DOĞA SORUNLARI DOSYASI : Köylerindeki Boş Alanlara Ağaç Diktikleri İçin Cezaevine Girecekler


ÖZEL BÜRO NOTU :“ELALEM GİDER MERSİNE TÜRKİYE GİDER TERSİNE” DİYE BİR TEKERLEME VARDI ESKİDEN. BU DURUMA CUK UYUYOR. ELİN BATI DEVLETLERİ HER YIL AĞAÇLANDIRMA İÇİN MİLYON EUROLAR HARCIYOR. BU KONUDA ÖNCÜLÜK EDEN VATANDAŞLARINA YARARLILIKLARINDAN ÖTÜRÜ PLAKETLER, BERATLAR, MADALYALAR VERİYOR. BİZ DE İSE İÇERİ ATIYORLAR. YANİ BU HABER İLE İLGİLİ BAŞKA NE DENİR Kİ ? ONDAN SONRA EROZYON ARTIYOR DENİYOR. E TABİ SEN ÜLKEYİ AĞAÇLANDIRAMAZ İSEN O TOPRAK KAYAR YOKOLUR. HER YIL BİNLERCE METREKÜP TOPRAĞIMIZ EROZYONA UĞRUYOR, BUHAR OLUYOR. HÜKÜMET BUNA ÇÖZÜM BULACAĞINA, ÇÖZÜME YARDIM EDENLER İLE UĞRAŞIYOR. BİZLER DE BUNLARI YAZINCA AK PARTİ DÜŞMANI OLUYORUZ. BUNLARI YAZMAYALIM DA FENER-GASSARAY MAÇINI MI ANLATALIM KARDEŞİM ? EL İNSAF YAHU !!!!

Köylerindeki Boş Alanlara Ağaç Diktikleri İçin Cezaevine Girecekler

200 yıl önce kurulan köyde yaşayan vatandaşlar, dedelerinden kalan tarlaları işledikleri için hapis cezasına mahkum ediliyor.

Köylerindeki Boş Alanlara Ağaç Diktikleri İçin Cezaevine Girecekler

200 yıl önce Horasan’dan gelen ailelerin kurduğu Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinin Taşpınar köyü sâkinleri, dedelerinden kalan ve 50 yıldır işledikleri araziler yüzünden teker teker hapis cezası alıyor. Eskiden geçimini hayvancılıkla sağlayan orman köyü Taşpınar’da köylüler 50 yıl önce tarım yapmaya başladı. Köylülerin ekip biçtikleri arazilerin bir kısmı 2B arazisi kapsamına girerken, bir kısmı ise girmedi. 2B kapsamına alınmayan orman arazileri köylüler tarafından işgâl edildiği gerekçesiyle 2 kişi 9 ay hapse mahkûm edildi. Ardından 8 köylü hakkında da işlem yapıldı. Bu 8 köylü de cezaevine girecekleri günü bekliyor. 3 bin nüfuslu köyde 2 bin 500 kişinin cezaevine girme tehdidiyle karşı karşıya olduğu öğrenildi.

Uzun yıllar köylüler tarafından işlenen 14 dönümlük orman arazisinin 12 dönümü 2013 yılında geçen kadastroyla 2B arazisi kapsamına alınırken, tarlanın ortasında bulunan 2 dönüm ise orman arazisi vasfında gözüküyor. Köylüler bu çelişkili işlemler yüzünden mağdur olduklarını söyledi.

Dedelerinden kalan arazileri ekip biçtikleri için hapis yattıklarını ifade eden Taşpınar köyü sâkinleri, “Biz dedelerimizden kalan arazilerde tarım yapıyoruz. Biz bırakın ağacı, bir çırpı bile kesmedik. Ailemizden cezaevine girenler var. Şu an iki kişi cezaevinde. 8 kişi daha girmek üzere. Şikâyet oldukça bu sayı gittikçe artıyor. Köyümüzün yüzde sekseni cezaevine girebilir. Yetkililerin bu duruma çare bulmasını istiyoruz. Cezaevinde bulunan yakınlarımızın cezasının affedilmelerini istiyoruz” dediler.

Taşpınar Muhtarı Hasan Uludağ, “Ormanda tahribat yapılmadan işgâl edilen yerler var. Bu araziler 40 yıldır kullanılıyor. Bu kullandığımız alanların bir kısmı 2B kapsamına alınırken, bir kısmı alınmadı. Alınmayan kısımlar işgâl gözüktüğü için şikâyet edildiğinde köylüler ceza alıyor. Şu an şikayet edilen 2 kişi cezaevinde. 8 kişi hakkında da işlem yapıldı. Köyümüzde 3 bin kişi yaşıyor. Bunun yüzde sekseni cezaevine girebilir. Bu duruma bir çare bulunmasını istiyoruz” dedi. (İHA)

DARBELER DOSYASI /// MEHMET Y. YILMAZ : Bu soru yanıtlanmadan, bu defter kapanmaz


MEHMET Y. YILMAZ : Bu soru yanıtlanmadan, bu defter kapanmaz

İhbar, darbe girişimi olarak değerlendirilmiş olsaydı; kalkışma, darbeciler askeri sokağa dökmeden önce kışlalarda bastırabilir miydi?

Bugün FETÖ diye tanımlayıp geçtiğimiz İslamcı faşistlerin darbe girişiminin, halkın da fiili direnişe katılmasıyla bastırılmasının yıl dönümü.

Bir kez daha gördük ki örgütlü bir halkı hiç bir kuvvet yenemiyor.

Türkiye’yi karanlık bir çukura yuvarlanmaktan kurtaran o direniş sırasında hayatını kaybeden 248 kişiyi saygıyla anıyorum.

Darbenin bastırılmasının ardından, bu girişim en başında, daha kışladayken bastırılabilir miydi sorusunu soran çok sayıda yazı yazdım. Bunlar Hürriyet gazetesi arşivinde duruyor.

Ne mahkemelere sunulan, toplamı yüzbinlerce sayfayı geçen iddianamelerle yapılan yargılamalarda, ne de TBMM’de kurulan komisyonun araştırmaları sonunda yazılan raporda bu sorunun yanıtını alabildik.

Bu sorunun yanıtı alınmadan bu defterin kapatılmayacağının bilinmesi lazım.

Bu, darbecilerin kurşunlarıyla hayatlarını kaybedenlere, yaralanıp sakat kalanlara karşı bu toplumun ödemesi gereken bir borçtur.

Hamasi “şehit – gazi” edebiyatıyla da bu borcun ödenmesi mümkün değildir.

***

Kara Havacılık’ta görevli bir helikopter pilotu olan Binbaşı H.A., Milli İstihbarat Teşkilatı kampusunun nizamiyesine geldiğinde günlerden 15 Temmuz 2016’ydı, saatler 14.45’i gösteriyordu.

Binbaşının üzerinde sivil bir giysi, ayaklarında da spor ayakkabılar vardı.

İzinden acele dönmesi istenmiş ve birliğine sivil kıyafetlerle apar topar gitmek zorunda kalmıştı.

Kendisine verilen brifingde “gece uçacağız, gece görüş dürbünlerinizi yanınıza alın” denilmişti.

Binbaşı, resmi giysilerini giymek için izin alıp, birliğinden ayrıldı ve bir taksiye bindi, Ankara Yenimahalle’deki MİT binasına gitmek istediğini söyledi.

Binbaşıyı MİT’te önce bir şube müdürü ve bir meslek memuru dinledi.

Binbaşı, MİT Müsteşarı’na yönelik bir operasyon yapılacağını, üç helikopterle evinin basılıp, müsteşarın kaçırılacağını anlattı.

Saatler 16.00’yı gösterirken sorguyu yapanlar Müsteşar’a giderek aldıkları bilgiyi kendisine ilettiler.

MİT Müsteşarı, 16.21’de şifreli telefondan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’i aradı, alınan istihbaratı aktardı.

O sırada Genelkurmay’da 2. Başkan başkanlığında saat 14.00’te başlayan yıllık terörle mücadele toplantısı sürmektedir.

Bu toplantıya katılan Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı, daha sonra şöyle anlatacaktır:

“Tam saatini hatırlamamakla beraber saat 16.00-17.00 arasında Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’in önüne bir not bırakıldı. Orgeneral Güler toplantıdan ayrıldı. Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İhsan Uyar’a da bir not iletilmesi üzerine, o da ayrıldı. Neler olduğunu anlamak maksadıyla, geri dönmek üzere toplantıdan ayrıldım. Komuta katında kimseyi bulamadım. Koridorda bir personele Genelkurmay 2. Başkanı’nı sordum. Genelkurmay Başkanı’nın yanında olduğunu, ayrıca MİT Müsteşarı veya MİT Müsteşar Yardımcısı’nın içeride olduğunu söyledi. Normal bir şey olmadığını anladım.”

Zekai Aksakallı

16.20 sularında Binbaşı H.A.’nın MİT’teki ikinci sorgusu da başlamıştı, bu kez sorgulayan MİT Müsteşar Yardımcısıydı.

İkinci sorgu devam ederken bu kez Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, şifreli telefondan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı aradı ve İkinci Başkan’ın kendisine aktardığı istihbarat ile ilgili olarak kısa bir değerlendirme yaptılar.

Bu arada binbaşının sorgusu tamamlanır. Üzerine bir ses kayıt cihazı yerleştirilir ve karargâha gönderilir. Ancak nedense üzerindeki ses kayıt cihazını çalıştıramaz. Binbaşının yalan söylemediği artık kesinleşmiş gibidir.

Saat 17.04’te, 66. Mekanize Piyade Tugayı’nda Disiplin Kurulu Başkanı ve Emniyet–Kaza Önleme Subayı olarak görev yapan Albay Davut Ala’nın telefonuna bir mesaj gelir:

Darbe girişimi sırasında, darbeciler tarafından vurulan ve öldü zannedilerek bırakılan Gazi Albay Ala’nın cep telefonuna gelen mesaj bir eylem ikazıdır. 15–16–17 Temmuz günleri için, İstanbul’un neredeyse her yerinde yapılacak eylemler!

O dakikalarda bir de emir verilir Gazi Albay’a: “Telsiz çevrimi yapılacak.”

Bu emir, birliklerin harekete geçmesinden önce verilen bir emirdir, o sırada kışlada komutan olmadan böyle bir emrin verilmiş olması gariptir.

Öte yandan MİT’teki hareketlilik de sürmektedir. Saat tam 17.30’da MİT Müsteşarı, sorguyu yapan Müsteşar Yardımcısı’nı Genelkurmay’a gönderir.

Saat 18.00’de de MİT Müsteşarı da makam otomobiline binerek Genelkurmay’a gider.

O sırada Genelkurmay Başkanı, İkinci Başkan ve Kara Kuvvetleri Komutanı toplantı halindedir.

Akar, MİT Müsteşarı’na “seni rahatlatalım. Bazı tedbirler alalım” der ve bir dizi emir verir. Saatler artık 18.30’u göstermektedir.

* İkinci bir emre kadar Türk hava sahası askeri araçlara kapatılacaktır.

* Havada bulunan tüm uçaklar ve helikopterler derhal yere indirilecektir.

* Zırhlı birliklerin herhangi bir nedenle kışla dışına çıkışı yasaklanacaktır.

Aynı saatte MİT Müsteşarı da Cumhurbaşkanı’nın Koruma Müdürü Hasan Köse’yi arar.

Cumhurbaşkanı’nın istirahatte olduğunu öğrenince herhangi bir bilgi vermeden telefonu kapatır.

Köse’ye sorduğu soru şudur: “Bir şey olursa Cumhurbaşkanı’nı koruyabilir misiniz?”

“Evet” yanıtını alır.

MİT Müsteşarı 20.30’da MİT kampüsünde Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ve Suriyeli din adamı Muaz el Hatib ile akşam yemeğinde buluşmak üzere Genelkurmay karargahından ayrılır.

Saatler 21.00’i gösterirken de darbeciler harekete geçmiş ve askerin bir bölümü kışlasından çıkmıştır.

MİT’e gelen ilk istihbarattan Başbakan’ın haberi olduğunda da saat artık 22.00 olmuş, askeri kalkışma kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya çıkmıştır.

Başbakan, MİT Müsteşarı’na “Bana bu bilgiyi neden daha önce vermediniz” diye sitem eder.

Ama bu bilgi zaten Cumhurbaşkanı’na da verilmemiştir. Onun darbeyi haber aldığı kaynak eniştesidir.

Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ümit Dündar, TBMM komisyonundaki ifadesinde, “darbe ihbarı alınsaydı, Genelkurmay Başkanı’nın başka emirler de vererek, girişimi en başından engelleyebileceğini” söylemişti.

Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı da mahkemeye verdiği ifadede şöyle söyleyecekti:

“TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir 15 Temmuz’da verilseydi darbe girişimi ortaya çıkardı.”

Oysa ortada açık bir askeri kalkışma ihbarı vardı.

MİT Müsteşarı’nı üç helikopterle kaçırmayı planlayan askerler, bunu herhalde fidye istemek için yapmayacaklardı.

O “başka emirler” niçin verilmemişti, bunları elbette bir gün öğreneceğiz ama bugün için yapabileceğimiz tek şey tarihe bu soruları bırakmak.

O sırada Genelkurmay’da üst düzey bir güvenlik toplantısının olduğunu biliyoruz.

Bu istihbarat gelince neden oradaki diğer komutanların da katılımıyla geniş bir değerlendirme yapılıp, “tamamlayıcı emirler” verilmedi?

Gazi Albay Davut Ala’nın telefonuna gelen mesaj, başka kaç komutana daha gitmişti? Ve neden hiç kimse bu garipliğin, bir olası kalkışmaya işaret ettiğini değerlendirmedi?

O gün 66. Mekanize Tugay Komutanlığı kışlalarında yaşananlar, başka kışlalarda da tekrarlanmış olmalı. Telsiz çevrimi yapılması, atış için depo ve silahhanelerden silah ve cephane çıkarılması gibi.

Neden bütün bu olanlardan 1. Ordu Komutanı, onun üzerinden Kara Kuvvetleri ve Genelkurmay Başkanlığı bilgilendirilmedi?

Neden, Kara Havacılık ve Zırhlı Birliklerdeki faaliyet öğrenildiği halde doğru değerlendirme yapılamadı?

Neden kuvvet komutanları karargâha çağrılmadı, ordu, kolordu komutanları birliklerine sahip çıkmak konusunda uyarılmadı?

Elde böyle bir istihbarat varken bazı komutanların İstanbul’da ve Ankara’da düğünlere gitmelerine neden engel olunmadı?

Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a bu önemli istihbarat neden zamanında bildirilmedi?

Neden onların da bu istihbaratın değerlendirilmesiyle ilgili görüşleri alınmadı?

MİT Müsteşarı, Cumhurbaşkanlığı korumalarının, ellerindeki tabancaların bir askeri kalkışma durumunda Cumhurbaşkanı’nı korumaya yeteceğini nasıl düşünebildi?

Bu soruları daha da arttırmak mümkün.

Ancak Cumhuriyet’in geleceğini yok etmeyi hedefleyen bir kalkışmadan sonra bile Genelkurmay Başkanı ile MİT Müsteşarı sorgulanamadı.

Yaptıkları yazılı açıklamalar ile yetinildi.

Benim aslında tek bir sorum var:

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı, bu ihbarı hangi mülahazalar ile bir darbe girişimi olarak değerlendirmediler?

Bu ihbarı, darbe girişimi olarak değerlendirmiş olsalardı, kalkışma, darbeciler askeri sokağa dökmeden önce kışlalarda bastırabilir miydi?

Bu sorunun yanıtını darbecilerin öldürdüğü, sakat bıraktığı insanlara borçlu değil miyiz?

GÜNDEM ANALİZİ /// MUSTAFA SOLAK : LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ ???


MUSTAFA SOLAK : LOZAN ZAFER Mİ HEZİMET Mİ ???

Kimileri “İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını”, kimileri “Lozan’da çok toprak kaybedildiğinden” hareketle Lozan Antlaşması’nın zafer değil hezimet olduğunu, 2023’te sona ereceğini iddia ediyor. Hatta Lozan’ın güncelletilerek “kaybedilen” toprakların yeniden elde edilmesini arzulayanlar da var.

Yenişafak yazarı Yusuf Kaplan, İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını, Sevr gösterilerek, Lozan’ın imzalatıldığını, yani ölümü gösterip sıtmaya razı ettiklerini iddia etmişti. İngilizlerin “Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak” için başvurdukları yollardan birinin “Osmanlı’nın yerine seküler Türk devletinin kurulması olduğunu şu cümleleriyle yansıtıyordu:

“Seküler Türk devletinin kurulmasında, İngilizler, doğrudan değil, dolaylı olarak rol oynadılar.

Yunanlar üzerimize salındı.

Sevr gösterilerek, Lozan imzalatıldı. (Ölümü göstererek sıtmaya razı ettiler bizi!)

Hilâfet kaldırıldı.

Sonuçta, Jakoben, tepeden monteleme yöntemiyle işleyen, önce devleti, sonra toplumu sekülerleştirmeyi yani İslâm’dan arındırmayı, uzaklaştırmayı hedefleyen kapsamlı bir proje hayata geçirildi.”

Dahası yazar Lozan Barış Antlaşması ile Anadolu yarımadasına hapsedildiğimizi iddia ediyor.

Bu sözlerin yazarı emperyalizme isyan ederek kurulan laik cumhuriyetimizden önce kapitülasyonlar yoluyla İngilizlere ve diğer emperyalist devletlere ekonomik, siyasi hukuki bağımlı olduğumuzu, kendisinin ifadesiyle ayağımızın prangalarla bağlı olduğunu bilmez mi?

İngilizlerin İstanbul’un işgal ettiği, padişahın da İngilizlere boyun eğdiğini bilmez mi?

Anadolu yarımadasına hapseden anlayışın laiklik değil de İslamcılık olduğunu bilmez mi?

Hatta bırakalım Anadolu’yu eğer Anadolu’daki Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki milli mücadele durdurulmazsa İstanbul’un dahi elden gideceğini söyleyen Damat Ferit Paşaların, Vahdettin’in, İngilizin varlığını bilmez mi?

İngilizlerin laik devlet kurdurmak yerine avucundaki halife aracılığıyla tüm İslam alemini yönlendirmek istemesinin daha akılcı olduğunu bilmez mi?

İstanbul gibi birçok şehrin Gayrimüslim olan İtlaf devletlerince işgal edildiğini, Müslümanların düşman dipçiği altında yaşamaya mecbur olduğunu ve buraları kurtaranın laik önderlikteki Kuvvacılar olduğunu bilmez mi?

“Prof. Dr.” ünvanlı olduğuna göre bilir de laiklik ile sorunlu olduğu için laik Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde imzalanan Lozan Antlaşmasına karşı olur.

Lozan’da bağırsak sesimizin duyulacağı adaları mı verdik?

“Lozan zafer değil hezimettir” diyenler şunu söylüyor:

“Birileri Lozan Antlaşması’nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Bağırsan sesimizin duyulacağı adaları verdik. Bu zafer mi? O masaya oturanlar Lozan’ın hakkını veremediler.”

“Bu zafer mi?” diyenlere yanıtı ise İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon’un Lozan’da isteklerine direnen İsmet İnönü’ye söylediklerini gösterelim:

“Hiçbir dediğimizi kabul etmiyorsunuz. Biz de neyi reddederseniz hepsini şimdilik cebimize koyuyoruz. Savaş sonrası ülkeniz harap durumda ve paranız da yok. Yarın para istemek için karşımıza gelip diz çöktüğünüzde bu gün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz.”

Türkiye Kıbrıs’tan Lozan’da vazgeçmedi. Lozan sadece İngiltere’nin 1914 yılındaki Kıbrıs ilhakını tanıdı. Ada 1882’den itibaren Osmanlı toprağı olmaktan çıkmıştı. Tahtta II. Abdülhamid vardı. 1913 yılında imzalanan Londra Antlaşması’yla Yunanlar, Gökçeada ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti. Bu adaları Lozan’da aldık.

2. Balkan Savaşı sonunda yapılan Atina Antlaşması (14 Kasım 1913) ile Girit, Gökçeada, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verildi. Ege Adaları’nın geleceğinin “büyük devletlerce belirlenmesine” karar verildi. Osmanlı Devleti’nin itirazı üzerine 14 Şubat 1914’te Osmanlı’ya iletilen Londra’da Büyükelçiler Konferansı kararları ile Meis Adası hariç 12 Ada İtalya’ya, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki bütün Ege Adaları Yunanistan’a verildi. Osmanlı Devleti 15 Şubat 1914’te büyük devletlere bir nota göndererek bu durumu kabul etmese de I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Ege Adaları fiilen Yunanistan’da ve İtalya’da kaldı. Türkiye’de ise fiilen Gökçeada, Bozcaada ve Meis vardı.

Lozan’da Gökçeada, Bozcaada, Tavşan Adası, Eşek Adası gibi adalar alınabilmişti. Ayrıca Anadolu sahillerine üç milden az uzaklıkta bulunan adalar ve adacıklar da Türkiye’ye verilmişti. Lozan’da kaybedildiği, “bağırsak sesimiz duyulacak” diye iddia edilen adalar, daha önce elden çıkmıştı.

Lozan 2023’te mi sona eriyor?

Lozan Antlaşması’nın her yıl dönümünde “çok gizli” yazan 21 maddelik ek protokolün olduğu teranesi ısıtılır. Bu ek protokolde şu maddelerin yer aldığı iddia edilir:

Madde 2: ”Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.”

Madde 7: ”Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dahildir.”

Madde 9: ”Türkiye, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olduğunu kabul edecektir. Patrikhane 24 Nisan 2023’ten itibaren milletlerarası hükmî şahsiyete sahip olacak, Ayasofya Patrikhane’ye devrolunacak.”

Madde 17: ”Uygulama imkânı kalmayan Sevr Antlaşması’nın bazı maddeleri de yine 24 Nisan 2023’ten başlamak üzere hayata geçirilecek, öncelik Ermenistan, Lâzistan ve Kürdistan projelerine verilecektir.”

Madde 21: ”İşbu anlaşma 24 Temmuz 1923 günü Lozan Palas Oteli’nin kömürlüğünde Türkiye Hariciye Vekili İsmet ile İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace George Montagu Rumbold tarafından gizli olarak imzalanmıştır.”

Bu iddiayı dile getirenlere soralım:

1) Emperyalistler, hedefleri önünde engel gördükleri Atatürk’ü Türk Milletinin gözünden düşürmek için neden 100 yıl sonra açıklamayı düşünsünler?

2) Asi olup emperyalizm ve padişaha isyan eden, haklarında idam fermanı verilenlerin bağımsızlık için değil de boğazları, yer altı kaynaklarını peşkeş çekmek mücadele ettikleri mantığa uygun mu?

3) Emperyalistlerin böyle bir anlaşmayı imzalayacak kadar güçleri var da neden 100 yıl sonrasına bırakıyorlar?

4) İnönü’yle gizli antlaşma yapanlar, TBMM’ce onaylanmadıkça bu antlaşmanın “yok” hükmünde olduğunu bilmezler mi? “Meclis onayladı” diyorsan tutanaklar nerede? “Tutanaklar da gizli” ise ve sen görüysen bir kopyasını niye almadın?

5) Bunu iddia edenlerin iddialarını neden ispat etmiyorlar? Yoksa amaç bir akıllıya 40 kişinin deli deyip kendisinin de deli olduğuna inanması gibi etki yaratılmak yani ne kadar çok dillendirilirse o kadar çok inanılır diye düşünüyor olamazlar mı?

6) Neden 35, 50 yıl değil de 100 yıl? “Cumhuriyet’in 100. yılı” deyip sansasyonel etki yaratıp seni tavlamak için olmasın?

7) Patrikhane üzerinden “Hrıstiyanlığın ihyası ve İslam karşıtlığı” iddiası, vatanı düşman belledikleri Hrıstiyan işgalcilerden temizleyerek bize dinin daha baskı altında yaşanacağı (belki de yaşanamayacağı) ortama mı neden olur?

Bu sorulara yanıt verene rastlamadım. Gerçek şu ki Lozan Antlaşması, bu ülkenin tapusudur ve Türk Milleti sahip çıktığı sürece öyle kalacak.

Lozan’ı güncelletmek isteyenler emperyalizme fırsat yaratır

Lozan’ı güncelletmekten dolayısıyla toprak genişletmekten bahsedenler var. Ne yani Lozan’daki diğer meseleleri de mi güncelleyeceğiz? Lozan ile bırakılan Ege adalarını mı talep edeceğiz? Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan ile toprak için savaşa mı girelim?

ABD emperyalizmi PYD’ye 30 bin tırdan fazla silah verirken, emperyalst devletler bölgemizde askeri tatbikatlar yaparken, sondaj çalışmamızı engeller, Ege’deki adalarımızda hak iddia ederken, FETÖ darbe girişimiyle ülkemizi işgal etmeye çalışırken, ABD S-400’ler nedeniyle tehdit ve yaptırımlarını artırırken; özetle milli devletimizi savunmakta sıkıntılar yaşar ve Lozan’ı savunmakta, uygulatmakta zorluklar yaşarken Lozan’ı güncelletmek gerçekçi de değildir, doğru da değildir. Komşulardan toprak talebi, komşuları emperyalizmle işbirliğine yöneltir. Musul’u, Kerkük’ü alalım derken Türkiyemiz elden gider.

Lozan’ı emperyalizm de güncellemek istiyor. Biz Lozan’ın ihlal edilen hükümlerini uygulatalım yeter. Yani Lozan’a sahip çıkalım. Yunanistan ve emperyalist devletler Lozan’ı uygulamaya davet edilmeli, adacıklar ve Kıbrıs üzerindeki hak ihlallerine karşı çıkılmalı ve Irak, Suriye, İran gibi bölge ülkeleriyle, egemenlik hakkına, rejimine, toprak bütünlüğüne saygı göstererek emperyalizme karşı birleşmelidir.

Sevr köleliktir, parçalanmaktır

Biz bilmeyenlere, safça inanan vatandaşlarımıza Sevr Antlaşması’nın maddelerini gösterelim.

1) Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye’ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacaktı.

2) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabilecekti.

3) İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki yerlerde Kürdistan’a özerklik verilecek; 1 yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi.

4) İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını 5 yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için halkoylaması yapılacaktı.

5) Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni 88-93. maddeleriyle tanıyacaktı; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.

6) Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecekti.

7) Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrimüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecekti.

8) Osmanlı’nın askeri kuvveti 50.000 olacak, Türk donanması tasfiye edilecekti. Marmara Bölgesinde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecekti.

9) Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacaktı.

10) Osmanlı’nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecekti; ancak Türk maliyesi müttefikler arası mali komisyonun denetimine alınacaktı.

11) Osmanlı’nın 1914’de İttihat ve Terakki’nin tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak.

12) Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan iş bölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacaktı.

Yukarıda özetlenen Sevr’de siyasi, ekonomik, hukuki bağımsızlıktan bahsedilebilir mi!

Sevr ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar haritada görüleceği gibi Ankara çevresi ile sınırlandırılmıştı. Bu bile garanti değildi.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldırarak ekonomik bağımsızlığımızı elde ettik. Denizlerde egemenlik hakkı anlamına gelen Kabotaj hakkını kazandık. Ermeni, Kürt devletine izin vermedik. Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak topraklarımıza kattık. Boğazlarda egemen olduk. 1936 Möntro Boğazlar Sözleşmesi ile tam egemenlik sağladık. Gayrımüslimlere egemenliğimize aykırı verilen hakları kaldırdık. İç Anadolu ile sınırlı devlet öngören, asker sayımızın 50.000 olacağına ilişkin madde Sevr planı çöpe gitti.

Sevr’de Ankara civarıyla sınırlı toprak bırakılmış, kapitülasyonlar genişletilmiş, Kürdistan, Ermenistan’ın kurulması amaçlanmış, Boğazlar silahsızlandırmış ve emperyalistlerin denetimine sokulmuş, asker sayısı 50 binle sınırlandırılmışken Lozan Antlaşması ile bunlar engellenmiştir.

Lozan’ın hezimet olduğunu düşünen saf vatandaşlarımıza sorunuz:

Lozan mı Sevr mi köleliktir? Hangisi hezimettir?

Lozan’a “hezimet” demek yerine Ege adaları, Kıbrıs, Suriye üzerinden PKK, FETÖ eliyle yürütülen emperyalist oyunlara karşı birliğimizi sağlam tutamaya, Atatürk’ün deyimiyle iç cepheyi birleştirsek olmaz mı?

Cumhuriyetimizin tapusu Lozan Antlaşması kutlu olsun.

Tarihçi

Mustafa SOLAK

DIŞ POLİTİKA DOSYASI /// E. TUĞA. TÜRKER ERTÜRK : TÜRKİYE – AMER İKA İLİŞKİLERİNDE GELİNEN EŞİK


LİNK : http://www.turkererturk.com.tr/turkiye-amerika-iliskileri/

S-400’lerin gelmesi ile birlikte Türkiye, eğer tersine başka bir gelişme olmazsa, geriye dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Tersine başka bir gelişme derken; ABD’ye Ortadoğu’da ve/veya Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin güvenliği ve çıkarları hilafına başka tavizler vererek ve/veya S-400’ü depoya kapatarak yapılabilecek bir hamleyi kastediyorum.

Sakın olmaz demeyin! Tek Adam yönetimi altında bulunan bir ülkede hiçbir şey sürpriz değildir. Papaz Brunson ile ilgili olarak Trump‘a: "Bu can bu bedende olduğu sürece o teröristi alamazsın" dendi, hatta onlarda bulunan papaz (Gülen) ile takas teklif edildi ama kısa bir süre sonra baskılara dayanılamadı ve bizdeki papaz iade edildi ve onlarda oldu iki papaz.

Şimdi Milli Hava Savunma Füzemiz Hazırdı!

S-400’ün alımına giden gelişmeler, esasında 2012’de iktidarın RF-4 keşif uçağımızın Suriye hava sahasında düşürülmesi üzerine Suriye’ye müdahale isteği ile başlamıştı. Doğru karar; milli bir hava savunma füzesi geliştirmekti. Doğru karar alınmış olsaydı hem bugün yaşadığımız bu zorlukları yaşamayacak, hem de aradan geçen 7 yıl içinde kendi füzemizi yapmış olacak ve envanterimize eklemiş olacaktık.

Putin, ülkesi için başarılı bir lider ve aynı zamanda iyi bir satranç oyuncusu. S-400, Putin’in Türkiye’yi Batı’dan ve NATO’dan koparabilmek adına yaptığı hamlelerden biri. Türkiye ise bu oyuna devlet aklı ile değil, tek kişilik akılla katılıyor.

ABD Frene Basmak Zorunda Kaldı

Türkiye, S-400 ile fiili olarak Batı’dan kopma sürecine girmiştir. ABD S-400’den Türkiye’yi baskı kurarak, F-35 ve yaptırımlarla tehdit ederek vazgeçirebileceğini sandı. Aynen papaz işinde olduğu gibi. Ama bu sefer karşısında Putin ve Rusya devlet aklı vardı. ABD, S-400’lerin gelmesi öncesinde Türkiye’yi ağır yaptırımlarla da tehdit etmesine rağmen F-35 programından çıkarılmamız dışında şimdilik frene basmak zorunda kaldı. Çünkü yaptırımlar, Türkiye’yi Erdoğan ile sınırlı kalmayacak şekilde geriye dönülemez bir rotaya sokardı.

Öncelikle şu bilinmeli ki; halen Türkiye’yi yöneten iktidar iradesinin ABD’den şikâyet etmeye hiç mi hiç hakkı yoktur. Çünkü mevcudiyetinin yegâne temeli ABD’dir! Ayrıca iktidar, ABD’nin Türkiye de dâhil bölgemize tecavüz etmeye çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesi’ne eş başkanlık yapmış, Türk Askeri’nin kafasına çuval geçirilmesi operasyonuna kol kanat germiş, açılımların da dâhil olduğu girişimlerini sorgusuz sualsiz uygulamış, Suriye’deki vekâlet savaşına taşeronluk yapmış, Ergenekon-Balyoz tipi kumpaslarla Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırmış, kolunu kanadını kırmış, FETÖ’cülerin ve dolayısıyla 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin önünü açmıştır.

Şikâyet Etmeye Hakkı Yok!

ABD’nin de şikâyet etmeye hiç hakkı yoktur. Türk-Amerikan ilişkilerinin bu noktaya gelmesinin bir numaralı müsebbibi ABD’dir. ABD’nin Türkiye’nin çıkarlarını ve güvenliğini yok sayan, karşılıklı güvene ve işbirliğine dayanmayan, ikiyüzlü, hegemonik tutumu ilişkilerimizi bu noktaya getirmiştir.

PKK’yı hem terör örgütü olarak kabul et, hem de yardım ve yataklık yap! Bu müttefiklik ruhu ile bağdaşır mı? Bu ikiyüzlülük değil mi? Suriye’de PKK’nın uzantısı PYD ile IŞİD’le mücadelede bahanesiyle müttefiklik yapmak, Türkiye’yi salak yerine koymak değil de nedir?

Bu Duruma S-400’le Bir Günde Gelmedik

15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra CENTCOM (ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı) Komutanı Orgeneral Joseph Votel; “Yakın işbirliği içinde olduğumuz birçok askeri yetkili şu an hapiste. Birlikte yürüttüğümüz operasyonların etkileneceğinden kaygılanıyorum” dedi. Ayrıca; ABD Ulusal İstihbarat Direktörü olan E. General James Clapper; “TSK içindeki temizlik, IŞİD ile mücadeleyi zorlaştıracaktır. Muhataplarımızın birçoğu görevinden uzaklaştırıldı ya da tutuklandı. Bunun, Türklerle yürüttüğümüz işbirliğini zayıflatacağı şüphe götürmez” diye açıklama yaptı. Yani Ergenekon-Balyoz tipi kumpas operasyonlarına maruz kalanlara gösterilmeyen destek, halkın üzerine ateş açan darbecilere gösteriliyordu!

15 Temmuz Darbe Girişimi sırasında ve hemen sonrasında ABD sessiz kaldı. Ama Rusya ve İran, Türkiye’nin yanında yer aldı. Hala darbenin bir numaralı müsebbibi olan Fethullah Gülen ve darbeciler kollanıyor, korunuyor. Bu da kimsenin gözünden kaçmıyor. Demem o ki; S-400’e ve Türk-Amerikan ilişkilerin bugünkü kötü durumuna bir günde gelmedik!

Amerikan Halkına Mektubumdur

4 Temmuz 2013’de, “Amerikan Halkına Mektubumdur” başlıklı bir yazı yazdım. Yazıda; Ergenekon ve Balyoz gibi gayri hukuki kumpas operasyonlarının arkasında ABD’nin olduğunu, Suriye’deki vekâlet savaşını desteklediklerini, Amerikan politikalarının dünya ve bölge barışını nasıl tehdit ettiğini anlattım.

Bu mektubum, Amerika’da yaşayan Türk Toplumu tarafından çok beğenilmişti. 45 yıldır Amerika’da yaşayan ama 2016 yılında rahmetli olan büyüğüm ve dostum Şadi Dinlenç, yazıyı İngilizce’ye çevirdi ve çeşitli medya kurumlarına gönderdi ama çok azı yayınladı. Bu yazımı, halen Türkiye’de yaşayan ve West Point’den (ABD Kara Harp Okulu) mezun olan Jim Ryan benden müsaade isteyerek, Pentagon’da görev yapan tüm amiral ve generallere gönderdi ama hiç yanıt veren olmadı.

FETÖ’nün Vergi Kaçakçılığına Bile Göz Yumuldu

Ayrıca; 31 Ağustos 2013’de Pensilvanya’da ve 1 Eylül’de New Jersey’de Fethullah Gülen’e karşı eylem ve konuşmalar yaptık. Özetle; Gülen’in dünya ve bölge barışı için tehdit olduğunu, devletin içine AKP iktidarının da desteği ile yerleştirdiği köstebekler vasıtası ile darbe hazırlığı içinde olduğunu, Türk-Amerikan ilişkilerinin büyük zarar göreceğini ve yönettiği Charter School’larda vergi kaçakçılığı yaptığını hem de o okullarda çalışan Amerikalı öğretmenlerle birlikte anlattık. Hiçbir reaksiyon gösterilmedi!

Yani Amerikalılar, kısa vadeli çıkarları için uzun soluklu çıkarlarını yok saydılar. Küresel liderlik ve yeniden Amerika’yı güçlü yapmak, sadece ekonomik ve askeri güçle olmaz. Ki bunlar da düşüşte! Arkada evrensel değerler ve ilkeler manzumesi yoksa, boş bir böbürlenmeden ve hayalden öteye gitmez.

Babacan ve Gül’le Olmaz!

Amerika, kurucu babalarına (John Adams, Benjamin Franklin, Alexander Hamilton, John Jay, Thomas Jefferson, James Madison ve George Washington) ihanet etti! Ve Türkiye de kurucu babası olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e etsin diye Türkiye’nin çağdışı yüzü ile çağdaş yüzüne operasyon yaptı! Ama geldiği yer işte burası!

Amerikalılara dostça bir uyarım var; bugüne kadar tuttukları yol ve rota yanlıştır. Türkiye’ye karşı dürüst olmalarının, karşılıklı saygıya, güvene, çıkara ve işbirliğine dayanan bir politika izlemelerinin hem dünya hem de bölge barışı için büyük faydası vardır. Aklıma gelmişken; Erdoğan’a alternatif olarak düşündükleri Babacan ve Gül’le hem olmaz hem de bu, meseleyi anlamamış olduklarını gösterir.

Türker Ertürk

AK PARTİ DOSYASI : ‘Reis bizi Afrin’e götür’ diyen AKP’li Başkan bedelli yaptı


ÖZEL BÜRO NOTU : BU TOPRAKLARDA SAHİCİ CENGAVER DE ÇAKMA CENGAVER DE BOLDUR. SUYUNDAN MIDIR HAVASINDAN MIDIR BİLİNMEZ AMA HER TÜRK GENCİ ASKERE GİTTİĞİNDE EĞER MUHARİP SINIFTA ASKERLİK YAPMADIYSA BİLE ÖMÜR BOYU GİRDİĞİ OPERASYONLARI, ÇATIŞMALARI ANLATIR DURUR. TERÖR YUVASINA ŞÖYLE SIZDIM, KASATURAM İLE ŞU KADAR BOĞAZ KESTİM, HELİKOPTER HAVADAYKEN TERÖRİSTLERİN ÜZERİNE BÖYLE ATLADIM, GİBİ BENZERİ SENARYOLARINI DESTEKLEMEK İÇİN DE HER BÜYÜK ASKERİ BİRLİĞİN OLDUĞU ŞEHİRDEKİ FOTOĞRAFÇILARDA DEMİRBAŞ OLAN KARTONDAN ROKETATAR İLE ÇEKİLMİŞ FOTOĞRAFLARINI SERVİS EDERLER. İNANDIRICILIK KATSAYISINI ARTIRMAK İÇİN TABİKİ. KANTİNDE ASKERLİK YAPTIYSA BİLE ÖMÜR BOYU BİR ÖZEL KUVVETLER ASKERİNİN BİLE ANLATAMAYACAĞI ASKERİ ANI DOLUDUR BU CENGAVER (!) LER. PEKİ, BUNLAR NEDEN OLUYOR ? ÇÜNKÜ BİZ ASKER-MİLLETİZ. GENİMİZE İŞLENMİŞ. BİZ DE ASKERLİĞİ YAPMAYANA NE KIZ NE İŞ VERİRLER. KAHRAMANLIK BİZ DE ATA SPORU. İŞTE BU HABERDEKİ KARDEŞİMİZ DE AZ EVVELKİ GRUPTAN. YANİ İCRAATİ SIFIR AMA VİTRİNİ ON NUMERO BİR VATANDAŞ. AMA BUNLAR NETİCE İTİBARİYLE BAKTIĞIMIZDA İYİ ÖRNEKLER DEĞİL. ÇÜNKÜ TSK’NIN CAYDIRICILIK GÜCÜNÜ AZALTACAK ETKENLER BUNLAR. BU VATANDAŞI ÖRNEK OLARAK GÖRENLER MUTLAKA VARDIR VE O GENÇLERDE BÖYLE YAPARSA YARIN PEYGAMBER OCAĞI TSK SAVAŞTIRACAK KİMSE BULAMAZ. DEMEDİ DEMEYİN !!!

‘Reis bizi Afrin’e götür’ diyen AKP’li Başkan bedelli yaptı

AKP Kocaeli İl Gençlik Kolları Kongresinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı asker üniformalı gençlerle karşılayan Kocaeli İl Gençlik Kolları Başkanı Emre Kahraman, vatani görevini bedelli olarak yaptı. Kahraman 2018’deki kongrede sık sık, “Reis bizi Afrin’e götür” sloganları attırması ile gündeme gelmişti.

Sözcü gazetesinden Uğur Enç’in haberine göre AKP Kocaeli İl Gençlik Kolları Başkanı ve Başiskele Belediyesi Meclis Üyesi Emre Kahraman 18 gün süren bedelli askerliğini tamamladı.

Hatay İskenderun’da askerlik görevini yapan Emre Kahraman, “Vatani görevimizi hayırlısı ile tamamladık. Güzel vatanımızı ve kadim milletimizi savunmak üzere silah altında olan genç kardeşlerimize Rabbimden kolaylıklar diliyorum” dedi.

Kahraman, 28 Ocak 2018’deki AKP Kocaeli İl Gençlik Kolları Kongresi’nde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı asker üniformalı gençlerle karşılamış, o dönem gerçekleştirilen Afrin barış harekatına sonuna kadar destek verdiklerini dile getirmişti.

23 Ocak 2018’deki AKP kongresinde, AKP Gençlik Kolları üyelerinin attığı slogan uzun süre tartışılmıştı.

Emre Kahraman başkanlığındaki AKP Kocaeli İl Gençlik Kolları üyelerinin “Reis bizi Afrin’e götür” tezahüratları üzerine Erdoğan, “Afrin’in kenar kıyılarına ben gittim. Komutana sordum, ‘Ne durumdayız, ihtiyaç var mı?’ ‘Şimdilik henüz yok’ dediler. Olduğu anda beraber gideceğiz” demiş, bu sözler kamuoyunda uzun süre konuşulmuştu.

USULSÜZLÜK DOSYASI : Tank palet fabrikasında ASFAT oyunu


Tank Palet fabrikası Savunma Bakanlığı bünyesindeki ASFAT’a devredilecek. ASFAT ise fabrikayı dilediği şirkete 25 yıllığına kiralayabilecek.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin(TSK) elindeki Tank Palet fabrikasının özelleştirilmesine yönelik tepkiler üzerine fabrikanın BMC’ye devri için şimdi de ASFAT formülü uygulamaya geçiriliyor. Yeni formüle göre Tank Palet fabrikası 25 yıllığına Milli Savunma Bakanlığı şirketi olan Askeri Fabrika ve Tersane İşletme Anonim Şirketine (ASFAT) devredilecek. Yüzde 100 kamu şirketi olan ASFAT, devraldığı fabrikayı, MSB ile birlikte istediği şirkete kiralayacak. Yeni formülle işçiler, özelleştirme mağduru olmayacak ancak fabrika planlandığı gibi BMC”ye kolaylıkla verilebilecek.

Önümüzdeki günlerde yeni bir Cumhurbaşkanlığı kararı yayımlanarak Tank Palet fabrikasının Özelleştirme İdaresi’ne (ÖİB) devrini öngören 20 Aralık 2018 tarihli karar yürürlükten kaldırılacak. Yeni kararla, Tank Palet fabrikası 1.8 milyon metrekare taşınmazıyla birlikte 25 yıllığına ASFAT’a devredilecek. Fabrikayla birlikte fabrika işçilerinin tamamı da ASFAT personeli olarak kamuda kalacak.

İşçilerin mevcut sendika üyeliğini devam ettirecek şekilde yeni bir yönetmelik yayımlanacak.

Sözcü’de yer alan habere göre, fabrikada yapılacak işlerin 3’üncü kişilere kiralanması MSB ile ASFAT arasında düzenlenecek ortak protokolle gerçekleştirilecek. Böylece özel sektöre kiralama işi için ihale de düzenlenmeyeceğinden baştan beri ismi söylenen Katar ortaklı BMC firmasının fabrikada çalışması için hiçbir engel kalmayacak. Yeni formül sayesinde ‘askeri fabrikayı özelleştirdiler’ eleştirileriyle olası işçi eylemlerinin önü kesilirken, fabrika dolaylı yoldan da olsa planlandığı gibi istenen şirkete verilebilecek.

Cumhurbaşkanlığı tarafından 20 Aralık 2018’de yayımlanan kararla Türkiye’de ilk defa askeri bir fabrikanın özelleştirilmesinin yolu açılmıştı. Karara göre, TSK’nın elindeki tüm paletli zırhlı araçların tamir ve bakımı ile sınır ötesi operasyonlarda kullanılan Fırtına Obüslerinin üretildiği kritik fabrika, 1.8 milyon metrekare arsasıyla birlikte 25 yıllığına işletme hakkı devri yoluyla özelleştirilecekti. Fabrikayı kim ya da kimlerin alacağı tartışılırken, henüz ihale şartnamesi bile oluşturulmadan Altay tanklarını üretecek olan Katar ortaklı BMC firmasına fabrikanın verileceği bizzat iktidar tarafından açıklandı.

İŞÇİLER TAYİN SİLAHIYLA VURDU

Askeri fabrika özelleştirmenin askeri birlikleri özelleştirmekten farkı olmayacağı gerekçesiyle kararın iptali için dava açılırken fabrikada çalışan 713 kalifiye işçiden 51’i emekliye ayrıldı, geri kalan 662 işçiden de 605’i diğer askeri fabrikalara gitmek için tayin dilekçesi verdi. Özelleştirme halinde kamu güvencesini kaybedeceklerini düşünen işçilerin tayin talepleri, devletin fabrikasında devletin yetişmiş işçileriyle Altay tankını ürettirme planlarını alt üst etti. Bulunan ASFAT formülüyle işçiler özelleştirme mağduru olmaktan kurtuldu, ancak askeri fabrikanın özel şirkete devri kolaylaşmış oldu.