MK ULTRA PROJESİ /// YAKUP KÖSE : Mirzabeyoğlu’nu hep 30 yıl geriden mi takip edeceğiz ?


YAKUP KÖSE : Mirzabeyoğlu’nu hep 30 yıl geriden mi takip edeceğiz ?

18 Mayıs 2020

Çin virüsü COVID-19’un dünyayı rehin almasıyla birlikte konuşulan mevzulardan biri de insan vücudunda yerleştirilecek çipler. İsveç’te deri altına yerleştirilen ve kişinin tüm bilgilerinin yer aldığı çiplerin bir ileri aşaması beyne çip yerleştirilmesi.

Dün Hürriyet Gazetesi’nde Umut Fırat Eroğlu “Kim beyninde ‘çip’ ister?” başlıklı yazısında sormuş: “Bilim dünyasının uzun zamandır gündeminde olan beyin implantları gerçek olmak üzere. Elon Musk, geçen hafta katıldığı bir yayında, kurucusu olduğu Neuralink şirketinin bir yıla kalmadan ilk beyin implantını gerçekleştireceğini duyurdu.

Beyin implantları, bilimkurgu dizilerinden bildiğimiz bir teknoloji. Tıp endüstrisi, mühendislik, bilgi işlem, teknoloji şirketleri, hatta savunma ve istihbarat teşkilatlarının ilgi alanına giriyor. Sahiden kim kafatasını deldirip beyninin içine elektronik bir devre taktırmak ister?”

Tabiî ki kimse durup dururken beynine çip taktırmak istemez ama bizler beynimize çip taktırmaya yönlendirileceğiz. Yani biz istemeyeceğiz bize istettirilecek. Ölümü gösterip sıtmaya razı olmamız sağlanacak.

Sanki dünyada ilk defa salgın oluyormuş gibi insanlığın sonu gelmiş psikolojisini yaymanın en mühim sebebi bu çiplere bizleri razı etmek olmasın?

Birkaç kez yazılarımda 2018 yılındaki Davos toplantısında duyduklarını heyecanla canlı yayında anlatan, Ak Parti kurucularından Cüneyt Zapsu’nun toplantı notlarından bahsetmiştim. Zapsu Davos’ta 15-20 yıl sonra insanların bambaşka bir cins haline getirileceğinin konuşulduğunu söylüyordu: “Dünya Ekonomik Forum siyasi bir sirk değil sadece. 90’ların başında ilk geldiğimde kök hücre konuşuluyordu, 15 sene sonra dünya konuşulmaya başlandı… Bu sene dikkatimi çeken, beni de rahatsız eden bir konu… Prof. Harari’nin oturumuna girdim, bazı notlar aldım… Çok değil, 15-20 yıl sonra insanların bambaşka bir cins haline gelme durumu var. Şu an son insan jenerasyonu… Bizden sonraki jenerasyon bağımsız olarak yaşayamayacaklar… Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı, sadece memleketleri değil… Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz… Beynimiz hacklenmeye başlandı bile. Beyin dalgaları bir takım biyometrik sensörlerle ölçülmeye başlandı. Bunlar elektrik akımına çevrilerek analiz edilmeye başlandı. Sizin ne düşüneceğinizi, birini gördüğünüz an nasıl reaksiyon vereceğinizi anlamaya başladılar… Kurtulmanın imkânı yok. Siz akıllı telefon kullanmasanız bile yanınızdaki kullanıyor. Veriler ışık hızıyla depolanıyor… Bundan sonra, bu biyoteknolojinin sahipleri bizi yönlendirecekler. Ne yiyeceksin, ne içeceksin… Prof. Harari Kudüs’te Hebrew Üniversitesi’nde. Buna rağmen enteresan bir şey söyledi. Şu anda İsrail hükümeti, her canlıyı, sadece insanlar değil, 24 saat 365 gün kontrol altında tutuyor. Bunu İsrail dışında, bu işin ne kadar önemli olduğunu anlayıp bir kontrol hâline getiren bir de Çin var… Batı’da bunu belki devletler yapmıyor ama şirketlere hiç bakan yok…”

Zapsu’nun şu sözlerine dikkatinizi çekmek isterim: “Şu an son insan jenerasyonu… Bizden sonraki jenerasyon bağımsız olarak yaşayamayacaklar… Küçük bir elit grup idare edecek insanlığı, sadece memleketleri değil… Bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz…”

Son insan jenerasyonunun asil temsilcisi Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun perde arkasına geçişinin 2. sene-i devriyesi. Mirzabeyoğlu geçirdiği beyin kanaması neticesi vefat etmişti. Peki Salih Mirzabeyoğlu’nun beyin kanaması geçirmesine sebep olan neydi? 2000 yılında cezaevinde başlayıp tahliyesi sonrası da devam eden zihin kontrolü işkencesi. O’nun isimlendirmesiyle Telegram!

Mirzabeyoğlu, sadece kendinin değil insanlığın başına örülmek isteneni görmüş ve 18 yıl boyunca da ikâzını yapmıştı. Sesine ses bulabildi mi, hayır; hatta kendisiyle “Beyne çip takılacakmış” diye dalga geçildi. Tıpkı FETÖ hakkında 30 yıl önce uyardığında mâruz kaldığı tavır gibi.

FETÖ’de olduğu gibi Mirzabeyoğlu’nu 30 yıl geriden takip etmeyelim (Bu mevzuda da 20 yıl gerisindeyiz!) ve insanlığın sonunu getirecek beyne çip projesine karşı tedbirimizi alalım. İşe de, Mirzabeyoğlu’na 18 yıl boyunca Telegram işkencesi yapan şebekeyi bulmakla başlayalım!

USULSÜZLÜK DOSYASI /// Çiğdem TOKER : Enteresan ihaleler


Çiğdem TOKER : Enteresan ihaleler

29 Mayıs 2020

Kamu İhale Kurumu (KİK) günlük bülten yayımlıyor. Halkın haber alma hakkını doğrudan ilgilendiren birçok bilginin karartıldığı gerçeğine ve bu yöndeki eleştirilerimize rağmen, bu bülten devletin saydam ve “hesap verebilir” olma gereği açısından yararlı bir yayın.

İhalelerle ilgili (şirket çalışanı, tüccar, sanayici, hukukçu ya da gazeteci) biriyseniz ya da sadece meraklıysanız bile bu bültenleri izleyerek, devletin mal ve hizmet alımları ile “yapım işleri” konusunda bilgi sahibi olabilirsiniz. Hangi kurum, hangi tarihte, ne tip ihale yapacak, ne satın alacak? Eğer meraklıysanız ya da ilgiliyseniz, birçoğunu bu bültende görüp izlemek mümkün. Kamu İhale Kanunu’na tabi olmayan, istisna kapsamındaki ihaleler dahi bültende yer alır.

★★★

Yasaya göre, savunma, güvenlik veya istihbarat alanlarıyla ilgili ya da gizlilik içinde yürütülmesi gereken ihaleler Kamu İhale Yasası’na tabi değil. Ancak bu durum, ihalelerin ilan edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Bugün böyle bir ihale dizisinden söz edeceğim.

KİK’in 27 Mayıs 2020 tarihinde “mal alımı ihaleleri” bülteninde dikkat çeken bir bölüm yer alıyor.

Emniyet Genel Müdürlüğü’nün 18-25 Haziran 2020 tarihleri arasındaki ihaleleri bunlar.

Alımların genel profili ve bazı kalemlerdeki “milyon” düzeyindeki sayılar dikkat çekmeyecek gibi değil (Taarruz el bombası, biber gazı, plastik mermideki alım miktarları yüklü görünüyor).

Bununla birlikte, yapılacak alımların çokluğu ya da azlığı konusunda daha sağlıklı bir yorum için önceki yıllarda yapılan alım miktarlarını da bilmek gerekiyor (Bu veriye erişemedim). Fakat ihaleye konu mühimmatın niteliği ile sayılara bakılırsa, “Büyük bir toplumsal hareketlilik mi bekleniyor?” sorusu akla geliyor.

27 Mayıs tarihli KİK bültenine göre, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bir hafta boyunca ardı ardına yapacağı 10 ihale şöyle:

1 MİLYON ADET PLASTİK MERMİ

15 Haziran- 40 bin adet polis, 40 bin adet bekçi montu

15 Haziran- 40 bin adet polis, 40 bin adet bekçi parkası

18 Haziran- 103 bin 500 adet OC gaz spreyi (100 ml)

(Not: Oc, Oleoresin Capsicum’un kısaltması. Biber gazı demek.)

18 Haziran- 5 bin adet taarruz el bombası

19 Haziran- 44 bin adet açılır kapanır cop

22 Haziran- 250 bin adet 338 cal (kalibre) fişek

24 Haziran- 10 bin adet araç sis havanı mühimmatı

24 Haziran- 1 milyon adet 5.56 x45 mm zırh delici fişek

25 Haziran- 1 milyon adet 5.56 x45 mm polimer uçlu fişek

(Plastik mermi)

25 Haziran- 10 bin adet gösteri el bombası.

DSİ ihalesini TOKİ yaparsa

Devlet Su İşleri (DSİ) yaklaşık 70 yıllık geçmişiyle Türkiye’nin en köklü kuruluşlarından biri. Gelin görün ki, özel bütçeli bir kuruluş olan DSİ son yıllarda kaynaklar açısından zayıfladı. Belki de bütçedeki bozulmaya bağlı olarak zayıflamasına göz yumuldu. DSİ’nin yapması gereken sulama ihalelerini artık TOKİ yapıyor. İki kurum protokol imzaladı ama neden protokol imzalandığı pek iyi anlatılmadı. TOKİ’nin ihale sayfasında görünen sulama projelerinin çoğunun hazırlığını DSİ yapmıştı. Ancak DSİ bütçesi artık hakediş ödemelerine yetmiyor. TOKİ ise genel bütçeden pay almayan “zengin” bir kuruluş olduğu için ihaleleri onun üstlenmesine karar verilmiş. Böyle bir tablo içinde, “İhaleyi yapan kurum önemli değil. Yeter ki halkın ihtiyaçları zamanında karşılansın” denebilir. Ama bir sorun var. O da ihaleleri ve işleri kimin denetleyeceği. Bugünlerde “DSİ’nin yetişmiş kadroları varken kontrollük işleri özel müşavirlik şirketlerinden mi satın alınacak?” diye önemli bir soru gündemde.

USULSÜZLÜK DOSYASI /// Çiğdem TOKER : Dersimiz ‘nemalanma’


Çiğdem TOKER : Dersimiz ‘nemalanma’

27 Mayıs 2020

Kitabını yazdım ama alışamadım.

Yolsuzluğu adıyla anmamaya “siyaset” diyorlar. Memleket siyasetçisi, gözüyle gördüğü, kesin bilgi sahibi olduğu yolsuzluklara dahi başka kelimeler buluyor (Tahminim, iki tip korkudan dolayı: Ya hakikaten “Başıma bir şey gelir” ya da “Onu bunu küstürürüz” korkusu).

“İsraf” çok kullanışlıydı, şimdi ona “nemalanma” eklendi.

CHP’nin el vereceği -kurucuları AKP’den çıkan- iki yeni partiden biri olan DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Halk TV’de Özlem Gürses’in sorularını yanıtlarken şöyle diyor:

“Bizim gibi düşünen iyi arkadaşlarımızın sayıları (AKP içinde) çok azaldı. Bir çabaları var ama beyhude, ben olmayacağı için yeni bir parti kurdum. Korkunç bir nemalanma kavgası var. Kazanç o tarafa itiyor insanları, maddi kazanç elde etmek.”

“Nemalanma”yı tam açmıyor Babacan ama biraz hayat bilgisi olan, insanın kendi maddi kaynakları dışındaki bir kaynağı işaret ettiğini bilir. Yine de adını koyalım. Babacan eksik bıraksa da AKP’lilerin kavgasını yaptığı “nemalanma”, kamu kaynaklarından başka bir kaynak olamaz.

Peki iktidar partisine mensup siyasetçi kamu kaynakları üzerinden nemalanacaksa bunun ilk akla gelen aracı ne olabilir? Büyük ihtimalle kamu alımları. Ya mal alımı ya hizmet alımı ya da bina, rant işleri.

Babacan uzun yıllar Hazine’den sorumlu Devlet Bakanlığı yaptı. Konumu gereği, hem yolsuzluk hem de yoksulluk endeksleriyle ilgilendi. Açıklamalar, toplantılar, uluslararası platformlarda iddialı sunuşlar yaptı.

BU NE MAHCUBİYET

Dolayısıyla bugün Türkiye’yi dünya liginde utanç verici sıralara iten, uluslarüstü kuruluşlara “Sonuçlanmış bir tane bile rüşvet dosyanız yok” raporları yazdıran yolsuzluklar için, hâlâ “nemalanma” filan gibi mahcup ifadeler kullanması, geçiştirilecek bir durum değil. Kimler, nerelerden, nasıl nemalanmak istiyor, hangi kamu ihalelerine göz dikildi, ne çıkarlar sağlandı… Babacan özeleştiri yapmadıkça bu eleştirilerden kaçamayacak. (Davutoğlu’nun özeleştiri eksiği ise hak ihlallerinden ayrı düşünülemeyecek başka bir yazının konusu.)

CHP’nin destek tercihiyle verilmeyen bu hayati özeleştirilere örtük bir meşruiyet kazandırma ihtimali gözden kaçmamalı.

Ama kimbilir, belki bu da “siyaset”in gereğidir. Ülkeye, topluma ağır bedeller ödetmiş AKP politikalarına susmakla kalmayıp, bağımsızlıklarını ilan ettikleri bugün dahi özeleştiriden kaçınan iki yeni sağcı partiye el vermek, “strateji” ya da “ilkesellik” görünümüyle, eşitsizliğin, adaletsizliğin derinleşmesinde hissedar olanlara sahip çıkmak, belki de “siyaset”in bir başka şeklidir.

Yeşilköy hastanesine 200 milyon Euro

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla kapatılan Atatürk Havalimanı üzerine, yine onun talimatıyla Rönesans’a yaptırılan (ihalesiz oluşunu birkaç kez yazdığım) pandemi hastanesi bu pazar günü açılacak. Hastaneye Covid-19 dolayısıyla yaşamını kaybeden “fakir babası” doktor Murat Dilmener’in adı verilecek. Ama konu bu değil. Meğer Sağlık Bakanlığı, Yeşilköy Çok Amaçlı Acil Durum Hastanesi için EBRD’den 200 milyon Euro kredi kullanacakmış.

“EBRD nedir” derseniz, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın orijinal adının kısaltılmışı (European Bank for Reconstruction and Development). Belki anımsarsanız, EBRD’nin yine Rönesans’ın yaptığı Başakşehir İkitelli Şehir Hastanesi’ne de 40 milyon Euro kredi sağladığını kısa süre önce buradan duyurmuştuk.

EBRD’nin kullandıracağı yeni 200 milyon Euro’luk kredinin ilk “2-3 yılı ödemesiz”, 15-20 yıl vadeli.

Kredinin amacı, solunum cihazı (ventilatör), yoğun bakım üniteleri ile diğer acil tıbbi ekipman satın almaları için ihtiyaç duyulan finansmanı sağlamak. Yanı sıra, yoğun bakım yatak kapasitesini desteklemeye dönük olduğu da belirtilmiş. Tabii yönetenler “Her şeyi biz yaptık” havasında olduğu için krediyi EBRD sayfasında öğrendik. Açıklamada, Covid-19 vakalarındaki olası yeni dalgalara hazırlıklı olmaktan da söz ediliyor. Kredinin borçlusu ise Türkiye Cumhuriyeti adına Hazine ve Maliye Bakanlığı olacak.