor diye hazineden yüklü para alırlardı. Dönemin defterdarı, devletin bütçesini rahatlatmak için bunların maaşlarını kesmeye kalkışınca görevinden azledilmişti”.

1650’li yılların başından Osmanlıdan bir örnek: Devletten maaş alan duacı takımı!

Bizim bu yazımızda kullanacağımız asıl belgeler ise henüz yayımlanmamış arşiv belgelerinden.

Önce Osmanlı Devletinin Bursalı zenginlerden nasıl borç para aldığını; sonra da aldığı borcun bir bölümünü Bursalı şeyh efendilere nasıl yedirdiğini ve onlardan “hayır dua” aldığını anlatalım.

Olay şöyle gelişiyor:

1780’li yılların sonlarına doğru Osmanlı Devleti, hem Rusya ile ve hem de Avusturya ile savaşmak zorunda kalıyor. Tarih kitaplarından pek bilindik bir konu olan bu savaşın ayrıntısına girmeden şunu belirtelim ki; savaş esnasında hazine boşalıyor. Acilen para lâzım.

İşte, böyle sıkışık bir anda devletin aklına Bursalı zenginlerden borç para istemek geliyor. Daha önceleri devlet her sıkıştığında olağanüstü vergilere başvurmaktaydı ama böyle “borç” adı altında taşradan para istemek yoluna pek gitmemişti.

Bir örneğini ekte vereceğimiz arşiv belgesinde özetle deniyor ki;

Bursa ahalisinden servet sahibi olanlardan “cihâd masraflarına yardım şeklinde” borç para istenmelidir.

Borcun öngörülen ödeme tarihi de tam Osmanlı işidir: “Allah nasip ederse, ileride ödenmek üzere”!

Bir de devlet burada acayip bir üçkağıda kaçıyor, o da şöyle:

“İhtiyacımız beş yüz kese akçe kadardır ama şimdi o kadar istesek Bursalılar indirim için rica ederler. En iyisi 900 kese isteyelim, indirim isterlerse 500’e indiririz”.

Bakar mısınız, devletin kurnazlığına!

Zavallı Bursam!!

Dönemin padişahı I. Abdülhamid (1774-1789) böyle bir borç istemenin câiz olup olmadığının şeyhülislamdan sorulmasını istemekle biraz merhametli davranmış doğrusu.

Şeyhülislam hemen, şak diye, vermiş onayı: “Böyle sıkışık zamanda borç istemekte bir sakınca yoktur” diyerek.

Bursa’dan borç almayı kafasına koyan devlet, Bursa’nın mevcut ekonomik durumunu şehrin ileri gelenlerinden birinden özel olarak sormuş. Devletle Bursalı zenginleri buluşturacak olan bu kişi Cizyedarzâde Hüseyin Efendi’nin oğlu Bahaeddin Efendi’dir.

Elimizde Bahaeddin’in İstanbul’a gönderdiği rapor mevcuttur. Diyor ki bu zat:

“Bursa’da sanıldığı kadar öyle devlete borç verecek kadar zengin çok kişi yoktur. Hacı Hasan Efendi’yi saymazsak tabi. Bursa’nın en zenginlerinden olan bu zât 100 kese vermeyi taahhüt etmiştir. Diğerlerinden hiç biri onun yarısı kadar bile taahhüde yanaşmıyor”.

Sonuçta Bahaeddin Efendi, kimin ne kadar vereceğine dair bir liste sunuyor ve devlet böylece Bursa’dan borcu alıyor. Bu alacak – verecek olayı için görevlendirilen kişi ise aslen İznikli bir devlet adamı Kapıcıbaşı Ali Bey’dir.

Şimdi devletin borç alma bahsini kapatıp, gelelim hikayemizin ikinci kısmına!

İkinci ve son bölümümüzde devletin, Bursa’dan aldığı borç parayla Bursalı şeyhlerin duasını nasıl satın almaya kalkıştığını belgesiyle açıklayalım.

Bilindiği üzere, Bursa’da tarikatlar ve dergâhlar (tekke ve zaviyeler) boldur. Bunların başında şeyh efendiler bulunmaktadır. Bu efendiler, kendi dergâhlarında hanedanlıklar kurmuş olup, şeyhliği babadan oğula geçen bir saltanata çevirmişlerdir. Devlete vergi vermek, sefere katılmak şöyle dursun; dualarını bile ücreti mukabilinde yapmaktadırlar.

Bu enteresan dua – para alış–verişinde de karşımıza yine Bahaeddin Efendi çıkıyor. Kendisi de müderris, yani bir din adamı sayılır. Şeyhlere dağıtılacak olan para ona veriliyor; o da bölüştürüyor.

Müslüman askerlerin (Osmanlı ordusunun) zafer kazanmaları ve düşmanlarının kahrolması için dua edilmesi isteniyor. Bu amaç doğrultusunda padişahın izniyle Bursa’da tekkelere para gönderiliyor. O dönem için büyük bir meblağ sayılabilecek olan toplam 601 kuruş tekkelere gitmiş oluyor.

Belgede Bahaddin Efendi’nin bu mühim vazifeyi yerine getirdiği belirtilmiştir.

Durum padişaha arz edilmiştir. Durumu haber alan padişah belgenin üzerine kısa bir not düşmüştür. Bu notta:

“Kaymakam Paşa! Tekkelere tenbih edesin! Tevhid etsinler” diyerek, tekkelerin aynı şekilde dua etmesini istemiştir.

Sonuç:

Parayla edilen duanın hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Savaş, disiplinle, teknikle kazanılır.
Bunların yerine çareyi duada arayan Osmanlı elbette yenilecekti ve yenildi.

Bir tarihçi olarak ibretle ve itiraf edeyim keyifle çalıştığım Osmanlı, dediğim gibi eşi, benzeri olmayan bir devletti.

Bir başka yazıda buluşmak dileğiyle,

Dualarınızı esirgemeyin ama ücret istemeye de kalkışmayın.

Bakınız biz yazdığımız çoğu makaleden ve hatta kitaptan bile, hakkımız olan ücreti istemiyoruz.

Sağ olsunlar, kimse de düşünüp vermiyor emeğimizin karşılığını.

Canımız sağ olsun.

Dr. Salih EROL

Eğitimci ve Tarih araştırmacısı – yazar. Lisans öğrenimini Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliğinde tamamladı. Anadolu Üniversitesinde Tarih bölümünde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1998’den beri Bursa’da öğretmenlik yapmaktadır. Birisi Türk Tarih Kurumu’ndan olmak üzere iki kitabı ve çok sayıda makalesi yayınlandı. E-Posta: drsaliherol

SAVAŞLAR DOSYASI /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Kut’ül Amâre Zaferi unutturuldu mu? Kim unutturdu ??


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Kut’ül Amâre Zaferi unutturuldu mu? Kim unutturdu ??

29 Mart 2017

  • Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Çanakkale Savaşı’nın sonucunun bir zafer olarak kabul edilemeyeceğini öne sürenlerin görüşlerini eleştirdiğim kitabımın 1. baskısında “Oysa 1. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş olsak bile, bu savaş içindeki cephelerden birinde, Çanakkale’de zafer kazanmış olmamızın kime ne zararı var? Yoksa cephedeki isimlerden biri mi rahatsız ediyor bunları” (1) diye sormuştum.

Yanıtı çok gecikmedi. 2016’ya gelindiğinde… Kut’ül Amâre zaferinin 100. yıldönümü kutlaması Hükümet tarafından genelgelerle ön plana çıkarıldı. Bu kutlamaya -elbette- itirazım yok. Ama 2016’daki Çanakkale Zaferi kutlamalarında, kasti yaklaşımlarla Albay Mustafa Kemal’den hiç söz edilmezken, Kut’ül Amâre zaferinin adeta davul-zurna çala çala ön plana çıkarılmasının, “Osmanlı’nın son döneminde, Mustafa Kemal’in adının geçmediği tek zafer. O nedenle bu konu ön plana çıkarıldı” yorumlarına yol açtığını kayıtlara geçmiş olalım.

Çok değil… Şu referandumu bir atlatalım… Nisan sonuna doğru o tarih yine gelecek ve bu konu yeniden tartışılmaya başlanacak…
“Kut’ül Amâre zaferi unutturuldu mu? Unutturulduysa… Kim yaptı bu işi” sorusunun cevabına da bir göz atalım dilerseniz!

Kut’ül Amâre Zaferi’nin Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü dönemleri de dahil olmak üzere kutlandığını belirtip, Türkiye’nin Adnan Menderes hükümeti döneminde NATO’ya girişi sırasında (1952) İngiltere’nin “Sizi NATO’ya alırız ancak Kut’ül Amâre Zaferi’ni bayram olarak kutlamayacaksınız ve tarih kitaplarına koymayacaksınız’ şartını koştuğunu” söyleyen akademisyenler var.

“…Ülke TV’de Turgay Güler’in sunumuyla ekranlara gelen ‘Sıradışı Tarih’ programına konuk olan Prof. Dr. Mehmet Çelik, tarih kitaplarında yer almayan Kut’ul Ammare Zaferi’yle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu. Çelik, zaferin İngilizlerin isteği üzerine kutlanmadığını söyledi.

…Çelik, “Türkiye’nin NATO’ya girme sürecinde İngiltere, ‘NATO’ya sizi alırız ancak Kut’ul Ammare Zaferi’ni bayram olarak kutlamayacaksınız ve tarih kitaplarına koymayacaksınız’ şartını koştu…” dedi.

Kut’ul Ammare Zaferi’nin İngiliz tarihinde görülmemiş bir yenilgi olduğuna vurgu yapan Çelik, “Tarihte İngilizleri çok kez mağlup ettik ama bu yenilgi başka yenilgi. Başkomutan teslim oldu, 13 General teslim oldu. 13-18 bin asker teslim oldu. Kut’ul Ammare İngiltere için kara lekedir” diyerek söz konusu zaferin Atatürk ve İnönü dönemlerinde kutlandığının altını çizdi.(2)

Aşağıdaki “mütedeyyin” kaynakta da, binlerce İngiliz askerinin esir alındığı Kut’ul Amare zaferinin 1952’ye kadar bayram olarak kutlandığı, Türkiye’nin (ismi zikredilmiyor ama Adnan Menderes’in başbakanlığı dönemidir) NATO’ya girişi sonucu zaferin kutlanmasının yasaklandığı bilgisi yer alıyor:

“…Bugün, Osmanlı devletinin bundan tam 98 yıl önce İngiliz kuvvetleri ve müttefiklerine karşı kazandığı Kut-ül Amare zaferinin yıl dönümü. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanan Kut-ül Amare Muharebesi, 1. Dünya Savaşı’nın en önemli muharebelerinden biri olarak biliniyor. Osmanlı Ordusu, Kut-ül Amare muharebesi ile Çanakkale’den sonra İngiliz birliklerine karşı ikinci büyük darbeyi vurmuştu.

İNGİLİZ BİRLİKLERİ TAMAMEN ESİR ALINDI
Dicle Nehri kıyısında Şattülarap kanalı ile birleşen Basra Körfezi’nin kuzeyi ile Bağdat’ın güneyinde bulunan bir kasaba olan Kut’ul Amare’de muharebe de adını kasabadan almıştı.
Muharebe, şehrin yakınlarında konuşlanmış İngiliz birlikleri ile müttefiklerinin kuşatılmasıyla başlamış ve kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve 13 bin İngiliz askerinin tamamının esir alınmasıyla da bitmişti.

NATO’YA GİRİNCE ZAFER UNUTTURULDU
Kut-ül Amare zaferi, Türkiye’de 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlandı. Kut’ul Amare zaferinin bayram olarak kutlanmasından rahatsız olan İngilizler, Türkiye’nin NATO’ya üye olmasının ardından bayramın kaldırılması için baskı yaptı. Baskılar üzerine Türkiye, bayram kutlamasına son verirken şanlı bir zafer yad edilemez hale geldi. Öte yandan İngilizlerin baskısı o kadar yoğundu ki Kut-ül Amare zaferi ve Kut Bayramı’na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından bile silindi. Unutturulmak istendi.

MUHAREBEDE NELER OLDU?
Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu’nun komutanlığına atanarak 5 Aralık’ta Bağdat’a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa’nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) ‘Sakallı’ Nurettin Bey’in birlikleri 27 Aralık’ta Kut’u kuşattı. İngilizler Kut’u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi’nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay ‘Sakallı’ Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa’nın kendisinden bir yaş küçük amcası olan Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.
İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi’nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi’nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler Mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916’da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu’ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.
29 Nisan 1916 Townshend birlikleri diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri’ne teslim oldu. Kuşatmada, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri 23.000 ölü ve yaralı, Osmanlı kuvvetleri 10.000 şehit ve gazi vermiş, 13.100 (bazı kaynaklara göre 18.000) İngiliz askeri esir alınmıştır.”(3)

Bu vesileyle, Kut Zaferine ve Kut Bayramına da değinme, şehitlerimizi saygı ve minnetle anma fırsatı da bulmuş olduk.

1) Tayfun Çavuşoğlu, “Çanakkale 1915 – Yalanlar, İftiralar, Polemikler”, Kastaş Yayınevi, 1. Baskı İstanbul 2014, s.64
2) http://www.ulketv.com.tr/ozel-haber/kutul-ammare-zaferi-neden-unutturuldu
3) http://www.timeturk.com/unutturulan-zafer-kut-ul-amare/haber-138534
Yukarıdaki yazıların fililinin hep “unutturma” üzerine kurulmuş olduğu dikkatinizi çekmiştir. “Unutturulan zafer, Kut-ül Amare” ifadesinde bile aynı numara var. Çünkü unutan-unutturanların adından hiç söz edilmiyor. 1952 yılındaki NATO’ya girme girişiminden söz ediliyor. Ancak ve ancak, “o tarihte kim başbakan idi” diye kayıtlara bakınca gerçek ortaya çıkıyor. Kut-ül Amare’yi unutturanların şimdiki sağ politikacıların izinden yürümekle övündükleri Başbakan Adnan Menderes ve Demokrat Parti hükümeti olduğunun altını çizmek, okur açısından yararlı olabilir.

Tayfun ÇAVUŞOĞLU

Gazeteci / Yazar – Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Almanca Bölümü (1985) mezunu. 1983’ten itibaren yerel yayın organlarında muhabir, yazı işleri müdürü ve genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Bursa Şubesi eski (1997-2001) başkanı. Bursa Ansiklopedisi’ne (Yılmaz Akkılıç, 2002, Burdef Yayınları) madde yazarlığı yaptı. E-Kitap Yayıncılık tarafından (Şubat 2018) epub formatında yayınlanan “Nutuk“ için editör olarak Atatürk ve Kurtuluş Savaşı kronolojisini hazırladı. Aynı zamanda Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. Yayınlanmış Kitapları: 1)“Çanakkale 1915 – İftiralar, Yalanlar, Polemikler“, 2014, Kastaş Yayınevi-İstanbul 2)"1915 – Çanakkale Savaşında Trakya", 2018, Haber Ajansı yayınları-İstanbul E-Posta: tayfunc

TARİH /// Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Kim olsa o emri verebilir miydi ????


Tayfun ÇAVUŞOĞLU : Kim olsa o emri verebilir miydi ????

03 Mart 2010

Savaş başladıktan bir ay sonra albaylığa terfi ettirilen Yarbay Mustafa Kemal’in Gelibolu çıkarmasının ilk saatlerinde ‘kendisine emir verilmemiş olmasına rağmen’ ve inisiyatif kullanarak yaptığı bir hamle, Çanakkale Savaşı’nın kaderini değiştirdi.

Çünkü, düşmanın tüm planları, Arıburnu ve Seddülbahir’den ağırlıklı çıkarmalar yaparak Kocaçimen’e hakim olmak üzerine kuruludur. Buradan Kilitbahir’e inilerek, müstahkem mevkiin savunması tümüyle çökertilecek, mayın temizliği mümkün hale geleceğinden, İstanbul’a giden deniz yolu donanmaya sonuna kadar açılacaktır. Bunun anlamı açıktır: başkent İstanbul işgal edilecek, savaş kısa yoldan bitirilecektir.

Osmanlı 5. Ordu Komutanı Liman von Sanders’in Çanakkale Savaşı’nın ilk gününde aldığı yanlış savunma düzeninin yol açabileceği ‘savaşı başladığı gün kaybetme’ riskini ortadan kaldıran, yarbay rütbesindeki bir tümen komutanın hiç çekinmeden inisiyatif kullanmasıdır. Bu durum İngiliz savaş tarihinde de dile getirilir, biraz hayret, biraz da övgüyle anlatılır.

Çünkü Sanders, çıkarmanın ana ağırlık merkezinin Gelibolu Yarımadası’nın kuzeyinde kalan Saros Körfezi olacağını düşünmekte, kıyıda yoğun asker bırakıp düşman kuvvetlerini kıyıya çıkarmamak ve çıktığı yerde imha etmek yerine, kıyılarda zayıf kuvvet bulundurmak, düşman karaya çıktıktan sonra ihtiyat (yedek) birliklerini o bölgeye sevk ederek düşmanı belli noktalarda sabitlemek niyetindedir. Kimi tarihçiler bu durumu, Türk değil Alman çıkarlarına en uygun pozisyon diye niteler. Çünkü ne kadar çok İngiliz, Fransız askeri Çanakkale’de mıhlanıp kalırsa, diğer cephelerde savaşmakta olan Alman ordularının işi kolaylaşacaktır.

Saros Körfezi’nin çıkarmanın ağırlık merkezini oluxturacağını düşünen, itiraz eden Türk kurmayların kıyıya asker yığma ısrarlarına ve düşman için en uygun çıkarma yerlerinin Kabatepe çevresi ve Seddülbahir olacağı uyarılarına rağmen Liman von Sanders’in geri adım atmadığı bu savunma düzeni içerisinde kıyılarda çok küçük birlikler kalır, tümen büyüklüğündeki İngiliz-Fransız ve Anzak güçleri kıyıya çıkarken karşılarında birkaç bölük Türk askeri bulur, buna rağmen çok büyük kayıplar verirler. Kıyı savunmasındaki sayıca az Mehmetçik yavaş yavaş erir, düşman kıyıda tutunma ve ilerleme olanağına kavuşur. İsimsiz Mehmetçiğin bayraklaştığı, Yahya Çavuş ve beraberindeki 64 neferinin tarihe geçtiği günler, işte o günlerdir… Bu durum, kıyılarda konuşlanmış Türk askerinin sayısının çok az tutulmasının, düşmana karaya çıkma kıyıbaşı tutma kolaylığı sağladığını açıkça göstermektedir.

Nitekim savaş bittikten sonra yayınlanan İngiliz belgelerinde, tüm planların Arıburnu ve Seddülbahir’den ağırlıklı çıkarmalar yapmak, Arıburnu’ndan çıkan birliklerin Conkbayırı’nı aşarak Kocaçimen’e hakim olması üzerine kurulu olduğu görülür. Bu sırada hem Anadolu yakasında hem Gelibolu çevresinde savunmayı yanıltıcı ‘gösteri çıkarmaları’ da yapılacaktır. Kocaçimen Yaylası gibi bir stratejik noktaya hakim olmak demek, Gelibolu Yarımadası’na hakim olmak demektir. Çanakkale Boğazı’nı savunan Gelibolu tarafındaki Türk topçu bataryalarının tümüyle susturulması demektir. Daha bir ay önce 18 Mart’ta Türk topçusunun ısrarlı savunması karşısında Çanakkale Boğazı’ndan geri dönmek zorunda kalan donanmanın, elini kolunu sallaya sallaya Marmara Denizi’ne geçmesi için yolu açmak demektir. Düşmanın donanmasının Marmara Denizi’ne girmesi demek, İstanbul’un tek kurşun atılmadan işgalini de beraberinde getirecektir. Üstelik yarımadanın güneyindeki Türk birliklerinin geri ile bağlantısı da kopacağından tüm yarımadanın bir anda düşmanın eline geçmesi demektir. Bu, İstanbul’a kara yolunun da açılması demektir.

Tarihçiler, Gelibolu Yarımadası’nın düşman eline geçmesi ihtimalini işte bu nedenlerle İstanbul’un işgaliyle eşdeğerde tutuyorlar.

Nitekim 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, Çanakkale kara muharebelerinin 8. gününde Enver Paşa’ya gönderdiği mektupta, birkaç hafta önceki görev değişikliğinden önce aldığı savunma tertibatının artık geçerli olmadığından yakınmış, “Eceabat bölgesi kuvvetlerine komuta ettiğim zaman aldığım tertibat ile düşmanın karaya çıkmasına imkan verilmeyebilirdi. (…) Von Sanders Paşa (…) sahilde çıkarma noktalarını tamamen açık bırakacak tertibat almış ve bugün düşmanın karaya asker çıkarmasını kolaylaştırmıştır…” (1)görüşünü çok net biçimde ifade etmiştir.

İfadeye ve tarihe dikkat ediniz. 25 Nisan’da başlayan kara savaşlarının 8’nci gününden söz ediyoruz. Bir ay sonra albay rütbesine yükseltilecek olan yarbay rütbesindeki bir Osmanlı kurmay subayı, Başkomutan Vekili’ne mektup gönderiyor ve durumu olanca açıklığıyla anlatıyor.

ANZAK KOYU ÇIKARMASI

25 Nisan 1915… Çanakkale’de ilk çıkarma gününde 1. ve 2. kademelere 2 tümen, üçüncü kademeye de 3 tümen ayrılmıştı.

Anzak Kolordusunun 1. Kademesi olarak 1. Avustralya Tümeni sabah 04.25’te Arıburnu‘na çıkarılmaya başlandı. İki tümenli bu kolordunun ilk hedefi Conkbayırı-Kocaçimen çizgisiydi. Burası alındıktan sonra Maltepe’ye inilerek yarımada kuzeye doğru kesilecek ve Kilitbahir platosuna taarruz için hazırlanılacaktı.

Birinci kademede Seddülbahir‘e çıkarılacak olan 29. İngiliz Tümeni’nin ise ilk hedefi Alçıtepe olup, akşama kadar burası ele geçirilecek ve bunu sırayla 1. Fransız ve İngiliz Deniz tümenleri izleyecekti. Harekat Alçıtepe’den sonra kuzeydeki Anzak Kolordusu ile birlikte Kilitbahir‘e yönelecek ve müstahkem mevkiinin savunması çökertilecekti. (2)

İlk hücum dalgasını oluşturan Anzak birliği, koyu karanlıkta Kabatepe doğrultusuna doğru yöneldi. Farkında olmadan kıyı akıntıları yüzünden kuzeye sürüklenen ilk hücum birliği, Kabatepe kumsalı yerine Arıburnu yarları önüne çıktı.

Sahil ile karayı bıçak gibi kesen bu yarların bulunduğu bölgeyi gözetleyen Türk birliği iki mangadan ibaretti. Türkler, sahile çıkmaya çalışan Anzakların üzerine şiddetle ateş açtı. Şaşkın Anzaklar ise Arıburnu eteklerine sığındı. O Bölge Albay Halil Sami Bey komutasındaki 9. Tümen’in sorumluluk alanındadır. Silah sesleri üzerine alarm verilir, çünkü düşmanın çıkarma yapmaya başladığı anlaşılmıştır. Bu tümene bağlı 27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey, derhal harekete geçmek için emir ister, durum tam netleşmedi gerekçesiyle Tümen karargahı harekete izin vermez.

Aynı dakikalarda ihtiyatta bulunan 19. Tümen’in komutanı Yarbay Mustafa Kemal Bey de, harekete geçmek için emir istemektedir. Kolordu karargahını arar. Kolordu Komutanı bu durumda kendisi karar veremez. Çünkü Mustafa Kemal’in tümeni ordu ihtiyatıdır. Ordu Komutanlığı inisiyatifinde olması gereken ve harekete geçmesi için ordu komutanının emri alınması icap eden bu yedek birlik, Arıburnu’nda kullanılırsa, daha sonra ihtiyaç duyulması halinde elde birlik kalmayacaktır. Kolordu Komutanı Yanyalı Esat Paşa’dır, sıradan bir paşa değildir. Balkan Savaşı’nda Yanya savunması ile ün yapmış, savaşın ender başarılı komutanlarındandır. Ama karar veremez, ordu komutanına danışmak ister fakat von Sanders ile telefon bağlantısı kurulamaz. (Çünkü Alman Paşa, çıkarmanın ağırlık noktası için en kuvvetli ihtimal olarak gördüğü Saros’a gitmiştir. Saros’ta düşman gemileri ‘nümayiş’ yapmakta, von Sanders bir çalının dibine sinmiş, dürbünle onları seyretmektedir. Düşman donanmasının bu gösteri harekatını gerçek çıkarma için hazırlık zanneden von Sanders, tam iki gün boyunca birliklerine bir tek emir bile veremez.)

Esat Paşa’nın karargahından çıkıp Saros’a gidip gelmesi yarım günlük yol demektir… Oysa Arıburnu’ndaki durum, bırakın yarım günü, yarım saatlik gecikmeyi bile kaldıracak gibi değildir.

İşte bu ortamda, kolordudan istediği talimatı alamamış olan Yarbay Mustafa Kemal’in müthiş dehası ve inisiyatif gücü ortaya çıkar. Kolordu Komutanı’nın ‘Ordu emrini bekleyin’ emrine rağmen, tüm sorumluluğu üzerine alarak ‘Çanakkale muharebelerinin kaderini değiştiren bir iş yapar’ (3) düşmana taarruza karar verir, taarruz eder…

19. Tümen’in ihtiyatlık (yedek) görevi işte daha savaşın başladığı ilk saatte böylece sona erer…

19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, çıkarmanın ilk günü, 25 Nisan’da gerçekleştirdiği bu taarruzla tam düşmek üzereyken Conkbayırı‘nı düşmandan kurtarır ve üstelik düşman birliklerini kıyıya kadar sürer. Böylece de hayati tehlikeyi önler. Eğer bu taarruz gecikseydi, Çanakkale Muharebeleri birinci gününde kaybedilirdi. Zaferimizle değil, Balkan Savaşı gibi faciayla sonuçlanırdı.

Burada akla şu gelebilir… “Başka bir subay olsaydı o da hemen hemen aynı şeyi yapabilirdi.” Biz bu görüşte değiliz. Bunun en açık kanıtı da Yanyalı Esat paşa’dır. Atatürk kendisine taarruz teklif ettiği halde taarruz emri verememiştir. Ordu komutanının emrinin beklenmesini söylemiştir. (…) Savaş sanatında ustadır ama taarruz emrini verememiştir. Ayrıca kaç subay, kolordu komutanının bu emrinden sonra, yani ordu komutanının emrini alalım demesinden sonra, kendiliğinden bu taarruzu yapabilir? İşte bu sorunun cevabı, akla gelen sorunun da cevabıdır. (4)

Savaş başladığında yarbay rütbesinde olan, bir ay sonra albaylığa yükselen Mustafa Kemal Bey’in İstanbul’u ilk kurtarışıdır bu olay… Çanakkale Savaşı boyunca benzer olaylar yaşanacak, bu genç kurmay subay yerinde ve doğru müdahaleleriyle tam 5 kez İstanbul’u kurtarmış sayılacaktır.

Mustafa Kemal Bey daha o günlerde “İstanbul’u kurtaran kahraman” diye tanınacak, gazetelere fotoğrafları basılacak, halk tarafından çok sevilecektir.

KAYNAKÇA:

1) Aydemir, Şevket süreyya, ‘Tek Adam’, Cilt 1, s.259
2) Bilgin, İsmail,Çanakkale Savaşı Günlüğü, Timaş Yayınları (Çanakkale Kitaplığı) s. 197
3) Görgülü, İsmet, “Çanakkale İlk Gün Biterdi”, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, Ekim 2008, s.153
4) “Çanakkale İlk Gün Biterdi”, s.154

TARİH /// Ekrem Hayri PEKER : Bulgar-Yunan çetelerine karşı. Son Osmanlı akıncıları


Ekrem Hayri PEKER : Bulgar-Yunan çetelerine karşı… Son Osmanlı akıncıları

14 Nisan 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

Balkanlarda 1800’lü yıllarda yayılan Milliyetçilik hareketi etnik kökenli eşkıyalıkla beraber yürümüştür. Eşkıya çetelerinin baskısıyla, Müslüman ahali göç etmeye başlamıştır. Sırp, Yunan, Karadağlı milliyetçilerin oluşturduğu çeteler; bulundukları bölgelerde çoğunluğu oluşturmak, Müslüman halkı bölgeden uzaklaştırmak için katliamlara başladılar. Çeteler girdikleri köylerde hayvanları ve değerli eşyaları gasp ettikten sonra köyde yaşayanları cami ve samanlıklara doldurup köyle beraber yakarlardı. Yunan işgalinde küçük çocuklar ve kadınların bir kısmı köle olarak sağ bırakıldılar. İkinci Mahmut devrinde Balkanlarda ve Anadolu’daki yerel derebeyleri kaldırıp, yönetim sistemini değiştirdi. Yeni ordunun kurulması, eğitim alanında yapılan reformlar merkezi hükümeti güçlendirdi. Tanzimat dönemi, bu gelişmelerin üstünde yükseldi.

Çetecilik faaliyeti 1870’lerde Bulgaristan’da hızla yayıldı. Rus Çarlığının desteklediği çeteler bölgeye yerleştirilen Çerkeslere saldırdılar. Çerkeslerin karşılık vermesi, üzerine Bulgaristan’da karşılıklı katliamlar başladı. 1876 yılında Bosna-Hersek’te başlayan isyana Karadağ’ın karışmasını istemeyen Osmanlı Devleti isyana geç müdahale etti. İstanbul’da toplanan Tersane Konferansı kararlarını Sadrazam Mithat Paşa reddetti. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı Devleti’ni yönetenler 1850’lerde Çarlığa karşı yeni bir ittifak oluşturacaklarını sanıyorlardı. Oysa Bulgaristan’da yaşayanlar İngiliz, Fransız ve Avusturya basınına çok olumsuz yansımıştı. Avrupa kamuoyuna Müslümanların Bulgarları katlettiği fikri yerleşmiştir. Gazeteler hükümetleri müdahaleye çağırıyordu. Önce Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etti. Çarlık Rusya’sı müdahale öncesi Avusturya-Macaristan İmparatorluğuna Bosna-Hersek Eyaletinin işgalini teklif etti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafsız kalınca, İngiltere hükümeti kamuoyu baskısı karşısında sessiz kalınca Rus Çarlığı savaş ilan edip Tuna Nehrini aşarak Bulgaristan’a girdi.1830’da Edirne’ye kadar gelen Rus orduları, 93 HarbindeYeşilköy’e kadar geldi. Tarih kitaplarında bu olaylar ayrıntılarıyla yazılı. Osmanlı toprakları paylaşılır. Osmanlı Devleti’nin elinde Balkanlar’da Arnavutluk dışında Üsküp, Manastır ve Selanik Vilayetleri kaldı.

Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin sonunun geldiği topraklarının nasıl paylaşılacağı tartışılmaya başlanmıştı. Bugünkü Kosova, Makedonya ve Arnavutluk’a kimin hâkim olacağı kavgası başlamıştı. Karadağ, Sırbistan, Yunanistan, Bulgaristan ve bağımsız Makedonya Devleti kurmak isteyen Makedon milliyetçilerinin oluşturduğu “komita” adlı çeteler ortalığı kapladı. Bu çeteler sadece Müslüman köyleri değil kendilerine rakip gördüğü diğer halklara da saldırıyorlardı. Avrupalı konsoloslar bu komutanların manevi destekçileriydi, sonrası malum.93 Harbi’nin üzerinden otuz beş yıl gibi kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti Balkanlardaki tüm topraklarını kaybetti. Bulgar orduları Çatalca’da güçlükle durduruldu.

Osmanlı askerlerinin zayıflığı, her savaşı kaybetmesi yüzünden İngiltere-Fransa bloğu bizi müttefik olarak kabul etmediler.1912’de perişan olan Osmanlı ordusu önce Çanakkale’de sonra diğer cephelerde büyük başarı gösterdi. Bu başarının sırrı neydi? Gerek 2.Meşrutiyet’in ilanını sağlayan, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ve İstiklal Savaşı’nda göze çarpan komutanların hemen hepsi Makedonya’da eşkıya/komitacı takibinde yetişmiş insanlar olması bir rastlantı değildir. Bu tecrübelere sahip komutanlar yönetimi ele alınca ordunun yapısını değiştirdiler.

Harbiye Nazırı Enver Paşa ve Harbiye Müsteşarı olan İsmet Paşa beş binden fazla alaylı subayı emekli ettiler. Binlerce subayın rütbesi indirildi. Orduyu eğitmek amacıyla Almanya’dan subaylar getirildi. Redif sistemi kaldırıldı. Ordunun lojistik sistemi düzeltildi. Bu yeni ordu birçok cephede başarılar kazandı.

Osmanlı Devleti’nin ve ordusunun komitacılarla mücadelede başarısızlığının temelinde mücadeleyi zaptiye adı verilen düzenli birliklerle yapmasıydı, Batı Trakya’da büyük mücadele veren subaylarımızdan Fuat Balkan anılarında onlarla aynı metotlarla mücadele etmeliydik diye yazar.

Balkan Savaşı’nın sonunda bize teklif edilen sınır Midye-Enez hattıydı. Edirne Bulgarlara bırakılıyordu. Anlaşmaya karşı çıkan İttihat ve Terakki Cemiyeti Başkanlığı(Bab-ı Ali) basıp iktidarı değiştirir. Sıra Edirne’nin kurtarılmasına gelmiştir. Askeri bir harekâta cesaret edilemez. Böyle bir teşebbüs başarılı da olsalar Avrupa devletlerinin tepkisini çekerdi. Başka bir yol bulunmalıydı. Çözüm Akıncı Müfrezesi oluşturmaktı. Kısacası Bulgarlar geçmişte kullandıkları silahlarla vurulacaktı.

1911’de İtalyanlar Osmanlı Devletine bağlı olan Libya’yı istila ederler. Bölgedeki zayıf kuvvetlerimizi dağıtırlar. Donanması olmayan Osmanlı Devleti bir şey yapamaz. Makedonya’da eşkıya kovalayan ve ikinci Meşrutiyet’in ilanını sağlayan Enver paşa, Mustafa Kemal, Nuri Conker, Kuşçubaşı Eşref, Reşit ve Tevfik Beyler, Süleyman Askeri, Fethi Okyar gibi subaylar Mısır üzerinden Libya’ya ulaşarak büyük bir direniş örgütlerler. Sunusi Ailesinin desteğiyle, Arap gönüllülerle İtalyanlara adım attırmazlar. Ancak Balkan Savaşı’nın patlaması ve yenilgi sonucu üzerine anavatana dönüp tekrar orduda görev alırlar. Ancak mücadele devam eder.

Makedonya’nın paylaşılamaması, Bulgaristan’ın işgal ettiği Osmanlı topraklarının fazlalığı diğer Balkan ülkelerini rahatsız etmiştir. Sırbistan, Romanya, Karadağ ve Yunanistan ile savaşa tutuşan Bulgaristan; Trakya’dan kuvvetlerinin çoğunu çekip diğer cephelere gönderir. Osmanlı sınırında Bulgarların zayıf kıtaları kalmıştır. Çatalca’daki Hurşit Paşa’nın desteğiyle bir harekât planlanır. Harekâtı asker takviyeli gönüllüler yapacaktır. Kuşçubaşı Eşref Bey, Makedonya’da çok görev yapmış bir subaydır. Gerilla harbini çok iyi biliyordu. Kardeşi Sami Beyle birlikte Ödemiş ve Aydın yöresinden gelen zeybekler, Kafkas, İranlı, Afganlı gönüllüler ve gönüllü askerlerden oluşuyordu. Müfreze ateşkes hattını aşan Bulgar kuvvetleri dağıtıldı. Edirne kurtarıldı. Bulgarlar şaşkındır. Karşılarında saldıran Osmanlılar farklıdır. Daha üstün kuvvetlerle aniden saldırıp dağıtmaktadırlar. Harekâta devam eden gönüllüler Batı Trakya’yı kurtarıp, Batı Trakya Cumhuriyeti’ni ilan ederler. Bulgar taburlarını, alaylarını bozguna uğratırlar. Bölgede “Sizin soyunuz Bulgar’dı” diye zorla vaftiz edilen üç yüz bine yakın Müslüman’ı zulümden kurtarırlar. Köy meydanlarına kilise çanları asılmıştır. İskeçe’nin Şahin köyün asılan 300 kiloluk en büyük çan İstanbul’a gönderilmiştir. Bulgarların Batı Trakya’da Müslüman halkı zorla Hristiyan yapmaları üzerine Enver Paşa harekâta devam edilmesini istedi. Bunun için Trabzon fırkası kurmay başkanı Süleyman Askeri Bey Akıncıların başına getirildi. Bu akınlara Fuat Balkan ve Yakup Şevki Beyler de katıldı.

Fransızların ve Yunanistan’ın tanıdığı bu cumhuriyet Batılı devletlerin tepkilerinden çekinen Cemal Paşa ve diğer yöneticilerin baskısıyla Bulgarlara bırakılır. Osmanlı idarecilerini korkutan bir unsur da devlet kontrolü dışındaki grupların bağımsız devlet kurabilmeleriydi. Akıncılar bölgeyi Bulgar kuvvetlerine teslime derler. Her cephede yenilgiye uğrayan, Makedonya’dan sökülüp atılan Bulgarlar için tek dost Osmanlı Devleti kalmıştır. Bulgar Devleti Müslümanlar üzerindeki baskıyı azaltır. Din değiştirme zorlaması ortadan kalkar, dostluk başlar. Bölgeden seçilen Müslüman milletvekilleri batılı devletlere karşı olan Makedon ittifakını destekleyerek hükümet kurmalarını sağlarlar.

Cumhuriyet sona erer ama akıncıların görevi sona ermez. Enver Paşa Sultan Abdülhamit’in kurduğu haber alma teşkilat üzerine Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurar. Birinci Dünya Savaşı başlar. Teşkilat-ı Mahsusa’nın örgütlediği akıncılar Libya’dan Kafkasya’ya, Arap çöllerinden İran’a, Türkistan’dan Hindistan’a kadar uzanan coğrafyada emperyalist ittifakla çarpışırlar. Avrupa devleti olarak büyümüş, imparatorluğa dönüşmüş olan Osmanlı Devleti, Balkanların kaybından sonra yüzünü doğuya çevirir.

Sultan Abdülhamit’in Pan-İslamizim çalışmaları belli bir temel oluşturmuştur. Enver Paşa bu mirası alarak Edirne’den Türkistan’a, Yemen’den Kafkasya’ya uzanan bölgede Pan-İslamist ve PanTürkist imparatorluk oluşturarak bölge halklarını emperyalist saldırılardan korumak, geliştirmek istiyordu. Savaşın sonlarına doğru Kafkasya kurtarılmış, İran içlerinde büyük bir bölge kontrol altına alınmıştı. Ancak savaş mağlubiyetimizle neticelendi, kuvvetlerimiz geri çekildi. Ama Teşkilat-ı Mahsusa’nın akıncıları Kars, Batum, Ardahan illerinde bağımsız cumhuriyetler kurdular, Azerbaycan’ın bağımsızlığını sağladırlar.

Akıncılarımızın Birinci Dünya Savaşı sırasında Batı Trakya’da ve Yunan topraklarında faaliyetlerini sürdürürler. Bu eylemlerinde Bulgarlardan yardım görürler.

Yavuz Zırhlısını etkisiz hale getirmek isteyen Rus Çarlığı Odessa’da yaptırdığı 30 bin tonluk zırhlının Selanik limanına gelen toplarını Sırbistan’dan Romanya üzerinden tren yoluyla getirmek ister. Bunu haber alan Teşkilat-ı Mahsusa bu topların gidişini engellemek için harekete geçer ve Yüzbaşı Çolak İbrahim Bey’i bu iş için görevlendirir. Bulgar destekçileriyle Sırbistan’a geçen İbrahim Bey Sırplarca iyi korunan Valandova Köprüsü’nü yanında getirdiği ekibe takviye olarak bölgedeki Türk köylerinden topladığı gönüllülerle tahrip eder, Sırp muhafızları imha eder. Köprü uzun bir süre kullanılamaz. Sırplar öfkelerini bölgedeki Türk ve Bulgar köylerinden çıkarırlar. Binlerce köylü Bulgar topraklarına sığınır. Rus donanması da misilleme olarak Bulgaristan’ın Varna ve Burgaz limanlarını bombalar. Köprünün havaya uçurulmasıyla doğan süreç, Bulgaristan’ın yanımızda savaşa girmesiyle noktalanır.

Akınlar devam eder ve Batı Trakya’nın Yunan işgalindeki Mesta-Karasu ve Struma-Karasu arasındaki topraklarda ikinci Türk idaresi kurulur. Bu konuyu burada kapatıp(Bu bölgesel yönetimle ilgili olarak ayrı bir yazı yazdım), Mondros Mütarekesi sonrasındaki akıncılarımızın faaliyetlerini inceleyelim.

Savaş biter. İttihat ve Terakki Cemiyeti kendini fesheder, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Umumi Şarkiye Müdürlüğü lağvedilir. Subaylar kolordulara gönderilir. Osmanlı Devleti’nin son dönem yöneticileri arasında kurtuluş için iki ayrı görüş vardır. Bir grup İngiliz ve Fransızları memnun ederek imparatorluğu kurtarmak ister. Diğer görüş ise Anadolu ve Kafkasya’da direnmektir. Trakya’da Cafer Paşa komutasında bir kolordumuz vardır. İngilizler Bulgar yönetimi altındaki Batı Trakya bölgesini Yunanlılara bırakmak istemektedir. İngiliz desteği ile Yunanistan kralını sürgüne gönderip başbakanlığı devralan Venizelos, sadece Bulgaristan’ın elindeki toprakları değil, Ege bölgesiyle beraber İstanbul dâhil tüm Trakya’yı Yunan topraklarına katmak istemektedir. Yunanlılara bu konuda en büyük destek İngilizlerden gelmektedir. Osmanlı yöneticileri İngilizlerin desteği ile imparatorluğu yaşatmayı düşlerken İngilizler imparatorluğu yok edip Türkleri Anadolu bozkırına hapsetmeye karar vermişlerdi.

Yurtseverler boş durmaz. Batı Trakya’dan bir heyet Yunan işgaline karşı Fuat Balkan Beyi teşkilat kurması için göreve çağırır. Fuat Bey Harbiye Nezareti Müsteşarı İsmet(İnönü) Beyi ziyaret eder, konuyla ilgili bilgi verir. İsmet Bey düşünür ve üç ün sonra Kara Vasıf Bey’in evine öğleden sonra gelmesini söyler.

Üç gün sonra Kara Vasıf Bey’in evine gider. Burada hepsi albay rütbeli beş kişi onu beklemektedir. Albay Kara Vasıf Bey, Albay İsmet Bey, Albay Galatalı Şevket Bey, Albay Çolak Kemal ve Albay Seyfi Bey. İsmet Bey: ‘İtilaf Devletleri; Bulgarları, Batı Trakya’yı Yunanistan’a terke mecbur kılacaklar. Bizi Sevr’e müzakereye çağırdıklarında Edirne sınırlarına gelmiş bir Yunanistan istemiyoruz. Yunanlılara karşı Bulgarlarla iş birliği yapılıp bir teşkilat kurmak icap eder’ der. Bunun için Teşkilat-ı Mahsusa’nın gizli ödeneği kullanılacaktır.

Fuat Bey ne yapılması gerektiğini anlatır. Harbiye Nezareti Fuat Bey’i Trakya’daki 1.Kolordu’da görevlendirir. Ancak, Cafer Tayyar Bey Fuat Bey’i kabul etmez. Fuat Bey başka bir yol arar. Görevinden istifa eder. Bu sırada İttihat ve Terakki Cemiyeti karşıtı, Milli kuvvetlerce Bursa Valiliğinden ayrılma haberi Gümülcineli İsmail Bey’e ulaşır. İsmail Bey Gümülcine Cemaati Reisliği’ni ele geçirmiştir. Fuat Bey İsmail Beyle temasa geçer ve Cemaatin Osmanlı temsilcisi olur. Trakya’da görev yapacak müfrezeyi hazırlar. Müfrezeye Kafkas kökenli Ali Fetgeri ve kardeşi Hikmet Bey’de katılır.

Kırklareli Belediye Başkanı ve Yarbay Şükrü Naili Bey de silah ve mühimmat yardımı yapar. Müfreze Meriç Nehrini geçip Gümülcine yakınındaki ormanlık alana ulaşır. Bölge valiliğini Fransız General Charpy yapmaktadır. Fuat Bey kısa zamanda bölgede teşkilatlanır, kurulan müfrezler İskeçe nin doğusunu işgal eder. Bu sırada Yunan işgali başlamıştır.

Yunanlılar işgal ettikleri İskeçe’de her evin penceresinde siyah bayrak asılı buldular. Trakya Paşaeli Cemiyeti üyeleri Fransız desteğiyle bir yönetim kurmak isterler ama General Desparey bunlardan Yunan işgalini kolaylaştırmalarını ister. Fuat Bey bu konuda propaganda yapmak için Gümülcine’ye gelen heyeti bölgeden uzaklaştırır. Ve Mayıs 1920 günü Gümülcine’nin Himmetli Bucak merkezinde Batı Trakya Bağımsız Hükümeti’ni ilan edip, Yunanlılarla savaş halinde olduklarını ilan ederler. Geçici hükümet Peştreli Tevfik, Gümülcine Müftüsü Bekir Sıtkı, Edirneli Mahmut Nedim ve Hasan Tahsin, Sabri ve Mustafa Beylerden oluşuyordu. Silahlı kuvvetler kumandanlığına Fuat Balkan, yardımcılığına Fahri(Özdilek) getirilir.

Yunan kuvvetleri kısa zamanda Meriç Nehrine ulaşır. Hükümet üyeleri Bulgaristan, İtalya ve Edirne’ye giderek propagandaya başlarken müfrezeler Yunan kuvvetlerine baskın yapmaya başlar. Fuat Beyin akıncı müfrezeleri bölgede eylem yaparken Yunan kuvvetleri Edirne’yi aşar. Kolordu komutanı Cafer Paşa keşfe çıkmışken Yunanlılara esir düşer. Bunun üzerine başsız kalan 1.kolordu savaşmadan silahlarıyla beraber Bulgaristan’a sığınır ve enterne edilir. Bölgede akıncılarımızdan başka bir kuvvet kalmamıştır. Fuat Bey Bulgarların yardımıyla İstanbul’a gelir. Oradan Ankara’ya geçer. Burada, Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşalarla görüşür. Kendisine Yunan kuvvetlerini oyalama ve Anadolu’ya geçmesini önleme görevi verilir. Fuat Bey bin bir macerayla İstanbul üzerinden Bulgaristan’a ulaşır. İstanbul’da Muharip Grup Şefi Kurmay Albay Seyfi Beyle görüşüp Ankara’dan gelen talimatları iletir. Fuat Bey Sofya’ya gider. Bulgar siyasetinde ağırlığı olan Makedonya komitesiyle temasa geçer. Bulgar siyasetine hâkim olan Makedonyalılar Sırbistan, Romanya, Yunanistan ve Batı devletlerine öfkeliydiler. Bulgar Subaylar Cemiyeti de Fuat Bey’e yardıma karar verir. Bölgedeki Bulgar köylerinde yaşayanlar da Yunan işgali karşısında endişeleniyorlardı. Bölgede Türklere olumsuz bakan tek grup Balkan Savaşı’ndan sonra Doğu Trakya’dan Bulgaristan’a sürülen Bulgarlardı. Ancak bunlar da dağınık yerleştikleri için fazla bir ağırlığa sahip değillerdi. Fuat Bey’in komutasındaki çetelerin faaliyet göstereceği Meriç ile Struma arasındaki bölge 19binkm2 genişliğindeydi. Bölgede yaşayan 747bin nüfusun 120 bini Rum,110 bini Bulgar ve 500 bin Türk bulunuyordu. Az sayıda Yahudi, Arnavut ve Ulah vardı.

Fuat Bey Bulgar çetecilerle ittifak kurar, yardımcısı Bulgar Gürcikof ve Tane Nikolof’dur. Beraber üzerinde ”Trakya Trakyalılarındır.” yazılı bir bayrak hazırlarlar.

Bu beraberliğin sonunda Yunan ordusunda askerlik yapan binlerce Bulgar askerden kaçarak Bulgaristan’a gelir. Çeteler Dedeağaç’tan Karaağaç’a uzanan demiryolu ve telgraf hatlarında büyük zarar verirler. Yunanlılar askerden kaçan Bulgar askerlerinin ailelerini adalara sürmeye başlayınca bölgede yaşayan halk isyan noktasına gelir. Bunun üzerine Yunanlılar yöredeki Bulgar kökenli halkı Bulgaristan’a sürdüler.

Akıncı müfrezelerinde görev alanlar sıkı bir eğitimden geçiriliyordu. Yürüyüşler gece yapılıyor, müfreze mensupları tuvaletlerini gece yapmaya, içinden öksürmeye alıştırıyordu. Sigara içmek yasaktı. Ancak çukur içinde içebilirdi. Yürüyüşler tenha yollarda, emniyet tertibatı alınarak yapılırdı. Beş dakika yürünüp, yarım dakika durulurdu. Haberleşme için kuş sesi taklidi yapılırdı. Komutanın izni olmadan hiç kimse ateş açamazdı.

Fuat Beyin müfrezelerine gerekli patlayıcıları Şakir Zümre temin ediyordu. Fuat beyin Genel Kurmay’dan gemilerden sökülmüş seri atışlı iki top ister, toplar gelir. Toplar İstanbul’dan gizlice kaçırılıp, Bulgaristan üzerinden (11 Eylül 1921’de) Kırcaali’ye getirilir.

Akıncılar (11 Eylül 1921’de) Kule Burgaz-Karaağaç arasındaki tren geçerken uçururlar, telgraf hatlarını tahrip ederler. Aynı yılın ekim ayında Mesta-Karasu ve Drama arasındaki demiryolu ve karayolu köprüleri uçurulur. Bölgedeki yunan karayolları saldırıya uğrar. Havai fişekten bozma füzelerle köylere korku verilir.

Akıncılar tamir edilen demiryolu köprülerini tahribe, trenlere saldırmaya devam ederler. Yunanlıların işbirlikçi Türklerden oluşturdukları çeteler yok edilir. Akıncılar Ankara’nın verdiği görevi başarıyla yaparken Kurtuluş savaşımız başarıyla sonuçlanır. Mareşal Fevzi Çakmak müjdeyi telgrafla verir.

Akıncılar saldırılarına 1922 yılı kasım ve aralık ayında devam ederler. Bir yandan da Batı Trakya’nın bağımsızlığı için propagandaya devam ederler.

Yunan yenilgisinden sonra Batı Trakya’ya kaçan doğu Rumeli Rumları, asker kaçakları ve bozulmuş yunan kıtalarının Türk ve kalan Bulgar köylerine yaptıkları / yapacakları saldırılara karşı Akıncılar mücadeleye atıldılar. Yunan trenlerine, askeri kamplarına karşı saldırılarına devam ettiler. Türk köylerine yerleştirilen Yunan göçmenlerini korkutup uzaklaştırdılar. Bu sayede Türk köyleri çoğunluğu korudu. Erişemedikleri yerlerdeki köylere yerleştirilen Yunan göçmenler çoğunluğu sağladı ve zamanla Türkler köyleri boşaltıp gittiler.

Akıncılar Yunanları yıldırıp bir an önce barışı kabul etmesi için akınlarına devam ettiler. Trenler havaya uçuruldu, askeri birliklere saldırıldı, Gümülcine topa tutuldu.

Venizelos İngilizlerin verdiği yeni top ve silahlarla donatılan ve bölgeye konuşlandırılmış 6. tümene akıncıları temizlemesi için harekât emri verir. Savaşmak istemeyen askerler, bilhassa Bulgar kökenli beş binden fazla asker firar ederler. Yunan Koministleri savaş istemiyoruz diye gösteriler düzenler. Yunan hükümetinin ve Yunan kilisesinin çabaları sonuç vermez. Akıncılar Yunan birliklerine saldırılarını sürdürür. Bu sırada Bulgaristan’da cemiyeti ve Makedonya komitesi’nin düzenlediği Makedon göçmeni Bulgarlar ve bir kısmı askerler 9 Haziran 1923 yılında ihtilal yaparlar. Bulgar başbakanı Stemboliyski öldürülür.

Bu sırada Lozan antlaşması imzalanır. Fuat Bey Filibe’de İsmet İnönü’nün bulunduğu trene gizlice biner. Burada paşayla görüşür. Harekâta son vermesi için karar alınır. İsmi açığa çıkmamışlar silahlarıyla köylerine gönderilirler. Düşman tarafından bilinenler Trakya’ya geçerler ve Mareşal Fevzi Çakmak’ın emriyle Edirne ve Kırklareli’ne yerleştirilirler.

Akıncıların iki korumasıyla Batı Trakya’nın kırk köyünde yaşayan elli bin Bulgar köylü malları ve hayvanlarıyla kan kaybına uğramadan Bulgaristan’a geçer. Fuat Bey Filibe’ye geçer. Mübadeleye tabi tutulan Drama ve Serez bölgelerinde yaşayan dört köyden bin kişinin hayvanlarıyla Bulgaristan üzerinden Türkiye’ye ulaşmasını sağlar, Trakya’da silahlar susar.

Yaklaşık 600 yıl Türk hâkimiyetinde yaşayan Türk ve Müslümanların çoğunluğunu oluşturduğu bu bölge Yunanistan’a terk edilir. Yüz yılın başında %85’i Türk olan nüfus zamanla azınlığa düşer ve bölge bugünde sorun olmaya devam eder.

Kaynakça:
1)Trakya’da Milli Mücadele Tevfik Bıyıklıoğlu Ankara 1992
2) Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi Tahsin Uzer Ankara 1999
3) Bir Komitecinin Anıları Fuat Balkan İstanbul
4 Batı Trakya’nın Dünü Bugünü Ümit Kurtuluş İstanbul 1973
5) Teşkilat-ı Mahsusa’dan Hacı Sami Bey
6) Ekrem Hayri Peker İstanbul 2012)
7) Türkiye Üzerine Tezler V.cilt Prof. Dr. Yalçın Küçük İstanbul
8) Sırlar -Yalçın Küçük İstanbul
9) Tarihte Girit ve Osmanlılar Dönemi N. Ahmet Benguoğlu İstanbul
10) Balkan Savaşı İbrahim Artunç İstanbul
11)Enver Paşa’nın Anıları (19-1908) Hazırlayan: Halil Erdoğan Cengiz İstanbul

Fuat Balkan
Türk asker ve kurtuluş savaşı döneminde Komita’dan Beşiktaş Jimnastik Kulübünün 1 numaralı üyesi ve başkanıdır. Osmanlı ordusunun bir subayı olarak Birinci Dünya Savaşında, Batı Trakya’da Bulgar Komitacıları ile Sırp ve Yunanlılara karşı mücadele etti. 1908 -1923 yılları arasından aralıksız olarak önemli ve gizli görevlerde bulunmuştur. Batı Trakya’da, Yunanlıların Anadolu’ya Sevk edecekleri kuvvetleri Rumeli’de oyalamakla görevlendirilmiştir.

Lozan Antlaşması’ndan sonra Mareşal Fevzi Çakmak kendisine takdirname göndermiş ve Sonsuz hizmetleri için kendisine Teşekkür etmiştir. TBMM’nde VI ve VII Dönem Edirne VIII Dönem Kocaeli Milletvekilliği yapan Fuat Balkan cepheden Meclise girenlere verilen Yeşil -Kırmızı Kurdeleli İstiklal Madalyası sahibidir.

1918-23, 1926-28 yılları ve 1930 -31 yılları arasında üç dönem Beşiktaş’ta Başkanlık yapmıştır. BJK kulüp sicilinde bir numaralı kurucu olarak yer almaktadır. Aynı zamanda 1903 yılında faaliyete başlayan Beşiktaş Kulübü Divan Kurulunun Üye listesinde de Bir numaralı üyedir.

Beşiktaş’ın kurucularından olan Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı 31 Mart 1909’daki siyasi olaylardan sonra Edirne’den İstanbul’a geldiler. Siyasi olayların yatışmasının ardından başarılı bir Eskrimci ve Eskrim hocası olan Fuat Balkan ile başta güreş ve halter sporlarını yapan Mazhar Kazancı, Serencebey ‘de Jimnastik yapan gençleri topladı ve birlikte spor yapma fikrini onlara kabul ettirdi. Beşiktaş’ın ıhlamur semtindeki evinin altındaki yeri kulüp merkezi yaptı. Fuat Balkan’ın kendisi tarafından kaleme alınan anıları, ölümünden 38 yıl sonra Turgut Güneş tarafından Komitacı adıyla yayımlanmıştır.

Şakir Zümre
(D.1885 Varna – ölümü 16 Haziran 1966 )

Cumhuriyet döneminin ilk sanayicisi, İstiklal Savaşı’nın ilk Türk Özel Uçak Bombası fabrikasının kurucusu ve hukukçusudur.

İlköğrenimini Varna’da tamamlandıktan sonra Cenevre’ye gitti Lise Eğitiminden sonra 1908 yılında Cenevre’de hukuk fakültesinden mezun oldu.1. Dünya savaşı sırasında, Varna Türk milletvekili olarak Bulgar Parlamentosu’na 17 Türk temsilciden biri olarak girdi. Mareşal Fevzi Çakmak’ın yakın akrabası olan Şakir Zümre, aynı yıllarda Sofya’da Yarbay rütbesiyle Türk Askeri Ateşeliği görevinde bulunan Mustafa Kemal ile tanıştı ve yakın arkadaşlık kurdu. Kurtuluş Savaşı’na destek vermek üzere yurt dışından Anadolu’ya silah ve cephane gönderdiği gibi, savaş sanayisinde değerlendirilmek üzere Türkiye’ye usta ve teknisyen bulunmasında da yardımcı oldu. Bu üstün hizmetleri nedeniyle İstiklal Madalyası aldı. İstiklal Savaşı’ndan sonra Türkiye’ye dönen Şakir Zümre, Atatürk’ün onayıyla Türkiye’nin savunma sanayisinin ilk özel sektör fabrikasını kurdu. İlk üretimler Bulgaristan’dan getirilen yabancı teknik kadro ile yapılırken zamanla yetiştirilen Türk işçiler 1930’lu yıllarda Bulgar Teknisyenlerin yerini aldı. Türk Hava Kuvvetleri’nin ve Türk Kara Kuvvetleri’nin ihtiyacı olan ilk silah ve cephaneler , ilk deniz altı su bombaları Şakir Zümre Fabrikası’nda üretildi.

Şakir Zümre Fabrikası, yalnızca yurt içi ihtiyacı olan üretimle yetinmeyerek, 1937 yılında yurt dışına, hatta Yunanistan’a silah ve cephane ihraç etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda ABD’nin yaptığı silah yardımı sebebiyle Şakir Zümre Fabrikaları, silah ve cephane üretimini terk ederek, Türkiye’de büyük isim yapacak olan Şakir Zümre Marka sobalarını üretmeye başlamıştır. Sanayicilere tanınan hakların geliştirilmesi amacıyla yapılan ve Türkiye’nin 2. büyük iktisat kongresi olan ‘1948 Türkiye İktisatı ‘ Kongresine katılanlar arasındadır. Şakir Zümre’nin 1970 ‘de ölümünden sonra faaliyetini ancak 4 yıl daha sürdürebilen fabrika 1974 yılında kapanmıştır.

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TEŞKİLATI MAHSUSA DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER : Teşkilat-ı Mahsusa ve Türkistan


Ekrem Hayri PEKER : Teşkilat-ı Mahsusa ve Türkistan

15 Nisan 2018

  • Ekrem Hayri PEKER

1908 yılında tatarların ve Başkurtların yaşadığı bölgeye Paris’te Jön Türklerin çıkardığı Şura-i Ümmet gazetesinin geldiğini Zeki Velidi Togan’ın anılarından öğreniyoruz. İstanbul’daki gelişmeler Türkiye’de yapılan devrim Rus gazetelerinde geniş yer buluyordu. Türkçülerin faaliyetleri Tataristan, Başkurdistan ve Türkistan’da takip ediliyordu. İstanbul’daki çalışmalar Türk aydınlarına ilham veriyordu.

Bolşevik devriminden sonra Başkurtlar bir ordu kurup bağımsızlık mücadelesine girişmişlerdi. Orenburg, kazaklarla arada bir engeldi. Zeki Velidi Togan, Buhara Hanı’na iki temsilci göndererek kuvvetleriyle Bolşeviklere saldırmasını istediğinde han, “Moskova’da kim hâkimse onu Rusya’nın meşru hükümeti olarak tanıyacağını, Rusya ile yapılan muahedelere sadık kalacağın ve kıyam hareketine iştirak etmeyeceğini” bildirir.

Başkurt, Kazak Alaş-Orda ve Hokant cumhuriyetleri Beyaz Ordu generali Kolçak tarafından yıkılır. Kırım ve Kafkas cumhuriyetleri de Denikin’in kumanda ettiği Beyaz Ordu tarafından yıkılır. Toğan ve arkadaşlarının tek bir Türk cumhuriyeti mücadelesine Sultan Galiev ’de destek verir.

Berlin’de bulunan Talat Paşa, Radek’le temas eder. Bunun neticesinde İttihatçılar İngilizlere karşı olan mücadelelerine devam etmek için Moskova’ya gelirler. 1920 yılı mayıs sonunda Cemal Paşa, Halil Paşa, Bedri Bey ve Hacı Sami Bey Moskova’dadır.

Çiçerinl’e görüşen İttihatçıların amacı Esir Türk subay ve Türkistan’dan toplanacak mücahitlerle bir ordu oluşturup, İnglizlerle mücadele etmektir. Cemal Paşa, Taşkent ve Buhara üzerinden Afganistan’a geçer.

Moskova’ya gelen Enver Paşa, Zeki Velidi Togan tarafından ortaya atılan Bakü’de “Müslüman Milletler Şark kongresi” toplanması planı üzerinde çalışır.

Cemal Paşa’nın Türkistan ziyareti Ruslara ve Bolşeviklere karşı bağımsızlık mücadelesinde olan Türkistan mücahitleri tarafından hoş karşılanmaz. Bu durum Enver Paşa’nın bölgeye geldiğinde ilk başlarda şüphe yaratır.

Togan, 29 Haziran 1920’de Moskova’yı terk ederek bölgeye gelir. Buradan gizlice Bakü’ye geçerek 1-5 Eylül tarihleri arasında toplanan “ Bakü Şark Milletleri Kongresi”ni izler. Bakü’de TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi’nin evinde kalır.

Buhara’da ilan edilen cumhuriyetin başında Osman Hoca ve Feyzullah Hoca bulunuyordu. Kaçan emirin hazinesine el konulur ve Moskova’ya gönderilir. Hazinenin bir kısmı milli mücadele veren Ankara’ya gönderilir. TBMM’nden İsmail soysallıoğlu Buhara’ya teşekküre gelir.

Halil Paşa ve Hacı Sami Bey bölgeye gelip incelemelerde bulunurlar. Daha Moskova’dayken Enver Paşa Zeki Velidi Togan’la temasa geçer. Togan’ın 40 bin kişilik Başkurt ordusu Paşa’nın ilgisini çekmiştir. Buhara’ya bulunan Türk subaylarından Ali Rıza Bey’e Moskova’da bulunan Enver Paşa’dan mektup ve Liva-i İslam dergisi gelmişti. Ancak Paşa’nın Bolşeviklerle işbirliği sıkıntılıdır.

Enver Paşa’nın bölgeye gelip, mücadele etme isteği Türkistan Milli Kongresi üyeleri tarafından hoş karşılanmaz. “Enver Paşa bölgeye gelirse, dış ülkelerden yardım alamayız” gerekçesiyle itiraz ederler.

Enver Paşa, 20 Aralık 1921’de Buhara’ya gelir. Zeki Velidi Togan’la temasa geçer. Diğer bir amacı da Afganistan’dan geri dönen cemal Paşa’yla görüşmektir. Bu amaçla Doktor Nazım Bey’i Carcuy istasyonuna gönderir. Ama Bolşevikler Cemal paşa’nın trenden inmesine müsaade etmezler.

Togan, Enver Paşa’ya “Ruslar’ın Lehistan cephesinde kuvvetlendiğini buradaki kuvvetlerini bölgeye getireceklerini, verdikleri mücadelenin Pan-Türkist ve Pan-İslamist olmakla suçlanacağını, Afganistan’dan bu mücadeleye destek vermesini” ister.

Hacı Sami Bey, Enver Paşa’nın Afganistan’a gitmesinin “Ömür zayi etmek olacağını ve Amanullah Han’a güvenmenin hatalı olacağını” söyleyerek karşı çıkar.

Enver Paşa, karışık duygular içindedir. Paşa, “Talat Paşa merhum gibi Berlin sokaklarında bir Ermeni kurşunuyla ölmek istemem. Canım Türk milletinin halâsı yolunda feda olması gerekir. Gazi olmazsak şehidiz.”

Enver Paşa bu duygularla Basmacılara katılmak için harekete geçer. Emir yanlısı Lakayları mücadeleye katmak için yanlarına gider ve esir alınır.

Oysa Semerkant bölgesindeki Başkurt taburları isyan edip, demiryolu birçok yerden havaya uçurulacaktı. Paşa’nın esir düşmesi bu planı suya düşürür. Buhara birlikleri de dağılır.

***

Paşa şehit olduktan sonra mücadeleyi sürdüren Hacı Sami Bey, dizinden yaralandığı için mücadeleyi bırakır ve Zeki Velidi Togan’ın ısrarına rağmen tedavi olmak için Türkiye’ye dönmek ister. Tedavi olduktan sonra geri dönecektir.

Afganistan’a geçen Hacı Sami Bey’in Kabil’e gelme isteği reddedilir. Hacı Sami Bey, 35 kişilik maiyetiyle Türkiye’ye gitmek için Herat’tan Meşhed’e geçer. Geride kalanların sürdürdüğü mücadele kısa bir süre sonra sona erer.

Hindistan üzerinden Avrupa’ya giden Togan, Bombay’daki camilerde “Zinde bad (yaşasın) Mustafa Kemal” yazılı olduğunu söyler.

Ekrem Hayri PEKER

Kimya mühendisi, araştırmacı, yazar. Bursa Mustafakemalpaşa’da (1954) doğdu. Anadolu Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu. TUBİTAK veri tabanına kayıtlı “Teknoloji tabanlı Başlangıç Firmalarına Özel İş Geliştirme” mentörü, C Grubu iş Güvenliği uzmanı olarak Nano kimyasalların tekstil materyallerine uygulamalar konusunda üniversitelerde konferanslar verdi. Yayınlanmış kitaplarından bazıları: "Kuşçubaşı Hacı Sami Bey", "Özbek Mektupları", "Yeşim Taşı – Ön Türkler ve Türk Tarihinden Kesitler", "Kafkasya’dan Anadolu’ya – Zekeriya Efendi". Belgeseltarih.com kurucu ortağı ve yazarıdır. E-Posta: ekrempeker

TARİH :/// Elif Burcu ÖZKAN : Eski Romalı Yazarların Gözüyle Gla dyatör Dövüşleri


Elif Burcu ÖZKAN : Eski Romalı Yazarların Gözüyle Gladyatör Dövüşleri

22 Haziran 2018

  • Elif Burcu ÖZKAN

Roma’da puslu bir gün… Bulutların kasvetli grisi haber veriyor birazdan başlayıp geceye dek, hatta belki günlerce sürecek kanlı dövüşleri. Bir yanda korkunç gösterileri izlemek için kana susamış gözlerini arena’ya diken halk, diğer yanda içlerindeki kibri yansıtan vakur duruşlarıyla işbirlikçileri… En değerli basamakta gözlerinde gösteri sayesinde artacak gücünün hayali parlayan imparator ve ortada ise çaresizliğin ağırlığı ve bastırdığı nefretinin ateşi altında ezilen, birazdan belki son kez tutacağı silaha sarılacak olan gladyatörle

Roma’nın en kanlı armağanı başlıyor şimdi halkına, kanlı bir kumdan arena’da, Dövüşler düzenlenecek öğlen olup tam rehavet çökünce insana, Bir gladyatör kalkanıyla ilerleyecek rakibine doğru, diğer elinde kısa bir kılıçla, Diğeri ağını atacak rakibinin boynuna, kendi mezarını geciktirmek adına, Vahşi hayvanlara atılacak suç işleyen, korkunç dişlerin arasına. Kimi kullandığı silahla adlandırılmış, kimi dövüşüyle namlı, Dizilmiş bekliyor arkada, karşı karşıya gelecekler ikişerli sırayla,
Öleceğini biliyor ya, bir mezara sahip olsun istiyor yalnızca, kendi adına, Bir gün daha yaşamak umuduyla silecek akan kanlarını, doğrulacak vuruldukça, Halk onları izlerken ölüm kokan cümleler eşliğinde, acımasızca.

Kimdi bu gladyatörler ve Roma’da nasıl bir yeri vardı bu dövüşlerin? Oyunlar halk için gerçekten savaşa hazırlayıcı bir unsur muydu, yoksa insanların ruhlarındaki vahşiliğin ve ezilmişliğin dışavurumu için bir araç mıydı? Peki, aydınlar, yazarlar ve düşünürler bu dövüşler hakkında ne düşünüyorlardı? Yazımızda işte bu konuları inceleyeceğiz. Önce gladyatör dövüşlerinin tarihçesine ve Roma’da geleneksel hâle gelene kadar uzanan yüzlerce yıllık yolculuğuna değinip, daha sonra Eski Romalı yazarların kaleminden yola çıkarak özellikle aydın insanların bu gösteriler hakkındaki düşüncelerini inceleyeceğiz. İster Roma’da doğmuş, ister hayatının belli bir döneminde orada yaşamış olsun, Latin Edebiyatının kalbinin attığı kenti bir şekilde soluduğu için “Romalı” adı altında yazımıza dâhil ettiğimiz yazarların konu hakkındaki görüşlerini kendi yazdıkları satırlardan öğreneceğiz. Roma yazınına adını altın harflerle yazdırmış ünlü yazarların bu gösteriler hakkında ne düşündüklerini orijinal dilinden, yani Latinceden yapacağımız çevirilerle göreceğiz.

Gladyatör dövüşlerinin kökenine baktığımızda konuyla ilgili iki farklı görüşe rastlarız. Kimi uzmanlara göre dövüşleri ilk düzenleyenler günümüz İtalyasının güneyindeki Campania Bölgesi’ne yerleşenlerdir. İlk kez Damaskos(Şam)’lu Nikolaos tarafından öne sürülen (Athena. Deiphno. 4.153f—154a) diğer görüşe göre ise dövüşler ilk kez MÖ 9. yy. sonuna doğru Anadolu’dan Orta İtalya’ya göç ederek Etruria adını verdikleri bölgeye yerleşen Etrüskler tarafından düzenlenmiştir. Birtakım tarihsel bilgiler ve mezar kabartmaları da dövüşlerin ilk kez Etrüskler tarafından gerçekleştirildiği fikrini doğrulamaktadır. Bu nedenle Antik yazarların ve modern uzmanların çoğu, Roma’nın birçok gelenekte ve sanatta örnek aldığı Etrüsklerin bu konuda ilk olduğu konusunda birleşirler.

Dövüşlerin gerçekleştirilme nedenlerine baktığımızda ise yüzyıllar içinde değişen süreçlerle karşılaşırız. Kilise babası ve filozof Tertullianus(MS yk. 155-240), Etrüsklerde ve Romalılarda tarihi MÖ 8. yy.’a dayanan, tanrılarını ve kaybettikleri savaşçıların ruhlarını teskin etmek ve onlar için duydukları acıyı dindirmek amacıyla insan kurban etme geleneğinin bulunduğunu belirtmiştir (Tert. Spect. VI, 1). MÖ 4. yy.’da yaşamış gramerci Maurus Servius Honoratus’a göre bu gelenek zamanla yumuşayarak yerini esir alınan kişilerin birbiriyle dövüştürülmesine dayanan gladyatör gösterilerine bırakmıştır (Serv. Aen. III, 67). Bu iki geleneğin birleşiminden hareketle varılan kanıya göre de, Etrüskler gladyatör dövüşlerini ilk başlarda ölü kültüne yönelik olarak dinî bir ritüel şeklinde gerçekleştirmişler ve dövüşleri adeta vatanî bir görev olarak görmüşlerdir.

Eski Romalıların geleneksel oyunları başlarda ludi (oyunlar) adı verilen kamuya açık sahne gösterilerinden ve Circus Maximus’ta düzenlenen araba yarışlarından oluşmaktaydı. Ancak MÖ 3. yüzyılın ikinci yarısında bunlara gladyatör dövüşleri de eklenmiştir. MÖ 264’te Roma’da aristokrat Iunius Brutus Pera ölünce, iki oğlu Marcus ve Decimus bir hayvan pazarı olan Forum Boarium’da babalarının anısına cenaze oyunları düzenler ve bu oyunlarda üç çift gladyatör dövüştürür. Latincede munus, ludus gladiatorius veya spectaculus adlarıyla anılan gladiator dövüşünün Roma’ya ilk gelişi de bu cenaze oyunlarıyla gerçekleşir. Böylece bu gelenek önce Etruria’dan Roma’nın bulunduğu Latium’a, buradan İtalya’nın diğer bölgelerine geçmiştir. Daha sonra Roma’nın Doğuda yapmış olduğu fetihlerle başlayan Romanizasyon süreciyle birlikte Anadolu, İspanya, Yunanistan ve hatta Afrika’ya kadar tüm Akdeniz dünyasına yayılmıştır.

Geleneğin Roma’ya geçtiği ilk yıllarda yalnızca cenaze törenlerinde ve düzensiz aralıklarla gerçekleştirilen gösteriler MÖ 3. yy.’da daha da sıklaşmış, ölen kişinin görkemini ve zenginliğini yansıtmak, anısını canlı kılmak ve onu halkın gözünde kahramanlaştırmak için giderek daha da rağbet gören bir şov halini almıştır. Öyle ki kendi anısını canlı tutmak isteyen zengin kişilerin bile vasiyetname hazırlayıp para bırakarak öldükten hemen sonra kendi adlarına cenaze töreni yapılmasını ve gladyatör dövüşleri düzenlenmesini talep ettikleri bilinmektedir. Gladyatör dövüşleri zengin insanların ve politikacıların rağbet etmeye başladığı bir şov halini alınca da, Roma senatosu tarafından MÖ 105 yılında alınan bir kararla, dövüşler resmen halkın bir eğlence aracı olarak kabul edilmiş ve onların yasal olarak düzenlenmesine karar verilmiştir. Bunun üzerine gösterilerin düzenleniş şekli, ücretler, organizatörlerin yetki ve sorumlulukları gibi gösterilere ait hemen her detayın yer aldığı yasalar (leges gladiatoriae) yürürlüğe konmuştur. Düzenli ve yasal hale gelen gösterilerle halkın Yunan kökenli gösterilerden uzaklaşmasının ve dolaylı yoldan askerliğe hazırlanmasının amaçlandığı düşünülmektedir. Ancak gösterilerin yasallaşması aynı zamanda yöneticilerin de işlerine gelmiş, gösteriler onların halkın sempatisini kazanarak kendi kudretlerini yansıtmaları için birbirleriyle rekabet ettikleri bir araç haline gelmiştir.Böylece tam 7 yüzyıl süren ve MS 6. yy.’da son bulan bu kanlı gösteriye duyulan rağbet, onu İtalya topraklarının dışına da taşımış, Anadolu, Suriye ve Mısır’a kadar yayılmasını sağlamıştır.

Özünde savaşta yitirdikleri vatandaşları teskin etme ve anma, halkı askerliğe ve olası savaşlara hazırlama amacı taşıyan bu gösterilerde önceleri savaşta esir düşenler(captivi), kürek mahkûmları ve köleler (servi) yer almıştır. Gösterileri düzenleyen organizatör editor muneris’ten amphitheatrum yöneticisi vilicus’a, bekçi custos’tan kapıdaki görevli ostiarius’a, seyircilere yer gösteren dissignatorlardan isimleri anons eden tellal praeco’ya ve gösterilerin gerçekleştiği kumlu alan arenayı temizleyip gladyatörlerle ilgilenen (h)arenarius’a varana kadar neredeyse herkes köleydi. Yani yalnızca dövüşenlerin değil aynı zamanda amphitheatrum’un korunmasından dövüş alanının temizliğine varana kadar gösterilerle ilgili tüm görevliler kölelerden oluşmaktaydı. Ancak daha sonra “arena’da ölüm” cezasına çarptırılan, noxii veya ad gladium/ ad ludos damnati adı verilen kişiler en acımasız gösterilerde dövüştürülmeye ve gitgide daha çok rağbet görmeye başladı. Dolayısıyla Roma’da gladyatör gösterileri giderek suç işleyenlere verilen cezaların en ağırının uygulandığı bir tür ceza aracına dönüşmüştü. Arena’da ölüme mahkûm olanların aldıkları bu cezanın uygulanışı da işledikleri suçun niteliğine göre değişirdi. Ya ölünceye kadar dövüşürlerdi ya da eğer Roma vatandaşı iseler kılıçtan geçirilme cezasına (damnatio ad gladium) çarptırılırlardı. Ancak eğer köle iseler ve yakınları hayatta değilse vahşi hayvanlara yem olarak atılma cezası (damnatio ad bestias) alırlardı. Karşılıklı dövüşler yetmiyormuş gibi bir de suçluların vahşi hayvanlara yem olarak atıldığı bu korkunç venatio’nun da gösteriler arasında yerini alması çok sürmemiş, hatta bu gösteriyi daha fazla düzenleyebilmek amacıyla mevcut amphithatrum’lara yenileri eklenmiştir. Fakat sonunda“arena’da ölüm” cezası giderek en ağır ceza verme aracı olmaktan, yani esas amacından sapmış, dövüşleri meslek haline getirenlerin eline geçmiştir. Bu durumda dövüşler zamanla yöneticilerin kudretlerini göstermek için kullandığı, dövüşlerde görev alanların ise maddi kazanç ve ün sağladığı bir gösteriye dönüşmesiyle birlikte bu işi gönüllü olarak yapan kişiler de sahnede görülmeye başlamıştır. Esirlerin haricinde para ve ün kazanmak isteyen birçok gönüllü vatandaş (auctorati), kendini kanıtlamak isteyen azat edilmiş köleler (liberti), hatta soylular ve atlı sınıfına mensup kişiler (equites) bile kazanç kapısı olarak gördüğü dövüşlerde yer almıştır.

Gladyatörlerin türleri ise 17 taneydi ve her biri giysilerine, kullandığı silaha ve dövüş stiline göre farklı şekilde adlandırılmıştı. Adını ilk oyunlarda gladius (kısa kılıç) ile dövüşülmesinden alan ve daha sonra tüm dövüşçüler için genel bir ad olarak kullanılacak olan gladiator terimi yerini gladyatörlerin kullandığı silaha, ait olduğu kente veya onun bir özelliğine göreadlandırılan isimlere bırakmıştır.[1] Örneğin, rēte(ağ) atarak dövüşen gladyatöre retiarius, Orta İtalya’daki Samnium Bölgesi’nden gelen Samnit dövüşçüye Samnis, Thrakia’lıya Thrax, Gallia’ya özgü bir araba olan esseda üzerinde dövüşene essedarius, sagitta (ok) atarak dövüşene sagittarius ismi verilmiştir. Başında bir lanista(grup lideri ve çalıştırıcısı)’nın bulunduğu, köle pazarlarından satın alınan güçlü savaş esirlerinden veya gönüllülerden oluşan gladyatör gruplarına familia gladiatoriae adı veriliyor, bir editör muneris(organizatör) gladyatör dövüşleri sergilemek istediği zaman bu gruplardan biriyle anlaşıyordu. Her bir grupta farklı kavimlerden gelen ve geldiği ülkeyi veya kavmi simgeleyen giysiler içinde, yerel silahlarıyla ve kendilerine özgü stilde dövüşen köleler yer alıyor, bu yabancı uyruklu köleler gösterilerde izleyicilerin ilgisini canlı tutabilmek, Roma’nın büyüklüğünü ve savaşta yenerek egemen olduğu ülkeleri göstermek adına özellikle tercih ediliyordu.

Gladyatör dövüşleri Roma İmparatorluk Dönemi’nde özellikle de gösterişi seven yöneticiler ve toplum için çok cazipti ve insanlar savaş tanrısı Mars’a adadıkları amphiteatrum’a bu dövüşleri izlemek adına akın akın geliyorlardı. Ancak gerek Antik Yunan gerekse Romalı yazarların ve düşünürlerin, yani eğitimli ve aydın kişilerin çoğu, gösterileri zevkle izleyen halkla ve göğsü kabaran yöneticilerle aynı kanıda değildi. Onlara göre vahşetin kol gezdiği, akan kanların ve ölümlerin son bulmadığı bu insanlık dışı oyunları düzenlemek ve hatta izlemek, insan kıyımında rol almaktan başka şey değildi. Şimdi kronolojik sırayla yazarların gladyatör dövüşleri hakkındaki görüşlerine değinelim ve düşüncelerini kendi kaleme aldıkları cümlelerden öğrenelim. Aralarında yüz, hatta belki iki yüz yıl bulunan yazarların dövüşler hakkında söylediklerinde ne gibi değişiklikler olduğuna bakalım.

MÖ 106-43 yılları arasında yaşamış ve Roma edebiyatının en önemli yazarlarından olan devlet adamı, hatip ve düşünür Marcus Tullius Cicero, birçok eserinde gladyatör oyunlarına değinmiştir. Bazı ünlü gladyatörlerin hayatlarına dair anlatımlarının yanı sıra yer yer gladyatörleri övdüğü yer yer dövüş düzenlenmesini eleştirdiği eserler mevcuttur. Ancak genel olarak yazılarında gladyatör dövüşlerinin lehinde ve hatta onları öven bir hava hâkimdir. Belki de Roma Cumhuriyet Dönemi’nin başlarında Romalıların cesaretini ve onurunu yansıtmak ve desteklemek adına bu dövüşlerin geçekleştirildiğini düşündüğü için, ya da ilk düzenlenen dövüşlerin çok ağır olmaması nedeniyle onları ve gladyatörleri övdüğü cümleler kaleme almıştır. Mevcut devlet büyüklerinin tepkisini çekmemek adına kimi eserlerinde olumlu yorumlar yapma gereği duyduğu da düşünülebilir. Çünkü, MÖ 62-43 yılları arasında kaleme aldığı mektuplarından birinde bu dövüşlerden hoşlanmayan arkadaşına onları neredeyse överek tasvir eden cümleler yazıp onu bir gün gösteriyi izlemeye davet etmesi (Cic. Ep. VII, 1); ayrıca MÖ 44 yılında kaleme aldığı DeOfficiis (Ödevler/ Görevler [Üzerine]) adlı eserinde arkadaşı Pompeius’un 2. konsüllüğü sırasında düzenlediği oyunların o zamana kadarki en görkemli oyunlar olduğunu belirtmesi (Cic. Off. II, 57) böyle bir izlenim vermektedir. Şunu net bir şekilde söyleyebiliriz ki yazımızda ele alacağımız düşünürler ve yazarlar arasında gladyatör gösterilerine ılımlı bakan tek yazar Cicero’dur. MÖ 49 yılında, Gaius Julius Caesar’ın önderliğindeki lejyon, generallerin ordularıyla geçmesinin yasak olduğu Kuzey İtalya’daki Rubicon Nehri’ni geçip yasağı çiğneyince Roma’da iç savaş başlamış ve beş yıl sürmüştür. Bu süre zarfında rekabet halinde olan politikacılar birbirlerine gözdağı vermek ve halkın sempatisini kazanmak amacıyla gladyatör gösterilerinden bir hayli yararlanmışlardır. Cicero da MÖ 45’te yazdığı TusculanaeDisputationes (Tusculum Tartışmaları) eserinde gladyatör dövüşlerine ilişkin şöyle bir yorumda bulunmuş, bilhassa gladyatörlerin güçlerini ve iradelerini överek onların lehinde cümleler kaleme almıştır:

“Mahvolmuş insanlardan ya da yabancılardan oluşan gladyatörler, ne kadar çok darbeye katlanıyorlar! İyi eğitilmiş olan bu insanlar her nasılsa utanılacak şekilde kaçmaktansa darbe yemeyi tercih ediyorlar!Hiçbir şeyi ya efendilerini ya halkıtatmin etmekten daha önemli bulmadıkları ne kadar açık! Üstelik yaralarla bitap düştüklerindeefendilerinin ne istediğini sorsun diye birini bile gönderiyorlar: eğer onları memnun edecekse seve seve kendilerini yere atıyorlar.Sıradan bir gladyatör (bile olsa) hiç yas tutan, yüzünün ifadesi değişen oldu mu?Kim yarışı sürdürmekten,kendini yerlere atmaktan utandı? Kim yenildiğinde kılıç darbesi alması emredilince boynunu geriçekti? Bu kadar çalışma, tefekkür ve deneyim işe yarıyor…Bazılarının gladyatör dövüşlerini zalim ve insanlık dışı olarak görmemesi gerekir…” (Cic. Tusc. Disp. II, 41).

Şimdi de Cicero’nun ölümünden 40 yıl sonra dünyaya gelen MÖ4 ile MS 65 yılları arasında yaşamış İspanya-Cordobalı yazar, söylev ustası, siyaset adamı ve düşünür Lucius Annaeus Seneca’nın konuyla ilgili düşüncelerine uzanalım. Aynı adlı babasından ayrı tutulmak için minor (daha genç) sıfatıyla anılan Genç Seneca, küçük yaşta teyzesi tarafından Roma’ya getirilir ve kendisinin bir gün üstün örneklerini kaleme alacağı retorik ve felsefe eğitimini burada alır. Sanatından siyasetine, dilinden tarihine kadar içine nüfuz eden kentin etkileri birçok eserine yansır. Seneca, kayınpederi Pompeius Paulinus’a ithafen MS 49 ya da 62 yılında yazıldığı tahmin edilen De Brevitate Vitae (Yaşamın Kısalığı) diyaloğunda yaşamın kısalığını, hızla akıp giden hayatta nelere önem ve öncelik vermemiz gerektiğini kaleme almıştır. Bu diyalogda önemsiz bilgiler olarak gördüğü olayları sıralarken gladyatör dövüşlerinin acımasızlığını dile getirir. O, Cicero’dan farklı düşünmekte ve bu dövüşleri acımasız bulmakta ve kıyım olarak yorumlamaktadır. Aradan geçen yıllar dövüşlerin vahşetini daha da arttırmış olmalı ki, onları şöyle eleştirmektedir:

“Devletin önde geleni ve (söylendiğine göre) eski yöneticilerin arasında iyiliğiyle göze çarpan (Pompeius), insanları katleden yeni bir tür gösteriyle akıllarda yer edineceğini düşündü. Ölümüne dövüşüyorlar? Yetmez. Katlediliyorlar? O da yetersiz kalır: koca bir insan yığınının ayakları altında çiğnensinler! Sonradan güçlü biri bunları öğrenmesin ve bu insanlık dışı (gösteride) gözü kalmasın diye bunlar unutulmuş olsa ne iyi olurdu! Ah şu iyitalih zihinlerimizi ne kadar da körleştiriyor! (Pompeius) Onca zavallı insanı başka bir gökyüzü altında dünyaya gelmiş vahşi hayvanların önüne atınca, birbirinden bu kadar farklı varlıkları birbirine düşürünce, Roma halkının gözleri önünde oluk olukkan akıtınca ve sonrasında daha fazla kan akıtmaya zorlanınca (nedense) kendisinin doğadan bile büyük olduğuna inandı. Ama daha sonra aynı adam İskenderiyelilerin ihanetine uğradı, son köleden kendisini bıçaklamasını istediğinde, işte ancak o zaman gösterişli lakabın[2]ne kadar anlamsız olduğunu anladı.” (Sen. Brev. Vit. XIII, 6-8).

Seneca, Sicilya’da yöneticilik yapan arkadaşı Lucilius’a ithafen yaşamının son yıllarında kaleme aldığı felsefi mektuplarda da bu amansız gladyatör gösterilerini şöyle tasvir eder:

“Bir gün bir öğle saatinde gösterilere denk geldim; hem eğlenceli hem de insanların kan görmekten yorulan gözlerini biraz olsun dinlendirecek bir şey izleyeceğimi umuyordum, ama nerede! Dövüşten önceki gösteri hiç değilse merhametliydi[3]. Şimdikinde ise yaptıkları hareketlerle ortada tamamen katile dönmüş kişiler var. Üzerlerini örten hiçbir şey yok, bedenlerinin her yeri açık olduğu için de hiçbir vuruş boşa gitmiyor. Pek çok kişi bu dövüşü birbirinedenk kişilerin düzenli tertiplenen ve yedekte bekleyen (taleple gelen) dövüşe tercih ediyor. Neden tercih etmesin? Kılıcı geri püskürtecek ne bir miğferleri ne de kalkanları var. Zaten tedarikli olsalar neye yarar? Ya da yetenekli olsalar? Tüm bunlar anca ölümü geciktirir. İnsanlar sabahın köründe aslanların ve ayıların önüne, öğlen olunca da onları izleyenlerin önüne atılıyor. (Az önce) Katil olmuş kişilerin birazdan katil olacak kişilerin önüne atılmasını emrediyorlar ve kazanan kişiyi bir sonraki kıyıma saklıyorlar. Dövüşlerin sonu ise ölüm… Kılıçla ve ateşle hallediyorlar işi. Arena boşken işte bunlar oluyor. “Ama birisi haydutluk yaptı, adam öldürdü” dersen, “Nasıl peki? Hadi o adam birini öldürdüğü için cezayı hak etti[4]; peki sen zavallı adam, sen ne yaptın da bunu izliyorsun? “Öldür, yarala, yak onu! Neden bu kadar korkak da kılıca doğru koşmuyor? Neden ölürken o kadar da cesur değil? Neden o kadar da isteyerek ölmüyor? Tam yaraların üzerine vursunlar, karşılıklı vuruşları indirsinler çıplak ve korumasız göğüslerine!” Derken oyuna ara veriliuyor: “Bu esnada (bile) boş kalmasınlar diye insanlar katledilmeye devam ediyor”. (Sen., Epis. I, 7: 3-6).

MS 56 ila 120 yılları arasında Roma’da yaşamış tarihçi ve senatör Tacitus, yazdığı ilk eser olan ve edebi eleştiri niteliği taşıyan Dialogus De Oratoribus(Hatipler Hakkında Diyalog)’ta Roma’da kendi yaşadığı İmparatorluk Çağı’nda neden Cumhuriyet Çağı’ndaki gibi iyi hatiplerin yetişmediğini sorgular. Bu eserde bir paragrafın ortasında ise gladyatör dövüşleriyle ilgili olumsuz görüşlerini ve zihin için nasıl sakıncalı bulduğunu kısaca şöyle anlatır:

“…Aslında bu kentin aktörlere hayranlık, gladyatörlere ve atlara düşkünlük gibi daimi ve kendine has zaafları, (çocuk) daha ana rahmindeyken onun içine işliyormuş gibi geliyor bana. Zihin bunlarla meşgul ve doluyken onda değerli sanatlara ayıracak ne kadar az yer kalıyor! ...” (Tac. Dial. 29)

Roma’nın ünlü yergi yazarı Aquinum’lu Decimus Iunius Iuvenalis (M. S. 55-140) Britannia’da iki yıl orduda görev aldıktan sonra orta yaş döneminden itibaren yaşamını Roma’da mahkemelerde savunmalar yaparak sürdürmüştür. Mahkemelerde dilediği yere ulaşamayıp orada yabancı veya değersiz kişilerin bulunduğunu görünce kendisini edebi çalışmalara vermiştir. Edebi yaşamını imparator Traianus (98-117) ve Hadrianus (117-138) dönemlerinde sürdüren Iuvenalis, ileri yaş dönemini sürdürürken kaleme aldığı yergilerinden birinde tanık olduğu gladyatör dövüşlerinin değersizliğini şu dizelerle dile getirmiştir:

“Şimdi gladyatör dövüşleri düzenliyorlar ve halk parmağını ters çevirerek[5] (öldürülmesini) istediğinde elbirliğiyle öldürüyorlar; Oradan dönerken de kamu tuvaletleri için bir araya geliyorlar.

Mademki bunlar, Fortuna(kader tanrıçası)’nın canı her eğlenmek istediğinde,
Meseleleri en aşağılık yerlerden en tepelere çıkaran insanlar,
Neden her şeyi yapmasınlar?” (Iuv. Sat., III, 36-40).

Halkın en büyük eğlence kaynaklarından olan gladyatör dövüşleri böylece giderek imparatorlar için de hayatlarının ve kendi reklamlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Öyle ki, MS 70-130 yılları arasında yaşamış Cezayir asıllı Romalı tarih ve biyografi yazarı Gaius Suetonius Tranquillus, Roma İmparatorluğu’nun ilk 12 liderinin hayatlarını kaleme aldığı De Vita Caesarum(12 Caesar’ın Hayatı [Üzerine]) adlı eserinde hemen hemen her imparatorun gladyatör dövüşlerini nasıl ve hangi yaklaşımlarla düzenlediğini anlatır. Komutan Gaius Julius Caesar’dan başlayarak Roma’nın ilk imparatoru Augustus’tan Domitianus’a kadar sırayla imparatorluk liderlerini kaleme aldığı kitabında, imparatorların dönemindeki gladyatör dövüşlerini, hemen her birinin dövüşlere olan düşkünlüğünü, onları büyük bir zevkle düzenlediklerini yansıtan ifadeler içinde ve bazı olaylarla destekleyerek kaleme almıştır. MS 37-41 yılları arasında olmak üzere yalnızca 4 yıl Roma İmparatorluğu’nu yöneten İmparator Caligula, birçok Roma imparatoru gibi akıl sağlığı bozuk olan, acıma ve adalet duyguları gelişmemiş ve pek çok masum insanı öldürmekten, en yakınlarını herkese rezil etmekten ve türlü cinsel eğlencelerden geri durmayan biriydi. Suetonius’un Caligula’yı anlatan kitabında (Suet. De Vit. :Caligula, XXX; 2) onun atlı sınıfını, sahne gösterilerine ve gladyatör dövüşlerine düşkün oldukları için -her nasılsa- eleştirdiği ifade edilmiş olsa da daha sonrasında (XXXII, LIV) kendi düzenlediği ve hatta içine dâhil olarak sonlandırdığı gladyatör dövüşleri anlatılmaktadır. Kendisinden sonra başa geçen ve MS 54 yılına kadar 13 yıl tahtta kalan İmparator Claudius’un da tıpkı diğer imparatorlar gibi gladyatör dövüşlerine çok düşkün olduğunu, hatta onları ölürken izlemekten bile zevk aldığını ve bu sayede acımasız ruhunu rahatlattığını şu cümlelerle ifade etmiştir:

“(Claudius’un) gaddar ve kana susamış bir doğaya sahip olduğu büyük olaylarda olduğu kadar küçük şeylerde deortaya çıktı. … Nerede kendisinin veya başkasının yönetiminde bir gladyatör dövüşü düzenlense, özellikle ağ atanretiarius’ların ve hatta kazarayere düşenlerin bile, hemen boğazının kesilmesini emrediyordu, çünkü onların yüzlerini son nefeslerini verirken görmek istiyordu.” (Suet. De Vit.: Claudius, XXXIV).

Bu bilgilerden ve yazarların yorumlarından sonra, şimdi sıra kendimizde. Günümüzden 2000 yıl öncesine giderek, ortada gladyatörlerin dövüştüğü koca bir amphithatrum’da olduğuınuzu hayal edin! Bir yanda kan gövdeyi götürsün isteyen ceza sisteminin destekçileri, diğer yanda Romalı erdemlerini yüceltme hayalini öne sürerek köleleri ölümün can çekişen bir başka yüzüne gönderen kesim. Bir başka yerde imparatorların sırtını sıvazlayan, zengin kesimin etrafa saçtığı gösteriş emellerini ve rant kokusunu savuran işbirlikçiler. Diğer yanda öfke dolu cümlelerle kendinden geçmiş vahşi dürütleri yüzünüze kusan halk. Diğer yanda ise tanık olduğu bu vahşi gösterileri cesurca eleştirmeye hazır, onları sadece gözleyen ve yazıya döken, okurlarını ruhun aşağı katmanlarına ait bu gösteriden uzaklaştırarak üst benliğe çağıran ve bu acımasız gösterilerin iç yüzünü gelecek yüzyıllara aktaracak olan yazarlar. Peki siz, Antik Çağ’da yaşayan bir Romalı olsaydınız, hangi tarafta yer alırdınız?

***

ARKHE (Arkeoloji, Gezi, Kültür ve Sanat Dergisi), 1. Sayı (Ocak-Şubat-Mart 2017):

Eğlence ve Yaşam Arasında Bir Dünya: Gladyatörler, (Ocak) 2017, (s. 31-41).

Seçilmiş Kaynakça:

Antik Kaynaklar:

Athen. Deiphno. Athenaios, Deipnosophistai.
(Kullanılan metin: Athenaeus the Deipnosophists, Volume II, Trans. by: Charles Burton Gulick, Loeb Classical Library, 1928).

Cic. Ep. Marcus Tullius Cicero, Epistulae Ad Familiares.
(Kullanılan metin: M. Tullius Cicero, Cicero: Selected Letters, Trans. by: Frank Frost Abbott, Ginnand Co., Boston, 1909).

Cic. Off. Marcus Tullius Cicero, De Officiis.

(Kullanılan metin: M. Tullius Cicero, De Officiis, (with an English Trans. by: Walter Miller, Harvard University Press, Cambridge, Mass., England, 1913).

Cic. Tusc. Disp. Marcus Tullius Cicero, Tusculanae Disputationes.
(Kullanılan Metin: M. Tullius Cicero, Ed. by: M. Pohlenz, Teubner, Leipzig, 1918).

Iuv. Sat. Iuvenalis, Saturae.
(Kullanılan Metin: W. V. Clausen (ed.), Iuvenalis. A. Persi Flacci et D. Iuni Iuvenalis Saturae, (brevique ad notatione critica instruxit), Oxford 1959).

Sen. Brev. Vit. Lucius Annaeus Seneca, De BrevitateVitae.
(Kullanılan Metin: Seneca, Moral Essays: Volume 2. Ed. and Trans by: John W. Basore, William Heinemann, London and New York, 1932).

Sen. Ep. Lucius Annaeus Seneca, Ad Lucilium Epistulae Morales.
(Kullanılan Metin: Seneca, Epistles 1-65, Volume IV, Trans. By: R. M Gummere, Loeb Classical Library, Harvard University Press, Londra,1961).

Serv. Aen. Maurus Servius Honoratus, In Vergilii Carmina Comentarii.
(Servii Grammatici qui feruntur in Vergilii carmina commentarii; recensuerunt Georgius Thilo et Hermannus Hagen, Georgius Thilo, Leipzig. B. G. Teubner, 1881).

Suet. De Vit. Suetonius, De Vitis Duodecim Caesarum.
(Kullanılan Metin: C. Suetonii Tranquilli opera. Vol. 1. De Vita Caesarum Libri VIII. Teubner, Leipzig 1907).

Tacit. Dial. Tacitus, Dialogus De Oratoribus.
(Kullanılan Metin: Cornelius Tacitus, Opera Minora, Ed. By: Henry Furneaux, Clarendon Press, Oxford, 1900).

Tert. Spect. Tertullianus, De Spectaculis.
(Kullanılan Metin: Tertullian-MinuciusFelix. Tertullian. Ed. by: T.R. Glover. William Heinemann Ltd.; Harvard University Press, London; Cambridge, Massachusetts, 1931).

Modern Kaynaklar:

Grant 1967 Michael Grant, Gladiators, Penguin Books Ltd., Harmondsworth, Middlesex, England, 1967.

Jacobelli Luciana Jacobelli, Gladiators at Pompeii, “L’ERMA” di BRETSCHNEIDER, Roma, 2003.

Malay & Sılay 1991 Hasan Malay, H. Sılay, Antik Devirde Gladyatörler, Arkeoloji ve Sanat Yay., İstanbul 1991.

Uzunaslan 2005 Abdurrahman Uzunaslan, “Antik Roma’da Gladyatör Oyunları”, şurada: Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, Isparta, 2005, (ss.15-58).

Welch 2007 Katherine E. Welch, The Roman Amphitheatre: From Its Origins to the Colosseum, Cambridge University Press, 2007.

DİPNOTLAR

* Öğr. Gör., Bursa-Uludağ Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü; İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Doktor Adayı. (eburcuozkan@uludag.edu.tr)

[1] Kül kavanozları üzerindeki tasvirlerden hareketle ilk gladyatör grubunun bustuarius adı verilen dövüşçülerden oluştuğuna dair görüş de mevcuttur. (Serv. Aen. X, 519; ayrıca bkz: Uzunaslan 2005, 18.)

[2] MÖ 106-49 yılları arasında yaşamış Romalı askerî ve politik lider Gnaeus Pompeius, Romalı büyük general ve devlet adamı Gnaeus Pompeius Strabo’nun oğludur. 16 yaşına gelip toga virilis giymeye hak kazanınca babanın soyadını alma geleneğine uymayı nüfuzunun kendisine sağladığı iltimas sayesinde reddederek “büyük, yüce” anlamlarına gelen “magnus” lakabını/ soyadını almayı seçmiştir. Gerekçe olarak da kibirle suçlanırsa soyadına uygun yaşadığını söyleyebilme hakkını göstermiştir.

[3] Esas dövüşlerin öncesinde ve aralarında halkı esas gösterilere hazırlamak veya dinlendirmek adına paegniarius adı verilen kişilerin rakibe fazla zarar vermeden, hafif silahlarla ve ölümcül olmayan vuruşlarla gerçekleştirdikleri prolusio adlı ufak çaplı dövüşler kastedilmektedir.

[4] Suçlu olduğu için arena’da dövüşme cezası alan mahkûm kastedilmektedir.

[5] Gladyatör dövüşlerinde müsabakanın sonunda yenilen ama hayatta kalan gladyatör canının bağışlanmasını istediğinde sırtüstü uzanarak sol elini yukarı kaldırır, karar halkın isteğine ve editor(organizatör)’un ya da imparatorun arzusuna bırakılırdı. Eğer seyircilerin çoğu başparmağını yukarı çevirerek “Missum!” (Bağışla!) diye tezahürat ederse, editor cellada aynı işareti yaparak hayatının bağışlanmasını sağlardı. Ancak başparmağını aşağı indirerek boğazını gösterenler ve “Iugula!” (Öldür/ Boğazını kes!) diye bağıranlar çoğunluktaysa imparatorun işaretiyle editor da son emri verir ve celladın hamlesiyle gladyatörün yaşamına son verilirdi. İki gladyatörün de birbirine üstünlük sağlayamadığı durumlarda ise kimi zaman bu iki dövüşçü affedilebilir ama çoğu zaman yeni bir dövüşe yönlendirilirdi.

Elif Burcu ÖZKAN

Klasik Filolog, Çevirmen, Akademisyen. 1983 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Özel Antalya Kolejinde, lise eğitimini ise İstanbul 50. Yıl Tarhan Lisesinde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda Lisans (2004) ve Yüksek Lisans (2008) eğitimlerini tamamladı. 2009 yılında şu an doktor adayı olduğu aynı bölümün Doktora programına kayıt oldu. 2006-2013 yılları arasında Latince ve Eski Yunanca alanında özel ders öğretmenliği yaptı. 2009-2010 eğitim yılında Kocaeli; Tev-İnanç Türkeş Özel Lisesi’nde Latince öğretmenliği yaptı. 2013-2014 eğitim yılından beri Bursa- Uludağ Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nde Okutman (şimdiki adıyla Öğretim Görevlisi) olarak görev yapmaktadır. Arkeoloji Bölümü de dâhil olmak üzere üniversitenin çeşitli bölümlerinde Latince Grameri ve Eski Yunanca Grameri derslerini ; Arkeoloji Bölümü’nde ayrıca Latin Edebiyatı ve Eski Yunan Edebiyatı derslerini yürütmektedir. 2012 yılından beri Klasik Filoloji, Arkeoloji, Felsefe ve Tarih alanlarına yönelik akademik makaleler yazmaktadır. Latinceden çevirdiği ve Yüksek Lisans tezinde incelediği Seneca- De Constantia Sapientis (Bilgenin Sarsılmazlığı) adlı eseri 2017 yılı Eylül ayında Doğu Batı Yayınları (Ankara) tarafından yayımlanmıştır. E-posta: elifburcuozkan